|
HAZIRLAYAN VE SUNAN, ADNAN CANGÜDER/ münih-21.02.2012
EKSİKLİĞİMİZ
KENDİMİZDEDİR
YERYÜZÜNÜN YAŞAYAN ÖLÜMSÜZ İNSAN TANRISI HIZIR
Derviş Yunus söyler sözün, yaş doludur iki
gözün
Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun…!
Yunus EMRE
1
Alevi -Kızılbaş İnancındaki Hızır ile Tek Tanrılı Dinlerdeki
Hızırın Tanımı Ve Farklılıkları
a Sonuc b Yararlandığım Kaynaklar Ve Kaynak
Kişiler
2 Hızıra Ait Kısa Deyişler,Sözler ve
Örneklemeler
3 Hızıra Ait Terimler,İsimler,Mekanlar ve
Ünvanlar
4 Hızırdan İstemler Ve Beklentiler
5 Hıdırellez nedir? Hıdırellez Günü Halk Arasındaki İnançsal
Düşünceler,Eylemler,İstemler Ve Beklentiler
6 Ekler
a Kuran (Osmanı Musaf) ve Tevrat (Ehl Kehf Süresi-Mağara)
b Gılgamış
Destanı
Alevi -Kızılbaş İnancındaki Hızır ile Tek Tanrılı Dinlerdeki
Hızırın Tanımı ve Farklılıkları
Sembolü yeşil ve yeşilliktir; batıni anlamda, yol
süreğinde Hace Bektaşın Yunus emre’ye gösterdiği elindeki yeşil beni sembol
olarak inancta ortak kabul edildiğinde zamansal sürekliliğin devamını
gösterdiğide inanctaki yerini
bulmaktadır. Aleviliğin yanında Bektaşilikte Hace Bektaşın
yoldaşı misafiri ve yardımcısı konumunda peygamberler üstü bir ölümsüz veli
konumundadır. Alevi ve Bektaşilerde
ibadet başlangıcı ve sonrasında okunan bütün gülbenglerin sonunda hızır
adı muhakkak geçer ve söylenir. Yörelere
ve inanclara göre hızır değişik
şekillerde hızır çağırma günlerinde çağrılır. Insan doğa evren üçlemesinin en
kutsalı ve tanrısal gücün taşıyıcısı ve uygulayıcısı konumundadır.
Bektaşilikte 12 posttan mihmandar postunu Hızır'ı temsil eder.
Alevi-Bektaşi bilincinde-inancında bu orucu
tutmayan Hızır’ı çağıramaz;
çağırsa da Hızır onun çığlığını duymaz.
Alevi inancında Hızır adına Cem yürütülür, Oruç
tutulur ve Kurban kesilip, Lokması dağıtılırken,
Yahudilikte,Zerdüştlükte,Hrıstiyanlıkta ve Islamda ise böyle bir şey asla
yoktur. Buda tek tanrılı dinlerdeki (Yahudilik ,Hrıstiyanlık ,Islam ve Zerdüşt. Tek tanrılı dinler cümlesi ile bu dört kitablı
din anlatıldığından yazımız süresince bu şekilde anlaşılmalıdır.) hızır
ile cok tanrılı hızırın farkını yani tek tanrılı dinlerden önceki kadim anadolu
ve mezopotamya halklarındaki Hızırın
inanıştaki yerinin ve kutsiyetinin farklı oldugunu gösterir.
Alevilerin inancsal olarak en kutsal
bayramlarından ve şükran günlerinden
biridir. Çalışılmaz , işe gidilmez ibadet için yapılması ne gerekiyorsa o
yapılır ve tatil günü olarak kabul edilir. Anadoluda, Aşure gününün resmi bayram
olması düşüncesinden çok önce Hızır Günü
bayram olarak kabul edilmelidir.
Türkiyede
dini bayramlar arasında hızırın olmaması ise bize hızırın sadece Alevilerde
ve çok tanrılı inançtaki toplulukların kutsalı olduğunu gösterir. Yaşamdaki
pratik bize doğruyu göstermekte ve
hızırın aslında kime ait olduğunu çok iyi anlatmaktadır.
Soru şudur; Hızır özelinde islamda ve tek diğer
tek tanrılı dinlerde neden bu kadar basite ve sıradan hale getirilmiştir.
Cevabımız çalışma dosyamızda bulunmaktadır.
Alevi inancında Hakk Muhammed Ali üçlemesiyle
birlikte adına en çok söz şiir ve yazı
yazılan,tapılan en kutsal ulusu ve en önde gelenidir. Yeri geldiğinde tanrı gibi
sorgulanır yargılanır sitem edilerek haksızlığa karşı neden bir şey yapmadığı
için suçlanabilir. ( Dersim 1937-1938 katliamı)
Alevilerin hızırı ile tek tanrılı dinlerin hızırı
birbirinden çok farklı ayrıdır. Çok tanrılı ve tanrıçalı inancların hızırı ile
tek tanrılı kitabi dinlerin hızırı aynı değildir. Alevilerin Hakkı ile tek
tanrılı dinlerin allahıda aynı değildir.(örnek Nisa süresi 89-90.91 ayetleri)
Hızır inancı burada bir ayna görevi görmektedir.
Gözlüye
gizli yoktur..
Alevilerin yaşadığı yerlerde (Dersim,Hatay) hızır tanrılar
tanrısı yada baş tanrıdır. Eski tarih öncesi çağlardan beridir vardır şimdide
var gelecekte de var olacaktır. Hakk ile görev paylaşımı vardır bölgenin
konumuna göre kutsiyet sıraları değişir ama bir diğerini asla küçümsemez ve
değersizleştirmez, bilakis birbirlerini değerli kılan ve kutsiyetini
güçlendiren konumdadır.
Alevilik inancında var
olan reankarnasyon,tenasüh yada yol diliyle don değiştirme, dondan dona göçme
ve ölürse tenler ölür canlar ölesi değil ritüelleri ve alevi inanc dili ile hızır günümüze kadar taşınmış ve bir
yerde hızırın ölümsüzlüğünün inanctaki yeri ve kutsallığının devamı
sağlanmıştır. Bunun yanında alevi inancındaki sır saklama yani pişmişe çiğ
karıştırmama yol ehli olmayana yolun sırrını açmama gizliliği hızır inancında kendisini göstermiş ve yerine
göre sessizce ve içinden kimsenin duymayacağı şekilde yetiş ya hızır sözüde söylenegelmiştir. Bunda bir
diğer önemli etken ise alevilerin katledilmeleri ve can güvenliğinide
sayabiliriz.Anadolu ve mezopatamya coğrafyasında hızır inancının en yüksek noktası Dersim ve Hatay
coğrafyası diyebiliriz. Hatayda 51 türbe hızır adınadır buda Hatay alevilerinde(Nusayriler)
yani günümüz diliyle arap alevilerinde hızır inancının ne kadar güçlü ve kutsal
olduğunu gösterir. Türbelerin iç renginde yeşil tonlar çoğunluktadır. Dışı ise daha cok beyazdır buda beyazın temizlik
ile günahsızlığı yeşilin ise hızırı temsil etmesindendir. Hızır türbeleri ve
kutsal mekanları ile bunun yanında kutsal şahsiyet olarak kabul edilen isimler
ile yaşadıkları dönemde insanlığa ve halka hizmetleri olmuş ulu kişilerin ve
evliya, nebi gibi kutsallık göstermiş olanlarda aynı mekana defnedilmişlerdir.
Alevilerin yaşadığı
hatayda 6 mayısta hızır ve aya yorgi kutlamları beraber yapılmakta ve binlerce
yıldır bu ibadet devamda etmektedir. Islamın doğduğu topraklarda ise bu şekilde bir kutlamaya rastlanılmaz. Bunun
yanında yine türbelere ve kutsal yerlere gidilip hızırı anma ve hızır ile
ölenler için mum yakma olayı tek tanrılı dinler öncesi ateşin kutsallığı ve
koruyuculuğunun ile ateşin aydınlığının
ve sıcaklığının insan ruhuna ait
sembol edilme durumunun günümüze
taşınmış halidir. Unutulmasınki tek
tanrılı dinlerde ateş yakıcı ve yok edici haliyle şeytanın yada kötülüğün sembolü ve gücüdür. Ki
alevi inancındaki şeytan tanımı ve anlamı tek tanrılı dinlerdeki şeytan tanımı
ve anlamı ile aynı değildir.
Ölmeden evvel ölmek yada yaşarken nefsi öldürmek.
Alevi inancına dışarıdan sokulmak istenilen
Osman-ı Musafta (Kuranı kerim) hızırda adının geçtiği anlatımı tamamiyle yalan
ve yalnıştır. Hızır adı kuranda(osmanı musaf) asla geçmez ve yazılıda değildir.
Tevrat ve ,İncilde ise farklı anlatılır
ama bu kitaplarda bile adı hızır olarak adı gecmez ve o
şekildede kabul görmez. Tek tanrılı dinlerdeki ve kitaplardaki anlatımlara göre
kendisi ölümlü bir canlı ve allahın yerine göre sıradan yerine göre ise kutsal
bir kuludur. Oysa alevi inancında ölümsüzdür ve alevi batıni inancı kulluğu
kabul etmez kendisini hakkın bir parçası sayar.
Enel
hakk; hakk benden,ben hakktanım.
Ehl kehf
suresine dayandırılarak anlatılır ama asla adı kuranda gecmez. Ehl kehf suresine
dayanılarak anlatılması zorlama bir hızır tasviri ve sadece sahiplenmedir. Üvey
evlat muamelesi görmekte ve asla miras alamaz konumda görülüp bir yerde din
dışı noktada tutulmaktadır.
Hızır
bu dünyanın yaşayan baş tanrısı iken, cennet,cehennem,ahiret gibi terimleri ile
allah öbür dünyanın tanrısıdır.
Cennet cennet dedikleri bir kaç huri ile bir kaç ev,
isteyene ver sen onu, bana seni
gerek seni, Yunus Emre
Hızır peygamberlerden üstündür çünkü peygamber
ölümlü hızır ise ölümsüzdür,ayrıca varlık olarakta üstün ve peygamberlere dahi yol
göstericidir. Herhangi bir tek tanrılı dine ait olmazken bütün yaşayan anadolu
ve mezopotamya halklarının ortak inancındadır.
Tek tanrılı dinlerin peygamberlerinin yanına
yardımcı faktör olarak yerleştirilerek o dine inanılmasını sağlarken diğer
taraftanda eski inançları kurulan o yeni
dinin içine almıştır. Bu yerine göre musa olmuş yerine göre ise muhammed
olmuştur, insan aklının alabildiği ve daha sonra ortaya çıkabilecek bütün olağanüstü
olaylara ve yeteneklere sahiptir. Bilgi ve birikimde zamanın en son noktasıdır.
Bu nedenle gerek ölümsüz olması gerekse
olağanüstü yeteneklere sahip olması
nedeniyle gelmiş geçmiş bütün tek tanrılı dinlerin peygamberlerinden çok daha
üstündür.
Tek tanrılı dinler olarak bildiğimiz yahudilik,zerdüstlük,hristiyanlık
ve islamda bile kendisine kutsallık bularak tek tanrılı dinler yoluylada
günümüze kadar kutsallıgını koruyarak ve
değişerekte olsa gelebilmiştir.
Kimi efsanalerde ve sonrası osmanı musafta (Kuran-ı Kerim, Alevi uluları muhammed
zamanı yazılan kuranın osman tarafından yok edilip yeniden yazıldığı ve
düzenlendiğine inandığından inanç dilinde Kurana osmanı musaf derler) Iskender-i
zulkarneynin yol arkadaşı olarakta tanımlanır ama iskender zulkarneyn
ölümlü bir insandır. Tarihteki büyük iskender işte bu zulkarneyndir. Diyanetin
tanımı ve anlatımları ile kesinlikle aynı anlamı ve inancı taşımaz ve kabulde
görmez. Saat ve dakika gibi uygulamalar yoktur. Doğaya uygun olarak güne, güneşe,aya göre oruç açmalar vardır. Özellikle yetiş ya
hızır sözü ile allahın değilde hızırın çağrılması inancta hızırın çok daha eski
ve kutsal oldugunun belirtilerindendir. Kurandaki (osmanı musaf) Ehl kehf süresi
zorlama ve dayatma bir hızır süresidir. Yani işin aslı kuranda(osmanı musaf)
hızır adı geçmez ve şu anki islam dinin olduğu topraklarda bir hac,kurban yada
namaz ibadetleri yapılıp yerine getirilirken hızıra ait hiç bir şey yoktur. Ehl
kehf yani mağara suresi ise hristiyanlık zamanı yaşanmış bir olayın kurana(osmanı
musaf) alınmasından başka bir şey değildir. Ki bu hikaye bile hrıstiyanlığa ise
çok daha eski bir efsanenin taşınması ile girmiştir.
Tek tanrılı dinlerdeki hızır tanımlama ve anlatım
günümüz inancındaki hızıra ve anlama
uymamaktadır. Bunun yanında gemiyi batıracağına arkadaki kötü hükümdarı yok
edip daha sonraki insanlarada kötülük yapmasını engelleyebilirdi. Ikinci olarak
genc bir çocuğu öldürmesi ise tamamen saçma bir tanımlamadır. Çocuga akıl,mantık ve bilim ile eğiterek çok daha iyi ve topluma
yararlı bir insan haline getirebilirdi. Ayrıca alevi inancındaki 14 masumu
pak noktasından bakarsak çocuk öldüren bir hızırda asla yer bulmaz. 3. Olarak 2 yetim insana duvardaki hazineyi vereceğine
duvarı tamir ederek ters noktadan bakarak yalnış harekette bulunmaktadır. Bunun
yanında alevi inancında olmayan kaderciliği öne çıkartıp kadere göre
yorumlayarak hızırı anlatmakta ve açıklamaktadır. Bu ise akıl ve mantığa
terstir. Buradaki hızır tasviri zorlama
ve dayatmadır. Ne yazik ki bu suredeki olaylar ve açıklamalar inandırıcı
olmaktan uzak; tam olarak açıklarsak bu elbise bizim hızıra hiçte uymamakta ve
oturmamaktadır.
Tek tanrılı ve kitabi anlayıştaki dinlerde hızır
ile alevi inancındaki hızır birbirinden çok farklıdır. Tek tanrılı dinlerde
hızır ölümlü bir kul yada bir bilge iken alevi inancında Abu hayat suyunu içmiş
ölümsüz kutsal bir kurtarıcı konumundaki tanrıdır. Ademin oğlu ise hiç olamaz,
ölümlü olur,kul konumuna yani insan konumuna gelir buda yine alevi inancına
terstir. Hızır inancındaki kutsallık ve tanımlaması buradaki tanıma uymamakta
ve hızırı basite indirerek sıradan alt bir konumda tutmaktadır. Insanın oğlu
insandır, ölümlü ve gidicidir. Oysa hızır ölümsüzdür inanctaki konuma ve halkın
hızır inanc ritüeline terstir.
Tek tanrılı dinlerdeki anlatımlar ve uydurma hadislerin tanımına uymaz, eger
öyle olsa idi anlatımdaki kutsallığından çok daha fazlasını tek tanrılı
dinlerde bulması gerekirdi oysaki günümüz tek tanrılı dinlerin toplumlarında
özellikle Arap toplumunda hiçte öyle değildir.
Tek tanrılı dinlerin hadislerine tek tanrılı
dinler öncesi kutsallığı kendi içine alarak taraftar bulma ve tek tanrılı dini
kabul ettirme düşüncesi ile zorlama
yorumlardır. Hızır çok tanrılı ve tanrıçalı inanclardan günümüze kadar
kutsallığını ve değerini çeşitli isimler ve görüntüler halinde bu güne kadar
taşımış ve korumuştur. Çok tanrılı ve
tanrıçalı inancların gizli bir sembolü ve görüntüsüdür. Çok tanrılı inanclarda
ve alevilikte hızır ölümsüz ve her şey
iken tek tanrılı dinlerde ise sıradan bir ölümlü konumundadır. Kuranın(osmanı
musaf) 22 sene, 2 ay, 22
günde tamamlanmasına rağmen hızırın adının geçmemesi, bunun yanında tevratın(zebur)
ile birlikte 300 yıl gibi süre içinde tamamlanması, İncilin ise İsa dan 100 ile
150 yıl sonra yazılı hale gelmesi neticesinde hızır adının hiç geçmemesi
anormal bir durumdur. Günümüzde ise zorlama ve dayatma ile hızırın kutsallığı
ve olgusu tek tanrılı dinlere sokulmak istenmektedir.
Hızır diye tanimlanan ve
anlatılan bir varlığın tek tanrılı dinlerdeki gibi bir gemiyi delmesi, bir
bebeği yada çocugu öldürmesi ve rahata kavuşacak bir ailenin bulacağı hazineyi
bulmaması için duvarı onarması ve bu emirleri yorumlaması günümüz ve geçmişteki
hızır inancına uymaz. Bütün bu zorlamalar ve dayatmalar bizlere tek tanrılı
dinlerin hızırı kendi içlerine istemeyerek olsada alarak bir yerde de hızırın
kutsallığını kullanarak kendilerine dayanak yaptığını göstermektedir. Bir diğer
nokta ise hızırın çok tanrılı ve çok tanrıçalı inanclarda asıl kutsal yerinin
bulup alırken tek tanrılı kitabi dinlerde ise üvey evlat muamelesi görüp alması
gereken değeri ve kutsallığı almaması ve taşımamasıdır. Anadolu ve Mezopotamya
cografyası için daha çok geçerlidir. Ve bunun yanında merkezı olarakta Hatay ve Dersimi
gösterebiliriz. Öyleki Hatayda hızır inancı ve kültü Dersimdeki hızırı geride
bırakabilecek düzeydedir. Toplumların yaşadığı şartlara ve olaylara göre
hızırın kutsallığı farklılık gösterebilir. Yaşayan insan tanri konumunda her insan bir başka insanın kurtarıcısı ve yardımcısı yani hızırı olabilir.
Hızır gibi yetişmek..
Tek tanrılı dinler öncesi ibadet ve inanc tapınma
şekilleri bir yerde günümüzdeki hızır
inancının geçmişiyle aynı gibidir.
Tek tanrılı dinler
sonuçta birbirlerinin devamı ve takipçisidir. Hızır inancta
Ademden öncede yasamda var olmustur. Tek tanrılı kitabi dinlerde
efsanevi bir güç olarak görülürken çok tanrılı ve tanrıçalı inanclarda ise baş
tanrı, var edici konumunda ve ölümsüzdür. Bir başka ilginç nokta ise tek
tanrılı dinlerde özellikle islamda olduğu gibi bayramlarda yada dini günlerde yapılan Mevlit,Kuran
okutma,Namaz kılma gibi o dine ait
inancsal ritüeller hızır günlerinde yapılmaz ve uygulanmaz. Tek
tanrılı dinlerdeki kitaplarda anlatılan ve Musa nın hikayesine konu olan
kullardan bir kul veya o kul konumu alevilikteki hızıra uymaz ve kabulde görmez.
Diyanet kendi islami
kaynaklarında ademle hızırı başlatır ve insan olarak tanıtır. Oysa bu günümüz hızır inancına terstir. Günümüzdeki
hızırın inancsal olarak ölümsüz olması inancını diyanetin insan konumuna
indirerek basitleştirmesi sadece hızırı islam ve tek tanrı inancının dışında
gördüğündendir. Tanrısal lütuflar sadece allaha aittir düsturu temel
ögretisidir. Aksi düşünce ise allaha şirk koşmadır ve islam şeriatında cezası
ölümdür. Günümüz diyanetin hızır tasviri
ve tanımı asla halkın hızır inancı ile örtüşmez. Özellikle adının kuranda(osmanı
musaf) hiç bir şekilde geçmemesi dinleri açısından basit ve sıradan olmasına yol açmıştır.
Ehl kehf süresi
yapıştırma ve zorlama tanımlamadır belirsiz süre yada ayetlerin hızıra dayanak
yapılması işlemidir. Zoraki sahiplenmede diyebiliriz. Hızırı olağanüstü bir
şahsiyet olarak kabul etmez ve hızırı sadece iddia yani söylenti,rivayet
konumunda değerlendirir. Islam alimleri ve fıkıhçıları yani hukukcuları tek bir
ağızdan hızırın öldüğünü ve yaşamadığını, insani bir varlık oldugunu ve bunada
Muhammedin sözünü dayanak göstererek uydurma olarak nitelendirirler. Kurandaki
(osmanı musaf) ayetlere dayanarak hızırı red ederler. Kuranda(osmanı musaf)
hızırın ölümsüz hayatına dair hiç bir şey yazmaz. Buda hızırı kuranın(osmanı
musaf) kabul etmediğini daha doğrusu tek tanrılı dinlerin kabul etmediğinin bir
başka açıklamasıdır. Islam tasavvufçuları ve alimleri için hızır her sıradan
insan gibi yaşamış ve ölmüştür.
Elmalılı Hamdi Atatürk
dönemi kuranı(osmanı musaf) türkçeye çevirmis ve bu arada hızırın anadolu
halklari arasındaki inancsal gücünüde başka kitaplarında yorumlamıştır. Bunun
yanında islam alimleri
tasavvufta Musa nın hikayesindeki balığın canlanmasını hızırın
kutsallığı ve alakası dışında farklı yorumlamışlardır. Ayrıca arapçadaki elhadr
türkçeye
çevrildiğinde yeşillik günü anlamına gelmektedir.
Hızır inancı hakkında
tarsus ilçesinde yapılan Ashab-ı kehf törenleri ise çok tanrılı ve çok
tanrıçalı inanclar ritüellerin ve kutsallığının Yahudilikten Hristiyanlığa ve
devamında islama geçmiş halidir. Özü itibariyle tek tanrılı dinlere ait bir
uygulama değil bilakis çok tanrılı ve tanrıçalı inancın tek tanrılı dinler
üzerinden günümüze taşınmış halidir.Bunun yanında Ashab-ı kehf ile eski kadim
halkların inançları bu ad ile asimile edilip yok edilirken kendi yaşam
alanınada yer açmaktadır. Bu durum tek tanrılı dinlerin doğasında var
olduğunuda belirtmek zorundayız. Aksi takdirde tek tanrılı kitabı din olmaz. Islam
dininde kurana(osmanı musaf) göre İlyas
hızırdan daha değerli ve önemlidir. Bunun nedeni ise daha önceki tek tanrılı dini kitaplarda ilyas
adının geçmesidir. Öyleki İsadan önce
allah katına yükselen peygamber olarak kabul edilir ve öylede inanılır.
Tevratta ise sadece İlyas
olarak geçerken , islamda ise hızır ölümlü bir canlıdır yaşamış ve ölmüştür.
Bunu peygamber Muhammedin hızır yaşasaydı bizimle buluşurdu anlamlı hadisini
örnek göstermişlerdir. Abu hayat kavramı islam literatürüne sonradan girmiş ve
yer almıştır, ayrıca Musa hikayesindeki balığın canlanması konusunda bilgi
olmamakla birlikte söylenti olarak halk arasında söylene söylene günümüze kadar
ulaşmıştır. Bunun yanısıra İskender Zülkarneyn
hikayesi ise hızır olayından tamamen farklı ve ayrıdır. Ve
hızır ile hiç bir şekilde bağlantısı yoktur. İskender tarihte bilinen
büyük iskenderdir. Yani kılıcı ile düğümü kesip daha sonra sıtma hastalığı
nedeniyle ölen Makedonyalı Büyük İskenderdir.
Tarihe yön vermiş ve
etkilemiş bütün önemli kişiler dinsel hikayeleri ve efsaneleri kendilerine dayanak yaparlar ve
bu şekilde tanrısal güçlere sahip
olduklarını ve yenilmez olduklarını halkın arzu ettiği yaşam ortamını sağlayacaklarının
güvenini ve inancını verirler. Bu durum zaman içinde o kişilerde tanrısal
kutsiyetin en üst noktaya çıkmasını ve bir
sonrakine ise katlanarak devam etmesini sağlar.
Ancak Kuran(osmanı
musaf) ayetlerinde İlyas iki kez ismen belirtilmesine karşın, Hızır adından hiç
bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Arapçadaki İlyas,Grekçede Eliyas, İbranicede Elijah, Batı dillerinde Elie
ve Süryanicedeki İliya veya İlya’nın aynı kelimenin
farklı imaları olduğu ve Tevrat’ta İlya ve Elişa’nın Kurandakine(osmanı musaf)
benzeyen hikâyeleri göz önünde bulundurulduğunda aslında Hızır’ın İlyas yani İlya‘dan
başkası olmadığı sonucuna ulaşılabilir gibi görünmektedir.
Tek
tanrılı dinlerin merkezlerinde etkisi ve kutsallığı çok az yada hemen hemen hiç
yok iken tek tanrılı dinlerin merkezlerinden uzaklaştığı oranda kutsallığı ve
değeri artar ve inancta en üst noktaya çıkar. Yani arabistan yada israil
topraklarında hızır için oruç, kurban,adak,lokma, cem yada herhangi bir
inancsal ritüel yerine getirilmezken bu merkezlerden uzaklaştıkça hızır
inanctaki asıl yerini bulur.
Tek tanrılı dinlerden çok daha önce hızır inancı
çok tanrılı inancların içinde vardır.
Tek
tanrılı dinlerden çok daha önce çok tanrılı inanışlarda ortaya çıkmış ve daha
sonra tek tanrılı dinlere yerleşmiş ve o şekilde kabul edilmiştir.
Tek
tanrılı dinlerden öncede var oldugu kabul gördügünden tek tanrılı dinlerinde
üzerinde bir kutsallığa sahiptir.
Tek tanrılı dinlerdeki ilk anlatılış Nuh peygamber
döneminin tufan hikayesindeki geminin batması ve içindeki canlıların ölmemek
için insanların yetis
ya hizir sözü ile imdat istemesi ve gemidekilerin kurtulması sonucu
ortaya çıkmıştır. Oysaki Sümerlerdeki Gılgamış
destanında tufan olayı aynı şekilde geçer. Buda aslında hızırın tek tanrılı
dinlerden 3 bin yıl önce çok tanrılı
inanclarda var olduğunu ve adının farklı isimler altında olsada çağrıldığının
ispatıdır.
Hızırın
sembolü yeşil renk ve yeşilliktir. Tek tanrılı dinlerin kendilerine ait özel
renkleri vardır özellikle islamda Ehlibeyt in sembolük rengi ise siyah ve koyu
kırmızıdır. Günümüzde bilindiği üzere yeşil renk islam dinin sembolü ve rengi
değildir. Burdaki algılama tek tanrılı dinlerin kendinden önceki
kutsallıklarıda içine aldığını ve bunu kullandığını göstermektedir.
Tek tanrılı dinlerde çeşitli versiyonlarda
konuşulmasına rağmen cok fazla önce çıkmamasının yada çıkartılmamasının sebebi
çok tanrılı eski inanclardan alınması ve tek tanrılı dinlerin ortadan kaldıramadığı
noktada içine alıp önemsizleştirmesi siyasetini yürütmüş olmalarındandır. Hızır
ve Hıdırellez kutlama törenleri eski tarihlerdeki tek tanrılı dinlerdeki
törenlerden ve kutlamalardan çok daha fazla kutsal ve görkemli idi. Günümüzde ise eski önemini ve görkemini yitirmiş yada
yitirme noktasına gelerek farklı biçimlere bürünmüştür.
Çok
tanrılı ve tanrıçalı inanctaki konumu ile tek tanrılı dinlerdeki tanrıların üstü, baş tanrı yada ana yaratıcı veya var
edicidir.
Tek tanrılı dinlerin en
eski ve ortak peygamberi Mısırdaki Hermestir. Her dinde farklı adlarla yaşatılarak günümüze kadar
getirilmiştir. Kitabı dinlerde İdris
peygamber olarakta anılır. Ve günümüz hızırın tanrısal bütün özelliklerini
taşımaktadır. Tek tanrılı dinlerde ve öncesinde araştırılmayı bekleyen belkide
en önemli konu Hermescilik, kişi ise Hermestir. 7 ocakta yani 7 azer de Sabii
lerce Hermes bayramı olarak kutlanması ve sürdürülmesi ve günümüze ulaşmış
inanc ritüellerinden biridir. Bunun yanında güneşin yada ışığın kutsallığının
geçmişten günümüze kadar bütün inanclarda,dinlerde ve yeryüzü topluluklarında
baş köşeye oturtulması ve onu temsilen bir canlı kutsalın o toplumun dini inancında yer bularak günümüze kadar gelmesi
dinlerin yada inancların fikirsel olarak çıkış noktasınıda bize azda olsa
göstermektedir.
Çok
tanrılı inancların kutsalı olduğundan dolayı tek tanrılı dinlerde ve
kitaplarda gereken değeri ve kutsiyeti görmemiş ve kabulde edilmemiştir.
Olaylara ve zamana göre toplumdaki kutsiyetinden ve gücünden yararlanılarak tek
tanrılı dinlere inanılması sağlanmış ve bu görevini yerine getirdikten sonra
yine unutulmaya bırakılmıştır. Bir yerde tek tanrılı dinlerin yaşaması ve
yerleşmesi için koltuk değneği görevi görmüşde diyebiliriz.
Çok tanrılı inanclarda hızır olarak anılırken ve
kutsanırken tek tanrılı dinlerde yanına İlyas da eklenmiş ve bu şekilde
kutsiyetinden yararlanılırken hızırın karada ilyas in ise denizde güç ve söz
sahibi olduğu belirtilmiştir. Yaşanıldığı anlatılan bütün büyük olaylarda hızırın kendisi öne
çıkarken nedense ilyasın etkinliği hemen hemen hiç yok gibidir.
insanın
ölümsüzlüğe sahip olma düşüncesi ve
isteği hızırda gerçekleşmiş ve
günümüze kadarda bu düşünceyi taşıyarak yaşatmıştır.
Tanrıdan önce gelir, tanrı olaylara tarafsız iken
hızır taraf tutar ödüllendirme ve gerekirse cezada verebilir. Tek tanrılı dinler ve kitaplardan çok daha önce
halkın inancında yer almıştır. Ve bunun sonucunda tek tanrılı dinlerin içine taşınmış ve
yaşatılmıştır bir yerde ilk tanrıda denir
bu nedenle varlığın çıkış noktasında adına oruc tutulan ve ibadet edilen
kutsal bir kurtarıcı güçtür.
Alevi inancındaki yeri tek tanrılı dinlerdeki
yerinden çok daha fazla ve kıymetlidir, tek tanrılı dinlerde sıradan bir olay
gibi anlatılır ve konuşulur. Alevi inancında en üst noktadadır ve bir yerde
asimile karşısında kendisini korumuş ve günümüze kadar taşımıştır. Doğada canlı
bir kutsiyet olarak yaşamını devam ettirir
ve tek tanrılı dinlerdeki gibi allahın evi yada mekanı denilen ibadet
merkezlerinde aranmaz ve o mekanlara sığdırılmaz. (cami,sinagog,kilise)
Insanın
gönlü Hakkın mekanıdır, hiç bir mekana sığmayan Hakk insan gönlüne sığmıştır.
Alevi
inancında rüyada hızırın görülmesi durumunda çevresindeki insanlara haber
verilir kurban kesilir orucu tutulur ve dilek dilenip lokması yedirilirken
mükafat noktasında değerlendirilirken tek tanrılı inanclarda sır olarak saklı
tutulur konuşulmaz.
Alevi
inancının tersine tek tanrılı dinlerde adı Hz Hızır olarak çağrılıp resmiyet
verilip o şekilde algılanırken alevilikte ise bir yoldaş yada sıradan bir insan
ile konuşuyormus gibi anlatılır ve davranılır. Böylece aradaki resmiyet sevgi
ve muhabbet ile ortadan kalkarken kutsiyeti ise çok daha fazlalaşır. Alevilerin
hızır(hıdır) adı çocuklarına vermeleri tek tanrılı dinlerdeki insanların
kullanmasından çok daha fazladır ve bütünleşmişlerdir. Neredeyse her alevi
ailesinde bir hıdır adı vardır.
Alevi inancında daha çok hayat kurtarıcı can
veren sevginin sahibi ve sembolü ile mutluluğu sağlayan bir kutsallık görevini
ve sorumluluğunu taşırken tek tanrılı dinlerde ise tam tersi noktada kutsal
orduları olan savaşta zafere taşıyan, ganimet kazandıran ve düşmanı yok eden
bir konumdadır. Hızırın barışcı ve iyiliksever olması ve ölüm ile anılmamasını
bunun yanında öldürücü ve yıkıcı olmaktan çok can kurtarıcı ve yapıcı olması
tektanrılı dinlerin din için savaşa, allah için savaşa gibi insanlık dışı
katliamcı, öldürücü ve yok edici gibi terimlerin dışında tutulmuş ve o şekilde
de inanılmıştır.
Küçük Çile günleriyle birlikte Hızır erkânı başlar: Hızır
Bâtınilikte, simgesel anlamda, doğuran doğanın doktorudur.
Hızır koruyucu ve iyilik meleğidir. Bunun için “neden savaşa katılmadı” şeklindeki söylemler
ve sorular, barış, dostluk ve sevgiden yana olan kurtarıcı Hızır için doğal karşılanabilir.
Alevi inancında hızır Ali konumunda , Alide can
bulmuş olarak kabul görürken tek tanrılı dinlerde ölümlü bir fani olarak
algılanır ve Ali ile bir tutulmaz. Alevi inancında olan don değiştirme veya
dondan dona geçme ise tek tanrılı dinlerde asla kabul görmez ve yoktur. Alevilerde
hızır ve Ali aynı noktada görülmüş hızırın ve Alinin ruhunun aynı olduğundan
dolayı Hakk ile bütünleştirmişlerdir. Alevilerde hızır allah ve Muhammetten çok
daha fazla çağrılır ve anılır. Hızır daha çok mazlum, fakir,dilenci ve yaşlı
bir erkek ihtiyar olarak görülür. Kadınlık yada dişilik hızıra uygun görülmez
bunun nedeni ise erkeğin kadından daha güçlü ve kuvvetli olmasıdır. Tek tanrılı
dinlerde hızırın adının geçtiği hiç
birşey yok iken alevi inancı hızırsız olmaz. Hızıra söylenen beyitler ve
deyişler en kutsal ve en değerli olanıdır. Alevilikte yasayan Ali bir yerde
hızırdır. Dondan dona girer ve yardıma koşar
Alevi
inancında adı gülbenklerde muhakkak
geçerken tek tanrılı dinlerin dualarında
adı hiç gecmez veya yaşanılan olay sonrasında gerektiğinde adı pek nadiren geçer. Alevi
gülbenkleri kendi ulularının adı ile anılıp biterken asla amin ile bitmez ve bu
terim inancta aslada yer bulmadığı gibi kabulde görmez.
Alevi inancındakı hızır ve boz atının kutsallığı
tek tanrılı dinlerdeki kutsallığından çok daha fazladır. Ve bu kutsallık
günümüze kadar kendisini koruyarak
gelmiştir. Alevlikte boz atlı Hızır bir yardım meleğidir ve tüm bu
yardımlarının karşılığında insanlardan sadece kalp temizliği ister. Hızır yolda
kalanların yoldaşı, darda kalanların yardımcısı, gençlere kısmet ve kıtlıkta
bereket olarak bilinir. En büyük yardımcısı ise boz atıdır, insan yada başka
bir kutsal şahsiyet değildir gideceği yada ulaşması gereken noktalara boz atı
ile gider. Hızırın boz atı ise kendisi gibi ölümsüzdür, tarihi efsanelerde
anlatılan kanatlı uçan at Pegasusu çağrıştırır. Hızırın boz atı uçarak yada
sıçrayarak çok uzun mesafeleri alabilmekte zorda ve darda olanlara yetişebilmektedir.
Buna verebileceğimiz en güzel örnek ise hızırın Hace Bektaşı ziyaret etmesi
esnasında Karadenizde batmakta olan gemiyi kurtarmak için aniden boz atıyla yola çıkmasıdır
Alevilikte adına yeminler edilir cemler tutulur
yemekler yapılır ve özel günlerde eğlence yada şükran günleri yapılır. Alevilerin
yoğun yaşadığı Dersimde adına oruç tutulur cem yürütülür kurban kesilir lokma
verilir,mezarlar ve kutsal yerler ziyaret edilir. Bayramlık yeni ve temiz elbiseler giyilir. Bereketi
temsil eder yeniden taze çekilmiş
buğdaydan un yemeği (Kavut)yapılarak hızırdan işaret beklenir bu nedenle Dersimdeki
en yüce kutsal var edici baş tanrıda denilebilir.
Alevilikte yaşamın başlangıc yada tabiat ananın
yeniden yeşermesi nedeniyle cemleri tutulup ibadeti ve anması yapılırken gelen
yeni güne ve yeşilliğe bir ön hazırlık olarakta düşünülür. Yaşamda
beklentilerin gerçekleşmesi sonucu
genç erkeklerin ve kızların dileklerinin ve niyetlerinin
zamanını hızır zamanına göre ayarlar ve
o şekilde hızırı beklerler Hızırın yaşam alanı yeşillik ve sulaktır. Ve insanın kendisinin rahat edebileceği ve
yaşayabileceği yerlere bir borç yada şükran olarak ortaya çıkmış olduğu bunun
sonucunda yaşamın devamında toplumun bu insansal devamlılığı kutsaması
nedeniyle bayramlaştırmasıdır. Unutulmasın ki geçmiş zamanlarda insanın yerleşik
hayata geçmesi sonucu yaşanılan güvenli
yerlerin azlığı ve sahiplenilmesi,
coğrafi koşullar nedeniyle deprem yangın, yanardag, savaşlar,vahşi
hayvanların av alanı gibi ekolojik
döneme ait dengelerin tam yerine oturmadığı
bir dönemin sonucu kurtarıcı
kılınması ve adına anmaların yapılması hızır inancını ve kutsiyetini ortaya
çıkarmışda diyebiliriz.
Aleviliğin batıni anlamında Abu hayat suyu, ledün
ilmi, hakikat yada gerçek ilim, bilgi, irfan, feyiz ,aşk ,söz ve akıl olarak
inanc içinde algılanır. Alevilikte Abu hayat suyunun batıni anlamı
bilim, ilim akıl,mantık ile insanın kendini bilmesidir. Lokman hekimin
ölümsüzlük otu ile hızırın ölümsüzlük suyunu yani Abu hayat-ı içmesi aynı
coğrafyanın farklı zamanlarda ortaya çıkmış farklı efsaneleridir. Hızırın Abu
hayat(bengi su) içerek ölümsüzlüğe ulaştığına inanılır. Tanrısal özellikleri
sayesinde insanlara gözükmesi ile yaşayan insan tanrıda diyebiliriz. Insanoğlunun tarih sahnesine
çıkışında yaşamının 40 ile 50 yıl olarak sürmesi abu hayat yani ölümsüzlük
suyu efsanesini ortaya çıkarmış olabilir. Ölümsüzlüğün insan iradesinde ortaya çıkışı ve bunun dile
gelişi her toplumda ve inancta ilk ortaya çıkışından sonra farklı varyantlarda
degiserek halk icinde yaşamaya ve
taşınmaya degişik anlamlarda olsa bile
devam etmiştir. Bunun yanında tek tanrılı kitabi dinlerin tasavvuf inancında
farklı olsada abu hayat suyu değerlendirilir ve yorumlarda bulunulur.
Alevilikte
şubatın 13-14-15 inde hızır orucu tutulur ve devamında cemi yapılır kurbanı
kesilir bu nedenle alevilerde tek tanrılı dinlere göre perşembe gününün akşamı
kutsal akşamdır. Ertesi gün Cuma
olduğundan Cuma akşamı olarak halk arasında anılır ve o şekilde
isimlendirilmiştir. Özellikle islamda olmayan mum yakma ve perşembe günü lokma
pişirme gülbeng okuma kutsal yerleri ve mezarların ziyaret edilmesi de aslında
aleviliğinde islamdan özgün ayrı bir inanc olduğunun göstergelerinden
biridir.Alevilerde bölgelere göre hızır cemini farklı zamanlarda ve farklı
yerlerde yapılmasının altında yatan neden cemi yürüten pirin yada mürşidin her
yerde aynı anda ve aynı zamanda olamayacağından ve hizmeti yerine
getiremeyeceğinden dolayı farklı zaman dilimleri içerisinde ama kış mevsimi
süresince yerine getirilir. Alevilerde (Dersim özelinde) hızır günü 1 ay
boyunca 4 hafta süre ile 3 er gün ile
devam eder aşiretlerin ve bölgelerin
yapısına göre bu zamanlar değişmektedir. Ayrıca 12 İmamlar yas-ı matem orucu 12
gün olarak çift sayı olarak hesaplanıp tutulurken hızır orucu tek sayı
üzerinden 1 gün yada 3 gün üzerinden tutularak hesaplanır. 6 mayısta hızır ile
ilyas yaşamın başlangıç yeri tabiatın yeniden doğuşu için bir gül ağacı dibinde
buluştuğu ve görenlerin ise her dileğe kavuştuguna inanılır. Kimi söylentilerde
ise deniz kıyısıda denilmektedir
Takvim yılı olarak rumi 31 ocak ile 2 şubat arası
3 gün oruc tutulurken miladi takvimde ise 13-14-15 subatta oruc tutulur. Anadoluda
6 mayıs- 8 kasım yaz günleri 186 gündür. 8 kasım -6 mayıs ise kış günleridir. 6
mayısta hızır günlerinin başlangıcında bülbülün güle kavuştuğunada inanılır.
Hızır inancı anadolu ve mezopotamya eski inanclarında kökleri bulunmakla
birlikte bunun yanında orta asya, suriye, balkanlar, ırak,mısır ve iran gibi
ülkelere ve coğrafyaya daha sonraki zamanlarda yayılmıış ve kendisine yer
bulmuştur.
Doganin şekillenmesi
zamansal ve mekansal farklılık gösterdiğinden dolayı hızır inancının farklı zamanlarda
ve mekanlarda ama değişik isimlerle yapılması gayet normaldir.
Dersim’de Hızır Orucu, bir ay boyunca dönüşümlü
olarak devam eder.
Miladi Takvime göre Ocak ayının ikinci
yarısında başlayıp Şubat ayının ortalarında sona ermektedir. Rumi takvime göre
ise durum, Ocak ayının başından sonlarına kadar dört hafta sürer demektir.
Yaşlılarımızın, (‘hesavê ma ra’) ya da
eski hesapla (‘hesavo khan ra’) dedikleri bu tarihleme aslında Rum-i Takvime
göre yapılmaktadır. Rumi takvim ile Miladi takvim arasında ise 13 günlük bir
fark vardır.
Bu
durumda Rumi 1 Ocak ile Miladi 14 Ocak aynı gün ve tarihe karşılık gelir. Rumi
takvime göre Hızır Orucu, Hızır ayı da denilen Ocak (‘Çele’) ayının, tam olan
birinci haftasında başlar. Eğer birinci hafta, tam değil de yarım olarak ayın
başına tekabül ederse, bu durum da bir hafta sarkma olur ve Oruç ayın ikinci
haftasında başlar.Halk takviminde yıl öncelikle soğuk-yarı ve sıcak-yarı
olmak üzere ikiye ayrılır.Yılın soğuk yarısı, 8 Kasımda başlar ve 179 gün
boyunca devam eder; 21 Martta, yani Nevruz’da, doğanın doğum gününde son bulur.
8 Kasımda başlayıp 22 Aralıkta biten 45 günlük süreye Kasım; 22 Aralıkta başlayıp 5 Şubat’ta biten 45 günlük süreye Zemheri; 5 Şubat’ta başlayıp 21
Mart’ta biten 50 günlük(ya da 45 günlük) süreye de Hamsin adı verilir.
10-20 Kasım arası Koç Katımı’dır.
21 Aralık kışın başlangıcıdır. 21 Aralıkta başlayıp 30 Ocak’ta sona eren 40
günlük süre Büyük Çile(Erbain);
30 Ocak’ta başlayıp 20 Şubat’ta sona eren 20 günlük süre Küçük Çile adıyla anılır.
Büyük
Çile karakıştır; 6-9 Ocak
arasında Zemheri Fırtınası
olur. Küçük Çile günlerinin 13-14 ve 15 Şubat günleri, her şeyden önce Hızır’ı çağırmayı ya da O’na seslenmeyi hak etmek için üç gün oruç
tutulur.
17-18-19 Şubat günleri Hızır’ın dünyayı ziyaret
günleri olarak algılanır. Hızır orucunu tutanlar
artık Hızır’ı çağırabilir: Hızır bu çağrıya ilgisiz kalmayacaktır.Çağrımıza uyup dünyayı ziyaret eden Hızır,
kor-ateş anlamında cemre
kimliğine bürünür ve 20 Şubat’ta havaya düşer,
yani havayı döller; 27 Şubat’ta
suya, 6 Mart’ta toprağa düşer, yani onları döller. 20 Şubat’ta hava bayramı, 27 Şubat’ta su bayramı ve 6
Mart’ta toprak bayramı kutlanır. 13 Mart’ta ise sıcaklık yürüyen hava, su ve
toprak ısınır ateş olur. Bu
nedenle bugün de ateş bayramı olarak kutlanır. 21 Mart’ta, yani Nevruz’da, daha
önce ateşle buluşup gebe kalan hava, su ve toprak doğurur.
5-6 mayıs sonrası bahar mevsimine geçişten sonra
yapılmaz ve bu zamana kadarda bırakılmaz ve ertelenmez. Hızır cemi
yürütülmesinden sonraki günün
başlangıcında uyanıldığında evden çıkıldığında ilk yapılan ibadet güneşe dönüp
hızır gülbengi okunduktan sonra devamında yine en yakın ağaca veya taşa niyaz
edilip gülbeng okunmasıdır. Tek tanrılı dinlerde ise bu yoktur. Hızır orucu 12
imamlar yas-ı matem orucu gibi tutulmakta
ama yas-ı matemi içeren davranış ve uygulamalar yapılmamakla birlikte günü
geceyi geçirmeden yani sahur olayı olmadan
ki alevilerin oruçlarında sahur olayı kesinlikle yoktur ve yapılmaz.
Ayrıca tek tanrılı dinlerdeki gibi iftar,namaz zekat gibi terimler
kullanılmadığı gibi aynı şekilde sadece alevi inancında olan oruç açma terimide
islamda asla yoktur ve kullanılmaz.
Cemaat
sunni terimdir, alevi inanc dili ise cem-i cümlemiz kelimesini kullanır.
Güneş
battığında gün kararmaya başlayınca oruç açılır, su içilir sadece son gün bekar
olan genc erkekler ve kızlar tuzlu
yiyecekler yiyerek hangi evde rüyalarında yemek yerlerse o evden yada o aileden
biriyle evleneceklerine inanırlar.
Alevilerde hızır orucu bölgelere göre pazartesi,
salı,çarşamba veya perşembe günü olacak şekilde 3 günlük süre ile yerine göre
ise 1 gün önceden tutulup beklenilir, varsa kurbanı kesilir ve lokmaları
dağıtılır ve cemi yürütülür. Hızır kurbanına
özel bir ilgi ve alaka gösterilir bakımı yapılır. Nevroz gibi hızır
günlerindede ateş yakılır ve üzerinden atlanılıp kötülüklerden ve uğursuzluktan
kurtulacağı ve o yılın iyi ve uğurlu gececeğine inanılır. Tahtacılar, çepniler,abdallar,hurufiler,kalenderiler,kızılbaşlar,bektaşiler
ve nusayriler gibi aleviliği oluşturan topluluklarda bulundukları yerlerde de
hızır inancının ritüelleri yerine getirirler.
Alevilerde hızır Ali ile bir tutulmuş islamda ise
sadece bir insan,4. Halife ve allahın
kulu iken Aleviler Ali+Hakk eşittir Hızır+Hakk noktasında tutup aynı konumda
yaşatmışlar ve inanmışlardır. Alevilerde hızır ne ise olaylara göre Alide odur ve her
tür birlemesi yani hızır Ali birlemesini değişik beyitlerinde ve deyişlerinde
yazıp söylerler. Anadolu aleviliğinde bozatlı hızır yoldaşın
olsun denilmiş ve bu cümle yalnızca aleviler için kullanılmış günümüze kadar
gelmiş ve halende geçerliliğini korumuştur. Zor anlarda hızır imdata çağrılır
ve yardım beklenir, kendisine teslim edilen emanetlerin kendisinden yine aynı
şekilde zarar görmeden sağ salim
istenir. Bir yerde hızır sağlam ve güvenilir bir emanetçidir. Bunun olması
içinde hızırı güzel günlerde kutlama, şükran ve borçluluk duyulan ibadetler ve
etkinlikler yapılarak adı anılır. Hızır dar günlerde ve zor zamanlarda
cağrıldığında yardım etmezse kınanır ve suçlanır. Topluluk tepki göstererek
küser ve kızar. Dersim 1937-38 katliamlarında hızır katliama engel olmadığı
için kınanmış ve tepkide görmüştür. Alevi Bektaşi ve Nusayri inançlarında hz Ali ile Hızır ve İlya özdeşleştirilmektedir.
Batınılikte Ali ile Muhammedin özdeşliğinden dolayı Muhammedte peygamberlik konumundan
soyutlanarak kırklar meclisinin bir üyesi noktasında Hızır ve İlya olur.
Alevilerde hızır ve misafir aynı derecede
görülmüş ve hızır Ali konumunda misafir kabul
görmüş bunun nedeni ise misafir gitmeyen evin ocağının söneceğine ve
bereketin biteceğine yok olacağına
inanılması, uğursuzluk olacağı inancınıda kendilerinde taşırlar. Alevi inancında bulunan kutsallıktaki üçleme Dersim Raa Hakk
inancında Hızıra helas, Hızır nebi ve
hızır ilas olması nedeniyle 3 gün tutulan orucun bir yerde buna bağlandığı söylenmektedir.
Misafir için Aleviler Ali derler. Bunu da mihman Ali'dir sözüyle dile getirirler. Arap
alevilerinde de misafir çok değerlidir ve misafire Ali gözüyle bakılır. Ötesinde Hızır orucu, doğanın döllenmesi, Hızır ile İlyas’ın buluşması, Hz Hasan ile Hz Hüseyin
hastalandığında üç gün yemek yemeyen Hz Fatma ile Hz Ali’nin eylemlerinin hatırlanması anısınada tutulur.
Alevilerin yoğun yaşadığı iki şehir olan Dersim
ve Hatayda en cok hızır tapınakları ve yerleri ile hızırın en kutsal olduğu
bölgelerdir öyleki önce hızır ve daha sonra yine hızır gelir.
Hızır
özüyle, Anadolu’daki tüm Alevilerde yaşanır. Sadece lokma ve dilek tutma zaman
bakımından, bazı yöresel farklılıklar gösterebilir. Kadirli ve Göksun’da
yaşayan alevi toplumunun boz atlı Hızır inancına ek olarak birde Seyyid
Hanların Hızır’ı vardır.
Alevi inancında kulluk yoktur. Buda kuranı(osmanı
musaf) dışlar ve kabul etmez. Ehl kehf suresinde yaşananlar çok daha önceki Hristıyanlığın
bir hikayesi olmakla birlikte inanctaki hızırın tersi karakterde ve yapıdadır.
Iki ayrı karakter ve varlık konuşulmaktadır. Inanctaki ve günümüzdeki hızır
tarifine uymaz ve aslada kabul görmez nedeni ise hızırı insani bir kul konumunda
görmesi ve insani ölümlü bir canlı konumuna indirerek yorumlamasıdır. Bu ise
inanctaki ve düşüncedeki hızır anlatımına ve tanımına terstir. Ehl kehf suresi
ise Hristiyanlık din tarihindeki kutsal 7 uyuyanlar efsanesinin bir başla
değişik versiyonudur. Yani islam dinine
Hrıstiyanlıktan girme,öncesinde ise Roma devletinin Hrıstiyanlığı resmi din
kabul etmemesi neticesinde mağaraya saklanan 7 kişinin hikayesinin alıntısıdır,
zaten ehl kehf in anlamıda mağara demektir.
Aleviler her kutsallıklarında hızırı kabul
etmiş ve beraber anmışlardır, hızırsız hiç bir işleri ve kutsallıkları ve
mekanları yoktur, hızır her dili
konuşabilir ve bütün insanları anlayarak yardımlarına koşabilir.
Alevilikte konumu baş tanri iken tek tanrılı
dinlerde kul,nebi ve peygamber konumda yani ölümlü bir insan dünyevi bir canlı
motifindedir. Alevilikte Doğa tanrının insan tanrı halini alıp ve insana görünmesine hızır da denilebilir. Doga tanrının ve insan tanrının yaşamdaki sembolü hızırdır, tek tanrı
inancına karşı en büyük sembol ve var edici güç hızırdır.
Bu
dönemler içerisinde anadolu ve mezopotamya
alevi kaçar,konar göçleri geliş
ve gidişleri hızır inancının daha çok kökleşmesini ve kendisine ait has özel
yerini bulmasını sağlamıştır. Toplulukların zaman içinde göçleri
ve yaşamsal coğrafi etkilenmeleri hızır inancınıda bir bölgeden diğer bir
bölgeye taşımış ve taşındığı bölgede
yada coğrafyada gücü oranında kendi kutsal inancının hikayesini ve
efsanesini içine almış etkilemiş veya etkilenmiştir.
Barışcıldır savaşcı ve can alıcı, yok edici yada
zalim konumunda değildir. Iyilik ve yardım severliği asıl görevidir. Islam inancındaki sunni yorumlardaki
gibi hızır müslümanlığı korumakla görevlendirilmemiştir. Bilakis hızırın
varlığı kurana(osmanı musaf) ve islama terstir. Kuranda(osmanı musaf) adı bir
kez bile geçmeyen bir varlığın görevi nasıl olurda müslümanlığı korumak
olabilir. Bu sadece tek tanrılı dinlerin kendinden önceki kutsallıkları kendi
içlerine alma halidir. Bilindiği gibi, insanlar dardayken yardımına
koşan birisine, Hızır gibi yetiştin derler.
Hızır, halk inancında darda kalanların, başı sıkışanların
yardımına koşan, insanlara bereket ve Iyilik
getiren ölümsüz var eden güçtür, zaman zaman ortaya çıkar, birdenbire
gözden kaybolur. İyileri ödüllendirip, bereket ve bolluğa kavuşturur. Sahipsiz
bırakma ve yardım etmeme kötüleri cezalandırma yöntemidir.
Hızır ve Hakk
tan sonra tanrının sembolü olarak güneş, ay ve
Alide tanrı olarak kabul edilir ve kutsal ve zor zamanlarda çağrılarak
anılırlar. Bunun yanında zamanında yaşamış ve mucize göstermiş kişiler ve
ulularda kutsal yerlerde hızır mekanı
yada Hakk mekanı olarak kabul görür.
Yarı tanrı yada hızırın insani şekli veya hızırın yoldaşı olarakta kutsal
ocakların kurucularıda hızırın kutsallığı içinde görülürler. Baba Mansur,Kureyş Baba,Hace
Bektaş ve Hubyar Sultan gibi kutsal
yerlerde hızır ile anılır ve gülbenklerle çağrılarak kendisinden yardım ve
iyilik istenir. En cok güneş, ışık, aydınlık veya ateş ile sembolize edilmiş ve bu sembolize
edilmeler yaşanılan bölge ve coğrafyalara göre değişmiştir. Anadoluda
ve mezopotamyada hızırı gören veya hızırla karşılaşan insanlar hızır
gibi hürmet ve kutsallık görür. Bir nevi dokunulmazlığa ulaşır ve kendisiden
yardım istenilen ve zorluklardan kurtaran bir konuma gelir ve getirilir.
Alevi inancındaki hızır
başına buyruk ve özgürdür, herhangi bir canlıya
güce yada tanrıya bağlı değildir. Özellikle Yunus Emrenin hızır üzerine
yazdıkları toplum tarafından inanctaki batınilik bazında daha derinlenmesine
anlaşılmalı ve araştırılmalıdır.
Hızır inancı anadolu ve mezopotamyadan
uzaklaştıkca hızırın değeri azalır ve önemsizleşmeye başlar bunu Balkanlarda ve
Arabistan toprakları ile Hindistan yada uzakdoğu asyadaki müslüman ülkelerde
çok rahat biçimde görmekteyiz. Örneğin hızır orucu, kurbanı yada lokması yemeği
gibi tapınma ritüellerini göremeyiz. Anadoluda ise kimi bölgelere göre ocak ayından 21 marta kadar günümüzdeki bahar temizliğide
denilen hazırlıklar yapılır.
Ilk olarak
Nuh tufanında, tufandan kurtulmak icin gemidekilerin adını çağırması ile adı
anılır. Tek tanrılı dinlere Yetiş ya hızır sözü ile insanların inancsal ve dinsel
ibadetlerinin içine girmiştir. Nuhun gemisi hikayesi gılgamış
destanından alınmadır ki. Hızır çok daha önce vardır ve kurtarıcı olarak
anılmaktadır, yoksa gemideki insanlar neden allah değilde hızırı kurtarıcı
olarak çağırmışlardır. Insanın ortaya çıkışının devamında peşinden çok tanrılı
ve tanrıcalı inancların her yerde ve bütün zamanlardaki sürec içinde daha sonra
tek tanrılı dinlere evrilmesi sonucu ilk tanrı yada baş tanrı hızırdır
diyebiliriz. Gılgamış destanındaki ölümsüzlük
otu yani ölümsüzlük ilacı arama ve lokman hekimin ölümsüzlük otu yani ölümsüzlük ilacı arama ve lokman hekimin
ölümsüzlük çiceğini bulması ve sonrasında köprü üzerinde rüzgarın ölümsüzlük
ilacının reçetesini suya savurması sonucu sele verdim sözünün anlamını bulması
ile bir derde deva arama savaşı ölüme karşı mücadele insanın bu mücadeleyi gerçek yaşamda kazanma isteğinin insan bedeninde
ortaya çıkışı ve binlerce yıldır devam etmesinin adıdır hızır.
Ötesinde kendisinden hırka giyilen, yani el alınan, ab-u hayattan içmiş ölümsüz mürşittir; yeniden dirilmenin, canlanmanın, dönüşen
zamanın simgesidir.
Umut nasıl en son yok olmaz yada tükenmezse
hızırda umudun bir diğer adıdır bir yerde sona ererken baska bir yerde ve zamanda farklı şekilde yaşamaya devam eder. Bir yerde bilim ve aklın insanda
ortaya çıkışı yani tezahürüdür hızır.
Meleklerden çok daha üstün konumdadır, her meleğin
bir görevi ve görev süresi var iken
hızır zamansız ve mekansızdır. Emir alan değil emir veren konumdadır. Kadere
karşı eylemde ve harekette bulunan kaderi reddeden değiştiren ve dönüştüren
konumdadır. Tek tanrılı dinlerde yer almaması veya sıradanlaşması aslında tek
tanrılı dinlerdeki kaderciliğe karşı çıkması ve kabul etmemesininde rolü vardır.
Hızır dünyevidir bu dünyada vardır, cennet veya cehennem gibi tek tanrılı inancların öbür dünya olgusunda
yer almaz. Hızır her durumda olayların içinde ve bir noktada hareketi değiştirip
dönüştürendir. Tanrı gibi olaylara seyirci kalmaz. Olmuş ile ölmüş ün işlerine karışır bir yerde
tanrıdan farkıda budur. Ölüyü canlandırma, olmuş olanı ise değiştirme gücüne sahiptir.
Halk arasında daha çok yaşlı insan görünümünde
ortaya çıkar. Olaylara göre bazen
kurtarıcı bir hayvan, bir ağac dalı yada küçük bir çocuk, yani doğa tanrı veya
insan tanrı olarak ortaya çıktığı söylenir.
Yaşamin
doğuşu ve kutsanması kendisini doğa
tanrı konumunda hızır ile bulur.
Hızır
karadaki bitki, bereketin insanların ilyas ise deniz ve hayvanların
kurtarıcısıdır.
Hızır
daha çok fakirlerin ve zorda kalanların kurtarıcısıdır zenginlerin ve kötülerin
yanına uğramaz ve o konumdada kabul görmez
Hızırın özellikleri ve görevleri aslında hızırın tek tanrılı dinlerden
çok daha önce çok tanrılı ve tanrıcalı inanclarda var olduğunu gösterir.
Hızır türbelerinin diğer türbelerden daha kutsal ve üstün olması
hızırı tanrı katına çıkarmış diğer bütün kutsallıkları gölgeleyerek ikinci
plana itmiştir.
Ilyasın giyimi hakkında, mavi giysili deriden kaftan ve elinde değnek
ile sembolize edildiği yazılır ve söylenir.
Erkek cinsiyetindedir kadın olarak anlatılmamış
ve görülmemiştir. Buda bir yerde hızırın erkek egemen gücün temsili olarak tek
tanrılı dinlere geçişinin göstergesidir. Çok
tanrılı inanclarda dişil ve erkeksi tanrıcaların kutsallıkları tek
tanrılı dinlere geçişde sadece erkeksi eril tanrıların devamı ile sürmüştür.
Bunun nedeni ise bir yerde tek tanrılı dinlerin peygamberlerinin erkek olması
ve erkek egemen gücü temsil etmeleridir. Insanı biçimde tasvir edilir ve
söylenir daha cok yaşlı aydınlık yüzlü sakallı ve yeşil elbiseli kırmızı
ayakkabılıdır. Kadın olarak kabul
görmez. Hızır’ın belirli bir yaşının olmadığı, hangi çağdaysa o çağın yaşı ve
görüntüsü içinde olduğu,yani çocuk veya yaşlıda olabilir. Kişilik yapısının
temel özelliği, barışseverlik, olgunluk ve aşırı merhamettir. Boz atlı,
yeşil giysili,nur yüzlü, ak saçlı, ak sakallı, kırmızı çarıklı bir derviş veya
dilenci kılığındadır. Onu tanımak zordur; ancak tanımak için bazı belirtiler de
vardır. İşaret parmağı orta parmağıyla aynı boydadır,bir parmağı kemiksizdir. Sıkıntıdaki kulun imdadına gelenin Hızır olup olmadığını
anlamanın tek bir yolu vardır: Hızır'ın sağ elinin başparmağının kemiksiz, her
iki elindeki işaret ve orta parmaklarının aynı boyda olduğu ve ayrıca da ayak
bastığı yerin yeşerdiği söylenir. Dolayısıyla Hızır’la karşılaştığına
inanan kimse, onun ellerine ve ayağını bastığı yere bakmalıdır. Ama hikayelerde
genellikle Hızır kaybolup gittikten sonra kişi onun kim olduğunu anlamaktadır.
Devleti, dini, ırkı, dili yoktur. İktidar olmak yada yönetmekten, hükmetmekten daha çok
hükmedilen ve yönetilene yani bir yerde ezilene ve sömürülene yardım eder. Umudun
diğer adıda denilebilinir. Devletlerin tek tanrılı dinsel sistemine
halkın karşı koyuşunun ve eski çok tanrılı kadim inanclarının değişik adla
günümüze gelmiş halide diyebiliriz.
Kırım türkleri 6 mayısı dini bayram olarak kutlarlar.
Makedonyada ederlez adında, kosovada hedirles ve zaman içinde hristiyanlarla
ortak bir inanç bayramı olarak 6 mayısta kutlanır. Iranda 40 gün önceden
hazırlığa başlanır ve evler temizlenir.
Azerbaycanda alevi inancına sahip olanlar tarafindan hızır hazırlığı yapılır ve
şiirler okunarak hızır anılır ve yardıma çağrılır. Eski türklerde dede korkut
hikayelerinde dirse hanın oğlu boğaçı yine bozatlı hızır ölümden kurtarır. Buda
bize eski türklerın tek tanrılı dinlerden önce çok tanrılı inanclarda hızırın
olduğunu ve hızıra kutsallık verdiklerinin göstergesidir. Bununla birlikte yine
eski türklerin inanclarındaki ritüellerde tek tanrılı dinlerin etkisine rağmen
kendisini belli oranda korumuş ve günümüze taşımıştır. Havanın ve suyun
ısınması yani doğanın tabiatın yaşama geçmesi doğanın kutsanması ve bayram
olarak algılanması eski halklardan günümüze taşınmıştır. Eski türklerde bozatlı yol tengrisi yada yol iyesi olarak anılırdı.
islamdan sonra ise hızır nebi yada hızır ilyas olarak islamda kendisine yer
bulmuştur. Eski türklerin at üstündeki göçebe yaşamları gözönüne alınınca boz atlı
hızır inancını orta asya göçebe türklerde başka adlarla anılması ve inanılması
gayet normaldir. Atalar kültü yani inancı ile mezarların ve kutsal yerlerin
ziyaret edilmesi ve anılması ve hızırın öteki dünya ile tabir edilen yere iyilik ve kolaylık ve yardim
etmesinin istenmesi yine çok tanrılı inanclarda karşımıza çıkmaktadır. Tunguzlar ise bu merasimleri her yıl Mayıs
ayında yapmaktaydılar. Onlar bu törenler sayesinde atalara, göğe, yeryüzüne
takdimler yapar, beyaz kısraklar kurban eder, toprağa taze kımız döker ve
ortaklaşa kımız içerlerdi.Uno Harva, eski Çinliler, Moğollar, Kalmuklar ve
Buryatlar’ın da böyle bahar veya yaz törenleri yaptığını belirmektedir.
Şüphesiz bunlar yüzyıllar boyunca süregelen adetlerdi. Dolayısıyla orta asya
kavimlerinin daha Anadolu’ya gelmeden gerek Orta Asya’daki kendi inanç, kültür
ve çalışma hayatları içerisinde, gerekse Zerdüştlük ve benzeri yabancı dinleri
kabul ettikten sonra bunlardaki bahar ve yaz törenlerini çok iyi tanıdıkları
rahatça söylenebilir. Ancak bu törenlerin Mart, Nisan, Mayıs gibi değişik
aylara rastladıkları gözden uzak tutulmamalıdır.Kısacası eski kavimler, yaz
mevsimi başlangıcına ait inanç, adet ve gelenekleriyle Anadolu’ya yerleştiler.
Ve burada da bahar ve yaz başlangıcı törenlerinin Hristiyanlaşmış şekliyle
karşılaştılar.
Hızır inancı Hristiyanlıkta hristiyanlığı kabul
etmemiş toplumların hristiyanlığı kabul etmesi sonucu kendi dinlerinde kutlanmış ve daha sonra
hristiyanlığa geçişte aya yorgi saint georges adı verilerek aziz kabul edilip
hızırın adı değişmiş ama işlevi konumu ve kutsiyetinde hiç bir şekilde değişiklik olmamıştır.
Hristiyanlıkta hızır değişimi ve kendi içine alıp kabul etmesi tipik tek
tanrılı kitabi dinlerin karakteristiğidir. Aya Yorgi (Saint Georges) Anadolu’daki Hristiyanlığın
çok önem verdiği, adına kilise ve manastır inşa ettikleri bir azizdir. Bununla
birlikte Avrupalı ve Doğulu gezginlerin anlattıkları hikayelerden, bu iki
şahsiyetin Aya Yorgi’de Hızır-İlyas’ı, özleşleştirdikleri
anlaşılmaktadır.
Hızır
yahut Hızır-İlyas ve bu aziz arasındaki söz konusu özdeşleştirmenin, oldukça
erken devirlerde Hristiyan yazarlarınca da gözlendiği anlaşılmaktadır.
Hristiyan bir yazar olan Wensinck Maracci’nin Hızır kıssasına dair yazdığı bir
yazıda şöyle der:
Müslümanlar Hızır’ın, Harun’un torunu Elazarus’un
oğlu Phias ile aynı kimse olduğunu rivayet ederler. Onun ruhu ilk önce İlyas’a,
ondan Aya Yorgi’ye (Saint George) geçmiştir. Bu azize Müslümanlar bundan dolayı
çok saygı gösterirler.
Görüldüğü
gibi Maracci, Hızır’ın adını ayrıca açıklamaya gerek görmeden Aya Yorgi (Saint
George) koyuvermiştir.Kendisi ile ilgili hikayelerde tıpkı Hızır gibi uğradığı
eve bereket ve bolluk getirdiği, kuru tahtaları, ağaçları yeşertip ulu ağaç
haline getirdiği, hastaları iyileştirdiği hikaye edilir.
Bazı araştırmacılar Anadolu’da Aya Yorgi diye anılan
Saint George’un aslında Hristiyanlık öncesi (Hitit) Anadolu’sunun efsanevi bir
Tanrısının Hristiyanlaştırılmış şekli olduğu kanaatindedirler. Bu birleştirmeye
önayak olan sebep ise halk inançlarında iki şahsiyet arasındaki benzer
fonksiyon ve özellikler olmuştur.
Anlatılan
hikayerde Hızır Aleyhisselam’ın dokunduğu şeylerin veya oturduğu yerlerin
yeşillendiğinden bahsedilir. Aynı şekilde Aya Yorgi kültü Yunanistan’da da
Yeşil Yorgi (yahut Georgevert) adıyla anılır. Her iki kültürde de ortak kutlama
tarihi 6 Mayıs olarak belirlenmiştir.
Hızır
ayrıca Hristiyanlıkta circus peygambere mahsus bir tanımlamayıda içerir
A sonuc
Hızırın yaşadığı ve varolduğu bölgeler için anadolu ve
mezopotamya bir köprü ise bu köprünün bütün bağlantı ayaklarının olduğu her
yerde varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.
Tek tanrılı kitabi dinlerin kaynağı olarak
gösterilen gılgamış millattan önce 3 binli yıllarda yaşamış destanı
ise yine millattan önce 7. Yüzyılda asur kralı asurbanipal tarafından
derlettirilip yazılmıştır. Yazım dili ise akad dılıdır. Burada yahudilerin en
eski kavimlerinden biri olan akadlar olduğu dikkate alınırsa gılgamış destanının
tevratta yer alması çok daha iyi anlaşılır. Buda bizi Yahudi kavminin bir
bölümünün en eski kabile toplumlardan
olan akadlara kadar götürmektedir. En azından anadolu ve mezopotamya
coğrafyasında bu şekildedir. Günümüz tek
tanrılı dinlerin allah tanımlamasına uyan ve açıklayan en önemli tanımlamalar gılgamış destanında
bulunmaktadır.
Gılgamış destanının günümüze ulaşmış anlatımları ve söylemleri ise Ölümsüzlük,
ölümden kurtulma,ölümsüzlük otu, lokman
hekim, hızırda ise abu hayat suyu, hızır ilyas karada ve denizde her şeyi
bilen, gılgamış ise aynı şekilde karada ve denizde herşeyi bilen gılgamışın
insan tanrılığı tanrısal özellikler, tanrıya isyan ve cezalandırma, aşk
tanrıcaları ve cennet ile cehennem
olgusu, tufan olayı,tufan sonrası nisir dağında geminin karaya oturması,ölümün
yerine göre kurtuluş olması ve öteki dünyanın insanı rahatlatması, şahmat ve
satranc oyununda sona eriş ve bitiş, gılgamışın ölümsüzlük otunu yılana
kaptırması alevi inancında ise yılanın can olarak olarak kabul edilmesi ve ölümsüzlüğün sembolünün bir yerde yılan
olması ile canların ölümsüzlüğü.
Gılgamışın ,hace bektaştan önce elinde tuttuğu
aslanlı kabartma resmi ise bir başka ilginç noktadır. Her devrin ve inanışın ve
toplumun ölümsüzlüğü arayan ve bunun uğruna bedel ödeyen kahramanları ve
insanları vardır. Hızır ilyas, lokman
hekim,herkül ve gılgamış.
Geminin
zift ile kapatılması ve ziftin yani petrolün daha o zamanlar kullanıldığı ve
insanlığın kullanım alanına girdiğinin göstergesidir.
Ve yine nevruz bayramının sümerler döneminde
kutlandığını bununda nevruz bayramının tek tanrılı dinlerden çok daha önce
mezopotamya halkları arasındada
kutlandığını gösterir. Günümüze kadar gelmiş bütün tek
tanrılı dinlerin kaynağını gılgamış destanı olarak gösterebiliriz
Gılgamıs destanıda kadını cinsel bir obje olarak
görmüş,ikinci sınıf insana ve basite indirmiştir. Cinsel birleşme olayına dinsel ve inancsal olarak allahın emri sözü ilk olarak gılgamış
destanında geçmiştir. Gılgamış
destanı sonrasının devamındaki halk inanc hikayelerinde anlatılır.Yazılı tarihi bize sunan Sümerle Mezopotamya’dan başlar,
Anadolu’da Hitit, Hurri, Urartuyla devam eder, eski Mısır’dan Grek uygarlığına,
İran’dan eski Hint uygarlığına kadar uzanır, gider. Güneş, ay ve yıldızların,
su, fırtına, ateş, güzellik ve dağların, vs. gibi daha yüzlercesinin ve hatta
binlercesinin tanrısı vardır.
Daha
bundan üç bin yıl önce insanların ‘otuz beş bin’ tanrıya taptıkları var
sayılmaktadır. Ya ondan sonrası! Zerdüştlük, Yehovacılık, Hıristiyanlık,
Müslümanlık ve bunların kabulü sürecindeki gelişmeler ve etkiler, yeniden
harmanlanma ve şekillenmelere neden olmuştur.Paganizm cok tanrılıcılık iken
panteizm doğa tanrıcılığın insani olarak var olması kendisini hızırda bulur
hepsinden süzülmüş ve hepsinden kendisini var ederek günümüze
ulaşmıştır.Ehlibeytin yaşadığı zorluklar anadoludaki alevilerin inancında hızır
ile bütünleştirilerek hızır ali şekline bürünmüş ve islamın asimilesinden bu
şekilde korunma yöntemini
uygulamışlardır.
Tarih boyunca farklı
kültür ve dinleri benimseyip taşıyıcılığını yapan , pek çok kavimlerin gelip
geçtiği Anadolu toprakları üzerinde , İslamlaşma süreci öncesinde yaygınlaşmış
ve kökleşmiş inançlar ve ritüeller tamamen yok olmamış , yeni hakim din olarak
İslam içerisine nüfuz ederek ona kendi renklerini katmışlardır . Özellikle
İslam öncesi Anadolu‘da yaygınlaşmış popüler yahudilik ,zerdüşt, hıristiyan ve inanç motiflerinin İslam ile karşılaşmasının
oldukça özgün senkretizm örneklerini doğurduğu görülmektedir.
Hızır inancı ve ölümsüzlük kökleri ilk olarak mezopotamya
ve anadoluda ortaya çıkmış kökleri gılgamış destanına kadar gitmektedir.
Böylece hızırın aslında insan inancında ilk tanrı ve kutsal bir olgu olduğunu
ortaya çıkarmaktadır.
Tek
tanrılı dinler hızır inancınından ve kutsallığından yararlanmış, kullanmış ve
değerlendirmişlerdir. Yalnız bunları
yaparken asla kendi yeni dinlerinden üstün görmemiş ve kutsiyetini hep bir
noktada tutarak önceliği kendi yeni dinlerine tanımışlardır. Unutulmasinki her
yeni din öncekinin devamı vede yenileşmis halide olabildiği gibi bir geri
versiyonuda olabilmektedir. Bunun yanında anadolu ve mezopotamya coğrafyasında
insanın ortaya çıkışıyla hızır inancı yerini almış ve günümüze kadar dersim ve
hatay bölgesi dışında eski değerini yitirmiş
ama bunun yanında günümüze kadar tek tanrılı dinlerin içinde yaşayarak ve
kendini var ederek gelebilmiştir. Anadolu ve mezopotamya halkları yaşadığı
müddetce hızırda yaşayacak ve geleceğe
taşınacaktır. Bunun aksi bir gelişmeyi ve değişimi tek tanrılı dinlerden
beklemek büyük bir saflık ve kandırmaca olur.
Hızır inancı tek tanrılı dinlerdeki bulunan kutsiyeti
çok tanrılı ve kutsallığı çok olan inanclardaki konumu çok daha fazla
üst konumdadır Anadolu ve mezopotamya coğrafyasında günümüz tek tanrılı dinlerin allahından önce gelir ve coğrafi
olarak anadolu ile mezopotamya
cografyasının dışındada geniş bir coğrafyada etkisi vardır. Tek tanrılı dinler
öncesi özellikle islam dini öncesi
güce ve topluluğa dayanak yaparak
kendi dininden pay çıkarma ve tanıtma sonuçta anlatılardan ortaya çıkan olaylar
hızırın islamdan çok daha önce yahudilik ve hrıstiyanliktan bile önce anadolu
ve mezopotamya coğrafyasında inanılan bir tanrı ve yerine göre tanrılar üstü
bir konumda olduğunu göstermektedir. Tek tanrılı dinler ve tek peygamberli
kitabi dinlerden çok daha öncede hızır bayramları ve şükran günleride kutlanmış
ve halende kutlanmaktadır
Bunların beraberinde insanlık tarih sahnesine
çıktığı andan itibaren elde etmek
isteyipte kavuşamadığı herşey için
hızır yada bir başka kutsiyete
ihtiyaç duymuştur. Bir bütün olarak insanlık çok daha güzel ve uzun yaşamak
için her türlü beklenti ve kendince mücadelesini sürdürmüş ve devamında ise
hayati beklentilerini başka güçlerden yardım isteyerek gerçekleştirmek
istemistir.
B Yaralandığım kaynaklar ve kaynak kişiler;
Alevilerin
Sesi Dergisi,Hasan kılavuz,Şahin Açıkoğlu,Sarkis Hatspanian,Agos Gazetesi,
Güney Dergisi, Cem Erseven,Esat Korkmaz,Cahit Öztelli,Abdülkadir
Gölpınarlı,Bedri Noyan Dedebaba, Pertev Nail Boratav,Ahmet Yaşar Ocak, Kuranı
Kerim(osmanı musaf) Tevrat(kıtabı mukaddes) İncil,Mehmet Bayrak Refiye Şenesen,
Gılgamış Destanı, TC.Diyanet İşleri Başkanlığı,Hasan Sevin,Miskini,Kemter Derviş, Şah Hatayi,Teslim Abdal,Yunus
Emre, Harabi,Pir Sultan Abdal,Dede Korkut Hikayeleri,Karacaoğlan,Hace Bektaş
Velayetnamesi,Orhan Gökdemir,Fakir Edna,Şükrü Metin Baba,Atheneris,www.anatoliancraft.org,Hüseyin
Türk, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi; Yazamadıklarımdan ve
unuttuklarımdan ise affımı sunar, özür diler, emekleri karşısında saygıyla
eğilirim.
Bitirirken
atalarımızın ve geçmişimizin kutsalı olan boz atlı hızır yoldaşımız olsun...!
2 Hızıra
ait kısa deyişler , sözler ve örneklemeler.
Hızır
gülbengine örnek
Bismişah Allah Allah
Hak-Muhammet-Ali aşkına; dertlerimize derman, hastalarımıza şifa, borçlarımıza
kolaylıklar versin diye çağırdığımız Hızır için, Hızır orucu tutmaya niyet
ettim.
Ulu Dergâh kabul etsin.
Gerçeğe Hû! Eyvallah!
Bismişah Allah Allah
Hızırı çağıranlar aşkına tuttuğum umut orucunu Ulu Dergâh kabul etsin.
Gerçek erenler demine Hû! Eyvallah!
Hızır, gülbengle çağrılır:
Bismişah Allah Allah
Tanrı’dan ruhsat alıp gebe kalan doğaya göz-kulak ya Hızır: Yetiş ya Hızır bizi
kurtar.
Gel artık darda olanlarımıza elini uzat. Destur alıp cümle varlık doğurmak
üzere; onlara ebelik yap. Girdiğin evlere dert girmesin; bastığın yerlerde
güller açsın, ekinler yeşersin, bülbüller ötsün. Dokunduğun canlar dertlerden,
uğursuzluklardan ve hastalıklardan arınsın.
Gel artık bir türlü gerçekleştiremediğimiz isteklerimiz, dileklerimiz berekete
dönüşsün; özlemlerimiz kırılsın yeni özlemler oluşsun.
Gel artık özlem denen atımıza bindirelim seni, düşlerimizde gezdirelim. Ali ol,
Hace Bektaş Veli ol; dondan dona bürün, bize öğretmenlik yap.
Senin için oruç tutuyoruz gel artık: Umudumuzu doğurtalım.
Dil bizden, nefes hizmet pirlerimizden olsun. Gerçek erenler demine Hû!
Eyvallah!
Dersimden
örnekler;
Sen Evlasın
sen Hızırsın
Hem
hazırsın hem nazırsın
Sen
Evlasın sen Hızırsın
Bazen
fakir bazen vezirsin
Bugün
senin nurlu günündür
Halimiz
sana ayandır.
Neredesiniz
Hey gidi ulu Hızır, Baba Düzgün
Bu ne hal, bu ne vaziyettir?
Hızır, Hızır, Düzgün, Düzgün
Neredeydiniz ?
Hani Sizler Ulu
kişilerdiniz ?
Ayağınıza gelirdi niyazlarımız kurbanlarımız
Kızıl Elma lokmalarımız
Niçin düşman sırtınızda at oynattı?
Çocuklarımızın,
kadınlarımızın kanını akıttı
Derler di ki; Hızır ve Düzgün
Dar günde yetişirler
Hani nerde kaldınız, niye gelmediniz?
Hızıra ait karışık örnek
deyişler
Dua okundu hazıra
Boz-At ile düşmüş yola
Destur verildi Hızır`a
Kırkların cemine beraber gelen
Server Muhammed'in bacını alan
Sancağı çekip zülfikar çalan
Yetiş Hızır nebi sen imdat eyle
Senin velayetin hürmetine de ey Ali ey İlya
Ey Hasan ve Hüseyin'in babası ey eba Turab
Müşkillerimi çöz ey veliler velisi
Ey harikuladelikler mazharı, ey Murtaza, ey Ali
Bin bir adı vardır bir adı Hızır
Her nerde çağırsam orada hazır
Ali padişahtır Muhammed vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi
Hızır
Ali sultan ya senden medet
Kara donlu sultan vallahi ahad
Cedd-i paki sülale-i Muhammed
Pirim Hacı bektaş değil mi
Hızır
İlyas ile içti hayatı
Yezid'e zulfikar zehirden katı
Yine pirden ola er kerameti
Bir ismi Muhammed bir ismi Ali.
Ali
söyler Hızır yazar ayeti
Elinde Zülfikar zehirden katı
Aşikare Alinin kerameti
Birisi Muhammed birisi
Ali
Zulmet
deryasını nur edip gelen
Hızır İlyas Şah-ı Merdan
Ali'dir
Garibin mazlumun halini
bilen
Hızır İlyaz Şah-ı Merdan
Ali'dir
BOZATLI HIZIR
Elaman Mürvet huzura geldik
Yardım eyle bize bozatlı Hızır
Yüz sürüp yerlere yardım diledik
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır
Toplanmış canlar dua ediyor
Hızır gelir diye herkes bekliyor
Çağıran kişiye yardım ediyor
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır
Mümin olan yüzün hep Hakka döner
İrfan meydanında kaynayıp pişer
Diz çökmüş önünde affını diler
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır
Seni seven canlar elini açmış
Hızır günü diye duaya durmuş
Nebilik velilik tek sana gelmiş
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır
Mümin ikrarına sadık olunca
Kusurunu ele alıp gelince
Ağlayıp sızlayıp af dileyince
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır
Kemter derviş diler özüne himmet
Mahrum etme beni eyle mürüvet
Evliya embiyanın yüzü suyu hürmeti
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır
Miskini
Alçaklı yüksekli gaip erenler
Alıver gönlümü zalim elinden
Hızır Nebî isen gerçek er isen
Alıver gönlümü zalim elinden
Harabi
Mecmau’l – Bahreyn’e vardığım zaman
Hızır’ı Buldum candan gulam oldum
Ledün ilmin bana eyledi ihsan
Sırr-ı sırru’llah’ın tamamı
Cebrail
Musa’ya Hızır’a var dedi
Mürşid-i Kâmile varmadan olamaz
Teslim Abdal
Bülbüller gülşende efgana durdu
Hüseyin Hakk’ içün serini verdi
Doldurdu doldurdu bir dolu verdi
Ol Hızır’ın yeşil eli sabakan
Şah Hatayi
Azattır fenadan geçen
Ab-ı Hayat’tan içen
Zulmetin kapısun açan
Hızır sıfat veli gerek
Hayati sözünün manisin verdi
Yar ile ettiği ahdinde durdu
Mihman
Hızır’dır
Misafir aşk kapusunun dilidir
Hızır’ı sev kim sahibinin gülüdür
Tanrı misafiri pirim Ali’dir
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz
Bir eve kahrola misafir gelmez
Çalınsa çırpınsa ektiği bitmez
Çağırsa bağırsa bir yere yetmez
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz
Hizmet eyle sen ki daima gele
Yavan yaşık bizim yüzümüze güle
Büyük küçük onu hep Hızır bile
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz
Misafir gelir ki kısmeti bile
Misafir Hızır’dır özrünü dile
Hatayi’m uğruyu tut ver gele ele
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz
Men Hızır’ın Guluyam
Hızır Hızır hız getir
Var dereden od getir
Men Hızır’ın neyiyem
Birce bele dayıyam
Ayağının nalıyam
Başının torbasıyam
Hızır’a Hızır deyerler
Hızıra çırağ koyarlar
Hızır Nebî Hızır-İlyas
Bitdi çiçek oldu yaz
Men Hızır’ın guluyam
Boz atının çuluyam
Şükrü Metin Baba
Zulmet
deryasını nur edip gelen
Hızır-İlyas
Şâh-ı Merdan Ali’dir
Gariban
mazlumun halini bilen
Hızır-İlyas
Şâh-ı Merdan Ali’dir
Bir
anda cevelan eder cihanı
Kalbi
saf olanın dest ü damanı
Bir
ismi Behrûz’dur lisanı Süryani
Hızır-İlyas
Şâh-ı Merdan Ali’dir
Merdi
meydan eylemektir iyi er
Gafil
olma kardeş çerağın söner
Her
gördüğün Hızır bilmektir hüner
Hızır-İlyas
Şâh-ı Merdan Ali’dir
Ehl-i
iman eyler ikrar sebatı
Kendinde
seyr eder sıfatı zatı
Hızır
ile içen Ab-ı Hayat’ı
Hızır-İlyas
Şâh-ı Merdan Ali’dir
Şükrü
Metin baba bu demden içer
Sâk-i
kevser’le Sırât’ı geçer
Hızır’ı
ademde arayıp seçer
Hızır-İlyas
Şâh-ı Merdan Ali’dir
Nebî Hızır
Yalvarması boynumuza farzoldu
Edeb erkân mü’minler arzoldu
Mü’minin secdesi Hak niyaz oldu
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle
Kim
kaildir mahşere kalan davaya
Şah Hasan’a ağu vedi Muaviye
İ. Hüseyin mürrüvvet eyle canıma
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle
Musa Kazım ile salayı veren
İmam Rıza ile mescide giren
Takî ile Nakî canıma gelen
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle
Askeri’nin askerine katılan
Kul olup Belh Buhara’da satılan
Çöl Kufe şehrinde nara atılan
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle
Kırklar’ın
cemine beraber gelen
Servet Muhammed’in bacını alan
Sancağını çekip Zülfikâr çalan
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle
Fakir
Ednâ’m der ki bu sırra eren
Üstadım Hatayi darına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle
Yetiş Ya Hızır
Hızır
sen dert ve gamların melhemisin
Denizlerin deryaların
Keleklerin gemilerin
Göllerin ırmakların
Köprü
ve çetin geçitlerin başısın, kılavuzusun
Hızır beklenmedik anın
misafiridir
Dumanlı-tufanlı günün kavuşanıdır
Hızır çığırını/izini kapatma
tez yetiş,
sakın
geç kalma
Geldi Geçti Ömrüm Benim
Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi
İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi
Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi
Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi
Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi
Bir miskini gördün ise bir eskice virdün ise
Yarın anda sana gele Hak libâsın biçmiş gibi
Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalur derler
Meğer Hızır İlyas ola abı hayat içmiş gibi
……………….
Deryalar üstünde Bozatlı Hızır
Benli Boz’a binmiş o da geliyor
…………………
Kul daralmayınca
sıkışmayınca Hızır yetişmez
3 Tarihte hızıra ait terimler,isimler,mekanlar ve ünvanlar
Hızır Veli
Hızır İlya
Hızır Cebrail
Hızır Melek
Hızır Nur
Hızır Hakkın yansıması
Hızır Ögretmen egitmen
Hızır Hz ali şahı merdan
Hızır Hakkın cismi, maddi görünüşü
Hızır Hızır makamı aşama,
merhale
Hızır Hızır günleri
Hızır Kültü
Hızır İnancı
Hızır Al hızır,yeşillik
Hızır El hadır yeşil-Arapca
Hızır Al hıdır yeşil dal
Hızır Khezr-İrani-Farsca
Hızır El ahdar yeşil
Hızır Eliyas-Grekce
Hızır Elijah-İbranice
Hızır Eli
Hızır İliya süryanice
Hızır Andreas
Hızır İdris
Hızır Hermes
Hızır Hıdırelles (İlyas-idris)
Hızır Tammuz-Dumuzi
Hızır Adonis
Hızır İanna
Hızır İştar
Hızır Zekarya (adı filiz olan adam)
Hızır Hasisatra (Gılgamış destanı,
Akadca ve daha sonra Sümerce)
Hızır glaukos (yeşil iskender
efsanesinde)
Hızır Aya yorgi
Hızır Saint georges
Hızır Circis
Hızır Curas
Hızır Cercis
Hızır Georgevert (yeşil yorgi)
Hızır Ali nin Hakk olma hali
Hızır Hakk
Hızır Hıdır (hıdır abdal)
Hızır Mar coras
Hızır Hacım sultan- Balım sultan
Hızır Şah ismail
Hızır Muhammed ve Ali nin Hızır olma
durumu
Hızır Hızr
Hızır Hızır
gibi yetişmek
Hızır Hızır lokması
Hızır Hızır cemi
Hızır Hızır kurbani
Hızır Hızır eli
Hızır Hızır ugraması, hızır ile
karşılaşma
Hızır Hızır türbesi evliya mekanı
Hızır Hızır bereketi
Hızır Hızır suyu abu hayat ölümsüzlük
suyu
Hızır Hızır
orucu
Hızır Hızır ocağı
Hızır Hızır dağı
Hızır Hızır gölü
Hızır Hızır çeşmesi
Hızır Hızır yolu
Hızır Hızır ağacı
Hızır Hızır bayramı
Hızır Eren, ermiş,derviş
Hızır Pir, mürşit
Hızır Ulu evliya
Hızır Hızır nebi
Hızır Hoxe hızır(hızır günü)
Hızır Emanetci hızır
Hızır Hızır kökünü kazıya beddua
Hızır Bizim dilimiz hızır dilidir
inancsal terim
Hızır Hızır misafiri
Hızır Hızır köprüsü
Hızır Bozatlı hızır
Hızır Hozat hızırı
Hızır Hızır geçidi
Hızır Kırmızı köprü hızırı
Hızır Ölümsüz hızır
Hızır Rüz-i hızır
Hızır Naze hiziri hızır niyazi
Hızır Roze hiziri hızır orucu
Hızır Hızırvo hızır aşkına yemin etmek
Hizir Hıdır nebi, hıdır
nebi bayramı hızır orucu sonucu tutulan 3 günlük oructan sonra kutlanan bayram
Hızır Hıdırellez hızır ile ilyasın
adlarının ortak çağrısımı
Hızır Hızır bali, balım sultan bektaşi
piri
Hızır Hızır postu
Hızır Behrüz
Hızır Tepreş kırım türklerinde
Hızır Ederlez,edirlez,hıdırles-Makedonya
Hızır Hızıra khal, khalo şipe
Hızır Raa hızırı hızır yolu
Hızır Bimbarake hızır mübarek hızır
İran: Şirvan bölgesinde Bacervan şehri
yakınlarında Hızır evi bulunmaktadır.
Suriye: Şam’da Ümeyye Camisi’nde Hızır makamı
vardır.
Lübnan: Cebel
eteklerinde Hz. Hızır Aleyhisselâm makamı olduğu biliniyor.
Kudüs: Mescit’i Aksâ’da bir Hızır kapısı vardır. Ayrıca
Evliya Çelebi Kudüs yakınlarında Hızır-İlyas makamı olduğunu yazar. Ona göre,
İlyas Peygamber burada bir kaya üzerinde ibadet etmiş olup başlarının ve
dizlerinin izi çıkmıştır. Evliya Çelebi Ayrıca Çelik üzerinde Mührü İlyas adı
ile bir mühürde bulunduğunu yazmaktadır.
Fas: Fes
şehrinde sidi Harazem’de Hızriyye tarikatı bulunmaktadır. Burada da Hızır
makamı vardır.
Cezayir: Hz.
Musa ile birlikteliği yıkılmak üzereyken düzelttiği duvarın telemsen’de olduğu
anlatılmaktadır.
Irak: Bağdat’ta Hızır makamı vardır.
Türkmenistan:
Semerkand’da Hızır makamı vardır.
Mısır:
İskenderiye kalesinin sahil kapısının adı Hızır kapısıdır.
Azerbaycan: Şirvanlılar Hızır’ı
Zinde adında ki bir türbeyi bugün de ziyaret etmektedirler.Söylenceye göre
Hızır bu türbede yatmaktadır.
Öte yandan Türkiye’de Edirne, Kütahya, Sivas, Afyonkarahisar, Afyon, Merzifon,
Samsun, Çorum, Denizli, Erzincan, İzmir Foça, Amasya,Hatay ve Tunceli’de Hızır’a ait mekânlar
bulunmaktadır.
Adını Bingöl’den alan Bingöl şehrinde
ki bir gölün Hızır’a ait olduğu biliniyor.
İstanbul’da başta Ayasofya camisi
olmak üzere bir çok camide Hızır makamı vardır.
Asi nehrinin Kızıldağ, Musadağı ve
Harbiye’den
dökülen kolları arasında kubbeli, kapılı ziyaret yerleri bulunmaktadır.
Adıyaman’da Karadağ eteklerindeki
Nakıplar Havuzu,
Afyonkarahisar’da Hıdırlık,
Beşparmak-altı, Taşpınar,
Çorum’da Hıdırlık,
Amasya’da Pirler Parkı,
Priştine çevresinde Karabaş Baba
türbesi,
Kuruşaya, Prizren bağlarındaki
Toçilla çeşmesi,
Dobruca’da Murfatlar, Azaplar
Ovası, Tatlıcak Köprüsü, Acemler Bayırı Hıdrellez törenlerinin yapıldığı
mahallerdir.
DERSIM`de
(Tunceli)
Gola
Xızıri Gola Bağıre
(Bağır Gölü)
Gola
Xızıri Gola Buyere
(Buyer Gölü)
Yoğır
Gol Golê Xızıri (Ağır
Göl)
Khalo
Sıpe Beyaz İhtiyar
Hêniyê
Khalê Sıpi Beyaz İhtiyar Çeşmesi
Kemerê
Xızıri Hızır Kayası
Lınga
Xızıri Hızır Ayağı
Nisangê
Xızıri Hızır Nişangahı
ANTAKYA`da(Hatay)
Hızır Türbeleri Listesi
Hz. Hızır Aleyhisselam ve Hasan Sincari, Küçük Dalyan, Antakya,
Hz. Hızır Aleyhisselam, Odabaşı Beldesi, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Affan Mahallesi, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Dörtayak Mahallesi, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Balıkçı Pazarı, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Harbiye (Karye), Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Çağlayan Mahallesi, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Yukarı Döver, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Yeşilpınar Beldesi, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam ve Şıh Dahir, Aşağı Okçular Köyü, Samandağ
Hz. Hızır Aleyhisselam, Dursunlu Beldesi, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam , Dursunlu Beldesi, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam ve Nebi yunus, Çekmece Beldesi, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Hz. Yunus, Hz. Miktad, Çekmece Beldesi,
Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Mengüllü Köyü / Koçaran Köyü, Samandağ
Hz. Hızır Aleyhisselam, Orhanlı Köyü, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Büyükçat Köyü, Samandağ
Hz. Hızır Aleyhisselam, Ataköy Köyü, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Tomruksuyu Köyü, Samandağ,
Hz. Hızır Aleyhisselam, Fidanlık Köyü, Samandağ
Hz. Hızır Aleyhisselam, Şıh Rislen, Şıh Hasan, Kuşalanı Beldesi,
Samandağ
Hz. Hızır Aleyhisselam, Kuşalanı Beldesi, Samandağ
Seyidna El Hıdır, Nebi Yunus, Melik Cafer Tayyar, Tekebaşı Köyü,
Samandağ
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Deniz Mahallesi, Samandağ,
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Deniz Mahallesi, Samandağ
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Kılıçtutan Beldesi, Altınözü
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Hz. Miktad, Turfanda Köyü, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, (on iki makam var), Çatbaşı, Şenköy,
Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Akıllı Köyü, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Güzelburç Beldesi, Antakya,
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Ekinci Beldesi, Antakya,
Seyidna El Hıdır, Nebi Yunus, Şıh Mustafa, Hz. Miktad, Şıh Hasan
Davut, Elazı, Antakya,
Hz. Hıdır Aleyhisselam ve Nebi Yunus, Üçgedik, Antakya,
Seyidna El Hıdır, Karaali Beldesi, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Şıh Hasan, Şıh Musa, Serinyol, Antakya,
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Gülsel Mahallesi, Karaağaç, İskenderun
Hz. Hızır Aleyhisselam, Gökmeydan Köyü, Arsuz, İskenderun,
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Gümüşgöze Köyü, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Anayazı Köyü, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Üçgedik Köyü, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Çekmece Beldesi, Antakya
Hz. Hızır Aleyhisselam, Miktat Yemin, Cafer Tayyar, Şıh Muhammed
Tavil, Muhammed
El Arabi, Çekmece Beldesi, Antakya
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Şıh Mehmet Libydre, şıh Yusuf Garip, nebi
Yahya, Nebi Taha,
Cafer Tayyar, Şıh Abdurrezak, Sultan Habibi Naccar, Çiğdede
Mahallesi, Samandağ
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Hatunköy, İskenderun
Hz. Hıdır Aleyhisselam, Harran Köyü, Reyhanlı
Hz. Hızır Aleyhisselam (Hıdır Kayası), Meydan Köyü, Samandağ
Kıbtıl May Hıdrıl Hay (Hıdır Suyu), Gözene Köyü, Samandağ
Yedi Enbiya (Yedi Zuhur Hıdır), Hıdır Aleyhisselam, Hıdır Teht
Sindyani, Şıh Muhammed
İzhur, Şıh Muhammed Elbıydri, Şıh Abdurrezak, şıh Hasan Meczun
Sincari, Şıh Muhammed
Linguari, + 2, Fidanlı Köyü, Samandağ
Yedi Enbiya, (On sekiz Makam Var) Hıdır Aleyhisselam, Cafer
Tayyar, Hz. Miktad,
Nebi Yunus, Yukarı Döver Köyü, Antakya
Yedi Enbiya, Hıdır Aleyhisselam, Cafer Kerim, Cafer Sadık, Cafer
İzikir, Nebi Ğizrail,
Nebi Yunus, Habibi Naccar, Kuşalanı Köyü, Samandağ
Dokuz Enbiya, El Hıdır, Nebi Süleyman, Nebi Taha, Habibi Naccar,
Miktad Yemin,
Cağfer Tayyar, Şıh Ali Sivari, Şıh Abdullah El Miğaviri, şıh
Muhammed Libaydri, Tekebaşı
Köyü, Samandağ
4 Hızırdan
istemler ve beklentiler
1
Sağlık-şifa arayışları,
2
Yeşillik-neşv u nema,
3
Bereket, bolluk
4
Uğur-şans,
5
Mucize- keramet
6
Talih ve kısmet arayış ve beklentileri.
7
Evlat (çocuk)
8
Kavuşma(gurbet,askerlik
gibi)
9
Mutluluk
10
Ve yaşamdaki diger
beklentiler..
5
Hıdırellez ve hıdırellez günü Günü Halk Arasındaki İnançsal
Düşünceler,Eylemler,İstemler Ve Beklentiler
Hıdrellez günü, bugün kullanmakta
olduğumuz Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, bizde eski olan ve Rumi tabir
edilen Jülyen takviminde ise 23 Nisan
gününe rastlamaktadır.
İlk
çağlara bakıldığında, Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün
Doğu Akdeniz çevresindeki ülkelerde bazı Tanrılar adına, bahar veya yazın
gelişiyle ilgili bir takım törenlerin yapıldığı gözlenmektedir.
Bu törenlerin en eskilerinden birinin, M.Ö. III. binin
sonlarında Mezopotamya’da “Ur” şehrinde yapıldığını anlatan belgeler mevcuttur.
Söz konusu tören, kış mevsiminin sonunda, Mezopotamya ovasını sulayarak
etrafını yeşilliğe boğan Fırat ve Dicle’nin canlandırıcı gücünü temsil eden
“Tammuz” ilahiyeti adına yapılıyordu. “Dumuzi” diye de bilinen bu ilahiyetin,
baharın gelişiyle yeniden canlanması ve etrafına bolluk, bereket saçmasını
kutlamak için büyük törenlerin yapıldığını belgelerden anlıyoruz.''Tammuz”
kültürünün İbraniler kanalıyla Suriye ve Mısır üzerinden eski Yunanistan’a ve
Anadolu’ya geçtiği de bilinmektedir. Bu son iki yerde “Tammuz” adı Yunancada
“Adonis”e çevrilmiş olup, aynı ilahiyet bu isimle anılmış ve kültü
kutlanmıştır.
Adonis kültürünün Anadolu’ya girişinden daha önce de,
burada Mezopotamya’dakilere benzer bahar törenleri yapıldığını tarihi kayıtlar
göstermektedir. Boğazköy’den gitme olup, halen Louvre Müzesi’nde bulunan
tabletlerde Hititlerdeki “Purilli” bahar törenlerinden bahsedilmektedir.Bunlar,
bitki ve yeşillik Tanrısı “Telipinu” için icra edilmekteydi. Tabletlerdeki
kayıtlara göre, bu törenler esnasında özel mihraplar hazırlanıp, ocaklarda ateş
yakılmakta, mabetlere yeşil ağaçlar dikilip, kurban edilen koyunların postları
asılmakta ve “Telipinu”ya buğday, şarap ve koç etleri sunulmaktaydı.
Öte yandan Sasani’ler devri İran’ında
benzer Tanrılara yine benzer törenlerin yapıldığı görülüyor.Zerdüşt’lükteki
ikincil ilahiyetler arasında özellikle ikisi “Tammuz” gibi, hem su, hem de
yeşillik unsuruyla sıkı sıkıya bağlı bulunmaktadır. Bunlar “Haurvatat” ve
“Amoratat” idi. Bahar mevsiminin başlangıcında İran’da yapılan merasimler
bunlarla ilgiliydi. İran’da ve Orta Asya Türklerinde halen Nevruz 21 Mart’ta
yeni yıl olarak törenlerle kutlanmaktadır.
Örneğin
Uno Harva adlı araştırmacı Yakutlar’da çok eski tarihlerden beri bahar
törenleri yapıldığını yazıyor. Onlar bunu Gök Tanrı adına yapıyorlardı. Yeryüzü
yeşillendiği zaman, topluca yeşil ağaçların altına gidilip at veya öküz kurban
edilir. Sonra daire halinde toplanılıp kımız içilirdi. Ayrıca ortaya yakılan
ateşin üzerinden atlanırdı. Yakutlar’da bu merasimler her yıl Nisan ayında
uygulanıyordu.
Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı yerler genellikle
günün anlamına uygun olarak sulak, yeşillik bölgelerdir. Geleneğe uygun olarak
Anadolunun bir çok bölgesinde Hıdırlık denilen mesire yerleri vardır. Bu
bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca kutsal kabul edilen, adak
adanan veya bez, çaput bağlamak gibi bazı geleneklerin sergilendiği yerler de
görülmektedir Hıdırellezin bu gibi yerlerde kutlanması bahar ve yaz mevsimiyle
ilgili olduğu kadar, Hızır`ın su ve yeşillik unsuruyla bağlantısını da
sergilemektedir. Bu yüzden Hıdırellez günü Hızırın bu gibi yerlerde dolaştığına
inanılmaktadır. O gün herkesin içinde, buralarda Hızıra rastlamak, onun İlyasla
buluştuğunu görmek inancı ve ümidi vardır.
Diğer yandan hıdırellez`in kutlanması için bu yerlerin
seçilmesinde belirtilen sebeplerin olduğu kadar, Anadolu ve mezopotamya
halkları arasında eskiden var olan tabiat kültlerinin, özellikle ağaç ve su
kültünün rolünü de hatırlamak gereklidir. İslam öncesi devirlerde çeşitli zümreler arasında çok önemli bir yeri olan
ağaç ve su kültünün eski kökenin unutulmasına rağmen halen Anadolu’da güçlü bir şekilde
yaşadığını, hıdırellez gibi vesilelerle İslamileştirilmiş bir şekilde devam
ettiğini gösteren deliller mevcuttur.
Yaz bayramı olarakda
kabul edilen hıdırellez tek tanrılı
dinlerden önce ilkçag anadoluda,mezopotamyada ve orta asya inanc kültürlerinde
görülmekte ve buda bize hızır inancının çok tanrılı inanclardan geldiğini
göstermektedir. Tek tanrılı dinlerde hıdırellez günü törenleri ve eglenceleri
hakkında hiç bir bilgi yoktur. Buda bize yine aynı şekilde hıdırellez
etkinliğinin tek tanrılı dinlerden önce geldiğini gösterir.
Hıdırellez Hicri takvim sisteminden tamamen farklı bir
takvimi yansıtmaktadır. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, Güneşin Ülker
burcuna girdiği bir zaman parçası olup, bu tarihten itibaren 7-8 Kasım’a kadar
artık Ülker burcunu güneşin batışından sonra görmek mümkün değildir. Bu
tarihten sonra ise, hıdırellez’e kadar, güneş battıktan kısa bir süre sonra
görülür. Bu suretle yılın astronomik olarak ve tabiata uygun bir şekilde yaz ve
kış olarak iki ana mevsime bölündüğü görülür. Yani 8 Kasım gerçek anlamda ve
bütün özellikleriyle kışın başlangıç tarihi olduğu gibi, 6 Mayıs’a denk gelen hıdırellez
de gerçek anlamda yazın başlangıç tarihi olmaktadır.
Devamen tek tanrılı dinlere göre ise al hazır ilyanın lakabıdır. Zamanla al
hazır ilyas yani dünyayı yeşillendiren peygamber hızır ilyas olmus buda
zamanla halk ağzında hıdırelleze
dönüşmüş ve zamanla hızır ilyas kelimesi yerine sadece hızır kelimesi
kullanılmıştır.
Hıdırellez kelimesinin Hızır ve İlyas
peygamberin isimlerinin birleşmesinden oluşması nedeniyle,Hızır ve İlyas iki
ayrı kişi olarak görülür.Tek tanrılı dinlerde hıdırellez törenleri bayramı
ritüeli bulunmaz ve kitaplarında yazmaz.
Buda bize aslında hıdırellez bayramının
dinsel değilde geleneksel ve kültürel olarak bir doğa bayramı olduğunu, çok
tanrılı ve çok tanrıçalı dönemlerden günümüze geldiğini gösterir.
İlyas hızıra tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı
sonrasında eklenmiş ve hıdırellez adı hızır
ve ilyasın zaman icinde halk ağzında konuşulması sonucu değişmiştir. Bir
yerde hızırı kabul etme ve kutsama görevi ilyasin hızırın yanına verilmesi ile
başlamıştır diyebiliriz. Buda bize neden yetiş ya hızır denildiğini ama neden
yetiş ya ilyas denilmediğini açıklar. Her şeyden önce hızır ilyasdan çok daha
eski ve kutsıdır. Ilyasın ortaya çıkışı sadece
tek tanrılı dinlerle olurken hızır tek tanrılı dinlerden çok daha öncede
vardır .
Hızır
inancı anadolu ve mezopotamya halklarının yaşayan tanrısıdır. Asla tek tanrılı
dinlerin ibadet mekanlarına girmez yani kilise, camii ,sinagog ve havra gibi
ibadet yerlerine girmez orada bulunmaz ve inanan halkların neznindede asla
kabul görmez.
Hıdırellezde
ateş yakılıp üzerinden atlanılması ve
ateşin yakarak temizleme yok etme inancı kendisini hızır inancında da taşır.
Ayrıca ateşten atlama ile şifa ve şans getiriliceğine inanılır.Suyun kutsallığı
kendisini ilyasta bulmuş ve ateş ve su
kutsiyeti değişik isimler altında peygamberler üstü kutsallık derecesinde hızır
yada hıdırellez adında günümüze ulaşmıştır.Sulu sulak ağaçlı ve yeşillik
yerlere gidilerek hızır bayramı kutlanır ve hızırla karşılaşma beklenir. Kırsal
yerlerde hıdırellez kutlaması halen yapılmaktadır.
1980 sonrası uygulanan türk
islam sentezi politikasına bağlı sunni hanefi inancının baskısına karşı azalmakla birilikte yinede hızır inancı ve hıdırellez kültü devam
etmektedir. Zaman olarak farklı
coğrafyada olsada doğanın yaşama geçmesi ve yaz ile kış mevsimlerinin aynı
zaman dilimine denk getirilmesi ilginctir.
6 mayıstan 8 kasıma kadar
yaz günleri 186 gün olup hızır günleri olarakta anılır. 8 kasımdan 6 mayısa
kadar olan günler ise 179 gün olup kasım yani kış günleri olarak anılır.
Hıdırellez;
Anadolu’da ve Anadolu dışındaki geleneklerde şifa ve sağlık talebine yönelik
inanç ve adetlerle; bereket ve bolluk talebine, uğura yönelik inanç ve
adetlerle törenler yapılarak doğadaki kır alanlarında, yeşillik ve su
kenarlarında kutlamalarla bahar bayramı olarak kabul görmeye devam etmektedir.
Halklar
arasındaki hıdırellez günü yapılan yada yapılmayan davranış ve inanışlar
Hıdırellez günü ve gecesi havada hiç bulut bulunmaz.
Hıdırellez günü güneş doğmadan yataktan kalkmayanın
işleri ters gider, veya hastalanır.
Hıdırellez günü işe gidilmez, uğursuzluk olur.
Hıdırellez günü demir tutmak uğursuzluk getirir.
Hıdırellez’de meyve vermeyen ağaçlar balta ile
korkutulursa meyve verir.
Hıdırellez’de ev işi gören hamile kadınların çocukları
sakat doğar.
Genç kız ve erkekler akşam yatmadan önce tuzlu
yiyecekler yer ve su içmezler. İnanışa göre o gece rüyalarında görecekleri
erkek ya da kızla evlenirler
Hıdırellez gecesi bir gül ağacının dibine gidilir.
Niyete göre taşlardan ev, araba, çocuk resimleri
çizilir.Ya da bir kağıda çizilen şekiller ağacın dibine gömülür,yüzük konulduğu
da olur.
Sabah güneş doğmadan gül ağacının dibinden yüzük ya da
kağıt alınır. Ne dilenirse kabul olunacağına inanılır. Bunun için özel olarak
gül ekenler bile bulunmaktadır
Hıdırellez sabahı tuzlu çörek yapılıp açıkta bir yere konulur. Çöreği alıp
giden kuş takip edilir. Nereye giderse evin kızının oraya gelin gideceğine
inanılır
Bir kabın içerisine 41 çeşit ot atılır. Çevredeki genç
kızların yüzükleri de bu kaba atılarak hıdırellez gecesi gül ağacının dibine
konulur. Sabah kap oradan alınır. Kızlar bir yerde toplanırlar. İçlerinden,
evin en son çocuğu olan kız seçilir ve bir çarşafın altına oturtulur. Eline verilen
aynaya bakarak yüzükleri çeker. Çevrede toplanan kızlar da mani söylerler. En
son yüzük de çekildikten sonra kabın içindeki su, yağmurlar bol olsun diye
kızın üzerine dökülür
Hıdırellez gecesi iki tane ekmek mayalanır. Birine
varlık hamuru birine yokluk hamuru denir.Sabah hamurdan hangisi kabarmışsa o
yılın öyle geçeceğine inanılır
Hıdırellez günü, yılın bereketli geçmesi için ve sağlıklı olmak için çimenlerin
üzerinde yuvarlanılır
Bahtı açmak için bir bez parçası üç kere bağlanır, çözülür
Sadece hıdırellez günü değil her gün Hızırla karşılaşılabileceğine inanılır. Hızır
her an her yerde olabili
Hıdırellez kurban kesilir. Mangalda ya da kazanda
pişirilen etler hep beraber yenir
Hıdırellez günü bir ağaca salıncak kurulur ve
sallanılır. Bu şekilde günahlardan kurtulunacağına inanılır
Hızır bazen rüyaya girer. Kutsal yerleri ziyaret etmek
gerekir
Hıdırellez günü fakirlere yemek yedirilir. Bunun evin
bereketini, kazancını artıracağına inanılır
|
Temiz giyimli olarak dolaşmak gerekir. evde genel
temizlik yapılır. Çeşitli yiyecekler hazırlanır. Hıdırellez günü için,
yumurta kaynatılır. Ağzı açık bükme, katmer, börek, irmik helvası vb. gibi
yemekler hazırlanır.
|
|
Hıdırellez sahabı erken kalkmak uğurlu kabul
edilir.
|
|
Dilek ve temennilerde bulunulması, toplu olarak
ailece yemek yenilmesi
|
|
Ellere ve ayaklara kına yakılır. ( kadınlar )
|
|
Akarsuya, dilekler bir kağıda yazılarak
bırakılır. Mesela İzmir ve çevresinde dilek kağıtları Hıdırellez sabahı
denize bırakılmaktadır.
|
|
Nişanlı çiftler arasında karşılıklı hediyeler
gönderilir.
|
|
Hıdırellez günü evler ilaçlanmaz. Nasip süpürülür
inancı ile bazı bölgeler de evler süpürülmez.
|
|
Kuru baklagiller bir torba içinde bahçede
ağaçlara asılır. Hıdır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket
getirmesi dileği tutulur. Buna benzer biçimde ev, araba, çocuk ziynet eşyası
resimleri de yapılarak bahçeye muhtelif yerlere asılır.
|
|
Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya genç
kızların başları üzerinde Hıdırellez günü yeni kullanılmamış kilit açılır.
|
|
Hıdırellez günü, açların doyurulması, dargınların
barıştırılması, üzüntülü olanların sevindirilmesine çalışılır.
|
|
Hıdırellez’de içki içilmez, kumar oynanmaz.
|
|
Yoğurt çalınır. Ancak maya kullanılmaz. Yoğurdun
tutması halinde eve Hızır’ın uğradığına inanılır.
|
|
Hıdırellez günü kırlara gidildiğinde Hıdırellez
azığını çalma adeti yaygındır.
|
|
Evlerde mantı, pirinç ve dövme pilavı gibi
yemekler yapılır
|
Hıdırellez’de salıncakta sallanmayanın o yıl çeşitli rahatsızlıklarla
karşılaşabileceğine inanılır. Salıncakta sallanma bir bakıma ateş üzerinden
atlama şeklinde o yıl için sağlık ve sıhhat dileği geleneği ile aynıdır.
Hastalıkların, dertlerin sallanma sırasında döküleceğine inanılır.
|
Hıdırellez günü çamaşır
yıkanmaz. Yünlü giyecekler güneşe çıkarılır.
|
|
Hıdırellez günü un elenmez ve
ekmek yapılmaz.
|
|
Yeşil ot, dal veya çimen
koparılmaz.
|
|
Çiçek toplanmaz.
|
|
Bağ ve bahçelerde çalışılmaz, tarlaya gidilmez.
|
|
Hıdırellez günü akşama kadar un kabına veya hamur
tahtasına el sürülmez.
|
|
Eve kuru çalı-çırpı
götürülmez.Evin pencere ve kapıları kapatılmaz.
|
7 ekler
A osman.ı musaf-kuranı kerim(ehl kehf
suresi) ; tevrat
B gılgamış destanı
a osman.ı musaf-kuranı kerim(ehl kehf suresi) ; tevrat
EHL KEHF SURESI
Yine Buhari’nin Ubey İbn Ka’b’tan
aktardığı bir hadiste Peygamber şöyle demiştir:
“Hz. Musa’ya, insanların en bilgini
kimdir diye soruldu? O da, ‘benim’ karşılığını verdi. Tanrı, ‘Allah bilir’
demediği için Musa’ya vahyedip şöyle azarladı: ‘Denizlerin birleştiği yerde bir
kulum vardır ki o senden bilgilidir.’ Yorumcular bu kulun Hızır olduğu
görüşündeler.
El-Kehf
sûresinin bu bölümüne kısaca değindikten sonra, Hz. Musa ile, ona
kılavuzluk eden esrarengiz (yani Hızır)
şâhsiyet arasında geçtiği belirtilen olay ve konuşmaları A. Yaşar Ocak’ın araştırmasından
aktarıyoruz. Kur’an-ı Kerim’in 60. ayetinden itibaren 80. ayete kadar olan
bölüm şöyledir:
60- Bir zamanlar Musa,
genç bir adamına (bazı kaynaklara göre uşağına) şöyle demişti: “Ben iki denizin
birleştiği yere varıncaya kadar durmayıp gideceğim, yahut maksadıma erinceye
kadar uzun zamanlar geçireceğim.
61- Bunun üzerine onlar, bu iki deniz arasının birleşik yerine
ulaşınca balıklarını unuttular. Balık bir denize doğru yolunu tutmuştu.
62- Vaktaki oradan geçip gittiler. Musa genç adamına dedi ki,
“Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzda andolsun ki yorgun düştük”
63- Genç adam, “Gördün mü kayaya sığındığımız vakit ben balığı
unutmuşum. Ona söylememmi Şeytan’dan başkası unutturmadı; o, şaşılacak bir
suretde denize atıldı, yolunu tutup gitti”.
64- Musa “İşte,
dedi, bizim arayacağımız bu idi” Şimdi izlerinin üzerine gerisin geri döndüler.
65- Derken, kullarımızdan öyle bir kul buldularki, biz ona
tarafımızdan bir rahmet vermiş, nezdimizden has bir ilim öğretmişdik.
66- Musa ona “Sana
öğretilen ilimden banada öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.
67- O da Musa’ya “Doğrusu
sen benim beraberimde asla sabredemezsin”.
68- “İç yüzünü kavrayamadığın bir bilgeye nasıl sabredebilirsin?”
69- O (Musa) da: “Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana
hiç bir işte karşı gelmiyeceğim” dedi.
70- O da: “Eğer bu suretle bana tabi olacaksan ben sana kendisini
anıp söyleyinceye kadar, bana hiç birşey sorma” dedi.
71- Bunun üzerine kalkıp gittiler. Nihayet bir gemiye bindikleri
zaman o , gemiyi deliverdi. Musa dedi ki, “İçindekileri suda boğasın diyemi onu
deldin? Andolsunki büyük bir iş yaptın.”
72- O dedi ki: “Sen
beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?”
73- Musa: “Unuttuğumuzdan dolayı, dedi. Beni muaheze etme. Şu
arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme.
74- Yine gittiler. Nihayet bir oğlan çocuğuna rast geldileri zaman
o, hemen bunu öldürdü. Musa dedi ki: “Tertemiz masum bir canı, diğer bir can
karşılığı olmaksızın öldürdün ha! Andolsun ki sen kötü bir iş yaptın!”
75- O dedi: “Ben sana
beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?”
76- Musa, “Eğer, dedi, bundan sonra sana birşey sorarsam benimle
arkadaşlık etme!”
O taktirde tarafımdan muhakkak bir özre ulaşmışımdır. Benden
ayrılmakta mazur sayılırsın. 77- Yine gittiler. Nihayet bir
memleket halkına vardılar ki, orada ahalisinden yemek istedikleri halde
kendilerini misafir etmekten imtina etmişlerdi. Derken yıkılmak üzere olan bir
duvar buldular. O bunu hemen doğrultu verdi. Musa dedi ki: “Dileseydin elbet
buna karşı bir ücret alırdın.”
78- O “İşte, bu benimle
senin ayrılışımızdır. Sana, üzerinde asla sabredemediğin şeylerin iç yüzünü
haber vereceğim.
79- “Gemi denizde iş yapan yoksullarındı. Onun için ben onu
kusurlu yapmak istedim ki, arkalarında her sağlam gemiyi zorla almakda olan bir
hükümdar vardı.
80- Oğlana gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi.
Bunun için onları azgınlık ve kafirlik bürümesinden endişe ettik.
81- “İstedik ki onların Rabb’i bunun yerine temizlikçe daha
hayırlısını, merhametce daha yakınını versin.
82- “Duvara gelince, bu o şehirde iki yetim oğlanındı. Altında
onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir adamdı. Binaenaleyh Rabb’in
diledi ki, ikiside rüştlerine ersinler. Definelerini çıkarsınlar.
Bu Rabb’inden bir merhametti. Ben bunları kendi re’yimle yapmadım.
İşte üzerine sabredemediğin şeylerin içyüzü”.
Hızır’ın
peygamberliği ve ebedi yaşadığı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Kimilerine
göre Hızır, (Al – Hazir yeşillik anlamına
gelmektedir) Hz. Âdem’in kendi
oğludur. (İslam ve yahudi inançlarına
göre ilk insan Adem’dir.
İLYAS Aleyhisselam ise Kur'an-ı Kerim'de En'am Sûresi
(85-90) ve Saffat Sûresi'nde (123-132) geçer. Hakkında fazla bilgi yoktur.
Rivayete göre hükümdar Ahab zamanında yaşamıştır.
Hızır, Hz. Âdem’in çocuklarından Kabil’in oğlu Hazrûn
veya Hz. Nuh’un oğlu Sâm’ın torunlarından Belyâ b. Melkân yahut Hz. İshak’ın
torunlarından Hazrûn b. Amâyîl’dir. Bunun yanında onun Hz. Harun’un soyundan
geldiği, isminin Hadır b. Âmiya veya Hadır b. Fir’avn olduğu yahut Kur’an’da
adı geçen İlyâs veya El-yesa’ın Hızır’ın kendisi olduğu öne sürülür (Ebû Hatim
es-Sicistânî, s. 3; Makdisî, III, 77; İbn Kesîr, I, 295; Diyarbekrî, I, 106).
Bazı kaynaklarda ise annesinin Rum, babasının Fars olduğu kaydedilir (İbn
Kesîr, I, 299; Diyarbekrî, I, 106-107). İbn Kesîr, İslâmî kaynaklarda Hızır’ın
gerçek adı olarak gösterilen Belyâ b. Melkân’ın aslında Kitâb-ı Mukaddesteki
İlya’dan bozma olduğunu belirtmiş [el-Bidâye, I, 299), bu görüşe dayanan A. J.
Wensinck ve A. Yaşar Ocak gibi araştırmacılar, Hızır’ın asıl adının İlya’nın
Arapçalaşmış şekli olan Belyâ olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başta
Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere hadis, tefsir ve tarih kitaplarında yer alan Hızır
ve İlyâs tasvirlerine göre İlya ile İlyâs aynı, Hızır ile İlyâs farklı kişilerdir;
ayrıca bunların birlikte hareket ettiklerine dair herhangi bir bilgi
bulunmamaktadır. Buna göre halk kültüründeki Hızır-İlyâs beraberliğini ifade
eden Hıdrellez telakkisinin sağlam bir temele dayanmadığı ortaya çıkar.
"Hızır"
inancı, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük, Şamanizm ve Antik Yunan
dinlerinde de yer almaktadır. Özellikle de Yahudilikteki "İlya"
inancı, Hızır ile tıpatıp aynıdır. Kitab-ı Mukaddes’e göre İlya, Yahudi
mistiklerine görünmekte; onlara gizli hikmetleri öğretmektedir.
Hani
Mûsâ beraberindeki gence şöyle
demişti: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım ya da uzun
zaman gideceğim.”
Onlar iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık denizde
yolunu tutup kayıp gitti.
Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ
beraberindeki gence “Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok
yorgun düştük” dedi.
Genç, “Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. –Doğrusu onu
sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde denizde
yolunu tutup gitmişti” dedi.
Mûsâ: “İşte aradığımız bu idi”
dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisin geri döndüler.
Derken kullarımızdan bir kul
buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir
ilim öğretmiştik.7
Mûsâ ona, “Sana öğretilen
bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?”
dedi.
Adam şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin.”
“İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”
Mûsâ, “İnşaallah beni sabırlı
bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim” dedi.
O da şöyle dedi: “O halde eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe
hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.”
Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi. Mûsâ, “Sen onu içindekileri boğmak
için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın.” dedi.
Adam, “Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.
Mûsâ, “Unuttuğum için bana
çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!” dedi.8
Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında adam (hemen)
onu öldürdü. Mûsâ, “Bir cana
karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş
yaptın!” dedi.
Adam, “Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.
Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana
bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme.9 Doğrusu,
tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)” dedi.10
Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek
istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş
bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Mûsâ, “İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın” dedi.
Adam, “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana sabredemediğin
şeylerin içyüzünü anlatacağım.”11
“O gemi, denizde çalışan bir takım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak
istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral
vardı.”
“Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre
sürüklemesinden korktuk.”
“Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli
bir çocuk vermesini diledik.”
“Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define
vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına
ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi.
Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin
içyüzü budur.”
Kehf(60-82)
Dikkat
çekici olan bu ayetler de Hızır ve ya
başka bir isim geçmemesine rağmen 'kullardan bir kul' veya 'o kul' diye
nitelendirilen kişinin bütün tefsir kitapları ve hadisler de Hızır olarak
adlandırılmasıdır.
Bazılarına
göre de Hızır, Kabil veya El Yasa’nın oğludur. Bazı önemli kaynaklar
ise Hızır’ı peygamber
mertebesine koyarken, kimileri de; o’nun Velî veya Nebî olduğunu yazarlar.
Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Hızır’a bu adın verilmesinin nedeni, kuru
bir yerde post üstünde otururken hemen arkasında yeşil otlar belirmesindendir”
Kimi anlatımlara göre ise, Hz. İlyas ile
kardeştir. Biri karada diğeride denizde insanların yardımcısı olmaktadır.
Yine Buhari’nin Ubey İbn Ka’b’tan aktardığı bir hadiste Peygamber şöyle
demiştir:
“Hz.Musa’ya, insanların en
bilgini kimdir diye soruldu? O da, ‘benim’ karşılığını verdi. Tanrı, ‘Allah
bilir’ demediği için Musa’ya vahyedip şöyle azarladı: Denizlerin birleştiği
yerde bir kulum vardır ki o senden bilgilidir. Yorumcular bu kul’un Hızır
olduğu görüşündedirler.
Hızır’ın ebedileştiğini iddia eden bazı kaynakalar ise, Hızır’ın Zu’l –Karneyn’in veziri olduğunu savunarak, şunu ileri sürerler. Zu’l - Karneyn Ab-ı Hayatı bulmak için
yola düştükten sonra, Ab-ı Hayatı ilk bulan, ilk içen ve onunla ilk yıkanan Hızır olduğunu savunurlar. Hâttâ bu
arada Zu’l – Karneyn’in yolunu
kaybederek geri döndüğü de iddialar arasında yer almaktadır.
Hızır’ın yaşadığını iddia eden kaynaklar, Ab-ı Hayat suyunu
ilk içenin Hızır olduğundan yola
çıkarak, Hızır’ın ebedileştiğini
savunmaktadırlar.
Bir çok
kaynak, Hz. Musa’nın
beraberindeki genç adamının uşağı olduğunu yazar. Hz. Musa’nın uşağının adı Yuşa
ibn Nün, Bilgin ve Kul olarak ayetlerde ifade edilen kişinin ise Hızır (Arapça telafuzu Hard )’dır. Hızır’ın peygamberliği ve ebedi yaşadığı konusunda çeşitli
rivayetler vardır. Kimilerine göre Hızır,
(Al – Hazir yeşillik anlamına
gelmektedir) Hz. Âdem’in kendi
oğludur. (İslam ve yahudi inançlarına
göre ilk insan Adem’dir.
Aziz Sarkis, Ermeni dünyasında, en çok popülarite
kazanmıș Ermeni azizlerinden biridir. Evlenme çağındaki genç kızların ve genç
erkeklerin rüyalarında eș adaylarını görmeleri ile ilgili anlatımlarla çok
tanınır. Gerçekte, Aziz Sarkis (Sergius), Roma ordusunda görevli ve
Hıristiyanlığa sıkıca inanmıș, imanlı bir komutandı.Geleneklere göre, Ermeni
genç kızları veya erkekleri, Aziz Sarkis yortusunun (Genellikle Șubat ayının
ikinci hafta sonu, 2012’de 4 şubat tarihine rastlamaktadır) bir gün öncesi
tuzlu Pelit (bir nevi buğday yemeği) yerler ve bunu rüyalarında gelin veya
damat adaylarını görebilme inancına bağlarlar. Aziz Sarkis yardımseverliği ile
de tanınır, oysa kendisinin beyaz atından bașka bir zenginliği yoktu. O devamlı
beyaz atı üstünde herkesin yardımına koșardı.
Süryanî edebiyatında manzum bir İskender destanı
vardır. Orada İskender'in aşçısı ebedî hayat kaynağını arayan İskender'e
refakat etmektedir. Yolculukları sırasında bir gün aşçı tuzlu bir balığı suda
yıkarken balık canlanır ve kaçıp gider. Andreas balığı yakalamak için suya
atlar ama tutamaz. Ama kendisi de ölümsüzlüğe kavuşur. Sonradan bunu farkeden
İskender bu menbaı arar, ama bulamaz.
Yahudi efsânesine gelince, İlyas ile haham Yeşuş ben
Levi'nin birlikte ettikleri seyyahati anlatır. Yeşuş İlyas'a tıpkı Hızır'ın
Musa'ya koştuğu gibi şartlar koşar. Benzer davranışlarda bulunur. Yani
Efsane'deki Yeşuş, Kur'an'daki Musa'dır. Bir çok kaynak, Hz. Musa’nın beraberindeki genç adamının uşağı olduğunu yazar. Hz. Musa’nın uşağının adı Yuşa ibn Nün, Bilgin ve Kul olarak
ayetlerde ifade edilen kişinin ise Hızır
(Arapça telafuzu Hard )’dır.
b gılgamış destanı
|
|
|
|
GILGAMIS
DESTANI
Gılgamış , Uruk şehrini o zamana kadar görülmemiş bir duvarla
çevirir.Güvenliği artan şehir zenginleşir , insanlar mutlu olur.Bu nedenle
Gılgamış destanı yazılmıştır.12 kil tabletten oluşmaktadır. Gılgamış
Destanı tablet 1 den alıntı:
1)Savas ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.
2-Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun tanrısı
Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik
öğrettiler
3)Güneş tanrısı
Gılgamış Destanı
Tam Metin
BİRİNCİ TABLET
Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü dinle, yurdum! Dünyada her
şeyi bilen adamın adını herkes duysun : onun görmediği hiçbir şey
yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir
adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir adamdır . Tufandan
önce olanın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü
yitirmedi. Bütün çektiklerini bir anıt taşına kazıdı. Uruk'un dört bir yanına duvar çektirdi. Kutsal E-anna'nın
(3) ve temiz hazinenin duvarına bak! O duvar, didilmiş yünden örülen bir
urgan gibidir. Onun köse burçlarını da gözden geçir! Onun esini hiç kimse
yapamaz. Ta öteden beri orada duran tas merdivenden yol alıp iştar'ın
oturduğu E-anna tapınağına yaklaş! Sonradan gelen hiçbir kral onun eşini
yapmadı. Uruk duvarının üstüne çık ! İleri yürü! Temeli gözden geçir!
Tuğla duvarı incele. Acaba bunun tuğlaları pismiş midir,
(4) değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5). ( Burada 25
satır
eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice yazmadan aşağıdaki biçimde
tamamlanabilir.)
Ulu Tanrı Gılgamış’ı en yetkin biçime soktu. Bütün tanrılar, ona en
iyi erdemleri vermek için birbirleriyle yarış ettiler. Güneş Tanrısı ona,
erdemin en yükseğini, yeraltındaki tatlı su okyanusunun tanrısı Ea,
bilgeliği bağışladı (6). Büyük tanrılar Gılgamış’ı şu ölçüde
yarattılar: Boyunun uzunluğu on bir endaze, göğsünün genişliği dokuz karış
(7). GIlgamIs'In bedeninin betimlemesini son yeni Babil yazmasında
korunmuş olan ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya
çalışabiliriz.)
Adımlarının genişliği ...... idi. Sakalı
yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar
gürdü. Bedeni her bakımdan ölçülüydü. Onda üçte iki tanrılık, üçte bir
insanlık vardı. Gövdesi pek iriydi.
(Alt satır eksik.)
Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı. Uruk caddelerinde
kurumundan kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabancı bir boğa gibi
böğürürdü. Eşsizdi. Silâhları kalkıktı. insanlara dirlik vermemek için eli
durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe eksildi.Gılgamış, oğlu
babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup sağa sola çatardı. Gılgamış ağılı bol
(8) Uruk'un ne biçim çobanıdır ?(9) Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge
olan bir kral, oğlu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?
Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları bundan ötürü
tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp sızlanmalarını
tanrılar dinlediler. Gökyüzünün tanrıları da, Uruk kentinin baş tanrısı
Anu'ya başvurarak şöyle dediler: "Sen, ipe gelmez, yabanım ,
vahşi boğayı, Uruk halkını tedirgin etmek için mi yarattın? Eşsizdir.
Silâhları kalkıktır. insanlara dirlik vermemek için eli durmaz. Gılgamış
oğlu babaya bırakmaz Gece gündüz kudurup sağa sola çatar. Gılgamış ağılı
bol Uruk'un ne biçim çobanıdır?" Öylesine güçlü,üstün, bilgiç, bilge
olan bir kral oğlu babaya, sevileni sevene,kocayı karıya hiç bırakır
mı?Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları bundan ötürü
ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp, sızlanmalarını büyük Gök Tanrısı
dinledi. (10) Büyük tanrıca Aruru (11) çağırıldı:"Ey Aruru, sen büyük
Ahu’yu yarattın. Şimdi onun rakibini yarat! O istediği denli Gılgamış'a
karşı dursun. Bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden
Uruk şehri soluk alsın!" Tanrıça Aruru bunu duyar duymaz Gök
Tanrısının rakibini kalbinde yarattı. Aruru ellerini yıkadı; bir parça çamur
koparıp yazıya attı. Ve yazıda yiğit Engidu'yu yarattı. Çamurdan yaratılan
Engidu, demir gibi sertti (12).Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu.
Kadın gibi uzun saçları vardı.Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı gibi
filizlenmişti. O, insan ve kent yüzü görmemişti. Üzerinde, yazının
hayvanları gibi bir giysi vardı. Bu durumda ceylanlarla ot yiyor, yabanIı
hayvanlarla itişe kakışa suvata (13) iniyor; suyun kalabalığıyla (14) gönlü
açılıyordu. Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya, bir tuzak (15)kurana
rast geldi. Birinci, gün, ikinci gün ve üçüncü gün suvatın karşısında ona
rastladı. Onu gören avcının yüzü döndü; hayvanlarıyla olduğu yerde
saklandı; korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi, içini sıkıntı
bastı; çehresini bulut kapladı; gönlünü gam, uzunca sardı; yüzü uzun
yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne döndü. Avcı,konuşmak için ağzını açıp
babasına dedi:"Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür.
Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer. Gücü büyüktür, hep dağda dolaşıyor. Her
zaman yabancı hayvanlarla ot yiyor. Ayağı suvatın karşı yakasından hiç
eksilmiyor. Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17) doldurdu.
Gerdiğim ağları yerden koparıp çıkardı. Kırın kalabalığını,(18) avı elimden
kaçırıyor, kırdaki işime engel oluyor." Babası konuşmak için ağzını
açıp avcıya dedi:"Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk'ta oturuyor. Onu
yenecek kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Ona,
krala yüzünü dön! Güçlü adam hakkında ona bilgi ver. O sana bir fahişe versin.
Onu krala götür. O kadın, bu adamı orada, güçlü bir adam gibi yensin.
YabanIı hayvanlar suvata yaklaştıklarında, o kadın giysisini atsın ve o da
zevke dalsın. Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır:Fakat kırlarda onunla
birlikte yürüyen hayvanlar,onu yadsıyacaklardır."
Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak Gılgamış'a
gitti.Yolunu tuttu, Uruk'un ortasında durdu:"Gılgamış, beni dinle ve
bana öğüt ver! Dağdan bir adam geldi. Bu,ülkenin en güçlü adamıdır. Gökten
inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür. Her zaman dağda dolaşıyor, hep
yabanIı hayvanlarla ot yiyor,ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor.
Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu. Gerdiğim ağları
yerden çıkarıp kopardı... Kırın kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu.
Kırdaki işime engel oluyordu! Gılgamış, ona, avcıya dedi:"Ey avcı,
git; yanında bir fahişe, bir orospu görür! Yabanıl hayvanlar suvata
yaklaştıklarında, kadın, giysisini atıp şehvetini kabartsın; kırlarda
onunla büyüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır." Avcı gidip yanına bir
fahişe, bir orospu aldı. Bunlar doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular.
Üçüncü günde belli yere vardılar. Avcı ve fahişe yerlerine oturdular. Bir
gün, iki gün suvatın karşısında beklediler.Hayvanlar gelip suvatta su içtiler.
Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği rahatladı. Ne de olsa Engidu, dağda
yaşadığı için, ceylânlarla ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu.
Orospu bunu, bu yabanIı adamı, kırda dolaşan bu cellat (20) herifi görür.
"Orospu! işte budur.Göğsünü gevşet, kucağını zevkine aç, dalsın!
Korkma!. Onun saldırısını karşıla. Bir kez seni görür görmez sana
yaklaşacaktır. Üstünde yatması için giysini aç. O yabanıla kadınlık
becerini göster: Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır.
Onun tutkusu (21) senin üstünde zevke doyamayacaktır." Orospu, göğsünü
gevşetti. Kucağını açtı. Ve o, kadının zevkine daldı. Kadın korkmadı. Onun
saldırısını karşıladı. Üstünde yatması için giysisini açtı. YabanIı adama
kadınlık becerisini gösterdi. Onun tutkusu kadının üstünde zevke doymadı.
Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak orospuyla Allah'ın emri
oldu.(22)
.............................(23)
Engidu'yu gören ceylânlar mertleşip (24) kaçtılar. Artık kırın
hayvanları onun yanından uzaklaştılar. Hayvanların ondan uzaklaştığı
sırada, Engidu, bedeni bağlanmış gibi ürperdi. Dizleri tutmadı. Engidu
zayıf düştü. Yürüyüşü eskisi gibi değildi. Sonra aklı başına geldi;işi
anladı. Geri dönüp orospunun dizlerine oturdu, onun yüzüne bakarak
sözlerine kulak verdi. Orospu ona, Engidu'ya dedi: "Engidu
senbilgesin, sen bir tanrı gibisin! Neden bu kalabalıkla kırda
dolaşıyorsun? Gel, seni Uruk'a, Anu'nun, istar'ın evi olan görkemli
tapınağa götüreyim. Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın,yabanIı
boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına." Fahişenin bu
sözleri Engidu'nun hoşuna gitti; bilge gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu.
Engidu ona, orospuya dedi:"Gel orospu, beni birlikte götür! Anu'nun,
istar'ın evi olan görkemli tapınağa; Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan
adamın, yabanIı boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına. Ben ona
meydan okumak istiyorum. Yiğit gibi konuşmak istiyorum. Uruk'a gidince
Uruk'un yazgısını değiştiririm. Kırda doğanın gücü yamandır!"
"Gel, bırak gidelim. O, senin yüzünü görsün. Sana Gılgamış’ı
göstereyim. Onun nerede olduğunu çok iyi biliyorum. Engidu, Uruk'a gel.
Süslü kemerler kullanan insanların yanına! Her gün orada bir bayram
kutlanır... Neşe yaratan genç oğlanların, görülmeye değer genç kızların
oldukları yere:Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler." (Bir satır
eksik.) "Engidu, sana yaşamı seven, açıdan zevk alan Gılgamış'ı
göstermek isterim. Onu gör, onun yüzüne bak: O, erkek güzelidir. Tam
güçlüdür;senden güçlüdür. Gece gündüz dinlenmesi yoktur. Engidu,
kıskançlığını bırak! Ona, Gılgamış'a, sevgiyi Samas (25) gösterdi. Onun
aklını düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler; sen o dağdan
gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde gördü; düşünü yorarak kalktı,anasına
anlattı: "Aman ana, ben bu gece bir düş gördüm. Bütün gücümle adamların
arasından geçip ileri gittim. Orada gökyüzünün yıldızları birdenbire yere
döküldüler. Göktaşı gibi yukardan aşağı üstüme düştü.Onu kaldırmak istedim.
Bana ağır geldi, kımıldatmak istedim,kımıldatamadım.Uruk halkı oraya
toplandı. Erkekler onun ayaklarını öptüler ve ben, o bir karıymış gibi,
üzerinde ondan zevk aldım (27).Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana
yardım ettiler. Onu kaldırdım ve sana getirdim." Her şeyi öğrenen
Gılgamış'ın anası, Gılgamış'a anlattı:"Gılgamış, bu açık bir şeydir. Kırda
sana benzer biri doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir. Senin onu görür
görmez, bir karıymış gibi üzerinde ondan zevk aldığın adam, senden asla
ayrılmayacaktır. Adamlar onun ayaklarını öpecektir. Sen onu
kucaklayacaksın. Onu bana getireceksin! O, güçlü Engidu'dur. Dar zamanda
arkadaşa yardım eden bir yoldaştır. Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten
inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür. Senin, karı gibi, üstünde zevk
aldığın o adam, senden hiç ayrılmayacaktır." Gılgamış uyumak için
yattı ve başka bir düş gördü.Anasına anlattı:"Aman ana, başka bir düş
gördüm. Karışık şeyler gördüm. Uruk'ta yolun ortasında bir balta yatıyordu.
Bunun çevresine toplanmışlar; halk da oraya zorluyordu. Bu baltanın
görünüşü şaşırtıcıydı. Ona baktığımda sevindim. Onu severek, bir karıymış
gibi, onun üzerinde ondan zevk aldım ve yanıma koydum." Bilge, bütün
bilimleri bilen Ninsun (28),oğluna dedi:"Gılgamış, senin o adamı
görmenin, o bir karıymış gibi onun üzerinde ondan zevk almanın anlamı, onu
sana denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu'dur, dar zamanda
arkadaşa yardım eden bir yoldaştır.Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten
inen yoğun cevhere benzer, gücü büyüktür!" Gılgamış bir daha anasına
dedi:"Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün! Bir arkadaş kazanmak
isterim,bir yoldaş!"(Bir satır eksik.)
Ve Gılgamış düşleri yordu."Gel bakalım,yaş yerden
kalk!"Fahişe böylece Engidu'ya anlattı.Hayvanların su içtikleri yerde
ikisi yalnız kalmışlardı.
İKİNCİ TABLET
Engidu fahişenin karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini dinledi ve anlattıklarına
kulak verdi. Kadının öğüdü yüreğine işledi. Kadın bir giysi çıkardı: Birini
ona giydirdi, öbürünü kendisine alıkoydu; kadın onu bir ana gibi elinden
tutup çobanların sofrasına, hayvanların ağırına götürdü. Onun, yurdu dağlar
olan Engidu'nun, önceleri ceylânlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü
emenin, şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü dikiyor, bakıyordu.
Engidu ekmek yemesini bilmiyor, içki içmesini anlamıyor! Fahişe ağzını açıp
Engidu'ya dedi:"Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! içki iç! Bu,
ülkenin göreneğidir!"Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi kulp içki
içti. içi açıldı,neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı. Kıllı,
pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı (29), insana döndü. Sonra bir
giysi giydi, artık adam oldu. Aslanların üstüne yürümek için silâhını
aldı.Çobanlar geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, aslanları kovaladı.
Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan, o erkeklerin bir tanesi
Engidu, bunlara bekçi oldu. (14 satırlık boşluk.Engidu fahişeyle birlikte)
Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı ve bir adam gördü.Fahişeye
seslendi: "Yosma! Adam buraya gelsin! O ne diye geldi? Söyleyeceğini
dinlemek isterim!" Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı, ona
dedi:"Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?"Adam
ağzını açıp Engidu'ya dedi: "Benimle birlikte kız evine (30) gel!
Nişanlı seçmek için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı seçmek
için herkesin evi, Uruk kralı olan Gılgamış'a daima açıktır. O, evlenecek olanlarla
önce kendisi yatar, sonra da koca (31). Tanrısal yasaya göre bu, tanrının
bir buyruğudur. Bu buyruk kendisine öbeğinin bağı kesilir kesilmez
verilmiştir" (32).Adamın sözü üzerine benzi sarardı...(Dokuz satırlık
boşluk.)Engidu önden gidiyor, orospu onun arkasından.O,Uruk'a girince halk
çevresine toplandı. Uruk'ta caddenin ortasında durunca, insanlar başına
biriktiler ve ondan şöyle söz ettiler: "O,aşağı yukarı Gılgamış'a
benzer. Bedence daha ufaktır; ama, kemikleri onunkinden daha güçlüdür. (Bir
satır eksik.)Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü
emmiştir."(Bir satır eksik.) Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına
karşın, adamlar rahatladılar, "O yiğite karşı, gösterisi yaman bir
yiğit alandadır.Gılgamış'a karşı tanrıya benzer, onun (33) bir eşi
alandadır!ishara'ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır. Gılgamış'ın onun
yanında kalması için. Bu gece onunla 'Allahın emri' olacaktır" (35)
Gılgamış yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına dikildi. Gılgamış'a yolu
kapamak isteyip, onu yatak odasına bırakmadı.(Yedi satır eksik.)Gılgamış
kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz Engidu'ya baktı:Kendi kendisine
yol açtı ve üstüne yürüdü. Kentin alanında birbirleriyle karsılaştılar.
Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış'ı içeri bırakmadı. Bunun üzerine boğalar
gibi böğürerek kapıştılar:Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar
yerinden sarsıldı!Gılgamış ve Engidu, evet, boğalar gibi böğürerek
birbiriyle kapıştılar. Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden
sarsıldı! Gılgamış diz üstü yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri
çekti. Gılgamış göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış'a
dedi:"Anan olan, ağılın yabanIı ineği, Tanrıca Ninsun (36), seni bir
tane doğurdu. Basın adamların tepesini asmıştır! Enlil senin alnına
insanların krallığını yazmıştır! Gücün evrenin beylerinden
üstündür."(On satırlık boşluk.)Birbirini öptüler ve arkadaş oldular.
(Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun sonuna doğru,
Gılgamış'ın Engidu'yu, bir oğul olarak kendi anasına götürmüş olmasından
söz ediliyor. Gılgamış, Engidu'dan şu biçimde söz ediyor.)
"Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer,gücü
büyüktür! Kimse karşısında duramaz. Ona lûtfunu göster."Gılgamış'ın anası
oğluna dedi, Ninsun, yabanIı inek, Gılgamış'a dedi:"Oğlum....(üç satır
eksik.)(Engidu'nun hep korumakta olduğu biçiminden ötürü, Ninsun'un
şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor. Bundan sonraki beş
satırsa,Gılgamış'ın yanıtlarını oluşturabilir.) "Onunla yukarı, aile
ocağının kapısına gitti. O, bana karşı pek çok kışkırtıldı.Engidu'nun
babası ve anası yoktur. Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. O,kırda
doğduğundan kimse onu eğitmemiştir." Engidu orada durdu ve onun
söylediklerini dinledi. Gözleri yaşla doldu. Söylenenler kendisine pek
dokunduğundan acı acı içini çekti. Gılgamış, yüzünü ona çevirip,oturdukları
yerde birbirleriyle kucaklaştılar; âşıklar gibi eller birbirinin üstüne
kondu ve Gılgamış, Engidu'ya dedi: "Dostum, neden gözlerin yaşla dolu?
Söylenenler sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?"Engidu ağzını
açıp Gılgamış'a anlattı:"Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım
uyuştu, gücüm azaldı."Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:(Altı satır
eksik.) "Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor. Sen ve ben onu
öldürüp şu belâyı ülkeden kaldıralım. Kendimize katran ağaçları
devirelim." (Dört satır eksik.)
Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Dostum, ben dağlarda
deneyimliyim; yabanIı hayvanlarla oralarda dolaştım. Ormanın uzaklığı iki
kez on bin saat çeker. Yukarıya, onun içine dalacak kimdir? Humbaba... onun
böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü
böyle şeyleri yapmaya yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için
savaşan hiçbir kimse ona karsı dayanamaz." Gılgamış, ağzını açıp
Engidu'ya dedi:"Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum. Bu dağ
geniş ormanın ortasında bulunuyor.(Üç satır eksik.) Humbaba'nın bulunduğu
ormana gitmek istiyorum. Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız
kal, ben oraya gideceğim."Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a
dedi:"Oraya nasıl gidebiliriz... Katran ormanına? Gılgamış, onun
bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38)(iki satır eksik.)
Enlil onu, katranları korusun diye insanların başına belâ kılmıştır.Her kim
yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm olur."Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya
dedi:"............................................................"
(39) "Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek yaşarlar.
Ancak,insanın günleri sayılıdır. Onların ettikleri hep havadır. Sen daha
buradayken ölümden korkuyorsun. Yiğit ruhundaki gücün sana yararı
ne?Öyleyse, seni ben götüreyim de, ağzın bana: "ileri git!
Korkma" diye çağırsın. Kendim ölürsem adımı yükseltirim, 'Ejder yapılı
Humbaba'nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,' derler." (Sekiz satır
eksik.)"Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum. Kendim için
bir ad bırakmak istiyorum. Şimdi dostum, silâhçı ustasına gitmek istiyorum.
Silâhlar gözümüzün önünde dövülsün."Elele verip silâhçı ustasına
gittiler. Ustalar oturup birbirleriyle danıştılar. Büyük baltalar dövdüler.
Üç okkalık nacaklar dövdüler.Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar dövdüler.
Kabzaların başı on beş okkalık, kılıçların kını on beşer okkalık; altından.
Gılgamış ve Engidu, her biri 300 okkalık silâhlar taşıdılar. Adamlar, Uruk
kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar; halk bir araya birikti; Uruk
sokaklarına neşe saçıldı. Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık
oldu. O, karşısında oturan halka seslendi: "Ben, ejder yapılı
Humbaba'ya gitmek istiyorum. O söylenen şeyi, ben Gılgamış, görmek
istiyorum. Onun adı ülkelere yayılmıştır. Katran ormanına koşmak istiyorum.
Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün ülkeye anlatayım.Katranları
devirmek için elimi bulaştırayım. Kendim için sonsuzlaşacak bir ad
yapayım!" Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış'a dediler:
"Gılgamış, sen genç olduğundan, gönlün seni böylesine ileri
götürdü.Sen burada ne yaptı bilmiyorsun. Bizim işittiklerimiz, Humbaba'nın
çok acayip olduğudur. Onun silâhının karşısına çıkacak olan kimdir?Orman iki
kez on bin saat uzaklık çekiyor. Yukarı çıkıp onun içine girecek olan
kimdir? Humbaba, onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu ateş, onun
saldırısı ölüm. Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun?
Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse ona dayanamaz."
Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra,gülümseyerek gözlerini
arkadaşına dikti (40).(Dokuz satır eksik)."Korucuyu meleğin seni
sıkıntılardan kurtarsın; barış içinde Uruk kıyısına (41) dönmen için sana
kılavuz olsun!"Gılgamış, diz çöküp elini
kaldırdı:"Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum. Samas!
Ellerimi sana kaldırıyorum: oraya varınca canım sağ esen kalsın! Beni Uruk
kıyısına geri döndür! Gölgeni üstümden eksik etme!" Bundan sonra
Gılgamış,arkadaşını çağırdı, falına onunla birlikte baktı (42).(Yedi satır
eksik).
Gılgamış'ın gözlerinden yaşlar boşandı:"Hiç gitmediğim bir yol. Sonu
belli olmayan bir yolculuk. Burada sağ esen kalırsam seni gönlüme göre
sevmiş olurum. Kendimi senin zevkine kaptırmak isterim, seni tahtlara
geçirmek isterim." Artık köleler silâhlarını getirdiler. Büyük
kılıçları, yayı, sadağı eline teslim ettiler. Baltaları aldı, sadağı ve
Ansan (43) yayını bir yanına astı,kılıcı kemere taktı. Yolda yürümeye
başladılar. insanlar Gılgamış'a sordular: "Sen ne zaman kente geri
döneceksin?"
ÜÇÜNCÜ TABLET
Yaşlılar Gılgamış'a çok saygı gösterdiler.Yol hakkında ona öğüt
verdiler:"Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin,
sen kendi kendini koru. O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar; Engidu
orada senden önde gitsin. O, yolu gördü, yoldan geçti. Ormana giden
yoldan,dağların geçidinden. O, Humbaba'nın bütün gizli yollarından
geçti.Böylece önde giden arkadaşını korur. Onu bırak yoluna gitsin,sen
kendi kendini koru. Samas seni dileğine kavuştursun.işittiklerini sana
gözlerinle göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın! Yolu senin adımına
açsın! Dağı senin ayağına açsın! Seni hoşnut eden şeyi, geçen sana getirsin
(44). Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin. Bir çocuk gibi başarına
kavuş! Humbaba'nın, kıyısında uğraşacağın Irmağında ayaklarını yıka! Akşam
molanda bir kuyu kaz. Kırbanda (46) her zaman temiz su bulunsun. Samas'a
soğuk su sun. Her zaman Lugalbanda'yı anımsa! Engidu arkadaşı, yoldaşı
korusun. (anlaşılmaz bir sözcük) ... kadar kendisi getirsin. Hepimiz birden
kralı sana teslim ediyoruz; sen de yurda dönerken kralı bize teslim
et!" Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Sen karar verdin, artık
yürü. Yüreğin korkusuz olsun. Yalnızca bana bak!Hasmın oturduğu yeri,
Humbaba'nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi biliyorum.
Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!"Gılgamış,
ağzını açıp Uruk'un yaşlılarına dedi:
(Dört satır eksik)."Size söylediklerimi, benimle gidecek olan
Engidu'yla birlikte yapacağım.Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim."Yaşlılar
onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar;
"Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin, o
seni başarıya erdirsin."Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:"Gel
arkadaşım, büyük saraya gidelim. Büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna.
Ninsun'un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir."
Gılgamış 'la Engidu, elele verip büyük saraya, büyük kraliçe Ninsun'un
huzuruna cılktılar. Gılgamış çıktı ve Ninsun'un yanına girdi:
"Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum: Humbaba'nın
yanına, uzak bir yola yürüyeceğim. Bilmediğim bir savaşa
atılıyorum,bilmediğim bir yola çıkıyorum. Benim gidip geri dönmem, katran
ormanına varmam, ejder Humbaba'yı öldürmem, Samas'ın nefret ettiği o belâyı
ülkeden temizlemem için gereken zamanı, benim hesabıma Samas'tan dile. Onu
öldürüp katran ağacını ben devirince, ülkenin yukarısında, aşağısında barış
olsun.Utku belgisini senin önünde dikeyim." Kraliçe Ninsun, oğlu
Gılgamış 'ın sözlerini acıyla dinledi:(On dört satırlık boşluk).
Ninsun odasına girdi.(Bir satır eksik).O, bedenine yaraşan bir giysi giydi,
göğsüne de yaraşan bir mücevher taktı. O, kemer ve krallık tacını koydu.
Merdivene basıp damın üstüne çıktı. Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp
Samas'In önüne koydu.Tütsüsünü yakıp Saman’ın huzurunda kollarını kaldırdı:
"Neden oğlum Gılgamış'a coşkun bir yürek verdin, neden savaşa simdi de
o gitsindiye onu ileri ittin? Humbaba'nın yanına, uzak bir yol yürüyecek.
O,bilmediği bir savaşa atılıyor,bilmediği yollarda yolculuk ediyor!Onun
gidip geri dönmek, katran ormanına varmak, ejder Humbaba'yı yok etmek,
senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını Gılgamış'ın yoluna
baktığın günde, seni seven o nişanlı, Aya,sana anımsatsın! Onu gecelerin
bekçilerine, yıldızlara, akşamları baban Aya da Ismarla."(48) (On iki
satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki anlaşılması güç sözcükler
geliyor):O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu. Haber
vermek için Engidu diye çağırdı.""Benim kucağımda yetişmeyen
güçlü Engidu! Simdi seni oğulluğa kabul ettim. Gılgamış'ın armağanları
olan, büyük rahipler, tapınak kızları ve tapınım töreni hizmetçileriyle
birlikte kabul ettim. Ninsun, Engidu'nun boynuna bir muska astI.
(84 satırlık bir boşluk).Yaşlıların Engidu'ya ikinci seslenişleri:"Engidu,
arkadaşını kolla, yoldaşını koru , ...... (49) Onu kendin getir! Hepimiz
birden kralI sana teslim ediyoruz, sen de yurda dönerek kralI bize teslim
et." (Tabletin gerisi kırıktır).
DÖRDÜNCÜ TABLET
(Bu tabletin ilk dört bucuk sütunu -bütün tablet altI sütundan
oluşmaktadır- herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına gidişlerinden
söz ediyordu. Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu
parça, ikisinin başından her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.) iki
kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra
kendi kendilerini aksam dinlenmesine çektiler. iki kez elli saati bütün bir
günde yürüdüler. Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler. Aksam
dinlenmesine bir kuyu kazdılar (50). (Burada 200'den çok satır yitmiştir.
Geri kalan parçada yineleme
vardır. Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış'la Engidu ormanın
kapısına gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı
beklemektedir. Gılgamış'la Engidu, onunla basa cıkıp çıkmayacakları
konusunda duraksamış olmalılar ki, Engidu ona şunları söylüyor:)
"Uruk'ta ne dediğini anımsa! Uruk'un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek
için yekin, (51) onun üstüne var!"Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz
tam güveni arttı.(Bundan sonraki belki Gılgamış'ın Engidu'ya söylediği
sözlerdir.)
Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için hemen üstüne
vardı. Hiçbir silâh işlemesin diye, giyinmek için yedi savaş giysisi
hazırladı. O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat giysiyi
soyundu. Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı. Ormanın kapısında duran
bekçiyi yakalamak için, huysuz,yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı. O,
birden bire bağırıp korkuya duştu. Ormanların bekçisi
bağırıp çağırdı! Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba'yı
çağırdı.(Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi
zararsız duruma getirmiş olmaları ve Engidu'nun kapıyı nasıl açtığı
anlatılmıştır. Bundan sonrası şöyledir:) Engidu, konuşmak için ağzını açıp
Gılgamış 'a dedi:
"Biz ormana inmeyelim. Kapıyı acarken elim tutmaz oldu."Gılgamış
konuşmak için ağzını açıp Engidu'ya dedi:"Biz şimdiye dek böyle
üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik.Bununla birlikte hedef
karşımızda duruyor. Benim savaştan anlayan,savaş deneyimi olan arkadaşım,
giysime dokunursan artık ölümden korkmazsın! (iki satır
çevrilememiştir.)Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun!
Arkadaşım,koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun! Ölümü unut,
korkma! Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar ölünce
kendilerine ad yaparlar!" ikisi birden yeşil ormana
vardılar.Konulmaları kesildi, sessiz durdular .
BEŞİNCİ TABLET
Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine
şaştılar.Ormana girilen yola şaştılar. Humbaba'nın geçtiği yerde bir ayak
izi vardı . Yollar iyi bir durumdaydı. Büyük yol güzel yapılmıştı. Onlar
katran ağacı dağını görüyor, tanrıların oturduğu yeri, irnina'nIn (52)
yüksek tapınağını. Bu dağın önünde bir katran ağacı vardı. Bu, pek gürdü;
gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu. Çalılar birbirine girmişti . Büyük
ormanın ağaçları da birbirine girmişti. (56 satırlık boşluk.)
iki yiğit Humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi...(6 satırlık
boşluk.)Engidu ağzını açıp GIlgamIs'a dedi:Humbaba'nIn izini böyle
bulabilir miyiz? Bırak bir biri arkasına düşler görelim.(Üç satır
eksik.)Düşler üç kez görülmeli.(26 satırlık boşluk. Bu boşlukta, Gılgamış
'ın gördüğü birinci düş anlatılmıştır.)Engidu, ağzını açıp Gılgamış 'a
dedi: (iki satır eksik.)
"Düşün beni çok sevindirdi!"Aksam dinlenmesine gitmek için
birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü
Engidu'ya anlattı:"Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin
ettin? Ben niçin uyanığım? Engidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni
uykumdan tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci
düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi...Beni
yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun
karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir
adam göründü. Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın altından
çekti, bana su içirdi (54). Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere
değdirdi." Kırda doğan Engidu, arkadaşına dedi, Engidu düşüyordu. "Arkadaş,
düşün güzeldir, pek iyi bir düştür. Arkadaş, gördüğün dağ Humbaba'dır. Hum
baba’yı yakalayacağız; onu öldüreceğiz ve ölüsünü dışarı tarlaya atacağız.
Yarın her şey sona erecek." iki kez yirmi saatten sonra hafif bir
yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra kendilerini dinlenmeye çektiler.
Samas'ın önünde bir kuyu kazdılar.Ancak Gılgamış, dağa tırmandı ve ince
ununu dağa serpti (55). "Dağ!Engidu için bana bir düş getir! Ona,
Engidu'ya da bir işarette bulun!" Dağ, Engidu için ona bir düş
getirdi. Ona, Engidu'ya da bir işarette bulundu. Pek soğuk bir yel esti,
bir fırtına gelip geçti. Fırtına Gılgamış'ı uyuttu. Gılgamış uyurken
dağların yamaçlarında biten buğdaylar gibi bir yana devrildi ve Gılgamış'ın
çenesi baldırına dayandı (56). insanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne
düştü.Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına dedi:
"Arkadaş, beni çağırmadın mI? Niçin uyandım? Sen beni sarsmadın mI?
Niçin korktum?Buradan bir tanrı gedmedi mi? Organlarım niçin titredi?
Arkadaş,üçüncü bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü; gök
haykırdı,yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık çöktü. Bir yıldırım
düştü. Bir yangın yükseldi. Duman koyulaştı. Ölüm yağdı. Yağan koz oldu;
ateş söndü ve yukarıdan aşağı dökülen (koz olan ateş), kule döndü. Aşağı gel,
tarlada konuşabiliriz." Orada Engidu, onun kendisine anlattığı düşü
duyunca Gılgamış 'a dedi:(Buradaki boşlukta, belki, Engidu'nun Gılgamış'ın
gördüğü düşü övmesi ve sonra iki arkadaşın katranları devirmek için en son
karar vermeleri anlatılmaktadır). Ö, eliyle baltayı yakaladı... bir tane de
nacakları vardı: Engidu önü eline aldı ve katranları devirdi; ama Humbaba
gurultuyu duyunca öfkelendi: "Kimdir o, dağlarımın çocukları olan
ağaçların Irzına gecen? Kimdir o, katranI deviren?"Bunun üzerine
göksel Samas, gökten onlara seslendi: "ileri gidin, korkmayın!"
(Yaklaşık 80 satırlık boşluk. Görünüşe göre, Ilgamış ve Engidu,Humbaba'yla
yapacakları savaşın için Samas'tan öğüt istediler.Samas'ın verdiği olumsuz
yanıt, burada anlatılmış olmalıdır. çünkü metin öyle sürüyor:) ...ve ondan
sel gibi göz yaşları boşandı. Gılgamış göksel Samas'a dedi: (iki satır
eksik.)Ancak ben, göksel Samas'a baş eğiyorum. Benim için gösterilen yoldan
yürüdüm."Göksel Samas, Gılgamış'ın yalvarmasını dinledi ve Humbaba'nIn
önüne büyük fırtınalar çıkardı: Büyük fırtına, poyraz, kasırga, kum
fırtınası, bora fırtınası, kırağı fırtınası, rüzgâr, cam fırtınası! Ona
karşı sekiz fırtına kalktı ve bunlar Humbaba'nIn gözlerine savruldu. ileri
gidemedi, geri dönmedi. Humbaba savaştan vazgeçti.Bunun üzerine Humbaba,
Gılgamış'a seslendi: " Gılgamış, beni
bırakmalısın! Sen benim efendim olmalısın, ben senin kölen olmalıyım.Ben
sana dağlarımın çocukları olan ağaçları devireyim ve onlardan senin için evler yapayım." Engidu, Gılgamış 'a dedi:
"Humbaba'nın dediklerini dinleme! Humbaba'yI öldürmelisin!"(Bunu
izleyen boşlukta, Humbaba'nIn öldürülmesi ve iki yiğitin geri dönmesi
anlatılmaktadır; tabletin son satırı belki şöyle tamamlanmaktadır:)
Gılgamış,Humbaba'nIn kesilen başını sırığa dikti.
ALTINCI TABLET
Kirini yıkadı, silâhlarını parlattı, başını sallayarak saçının
tutamlarını arkaya attı. Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi, savaş
giysisini giyip beline islemeli kemerini kuşandı. Gılgamış krallık tacını
giyince, Gılgamış'ın güzelliği star’ın güzel gözlerini kamaştırdı:
"Gel Gılgamış Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et (57), armağan
etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım! Sana altından ve
lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım!Tekerlekleri altın,
boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun!Buna ruhlar, dev gibi
katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni
katran kokuları (59) karşılasın. Büyük rahipler ve soylular ayaklarını
öpsünler! Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler!
Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler! Sana
keçiler ucuz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle
koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci olsun! Boyunduruktaki
öküzlerinin esi olmasın!" Gılgamış, konuşmak için ağzını açıp görkemli
istar'a dedi:"Seni ha!........ Seninle evlenirsem ne kazanacağım?
Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek
ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü
içkilerim bulunur! (Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada,
Gılgamış,Tanrıça’yı su biçimde aşağılıyor:)
.................................................. (60) Sen, soğukta
Isıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgâra ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın!
Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde toplantı
yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen taşıyıcısının üstünde
eriyen bir ziftsin!Sen,taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın!Sen taş
duvarı çatlatan bir kireçsin!Sen,düşman ülkesini çeken bir yemişsin
(61).Giyeni sıkan bir ayakkabısın!Dostlarından hangisini sonsuz olarak
sevdin?Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi
sevgililerinin adlarını sayayım!
(Bir satır eksik.)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Temmuz’a (62), yıldan yıla ağıtı yazgı
kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını
kırdın; simdi o,ormanlarda "kappi" (63) diye bağırıp duruyor!
Sen, gücü ustun olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona yedi ve yedi
tuzak çukurları kazdın.Sen, savaşa alışkın olan atın askına düştün; ama
sonra ona kırbaç,biz lengic ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi
saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası
Sililiye sürekli yasI yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının askına düştün;
o,sana durmadan koz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona
vurup kurda dondurdun, simdi de kendi küçük çobanları onu
kovalıyorlar;dahası, kendi köpekleri bacaklarını Isırıyorlar. Sonra sen,
babanın
hurma bahçıvanı olan isullanu'nun askına düştün; o, sana durmadan bir sepet
hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz atarak
yaklaştın: isullanu'cIgIm.... (64) yiyelim dedin. (Bir satır
çevrilememiştir.)
isullanu şu yanıtı verdi:"Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim
için pişirmedi mi? Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. öyle
ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir." (65)
(Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu .....(66)
dondurdun ve bahçenin içine bıraktın.(Bir satır çevrilememiştir.) Simdi
beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."O, istar, bunu duyar
duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne cılktı.İstar, babası Anu'nun huzuruna
gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi: "Babam! Gılgamış bana
sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş,çürümüş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş
şeyleri!"Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli istar'a
dedi:"Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri
saydı.Kokmuş, çürümüş şeyleri!"istar, konuşmak için ağzını açıp babası
Anu'ya dedi:"Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını
ver!(Bir satır eksik) Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman
ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek
acarım.Yasayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler
diye. O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!" Anu, konuşmak için
ağzını açıp görkemli istar'a dedi: "KIZIM, benden istediğini yaparsam,
yedi kavuz (67) yılları olur.insanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar
için ot bitirdin mi?"istar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya
dedi:"Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot
sağladım!Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday
topladım; hayvanlara ot yetiştirdim." (Üç satır eksik.)Anu, onun bu
sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini istar'ın eline teslim etti.
O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına surdu.
(Bir satır eksik)Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci
solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...ikinci
solumasında yüz daha devirdi. iki yüz daha, üç yüz kişi daha.O, üçüncü
solumasıyla Engidu'ya saldırdı. O, Engidu'yu süseceği anda, Engidu
gözetleyip, birdenbire boynuzlarını yakaladı. Hırsından gökyüzünün boğasının
ağzından köpükler savruldu. Kuyruğunun kalın tarafıyla Engidu'ya çarpı onu
yere attı. Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:"Eskiden
biz kendi kendimize ovunduk. Simdi bunu gösterelim!"
(Dört satır eksik.)Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim: Sen ve ben
ayrılmalıyız, ben
bocayı kuyruğundan yakalayayım. Üç satır eksik.)KILICIN, onun boğazıyla
boynuzlarının arasına insin."Engidu, Gökyüzünün boğasını tutmak için,
kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı. Engidu, onu iki eliyle tuttu ve
Gılgamış, usta bir kasap gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla onun
boğazıyla boynuzlarının ortasına indirdi... Onlar orada gökyüzünün bocasını
öldürdükten sonra, yüreğini çıkarıp Samas'In önüne koydular. Onlar Samas'ın
huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra her iki kardeş oturdular.
istar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık kopardı: "Yuh olsun
Gılgamış'a! Beni rezil etti; Gökyüzünün boğasını oldurdu!" Engidu,
istar'ın bu sözünü duyunca, gökyüzünün boğasının budunu koparıp ona fırlattı:"Seni
elime geçirseydim, seni de böyle yapardım! Onun sakatatını (68) koluna
asardım!"istar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve
Orospuları basına toplayıp gökyüzünün boğasının budu için ağlayıp
yakındı.Gılgamış, bütün silahçı ustalarını çağırdı. Ustalar boynuzların
kalınlığına şaştılar. Her boynuzun dokumu altmış okkalık lacivert
taşındandı. Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı. Her ikisinin
içi yedi kova yağ alıyordu. Gılgamış, bunları yağ koyması için, tanrısı
Lugalbanda'ya (69) armağan etti. Bunları içeri götürdü. Tanrı sarayının
içindeki kutsal yere astı. Fırat’ta ellerini yıkadıktan sonra el ele verip
Uruk kentinin sokaklarından geçtiler.Uruk halkI onları görmek için
toplandı. Gılgamış kendi saray cariyelerine şu sözleri söyledi: "Erkekler
arasında en görkemli olan kimdir? Yiğitler arasında en güçlü olan
kimdir?" "Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış'tır.
Gılgamış, yiğitler arasında en güçlü olandır." (Üç satır eksik)
Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı. Yiğitler, gece karanlığında
rahatça uykuya daldılar. Engidu da uykuya daldı ve bir düş gördü.Sonra
düşünü yorarak yukarı yürüdü ve arkadaşına dedi:
YEDİNCİ TABLET
"Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine danıştılar?
Bu gece gördüğüm bir düşü dinle: Anu, Enlil, Ea ve göksel Samas
toplandılar. Anu, Enlil'e dedi: "Gökyüzünün boğasını
öldürdüklerinden,Humbaba'yI vurduklarından ve dağın katranını
devirdiklerinden içlerinden birisi olsun!" Fakat Enlil
dedi:"Engidu olsun, ama Gılgamış ölmesin." Bundan sonra göksel
Samas kahraman Enlil'e dedi: "Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba'yI
senin sözün üzerine (70) öldürmediler mi? Simdi Engidu suçsuz yere mi
ölecek?" Enlil göksel Samas'a kızdı: "Çünkü sen, onların
dengiymişsin gibi, her gün asasıya, yanlarına gidiyorsun!" Hasta olan
Engidu, orada Gılgamış'ın ayaklarının dibine düşüp kaldı. Gözlerinden
yaslar bocandı. Gözlerinden yaslar boşanan Engidu'ya Gılgamış dedi:
"Kardeş, sevgili kardeş! Neden kardeşimin yerine beni suçsuz
saydılar?" Öyleyse: "Simdi ben bir ruh yanında mI oturuyorum?
Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi oturuyorum (71) ? Benim
sevgili kardeşimi bundan böyle gözlerimle göremeyecek miyim?"
(Görünüşe göre bunu izleyen 13 satırlık boşlukta, belki Engidu'nun sıtma
sabuklaması sırasında (72) kendi hastalığını Humbaba'nın orman önünde duran
kapıya yormuş olması anlatılmıştır:) Engidu, gözlerini açıp, kapılarla bir
insanla konuşur gibi konuştu; ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış
yoktu. "iki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini
seçtim. Ben, yüksek katranI görünceye kadar, senin kerestenin esine
rasgelemdim. Senin yüksekliğin altI kez on iki endazeye varıyor. Senin
enliliğin iki kez on iki endazeye varıyor (73). (Bir satır eksik)
Ben seni yapıp Nipur'a getirdim ve orada taktım. Senden böyle bir iyilik
göreceğimi bilseydim, elime bir balta alır, seni paramparça eder ve Fırat
üzerinde gitmek için bir sal yapardım." (Elli satırlık boşluk. Engidu,
Samas'tan lânetini avcının üzerine indirmesini diler:) "... Onun
kazancını yok et. Onun kollarını güçten düşür. Onun gidişini beğenme
.Pesine düştüğü hayvan ondan kaçsın; avcı gönlündekine ermesin!"
Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor: "Senin yazgını
orospu, sana ben yazayım. Bir yazgı ki, sonu gelmesin; sonsuza dek sursun!
Sana ilencilerin en kötüsünü savurayım. Karanlık
yerin ilenci sabahın erkininde karşına cılksın! Gece yarısına kadar
zevkinin evi sana belâ olsun (74)! (Sekiz satırlık boşluk.Anlaşılabildiğine
göre Engidu'nun ilençleri fahişeyi tutuyor:) Şehir lağımlarındaki pislikler
senin yiyeceğin olsun! Şehirdeki bulaşık suları senin içkin olsun! Yattığın
yer sokak olsun, durduğun yer duvar gölgesi olsun! (Bir satır eksik.)
Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!" (On satır boşluk) Saman, onun
ağzından çıkan sözleri işitince, ona gökten seslendi: "Engidu, niçin
fahişeye, orospuya ileniyorsun? O fahişe ki, sana yasamda gereken ekmeği
yedirdi. O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi. Görkemli giysi giydirip, o
şanlı Gılgamış'ı sana yoldaş etti. Simdi senin kardeşin gibi olan arkadaşın
Gılgamış seni, rahat yatağına yatıracaktır. O seni görkemli bir yatakta
rahat ettirecektir. Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir yerde seni
oturtacaktır. Yeryüzünün bütün hükümdarları ayaklarını öpecektir. O, senin
için Uruk halkına ah ettirip onları ağlatacak, mutlu kimselere çevresinde
yas tutturacak ve o, senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir duruma
getirip, senin için kendinden geçerek sırtına bir aslan postu atıp çöllere
düşecek." Bu anda Engidu, Sam as’tan yiğitin sözünü işitince, kükreyen
yüreği hemen dinginleşti. (iki satırlık boşluk. Sonra Engidu yeniden
fahişeden söz ediyor; ama görünüşe göre, bu kez Engidu, fahişeye alaylı bir
dilekte bulunuyor:) "Seni krallar ve beyler sevsin. Kibar delikanlılar
senin için çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler ve senin yoluna
saçlarını yolsunlar! Asker ve subaylar senin için kemerlerini söksünler!
Senin başına lacivert taşı ve altın dökülsün. Hazine bekçisi önceden
üzerine islemişken, şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti
yoluna saçılsın! Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim. Yedi çocuklu bir
karı sana feda edilsin!" Engidu'nun hasta karnı sancı içindedir.
Engidu odasında yalnız başına yatmaktadır. Gece gördüğü düşü arkadaşına anlatıyor: "Arkadaş, bu
gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü yanıt verdi. Ben, yalnız başıma
kırda kaldım. Orada aşık yüzlü bir adam göründü. Yüzü büyük bir kuşa
benziyordu. Kartal pençesi gibi, tırnaklı pençeleri vardı." (12
satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir parçadan elde edilecek sonuca
göre, belki Engidu, bu adamın kendisine bir olumun garip biçimini nasıl
gösterdiğini anlatmıştır:) "Sonra o adam, beni tümüyle değiştirdi.
Kollarım sanki kuşlar gibi tüylendi. Beni elimden tutarak; karanlığın
evine, Irkalla'nIn (75) oturduğu yere, içine ayak basanı bırakmayan eve,
dönüşü olmayan yola, içinde oturanın Işıktan yoksun kaldığı eve, tozun
besin olduğu, çamurun yemek olduğu yere, insanın kuşlar gibi tüylü giysiler
taşıdığı ve karanlık yerde Işığın görünmediği eve götürdü.Girdiğim tozun
evinde (76), tahtlar devrilmiş, kral taçları yere atılmıştı. Anu ve Enlil'e
vekil olan, en eski zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacI taşıyan
beyler, tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar, içmek için
kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı. Girdiğim tozun evinde,yüksek
rahipler ve bakanlar, kutsallık taşıyan kimseler oturuyor. Tanrıların
yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler (77) oturuyor,
Etana (78) oturuyor, Sumukan (79) oturuyor, YerTanrıcısı Ereskigal oturuyor
ve bunun önünde yerin yazmanI Belitseri diz çöküyor. Belitseri, elinde bir
yazI levhası tutarak Ereskigal'a okuyor. O, yönünü çevirip bana
baktı." (Bundan sonra, yaklaşık elli satırlık boşluk geliyor.
Anlaşıldığına göre Gılgamış anasına sesleniyor:) "Onunla birlikte her
güçlüğe katlandım. Onunla birlikte nerelere gittiğimi düşün! Benim
arkadaşım iyi şeyler haber vermeyen bir dua gördü." Onun düşü gördüğü
gün, sona ermişti. Bundan sonra Engidu bir gün, iki gün yattı. Olum
Engidu'nun yatak odasında oturuyor. Besinci,altıncı, yedinci, sekizinci,
dokuzuncu ve onuncu gün... Engidu'nun hastalığı ağırlaştıkça ağırlaştı. On
birinci ve on ikinci gün Engidu olum döşeğine yattı. Bunun üzerine
Gılgamış'a bağırıp ona dedi:"Arkadaş, ben bir ilence uğradım! Savaşta
ölen bir adam gibi olmuyorum. Savaştan korktuğum için simdi onursuz
oluyorum. Arkadaş herkim savaşta ölürse talihlidir; ama ben düşkün bir
durumda oluyorum."
SEKİZİNCİ TABLET
Gün ağarmaya baslar başlamaz, Gılgamış ağzını açıp arkadaşına
dedi:(Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Ilgamış, Engidu'ya gençliğini,birlikte
yaptıkları isleri, özellikle Humbaba'nın olumunu anımsatıyor.Tablet çok
kırık olduğu için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satır tümüyle kırıktır. Bu
satırlarda Gılgamış'ın, Uruk'un ileri gelenlerini Engidu'nun olum döşeğine
çağırttığı anlatılmış olabilir.). Bundan sonra Gılgamış şöyle
haykırdı:"Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin! Ben Engidu için
ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı dokuyorum.Sen
belimin satırı, elimin yayI! Kemerimin kılıcı! Önüme siper olan kalkan!
Benim bayramlık giysim! Benim biricik sevincim! Kotu bir düşman kalkıp beni
soydu (80)! Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini (81)
kovalayan katırcığım (82)! Ey çölün parsI! Dostum! Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım. Biz
istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış
ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok
etmiştik! Simdi seni yakalayan bu uyku nedir?Sen karanlığa gömüldün. Beni
dinlemiyorsun!" Gözünü yokladı; ama Engidu artık gözünü açmadı.
Yüreğini yokladı; yüreği atmadı... Duyduğu acıdan aslan gibi bir böğürtü
kopardı. Tıpkı yavruları astırılan dişi bir aslan gibi. O, Engidu'nun
yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve Ortalığı dağıttı. Güzel giysilerini
paralayıp yerlere fırlattı..(Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış'ın
Engidu'yu yedi gün, yedi gece beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı dolu
çığlıklarıyla arkadaşını yaşama geri döndüreceğini umuyordu.) Seni rahat
yatakta yatıracağım.Evet, seni görkemli bir yatakta rahat ettireceğim.
Evet, bir onur konumunda seni dinlendireceğim. Esenlik olan bir yerde.
Solumda bulunan bir yerde seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları
senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına yas tutturacağım; mutlu
kimselere çevrende acı dolu çığlıklar attıracağım ve ben, senden sonra
bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir
aslan postu alıp çöllere düşeceğim." (Bundan sonra 137 satırlık bir
boşluk geliyor ki, bu boşlukta Engidu'nun gömülmesi anlatılmış olmalıdır.
Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını bilmiyoruz). Gün ağarır ağarmaz,
dışarı, Elemmaku'dan (83) yapılmış büyük bir sofra çıkardı. Akikten bir
fincanI balla doldurdu. Lacivert tasından bir fincanı tere yağla doldurdu.
(Tabletin geri kalan 25 satırı kırılmıştır).
DOKUZUNCU TABLET
Gılgamış, arkadaşı Engidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak dedi:
"Ben ölmeyecek miyim? Ben de Engidu gibi ölmeyecek miyim?Gönlümü
üzüntü kapladı. Bana olum korkusu geldi. Simdi kırlara koşuyorum. Ubar-
Tutus'un oğlu Utnapistim'e gitmek için yol aldım.ivedilikle oraya
gidiyorum. Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları görüp korkuttum. Başımı
yukarı kaldırıp Ay Tanrısı’na yalvardım. Bu yalvarışım bütün tanrılara
yöneldi: Korkulu yerde beni sağ bırakın!"Gılgamış sonunda uykuya daldı
ve gördüğü bir düşü onu irkiltip uyandırdı. Gılgamış şöyle bir düş gördü: O
ayın parlak ışığında yürüyerek bir suru aslana rastladı. Bunları görünce
yaşamından zevk aldı; satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı
kılıcını kınından sıyırıp aslanların arasına daldı. Bunlardan ikisini
oldurup
gerisini dağıttı (84). Öldürülen bu iki aslanın yeşim tasından yontularını
yaptı. Yontuları boyadı ve üzerlerine aslanların adlarını kazıdı. Birisine
..., ötekine de ... dedi ve her iki yontuyu, gece kendisini aslanların
tehlikesinden koruması için, Ay Tanrısı’na armağan etti (85). (22 satırlık
boşluk. Gılgamış bir dağa geldi.) Dağın adI Mâsu'dur (86). Gılgamış bu Mâsu
dağına gelince, günü gününe güneşin çıkmasını ve girmesini bekleyen (87),
başları gökyüzüne kadar yükselen ve göğüslerine kadar cehenneme batmış
bulunan iki akrep insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. Bunlar
öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı. Bunların görünüşü
olumdur. Bunların korkunç görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları
deviriyor.Bunlar,günesin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de
bekliyorlar. Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten gözü karardı
ve o, aklını başına toplayıp bunların yanına yaklaştı. Akrep adam karısına
seslendi:"Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?"Akrep
adamın karısı ona yanıt verdi:"Onda üçte iki tanrılık, üçte bir
insanlık vardır!" Akrep adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna
seslenip su sözleri söyledi:"Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp
buraya benim yanıma kadar geldin? Geçit vermez Irmakları geçtin? Başına
gelenleri bilmeyi pek isterdim." (28 satırlık boşluk. Gılgamış yanıt
verdi:) Utnapistim için, atam olan Utnapistim'in yolunda! O, tanrıların
arasına girdi ve tanrıların toplantısında yasama kavuştu. Ondan oğlum ve
yaşamı soracağım!" Akrep adam ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! Dağların kapuzuna (88) kimseler
girmedi. Dağların içinde iki kez on iki saat uzaklığında bir boğaz vardır;
içi koyu karanlıktır. ışık yoktur. Güneş doğduğu zaman dağın kapısı açılır,
battığı zaman kapı kapanır." (73 satırlık boşluk. Görünüşe göre
Gılgamış Akrep adama yalvarıp yakararak dağdan geçmek için izin almak
gereğini duymuştur.)
Akrep adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a su sözleri
söyledi:"Yürü Gılgamış, korkma! Sana Mâsu dağlarının yolunu acıyorum.
Dağları ve tepeleri güvenerek as! Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün!
Dağın kapısı önünde açılsın!" Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep adamın
sözüne uyup, Samas'ın yolunda dağın kapısından içeri ayak bastı. O, bir kez
iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi.Küçük bir Işık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez iki
saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü.ışık görünmedi. Küçük bir Işık
sızıntısı, karanlığı arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez üç
saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir Işık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez dört
saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir Işık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez beş
saat ileri gidince: boyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir Işık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.O, iki kez altı
saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir Işık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez yedi
saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir Işık
sızıntısı karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez sekiz
saat ileri gidince yorgunluktan soluyordu; fakat karanlık koyuydu, Işık
yoktu. O, iki kez dokuz saat ileri gidince: onun alnına kuzey yeli vurdu.
O, iki kez on saat ileri gidince: kapıya yaklaştı... (Bir satır eksik) O,
iki kez on bir saat ileri gidince: güneş girmeden, o dışarı çıktı (89). O,
iki kez on iki saat ileri gidince: aydınlık parlıyordu. O, cins taslarla
dolu bir bahçeye girdi. Bunların görkemini görünce rahatladı. Akikten
meyveler taşıyan üzüm salkımları (90) dallarda asılıdır. Görünüş çok hoştu.
Lacivert taşı goncalar taşıyor, meyveler taşıyor; görünüşü bir zevktir.
(6'ncI sütunun küçük kalıntıları cins taşlar bahçesini sonuna dek
betimliyor.)
ONUNCU TABLET
Sâkiye Siduri (91), denizin Issız bir kösesine yerleşmiştir. O tahtında
oturuyor. Sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır. Bu ayaklar üzerine
altından yapılmış sıra fıçıları konmuştur. Tanrıca sık bir duvak
örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir. Gılgamış koşup onun yanına geldi. Kirle
örtülüdür. Bir posta bürünmüştür. Bedeninde tanrı eti vardır. Gönlü
üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu. Sâkiye,
onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi kendisine şöyle söylendi:
"Her halde bu adam bir yabanıl hayvan oldurucusudur; ama yolu neden
buraya düştü?"Sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden
sürgüledi. Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti. O, çenesini
kaldırıp bağırmaya başladı Gılgamış ona, Sâkiye'ye seslendi: "Sâkiye,
ne gördün de kapını sürgüledin? Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü
vurdun. Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!" (Bundan sonraki
boşlukta, olasıdır ki, Samas'In günlük dönüsü sırasında Sâkiye Siduri'ye
uğradığı zaman Siduri'nin Gılgamış hakkında Samas'a verdiği bilgi
anlatılmıştır). "O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve
etlerini yiyor. Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı hedefe ne
zaman varacaktır? Ne zaman uygun yeli izleyecektir?" Samas düş
kırıklığına uğrayarak ona donup, Gılgamış'a dedi: "Gılgamış, nereye
koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın!"Gılgamış ona, yiğit
Samas'a dedi:"Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra,
yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim
güneşi görmek istiyor. Kendimi güneşin Aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Fakat ölüm, ne zaman güneşin
ışığını görebilmiştir? (Bundan sonraki boşlukta, Samas'ın Gılgamış'a
avutucu bir yanıt verip vermediği pek belli değildir. Bu arada Samas
gittikten sonra Gılgamış, Sâkiye Siduri'yle yine baş başa kalmıştır).
Gılgamış ona, Sâkiye'ye dedi:"Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı
yakalayıp yok ettim. Ben katran ormanının bekçisini vurdum. Katran
ormanında oturan Humbaba'yı öldürdüm. Dağların geçidindeki aslanları
öldürdüm." Sâkiye ona,Gılgamış:"Eğer sen bekçiyi vuran, katran
ormanında oturan Hum baba’yı öldüren,dağların geçidindeki aslanları
öldüren, gökyüzünden aşağı boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış'san ne diye yanakların
erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün
arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var? Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan
bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından
çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?" Gılgamış
ona,Sâkiye'ye dedi:"Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı
sevdiğim arkadaşım,benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı
sevdiğim Engidu,
insanlığın yazgısına kavuştu (92). Onun için gece ve gündüz ağladım..Onun gömülmesine
razı olmadım. Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı diye. Yedi gün yedi gece
böyle yaptım. Burnundan kurtlar düşünceye kadar. O, oraya gitti gideli
yaşamı bulamadım. Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum. Sâkiye,
simdi senin yüzüne bakıyorum.Sonsuz derdim olan olumu görmeyim diye!"
Sâkiye ona, Gılgamış'a dedi:"Gılgamış nereye koşuyorsun? Sen aradığın
yaşamı bulamayacaksın.
Tanrılar insanları yarattığı zaman, onlar insanlara olumu verip yaşamı
kendi ellerinde tuttular. Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz
kendini eğlendir! Her gün bir senlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna!Üstün
temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol! Elindeki küçüğe bak. Karın
kucağında gününü görsün!" (Küçük boşluk).
Gılgamış ona, Sâkiye'ye dedi:"Simdi, Sâkiye, Utnapistim'e giden yol
hangisidir? Haydi bana onun ismini (93) ver! Bana simi versene! Olursa
denizi aşayım; olmazsa kırdan geçim gideyim! Sâkiye ona, Gılgamış'a
dedi:"Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. Eskiden beri denizi
hiç kimse asmamıştır. Denizi asan yalnızca yiğit Samas'tIr. Samas'tan
başka, öte geceye kim gider? Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir. Bundan
başka orada olum suyu da vardır. Bu, denizin onunu kapar! Gılgamış,şimdi
denizi assan bile, ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın?Gılgamış
orada bir Ursanabi var. O, Utnapistim'in gemicisidir. Onunla birlikte
Tastan kiler (94) var. Ursanabi, orman içinde kertenkeleyi toplar. Onu sen
kendin bulmalısın. Olursa onunla birlikte as; olmazsa geri don!"
Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine
takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak,Tastan kilerin
yanına indi ve bir ok gibi onların arasına duştu. (Belki küçük bir boşluk)
O hırsla onları darmadağın etti. Bu sırada Ursanabi geri dönüp Gılgamış'ın
tepesine dikildi ve onun gözlerine baktı. Ursanabi ona,Gılgamış'a dedi:
"Söyle bakalım senin adın nedir? Ben uzaktaki Utnapistim'in
kölesiyim!"Gılgamış ona, Ursanabi'ye dedi:"Benim adım
Gılgamış'tır. Ben, Anu'nun evi olan Uruk'tan gelenim. Ben,dağlarda iz güdenim.
Uzun bir yoldan, günesin çıktığı yoldan gelenim. Ursanabi, simdi seninle
yüz yüzeyim. Bana uzaktaki Utnapistim'i göster!" Ursanabi ona,
Gılgamış'a dedi:"Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne
diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün
ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye krallığı unutup kırlara
düşüyorsun?" Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi:"Ursanabi,
yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı, gönlüm üzgün olmasın mı,
yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi,yüzüm ayazdan ve
günesin sıcağından çökmesin mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim
dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey
çölün parsI! Dostum Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolasan yaban
eşeğini kovalayan katırcığım! Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara
tırmanmıştık. Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin
girmediği yere girmiş,Humbaba'yı yok etmiştik. Dağların yolaklarında
aslanlar vurmuştuk!Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı
sevdiğim arkadaşım;benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı
sevdiğim Engidu'yu insanlığın yazgısı yakaladı. Onun için altI gün yedi
gece ağladım Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye
kadar.Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye
korktum.Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek beni daha
çok sıktığından, kırlarda uzun yolculuk yapıyorum. Engidu'yu düşünmek beni
daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl susayım?
Ah, nasıl susayım? Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra,yerin altına
başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek
istiyor. Kendimi günesin Aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim için
karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Ama olu, ne zaman güneşin ışığını
görmüştür?" Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi:
"Simdi, Ursanabi, Utnapistim'e giden yol hangisidir? Haydi bana onun
simini ver! Bana simi versene! Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçim
gideyim!" Ursanabi ona, Gılgamış'a dedi:"Ey Gılgamış, kendi
ellerin geçişe engel oldular! Sen Tastan kileri darmadağın ettin... sen
kürekçileri yok ettin. Tastan kiler darmadağın oldukları için geçit yoktur!
Gılgamış, baltayı eline al! Hemen aşağı ormana geri git, karşına çıkacak
olan beş kez on iki endaze uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes ve sonra
onlara meme biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!" Gılgamış, bunu
duyar duymaz baltayı eline aldı ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana
geri gitti. Beş kez on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği
kesti ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Ursanabi'ye getirdi. Gılgamış ve
Ursanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar.
Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi. Ursanabi, böylece olum suyuna
dek vardı. Ursanabi ona, Gılgamış'a dedi:"Sakın Gılgamış! Bir kürek
al! ölüm suyu eline değmesin. Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü
küreği al! Gılgamış, besinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al!
Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu küreği al! Gılgamış, on birinci
küreği, on ikinci küreği al!" Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği
kullanmıştı. O, bu sırada kemerini çözdü... Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp,
geminin ambarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı
kaldırdı.Utnapistim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece
söylendi:"Geminin Tastan kileri niçin kırılmış? Geminin sahibi olmayan
biri niçin gemiye bindi? Buraya gelen benim adamlarımdan biri
değildir."(Üç satır eksik)
"...günlün benden ne diliyor?"(20 satırlık boşluk. Gılgamış
Utnapistim'e vardı:)Utnapisim ona, Gılgamış'a dedi:"Ne diye yanakların
erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün
arıklamış? Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün, uzun yolculuk yapan bir
yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün ayazdan ve günesin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?" Gılgamış ona,
Utnapistim'e dedi:"Utnapistim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm
arıklamasın mI, gönlüm üzgün olmasın mI, yüzüm uzun yolculuk yapan bir
yolcunun yüzüne dönmesin mi, yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin
mi, krallığı unutup kırlara düşmeyim mi? Benim dostum, dağlarda tek başına
dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsI! Dostum
Engidu!Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolasan yaban eşeğini kovalayan
katırcığım! Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gökyüzünün
boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere
girmiş,Humbaba'yı yok etmiştik! Dağların yolaklarında aslanları
vurmuştuk!Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim
Engidu'yu,insanlığın yazgısı yakaladı.Onun için altI gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım,burnundan kurtlar düşünceye kadar.Arkadaşımın
başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.Ölümden korktuğumdan
kırlara düştüm. Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından kırlarda
uzun yolculuk yapıyorum! Engidu'yu düşünmek,beni daha çok sıktığından,
kırlarda uzun yollar yürüyorum! Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Sevdiğim arkadaşım toprak oldu! Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu!Ben
de onun gibi yatmayacak mıyım ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak
mıyım?" Gılgamış ona, Utnapistim'e dedi:"Hadi gidelim. Herkesin
ağzında dolasan, uzaktaki Utnapistim'i görmek istiyorum (96). Bütün
ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar astım.Bütün denizleri gece geldim.
Gözlerim tatlı uykuya doymadı. Her zaman gecelemeden özeğim tükendi.
Organlarımı sızı kapladı. Daha Sâkiye'nin evine varmadan ustum başım
paralandı. Ayı, sırtlan, aslan,pars, kaplan, yağmurca ve dağ keçisi
oldurdum. Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum. Çektiğim bu yıkım,
artık önüme kapısını kapasın. Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun. Artık
bana çocuk sevinci verilsin." (Bir satır anlaşılmamıştır)Utnapistim
ona, Gılgamış'a dedi: "Ey Gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde
niçin yoksulluğa düştün? Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına
karşı geliyorsun? Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi. Ey Gılgamış,niçin
aptala dondun? (30 satırdan çok suren bir boşluktan sonra,Utnapistim'in
sözü kesilmiyor gibi görünüyor:)Kızgın olum, insanI sinsi hep arkadan
izler. Herhangi bir zamanda bir ev yaparız, herhangi bir zamanda bir belge
damgalarız.Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler.
Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar (97). Herhangi bir
günde Irmak tasar ve ülkeyi su basar. Balıkçıl kuşları Irmak boyunca
uçarlar.Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar; ama, eskiden beri hiçbir şeyde
kararlılık görülmez (98). CalInan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi
çizilmez. Be hey insan oğlu, be hey adam; beni kutsadıktan sonra (99),
büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı. Yazgıyı oluşturan Ant (101)
tanrıçası, onlarla birlikte alınyazısını
belirledi. Olumu ve yaşamı onlarla birlikte saptadı; ama onlar ölümü
bildirmediler."
ON
BİRİNCİ TABLET
Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapistim'e dedi:"Utnapistim, sana
bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin. Evet,benden ayrı değilsin,
benim gibisin! Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır! Nasıl oluyor da
böyle sırt üstü yatıyorsun? Anlat! Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya
nasıl karar verdin?" Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi:"Gılgamış,
sana gizli bir şey açayım Tanrıların gizini söyleyeyim:Suri pak (103),
senin bildiğin bir kent, Fırat’ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken,
tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi.
Bunların babaları soylu Anu,hükümdarları yiğit Enlik,büyük vezirleri
Ninurta,su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı.
Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı: "Kamış
çit, kamış çit!Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa (104)!
SurippaklI Ubar-Tutu'nun (105) oğlu (106), evi sok. Bir gemi yap. Serveti
bırak.Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her
türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanI uyumlu bir ölçüde
olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir
çatI kur." Ben, bunu anlar anlamaz Ea'ya, efendime dedim: "iyi,
anlaşıldı efendim. Simdi bana ne dedinse iyi dikkat ettim. Ben yapacağım.
Fakat, kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?" Ea,konuşmak için
ağzını açıp bana, kölesine dedi:"Be adam, insanlara söyle dersin:
Sanırım Enlil benden nefret etmeye başladı. Bunun için sizin kentinizde
artık kalmayacağım. Enlil'in toprağına artık ayak basmayacağım. Apsu'ya
(107) inmek istiyorum. Orada beyim, Ea'nIn yanında kalacağım. Ea, üzerinize
bir bereket yağmuru yağdıracaktır. Bundan sonra, tufan, kuşların saklı
yuvalarını ve balıkların sığınaklarını size getirecek ve bol urun
alacaksınız. Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru
yağdıracaktır." Halk çevresine toplandı. (Bundan sonraki 4 satırda
yaşlıların ve gençlerin gemiye gerekli gereçleri taşıdıkları
anlatılmaktadır.) Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü
erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Besinci günde geminin
kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli (omurgası) bir iki
(108)genişliğindeydi. Kenarları (küpeştesi) iki kez on kamış (109)
yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da
her yanI, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra geminin dış yüzünü
(bordasını)hazırladım ve onları boyadım. Gemiyi altI katlı yaptım. Geminin
alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza
boldum.Ortasına da su kazıkları çaktım (110). Güzel kürek seçtim. Ve
geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana 21600 ...... zift
döktüm). Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım.Tekneciler, gemiye
10800 sırlık (112) getirdiler. Bunun üçte biri peksimet kızartmak için
harcandı; üçte ikisini de gemici sakladı.isçilere çok sığır kestim. Ve her
gün koyun boğazladım. Ustalara,Irmak suyu gibi bira, rakı, sırlık ve şarap
akıtıldı. Bunlar, Nevruz bayramına benzer bir bayram kutladılar. Ustayı
yağlamak için kendi elimi de bulaştırdım. Gemi yedinci günde tamam oldu.
Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte ikisi suya girinceye
dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı. Elime
gecen her şeyi içine yükledim. Elime gecen her gümüşü içine yükledim. Elime
gecen her altını içine yükledim. Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye
bindirdim. Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün ustaları
gemiye aldım. Samas, bana bir sure verdi: bulutları güden, akşamleyin bir
buğday yağmuru yağdıracak diye. O zaman gemiye bin ve kapını (lumbar ağzI)
kapa diye. Bu sure yaklaştı: bulutları güden, akşamleyin buğday yağmurunu
yağdırıyordu. Ben havanın yüzüne baktım. Hava,akılmayacak kadar korkunçtu.
Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. Gemici Pusur-Amurri'ye, gemiyi
yaptığından dolayI, sarayI her şeyiyle teslim ettim. Artık gökten kara
bulutlar yükseldi. Bulutların içinde Adad (113) gürledi. Sullat ve Hanis
(114), tanrıların kafilesini çekiyorlardı. Saray Ulaları, bunların pesi
sıra dağları ve ovaları asıyorlardı. Büyük ira (115), bütün bentlerin
kazıklarını çekti.Ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı.
Anunnaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı. Tanrıların
saçtıkları Işın, ülkeyi kızıla boğuyordu. Fırtına tanrısının saçtığı
yalım,gökyüzünü yalıyordu. Bütün güneşin Işıklarını kararttılar. Büyük
fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini sildi
süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi.
Rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi
göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile
tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar
cılktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı.Göğün en son
eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. istar çocuğuna ağlayan bir ana gibi
bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu:Yazık o güne. O
gün çirkef olsun. Benim, tanrılar meclisinde kötülük buyurduğum o gün. Ben
nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük buyurdum? Nasıl oldu da
insanları yok etmek için bu savaşsımı buyurdum? Benim sevgili insanlarım,
denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi doğuyordu? Anunnaki tanrıları
onunla birlikte âh ediyorlardı. Onlar, yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı.
Dudakları çatlamıştı (116). Ve ağızlarından buhar çıkıyordu. Fırtına ve
tufan, altI gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Artık
yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları
bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, simdi dinginleşti. Kotu rüzgâr
dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı.
Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü. Bunun
üzerine hava deliğini açtığım zaman, günesin sıcağı burnumun kanatlarına
vurdu. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Göz yaşlarım burnumun kanatlarından
akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki
kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nissir
(117) dağına oturdu. Nissir dağI gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı.
Birinci gün, ikinci gün Nissir dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya
bırakmadı. Üçüncü gün, dördüncü gün, Nissir dağI gemiyi tuttu ve onu
sallanmaya bırakmadı. Besinci ve altıncı gün Nissir Dağı gemiyi tuttu ve
onu sallanmaya bırakmadı. Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp
uçurdum. Güvercin gitti, geldi. Onca konacak bir yer belli olmayınca geri
dondu. Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıca gitti, geldi. Onca
konacak bir yer belli olmayınca geri dondu. Dışarı bir karga çıkarıp
uçurdum. Karga gidip bir kediyi (118) gagaladı. Bundan sonra dört rüzgâr
yönüne her şeyi dışarı salıverip bir kurban kestim. Dağın tepesinde bir
tütsü süngü hazırladım. Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri
yerleştirdim.Bu küplerin taslarına güzel kokulu kamış, katran sakızı, ve
mersin kokusu (myrte) doktum. Tanrılar bu güzel kokuyu aldılar. Tanrılar,
kurban verenin tepesinin üstünde sinekler gibi toplandılar. Büyük tanrıca
oraya gelir gelmez kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı yukarı
kaldırdı: "Siz oradaki tanrılar! Ben boynumda taşıdığım bu gerdanlığın
taşlarını nasıl unutmuyorsam, bu günleri de sonsuza dek anımsayacağıma ve
asla unutmayacağıma ant içerim. Bütün tanrılar bu güzel koku sungusuna
gelsinler. Ama, Enlil bu sunguya gelmesin! Çünkü koru körüne tufan yaptı ve
insanlarımı yıkıma uğrattı!" Enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce
öfkelendi. igigi tanrılarına son derecede kızdı: "Buradan bir can
kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!" Ninurta, konuşmak
için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi: "Böyle bir şeyi Ea'dan başka
kim bulup düşünebilirdi? Her beceriyi, her hileyi yalnızca Ea bilir."
Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi: "Ey tanrıların
büyük üstadI, ey yiğit Enlil! Ah, nasıl olur da sen körükörüne tufan
yaptın? Onun sucunu suçluya yüklet! Kelepçesini gevşet ki etini kesmesin.
Yine kelepçesini çek ki daha gevsek olmasın (119). Senin yaptığın bu tufan
yerine, bir aslan kalkıp insanları azaltsa daha iyiydi! Senin yaptığın bu
tufan yerine, bir kurt kalkıp insanları azaltsaydı daha iyiydi! Senin
yaptığın bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara ulaşsaydı
daha iyiydi!. Ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım! Aklı pek çok
olan (120) bir düş gösterdim. O, böylece tanrıların gizini öğrendi. Simdi
onun için bir karar vermek sana düşer!" Enlil, geminin içine binip
elimden tuttu ve beni karaya çıkardı. Kadınımı da çıkarıp yanında diz
çöktürdü. Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı.
"Utnapistim, bundan önce bir insandı. Fakat simdi, Utnapistim ve
kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! Utnapistim otursun! Uzakta. Irmakların
denize döküldüğü yerde!" Enlil'in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve
uzakta, Irmakların ağzına oturttular. Simdi sana tanrıları kim toplayacak?
Aradığın yasamı nasıl bulacaksın? Haydi altI gün ve yedi gece uykusuz
kal!" O,dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis gibi yavaş
yavaş soluğunu verdi (121). Utnapistim ona, karısına dedi: "Adama bak!
Yaşamı istiyordu. Uyku ona sis gibi, yavaş yavaş soluk verdi!" Karısı
ona, Utnapistim'e dedi: "Sen onu elle de, adam uyansın! O, geldiği
yoldan esenliğe geri dönsün. O, çıktığı kent kapısından ülkesine varsın!"
Utnapistim ona, karısına dedi: "insanoğlu kotudur. Ve o, sana kötülük
eder. Haydi onun günlük ekmeklerini pişir ve her gün başucuna koy! Uyuduğu
günleri de duvara çiz!" O, onun günlük ekmeklerini pişirdi ve her gün
onun başı ucuna koydu. Uyuduğu günleri de ona imledi. Birinci ekmeği
kupkuruydu. ikincisi büzülmüştü. Üçüncüsü yaştı. Dördüncü ekmeğin kabuğu
ağarmıştı. Besinci ekmek küflenmişti. Altıncı ekmek pişmişti. Yedinci ¯ bu
anda adamI elledi ve o, uykusundan irkilip uyandı. Gılgamış ona, uzaktaki
Utnapistim'e dedi: "Beni uyku basar basmaz, sen durmadan beni elledin
ve sen beni uyandırdın." Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi: "Haydi
Gılgamış, günlük ekmeklerini say! Ve iste su duvar, sana uyuduğun günlerin
sayısını göstersin! Birinci ekmeğin kupkurudur. ikincisi büzülmüştür.
Üçüncüsü yaştır. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştır.Besinci ekmek
küflenmiştir. Altıncısı pişmiştir. Yedinci bu anda sen uykudan irkilip
uyandın!" Gılgamış ona, Utnapistim'e dedi: "Bana yardımcı kal!
Nereye gideyim? Bütün organlarımı kotu ruhlar kapladı! Yatak odasında olum
bekliyor; neye baksam, o, olumdur (122)." Utnapistim ona, gemici
Ursanabi'ye dedi:"Ursanabi, denizin rıhtımı seni aldatsın. iki kıyı
arasında gidip gelen gemi senden nefret etsin! Her zaman, erişmek istediğin
denizin kıyısından her seferinde yoksun kal (123)! Buraya getirdiğin adamın
gövdesi kirden kabuk bağlamıştır. Giydiği post, bedeninin güzelliğini
bitirmiştir. Ursanabi, onu alıp yıkanacak yere götür. Kutsal bir rahibin
yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini suyla yıka! O, sırtındaki postu
atsın ve deniz onu götürsün. Onun güzel bedeni parlasın! Yepyeni olsun
başındaki külâh. Bir kaftan giymiş olsun. Görkemli bir giysi! O, ülkesine
giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna varıncaya dek, kaftanI
tiftiklenmeyip yepyeni kalsın (124)". Ursanabi onu alıp yıkanma yerine
götürdü. Kutsal bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini
suyla yıkadı. O, sırtındaki postu attı ve deniz onu götürdü. Onun güzel
bedeni parladı. Yepyeni oldu basındaki külâh, bir kaftan giymiş oldu.
Görkemli bir giysi. O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna
varıncaya dek kaftanI tiftiklenmeyip yepyeni kaldı. Gılgamış ve Ursanabi
gemiye bindiler. Gemiyi dalgaya kaptırarak sürüp gittiler. Karısı ona,
uzaktaki Utnapistim'e dedi: "Gılgamış geldi, yoruldu, güçlük çekti.
Ona ne verdin ki o yurda donuyor?" Fakat o, Gılgamış, geminin küreğini
kaldırdı ve gemiyi kıyıya yanaştırdı (125).
Utnapistim ona, Gılgamış'a dedi: "Ey Gılgamış, geldin, yoruldun,
güçlük çektin. Sana ne verdim ki yurduna donuyorsun? Gılgamış, sana gizli
bir şey açayım. Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana
söyleyeyim: Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama dikenleri gül dikeni
gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline
batacağından korkma!" Gılgamış bunu duyar duymaz derin bir kuyu kazdı.
Ve ayaklarına ağır taslar bağlayıp kuyuya indi. Ayağına bağladığı taşlar
onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı. Ama o, otu
aldı ve dikenleri ellerine battı.
Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı. Kuyunun suyu onu
fırlatıp denizin kıyısına attı. Gılgamış ona, gemici Ursanabi'ye dedi:
Ursanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır. Bu ota,
"yaslı genç olur" denir. Bunu Uruk'a yanımda götürmek istiyorum.
Onu sevdiklerime yediririm. Ve onu parça doğrayalım. Sonra da kendim yiyip
tam çocukluğuma doneyim." iki kez yirmi saatten sonra biraz yemek
yediler. iki kez otuz saatten sonra kendilerini aksam dinlenmesine
bıraktılar. Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü. Suda yıkanmak için
aşağı indi. Bir yılan otun kokusunu aldı. Ve tasların yarığından yukarı
çıkıp otu götürdü (126). Gılgamış geri donduğu sırada yılan gömleğini
atmıştı! Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu. O, gemici Ursanabi'ye
dedi:
"Ursanabi kollarım kimin için yoruldu? Kimin için yüreğimden kanlar
boşandı? Kendime iyi bir şey kazandım. Yer aslanI (127) için iyilik yapmış
oldum. Simdi denizin kabarması, beni iki kez yirmi saat, o yere geri
götürse bile, gereçler kuyuyu kazdığım zaman içine düşmüştü. Burada isime
yarayacak olan gereçleri nasıl bulabilirim? Olmaz! Yurduma geri
dönmeliyim." Gerçekten Gılgamış gemiyi kıyıda bıraktı. iki kez yirmi
saatten sonra biraz yemek yediler. iki kez otuz saatten sonra kendilerini
aksam dinlenmesine bıraktılar. Onlar Uruk pazarına geldiklerinde, Gılgamış
ona, gemici Ursanabi'ye dedi:
"Ursanabi, Uruk duvarının üstüne çık! ileri yürü! Temeli gözden geçir!
Tuğla duvarI gözden geçir! Acaba bunun tuğlaları pişmiş değil midir? Temeli
yedi bilge kurmamış mıdır? 3600 donum kent. 3600 donum hurma bahçesi, 3600
donum kerpiç kuyu. Üstelik istar tapınağının çukuru. Bunların topu üç kez
3600 donum. Ve iste bunların hepsi Uruk'tur."
ON
İKİNCİ TABLET
Gılgamış destanI 11'inci tablette sona ermiştir. 12'nci tablet ancak bir ektir.
Ve destanla hiçbir ilgisi yoktur. 1'inci tabletten 11'ncitablete dek olan
bolumu serbest bir koşuktur ki, eski kaynaklardan yararlanılmış olmasına
karşın, bunlardan bağımsız olarak değiştirilip yeni bir kalıba sokulmuştur.
12'nci tablet ise, İsa’dan önce yaklaşık 2000 yılında yazılmış olan Sumerce
bir metnin aslına bağlı çevirisidir ve bu tabletin çevirmeni, metinde en
küçük bir değişiklik yapmamıştır. Bu Sumerce metnin birinci kısmının
yarısı, bundan birkaç yıl önce elimize geçmiştir. Bunun nasıl bittiğini
bilmiyoruz. Olasılıkla birkaç yüz satırdan oluşan bu Sumerce metnin içinde,
Akatlı çevirmen ancak 154 satırı çevirmiştir. Bundan dolayI bu tablette
anlatılan olaylar, bütünlüklerini yitirmiş demektir. Görünüşe göre bu
çeviri, yer altı dünyasını heyecanlı betimlemesi ve bu dünyanın yaşamının
anlatımından oluşmaktadır. Yeraltı dünyasının heyecanlı betimlemesini ve bu
dünyanın yaşamını su nedenle veriyor: Gılgamış, gök tanrıçası istar'la
barışmak için, ona olağanüstü iyi ve değerli ağaçtan yapılmış bir taht
sunmak istiyor. Bu amaçla çok yaşlı ve kalın bedenli bir Huluppu (128)
ağacını devirmeye gidiyor. Bu ağacın tepesindeki yaprakların arasında, unlu
fırtına kuşunun yuvası bulunuyor. Kimi Sümer söylencelerinde yavrusuyla
birlikte gecen bu kus, kartal ve aslanın bileşimi olan bir yaratık olarak
betimlenir.Ağacın kökleri arasında, hiçbir büyünün etkileyemediği yılan
yuvası bulunuyor.Ağacın gövdesindeyse Bakireler Tanrıçası Lilit'in evi
vardır. Gök Tanrıçası, sonraki Babil dininde en korkunç bir gulyabani olan
bu Lilit'e, söylencemizde ilgi gösterip iyi davranıyor ve Lilit, Gılgamış'
ın bu ağacı devirmesiyle hemen o anda özgürlüğüne kavuşuyor:Gılgamış,
serüvenini başarıyla bitirdikten sonra, bir ganimet olarak bu ulu ağacın
hem gövdesini, hem de dallarını Uruk'a getiriyor. Fakat yeraltI dünyasının
tanrıçası Ereskigal, istar'a sunulacak bu armağanı kıskanıyor. Ve
yeraltından yeryüzüne dek bir çukur acıyor; gerek ağacın gövdesi, gerekse
dalları bu çukurdan cehenneme düşüyor. iste bu noktadan sonra 12'nci tabletimizin
arkası geliyor.Sümer yazmasına göre Engidu, Gılgamış'ın arkadaşI değil,
kölesidir. Efendisinin çukurdan aşağı, cehenneme düsen değerli ağaçlarını
geri çıkarması için, bu ise hazır bekliyor. Engidu, efendisine, göreceği
hizmetle ilgili olarak, su sözleri söylüyor (129):
I
"Ağacın bedeni hemen bugün, Nacar'In evine bırakılmış olacaktır.Ağacın
dalları Nacar'In keseri için hazır olacaktır. Efendim, niçin ağlıyorsun?
Hemen bugün, senin ağacın bedenini yerin altından çıkaracağım. Dalları
cehennemden yukarı getireceğim.""Eğer bugün yeraltı dünyasına
gidersen, kutsal şeyler önünde başını eğmemelisin.Temiz bir gömlek
giymemelisin. Yoksa hemen senin bir yabancı olduğunu anlarlar. Mermer
şişecikten alınmış güzel kokuyu sürünmemelisin. Yoksa onlar güzel kokuyu
alınca hemen çevrene toplanırlar. Gürzünü (130) yeraltI dünyasına
düşürmemelisin. Yoksa gürzle öldürülmüş olanlar hemen çevrene toplanırlar.
Eline sopa almamalısın. Yoksa ruhlar senden titrerler. Ayağına ayakkabı
giymemelisin. Yerde gurultu etmemelisin. Sevdiğin karını öpmemelisin.
Kendisine kin beslediğin karını dövmemelisin. Sevdiğin çocuğunu
öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin çocuğunu dövmemelisin. Yoksa cehennem
senin için sokurtu, homurtu yapar." Bu Sumerce şiirin deyiş özelliği;
olayların birbirini düzenli olarak izlememesidir. Örneğin, simdi Engidu'nun
yeraltına gittiği anlatılıyor; ancak, birdenbire de çıplak bir tanrıçanın
betimlemesi yapılıyor. Burada betimlenen Tanrıca Nin-Asu'dur. Bu bitkiler
tanrısallığını çok iyi tanıyoruz. Bu tanrısallık, her yerde bir tanrı
olarak görüldüğü halde, bizim destanımızda birdenbire tanrıca olarak
karşımıza çıkıyor. Simdi burada biz doğrudan doğruya birbirine bağlı
olmayan sahneleri birbirine şöylece bağlamayı deneyeceğiz: Engidu yeraltına
iner inmez, adI gecen Tanrıca Nin-Asu'nun kutsallığına ayak basıyor.
Engidu, çıplak tanrıçanın güzelliğinden ve vücudunun parlaklığından dolayI
kendinden öyle geçiyorki, Gılgamış'ın kendisine verdiği bütün öğütleri
unutuyor. Böylece o, yer altı dünyasında yakalanıyor ve Gılgamış, değerli
ağacından başka, kendisine bağlı olan kölesi Engidu'yu da
yitiriyor.
II
O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya yaklaşıyor.
Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak
bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü.
III
Engidu, yeraltI dünyasına gidip tanrıçayı görünce, bu tanrısallık önünde
başını eğdi. Temiz bir gömlek giydi. Hemen onun bir yabancı olduğunu
anladılar. Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu surundu.Onlar güzel
kokuyu alınca hemen çevresine toplandılar. Gürzünü yer altı dünyasına
düşürdü. Gürzle öldürülmüş olanlar çevresine toplandılar. Eline sopa aldı.
Ruhlar ondan titrediler. Ayağına ayakkabı giydi. Yerde gurultu etti.Sevdiği
karısını öptü; kendisine kin beslediği karısını dövdü. Sevdiği çocuğunu
öptü; kendisine kin beslediği çocuğunu dövdü. Cehennem onun için sokuştu ve
homurtu yaptı.
IV
O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu Ana'ya
yaklaştı. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti. Onun göğsü mermerden
yapılmış yuvarlak bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü (131).
V
O zaman Engidu yeryüzüne çıkmak isteyince, onu ne belâ getiren ruh, nede
hastalık ifriti yakaladı; onu cehennem kralının amansız bir şeytanı
yakaladı.Onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp
ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu.
VI
O zaman Ninsun'un oğlu, kölesi Engidu için ağladı. Ve tek başına kalkıp
Enlil'in Ekur evine (132) gitti."Enlil baba, bugün ağacımın bedeni
yerin altına düştü. Ağacımın dalları da yerin altına düştü. Bunları
çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren ruh, ne de
hastalık ifriti yakaladı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem
kralının amansız bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı;
o, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu."
Bunun üzerine Enlil Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi. Gılgamış, Sin
Baba'ya başvurdu: "Sin Baba bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü.
Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ getiren
ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, cehennem kralının amansız bir
şeytanI yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında
düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi oldurdu." Bunun üzerine Sin
Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt vermedi.
VII
Gılgamış tek başına kalkıp Ea'nIn E-Apsu evine (133) gitti: "Ea Baba,
bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü. Ağacımın dalları da yerin altına
düştü. Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne belâ
getiren ruh yakaladı ve ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, yeraltının
kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız bir şeytanI yakalamadı;
onu, yeraltının kendisi yakaladı; o, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu,
yeraltının kendisi oldurdu." Ama, Ea Baba ona su yanıtı verdi:
"Cehennem kralI yiğit Nergal'a başvur! Ereskigal'In (134) ağabeyi Kral
Nergal'a başvur! Eğer cehennemin kralI yiğit Nergal yeraltının hava
deliğini açacak olsaydı, o zaman Engidu'nun ruhu hafif bir yel gibi yerin
altından çıkardı."
VIII
(Bu yazınsal deyişe göre, simdi Engidu'nun ruhunun gerçekten yeraltından
yeryüzüne çıktığı kendiliğinden anlaşılmış oluyor.) Bunlar birbirleriyle
kucaklaştılar. Bir turlu birbirlerinden ayrılmakistemediler. Birbirlerine
anlatmaktan usanmadılar. "Arkadaşım (135), söyle bana! Söyle bana,
yeraltında gördüklerini anlat bana!" "Söyleyemem arkadaşım!
Söyleyemem! Sana yeraltI dünyasında gördüklerimi anlatacak olursam, sen
oturup ağlamalısın. Ve ben de oturup ağlayayım. Ellemekle zevk duyduğun
benim güzel bedenimi, simdi böcekler, eski bir giysiyi yer gibi yiyor.
Ellemekle zevk duyduğun benim güzel başım, bir çamur teknesi gibi toprak
doludur."
IX
Engidu, söyle diyerek büzülüp toprağa çömeldi."Arkadaşım, yeraltI
dünyasında şunları gördüm: (Tablette, Engidu'nun yeraltI dünyasıyla ilgili
sözlerinin bulunduğu yer kırıktır. Söylenen bu sözler yaklaşık 30
satırdır.)
X
(Bu sahne, Gılgamış'ın, yer dünyasının ayrıntılarıyla ilgili olarak sorduğu
soruları ve Engidu'nun buna verdiği yanıtları içermektedir ki bu bolumun,
yaklaşık ilk 15 satırı kırıktır.) "Sehpaya asılmış olanı gördün
mu?" - "Evet gördüm. Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı,
çivinin kopmasıyla kurtulurdu." - "Eceliyle öleni gördün
mu?" - "Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup, su, soğuk su
içiyor." - "Savaş alanında öleni gördün mu?" - "Evet
gördüm. Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun için
çalışıyor." - "Cesedi kırda bırakılmış (mezara gömülmemiş) olanı
gördün mu?" - "Evet, gördüm. Onun
ruhu yeraltI dünyasında uyumuyor." - "Ruhuyla kimsenin
ilgilenmediğini (136) gördün mu?" - Hayvanlara yedirilen tencere
kazıntısı ve sokağa atılan yemek artıkları onun besinidir." (Destan
burada sona erdi. Destanın son tableti nasıl tutarsız bağladıysa yine
tutarsız olarak böyle biter.)
ACIKLAMALAR
(1) "Bahri recez" Arap şiirinden OsmanlI-Turk şiirine gecen ve
divan edebiyatımızda kullanılan aruz biçimlerinden biridir. Gılgamış
destanının, binlerce yıl önce aruzla yazıldığını duymak ilk anda garip
gelebilir. Ancak, günümüzün Ortadoğu gelenek ve göreneklerinin pek çoğunun
kökeninin Sümerlere kadar uzandığının, kazılarda elde edilen bulguların
incelenmesiyle bilimsel olarak kanıtlandığını göz önünde tutarak, bu
acıkmamayı yazan çevirmenin ya da Prof. Landsberger'in bir bildiği olduğunu
düşündük ve açıklamayı koruduk. (Yayımlayan.)
(2) Nuh adI, Sâmi dillerinde kullanılır. Metinde, Nuh adI yerine
Utnapistim denmektedir. Gerek Nuh'un, gerekse Utnapistim'in sözlük
anlamları belli değildir.
Sümerler Nuh Peygambere, Zi-UD-SUDDA diyorlardı. Bu addaki 'Zi', 'yasam,
can, ruh' demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına gelir. Bu üç
sözcükten oluşan ad, 'uzun omurlu' demektir.
(3) Savaş ve aşk tanrıçası istar'In tapınağı.
(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha değerliydi.
Pismiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak kullanılırdı.
(5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun tanrısı
Ea'nIn öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik
öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.
(6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki baş tanrısından biri göğün
Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine,
Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık (Prof. Landsberger). (7)
Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukarı 20 cm.
(8) Bizim hep "ağlıl bol Uruk" diye çevirdiğimiz tümce, daha
doğru olarak, "Koyun ağıllarının kenti olan Uruk" diye
çevrilmeliydi. "Bol ağıl" Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat,
Uruk'un Tanrıçası olan istar'a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.
(9) Gılgamış'ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan
çobanlıkla,yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.
(10)
Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha küçük
tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan
yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor.
(11) Büyük ana tanrıçalardan birinin adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu'nun biçimini
ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir buyu yapıp, ruhunda
canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger).
(13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki, en çok
da Irmak kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak
ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar
ne türdense, o tur ya da başka tur hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın
yanına bağlanır.
(16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşI olarak yorumluyoruz. Bu,
en büyük gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu vuran
cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada "addeğişimi " (metonomasie) vardır (Prof.
Landsberger).
(22) "Allah’ın emri olmak" deyimi, cinsel ilişkide bulunmak ve
yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu
ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi
görülmektedir.
(23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait
45. satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle çevirmedim. Prof.
Landsberger bu satırı çıkarmamamı salık verdi..
(24)Ceylânların, geyiklerin, yagmurcaların birdenbire
sıçramalarına"mertlemek " denir.
(25) Güneş Tanrısı.
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu
değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay
yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta
gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış'a koşnul
bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla
anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son
yazmasında bulunuyor. Schott'un metniyse, en son yazma olan eski Babilce
metinden çevrilmiştir (Prof. Landsberger).
(28) Gılgamış'ın anası.
(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı
(Prof. Landsberger).
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da
güçtür.
(31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler bunu
"ius primae noctis" (ilk gece hakkI) diye yorumluyorlarsa da, bu
yorum genellikle kabul olunmuş değildir. (32) Çocuk doğduktan
sonra,göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış'ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Gılgamış'ın izhara ile evlenme hazırlığı akla geliyor.
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıcadır (Prof. Landsberger).
(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazen bağlanma, kapılanma
anlamında da kullanılır.(CN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (CN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).
(40) Gılgamış'ın Engidu'ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur.
(42) Faldan, isin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran’da.
(44) Düşte bildirsin.
(45) Gılgamış'ın koruyucu tanrısı (Prof. Landsberger).
(46) Su taşımağa yarar tulum (CN).
(47) Yaslılardan (Çeviren).
(48) Emanet etmek anlamında.(CN)
(49) Anlaşılmaz bir sözcük.
(50) Güneş tanrısına su sunmak için.
(51) Kalk, fırla, sıçra demek.(CN)
(52) irnina, istar'la (Babillilerin Venüs’ü) ilgili bir yakarıda istar'la
bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor: "Sen en güçlüsün,
igigilerin (yeryüzü tanrılarının) en büyüğü, sen kraliçesin. Kükreyen
aslan, kızgın vahşi boğanın... (Sin'in Tanrısı) güçlü kızı, sana karşı
duracak kimse yoktur." Buna göre, irnina, gezegenlerin tanrıçası
Venüs’tür (Schott).
(53) Gılgamış'ın.
(54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o zaman da varmış.
(55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri için
serpilir.Bu ruhlar düşte görünürler.
(56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin yellerin etkisiyle
devrilip iki kat olan buğdaylara benzetiliyor. Bir buğday eğildiği zaman
başağI nasıl köküne kadar dayanırsa Gılgamış'ın o anda büzülerek uyuduğunu
anlatıyor (CN).
(57) Cinsel anlamda.
(58) Belki arabanın bir süsü.
(59) Katran ağacı güzel kokar (CN).
(60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.
(61) Yesb de denen sert ve değerli bir tas (CN).
(62) istar'In sevgilisi olan Temmuz, yazın ölen bitkilerle birlikte
cehenneme gider; bütün ülkede bunun için yas törenleri yapılır. İster iki
ay sonra, onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir.
(63) Yani "Kanadım" diyor (Prof. Landsberger).
(64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten söz edilmektedir. Belki
istar'In çobana önerdiği aşk eğlenceleri de kaba bir biçimde anılaştırılmış
olabilir.
(65) Çobanın damak tadI olmadığından, istar'In
sofrasındaki yemekleri beğenmeyip anasının yemeklerini arıyor (CN).
(66) Hurma bahçelerinde yasayan ve hurmalara zarar veren adı bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.
(67) içi bos, özsüz buğdaya "kavuz" denir. "Kavuz
yılları" sözüyle de kıtlık yılları anlatılıyor (CN).
(69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı (CN).
(70) Schott, burada yalnızca Boğazköy’de ele gecen metne göre
"senin" diyeceği yerde "benim" diye bir değişiklik
yapmıştır. Bunun için de su iki nedeni ileri sürmektedir: 1. Gılgamış'ın,
Humbaba'nIn üzerine yaptığı sefere Samas neden olmuştur, diyor. Halbuki
Samas'In bu sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum. Gılgamış
bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak Samas, seferde
Gılgamış'ı korumuştur. 2. Schott, Enlil'in Humbaba'yI ormana bekçi
olarak koyduğunu ve onun ölümüne neden olduğunu ileri sürüyor. Buna
verilecek yanıt su olabilir: Kutsal katran devrildikten sonra, bekçiye
gerek yoktur. Hem Gılgamış , katranların kerestesinden Samas için değil,
Enlil için bir
kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak yapılan bu kapı, Gılgamış'ın
Enlil'e karşı duyduğu minnet duygusunun bir anlatımıdır (Prof.
Landsberger).
(71) Acık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü edilen kapıya bir
anıştırmada bulunulmuştur. Bu kapı seferin ganimetidir.Ve Enlil'e yapılacak
bir sunudur.Sefer de bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır. Halbuki Enlil
için katlanılan bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa karşı Enlik
değerbilmezlik gösteriyor.iste bu yüzden Engidu hırsından patlıyor,ama
doğrudan doğruya tanrıya dil uzatamayıp hırsını bir çocuk gibi kapıdan ve
bu dramda ancak bir uşak rolü oynayan fahişeden alıyor (Prof. Landsberger).
(72) Engidu'nun sözleri belki sıtma sabuklamasıyla söylenmiştir. Ancak
bu sözler bir düse özgü değildir. Tersine Engidu, büyük bir güçlük ve
yorgunluk içerisinde, taşınması
(68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları. güç olan bir tur
keresteyi, Tanrı Enlil'e bir sunuda bulunmak üzere yurda dek sürüklüyor.
Bütün bu sefere atılması ve öfkesini kapıya karşı göstermesi en doğal
davranıştır (Prof. Landsberger).
(73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır. Kapının yüksekliği 12
metreden artıktır (Prof. Landsberger).
(74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına belâ olmasını diliyor (CN).
(75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.
(76) insanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak toz oldukları için,
burası, yani mezar, "tozun evi" diye anlatılmıştır.
(77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı
belirtiliyor.
(78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yasadığı en eski zamanda,
çobanlara krallık etmiştir.
(79) Suru ve çobanların tanrısı (Prof. Landsberg).
(80) Seni elimden aldı demek istiyor.
(81) Yaban eşeği pek cin bas olduğundan avlanması güçtür ve tek basına
dolaşmaktadır (CN).
(82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır. Anlaşılan Engidu,
becerili bir dağcı ve becerili bir yaban eşeği avcısı olduğu için, katıra
benzetilmiştir (CN).
(83) Bir tur ağaç (CN).
(84) Bu aslan olayI, geriye kalan ve yok denebilecek kadar silik olan
izlerden çıkarılmıştır, bununla birlikte tamamladığımız, bu kırık ve
belirsiz yer, son zamanlarda ele gecen Etice yazılmış bir metin
parçasıyla doğrulanmış görünüyor.
(85) Gılgamış'ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.
(86) ikizler dağI.
(87) Mâsu dağı çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın arasından çıkıyor
(Prof. Landsberger).
(88) Dağlarda bulunan iki yanI dar ve yüksek yarmalar (CN).
(89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle karsılaşmamak için
adımlarını sıklaştırıyordu.
(90) Uzum salkımı gibi akikler.
(91) Bir tanrıça olan bu Sâkiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü
sırasında, yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar (Prof.
Landsberger).
(92) Oldu (Prof. Landsberger).
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen’den
duymuştum (CN).
(94) Tastan kilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin bağlamından
bunların kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü olum suyunun damlası bir
insana sıçrayınca, o insanI olduruyor.Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu
geçsek için belki tastan kürekçiler kullanılmıştır (Prof. Landsberger).
(95) Küreğin suya giren enli bolumu. Destan dönemlerinde bu aynaların
turlu biçimlerde
yapıldıklarını, ele gecen resim ve kabartmalardan anlıyoruz. Nuh'un
gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde olduğunu, bu
destandan öğreniyoruz (CN).
(96) Gılgamış, Utnapistim'i tanımıyor; karşılaştığını başka biri
sanıyor (Prof. Landsberger).
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal
kuruluyor, bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici olusu, Irmağın akışıyla karsılaştırılmak
istenmiyor.
(99) ilerde de göreceğimiz gibi, Utnapistim'e ayrıcalıklı davranıp ona
sonsuz dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir
daha kimse kazanamadı.
(100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltI tanrılarıdır.
(Prof. Landsberger).
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah islerse, içtiği
andI bozmuş olur. insanlar günahı olduklarına göre, yazgıları değişir
demektir (Prof. Landsberger).
(102) Nuh Peygamber, dağların, denizlerin ve olum suyunun arkasında
bulunduğu için, kendisi böyle
niteleniyor. (CN).
(103) Surippak, Uruk'un yaklaşık 30 km. kuzeybatısında, bugün Fara denen
bir örendir (CN).
(104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır. Yelden sallanan
kamışlar, sesi insanlara iletiyor.
(105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre, 18000 yıl saltanat suren
Tutan'dan önceki son söylencesel kraldır (Prof. Landsberger).
(106) Nuh Peygamber'i çağırıyor. Tanrılar toplantısında verilen kararI,
gevezelik edip Nuh'un kulağına iletiyor (CN).
(107) Apse: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı zamanda yerin
üstündeki yağmur suyunun da havuzudur. Ea, hem bu havuzun ve hem de bu
okyanusun beyidir (Prof. Landsberger).
(108) 3528 metre kare.
(109) Kamış: bir olcudur; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.
(110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak anlaşılmıyor; "su
kazıkları" diye sözcük sözcüğe cevirdik.
(111) Bu olcunun ne olduğu belirtilmiyor (Prof. Landsberger).
(112) Susam yağlıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır. Nitekim Nuh
peygamber de bununla peksimet kızarttırmış olduğunu söylüyor (CN).
(113) Fırtına Tanrısı.
(114) Sullat ve Hanis: Fırtına Tanrısı’nın yanında olan iki küçük tanrı.
(115) ira: savaşı ve hastalığı insanların başına saran bir tanrıdır (Prof.
Landsberger).
(116) Korkularından (Çeviren).
(117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında, Rumiye Golü'nün
güneyinde bulunan yüksek dağlardan biri olsa gerekir. Bu yazma, israil
oğulları yazmasından ayrılıyor. israilogullarI yazmasına göre, Nuh'un
gemisi, Ağrı Dağı'nın üstüne oturmuştur (Prof. Landsberger).
(118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların ortasındaki kuru
yerlere dendiği gibi, su altI olmayan dik tarlalara da "keli
tarla" denir (CN).
(119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil'e, bu seslenişiyle adalet
yolunu salık veriyor. Herkesi sucuna göre cezalandırmayı anımsatıyor. Ve
yaptığı tufanla gösterdiği adaletsizliği Enlil'in yüzüne vuruyor.
(120) Akarcası "Atrahasis" olan sözcüğü böyle cevirdik. Bu
sözcük, Nuh Peygamber'in şanlarından biridir.
(121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini zorluyor; ancak, uyku
sis gibi soluğunu ona karsı ufluyor ve uyku, onu soluğuyla boğarak yeniyor
(Prof. Landsberger).
(122) Ekmek sahnesinin anlamı şudur: Utnapistim, taşıdığı kan
dolayısıyla yarI-tanrı olan
Gılgamış'ı , tanrılık niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu
sınav, Gılgamış'ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış, uyumamak için
oturmayıp çömeliyor. Fakat son derece yorgun olduğundan, hemen uykuya
dalıyor. Utnapistim'in karısı uyuyan Gılgamış'ın sınavı başaramadığını
görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri göndermeyi salık veriyor.
Ancak Utnapistim, onun da her insan gibi kotu huylu olduğundan, uyuduğunu
yadsıyarak sonunda bir kavga çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış'ın ne
kadar uyuduğunu kendisine göstermek amacıyla ortaya bir kanıt koymak
istiyor. iste bundan ötürü, konuğun günlük ekmek payI, uyumasına karşın
pişirilip başucuna konuyor. Ve konukevlerinde hep yapıldığı gibi, hesabI da
duvara çiziliyor. Gılgamış, kendisine yüklenen bütün görev günlerini
uykusuz geçireceği yerde, bastan sona uykuyla geçirdikten sonra, Utnapistim
onu uyandırıyor. Utnapistim'in önceden kestirdiği gibi, Gılgamış gerçekten
uyuduğunu yadsıyor; ama, başucuna konan ekmeklerin geçirmiş olduğu
değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu hemen anlaşılıyor. Bunun üzerine,
yaşamı aramaktan vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp talihinden yakınıyor (Prof.
Landsberger).
(123) Gılgamış'ın acıklı durumu, Nuh Peygamber'i üzdüğünden, gemicisi
Ursanabi'ye yukarıdaki
gibi ileniyor. Çünkü gemicisi Gılgamış'a yol göstermekle onu başına belâ
ediyor.
(124) Nuh Peygamber, Gılgamış'ın kılığını düzelttikten sonra ülkesine
yollamak istediğinden, gemicisine böyle bir buyruk veriyor (CN).
(125) Nuh Peygamber'in karısı, bindir güçlükle sonsuz yaşamı aramak
için kocasının yanına gelen ve kocası tarafından sırtına güzel bir giysi
giydirilip yine ülkesine geri yollanan Gılgamış'a açıyor ve kocasına böyle
sorduktan sonra Gılgamış'a geri çağırtıyor.
(126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığına tanrısı olan Ningiszida'nIn
simgesidir. Yılanın çok yasayan bir hayvan olması bu otu yemiş olmasına
yorulur.
(127) Yer aslanI: Yılanın başka bir adıdır (Prof. Landsberger).
(128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı. Nasıl bir ağaç olduğu
pek belli değildir (Prof. Landsberger)
(129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin kıtalara ayrılmış olduğunu
göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi, genellikle Akan şiirine yabancıdır.
Buna karşılık, Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce kıtalar, denebilir
ki, ayrı ayrı sahneler halinde hazırlanmış olurlar. Her sahne tam bir
birlik oluşturur. Ancak, kıtaların bölümlemesiyle ilgili olayların akışı,
kimi zaman kesilir. Yani olayların arasındaki bağlar, çok kez gözardı
edilmiş olur.
(130) Bu uygun bir çeviri değildir. Doğrusu, günümüzde ilkellerin
kullandığı "bumerang"a
benzeyen, ağaçtan yapılmış bir "atma" silahıdır (Prof.
Landsberger).
(131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada II. kıta sözcüğü
sözcüğüne yineleniyor. Bunun anlamI ve sanatçının bundan amacI, söyle
açıklanabilir: Engidu'nun yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara
katılması, bir yıldırım hızıyla oluyor. Sanki, hiçbir şey olmamış gibi,
yeraltI dünyasında alışılan durum sürüyor ve yine, hiçbir şey olmamış gibi,
Tanrıça Nin-Asu kendi tanrısal dinginliğini koruyor.iste böylece, insanın
olumluluğu tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık oluşturuyor
(Prof. Landsberger).
(132) Dağ evi.
(133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger).
(134) Doğru bir metin onarımı değildir.
(135) Akatça yazmada görüldüğü gibi, Engidu burada birdenbire
Gılgamış'ın arkadaşI oluyor. Bu bolumun Sümerce özgün metni elimizde
olmadığından, değişikliğin nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba bu
değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı; yoksa Akatlı yazar, her şeye
karşın burada, metin üzerinde kesin bir değişiklik mi yaptı? iste,
söylediğimiz gibi, bunu anlayamıyoruz (Prof. Landsberger).
(136)
Ruhuyla ilgilenilmeyen kimsenin olusu: Kalırcılarınca, ruhu için adak
adanmayan bir olu demektir (CN).
|
|
|
|
|
|