Kayıp Parola? Kayıt Ol
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
  Üye Paneli  
Ana Sayfa arrow İçerik
BÜTÜN İÇERİKLER
Zenci Köleler Yazdır
Monday, 12 April 2010

"ALEVİ AL BASRİ" NAMIYLA ALİ BİN MUHAMMED ÖNDERLİĞİNDE ZENCİ KÖLE-İŞÇİLERİN AYAKLANMASI

İsmail Kaygusuz

Abbasi İmparatorluğunu sarsan diğer bir toplumsal başkaldırı Zenci kölelerden geldi. 869’dan 883’e kadar tam 14 yıl sürdü. Bu konuda en geniş ve derli toplu araştırmayı  1976’da Paris’te yayınladığı “ıx.Yüzyılda Irak’ta Köleler Ayaklanması” adlı kitabıyla Alexandre Popoviç yapmıştır.[1] Temel aldığımız bu yapıtla birlikte, Louis Massignon’un ‘Birinci İslam Ansiklopedisi’ndeki makalesi [2] ve Asghar Ali Engineer’in “İslam’ın Gelişmesi ve Kökeni” [3] ve diğer birkaç yabancı yazarın araştırmasından kaynaklanarak, bu büyük toplumsal ayaklanmayı özetlemeye çalıştık.

Tabari’nin verdiği bilgilere göre isyan, kanallarda çalışan (kassahin) zenciler tarafından çıkarıldı. Bu köle-işçilerin görevi aşağı Mezopotamya’da ekilebilir tarım arazisi oluşturmaktı. Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip Şattularab adını aldığı Basra’nın doğusundaki delta bölgesinin topraklarını tuzdan arındırarak işlenebilir duruma getiriyorlardı.

On binlerce sayıya ulaşan bu köleler ya Doğu Afrika’dan, Zengibar’dan (bugünkü Tanzania) zorla yakalanarak getirilmiş ya da İmparatorluğa bağlı ülkelerden vergi olarak alınmış, savaş esirleri durumundaydı. Bu bölgede büyük toprak sahiplerinden pek çoğunun tuz bataklıkları kompleksi vardı. Hem bu bataklıkların suları kanallarla boşaltılarak tuz elde ediliyor, hem de toprak yıkanıp tepeler-yığınlar oluşturulup teras tarımına hazırlanıyordu. Çoğunluğu zenci olmakla birlikte kırsal bölgenin yerleşme birimlerinden de getirilmiş bu köleler  500’den 5000’e kadar  ağır işçi bölükleri halinde kamplara yerleştirilmiş. En büyük iş kampı Dujayl'da ve burada 15 000 zenci köle-işçi çalışmaktaydı. Evsiz-barksız, umutsuz, en kötü koşullar içinde yaşıyorlardı. Bütün yiyecekleri birkaç avuç un, bulgur ve hurmaydı. Bu köleler efendilerinin dinini, ancak dillerini öğrendikten sonra tanımaları sözkonusuydu. Sonuç olarak, kendilerini ezen ve insan yerine koymayan efendilerinin dini Ortodoks İslamı değil, tersine onlara karşı haklarını savunacak, adalet ve eşitlik getirmeyi vadeden Heterodoks İslamı (Aleviliği) benimseyeceklerdi. Böylece “Sahib al-Zenc”olarak kendilerini kurtaracak Ali soyundan birini, Ali bin Muhammed’i buldular.

Biruni’nin anlattığına göre bu kişi; İmam Ali’nin, Hüseyin kolundan Zeyd soylu sekizinci kuşak torunu olan "Alawi al-Basri" namıyla (Basralı Alevi) Ali bin Muhammed al-Burkui (yüzü Peçeli) idi. İranlı olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, melez olduğunu söyleyen yazarlar da bulunmaktadır. Louis Massignon'a göre, olasılıkla bölgede yeni başlamış Karmati propagandasıyla ilişkisi olan Raşit Kurmati  adında biri onu destekledi. Raşit Kurmati’nin, bir değirmenci, bir şerbet satıcısı ve bazı kaçak zenci kölelerle  kurduğu gizli örgüte (ubbak), Babeki-Karmati usülü bağlılık yemini ile girdi. Kısa zamanda başına geçtiği örgütü büyütüp geliştirdi ve ihtilal ölçülerine yükseltti. 255 hicri yılının Ramazan ayında (Eylül 869) Kuran’dan, “Kendilerini savaşmaya ve bıçağa adamaktan (khuruc ghadban billah)” sözeden ayeti okuyarak büyük başkaldırıyı başlattı.

1. Büyük Zenci Köle-İşçi İsyanının Başlangıç Aşaması

Alexandre Popovic,  Ali b.Muhammed'in ilk dönemi ve bu büyük başkaldırının başlangıcı hakkında şu bilgiyi veriyor:

"W. Caskel (Ali b. Muhammed'in ilk) dönemini şöyle özetliyor:

'Hicri 249-254 (863-868) yıllarında bir Alevi (Alisoylu) ya da pseudo-Alevi (sahte Alisoylu) Bahreyn'de başkaldırdı. Önce Hacar'da, sonra Al-Ahsa'da Banu Sad ile birlikte şansını denedi. Başaramayınca çöle açıldılar; Tamim ve batıdan gelen diğer kabilelerden oluşturdukları bir orduyla harekete geçtiler. Al Uryan ve diğer Abd al-Kays şefleri isyanı güçlükle bastırdılar. Ancak çok geçmeden Basrada büyük Zenci ayaklanmasını gerçekleştirecekti.'

"Ali b. Muhammed'in Basrada'ki Babal ve Sad kabileleri arasındaki kavgalardan biri tarafına geçerek yararlanıp başkaldırma girişimi başarılamadı. Vali Muhammed b. Raja al Hidari onu ve arkadaşlarını kentten kovdu. Ali b. Muhammed ve dört arkadaşı Bağdad'a kaçıp izlerini yitirdiler. Ona katılmış olan Basra'daki yandaşları ve ailesinden üyelerinden karısı, büyük oğlu kızı ve hizmetçisi valinin buyruğuyla tutuklandılar..."

"Ali b. Muhammed, Bağdad'da kaldığı süre içinde yandaşları çok sayıda artmış ve yeni yoldaşlar edinmişti. Bunların arasında Cafer b. Muhammed al-Suham, Muhammed b. al-Kasım, Yahya b. Abd al-Rahman b.Khakan'ın iki azatlısı  Muşrik and Refik vardı; Muşrik'e Hamza Abu Ahmet, Rafik'e Cafer Abu al-Fadl adını verdi..."

"Ali b. Muhammed, Basra valisinin iki kabilenin kentte yarattığı anarşiyi önleyemediği için azledildiğini öğrenir öğrenmez Basra'ya döndü önceki ve Bağdad'da kazandığı altı yakın adamıyla. Furat al Basra'ya gelince, oradan tuz arıtma bölgesi Amud al-Muna Kanal'ı üzerindeki   Bi'r Nahl'da kurulmuş Kasr al-Kurayş'a yerleştiler. Ali b. Muhammed burada kendisini bir iş adamı ve Watıkh'ın çocuklarından birinin adına, Sabbakh tuzlalarından birinin yöneticisi gibi gösterdi. Bu durum onun Zencilerle yakından ilişki kurmasını ve böylece başkaldırma hazırlıkları yapmasını sağladı." [4] Görüldüğü gibi gerçekten profesyonel bir ihtilalci kimliği taşıyan Ali b. Muhammed, kabile anlaşmazlıklarına dayandırdığı ilk başkaldırılarında aldığı yenilgilerden ders çıkarıp, en temel yöntemi, yani sınıfsal kavgayı öne çıkartıyor; Basra tuzlalarında çalışan üretici köle-işçi sınıfının başına geçiyor. Bunun yolu da onların arasına girmek ve birebir, yüzyüze propaganda yapmaktır. Beş yıl bir Alisoylu olarak yaşadığı  ve kendisini tutan kabileler arasında bazı keramet gösterileriyle İmam saygısı görmüş olduğu Bahreyn ve çevresindeki son yenilgisinde kaçıp gizlendiği Saman kasabasında kuşa seslendiği şiirinin bazı dizelerinde şunları söylüyor:

"Ey Saman kuşu, orada yalnız başına ne ötüp duruyorsun?

Yoksa bir kaza seni dostundan mı ayırdı?

Yanıma gel birlikte teselli bulalım..."

....

"Gururla başlarında bulunduğum Temimli adamlarım

ve Yarbu oğlu Kulayb'ın yiğitleri atbinmiş;

Saad merkezi tutuyor,

Kanatlarda Numayri ve Kilab'ın adamları yalınkılıç direniyordu"

"Eğer bir kaza engel olmazsa, onları öyle bir şaşırtacağım ki, bir yay kullanarak sabahleyin Amir ve Muharib'i delik deşik edeceğim..."

....

"Uryan sanıyor mu ki, hendek kenarındaki saldırıda düşen süvarilerimi unuttum?" Bir başka şiirinde:

"Abd al-Kays, benim kendisini unutmuş olduğumu sanmasın sakın! Onu asla unutmayacak ve öcümü alacağım."

 

Ali b. Muhammed'in Zenci köle-işçilerin arasına girdikten sonra öçalma duygusuyla harekete geçmenin yerini, artık devrimci savaşım bilinci alacaktır. Artık Sahib al-Zenci adıyla anılacak olan Ali b. Muhammed'den Samarra'da, Bahreyn ve Basra'da yazmış olduğu şiirlerden 190 dize günümüze ulaşmıştır. Bunlar güçlü edebi özellikleri olmamasına rağmen Halife çevresini; kendisi, ailesi ve soyunu, Ali sevgisini; Bahreyn'deki çarpışmaları ve Basra tuzlalarındaki köle-işçileri çevresinde toplamayı nasıl başardığını dolaylı ve dolaysız anlatan dizelerdir. [5]

A. Popovic oldukça dikkat çekici bulunan Zenci köleler ihtilalinin başlangıcı anlatmayı şöyle sürdürüyor:

"Bölgede ona ilk katılan (gerçekte bilinçli olarak yüzyüze propagandayla kazanılan İ.K.) Reyhan b.Salih adında bir kişi oldu. Adam, oradaki Zenci işçilere dağıtılmak üzere Basra'dan un taşıma işinde çalışmaktaydı. Tuzla alanlarındaki köle-işçilerin yaşamları ve yeme-içmeleri  hakkında en iyi bilgileri o getiriyor ve Ali b. Muhammed adına onlara propaganda yapıyordu. Bir süre sonra işini bırakıp onun saflarına katıldı..."

"Bu arada Basra'ya gönderdiği Refik, oradan kendisiyle birlikte harekete kazandırdığı Şibli b. Selim adında bir şerbet satıcısını da getirdi. Ayrıca Ali b. Muhammed, Refik'e Basra'dan satın alması için kırmızı renkte ipek kumaş ısmarlamıştı. Ondan bir bayrak dikildi ve üzerine yeşil harflerle, Kuran'dan Tevbe Suresi'nin 111.ayeti yazıldı. Ayette, 'Tanrı inananlardan satın alacağı canları ve mallarına karşılık Cennetten bir ödül verecektir; çünkü onlar Tanrı yolunda savaşır, ölürler ve öldürürler.Bu alışveriş için sevininiz' denilmektedir.[6] Ayrıca bayrak üzerine Ali b. Muhammed, yani kendisinin ve babasının adı yazıldı." [7]

Artık ona göre, sıra bayrağı kaldırıp ihtilali başlatmaya gelmişti. Böylece bayrak üzerinde buyurucu Kuran ayetinin altında, Tanrının nebisi (Muhammed) ve velisinin (Ali) adını görenlerin ilk anda, onun önderin adı olduğunu düşünmesi olanak dışıdır. Bu akıllıca siyasetle insanlar daha kolay bu bayrak altına çekilmiş. Önderi tanıyıncaya dek çoktan hareketin içine girmiş oluyorlardı.

"İsyancılar, önce işlerine gitmekte olan 50 kişilik bir köle-işçi grubunun yolunu kestiler. Onların başlarındaki ustabaşının ellerini ayaklarını bağladıktan sonra, onları yanlarına katarak başka bir iş alanına gittiler. Aynı yol izlenerek, Abu Hudayt dahil 500 kölenin onlara katıldığı bildiriliyor. Daha sonra aralarında Zurayk ve Abu Hanjar'ın bulunduğu bir 150 kişilik ve arkasından bir diğer 80 kişilik köle grubu katıldı. Sonuncusunun arasında Raşid al-Magribi ve Raşid al-Kurmati de bulunuyordu. (Yukarıda  belirtildiği gibi Louis Massignon, bu anlatılanların Karmati propagandasıyla ortaya çıkan bir örgütlenme olduğu ve Ali b. Muhammed'in bir yeminle örgüte girip başlarına geçtiği görüşünü Faysal al-Samir gibi Popovic de kabul etmiyor. I.K.) Bu eylemler sık sık yinelendi ve isyancıların safları genişlemeyi sürdürdü."

"Vakit geldiğinde, Ali b. Muhammed onların hepsini biraraya çağırdı ve bu katılımların, birleşmelerin nedenlerini açıkladı. Kendilerine çok sağlıklı koşullar altında bir yaşam sağlıyacağı sözü vermekle kalmadı; onları asla aldatmayacağı ve hep destekleyeceği üzerinde ciddi bir biçimde yemin etti. Ayrıca köle-işçi sahipleri ve onları kullananlara da; zenci kölelere karşı baskıcı davranışlarından ve Tanrı tarafından yasaklanmış şeyleri onlara reva görmelerinden dolayı ölüme müstahak olduklarını anımsattı. Onlar ise Ali b. Muhammed'e, kölelerin çok geçmeden kendisini de terkedeceği yanıtını verdiler. Hatta ona kölelerini geri vermesi için para (kelle başı 5 Dinar İ.K.) ödemeyi önerdiler. Bunun üzerine kölelere, oraya gelmeye ve para önermeye cesaret etmiş bulunan köle sahipleri ve ustabaşlarına dayak atmalarını emretti. Her birine beşyüzer sopa vuruldu. Sonra olup bitenler ve sayıları hakkında, çevrelerinden birine birşey söyledikleri takdirde, bu kişilere karılarından boş düşeceklerine dair yemin ettirdikten sonra, onları salıverdiler. Ama, içlerinden biri hemen Dujayl'a geçti ve 15 000 kölenin çalışmakta olduğu en büyük kampın ustabaşılarını uyarmaya gitti. Ali b.Muhammed'e gelince, ikindiden sonra bölgeyi terketti. Adamlarıyla birlikte o da Dujayl'a gitti ve Maymun Kanal'da yerleşti. Pazar yerinin ortasındaki kanala bakan camiyi karargah evine dönüştürdü ve Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Ali b. İsa b. Zeyd b. Ali b. al- Huseyn b. Ali b. Abi Talib adıyla ihtilali başlattı."[8]

1. a. Hareketin Kısa Özeti

Ne yazık ki kaynaklar, onun yönetim sistemi üzerinde ayrıntı vermemektedir. Sadece halife vekili Muvaffak tarafından bu isyancı Zenci köle-işçilerle, acımasızca sürdürülen savaş dönemine gönderme yapıyorlar. Cubba’dan harekete geçen Zenci  lideri sapanlarla  silahlanmış kuvvetlerini iki bölüme ayırdı:

1. Sadece zencilerden oluşan birlikler,

2. Fırat çevresi köylüleri, Kurmatiler ya da Karmatiler ve Nubialı, Güney  Mısır bölgesi halkları Sudanlılar.

Arap kabilesi Banu Temim tarafından bir donanmayla desteklenen Ali b. Muhammed al-Burkui,  Ubulla, Abbadan, güney Ahvaz ve son olarak büyük Basra kentini aldı. 877’de Cabbul, Numaniya, Carcariya, Ramhurmuz ve  Wasit’e kadar ilerledi. 879’a doğru Bağdad’ın 17 mil yakınlarına kadar yaklaşarak yağmalarda bulundular.

Hareketin en önemli özelliklerinden biri, üzerlerine gönderilen paralı zenci köle birliklerin isyana katılma  olayıydı. Ayrıca bazı özgür köylüler de, büyük toprak sahibleri sınıfına karşı duydukları öfkelerin artması dolayısıyla harekete katılmaktan çekinmediler.  Büyük tehlikenin farkına varan Halife’nin kardeşi ve vekili, bütün güçlerini ikinci bir saldırı  için  harekete geçirdi. Ancak savaşı bitirmek üç yılını aldı; önce Zenci köle işçilerin Mania kampındaki 5 garnizonunu yerlebir etti ve arkasından Basra’nın güneyinde Abu’l-Khasib kanalı üzerinde bulunan ve Ali b. Muhammed'n başkenti Muhtara’daki kampı 881’de kuşatmaya aldı. Bir yıl dayanan Zenci köleler, 882’de silah bıraktılar  ve önderleri Ali bin Muhammed al-Burkui ise  883’te  yakalanıp öldürüldü.

Bu isyanın da kanlı bir şekilde ve vahşice bastırılmasında, Babekiler’de  olduğu gibi bir Türk kumandan ve onun birliklerinin  rolü olmuştur. 837’de Afşin’in birlik kumandanlarından  Boğa’nın oğlu olan Musa, İmparatorluğun doğu eyaletleri genel valisi bulunuyordu. 873’de Zenci isyanı  Ahvaz’a ulaştığında Musa duruma müdahele etmişse de, herhangibir başarı elde edemeden, eyaletlerindeki karışıklıklar yüzünden ordusunu çekmek zorunda kalmıştı. Ancak  Boğa oğlu Musa  881’de Al-Muvaffak’a geniş güven ve destek vererek,  kendisinin İmparatorluk yönetimindeki etkinliğini artırmış. Onun kumandası altındaki Türklerin, Saffarid’lere karşı Bağdad’ı korumaları ve Zencilere karşı büyük desteği sayesinde bu büyük isyanı bastırabilmiştir.[9]

1. b. Zenci Köle-işçi Hareketi ve Ali b. Muhammed için Son Birkaç Söz

Tam ondört yıl süren İslam tarihinin en büyük Zenci köle-işçiler ayaklanmasında, beşyüz milyon ile iki buçuk milyon arasında insan öldüğü sanılmaktadır. En büyük ayaklanma dedik, çünkü bu ilk Zenci köleler ayaklanması değildi: İlk ikisi Emeviler döneminde, üçüncüsü ise Abbasi halifeliğinin kuruluş yılında gerçekleşmiştir.

689-690'daki ayaklanma, iş alanlarını terkedip gruplar oluşturan Zencilerin, çiftliklere köylere baskınlarda bulunarak, yağma yapmalarından öteye gidemedi. Irak valisi Halid Musab b. al-Zübeyr'in ordusu onları kolayca yakalayıp hapse attı ve arkasından darağacına çektirdi. 694 yılındaki ikinci ayaklanmanın daha iyi hazırlandığı görülüyor: Tanınmış Emevi valilerinden al-Haccac'a karşı, çok sayıda Zenci toplulukları Rabah (Riyah) adında birini  Şir-i Zenci (Zenci Arslanı) seçip, onun kumandasında ayaklanmışlardı. Bu kişi Abdullah İbn al-Jarud olarak tarihe geçmiştir. Bir yıla yakın süren hareket al-Haccac tarafından ezilmiştir. Tarihsel kaynaklar, çok açık olmamakla  birlikte, 749-750'de ilk Abbasi Halifesi Abul Abbas al-Saffah'ın 4000 kişilik bir kuvveti Musul civarındaki Zenci isyancıların üzerine gönderdiğini söylemektedir. Çok büyük bir şiddet göstern bu kuvvet bölgede kadın, erkek ve çocuk on binden fazla insan öldürülmüştür. Zenci köle toplumsal  hareketleri Tabari'de (838-923) ve 12.yüzyıl bir başka Arab yazarı Al-Kayravani'nin Kitab al-Uyun'dan bir pasajda değişik biçimlerde anlatılmaktadır. [10]

Alexandre Popovic'in kitabının İngilizce versiyonuna bir giriş yazmış olan Jr.Henry Louis Gates büyük Zenci ayaklanmasını şöyle değerlendirmektedir:

"Zenci topluluklar, genelde İslam ülkelerinde köle olarak bulunuyordu. Bütün köleler gibi onlar da efendilere göre, hırsız, kaçak, akıldan yoksun, belleği boş bilgisiz insanlardı. Ağır baskı altında, yüzlerce ve binlercesi zorla kamplara tıkılmış, ailesiz, umutsuz bir avuç yiyecekle beslenen işte bu köleler, Ali b. Muhammed'in önderliğinde 869 ile 883 yılları arasında, Bağdad'daki efendilerine başkaldırdı ve özgürlükleri için ölümüne savaştılar. 14 yıl boyunca çok önemli askeri zaferler kazanarak, hatta kendi başkentlerini kurarak büyük başarılar elde ettiler. Abbasi imparatorluğunun doğrudan Irak, Mezopotamya ve Batı İran iran üzerinde ve  dolaylı olarak Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya ve Hazar Denizi'nden Kızıl Deniz'e uzanan topraklar üzerindeki üstünlüğüyle dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak düşünüldüğünde, bu başarılar olağanüstü bir biçimde önem kazanır.."[11] Büyük Zenci köle ayaklanmasının önderi Ali b. Muhammed'e, al- Burkui (peçeli), Sahib al-Zenci, Alevi al-Basri (Basralı Alevi), Sahib al- Rih (Rüzgarın efendisi), al-Khabith (şeytan), al-Hain, al-Lain (lanetli), al-Habib (sevgili), al-Murık (sapkın), al-Fısk al-Fücur(zina yapan, günahkar) vb. 10'dan fazla birbiriyle çelişen anlamları içeren lakap ya da sıfatlar verilmiştir.(A.Popovic, agy, s.193-194)  Elbette ki bunlar, hem düşmanları hem  yandaşlarının ona nasıl baktıkları ve hangi duygularla yaklaştıklarını açıkça göstermektedir. Burada Alevi al-Basri bir yana, özellikle düşmanları tarafından verilmiş olması gereken al-Murık (sapkın), al-Khain,  al-Fısk al-Fücur(zina yapan, günahkar), lakapları bile Ali b.Muhammed'in Heterodoks İslam (Alevi) inançlı olduğunu kanıtlamaktadır.Ortodoks müslümanlar (Sünni egemenler), isyancı heterodoks grupları aşağılamak için her zaman, bu ve buna benzer sıfatlarla anmıştır. Ali b. Muhammed'in - onu bazılarının pseudo/alawi (yalancı alevi) nitelemelerine rağmen-İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd soyundan bir Alevi olduğu doğrudur. Zenci önderinin Anası Kurra'nın (binti Ali b.Rahib b. Muhammed) büyük dedesi Hakim'in Küfe'de yaşadığı, 740'larda Zeyd b. Ali'nin yandaşı olduğu onun ve oğlu Yahya'nın Horasan'da öldürülmesinden sonra Rey'e gidip, yakınında bulunan Warzani'ye yerleştiğini biliyoruz. Safadi'nin anlattığına göre ise, Kurra'nın dedesi (al-Rahib olmalı?) her Hacca gittiğinde Ali ailesinden bir Şeyhi ziyaret edip ona hediyeler verirmiş. Son gidişinde onun ölmüş olduğunu öğreniyor ve on yaşlarındaki oğlu Muhammed'i alıp Rey'e götürüyor. İşte bu Muhammed, al-Burkui'nin babası [12] ve Zeyd'in torununun torunu oluyordu.

Kitabımızın I. Bölümünde uzunca anlalattığımız gibi, Zeynelabidin oğlu Zeyd'in dört oğlu bir kızı olduğu  ve bunlar Medine'de oturan İmam Cafer al-Sadık'ın korumasında yetiştirildikleri bilinmektedir. İlk oğlu Yahya'nın babasından birkaç yıl sonra isyan ettiği Cuzcan'da öldürüldüğü ve Hüseyin Züddema'nın  torunlarından Ali Medeni'nin 9.yüzyılın ilk yarısında Malatya'ya gelip yerleşmiş olduğunu biliyoruz. Diğer oğlundan birinin İsa mutim al-Eşbal, diğeri ise Muhammed idi. Ali b.Muhammed al-Burki'nin İsa b.Zeyd'den geldiğini, yani Ali soylu olduğunu yadsımak boşunadır.

"Çeşitli nedenlerden dolayı, diyor A. Popovic, Ali b. Muhammed 'in kişiliği hakkında bir yargıya varmak kolay değildir. Kuşkusuz o, ikna edici ve kurnaz olan göze çarpıcı bir kişilikti. Ayrıca o zeki, etkili konuşan (hatip), çok iyi eğitim görmüş, şiirler yazmış bir ozan, anstronomi ve psikolojiyle ilgilenen bir kimseydi. Ali b. Muhammed, içinde bulunduğu koşullarda denetimleri hiç de kolay görülmeyen insanlara kumanda etmeye ve onları örgütlemeye muktedir olup, tartışılmaz askeri ve devrimci başarılara imza atmıştır."[13]

Ali b. Muhammed iyi eğitim görmüş ve çağının bilimlerini gereği kadar öğrenmiş görünüyor. Bu da onun varlıklı bir aileden geldiğini gösteriyor. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Warzani ve Rey'de geçirmiş olan Ali b. Muhammed, toplumun her kesimi içinde yaşam deneyimi edinmiş ve sınıfsal katmanları tanımıştır. Abbasi Halifesi al-Muntasır'ın (861-862) Samarra'daki sarayına kadar girmiş ve halife ailesiyle ilişkiler kurmuştur. Saraya panegyrist (övgücü ozan) olarak kendisini sokturmuş ve kasideler yazmış. Başkentte şiir yazarak; çocuklara yazı sanatı, gramer ve astronomi dersleri vererek sağladığı biliniyor. Kısacası Ali b.Muhammed, toplumun her kesimini tanıyarak devrimci formasyon kazanmış. Gelecekten haber verme; Kuran'daki ayetler  gibi vahiy aldığını (Bahreyn'de), kendisine duvarlarda görünmez kalemlerle yazılı emirler verildiği biçiminde duyurularla bir peygamber gibi insanları peşinden sürüklemiş.Yukarıda anlatıldığı üzere Bahreyn ve çevresinde çıkardığı çok sayıda savaş eylemleri ve çarpışmalarla önderliğini kanıtlamış ve gerçekten profesyonel bir ihtilalci olmuştur. Popovic'in" büyük bir toplumsal harekete önderlik etmesine rağmen bir toplumsal programı yoktu" [14]yargısına katılmıyoruz. al-Mukanna'nın (peçeli) Arapçası olan al-Burkui (peçeli) lakabını alması bile onun bir Mazdek inançlı bir toplumsal ve ekonomik programı olduğunu gösterir.  Elbetteki onu çağımızın devrimci komünist önderleriyle önderleriyle karşılaştıramayız. Ancak, yaşamı, yetişmesi, kesintisiz eylemleri ve 14 yıl boyunca dünyanın en büyük İmparatorluğu içinde verdiği özgürlük ve dünyayı değiştirme savaşımıyla onların, yani komünist önderlerin atalarından biridir Basralı Alevi Ali b. Muhammed.

2. Bir Tarihsel Karşılaştırma Ve Sonuç…

Louis Massignon bu başkaldırıyı, “tıpkı Roma’ya karşı İ.Ö. 140 yılında Eunus’un ve İ.Ö.73-71’de Spartacus’un köleler isyanı gibi, Bağdad’a yönlendirilmiş klasik tipten düzenli  bir ‘toplumsal savaş’ olarak” tanımlıyor. Ayrıca 1906-1913 yılları arasında, Avrupa emperyalizmine karşı Gandi’nin Hindistan’da yönetmiş olduğu ‘doğuştan taşıyıcı hammal grevlerini’ de örnek vermektedir.(Aynı makl.)

Bizce Zenci Köleler isyanı, son ikisi değil ama birincisi ile karşılaştırılabilir. Son araştırmalara göre Roma tarihinde 1. Köleler İsyanı olarak bilinen Eunus köle hareketi, İ.Ö.135-132  (İ.Ö.140 değil)  yılları arasında üç yıl sürmüştür. Suriye asıllı ve aynı zamanda kahin olan Eunus,  bir savaş ganimeti köle olarak Sicilya’da Enna yakınında bir latifundia (büyük çiftlik arazisi) sahibine satılmış. Kısa bir zaman içinde köleler arasında tanınan Eunus, Tanrılardan aldığı kehanet adına köleleri efendilerine karşı isyana çağırıyor. (Zenci önderinin de Tanrıdan vahiyler aldığı, kehanetlerde bulunduğu bilinir.) Bir gecede 400 kişiyi bulan isyancılar üç gün içinde 3000’e ulaşıyor. Önce çiftlikler basılıyor, efendiler köleleştirilip zincirlere vurulup, boyunlarına boyunduruk takılarak işe koşuluyor. (Tam 30 bin kişinin katıldığı bu uzun süreli ayaklanmada, başlangıçta aynı durumu Zenci köleler  de efendilerine yapıyorlar. Onları, sopayla dayak atarak cezalandırıyorlar. Kendi koşullarında çalışmaya zorluyorlar.  Ucuz fiyata satışa çıkarıyorlar. Örneğin, bir efendinin karısını üç dirheme sattıklarına dair kayıtlar vardır... ) Sonra kentleri ele geçirerek özgür vatandaşları köleleştiriyor. Birçoğu da kendilerine katılıyorlar. Bir yıl içinde Sicilya’yı ele geçiren Eunus, Antiochus adıyla krallığını ilan ediyor.Hapisaneler açılıp tutuklular salınıyor. Bir senato meclisi kuruluyor. ( Ali b.Muhammed al Burkui’nin adına para bastırdığı, bir bayrağı, bir başkenti ve bu başkente bağlı kent ve kasabalardan oluşan, İmparatorlık içinde yeni bir devlet oluşturmuş. Ancak, merkez yaptığı Muhtara’da kurduğu yönetim hakkında fazla bilgi yoktur.  Buna rağmen, öldürülmesinden 6-7 yıl sonra Hamdan Karmat’ın kurduğu Dar al-Hicra’daki yaşam ve sosyalistik yönetime benzerliği sugötürmez. 874-875 ve daha sonra Karmati Dai’si Hamdan ile baştan olumsuz, daha sonra olumluya dönüşen ilişkilerden sözediliyor.)  Aynı yıl içinde Roma konsul’u Lucius Hypsaeus 8 bin kişilik ordusunu dağıtıyor. Arkasından peşpeşe consul Fulvius Flaccus, ve Calpurnius Piso. 132’de Rupillius’a yeniliyor köleler yakalanıp yeniden köleleştiriliyorlar. Eunus yakalanıyor, ama öldürülmüyor. (Ali b. Muhammed al Burkui ise tek başına kalıncaya kadar savaşıyor ve savaş meydanında öldürülüyor. Sağ kalan zencilerin bazıları Abbasi ordusuna yazılıyor. Hiçbirinin eski köle-işçi koşullarına geri dönmedikleri ve Karmatilere katıldığı biliniyor.) Eunus, geri kalan ömrünü köle olarak geçirmek koşuluyla hayatta bırakılıyor. (Cambridge Ancient History Vol. IX -The Roman Period 133-44 B.C.-, Cambridge, 1932, s.153-157)

İslam İmparatorluğu, köle mülkiyetli bir topluma sahip olduğu halde, Roma toplumunda olduğu gibi köleler üretimde gerçek ana unsur değildi. İmparatorlukta toplam zenginliğin ana payı ticaretten gelmekteydi. Bu nedenden dolayı, İslam toplumu karşılaştırılabilen diğer toplumlardan daha dinamik idi. Salt Feodal toplum ve onun toplam zenginliği sadece köylülüğün (serflerin) sömürüsünden gelir. İslamda varlık birikiminin bir payı da özgür yahut yarı-özgür köylülükten ve  tahıl satışındandı. Köleler çoğunlukla ya ev işlerinde ya da askeri amaçlarla kullanılıyordu. Özellikle köle askerlerden zamanla ‘Memlükler’ adıyla geniş ayrıcalıklar üzerinde temellendirilen askeri bir (kast) sınıf oluştu. (Engineer, agy.s.212)

Doğrudur, sınıfsal olarak, İslam İmparatorluğunda Roma’daki gibi köleler üretimde temel unsur değildi. Ama yine de ‘köle mülkiyetli’ toplum olduğuna göre köleler bir tür sınıf oluşturmakta üretimde dolaylı önemli unsur oldukları yadsınamaz. Cihat adı altında yapılan yayılmacı ve istila savaşlarıyla servet birikimine ticaretten çok katkıda bulunan canlı (savaş esiri köleler, hayvanlar) ve cansız (mal-para-toprak,eşya) ganimetin belirleyici unsuru askerlikte kullanılan köleler değil midir? Binlerce  Arap olmayan mevlası (kölesi) ile cihada çıkan askeri aristokrasi elemanları (kumandanlar) onlara düşene de elkoymuyor muydu ‘Al-Sahib’ olarak?  Ayrıcalıklı memlükler kast’ı, silahlarını sahiplerine çevirip başarılarına karşılık ganimetten paylarını istedikleri andan itibaren oluşmaya başladı. Buna karşılık Zenci köle-emekçiler isyanında görüldüğü gibi, köle bilincini kaybetmeyenler de toplumsal hareketlerde yerlerini alıyorlardı. Asghar Ali Engineer gibi yuvarlak sözlerle konuşmak kolay. İmparatorluğun heryanına yayılmış büyük toprak sahiplerinin tarlalarında bahçelerinde çalışan binlerce köleler üretimin ana unsuruyken; su kanalları ve kuyular açan, bataklık kurutan, Şattularab tuzlalarında tarım toprakları oluşturan köleler de üretimin büyük unsurları olmuştur…

Abbasi  İslam İmparatorluğunda bu büyük emekçi sınıfsal unsuru harekete geçiren  heterodoks İslam, yani Alevilik inancı olmuştur. 14 yıl boyunca Sünni İmparatorluğunu sarsan Zenci köleler ayaklanması  için, Farhad Daftary’i “bu bir ihtilalci Şiizm ve özellikle İsmailizm hareketiydi”diyor. Gerçekte genel adıyla Heterodoks İslam, yani bir Alevilik hareketi demesi gerekiyordu.



[1]‘La Révolte des Esclaves en Iraq au IIIme/IXme Siécle’(İngilizce versiyonu: Henry Louis Gates'in yeni bir 'Giriş'iyle Çevir: Léon King, The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, Princeton, 1999.

[2] First Encyclopaedeia of İslam, 1913-1936, s.1213.

[3] The Origine and development of İslam, New Delhi,1980.

[4] Alexandre Popovic, İngilizceye çeviren: Léon King, The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, Princeton, 1999, s.35-38.

[5] Arap kaynaklarından aktaran Alexandre Popovic, Çev.Léon King, The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, s. 34, 151.

[6] Bu ayet ile başkaldırı hareketine hem dinsel yasallık kazandırılıyor hem de katılanlara açıkça cennet müjdeleniyordu.  Muhammed'in, Medine'ye göçettiği  günlerde, Muhacir (Mekkeli) ile Ensar (Medineliler) arasında  yaptığı Akabe Kardeşlik sözleşmesinin arkasından indiği  düşünülen ayetin tamamı şöyledir: "Kuran 9, 111 : Allah inananlardan mallarını ve canlarını, cennetten bir armağan karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşır; öldürürler ve ölürler.  Bu Tevrat'ta, İncil'de ve Kuran'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allahtan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin; bu büyük kazançtır."

[7] Alexandre Popovic, agy, s.41-42.

[8] Alexandre Popovic, agy, s.42-43) Alexandre Popovic, agy, s.42-43.

[9] Roy Mottahedeh, ‘The Abbasid Caliphate in Iran’, Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge, 1975, s.78-79)

[10] Alexandre Popovic, agy, s.22-23.

[11] Alexandre Popovic, çev.Jr. Henry Louis,  agy, s.XI-XII)

[12] Alexandre Popovic, agy, s.33.

[13] Agy, s.150.

[14] Agy, s152.

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (19) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 125 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
İcazetname Yazdır
Sunday, 11 April 2010

-    İCAZETNAME -
Av. Merdan İyidoğan

“Bu, Güçlü ve her şeyi bilen allah’ın takdiridir” (Yasin-38)
“Yardım Allah’dandır ve fatih yakındır,müminleri müjdele;

Ya  MUHAMMED, Ya ALİ”

Allahümme  Salli  ala nuri MUHAMMED-EL-MUSTAFA
Allahümme  Salli  ala nuri ALİYYEL-MURTAZA
Allahümme  Salli  ala Hatice-tel-kübra
Allahümme  Salli  ala FATIMA-TEZ ZEHRA
Allahümme  Salli  ala Seyyidina nuri İMAM HASAN HULK-I RIZA
Allahümme  Salli  ala Seyyidina nuri
İMAM HÜSEYN-İ ŞEHİD-İ DEST-İ Kerbela
Allahümme  Salli  ala Seyyidina nuri
İMAM ZEYN-EL ABİDİN (çarde-i masum-ı pak)
Allahümme  Salli  ala nuri MUHAMMED-EL BAKIR
Allahümme  Salli  ala nuri İMAM CAFER-İ  SADIK
Allahümme  Salli  ala nuri İMAM  MUSA-İ KAZIM
Allahümme  Salli  ala nuri MUHAMMED TAKİ
Allahümme  Salli  ala nuri İMAM ALİ NAKİ
Allahümme  Salli  ala nuri İMAM HASAN-ÜL –ASKERİ
Allahümme  Salli  ala nuri İMAM MUHAMMED MEHDİ-İ

Sahib-i zaman kutb-üd-devran hüccet-ül-burhan
Selavat-ullahi aleyhim ecmaiyn.
Evvelin,ahirin,zahirin , batinin, tayibin-et tahirin…

LA  FETA  İLLA  ALİ  LA  SEYFE İLLA ZÜLFİKAAR
(Ali’den üstün yiğit,Zülfikardan keskin kılıç yoktur)



BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Ve bihi nestain (Yardımı yalnız Allah’tan dileriz
Gizli ilimlerle,ariflerin gönüllerini hazine gibi zengin kılan Allah’a hamdolsun. Allah , bunu  lütfetmeye kaadirdir. Marifet bilgisini ,istediği kullarına bol bol ikram edicidir. Sizleri bir suret üzeri yaratan odur.
O Allah ki ondan başka tanrı yoktur.Gaybı (Gizliliği) ve açık olanı görür  O, esirgeyen ve bağışlayandır.
Şahadet ederim ki  Allah’dan başka tanrı yoktur.
Tektir, eşi ve benzeri yoktur.
Ve yine şahadet ederim ki , Hazreti Muhammed O’nun kulu ve peygamberidir ; Peygamberler arasında o’nu seçerek gönderdi.
O’na, Ehl-i  Beyti ne (Soyuna) ve Ashabına ve ezvacına sonsuz selamlar olsun.
Hz. Muhammed buyurdu ki ;
“Benim sahabelerim Yıldızlar gibidir ; Hangisine  uyarsanız doğru yolu bulursunuz.”
Ve yüce Allah buyurdu ki
“Yardım Allah’ dandır ve Fetih yakındır.”
Ve Hz. Muhammed buyurdu ki ;
“Kim bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah Taala da onun ihtiyacını giderir.”
Ve Hz.İmam Ali keremallahu veche buyurdu ki ;
“Ululuk Üç şeyle olur : Tevazu sahibi olmakla, Affedici olmakla, İhsan (iyilik) edici olmakla”

Hünkar Hacı Bektaş Veli buyurdu ki ;
“Marifetten bir damla tatmaya çalışmak ,
çok  ibadet yapmaya çalışmaktan üstündür. Bu da Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmakla sağlanır.
Ulu Tanrı şöyle buyurur ;
“Elçim Muhammed size ne buyurduysa (Getirdiyse) onu alınız, neleri yasakladıysa onlardan kaçının.”
Nefs-i levvame’yi (Kötülüğe sürükleyen nefsi) yenmeli Nefs-i Mutmaınne’yi (mutluluğa erişmiş nefsi) de İbadetle yüceltmelidir. Böylece ulu makamlara ve mertebelere erişilir.Kul hakkına riayet edilmelidir.Az şeye kanaat etmek gerekir.
Tanrı buyurdu ki ;
“Erkek olsun Kadın olsun, kimki hayır ameller işlerse, işte o gerçek mümindir.  Böylelerine dünya ve ahiret hayatında mutluluk bağışlarız”

SEYYİD VELİYUDDİN HALİFENİN
(seceresi) SOY  KÜTÜĞÜ

Hadim-ül – Fukara  ve’l-mesakin
(yoksullara yardım ve himmet elini uzatan)
Hz.El-Hac BEKTAŞ VELİ
(Tanrı yüce sırrını kutlu kılsın) Hazretlerinin Tarikat-ı aliyye’sine bağlı, HÖYÜK kazası’nda, SİKKELİ Köyünde oturan ve SEYYİD ALİ SULTAN  Evlatlarından olan SEYYİD VELİYUDDİN HALİFE ki , onun babası SEYYİD ALİ HALİFE’ dir.

SEYYİD VELİYUDDİN HALİFE’ NİN SOY KÜTÜĞÜ ŞÖYLEDİR :

1-Seyyid Veliyüddin Halife 2- Seyyid Ali Halife
3- Seyyid Süleyman 4- Seyyid Yalamuk
5- Seyyid Demir 6- Seyyid Budak
7- Seyyid Kara Ali 8- Seyyid Şaban
9- Seyyid Çoban 10- Seyyid Kara Baba
11- Seyyid Sersem
12- Seyyid ALİ SULTAN

Seyyid ALİ SULTAN evlatlarından Seyyid VELİYUDDİN HALİFE (Allah ömrüne bereket versin) nin hal ve kaal’ine (söz ve davranışlarına) bakıldığında,kendisine bu MUTLAK İCAZET verilmiştir ki:

Post sahibi olup postuna otursun, farz olan ibadeti (Namaz ve niyazı) eda etsin, zekat versin, Hacc’a gitsin, oruç tutsun, gelip gidenleri ağırlasın, telkin ile AHD ve TÖVBE’ yi yerine getirsin, muhtaçlara ve tüm İslam halkına gerekli hizmet görevlerini yerine getirsin ki;
Bu görevler şunlardır.
Saçların kesilmesi, libas,hırka, alem, delil uyarmak, TEHLİL ve TEKBİR getirmek.

Kutb-ül Arif ‘in Hz. Hünkar Hacı Bektaş - ı Veli’ nin Dergahı’nda post-nişin olan ve dönemin halifesi
ES-SEYYYİD NEBİ DEDE-BABA’nın
SAHHİ TARİKAT SİNSİLESİ ŞUDUR:

1-Es-Seyyid Nebi Dede-Baba Efendi
2- Es-Seyyid Şeyh Feyzullah Efendi
3-Şeyh Abdullatif Efendi
4- Es-Seyyid Şeyh Bektaş Efendi
5- Es-Şeyh el-Hac Feyzullah Efendi
6- Es- Şeyh Ali Efendi
7- Es- Şeyh Elvan Efendi
8-Es-ŞEHİD Es-Şeyh Abdulkadir Efendi
9- Es-Şeyh Hüseyin Efendi
10- El-Hac el-Hac Zülfikar Efendi
11- Es-Şeyh Yusuf Efendi (Zehir içmiştir)
12- Es-Şeyh Kasım Efendi
13- Es-Şeyh Hasan Efendi
14- Es-Şeyh Bektaş Efendi
15- Es-Şeyh KALENDER Efendi
16-M Es-Şeyh MÜRSEL BALİ Efendi
17- Es-Şeyh RESUL Efendi
18- Es-Şeyh Bektaş Efendi
19- Es-Şeyh Yusuf BALİ Efendi
20- Es-Şeyh Mahmud Efendi
21- Es-Şeyh İskender Efendi
22- Es-Şeyh GENÇ KALENDER Efendi
23- Es-Şeyh RESUL BALİ SULTAN
24-BALIM SULTAN
25-Mürsel Baba Sultan(Balım Sultan’ın BABASI)
26-HIZIR LALE SULTAN (Hz. Hünkar’ın evladı.Hızır Bali Sultan)
27-EL-HAC BEKTAŞ-I VELİ El HORASANİ (Kutbül-alem,İlm-i Ledün sahibi,sultan-ı kamil,şeyh-i samedani.Tanrı yüce sırrını kutlu kılsın)
28-Sultan İBRAHİM SANİ
29-Sultan Musa-i Sani
30-Sultan MÜKERREM-ÜL-MÜCAB
31-İmam Musa-i Kazım
32-İmam Cafer-i Sadık
33-İmamMuhammed Bakır
34-İmam Zeyn-el – Abidin
35-İmam HÜSEYİN
36-İmam ALİ (Kerem Allah veche. Hayber fatihi)

Hz. HÜNKAR HACI BEKTAŞ-I VELİ’NİN TARİKAT SİLSİLESİ
1-El-Hac Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli
2-Sultan Hoca Ahmed Yesevi
3-Muhammed Hanefi
4-İmam Rıza
5-İmam Musa’y-ı Kazım
6-İmam Cafer’i Sadık
7-İmam Muhammet BAKIR
8-İmam Zeyn-el- Abidin
9-İmam Hüseyin
10-İmam ALİ (K.V.)
11-Muhammed-el-Mustafa (Fahr-i Kainat)
12-Cebrail-i Emin
13-ALLAH TEALA (Cenabı-ı Rabb-ül- Alemin, c.c.

BU İCAZET-NAME’NİN ( Secere’nin) YAZILMASININ SEBEBİ VE GEREĞİ ŞUDURKİ

Aziz Ceddim (Cedd-i azim) SULTAN –ÜL-ARİFİN –EZELİ ve Burhan-ül – Aşıkın-i Lem Yezeli Hazret-i Hünkar  El-HAC BEKTAŞ-I VELİ (Kaddes-Allahü sırrah-ül hafi celi) Hazretlerinin Tarikat-ı Aliyye’sine müntesib Höyük kazasında Sikkeli kariyesinde (Köyünde) kain (bulunan) SEYYİD ALİ SULTAN  Evlatlarından SEYYİD ALİ HALİFE’nin oğlu SEYYİD VELİYYÜDDİN Tarikat-ı Evliya’yı kabul edip yedine (kendisine) Sofra ve cerağ ve senk ve tığ ve izn icazet ve inabet (Halifelik, dede- Babalık yapması için mühürlü belge) verildi. Ve halifelik safa – nazar kılındı (Sunuldu). Ve havalet (Ruhsat) verildi. Ki  mürid tutuna, ve muhib edine, Tarik-ı Evliya’yı (erenler yolunu) zinde (canlı) tutup yürüte ve tarikat erenleri bu mani ve rafi (Engel) olmayalar, İCAZET-NAME’mizin mucibince (Gereğince) amil olalar. (iş göreler) Esenlik ve mutluluklar Hak Yol’dan (Ehl-i Beyt yolu’ndan) gidenle olsun.
Allah Taala nın yardımı ile yazımız tamamlandı.
BU İCAZETNAME 14 Şaban 1234 tarihinde yazıldı.
(8 Haziran 1819)

ŞAHİD HAZIR BULUNAN İMZA VE MÜHÜR SAHİPLERİ ŞUNLARDIR

1-Es Seyyid Nebi Dede-Baba (Hacıbektaş dergahı Postu nişini)
2-Es Seyyid Mehdi Baba (Hacıbektaş veli türbedarı)
3-İbrahim Dede (Hacıbektaş Dergahı aşcısı)
4-Ahmet Baba (Hacıbektaş Dergahı ekmekcisi)
5- Muhammed dede
6-Dai Mustafa (Hacıbektaş veli Evlatlarından)
7-Dai Kalender Çelebi(Hacıbektaş veli Evlatlarından)
8-Dai Sunullah Çelebi   (Hacıbektaş veli Evlatlarından)
9-Dai dede çelebi  (Hacıbektaş veli Evlatlarından)
10-Dai Halil Çelebi  (Hacıbektaş veli Evlatlarından)
11-Dai Veli (Hacıbektaş veli Evlatlarından)
12-Ve diğer ileri gelen Zevat
Bu icazetnamenin imzalanmasında hazır ve şahit bulunmuşlardır.

Not: Bu icazetnameyi aslına uygun olarak sadeleştirerek yeni yazıya çeviren Hıdır Abdal sultan evlatlarından Kemaliye ocak köyünden Mehmet Yaman 18.03.1994
İşbu İcazetname Sivas Yıldızeli Ceniközü( Esencay) Köyünden  “İyidoğan, Gökvelioğlu, Şahin ve Arslan”  soy adlı şahısların dedelerine aittir.
Av. Merdan İyidoğan


 
Anadolu Aleviliğinin Kızılbaş Siyasetinden Kesitler I Yazdır
Thursday, 08 April 2010

İsmail Kaygusuz

"İmam Cafer Buyruğu" ve "Balım Sultan" incelemelerimizde, yakından ilişkileri dolayısıyla Anadolu Aleviliğinin Kızılbaşlık siyaseti özellikleri, gelişimiyle birlikte değişik yönleri hakkında kısa değinmelerde bulunmuştuk. Bu bölümde, uzunca bir döneme damgasını vurmuş Kızılbaşlık siyasetinin bilinmeyen, az bilinen yönlerini açıklığa kavuşturmaya; olayları, savaşları, bireysel ve toplumsal inanç ve yaşam ilişkilerini idealist değerlendirmelerden arındırarak, tarihsel materyalizmin penceresinden görmeğe çalışacağız. 15. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın başına kadarki 1. dönem Alevi-Kızılbaş halkların toplumsal mücadele ve ihtilal dönemidir. İhtilalci Kızılbaş siyaseti 1501–2 yılından itibaren kurmuş olduğu Kızılbaş-Safevi devleti iktidarında varlığını ancak otuz yıl sürdürebilmiştir. Bu 2. dönem Kızılbaş iktidar siyaseti, yeri geldikçe açıklanacağı gibi yanlış yönlendirmeler, kişisel hırslar nedeniyle azınlığın çoğunluğa hükmetmesi yönetimine dönüştürülerek, paylaşım savaşlarına girişmesiyle kendi sonunu hazırladı.

Şah İsmail Safevi Kızılbaş Türkmen halklar tarafından yaratılmış sadece Alisoylu bir hanedan simgesidir. Ali donuna büründürülmüş ve kutsallaştırılıp Alevi toplumunca kızıl renge boyanıp, sancaklaştırılarak başa geçirilmişti. Bu bölümde Anadolu Aleviliğinin bir dönemki toplumsal mücadelesinin ve devletinin Kızılbaş siyasetinin başlangıçtan çöküşüne değin geçirdiği evrelerden kesitler sunmayı hedefledik. Yeni bulgu ve araştırmalarla Kızılbaş siyaseti tarihi ortaya çıkacaktır. İnkarcılar ve yok sayanlar utansınlar!

1. Kızılbaşlık Siyasetinin Başlangıç Yılları Ve Önkoşulları

Gerek Şeyh Hoca Ali'nin son zamanlarında ve gerekse yerine Erdebil Postuna geçen Şeyh İbrahim (1429–1447) zamanında Tekelü ve Karamanoğulları Türkmen Alevilerin büyük bir kısmı geri memleketlerine dönmüşlerdir. Bunlarla birlikte kızı Hanzade'yle, kendi oğlu Şeyh İbrahim'i evlendirmiş Hoca Ali'nin kardeşi Cemaleddin'in oğullarının da Anadolu'ya gelmiş olduğu anlaşılıyor.
Şeyh İbrahim'den sonra, Karakoyunlu Cihangir Şah'ın desteğiyle Cafer tarafından Erdebil dergahından kovulan Şeyh İbrahim oğlu Şeyh Cüneyd'in 7 yıllık Anadolu'daki mücadelesi (1449–1456) yakınlaşmayı daha da artırmıştır. Cüneyd ne Osmanoğullarının lütfünü ve ne de Konya'daki Sünni islam bilginlerinin yardımını görmüştür. Tersine Sünni inançlarına aykırı, Sahabe'lere ilişkin kuşku ve inançsızlığını dile getirmesi yüzünden kentten kovulduğu gibi, arkasından da öldürülmek için kuvvet gönderilmiş. Dedesi Hoca Ali'nin Teke ve Hamidoğulları arasındaki müritlerine ulaşamayan Şeyh Cüneyd, önce güneyde Şeyh Bedreddin müridleri Varsak'lar, daha sonra da kuzeyde Canik'te Çepni Alevileri arasında gizlenerek canını kurtarmıştı.

Hacı Bektaş'ın koyduğu ilkelerle yol-erkan süren Çepni Dede'lerinin koruması altına girdi ve karlıklı tam irşad oldular. Mensup olduğu Safevi soyunun yedinci İmam Musa Kazım yoluyla Muhammed-Ali'ye ulaşması nedeniyle Seyyid'liği, içlerinde bulunduğu toplumca kutsanıp ululanmış ve kendisini bir önder durumuna koymuştu. Trabzon Pontus prensliği topraklarına yaptığı akınlarda büyük başarılar kazanıp, kısa bir zamanda Şeyh Cüneyd "Yirmi bin sofuya sözü geçecek" güce erişince, Akkoyunlu Uzun Hasan padişah elini uzattı ve kız kardeşiyle evlendirdi.
Şeyh Cüneyd Erdebil'e dönmüşse de postta uzun süre kalamamış, Akkoyunlu Uzun Hasan'ın bir yandan Osmanoğulları ve öbür yandan Karakoyunlular'la siyasi mücadeleleri ve savaşları arasında ömrü bitmiş ancak Anadolu Alevileri arasında adi efsaneleşmiş bulunuyordu.

Ama asil efsanevi mücadele, 9 yaşlarında dayısı Akkoyunlu Uzun Hasan'ın 1470 yılında kendi eliyle Erdebil postuna oturttuğu Şeyh Haydar'la başlıyor ve oğullarından Şah İsmail'in Şeyhlikten Şahlığa geçişine kadar sürecektir. Haydar, Uzun Hasan'ın karargahında büyümüş, kavgalarda bulunmuş ve sert bir disiplinle yetişmişti. Askerliğe ve silaha karşı çok yatkın ve kendisi mızrak ok yay ve kalkan ustasıydı.Bir İran tarihçisi, Erdebil'de artık kamış kâlem yerine kılıçlar görüldüğünü yazmaktadır.

Şeyh Haydar'ın Erdebil dergâhı postunda oturduğu on sekiz yıl içerisinde başardığı en büyük iş, Kızılbaş kavramı çevresinde inançsal ve toplumsal bir bilinç oluşturmasıydı. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu bilincin simgesi, on iki dilimli kırmızı bir kavuk olan ve Haydari sarık adıyla anılan taçtır. Bugüne gelen geleneksel bilgiler, kızıl Haydari başlığın ya da sarığın, rüyasına girmiş olan Hz. Ali tarafından kendisine öğretildiği yönündedir. Bu başlık Walter Hinz'in belirttiği gibi:

"Safeviliğin Alevi akidesini ve mübarek Oniki İmam'ı temsil etmektedir. Peygamberle kan akrabalığı dolayısıyla yalnız bu Oniki İmam onun meşiiru halefleri sayıldığından isimleri bu dilimlerin üzerine işlenmiş bulunmaktaydı. Bu başlığı kullananlara verilen Kızılbaş ismi de bu yeni sarigin rengiyle ilgilidir."

Ancak bir daha yineleyeli: Şeyh Haydar'ın Erdebil'de yaptığı bu simgesel değişikliğin, yani kızıl başlık takmanın kökeni aslında aynı bölgede yükselmiş bir heterodoks harekete dayanıyordu. 816'larda Sünni Abbasi yönetimine başkaldıran ve 20 yıl boyunca Abbasi halifelerinin altlarından tahtını sarsan Babek Hurremi yandaşlarının da başlarında kızıl renkli başlıklar vardı ve kendilerine Farsça "Sürhseran (Kızılbaşlar)" deniliyordu.

2. Anadolu Alevileri Benimsedikleri Kızılbaşlık Bilincini Siyasallaştırmaya Yöneldiler

Ama asıl İmam Ali'nin, Siffin savaşında (657) Muaviye ve Haricilerden kendi yandaşlarının ayrılması ve birbirlerini tanımaları için başlarına kırmızı bandlar bağlatması ya da başlık taktırmış olması örnek verilmiştir. Böylelikle Şeyh Haydar'ın yanında durup kendisiyle birlikte mücadele edenler "Kızılbaş Ordusu" adını aldı. Bu unvan altında düşmanlarına savaş açan genç Şeyh'in de, kuşkusuz İmam Ali'nin sancağını taşıdığına ve karşılarındaki düşmanların da Muaviye-Yezit ordusu olduğuna inanılıyordu. Anadolu'nun yoksul insanları bu bilinçle harekete geçirilmişti. Anadolu Alevi halklarına benimsetilen Kızılbaşlık bilincinin siyasallaştırılması gerekiyordu.

Şeyh Haydar'ı çevresinde bulunan ve onu yönlendirenler (Şah İsmail'i koruyarak, eğitip yetiştirdikten sonra, Safevi Kızılbaş Devlet'ini oluşturanlar da bu kişilerdi. Şamlu Türkmenlerinden Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Dede Abdal Bey, Ustaclu Muhammed Bey, Şamlu Abdi Bey, Bayburtlu Karaca İlyas, Tekelü Saru Ali Bey, Karamanlu Bayram Bey Rumlu Ali Bey, Talişli Dede Bey, Kacarlu Kara Piri Bey vb. idi. Bunların her biri mensup oldukları, Türkmen oymaklarının, -bazılarının Pir, Abdal, Dede sıfatları da gösterdiği gibi- hem inançsal önderi Dedesi, hem de yönetici Beg'leridir. Bunların bazıları, önce sözü edildiği gibi, Hoca Ali'nin Erdebil'e yerleştirdiği Türkmenlerin (Tekelü, Karamanlu.), öbürleri ise Şeyh Cüneyd'in savaşlarına katılarak veya Şeyh Haydar döneminde (Örneğin Azerbaycan'da Tarum bölgesine yerleşmiş Şamlular.) gelmiş bulunuyorlardı.
Faruk Sümer:
"Anadolulu Kızılbaş Türkler olmasa, değil Safevi devletinin kuruluşu, Erdebil Şeyhlerinin siyasi gayeler taşıması bile düşünülemezdi. Hatta kaynaklardan açıkça anlaşıldığı gibi, onlar yani Anadolu Türkleri veya onların bir kısmi aşırı dini inançlarını Şeyh ve Şahlarına kabul ettirmeye çalışmışlardır." diyor.

Kabul ettirmeye çalışmışlar değil, kendi inançları çerçevesinde onları yetiştirmişlerdi. W. Hinz'in "Kızılbaş kabileleri" olarak nitelendirdiği bu Türkmen aşiretlerinin öbür kabile ve şubeleri Küçük Asya'daki (Anadolu) Germiyan, İsfendiyar, Hamidoğulları, Karamanoğulları, Osmanoğulları, Zulkadiroğulları, Memlükler, Akkoyunlu vb. beylikleri topraklarında yaşamaktaydılar. İşte böyle bir toplumsal bölünmüşlüğü yaşamakta olan Anadolu Alevileri'nin siyasallaşıp toparlanması söz konusuydu.

Anlaşılıyor ki, kabileleriyle birlikte Erdebil'e intisabetmiş bu Dede-Begg'ler, Alevi Halkları birliği götürme ve bir devlet oluşturma misyonu yüklenmişlerdi. Bu Dede-Begler, Anadolu'nun dört bir yanında görevlendirilmiş 360 Hacı Bektaş Veli (Öl. 1271-73) halifesinden birine bağlı Türkmen boylarına mensub insanların torunları olarak, Hacı Bektaş'ın yol ve erkanı, dem ve devranını Erdebil'e sokmuşlardı. 1470'li yıllarda Şeyh Haydar'a vasilik etmiş babasının amcası yaşlı Şeyh Cafer'in –ki Karakoyunlular'la işbirliği yapıp, Cüneyd'i Erdebil'den iki kez çıkartan kişidir– ölümünden sonra Haydar'ı ve sonra İsmail'i Hünkar'ın kurduğu yol ve erkanın gerektirdiği biçimde yetiştirmişler.

3. Kızılbaş Türkmenler Kendilerine Bir Alisoylu Önder Yetiştiriyorlar

Hacı Bektaş Veli'nin gerek Molla Said tarafından türkçeleştirilmiş Makalat'i ve gerekse Vilayetname ellerindedir. Şah İsmail'in Alevi-Bektaşi eğitimi bu kitaplar üzerinden yapılmıştır. Büyük Dedesi Şeyh Sadreddin'in hazırlattığı Şeyh Safi'nin düşünceleri ve safavi tarikatının ilkelerini içeren Safvatu's Safâ ve özellikle 1359'da Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçeye çevirttiği 4.Babı da eğitim kitapları arasındadır. Hiç kuşkusuz Kathryn Babayan'ın ısrarlı olduğu Ebu Müslim Horasani'nin Menkıbeleri de büyük rol oynamıştır. Ayrıca Fazlullah'in Seyyid İmadeddin Nesimi'nin yapıtları ve Yunus Emre'nin şiirleri, Şah İsmail'in yetişmesinde Hacı Bektaş'ınkiler kadar etkilidir. Sonraları yazmış olduğu şiirlerinde Yunus Emre'ye özenmiş, ona birçok benzekler yapmıştır. İkisi de aynı "yol içre niyazbenddir" ve Hacı Bektaş'ın, "Doğruluk dost kapısında" kuldur:
Şah İsmail'den:
...
Niyazmend ol müdam yol içre doğru
Ki suret tebdil edip olma ugru

Yakin bil dogrulıg dost kapusıdır
Hakikat âlemnin dapusıdır

Kimin ki ola sıtk ile ehl-i niyaz
Yol içinde saf ola ol Şahbaz
...
Hatayi derdimendim bir kemine
Ancak Hü deyin Şah'ın demine

Yunus'tan:
Gönül secde eder dost mihrabına
Yüzüm yere koyup kılar münacat

Münacat için vakt olmaz arda
Kim ola dost ile bu demde halvet
...
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansiz ol bulir ilahi devlet

Yunus ol kapıda keminde kuldur
Ezelden ebede dektir bu izzet

4. Kızılbaşlık Şah İsmail İle Aleviliğin Devlet Siyasetine Dönüşmüştü

Simgesel başlıkla ortaya çıkardıkları -kısa bir süre içinde Aleviliğin siyasal adi olmuş- Kızılbaşlık bilinci çerçevesinde, Ali soylu Şah İsmail'de İmam Ali'nin cisimleştiği ve dolayısıyla Hacı Bektaş Veli'nin de İsmail donunda zuhur ettiği, en yoğun biçimde, bölük pörçük konfedere beylikler içinde yaşayan Aleviler arasında yayıldı. Takiyye yapılmasına gerek duyulmadan, Enelhak-insanda maddeleşen Tanrı inancı öne çıkartılarak tanrılaştırıldı.

Şah İsmail'in hakkında anlatılanlar ve daha 7-8 yaşlarındayken yazdığı, ellerine ulaştırılan olağanüstü yetkinlikte deyiş ve nefesleri, düvazimam ve nat-i Ali (Oniki İmam ve Ali övgüsü) Şiirleri, onun Ali ve Hacı Bektaş Veli olarak da zuhur ettiğine tam inandırıyordu. Cem'lerde bunlar okunuyor ve kendisine bir Veli gibi niyazda, secdede bulunuluyordu. On beş yaşlarında Anadolu'ya ilk geldiginde, Erzincan'da onu görüp niyaz etmek ve peşinden gitmek için Alevi-Kızılbaş topluluklarına artık hiç kimse engel olamazdı ve olamadılar. onları birliğe götürecek Alisoylu bir hanedan yaratılmış ve peşinden gidilecek bir Şah-i Velâyet (Evliyalar Şahı Ali) bulmuşlardı. Artık,"kurban olduğum Pirim, Mürşidim!" diye savaş türküleri söyleyerek, zırh ve kalkan kullanmadan bağırları açık onun ardından düşman (Yezit) üzerine yürümeye başladılar.

Kızılbaşlık toplumsal bilinci, Şah İsmail'le birlikte siyasal bilince dönüştürülmüş, yani Aleviliğin devlet siyaseti olmuş, artık Şeyhlikten Şahlığa geçilerek, başkenti Tebriz olan Safevi Kızılbaş devleti kurulmuştu.
Alevi inanç ve felsefesi, Görülüp-sorulma, Dar ve Musahiblik kurumlarıyla bu devletin yaşamına geçirilmişti. Safevi sarayında Cem törenleri yapıldığı, meydan açılıp, bu meydanda kusurların-kabahatlerin ortaya dökülerek, düşkünlerin cezalandırıldığı bilinmektedir. Daha önce de sözettiğimiz Venedik Cumhuriyeti adına Şah Tahmasb'ın (1524-1576) sarayını elçi olarak ziyaret eden Michele Membre günlüğünde , tanık olduğu bu törenler hakkında bilgi vermektedir.

Sultan Ali Mirza'yı da musahip tutup, İkrarbend olmuş bulunan İsmail, gerçekte ağır bir askeri disiplin altında yönetici, Şah olarak yetiştirilmişti. Çevresini kuşatmış Kızılbaş güçlerinin arasında kazandığı yüksek Ego'suyla, gözü çok yükseklerde idi. Daha yirmi yaşına gelmeden yazdığı bir Şiirinde görüldüğü gibi; Ceyhun ırmağından su içmek, Bağdad'dan hurma tatmak amacındaydı ve Dicle nehri vatanında aksın istiyordu. Tam orta yerdeki Tebriz'i başkent seçtiğine göre büyük bir İmparatorluk peşindeydi:

Çün hüsn ileyim Seh-i Horasan
Hem Hüsrev-i Tebriz taht-i İran

Mülkümde gerektir ab-i Ceyhun
Sürh ab gerek kim ola demgün
...
Bağdad mihi menim lebim semr
Ahsın vatanımda Şadd ı-Bagdad
...
Safevi tahtına oturduktan sonra, on yıllık bir dönem içinde Şah İsmail, Ceyhun'dan Bağdat'a uzanan bir imparatorluk oluşturmuştu. 1503'de orta ve güney İran'ı, 1504'de Hazar denizi kıyılarını, 1505-7'de Diyarbakır'ı alarak Doğu Anadolu'yu, 1508'de Bağdat'la birlikte güneybatı İran'ı tam egemenliği altına aldı. 1512'de Ceyhun'un doğusuna kadar ilerledi; Herat, Meşed ve Tus'u alarak tüm Horasan'a hakim oldu.
Hiç kuşkusuz, Anadolu, Suriye, Azerbaycan ve İran gibi geniş bir coğrafyayı kapsayan büyük Kızılbaş ihtilalinin sonucuydu Safevi devletinin kuruluşu. Şeyh Cüneyd'in, Karakoyunlu beyi Cihanşah'ın desteğiyle amcası Şeyh Cafer tarafından 1448'de Erdebil'den sürgün edilmesiyle başlayan bu ihtilal, ancak üçüncü kuşakta tamamlanmıştı. Yarım yüzyıllık uzun bir mücadelenin sonunda Alisoylu Safavi hanedanını başa geçirerek bir devlet kurmuşlardı. Şamlu, Tekelü, Ustaçlu, Rumlu vb. Alevi (Kızılbaş) Türkmen boylarının oluşturduğu gözünü budaktan esirgemeyen korkusuz ihtilal birlikleri, Dede-beglerinin komutası altında Şah İsmail'e, on yıl gibi kısa bir dönemde içinde bir çok ulus, değişik din ve inançtan toplulukların yaşadığı bir imparatorluk sunmuşlardı.

Ancak bu askeri Kızılbaş Türkmen aristokrasisi, kabile inanç ve değer ölçülerini belirleyen ekonomik ilişkilerin dışına henüz çıkamamış; kent toplumu Söyle dursun, tam yerleşik toplum bilincine sahip değildi. Birey sahip oldukları büyük sadakat, kutsal bildikleri kişi ve inançları ugrunu canlarını vermekten çekinmeme, cesaret, yiğitlik, meydan okuma ve doğruluk gibi erdemlerini, akil ölçüleri içerisinde toplumsallaştırmak ve siyasallaştırma bilgi ve deneyiminden yoksundular.

İhtilal liderleri Dede-beglerin kendi cemaat ve kabilelerini inançsal temelde yönetmek dışında bir başka deneyimleri yoktu. Gerçi Alevilik inancının tapınma biçimselliğini oluşturan Cem'in dünya yaşamına dönük olması; insani ilişkilerde adalet ve eşitliğin sağlanması, ekonomik ve siyasal temelde ortakçılık, bölüşümcülük, birlikte çalışıp ortak kazanda yemek ve insanı ve emeğini öne almak gibi ilkelerin uygulanarak, Alevi-Kızılbaş yaşam biçimini oluşturması, küçük bağımsız toplumsal birimler ve kırsal kesim topluluklar için komünistik kazanımlı yönetimdi. Gerek Hünkâr Hacı Bektaş'ın yapıtlarındaki ilkeler ve Cem Toplu tapınmalarındaki uygulamaların geniş açınımlı yorumları siyasileştirerek ideolojik kalıplar içinde sunabilecek bir yapıt yoktu. Yüzyıllarca baskıcı yönetimlerin -Sünnileştiremediği için- dışladığı Alevi inançlı toplumun, kentleşemediğinden dolayı Uleması yoktu.

5. Kızılbaş-Safevi Devlet Yönetimi Zeydi Devleti Gelenekleri Üzerinde Temellendirildi

Kısacası Şah İsmail'in çevresindeki Kızılbaş ihtilali Dede-beyleri, toplumsal başkaldırılar, isyanlar ve muhalefet geleneğinden gelmişlerdi. Ama büyük toplumları ve özellikle devlet yönetimlerine ilişkin deneyimleri yoktu. Ancak Alevi inanç ve felsefesine uygun, yani Alisoyluların yönettiği Ehlibeyt İslamlığının tek devleti, yüzyıla yakin yaşamış olan bir "Hazar Zeydi Alevileri Devleti" olmuştu. 864-930'lar arasında İslam tarihi içinde yerini almış ve kuşkusuz Yedi imamcı İsmaililer'in de esinlendiği, Daylam bölgesinden Tabaristan ve kuzey Horasan'ı, yani Hazar denizinin batı ve güney kesimlerini kapsayan bu devletin anıları silinmiş değildi. Kızılbaş Türkmen beylerinin Şah İsmail'i kaçırıp yıllarca saklayıp eğittikleri Gilan-Lahican, bu devlet geleneğinin anılarının hala canlı yaşandığı Daylam ülkesi içindedir. Kaldı ki, aşağıda açıklanacağı gibi, kendilerinin geldigi Anadolu Alevilerinin yerleşim bölgelerinde de Zeydi inanç ve toplumsal gelenekleri ve hatta soyundan gelenler yaşamaktaydı. Ayrıca post-Alamut İsmaili İmamları bu bölgeye yakın yerlerde gizlenmiş yaşamakta ve onların geniş dai'ler ve gizli fedai güçleri ağı vardı.

B. S. Amoretti, Alevi-Bektaşilik ve Ehl-i Hak'in değişik söyleminden başka birşey olmadığını söylediği, Kızılbaşlık konusundaki geniş açıklamalarının sonunda teşhisini koyuyor:
"Bu dinsel inanç tipinde merkezi figür, Tanrısal sırların hazinesi ve dünyasal otoritenin sahibi sıfatıyla Ali'dir. Ancak sufi fikirleri kadar, Zeydi sosyo-politik deneyimlerini andıran bu toplumsal örgütlenme, görmüş olduğumuz gibi, 15. yüzyılda Oniki İmamcı Şlikle doldurulmuştur."
Ayrıca Moojan Momen'in, "Gerçekte Safeviler, Oniki İmamcı Şii olduklarını ileri sürerken, bir Zeydi-imamcılığı biçemi temelinde iktidar eğilimi (claiming power on the basis a Zaydi-style Imamate) ortaya koyuyorlardı." sözlerini dikkate almak gerekir. Neden, İsmail'in bu dinsiz eğilimine bir protesto olmadığı, sorusunu soran yazar, açıklamasını Söyle sürdürüyor:
"Bu eğilime, Ulema tarafından yanıt verilememesindeki neden bu sıralarda tanınmış pek az İran kökenli Oniki İmamcı ulemanın variğidir. Kum, Nişabur, Tus, KaSan ve Rey gibi İran'daki eski Şii dinbilimi merkezleri artık önemini yitirmiş ve pek az ulema yetiştiriyor ve hiçbiri ehliyetli değildi. Zaten İsmail'in kendi Kızılbaş güçleri arasında, Oniki İmamcı Şzm hakkında derin bir bilgisizlik içinde olduğu gözükmektedir. Öyle ki Tebriz alınıp, Oniki İmamcı Şlik devlet dini olarak ilan edildiği zaman, İsmail'in ordusunda Oniki imamcı Şlik üzerine tek bir kitap bile yoktu. Tebrizli bir Kadı'nın kitaplığında bulunmuş olan Allame el-Hilli tarafından yazılmış bir kitabin kopyası, yeni devlet dini üzerinde yol gösterici olmuştu. Şlik propagandasını yapmakla görevli yönetim birimine atanmış Sadr'ların hiçbiri bu dönemde, Oniki imamcı Ulema olarak yetişmiş elemanlar değildi. Suriye, Irak ve Bahrein'de oturan Oniki İmamcı Ş Arap alimleri vardi. Sadece bu ulemadan bazıları, Safevi dinsel eğilimine bilgince ve yetkin muhalefet yapabilirlerdi. Bunlar İran'a getirtildi. Özellikle Şah İsmail'in haleflerinin yönetimleri süresinde, bunların sayılarında büyük artış görüldü."

Şah İsmail'i tahta geçirmiş olan Safevi-Kızılbaş ihtilalinin Dede-beyleri, ne İran'daki Ortodoks Şlik ve de ulemasıyla zaten inanç bağları yoktu. Türkistan'dan getirdiği Kalenderi-Melamilik ile Anadolu Batıniliği Babailikle birlikte, yerli Anadolu halklarının inançlarından ödünç aldığı bazı öğelerle birleştirdiği bir synkretizm olan Hacı Bektaş ilkelerine bağlıydılar. Çağını aşarak, kendisinden yüzyıllar sonrasına ışık tutmuş bir batıni düşünür olan Hünkâr'ın, aynı zamanda yetişmiş olduğu büyük Alamut örgütçülüğünü Makalat'ndan ve Menakibname'sinden öğreniyoruz.

Ancak gerek Babai'lerde ve gerekse uzantısı olan Hacı Bektaş ve çevresinde Oniki İmamcılığı göremiyoruz. Zikredilen Muhammed-Ali ve Ehlibeyt kutsal adlarına (nomina sacra) ve tutulan Muharrem orucuna rağmen, Oniki imamların tek tek anıldığını gösteren kanıtlar yoktur. Oniki İmamlar (Farsça Düvazdeh-i İmam) 14. yüzyılın sonlarında Seyyid İmadettin Nesimi (Öl. 1404) ile Alevi-Bektaşi edebiyatına girmiş ve Anadolu Aleviliği inancında kökleşmiştir. 15., 16. ve daha sonraki Alevi-Bektaşi ozanlarının hepsi de bir Şiir türü olan ve Oniki İmamların adlarının geçtiği Düvazimam'lar yazmışlardır. Düvazimam'lar o zamandan beri Cem'lerde özel yerini almıştır.

Şu halde 13. yüzyılda Anadolu Alevileri Oniki imamcı sayılmazlardı. 940 yıllarında Zeydi Aleviliği'nin Orta Asya'da Türklerin arasında yaygın olduğunu Abu Dulaf'ın seyahatnamesinde anlattıklarından biliyoruz. Anadolu'ya gelen Türkmenlerin Zeydi Aleviliği inancında olduklarını söylemek yanlış olmasa gerektir. Ayrıca zaten Anadolu'da Malatya-Arguvan yöresinde 8. yüzyılın sonlarından itibaren İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd'in torunları yaşamakta ve geniş bir nüfuz alanı oluşturmuşlardı. Bugün Anadolu'daki en eski Seyyid Ocakları ve Zeyd soyundan gelenler Arguvan, Erzincan ve Isparta-Ulugbey'de oturmaktadırlar.
Zeyd'den inen Ali soylu ve Fatımi İsmaili dai'leri listesinde adı geçtiğini saptadığımız Seyyid Ebu'l Vefa'nın (Ö.1017) kurduğu yolun Irak, Suriye, Anadolu ve Daylam çok yandaşlarının olduğunu biliyoruz. Hünkar Hacı Bektaş'ın da bağlandığı Baba İlyas (Ö. 1240) ve onun piri Dede Garkın da Vefaiyye yolundandı. Silsilenamelere bakılırsa Ebu'l Vefa'nın 7. ve 8. kuşaktan torunları Seyyid Salih ve oğlu Seyyid İmad 13. yüzyılda yaşamıştır. Geniş ve etkili bir Alevilik inanç alanı oluşturmuşlardı. Bugün Anadolu'daki en eski Seyyid Ocakları ve Zeyd soyundan gelenler Arguvan, Erzincan, Tunceli ve Isparta-Ulugbey'de bulunmaktadırlar.
Demek ki Anadolulu Kızılbaşlar , M. Momen'in Safeviler için teşhis ettiği gibi, Zeydi imamcılığı ile birlikte Alamut İsmaili Aleviliği (batıni) inanç geleneğinden geliyorlardı. Ama bu Oniki İmamları tanımaya ve yüceltmeye, kutsal saymaya engel değildi ve olmamıştır.

6. Kızılbaş Önderler "Ehl-i İhtisas" Adıyla Bir Çeşit İhtilal Konseyi Oluşturmuş Siyaset Yapıyor ve Devlet Yönetiyorlardı

Safevi-Kızılbaş ihtilali önderleri, devlet yönetimindeki deneyimsizliklerine rağmen, belirtmeye çalıştığımız gelenek ve inançlarından kaynaklanan bilgilerle bir mekanizma oluşturmuşlardı. Şah İsmail'i Gilan'da sakladıkları dönemde (1494-1499), inançları gereği Mürşid ve mürid (talip) ilişkileri içinde, "Ehli İhtisas" adı altında "Lala, Abdal, Dede, Hadim (hizmet gören) ve Halifat al- Hulâfa (Halifeler halifesi)"den oluşan bir kurul kurmuşlardı.

Bu yüksek kurul, bir ihtilal konseyi gibi çalışmış Karamanlu, Rumlu, Dulkadir, Tekelü, Ustaçlu Samlu Kızılbaş Türkmen aşiretleri ve askeri aristokrasisinin birlik ve beraberliğini sağlayarak, Hazar kıyılarından, Anadolu'nun içlerine Teke İli'ne uzanan çok geniş bir alan içinde etkin propaganda eylemleri ve çok sayıda savaşları yönetmiş, Kızılbaş devletini kurup 1501-2'de Şah İsmail'i tahta oturtmuşlardı.

Balım Sultan'ı incelerken kısaca değindiklerimiz yinelersek; "Ehli İhtisa" kurulu, devleti kurduktan sonra Lalalığı kaldırarak, yerine "Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun" adıyla bir yüksek görev yarattı. Bu görev, Şah İsmail'in hem 'Padişah' olarak dünyasal yani siyasal iktidarının, hem de 'Mürşid-i Kâmil' olarak inançsal iktidarının vekillik kurumuydu. Bu kurum bir süre için, geleneksel sadrazam ve tüm bürokrasinin, yani Umera'nin başı görevlerini içeren Vezir iktidarlarını gölgede bıraktı. Vekil, Savory'nin deyimiyle Şah İsmail'in "alter ego"su, yani ikinci kişiliğiydi. Bu kurumun yaratılması, Şah İsmail nezdinde, teokratik yönetim biçimiyle ile siyasal bürokrasi arasındaki boşluğa açıkça bir köprü kurmak girişimini gösteriyordu. Vekilliğe, Ehl-i İhtisas'tan eski Lala Şamlu Hüseyin Beg getirildi.

Böylelikle Şamlu Hüseyin Beg, hem Şah vekilliğini, hem de Emir ül- Umara (Emirlerin başı) yetkisini üstlenmişti. İktidar bu kişinin ellerinde ve dolayısıyla Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunun sorumluluğunda bulunuyordu. Böylece bulunan ve yaratılan Alisoylu bir hanedanın mensubu Şah İsmail, "Ali'nin mazharı veya kurtarıcı Mehdi" görüntüsüne sokularak, onun kutsal kişiliği öne çıkartılarak, taçlandırılıp Kızılbaş-Safevi Devleti kuruluşu tamamlanmıştı.

Ehl-i İhtisas Kurulu, Kızılbaş İhtilali konseyi gibi çalışırken; bir yandan siyaset (teorisi) üretiyor; Halifeler Halifesinin Anadolu, Suriye, Azerbaycan, İran'da Horasan ve Kuzistan eyaletlerine gönderdiği halifeleri aracılığıyla Ortodoks İslam (Sünni ve Şii) dışındaki Oniki İmamcı Alevi-Bektaşi ve Ehli Hakçı,İsmaili, Hurufi vb. heterodoks (aykırı) İslam toplulukları ile iletişim kurulmuş siyaset ve bilgi alışverişi yapıyordu. Ağırlık ve en yoğun çalışma Anadolu Alevi-Bektaşileri arasındaydı.

7. Küçük Asya (Anadolu) Ve Kızılbaş-Safevi İlişkisi

Şah İsmail'i kuşatmış Ehl-i İhtisas Kurulu kuruluşundan (1494-5) Şah Vekilliğinin yitirip, ayrıcalık ve sorumluluklarının azaltıldığı yıla (1508) kadar geçen dönemde, Küçük Asya'daki en güçlü devlet durumunda olan Osmanoğulları'ydı. . Bayezid'in yönetimindeki Osmanlılar Arnavutluk'a kadar bütün Balkanlara hükmetmekle birlikte, bugünün Anadolu'sunun ancak dörtte biri ellerindeydi. Batı ve güneybatı Anadolu, Trabzon'a kadar kuzey kıyılar, Kayseri'ye kadar Orta Anadolu'ya hakimdi.
Gerek Osmanlı topraklarında ve gerekse Beyliklerdeki kırsal bölgelerde yaşayanların ezici çoğunluğu, çeşitli Türkmen boylarına mensup Alevilerdi. Anadolu'da istikrarlı bir merkezi yönetimin bulunmaması, Beyliklerin ve Osmanlının ağır toprak ve vergi yazımlarıyla halkı canından bezdirmesi, inançlarından ötürü zulüm ve baskılar Türkmenleri, başlarda değinildiği gibi, Safevi Cüneyd ve özellikle Şeyh Haydar'la birlikte Kızılbaş ihtilalinin içine sokmuştu. Karamanlu, Tekelü, Şamlu, Ustaçlu ve Rumlu Türkmenlerin büyük bir kısmı daha o zamandan İran ve Azerbaycan'a göçederek, Şeyh Haydar'ın ilk Kızılbaş ordusunu oluşturmuşlardı.

Anadolu Alevi-Kızılbaş halkları arasındaki geniş propaganda ve özellikle Ali donunda, Hacı Bektaş donunda Şah İsmail'in ortaya çıkarılışı kitleleri çok etkilemişti. Şah İsmail'in 1501 baharında Erzincan'a gelişi ve iki ay sonra 7 bin (ya da 12 bin) kişilik kuvvetle Azerbaycan'a dönüp savaşlara girişmesi, Kızılbaş kitlelerin bir önder bekledikleri ve kendi devletlerini-yönetimlerini kurmaya hazır olduklarını gösteriyordu.

Kızılbaş-Safevi hareketi ve Şah İsmail olgusuna modern Türk tarihçileri, Osmanlı tarihyazıcıların gözüyle bakmış. Şah İsmail İran hükümdarıdır İran tarihini ilgilendirir denmiş. Daha da ileri gidilerek, 15. yüzyılda, 16. yüzyılın başlarında, sanki Anadolu bugünkü sınırlarıyla Osmanlılara aitmiş gibi, Anadolu Alevi halklarını Kızılbaş İran'la işbirliği yapmak ve Osmanlı'ya ihanetle suçlamışlardır. Bu yüzyıllarda sanki Osmanlı Alevilerin devletiymiş gibi, bu topluluklara ve yetiştirdikleri ozanlara İran Şahlarıyla işbirliği yapmış açık veya kapalı hain gözüyle bakmayı hala sürdürmektedirler.

Bir kere daha şunu açıkça belirtelim: Safevi hanedanını ortaya çıkaran, yaratan Kızılbaş Türkmenlerdir. Çünkü başka bir yönetim biçimi bilinmediğinden ve inanç itibarıyla da bir Alisoylu'nun hükümdar olması gerekiyordu. Önasya'daki mevcut feodal devletler ve beyliklerin (Osmanlı, Mısır Memluk, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Timuroğulları ve Anadolu'daki beylikler) özelde Anadolu'ya, genelde ise tüm Önasya'ya egemen olma ve paylaşım savaşları yüzyılı içerisinde, uzun süreli bir ihtilal mücadelesi sonucu kurulmuştu Kızılbaş Safevi devleti.

Zeydi-Alevi, İsmaili Alevi inanç ve ihtilalci geleneğinden gelmiş bu yığınlar 13. yüzyılda Babai başkaldırı siyasetiyle Anadolu'yu sarsmıştı. Kökü, 1420'de bastırılmış Bedreddinilik ihtilalci siyasetine dayanan Kızılbaş hareketi 1450'lerde Şeyh Cüneyd'in Anadolu'da Varsak Bedreddinileri ve Çepni Alevileriyle birlikte çıkış yaptığı mücadeleyle başladı. Oğlu Şeyh Haydar'ın, rüyasında Ali'den aldığı buyrukla yarattığı 12 dilimli kızıl renkli Haydari Kızılbaşlık ihtilalci siyasetinin simgesi oldu. Büyük yengi ve yenilgiler, dağılmalar, toparlanmalarla
Anadolu'dan dalga dalga kalkan Kızılbaş Türkmenler, yarim yüzyıllık sürekli ihtilal sonucu Kızılbaş Safevi devletini kurmuşlardır.
Bu devlet, bakmak istemediğimiz ulusalcı gözle değerlendirilirse, Osmanlı'dan daha fazla Türk idi. Kızılbaş Safevi devleti, aşağıda açıklayacağımız gibi 1533-34 yıllarına kadar bir İran devleti olmamıştır; İnanç ve felsefesiyle, eyalet valilikleri dahil geniş yönetim kadrolarıyla ve ordusuyla tam bir Kızılbaş Türkmen devletidir. Osmanlı bunu çok iyi biliyordu, ama siyasetini "Erdebilli Kızılbaş Pelid (pis çocuk)" üzerine kurmuştu. Amaç İran devletini ortadan kaldırmak ve ele geçirmek değil, hayran oldukları dilini ve kültürünü benimsedikleri Farsları (İranlıları) sapkın-dinsiz (rafizi-mülhid) Kızılbaşlardan kurtarmaktı; Ortodoks İslamlığı (Sünnilik ve Şiilik) güçlendirmekti.

Bizim tarihçilerin aksine İranlı tarihçiler de, bu dönemi İran tarihi içinde görmek istememektedirler. Gulat saydıkları Kızılbaşlığı, Oniki İmamcı Şliğe vurulmuş bir darbe ve dinsizlik olarak görmektedirler.
Osmanlı tarihyazıcıları ve resmi tarihin yere batırdığı, lanetlediği Kızılbaşlığın, genelde Anadolu Türk tarihi içerisinde, özelde Aleviliğin siyaset tarihinde çok başarılı, çok seçkin ve onurlu bir yeri vardır. Onuncu yüzyılın başlarından bu yana, yani Zeydi Hazar Devletinin yıkılışından sonra, 150 yıllık Alamut İsmaili-Alevi devletinin ardından, yaklaşık 250 yıl sonra ilk kez, Alevilik inanç ve düşüncesinden doğan Kızılbaşlık siyaseti, yarım yüzyıl süren silahlı mücadele sonunda iktidara taşınmıştı. Başlarda Karakoyunlu, Akkoyunlu, Gürcü, Timuroğulları vb. feodal devletler kesin yenilgiye uğratılarak Erdebil çevresi temizlenip, Şah İsmail önce dergahta Mürşid postuna oturtulmuş. Burada yapılan Cem'lerde ikrar meydani açılıp, Dar-Didar görülerek çok önemli kararlar alınmıştı.

Erdebil'den çıkılmadığı, yani Şeyhlik aşılmadığı takdirde, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Sultan Ali gibi Şah İsmail de yaşatılmayacaktı. Üstelik Erdebil'in kuruluşunun Sünni olduğu iddiası, Hacı Bektaş ilkelerine bağlı Anadolu Alevi Türkmenlerini rahatsız ediyordu. Şeyh Haydar'ın oniki dilimli kızıl Haydari tacı büyük çapta bu rahatsızlığı aşmıştı. Ama Anadolu'da çeşitli beyliklerin topraklarında yaşamakta olan Alevi Türkmenler arasında hala tartışılıyor olmalıydı.

Ayrıca, 1453'de İstanbul alınmasıyla, bin yılı aşkın tarihi olan Bizans devletinin tüm yönetim kurumlarıyla mirasına konarak devlet olma aşamasını çoktan tamamlamış ve bir cihan imparatorluğuna doğru ilerleyen Osmanlı devleti sınırları içerisinde Hacı Bektaş Dergahı bulunmaktaydı. Balkanlarda Arnavutluk'a kadar uzanan imparatorluk içinde köy köy, oba oba dolaşıp Cemlerini yaptıran, ibadet ve inançlarını, Muhammed-Ali yolunu sürdüren Dede'leri Hacı Bektaş Dergahına bağlıydı. Orada kazan kaynatıp icazet alıyorlardı. İnançlarının merkezi ve en kutsal ziyaret yerleriydi. Ama bu durumun, belki yükselmiş birkaç bireysel itirazın dışında, bir engel oluşturmadığı anlaşılıyor.

Şeyh Bedreddin başkaldırısında mücadele gücünü oluşturan Balkanlarda Dobruca'lı Saru Saltuklular ve Kızıldeli Sultan'a bağlı Alevi-Bektaşiler, Anadolu'da Torlaklar, Abdallar, Kalenderi, Ağaçeriler vb. adlarını taşıyan aynı Alevi Bektaşi Türkmen topluluklarıydı ve bu Dergâh'a bağlıydılar. Anlaşılıyor ki, Anadolu Aleviliğinin, ne Bedreddini, ne de Kızılbaşlık ihtilalci siyaset dönemlerinde, Hacı Bektaş Veli Dergâh'ında postta oturanlar, toparlayıcı ve kitlelerin peşinden gideceği siyasal önderlik niteliği taşıyan kişiler değildi. Olasıdır ki Dergâh sadece, yılda bir kez Muharrem ayı Matem törenlerinde ziyaret edilip aşure pişirilerek "hak lokması" Dağıtıldığı; Görgü cemleri yapılıp düşkün kaldırıldığı; bölgesel Seyyidlerin, oymak ve aşiret Dedelerinin kurban kesip "kazan kaynatarak Dedelik İcazetlerini" yeniledikleri veya aldıkları bir inanç merkezi konumundaydı.

Hacı Bektaş Dergâhı, Hünkâr'ın ilk ardası Abdal Musa Sultan (Öl. 1360'lar) ile birlikte siyasi özelliğini yitirmiş görülüyor. Osmanoğullarını terkedip, Teke yöresini ele geçirip, Elmalı'da tekkesini kurmuş olan Abdal Musa yetiştirmesi Seyyid Ali Sultan'ın (Öl.1402-20), ustasının tersine savaşçı kişiliğini Sultanların emrine vermiş olduğu ve fetihlerde bulunduğunu Menakibname'lerden öğrenmekteyiz. Onun I. Murad ve Yıldırım Bayezid ile ilişkelerinin çok iyi olduğunu, birincisinin Hünkâr'ın türbesini tanınmış mimar Yanko Madyan'a inşa ettirdiğini aynı kaynaklar söylemektedir. Seyyid Ali Sultan'ın Daha sonraları, fethinde bulunduğu Dimetoka'da tekkesini kurup, oraya yerleştiği biliniyor.
Ayrıca son yıllarda ele geçen kendisine elden verildiği anlaşılan bir Musa Çelebi (ö.1413) fermanından Seyyid Ali Sultan'ın yaşadığı ve Bedreddini desteklemiş olduğu anlaşılıyor. Onun ölümündün sonra oğlu Rasul Bali 1441'e kadar Hacı Bektaş Dergâhı'nda postnişinlik yapmıştır. Küçük kardeşi Mürsel Bali bu sırada babasının kurduğu Dimetoka'da Seyyid Ali Sultan tekkesinde hizmet görmektedir. Rasul Bali'nin ölümüyle Hacıbektaş'ta Pir Dergâhı'nda postnişin olan Mürsel Bali (1384–1438) 44 yıl bu makamda kalmış fakat yaşamı süresince Dimetoka'daki Dergâh'ın işleriyle de ilgisini sürdürmüştür. Bir ayağı Hacı Bektaş Dergâhı'nda bir ayağı Dimetoka'da olan Mürsel Bali'nin, olasıdır ki ömrünün büyük bölümü Dimetoka'da geçmiş. Ancak yılın belirli zamanlarında Hacı Bektaş Dergâh'ına uğramıştır. Osmanlı padişahları, Seyyid Ali Sultan ve oğullarını, Rumeli ve Balkanları fetih ve İslamlaştırma siyasetinin içine sokmuşlar ve Hacı Bektaş Dergâhı'nın dünyasal işlevini yoketmeyi yeğlemişlerdi. Siyaset gücü çok zayıflamış Hacı Bektaş Dergâhı'na bağlı Anadolu Alevileri Erdebilli Cüneyd ve Şeyh Haydar'ı bağırlarına basmakta tereddüd etmediler. (İsmail Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, Kızılbaşlık ve Materyalizm, Genişletilmiş 2.Baskı, Su Yayınları, İstanbul,2009'dan)

 


[1] Cemaleddin'in torununun torunu Yusuf Baba'nın II. Bayazid (1481-1512) döneminde Sivrihisar'da yaşadığını ve "Mahbub-u Mahbub (Sevgilinin sevgilisi)" adli bir manzum eseri olduğunu biliyoruz. (A. Gölpınarlı, Alevi-Bektaşi Nefesleri, İstanbul–1963, s. 274–275) Bu arada tanınmış Somuncu Baba (Şeyh Hamidi Veli)'nin da Hoca Ali'nin müridi olduğunu görüyoruz. Yıldırım Bayezid döneminde yasamış ve Bursa Ulu camisini 1399'da açılışında ilk hutbeyi okuyan Somuncu Baba'nın her ne kadar tahsil için Erdebil'e gidip, kendisini Hoca Ali'ye teslim ederek, müridi olduğu anlatılıyorsa da (İlhan Yardımcı, Bursa Evliyaları, İstanbul–1976, s. 335–337), onun da Timur'un tutsakları arasında olduğu çok büyük olasılıktır. Bu konuda daha önce sözetmemiz gereken bir başka bilgiyi, son yıllarda ortaya çıktığı için burada kısaca özetlemek istiyoruz: Şeyh Hoca Ali'nin kardeşi Cemaleddin'in torunundan önce, kendi oğlu Şeyh İbrahim'in (1429-1447) 1400'lerde Timur'un ordusuyla Anadolu'ya geldiği ve Bugünkü Hekimhan'ın Mezirme köyünde tekkesini kurduğu ve geniş bir talip çevresi oluşturduğunu öğreniyoruz. Şah İbrahim Veli olarak bilinen bu zatın evlatlarının oluşturduğu Seyyid Ocağının halâ Tokat'tan Amasya'ya ve Malatya'dan Suriye topraklarına kadar çok geniş bir talipler ağına sahiboluşu, bizce çok önemli bir konuyu daha aydınlığa çıkarıyor: Oğlu Şeyh Cüneyd'in 1449'da Anadolu'ya kaçmasının nedeni, en başta babasının talip çevresine sığınarak güvenliğini sağlayabileceğini düşünmesidir.(Şah İbrahim Vei'ye ilişkin geniş bilgi için bkz.Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi Sayı:30-2004, s.11-139.)

[2] Walter Hinz, Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Ankara-1992, s. 65, dipn. 4.

[3] Walter Hinz, agy. s. 65.

[4] Ziya Şakir, Mezhepler Tarihi, İstanbul, 946, s. 87.

[5] Walter Hinz, agy. s. 66-67; Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara-1992, s. 13, 15, 21.

[6] F. Sümer, agy. s. 22.

[7] Walther Hinz, agy. s. 9. Dipnt. 3, 4.

[8] Relazione, s. 48 vd.

[9] R. M. Savory, "Safavid Persia" The Cambridge History of Islam I, Cambridge-At The University Press, 1970, s. 399.

[10] İ. Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları I İstanbul–1995, s. 75-88.

[11]B. S. Amoretti, "Pre-Safavid religious topography" The Cambridge History of İran Vol. VI, s. 634.

[12] Moojan Momen, An Introduction to Si'i Islam, The History and Doktrines of Twelver Si'ism, London-1985, s. 108

[13] R. M. Savory, The Cambridge History of Iran, Vol. 6, s. 357.

[14] R. M. Savory, agy. s. 358-359.

[15] Orta ve güney bölgelerde, Hamidoğulları Antalya şubesi, Alaiye Beyliği 1507, Konya ve Karaman'da Karaman beyliği 1513, Maraş Elbistan Malatya'da Dulkadiroğluları 1515, Adana ve Tarsus'da Ramazanoğulları beylikler 1517 tarihlerinde Osmanlılara katılmıştı. Doğu'da Diyarbakır'dan Azerbaycan'a kadar hükmeden Akkoyunlular ise Şah İsmail tarafından ortadan kaldırılmış ve Kızılbaş devletine bağlanmıştı.

[16] Faruk Sümer, Safevi Devletinin kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara-1992, s. 20.

[17] Hacı Bektaş'ın ölüm tarihini 1337 kabul edenler açısından, Seyyid Ali Sultan'ın -öbür adıyla Kızıl Deli-, Hacı Bektaş'ın oğlu Seyyid Ali Timurtaş olması doğru görünse de, Hünkâr'ın 1271–73' de ölmüş olduğu gerçeği bunu geçersiz kılmaktadır. Ancak Kavanin-i Yeniçeriyan ve Risalatal- Tac'da geçen "...zamanin evlad-i Hacı Bektaş Veli'den (Seyyid Ali) Temürtaş Dede" (A. Gölpınarlı, Vilâyetname, İst. 1990, s. 129–127) ifadesi bizce, Seyyid Ali Sultan'ın kesinlikle Hacı Bektaş soyundan geldigi ve aradaki bir kuşaklık fark dolayısıyla büyük olasılıkla torunu olduğunu gösterebilir. Bugün bile bir Seyyid Ocağı'na mensup yaşayan bir Dede için: "Zeynelabidin evladı, Musa Kazım evladı, Baba Mansur evladı, şeyh Hasan evladı vb." söylemleri -adi geçen kimselerin oğlu olamayacağına göre-, soylarını göstermektedir.

[18] A. Celaleddin Ulusoy, Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, Hacıbektaş–1986, s. 67–69.

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com

Yorumlar (2) | Favori olarak ekle (6) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 108 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 19 - 21 Toplam: 679