• Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
  Üye Paneli  
Ana Sayfa arrow İçerik
BÜTÜN İÇERİKLER
MADIMAK OTELİ YENİLENDİ! Yazdır
Monday, 10 October 2011

“Dağlar çiçek açar, Veysel dert açar.” Âşık Veysel

Murtaza Demir

 Gazetevatan’ın 1 Ekim tarihli haberine göre; “Madımak Oteli yenilenmiş ve Sivas İl Özel İdaresi Bilim ve Kültür Merkezi" adıyla, Sivaslılara hizmet vermeye başlamış.

Binanın asma katı, 0-6 yaş grubu çocuklar için, zemin kattaki bölüm ise 7-14 yaş arası çocuklar için düzenlenmiş. Bu merkezde, eğlenirken öğrenmek (?) hedefleniyormuş.” Sivaslı çocuklar; “bilimsel materyallerin ve oyuncakların olduğu bölümde kendilerini bekleyen sürprizlerle hoşça vakit geçiriyorlarmış.”

Resimde görüldüğü üzere Sivaslı çocukların “hoşça vakit geçirecekleri; eğlenirken öğrenecekleri” mekân, bedenimizi, sevdamızı, çocuklarımızı ve hayallerimizi yaktıkları Madımak Oteli…

Bir insan, hele de genç insan bu binada eğlenebilir mi; kültür merkezi değil, bir katliam merkezi olan Madımak’ta “hoşça vakit” geçirebilir mi?

Yazık değil mi bu çocuklara? Binanın gerçek hikâyesini vermek ve ibret alarak, insan olmalarını sağlamak yerine, çocukları kullanarak binanın geçmişini “meşrulaştırmaya-yakan “ağabeyleri” aklanmaya,” çalışmak, o yavrulara; “eğlendiklerini, hoşça vakit geçirdiklerini” öğretip basının karşısına çıkarmak, nasıl bir aklın ürünüdür; nasıl bir ruh halidir?

İnsanoğlunun şahit olduğu en acı dramlardan biri, çocuklarına eğlence mekânı olarak düzenledikleri bu binada yaşandı. Bu yüzden ülkemizin aydınlık yüzünü ve vicdanını temsil eden yüz binlerce insan, her yıl buraya gelip, binaya dokunulmamasını, katliamın izlerinin ve duvarlara sinen feryatlarımızın silinmemesini; kamulaştırıldıktan sonra “Utanç Müzesi” ilan edilip, korunmasını istediler.

Ama bunlar, “kör parmağım gözüne” dercesine, Madımak’ı “eğlence merkezi” yapıp, katil ağabeylerinin isimlerini mağdurlar listesinin en başına yazdılar. Katliama seyirci kalmanın, perde gerisini yönlendirmenin ötesinde bizzat müdahil olan, Madımak’a kibrit çakan canilerden daha fazla suçlu olan bu anlayış, bizi duymadı bile… Binayı satın aldı, dayadı, döşedi ve çocuklarına “eğlence merkezi” yaptı!

Dünyanın bütün medeni ülkelerinde bu tür katliamlarının izleri kapatılmaz ki, insanlık ders çıkarsın… Biz de bunu istedik: insanlar bu binaya, burada yaşanan vahşete, yakılanlardan geri kalanlara; örneğin seksene yakın eser ortaya koyan Asım Bezirci ağabeyin kitaplarına, 9 yaşındayken yakılan Koray’ın sazına, aydınların, şairlerin, üniversite öğrencilerinin pırıl pırıl hayallerine baksın, ibret alsın, utansın ki, bir daha böyle katliamlar yaşanmasın!

Ama hayır; “Alevi Çalıştayı” diyerek, onlarca talebimizin içinden bu konuyu cımbızla çektiler, binayı kamulaştırıp, cilalayıp, katliamı unutturmak isteyenlerin, katliam üzerinden bakan, milletvekili, bürokrat, işadamı olanların ve siyasi ranta çevirenlerin kullanımına sundular.

Yetmedi; şimdi de manevi işkence ediyorlar!

Böylece, bu suça ortak olanların empati yapmalarını, yüzleşmelerini, onun ağır vebalini hafifletmek gibi insana yakışan bir şansı da ilelebet kaçırmış oldular. Bir kez daha anladık ki, çelişkilerden ve düşmanlıklardan beslenen, piyonlar kullanan ve hep bir “iç düşman” peşinde olan feodal devlet olgusu, barışa izin vermiyor, vermeyecek… 

Piyonlar utanıyorlar mıydı? Hayır! Utanmıyor; övünüyor, “şimdi olsa yine yakarız” diyorlardı! Devleti ele geçirenler, insan yakan piyonların üzülmelerine, insani duygu kazanmalarına, empati yapmalarına ve yaranın kabuk bağlamasını sağlayacak adım atılmasına izin vermiyorlardı. Muhtemeldir ki, bu zavallı piyonlar, zamanı gelince yeniden, yeniden kullanılacaklar, öldürecekler, kıyacaklardı…

Katliamın binadaki izlerini silmelerinin başka nedenleri de olmalıydı… Madımak Otelini yakanlar, Pir Sultan Abdal’ı asanların ve ’78 katliamında kullanılan piyonların çocukları mıydı? Elbette bilemeyiz ama bilinen şu ki, Pir Sultan Abdal’ın asılmasından sonra kızı Sanem tarafından söylenen “Kanlı Sivas” şiiri, Şehir’in “kanlı” imajını, 2 Temmuz 1993 katliamından sonra iyice pekiştiriyor, bu imaj, dip sarsıntıları gibi dalga dalga bütün dünyada yayılıyordu. 

Madımak Otelinin yanmış halini görmek, resmini çekmek, tepki göstermek üzere sıradan insanlar Sivas’a geliyor, binanın yanmış haline bakıp; “lanet olsun bunu yapanlara; koruyan, savunan, saklayan, yardım edenlere” diyerek yıl boyu lanet okuyorlar ve bu yüzden Otel çevresinde sık sık tartışmalar yaşanıyordu. Bina o haliyle kaldığı sürece, ne kadar inkâr ederlerse etsinler, cinayetin izleri ve unsurları açıkta kalmış oluyor ve bu unsurlar, inkârcı katillerin “gerekçelerini” paçavraya çeviriyordu. Bir bakıma “suçüstü” hissine kapılıyorlardı.  

Binaya kazınan ve hangi cilayı-boyayı sürerseniz sürün asla çıkmayacak olan çığlıklarımız her geçen gün, daha da artıyordu: siz yaktınız! Siz, siz, siz, siz…

Önce bedenlerimize, geleceğimize, hayallerimize sonra da anılarımıza ve feryatlarımıza kıyanlar, bu durum karşısında ne hissettiğimizi, nasıl bir tepki vereceğimizi düşünmüşler midir? Yakılanların, yakınlarının, bedeninin yarısı yanık ve katliamın travmasıyla yaşamaya mahkûm edilenlerin duygu dünyalarını hesaba katmışlar mıdır? Duvarlardaki çığlıklarımızı kazıtan, boyatan, cilalatan ve sonra çocuklarına “eğlence merkezi” yapanlarda en ufak bir adalet ve insanlık duygusu var mıdır?

Kendimi işkence altında hissediyorum ve bu duyguları taşıyan binlerce insan tanıyorum: o binada katliama dair (siz “olay” diyorsunuz) bir köşe oluşturdunuz. O köşeye; Otele benzin getirip, kibrit çakan katillerle, şehitlerimizi aynı ölçüde “mağdur” sayarak, katillerin ismini, hem de listenin en başına yazdınız!

Kültür Bakanı, Devlet Bakanı, Vali… Yetkili olan her kim ise; insanlık adına, sizden rica ediyorum: hiç değilse acılarımıza ve anılarımıza saygılı olun; Hace Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Aşık Ruhsati ve 35 şehidimizin ismini oradan silin!!!

Hiç değilse değerlerimizi rahat bırakın; ecdadımızın kemiklerini sızlatmayın; dokunmayın, kirletmeyin!

Sivas’ınız da, binanız da, merkeziniz de, katilleriniz de sizin olsun!

Gölge etmeyin!

Noolur… 

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (8) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 68 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Kızılbaş-Aleviliğin Alevi-Bektaşilik'le Buluşup Bütünleşmesi * Yazdır
Monday, 10 October 2011
 Dr.İsmail Kaygusuz

I. Makâlât-ı Şeyh Safi [1]Kızılbaş-Aleviliğin Önemli Yazınsal Kaynağıdır

Sünni ve Şii araştırmacıların çoğunun yıllardır Şeyh Safi'nin(1252-1334) Sünni-Şafii olduğu iddiasının hiçbir geçerliliği yoktur. Hacı Bektaş Veli'ye, Yunus Emre'ye ve Kaygusuz Abdal'a Sünni inançlıdır demek kadar gerçek dışıdır. Şeyh Safi'nin oğlu ve ardılı Şeyh Sadreddin'in (1334-1392) döneminde yazdırılmış çok önemli bir yapıt olan Farsça Safvatü's-safa ve özellikle onun Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçe'ye çevrilmiş olan 4. Bölüm'ü bunun açık seçik kanıtıdır.

1357-58 de İbn Bazzaz'ın hem Şeyh Safi'den kalma bazı yazılı malzemeyi kullanarak, hem de talipleri arasında anlatılan Şeyh Safi'nin yaşamını, sözlerini, kerametlerini, Emir'lerle olan ilişkileri üzerine söyleşileri dinleyerek Safvatü's-safa'yı hazırlamış. Baş danışmanı Şeyh Sadreddin'in denetimi altında ve onunla konuşarak bu eseri yazmıştır. 1334'den 1392'ye kadar 58 yıllık Erdebil şeyhliği yapmış, yani Darü'l İrşad'da (mürşidlik makamı) oturmuş olan Şeyh Sadreddin'in, kendi görüş ve düşünceleriyle de esere katkısı çok büyüktür; Şeyh Safi'nin Safevi öğretisini o geliştirip yaygınlaştırmıştır denilebilir. Bu amaç çerçevesinde iki yıl sonra da Safvatü's Safa'nın 4. Bölümünü seçerek Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçeye çevirtmiştir. Yaşadığı dönemde her inançtan Emir'ler, sultanlar ve de Halife ile ilişkilerinde saygın bir yer edinmiş çok ünlenmiş ve bu ününe lâyık görkemli bir türbe yaptırmış olduğu babası Şeyh Safi'nin adını kullanarak eseri ona mal etmiştir. Moğol hanları ve onların Emir'lerinin ardılları Çobanlılar ve Celayirli beylerin yarattığı siyasal şiddet olayları içerisinde yaşamış zindanda yatmış ve yıllarca sürgünde kalmış olan Şeyh Sadreddin'in böyle bir eser yazdırırken dengeleri nasıl koruduğunu da görüyor ve onun yüksek siyasetine de tanıklık ediyoruz.

Makalat-ı Şeyh Safi dikkatle incelendiğinde Hacı Bektaş'ın Makalat'ı, Kaygusuz Abdal'ın Dilgûşa'sı, Yunus ve Nesimi'nin şiirlerindeki Alevi-Bektaşi inancının genel ilkelerinin, zenginleştirilip batıni tasavvufun doruk noktalarına taşınmış olduğu açıkça görülmektedir.

Makâlât-ı Şeyh Safi Kızılbaş-Aleviliğin yazınsal kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Alevi-Bektaşiler arasında kaynaştırıcı ve irşad edici-aydınlatıcı hizmet görmüştür. O yıllarda mevcut olan Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kızıl Deli, Hacim Sultan vs. dergâhlarına bu yapıt zaten bir Pir-i Samit (konuşmayan-sessiz pir, davetçi üstat) gibi Şeyh İbrahim'den çok önce ulaştırılmıştı. Kuşkusuzdur ki bu dergâhlarda Makalat-ı Şeyh Safi; "onun erkân olarak buyurduğu ilkeler Hakkın sözleridir", "her sözünde bin hikmet vardır" ve "Tanrı'ya ulaşmanın yol rehberi" diye niteledikleri [2] Hacı Bektaş'ın Makâlât'ına aykırı değil, tersine onu açan ve yorumlayıcı, açıklayıcı bâtıni söylemlerini benimseyip kabul ederek özümsenmiştir.

Şimdi Makâlât-ı Şeyh Safi'den vereceğimiz Şii ve Sünni şeriatına aykırı bazı bâtıni söylemler işitildiğinde; kitabın Kızılbaş-Aleviliğin çok önemli bir yazınsal kaynağı olduğu daha iyi anlaşılacak ve bunları söyleyen Şeyh Safi'nin Sünni-Şafii olduğu iddiasının gülünçlüğünün hemen farkına varılacaktır:

1) Kitaba Muhammed peygamberle birlikte, özellikle evlâdı ve soyunu'tayyip ve tâhir' niteleleyerek yapılan başlangıç, onun gayri-sünni niteliğini hemen ortaya koymaktadır. Çünkü Sünni inancında sadece Muhammed peygamber bu niteliklere sahiptir.

2) Şeyh Safi"Tanrıya erişmenin, onunla buluşup birleşmenin ve onun varlığında yokolmanın adı aşk makamıdır. Ayrıca tâlip ma'rifet makamıyla Tanrı'yla dost olup muhabbete başlar ve hakikatta ise O'nunla birleşir"diyor. Bunu Sünni ve Şii şeriatının neresine koyabilirsiniz?

3) "Her kim ki bu dünyada Tanrıyı görmezse ahirette de görmez." Şeyh Safî'nin bu tek cümlede verdiği bu çok ileri bâtıni inanç anlayışıdır; insan-ı kamili Tanrı'nın mazharı olarak görmektir.

4) "İnsan, kendi vücudunda sefere çıkıp Tanrı'yla birleşebilir. Bu Tanrı'nın birliğini ispat etmektir ve bu mertebeye Tanrı'da yokluğa erişim (fenâ-fillah) derler." İnsanlıktan yükselip Tanrı'da yokoluş, tanrılaşmaktır. Bu inanç anlayışı Sünni ve Şii şeriatında tanrıya şirk koşmaktır.

5) "Vahdet-i hakikata ermiş olan insan-ı kâmil şeriat dairesinden çıkar ve onun farzlarından muaftır. Hakikat Tanrıyı bilmek, gözlemek ve onunla bir olmaktır."

6) "Senin kendini gördüğün yer tanrıyı göreceğin yerdir. Çok namaz ve çok oruç ile dünyada ve ahrette bu yola varamazsın".

7) "Talibin ereceği son makam turab (toprak) olmaktır; burada nübüvvet ve velâyet bir olur. Batında velâyet peygamberliktir, zahirde ise nübüvvet veliliktir". Şeyh Safi'nin belirttiği, velilik ve nebiliğin eşitliği Muhammed ile Ali'nin birbirinden ayrılamayacağı anlamına gelir ki, Sünniliğin bütün mezheplerine aykırıdır.

Makâlât-ı Şeyh Safi mevcut Buyruk metinlerinin de temel kaynağıdır. Burada, çok sayıda örneklerden sadece ikisini vermekle yetineceğiz:

1) [138b] "Yine gerekdir ki, insanlık yoluna çaba harcamalı. Hazreti Resul hadis-i kudside dimiştir ki, "miracta Hakte'alâ buyurmuşdur: 'ya Muhammed! Eşyayı yarattım insan için, insanı yarattım kendim için'. İnsan demek 'ya Muhammed demektir. Zira ki insan büyük alem, küçük alem, en yüce ve en alçak alemdir. Ve de insan hem yaşam, hem ölüm alemidir."

"..Bir sufîye gerektir ki kademini tarikate basa ki insaniyetliği belli ola. Çünkü Hak te'âla buyurmuştur ki, 'Ya Muhammed bu cihanı yarattım insan için ve insanı yarattım kendim için. İnsan demek ya Muhammed'dir ve iki âlemdir: Birisi âlemi kübradır, biri âlemi suğradır ve biri âlemi ulvîdir, biri âlemi süflidir. Ve biri âlem-i hayattır, biri âlem-i memattır."

2) [141b] "...İmam Cafer -i Sadık buyurmuşdur ki, 'tarikatin anlamını on iki nesne tamamlar: İlkin sufi kendisini toprak-yer gibi bilmek gerek; ikinci ma'rifet tohumunu (bu) yere saçmak gerek; üçüncü şevk suyu ile suvarmak gerek; dördüncü riyâzet orağıyla biçmek gerek; beşinci kibirini-gururunu bile düşürmek gerek; altıncı velâyet harmanına götürmek gerek; yedinci halvet yerde öğütmek (hurd eylemek) gerek; ... on birinci muhabbet fırınında pişirmek gerek, on ikinci cömertlik sofrasında yedirmek gerek; örtücü (perdepuşi), yani örten-gizleyen (settar) ve zehir içici (zehr-nuşi) olmak gerektir..."

Şeyh Sâfi'nin Makalât'ı bâtıni tasavvufun büyük üstadı ve kuramcısı 6.İmam Cafer Sadık'ın tarikatın anlamı ve kurallarını on iki madde halinde simgelerle açıkladığı bu çok önemli paragrafla bitiyor. İmam Cafer Sadık'tan nakledilen bu "oniki nesne" Buyruk'a "Oniki İşlek" olarak yansımıştır:

"Sual etseler ki, Tarikatın icabı kaçtır? Cevap ver ki onikidir. Birinci: Evvel kendi özün hassasıdır, yani özel yaratıldığı niteliği (olan yer?) dir. İkinci: Ma'rifet tohumunu ekmektir. Üçüncü: Şefkatla beslemektir. Dördüncü: Riyâzetini tutmaktır...Sekizinci: Özünü sabır eline vermek...Onuncu; Takva değirmeninde özün barındırmaktır. Onbirinci: Su ile yoğrulmak. Onikinci: İradet tennurunda (fırınında) pişmek ve ihlâs sofrasına girerek özünü dervişlere ve fıkaralara vermektir." [3]

II. Şeyh İbrahim Erdebilî'nin Anadolu'ya Gelişi ve Etkinlikleri Üzerinde Görüş ve Yorumlarımız

Sadreddin'den sonra oğlu Hace Ali de 1429'a kadar babası gibi denge siyasetini güdecek ve Timur gibi bir zalim ve acımasız Moğol sultanını idare edecektir. Öyle ki, bir ricası üzerine Timur, Rum'dan (Anadolu) getirdiği 30 000 tutsağı kendisine bırakmıştı. Onları Erdebil'de yerleştirdiği mahalleye de Sûfiyan-i Rûm (Anadolu Sufileri) adı verildi. Şeyh Hace Ali'nin son zamanlarında Erdebil'den bu Tekelü, Rumlu ve Karamanoğulları Türkmen Alevilerin büyük bir kısmı geri memleketlerine, ailelerine dönmüşlerdi.

1400'lerin başında gelen Şah İbrahim'in Anadolu'daki etkinliklerini, ancak onun ölümünün arkasından beş yıl bile geçmeden oğlu Şeyh Cüneyd'in bu bölgede yükselttiği büyük toplumsal ve siyasal hareket olan Kızılbaş İhtilali'inin başarısıyla değerlendirebiliyoruz.

Şah İbrahim Veli 1365 yılında doğduğuna göre 35-36 yaşlarında Anadolu'ya gelmiş ve Hekimhan-Mezirme (Ballıkaya)'de tekkesini kurup, uzun süre burada kalarak geniş bir talip çevresi ve yandaş edinmiştir. O, kendisinden önce Erdebil'de tutunamıyarak gelen Safevi soylulardan bazıları gibi Osmanlı sarayında veya diğer aristokratik çevrelerde kapılanmayıp, halk toplulukları arasında Safevi (batıniliği) öğretisinin bir davetçisi olarak propaganda yapmıştır. Babası Hace Ali'nin Erdebil Dergâhının, yani Daru'l İrşad'ın başında bulunduğu sürece bu görevi sürdürmüş. Şah İbrahim, bize göre Safevi davetçiliğini, dedesi Sadreddin Musa'nın İbn Bazzaz'a 1358'de yazdırmış olduğu Safvatu's Safa ve Makalat-ı Şeyh Safi yapıtlarıyla yapmıştır. Onun bu davetçiliği, sıradan bir batıni dai'sinin görevi değildi; Mürşid-i Kâmil makamında oturan babası Hace Ali'nin temsilcisi, hüccet; daha doğrusu o yüzyıl içinde sık kullanılan post-Alamut batınilerin ve sufilerin deyimi olan Pir-i Natık (konuşan Pir, üstat ) görevi üstlenmiştir. Elinin altındaki bu yapıtlar ve beynine, belleğine kazınmış batıni söylemler ve bilgileriyle Tekelü, Rumlu, Çepni gibi Alevi-Bektaşi Türkmenler, Bedreddinli Varsaklar ve diğer Türk ve Kürtlerden Bektaşlu (Bektaşi) cemaatları arasında dolaşmış; onları irşad etmiş, aydınlatmıştır.

Hiç kuşkusuz Şeyh İbrahim pir-i natık olarak bu dergâhların bir kısmını da ziyaret etmiş olmalı. Özellikle güneyde Abdal Musa'ya bağlı Tekelü, Orta ve kuzey Anadolu'da, Hacı Bektaş Dergâhı'na doğrudan bağlı Rumlu, Karamanlu ve Çepni Türkmenlerinden bir çoğu Timur'un esaretinden kendilerini kurtarmış Erdebil Şeyhi Hace Ali'yi ve oğlu Şeyh İbrahim'i şahsan tanıyor ve Safevi öğretisinin erkânlarını öğrenmiş; karşılıklı inançsal etkileşim içerisinde tanışıp kaynaşmış bulunuyorlardı. Şah İbrahim'in Erdebil dergâhı piri olarak Anadolu'ya yerleşip Mezirme'de ocağını kurmasıyla birlikte, onu bağırlarına basmış ve kendisine talip olmuşlardır.

Babası Hace Ali'nin 1429'da hakka yürümesine kadar geçen yaklaşık otuz yıla yakın bir süreç içinde Şah İbrahim, Anadolu'da kazandığı çok geniş bir talipler ağı içinde Erdebil Safevi-Kızılbaş öğretisinin temelini atmış; Bedreddinilik dahil Alevi-Bektaşi öğretisiyle kaynaşması, gerçekleşme aşamasına ulaşmıştır.

Kuşkusuz Şah İbrahim, bu yıllar içinde –diğer bazı amcazadeleri gibi- Erdebil ile ilişkisini kesmemiş, oraya gidip gelmektedir. 1429 yılı itibarıyla Darü'l İrşad'ın başına geçmiş ve mürşidlik makamına oturmuştur. Bu makama geçince, Mezirme Erdebilî dergâhının başına oğlu Şeyh Tursun'u Pir olarak görevlendirdiğini, 1620 tarihli İcazetname'de yazılı şecereden, yani soyağacından anlıyoruz. Şah İbrahim evlatlarından Şah Kulu oğlu Şah Hüseyin'in Kerbelada'ki Hacı Bektaş Dergah'ında Ali Dede tarafından, "kazan kaynatıp, canla başla safa nazar olup kendisine sofra ve çerağ havale edildiği" belirtilen bu İcazetame'de 6 kuşak temsilcisi Şah İbrahim soyundan 6 isim verilmektedir. Onun Erdebil Dergâhı'nın başında bulunduğu 18 yıllık dönemi, kardeşleriyle mücadele içinde çok sıkıntılı geçtiği anlaşılıyor.[4] Bunu, ölümünün daha ikinci yılında, özenle yetiştirip kendi yerine geçmesini vasiyet ettiği Şeyh Cüneyd'in, kardeşi kezzap (yalancı) Şeyh Cafer'in Karakoyunlu Cihangir Şah'la işbirliği yaparak Erdebil'den çıkarılmasından anlıyoruz.

1449'da Anadolu'ya kaçarak canını kurtaran Şeyh Cüneyd'in Anadolu'daki başarılı siyasal mücadelesiyle Kızılbaş İhtilalini başlatması, yazılı resmi tarihler sözetmese de, babasının otuz yıla yakın Safevi davetçiliği göreviyle emek verip kurduğu Mezirme Dergâhı'yla yaratılan Anadolu'nun değişik bölgelerine geniş talip toplulukları sayesinde olduğu açıktır. Bu dergâhın Pir'i büyük kardeşi Şeyh Tursun da büyük destekçisidir. Olasıdır ki, Şeyh Cüneyd bu dergâhı yedi yıllık mücadelesinin karargâhı olarak kullanmıştı. Şeyh Cüneyd'in, Uzun Hasan Padişah'ın eniştesi olması da Pontuslularla yaptığı savaşlardaki başarılarıyla birlikte, Akkoyunlu Türkmenleri arasında babasının taliplerinin fazlaca bulunmasına da bağlanabilir.

Özetlersek: Sadreddin Musa'nın uzun şeyhlik döneminin ikinci yarısından itibaren bu Makalat-ı Şeyh Safi'nin Anadolu'da Alevi-Bektaşilerin arasında dolaşmaya başladığını; Hacı Bektaş Veli Dergahı ve ona bağlı Teke yarımadasında Abdal Musa, Germiyan'da Hacim Sultan, Dimetoka'da Kızıl Deli Sultan dergahlarına ulaştırılmış olduğunu söylemek kuşkuların ötesindedir.Hace Ali (1392-1429) döneminde başlayan Erdebil'e gidiş-gelişler ve yerleşmelerle, asıl oğlu Şeyh İbrahim'in 1400'lü yılların başında Hekimhan çevresinde kurduğu zaviyeyle/dergahla birlikte, Kızılbaş-Alevilik öğretisinin kaynağı Erdebil Safeviye yolunun Rum'daki Alevi-Bektaşilikle nesnelde buluşup kaynaşması tamamlanmış. Düşünce ve inançtaki bu kuramsal kaynaşma Şeyh Cüneyd'le (1449'da) başlayan siyasal eylemliliğe dönüşüp, simgesini de Şeyh Haydar'dan alan Kızılbaş ihtilalci siyaset yarım yüzyıl içinde Şah İsmail'le Kızılbaş Safevi Devletini yaratmıştır.

* 1 Ekim 2011'de Malatya'da yapılan 1. Uluslararası Şah İbrahim Semposyum'unda yaptığım konuşmanın tam metni



[1] Şemseddin Tevekküli bin İsmail İbn Bazzazi, Hazırlayan: Dr. İsmail Kaygusuz, Makâlât-ı Şeyh Safi, Alevi Akademisi Yayınları, Almanya-2009

[2] Hacı Bektaş Makâlâtı hakkında bunlar ve diğer söylemler için bkz. Sadık Abdal Dîvânı, Yayına Hazırlayan: H.Dursun Gümüşoğlu, Horasan Yayınları, İstanbul, 2009, s. 157-162

[3] Bu örnekler ve batıni söylemler Makâlât-ı Şeyh Safi'nin, "Sunuş" bölümünden kısaltılarak alınmıştır.

[4] İcazetname için bkz.Alemdar Yalçın- Hacı Yılmaz, "Şah İbrahim Ocağı Üzerine Yni Bilgiler", Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 2004/30, s.25-29

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (5) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 91 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler Yazdır
Monday, 10 October 2011

12 Yıl Önce Yapılmış Bir Söyleşi

Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler Söyleşisi

Bu yazı, Star Gazetesi yazarı Musa Ağacık ile İnternet üzerinden yaptığımız bir sanal sohbetten doğdu. Musa Ağacık, gazetedeki sütunu "Musa'nın Teybi"için, 16 Ağustos 1999 tarihinde, 36.geleneksel ve 10.uluslararası Hacı Bektaş Veli'yi Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri dolayısıyla sorular sordu. Aldığı yanıtlardan kendine özgü, o hoş esprisiyle yeni sorular çıkarıp, yeniden sordu. Böylece aşağıdaki söyleşi oluştu. Söyleşi resmi çevreler ve müttefiklerinin öznel Alevi-Bektaşi güncellemesine tam anlamıyla aykırı tarihsel değerlendirmelerdir. Ancak sütununun sınırlarını aşan uzun yorum ve değerlendirmeler, yanıtlar çok fazla yer aldığı için, yazının ancak onda biri yayınlanabilmişti. Güncelin tarihselliğine katkısı olduğu için burada biz söyleşinin tamamını veriyoruz.

İsmail Kaygusuz

Sorular: Musa Ağacık (Star Gazetesi yazarı)

Yanıtlar ve ara başlıklar: İsmail Kaygusuz

1. Devletin ve Sağ Siyasetin Aleviliğe Bakışları, Alevilik Tanımlamaları ve Bir kaç Yazar

Ağacık. DSP lideri ve Başbakan Bülent Ecevit'in sözünü ettiği "Bektaşi Aleviliği!"?

Kaygusuz. İlk bakışta Nusayri Aleviliği, İsmaili Aleviliği, Karmati Aleviliği vb. söylemlerden esinlenilerek söylenmiş gibi görünüyorsa da yanlış alıntıdır, daha doğrusu yanlış ve zoraki benzeştirmedir. Bu tarihsel adlar, çok büyük ve imparatorluklar sarsan toplumsal hareketlerin; değişim ve gelişimlerin adları olarak Aleviliği niteleyen kalıcılığı sürdürmüşlerdir. 'Bektaşi Aleviliği' kasıtlı olarak ortaya atılmış bir kavram gibi geliyor bana. İlk kez 1997 Ağustos ayında Hacıbektaş'ta yapılan şenliklerde Ecevit, büyük bilge tavrı içinde bu "Bektaşi Aleviliği" söylemi armağan(!) etti Alevi-Bektaşi literatürüne.

Ecevit'in "Biz evvela Şah İsmail ile Yavuz'u barıştırmalıyız. İki düşman gibi görmemeliyiz" sözleriyle birliğe ve birlikteliğe çağırırken, öbür yandan Bektaşi Aleviliği söyleminde ise tam bir ayırımcılık, Alevileri ve Bektaşileri birbirinden ayırma amacı seziliyor. Yani bir Alevilik var, bir de Bektaşi Aleviliği var. Söylemin altında şunlar yatıyor: "Bektaşilik Sünniliktir ve Türklüktür ya da Sünniliğe yakındır; biz onu tercih ederiz. Oluşturduğumuz Araştırma merkezinin çalışma ve araştırmaları Bektaşiliğe yöneliktir." Başbakan ve Cumhurbaşkanının koruması altındaki Gazi Üniversitesinde "Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Merkezi"nde tam da bunlar uygulanıyor. O zaman Şah İsmail ile Yavuz'u nasıl barıştıracaksınız? Bayezid II'den itibaren, Şah İsmail'in Kızılbaş siyasetine karşı Osmanlı siyaseti olarak namazlı, ramazanlı-muharremli ve ayn-i cemli, Şiiliğe yakın bir Bektaşilik yaratılıp yükseltildi. Ama bunu benimseyip Şiileşen çok küçük kentli çıkarcı azınlık olmuştur. Yavuz, Kanuni Süleyman ve diğerleri de kullandılar bu siyaseti. Cumhuriyet hükümetleri olarak Osmanlının bu siyasetini kullanırsanız, bu "böl ve yok et" değil midir?

Bektaşilik, Aleviliğin ilkelendirilmesi; ritüel kurumlaşma ve inançsal kuralların felsefi açınımıdır, Aleviliğin bizatihi kendisidir. "Bektaşi Aleviliği" diye bir kavram uydurmak kasıtlıdır ve Bayezid II'den (1481-1512) beri Alevileri bölerek bir bölümünü devletin koltuk değneği yapma taktiğine biçim kazandırmaktır. Bu bağlamda "Bektaşi Aleviliği Araştırma Merkezi" adı da yanlış ve kasıtlıdır. Sadece "Bektaşilik Araştırma Merkezi" ya da "Alevilik-Bektaşilik Araştırma Merkezi" denilebilir.

Yaklaşık 1350 yıldır Sünnilikle birleşmeyen ve ona aykırı inançlarını sürdüre gelmiş Alevilik, şimdi mi onunla bütünleşecek Türk Müslümanlığı uydurmasında? Bu girişimlere kucak açan ve hatta tezgâhlayan bir avuç Alevi burjuvası için böyle bir bütünleşme maddi ve politik çıkarlar doğrultusunda zaten gerçekleşmiştir. Elbette ki, ikrarından dönmüş yol düşkünlerine söyleyecek sözümüz yoktur.

Önce söylediğim gibi Bektaşilik, Anadolu'da Hacı Bektaş'ın adına bağlı olarak, Aleviliğin inanç, ibadet (ritüeller, tapınma kurumları anlamında), siyaset ve felsefi kurumlaşmasıdır. Hacı Bektaş Veli'den sonra ikinci büyük Pir sayılan Balım Sultan (Ö.1519-21) reformlarıdır. Bu kurumlaşmada Ortodoks İslam(Sünnilik) kurallarına verilen bazı ödünler Takıyye tarzındadır; Osmanlının büyük kentlerinde yaşayan Alevilerin kendilerini korumaya yöneliktir. İkrarından-inancından dönme sözkonusu değildir hiçbir Bektaşi'nin. Osmanlı yönetiminin onca ölümcül baskısı ve parçalama siyasetlerine rağmen Sünnilikle bütünleşme gerçekleşmemiştir. Bu gerçek, en güzel biçimde Bektaşi mizahına bir fıkra ile yansımıştır:

Şarabını yudumlamakta olan bir Bektaşi Babası'na Hoca öfkeyle, "Sen müslüman değil misin?" diye sorar. Baba kafasını kaldırıp, "He ya, müslümanım..."diyerek içmeyi sürdürür. Hoca'nın öfkesi daha da kabarmış durumda, "Söyle öyleyse der, İslamın şartı kaçtır?" Baba istifini bozmadan, sakin bir biçimde "Bir" diye yanıtlayınca, Hoca öfkeyle üstüne yürüyerek bağırır: "Bre kafir, sen nasıl müslümansın? Müslümanlığın şartı bir olur mu? Beş'tir." Bektaşi Baba'sı aynı sakinlikle şunları söyler: " Niye kızıyorsun Hoca? Sen Beş diyorsun, ama benim için Bir'dir. Namaz ile oruç senin gibi zahidlerin, Hac ve Zekat zenginlerin. Bana da Kelime-i Şehadet kalıyor... Alevi-Bektaşiler bu bağlamda, yeniden yapılanmış bir Diyanete "Allah Eyvallah" rahatlıkla diyebilirler, var mısınız? Ne dersiniz İslamın şartını Bir'e indirir mi bu devlet?

A. Çok övülen kitabıyla Taha Akyol'un Aleviliğe bakışına sözünüz?

K. Pek az olmayacak. Eski ülkücü ve 80 sonrası Türk-İslam sentezcilerinden, günümüzde ise MHP'deki sözde değişimci görüntünün akıl hocası ve çok liberal gazeteci Taha Akyol'un son kitabı birkaç baskı yaptı. "Osmanlı'da ve İran'da Mezhep ve Devlet" konularını ele aldığı ve çoğu köşe yazarı arkadaşları tarafından göklere çıkarılan bu kitabında Aleviliği, "Halk İslamı" olarak gören Akyol, aynı zamanda "bir anlamda heterodoks mezheptir" diyor. Arkasından, tarihçi Cemal Kafadar'ın ortaya atmış olduğu "inanç-düşünce ötesi" anlamıyla ele alınan "metadoxie-metadoxy" bir müslümanlık nitelemesini benimsemiş görünüyor (s.22-23). Oysa daha önceki sayfaların birinde Alevi-Bektaşiliği "marjinal sufizm" olark sunarken, bir yerde "Osmanlı-Türk-İslam sentezi" içinde değerlendiriyor; ancak başka biryerde "Otman Baba'nın Türkmen-İslam sentezi olduğunu düşünüyor" (s.24, 47). Fetvalarıyla ortodoks İslam dışı inanç sahiplerinin (Bedreddini, Halveti, Hurufi, Kızılbaş vb) kanlarına doymamış Şeyhülislam Ebussuud'a övgüler yağdıran (s.165-166) Taha Akyol'un, Osmanlının "zındık, mülhid, rafızi, eşirra (dinden çıkmış, dinsiz-allahsız, sapkın, edepsiz-ahlaksız anlamlarında)" olarak nitelediği Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlar ile Cumhuriyet döneminin "mürtecilerini (gericilerini" benzeştirme zorlaması, yani Aleviliği 'irticaya' indirgemesi (?); Alevilere ve Aleviliğe hakaret olduğu kadar, laik Cumhuriyete de haksızlık değil midir?

Toplumsal çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek nereye varılmaya çalışılıyor? Bir sonraki sorunun, yani Fethullahçılığın Babailer'e benzetilmesinin kökeninde de bu saptırma yatıyor. Çok akıllı, çok liberal milliyetçi ve Türk-İslam sentezci Akyol Aleviliğe bakarken, diğer birçok Türkçü-İslamcı yazar ve bilim adamlarının yaptığı gibi ortodoks İslam (Sünnilik) gözlüğünü çıkarmamıştır. Örneğin A. Yaşar Ocak da, tarihsel, dinsel hukuk, aykırı inançlar bilgi birikimini, "Zındıklar ve Mülhidler" kitabında aynı bakışla değerlendirmiş: Bazan bir Hanifi fıkıh bilgini cübbesini giymiş, bazan Emevi-Abbasi halifesinin askeri kumandanı olmuş, bazan bir Osmanlı padişahı ya da sadrazamı, şeyhülislamı yerine geçip fetvalar vermiş; hükümler uygulamış. Bu gözlükle bakıldığı sürece Aleviliği, Osmanlı şeyhülislam ve ulemasının görmüş olduğundan farklı algılamak ve tanımlamak olası değildir...

A. Ya Reha Çamuroğlu'nun "İsmail" romanındaki Şah İsmail'e bakış?

K. Çok yerinde bir soru, çünkü gazeteler ve görüntülü basında sık sık Taha Akyol'la birlikte geçiyor Reha'nın adı. Aleviliğe aynı bakış açısıyla yaklaştığı ve yöntemini paylaştığından dolayı Taha Akyol hem kitabında, hem de gazetedeki köşesinde övgülere boğuyor kendisini. Eğer "İsmail" romanında Akyol'un gözlüğünün tersinden, yani tamamıyla heterodoks bakış açısından olayları irdeleseydi; Şah İsmail'i "Ali donuna bürünmüş" bir veli gibi görseydi yine büyük yanlış yapardı. Ama yine de yazar, kökenindeki inançsal geleneklerden gelen bilgileri toparlayıp romanını kurgulamış, destanlaştırmış denirdi.

Araştırmaya dayanan, gerçekçi bir tarihsel roman yazmaya soyunmak, büyük sorumluluk taşıyan bir uğraştır. Eğer sen tutar, olayları saptırır, gerçekleri görmezlikten gelir ve tam bir milliyetçi-islamcı-uzlaşmacı davranış sergileyerek Şah İsmail'i değerlendirirsen, kendi inancını da tarihini de yadsımış olursun. Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliğinin bir siyasetidir. Bu siyaset uzunca bir döneme damgasını vurmuştur. Şeyh Cüneyd'in 1449 yılında Anadolu'da Canik'te Çepni Türkmenleriyle başlattığı Kızılbaş ihtilali, 50 yıl sonra torunu Şah İsmail'e Kızılbaş Safevi Devletini kurdurmuştu. Devleti kuranlar Anadolulu Kızılbaş Türkmenlerdi. Şeyh Safi'nin kurduğu Erdebil tekkesinin Sünni (Şafii) karakteri, Hoca Ali'nin zamanında (1392-1429) Hacı Bektaş Veli'yi Pir bilen ve onun kurduğu dergâha bağlı Anadolu Alevileriyle ilişkisinden sonra değişime uğramış. Şeyh Cüneyd ve oğlu Haydar ile Hacı Bektaş'ın batıni yol ve erkânı Erdebil'de Kızılbaş siyasetine dönüşmüş bulunuyordu. Şah İsmail, hakkında nefesler yazdığı Hacı Bektaş'ın dergâhını ziyaret amacıyla (siyaset için bile olsa!) Yıldız Dağı'na geldiği halde, Çamuroğlu'nu romanında bir kere olsun adını anmıyor. Ne Şah İsmail ve ne de çevresini hiçbir şekilde ilgilendirmediği halde Mevlana'ya romanında yer verip, Hacı Bektaş'ı dışlamasını doğrusu içime sindiremiyorum.

Safevi devletinin kuruluşunda hiçbir katkısı olmamış İranlı şii unsur, uleması (din bilginleri) ve umerasıyla (beyleri, vezirleriyle) 1510'dan sonra yönetimi tam kuşattı ve Şah'ı kendi saflarına geçirdiler. Şah İsmail Kızılbaş beyleri tımar ve valiliklerle "Han" adıyla başkentten uzaklaştırıyor ve birbirine düşürüyordu. Adına yapılan Anadolu'daki Kızılbaş ayaklanmalarının hiçbirini de desteklemedi. Kızılbaş beylerin zorlamalarıyla İsmail, Osmanlı'yla Çaldıran savaşına girişmiştir. Şah İsmail'in kapalı, Yavuz'un ise açık hedefi Kızılbaşları yok etmekti; hedefte birleşiyorlardı. Dedesi Uzun Hasan 41 yıl önce top kullandığı halde Şah İsmail neden top kullanmadı? Oysa Yavuz'un ordusunda 550 top, 12 bin tüfek vardı. Üstelik, Osmanlı ordusuyla savaşmış onları iyi tanıyan iki kumandanının savaş taktiklerini uygulamamıştır Şah İsmail. Bütün bunlar "civanmertlik ya da şövalyelikle" açıklanamaz. Çaldıran savaşı öncesiyle ve sonrasıyla yüzbinleri çok aşan bir Kızılbaş kıyımıdır...

Bütün bu siyasetlerden habersiz görünen Çamuroğlu, "Yavuz Kızılbaşları kestiyse, Şah İsmail de Sünnileri kesti" mantığı içerisinde uzlaşmacı tavır sergilemiş görünüyor. Keşke korku ya da çıkar duygusunu aşarak, konuya nesnel ve diyalektik yaklaşsaydı..

2 Toplumsal Çelişkileri Tersinden Yorumlamak ve Olmazları Benzeştirmenin Büyük Yanlışlıkları

A. Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün hazırlamış olduğu "irtica raporu"nda Fethullah Gülen'i Babailer ve Alevi Işık taifesi ile ilişkilendirmesi? (Işık ne ola bu arada?)

K. Rapor hazırlatılıyor, ama arkasından da derinlerden gelen emirle, raporu yazmakla görevlendirilenler işlerinden uzaklaştırılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Fethullah Güven üzerinde kedi-fare ya da tavşan-tazı oyunu oynuyor gibi görünüyor: Beş kıtaya yayılmış kolejleri ve Üniversiteleriyle, yurtiçi-yurtdışı büyük yatırımları, yazılı ve görüntülü medyasıyla, kravatsız takım elbiseli Şeyh-ül evliyasıyla (!) ve yüzbinlere ulaşmış müridleriyle Fethullahçı sermayeyi, Türk emperyalizmi hizmetine ( Haydi, Böyük Türkiye'nin dünyaya açılımının hizmetine, diyelim) almış. Fethullahçı sermaye, aynı zamanda Pax Americana'nın (Amerikanın dünya barışı siyaseti) "ılımlı İslam kuşağı"na da hizmet veriyor. Toplum bilincinde "Nurcu" sözcüğünün iticiliğini, kabul görmezliğini keşfedip, Türkçesini cemaatına ad yapan "Işıkçı" Fethullah Gülen, "takıyyeyi " yaşam biçimi seçmiş bir din baronudur. Çizmeyi aşan işlere giriştiğinde (Türkmenistan'da olduğu gibi) hemen derin Devlet harekete geçip, kasetlerle ve irtica raporlarıyla ipliğini pazara çıkarıyor; kamuoyunun büyük öfkesi ve yasalarla korkutarak sindirtiyor. Ama cezalandırmıyor, cezalandırmaz da...Şeyhül-evliyanın (!) teke tek ilişkilerine de girmeyelim....

Fethullah Gülen'in Babailer ve Işık taifesiyle ilişkilendirilmesi ise sözcük anlamıyla tam saçmalık! Ama devletin, uzmanları aracılığıyla bu saçma ilişkilendirmeyi yapma nedeni, bundan sonraki soruya verilecek "Evet" yanıtında saklı.

Taha Akyol'un Alevilik hakkındaki görüşlerini irdelerken, 'Toplumsal çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek nereye varılmaya çalışılıyor?' diye sormuştum. Çünkü Akyol, Osmanlı döneminin "mülhidleri rafızileri" Alevi-Bektaşilerle, Cumhuriyet dönemindeki "mürtecileri" aşırı dinci-siyasal islamcıları benzeştirmekte. Yukarıda söylediğim gibi, Fethullahçılığın Babailer'e benzetilmesinin kökeninde de bu saptırma yatıyor. Alevi-Bektaşilerden başkası olmayan "ışık taifesi"ne benzetilmesi de aynı saptırmadır. Bu arada "Işık da ne ola?" soruna kısaca değinip, Fethullahçıların Babaileri benzetilmesinin yanlışlıklarını anlatmayı sürdüreceğim.

"Işık Taifesi", saraydan çıkan adalet hükümleri, padişah fermanları, buyrultularında geçen bir Osmanlı uydurması. Ahmet Refik'in "16. Asırda Rafızilik ve Bektaşilik, İstanbul-1932 " adlı kitabındaki bazı örneklere bakalım: " Eskişehir kadısına hüküm ki... Seydi Gazi Iş(ı)klarının bazısı ehl-i fesad olup, onun gibilerin... Kütahya kalesine habs idesin...(s.13)" Bunun gibi, Edirne (s.15), Varna'daki Sarı Saltuk zaviyesi (s.6, 17), Varna'daki Akyazılu Baba tekkesi (s.19) Işıklarının gözlenmesi, yakalanması, cezalandırılması, defterinin dürülmesi (öldürülmesi) emirler ve yargılar bunlar. Işık taifesi, Alevi-Bektaşi (Hurufi, Bedreddini adları kullaılmış olsa bile) topluluklarından başkası değildir. "Işk taifesi ya da Işklar" okunuşuyla, ( "Ayn" ile "Elif" harfleri birleştirilerek yazılması gerekirken "Ayn" atılmış olabilir) "Aşık taifesi ya da Aşıklar" anlamındadır. Alevi-Bektaşi toplulukları kendilerine hiçbir zaman "Işık taifesi" olarak tanımlamamışlardır. Alevi-Bektaşi literatüründe "Nur, nurlu" sözcükleri çok kullanılır. Çünkü inançlarındaki nur, Muhammed Ali'nin nurudur. Eğer kendilerine ışıkla ilgili ad vermiş olsalardı, "Nurlular" derlerdi. Bu Osmanlı uydurması adlandırma, Alevilerin geceleri kadın erkek toplanıp ışıkları söndürdükleri iftirasına bir göndermeden başka birşey değildir...

A. Devletin, Babaileri Fethullah Gülen'le ilişkilendirmesi, bir taşla kuş sürüsünü avlamak anlamına gelmez mi, ikincisi Fethullah Gülen'in adı kullanılarak Alevi- Bektaşilere aba altnda sopa göstermek değil mi?

K. Bu soruyu "Evet" olarak yanıtlarken, üzüntümü de belirtmeliyim. Bir taşla kuş sürüsü avlanmaz, ama daha kötüsü gerçekleşir; sürü darmadağınık olur, birlik-beraberlik ortadan kalkar, herbiri bir dalın-yaprağın ya da bir taşın oyuğuna çekilip kendini yoksar. Sen de bu mantıksız benzeştirmenin amaçlı olduğunu düşündüğün için bu soruyu soruyorsun. Ve de "Hayır" dememi beklemedin.

Fethullahçıların takıyye kullanarak (Onlara 'Neo-batıniler ve batıni yöntemleri kullanıyorlar', diyenler çıktı), yani kendilerini gizleyerek devleti ele geçirip, şeriat ve Kur'an hükümleriyle yönetme amaçlı stratejilerinden dolayı Babailere benzetilmesi kuşkusuz kasıtlı. Tarihsel olarak feodal dönemin, ortaçağın Anadolu'da yükselen bu büyük toplumsal hareketi, hiçbir bakımdan karşılaştırılamaz. 1239-1240 tarihinde Anadolu'da Selçuklu Sultanlığına karşı yükselen, Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki bu toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailik yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve Karmati-mazdek komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu'daki yansımasıydı. Gordlevski'nin tanımlamasıyla, "Köy, kentin üzerine yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, Sultan'ın baskısı ve zulmedici feodal beyler arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir sınıf savaşımıydı". Kendini dünya mülkünün mutlak sahibi gören Sultan ve "onun düzeni, köylüleri, barış zamanında feodal için çalışmaya, savaş zamanında ise uğrunda ölmeye zorluyordu". (V.Gordlevski, Çev.Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara-1988, s.180) Önderleri Baba Resul, "Dünya mülkü Halkındır" diyordu; herkes topraktan ortak yararlanacak ve ganimet bölüşülecek". Hazırlık ve propaganda dönemi en az 3 yıl alan başkaldırı 2 aydan biraz fazla sürdü. Ancak bu kısa süre içinde Babailer tam 12 kez Selçuklu ordularıyla yapılan savaşları kazandılar. 1240 sonbaharında Malya ovasında yapılan son savaşta, Selçuk Sultanı kiraladığı zırhlı Frank şövalyelerinin yardımıyla Babailer yenildi ve kırıma uğratıldılar. Böyle bir devrimci karakterli bir toplumsal başkaldırı, nasıl Fethullahçı hareketle benzeşir?

Benziyor derseniz; Türkiye Cumhuriyeti de o zaman, 13.yüzyılı Selçuklusuna ve onun zulmeden yönetimine benzediğini de kabul edersiniz. Elbetteki böylesine bir saçma benzetme olamaz! Ama Babailer, Alevilerin inanç atalarıysa, ve ulu pir bildikleri, Cemlerinde adını anıp yardım diledikleri Hünkar Hacı Bektaş Veli Babailerin içinden gelmiş ve bir Baba Resul halifesiyse; demekki o zaman bu devlet, Alevi-Bektaşi toplumuna "aba altında sopa gösterme" hakkını kendinde bulabiliyor: Çünkü onları potansiyal ihtilalci görüyor...

3 Devletin Siyasal, Dinsel-Kültürel ve Eğitim Üst Kurumlarında Alevileri Sünnileştirme Çabalarında Hacı Bektaş Veli'nin Kullanılması

A. Gazi Üniversitesi'nde Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Ecevit'in desteğiyle "Hacı Bektaş Veli" yi "Sünnileştirme faaliyeti" ne sözünüz?

K. Üniversitelerde Alevi-Bektaşi kültürü, Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi ozanları üzerinde akademik araştırma ve incelemelerin yapılmasına kuşkusuz karşı değiliz. Eski bir akademisyen olarak bunu gönülden istiyoruz. Ancak bu etkinlikler bilim dışı bir amaca; tarihsel kişilikleri ve doğruları devlet siyaseti adına ya da resmi görüşü güçlendirmek için saptırmaya yönelikse, siyasal görüşü ne olursa olsun her namuslu aydın karşı çıkar. Ama, Gazi Üniversitesi'ne bağlı "Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi" etkinlikleri bu yöndedir ve açık açık Türk-İslam sentezi anlayışının merkezliğine soyunmuştur. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın destekleriyle bu kuruma üç görev yükletilmiş görülüyor:

1) Türkmen kökenli Hacı Bektaş Veli'nin, Anadolu'ya Türklüğü yaymak ve halkını müslüman yapmak için geldiği üzerinde ısrarla duran yayınlar yapmak.

2) Osmanlı Devletinin kuruluşuna Hacı Bektaş Veli'in el verdiğini yazıp-çizmek. Bunu, Hacı Bektaş Veli'nin doğumunu 1240'lara kadar indirip, ölüm tarihini 1338'e kadar yükselterek yapıyorlar. Böylelikle Hacı Bektaş'ın batıni Babailerle ilişkisi de kesilmiş oluyor.

3) Hacı Bektaş Veli'yi sünni bir mütefekkir, namazını, orucunu ve haccını yerine getiren ve hatta çile mağarasında yaşamını ibadet ile geçiren bir zahid bir kişi olarak göstermek.

Bu kurumun, periodik olarak çıkardığı "Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi "nde (Yaz 98/6, s.11) Aleviliğe nasıl baktığı da ortada: Bir Doçent Dr. inceleme yazısının başlığını "Çubuk Yöresi Aleviliğinde Dar Kurbanı" koyabiliyor. Bu kişi adı geçen yörede katıldığı bir Alevi Cem'ini anlatıyor. Ama koyduğu başlığa bakarsanız; bırakınız Bektaşiliğin farklı olduğunu, her bölgeye, yöreye göre de bir Alevilik vardır. Çünkü Cumhurbaşkanı ve Başbakan destekli bu akademik kuruluş, Türkiye nüfusunun üçte birinin bağlı olduğu Aleviliği, bir inanç sistemi olarak kabul etmiyor. Aleviliğe, ortodoks İslam (Sünnilik) gözlüğünü takarak, Osmanlı gözüyle bakıyorlar. Kitaplarında Bektaşiliğe "Türk Sünniliği" diye yazanlar var. Yani önce Hacı Bektaş Veli'yi Sünni yapacaklar ki, Alevileri de toptan sünnileştirsinler .

Abdal Musa dost! Şimdi sayın Demirel ve Ecevit'e birlikte soralım: Sizde mi böyle düşünüyorsunuz? Onun için mi "Hacı Bektaş Veli'yi sünnileştirme faaliyetini" destekliyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanı, inancına saygı gösterilmeyen ve incitilen Alevi-Bektaşi toplumuna karşı, hangi gerekçeyle Hacı Bektaş Veli'nin "İncinsen de incitme" sözünü sık sık anımsatıyorsunuz?

Heterodoks İslam olarak Alevilik-Bektaşilik, Budizm'den, Şamanizme, Zerdüştlük-Mazdekizm ve Manikheizm'den, Paulikienizm-Bogomilizme ve antik Anadolu inançlarına, Hristiyanlığa ulaşan, her türlü dinsel-felsefi düşünce ve inançların kaynaşmış (synkretizm) bütünlüğüdür. Bunun içindir ki, insanlığı kucaklayan, millet ve ümmet tanımayan bir evrenselliğe sahiptir. "Yetmiş iki millete bir gözle bakmanın" anlamı budur. Türk Müslümanlığı doğru olmadığı gibi, Türk Aleviliği ve Kürt Aleviliği ya da Arap Aleviliği kavramları da doğru değildir. Yerel, bölgesel Alevilikler de yoktur. Değişik uluslardan Aleviler, yani alevi inançlılar vardır: Kürt Aleviler (Alevi Kürtler), Türk Aleviler (Alevi Türkler), Arap Aleviler, filan bölgedeki Aleviler vb. Alevi toplu tapınmalarında (Görgü Cemleri) biçimsel farklılıklar olması; zaman ve yer olarak ortama uygunluk göstermesi, yani ileriye dönük ve değişen yeni koşullara özünden ödün vermeden uyum sağlamış olmasındandır.

A. Ya Diyanet'in "Makalat"a dayanarak "Hacı Bektaş'ın sünniliği"ni öne sürmesi?

K. Hacı Bektaş Veli'yi neden sünnileştirmek istediklerini anlattık. Ayrıca devletin Hacı Bektaş Veli'yi Sünni görme siyasetini gerçekleştirme görevini Gazi Üniversitesiyle birlikte, asıl Diyanet İşleri yüklenmiş görünüyor. Daha doğrusu birbirlerini tamamlıyorlar. Makalat'ın o dar kapsamı içerisinde Kur'andan 135 geçilmiş ve açıklamaları yapılmıştır. Gerek bu ayetler ve gerekse kendisinin düzenlemiş olduğu dört kapıdan ilki Şeriatı ve on makamını anlatırken Ortodoks İslamın din ve imam koşullarıyla ibadetlerini birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına dayandırıyorlar Hacı Bektaş'ın sünniliğini. Oysa düşünmüyorlarki Hacı Bektaş Makalat 'ı asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapca yazmış. Onlara kurduğu yolun ilkelerini göstermek içindir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece şeriatın yetmediğini, inancını tamamlamak "Hak ile Hak olmak, onunla birleşmek için" tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı Bektaş Veli'nin ne sünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur. Dönemin sünni alimlerinden Molla Sadeddin, Makalat'ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş'a bağlanmış. Sonra Hünkar'ın buyruğu üzerine, oturup türkçeleştirmiş herkes okusun diye.

Hacı Bektaş Makalat'ında: "İnsandan ulusu yoktur.. Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. Ali'ye sordular, 'Tanrı'ya, görürmüsün ki taparsın?' Ali eder: 'Görmesem tapmaz idim" diye yazıyor. Bu anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri söyleyen kafirdir.

Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız :

"Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim (yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli bir şey yoktur. Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur..." Hacı Bektaş'ın Makalat'ta geçen bu sözlerinin şeriat dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Hünkar yine "Makalat" da kendisi ve kendisine bağlı olanların ibadetlerini gösteriyor:

"Pes imdi, abidlerin (ibadet düşkünleri Sünnilerin ) taatları (ibadetleri) namazdır, oruçtur, zekattır, hacdır. Nefir-i am(asker) olucak gaza eylemektir (savaş yapmaktır). ...gusl eylemektir. Ve arzularun istemeyüb dünyayı terk itmektir... ahireti sevmektir... Ve halleri (görünüşleri ) birbirin incitmemektir. Pes kibir ve haset ve buhul ve adavet bunlarda hemandır (İşte böyle, büyüklenme ve kin tutma ve hasislik ve düşmanlık ancak bunlardadır)..."Amma, muhiblerin (sevgi düşkünü, sevgiyi öne alan Alevilerin) taatı münacaattır (dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözlem), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)... Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak, tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda da ancak bu inanç-ibadet vardır)...Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim, kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıdan de kendimizi bildik, onunla bütünleştik)... Ve insaoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir"

Ayrıca gönülü Kabe'ye benzeten Hacı Bektaş Veli, "Kabe'de ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir" diyor; "Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe'de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe'de kurban kesmeğe benzer" diyor. ( Makalat, s.75) Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartının reddidir: Hacca gidip Kabede ihram giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır! Bir batıni velisi olan Hacı Bektaş'ın Makalat'ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir?

Diyanet de, Gazi Üniversitesindeki araştırmacılar da Hacı Bektaş'ı sünnileştirmeye boşuna uğraşmasınlar. Şeriat ilkelerine uymadığı için, Kırşehir emiri Nureddin Caca'nın onu Mevlana Celaleddin'e şikayet ettiğini Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri adlı yapıtında anlatmaktadır. Aynı konu Vilayetname' de de işlenmiştir. Yedi yüz elli yıl sonra Hacı Bektaş'ı zorla sünni yapmaya kimsenin gücü yetmez.

A. Hacı Bektaş Veli'nin 'hacılığı' nereden geliyor?

K. Hac ve Kabe hakkında yukarıdaki paragrafta yazdıklarımızı söyleyen Hacı Bektaş Veli'nin, "Hacı" olmak için Kabe'yi ziyarete gitmiş olduğu sanılmasın. Horasan'da, Türkistan'da "öğretmen, öğretici, hoca" anlamında kullanılan "Hace"nin, Anadolu'da "Haci ya da Hacı" biçimine dönüşmesidir.

A. Demirel'in Hacı Bektaş Veli şenliklerinde sık sık, "incinsen de incitme" sözünü telafuz etmesinin amacı?

K. Hacı Bektaş Veli, "Benim yolumun esası edeptir; ele, bele ve dile sahip olmaktır" gibi bazı sözleriyle, Alevi toplumu içerisinde bireysel ilişkileri düzenleyen ahlaksal kurallar koymuştur. "İncinsen de incitme" sözü de bunlardan biri ve bireysel ahlak kuralıdır. Bu kuralı topluma dayattığınızda onları edilgenliğe ve boyun eğmeciliğe yöneltirsiniz. Demirel'in, Hacı Bektaş Veli'nin bu sözünü seçmiş olması bilinçlidir. Alevi toplumunu edilgenliğe yönlendirme amacı taşır. Neden "Bir olalım, iri olalım, diri olalım" sözünü hiç telaffuz etmiyor?

A. Hacı Bektaş Veli eğer İmam Musa Kazım'ın soyundan ise, o zaman Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi'den "el aldığı, Türkmen olduğu" iddiası ne anlama geliyor?

K. Hacı Bektaş Veli'nin Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi'den (Ö.1167-9) el aldığı doğru değildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Hacı Bektaş'ı hem Ahmet Yesevi'nin el verip Rum'a saldığını, hem de halifesi Lokman Perende'de tarafından Hacı Bektaş'ın yetiştirilip Anadolu'ya gönderildiği anlatılmaktadır. Bu anlatımlar, çelişkili olduğu kadar, yanlış ve uydurmadır. Ahmet Yesevi, Orta Asya'da "Hacegan (Hocalar) Hanedanı"nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani'nin (Ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halim el-Gucvani yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (Ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik; Nakşibendi araştırmacıları Ahmet Yesevi, Lokman Perende el Harasami üzerinden Bektaşilik'in çıktığı hakkında bir Tarikat zinciri kurma iddiasındadırlar. (Hasan Şuşud, "Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l'Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları", Fransızcaya Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de l'Unité, Paris-1980, s.47-80)

Bir kere Ahmet Yesevi'nin dünyadan göçüşünden en az kırk yıl sonra Hacı Bektaş Veli doğmuştu. Eğer Lokman Perende Ahmet Yesevi'nin halifesi olduğu kesinse, Yesevi'nin öldüğü tarihte kırk yaşların altında olmaması, yani bir mürşidin ölümünde onun yerini alacak ve onu temsil edecek kişinin, o makamı dolduracak yaş olgunluğu gerektirir. Böyle olunca, Hacı Bektaş Veli'nin doğumunda Perende seksen yaşın üzerinde bulunuyordu ve olsa olsa ona okuma yazma öğretmiştir; el vermesi ve Yesevi yolağına sokmuş olması olanak dışıdır. Ayrıca, 1220'lerden sonra Nişabur ve Horasan bölgesinin tarihsel koşulları buna elvermezdi.

Hacı Bektaş'ın soyunun İmam Musa Kazım'a (Ö.799) kadar çıkması, onun Türk olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım'ın ölümüyle 11. Kuşaktan Hacı Bektaş'ın doğumu arasında tam dört yüz yıl var. Adı geçen İmam ve oğlu İmam Rıza Horasan bölgesinde yaşamış ve kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Musa Kazımın kız erkek yirmiden fazla çocuğu olduğu bilinir. Elbetteki bunlar bir tek anadan değillerdi. Hacı Bektaş Veli'ye –seyyidlere, dedelere de- Ali soylu diye Arap gözüyle bakarsanız, ulusların, halkların ve kültürlerin kaynaşmasını yadsımış olursunuz. Ahmet Yesevi'nin de Ali'nin oğlu Abu Hanefi soyundan geldiği üzerine soy zinciri vardır. Ama, bilinen ilk Türk tarikatçısıdır. Benim söylemek istediğim: Hacı Bektaş Veli'nin Yesevi çevresinde yetişmiş bile olsa –ki mümkün değil-; ne onun Yeseviliği Anadolu'ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ne de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderdiğini kesinlikle göstermez. Hacı Bektaş Veli, uzun yıllar ve pekçok ülkeler dolaşmış. Batıni dervişi olma özelliğini Alamut İsmailileriyle ilişkilerinde ve aralarında kalmış olmasından kazanmıştır. Hacı Bektaş'ın Makalat'ında "Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder" başlığını tasıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem'i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yy.) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem'in tüm dış organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevi, toprağından yapılmış olan kent ya da ülkeninin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara'dan Mısır ve Kuzey Afrika'ya, Hindistan'dan Konstantiniye'ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir. Otuz yaşlarındaki genç batıni dervişi Hacı Bektaş'ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuş ve kendini Babai hareketinin içinde bulmuştur. Aşık Paşaoğlu'nun söylemiyle "Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu'ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu'da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler..."

A. Hacı Bektaş Veli'nin "keramet" sarmalı içinde halktan koparılmasının altında yatan gerçek?

K.. Aslında Hacı Bektaş Veli, sürekli keramet sarmalı içinde değerlendirildikçe halktan kopmuyor. Tersine ona ermiş bir veli olarak ona iyiden iyiye sarılıyorlar. Yapılması gereken onu kerametler sarmalından çıkarıp; halkı yanlıştan, Hacı Bektaş Veli'yi yanlış algılamaktan beri almaktır. 13.Yüzyıldan itibaren çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu yüce tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Yaşadığı çağ Anadolu'sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri, Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını derinlemesine incelemeden gerçek Hacı Bektaş'ı ortaya koyamazsınız. Sultan Bayezid II'nin (1481-1512) ilk yıllarında, Uzun Firdevsi'ye yazdırttığı Hacı Bektaş Veli Vilayetname'sinde keramet söylencelerinin arasında fazlasıyla tarihsel gerçekler bulunmaktadır. Ancak Keramet olaylarını nesnel bakışla, diyalektik çözümlemelerle incelemediğiniz ve zamanın koşullarını bilerek değerlendirmediğiniz sürece onlara ulaşmanız olanağı yoktur. Veliler hakkında yaratılan keramet söylenceleri-hatta masallar- halkların, baskı ve zulme, dünyasal yaşamın acılarına edilgen tepki ve başkaldırılardır. Söylencelerde yarattıkları olağanüstülükler dünyasını, yaşamayı özledikleri dünyayla özdeşleştirirken, toplumsal mücadeleye hazır olmayan halk ortak bilinciyle kendini pasifize etmektedir. Bu durum, yani halkın söylencelerle yaşaması egemenlerin ve yönetimlerin hep işine gelmiştir. Biz "Hünkar Hacı Bektaş Veli" (Alev Yayınlar, İstanbul-1998) isimli küçük kitabımızda Hacı Bektaş Veli'nin bazı kerametlerini inceleyip yorumlarken, şaşırtıcı sonuçlara ulaştık. Vilayetname'deki her keramet olayı Üniversitelerin Tarih, Sosyoloji, Felsefe, Antropoloji, hatta Arkeoloji bilim dallarında bir tez oluşturacak zenginliktedir. Ancak Türk-islam sentezi misyonu yüklenmiş "Gazi Üniversitesi, Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezinin" böyle bir çalışma yapması işine gelmez.

4 Alevi-Sünni Bütünleşmesi ve Türk Müslümanlığı Üzerine

A. "Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslüman" Profesör Orhan Türkdoğan'ın , "Bektaşilik Sünni bir kuruluştur. Ancak bir dönem (Şah İsmail zamanında) Kızılbaşlığın etkisinde kalmıştır savı"?

K. Kasıtlı ileri sürülmüş ve hiçbir doğru yanı olmayan bir sav. Bu Prof. Dr. Orhan Türkdoğan'ın devletin desteği, çalıştığı Üniversitedeki kafa yapısına uygun öğretim üye ve öğrencilerin de katkılarıyla yazdığı "Alevi-Bektaşi Kimliği " kitabı üzerinde, "Görmediğim Tanrıya Tapmam (İstanbul – 1996)" adını taşıyan kitabımda bir eleştiri yazmıştım (agy.s.179-198) Bu kişi Türk-İslam sentezi doğrultusunda "Türk Müslümanlığı", "Sünni-Alevi bütünleşmesi"kavramlarının -hatta " Bektaşi Aleviliği" için de denilebilir- fikir babalarından biridir. Zaten yukarıda birkaç yerde Bektaşiliğin, Alevilik ve Kızılbaşlığın birbirlerinden farklı olmadığı üzerinde durmuştum. Ancak, bu çok milliyetçi ve çok dindar Profesörümüz, senin mantıklı bir biçime sokarak sorulaştırdığın cümleyi, kitabının 98.sayfasında aynen şöyle kurmuş: "İlkin cemaat-içi Sünni bir kuruluş olan Bektaşilik, Şah İsmail'in 25 yıla yaklaşan idaresi altında Bağdad üzerine yürüyerek Sünni müslümanları katletti..." Ben de bu saçma cümleye şu karşılığı vermiştim:

"Neresinden ele alırsınız? Cümlenin yanlışlığını mı? Bilgi hatasını mı? Yoksa yarattığı mizasenle vermek istediği düşmanlık imajını mı? Yazarı da 'profesör"! Bektaşilik bir inanç ve felsefe kurumudur, bir vurucu güç değil ki Şah İsmail ile Bağdad'da Sünni müslümanları katletsin. Demekki, Şah İsmail'in de 24 yıllık hükümdarlığı boyunca tek yaptığı iş, Bektaşilerin başına geçip Bağdad üzerine yürümek olmuş..." (agy.s.190)

A. Devletin "Türk Müslümanlığındaki amacı? Ve "Sünni - Alevi bütünleşmesi"nin altındaki niyet?

K. Devlet kendisini Siyasal İslam, yani Şeriattan korumak için, içine Türkçülük karıştırıp,, "Türk Müslümanlığı" adı altında Aleviliği de içine katarak, yeni bir İslam siyasetini yükseltme girişimi bir başka dinsel despotizme gidiştir. Siyasallaşmamış Sünnilerin hatırına devletin dini tekeline alması ve 'Türk Müslümanlığı'nda Sünni-Alevi bütünleşmesi tarzında yaklaşımları tehlikeli sonuçlar doğurur. İnançlarda, devlet ya da yönetimler ve önderler eliyle ortak payda yaratılamaz. Onların görevi, ulusların, halkların birbirlerinin farklı inançlarına saygılı, her topluluğun kendi inançları doğrultusunda yaşamalarını sağlayacak, barışçıl ve demokratik siyasal ortam yaratmaktır.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti İslam dinini tekeline almayı, Türk Müslümanlığı ve devlet Aleviliği sentezi oluşturma biçiminde hızlandırmıştır. Gazetelerde "İlahiyat Fakültelerinde Türk Müslümanlığı, sessizce ders programlarına konuldu" haberlerinin arkasından, görüntülü basında boygösterdi. Böylelikle olay, medyatik etki alanı geniş kişiler aracılığıyla topluma maledilmeye çalışılıyor.

ATV'nin bir "Siyaset Meydanı" proğramında, Türk Müslümanlığı bağlamında İslam dini çok ilginç boyutlara taşınıp tartışıldı. Alevilik inancı üzerinde ise, son on yılda değişen devlet siyasetine uygun, yumuşatılmış Ortodoks İslam gözüyle, çok kısa bazı değinmelerde bulunuldu. Türk Müslümanlığı tartışması doğruları, yanlışları, zıtlıkları, yalanları ve saptırmalarıyla bu minval üzere sabaha kadar sürdü. Bu tartışmada, tam da devletin arzu ettiği sonuca varılmıştır:

"Kuran'daki İslama dönülmelidir. Türk toplumunun karakterinde ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yapısında Türk Müslümanlığı vardır. Bu söylem, Alevi-Sünni buluşması ve bütünleşmesidir. Bu kavramın işletilmesiyle Siyasal İslamın –ki bunun Emevi İslam ile eşleştirilmesi belki en doğru tanıydı- önüne geçilebilir."

İslam Dini de diğer kitaplı büyük dinler gibi bütün insanlığa hitabeder; İslamın ümmeti vardır, milleti olmaz. Ümmet, Muhammed Peygamberin dinine inanan çeşitli ırk, ulus ve diğer tüm etnik grupların oluşturduğu müslüman toplumdur. Bu bağlamda evrenseldir ve Arap müslümanlığı, Pers Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı kavramları İslamın çıkıştaki özüne tamamıyla aykırıdır. Alevi ve Sünnilerin Türk Müslümanlığında bütünleştirilmesi amacının altında yatan ise, Alevileri, çoğunluğun dini olan Sünniliği benimsemeye zorlamaktır.

A. Tüm bu oluşumlara karşı sözde "Alevi - Bektaşi dernekleri, vakıfları, birlikleri, federasyon" vs.nin tepkisizliğinin hikmeti ne ola ki?

K. Ne yapsınlar? Birbirleriyle dalaşmaktan, kişisel tutku ve kariyer peşinde koşmaktan, bazı siyasal partilerle filört etmekten zaman bulamıyorlar ki garipler, tepki göstersinler! Ama asıl, galiba Kızılbaş olduklarını unutmaya başladılar...

A. Cem Vakfı Başkanı Profesör İzzettin Doğan'ın sürekli olarak Hacı Bektaş Veli ve Mevlana birlikteliğine –ki farklı olduklarını bilmemesi olası değil- vurgu yapması ne anlama geliyor?

K. Elbetteki, bu sürekli vurgulamada bilgisizlik değil, önemli bir kasıt yatıyor: Devletin istediği Türk müslümanlığında Alevi-Sünni bütünleşmesine hizmette bulunmak. Bu davranış kendi inancının özünü yadsımaktır. Biz Alevi İslamız diye sürekli yaygara yapan da kendileri değil miydi?

A. Mustafa Timisi'nin Diyanet İşleri Baş Müfettişi Abdülkadir Sezgin'in "Hacı Bektaş Veli" kitabında Alevi - Bektaşilere hakaret etmesini ve yaptığı asimilasyon çalışmalarını takdirle karşılaması?

K. Alevi dedeleri böylelerini, "seni ikrarı boynuna dolanasıca!" diyerek, Cem'den kovarlar. Demek Timisi'de artık Aleviliğin izi kalmamış. Alevi-Bektaşilere ve Aleviliğe hakaret eden Sezgin'den herşey beklenir. Ona çanak tutanlar da Alevi ihanetçileridir. Abdülkadir Sezgin, Diyanet İşleri Baş Müfettişi olarak katıldığı, 2. Ehl-i Beyt Kurultayı adı verilen, aslında ise 'Ehl-i Düzen Şii Kurultayı' olan toplantıda, "Alevilerin bir hareket olarak birşeylere karışıp, olay çıkarmaları halinde, "Kerbela vakası" türünden olayların tekrarlanacağını" söyleyerek, devlet adına uyarı ve tehditlerde bulunmuştur. Alevi-Bektaşilerin de hiç sesleri çıkmadığına göre, demek tehdit yerini bulmuş!

Ağacık . Sayın Kaygusuz son sorumu soruyorum: Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Profesör Ahmet Akgündüz'ün "Osmanlı'yı hoşgörünün timsali" olarak lanse etmesine ne diyorsunuz?

Kaygusuz. Onu, bir televizyon programında izleme bahtsızlığına uğradım. Saldırgan konuşma stili, çok bilmiş davranışları, yalan beyanları yüzüne vurulduğunda gösterdiği pişkinliğiyle tam anlamıyla bir Osmanlı goygoycusuydu. Osmanlı padişahlarını birer evliya olarak niteleyen bu kişi, eminim ki ilk fırsatta Osmanlı yönetiminin, değil "hoşgörünün timsali", "laik ve demokratik" olduğunu da ilan edecektir. Adam sınırsız olanakları bulunan bir vakfın başına getirilmiş ve kendisine "Osmanlının imajını yücelt" emri verilmiş. Konuşana değil, konuşturana bakınız. Devlet kimleri nerede, nasıl nasıl kullanacağını çok iyi biliyor. Aynı kişi, örneğin Cumhuriyeti koruma vakfının başına, daha geniş olanaklarla gelip otursun, Osmanlı'yı "reddi miras" yapmaktan çekinmez.

Bugün, ekonomi büyümede dünya devletleri arasında 16.sıraya oturmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kapitalizmin sınırlarını zorlayarak girdiği emperyalistleşme aşamasının tarihsel temel taşlarını döşeme çabasındadır. Balkanlardan Çin seddine kadar uzanmaya başlamış ekonomik egemenliğin Büyük Türkiye'sine Osmanlı köprüsünü kurmaktadır. Bu köprünün üzerinde "Osmanlının gayrimüslimlerin inançlarına hoşgörü gösterdiği ve imparatorluğun sınırları içerisindeki çok çeşitli ulusları barış içinde yaşattığı" resmi yürüyüşü yapılmalıdır. Durup dururken neden Kemalist burjuva devrimiyle yıkılmış Osmanlının 700.kuruluş yıldönümü kutlanıyor? Büyük Osmanlı yayılmacılığının, baskıcı, kıyımcı yüzü, unutturulup; gülümser gösterilen (maskeli) yüzü sürekli vurgulanarak yüceltilmesi için...

Kaynak: www.ismailkaygusuz.com

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (4) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 69 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 19 - 21 Toplam: 775