Kayıp Parola? Kayıt Ol
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
  Üye Paneli  
Ana Sayfa arrow İçerik
BÜTÜN İÇERİKLER
Alevilik - Bektaşilik'te Sevgi Ve Aşk Yazdır
Wednesday, 28 April 2010
Alevilik - Bektaşilik’te Sevgi Ve Aşk Anlayışı
Aşk Makamı

Ali Kaykı


Genelde sevgi ve aşk kelimelerinin gerçekten içerik olarak ne anlama geldiğini çoğumuz bilmiyoruz. Özellikle Alevi/Bektaşilerin bu anlamdan uzak kalmış olmaları çok acı. Aşk, Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinin derinliğinin temel niteliği, varılmak istenilen en son durak olan fenafillâh, yani varlıkta yok olma, yani kesretten vahdete ulaşma ki, bu vuslata erme makamıdır. Bunun ötesi yoktur. Ya da ben bilmiyorum. Ama bugün anlam olarak bir gecelik ilişkiye indirgenerek, gerçek anlamından saptırılmak uğraşında olanlar tarafından ellerinden geldiğince adileştirilmiştir. 
Toplumların varlığı kültürleri ile olur. Her kültürün ana öğesi Dil’dir. Dili bozulmuş toplumun kültürü bozuktur; kültürü asimilasyona uğramış toplum savruktur, kimliksiz kişiliksizdir. 
Alevi/Bektaşi toplumunun da kendine has değerleri, dili vardır. Bu değerler asimile edildikçe, toplum da ayni hızda erozyona uğramıştır. En güzel insanlardan oluşan en güzel toplumu yaratan öğreti sahipsiz kaldığı yerlerde yozlaşınca, öğeleri de özüne yabancılaşarak büyük ölçüde asimile olmuştur. İçler acısı halimiz budur. Bize göre toplumun nasıl yücelip nasıl küçüldüğü bir kelimenin anlam ifadelerinde gizlidir. Bunu gerçek anlamda bilip hakkını vermişsek yüceliğine ermişiz, verememişsek olmamız gereken yerde olmuşuzdur. 
Nedir bu sihirli kelime? Bu sihirli kelimenin adı sevgidir.

Gözlere baharsın her mevsim
Yeşeren tohum
Dallarda rengârenk çiçek

Umudun halatı
Mutluluk ülkesinin beyaz treni

Sen
Yüreğin güneşisin sevgi...

Dosdoğru yolun dengesini sağladığından yeri tam ortadadır. Yani gerisi ya da aşağısı “hoşlanma”, “beğenme”; ilerisi ya da yukarısı “sevda”, “aşk” tır. Değerlerine göre daha anlaşılır söylemek gerekirse,

“Hoşlanma-Beğenme-Sevgi-Sevda-Aşk” olarak sıralamamız gerekir.

Türk Dil Kurumu’nda sözlük anlamları:
Hoşlanma:  Hoşuna gitmek, hoş bulmak, hazzetmek, sevmek.
Beğenme:  İyi veya güzel bulmak: Benzerleri arasından birini seçip ayırmak:  Onaylamak, kabul etmek, tasvip etmek.
Sevgi:  İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.
Sevda: Güçlü sevgi, aşk.
Aşk: Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor


Bence Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinde ise, bu kelimelerin karşılığını şöyle yorumlayabiliriz. İnsanoğlunun gönül ilişkisi önce hoşlanma ile başlar. Hoşlandığımız nesneye olan duygu yoğunluğumuz artınca ona sahip olmak isteriz. Bu onu beğendiğimiz anlamına gelir. Beğendiğimiz şeyi elde edememiş isek, duygu yoğunluğumuz daha da artarak onu sevmemize neden olur. O şeye hala ulaşamamış ya da sahip olamamış isek sevgimiz sevdaya dönüşür ve onu elde etmek ya da ona ulaşmak için artık bütün gücümüzü ortaya koyarız. Bu hali yaşamak burada yazdığımız kadar basit değildir mutlaka. Seneler süren emek ve çile vardır bu uğraşta. Buna rağmen ulaşılamamış ise artık ona teslim olup, onda ya da onun uğrunda yok olmaktan başka seçenek kalmamıştır.

Bizim yolumuzda bu durumu anlatan güzel örnekler vardır. Pervane denilen kelebeğin ateş ile ilişkisi bunlardan birisidir. Pervane çok uzaklardan ateşin ışığını görür ve ondan hoşlanır. Ateşe yaklaştıkça çekici gelir, beğenisini artırır. Yanına vardığında ateşin ısısı sevmesine neden olur ve etrafında dönmeye başlar. Bu dönüş onu cezbederek ateşe daha da yaklaştırır. Bu yakınlığın derecesi sevdadır. Bu cezbe ile gücü tamamen tükenene kadar ateşin en yakınında döner durur. Gücü tükendiği anda kendini ateşin içine bırakır. Yanacak da olsa ateş ile bütünleşmiştir artık. Bu Aşk halidir.

Aşk, sonsuz-sınırsız gönlün göz kamaştıran ışığıdır. Gönüldeki hazine ancak bu ışık ile meydana çıkar, görülür. O’na ayna olur. O, aynada kendini seyreder mest olur. Evrende bir zerre iken Küntü Kenz (Gizli hazine) esrarının sırrını çözerek zaman içindeki evren olur. Coşar zamandan taşar, evren O’nda yok olur. Var olan her şey üçünde olur. Üçü bir olur, O olur. O an zaten her an var olduğunu bilir ve En’el Hakk der.

Gönül, ilim şehridir. İlim bilinmek isteyendir. İlmin kitabı Aşk’tır. Aşk, natık olandır. Dile gelince ilmi anlatır. Gönül coşunca ilim dillenip taşar. Güneşin sıcağında buharlaşıp bulut olan okyanusun, fırtınalar yaratarak okyanusu coşturup sağanak halde yağması gibidir. Gönül Muhammed, ilim Hakk, Aşk İmam Ali’dir. Aşk olmazsa gönül coşmaz, gönül coşmazsa ilim kendinden habersiz kalır. Bilinmek isteyen ilmin, sırrının açığa çıkması için üçünün bir olması gerekir. Bundan dolayıdır ki, Aşk makamına ermeyince Hakk’ın sırrına erilmez. İlim şehrinin kapısı bulunmaz bilinmez ise şehre girilmez. İlim şehrine giremeyen ilimden, ilim de kendinden habersiz kalır.

Her insan bu dünyaya ilim şehrinde gizlenmiş, daha doğrusu karanlıkta kalmış hazinesi ile gelir. Bunun için var olduğu sürece Aşkı arar. Bulamayan da ne aradığını bil(e)mediğinden ya da Aşkın ne olduğunu bil(e)mediğinden  bulamaz. Böyleleri nereden neden geldiğinin farkına varmadan boş işlerle oyalanır. Boşuna zaman öldürürken kendini öldürdüğünün farkına öldükten sonra varır. Oysa Aşk yolcusu, Mecnun olup kendini çöle vermiş, pervane edip ateşe. Akıllı uslu gittiği yolda, akıl da bırakmaz kendinde us da. Aşkı uğruna kendini lime lime doğratıp başın verdirir dârda. Derisini de yüzdürür, diri diri de gömdürür. Hepsinden önce de kendisini ölmeden öldürür. Bundan dolayıdırki, O bir daha ölmez. Çünkü aradığını bulmuş, O olmuştur.

Gönül terazimizdeki bu doğruda hoşlanma ile yola çıkarız, beğenerek ilerleriz. Sevgi bize yokuşları düz ederken, sevdamız dağları deldirir. Aşk ise uğrunda bütün varından vazgeçirterek ölmeden öldürür. Diğer bir deyim ile; hoşlanma ve beğeni ile var oluruz, sevgi ile din oluruz. Sevda ile yol oluruz. Aşk ile yok oluruz. Sevdasına turab olmuş yolcu pirinin elinden bade alınca; yeller ile eserek, yollar ile tozarak, seller ile coşarak dillenir ozan olur. Ozan yanan sigaraya benzer. Ateşi de aşkıdır. Yârin çektiği her nefeste küle çevrilir. Külü yere düşer turab olur; “kün“ emriyle kül gülümser "gül"e dönüşür. Dumanı yele gider bulut olur, hasretinden ağlar ve damla damla güle düşer. Ateşi karanlığa ışık olur. Söze düşer türkü olur, saza düşer ezgi olur, ney'den çıkar feryat olur. Söz, ezgi ve feryat can bulur bülbül olur. Ve havalanır uçar uçar uçar gülün dalına konar.

Aşkın simgesi, Alevi-Bektaşi inancında “Gül”dür. Aşkı arayanın yani aşığın simgesi ise “Bülbül”dür. Sevdasının ateşinde yana yakıla gülünü arar durur. Önce gül kokusu ile bülbüle kendisini hissettirir. Kokuyu alan bülbül mest olmuş bir halde gülünü bulup dalına konar. Gülün rengi ve kokusu ile adeta kendinden geçip dillenir. Bu halini görenlerin kendisi ile alay etmelerine de hiç aldırış etmez. Onları fark etmez bile. Edince de hallerine acır. Gül solmaya yüz tutsa, bülbül telaşa kapılır; hiç tereddüt etmeden en büyük dikenini yüreğine batırır. Kanı damla damla toprağa akar, oradan gülün köklerine, kökleri sanki bülbülü emer gövdesinden budağına, oradan da güle ulaştırır. Gül icabında kızarır. Kanını canını gülün renginde gören bülbül gülümser. Başından beri gittiği yolun doğruluğu onu amacına ulaştırmıştır. O, ayrısız gayrısız O olmuştur artık. Tutuştuğu O’nun sevdasında yanmıştır!


Tutuştuk sevdanda Aşkınla yanıyoruz
Dönerek ateşine dalanın bizleriz
Küntü kenz esrarında her dem doğuyoruz 
Gönüller uyandıran alazın bizleriz

Binlerce rengine boyandık meydanında
Yokluğun içinde var idik her yanında
Üçlerin beşlerin kırkların katarında
Dengeleri sağlayan mizanın bizleriz

Muhabbet diledik gülşenine uğradık
Gül nazın ederken bülbülünde figandık
Sararmış goncayı kanımızla suladık
Al gülünün özünde kızılın bizleriz

Hal içinde halde binbir adla bilindik
Budak, Ali, Veli, Deli dedin seslendik
Elif ile lâm, mim hemi yâ sîn okunduk
Harflerin olduran her noktasın bizleriz

Diyerek Aşk’ının uğruna yana yakıla cefayı sefa eyler.
Canlara Aşk ile…


Aşk
Akıl almaz şu halından
Özbenimden aşan mısın
Lâmekanın mekânından
Coşup coşup taşan mısın

Yüceliğin makamısın
Güzelliğin hayranısın
Hakikate bir aynasın
Sen Hakk mısın Hakk'tan mısın

Tarif etsem bir cismin yok
Varlığın varlıktan da çok
Sinemi delip geçen ok
Can evimden vuran mısın

Yâr olmazsa halin nice
Dert çekeriz ince ince
Güzele meyil verince
Yürekleri yakan mısın

Gözüm yaşı sebil oldu
Dolu taştı boşlar doldu
Zerre sende hayat buldu
Çağıl çağıl akan mısın

Budak Ali'm meşk halinde
Çok çekti senin elinde
Feryat figan var dilinde
Dallarında açan mısın



Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (8) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 160 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
ULU OZANLAR GENEL BASIN BÜLTENİ Yazdır
Tuesday, 13 April 2010

uluozanlar_logo.jpg

Dursun Gümüşoğlu

TRT Müzik’te tarih boyunca Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliğin inanç yapısını derinden etkileyip, günümüze kadar da etkisini sürdüren ozanlarla ilgili yeni bir belgesel başlıyor.

“Ulu Ozanlar” adıyla yayınlanacak belgesel Pir Sultan, Şah Hatayi, Kul Himmet, Nesimi, Sıdkı Baba, Teslim Abdal ve Virani’nin hayatını, eserlerini, günümüze kadar ulaşmış belgeler, cönkler, deyişler ve nefeslerle anlatıyor.

Kimi zaman uzun yıllara, kimi zaman yüzyıllara direnerek günümüze kadar etkisini sürdüren ulu ozanlardan her biri, tek başına bir bölümde ele alınıyor.

Saz, semah, deyişler ve nefesler, uzman kişilerin anlatımı ve animasyonlarla desteklenen belgeselin yapımcılığını graffiti ve genel yönetmenliğini İbrahim Güldalı üstleniyor.

Türkiye’de bu konuda yapılmış en kapsamlı ilk belgesel olan “Ulu Ozanlar” yüzyılların eskitemediği Anadolu erenlerinin, sadece inanç değil sosyal yaşamdaki davranış biçimlerine yaptığı önemli etkiyi de ayrıntılı inceliyor.

Anadolu erenlerinin, Anadolu Alevileri ve Bektaşilerin şiir, sohbet toplantılarında, ayin-i cemlerde neden baş tâcı edildiği, düşüncelerin nasıl en güzel onların dizeleriyle hayat bulup, şekillendiği anlatıyor.

İlk bölümünde Şah Hatayi’nin ele alınacağı ve toplam yedi bölümden oluşan belgesel 15 Nisan 2010 Perşembe saat 13.00’te TRT Müzik’te başlayacak gece 02.00 de tekrarı gösterilecek.

ULU OZANLAR BELGESEL SERİSİ

USTA THM SANATÇILARINI  İZLEYİCİYLE BULUŞTURUYOR!

Her bölümde ayrı bir ulu ozanın hayatı, ögretisi ve eserlerinin ele alındığı seride; sözkonusu ulu ozanın temsilini günümüzün yeni nesil ozanları, başarılı thm sanatçıları yapıyor.

Bu sanatçılar;

HÜSEYİN&ALİ RIZA ALBAYRAK

MUHARREM TEMİZ

CENGİZ ÖZKAN

DERTLİ DİVANİ

ERDAL ERZİNCAN

TOLGA SAĞ

CAVİT MURTEZAOĞLU

GANİ PEKŞEN

ŞEMS U KAMER GRUBU

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (6) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 255 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Karmatiler Yazdır
Monday, 12 April 2010

“İSLAM BOLŞEVİKLERİ”: KARMATİLER

Babek’in ölümü (837) Hurremilerin gücüne vurulan ölümcül bir darbe oldu. Buna rağmen İran’ın batı eyaletlerinde 9.yüzyılın sonlarına kadar yaşamaya  devam ettiler. Bunlar 9.yüzyılda büyük yükseliş gösteren Karmatiliği besledi. Hurremilerin büyük çoğunluğu Karmati oldular. Özellikle Babek-Hurremiliğin merkezi olan Badh sakinleri ve Jibal (Cebel) Kürtlerinin büyük bir bölümünü oluşturan Hurremiler toptan Karmatilere katıldılar. Eğer Karmati öğretisi İran’ın doğu ve güneyinde çok başarılı olduysa, bunu kısmen ülkeyi onlara hazırlamış olan Hurremilere boçludurlar.[1]

Karmatiliğin kurucusu ve bu öğretiye adını veren Aşat oğlu Hamdan Karmat, Küfe yakınında Savad’da oturan bir yük taşıyıcı, yani hammaldı. Kendisini yetiştiren Al-Huseyin al-Ahvazi (Ö.865-6) adında bir İsmaili dai’siydi. Hamdan’nın  ikinci ismi Karmat (Çoğl. Karamita) sözcüğü Arami kökenlidir ve “kızıl gözlü ve kısa bacaklı” anlamlarına gelmektedir.

Karmat-Karamita’nın, Grekçe gramma-grammata/gramma-grammata (yazı-yazılar) sözcüğünden geldiğini söyleyenler de vardır.Taberi’ye göre ise Arami kökenli bu sözcük, “gizli bilgi, gizemli bilgi öğreten” demektir.

Hamdan Dava’yı Küfe çevresindeki köylerde, Irak’ın diğer güney kesimlerinde ve daha geniş bölgelere Dai’ler (çağırıcı,davetçi) göndererek örgütledi. Karamita diye anılan yandaşları hızla artmaya başladı. O zamanlar, Suriye’den yönlendirilen bir merkezde birleştirilmiş (İsmaili) Dava vardı. Bağdad yakınında Kalwadha’da karargaha sahip olan Hamdan, ilişkide bulunduğu merkezdeki önderlerin otoritesini kabul eder göründü ve asıl kişiliğini sır olarak sakladı. Hamdan Karmat’ın hızlı başarısına yardım eden en büyük öge, 14 yıl süren ve Abbasi yönetimini sarsan Zenci köle-işçilerin yukarıda anlattığımız büyük ayaklanması oldu.

Hamdan Karmat, Abdullah b. Maymun’un düşüncelerini tam anlamıyla İsmaili (Aleviliğinin) gizli öğretisine dönüştürmüş. Yola giriş derecelerinden geçerek en yüksek buyruk ve kuralların uzmanı olmuştu. Bu kuralların gücünü kavrayan zeki bir kişi olarak küçük toprak sahipleri yerleşik köylüler ve çölün çocukları Bedeviler üzerindeki ağır vergileri, Nebati köylüleri arasındaki gerginlikleri bizzat körükledi. Bunlar arasında yoğun propaganda uyguladı. Hatta Karmatiler, Bağdad aristokratları ve daha çok aydınlar arasında  gizli dernekler halinde örgütlenmişlerdi.[2] Karmatiler komünistik ilkeleri toplum yaşamında uygulamayı denediler. Öyle ki, bazı çağdaş yazarlar onlara “İslam Bolşevikleri” adını takmıştır. Prof. Hitti, “Onlar, hoşgörürlülük ve eşitliği öne aldılar; işçileri ve zanatkarları loncalarda, yarattıkları inançsal törenler içerisinde  örgütlediler. İslam loncalarının en erken tanımı sekizinci yüzyılda İhvan ı- Safa Risaleleri’nde  görülür ki, bunlar bizzat Karmatiler’dir”diye yazmaktadır. Bu ticaret loncaları hareketi, Batı’ya ulaşıp Avrupa loncalarının Free Masonry biçimini etkilemiştir.[3]

1. Karmati Sosyalistik Devletinin  Temeli Atılıyor

Irak Karmatileri, 880 yılına doğru sayıca oldukça artmıştı. Hamdan,  Ali b.Muhammed al-Burkui’ye ittifak önerisi yaptıysa da, Zenci önderi olumlu bakmadı. 874-75’den sonra onlar tarafından Karmatilere başvurular görüldü. Ama, olması gereken bu ittifak gerçekleşmedi. (Aleviliğin) Karmati  kurtarıcı ihtilalci hareketi, politik güçsüzlüğü ve mistsizmin uyuşukluğu içinde memnuniyetsizliğin artmış olduğu İmami Şiiler arasında da geniş yandaş topladı. (Farhad Daftary, agy. s.116-117)

Hamdan’ın başyardımcısı İsmaili-Aleviliğin en büyük Dai’lerinden biri olan kayınbiraderi Abdan idi. Abdan (Ö.899) aynı zamanda Karmatiliğin siyasal kuramcısıydı; Belagat adını verdiği kitabında gizli yedi derece yarattı ve onu uygulamaya girişti. Irak’da, Güney İran ve Bahreyn’de Zikravayh b.Mihravayh ve Abu Said al-Cenabi gibi Dai’ler görevlendirdi.

Yükselen Karmati hareketi, Zenci ihtilalinden beri Güney Irak üzerinde  tam egemenliğini kuramamış olan Abbasilerin dikkatinden kaçmaya devam etti. 890-891’de Hamdan, Karmatiler için Küfe yakınlarında  bir toplu yaşama yeri olan Dar al-Hicra kalesini kurdu. 892 yılında Bağdad yönetimi, Küfe’den gelen bazı haberler temelinde yeni tehlikenin farkına varmaya başladı. Ancak Karmatiler’in 897’deki ilk başkaldırı hareketine karşı hemen önlem alınamadı.

Irak’ta neler oluyordu? Hamdan ile Abdan ne yapıyorlardı? Aşağı Mezopotamya verimli olmasına rağmen çok sağlıksız bir bölgeydi. Çok sayıda geçici tarım işçisi çalıştırılmak üzere bu kesime çekilmişti. Hamdan ve Abdan çeşitli bölgelerden  gelmiş ağır baskı altındaki  köylüler arasında yanıtı hazır buldular. Komünistik bir düzenin propagandasını yaparak, bu kötü koşullardaki tarım çalışanlarının sempatisini kazandılar. Hamdan ilkönce çeşitli operasyonlar yapabileceği bir üs alanı kurmayı tasarladı. Nuvayri ‘Nihayat al Arab’ adlı yapıtında bu üssü şöyle tanımlıyor:

“Bundan sonra bütün Dai ’ler toplandı. Tüm gereksinmelerini sağlayacak bir yer sağlamaya karar verdiler. Burası onların saklanma-korunma yeri ve çeşitli bölgelerden gelmiş göçmenlerin (Karmatilerin) merkezi, toplandıkları yer olacaktı. Küfe çevresinde kırsal alanda bir yer seçtiler. Burası yüksek kayalık ve uçurumları bulunan bir yerdi. Buraya aşılması ve ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44m. olan surların çevresinde geniş hendek vardı. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina  yaptılar. Heryandan gelen kadın ve erkekleri buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmenler Evi) denildi. Yıl: Hicri 277 (891)”[4]

Hamdan sosyalistik modele çok yakın , mükemmel bir ekonomik sistem geliştirdi. Hamdan’ın sayesinde Arab kabileler arasında İsmaili Aleviliği fazlasıyla yayıldı. Heryandan toplanıp gelen insanlar, büyük ve tek bir aile gibi buraya yerleşmeye başladılar. Hamdan mülklerden, koyunlar keçiler ve ziynetten gelen gelirleri toplamak için köylerdeki Dai’leri görevlendirdi. Bu toplananlar ortak hazineyi oluşturdu. Buradan giyinip çıplaklıklarını örtündüler. Harcamalar, duyulan  ihtiyaca göre yapılıyordu. Hiçkimse yoksul değildi. Ve hiçkimse bir diğerinden zengin değildi. Bütün erkekler, daha fazla üreterek daha fazla itibar kazanmak için çalışıyorlardı.

Kadınlar örgü ve dokumadan, çocuklar kuş bakımından kazandıklarını biriktirdiler. Sonra herkes kazançlarını getirip Dai’ye teslim etti. Hiçkimse kılıcından ve silahından başka bir şeyin sahibi değildi. Bu ekonomik siyasetle Karmatiler, pek çok gayri memnun kabileleri ve (Mevali) yabancılar kendilerine çektiler. Ana üs alanı olarak hizmet gören kalelerinden, Abbasi iktidarı kalelerine hücumlar yaptılar.[5]

XXHalife al-Mutadid, Irak’ta 900 ve 902 yıllarında Karmatiler’in üç başkaldırı girişimini bastırdı. Nawbakti ve Al Kummi’nin Karmati öğretisinin yaratıcılarının Hamdan Karmat ve Abdan olduğunu  yazması; İbn Rizam ve Akhu Muhsin’in de bunu onaylamalarına rağmen Fatımi İsmaili kaynakları bu iki önemli kişinin adını bile anmazlar. Bu durum merkezi önderlikle, yani doğrusu Fatımi İsmaililerle aralarında çıkan anlaşmazlığı  bağlanabilir. (F.Daftary,agy.s. 117) Belki daha doğrusu Fatımi hanedanının Şeriatla uzlaşmasından kaynaklanabilir.

a. İran Karmatileri

İsmaili Aleviliğinin Karmati hareketi, 870’lerde Irak’tan başka yerlerde de başlamıştı. Güney İran’daki misyon, Irak Karmati önderlerinin gözetiminde ortaya çıktı. Abu Said al-Hasan al-Cannabi, Fars kıyısı üzerindeki Cannaba’da doğmuş. Eğitimini ise Abdan’dan almıştı.Önce bu bölgede büyük başarılar kazanmış olan Abu Said başka yere gönderilince, oraya  Abdan’ın kardeşi al-Mamun atanmış. Kendini öylesine saydırıp kabul ettirmişti ki, oradaki Karmatiler Mamuniyya adıyla anılıyorlardı. (F.Daftary, agy.s.118)

b. Bahreyin Karmatileri

Hamdan, 886’larda dava’nın ulaşmış olduğu Doğu Arabistan’da Bahreyn’e 894 yılında  Abu Said al-Jannabi’yi gönderdi. Bahreyn’deki misyonu ona emanet etti. Tanınmış bir yerli ailenin önderi olan Al-Hasan b.Sanbar’ın kızıyla  evlenen Abu Said, orada oturan İranlılar ve Bedeviler arasında hızla taraftar kazandı. 899’a doğru, Rabii kabilesinin önemli desteğiyle Abu Said, Bahreyn’in büyük bir bölümünü egemenleği altına aldı. Doğu Arabistan kıyıları üzerindeki Katif’i de ele geçirince Basra’ya da korku salmaya neden oldu.  900’de Bahreyn Karmatileri,Bahreyn’in eski başkenti ve Abbasi valilerinin oturduğu Hacar’ın dış mahallelerini kontrolü altına aldılar.

Halife Mutadid, onlara karşı gönüllülerden kurulu 2000 kişilik bir birlik gönderdiyse de hepsi yokedildi. 903’de uzun bir kuşatmadan sonra Hacar’a boyun eğdirildi. Abu Said karargahını Al Ahsa’ya taşıdı. 906’da burasını başkent yaptı. Abu Said’in ikinci halefinden sonra bu çevrede bir kale inşa edildi. Daha sonra Bahreyn Karmatileri, Yamama ve Uman dahil bitişik bölgelere egemenliklerini genişlettiler. Abu said gerçekten hemen hemen 2 yüzyıl sürmüş olan zengin ve başarılı bir devlet kurmuştu. Ancak, sadece Sünni Abbasi devletinin değil, aynı zamanda Fatımilerin de tehdidi altında bulunuyordu. (F.Daftary, s.119)

Abu Said’den sonra yerine  oğlu Abu’l Kasım (913-23) geçti. Arkasında Abu Tahir Süleyman Bahreyn Karmati devletininin 20 yıl başında kaldı ve Sünni Abbasi halifelerine kan kusturdu. Irak ve Suriye içlerine yaptıkları sürekli akınlarla kentleri ve diğer yerleşim birimlerini yağma ediyorlardı. Basra, Küfe, Al Anbar gibi kentler Abu Tahir’in defalarca yağmasına uğradı. 927’de Bağdad’ı ele geçirmesine az kalmışti. Munis al-Kadim tarafından zorlukla önlendi. Hac mevsiminde, büyük gösterişler içinde ve kölelerin taşıdığı omuzarabalarıyla (tahtırevanlarla),  Mekke’ye hacı olmaya giden zenginlerin katıldığı büyük kervanların soyulması adet olmuştu. Abu Tahir Süleyman’ın bilinen en büyük sadırı ve talan eylemi 930 yılının Ocak ayında, 600 atlı ve 900 yüz yaya askeriyle Mekke’yi basmasıdır. Bu baskında büyük camiler yıkılmış ve Kabe’ye de saldırıda bulunularak, kutsal sayılan Cennetten geldiğine inanılan Hacer al-Esved (kara taş) yerinden sökülmüş. Al Ahsa’ya, başkente götürülmüştür. Taş 951 yılına kadar orada kalmıştır. Bununla İslam çağının sonunun geldiğine işaret ediyorlardı. Hacer al- Esved’in geri verilmesi  ve Hacılara bir daha saldırılmaması için Bağdad, heryıl Bahreyn Karmati  Devletine yüklü bir vergi vermeye başlamıştı. Kara Taşı ise, ancak 934 anlaşması gereğince ve Fatımilerin ricası üzerine, 21 yıl sonra kendileri götürüp yerine koydu.

Savaş ganimetleri, talanlar, harç ve vergilerden gelen tüm kazançlar  Karmati toplumunun Dar al Hicra’larındaki ortak hazinesine yatırlıyordu. Bir sosyalistik federe devlet sistemi içerisinde ayrı bölgelerdeki başkentler-Dar al-Hicra’lar birbirleriyle ilişki halindeydiler.

Abu Said tarafından  daha da geliştirilen yönetim düzeninde ‘ortakçı ve eşitlikçi ilkeler’ büyük rol oynamış. Bu ilkeler, herkesin aynı şeylere sahip olması, tarım arazisini işlenişi, vergilerin toplanması, harcamaların düzenlenmesi ve olanakları kısıtlı olanlara çeşitli tiplerde devlet yardımı yapılmasında gözükür. Devlet birey yaşamının her türlü güvencesini sağlamıştır. Elbette ki, kendi dışında bulunan dünyanın aynı yönetim sistemine geçmeden uzun süre yaşayamıyacaklarını düşünemediler.

Toplum işlerinin yönetimi Al İkdaniyya adını taşıyan danışma meclisinin kararlarıyla gerçekleşiyordu. Bu Meclis nüfuzlu ailelerin temsilcileri ve yüksek dereceli memurlardan oluşuyordu.  Devlet, Bahreyn Karmatilernin, yani vatandaşların iyiliği ve sağlığı için vardır. Orada kurulan devlet düzeni; İbn Hawkal gibi keskin gözlemci ve 1051’de Al Ahsa’yı ziyaret eden Nasır Husrev gibi yazarların birçoğunda hayranlık uyandırmıştır. (Farhad Daftary, agy.s.119-120) Nasr-i Khusrav’in anlattıklarından kısa bir özetle konuyu bağlayalım:

“Al Ahsa’da 20 binden fazla eli silah tutan insan vardı. Ve orada büyük bir kentte görülmesi gereken herşeyi görmek mümkündü. Dar al Hicra adı verilen hükümet sarayı geniştir… Bu  Cumhuriyet, herbiri bir yardımcıya (vezire) sahip 6 kıral  tarafından yönetilir. Bu oniki kişi aralarında çok iyi anlaşırlar; toplantılarda iki karşılıklı sıraya, biri diğerinin karşısına gelmek üzere otururlar ve ülkenin bütün işlerinde ortaklaşa karar verirler…Devlet mutlak olarak laikleştirilmiştir; oruçsuz, namazsız ve hacsız bir toplum. Cami de yoktur. Bununla birlikte, İranlı bir zengin tüccar ibadet etmek isteyen yabancılar için bir cami yaptırma izni almıştı…Eğer bir evin veya değirmenin parasız sahibi, bu yerleri onarmak veya geliştirmek isterse devlet ona hazinece beslenen kölelerden yardımcı gönderirdi ve birşey ödemek gerekmezdi Zengibar’dan satın alınmış devlet kölelerinin sayısı 30 bini bulmaktaydı. Onlar Cumhuriyetin bahçelerinde çalışırlardı…Halkın buğdayı parasız öğütülürdü…Yöneticiler yurttaşlarla kendilerini eşit tutarlar, hitaplarda ayrılık gözetmezlerdi…”('Sefername'den özetle aktaran Ali Mazeheri, Çev.Bahriye Üçok, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, s.120-121)

Heterodoks İslam, yani Alevi inançlı Arap, Kürt, Türk, Bedevi, Nebati, Pers, Nubialı, Arami vb. çeşitli etnik kökenden gelmiş insanlardan oluşan Karamati toplumunun kurduğu, yaklaşık iki yüz yıl süren Karmati Sosyalistik Federasyonu’nun sonuncusu Bahreyn Karmati devletinin yıkılmasında da Türklerin rolünü görüyoruz. Sultan Melikşah’ın kumandanlarından  Artuk Bey, 1076-77 yılında, Abbasi halifesi adına Al Ahsa ve Bahreyn’e yaptığı bir seferde Karmatileri itaat altına alıyor. (E.Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara-1991, s.243) Son olarak, Urfalı Mateos Vekayinamesi’nde, 1157-58’de bir Hristiyan beyinin Besni  yakınındaki Kaysun kalesinde kardeşine ‘Karmud, yani Karmati denilen bazı adamlar verdiğini’söylüyor kaleyi koruması için.(Urfalı Mateos Vekayi-Namesi (952-1136) Ve Papaz Grigor'un Zeyli (1136-1162), Türkçeye çeviren: Hrant D.Andreasyan, 2.Baskı, Ankara, 1987, s.316, dipnt.62) Bu gösteriyor ki, Karmati inanç, yaşam görüşü ve düşüncesi 12.yy.da Anadolu’ya girmiştir. 70-80 yıl sonraki büyük Babai Halk ayaklanmasının inançsal ve kuramsal tohumlarını Karmatiler atacaklardır.

Savaş ganimetleri, talanlar, harç ve vergilerden gelen tüm kazançlar  Karmati toplumunun Dar al Hicra’larındaki ortak hazinesine yatırlıyordu. Bir sosyalistik federe devlet sistemi içerisinde ayrı bölgelerdeki başkentler-Dar al-Hicra’lar birbirleriyle ilişki halindeydiler.

Abu Said tarafından  daha da geliştirilen yönetim düzeninde ‘ortakçı ve eşitlikçi ilkeler’ büyük rol oynamış. Bu ilkeler, herkesin aynı şeylere sahip olması, tarım arazisini işlenişi, vergilerin toplanması, harcamaların düzenlenmesi ve olanakları kısıtlı olanlara çeşitli tiplerde devlet yardımı yapılmasında gözükür. Devlet birey yaşamının her türlü güvencesini sağlamıştır. Elbette ki, kendi dışında bulunan dünyanın aynı yönetim sistemine geçmeden uzun süre yaşayamıyacaklarını düşünemediler.

Toplum işlerinin yönetimi Al İkdaniyya adını taşıyan danışma meclisinin kararlarıyla gerçekleşiyordu. Bu Meclis nüfuzlu ailelerin temsilcileri ve yüksek dereceli memurlardan oluşuyordu.  Devlet, Bahreyn Karmatilernin, yani vatandaşların iyiliği ve sağlığı için vardır. Orada kurulan devlet düzeni; İbn Hawkal gibi keskin gözlemci ve 1051’de Al Ahsa’yı ziyaret eden Nasır Husrev gibi yazarların birçoğunda hayranlık uyandırmıştır. (Farhad Daftary, agy.s.119-120) Nasr-i Khusrav’in anlattıklarını hem “Nasr Husrev” hem de “Rıza kenti” incelememizde genişçe verdik, onlara bakılabilir.


[1] G. Hossein Sadıghi, Les Mouvements Religieux Iraniens en II et IIIme Siécles en Iran, Paris, 1939, s .276-277

[2] Büyük Enelhak’çı (Tanrı benim) mutasavvıf Hallacı Mansur (Ö.921) da bunlardan birine üyeydi ve Karmati gizli örgüt üyesi olmaktan da yargılanmıştı. ( Ali Mazaheri, Çev. Bahriye Üçok, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, İstanbul-1972, s.120)

[3] Asghar Ali Engineer, The Origin and Development of Islam, s.207-208.

[4] Marshall  G. S. Hodgson,  The Order of Assassins, Tke Struggle of  the Early Nizari İsmailis Against the İslamic World  (USA, 1980) adlı kitabında (s.78)  İsmaililerin Dar al-Hicra ideali ve kaleler ele geçirme siyasetinin kaynağını, Muhammed Peygamberin Mekke'den Medine'ye hicreti olayına bağlamakta ve "Medine İslamın ilk Dar al-Hicra'sı, yani göçmenler evidir. Koğuşturulmaktan kaçmak zorunda kaldığı  inançsızların topraklarına oradan zaferle geri döndü..." demektedir.

[5] Asghar A.Engineer, agy.s.31

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (14) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 129 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 16 - 18 Toplam: 679