Kayıp Parola?
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
  Üye Paneli  
Ana Sayfa arrow İçerik
BÜTÜN İÇERİKLER
Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Makâlât, Dergâhın Dünü ve Yarını Yazdır

İsmail kaygusuz

1. I. Hacı Bektaş Veli’nin Yapıtları ve Makâlât

Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli (ö.1271-3) kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Onun  yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, el verişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. 15.yüzyıılın sonlarında ilk kez yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Velâyetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise, bazıları kuşkulu Şatiyye’leri ve Fevaid (Yararlı sözler) dışında sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makâlât (Sözler) elimizde bulunmaktadır. İçerikleri Şeriat ögeleriyle donatılmış ve hiçbir biçimde ilişkisi olmadığı kişilerin adları bulunan “Besmele’nin Şerhi ve Makâlât’ı Gaybiyye Kelimat-ı Ayniyye”(Gizli sözler, açık sözcükler) isimli kitaplar bütünüyle Hacı Bektaş Veli’ye ait olması olasılık dışıdır; yazıcı-müstensih tarafından Makâlât tahrif edilmiştir.

Bu arada Makâlât’ın Hacı Bektaş Veli’ye  ait olmadığını ileri sürenlerin kuşkularını ortadan kaldıracak çok yeni ve doğrulayıcı kanıtları da burada vermek istiyoruz. 14.yüzyılın sonunda yazılmış Sâdık Abdâl Divânı’nın 1742 tarihli nüshasında[1] Makâlât’ın tanım ve içeriğine ilişkin beyitlerde şunları okuyoruz: [2]

Onun(Hacı Bektaş’ın) ayin ve erkânı benzersiz nurdan (ışıktan) delildir.
Tanrıya kavuşmanın klavuzu/rehberi onun işareti olan Makâlât’tır.
Hem onun bilgelik giysisi baştan ayağa kudret sahibidir.
Ve yokolmayan nuru (ışığı) açıkça cümleye yolgöstericidir.
(Makâlât’ta) Tanrının varlıklarla Bir olduğu(ilâh-ı vâhid-i mevcud) ,
dolaylı olarak anlatılmıştır.
Onu okuyan olgunlaşır, kemal ehli olur ve kendilerine yardım ulaşır.
Cümle kelimeleri öyle  güçlüdür ki, her sözünde bin hikmet (bilgelik) vardır.
Onun(Hacı bektaş’ın) en kutsal sözleri Makâlât-ı Şerif’tedir. Onun erkân olarak buyurduğu ilkeler aynısıyla Hakk’ın sözleridir.O erkânı yürütmede becerikli olanlar bil ki, şerefli ve yücedir.

Bize Pir’imizin o Makâlât’ı yeter;bu âlem aynasında hicap etmeden salına salına gezebilmemiz için.
(s.134, 57-58, 66)

Ayrıca 16.yüzyılda yaşamış olan büyük Alevi-Bektaşi ozanı Virânî Baba’nın  İlm-i Cavidan adlı eserinde şu alıntıya rastlıyoruz: “Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli’de buyurulur: ‘Yel esmese dâneler samandan ayrılmaz”[3]

Makalat’taki “Şeriat Kapısı ve On Makamı”na dayanarak, onu bir şeriat kitabı gibi değerlendirenler; ‘abidler’i anlatan kısmın sonunda “ (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)” diye yazılı olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa insanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi olan abidler’in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla ilişkilidir. Onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz makam dahi “Kur’an’da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat) iman ehli için” diye vurguluyor. (Makalat, s.49-50) Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Hacı Bektaş’ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, “Marifet ve Hakikat makamlarının” ehli olan “arifler ve muhibler zümresidir”, yani batıni inançlılardır, Alevilerdir. Bu kesim için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut’ta ilan edilen “Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)” ile şeriat dönemi bitmiştir.

1. II. Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın Kuruluşu, Alevi-Bektaşi İnancındaki Yeri ve İşlevi Hakkında Kısa Betimlemeler

Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu Dergâh, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını  aşarak, Makâlât’ta anlatılan bâtıni-Alevi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştı.  Kuşkusuzdur ki, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, 1240 yılı Malya yenilgisinden sonra yapılan Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin ve  Bacıyani Rum örgütünün  büyük katkıları vardı. Velâyetame’de olsun, Baba İlyas Menakıbamesi’nde olsun Hacı Bektaş Veli ile ilişkisi olan Hünkâri, Çepni, Hacı Bereket, İbrahim Hacı gibi Türkmen topluluklarının geniş emeksel katkılarıyla Sulucakarahöyük’te yapılan üretime dönük çalışmalar, bölgenin koşullarına uygun yeni uygulamalar Dergâh’ın ekonomik düzeyini yükseltirken, inançsal, eğitimsel ve kültürel etkinlikleri de o derece artırıyordu. Aynı zamanda Kâbe düzeyinde görülen inançsal Hac yeri konumuna getirilmiştir. Sâdık Abdâl bunu açıkça vurgulamakta ve  bir beyitinde ise Kâbe’yi de aşırtıp “arş-ı a’lâ sidre-i âli makâmı” olarak görmektedir:

Hakikati araştırma yeri  olan (Hacı Bektaş) hânkâhı-dergâhı çok yüce Ka’be (gibi) onurlandı.Oradan ışık saçan onun yolunu  Nuh’un gemisi olarak anlamalısın; bu yol asla yıkılmayacaktır.

Onun ulu hânkâhı-dergâhı hem yüce Kâbe’dir. Hem de gökte imar edilmiş, yasaksız  ve vazgeçilmez kutsal evi (temsil eder).

Tanrısal sırla olgunlaşmış olan sâdıklara, (Hacı Bektaş) Veli dergâhı/hankahı, en yüce makam olan  arş-ı a’lâ, yani tanrının oturduğu makamdır.(s.133,153,182)

Yedinci İmam Musa Kazım’ın soyundan Seyyid İbrahim-i Sani oğlu Seyyid Muhammed Sultan Bektaş’ın, Sulucakarahöyük’te  1250’nin başlarında kurduğu Hânkâh,  20 yıl içerisinde Hünkâr Dergâhı’na, sözcük anlamıyla “Ulu Padişah Kapısı”na dönüştü. Çok daha önceden gelmiş Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan Seyyid Ocakları’nın pirleri de Hünkâr Hacı Bektaş’ı büyük Mürşid ve Serçeşme olarak tanıyıp, Hünkâr Dergâhı’na bağlanmışlardı. Hünkâr Hacı Bektaş Veli “bir olalım” diyerek, inançsal, toplumsal birliğin yanısıra; ezici çoğunluktaki Türkmen boy ve oymaklarını yönlendiren inançsal önderleri yetiştiren Seyyid Ocakları örgütlenmelerini de birleştirerek merkezileştirmiş. Dağınıklığı ve bireyselliği geri plana çektirince  “diri olmayı”, canlı ve sağlıklı  kalmayı gerçekleştirmiştir.  Öbür yandan yerleştiği bölgede tarımda, zanaatta ortaklaşa üretime/bölüşüme, sosyal dayanışma ve ticarete ağırlık kazandırarak üçüncü ilkesi “iri olmayı”, yani ekonomisini güçlendirerek büyümeyi de sağlamış bulunuyordu.  Öyle ki, Hakka yürümesinin ardından onun adına  bin koyun, yüz sığır kesilip halka şölen veriliyor. Bu gösteriyor ki Dergâh aynı anda  25-30 bin kişiye yemek verecek, doyuracak duruma ulaşmıştır.

Böylece Hacı Bektaş Veli Dergâhı Alevi-Bektaşi inançsal birliğinin merkezi olmuştu.Velâyetname’ye göre bu dönem içinde 360 halife ve 36 000 derviş yetişmiş. Bunlar siyasal dağılmışlık içindeki Anadolu’nun çok sayıda Beylik topraklarına  yerleşerek çerağ uyandırıp cemlerini-cemaatlarını yönetmektedirler.

Sâdık Abdal’ın bu durumu dolaylı biçimde kanıtladığını görüyoruz. O, bir şiirinde Hacı Bektaş’ın temiz adının –ki Bektaş adı, O’nunkiyle birdir; eşsiz Tanrılığı bildirir(s. 149)- bütün dillerde tanınmışlığını ve kendisinin âlemlerin kutbu, cihanı yöneten eşsiz-benzersiz Şah  olduğunu vurguladıktan sonra, “Dünyadaki cansız ve zayıf gönülleri canlı kılmak için, O Şah lütfeyleyerek (cömertlik edip) sayısız zaviyeler oluşturdu.(Cihânda nâtuvân mürde-i dilânı kılmaga zinde/Keremden eyledi ol Şâh adedsiz zâviye peyda (s.57)”diye yazıyor.

1. a. Gönülleri Birlemek İnançta Birlik Sağlamaktır

Bugün de Alevi-Bektaşi toplumunda dergâhtan kopmuş çok sayıda zayıf ve cansız gönüllü Seyyid ocakları-pirler, tâlipler vardır. Bu ayrık, cansız gönüllerin diriltilmesi birleştirilmesi gereklidir. Kuşkusuz  günümüzde  sayısız tekkeler kurmakla değil, Hünkâr Dergâhı’nda  bir olmak, ona bağlanmakla olur. Hacı Bektaş Veli dergâhı en başında Selçuklu, daha sonra Sünni Osmanlı egemen yönetimlerin bâtıni Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inançları kuşatma, saldırı ve yoketme siyasetlerine karşı inançsal birlik sağlayarak varolma savaşımı sürdürmüştür. İnançsal birlik, gönül birliğidir. Gönüllerin birlenmesi; Hakk’ın birliliğine ve de Makâlât’ta Hacı Bektaş’ın, Dilgûşa’da Kaygusuz Abdal’ın dediklerini birleştirerek söyleyelim: “Hakk’ın insanda mevcut olduğuna, yani Halîk’ın mahlûktan/Yaratanın yaratılandan ayrı olmadığına”inanmada birlik olmaktır. Gönülden inanmakla gönüller birlenir. Bu gönül birliği olmasaydı, altı yüzyıllık şeriatçı Sünni Osmanlı egemen yönetimi bu inancı çoktan yoketmişti.Tarihsel dönemlerdeki inançsal birlik, aynı zamanda toplumsal ve siyasal birliktelikle özdeşti, birbirinden ayrılamazdı. İnanç toplulukları varoluşlarını bu özdeşleşmiş mücadeleyle sürdürebilmişlerdir.

Yüzyılımızda toplumsal ve siyasal kavramlar değişmiş farklı disiplinlerde uygulama alanları bulmuştur. Bugün Hacı Bektaş Dergâhı’nın işlevi, sadece inançsal bağlamda gönül birliğini sağlamak olacaktır. Ne Alevi demokratik kitle örgütlerini ve  onların siyasal duruşlarını ve ne de Alevi meslekî örgütlerini tek çatı altında toplama(!), Dergâh’tan yönetilmesi gibi bir düşünce  ileri sürmek çok anlamsızdır. Ancak Dergâh’ın, bu türden başında açık veya kapalı ‘Alevi’ sıfatı taşıyan kurum, kuruluş ve örgütlerinin, Alevi-Bektaşi edep erkânına aykırı davranış ve eylemlerinde uyarma-sorgulama (Pir huzurunda dâra çekilme vb. inancımızın erkânlarına uygun biçimde) işlevi, hakkı  saklı tutulmalıdır.

Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın tarihsel işlevinin güncelleşmesi ve işlerlik kazanmasını, günümüzün  sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarında tek başına Dergâh Postnişini’ne yüklemek, ondan beklemek büyük haksızlık olur. ‘Hacı Bektaş Veli Evladı’ olarak Mürşid makamında oturan Dergâh Postnişini başlarında bulunması koşuluyla bir ‘Yüksek Dergâh Kurulu’ oluşturulup Dergâh’ın işlevi uygulama alanına  sokulmalıdır. Bu kurul  Türkiye çapında tanınmış ve yetkin en az 12 Seyyid Ocağı temsilcilerinden oluşturulabilir. Böylece tarihsel olarak dergâha bağlılıkla sağlanmış olan birlik anlayışı gerçekleşir; çağdaş ve demokratik anlamda, yeni saptanacak ve geliştirilecek alt birimleriyle  kurumlaşmış Hünkâr Dergâhı güncelleşerek işlerlik kazanır.

Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi inanç toplumunun birliğinin inançsal temelde sağlanması dernekler ve vakıflar, diğer kitlesel örgütler aracılığıyla olmayacağı artık iyice anlaşılmış durumdadır. Bu birliğin, Hacı Bektaş Veli Dergâhının çevresinde toplanarak sağlanması kaçınılmazdır. Ulu Hünkâr  Dergâhı’na toplum olarak  sahip çıkıp, oranın tarihsel işlevine kavuşturulması gerekir. Ancak ‘el ele, el Hakk’a’ ilkesi gereğince bu inançsal hiyerarşik (Dede-Baba, Pir,Mürşid) yapının işletilmesi, Alevi-Bektaşi topluluklarının yaşadığı bölge ve ülkelerden gelecek olan seyyid ocakları temsilcileri dedeler ve babalar arasından bir Yüksek Dergâh Kurulu’nun oluşturulmasıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Dede yetiştirilmesi, erkânlarımızın günümüz koşulları çerçevesinde yürütülmesi, bunları yürütecek Dedelere icazetname verilmesi ve  inanç toplumu olarak sorunlarımızın-müşküllerimizin çözülmesinden bu kurul sorumlu olmalıdır.

Çok saygıdeğer Dergâh Postnişini Veliyettin Hurrem Ulusoy’un,  “Serçeşme’de buluşmak, halleşmek, geleceğimiz üzerine ortak Yol’umuzda birlikte hareket etmek üzere” Alevi Ocak temsilcileri, kurum yöneticileri, akademisyenler, sanatçılar, işverenler, medya mensupları ve hukukçulara yaptığı “gönülleri birleme” çağrısı ecdadına yaraşır, çok önemli bir girişimdir. Özellikle ikrarlı canlarla yapılacak  ilk geniş toplantıda sözünü ettiğimiz kurumlaşmanın temeli atılacağını umuyoruz. Bu bölümü Derviş Baba’nın  Dergâh üzerine iki nefesiyle sonlandıralım:

DERGÂHA DOĞRU

Alevi canlarım birliğe doğru
Haydi yürüyelim zamanı geldi
Yönümüz  ol ulu Dergâh’a doğru
Döndürüp koşalım zamanı geldi

Pirler piri Hacı Bektaş Dergâhı
Varalım niyaza  sürelim rahı
Hünkar’ın donunda ol Ali şahı
Cara çağıralım  zamanı geldi

Sevgiden hasıldır Muhammed nebi
Sevgi denizinin bulunmaz dibi
Gökte semah dönen turnalar gibi
Dergâha koşalım zamanı geldi

Derviş Baba yüzün Dergâh’a döndü
Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördü
Nesl-i Evliyanın izini sürdü
Gerçek iz sürmenin zamanı geldi

13/XII/1992

DERGÂHA VARALIM

Talip ol gel Pir’e necat bulasın
Destur alıp ol Dergâh’a varalım
İkrar ver ki görülüp sorulasın
Destur alıp ol Dergâh'a varalım

Muhammed Ali’den kalan yol paktır
Dergâh’a bağlanıp sürdürmek haktır
Ayrı başlar çekmek yolu yıkmaktır
Destur alıp ol Dergâh’a varalım

Evliyalar kutbu Bektaş Veli’ye
Kalender Sultan’a Kızıl Deli’ye
Manada yüz sürüp güzel Ali’ye
Destur alıp ol Dergâh’a varalım

Hacı Bektaş Veli soyu mürşiddir
Onun eşiğine varan reşiddir
Derviş Baba derki en soylu işdir
Destur alıp ol Dergâh’a varalım

1/1/1993

1. III. Dergâh’ın Tarihinden Kesitler

Hünkâr Hacı Bektaş siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, Mogol istilasıyla yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya gitmemiştir. Çünkü önce istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür. Bu nedenle bağımsızlık siyaseti güden Selçuklu prensi II.İzzeddin Keykavus’u, Mogol korumalığındaki işbirlikçi yönetime kentleri köyleri yakıp yıkan, ezeli düşman Mogollara karşı savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldılar.

Hacı Bektaş Veli’nin ölümünün ardından Bacıyan-i Rum kadınlar örgütlemesinin (eski) başkanı ve eşi Kadıncık Ana adıyla tanınan Kutlu Melek (Fatma Nuriye) bir süre posta oturarak Hünkâr Dergâhı’nı yönettiği bilinir. Yine Aşık Paşa’dan gelen bilgilere ve Abdal Musa Velayetnamesi’ne göre Kadıncık Ana emaneti, yani Dergâh yönetimini Abdal Musa Sultan’a devrettiğini  biliyoruz. Abdal Musa’nın kendisine ardıl olarak Seyid Ali Sultan’ı  gösterdiği üzerinde kanıtlar vardır. Kızıl Deli Sultan ile torunu, yani Mürsel Bali oğlu Balım Sultan (ö.1516-18) farklı konumlarda tarih sahnesinde yerlerini aldılar.

Osmanlı yönetimi 1502’den 1514’e kadar Kızılbaş Safevilerle  kurulan ilişkilerden  ve daha sonra, özellikle 1525 Baba Zünnun 1527-8 Kalender Şah (Çelebi) Osmanlı zulmüne karşı, Kızılbaş başkaldırı hareketlerinin  Dergâh çevresinde oluşan siyasal birlikten kaynaklanmış olmasından dolayı Dergâhı kapattı. Hacı Bektaş soyundan gelen Seyyid ailelerin önderleri öldürüldü, kalanları dağıtıldı. 1551’de  ise Paşa unvanlı Sersem Ali Baba’yı (ö.1559) Dergâh’ın başına atadı ve kendisine bağlı yeni Babagan Bektaşi kolunu yarattı. Dergâh Hacı Bektaş evlatlarının elinden alındı. 25-26 yıl sonra bu olaylara karşı çok geniş bir protesto  hareketi görüyoruz; Şah İsmail adıyla ortaya çıkan bir Alevi halk önderi, 50 bin kişinin başında Hacı Bektaş Dergâhı’nı ziyaret ederek, kurbanlar kesip kazan kaynatarak toplu Hac ziyaretinde bulunuyor. Olasıdır ki, dergâhı sahiplerine teslim ediyor. Bizce, Lala Mustafa Paşa tarafından 1578’de bastırılmış Düzmece Şah İsmail hareketinin asıl bu bağlamda  değerlendirmek gerekir.

17. yüzyılan itibaren Osmanlı yönetimi, Hacı Bektaş Dergâhı’nı bağı-bahçesi,   köyleri ve arazileriyle birlikte, aileden birinin başkanlığında bir çeşit ayrıcalıklı vakıf tımarı biçiminde kurumlaştırıp, tümüyle denetimi altına aldı. Bu kere ikili Dergâh postnişinliği sürdürürken fermanlarda Çelebi ailesinden olanlar da “El Şeyh....evlad-ı Hacı Bektaş-i Veli” sıfatıyla tanınıp Hacı Bektaş soyundan geldiklerini onaylanmış oluyordu. Artık Osmanlı çıkarları  gereği, daha önce uydurduğu Hacı Bektaş Veli’nin çocuksuzluğu siyasetinden vazgeçmiş görünüyor. Yaratılan ılımlı (Babağan) Bektaşiliğe sokuşturulmuş Şeriat ögelerini kabula zorlanarak, yolu sürdürmeye yetkin dedelere verdiklere “İcazetname”lere “ günde beş vakit namaz ve Ramazan’da teravih kıldırma” koşulları bile koydurulmuştu. Hacı Bektaş Seyyid Ocağı, soyun yaşaması yokolmaması adına “takiye”ye sığınarak 1826 yılına kadar bu  ikilem içinde Hünkâr Dergâh’ının önderliğini sürdürmeye çalıştı.

Ancak Hünkâr Dergâhı’nda bu ikilem yüzünden ayrılıklar ve bozulmalar hızlanmıştı; hem Osmanlı’nın teşvik ve yardımlarıyla, hem de bu dönemdeki İran Safevi Şah’larının iki yüzlü siyasetiyle Seyyid Ocakları teker teker Dergâh’tan kopmaya ve bağımsız hareket etmeye başladılar, yol ve erkanlar denetimsiz kaldı. Osmanlı yönetimi, Nakıb-ül Eşraflık kurumunun Kerbela ve Necef  kolları bol keseden Evlad-ı Resul şecereleri, Seyyidlik beratları dağıtması ve yenilemesini kolaylaştırdı. Seyyidlere tanınan ufak-tefek ayrıcalıklar Ocaklara bağlı aileleri cezbediyor ve bir yandan da şecere yeniletene talip içine öncelikle gitme Cem-cemaat yapma hakkı doğduğu için rekabet ve rüşvet alıp yürümüştür.

Osmanlı yönetimi  korkunç baskı-zulüm ve düşmanca siyasetiyle birliği parçalama ve Seyyid Ocaklarını birbirini düşürmekle de yetinmedi. 1826’da yeniçeri kırımıyla bilinen tüm Alevi-Bektaşi tekkelerini kapattı.  Bu büyük kırımın arkasından Hacı Bektaş Veli Dergâh’ı yine Hacı Bektaş evlatlarının elinden alınıp, Nakşibendi’lere verilerek asıl hedef olan Sünnileştirmeğe gidilmiş. İdamla yargılanan son postnişin Seyyid Hamdullah Çelebi’nin (1767-1836), savunmasında gösterdiği yola bağlılık, ölümü hiçe sayan büyük cesaret ve dikduruş istisnasız her Alevi-Bektaşi cana  örnek olmalıdır. O sadece kendisini değil, aynı zamanda inancımıza ilişkin engin bilgisiyle Alevi-Bektaşiliği savunmuştur. Belgelere dayanarak yayınlanan bu önemli savunma her Alevi canın başucu kitabı olacak değerdedir.[4] Es-seyyid Hamdullah  Çelebi Evlad-ı Kutbu’l Arifin Sultan Hacı Bektaş Veli, yargılama sonunda verilen idam cezasını beklerken, İmparatorlukta çıkacak büyük kargaşadan çekinilmiş olmalı ki, Padişah II. Mahmut idamı kaldırmaya ikna edilmiş. Arkasından Postnişin Amasya’ya sürgün edilmiştir. Alevi-Bektaşi toplumu olaya seyirci kalmamış Anadolu’nun her köşesinden, Hacı Bektaş Dergâhı’nın Hacı Bektaş Veli evlatlarına geri verilmesi ve sürgünün de kaldırılmasını  talebeden her biri yüzlerce imzalı mektuplar göndermişlerdir Dersaadet İstanbul’a. Bu eylem, olay gerçekleşinceye dek sürmüştür. Buna karşı Hacı Bektaş evlatlarını eleştiren ve Dergâh’ı yadsıyan Ocak Dede’lerinden bu duruma sevinenler, bu eylemlere yardımcı olmayanlar da  bulunuyor olmalıydı ki, kendisi Hasireti mahlasıyla yazdığı aşağıdaki dizelerde kırgınlığı ve kızgınlığını ilenerek çıkarmaktadır sanki:

Hünkâr Hacı Bektaş nesl-i Ali’den
İkrar almayanda iman mı vardır
....
Lanet olsun batıl yola gidene
Münafık ilmine amel edene
Hünkâr evladını inkar edene
Mahşer kapısında Rıdvan mı vardır
...
Hasireti’m ikrar iman Ali’ye
Sırr-ı settar Hacı Bektaş Veli’ye
Ona şek getiren Mervan kulu ya
Ehlibeyt’ten gayri deman mı vardı


[1] Sâdık Abdâl Divânı, Yayına hazırlayan:H. Dursun Gümüşoğlu, Horasan yayınları, İstanbul,2009 : Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan (ö.1412-20) dergâhında 22 yaşında hizmete başlamış ve yirmi dört yaşında ondan nasip alarak derviş olmuş  Sâdık Abdal’ın Divanı’nda  Hacı Bektaş Veli, Kızıl Deli Sultan, Abdal Musa Sultan, dergâh (Hânkâh) ve Makâlât üzerinde özgün bilgiler elde etmekteyiz.

[2] Günümüz Türkçesiyle açıklaması verilen  örnek şiirlerin eski dildeki asıllarına, beyitlerin  sonunda verilen sayfa numaralarından Sâdık Abdal Divânı’na bakılabilir.

[3] İlm-i Cavidan, Hazırlayan: Doç.Dr. Osman Eğri, Diyanet Vakfı yayınları, Ankara, 2008, s.141-143

[4] Hamdullah Çelebi’nin Savunması  (Bir İnanç Abidesinin Çileli Yaşamı), Hazırlayanlar: İsmail Özmen-Yunus Koçak, Ankara-2007: Yargılanma ve Savunması Bölümü s.91-145

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (85) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1176 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Sâdık Abdâl Dîvânı'nda Hacı Bektaş Veli, Dergâh Ve Makâlât Yazdır

İsmail Kaygusuz

Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)  dergâhında 22 yaşında hizmete başlamış ve yirmi dört yaşında Kızıl Deli Sultan’dan nasip alarak derviş olmuş Sâdık Abdal[1], Divan’ında  Hacı Bektaş Veli, Kızıl Deli Sultan, Abdal Musa Sultan, dergâhlar (Hânkâh/tekkeler) ve Makâlât ve Bektaşilik üzerinde özgün bilgiler vermektedir.


Yazmanın 1742 tarihli nüshasını yayına hazırlamış olan Dursun Gümüşoğlu’nun dediği gibi, Hacı Bektaş Veli’nin Hakk’a yürümesinden çok çok sonraları isim yapmış ve önem kazanmış; Bektaşiliğin  de Balım Sultan’dan (ö.1516-1518) sonra kurumlaştığı iddialarının geçersizliğini  Sadık Abdal Divânı kanıtlamış durumdadır. Seyid Ali Sultan’ın (ö.1412-20) halifeleri ve dergâhı çevresinde  yaşamını geçirmiş bulunan Sadık Abdal, Divanı’nı Kızıl Deli hayattayken , olasılıkla1390’lı yılların sonunda kaleme almıştır. Divân’ında hayranlıkla birkaç şiirinde sözettiği Kaygusuz Abdal’la çok büyük olasılıkla tanışmış ve onun 1397/8’de  yazdığını bildiğimiz Dilgûşa’yı bizzat yazar nüshasından okumuş olmalı. Ancak Kaygusuz’un diğer tasavvufî yapıtlarından, şiirlerinden tek kelime etmeyişi düşündürücü olsa da, Divân’ın tertibedilmesine post quem oluşturur; yani bu tarihten sonra ve hemen bu tarihi izleyen yıllardan birinde, son şiirinde dediği gibi altmış gün içinde onu yazmıştır. Olasıdır ki bu Kızıl Deli Sultan dervişinin bize ulaşamayan başka eserleri de vardı.


Hacı bektaş Veli’nin söylencesel yaşamının en geniş kaynağı olarak bilinen Menakıb-i Hacı Bektaş Veli (Velâletname)’den 90 yıl önce yazıldığı düşünülecek olursa, Sadık Abdal’ın divân şiiri kalıpları (vezniyle) içinde yazıp, düzenlemiş olduğu bu manzum eserindeki bilgiler büyük önem kazanmaktadır. Sâdık Abdâl Velâyetname’de geçen ve geçmeyen pek çok kerametlerini kısa ve öz, yorumlara açık biçimde beyitlerinde ustalıkla vermektedir.


Ancak unutmayalım ki bize ulaşan yazma, özgün yazar nüshasından yaklaşık üçyüz elli yıl sonra istisah edilmiştir. Özellikle Babagan Bektaşi dervişi veya babası müstensihleri tarafından özümsedikleri kendi geleneksel bilgilerin de beyitler halinde eklenmiş, bazılarının da çıkarılmış olabileceğini gözardı etmemek gerekir. Elyazmaları ve cönk defterlerinde bu tür tahrifatların çok örnekleri vardır. Ne yazık ki,  kitabın başına yaklaşık elli sayfalık olumlu denecek bir açıklama yazısı koymuş olan Dursun Gümüşoğlu bu gerçeği görmek istememiş. 1742 yılında Arnavutluk/İşkodra’da, eline geçen Sadık Abdal Divânı’nın eski bir elyazmasını, şiirleri arabaşlıklar altında işlenen konulara göre sınıflandırarak ve arkasına da bir sözlük koyarak yeniden düzenleyen Rüstem Abdal’ın bu çalışmasına yazar nüshası gözüyle bakmıştır. “...Okuyan ihvâna âsân olma içün, bi-çâre Rüstem Abdâl essah ma’nâ ile şerh eyledi” diyen müstensihin, okuyucunun şiirlerin gerçek anlamını kolayca kavraması için yaptığı açıklamalar ne denli güven vericidir? Üç yüz elli yıl önce yazılmış bir metnin tamamı ve doğru olarak istinsah edilmiş midir? Yoksa daha önceki müstensihler ya da Rüstem Abdal düzenleme yaparken  şiirlere kendi inanç, anlayış ve bilgilerine uygun biçimde bazı beyitler eklemişler midir? Günümüze ulaşan elyazmalarını incelerken bu tür soruların ışığı altında hareket etmek gereğini unutmamalıyız.


Örneğin Varak 2b’de son beyit (s.60) “Şecâ’atla nazar kılmış Yeniçeri kullarına ol/Sezâ oldu anınçün anlara ol fırsat-ı kübrâ (O, Yeniçeri kullarına yiğitlik ve cesaret dileyerek nazar etmiş(bakmış)/ Onun içindir ki onlar büyük fırsatlara lâyık oldu)”nın sonradan eklenmiş olduğu anlaşılıyor. Çünkü 1362/3’de Çandarlı Halil Paşa’nın kurduğu Yeniçeri teşkilâtı mensuplarına doksan yıl önce Hakk’a yürümüş Hacı Bektaş Veli’nin “nazar kılmış”olması olası değildir. Bu beyiti, Kızıl Deli Sultan’a  ikrar verip el almış Sadık Abdal’ın kendisi yazmış olamaz, ama bunun doğru olduğunu sanan şiir yazma yeteneği olan bir Babagan Bektaşisi müstensih yazabilir. Hacı bektaş Veli’nin kerametlerini ve Makâlât’ını anlatan uzunca (27 beyitlik) manzumeninin içine ilgisiz bir biçimde bu (15.) beyit sokuşturulmuştur. Kendisi de Babagan Bektaşisi olan Dursun Gümüşoğlu dostumuz buna inanıyor olmalı ki,  beyiti kanıt olarak sunuyor. Yazarın bir başka iddiası daha var; Hacı Bektaş Veli’nin 1270’li yıllarda dünyadan göçmediğini  ve Abdal Musa Musa’yı da gördüğünü kanıtlayan(!) bir başka beyit sunuyor. Bunun için “bakmak, bakış atmak, iltifat etmek-övmek, düşünmek vb.” anlamlarına gelen “nazar kılmak” deyimini destek yapıyor:


Ki  zâhirde nazar kılmış ana Sultân Hacı Bektaş

Hakikat bâtının bil kim anın sırrıdır ey binâ

Bu beyiti Gümüşoğlu “Ona Sultan Hacı Bektaş açıktan bakmıştır. Ey gözü açılmış, bâtıni hakikatleri bilmek onun sırrıdır” biçiminde açıklamış. Öyleyse 44.şiirin 2.beyitinde Sadık Abdal “Benim pirim efendim Hacı Bektaş nazar kılmış bana...”dediğine göre, bu Bektaşi dervişi Hünkâr’ın zamanında mı yaşamış oluyor?   Gerçekte Abdal Musa Sultan’ı ve onun kerametlerini anlatan Sadık Abdal’ın 4. şiirinin bu 12. beyitinde bir bâtınî derinlik vardır ve bu beyiti ‘Sultan Hacı Bektaş, Abdal Musa’yı gönül gözüyle bakarak onu açıkça (zâhirdeymiş gibi) görmüştür. Ey bâtıni gerçekleri gören kişi bil ki, Abdal Musa Hacı Bektaş’ın sırrıdır’biçiminde anlamak gerekir. Hemen arkasındaki beyit zaten bunu tamamlıyor:


Dediler ismine Abdal Musa Sultân bu zâhirde

Velî bâtında ismi çok anı fehm eylemez ednâ
(Bu açık dünyada ona Abdal Musa Sultan adını koydular.
Bâtında-gizli alemde ise onun adı (Hacı bektaş) Velî’dir; çok sıradan ve
bayağı kişiler bunu anlamaz.)

Abdal Musa Velâyetname’sinin girişinde bu inancı belirleyen cümlelere bir gözatalım:


“...Ol esrâr sözlü ve gülcîsi tuzlu ve latîf gözlü ve güler yüzlü Sultan Hacı Bektaş el-Horasâni (Ḳaddese Allâhu sırrahu’l-˓azîz) bir gün hayatında oturur iken mübarek nefsinden nutḳa  gelüp ayıttı: Yâ Erenler, Gencelî’de genc ay gibi doğdum- adım Abdal Musa çağırdırım dedi. Beni isteyen anda gelsün bulsun dediydi. Hünkârî Hacı Bektaş vefat edicek Abdal Musa zuhûra geldi. Seyyid Hasan Gazioğlu Seyyid Musa anasından yetim kaldı...”


Görüldüğü gibi Hacı Bektaş Veli 1271-73’te Hakk’a yürümeden önce, Abdal Musa’nın kendi donunda ve Genceli’de dünyaya geleceğini haber vermiş. Ve ona bağlanılmasını buyurmuştur. Kısacası Anadolu Alevi-Bektaşilerinin “Hacı Bektaş Veli Ali’nin kendisi” olduğuna inandıkları gibi, Abdal Musa Sultan da Hacı Bektaş’tır ve dolayısıyla zamanın Velisi-İmamı Ali’nin kendisidir. Zaten şiirinde de belirtiyor:

“Ali oldum adım oldu bahane
Abdal Musa oldum geldim cihana”
Yine Velâyetname’ye göre Abdal Musa, Seyid Ali Sultan’ı kırk Abdalla birlikte Hacı Bektaş Dergahı’ndaki emanetleri almaya gönderdiğinde, “Hacı Bektaş olup dünyaya geldigü vakt” onları nereye koyduğunu da tek tek söylüyor.[2]  Sadık Abdal, Divân’ın birkaç yerinde “Abdal Musa’nın, Hacı Bektaş’ın sırrı ve Seyyid Ali Sultan’ının da Abdal Musa’nın sırrı olduğu”vurgulanmaktadır ki, bu sır Ali’ye dayanmaktadır. Alevi-Bektaşi inancında her biri zamanın İmamı ya da Veli’sidir ve Ali donunda zuhur etmişlerdir.

Divân’da Hacı Bektaş Veli ve Makâlât’ı


Konuyu daha fazla genişletmeden Sadık Abdal’ın Hacı Bektaş Veli’yi ve Makâlât’ı şiirlerinde nasıl anlattığına değinelim.  O, Hacı Bektaş’ın temiz adının tanınmışlığını ve âlemlerin kutbu, cihanı yöneten eşsiz-benzersiz Şah  olduğunu şöyle vurguluyor:

“Cihânın nâzırı ol kutb-ı âlem Şâh-ı bî-hem-tâ

Cihânda ism-i pâki Hacı Bektaş-i Velî meşhûr

Hemân oldur kamu dillerde destân  zât-ı bî-heh-tâ
(Cihanı yöneten o alemlerin kutbu benzersiz Şah’tır....
İsmi temiz Hacı Bektaş Veli dünyada ün kazanmıştır
Bütün dillerde onun benzersiz kişiliği hemen  destan oldu)”

Ve sonra, “Dünyadaki cansız ve zayıf gönülleri canlandırmak için,

O Şah lütfeyleyerek (cömertlik edip) sayısız zaviyeler oluşturdu.(Cihânda nâtuvân mürde-i dilânı kılmaga zinde/Keremden eyledi ol Şâh adedsiz zâviye peyda (s.57)” diyor Sadık Baba.
Böylece  Hacı Bektaş’ın Velâyetname’de geçen 360 halifesini Rûm ülkesine dağıtıp tekkeler kurması için görevlendirdiği ve 36 bin derviş yetiştirmiş olduğunu dolaylı yoldan kanıtlıyor .

Ve Sadık Abdal diyor ki: “Hacı Bektaş Veli’nin Ali’nin sırrı olduğunu biliniz.

Ki iki âlemde istenilen ve cümleye karşılık (ses) veren O’ydu. İki cihanın talebettiği ya da iki cihanda istenilen Hacı Bektaş Veli’dir.Ezelden ebede kadar ona son olmaz ve olmayacaktır. Alemin bütün istediği O, baştan ayağa nur idi. Sığınacak yerimiz de O’dur ve O’ndan yardım bekleriz.[3]

(Ol Ali’nin sırrıdır bil Hacı Bektaş-ı Veli

Oldurur matlub-ı kevneyn cümleye hem verdi ses(s.125)

Ki ya’ni Hacı Bektaş-ı Velî matlûb-ı ol kevneyn

Mine’l-evvel ille’l-âhir ana olmaz ebed inkâz

Ser-â-pa nûr idi ol âlemin bi’l-cümle maksûdu

Penâh-ı ilticamız ol hem andan dileriz a’vâz)” (s. 133)

Bakalım Sadık Baba Hacı Bektaş Dergahı(Hânkâh’ı)  ve ona bağlı Kızıl Deli hânkâhını nasıl nitelendiriyor?

“Hakikati araştırma aracı-yeri  olan (Hacı Bektaş) dergâhı çok yüce Ka’be (gibi) onurlandı.
Hem (orada) nurlanan(ışık saçan) onun yolunu (tariki) Nuh’un gemisi olarak anla ki asla yıkılmayacaktır.
Onun uluhânkâhı-dergâhı hem yüce Kâbe’dir. O gökte imar edilmiş, yasaksız  ve vazgeçilmez kutsal evdir. Tanrısal sırla olgunlaşmış olan sâdıklara, (Hacı Bektaş) Veli dergâhı/hânkâhı, en yüce makam olan  arş-ı a’lâ, yani tanrının oturduğu makamdır.

(Müşerref hânkâh-ı Kâ’be-i ulya ale’t-tahkik

Münevver hem tarik-i keşt-i Nuh anla bi-enkâz(s.133)

Hânkâh-ı a’zam hem Kâbe-i ulya durur

Beyt-i ma’mûr  ol semâi bî-yasag u bî- ferag) (s.153)”

Ol ulûhi sırrına ekmel olan sâdıklara

Hânkâhı arş-ı a’lâ sidre-i âli makâm (s.182)


SadıkAbdal Makâlât hakkında da şunları söylüyor:


“Onun ayin ve erkânı benzersiz nurdan (ışıktan) delildir.

Tanrıya kavuşmanın klavuzu/rehberi onun işareti olan Makâlât’tır.
Hem onun bilgelik giysisi baştan ayağa kudret sahibidir.
Ve yok olmayan nuru (ışığı) açıkça cümleye yol göstericidir.
Makâlât’ta) Varlığın birliği Tanrı, dolaylı olarak (kinayeyle) yazılmıştır.
Onu okuyan olgunlaşır, kemal ehli olur ve kendilerine yardım ulaşır.
Cümle kelimeleri öyle bir güçdür-kudrettir ki, her sözünde bin hikmet (bilgelik) vardır.
Onun en kutsal sözleri Makâlât-ı Şerif’tedir. Onun erkân olarak buyurduğu ilkeler aynısıyla Hakk’ın sözleridir. O erkânı yürütmede becerikli olanlar bil ki şerefli ve yücedir. Bize Pir’imizin o Makâlât’ı yeter; bu âlem aynasında hicap etmeden salına salına gezebilmemiz için. 

(Anın â’yin [ü] erkânı delil-i nûr-ı bî-hem-tâ

Delil-i vuslat-ı Yezdân Makâlât’dır anın ağmaz

Ser-â-pâ hem libâs-ı hikmeti zü’l-kuvvedir anın

Ayânen cümleye burhân delili nûr-ı bî-enkâz

Kinâyetle yazılmışdır ilâh-ı vâhid-i mevcud

Okur anı kemâl ehli olur anlara hem a’vâz (s.134)

Kelâmı cümle kudrettir ki her lafzında bin hikmet

Dahi lafz-ı ulûhisi Makâlât’ı Şerif a’lâ

Hakk’ın aynı kelâmıdır anın buyurduğu erkân

Ol erkâna olan mâhir olardır bil şerif a’lâ (s. 57-62)

Pir’imizin ol Makâlât’ı yeter

Çam-ı çem(?) mirat-ı âlem bî-hicab” (s. 66)

14. yüzyılın sonlarında Sadık Abdal’ın Makâlât’a ilişkin  açıklamaları, bu eserin Hacı Bektaş Veli’ye ait olmadığını ileri sürenlerin veya kuşkuyla bakanların yanlış düşündüklerini artık anlamaları gerektiğini gösteriyor. Ayrıca 16.yüzyılda yaşamış olan büyük Alevi-Bektaşi ozanı Virânî Baba’nın  İlm-i Cavidan adlı eserinde şu alıntıya rastlıyoruz: “Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli’de buyurulur: ‘Yel esmese dâneler samandan ayrılmaz”[4] Sâdık Abdâl’ın Hacı Bektaş Veli hakkında yukarıdaki anlattıklarıyla kalmamış, “yer ve gök cümle âlim şair olsa onun onurlu nitelik ve erdemlerini ahlâkını  tanımlayamaz (Anın evsafı esrafını iş’ar eylemek olmaz/Eger şâir olusar cümle ahlakı semâ gabre)” diyor. Sonra adının anlamından başlayarak  yaptıklarını ve yaşamından kesitleri kerametler bağlamında, hem Hacı Bektaş’ın hem de Bektaşilerin sırlarını veriyor birkaç manzume içinde. Yorumsuz olarak iki örnek şiiri daha aşağıya alıyoruz:


S.149-151: Hacı Bektaş Veli’nin ve Bektaşilerin sırları


Eyâ cûyende-i ân sırr-ı nâfi

Eyâ beninde hâl-i za’âzi
(Ey zamanın Tanrı adlarından (esmanın) Nâfi’nin (en yararlı)sırrını
Ve ey (avucundaki) benin sarsıcı durumunu arayan!)

Kamu ser Hacı Bektaş-i Veli’dir

Ser-â-ser âleme eltâfı vasi
(Cümlenin başı Haci Bektaş Veli’dir,
Baştan başa aleme geniş yardımları olan da (O’dur.)

Elifî tâcı dâl olmuştur anın

Muhavvel oldurur âlemde sâni
(Elifî tacı simge olmuştur onun.
O’dur Tanrı tarafında âlemlere gönderilen.)

Libâsı hem elifîdir anın çün

Ulûhi hikmeti söyler o şâri
(Giysisi de elifî olduğu için,
Tanrısal hikmeti söyler o yasa koyucu.)

Ki ol sultanın ismi Hacı Bektaş

Nedir Bektaş anı bil olma şâsi
(Ki o sultanın adı Hacı Bektaş’tır.
Bektaş ne demektir? Anlamını bil ırak olma.)

Berâber dahi bir olmak demektir

Ulûhi bildirir hem bî-te’âti
(“Birlikte olmak, bir olmak” demektir.
Hem “(benzeri) olmayan Tanrılığı” bildirir).[5]

Serir-i saltanat tahtı bil ol tarîki

Ki andan sâdıkân olmadı şâsi
(O yolu saltanat tahtı bil
Ki doğrular-bağlı olanlar ondan uzak olmadı.)

Ki oldur râh-ı matlûbun bilirsen

Hem oldur râh-ı mi’râc-ı şevâri
(Eğer bilirsen istenilen-arzu edilen yol odur.
Hem o miracı  ve yolların yoludur.)

Muhakkıklar bilir anın anın târıkin

Taakul edemez cîfe ta’bâyi
(Ancak hakikatı araştıranlar bilir onun tarikatını.
Akıl edemez dünya hırsına kapılanlar.)

Ki zâhid dedi Bektaşi târîki

Ne bilsin ma’nisin ol giz tabâyi
(Zahid-Sünni Bektaşi Yolu diyor,
Ama bağlı (tabi ) olduğu gizin-sırrın anlamını ne bilsin?)

Ki Bektaşi Hak ile Hak demektir

Hemân oldur bilirsen sana nâfi
(Bektaşi Hak ile Hak (Tanrıyla bir) demektir.
Bilebilirsen işte budur sana yararlı olan.)

Târîk-i lütfunu bil keştî-i Nûh

Neci oldu kamu dâhil tabâyi
(Bil ki, Tarikatın lütfu Nuh’un gemisine benzer.
Ona bağlanıp girenlerin hepsi kurtulmuş oldu.)

Eyâ Sâdık kamu erbâb-ı irfan

Eger evvel eger son ana tâbi
(Ey Sadık, marifet ehli olanların hepsi,
Başlangıçta veya sonunda O’na (Hacı Bektaş’a) bağlanacaklar!)

S.183-187: İki Cihan Şahı Hacı Bektaş Veli’nin kerametleri


Kutb-ı âlem şâh-ı kevneyn Hacı Bektaş-ı Veli

Zahiren nâm-ı bülend hem bâtınen şâh-ı devâm
(Hacı bektaş veli alemin kutbu ve iki cihanın şahıdır.
Hem zahirde  adı yücedir, hem de bâtında her zamanın şahıdır (imamıdır)

Nâmı çokdur cümle dilde ehl-i diller fehm eder

Cümleye andan erişir fehm edersen cümle nâm
(Cümle dillerde ünü yaygındır, gönül ehli olanlar bunu anlar.
Herkese ondan nam erişir, eğer anlarsan.)

Zü’l-cemâl ü zü’l celâlin sırrını kıldı beyân

Sâdıkânı kıldı ihyâ hem münevver müstedam
(Tanrının cemal (güzel) ve celal (ulu) adlarının sırrını açığa vurdu, yani Tanrının
cemal ve celali onda tecelli etti, açığa çıktı. Kendisine sadık olanları, inananlara hayat verdi
canlandırdı ve onları sürekli aydınlattı (nurlandırdı.)

Hem velâyet kuvve-i destinde dâi’m cümle kevn

Oldurır maksûd-i sâdık âşıkâne kâm-ı tâm
(İki cihanın tümü daima onun velilik elinin kudreti altındadır.
Sadık(inançlı) olanların amacı ve aşıkların tam isteği odur.)

Ol ulûhi sırrına ekmel olan sâdıklara

Hânkâhı arş-ı a’lâ sidre-i âli makâm
(Tanrısal sırrına erip olgunlaşmış sadıklar için;
Onun (Hacı Bektaş’ın) dergâhı arş-ı alâ (Tanrının tahtının bulunduğu göğün en yüksek katı,
makamı ise sidre-i âli, yani arşın altında yedinci kattaki yüce makamdır.)

Her ulüvvi tâc-ı Bektaşi giyerler sâdıkân

Râh-ı Hak’dır ol tarıki andan isterler kirâm
(Yücelmiş doğru kişilerin hepsi Bektaşi tacı giyerler.
Ulular (kiram) Hak yolu olan bu yolu (tarıki) isterler)

Şâh-ı bî-hem-tâ göründü ârife oldu ayân

Gördüler destinde anın Zü’l-fikâr’ı bî-niyam
(Benzersiz Şâh arif olana açıkça göründü.
Hem zülfikârı elinde kınsız gördiler.)

Yürüdüp cansız kayayı bellidir şimdi yeri

Su çıkardı bunca yerden câridir anlar müdâm
(O, şimdi yeri belli olan cansız kayaya binip yürüttü
Onca yerden su çıkardı ki daima akmaktadır.)

Yek deminden tâzelendi kış gününde huşk agaç

Göz yumunca verdi meyve ekl olundu ol ta’âm
(Kış gününde bir nefesinden kuru ağaç yeşerdi, yeşillendi.
Göz yumunca meyve verdi ve o meyve yendi.)

Söyletdi mürg-i hamâmı kudretinden aşikâr

Söyletdi hem taşları ol gördü anı çok enâm
(Kudretinden güvercin kuşunu açık açık konuşturdu.
Hem de o taşları söyletti; çok yaratıklar bunu gördü.)

Nefhasından oldu ihdâs bunca yerde hem nemek

Münkirin erzâkını taş eyledi Şâh-ı tâm
(Nefes etti bunca yerde tuz meydana geldi.
O gerçek Şah, inkârcıların yiyeceklerini taş eyledi.)

Yog idi ol dagda asla hurde benzâr  bir agaç

Bir nazar kıldı dedi hem bitsin agaç müstedâm
(O dağda ufacık bir ağaç bile yoktu.
Bir bakış attı, dedi: “hemen ağaçlar yetişsin sürekli”)

Ser-ber-ser bitdi agaçlar hem yeşerdi cümle dag

Göz yumunca   büyüyüp hem kestiler dıraht-ı tâm
(Baştan başa ağaçlar yetişti ve bütün dağ yemyeşil oldu.
Göz açıp kapayıncaya kadar büyüdüler ve tüm ağaçları kestiler.)

Göz yumunca ol Horasan’dan gidip hem Kâbe’ye

Bir dem içre geldi Rum’a ol Horâsân’dan tamâm
(Göz yumunca Horasan’dan Kâbe’ye gitmişti.
Bir an içinde de Horasan’dan Rum’a (Anadolu’ya) geldi.)

Rûm’da iken Bahr-i Hind’e hem uzatdı ol elin

Gark olurken keşteyi ol kurtarıp kıldı kiram
(O, Anadolu’da iken Hint denizine elini uzattı.
Tam gemi denizde batarken onu kurtararak ululuğunu gösterdi.) 

Bunca a’mâya verip göz  derdmende hem devâ

Bunca  rencanı elemden kıldı nâci ol tamâm
(Bunca köre göz ve dertliye deva verip,
Onca dertlileri ve sıkıntı çekenleri tamamıyla kurtardı.)

Bî-hezârân bî-aded her dem kerâmâtı ayân

Mümkîn olmaz bahrinin bir katresin yazmak tamâm
(Binleri aşan sayısız kerametleri her an ortadadır.
Onun keramet denizinin bir damlasını bile tam yazabilmek olanaksızdır.)

Nefha-i sırrında anın kâf u nûn ey Sâdıkâ

Zât-ı elif ol elifî tâcı verir hem peyâm
(Ey Sadık, onun nefesinin sırrında “kün (ol)” emri mevcut.
Onun (Tanrı simgesi) Elif  kişiliği, elifî tacın haberini verir.)



[1] Sadık Abdal Dîvânı, Yayına Hazırlayan: H.Dursun  Gümüşoğlu, Horasan Yayınları, İstanbul, 2009: “Yigirmi iki yaşına erince/Gezerken aşk ile hayran bî-azz,  Erişdim Tekke-i Kızıl Deli’ye/Hudâmı oldum anın dahi bî-gayz, Erişdim çün yigirmi dört yaşa ben/Bana lutfeyledi Kızıl Deli bî-azz, Ki oldur sırr-ı şâhım Hacı Bektaş...” s.146-147. Bu eseri yayına hazırlayarak Alevi-Bektaşi Edebiyatının zenginleşmesine katkıda bulunduğu için Dursun Gümüşoğlu’nu kutluyorum. İ.K.


[2] Geniş bilgi ve yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Abdal Musa Sultan Velâyetnamesi, Karacaahmet Sultan Derneği yayınları, İstanbul-2008, s.63, 103


[3] Şiirlerin bugünün Türkçesiyle açıklamalarında D.Gümüşoğlu’nun daha dikkatli olmasını dilerdim. Bu yüzden birçoğunu değiştirmek zorunluğu duyduk.


[4] İlm-i Cavidan, Yayına Hazırlayan: Doç.Dr. Osman Eğri, Diyanet Vakfı yayınları, Ankara, 2008, s.141-143


[5] Bu açıklama, Bektaş =Bek-daş’ın “Tanrıyla eşit-eşdeğer, ” anlamına geldiği görüşüyle tıpatıp uyuşmaktadır.

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (72) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 979 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Kızıldeli Sultan Sitesi Kültür Etkinlikleri Yazdır

afis_kizildeli.jpg 

 

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (94) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1305 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
<< Başa Dön < Önceki 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 121 - 123 Toplam: 811