Kayıp Parola?
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
  Üye Paneli  
Ana Sayfa arrow İçerik
BÜTÜN İÇERİKLER
Fatıma'tüz Zehra Ana Yazdır

FATIMATÜ-Z ZEHRA ANA

        İki cihan serveri Hatemül Enbiya Hz Muhammed Mustafanın göz bebeği, ciğer paresi, yaşı ile değil aklı ile kamil, Zühre yldızının aydınlığına sahip gönlü aydın, gözü pek, inancında, yolunda, itikatinde tavizsiz, mazlumun annesi, kardeşi, bacısı, şirri yezdanın sevgili eşi, yeri gediğinde toprak Ana ve yeri geldiğinde göklerin şimşeği, Zülme ve haksızlığa ilk başkaldıran……

        Onurun, direnmenin ve Hakkın sancağı, gönüller bahçesinin nadide çiçeği, ser veripte boyun eğmeyen şehitlerin anası, korkunun zülmün dize getiremediği, övülmüş, kutsanmış, dillere, dualara gönüllere mihrap olmuş Fatima ANA seni birkaç sayfa yazıyla anmak ancak bizim acizliğimizin bir kanıtıdır. Sen ki! iki cihanın yekünü, sen ki! onsekiz bin alemin nuru, sen ki! Kubbeyi Rahmandaki tahtın sahibi, cümle valığa şefaati ve var olmanın delili, yeryüzünün güneşi, Evren’ın ışığı, Dünyadaki bütün güzelliklerin adı ya Fatima sana ve o tertemiz soyuna binlerce selam olsun.

             Yaratılış inancında Hakkın nurundan ilk yaratılan ak ve yeşil nurlar görünür evrenin tecellisinde ilktirler. Bütün kainat bu iki nur’un varlığının hürmetine varoldu, ak nur ile yeşil nur kendi içinde birliği görünüş alanında da çokluğu temsil etmektedir. Ne zamanki bilinmeyen kendini bilince, bilinmeye çıkarmak istedi, anılması  ve bilinmesi için kendisiyle öz olarak özdeş olan Ademi yarattı, Adem donunda vucut bulan varlık, aklı, düşüncesi ve iradesiyle kendisinde geldiği öz’ün niteliklerini buldu. Bu sayede’dir ki üzerinde yaşadığı Dünyayı kendi yaşamını sürdürebilmesi için kendine cennet ayni zamanda kendi neslini ve bütün canlı varlığı yok etmek içinde cehennem olarak değiştirdi. Bu anlamda Dünyada, biribirine zıt kutuplarda bulunan cennet ve cehennem yanyana hatta içiçedirler, bir anda cennet olan cehenneme dönüşebilir.

        ‘’On sekizbin alem yok iken Muhammed ile Ali’nin nuru bir idi, Abdullah ile ebu Talib zamanında iki oldu. Muhammedin nuru Abdullahtan zuhura geldi. Hz Ali’nin nuru Ebu Talib’ten zuhura geldi’’ (1)

          Abdullah ve  Ebu Talib’te ikiye ayrılan  bu nur Velayetin nur’u İmam Ali ile Nübüvetin nurundan gelen Fatima’nın ikrarı ile tekrardan birliğe geri dönüp kendisini yeniden görünüş alemine on ikiler diye andığımız on iki imamlar donunda dışarıya vurdu. Varlık aleminin ilk çekirdeğini temsil eden bu ilahi nur’un  son peygamber Hz Muhammed Mustafa ve Velayetin nur’u  olan İmam Ali’de tekrardan vucut bulması Alevi inancında  ‘’Hak- Muhammed-Ali’’ üçlemesiyle (birlemesiyle) inancın temelini oluşturmuştur.

          ‘’Kubbeyi Rahmanda, Fatima’nın başındaki tacı Muhammed, belindeki kemeri Ali, kulaklarındaki küpeleri Hasan ile Hüseyin, gözleride talipleridir. Cümle ervahı nur olanlar Fatima’da mevcut idiler ‘’(2)

          Fatima Ana Peygamberin Hatice-tül kübradan doğan altı çocuğundan beşincisidir, doğum tarihi hakkında çeşitli rivayetler vardır, birçok kaynakta doğumunun peygamberlikten önce olduğu belirtiliyorsada genellikle Aleviler Fatima’nın doğumunu Hz Muhammede Vahıy’in geldiği sene olarak söylerler. Hz Muhammed Erkek cocuklarını  (Kasım-Abdullah ) kaybettiğinden onu çekemeyenler Muhammed’e nesli kesik anlamına gelen ‘’Ebter’’ diye alaylı bir şekilde hitap ediyorlardı bunun üzerine inen Kevser suresinde

Ey Muhammet, Şüphesiz, Biz sana Kevser’i verdik, öyleyse Rabbin için ibadet et ve kurban kes. Doğrusu, asıl soyu kesik olanlar onlardır.

Burada verilen Kevserin Hz Fatima, Kurban’ında Kerbela şehidi imam Hüseyin olduğu konusunda Hemen bütün aleviler hemfikirdirler, Hz Peygamber ‘’Fatima benden bir parçadır onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur ‘’ v.b  sözleriyle çok sevdiği kızını İmam Ali ile nikahlandırmış böylelikle Muhammed Mustafanın soyu kızı üzerinden yürümüştür. İslamdan önce araplar genellikle ilk doğan çocukları kız ise onları diri diri kumlara gömerlerdi oysaki Hz Muhammet kızı Fatima doğduğunda çok sevinmiş, şenlikler yaptırmış ve ‘’Ben Fatimaların çocuğuyum’’ diyerek kızına Fatima adını vermiştır.

    Hz Muhammed daha Mekkede iken Amcası ve ayni zamanda koruyucusu olan Ebu Talip Hakka yürümüş ve kısa bir süre sonrada eşi Hatice’ninde Hakka yürümesiyle Büyük sıkıntılara maruz kalırken bir yandanda kızı Fatima  daha çocuk sayılabilek yaşta annesiz kalmıştı. Mekke aristokrasisinin zaten varolan baskısı Ebu Talip ve Hatice ananın yokluğunda sınır tanımaz bir hal alırken Fatima Babasının en  büyük yardımcısı olmuştu. Ümmeye oğullarının her alanda yürüttükleri zorbalıklarına ve baskılarına karşı Hz Muhammed çareyi Medine’ye göç etmekte buldu, O kimselere görünmeden mekke’yi terk ederken kızı Fatima’yı ve geride kalanların hepsini o gece yatağına yatırdığı imam Ali’ye emanet etmişti.

 Medineye göçten sonra evlilik çağına gelen Fatıma’ya bir çok talip çıkmasına rağmen ‘’Ben kızım Fatima hakkında Allahın kararını bekliyorum ‘’diyerekten Hz Peygamber gelen isteklileri geri çeviriyordu. Daha sonraları Fatima’ya talip olarak Hz Muhammedin  huzuruna çıkan İmam Ali hakkında ‘’Rabbim kızıma hayırlı bir kısmet nasip et, amcam oğlu Ali ne güzel bir eştir onun için’’ sözü ile İmam Ali’nin teklifini Kızı Fatimaya ulaştırıp fikrini sordu. Fatima’nın kabulünden memnun kalan babası bu memnuniyetini şöyle dile getirdi. ‘’Ey Fatima, seni…ilim bakımından en yüksek, ahlak bakımından en ileri….Biriyle evlendirdim’’ (3)   

 Varılan anlaşmadan sonra düğün hazırlıkları başladı, İmam Ali gerekli hazırlıklar için kendı zırh’ını sattı, alınan parayla Fatimaya çeyiz olarak Bir sedir, bir yün yatak, bir hurma lifi minder, bir kilim, bir yatak örtüsü, bir su kabı, bir takım elbise ve bir kaç çeşitte ev eşyası alındı. Daha sonraları evin halini soranlara İmam Ali ‘’Bende para bulunmazki ‘’sözü ile hayatları boyunca alınan bu çeyiz eşyalarına  başkada fazla  bir şey eklemeyeceklerdir. Hakkın lutfu, cennet kadınlarının seyyidesi, şehitler serdarı imam Hüseyinin annesi Alevi inancının fatimatü-z Zehrasının nikahını ‘’ Allahım, onların birleşmelerinide, geleceklerini de mubarek eyle ! …onlardan Dünyaya gelecek nesillerini de mubarek eyle,..onları şeytanın şerrinden koruman için sana yalvarıyorum ‘’ (3) diye dua ederek bizzat iki cihan serveri Hz Muhammet kendisi kılacaktır.

İmam Ali ile Fatimatü’z Zehranın evliliklerinden üç erkek (bunlardan Muhsin adlı erkek cocuk  doğumdan önce ölmüş ) ve üç kız olmak üzere altı çocuğu oldu. Torunlarının doğumuna çok sevinen Hz Muhammet ‘’Allah her nebinin zurriyetini kendi sülbüne, benim zurriyetimi de Ali’nin sülbüne koydu’’ Diyerek kendi neslinin Ali ile Fatimadan yürüdüğünü belirtmiş, o güne kadar Arap yarımadasında bilinmeyen Hasan ve Hüseyin isimlerini torunlarına vererek Hasan ve Hüseyin için ‘’cennet gençlerinin efendileri , onlar benim iki körpe fidanlarımdır ‘’diye buyurmuşlardır. Muhammed Mustafa’nın sevgili torunları, soyunun sürdürücüleri, İmam Ali ve Fatima Ana’nın ciğer pareleri İmam Hasan ve imam Hüseyin ve onların soyundan gelen hemen bütün imamlar (İmam Mehti daha küçük yaşta sırlara karıştı ) Ehli-Beytin düşmanları tarafında vahşice şehit edildiler.

Ehli-Beyte yapılan haksızlıklar Hz Muhammed daha hasta yatağındayken başlamış, Muhammed Mustafanın vasiyet yazdırmak için kağıt kalem istemesini orada bulunan Ömer engellemiş Ve Hz Muhammed orda bulunanları Ömer’de dahil olmak üzere huzurundan kovmuştur. ‘’Allahın resulu bir ara kağıt kalem istedi ve buyurdu. “size birşey yazdırayımki benden sonra delalete düşmeyesiniz …’’ Ömer engelledi…”Ömer peygamber acısından ne yaptığını bilmiyor, ortada Kuran var o bize yeter “ dedi…..Bunu gören Allah Resulü “Benim huzurumda münakaşamı ediyorsunuz hadi çıkın burdan” diye oradakileri kovdu… (3)

Bütün bunlarda gösteriyorki planlar çok önceleri yapılmış olup sadece beklenen Muhammedin vefatı olmuştur. Bu gün gelip çattığında yapılan planlar saklı yerlerden çıkarılıp, gerekenler bir bir işleme konulup, eskiyi tekrardan elde etmek için baskılar haddini aşmış, bir öç alma, yok etme hedefine doğru atlar dörtnala kalkmıştı

 Hz Muhammed daha sağlığında Fedek diye bilinen hurmalığı kızı fatima’ya vermişti, Fatima’nın bundan gayri bir geliri de yoktu, bütün ailenin geçimi buradan sağlanıyordu. Ayrıca Vedda hacı dönüşünde Gadiri- Hum denen yerde on binlerce kişinin huzurunda yaptığı konuşmasında Hem İmam Ali’yi kendine vasi tayin etmiş hemde geride bıraktığı iki emanetten biri olan Ehli-beytine sevgi ve saygı istemişti. Ama ne yazıkki bunların hiçbiri işe yaramamış Peygamberlerinin naaşı daha yerde iken ( Ehli-Beyt ve birkaç yakınından başka ) kimse defin işlemiyle meşgül olmayıp bir an önce kaybettikleri saltanata, şöhrete kavuşmak için işe koyulmuş kılıç zoruyla idareyi ele geçirmişlerdir. Buda şunu çok açık bir şekilde gösteriyorki, sadece görünüşte iman etmiş olanlar daha ilk fırsatta içindekilerini dışa vurmaktan hiçte çekinmemişlerdir. Dünya malını paylaşım söz konusu olduğunda, kimscikler ne Kuran’ı ne Peygamberi ne Peygamberlerinin söylediklerini nede Peygamberinin cocuklarını aklına getirmiş ve nitekim kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa  öyle de yapmışlardır.. Daha Hz Muhammedin Naaşı yerde iken kendilerini Halife ilan ettiler ,vefatından birkaç gün sonra İmam Ali ve Fatimayı zorla biat ettirmek için Ebu Bekir’in emriyle  “… Ebu Bekir, .. Ömer’i gönderip  “Biat etmemekte ısrar ederlerse, evi yak’’ emrini verdi (3)              

Ömer ve taraftarları İmam Ali’nin evini içeridekilerle beraber yakmak istediler bu arada kapıyı açan Fatima ana’nın çıkan arbedede kaburgaları kırıldı , hamile olduğu Muhsin adlı bebeğini düşürdü. Bu arbedede İmam Ali’nin evinde bulunan…“Zubeyır de .. Ömere hücum etmiş, ayağı kayıp, kılıcı elinden düşmüştür. Hz Fatimanın altı aylık çocuğu Muhsin veya Muhassin, adını doğmadan önce Peygamber S.M Hz leri koymuştu. Bu olayda düşmüştür’’ (4)     

Dahası peygamberin kendi sağlığında Kızı Fatima’ya verdiği Fedek Hurmalığı da ‘’Peygamberlerin mirası olmaz’’ gerekçesiyle Fatima’nın elinden alındı. Bun konuda Fatima’yı dinleyen  Ebu Bekir Şöyle cevap verdi. “ Ey Allah Resulünün sevgili yavrusu, Muazzez baban  “Bize varis olunmaz ” buyurmuştur, ben bu toprağı sana veremem ”….(3)

Bunun üzerine Hz Fatima bir süre sonra Mescidi Nebevi’ye giderek yapılan haksızlıkları oradakilerin yüzüne haykırarak uzunca bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın bir paragrafı şöyledir.

……Ey insanlar! Bilinizki ben Fatima’yım ve babam Muhammed Mustafa’dır. Sözün ilkini ve sonunu söylerim, konuşmamda luzumsuz, davranışımda münasebetsiz bir şey yoktur. Şimdi siz tutup, benim kendi babama varis olamayacağımı söyleyebilirmisiniz ? Cahiliye ahlakıyla mı hükmediyorsunuz, yoksa bilmiyormusunuz durumu ? Hayır , biliyorsunuz. Şu parıldayan Güneş kadar açık biliyorsunuzki ben Muhammedin kızıyım. Ey Ebu Kuhafenin oğlu  (Ebu Bekir) Allahın kitabında senin için ‘’babasına varis olur’’ yazılı iken benim için ‘’varis olamaz’’mı yazılı. Çok çirkin bir iş yapıyorsun. Allahın kitabını göz göre göre bir kenara mı itiyorsun…..Yoksa iki din var da ben ve babam bunların ikincisindenmiyiz. Yoksa Kuran’ın inceliklerini siz babamdan ve onun amca oğlu Ali’den daha iyimi biliyorsunuz ?… (3

Yaşanan bunca olaylar Fatima Anayı çok derinden etkilemiş olacakki  hasta yatağında kendisini ziyarete gelen Peygamber hanımlarına şöyle hitap ediyordu ‘’…….Dünyanızdan tiksiniyor, Erkeklerinizden ürküyorum. Sizden ayrılmak beni sevindirecektir. Allah, içime, sizden ayrılma isteği attı. Çünkü haklarımız korunmadı, emanetimize riayet edilmedi. Allah Resulü Babamın bizim hakkımızdaki vasiyetine uyulmadı. Kısaca, mahrumiyetimizle asla ilgilenilmedi…  sonra yüzünü baş ucundaki Esma binti umeys ve İmam Ali’ye çevirip  ‘’Beni sen ve Ali yıkayın başka kimseyi cenazeme koymayın ve definimi,  babamınki gibi gece yapın… (3)

Fatima Ana’nın vasiyeti yerine getirildi,….Başsağlığına gelenler arasında….Bir kişinin gelmeyişi dikkat çekiyordu:…Aişe ..(3)

Zaten gelmeside beklenemezdi, Ebu Bekir kızı Aişe’nin Ehli-Beyt hakkındaki düşünceleri ve yaptıkları herkesin malumudur…

Fatima Ana Alevi yolunun da Anasıdır, Asırlardan beri Ali ismi Fatima ismi Hasan, Hüseyin ismi Alevi insanının dilinden düşmedi her ne kadar günümüzde de bazı haddini bilmezler Alevi inancının bu kutsallarına dil uzatma cürretini gösteriyorlarsa da. Nasılki geçmişte yapılanlar sadece ve sadece Ali’nin, Fatima’nın, Hasan’ın, Hüseyin’in ismlerini yükseltmekten başka işe yaramadıysa, bugünkü bu vızıltılarda  o değerleri Alevi toplumunun gönlünden çıkarıp atmaya yetmeyecek, tersine dahada yükseltecektır.’’ Kötü söz sahibinindir’’ Ata sözünden hareketle diyoruz ki söylenen söz kişinin kendi aynasıdır, söyleyenler söyledikleriyle yanlızca kendilerini tarif ediyorlar.

Gönül gözleri ama olanlar elbetteki gerçeği göremezler, Hak kendi binasını yartırken eşit davrandı ama gönül gözüne sahip olmaya kişinin kendi emeği lazım. Emek yanlızca dünya malı için çalışmak değil, Hak yarattığı beden binasına konuktur. Hakkın konuk olduğu yeri her türlü riyakarlıktan arındırmak en büyük ve en kutsal emektir

     Ya Fatima  sen halen kapımızda eşik, dilimizde dua, belimizde kuşak, gönlümüzde mihmansın.Hala annelerimizin bellerine bağladığı Fatima ana kuşağı, hala onulmaz yaralara merhem olan el Fatima ana’nın elidir ve hala göğü bir kuşak gibi bağlayan o saf, o tertemiz , o harika renkler senin kuşağın diye anılır.

     Şevkatin, sevgin ve direncin Cümle Canlara örnek olsun…….

 Yazımızı  ünlü Tasavvufçu Muhyiddin ibn-i Arabi’nin  Fatima için söylediği salavat-ı şerifesiyle noktalıyalım.

Allahhım ! Cenabı Fatima’ya, Babasına, kocasına, cocuklarına sonsuz ilminin kuşattığı şeyler adedince salat ve selam et.

Allahım !

İnsan şeklinde tecelli eden kudsi cevher,

 Külli ruhun sureti,

Akıl aleminin biriciği,

Nebevi hakikatin parçası,

Alevi nurlarının parıldama yeri,

Fatimi sırlar kaynağının özü,

Cehennemden kurtulan ve sevenlerini cehennemden kurtaran,

Yakin ağacının meyvesi,

Kadınlar aleminin sultanı,

Kadri yüce, kabri meçhul,

Resüller sultanının göz nuru,

Betül Zehra’ya

Salat ve selam et .

oooooooooooooooooooooooooooooooooo

Yararlanılan kaynaklar

(1)-Buyruk : S Aytekin

(2)-B.K.Hasan efendi :H.E.Rızası

(3)-Y.N.Öztürk :Hz Fatima

(4)-S.A.İs.Tarihi :A.B.Gölpınarlı

Bu makale Alevilerin sesi 165. Sayisinda yayinlanmistir.

                                                                                  Müslüm kaya

                                                                                     Ekim 2012

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (13) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 149 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Veliyettin Ulusoy İle Bir Söyleşi Yazdır

'Alevilik Diyanet içinde yer alamaz, almaz!'

Hacı Bektaş Veli Postnişini Ulusoy’dan çarpıcı açıklamalar…

02 Temmuz 2013 Salı 12:22
'Alevilik Diyanet içinde yer alamaz, almaz!'

Ahmet Koçak / Demokrat Haber

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyyettin Hürrem Ulusoy ile Türkiye gündeminde öne çıkan konuları, Barış Süreci’ni, Gezi Parkı Direnişi’ni, yeni Alevi Açılımı’nı konuştuk…

Son aylarda Türkiye, barış süreci ile başlayan önemli gelişmelere sahne oldu. Öncelikle “Barış Süreci” hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Hacı Bektaş Veli, “Yetmiş iki millete bir nazarla bak” der. Yaşadığı dönemde Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği yer olan Kapadokya bölgesi Hıristiyanlığın merkezlerinden biridir. Ama Hacı Bektaş Veli ve ardıllarının düşüncesinde hiçbir zaman, “gelin, benim inancıma girin” şeklinde bir ısrar olmamıştır. Onlar Dergâhlarını kurmuşlar ve inançlarını, geleneklerini yürütmüşler, ama kimseye herhangi bir zorlama yapmamışlardır. Toplum, onları görerek gelmiş, Dergâh’ta o inanca mensup olmuş, sevmiş, benimsemiştir.

İnancımıza göre hükümet ya da devlet eliyle inançlara müdahale etmek ya da bir inancın yararına diğer inanç toplumlarına baskı uygulamak kabul edilemez. Ayrıca böyle uygulamaların, günün gerçeklerine de ters olduğu açıktır. Çağdaş demokratik hukuk normlarına, insan hakları ilkelerine göre kimsenin görüşü zorla-şerle değiştirilemez, hiçbir toplum zorla asimile edilemez.

“BARIŞ SÜRECİ”NDEN MUTLU OLDUK, SEVİNDİK, AMA

Bugün ilerlemesine umutla baktığımız “barış süreci” öncesinde, toplumlar arası ilişkilerde çok ağır hatalar işlendi. Gün bunları aşma günüdür, dünü geride bırakma günüdür, ancak “barış süreci” yürüyor diye, toplumlar arası ilişkilerde var olan diğer sorunlar unutulmamalıdır.

Daha önce de söyledik, biz “barış süreci”nden mutlu olduk, sevindik, ama diğer toplumların sorunlarının da çözüm yaklaşımıyla ele alınması gereklidir. Ne yazık ki acılı tarihimizin, katliam ve talanların biriktirdiği sorunlara, Alevilerin, Ermenilerin, Ortodoksların ve diğer Hıristiyanların, Süryanilerin, Ezidilerin sorunlarına çözüm içeren bir yaklaşım görülmemektedir. Tam tersine, atılan adımlardan geri dönülmekte ya da göstermelik adımlarla var olan durumu içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

TEMEL İLKELER LAİKLİK VE DEMOKRASİ OLMALI

“Çözüm süreci”ne paralel olarak Türkiye’nin önünde devletin yeniden yapılanması, yani yeni bir anayasa yapılması sorunu durmaktadır. Anayasa yapımı sürecinde toplumlar arası ilişkileri düzenleyecek temel ilkeler laiklik ve demokrasi olmalıdır. Bu iki ilkeden taviz verilmesi ya da bu iki ilkenin çiğnenmesi, toplumlar arası ilişkilerin düzelmesine değil, daha da bozulmasına yol açar.

Bu laiklik ve demokrasi konularındaki kaygımızı açıkça dile getiriyoruz. Biz, ne kimsenin inancına karışıyoruz, ne de kimsenin bizim inancımıza karışmasını istiyoruz. Biz her inanca saygı duyuyoruz, ama aynı saygının bizim inancımıza da gösterilmesini bekliyoruz. Devlet zoru ile Alevilere ve devlet Sünniliği dışındaki inançlara karşı uygulanan her türlü baskı ve asimile etme çabasına karşıyız.

Dinin devlet işlerinden, devletin de din işlerinden elini çekmesinden yanayız. Laiklik bu temelde bir anlam kazanır. Bu nedenle yeni anayasa ile belirlenecek devlette Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kuruma yer olmaması gerektiğini ısrarla vurguluyoruz. Devletin, beğenmediği inançları ve o toplumların tarihini silme çabalarına girişmesine ya da böyle girişimlere destek olmasına karşıyız. Devletin tek görevi, bir inanç toplumunun diğerine baskı ve zorbalık yapmasının önüne geçmektir; inançlar-üstü ve tarafsız olmaktır.

Türkiye’de laiklik konusunda bir kavram kargaşası yaratılmak istenmektedir. Bazı çevreler, ısrarla laikliğin dinsizlik demek olduğunu öne sürmektedir. Aynı çevrelerden, “Ben laik değilim!” sözünü duymaktayız. Bu bir çarpıtmadır, çünkü laiklik kişisel bir konu değildir, devletin örgütlenmesi ve dinlere-inançlara karşı tutumu ile ilgili bir ilkedir. Laiklik, bu çevrenin iddia ettiği gibi topluma devlet eliyle dinsizliği dayatmak demek değildir. Devletin, bir inanç adına diğer inançları baskı altına almaya bir son vermesi demektir. Devletin dinleri ve inanç toplumlarını serbest bırakması, ancak aralarındaki ilişkiyi sıkı bir şekilde denetlemesi demektir. Bu denetim görevinde devletin, inançlar üstü ve tarafsız olması demektir.

Bu çevrelerin yaklaşımı aslında,  “Ben, kendi inancımı sana, zorla veya kandırarak kabul ettireceğim; kabul etmezsen gerisini sen düşün” demektir. Yurdumuzun nüfusu çoğunlukla Müslüman olmakla birlikte, farklı mezheplerden ve farklı dinlerden vatandaşlarımız vardır. Bu yaklaşım, tüm toplumun huzur ve refahı için bir tehdit oluşturmaktadır.

Biz, tüm dinlerin ve inanç toplumlarının bir arada huzur ve kardeşlik içinde yaşamasın için biz, “Biz kimsenin inanç ve düşüncelerine karışmıyoruz. Kimse de bizim inanç ve düşüncelerimiz karışmasın. Devlet dinler-inançlar karşısında tarafsız olsun, inanç toplumları arasında huzur ortamını gözetsin” diyoruz.

Bu nedenle, devlet yapısı içinde yalnız Sünniliğe hizmet eden bir kurumunun olması bence iki yönden sakıncalıdır: Birincisi, yukarıda anlattığım gibi laik bir devletin böyle bir kurumu olmaz. Olursa, laiklik sözde kalır, toplumlar arasında huzur kalmaz, tam tersine inançlar ve dinler baskı altında tutulur. İkincisi, bu durum Anayasal eşitlik ilkesine aykırıdır; bu toplumda bir kesimin diğerleri üzerine tahakküm kurması demektir.

Alevi-Bektaşi anlayışında her şey rızalık ve kul hakkına dayanır. Sünni olmayan vatandaşların vergilerinin Diyanet İşleri Başkanlığına aktarılması kendilerince nasıl “helal” sayılıyor, bilemiyoruz. Bu tutum ve davranış bize çok ters geliyor. Bu nedenle devletin ve yerel yönetimlerin, inanç toplumlarına her hangi bir mali yardım yapmasına karşıyız.

Buna karşın devletin zorla el koyduğu dini vakıfların mülklerinin gerçek sahibi olan inanç topluluklarına iade edilmesi gerektiği açıktır. Din-inanç toplumlarının kurumlarına zorla dayatılmış sınırlamaların ve yasakların da kaldırılması gerektiği açıktır. Bunları içermeyen öneriler, sorunları çözmeyeceği gibi daha ağırlaştıracaktır.

Huzur içinde, el ele, kardeşçe yaşamak isteniyorsa, ülkemizde her topluma, her inanca aynı derecede saygı gösterilmesi şarttır. Hem bireyler olarak, hem de toplumlar olarak karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde yaşamayı başarmamız lazım.

Biz gelecekten umutluyuz, çünkü kendimiz için ne istiyorsak, başkaları için de aynı şeyi istiyoruz. Kendimizi bilmek bizim temel ilkemizdir. Bir olursak, iri olursak, diri olursak çözülmez gibi görülen sorunların çözüldüğünü hep birlikte göreceğiz.

Taksim Gezi Parkı’ndan çok sayıda Alevi-Bektaşi genç direnişe katıldı. Yüzlerce can yaralandı, birçok can kaybı oldu. Büyük bir zorbalıkla karşı karşıya kaldılar, ama farklı ve yaratıcı yöntemler bulunarak direndiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hacı Bektaş Veli, “Her şeyin büyüğü bilim ve hilimdir (yumuşaklık). Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” der. Bunlar bizim yolumuzun temel düsturlarıdır. Bizim, her gün yaptığımız nefis mücadelemizle, kendimizden ve toplumumuzdan uzaklaştırmaya çalıştığımız yanlışlar arasında kin, kibir ve gıybet vardır. Gençlerimizi de bu temelde yetiştirmeye özen gösteririz.

Ne yazık ki içinde yaşadığımız toplumda bizim anlayışımıza taban tabana zıt yaklaşımlar vardır. Bazıları, “Dindar ve kindar bir gençlik yetiştirmek” amacını açıkça vurgulanmaktadır. Bugünkü siyasi iktidarın son zamandaki birçok uygulamalarında bunun etkisini görmek olanaklıdır.

Bizde karar almadan önce meşveret, danışma-tartışma ve muhabbet, sorunlara ve insanlara sevgi ile yaklaşan ve rıza almayı hedefleyen görüşme esastır. İktidar çevrelerinde ise tek adamlık, en iyisini ben bilirimcilik, dediğim dedimcilik, ben yaptım olduculuk, kendi doğru bildiklerini topluma dayatmak ve biat etmeyene zor kullanmak anlayışı ağır basmaktadır

İktidar son dönemde tek yanlı kararlarla, toplumla tartışmadan, rıza almadan bir dizi büyük projeyi, alelacele uygulamaya koyacağını ilan etmiştir. Bunların çevreye ve gelecek kuşaklara yapacağı etkiyi düşünmeden, bilim adamlarıyla ve ilgili taraflarla bir danışma ortamı yaratmadan kazmayı alıp yola dökülmüştür. Biliniyor, ama bunların bazılarını saymak gerekirse:

  • Sadece ülkemizi değil, tüm Ege ve Karadeniz bölgesini ilgilendiren sonu öngörülmez bir çevre felaketi olacak Kanal İstanbul projesini uygulamaya koymaya karar vermiştir.
  • İstanbul’un ve Trakya’nın su kaynaklarını perişan edecek dev bir havaalanı, daha projesi bile yapılmadan ihale edilmiştir.
  • Galata rıhtımında eski tarihi dokuyu yok edecek ve denizi biraz daha dolduracak bir Kurvaziyer Limanı inşası ihale edilmiştir.
  • İstanbul’da deniz doldurmaya doymayan iktidar, Anadolu ve Avrupa yakasında iki devasa deniz doldurma projesini, toplantı ve gösteri yürüyüşleri için alan yaratmak olarak adlandırmış ve Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşlerini bu alanlar dışında yasaklayacağını duyurmuştur.
  • İstanbul’da halka açık nadir yeşil alanlardan bir olan Çamlıca’da, eski bir Osmanlı camiinin kötü bir kopyasını kondurmak üzere ağaçlar kesilmeye ve toprak kazılmaya başlamıştır.
  • Yıllar önce kendilerinin “çevre katliamı olur” diye karşı çıktıkları üçüncü boğaz köprüsü ve çevre yolu geçirmek üzere İstanbul’un kuzeyindeki ormanları yeşil alanları yok etmeye girişmiştir. Üstelik en yetkili ağızlardan, bu köprüyü Kızılbaş-Alevi-Bektaşi toplumunun burnunu sürtercesine Yavuz Sultan Selim olarak isimlendireceklerini tebliğ etmişlerdir.
  • Tüm bunlar da yetmemiş gibi İstanbul’da toplumun kendilerine oy vermemiş kesimlerinin hassasiyet duyduğunu bildikleri Taksim’de bir yıldır süren sözde “yayalaştırma projesi” ile bölgeyi köstebek yuvasına çevirmiştir. Atatürk Kültür Merkezi’ni onarmak bahanesiyle yıllardır kapalı tutmaktadırlar. Taksim’e cami yapmak hep gündem tutulmuştur. Ve bölgenin son yeşil alanı olan Gezi Parkı’nda eski bir kışlayı yeniden inşa etmek bahanesi ile yeni bir AVM yapmaya girişeceğini duyurmuştur.

Gezi Parkı’nın oldu-bittiye getirilip yok edilmeye girişilmesi üzerine yeter deyip, bunlara karşı çıkan genç, okumuş, ilim ve hilim sahibi, aşına-işine-eşine sahip gençlerin sözlerini dinlemek yerine, söz söylemelerini bastırmak üzere ağır bir şiddet uygulanmıştır. Polisin ve adalet sisteminin, iktidarın istediği gibi dindar ve kindar yaklaşım gösteren, hukuki çerçeveye sığmayan uygulamaları hepimiz tarafından görülmüştür. Canlara kıyılmıştır, cenazeler engellenmiştir, namuslu, yalan söylemez din adamlarına bile baskı yapılmıştır. Yazılı ve sözlü basın da çok kötü bir sınav vermiştir.

Ama teknolojiyi daha iyi kullanan gençlerin sözleri, sadece Türkiye’de değil, artık küçülmüş dünyanın, “küresel köyün” dört bir köşesinde yankılanmıştır. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Müslüman-Hıristiyan-Ateist, farklı cinsel ve siyasal tercihlerden on binlerce genç el ele vermiş, son derece akıllı, esprili, ama kararlı ve esnek biçimler içinde istemlerini dile getirmiştir. Yapılan baskılara karşı yılmadan, içinden geçtiğimiz barış sürecinin hassasiyetlerini dikkate alan, tanışmaya, kardeşleşmeye, konuşma-görüşmeye, birliğe vurgu yapan çözümler önermişlerdir. Kendi hatalarından ders çıkarmış, ilk heyecanla yaptıkları yanlışlarını düzeltmeye çabalamışlar, örneğin ağızlarına yakışmayan küfürlü sözleri kaldırmışlardır.

Bizim tarihimizden gelen bir toplumsal ütopyamız vardır, adına “Rızalık Şehri” deriz. Gençler, parklarda kurdukları kamplarda kısa sürede olsa yaşama geçirdikleri ütopyanın, bir kere paylaşımcılığı, dayanışmayı ve kardeşleşmeyi yaşayanın asla unutamayacağı o ütopyanın, bizim düşünce dünyamızda köklü bir yeri olduğunu mutlaka öğreneceklerdir.

Biz onlarla gurur duyduk. Onlardan öğrendik. Onlar direnişleriyle ülkemizin genç nesillerinin üzerine serpilmiş ölü toprağını silkelediler. Dayatmalara karşı çıkarken, bizim rızamızı almak zorundasınız dediler. Demokrasinin sadece seçimden seçime oy vermek demek olmadığını, demokrasinin halkın, karar oluşturma süreçlerine sürekli olarak katılması demek olduğunu hatırlattılar. Farklı görüşlerin bir arada eşit ve kardeşçe yaşamasının temeli olan laiklik ilkesine sahip çıktılar.

Umarım onlar bir daha demokrasi, laiklik, eşitlik, kardeşlik ilkelerinden taviz vermezler. Bu ilkeleri çiğneyenlerin karşısına dikilmekten de çekinmezler.

AKP, unuttuğu Alevi Açılımını yeniden gündeme getirdi. Bazı planları olduğunu açıkladı.
Dedeleri eğitmek ve maaş’a bağlayarak cemevlerinde görevlendirmek de bunların içinde. Gelinen sürece ilişkin görüşlerinizi söyler misiniz?

Barış süreci ve özellikle Gezi Parkı direnişi ardından gelişen siyasi ortamda başbakanın ağzından hükümetin Alevi Açılımına “bırakıldığı yerden devam” edileceği sözlerini duyduk. Bu tutum ve sözler bile çok üzücü ve samimiyetsizdir: Demek ki hükümet isterse Alevi toplumun hak ve istemlerini olduğu gibi “bırakmakta”, isterse yeniden bıraktığı yerden “devam” etmektedir. Bu yaklaşımın ülkemizin tarihindeki ağır haksızlıkları gidermekle, devletin tarafsızlığını, demokrasiyi ve laikliği kurmakla bir ilgisi olamaz. Bu tutum bile, daha önceleri “Alevi Açılımı” adı altında yapılan çalışmaların ne kadar kof olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Henüz ortada belirli bir öneri yok, ancak belli noktalar belirginleşiyor. Hükümet, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun duyduğu tepkileri yüksek sesle dile getirdiği üçüncü köprüye Yavuz adını vermekten geri adım atmayacakmış. Ama bizim ulularımızın isimlerini de bazı büyük projelere vereceklermiş.

Bu tutum, hükümetin Alevi Açılımındaki samimiyetsizliği bir kez daha ortaya koymaktadır. Katliamcı sultanlar ile bizim ulularımızı bir araya koyan, birbiri ile kıyaslayan yaklaşımı tümüyle reddediyoruz. Bizim ulularımızın adlarının siyasi oyuncak haline getirilmesini de kabul etmeyiz.

Dersim Katliamında bir rol oynadığı bilinen Sabiha Gökçen isminin, verildiği havaalanından alınması da bu çerçevede gündeme getirilecekmiş. Burada da siyasi kurnazlıklar ve çıkar hesapları öne çıkıyor. Dersim katliamı tüm Kızılbaş-Alevi-Bektaşi toplumu için kanayan yaralardan biridir. Ama bu konunun basit siyasi çıkarlar uğruna partiler arasında bir ayak topuna çevrilmesi girişimlerine biz taraf olmayız. Bizim Dersim konusundaki tutumuz da gayet iyi bilinmektedir.

Hükümetin bu yeni tutumuna göre Alevi Açılımının ölü doğmuş önerileri bir kez daha gündeme getirilecekmiş. Örneğin, Alevilere Diyanet İşleri Başkanlığında yer verilecekmiş; Devlet bütçesinden cemevlerine yardım yapılacakmış; Cemevleri, tekke ve zaviye sayılmayarak yasak kapsamı dışında tutulacakmış; dedeler bir üniversitede eğitilecekmiş ve inanç önderi olarak cemevlerine atanacakmış.

Ortada dolaştırılan bu sözlerin, bu yaklaşımların hiçbiri bizim için kabul edilebilir değildir. Daha Alevi Açılımı çalışması bitmeden bunu kamuoyu ile paylaşmıştık. Biz bir öyle bir böyle konuşmayız, tutumuz değişmemiştir.

ALEVİLİK DİYANET İÇİNDE YER ALAMAZ, ALMAZ

Kızılbaşlık-Alevilik-Bektaşilik, bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu içinde yer alamaz, almaz. Alevi-Bektaşi toplumu laikliği esas alır. Hem laikliği savunup hem de laiklik dışı bir kurumda temsil edilmek istemeyiz.

Mevcut durumda sorunumuz, görüşlerimizin Sünni İslam tarafından meşru görülmesi ya da Başbakanlığa bağlı bir “genel müdürlük” veya Diyanet’te temsil değil, laik ve demokratik bir devlet yapısında kültürel ve bireysel düzeyde eşit ve özgür olmak istediğimizin bir türlü kabul edilmemesidir.

Üzerinde önemle ve dikkatle durduğumuz konulardan birisi dedelerin-zakirlerin devlet tarafından cemevlerine atanması ve maaşa bağlanması konusudur. Bu bizim toplumumuzun kabul edeceği bir şey değildir. Devletten maaş alan dede, bu devletin memuru olur, artık iktidarların dümen suyunda gitmek zorundadır. Maaşlı dede, benim dedem olamaz, ona maaş verenin görevlisi olur. Böylece, Devlet kendi Alevisini yaratır. Böylece dedelik kurumu biter; dedelik bittiği zaman Alevilik-Bektaşilik de biter.

Belli ki yolumuzun gereğini yüzyıllar boyu yerine getiren dedelik, bir maaşa teslim alınır sanıyorlar. Yanılıyorlar. Hiç şüphesiz Alevi-Bektaşi toplumunun içinden de bazı bireyler böyle devlet imkânlardan yararlanmak isteyecektir. Bizim inancımızda böylelerinin, “Yediği haram, yuduğu murdar, tacı delik, kendi murtad” sayılır. Bizim toplumuz, devlet tarafından atanmış maaşlı dedeyi-zakiri ve diğer hizmet sahiplerini asla benimsemez.

Bizim dedelerimiz ve diğer hizmet sahiplerimiz, Aleviliği-Bektaşiliği her türlü kötü şartlarda bugüne taşıyan, yol aşkı olan büyüklerimizdir. Yol aşkı olan insan, cebini maddi olanaklarla doldurmak için değil, ruhunu manevi dünya için doldurmak için yaşar. Talibin bir anlık mutluluğu, onun için tüm maddiyatların üstündedir.

Bir dede görevlerini devletten alacağı maaş karşılığı yaparsa, yaptığı dedelik değildir. Dedelerin görevi gönülleri tamir etmek ve insanları mutlu etmektir. Tarih boyunca dedeler maaş almadan, toplumumuzun öğretmeni, doktoru, psikologu, hâkimi, yol göstericisi olmuşlardır.

Bizim toplumumuzda Hakkullah bir rıza lokmasıdır. Bu sadece bir araçtır, amaç değildir. Dede, Hakkullah istemez; talip rızalıkla verirse verir, vermezse dede, “neden vermiyorsun” demez; vermediği için de o talibine başka gözle bakmaz, çünkü aralarındaki ilişki çok farklıdır, maddiyata dayanmaz.

Dedelik kurumu bir hizmet kapısıdır; geçim kapısı değildir. Dedeliği geçim kapısı gibi gören bir dede Alevi-Bektaşi inancına ihanet etmiş olur ve toplum içinde kabul görmez. Dede ile talibin arasına devletin ördüğü maaş duvarı girerse, dedelik hizmeti olmaz. Alevi-Bektaşi inancının içi boşaltılmış olur, adından başka bir şeyi kalmaz.

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (65) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 535 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
HZ.HATİCE-İ KÜBRA'NIN HAYATI Yazdır
HZ.HATİCE-İ KÜBRA'NIN HAYATI
Gökhan Özer

DOĞUMU; İki Cihan Sultanı Hz.Muhammed Mustafa'nın(saa) sevgili hanımı Hz.Hatice-i Kübra(as) Hicretten 68 yıl(555) önce Mekke'de dünyaya gelmiştir. Babası Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenlerinden Hüveylid, annesi Fatıma Bint. Zaide'dir.

EVLİLİKLERİ;
Hz.Hatice(as), Hz.Muhammed(saa) ile evlenmeden önce iki evlilik yapmıştır. İlk evliliğini Ebû Hâle Hind b. (Nebbâş b.) Zürâre et-Temîmî ile yaptı. Bu evliliğinden Hind adında bir oğlu olmuştur. Ebû Hâle'den bir de kız çocuğu olduğu söylenir. İkinci evliliğini Atik İbn-i Abid ile yapmıştır. Bu evliliğinden yine Hind adında bir kız çocuğu olduğu rivayet edilir. Atik İbn-i Abid'in ölümünden sonra da dul kalmıştır.

HZ.MUHAMMED İLE EVLİLİĞİ;
Hz.Hatice(as) ticaret ile uğraşan soylu ve zengin bir kadındı. Ücretli tuttuğu adamlarla Şam'a Ticaret Kervanları gönderir ve bu şekilde işlerini yürütürdü. Hz.Muhammed ise amcası Hz.Ebû Talib ile beraber ticaret ile uğraşmaktaydı. Yirmibeş yaşında, amcasıyla kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı, Hz.Muhammed'i Hz.Hatice ile karşılaştırdı. Hz.Muhammed'in(saa) örnek teşkil eden eşşiz karakteri ve temiz ahlakı Hz.Hatice'yi etkilemiştir. Hz.Hatice, işlerini yürütmesi için Hz.Muhammed'e kendi kervanının başına geçmeyi önermiştir. Hz.Muhammed ise bu teklifi kabul edip, Hz.Hatice'nin kervanını kendi liderliğinde Şam'a götürmüştür. Gittikleri her yerde satacaklarını satıp, alacaklarını aldı ve geri döndüler. Hz.Hatice bu durumdan çok memnun olmuş ve Hz.Muhammed ile beraber gönderdiği kölesi Meysere'yi dinleyince, O'na olan güveni ve sevgisi arttı. Anlaştıkları ücretten daha fazlasını verdikten sonra Hz.Muhammed'e evlenme teklifinde bulundu. Hz.Muhammed(saa) durumu amcası Hz.Ebû Talib'e anlatınca, Hz.Ebû Talib, Hz.Hatice'yi Hz.Muhammed için istedi. İki aile kendi aralarında anlaşıp, örf ve adetlerine göre Hz.Hatice'nin evinde düğün yaptılar. Hz.Ebû Talib ve Hz. Hatice'nin amcası Amr İbn-i Esed birer konuşma yaptılar. Her ikisi de konuşmalarında hikmetli ifadelerde bulundular ve evlenecekler hakkında güzel şeyler söylediler. Hz.Ebû Talib tarafından nikahları kıyıldı ve 500 dirhem altın mehir olarak verildi. Rivayete göre Hz.Muhammed evlendiğinde 25, Hz.Hatice ise 40 yaşındaydı. Hz.Muhammed'in, Hz.Hatice'den Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Fatıma(as) ve Rukiyye isimlerinde 4 kızı, Kasım ve Abdullah adında 2 erkek çocuğu olmuştur. ÖLÜMÜ; Hz.Hatice, 65 yaşında Mekke'de vefat etti. Hacun kabristanına defn edilerek ebedi saadetine ulaştı..Hz.Muhammed(saa), Hz.Hatice(as) yaşadığı sürece hiç kimse ile evlenmemiştir. Burda şöyle bir konuya değinmek yerinde olur diye düşünüyorum; Hz.Muhammed'in çok evliliğini bahane ederek, çok evliliği savunan Ehli Sünnet alimlerinin bildikleri halde gizledikleri bir gerçektir ki Hz.Muhammed 52 yaşına kadar Hz.Hatice ile evli kalmıştır. Ve dünyaya gelen 7 çocuğundan 6'sı Hz.Hatice'den doğmuştur. Diğer çocuğu ise Mısırlı Mariye adındaki eşinden dünyaya gelmiştir. Eğer gerçekten Hz.Muhammed çok evlilik yapmışsa neden diğer kadınlardan hiç çocuğu doğmamıştır diye sormak gerekiyor, dini çirkin amelleri için kullananlara(!)

HZ.HATİCE-İ KÜBRA'NIN YERİ VE ÖNEMİ;
Hz.Hatice, Hz.Muhammed'in ilk eşi ve Allah'ın üstün kıldığı dört kadından (İmrân'ın kızı Meryem, Firavun'un karısı Asiye, Huveylid'in kızı Hatice ve Muhammed'in kızı Fâtıma) birisidir. Vefatına kadar Hz.Muhammed'e sonsuz bir sevgi ve bağlılık ile sadık kalıp, her işinde Hz.Muhammed'e destek olmuştur. Hz.Muhammed'e iman eden ilk kadın, Hz.Ali'den sonra ikinci müslümandır. Alevi Ozanları, nefeslerinde Hz.Hatice'ye(as) her zaman yer vermişlerdir. Hz.Muhammed(saa), Hz.Ali(as), Hz.Fatıma(as) ve Oniki İmamlar ile birlikte Alevilerin vazgeçilmez değerlerindendir. Hata ettim Hûda yaktı delili. Muhammed Mustafa yaktı delili. Ol Ali Aba'dan Haydar-ı Kerrâr, Aliyyel Murtaza yaktı delili. Hatice'tül Kübra Fatıma Zehra, Ol Hayrün Nisa yaktı delili. Hasan'ın aşkına girdim meydana, Hüseyn'i Kerbela yaktı delili. İmam Zeynel, İmam Bakır-ı Cafer, Kazım Musa Rıza yaktı delili. Muhammed Taki'den hem Ali Naki, Hasanü'l Askeri yaktı delili. Muhammed Mehdi-i sahib-i zaman, Eşiğinde ayet yaktı delili. Bilirim günahım hadden aşıptır, Hünkar-ı Evliya yaktı delili. On iki İmamlardan bu nur HATAYİ, Şir-i Yezdan Ali yaktı delili. (Şah Hataî) Allah, Hatice'den(as) daha hayırlısını vermedi. Halk küfür içindeyken, beni yalanlarken, O doğruladı, iman getirdi. (Hz.Muhammed)

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (90) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 2232 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 3 Toplam: 811