Kayıp Parola?
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
  Üye Paneli  
Ana Sayfa arrow İçerik
BÜTÜN İÇERİKLER
Kızıldeli Sultan Gezi Notları Yazdır

YUNANİSTAN GEZİ NOTLARI

Ayhan AYDIN
Yunanistan, 15/18 Nisan 2005

Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın danışmanlığını yaptığı ve bugüne kadar oldukça emek verildiği anlaşılan Şeyh Bedreddin Belgeseli’ni hazırlayan Ajans 21 ekibiyle düştük yollara.
Türklerin Balkanlar’daki ilk yerleşim bölgesi olan Batı Trakya Türk topraklarına... Türklüğün soluk alıp vermeye devam ettiği, iliklerimize kadar akıncıların ve erenlerin kutlu nefeslerini hissettiğimiz emsalsiz güzellikteki yaylalara doğru uzandıkça sevincimiz sevinçlerimize karıştı da içimiz bir başka balkıdı Ahmet Hezarfen’le, bu kutsal topraklarda.

Nihayetinde 15/18 Nisan tarihlerinde, yani üç günlük bir gezi de olsa, bu gezinin çok yararlı olduğa inanıyorum.
Sanat Yönetmeni Nurdan Arca ismi; bu yola gönül vermiş sadece iyi bir belgeselcinin merakı, bilgisi ve hayranlığıyla değil de, tarihimize, kültürümüze, inançlarımızın zenginliğine de aynı aşkla bakan güzel bir isim olarak beliriyor.
Ona yardımcı olan çalışma disiplinini daha ilk günden gördüğümüz görüntü yönetmeni Mete Şener Bey, yine ekibin diğer elamanları Tuce, Togay, Serkan ve Canan (Balan) her gittikleri yeri, her gördükleri objeyi inceleme merakında olan insanlar.

Edirne, Uzunköprü’de Uzunköprü

Edirne’ye doğru yol alırken gerçekten de bir zamanlar çok önemli bir işlevi gören ve gerçek anlamıyla uzun mu uzun bir köprü olan Uzunköprü’nün bulunduğu Uzunköprü’ye yolumuz sapıyor.
Gerçekten ben daha önce de fark etmiş, aklımdan geçirmiştim, böylesine kıymetli tarihi bir yapıya sahip olduğumuzun tam anlamıyla farkında mıydık acaba?
Belki de dünyanın elle yapılan, en eski en büyük taş köprülerinden birisi olan Uzunköprü’nün ne ifade ettiğini tam kavrayabiliyor muyuz?
Hiç sanmıyorum.
Neredeyse yarısı şimdi çamurlar içinde yok olmaya terk edilmiş gibi görünen, tarihin büyük yükünü çekmesi yetmiyormuş gibi hala insanlara hizmet vermeyi sürdürürken en ufak bir vefa borcu ödenmeden hala hala, hiçbir bakım yapılmadan hizmet beklenen, hem de yine de hiçbir karşılık beklemeden hizmet etme aşkını da kaybetmemiş bu ata yadigarı ulu köprüyü tekrar bu sefer daha yakından ve başka bir gözle izlerken kafama başka düşünceler de geliyor. Aşağıda anlatacağım örneklerde olduğu gibi, Türk varlığına karşı Yunan hoşgörüsüzlüğünü, tarihi eserlerimizi tahrip etme yarışlarını yanarak, içimiz kan ağlayarak anlatıyoruz da, kendi yurdumuzda, kendi tarihimize yaptığımız haksızlığı, değil haksızlığı vahşiliği niye dile getirmeyelim?
Hele şimdi yakın ilçelerin tümüyle zehir akıtan kimyevi fabrika atıklarının boşaltıldığı, bir dönemin Haliç’ine benzemeye başlayan bu alan için, simgesel değerini bile yitirmek üzere olan Uzunköprü’ye biraz ilgi, biraz şefkat dilemek devlet büyüklerimizden çok şey mi istemek olur?
Yoksa nankörce yok etmeye başladığımız kültürel değerlerimizin yanı sıra birer sanat ve uygarlık abideleri olan tarihi eserlerimize sahip çıkmak Türklüğün, insanlığın ta kendisi değil midir?
Eğer kendi değerlerimizi böyle hoyratça yok edersek, elin Yunan’ının yaptığına ne demek düşer bize?
Bizden sonraki torunlarımıza; ABD.’de olduğu gibi,  ancak son birkaç yüz yılda yapılan, o da eskisini bin kere arattıran eserlerle mi soylu, büyük geçmişimizi göstereceğiz?
Haa! Bazıları  diyebilir, yahu o kadar çok eser var ki, nasıl olsa birkaç tanesi gelecek nesile kalabilir!?
Evet doğrudur, bazı eserler sonsuza kadar yaşar, yaşamlarını sürdürürler.
Ama yeryüzünün gerçekten en büyük açık hava müzesi olan güzel yurdumuzun her karış toprağının bir hazineyi barındırması, onları çok devasa olmayan bütçelerle onarıp, koruyup, hem bugüne, hem geleceğe daha sağlıklı aktarmanın ne yükü var bize?
Yoksa gerçekten de biraz barbarlık mı var bizde de?
Yoksa gerçekten biraz hayınlık mı var bizde de?
Yoksa gerçekten bazı uluslar gibi şuursuzlaştırılıyor muyuz bizde de?
Yoksa geçtiğin yerleri toprak diyerek geçme, tanı, diyen büyük şairin dizelerini hala okuyup anlıyamamış mıyık?
Aman ha, aman ha diyorum, kendi kendime.
Aman ha!
Yok. Yok böyle bir şey. Öyle şey olur mu? Biz böyle şuursuzlaşamaz, diyorum kendi kendime.
Tarihimizden, kültürümüzden, hoşgörümüzden, anlayışımızdan ödün verirsek;  kucaklayıcı, bağışlayıcı olmaktan çıkarsak, yapıcı olamazsak, üretemezsek, birçok millet gibi yok olur gideriz bizler de.
Bu düşüncelerle bu gezi için özel tutulmuş sağlam münibüsle Yunanistan sınırlarına doğru yaklaşıyoruz.
Pazarkule’den Yunanistan’a geçerken sınır kapılarında hem nöbet bekleyen askerlerimizi, hem de sabaha kadar çalışan görevlileri de görmüş oluyoruz.
Bize candan davranan görevliler, memurlar, polisler bizlere çay bile hazırlıyorlar, dostça sohbetimize katılıyorlar, dertlerini anlatıyorlar.
Geç vakit vardığımız Yunanistan Dimetoka’da Hotel Hermes’te kalıyoruz.

16 Nisan Cumartesi

Bugünkü program çok yüklü.
Kent merkezini gezeceğiz, tarihi kalede ve kent merkezindeki ecdatlarımızdan geriye kalan eserleri görme şansımız olacak.
Daha sonra ise çekim ekibinin amacına uygun olduğu gibi bizim için de tarihi bir şans olacak Şeyh Bedreddin’in doğduğu kente gideceğiz.

Dimetoka (Didymoteichon)

Dimetoka (Didymoteichon) bir Anadolu kasabasını hatırlatıyor.
Yüksekçe bir tepenin engininde tarihi bir kale, onun önünde tarihi binalarla örülü küçük bir kent.
Kale Bizanslılar döneminden kalma ama yoğun bir şekilde Türk damgası da yemiş. Gerçekten de iyi korunmuş olan kalenin burçlarından kentin değişik noktalarını görmek olası.
Oldukça sert bir rüzgar esiyor. Ahmet Bey arabada kalıp, kitap okumayı yeğliyor.
Kale’nin Kızıldeli Suyu’nu gören burcunda Prof. Dr. Cemal Kafadar’la söyleşi yapıyorum. 1913’le kadar on, onbeş civarında camiinin bulunduğu, yüzlerce Türk eserini barındıran Dimetoka’da (Didymoteichon) hem Türk nüfusu, hem de Türk eserleri oldukça azalmış.
Doksan yıl önce çok canlı bir İslami yapının olduğu kentte bundan bugün pek bir eser kalmamış.
Kentin Türkler tarafından fethiyle ilgili farklı tarihlerden bahsedildiğini söyleyen Kafadar, kentin 1360/70 arasında fethedildiğini söylüyor.
Hacı İlbey tarafından fethedilen kent önemli bir Türk yerleşim birimi oluyor.
Kafadar’ın verdiği bilgiye burada Kızıldeli Sultan’ın bir de makamı varmış.
Tarihi kalenin yakınlarında çok eski devirlerden kaldığı anlaşılan büyük bir tapınak dikkat çekiyor.
Hıristiyanlığa ait çeşitli figür kabartmalarının yer aldığı tapınak da sunaklar, çile odaları dikkat çekiyor.
Burada oldukça eski bir çan kulesinin yanında bir çok eski Türk konağına benzer bir yapı dikkat çekiyor.
“Kale gezintilerimize katılan”  bir Yunan polisi, birden saygısızlığı abartarak elinde tespih sallaya sallaya bize müdahale eder gibi, açıkçası da bizi bir an önce buradan ayrılmamız için ekibi taciz ediyor. Bu durum bizde soğuk bir duş etkisi yapıyor.
Kalenin dibindeki kafeden çaylarımızı, kahvelerimizi içiyoruz.
Burada çok yaygın bir içecek de soğuk kahve. Yani buzlu kahve.
Kentin hemen kenarından ise bizim için daha da özel anlamı olan Kızıldeli Çayı akıyor. 
Dimetoka’nın  (Didymoteichon) Türkler tarafından fethedilmesinin üzerinden altı yüz yıl geçmiş.
Türlü yöntemlerle Türk nüfusu azaltılmaya çalışılsa da nafile her yerde Türkçe sesleri geliyor.
Koca bıyıklarıyla, giyim kuşamlarıyla Türkler, hele de bu Yunanistan’da, yıldız gibi parlıyorlar kentte.
Nihayetinde birçoğuyla konuşuyoruz, dertleşiyoruz.
Civar köylerde birçok ziyaret yerinin, türbenin olduğunu sadece yazılı metinlerde değil de, canlı varlıklardan da duymuş oluyoruz.

Ulu Camii (Yıldırım Beyazıt Camii)

Kentin merkezine hakim, daha doğrusu ilk kurulan çarşının ana merkezini teşkil eden Ulu Camii, yani Yıldırım Camii tüm ihtişamıyla ayakta duruyor.
Minaresinin tepesini tahrip etseler de (bir bilgiye göre bunu buraları işgal eden Bulgarlar yapmış) öyle büyük, öyle büyüleyici ve etkileyici ki bu camii insan büyük hayranlıkla bakakalıyor.
Öyle ya taa 1420 yılında tamamlanan ve kapılarında, duvarlarında, pencerelerinde taş işlemeciliğinin en güzel örneklerinin bulunduğu ve iki ayrı kapısındaki kitabeleri (çok şükür ki) çok iyi korunmuş olarak muhafaza olmuş bu camii Türkler’in buralardaki hakimiyetinin silinemez, ölümsüz bir abidesi olarak yaşamaya devam ediyor.
1390 yılında başlamasına rağmen araya giren Fetret Devri nedeniyle daha geç tamamlanan camiinin bitirilişi Şeyh Bedreddin’in asılışından 3-4 yıl sonra tamamlanabiliyor.
Sınırdan girişimizden itibaren vardiya değiştirerek zaman zaman iki otomobille bizleri takip eden Yunan sivil polisleri camii çevresinde bu kadar kalıp bu kadar çekimler yapılmasına ne diyorlar bilmiyorum ama, bu çekimler çevrede de bayağı ilgi topluyor.

Kent Merkezi

Kent merkezindeki dükkanlar çok güzel dizayn edilmiş, tarihi yapılar kadar, modern yapılar da dikkat çekiyor.
Her yerde olduğu gibi gençler burada da cıvıl cıvıl.
Hemen camiinin karşısında bugün artık çok az bir bölümü ayakta kalabilmiş bir hamamdan arta kalanları fotoğraflıyorum.
Bunun yanında tipik Türk konakları bakımsızlıktan neredeyse çökmek üzereler.
Girdiğimiz bir lokantadaki yemekler ise Türk yemekleriyle hemen hemen aynı. Bu arada yemeklerde, salatalarda çok bol zeytinyağı kullanıldığını söyleyelim.
Gümilcüne’den  (Komitini)  iş için buraya gelmiş bazı Türklerle sohbet ediyoruz.
Dertleşmemizde insanların büyük problemleri gözler önüne seriliyor. İşsizliğin azgınlaştığı, alım gücünün kalmadığı Yunanistan’daki sıkıntılar gözler önüne serilirken, buradaki Türkler Türkiye’nin dört nala, arkasına önüne bakmadan nasıl AB.’ye böyle fütursuzca koştuklarına şaştıklarını söylüyorlar.
Çünkü AB.’den sonra Yunanistan’da yaşayan insanların durumu daha da kötüleşmiş.
Tabii bu arada bir Allah’ın Şiranlısı ben miyim bu kutsal Balkan topraklarında diye düşünürken nereden bilecektim hızlı kaptan, genç söför Hasan Yayla’nın da Şiran’lı olduğunu. öğrenince şaşmamak elde değildi doğrusu.
Öyle ya, Gümüşhane Şiran nere, Dimetoka (Didymoteichon)  nere?
Hem siz şu işe bakın Dimetoka’da Allah’ın iki Şiran’lısı var aynı anda?

Simavne (Samavna - Kyprinos)

Büyük Türk düşünürü ve eylem adamı Şeyh Bedreddin’in doğduğu kente gitmek tarihin içinde, sanki uzay gemisinde yolcuğa çıkmak gibi bir his veriyor insana.
Öyle ya, adına nice kitaplar yazılan, şiirler dizilen, adı destanlaşan bir büyük Türk öncüsünün doğup büyüdüğü toprakları görmek, o devirden bugüne kadar nelerin kalıp-kalmadığını merak etmek elbette bizim hakkımız.
Cemal Kafadar’ın verdiği bilgilere göre Simavne (Samavna - Kyprinos), Dimetoka (Didymoteichon), Kumçiftliği (Orestiada) bölgeleri oldukça verimli araziler oldukları için üst düzey devlet büyüklerinin önemli oranda haslarını yani önemli toprak parçalarını oluşturan yerleşim birimleriymiş buralar.
II. Beyazıt olsun Lütfi Paşa olsun burada önemli has arazilerine sahipmişler. Emeklilik dönemlerinde zamanlarını burada geçirme düşünceleri olan yöneticiler bu verimli ve çok güzel arazilerden toprak almışlar.
Şeyh Bedreddin’in doğduğu yer aslında çok küçük bir yerleşim birimiymiş.
Şeyh Bedreddin’in babası da muhtemelen küçük bir müfrezeyle burayı fethetmiş.
Burada bir arkeolojik kazı yapılsa kentle ilgili önemli kalıntılara ulaşılabilir.
Belki burada çok büyük bir kale yokmuş ama en azından devrin özelliklerini yansıtan palanka denen tahta ve kerpiç karışımı küçük kale benzeri yapıların olabileceğini söyleyen Kafadar yöreyle ilgili ayrıntılı bilgi veriyor.
Ama yine yöreyi ve bölgenin tarihini çok iyi bilen gerçekten çok iyi bir danışman olan Cemal Kafadar’ın önerisine nasıl hayır diyebiliriz; bölgedeki Ece Sultan’ın makamını nasıl ziyaret etmeyiz.
O Ece Sultan ki Balkanlar’ın, Batı Trakya’nın kapılarını Türkler’e ilk açan alperenlerden, büyük komutanlardan, büyük kumandanlardan.
Ama bir de neyle karşılaşalım türbeyi ziyaret etmek için çıktığımız virajlı yoldan sonra dersiniz?
Gerçekten gördüklerimizden sonra buradaki Türklerin durumunun ne derece içler acısı olduğunu daha iyi kavradık.

Kumçiftliği (Orestiada), Lepti Köyü’nde
Ece Sultan’a Yapılan Saygısızlık

Her seferinde Türkleri barbar ilan edip, tarihe, inanca saldırdıklarından dem vuran Yunanlı komşularımız asıl saygısızlığı kendilerinin yaptıklarının farkındalar mı acaba?
Bizler samimiyetle Türk - Yunan Dostluğu diyoruz, ama onların yaptıklarına tanık oldukça esas mesafe kat etmesi gerekenlerin Türkler değil de, Yunanlılar olduğu anlaşılıyor.
Türkleri Hıristiyan inancına, kiliselere, tarihi eserlere saygısızlık yapmakla suçlayan Yunanlıların, en azından bir kısmının, saygısız insanlar olduklarını bu gezimle daha iyi gördüm.
Bir kere binlerce camii, tekke, hamam, mezarlık, mezar taşları, köşk gibi Türk tarihi eserlerini tahrip eden bazı Yunanlılar, Türkler’e ait her şeye düşmanca bakıyorlar.
Bundan maalesef ama maalesef Ece Sultan’ımız da nasibi almış.
Yine bölgedeki yerleşim birimlerinden olan Kumçiftliği (Orestiada), Lepti Köyü’ne yakın, büyük bir tepelik üstünde, cam ağaçları içindeki türbesi tahrip edilip, yok edilerek, kutsal mezarı kazınarak talan edilen Ece Sultan’ınızın türbesinin bulunduğu alan üzerine her şeyiyle çok yeni olduğu görülen bir kilise kondurmuş Yunanlılar.
Hemen yakınlarından hiçbir evin olmadığı (yakında sadece bir restorantın işletildiği) bu alanda kilise niçin kurulur?
Niçin başka bir inanç ve kültür unsuruna bu kadar tahammülsüzlük gösterilir?
Anlamak mümkün değil?
Her zaman yaptığım gibi zaman olmasa da biraz çevreyi dolaşıyorum.
Evet acı tabloyu yine maalesef  ben görüyorum.
Kilisenin bulunduğu alana çok uzak olmasa da bir tarlaya atılmış henüz tümüyle yok edilememiş, çok şükür ki paramparça edilmemiş, türbeden arta kalanları buluyorum.
Evet bunlar tümüyle bir türbeden kalanlar.
Kesme taşlar, birleştirildiğinde oval bir türbe girişi olacak ve eritilmiş demirlerle birbirlerine tutturulmuş taş bloklar, türbe kapısı ve nihayetinde bir mezar taşı.
Bulunduğu alandan sökülüp atılan bu ecdadımızın hazineleri, bize miras kalmasın, Türklük bilinci buralardan silinsin, diye sökülüp bir tarlaya atılıyor.
Ayrıca bize yine şans yardım ediyor.
Hindi çobanlığı yapan bir Türk bayandan kesik kesik de olsa bazı bilgiler almaya çalışıyoruz.
Her şeyi ulu orta söyleyen bu kardeşimiz şifa bulmak için insanların türbenin yakınlarında yattıklarını, buraya her taraftan insanların geldiklerini, kilisenin daha yeni yapıldığını, her sene insanların burada toplanıp kurban kestiklerini söylüyor.
Hatta şimdi yok edilen kurban kesilen alanları bize gösteriyor.
Çaban Ece Sultan’ı telaffuz ederken; İce Sultan, diyor. Dimitrini’nin annesi burayı bekliyor. Bekçi o diyor. Anlaşılan bir Hıristiyan Türbedar buraya bakıyormuş, veya şu andaki kiliseyi kastederek bunu söylüyor. Ama nerede o?, diyince “işliy” o diyor.

Ece Sultan

Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın verdiği bilgilere göre zaman zaman Yakup Ece, Ecce Sultan olarak da isimlendirilen Ece Sultan bu bölgenin fethine katılmış ilk öncü alperenlerden.
Kızıldeli Sultan Menakıbnamesi’nde de ismi geçen ve Hacı İlbey, Gazi İsrail, Fazıl’la ismi geçen Ece Sultan’ın Eceabad’da da ismini veren komutan olduğuna inanılıyor.
Bu insanlar Trakya’nın fetih ve iskanında sorumlu olan öncüler.
Ece Sultan’ın birkaç makamının bulunduğu da söyleniyor.
Cemal Kafadar Ece Sultan’ın buradaki türbesinin yerini aynen İznik Yenişehir’de bulunan Postunpuş Baba Türbesi’ne çok benzetiyor. Yüksekçe bir tepelik alanda, çam ağaçları içindeki türbe sürekli ziyaret edilen bir mekanmış.

Simavne (Samavna - Kyprinos)

Şu anda Gagavuzların yani Hıristiyan Türkler’in konakladıkları köyün dışında, daha önce burayı ziyaret etmiş olan Cemal Kafadar’ın gösterdiği alanda bir camiinin kalıntılarını görüyoruz.
Buraya kalıntı demek ne derece mümkün bilemiyorum. Köyde söyleştiğimiz insanlar buradaki camii gayet iyi hatırlıyorlar. Ama maalesef bugün tek bir duvarının, tek bir bölümü bile ayakta değil.
Kente hakim bir tepelik alanda kalenin olma ihtimali yüksek. Ama tam anlamıyla nerede olduğunu bilemiyoruz.
Uzaktan Meriç’in aktığı alan görülüyor.
Yeni yapılmış bir kilisenin bulunduğu küçük kent (köy)’de aslında tarihe dair çok şeyler var.
Köy merkezinde bir kahvehaneye gidiyoruz.
Özellikle eski kuşak Türkçe konuşabiliyor.
Bir rehberin yardımıyla yine tarihi bir mekanın olduğu yere hareket ediyoruz. Anlatılana göre burası esas kalenin olduğu alanmış.
Çevresinde düzlükler olsa da kente hakimliğine ve yüksekliğine bakarak bir kale alanı için uygun bir yer olduğunu görebildiğimiz bu yüksek alanda kalıntılar zaten bir binadan bize arta kalanları gösteriyor.
En uç en yüksek noktadan öyle güzel bir manzara bakıyorum ki görülmeye değer doğrusu.
Baharın getirdikleri yanında zaten binlerce yıldır burada olan tabii güzellikler muazzam.
Türk sınırına oldukça yakın olan bu alanın az ilerisinden Edirne’den Selimiye Cami’nin minarelerinin göründüğü bile söyleniyor.
Engebeli alan şimdi yemyeşil.
Rehberin anlattıklarına göre burada o kadar büyük su yatakları varmış ki, askerler bile bu su yataklarından gizlice girip ilerlemişler.
Hatta Dimetoka (Didymoteichon) kalesinden bile daha çok güç bir şekilde buradaki kalenin fethedilmesi öyküsünde de Rumların kurnazlık sonucunda kendi askerlerini büyük (rehber bunu ispatlamaya çalışıyor) su kuyularından, yataklarından  geçirerek kalenin müdafaasında kullandıkları yönünde bilgi veriliyor.
Bunların ne kadar doğru olduğunu bilemiyoruz ama en azında burada çok büyük su yataklarının olduğunu, bir kale söylencesinin doğduğuna anlıyoruz.

Kırkpınar

Daha sonra hep beraber meşhur Kırkpınar’a gidiyoruz.
Evet yanlış okumadınız, Kırkpınar’a.
Yani asıl Kırkpınar’ın olduğu, güreşlerin yapıldığı, pınarın aktığı alana doğru ilerliyoruz.
Türkler güreşçi bir millet oldukları için bu konuda da büyük bir anlatı geleneğimiz oluşmuştur.
Bu söylencelerden birisi de yine alperenlerin güreşlerine ilişkin olanlarıdır.
Komutanlar, erler, öncüler yiğit ve kahraman insanlar olarak ünlenirken aynı zamanda içlerinden çok fazla güreşçi de çıkmıştır.
Güreş bir ata sporu olarak çok uzun yüzyıllardan günümüze, bizlere hediye kalan bir kültür unsurumuzdur.
Güçlü, kuvvetli, babayiğit erler, gençler güreş tutarak bu özelliklerini ispata yönelirler. Günler süren müsabakalar yapılır. Özel güreş alanları kurulur. Hatta bunun için panayırlar oluşturulur. Haftalarca süren yarışmalar düzenlenir...
Büyük mücadeleler sonucunda kazananlar büyük iltifatlarla ödüllendirilirler.
Bu insan için bir büyük övünç kaynağıdır.
Ama güreşte en önemli yararlardan birisi hiç şüphesiz insanların bir nevi antramanlı, dinç olmalarını da sağlayan bir uğraş olmasıdır. İnsanları kaynaştıran, yakınlaştıran, bir sosyal etkinlik olarak güreşle ilgili birçok kitap yayınlandı.
Bu arada elbette Kırkpınar’la da ilgili yayınlanmış olabilir en azından, buradan bahsedilmiştir, diğer kitaplarda.
Ama ben her zaman olduğu gibi gördüğümü anlatacağım.
Yine Cemal Kafadar’ın rehberliğinde Kırkpınar olarak isimlendirilen alana gittik.
Burası ana karayoluna yakın bir mevkide, her ne kadar bakımsızlık içinde derelik/tepelik bir alan gibi görünse de gerçekten dümdüz bir alanla çevrili geniş bir düzlük içinde bir mevki.
Ve de yanı başında gerçekten de çok büyük bir pınar akıyor.
Kırkpınar ismi de elbette akan kırk tane pınardan geliyor.
Söylenceye göre kırk er güreş güreşe birbirin yene yene günler süren bir müsabakadan sonra aşırı yorgunluk ve güreşin etkisiyle vefat ediyorlar ve kırk güreşçinin öldüğü bu yerde kırk pınar akmaya başlayınca buraya bu isim veriliyor.
Yine bir başka söylence göreyse bölgenin en yiğit güreşçiler çok büyük bir etkinlik için burada güreşe tutuşuyorlar, kırk pınarın aktığı bu alan zamanla güreşlerin yapıldığı bir yer olarak ünleniyor ve tarihte de Kırkpınar Güreş Alanı olarak dile getirilir oluyor.

Kızıldeli Sultan’a Doğru

Yine bu uzun yolları, çeşitli saat dilimlerinde nöbet değiştirerek ve bizi rahatsız edecek şekilde burnumuzun dibine kadar sokulan Yunan polisinin gölgesinde geçiyoruz.
Bu arada acı bir olay ise, kalenin yerini bulmada bize rehberlik eden kişinin polislerce engellenmesi ve kendisiyle uzun uzun konuşulduktan sonra bize bir şey söyleyemeden bizi terk etmesi oluyor.
Yani açıkçası çalışmalarımıza da müdahale ediliyor.
Bizler Kızıldeli Sultan’a yaklaştığımızda bu sefer buraya gidemeyeceğimiz resmen Yunan polisi tarafından bizlere iletiliyor.
Çekim için resmi izin almamıza rağmen engellenmemiz doğrusu işin nereye vardırıldığını gösteriyor.
AB. Üyesi bir ülkenin resmi izin alınmasına rağmen insanların seyahatlerini, çekim yapmalarını açıkçası engellemeleri çok üzücü.
Ama kolay pes edilmiyor.
Cemal Kafadar girişimde bulunarak hareket etmemizi sağlıyor.
Küçükderbent’i (Mikro Dereio) geçip Ruşenler Köyü’ne vardığımızda saat dokuz olmuş oluyor.
İki polis arabasının bizleri takip etmesinin can sıkıcı halinde bir şeyler yemeye çalışırken, bizi ısrarla konuk etmek isteyen Hasan Çengel’in iyi niyetine rağmen, ekip bir otelde kalmanın daha mantıklı olduğu sonucuna varıyor.
Nihayetinde sabah buluşmak üzere biz, Ahmet Hezafen’le birlikte Hasan Çengel’e misafir olurken, çekim ekibi otelde kalmak üzere bizlerden ayrılıyor.
Yatmadan önce Ahmet Hezarfen’le durum değerlendirmesi yapıyor ve Yunan polisinin tutumunun bizde yarattığı üzüntüyü paylaşıp, yarınla ilgili program yapıyoruz.

17 Nisan Pazar

Kızıldeli Sultan Dergahı

Ahmet Hezarfen, Mehmet Koç Baba ve Hasan Çengel’le Ruşenler’den Dergah’a varmamızın hemen ardından çekim ekibi de dergaha geliyor.
Onlar çekimlerini tamamladıktan sonra, Ahmet Hezarfen’le de tarihi bir söyleşi gerçekleştiriyorlar.
Çok duygulanıp, heyecanlanan Ahmet Hezarfen 86 yaşının verdiği tecrübe, birikim ve donanımla hem Şeyh Bedreddin’den, hem Kızıldeli’den, hem de Balkanlar’daki Alevilik-Bektaşilik ve Türklük’ten bahsediyor.
Gerçekten de yoğun çalışmalar içinde güzel bir belgesel hazırlayacaklarına inancımızla, samimi bir çalışma sergileyen Ajans 21 ekibini uğurlarken, sonuçta iyi bir Şeyh Bedreddin Belgeseli’nin hazırlanması dileğiyle onlarla vedalaşıyoruz.

Yakın Dönem Dergah’ta Çevresinde Olan-Bitenler

Misafirhanede dinlendikten sonra, sırasıyla son dönem Dergah’ta ve yakın çevresinde gelişen olayları en iyi anlatan insanlar olarak tavsiye edilen; Ahmet Karahüseyin (77), Hüseyin Delimolla (65), Ali Kırmacı (68),  Hüseyin Kamber (45), elli yıldır dergahın türbedarlığını  yapan Elif Çolak (76) (Uzun yıllar burada tek başına kalan, şimdi vefat etmiş Ali Çolak’ın eşi) ile detaylı söyleşiler yapıp, onlardan bilgi derliyorum.

Ruşenler Cemevi’nde Toplantı

Aynen geçen sene bana gösterdikleri ilgi gibi, hem bana ama gerçek bir değer olarak büyük takdir toplayan Ahmet Hezarfen’e çok büyük ilgi gösteren köy halkı cemevine doluyor.
Ahmet Hezarfen duygu yüklü olmasının yanında yaşamının kilometre taşlarını anlattığı, Alevilik-Bektaşilik, Balkanlar’daki Türklük ve Bulgaristan’da yaşadığı tecrübelerini halkla paylaştığı konuşmasında insanları da hayli bilgilendiriyor.
Dinleyicilere Seyyid Ali Sultan hakkında da bilgiler aktaran Ahmet Hezarfen gerçekten de yaşının verdiği birikimi halka çok güzel bir şekilde aktarıyor.
Halkın kendisine gösterdiği ilgiden de çok memnun kalan Ahmet Hezafren’in konuşmalarına zaman zaman ben de katılıyorum.
Saatler gece yarısını geçtiği halde halkın hala bizleri dinler olması, çeşitli sorular sormaları ise not etmeye değer şeylerdi doğrusu.

18 Nisan 2005

Bir gün önce başladığımız çalışmaları tamamlamak için Ahmet Hezarfen ve Hasan Çengel’le birlikte tekrar Ruşenler Köyü’nden Kızıldeli Sultan Dergahı’na hareket ediyoruz.
Tekrar Türbeyi ziyaret ediyoruz.
Ayrıca ben daha ayrıntılı fotoğraf çekimleri yapıyorum. Öyle ki, dergahı uzaktan ve tüm binaları alacak şekilde tepelik alandan çekimler yapıyorum.
Kuş sesleri, doğanın insana sunabileceği en büyük armağanlar olarak görülen tertemiz bir hava, yemyeşil bir alan...
İnsan daha ne ister ki, altı yüz yıl önce barıştan, kardeşlikten, hoşgörüden yana bir dünyanın kurulduğu, nice yağmalara, nice kurşunlara, nice savaşlara direnmiş; nice haydutlukları bertaraf etmiş, sadece Ege’nin iki yakasındaki iki büyük toplumu değil, tüm dünya insanlığını kucaklarcasına kainata tevazuyla bakan bir büyük ulu zatın huzurunda sonsuzluk ve ölümsüzlük tılsımına kavuşan, Hızır Nebi gibi ölümsüzlük suyu içmişçesine mutlu olan bizler Ahmet Hezarfen’le birlikte bizlerin buraya gelmesine olanak tanıyanlara şükran ve minnet duygularımızla dua ediyoruz.
Buradaki çalışmalarımızı öğlen saatlerine kadar tamamlıyoruz.
Hasan Çengel, Gümülcine’ye (Komitini)  bizleri davet ediyor.
Bizlerin Türkiye’nin Gümilcine (Komitini) Başkonsolosu Sayın Ümit Yardım’la bir görüşme yapmamızın yararlı olacağını söylüyor.
Bizler oldukça sarp olan tepelerden geçerek önemli oranda Türk yerleşim birimi olan Batı Trakya’nın havasını soluya soluya kent merkezine gidiyoruz.
Hasan Çengel’le evine giderken tarihi büyük bir camiyi,  bir kesik baş ziyaretini not ediyorum.
Bizleri çok sıcak karşılayan Sayın Ümit Yardım’la bir görüşme yapıp, Batı Trakya’da Türklerin yaşadıkları dramları paylaştık.
CEM Vakfı çalışmalarından bahsettiğimiz ve buradaki soydaşlarımızla ilişkilerimizi geliştirmek istediğimizi söylediğimiz anda Yardım, bu konuda bizlere her türlü yardımda bulunacağı sözünü veriyor.
Gerçekten de yararlı bir görüş alış-verişinden sonra bizler Türkiye’ye dönmek üzere bize her konuda çok yardımcı olan Hasan Çengel’in evine hareket ediyoruz.
Kendi özel işi için Türkiye’ye hareket edecek olan sayın Hasan Çengel’le birlikte bizler de Anavatanımıza doğru hareket ediyoruz.
Bu sefer yeni yapılan büyük otobandan çevreyi özellikle geniş ve çok büyük Gümilcine (Komitini) Ovası’nı seyrede seyrede, sohbet ede ede, İpsala Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yapıyoruz, gece yarısından sonra.
Türkiye sınırına vardan geçtiğimiz alanlardaki köylerin çoğu Türk köyüymüş.
Bu arada ana karayolu Dedeağaç’a (Alexandroupoli) yaklaşınca denizi de görüyoruz.
Dedeağaç’a (Alexandroupoli) varmada uzaktan gördüğümüz Miri Köyü’nde, son dönemin Kızıldeli Sultan Ocağı Halife Dedesi olan Lütfi Aykurt Baba’nın taliplerinin olduğu bilgisini de Hasan Çengel bizlere aktarıyor.

Dergah’a Ait Notlar

Belli bir eğimle yükselen bir tepenin eteğinde kurulan Dergah’ın açıkçası yerleşim yeri öylesine bilinçli seçilmiş ki, buna hayran olmamak imkansız.
Dergah’ın önü öyle açık ki, kilometrelerce uzaktaki fazla yüksek olmayan dağ sıralamaları görülüyor.
Dergahın arkasında sağ ve solundaki alan ağaçlık, makilik.
Hemen yakınlarında tarla olarak uzun yıllardır kullanıldığı anlaşılan çok geniş toprak parçaları uzanıyor.
Yine Dergah’ın görünümünü daha iyi almak, daha doğrusu tümde Dergah’ı görüntülemek merakıyla çıktığımız bir makilik yamaç içinde, ağaçlar arasında uzun, geniş ve çok sağlam temelleri olan bir büyük taş duvar kalıntısıyla karşılaşıyoruz, Hasan Çengel’le birlikte.
Bunun yanı sıra Dergah’ın alt sınırında, şimdi tümüyle yıkılmış olan camii  ve tarihi mezarlığın bulunduğu alan yanında da epeyce uzun, tarihi, kalın duvarların kalıntılarını kaydetmek gerekiyor. Şimdi ağaçlarla kapanmış olan ve uzun bir dereye uzanan bu tarlayla mezarlığı ve camiiyi ayıran duvarın kalıntılarının kilometre boyutunda uzandığı görülüyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla zamanında Dergah’ın belli bölümleri sağlam, yüksek, uzun taş duvarlarla çevriliymiş.
Yine Dergah’ın alt kısmında kalan mezarlık ve camilik alanın karşısında Dergah’a yakın bir yerde tarlanın ortasında, tarladan ayrılan ve bir bina kalıntısı olduğu anlaşılan bir yapıdan arta kalanları görüyoruz.
Buranın bir ahır veya tarlayla, tarımla ilgili bir bina kalıntısı olması ihtimali üzerinde duruyoruz.
Dergahın tarihi sınırlarının tam anlamıyla nerelerle çevrili olduğu, burada kaç tane mezarın bulunduğu, belki şimdi makilik alan içinde kalmış başka sınırlarının olup olmadığı burada bir ekip tarafından yapılacak sistemli bir çalışma sonucunda ortaya çıkarılacaktır.

Şu anda ise Kızıldeli Sultan’ın Türbesi’nin de bulunduğu  Dergah’ın ana görünümü şu şekildedir:

Tam ortasında yüzlerce yıllık olduğu kesin olan bir büyük dut ağacı ki Dergahı’nda burasının ana merkezi noktasını belirleyin bu tarihi anıt çeşitli dayanaklarla dallarını artık taşıyamayacak bir kültür hazinesi olarak karşımızda duruyor.
Tarihi dut ağacının hemen önünde ise parçalanmış bölümlerinin zamanla birleştirilmesinden oluşturulan yine tarihi bir çeşme bulunuyor.
Yine tarihi ahşap kapısından girince küçük bir avlusu olan ön duvarında bir kitabesiyle insanları karşılayan Kızıldeli Sultan Türbesi mevcut.
Türbe kapısından içeri girince sol tarafta duaların yapılıp, kitapların okunabileceği bir boş alanın (Niyazevi) yanında, giriş kapısının sağından bir başka kapıyla girilen Seyyid Ali Sultan’ın Türbesi bulunuyor.
Tavanları ahşap ve orijinal bir şekilde türbelerde görülen sistemle birbirine bağlana kolonlarla muhkem bir şekilde ayakta duran yanının tam ortasında mezar bulunuyor.
Türbeden bir girişin olduğu, yirmi kadar mezarın bulunduğu, uzun ağaçların boy verdiği ve taş duvarlarla örülmüş bu alanda burada hizmet etmiş, babalar, dervişler yatıyor.
Canların gayretleri ve yardımlarıyla yapılmış bir büyük misafir evi (ki gece burada konaklamak da mümkün) ve aynı çatı altında aynı giriş kapısından girilen orijinali gözetilerek tamir edilmiş Kızıldeli Sultan Erkanı’nın uygulandığı cemlerin yapıldığı bir meydanevi ise en önemli yapılardan birisi.
Yine buranın da orijinal kapısında bir kitabe mevcut.
Ana giriş kapısından ilerledikten sonra bu sefer dış avluya açılan bir başka kapıyla karşılaşıyorsunuz. Yine burada da geniş bir boşluk alan var. Bu alan ise yine şimdi önemli ölçüde yıkılmış kalın ve yüksek bir taş duvarlarla çevrilmiş bir vaziyette. Zaten artık onun ilerisin tarlalar ve ağaçlık alan görülüyor.
Dergahın ayakta kalan bir diğer yapısıysa Mihman evi.
Şu anda burada türbedarlık yapan ailenin barındığı ve önünde küçük bir avlunun bulunduğu bu tarihi bina oldukça büyük.
Ocak, yemekevi ise büyük kazanların korunduğu ve büyük bir ocağı barındıran ahşaptan bir tarihi bina.
Ayrıca yine ekmek vb. yapımında kullanılan bir başka ateşgedelerin bulunduğu bina daha var.
Bir kısmı çökmüş olan ahırlık, önemli ölçüde yıkılmış iki başka hizmet binası da Dergah’ın bölümlerinden bir kaçı. Son zamanlarda yapılan iki tuvaleti barındıran binadan da bahsetmek gerekiyor.
Bir önemli özellik olarak buradaki binaların çatılarının ince, uzun, sağlam blok taş parçalarından oluşmasıdır. Hatta köylülerle söyleşilerimizde bize aktarılan bir bilgi de bölgeye has olmak üzere ateşte ısıtılınca ekmek vb. pişirmeye yarayacak özellikte taşların bu bölge çıkıyor olması. Öyle ki, bu taşlar ticari anlamda da bir dönem toprak altından çıkarılıp satılmış bile.
Ama şimdi bu işi yapan kalmamış. 

Dergahın Son Dönem (1919 / 2005) Gelişmeleriyle İlgili Satır Başları

Dergahın son dönemine ilişkin bilgiler edinebileceğimiz söylenen bazı insanlarla üç saatlik bir söyleşi gerçekleştirdim. Kimlikleri aşağıda bulunan bu isimler birbirlerini  tamamlayan şekilde bence önemli bazı bilgileri bizimle paylaşarak bazı gerçeklerin aydınlanmasını sağlamışlardır.

Özetle edindiğim bilgiler bile insanı oldukça düşündürüyor.

1826’dan sonra adeta yağmalanırcasına talan edilen Dergah’ın arazileri, malları, mülkleri, değirmenleri, hayvanları, günlük araç-gereçleri türlü ellere geçmiş; iç sızlatan, ne devlet kimliğine, ne insanlığa yakışmayacak şekilde tarumar edilen bir büyük inanç ve kültür ocağından adeta geride hiçbir şey kalmamıştır.
Mezarlıkları bile kurşunlanıp, yakılıp-yakılan, bir dönem binlerce dervişin, yolcunun, insanın barınıp yararlandığı altı yüzyıllık bir insanlık abidesinin hoyratça yok edilmesi karşısında bir şeyler yapılması gerektiğini söylemek için sadece sıradan bir insan olmak yetiyor.
1920’li yıllardaki Yunan, Bulgar işgalleri, Balkan Savaşları, Birinci, İkinci Dünya Savaşları, derken Yunan İç Savaşı, dram üstüne dram, zulüm üstüne zulüm, yaşatmıştır bölge insanına ve dünyanın belli başlı birkaç büyük Bektaşi Dergah’ından birisi olan Seyyid Ali Sultan, (Kızıldeli) Sultan’a.
1950’li yıllara kadar yöredeki savaşlar ve iç çatışmalar nedeniyle büyüyen dramdan dolayı bölgenin nüfus hareketliliği en hat safhaya varıyor.
Köyler boşalıyor.
Yeni köyler kuruluyor.
Çok yoğun yer değiştirmeler oluyor. Hatta insanlar belli dönemlerde ayrı ayrı köylerde yaşıyorlar. Öyle ki buradaki yerli (yer değiştirmemiş) köylerin sayıları oldukça düşük.
Hiç değişmeden, dağılmadan kalabilen köylerden bir kısmı Ebil (Hebil) Musacık, Merikoz.
Ruşenler, Büyük Derbent, Babalar, Meseller 1950’lerden sonra kurulan köyler.
Tüm bunlara rağmen çevredeki Alevi olsun, Sünni olsun, karışık olsun tüm köyler bu Dergah’ın, Tekke’nin önemini bilip, kavrıyorlar.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan Yunun İç Savaşı’nda Batı Trakya Bölgesi çok yoğun ve büyük bir gerilla savaşına şahit olmuş, başta Rusya olmak üzeri Kominist sistemlerce desteklenen Yunan sol gerillalar birkaç yıl neredeyse bağımsız bir devlet kurarak özellikle 1945/1947 yılları arasında tam anlamıyla bölgede büyük bir kaosun yaşanmasına sebep olmuşlardır.
Bu iç çatışmadan Allah’ın ne hikmetidir bilinmez, erenler hep zorluklarla mücadele etmiş olduğu için olsa gerektir, yine Türkler, Aleviler/Bektaşiler zarar görmüşler, gerçekten çok, çetin zamanları olmuştur bölgedeki insanların.
Dergahın onarılmasıyla ilgili Yunan devletinin bir engeli olmadıysa da, yardımı da olmamış. Zaten insanlar da bunu istememişler.
1950’li yıllardan sonra normale dönen yaşamdan sonra, insanlar yavaş yavaş kendilerine gelmeye başlıyorlar. Köyler yeni düzenlere kavuşuyor. Dergah’ta da yaralar sarılmaya başlanıyor.
Tümüyle özveriyle dergahın hizmet birimleri onarılıyor. Yeni birimler eklenerek burası biraz daha adına yakışır bir kimliğe bürünen dergahla ilgili en önemli gelişmelerden birisi hiç şüphesiz yakın zamanda kurulan Seyyid Ali Sultan Tekkesi Vakfı Koruma Heyeti güzel çalışmalar içinde.
Kızıldeli Sultan Dergahı’nın yakınlarından Türkiye’ye göç edenler şimdi şuralarda ikamet ediyorlarmış:
Uzunköprü’nün içinde Kavakmahalle’de, Muratlı’da, Yeniköy’de, İstanbul Firüzköy’de, Avcılar’da, Gaziosmanpaşa’da, Zeytinburnu’nda (ilk önce Taşlıtarla’ya gitmişler, bir kısmı Zeytinburnu’na geçmiş.), Bursa İsmetiye Köyü, Aydın.

Söyleşideki insanlar:

Ahmet Hezarfen (85): Bulgaristan’da Razgrat’a bağlı Yunus Abdal (Yonkovo) Köyü’nde doğdu. 1951’de Türkiye’ye göçtü. Hem Bulgaristan’da, hem de Türkiye’de öğretmenlik yaptı. Onlarca dergide, çok farklı konularda yüzlerce makalesi yayınlandı. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden çevirdiği yüzlerce belgeden bir kısmı sekiz kitapta yayınlandı.
Ahmet Karahüseyin (77): Gümilcine’ye (Komitini) bağlı Musacık Köyü’nde 1928 yılında doğan ve 16 yaşında Kızıldeli Dergahı’nın en yakınında bulunan köylerden olan Ruşenler’e gelmiş kişi.
Hüseyin Delimolla (65), Ali Kırmacı (68),  Hüseyin Kamber (45), elli yıldır dergahın türbedarlığını  yapan Elif Çolak (76) (Uzun yıllar burada tek başına kalan, şimdi vefat etmiş Ali Çolak’ın eşi)

Benim babam 1913’teki savaşta savaşmış bir insan. Bulgarlar o zaman her tarafı işgal etmişler. Hatta İstanbul’da Çatalça’ya, Çekmece’ye, Hadımköy’e kadar gelmişler.
1912’lerde buralarda işgal edilmiş. Buradaki insanlar çok güçlükler yaşamışlar.
Kızıldeli Dergahı’nın çok arazisi, çok malı mülkü varmış. Su değirmenleri, abadolapları varmış. Hatta bir zamanlar Bektaş Dede, (Ağa) denen birisi varmış. Osmanlı zamanında buradaki arazi satılınca o da satın almış. O zaman da kendisine bir tabu verilmiş. Gel zaman git zaman, onun bir torunu 1962’de buraya gelmiş. Dedesinden kendisine kalan tapuyu göstermiş, hak iddia etmiş. Ama Yunan hükümeti bu belgeleri tanımamış. Kendisine de bir hak tanımamış. Zamanla buradaki araziler bölgedeki insanlara taksim edildi. Ruşenler Köyü’nde bulananlara dörder dönüm arazi verildi. Ama bundaki amaç buraya fakir, kimsesiz, yurtsuz Rumlar var onlara da arazi verelim, bahanesiyle, bu yörenin Rumlaştırılmasına çalışıldı. Ama gelen Rumlar da gittiler. Bugüne kadar kimseye de tapu verilmedi. Son zamanlarda tapular verilmeye başlandı. Köylülerin ortak isteğiyle Tekke’ye 30 dönüm arazi bırakıldı. Şimdi resmen Tekke’nin otuz dönümlük arazisi var. (Ahmet Karahüseyin)
Musacık Alevi/Sünni karışık bir köydür. Yüze yakın hanesi vardır.
Çete zamanında, savaş zamanında burada hizmetler yapılmaz olmuştur. Sadece mürşitler gelir, mart ayında gelirler, hizmetlerini alır giderlerdi. Savaş zamanında tabii kimse gelemezdi. Tam kapalı sayılmazdı burası ama insanlar burada ibadet yapamazlardı. Tabii burası tam kapanmadı. Çete Savaşı zamanında burada hastane bile kurdular. Aşağıdaki camiyi çeteler yıktılar.
İç savaş zamanlarında uzaktan uzağa çok zor bazı ziyaretler olsa da burada herhangi bir ibadet yapmak olanaksızdı. Gerçekten burada bir büyük çatışma vardı. Zaten burası tümüyle bir harabelik bir alandı. Ben çok iyi hatırlıyorum, buralarda oturmaya yer yoktu. Hiçbir eşyası kalmamıştı.
1960’lardan sonra yavaş yavaş buralar düzene girdi. Hükümetin hiçbir desteği olmada. İyi ki de olmadı. Biz zaten bunu istemiyorduk. Halkın kendi olanaklarıyla bazı düzenlemeler oldu. Her taraf yıkık-döküktü. Yavaş yavaş şimdi görüyorsunuz hala devam ediyor, çalışmalar sayesinde buralar belli bir düzene girebildi.
Burada oturan insan yoktu. Çetelerin savaşı 1947’li yıllarda bitti. (Ahmet Karahüseyin)
1946’lı yıllardan 1949’a kadar buralar işgal altındaydı. Ben o zamanlar Babalar Köyü’nde oturuyordum. Çeteler zorla bizim babalarımızı, büyüklerimizi toplayıp asker yaptılar. Bunu hatırlıyorum. (Hüseyin Delimolla).
Hatta biliyorsunuz bir General Markos’tan bahsedilir.
Burada neredeyse bir devlet bile kurulmuş. Sonra General Markos Bulgaristan’a sığınmış, hatta Rusya’ya da gitmiş sanırım.
Bir Süleyman Faik Efendi varmış buralardan. Hatta 2000 yılında Ayhan Bey’le Bulgaristan’a yaptığımız bir gezide benim de sınıf arkadaşım olan Razgrat’a bağlı Ca’fer’ler Köyü’nden Hüseyin Fıçıcı bana bir kitap vermişti. O kitapta bazı notlar vardı. Bu notlardan birisinde Kızıldeli Dergahı’ndan Süleyman Faik Efendi’nin 1920’lerde orayı ziyaret ettiği yazılıyordu. Bunu acaba duyan, bilen var mı? Mezarını bilen var mı?
Kitaba işlediği not şöyleymiş:
“Trakya Edirne Yunanlılar tarafından işgaliyle de Bulgaristan’a ilticamız ve bir vasıtayla ile de Ca’fer’ler Karyesi’nde Fıçıcı Mehmet Baba’yla muhibbanı kiram ile hem dem olup fakir acizanenin bir hatırası olmak üzere zirde vaz-ı imza ediyorum.”
3 kamirsani (Kanun-i Sani (?)) 336 (3 Ocak 1920, Cumartesi) Seyyid Ali Sultan Meydan-ı Zir Mütevvelilisi Ali Mollazade Süleyman Faik.
(Süleyman Faik Aşağı Tekke’de hizmet yürütmüş.)
Ahmet Bey’in sorusunu yanıtlayan çıkmadı.
Burada Komünist sistem kurmak için Tito’yla, hatta başka güçlerle de işbirliği yaptılar buradaki çeteler. (Ahmet Hezarfen).
Onlarda olan silahlar askeriyede bile yoktu. Rusya onları destekliyordu. Çeteler yiyeceklerini çevredeki köylerden, Gümilcine (Komitini) ovasından karşılıyorlardı. Hatta çevre köylülerin hayvanlarını alıp, kaçırıp dağlara götürüyorlardı. Devamlı askeriyeyle çatışma halindeydiler. Dergah çatışmaların arasında kaldı. Dergah çok kötü durumdaydı. Burasını ahır yaptılar. Buralar gübre doluydu. Burası harabe halindeydi. Kim bakacaktı buraya? (Ahmet Karahüseyin)
1919 yılında Yunanlılar burayı ilkin işgal ediyorlar.
Buradaki köylüler de o zaman Türkiye’ye kaçıyorlar. Buralardan göç ediyorlar. Burada insan kalmıyor, azalıyor. Burası boşalıyor. Gümilcine’den, uzaktan ziyaretçiler tabii devam etmişler.
Hangi tarihte olduğunu tam bilemiyorum ama sanırım 1925’lerde, burada bir katliam da oluyor.
Karakaçanlar gelmişler, buradaki insanlara çok büyük kahırlıklar vermişler, zulümler yapmışlar.
Bunlar çoban, Yunan çobanlar.
Tekke’ye çevre köylerden gelmiş beş altı aile varmış. Onlar toplanıp, burada barınmak istemişler, yani Tekke yakınlarında. Karakaçanlar ise onların yerlerine göz koymuşlar. O zamanki askerlere rüşvet veriyorlar, altın veriyorlar, kendi yanlarına çeviriyorlar. Askerler onları görmemezlikten geliyorlar. Bir akşam karakaçanlar geliyorlar, bağırıp çağırıyorlar, biz askeriz, dışarı çıkın diyorlar. Erkekler çıkmışlar dışarı. Kızanlar (çocuklar)la kadınlar içerde kalmışlar. Onlar erkekleri bir yere topluyorlar, orada hepsini kesiyorlar. Altı, yedi kişiyi böylece kesiyorlar. Bunlar hala tüm yörede anlatılır, durur. Bir kadın gizleniyor, gidip çevredeki köylere haber veriyor da, öylece haberdar oluyor, insanlar. (Hüseyin Delimolla)
Güya Türkiye Cumhuriyeti kurulunca bir kısım karakaçan konsolosluğa başvuruyor da, biz Osmanlı’dan çok memmunduk, bizleri Türkiye kabul etsin, istediği yere yerleştirsin de, bizler de Türkiye’de yaşayalım, diye söylemişler. (Ahmet Hezarfen)
Tabii korkudan buradaki insanlar kaçmışlar. Yani bir dönem bu Tekke’ye, bu bölgeye karakaçanlar yerleşiyorlar. Hatta kendileri bir de ağıl yapıyorlar burada. Buralarda çokça köpek de yetiştiriyorlar.
1950’li yıllarda tabii savaşlar bitince, biraz huzur gelince de insanlar tekkar buraya yerleşmeye başlıyorlar. Köyler tekrar canlandı. Hükümet te buradaki köylere yardım etmeye başladılar. (Hüseyin Delimolla)
Tekkenin her ne malı varsa onun altında Osmanlıca “Tekke” veya “Tekke Malı” diye bir yazı varmış. Tekke’nin malları satışa çıkarılınca çevre köylerden de alanlar olmuş. Ben hep duyardım, filanca da Tekke’nin bir malı varmış, diye.
Kepçeler, çatallar, kaşıklar, kazanlar... ne varsa her şeyi satılmış, Tekke’nin.
Değil Birinci Dünya Savaşı 1878 Türk - Rus Savaşı’ndan beri bu sorunlar yaşanmaya başlanmıştır.
Gerçekten buradaki savaşlar buraya çok zarar vermiştir. (Hüseyin Kamber)
Bizim Babalar köyünde ilaç için arasan yabancı yoktur. Hiç de olmamıştır. Köyümüz elli haneliktir ama şimdi oldukça büyük bir cemevimiz var. Bizim köyde hizmetler aksamadan yürüyor. Şimdi biliyorsunuz; dedeler var, babalar var. Dede babaların üstündedir. Her köyde baba vardır ama her köyde dede yoktur. Biliyorsunuz bir dede vardır. Dede babaların üstündedir.
Bizim köyde Ali Nalbant 45 yaşında bir babadır.
Buralarda 21 Martta tarikten geçme oluyor. Bizim için bu çok önemlidir. Biz de müsahiplik çok önemlidir. Aşure çok önemlidir. Nevruzdan sonra artık gün yoktur, ayda mı, on beş günde bir mi, insanların isteğine göre toplanılır.
21 Martta Tekke’de yunaktan geçtikten sonra, yani dedenin huzurunda hizmetleri yapıldıktan sonra babalar da gelirler, bizlerin hizmetini görürler, bizleri tarikten geçirirler.
En son bu sene Mehmet Koç Dede, Kızıldeli Sultan’da babaları yunaktan geçirdikten sonra bizlerin hizmetlerini gördü. (Ali Kırmacı)
Pazarı pazartesine bağlayan gece ve her Perşembe akşamı  çerağlar yanar.
Tekke’de 12 çerağ yakılır. Babapınar’ında 2 çerağ yakılır. Aşağıtekke’de 2 çerağ yakılır. Gözcüler Makamı vardır, 2 çerağ yakılır. Mesela bu gözcüler gerçekten gözcülük yaparlarmış. Atlar, atlılar, yabancılar gelirse onları haber verirlermiş, onlar gerçek gözcüymüşler. (Hüseyin Kamber)

Elif Çolak (76) Tekke’nin Türbedarı:

Ben Kamberler Köyü’nden geldim. Benim babam çok fukaraydı. Babam Mustafa Kamber’di. Kendine Kamber Mustafa, derlerdi. Amcalarım çoktan Türkiye’ye göçtüler.
Annemin adı Sümbül, babamın adı Mustafa.
Evlendikten sonra da buraya geldim. Daha önce babamla gelirdim. Babam buraya gelirdi. Hizmet yapardı. Ben 13 yaşında da buraya babamla gelir giderdim. Eskiden Tekke’ye Bakkal Hüseyin bakarmış, sonra babama vermişler.
Bozgunculuk döneminde insanlar Sarpdere’de oturuyorlarmış.
Babam buraya bakım yapardı. Buranın tamir işlerini yapardı. Çerağ yakardı, mum uyarırdı (yakardı), ben hatırlıyorum.
Babam Kamberler’den Yılanlı’ya gelip oturdu. Sonra Çekekli’de de biz oturduk. Evlendikten sonra ben tekrar Kamberler’e gittim. Benim kısmetimmiş en sonunda yine evlendikten sonra buraya geldim. Çolak Ali’yle evlenmiştim. Baba bizi yanına aldı. Biz de artık temelli buraya geldik.
Babam zamanında burada hiçbir şey yoktu. O zamanlar insanlar hasırlarda otururlardı. Ne örtü, ne döşek hiçbir şey yoktu. Çok fukaraydık o zamanlar. Bozgunculuk, savaş vardı.
İnsanlar uzaklardan gelirlerdi ama yatacak bir şey yoktu. Beraberlerinde örtüsünü, mörtüsünü getirirlerdi. Burada yatmaya hiçbir şey yoktu. Burada ufacık bir odacık vardı. (Şimdi meydanevinin yanında konukevi olarak kullanılan yapı)
İnsanlar merhamet ettiler, topluyorlar, yapıyorlar, düzüyorlar, şimdi.
Ben 18 yaşında evlendim. Eşim de daha askere gitmemişti. 5 çocuğum var. Torunumun torunu bile var. İkinci nine oldum şimdi. Biz eşim Çolak Ali ile iyi geçindik.
Türbede eskiden kazı yapmışlar, para aramışlar.
Biz burada ekin, buğday, çavdar ilerde ekerdik. Şimdi tarlalar az kaldı. Şimdi geçim daha zor. Çocuklarımı okutamadım. Ben de okuma yazma bilmem. Çocuklar gidiyor, çalışıyorlar da geçiniyorlar.
Kışın ağaçları kesip yakıyoruz. Kışın buraya kimse gelmez. Yakıyoruz sobaları oturuyoruz.
Biz burada bir aileyiz. Oğlumun çocuklarıyla oturuyoruz. Onlar çalışıyorlar. Hasta olursak, gelip yolları açıyorlar, uğraşıyorlar.
Ben Recep Dede’yi, Hüseyin Dedeleri hatırlıyorum. Atlarla gelirlerdi onlar. Dedeler gelip burada kurbanlara dua yaparlardı.
Ben hep burada kaldım. Hiçbir yere gitmedim. Benim akrabalarımın hepsi Türkiye’dedir.
Yazın buraya günübirlik gelip gidiyorlar.
Benim de eşim Saç Kayası (Gözleme Kayası, Yağlı Kaya) denilen iyi ekmek yapılan bir kaya çıkarırlardı. Bir de maden vardı. Ama şimdi kimse bundan istemiyor. Kimse bununla ilgilenmiyor.

Yörede Hatırlanan En Son İnanç Önderleri:

Alaca Ahmet Baba:
1944’e kadar baş babaymış, dedeymiş.
Kendisi Salıncak Köyü’nden, Merikoz’danmış. Burada yaşaman tüm olumsuzluklara rağmen babalık yapmaya devam etmiş. İlk kendisi hatırlanıyor.

Buçuk Ali Baba:
Hebil Köylüymüş. 1954’e kadar Baş Babaymış.

Hüseyin Bekir Usta Baba:
1988’e kadar babalığa devam etmiş. Baş babalık yapmış. Hebil Köylüymüş. Mezarı Babalar Köyü’ndeymiş.
Hüseyin Bekir Usta Baba, Recep Dede’yle birlikte hizmetler yürütmüş. Hüseyin Baba ölünce onun yerine Recep Dede hizmetleri onun yerine yürütmeye başlamış. Yani baş babalık, dedelik yapmış.

Recep Dede:
Kendisi çok sevilen bir inanç önderi olarak, yörede anılan bir dede.
1955’te Hacı Bektaş Dergahı’nı ziyaret ederek burada kurban kesmişler.
O yıllardan beri kendisi baba olarak biliniyor.
Uzun zamandan beri hizmet yapmayı bırakan, sağlığı ve yaşı buna uygun olmayan Recep Dede bu senenin ocak ayının 22 veya 23’ünde Hakk’a yürümüş. Bizlerin en büyük arzularından birisi geçen sene kendisine ulaşamadığımız bu doksan yaşındaki dedeyle söyleşi yapmaktı. Ama buna mümkün olmadı. Bu sene de çok istememize rağmen sene başında yine Kızıldeli Sultan’la ilgili yapılan bir söyleşi için yöreye gitmekti bu da mümkün olmadı.

Küçük Ali Dede:
Babalar Köyü’nden. Recep Baba’yla birlikte hizmet yürüttü. Ama şimdi görevi bırakmış.

Mehmet Koç Dede:
Şu anda bu hizmeti yapan Mehmet Koç Dede’yle ayrıntılı bir söyleşiyle yaşamı, görüş ve düşünceleri hakkında detaylı bir bilgiye sahibiz.

Tekkede Son Dönem Hizmet Yürüten Bekçiler (Tekke-nişinr)

1950’li yıllarda Kamberler Köyü’nden Mustafa Kamber (Kamber Mustafa) Tekke’nin bulunduğu yere gelip, yerleşiyor ve o tarihten itibaren Tekke’nin her türlü işlerini üstleniyor.
Daha sonra damadı olan Ali Çolak (Çolak Ali) buraya geliyor. O da buraya yerleşiyor. Ali Çolak’tan sonra oğlu Müslüm Çolak  bu hizmeti yürütmeye devam ediyor.
Hüseyin Kamber’in babasıyla, Müslüm Çolak’ın annasi (Elif) kardeşmiş. Böyle bir akrabalık bağları da var.
Bu aile elli yıldır Tekke’nin her türlü onarımını, bakımını, korumasını yapıyorlarmış.
Buradaki otuz dönümlük araziyi ekip, biçiyorlar, en yakın yerleşim birimine kilometrelerce uzakta olan bu Tekke’nin gözcülüğünü de onlar yapıyorlarmış.
Eskiden daha bol verimli arazileri işleten aile şimdi ise kendi geçimini sağlamakta zorluk çekiyor. Müslüm Çolak’ın çocukları çalışmak için başka yerlere gitmek zorunda kalıyorlar. Burada verimli ceviz ağaçları varmış. Ama bunların sayısı da verimi de azalmış.

Bu yazı şurada yayınlanmıştır: Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış 2005/36, 233-252, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi

Lütfi Aykurt Baba’yla Söyleşi

Kızıldeli Sultan Ocağı’nın Halife Baba’sı (Dedesi) pozisyonunda olan Lütfi Aykurt’u evinde Fethi Erdoğan Dede ve Celal Arslan’la, ziyaret ettik.
Ziyarette Lütfi Aykurt’tan çok detaylı bilgiler derledim.
Ziyaretten oldukça mutlu olan Lütfi Aykurt bu konuda yapılacak her türlü çalışmayı desteklediklerini söylüyor.
17 Nisan 1937’de Silivri Ortaköy’de doğduğunu söyleyen Lütfi Aykurt Baba, atalarının ve eşinin ailesinin Yunanistan’tan buraya göçtüğünü anlatıyor.
Mübadele döneminde çok sıkıntılar çekildiğini, insanların birbirlerinden koparıldıklarını anlatan Aykurt, Kızıldeli Sultan’ın da Balkanları İrşat eden bir pir olduğunu, ona bağlı olmaktan dolayı onur duyup, layıkıyla hizmetlerini yerine getirmeye çalıştıklarını belirtiyor.

Lütfi Aykurt’un verdiği bilgiler şu şekilde:
Bizler Aleviler, Bektaşiler olarak çok sıkıntılar çekmiş insanlarız.
Birçok kez düzenimiz bozulmuş.
Özellikle 1826’daki olaylarla Bektaşi Dergahları, Tekkeleri tarü mar edilmiş.
Kaynak kitaplar yakılmış. Doksan üç Harbi olmuş (1876-77). Daha sonra biliyorsunuz, Balkan Harbi var. Birinci Dünya Savaşı var. 1925’de tekke ve zaviyeler kapatılıyor.
Buna rağmen bizler hizmetlerimizi yerine getirmeye çalışmışız.
Biz bugünlere kolay gelmedik, nice badireler atlattık. O yüzden bugünün değerini de iyi bilmemiz gerekir. Ben nacizane bu yola hizmet etmeye çalışıyorum.
Bizlerin geldiği yerin ismi de Ortaköy’dür. Dedemlerin bağlı oldukları kaza.
O nedenle bizler de aynı ismi yaşatıyoruz. Biliyorsunuz, eskiden Müslümanlarla Hıristiyanlar içi içe bir yaşam sürüyorlarmış. Birbirlerini etkilemişler. İnançlar arası hoşgörü olmuş. Biz zaten hoşgörüden yanayız.
Kızıldeli Sultan’a bağlı 24 köy varmış. Vakıf arazileri varmış.
1370 tarihide Birinci Murat türbeyi yaptırmış.
Aslında bizlere Karagöz yörükleri de denirmiş. Kızıldeli’yle ilgili anlatıları biliyorsunuz.
Benim bilebildiğim kadarıyla Doç. Dr. Bedri Noyan’ın eski yazıdan çevirdiği bir kitap var.
Ayrıca Hüseyin Pehlivan Dede de bir elyazması vardı.
Bunun yanı sıra Hasan Özgüner (Kadir Hasan)’ın da Türklerin Rumeli’ni Fethi isimli bir kitabı vardır.
Bir de bende Faziletname var.
Kırcaali’de bir de Seyit Baba varmış.
Kızıldeli Sultan (Seyyid Ali Sultan) Yunanistan Dimetoko’da Gaziler Tepesi’ndedir. Temmuzun 27/28’nde Seçek Yaylası Şenliği olur. Aslında bir yayla etkinliği değildir bu. Burada bir yaylaya çıkma yoktur. Ama insanla bu şenlikte bir araya gelip, birlikte olurlar.
Benim duyduğuma göre o bölgede 10 Alevi Bektaşi köyü kalmış.
Şu anda Medeni Yağcı, İbrahim Manaf, Burhan Sütçan bana bağlı babalar.
Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı olarak Bursa İsmetiye Köyü’nde Demirtaş’ta, İsmail Baba varmış. Bir de bana Orhangazi, Ortaköy’de oturan Erdoğan Baba hizmet yapıyor.
Bana Gürbüz Baba ve  İsmail Pastırmacı Babalar bağlı değiller.
Ben on yıldır babalık yapıp, görevlerimi yerine getiriyorum. Bana bağlı Nail Derviş ve Salih Dervişler var.
Bizde müsahiplik çok önemlidir. Ahret kardeşliği denen bu olay insanı tamamlayan, eksikliklerini gideren bir büyük inanç kurumudur. (Bizde müsahipsizlere yediler denir.)
Bir kişi yola girip, nasip alacaksa ilk önce mürebbisini bulur.
Daha sonra ahret anasını ve babasını bularak, kurban kesip yola girer.
Bizde 12 post vardır. Bu on iki postun, hizmetin sahipleri çok önemlidir. Bir nevi bakanlar kurulu gibi çalışırlar. Bizler cemlerimizi kesinlikle aksatmadan hem de ödün vermeden devam ettiriyoruz.
Her cemde sizlerin görgüden geçme dediğiniz şeyleri bizler yaparız.
Cemin bir başlama ve bitme ayı, haftası yoktur. Her an canlar cem yapabilirler. Yalnız 12 gün Muharremde Matemde kapalıdır.
Kişi Almanya’dan gelmişse, babaya söyler, daha sonra canlara haber verilir ve cem yapılır.
O cemde de mutlaka tüm hizmetler yerine getirilir.
Bizim hiçbir cemimizde hizmetler aksamaz.
Gerçekten de sabahlara kadar sürer.
Biz bu sene de Kumrular da, Ortaköy’de aynı şekilde cemlerimizi yaptık. Bizde aynı zamanda Sarı Çorba da önemlidir. Bu Aşuredir. Herkes orucunu tuttuktan sonra Sarı Çorbası’nı yapar.
Burada da bizlerde tarikten geçme olayı vardır. Aynı zamanda Nevruzda da insanları pençeden geçiririz. Eğer kişi yolu zarara uğratacak bir iş işlerse ona ceza verilir.
Hiç kimseye imtiyaz tanınmaz.
Bizde kişinin ceza alması ceme katılanların taktiriyle olur. İnsanlar babayı da düşkün yapabilirler, cemden düşürebilirler.
O kişi bir daha ceme giremez.
Nitekim bir baba taliplerinin isteğiyle babalıktan düşürüldü. Toplumdan dışlandı. Sıkı kurallarımızla Hakk Muhammed Ali yoluna zarar gelmemesi için, canımızı bu yola feda ettik. By pass oldum, böbreklerimden ve diğer birçok yerimden şikayetim var ama yol daha ulu olduğu için hizmetleri yerine getirmeye devam ediyoruz.
Şu anda Ortaköy’de dört gölüm var.
(Göl: bölüm, bölük anlamındadır. Yani talip sayısı çok fazla olduğu için bunlar kısım kısım ayrılır. Hepsinin hizmeti de ayrı ayrı görülür. Buna bazen ocak, oğul, dergah vb. isimler de verilebiliyor.)
Bize bağlı köyler şunlardır:
Edirne’de  Lalapaşa’da Taşlımüsellim (yarı yarıya); Uzunköprü’de Yeniköy, Esköy (bir kısmı, İlçe merkezinde), Çobanpınar, Akıncılar  (Dravşan); Malkara’ya bağlı Pişman (Yenidibek), Teslim (Sarıpolat), Yayla göne; Meriç’te Omurca (Medeni Yağcı), Nasuhbey Köyü; Pınarhisar’a bağlı İslambey, Silivri Ortaköy, Firüzköy, Bursa Merkez; İsmetiye Köyü, Atıcılar Köyü.
(Bir önceki sene yine aynı bölgeye yaptığım uzun ve kapsamlı bir gezinin notları için bknz: Ayhan Aydın, Erenler Bahçesi, Aspaş Matbası, 2003, İstanbul.)

Firüzköy, 26 Mart 2004
Serçeşme Dergisi, Sayı: 7, Şubat 2005

Türk – Yunan Şiiri

sıla  derdine düşünce anlarsın
yunanlıyla kardeş olduğunu
bir rum şarkısı duyunca gör
gurbet elde istanbul çocuğunu

türçenin ferah gönlünce küfretmiş
olmuşuz kanlı bıçaklı
yine de bir sevgidir içimizde
böyle barış günlerinde saklı

bir soyun kanı olmasın varsın
damarlarımızda akan kan
içimizde şu deli rüzgar
bir havadan

bu yağmırlu cömert
bu güneşle sıcak
gönlümüzden bahar dolusu kopan
iyilikler kucak kucak

bu sudan bu tattandır ikimizde de günah
bütün içkiler gibi zararı kadar leziz
bir iklimin meyvasından sızdırılmış
bir içkidir kötülüklerimiz

aramızda bir mavi büyü
bir sıcak deniz
kıyılarında birbirinden güzel
iki milletiz

bizimle dirilecek bir gün
ege’nin altın çağı
yanıp yarının ateşinden
eskinin ocağı
bir kahkaha çalınır kulağına
sonra rum şiveli tükçeler
o Boğaz’dan söz eder
sen rakıyı hatırlarsın

Yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın

Bülent Ecevit

Kızıldeli Sultan Hakkında LÜTFİ AYKURT Baba’dan Derlenen Bilgiler

Dünyada 54 ana tekke vardır. Bunlardan bazıları ve önemlileri şunlardır; Hacı Bektaş, Kızıldeli, Mısır’da Kaygusuz, Elmalı’da Abdal Musa.
Belirli tarihten sonra Kalender Çelebi, orayı ele geçiren Nakşibendilere verilince Kızıldeli ana tekke konumuna geliyor.
Bütün icazetler oradan alınmaya başlıyor.
Demek ki Kızıldeli tekke olunca diğer ufak tekkeler Kızıldeli’ye bağlanmalı.
Kızıldeli’nin bir efsanevi yönü var; Kırklareli Rumeli’nin fethiyle ilgili önemli bir eski Türkçe, el yazması belge vardır. Ahmet Hüseyin Pehlivan Dede vardır, oradan gelme, o bana verdi.
Ben eski Türkçe bilmediğim için fotokopisini aldım sonra baktım Bedri Noyan’ın Seyit Ali Sultan kitabında biraz benzerlikler var.
Nafiz Karaçam’ın Efsane’den Gerçeğe Kırklareli kitabında da I. Murad’ın ordularıyla geçtik, yine Süleyman Paşa ile geçmek efsane de ama Süleyman Paşa zaten I. Murad’ın kardeşi, Evronos Bey, Hacı İlbey bunlar bugüne yansıtırsak ordunun generalleri.
Bunları da Bursa’ya davet edildikleri için bu 40 kişi Kara Rüstem Gaziler, Abdül Sametler... Demek ki orduya katılmışlar hem manevi lider olarak hem de birer vekil olarak.
1. Murat zaten Malkara sırf balcılıkla o kaza ilgileniyormuş Balkara sonradan Malkara olmuş.
Çorlu’nun etrafı kaleymiş ama halkı yok etmiş Çorlu’yu ele geçirdiği zaman sonra karargahı Lüleburgaz’a kuruyor sonra Babaeski’ye kuruyor.
Buraları aldığı zaman zaten bunların ön yapısı var. Alperenleri dediğimiz öncü erenleri zaten Balkanların çoğu arazileri boş.
Bizanslar ile Selçuklunun bir barışık dönemi oluyor. Eski Rumeli dediğimiz o zaman Moğol istilalarında Orta Asya’dan gelen obalar Konya’nın kuraklık üzerine oradaki aç, sefil halleri Bizans ile Selçukluyu bir araya getiriyor diyorlar ki; bunları Balkanlara sevk edelim, oradaki boş arazilerde hem çalışsın, hem de yerleşik düzene alışsınlar. Çünkü Türklerin kaderi Müslümanlığı kabul ediyorlar, Türkmen adını alıyorlar sonra Yörük adını alıyorlar.
Selçuklunun son dönemlerinde Balkanlara doğru iki devletin mutabakatı halinde geçişler de oluyor.
Türkler burada hiç silah kullanma ihtiyacını duymadılar. Çünkü oradaki elde ettiğimiz mahsulleri helallarımız  (eşlerimiz) hariç hepsini eşit paylaşacağız.
Biz de dedik ki, Müslümanlık bu kadar güzel bir din çoğumuz Müslüman olduk, onların hiç kılıç kullanmasına gerek kalmadan böyle bir anım var.
Daha önce de Kanta Kuzenin oğlu Bulgarlarda esir kalınca Umur Bey’den rica ediyorlar oğlumu kurtar diye, Umur Bey de kurtarınca Kanta Kuzeni bu sefer Gelibolu’daki kaleyi Umur Bey’e hediye ediyor.
Umur Bey ne kadar da bağımsız da olsa Osmanlı’ya bağlı. Zaten I. Murat geçtiği zaman genelde Çardak üzerinden geçiyorlar Gelibolu’ya, ama teşkilatlar daha da hazırlanmış.
Dimetoka’da falan Kızıldeli’ye bazı fütüvvet ehli kişilere bu araziler veriliyor, çalışın bu ekmeği yiyin.
Bugün Yunanistan’da Seçek Yaylası dediğimiz, Gaziler Tepesi’nde her sene oluyor, o mahsulü elde ediyorlar, diye sonra herkes birleşip mahsulü pay ediyor sonra diyorlar ki, Allah bize bu nasibi verdi bunun şenliğini, bayramını yapalım, Allah’a şükredelim, kurbanlar keselim öyle başlıyor 1370’lerde, zaten yaylanın manası yaz sonu demek yani yaz sonu bayramı.
Seyit Ali Sultan’dan sonra Resul Bahri ondan sonra Mürsel Bali ve Mürsel Bali’nin oğlu Balım Sultan.
Ak Ahmet Baba, Kara Halil Baba bir de Vahdettin Baba hatta Vahdettin Baba zamanında hacca da gitmiş bir yerde istesen de istemesen de Hıristiyanlarla beraber yaşıyorsun bir kültür alış-verişi olacak bundan kaçamazsın. Onların kültüründen bize, bizim kültürümüzden onlara geçişler, etkileşimler olmuş. Çok yerde Nevruz’da Yumurta dağıtma, yeme olayı vardır.
Trakya’da Nevruz Cem’lerinde yumurta muhakkak vardır, belki de onların paskalyasından bize bu kültür gelmiş.
Erkanlarımızı incelediğimiz zaman ben şimdi bu erkanımı Şah Hatayi’nin nefeslerine göre, Pir Sultan’ın nefeslerine göre sürdürüyorum. Şimdi cem birlenir, herkes barıştıktan sonra üç nefesler bölümü vardı; “ilk evvela şu dünyaya Hakk Muhammed Ali geldi, yüz bin erden yüz çevirmez ol şahıma dolu geldiği”  Buradaki doluyu iyi incelemek lazım.
Pir Sultan’dan önce ne vardı da, nasıl oldu.
Balım Sultan geldi II. Bayazıd’ı İstanbul’da dergaha soktu.
Hatta onun öyküsü de vardır, erkana soktuktan sonra diyor ki sana altın veriyorum hediye olarak kabul etmiyor Balım Sultan, sana ne vereyim hediye olarak, sana Sultan ismini hediye edeyim, Balım Sultan da diyor ki, ben de sana Veli ismini karşılığında vereyim.
36 tane Osmanlı padişahına bakıyorsun bir tek II. Bayazıd; Veli olarak geçer. Mehmet Şilli Baba kendisi doktor, Yenibedir’de babalık yapıyor ve Refik Engin, diyorlar ki; onlar mücerret, ben de diyorum ki; Kızıldeli’de musahiplik hep var, bu nasıl oluyor. Çünkü olmasa bu böyle gelmez, benim babaannemden dinlediğim budur. Çünkü yıllarca tekke dervişliği yapmış, Türkiye’ye geliyorlar benim kaynatam da Kızıldeli’de halife babaydı, dedi.
1826’da II. Mahmut Yeniçerileri ortadan kaldırıyor biliyorsunuz.
Aradan 50 sene geçiyor, sıkıntılar devam ediyor.
Derken kendilerini bulamadan 1893 Harbi patlıyor.
Orada da yine bir karışıklık bir muhaceret var tam kendilerini bulmaya çalışırken zaten akıllarında tekke mi kalır, babalık mı, dervişlik mi yani geçim derdi var bu sefer de Balkan Harbi’nde Türkiye’ye göçtüler, Türkiye’de zaten kendilerini yerleşik düzene alıştırana kadar, 1925’de de Tekke ve Zaviyeler Kanunu çıkıyor. Her şey bu defa daha değişik oluyor. Nerde ne bulacaklar.
Merdivenköy’de bir Tahsin Baba varmış ki benim oradan el alalım dediler, geldiler verdiler, köyden Tahsin Baba’dan el aldılar. Sonra biraz daha şey olunca Hacı Bektaş’a gidelim, bir elde oradan alalım, dediler.
Şimdi bunun sıkıntısını çok çekiyoruz.
Kızıldeli’de en üst makam halife baba makamı.
Çünkü tekkenin 24 parça köyü var ama bu köyler 100-200-300 hanelik köy değiller, belki bir mezra gibi.
Hep seçimle gelinmiş yoksa Kızıldeli’nin evlatlarından postnişinlik bugüne kadar gelirdi.
Hep erbabını seçmişler, oraya koymuşlar, bir halife baba seçilmiş o köylere de halife baba el vermiş bu böyle gelmiş. 
Biz de şimdi diyoruz ki, işte Medeni Babalar, İbrahim Manaf Babalar dediler ki biz de seni halife baba seçelim, bu sistem böyle otursun.
Benim de saygım var, Ulusoylar’a ama onlar o misyonu layıkıyla yerine getiremediler.
1994’de Feyzullah Çelebi Hakk’a yürüdükten sonra hepsi bir havada oldu.
Bektaşileri de iki kategoriye ayırmak lazım.
Kızıldeli’yi ele aldığınız zaman, Kızıldeli’nin tekkedeki vakıftaki köylerin yerleştiği yöreler belli.
Bursa’nın; İsmetiye, atıcılar, Uzunköprü’nün Yeniköyü, Umurca, Beyköy, Kırklareli İslambey köy, Silivri Ortaköy mesela Firüzköy’de Kızıldeli Ocağı’na bağlı ama kazamız Ortaköy bizim.
Uzunköprü’nün Çobanpınar gibi köylerde şimdi çok acı hepsi kapalı.
Mesela Silivri Ortaköy’e ben bakıyorum, Babaeski Kumrular Köyü’ne ben gidiyorum. Firüzköy’de Gürbüz Baba var, Yeniköy’de İbrahim Manaf Dede var.
Mesela Musalca tartışılır Ali Osman Dede ve Mustafa Dede var biri diyor ki, Seyit Ali Sultan’a bağlıyız, diğeri diyor ki Odman Baba’ya bağlıyız. Onları da çözemedim ben. Seyit Ali Sultan’a bağlıysan mesela Bursa’ya gidin, bizim Ortaköy’ün cemine gelin, çok az fark olsa bile cemin ana temaları aynıdır.
Tekkeden gelen Mehmet Ali Efendiler vardı, Halil Ağalar vardı işte dedemlerin ama o belgeler de öyle bir hale gelmiş ki benim musahibimin babası vardı tahsildar Turgut Dayı, haydi Turgut Dayı şurdan şunu çıkar buradan bunu çıkar şimdi elimde yürüttüğüm Kızıldeli Erkanı var.
Bir nüshasını hazırladım diyelim ki, Birlik Cem’inde hangi nefesler söyleniyor, hangi dualar, musahip kurbanında hangileri bunları toparladım.
Babaannem çok diplomat bir kadındı, hikayesi de olsa anlatacağım sizlere; Kızıldeli kerametini gösterdi, nasıl oldu nene dedim, bu gözler bunu gördü, nasıl gördü, tekke de kalkıyor gece tuvalete sultanlarımız, sultanlarımız diyorlar sultanlar göstersin bakalım kendilerini başlıyor işemeye, tekkenin birkaç tane çıkış kapısı var birinden çıkarken bir adımını atmış dışarı bir adımı içerde kalmış, oğlum bu gözler bunu gördü, derdi babaannem. Yığıldı kaldı orada, baktık ki ağzı iyice yamulmuş bir tarafına da felç gelmiş orada öylece kaldı, derdi.
Bunu böyle duydum; Kızıldeli kerametini gösterdi mi göstermedi mi?, diye.
Kızıldeli Erkanını şöyle sınıflandırdık; erkan nefesleri bir de destur nefesleri her zaman söylenen.
Mesela cem sürülürken nasıl ki namazda şu dua okunacak bu dua okunacak bizim bu erkanda cem şeriatında bu klasikleşmiş.

12. 3. 2005

 

 

 

 

Yunanistan Kızıldeli Sultan Dergahı Ziyareti ve
Kasım Kurbanı Etkinlikleri
(2005)

Geçen sene olduğu gibi bu sene de CEM Vakfı adına gerçekleştirdiğimiz gezimiz ve katıldığımız etkinlik oldukça yararlı geçti. Soydaşlarımızla tekrar buluşmak, konuşmak, kaynaşmak bizi çok mutlu kıldı.

Geçen sene olduğu gibi bu sene de tabiri tacizse ucu ucuna yetiştirdiğim vize işlemleri ve soğuk bir sonbahar İstanbul’unda konsolosluk önündeki beklemelerim uzadıkça, aslında heyecanım da artıyordu. Öyle ki tam anlamıyla oraya nasıl ulaşabileceğimizi bile daha netleştirmeden bir gün sonra yapılacak etkinliğin vizesini almak, çok yakın olmasına rağmen bazen çok uzaklardaymış gibi hislere kaptırıldığımız Yunanistan ve komşu sınırı, bir mitolojik efsaneler diyarındaki erenler ereni, hemi de alp eren Seyyid Ali Sultan’ı ziyaret edebilmek umudu, toprak altındaki bir filiz gibi canlanıyor içinde.
Keşan ve oradan İpsala’ya ulaşımımız günümüz koşullarına göre eski bir otobüsle, oradan sınır kapısına varmamız ise bir az duyan taksicinin kendi kafasına göre uyguladığı para politikasıyla bir parça pahalı da olsa ne gam! Abidin Harman’la çok mutluyuz. İşlemlerimiz sorunsuz hallediliyor ve Seyyid Ali Sultan Koruma Heyet Başkanı Hasan Çengel ta evinden kilometrelerce yol kat edip bizzat kendisinin gelmesiyle birkaç saatte ulaşıyoruz, Ruşenler Köyü’ne.
Geç zamana kadar sohbetler, muhabbetler yine Kızıldeli Sultan hakkında, yine Türkiye’deki Alevilik-Bektaşilik konularındaki gelişmeler üzerine, yine dostluk, kardeşlik üzerine. Ama bu sefer yine bizi hüzünlendiren bir anıyı birlikte yaşıyoruz. Rahmetli Ahmet Hezarfen’le buraya nisan ayında da gelmiştik, aynı evde, aynı kanepede sohbet etmiştik. Ahmet Hezarfen çok içten, samimi bir şekilde gözyaşlarını dökerken, bu şimdi gurbet olan eski vatan topraklarında, soydaşlarımızın yanında olmaktan aldığı hazzı hiçbir şeyden almadığını söylüyordu. O anda oradaki herkes duygulanmış, ne yapacağını bilemez olmuştu. Seksen altı yaşındaki pir-i fani Ahmet Hezarfen yüzyılların özlemini, bu çile çekmiş soydaşlarımızla giderirken Türkiye’den buraya ulaşan bir barış güvercini gibi kanatlarıyla tüm insanları kucaklıyordu. Bizler de şimdi o anları hatırladıkça ev halkıyla birlikte yine duygulandık.

8 Kasım 2005

Her gezide  ve her zaman olduğu gibi çok erkenden kalktım. Abidin Harman’la birlikte bir an önce Seyyid Ali Sultan Dergahı’nı, Türbesi’ni ziyaret etmek için can attık. Sabahın seherinde yapraklarını türlü renklere büründürdüğü sonbahar içinde ama güneşli, ama sıcak bir havayla karşıladı yine bizleri Kızıldeli Sultan.
Dergah’ın avlusunda hem de tam merkezindeki tarihi dut ağacı tümden sarıya kesmişti, gözlerimiz kamaşıyordu.
Civardaki tüm tepelerdeki, dergahtaki bütün ağaçlar dahil olmak üzere sonbaharın cümbüşüne kendilerini bırakmışlardı.
Kaçırılmayacak manzaralar.
Her zamanki gibi kameram ve fotoğraf makinem görevlerinin bilincinde çalıştılar.
Daha sonra yola gönül vermişlerden Ali Bey’le, türbeyi ziyaret etmek için yola koyulmuşken, türbenin önünde seksen yaşındaki Mehmet Karapancar isimli bir soydaşımızla karşılaşıyoruz. Oldukça hoş sohbet olan Mehmet Amca, çok küçük yaşlardan beri burayı ziyaret ettiğini, dergaha ziyaretlerin hiçbir zaman kesilmeden devam ettiğini söylüyor.
Daha sonra ise Abidin Harman eren ve evliyalara yakışır bir şekilde dualar ediyor, Kuran okuyor.
Bu sene nisan ayından bu yana gerek türbede, gerekse dergah çevresinde bazı farklılıklar görüyorum.
Bir kere Kızıldeli Sultan’ın türbesi içindeki mezar üzerindeki dikdörtgen şeklinde korunaklar bu sene kaldırılmış, yerlerine bir buçuk metreden daha yüksek bir mermer lahit yapılmış.
Yine tarihe yenik düşmüş bulunan Dergah’ın dış avlu duvarları onarılmaya başlanmış, bu konuda hayli yol alınmış.
Bunun yanı sıra dergaha giriş kapısı dikkatimizi çekiyor. Giriş kapılarının 12 olduğunu söyleyenler oluyor. Bugün ise bunlardan birisi tümüyle onarılmış, aslına uygun bir şekilde inşa edilmiş. Ayrıca sadece dış avlu duvarlarının değil, iç avludaki bazı yıkılan, bozulan taş duvarların da yapıldığına şahit oldum.
Dergahı çepeçevre tekrar tekrar gezerek, çekimler yaptım.
Derken aynen geçen sene olduğu gibi, bu sene de Bulgaristan Haskova ve Kırcaali bölgelerinden soydaşlarımız teşrif ediyorlar.
Bir otobüs dolusu insan, yeni yapılan giriş kapısından içeri girdiler. Teker teker tümü bölge insanı tarafından karşılandı. Hasret giderildi. Daha sonra hep birlikte türbe ziyareti yapıldı. Okunan dualar, Kuran’lar, söylenen nefeslerle insanlar hem hal oldular. Ayrıca adak olarak, nezir olarak dergaha getirilen çeşitli eşyalar ve para şeklindeki yardımlar türbeye bırakıldı.
Bunun ardından misafir evine geçen konuklar ve onları karşılayan ev sahipleri ve Türkiye’den giden bizler yine kaynaşmanın örneklerini sergiledik.
Kızıldeli Sultan’ın önemi, ziyaretin amacı, Kasım Kurbanı Etkinliğinin önemine ilişkin kısa konuşmalardan sonra, Hasan Ali Osman Baba’nın çaldığı saz eşliğinde Haskova ve Kırcaali Semahları dönüldü. Bu şekilde saatler geçti.
Daha sonra hep birlikte esas Kasım Kurbanı etkinliklerinin yapıldığı ve dergaha çok yakın bir mesafedeki tepeye vardık. Mürsel Baba Sırtı olan bu alanda bir Pazar kurulmuştu.
Geçen sene hava çok soğuk olduğu için etkinliğe katılım düşükken, bu sene havanın çok güzel olması nedeniyle katılımda bir artış vardı.
Söyleştiğimiz insanlar bu alış/veriş işinin son zamanlarda ortaya çıktığını, daha önce böyle bir şeyin olmadığını söylediler. Burada büyük bir Pazar kurulmuştu. Daha çok dayanıklı tüketim eşyalarının satıldığı bu Pazar yerinde her yaştan insana rastlamak mümkündü. Buraya üçüncü gelişim olduğu halde, bir çok soydaşımızın Abidin Harman’la birlikte bize sevecenlikle yaklaşmaları beni sevindirdi.
On üç büyük kazan et harlı ateşler üzerinde dumanları tüterek pişerken, insan karşı tepeleri, tepelerdeki köyleri, ağaçları, insanları, buradaki inancı, hayatın devinimini, kuşları, inekleri, yakılmak için kesilip yığın yığın biriktirilen odunları, kara kış bastırınca yapılacak sohbetleri düşünmeden edemiyor.
Öyle ki güz çiğdemleri fışkırmış ağaç altlarında, eski dostlar buluşmuşlar koyu sohbetlere tutuşmuşlar, bir yandan cigara tüttürüp, bir yandan acıkan karınlara bir yemek olarak değil de bir lokma olarak, bir ilaç olarak girmek için fokurdayan etlerin enfes kokusu ve bu kurbanları halkın birlikte almalarının verdiği ortaklık ve birlik duygusu insanı bir hoş ediyor.
1300’lü yıllardan beri insanları aynı bereketli toprağın üstünde, aynı kutsal gök kubbenin altında renk, din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden buluşturan Kızıldeli Sultan Hazretleri, yine ululuğunu gösteriyordu.
Aynı sofranın başında Alevisi, Sünnisi, Hıristiyanı, Yunanı, Türkü, genci, yaşlısı, Bulgaristan’da yaşayanı, Türkiye’de yaşayanı, Yunanistan’da yaşayanı ile Türkler buluşabiliyordu. Nihayetinde ilk yurt dışı görevini yerine getiren Türkiye’nin Gümilcine Başkonsolos Vekili genç mülkiyeli kardeşimiz yanında eski milletvekillerinden Mustafa Mustafa, Yunanlı araştırmacı  Giorgos Mavrommatis (Yorgo), Rodop Rüzgarı’nın değerli sahibi İbrahim Baltalı, ismini hatırlayamadığım  diğer birçok katılımcı buradaydı. Bu arada Bulgaristan’dan Haskovo Bölgesinin ünlü babası Hasan Asarlı da konuklar arasındaydı.
Bu sofra erenlerin Hakk sofrasıydı.
Bu sofrada açlar doyacak, susuzlar kanacaktı.
Değil Zeus’un kutsal nefesi tüm kutsalların nefesleri geziyordu bu tepenin başında. Bu tepe dört nala gelip uzak Asya’dan bir kısrak başı gibi uzanılan, bir bayram sabahı huşu içinde yürünen kutsal ve bereketli kültürler toprağıydı, inançlar toprağıydı.
Seyyid Ali Sultan’ın kutsal nefesi, kurumuş dut ağacını yeşerten ölümsüzlük iksiri, ölümsüzlük meyveleri bu havadaydı, bu sudaydı, bu topraktaydı, bu ateşteydi.
Bu kutsal ateş hiçbir zaman sönmemişti. Hiçbir güç bu ateşi söndürememişti.
Şimdi Yunanistan topraklarında kalsa bile sonsuzluk alemine kadar insanlığın bu ölümsüz kalesi ayakta kalıp, tüm dünyayı değerleriyle aydınlatmaya devam edecekti.

Aynı akşam gün batımında tekrar dergaha geliyoruz. Burada bu sefer güneş batarken dergahın görüntülerini alıyorum.
Bizlere refakat eden Ali Pençal (29) arkadaşımızla sohbet ediyoruz. Konuya duyarlı ve meraklı olan genç arkadaşımız oldukça bilinçli birisine benziyor. Özellikle Abidin Harman onunla sohbete önem veriyor ve sorularını uzun uzun yanıtlıyor. Daha sonra yanımıza diğer arkadaşlar geliyor. Onlarla da sohbet ediyoruz.
Aynı akşam Hasan Çengel’in evinde devam ettiğimiz sohbetimize Ruşenler Köyü Cemevi’nde devam ediyoruz.
Burada halkın yoğun katılımı oluyor. Ayrıca Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızın da katılımıyla cemevi tıklım tıklım doluyor.
Mehmet Koç Dede’nin konuşmalarıyla açılan sohbetimizde özellikle Abidin Harman Baba’nın halkı aydınlatan konuşmaları ilgiyle dinleniyor.
Bu arada Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımız yine sazlarıyla nefesleri ve semahlarıyla akşamki muhabbeti renklendiriyorlar, daha da anlamlandırıyorlardı.
Abidin Harman’ın konuşmaları Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızı uğurladıktan sonra da devam etti, gece yarısına kadar sürdü.
Sonra teker teker tüm gelen canlarla sarılıp öpüşerek bir daha buluşmak üzere onlardan ayrılıyoruz.

9 Kasım 2005

Ricamı kırmayan ve gününü arabasıyla birlikte bize ayıran Abdi Pençal (55)’in refakatiyle Yunanistan’da birkaç ziyaretimiz daha oluyor ve gezimiz daha da içerik kazınıyor.
Benim temel merakım ve öğrenmek istediklerim; bölge insanı nasıl bir ortamda, nasıl bir coğrafya üzerinde yaşıyorlar, neler ekip/biçiyorlar, nasıl geçiniyorlar. Yani çevre ve yaşam şartları nasıl?
Sabah erkenden kalkıp yola çıkıyoruz. Yine uğrak yerimiz Kızıldeli Sultan Dergahı. Duasız, destursuz yola çıkmak istemiyoruz.
Bu arada Abdi Pençal’la sohbet ediyoruz. Kendisi Yunanistan’da Türklerin haklarını almak konusunda verdiği mücadelelerle anılıp ölümsüzleşen isimlerden eski milletvekili ve dava adamı Sadık Ahmet’in yardımcılarındanmış.
Abdi Pençal Türklerin, Müslümanların, Alevi-Bektaşilerin haklarını almak için bazı arkadaşlarıyla bölgede mücadele etmiş isimlerden birisi. Bu uğurda çok gözaltına alınmış, hapis yatmış. Sadık Ahmet’in yiğit bir önder, toplumunun özünden çıkmış bir kahraman, dürüst bir insan olduğunu söyleyen Pençal, onunla çalışmaktan çok gurur duyduğunu, ölümünün arkasındaki sırrın hala aydınlatılamadığını ama ölümüyle ilgili şüphelerin ortadan kalkmadığını dile getiriyor.
Kendisi çevreyi iyi tanıyan Pençal aynı zamanda uzun yıllar SEÇEK Kültür Derneği Başkanlığı yapmış. Şimdi ise Seyyid Ali Sultan Koruma Heyeti Yönetim Kurulu üyesi.
Şu anda Dergah’ın bakım işlerini yapan ve burayı koruyan türbedar konumundaki Müslüm Çolak’la da söyleşiyorum. Aslında yöre ve dergah hakkında belli bir bilgi birikimi olan Çolak benden daha detaylı bilgi alabilmeniz için daha beş/on sefer buraya gelmeniz gerekir, ayrıca burada bir müddet de kalırsanız iyi olur, diyor. Ben de keşke, nerede o fırsatlar, diyorum. Gün ola da odunları kesmeye (yanlışlıkla ayağımı kesmessem), tarla işlerinde sizlere yardım için birkaç ay, belki günün birinde temelli burada kalmak isterim, diyorum. O da memnuniyetle, her zaman kapımız açık, diyor.
Bu duygularım aslında benim içten, samimi duygularım. Böyle bir ulu dergahta zaman zaman ya da hayat boyu hizmet vermek dünyanın en onurlu işlerinden birisi olurdu. 

Babalar Köyü

Çok engebeli olmasa da inişli/çıkışlı yolları tepeleri aşarak, önceki gün etkinliklerin yapıldığı yüksek tepeden aşağı inerek benzersiz doğa içinden Babalar Köyü’ne varıyoruz. Burası da bir Alevi/Bektaşi köyü. Evleri oldukça dağınık olan köyün nüfusu aslında çok fazla değil. Ama evler yeni. Karadeniz Bölgesi’ndeki gibi dağınık mahallelerden oluşan köydeki cemevini ziyaret ediyoruz. Aynen Ruşenler Köyü’ndeki gibi üç dört yüz kişilik olarak inşa edilen cemevi çevreye hizmet verecek şekilde yapılmış. Daha doğrusu burada bir ziyaret varmış. İnsanlar kurban kesiyorlarmış. Şimdi ise ziyaretin hemen yanında, ihtiyaçlardan dolayı hem mutfağın, hem kurban kesimhanesinin de bulunduğu bir cemevi yapılmış. Cemevinin avlusunda ise eski yazılı taşların olduğu mezarlar var. Ayrıca cemevinin hemen yanında özel bir arazi için de tarihi mezarlar görülüyor. Abdi Pençal insanların çok eskiden beri buraları ziyaret ettiklerini, buranın kutsal bir yer sayıldığını söylüyor.
Bizlere refakat eden ve Türkiye’de okumuş genç bir bayan arkadaşım ise gençlerin olaya çok ilgi duyduğunu, bu konuda kendilerine destek olunmasını istediklerini söyledi.
Yine inişli çıkışlı yollardan tepeler aşarak Büyük Derbent’e  (Makro Dereio) varıyoruz. Abdi Pençal’ın evinde birer kahve içiyoruz. Burası Alevilerle Sünnilerin ortaklaşa yaşadıkları bir şirin belde. Gözümüze ilişen ise kasım patları başta olmak üzere birçok türden çiçeğin her evin bahçesinde oldukça bol olması aynen tüm yöre köylerinde ve evlerinde olduğu gibi. Ayrıca burası meyve konusunda da oldukça verimli bir yer ayva, nar... her çeşitten güz meyvesini kendileri yetiştiriyorlar.
Bölge insanının aslında ekonomik durumu pek iç açıcı değil. Öyle çok verimli tarım alanları da fazla yok. Daha çok hayvancılık ve küçük tarlalarda kendi ihtiyacını bile karşılayamayan ekim/dikim işleriyle uğraşıyorlar. Gençler büyük kentlere göç etmenin yollarını arıyorlar. Yaşlıların aldıkları emeklilik parası ise geçimlerine bile yetmeyecek düzeyde. 

Nefes Baba Türbesi

Daha sonra ise Dedeağaç (Alexandroupolis) Vilayeti yakınlarındaki Ilıca Köyü (Lotra)’nün dışında bulunan ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi dahil birçok kaynak eserde ismi geçen ve çok yüksekçe bir tepenin üzerinden Ege Denizi’ni gören muazzam güzellikteki Nefes Baba Dergahı’na ulaşmak için hızla yol alıyoruz.
Yaprakları bir güz şarkısı gibi hüzünlü ağaçlar altından geçerken, Batı Trakya’nın ne kadar güzel ve eşsiz bir bölge olduğunu bir kez daha görüyorum.
Yol boyu ormanlık alanları, vadileri, tepeleri aşarak hedefimize ulaşıyoruz. Aynı zamanda kaplıcalarıyla da ünlü yörede birçok küçük otel de kurulmuş.
Ana yoldan içeri saptığımızda ise bizi bir sürpriz karşılıyor. Yunanca harflerle “Manastıra Gider” yazan bir levhanın yanından bir dağ yoluna sapıyoruz. Oldukça bozuk olan yoldan ilerlerken çevreye hakim tepeye vardığımızda şimdi türbesinden de binalarından da artık eser kalmamış bir ören yerine çıkıyoruz.
Bir su sarnıcının yanında yeni yapılmış bir beyaz badanalı binayla karşılaşıyoruz. Bu sonradan yapma uyduruk bina bir manastırmış! Manastıra benzer yanı olmasa da, yüzlerce resim, fotoğraf, ikona benzeri simgeleriyle bir Hıristiyan ziyaret mekanına sonradan çevrilmiş bu yapı büyük ihtimalle Nefes Baba’nın türbesinin bulunduğu yer veya bir başka yapı tahrip edilerek yapılmış bir bina.
Binanın hemen yanında çok büyük bir haç ve büyük bir Yunan bayrağı büyük tepenin kayalarından tüm bölgeden görülecek şekilde endam ediyor.
Çevreyi gezince çok kalın duvarları olan bina kalıntılarını, bu arada çok derin bir kuyuyu, bir büyük dibeği görüntülüyoruz.
Keskin bir sırt üzerinde oldukça düzgün bir alan üzerinde kurulu bu dergah muhtemelen çok işleyen bir inanç ve kültür merkezi olarak uzun zaman halka hizmet vermişken şimdi yok olmuş, yok edilmiş bir tarihi hatıra olarak hüzünle bizlere bakıyor.
Durum karşısında ne Abidin Harman Baba’nın, ne Abdi Pençal, ne benim yapabilecek bir şeyimiz yok.
Türbe yakınlarında kalan tek Türk ailesinden daha fazla bilgi alabiliriz, diye aşağı iniyoruz. Çevrede gördüğümüz tarlalara, koruya bakarak belki de bir zamanlar dergahın arazileriydi buralar, diyoruz.
Bizi çok sıcak karşılayan Türk ailesinin bahçesine adım atar atmaz, daha sandalyeye oturmadan hemen avluda bir kadın beliriyor.
Saçları röfleli olduğu halde, başını sıkı sıkı kapatan bizlere sert ve soğuk bakışlar yönelterek bir düşmanmış gibi bakan bu kadının gelmesiyle ortamın havası birden değişiyor. İlk önce komşu olarak bir şey isteyecek diye, düşünülse de, biraz sonra ziyaret sebebi anlaşılıyor. Bizlerin kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı Yunanca Türk aileye soran bu kişi, Abdi Pençal’la daha konuşmaya başlamadan lafa bozgunculukla giriyor ve Nefes Baba diye bir şeyin olmadığını buranın bir manastır olduğunu söylüyor. Ev sahibi bayan ise “bu kadın geldi, önümüz kesti” diye Türkçe derdini anlatınca, Abidin Harman’la biz kadının bilinçli bir şekilde bizi takip edip, buraya geldiğini amacının başka bir şey olduğunu fısıldaşıyoruz, daha doğrusu dilimizle değil de gönlümüzle birbirimize söylüyoruz.
Neyse Abdi Pençal da lafı uzatmıyor. Ama kadın kalkmak istemiyor. Maalesef bazı konularda bilgi alabileceğimiz bu aileden yararlanamadan oradan ayrılıyoruz. Fakat ziyarette edindiğimiz bir bilgi ise, çok yoğun bir şekilde Türklerin burayı bir kutsal ziyaret yeri olarak bilip her zaman gelip burada kurban kestikleri şeklinde oluyor.
Abdi Pençal bizleri sınırdan geçiriyor, bir fedakarlıkta daha bulunup zorluk çekmeyelim, diye Keşan’a kadar ulaştırıyor.
Sonra bizler İstanbul’a hareket ediyoruz.
Her gezide olduğu gibi bu gezimde de yine birçok şey öğreniyorum. Yeni insanlarla tanışıp, kaynaşıyorum. Bu önemli ve anlamlı toprak parçasına bir kez daha gelmek beni gururlandırıyor.  Ama ziyaretlerin çok kısa olması verimli geçmesini engelliyor. Uzun ve araştırmaya dayalı gezilerle, Balkanlar özelde Batı Trakya’yla ilgili  daha çok öğrenecek şeyimiz olduğuna inanıyorum.
İnşallah yeni gezilerle yeni bilgiler edinip, yeni insanlar tanırım diye gönlümden geçiriyorum.

 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (231) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 6669 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Kızıldeli Sultan Ocağı Dedeleri ile Söyleşiler Yazdır

YUNANİSTAN’da
SEYYİD ALİ SULTAN
(KIZILDELİ) DERGAHI
ZİYARETİ VE TÜRK-YUNAN DOSTLUĞU*

Ayhan AYDIN
Yunanistan, 21/22 Kasım 2004

Seyyid Ali Sultan Tekkesi Vakfı Koruma Heyeti Başkanı Hasan Çengel’in, henüz yasallaşmamış olsa da, çok ciddi çalışmalar yapmak istediği görülen Heyet adına bize ilettiği davete uyarak, 20/23 Kasım 2004 tarihleri arasında Yunanistan’daki Batı Trakya Bölgesine, CEM Vakfı adına yaptığımız gezi gerçekten dolu dolu geçti.

Ey benim sevdiğim hem iki gözüm
Salın bizi erenlere gidelim
Cümlenizden budur naz ü niyazım
Salın bizi erenlere gidelim

Akdeniz’i seyredelim yalıdan
Tanrı Dağı kurbünden, Gelibolu’dan
Otman Baba üstü Kızıl Deli’den
Salın bizi erenlere gidelim

Kızıl Deli erenlerin yolu ya
Oradan uğradık Gelibolu’ya
Erenler serveri Bektaş Veli’ye
Salın bizi erenlere gidelim

Destur aldım ben Mustafa Baba’dan
Emir Geldi bana sırrı Hüda’dan
Aşık göründü (Mahremoğlu) Geda’dan
Salın bizi erenlere gidelim...
Mahremoğlu

Dedeağaç (Alexandroupolis) Vilayeti’ne bağlı yörenin büyük köylerinden Ruşenler’e ulaşmak için Türkiye sınırı boyunca yani Meriç’i izleyerek ve Anavatanımıza çok benzeyen tabiat örgüsü içindeki Sofulu (Sofliyan) ve Küçük Derbent’i (Mikro Dereio) geçtik.
Şaphane Dağları -tarihi belgelerde Tanrı Dağı ve yerel kullanımda Koca Yayla Dağları- denilen  dağların eteğinde ve meşhur Seçek Yaylası’na yakın bir alanda bulunan buradaki Türk köylerinin önemli bir kısmının zamanında Kızıldeli Sultan Dergahı Vakıf arazileri içinde olduğunu biliyorduk.
Fakat Seyyid Ali Sultan Dergahı’nın ve bu köylerin, ismini çok sık duyduğumuz ve artık Kızıldeli Sultan’la özdeşleşen Dimetoka’dan (Didimotiho) altmış kilometre uzakta bulunduğunu şahsen ben bilmiyordum.
Nihayetinde içinde birçok Türk tarihi eserinin de bulunduğu Dimetoka’ya (Didimotiho) bu ziyaretimizde istememize rağmen uğrayamadık.
Seyyid Ali Sultan yani diğer ismiyle Kızıldeli Sultan Dergahı’nın Vakıf arazilerinin çok büyük olduğunu, bu araziler içinde elli civarında köy olduğunu, yüzlerce hayvanıyla, ormanlık alanıyla, tarlalarıyla, çeşmeleriyle bu Dergah’ın Vakıf mallarının  çok bol olduğunu birçok kaynaktan bu arada yine değerli tarihçi Ahmet Hezarfen’in Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden çevirdiği belgeler aracılığıyla öğrenmiştik.

Trakya ve Mübadeleler

Elimizden aldılar evlerimi. Mutsuz
Yıllara rastladık; savaşlar, yıkımlar, gurbet;
Avcı bulur bazen göçebe kuşları
Bazen bulmaz; av boldu
Benim zamanımda, çok kişiyi alıp götürdü saçmalar;
Ötekiler durmadan döner ya da çıldırır sığınaklarda.

Bülbülden söz etme bana, ne de tarlakuşundan
Ne de kuyruğunda ışığa sayılar yazan
Küçücük çobanaldatan kuşundan;
Fazla bir şey bilmem ben evler hakkında
Evlerin de bir ırkı olduğunu bilirim, hepsi o kadar.
Henüz yeniyken daha, günün saçlarıyla
Oynayan küçük çocuklar gibi bahçelerde,
Rengarenk pancurlar, parıltılı kapılar
İşlerler günün üzerine,
Değişirler mimarın işi bitince,
Büzülürler, ya da gülümserler, hatta inatlaşırlar
Kalanlarla, ayrılıp gidenlerle
Dönecek olanlarla, dünyanın uçsuz bucaksız
Bir otele dönüştüğü bu zamanda.
...........

Büyük Yunanlı ozan Yorgo Seferis de mübadele sancısını yaşayan yüz binlerce insandan birisidir. 1900 İzmir doğumlu olan Seferis, şiirlerinde bu parçalanmaların dramlarını çok güzel anlatır.
Evler burada sadece tek tek ev şeklinde değil, insan yığınları şeklinde algılanmalıdır. Onun da içinde, on dört yıl yaşadığı İzmir’e ve Türkiye’ye özlem vardır. Onun gibi onlarca büyük ozan ve yazar da bu temaları hem Türkiye’de, hem de Yunanistan’da, Bulgaristan’da çok mükemmel işlemişler, insanların derin duygularına tercüman olmuşlardır.
Bugün Türkiye sınırları içinde kalan ve bizim Trakya Bölgesi olarak bildiğimiz bölge aslında Doğu Trakya.
Bu Trakya’nın bir de batısında yer alan, Batı Trakya bölgesi var.
Coğrafi bakımdan olduğu kadar kültürel bakımdan da birbirini tamamlayan ve aralarında çok büyük tarihi bağlar bulunan her iki bölge insanının inanç, kültür ve yaşam koşullarında çok büyük benzerlikler var.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra kurulan Bulgaristan ve Yunanistan toprakları içinde kalan milyonlarca vatandaşımızın yaşadıkları büyük dramları aslında hepimiz biliyoruz.
Bu dramların yaşanmasında açıkçası bence Bulgar ve Yunan yöneticilerin kadar Türk yöneticilerin de kabahatları vardır.
Mübadelelerde yaşanan büyük sıkıntıların bu yöre insanının üzerinde çok derin yaralar açarak bıraktığı izleri üç günlük ziyaretimde de çok açık bir şekilde görmüş bulunuyorum.
İnsanların vatanı belledikleri, yurt edindikleri topraklardan zorla koparılmaları, atalarının diyarlarından zorla sürgün edilip, hiç bilmedikleri yerlerde zorunlu iskana tabii tutulmaları beraberinde derin elemleri de getirmiştir.
İyi/kötü bir arada yaşamaya alışmış ve aynı havayı soluyan insanları yanlış politikalar sonucunda pek de insani olmayan katı kararlarla sağa/sola savurmanın bedelini maalesef bugün bu zorlukları yaşayan insanlar ve onların çocukları ödemektedirler.
Dünyanın belki de en güzel topraklarının yer aldığı Balkanlar dediğimiz; dağıyla, taşıyla, ırmağıyla, gölüyle, ormanlarıyla, eşsiz manzaralarıyla ve çoğunlukla yaşamları bir felakete dönüştürülen çok farklı etnik yapıdan insanıyla, çok büyük kültürel bir zenginlik olan Türk’üyle, Rum’uyla, Bulgarı’yla, Sırp’ıyla, Boşnak’ıyla, Mekodan’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Alevi’siyle, Bektaşi’siyle, Mevlevi’siyse, Sünni’siyle bir kültürler mozaiği olan bu benzersiz toprak parçasında maalesef birçok savaş olmuş ve yaşanan acılar bugün dahi dinmemiştir.
Bugün bile hala halklar arasında, farklı inançlar arasında, farklı kültürler arasında, yoğun bir soğukluk hüküm sürmektedir.

Türk-Yunan Dostluğu

Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir
Barış.
....
Dünyanın yüzünde yara izleri kapanırken
Ağaçlar diktiğimizde havan mermilerinini kazdığı çukurlara
Yangının kavurduğu yüreklerde ilk tomurcuklarını açarken umut
Ve ölüler kanlarının boşa gitmediğini bilerek
Yana dönüp içerlemeksizin uyuyabildiklerindedir
Barış.
....
insanların sıkışan elleridir barış
dünyanın masasındaki ekmektir
gülümsemesidir annenin.
Budur yalnızca
Başka bir şey değildir barış.

Ve toprakta derin karıklar açan sabahlar
Tek bir sözcük yazarlar:
Barış. Başka bir şey değil. Barış.

Dizelerimin rayları üzerinde
Buğday ve güller yüklenmiş
Geleceğe doğru yol alan trendir
Barış.

Kardeşim,
Barış içinde derin soluk alıyor
Tüm dünya bütün düşleriyle.
Verin elinizi kardeşlerim,
İşte budur barış.
Yunanlı Ozan,  Yannis Ritsos

Birbirine bu kadar yakın, birbirine bu kadar yabancı kaç ulus vardır?
Birbiri hakkında bu kadar ön yargılı kaç insan topluluğu vardır yeryüzünde?
Türkler, Yunanlılar yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı, birbirini tamamlayan aynı emsalsiz güzel tabiat parçasını paylaşmışlar.
Dünyanın en büyük düşünce ve kültür merkezlerinden, yeryüzünün en büyük uygarlıklarının boy verdiği topraklarda yaşayan bu ulusları karşı karşıya getiren gerçek neden acaba nedir?
Denizi mi paylaşamıyorlar? Havayı mı paylaşamıyorlar?
İnadına bir kör döğüş, inadına bir zıtlaşma...
Bunun en önemli nedenlerinden birisi her iki kesimin devlet yöneticilerinin samimiyetsizlikleri, ucuz kahramanlık politikalarıdır. Her iki kesimi de çok uzun yıllar gerilim içinde yaşatmanın kime ne faydası olmuştur?
Neden Yunan’lılar Türk’leri hep sonradan buraları işgal etmiş barbar bir toplum olarak görür? Neden Türkler Yunan’lılara düşman gözüyle bakarlar?
İki temiz, iki köklü ulus yan yana, barış içinde yaşayamaz mı?
Elbette yaşar.
Elbette düşmanlıklar dağılır, toplumlar, uluslar arasında barış güvercinleri gerçekten uçar.
Ege Denizi’nin iki yakasını; çok önceleri yaşamış erenler birleştirmeyi başarmışlar da bugün bizler neden bunu başaramıyoruz?
Bu çok mu zor?
Rum’uyla, Bulgar’ıyla, Arnavud’uyla, Türk’üyle tüm insanları kucaklayan, dergahında kaynayan kazandan yediren, içiren, hiç kimseyi dışlamayan Anadolu/Rum Erenlerden alacağımız hiç mi bir ders yok?
Bizler çabalarsak, bizler iyi niyetli olursak sanırım, ülke yöneticilerinin ucuz politikalarına alet olmazsak, kalıcı barışı da kurmuş oluruz.
Ben de ulusların barışını, kardeşliğini savunan birisi olarak, kendi Türk kimliğimin farkında, bilincinde, yeryüzünün en büyük hazinesinin kendi Türk Dilimin, Türkçe’nin olduğunun farkında olarak, ulusumun haklarını her şartta savunan ve savunacak birisi olarak, bu barış yolunun kurulmasından yanayım.
Dostluk köprülerinin kurulmasından yanayım.
Hiç kimsenin birbirini düşman bellememesinden yanayım.
Türk/Yunan, Türk/Bulgar dostluk ve barışından yanayım.
Her üç ülkenin öncülüğünde Balkanlar’ın tekrar bir barış ve kardeşlik yurdu olmasını diliyorum.
Bu ülkelerde bulunan ve şimdi bence tüm bu ülkelerin en büyük zenginliklerinden olan tarihin bize miras bıraktığı hazinelere sahip çıkarak bu barış ortamının daha hızlı kurulacağına inanıyorum.
Çünkü altı, yedi yüzyıl önce erenler bize yol göstermiş.
En güzel birlikte yaşama örneklerini onlar sergilemişler.
Kaynayan aynı kazanda herkes çorba içebilmiş.
Dergahlarda mihman (misafir) İmam Ali bilinip, ona öyle davranılmış.
Kimsenin, dinine, diline, soyuna, sopuna bakılmamış.
Erenlerin kurduğu ulu yol, bizlere rehber olan, olması gereken güzel bir yoldur.
Bizlere düşen onların miraslarına sahip çıkarak, onlardan dersler çıkararak, sorunları azaltmak, kaynaşmayı çoğaltmaktır.
Bizlerin ataları olarak Balkanlar’a bir barış elçisi olarak gelip, yüzyıllardır buralarda bir aşk ateşinin yanmasını sağlamış, bu ışık kaynaklarının görüşlerini tekrar hatırlamak, tekrar canlandırmak, ulusların yakınlaşmasına da katkıda bulunacaktır.
Ben de biraz da bu duygularla yollardayım.
Ben biraz da bu duygularla bundan sonra da yollarda olacağım.
Uzun zamandır düşündüğüm ve Alevi/Bektaşi İslam anlayışının en ulu şahsiyetlerinden birisi olarak belleklerde yer etmiş Seyyid Ali Sultan’ı makamında ziyaret etmek, ona niyaz etmek, büyük dergahını görmek, burada bu kültür ve inancı yaşatan insanları selamlamak benim için çok ama çok anlamlıydı.
Nihayetinde düşlerim gerçek oldu; CEM Vakfı ve Hasan Çengel sayesinde bu düşlerime kavuştum.
Konuk olduğumuz Hasan Çengel de zaten, Dergah’ın merkezine en yakın en merkezi köy olan Ruşanlar Köyü’nden.

Ruşanlar Köyü
Ruşanlar Köyü’nün aslında Mehrikoz Nahiyesi, Musacık Köyü’nden geldiği söyleniyor. Buradaki Alevilerin çoğunun Pomak olduğu söyleniyor.
Aslında çeşitli nedenlerle sık sık yer değiştiren köylerde yaşam eski şekliyle devam etse de evlerin modernliği dikkat çekiyor.
Ruşanlar Köyü yüz hane civarında insanın barındığı, asfalt yolu ve düzenli evleriyle dikkati çeken bir köy. Köyde beş yüz kişilik bir de cemevi var.
İnsanlar çiftçi olmalarına rağmen bundan fazla faydalanamadıklarını, hayvancılığın da çok şey getirmediğini söylüyorlar.

Aşağı Tekke
Ruşanlar Köyü’ne gelmeden, Aşağı Tekke (Tekye) olarak isimlendirilen ve tarihi kayıtlarda meydanevinin olup ibadetlerin yapıldığı ve birçok hizmet binasının bulunduğu Kızıldeli Çayı denilen derenin hemen kıyısında kurulmuş olan alanı geziyoruz.
Tabii durum oldukça hüzünlendirici; daha önceleri çok daha bakımsız olduğu söylenen ve Seyyid Ali Sultan Tekkesi Vakfı tarafından onarılan, yeni düzenlemeler yapılmaya çalışılan Dergah arazisi içindeki binalarından eser kalmamış.
Çevredeki tüm mezarlıkların ve mezar taşlarının tahrip edildiği alan oldukça bakımsız.
Sadece kime ait olduğu bilinmeyen bir türbe ve kurtarılabilen kırılmış birkaç mezar taşı kalmış bir de ambarları yerden kaldırarak nem almasını engelleyen kalın, bir metrelik taş bloklar.
Yeni yeni kesimhane, tuvalet vd. binalar yapılarak burası da canlandırılmaya çalışılıyor.
Fakat burada bir arkeolojik kazı yapılarak Tekkeye ait çeşitli malzemeler çıkarılabilir. Parçalanmış ve şu anda türbenin üzerindeki blok, kalın ve çok ağır (kiremit yerine kullanılan) çatı taşlarının üzerine konulmuş mezar taşları bir araya getirilerek, bunlar korunarak çalışmalara başlanılabilir.
Buradaki çekimlerimi yaptıktan sonra Ruşanlar Köyü’ne ulaşıyoruz.
Biraz dinlendikten sonra köyün cemevinde toplanan halkımızla buluşmak üzere buraya hareket ediyoruz.
Bir köy sobasının ısıttığı cemevi Hz. Ali’nin, On İki İmamlar’ın resimleri dikkati çekiyor.
Hasan Çengel bizleri tanıtıyor. Bizim konuşma yapmamız isteniyor. Bizler de geliş sebebimizi anlatıyoruz.
Ben CEM Vakfı’nın ve Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın sevgilerini ileterek bir konuşma yapıp inanç ve kültürümüzün yaşatılması gerekliliği üzerinde durdum.
Abidin Harman’ın inanç bazında ve sevgi, saygıya dayanan konuşması geniş ilgi gördü.
Sohbetler uzadı. Lokmalar yenildi. Anaların bizlere ilgisi görülmeye değerdi.
Daha sonra ricalarımız üzerine birçok nefes söylendi. Bu nefes söylemelere kadınlar da katıldı.
Bu arada bölge üzerine ve Kızıldeli Sultan’la ilgili de araştırmalar yapan Harvard ve Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Tarihçi Prof. Dr. Cemal Kafadar da bizlerin geldiğini duyunca cemevine geldi. Onunla da tanışmış olduk. Sohbet ve söyleşiler, nefesler geç saatlere kadar sürdü.
İlk gün buradaki camiayı tanımış olduk. Onlar da bizleri tanıdılar, geliş amacımızı öğrenmiş oldular.

21 Kasım 2004
Bugün bir nevi ziyaretimizin de amacı olan Kasım Kurbanı’na katılacağız.
Her yıl geleneksel olarak yapılan ve bir anma etkinliğinden ziyade buradaki inancın gereği, her sene 8 Kasım’da düzenlenen bir Kasım Kurbanı Etkinliği var.
Biz ilk önce her gezimde olduğu gibi alan çalışmasıyla işe koyuluyoruz.
Bir kere Seyyid Ali Sultan Dergahı’nın Vakıf arazileri, gerçekten de çok büyük.
Tarihte bu alanın onlarca köyü kapsadığı yazıyor. Bugün bile dergaha ait alanın büyüklüğü ilk dikkat çeken husus oluyor.
Ruşanlar’dan sonra Dergah’ın bulunduğu alana doğru, yani tepelik, yaylalık alana doğru erkenden yol alıyoruz.

Saat Makamı
İlk önce bir Saat Makamı’nı geziyoruz.
İnanışa göre canlar Aşağı ve Yukarı Dergahların ayrı ayrı varlıklarından haberdar değilmişler. Aşağı ve Yukarı Dergahlarda yaşamını sürdüren Seyyid Ali Sultan Hakk’a yürüyünce her iki dergahtan iki can bunu haber vermek  için koşarak dergahlardan hareket etmişler.
Öyle bir yerde, habersiz buluşmuşlar ki, bu alan, her iki dergahın tam orta noktasında bulunup, bu nokta her iki dergaha da eşit mesafedeymiş.
Fakat her iki can buluştukları yerde bilinmeyen bir nedenle o an, buluştukları anda, Hakk’a yürümüşler.
Nihayetinde bunu haber alan diğer insanlar gelip bu iki canı yan yana gümüp burada bir türbe yapmışlar.
Nihayetinde Dergahlara gelen her insanın ziyaret ettiği noktalardan birisi de işte bu Saat Makamı denilen yer olmuştur.
Bizler de, vadiyi gözleyen bu iki canın mezarlarını ziyaret ettik. Yakın zamanda yapılan duvarlarla çevrili mezarları şimdi de insanlar ziyaret etmektedir.

Alan Çalışmaları
Ben ilk önce her gezimde olduğu gibi alan çalışmasıyla işe koyuluyorum.
Seyyid Ali Sultan Dergahı’na çıkmadan önce Aşağı Mezarlık da denilen tarihi Bektaşi mezar taşlarının bulunduğu alanı geziyoruz.
Bu sene içinde tel örgülerle korumaya alınan mezarlıktaki on civarındaki mezar taşının durumu neyse ki iyi. Burada yatanlar hakkında halkın bir bilgisi yok.
Uzun dakikalar boyunca tümünün lahtini kameramla ve fotoğraf makinemle belgeleyerek hem arşiv çalışması, hem de bu taşları okumak isteyenlere belgeleme çalışmasını yaptıktan sonra buradan hareket ediyoruz.
Bu mezarlığın az yukarısında bir pınar var. Bu pınarın uzun zamandan beri aktığı söyleniyor. Ayrıca bu pınara çok yakın, küçük bir derenin üzerindeki köprüyü de geçerek bir başka mezarlığa ulaşıyoruz.
Burada onlarca mezar taşı var. Çoğu iyi korunmuş mezar taşlarında teslim taşı, on iki terkli mezar başlıkları ve bazı mezar taşlarındaki süslemeler dikkat çekiyor.
Buradaki mezarların durunu iyi olsa da yine bakıma ihtiyacı var.
Ne iyi ki vakıf burayı da koruma altına almış. Bu mezarlığın yanında ise şimdi tümüyle yıkılmış bir camii kalıntısı var. Çok eskiden burada cuma namazları kılınırmış. Burası Dergah’ın hemen altında düzlük bir alanın yanında.
Az yukarıda tarlalar görülüyor. Anlaşıldığı kadarıyla geniş bodur ağaçların da bulunduğu ormanlık alanın içinde açılan tarlalar Dergah’ın ihtiyaçlarını gideriyordu.
Bu mezarlığın hemen bitişiğinde şimdi yıkılmış olsa da temelleri çok belirgin olan uzun bir duvardan arta kalanlar var.
Bu duvar Dergah’ın doğal sınırlarını gösteriyormuş. Ama bu duvar hangi tarihten kalmış bunu kesin tarihiyle bilen yok.
Aynı şekilde buradaki tüm mezar taşlarını belgeliyorum.
Caminin yanında yine bir başka mezarlık daha var. Diğerine göre daha küçük olan mezarlığın en önemli özelliği Kara Taş denilen büyük kayaların da bulunduğu yazısız veya şekilsiz taş parçalarının bu mezarlıkta olması. Burada sadece bir tarihi yazıyla mezar taşı görülüyor.

Kasım Kurbanı
Bu etkinlikte sadece Ruşanlar değil diğer Alevi/Bektaşi köyleri Hebil Köy, Babalar, Karaüren, Köseler, Kütüklü, Çökekli, Mevsimler ve Alevi-Sünni karışık olan köyler; Büyükderbent, Demirüren, Hacı Ali, Musacık, Salıncak, Taşağıl, Kaypak gibi yerlerden gelen canların da katıldıkları kurban kesimi törenleri var.
Kurbanlar bir gün önceden kesiliyor ve yörenin en yüksek noktalarından birisi olan tepelik bir alanda ama Mürsel Bali’nin türbesinin bulunduğu yerde kazanlar kuruluyor.
Yirmi civarında büyük kazanın kurulduğu görülen alan bizlerin Abdal Musa gibi anma etkinliklerinde gördüğümüz manzaraları hatırlatıyor.
Hediyelik eşyalar, bunun yanında ev eşyalarının da satıldığı, kadınların, çocukların katıldıkları bir etkinlik yapılıyor.
Her sene 8 kasımda yapılmasına rağmen bu sene ramazan dolayısıyla 21 kasımda yapılan etkinliğe yüzlerce insan katılıyor.
Ama bu sene çok soğuk olduğu için katılım önceki senelere göre daha düşükmüş.
Bu sene Kasım Kurbanı çifte bayram diyeceğimiz bir etkinlikle taçlanıyor.
Belki de çok uzun yıllardan beri ilk kez toplu olarak bir başka ülkeden Bulgaristan’dan, Alevi/Bektaşi canlar Seyyid Ali Sultan Dergahı’nı ziyaret etmek ve Kasım Kurbanı’na katılmak için buraya geliyorlar.
Kırcaali ve Haskova yöresinden gelen canlarla Razgrat Cem Derneği Başkanı Veysel Bayram ve Yönetim Kurulu üyesi Ahmet Bey de geliyorlar.
Bu gerçekten de görülmeye değer bir manzara.
İnsanların kültürlerini, inançlarını hiçbir şeyin engellemeyeceğini, yüzyıllar süren bağlılıkları ne savaşların, ne de ülke sınırlarının ayıramadığını bir kez daha görmüş olduk.
2007’de AB. üye olacak Bulgaristan’a, Yunanistan artık vize uygulamıyor.
Her ülke arasındaki ziyaretler buna bağlı olarak artmış.
Bundan biz Türkler de nasibimizi alacağız sanırım.
Zaten bilinen bir gerçek var: Bugün artık Bulgaristan sınırları içinde bulunan geniş bir coğrafyada Kızıldeli Sultan taliplerinin olduğunu biz çok iyi biliyoruz.
İşte artık yeniden bu bağlar kuruluyor.
Artık nezirlerini, ziyaret haklarını Kızıldeli Sultan’a getiren insanların çocukları, torunları yeniden bu kutsal ziyaretlerini başlatıyorlar.
Eminim ki bu bir başlangıç olacak, artık Bulgaristan, Yunanistan, Türkiye arasındaki ziyaretler sıklaşacak; buradaki Alevi/Bektaşi canlar buluşup, kaynaşacaklar, tarih yeniden tekerrür edecek. Bizler umarım bu günleri de göreceğiz.
Balkan coğrafyası öyle büyük bir zenginliği ifade ediyor ki, bizim konumuz gereği Alevilik, Bektaşilik hakkında araştırma yapsak bir ömür az gelir.
Arnavutluk, Bosna/Hersek, Makedonya, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, Moldovya, Hırvatistan, Kıbrıs bunların tümünde Aleviliğin/Bektaşiliğin derin izleri vardır. Buralarda çok köklü bir Alevilik, Bektaşilik vardır, çok büyük türbeler, dergahlar vardır.
Dergahı ziyaret eden ve Seyyid Ali Sultan Türbesi önünde toplanan canlarla kucaklaşıp, hasret gideriyoruz.
Bu arada Haskova’dan Otman Baba Dergahı’ndan Hasan Asarlı Baba’yla muhabbet ediyoruz. Gerek burada bulunan, gerekse Bulgaristan’dan gelen canlara çeşitli sorular yöneltiyorum, yanıtlar alıyorum.
Daha sonra hep beraber Dergah’ın misafirhanesine gidiyoruz. Burada toplanan insanlara hitap ediyorum. Yine burada Hasan Çengel, Mehmet Koç Dede ve Abidin Harman da katılanlara hitap ediyor.
Bundan sonra hep birlikte esas şenliğin yapıldığı yaylaya hareket ediyoruz. Burada kurulan yirmiden fazla kazanda onlarca kurban kaynıyor.
Buradaki etkinliğe yörede ileri gelenlerin yanı sıra Batı Trakya’daki Türklerin haklarını savunarak meclise giren eski milletvekili Ahmet Faikoğlu da katılıyor. Ayrıca Azınlık Seçek Eğitim Kültür Derneği Başkanı Hasan Bekirusta ile birlikte dernek yöneticileri, babalar, Azınlıkça Dergisi ve Rodos Gazetesi sahip ve muhabirleri katılıyorlar.  
Milletvekiliyle bir söyleşi yapıyorum.
Daha sonra hep birlikte Ruşenler Köyü’ne iniyoruz. Lokmalarımızı burada yiyoruz. Cemevinde halka hitap eden milletvekili Ahmet Faikoğlu Alevi’siyle, Sünni’siyle Batı Trakya’daki tüm Türkler’inin bir bütün olduklarını, bugüne kadar kimliklerini yaşatan bu insanların bir arada yine kültürlerini yaşatmaları gerektiğini vurguladı.
Bulgaristan’dan ve civar köylerden gelen insanları uğurladıktan sonra bizler yörenin baş dedesi Mehmet Koç ile birlikte Hasan Çengel’in evine gidiyoruz.

Mehmet Koç Dede
Hemen belirtelim ki, daha önce de birçok kez ifade ettiğim gibi, her dede lafını, genel çoğunluğun kabul ettiği veya yorumladığı şekliyle yorumlamak, anlamak bizi yanılgıya düşürebilir. Aynı şekilde her baba lafı da, çoğunluğun anladığı anlamın dışında kullanılabilmektedir.
Buradaki “dede” de tam bu manada Anadolu’daki ocakzadeliğe bağlı dedelikten çok farklı bir anlam ifade ediyor. Daha doğrusu buradaki dede kelimesi, bu bölgedeki Bektaşilik kurumu içindeki “baba”lık  kurumu anlamında kullanılıyor.
1945 doğumlu baba ilkokul mezunu. Geçmişte yaşadıkları sıkıntılardan bahseden Mehmet Koç söyleşimizde yöredeki inanç uygulamalarını anlatıyor. Kendisine bağlı 6 ocak olduğunu söyleyen Mehmet Koç Dede, ömrümün sonuna kadar bu görevi sürdüreceğim, diyor.
Yine buradaki “ocak” Anadolu’daki ocak kavramının dışında bir anlam ifade ediyor. Buna göre zaman zaman dergah, göl de denilen ve bir köy veya yörede, mahallede bulunan aynı ceme dahil olanları ifade için kullanılan ocak kavramının özel bir anlamı var. Buna göre belli bir ocağa bağlı olanlar, o ocağın dedesine görülüyorlar, pençeden geçiyorlar.
Ruşenler Köyü’ne 30 km. uzaklıkta bulunan Mehrikoz Nahiyesi’nin Kayıpak (Kaypak) Mahallesi’nden (Köyü’nden) olan Mehmet Koç Dede’ye göre; Mehrikoz ismi, Mehriye Kuzu, sonra Mehriyekozu’ya, zamanla da Mehrikoz’a dönüşen bir isim olup bu beldeye bağlı ayrıca Hebil (Ebil) Köy, Salıncak Mahalleleri de varmış. Bu Nahiyede Alevi/Sünni karışık bir yaşam varmış.
Dede’nin Salıncak Köyü’nde 2, Taşağıl Köyü’nde 2, Kaypak Köyü’nde 2 ocağı varmış.
Salıncak Köyü’nden Recep Dede’nin yörenin en son yaşayan ünlü dedesi olduğunu ve şimdi 90 yaşında bulunduğunu söyleyen Mehmet Koç Dede, bölgede Mehmet İsmailoğlu, Ali Nalbant, Ahmet Paşa, Ahmet Nalbant, Hüseyin Babutçu Dedelerin varlığından bahsediyor.
Senede bir kez tüm dedelerin bir araya gelip, baş dede pozisyonundaki, (belki de halife dede) önünde pençeden geçtiklerini, pençe olarak insan elinin kullanıldığını ve buna Pençeyi Ali Aba denildiğini söyleyen Mehmet Koç Dede, dedelerin pençeden geçtikten sonra kendi ocaklarında olan canları da pençeden geçirdiklerini söylüyor.
Ekim ayının ilk hafta cuma akşamı Sultan Kurbanı kestikten sonra birlikler başlıyor, yani cemler başlıyor, diyen Yörenin baş, post babası konumundaki Mehmet Koç Dede, birlikleri her ocağın ayrı ayrı yaptığını, cemlerin de canların isteğine bağlı olarak yapıldığını belirtiyor.
Daha sonra Kasım Kurbanı (8 Kasım’da), Aşure Kurbanı ki, aşure orucunu 12 gün tutan canların, 13. Gün aşure çorbası ve kurbanı yaparak dağıttıklarını belirtiyor. Nevruz Bayramını kutlayan canların bunu 21 Martta yaptıklarını anlatıyor.
Nevruz’da Pençeden geçme olayı yaşanıyormuş.
Müsahipliler müsahip olurken bir kurban keserler, yola giren canlar bir kurban keser, yola girenler eşleriyle girerler ve bir kurban keserler, eğer bir can bir postun hizmetini yüklenecekse bir kurban keser, her sene on iki hizmet sahibi dilerse bir kurban keser ama üç senede bir muhakkak bir kurban keser, diyen Mehmet Koç Dede; yöredeki inanç ve kültür dokusu hakkında oldukça detaylı bilgiler veriyor.
Kesilen kurbanların bağırsaklarının gömüldüğünü söyleyen Mehmet Koç Dede, çok nadir olsa da bekar olarak da yola girenler olduğunu, Recep Dede’nin kardeşinin çok temiz, itikatli bir insan olmasından dolayı bekar olarak yola kabul edildiğini, yola girerken onun da bir kurban kestiğini de anlatıyor.
Kişi öldükten sonra yedisinde, kırkında, senesinde birer kurban kesilir diyen Mehmet Koç Dede, kendi mürşidinin, eniştesi olan Pireli Mehmet olduğunu, Taşal Köyü’nden olan mürşidinden çok şey öğrendiğini aktarıyor.
Sünni’lerin kendilerine Aren (Ahren) dediklerini söyleyen Mehmet Koç Dede kendilerinin kökenlerinin Pomak olduğunu söylüyor.
Buradaki baş dede olan Recep Dede’nin çok yaşlanması dolayısıyla kendisinin baş dede (halife dede) olarak kabul edildiğini çevredeki insanlardan da duyduğumuz Mehmet Koç Dede’ye buna dair elinde bir yazılı belgenin olup olmadığını sorduğumuz da, hayır, yanıtını alıyoruz. Bizim hatırlatmamız üzerine Recep Dede’den sözlü olarak alınan bu onayın, yazılı olarak da alınacağını anlıyoruz.
Aynı akşam tekrar cemevine gidiyoruz. Bu sefer cemevi tıplım tıplım dolu. Gençlerin de yoğun ilgisiyle karşılaşıyoruz. Yine sohbetler açılıyor. Sorulara yanıt veriyoruz. Abidin Harman’ın inanç bazındaki açıklamaları ilgiyle dinleniyor. Ben ise Alevi/Bektaşi inanç ve kültürünün biraz da duygusallığı işin içine katarak zenginlikleri ve birlik-beraberlik düşüncelerini öne çeken bir konuşma yapıyorum.
Aynı gece saat biri gece yatıyoruz.

22 Kasım 2004
Bugünkü hedefimiz Dergahı bu sefer daha detaylı incelemek ve detaylı çekimler yapmak; daha sonra bizleri akşam yemeğine davet eden Büyük Derbent Köyü’ndeki dostlarımıza ulaşmak.
Bu araya da Dimetoka’ya bir kısa geziyi sığdırmak.
Ama tabii ki sohbet olunca planlar bozuluyor.

“Ama her şey yanlış bence, her şey altüst
doğa yeniden doğdu bana.”

Erotokritos’dan alıntı, Viçençoş Kornaros

Büyük Yunan şairi Yorgo Seferis’in Varlık Yayınları arasında yayınlanan ve tüm şiirlerinin yer aldığı Bütün Şiirleri isimli kitabından aldığım yukarıdaki sözleri hak eden belki birçok yer var dünyada. Ama ne yalan söyleyeyim ben Seyyid Ali Sultan Dergahı’nı ziyaret edince zaten ziyaretten önce okuduğum kitaptan bu alıntı öyle denk geldi ki buraya anlatamam. Belki de dünyadaki en güzel inanç mekanlarından birisidir, buradaki alan.
Burayı tarif etmek kelimelere sığacak bir şey değil, aslında. Aslında tam da bu sıralarda özellikle Balkanlar’la ilgili olması nedeniyle ilk kez veya ikinci kez okuduğum kimi kitaplar hem duygularımı, hem de düşüncelerimi coşturmuştu.**
Sabah bizleri ziyaret eden Mehmet Koç Dede’den daha detaylı bilgiler alıyoruz. Sohbetimiz hayli uzuyor, öğleni buluyor.
Dergahı ziyaretimizde de Prof. Dr. Cemal Kafadar’ı misafirhane de buluyoruz. Meğerse tarihçi hocamız burada misafir kalıyormuş. Burada kendine geldiğini ruhen dinlendiğini söyleyen Prof. Dr. Cemal Kafadar’la, biraz sohbetten sonra, bu da herhalde iyi bir fırsat deyip, iki saati aşan bir söyleşi gerçekleştiriyorum.
Daha çok Osmanlı Beyliği’nden önceki Anadolu’nun sosyo ekonomik ve kültürel durumuyla, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu üzerine yaptığımız söyleşiden hocanın bu konularda gerçekten de derin bir bilgisinin olduğunu görüyoruz.
Aynı zamanda Alevilik-Bektaşilik konusunda da önemli bir bilgi birikimi olan Cemal Kafadar’ın tanıyıp sevdiğimiz şu anda Harvard’da doktorasını tamamlamak üzere olan Ayfer Karakaya’nın da hocası olduğunu sohbetle öğreniyoruz.
Aslında Ankara Ötüken İl Halk Kütüphanesi’nde bulunan orijinal Seyyid Ali Sultan Velayetnamesi’ni, Tahrir Defterlerindeki belgeleri ve yine Osmanlı Arşivlerindeki birçok belgeyi inceleyen Cemal Kafadar’ın özellikle Seyyid Ali Sultan’la da ilgili önemli çalışmaları olduğunu öğreniyorum.
En meşhur tarihçilerimizden olan Halil İnalcık’ın Otman Baba Velayetnamesi ile ilgili bir makale yazdığını, aynı şekilde Seyyid Ali Sultan’la da ilgili bir çalışması bulunduğunu da öğrenmiş oluyoruz.
Sohbetimiz ve söyleşimiz çok uzuyor.
Mehmet Koç Dede bizi kırmayıp, çok orijinal olduğuna inandığım nefes okuma geleneğinin bir devamcısı olarak, bu kutsal mekanda bir nefes söylüyor bize.
Daha sonra Dergahı Mehmet Koç Dede’yle birlikte geziyoruz.
Çekimlerimi onun eşliğinde yapıyorum.
Alan çok geniş olunca çekimler bir saatten fazla sürüyor. 
Zaman ilerliyor.
Mehmet Koç Baba bir başka yere gideceği için bizlerden ayrılıyor.
Büyük Dergah arazisi içinde Seyyid Ali Sultan’a ait olduğu söylenen türbenin bulunduğu sonradan onarım görmüş bir yapının hemen yanında fırınlar, aşevi var.
Türbeyle bitişik bir bahçede asırlık ağaçlar altında yine önemli bir mezarlık uzanıyor.
Büyük bir avlu içinde yüzlerce yıllık olduğu hemen anlaşılan çok büyük, her bir dalı bir ağaç kadar olan ve desteklerle ayakta durabilen dut ağacı var.
Sondadan yapılan ve misafirhane olarak kullanılan binanın ön kapısının üstünde yıldız sekillerinin olduğu mermer kabartmalar ve elde edilmiş bazı tarihi işaret ve yazıların bulunduğu kalıntılar bahçede muhafaza edilmiş.
Ayrıca iki adet eski at arabası tekerlekleri de korunmuş.
Büyük avluyu çevreleyen binalardan birisi de, konakevi denilen bir tarihi bina ki iki katlı olup dış sıvaları dökülmüş, zamanında ahşap ağırlıklı bir yapıyken tamirden geçirilerek bugün Dergah’ın bekçiliğini yapan aileye verilmiş.
Mehmet Dede’yi alarak Dergah alanının dışından bu binalara ve çevresine toplu olarak bakıyoruz.
Hemen ormanın içinde bulunan dergahın çevresi geniş tarlalarla çevrili. Hayvanların kapatıldığı basit çevirme, hemen yanında yine bekçilerin ektikleri söylenen bir bostan ki, içinde hayli büyümüş domates, patlıcan, biber vd. sebzeler dikkat çekiyor, yer alıyor.
Ben daha yukarılardan çekim yapmak için dededen ayrılıyorum.
Tüm Dergah binalarını görecek bir yerden ufka uzanan geniş araziyi çekiyorum. Zamanla insan eliyle düzlenmiş olsa da, zamanın da çok iyi seçilerek yerleşilen Seyyid Ali Sultan Dergahı’nın geniş arazisi adeta bir çiftlik olarak, ormanla bütünleşmiş büyük düz tarlalar arasında, ağaçlar arasında, engin bir tepenin döşünde, çevresindeki tepeleri, dağları ve vadileri de görecek şekilde öyle muazzam bir görüntü oluşturuyor ki, sırf buradaki güzellikleri görmek için bile insan buraya gelir, gezer.
Dergah’ta avlunun içinde yine tarihi bir çeşme var.
Çeşmenin çevresi yine Dergah’taki yapılardan kalan tarihi kabartmalı mermerlerle süslenmiş.
Az aşağısında bekçilerin evinin önündeki çeşmenin altında da, yine mermerden bir sunak var.
Bugün yine kazanların muhafaza edildiği ocağın hemen çatısında yine bir kırık mezar taşı parçası görüyorum.
Anlayabildiğim kadarıyla burada Dergah’ın orijinal binalarından ve yapılarından günümüze ulaşmış oldukça çok bol miktarda malzeme var.
Fakat bunlar değerlendirilemediği, korunamadığı gibi çok da bilinçsiz bir şekilde kullanılmakta.
Aynı akşam Cemal Kafadar’ın Türkiye’ye hareket edeceğini öğreniyoruz.
Bizlerin hedefi ise sabah erkenden hareket etmekti. Birlikte düşünüp karar veriyoruz.
En iyisi Hoca’yla birlikte Türkiye’ye gitmek olacak.
Dimetoka (Didimotiho) ziyaretini bir başka zamana bırakıyoruz, zaten zaman hayli geçiyor, akşam oluyor.
Büyük Derbent Köyü’nde Seçek Derneği’nin yöneticilerinden ilkokul öğretmeni Muharrem Bey’in evine misafir oluyoruz. Yemeklerimizi yedikten sonra Türkiye için yola koyuluyoruz.
Yol boyu sohbetimizle Türkiye’ye varıyoruz.
Bambaşka duygularla İstanbul’a varırken, üç gün boyunca devam eden müthiş soğuğun ve İstanbul’a yağan karın, içimde yaktığı aşk ateşini, erenlerin yolundaki yürek yangınlığımı hiçbir şeyin söndüremeyeceğini hissediyorum.
Öyle sevinçliyim ki, ölsem de ne gam. Artık yanı başımda Kızıldeli Sultan’ın ruhundan bir parça hep benimleymiş hissine kapılıyorum.

*CEM Vakfı adına yaptığım geziye, CEM Vakfı Bakırköy Kültür ve Cemevi Birim Sorumlusu ve Baba Vekili Abidin Harman ile Araştırmacı Refik Engin de katıldılar.

**son zamanlarda okuduğum kitaplar:

Yorgo Seferis, Bütün Şiirleri, Tükçesi: Özdemir İnce, Herkül Millas, Varlık Yayınları, 3. Basım Haziran 2004, İstanbul.
Yannis Ritsos, Şiirler, Tükçesi: Özdemir İnce, Herkül Millas, Varlık Yayınları, İkinci Basım, 2000, İstanbul.
Konstantinos Kavafis, Bütün Şiirleri, Tükçesi: Özdemir İnce, Herkül Millas, Varlık Yayınları, İstanbul.
Seyid Ali Sultan Velayetnamesi, Doç. Dr. Bedri Noyan, Ayyıldız Yayınları, 1999, Ankara.
Mustafa Balbay, Balkanlar, Cumhuriyet Kitap, 3. Baskı, 2003, İstanbul.
Ramazan Balkan, Bilinmeyen Gerçekler, Erkanname ve Gönül Yolu, Bay Ajans, Gümüş Matbaası, 1989, İstanbul.
Prof. Dr. Surayia Faroqhi, Anadolu’da Bektaşilik, Çeviri: Nasuh Barın, Simurg Yayınları, 2003, İstanbul.
Ahmet Yaşar Ocak, Mülhitler ve Zındıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, İstanbul.
Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderiler, Türk Tarih Kurumu, (Genişletilmiş İkinci Baskı), 1999, Ankara.
Ahmet Hezarfen, Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkiyalar, (Osmanlı Arşiv Belgeleri) 1. Ve 2. Ciltler, Kaynak Yayınları, Kasım 2002, Mayıs 2004, İstanbul.
Haluk Dursun, Tuna Güzellemesi, Kubbealtı Neşriyat, 2004, İstanbul.
Prof. Dr. Nusret Çam, Yunanistan’daki Türk Eserleri, Atatürk Kültür ve Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, XXI. Dızı-Sayı 8, 2000, Ankara.
İsmail Engin/Havva Engin (hazırlayanlar), Alevilik, Kitap Yayınları, 2004, İstanbul.
İbrahim Bahadır (hazırlayan), Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Alevi Tarih ve Kültürü, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, 2002.
İbrahim Bahadır (hazırlayan), Bilgi Toplumunda Alevilik, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, Genç Ofset, 2003, Ankara.

Seyyid Ali Sultan ve Seyyid Ali Sultan Dergahı

Miz Urum abdalıyız serdarımız Kızıl Deli
Çeşmimizde şu’le-i envarımız Kızıl Deli
Bülbül-ü şeyda biziz gülzarımız Kızıl Deli
Dinimiz, imanımız, ikrarımız Kızıl Deli
Nur-u Ahmet, Haydar-i Kerrarımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

Çekti tigin şeceri şakk etti seng-i mermeri
Söyleden oldur Fırat üstünde ibn-i Mermer’i
Var tavaf eyle Sinop’ta ol dikübdür menmeri
Bu söze ikrar edenler oldular gamdan beri
Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

Ol vilayet ma’deni serdar-ı şah-ı gaziyan
Rahmeti deryasına gark oldu cümle aşiyan
Na’re ursa taba düşerdi zemin-ü asman
Tiğ-i darbından yere geçti, lain-i bed-güman
Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrarımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

Dağ-ü taşı mesken oldu bil ana ey merd-ü Şah
Zümre-i Al-i Aba’nın herbiri bir padişah
Bir muhabbet eylesek bin bir ider bi-iştibah
Men Fakir’e anların oldu mesali secdegah
Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

Zahide şekk şüphe yoktur evliyanın rahına
Cennet-i a’laya irer yüz süren dergahına
Bu kelamı vird idüp şam-ü seherde ahına
Gel beru ermek dilersen ol erenler şahına
Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

Şah Hasan hem Şah-ı şehit ü hem İmam-ü Abidin
Bakır-ü Ca’fer, İamm Kazım, Rıza’dır şah-ı din
Hem Takii-vü Nakii, Asker’dürür şah-ı zemin
Mehdi-i  Sahib-zaman ol evvelin-ü ahirin
Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli

Ey Virani damenin elden koma şahın müdam
Ta olasın gün-be-gün şahın yolunda müstedam
Hubb-u evlad’ın hakkıy çün eylegil anı temam
Kim bu medh’i yad ider şam-ü seherde ya İmam
Nur-u Ahmet, Hayder-i Kerrar’ımız Kızıl Deli
Kande baksak dembedem didarımız Kızıl Deli
Virani
Tarihte Seyyid Ali Sultan veya Kızıldeli Sultan diye anılan şahısların aynı şahsiyet olduğu söylenmektedir.
Ayrıca bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Kırcaali’de de bir Seyyid Ali’den bahsedilmektedir. Her ne kadar bu konular tam teferuatlarıyla meydana serilmemişse de, bugüne kadar yapılan araştırmalar ve çalışmalarla belli neticelere varılmıştır.
Bu konuda Alevi/Bektaiş camiasında Bedri Noyan Dedebaba’nın, Turgut Koca Baba’nın ve Şevki Koca’nın çalışmaları dikkati çekmektedir.
Akademik düzeyde de çeşitli araştırmaların yapıldığını duyduğumuz, Seyyid Ali Sultan, diğer bir ismiyle Kızıldeli Sultan hakkında tarihi bilgilerimiz bulunuyor.
Seyyid Ali Sultan Dergahı’yla ilgili burada kimlerin hizmet yaptığı, ne zaman yaşadıkları, neler ürettikleri hakkında Şevki Koca’nın bir makalesi daha önce Cem Dergisi’nde yayınlanmıştı.
Alevilik/Bektaşilik araştırmacılığının dünya çapındaki uzmanı Ahmet Yaşar Ocak’ın bir başvuru kitabı olan Kalenderiler isimli kitabının gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısında da konuyla ilgili çok önemli bilgiler mevcuttur. (Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik: Kalenderiler (XIV-XVII. Yüzyıllar), Türk Tarih Kurumu, 1999).
Aynı isimli eserde sayın Ocak, konuyla ilgili özellikle arşiv belgeleri düzeyinde çeşitli yayınların daha önce yapıldığını belirtiyor. Bunun yanı sıra önemli bilgileriyle de bizleri aydınlatıyor.
Ayrıca Tarihçi Ahmet Hezarfen’in Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden yaptığı çevirilerle Dergah hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bunların bir kısmı da gerek kitaplarda, gerekse de Hacı Bektaş, Kızıldeli gibi dergilerde yayınlanmıştır.
Ahmet Hezarfen’in birçok belgesiyle birlikte dergahla ilgili birçok nokta aydınlatılmış oluyordu. Bir dergahın yüzyıllar içindeki gelişim seyri de burada iyi tahlil edilebiliyordu.
Bizlerin en önemli isteği tarihin sayfaları arasında kalan bilgilerin açığa çıkması ve tüm dünya insanlığının ortak mirası olan bilgilerden daha fazla istifade edebilmemizdir.
Yukarıda şiirleri de aldığımız,  Bedri Noyan tarafından basılan Seyit Ali Sultan Velayetnamesi “Kızıldeli Sultan” (Ayyıldız Yayınları, 1999, Ankara) isimli eserde Seyyid Ali Sultan hakkında bilgiler mevcuttur.
Ayrıca Şevki Koca’nın Cem Dergisi’ndeki makalesi de detaylı bilgiler içermektedir. (Cem Dergisi, Ocak, Şubat, Mart 2003)
Bunların dışında yöreyle ilgili Yunanlı araştırmacıların çalışmaları olduğunu, ünlü Tarihçi Halil İnalcık’ın da konuyla ilgili araştırmalar yaptığını, Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın da Kızıldeli Sultan’la ilgili detaylı incelemeler yaptığını biliyoruz.
Yaşayan Kızıldeli Süreği hakkında Refik Engin de çalışmalar yapmaktadır.
Şahsen ben de, Kızıldeli Ocağı’na dahil dedelerle söyleşilerime devam ediyorum.

İLAVELER:
Konuyla ilgisi bakımından, Ahmet Yaşar Ocak’ın yukarda bahsedilen kitabındaki aynı başlıklı bölümü ve  Şevki Koca’nın makalesinden bir bölümü buraya aktarmayı uygun bulduk.

Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderiler, Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) ve Seyyid Rüstem, sayfa 89, 89.

B) Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) ve Seyyid Rüstem
XVI. yüzyılın ilk ayrısı ile XV. Yüzyıl içinde yaşadığı anlaşılan bir başka önemli Kalenderi şeyhi de, yine bir derviş-gazi olup, menkabelerin Horasan geleneğine bağladığı Seyyid Ali Sultan veya Bektaşiler arasındaki meşhur lakabıyla, Kızıl Deli’dir. XV. Yüzyılda adına düzenlenen Velayetname-i Seyyid Ali Sultan isimli menkabe mecmuasında, kendisi gibi “yarı çıplak bir Torlak” olan savaşçı bir arkadaşının, Seyyid Rüstem Gazi’nin menkabeleri de hayli geniş yer tutar.
(Msl. Bk. Velayetname-i SAS., ss. 37-38, 42 vb. Bu velayetname Bedri Noyan tarafından, tıpkıbakım ve çeviriyazım olarak itinasız bir biçimde yayımlanmıştır: Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli Sultan) Vilayetnamesi, Ankara tarihsiz, muhtemelen 1991).
Bunlardan anlaşıldığına göre her ikisi de maiyyetlerindeki abdallar ile Yıldırım Beyazid zamanında (1389-1402) Rumeli fetihlerine katılmışlar, Dimetoka ve havalisinin zaptedilmesinde bizzat rol oynamışlar ve nihayet burada kendi kılıçlarıyla ele geçirdikleri bir arazide zaviyelerini kurarak yerleşmişlerdir.
(A.g.e., ss. 2-20. Bu sayfalar arasında Seyyid ali Sultan’la Seyyid Rüstem Gazi’nin fetih menkabeleri bütün teferuatıyla anlatılmış olup, bunlar o zamanki fetih psikolojisini anlamakta bizim için birinci sınıf malzeme niteliğini taşırlar. Gelibolu başta olmak üzere, Bolayır, Edirne, Dimetoka, Şumnu, Rusçuk, Silistre vb. Balkan şehir ve kasabaları etrafında geçen bu menkabelerin, aslında bu iki Rum Abdalı’nın yaptığı gerçek fetihlerin menkabevi hikayelerini yansıttığını, sırf hayale dayanan rivayetler olmadığını düşünmek doğru görünüyor. (bk. İrene Beldiceanu, “La vita de Seyyid Ali Sultan et la sonquuete de la Thrace par les Turcs”, Proceedings of the XXVII th İnternatiolanal Congress Of Orientalists, (Ann Arbor 1967), Wiesbaden 1771, ss. 275-76. Bu makalenin daha geliştirilmiş yeni bir versiyonu için bk. “Seyyid Ali Sultan d’apres les registres ottomans: L’installation de L’İslam heterodoxe en Thrace”, The Via Egnatia under ottoman Rule (1380-1699). Ed. Elizabeth Zachariadou, Rethymnon 1996, ss. 45-59.)
İsimlerinin de gösterdiği üzere, geleneklerin Peygamber sülalesini bağladığı bu Kalenderi şeyhlerinin tarihi şahsiyetleri üzerinde duran İrene Beldiceanu-Steinherr, kendilerinin gerçekten bu fetihlere katıldıklarını teyid etmektedir.
(Bk. “La Vita de Seyyid Ali Sultan”, aynı yerde; aynı yazar, “Seyyid Ali Sultan d’apres les registres ottomans”, ss. 58/59.)
Seyyid Ali Sultan ve Seyyid Rüstem Gazi’nin Peygamber soyuna bağlanmaları, menakıbnamede dikkat çekici bir tarzda vurgulanmaktadır. Rivayete göre Hz. Muhammed bizzat Yıldırım Beyazid’in rüyasına girererk onların kendi soyundan olduğunu, yanlarındaki “Kırk Er” ile yardımına geleceklerini, bu yüzden kendilerine çok itibar gösterilmesini istemiştir. Bu rüyadan kısa bir süre sonra iki şeyh, maiyyetindeki “kırk abdal”la sultanın yanına gelip hizmet sunmuşlar, o da büyük bir saygı ile hizmetlerini kabul etmiş ve Rumeli gazalarına yollamıştır.
(Msl. Bk. Velayetname-i SAS., ss3/4: “Horasan canibinden ve benim nesl-i pakimden Seyyid Ali maiyyetinde sana kırk er gelecek. Anın cümlesi kuvvet ve kudret sahibi veliyullahdır. Rumili’nin fethi anların yed-i himmetindedir. Anlardan tegafül itmiyesin...”.)
Seyyid Ali Sultan’ın etkilerinin, Dimetoka’daki zaviyesi aracılığıyla uzun müddet canlılığını koruyarak bu zaviyenin XVI. Yüzyılda Bektaşiliğin ana merkezlerinden biri durumuna yükseldiğini biliyoruz.
(Bu zaviye hakkında önemli bri takım yayınlar yapılmıştır. Bunlar daha ziyade arşiv kayıtlarının neşri halinde olup, Ömer Lütfü Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” ss. 39/40’taki belgeden başka bk. M. Tayyib Gökbilgin, XV-XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası: Vakıflar-Mülkler-Mukataalar, İstanbul 1952, ss. 183-187; Suraiya Faroqui, “Agricultural activities in a bektashi center: The Tekke of Kızıl Deli, 1750-1830, SF, 35 (19769, ss. 69/96 ve ayrıca I. Beldiceanu’nun makaleleri.)
Şevki Koca’nın bahsedilen yazısından alınan bölüm: (Dimetoka’da Bir Erenler Ocağı Seyyid Ali Sultân-Kızıldeli (Microdorian) Bektâşî Dergâhı Cem Dergisi, Ocak, Şubat, Mart 2003)
Dimetoka Dergâhı dünya üzerinde mücerret hilafet erkânı yapılabilen beş büyük tekyesinden biridir.
Bu nedenle Arnavut muhiblerce “Tegejah Madh” yani Büyük Tekye ismiyle anılır. Dergâh 1’nci Bayazıd dönemi vakfıyyeye sayılmıştır.
Tekyenin Kızıltepe mezrasında türbesi bulunan Seyyid Ali Sultân’ın anısına binaen buraya bir meydanevi inşa edilmiş olup Yukarı Dergâh ismiyle anılmaktadır. Daha çukurda bulunan bir meydan evi de bulunmakta olup aşağı Dergâh denilmektedir. Değerli araştırmacı dostum Ahmet Hezarfen tarafından Başbakanlık Osmanlı Arşivleri titizlikle incelenerek söz konusu Dergâh’ın 1829 tarihi itibarı ile devletçe gasp edilen vakıf ve mamelek envanteri  “Tarih ve Toplum” Dergisi’nin 1999 yılı 189’ncu sayısında deklare edilmiştir. Dimetoka Sancağı’nın, Çirmen (Ormenion) Liva’sında Mürsel Gazi veya Mürsel Baba (Balım Sultân’ın Babası) adına kayıtlı bir Tekye daha bulunmaktadır.
Dimetoka Dergâhı 1826 yılında 2. Mahmud tarafından başlatılan Yeniçeri-Bektâşî Kıtal’inden nasibini almış ve tahrip edilerek kapatılmış, son postnişini olan İbrahim Cefâi Baba ise şehit edilmiştir. Diğer yandan 1807 yılında Hakk’a yürümüş bulunan ve Kruja (Görice) Kentindeki Nepravişta Kasabası’nda kurulu “Abdullah Melcan” Dergâhı’nın ilk postnişini olan Kemâlettin İbrahim Şemimi Baba tarafından Elbasan’da bir meşhuta inşa edilmiş ve yıllar sonra Dimetoka Dergâhı’nın şehit edilen son postnişini İbrahim Baba’nın ismi bu meşhutaya izâfe edilerek “Elbasan İbrahim Cefâi Baba” Tekyesi olarak yad edilmiştir. Cefâi Baba Tekyesinin son postnişini ise önceleri Bağdat Kâzımiye Dergâhı’nın postnişinliğini derûhte eden ve şehitlik dergâhı postnişini Halife Nâfi Baba’dan nasipli, mücerret Halife Selman Cemâli Baba olup bu zât 1943 yılında Hakk’a yürümüştür. Tekirdağ’lı Belediye Başkanı Hasan Cemâli Baba ile genellikle karıştırılır.

Dimetoka Seyyid Ali Sultân Dergâhının Postnişinlik Profili Aşağıdaki Gibidir:

Seyyid Ali Sultân Dergâhı Postnişinleri       Görev Yılları     Vefâtı
Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli)    1385-1387    1402 (1420)
Yağbali Sultân (Yabalı Baba)     1402-1420     1484
Yaren Baba     1420-1445     1445
Balım Sultân     1445-1484 (1487-1499)    1520
Sersem Ali Baba     1499-1520     1569
Ak Abdullah Baba     1520-1559     1596
Kara Halil Baba     1559-1596     1628
Vahdeti Baba     1596-1628     1649
Pakize Sultân (Pak Baba)    1628-1644     1644
Cezbi Abdal     1644-1701     1701
Mehmet Haceti Baba (Hace Baba)     1701-1740     1740
Mehmed Musli Rahmi Baba (Rehmet Abdal)    1740-1765     1765
Mustafa Gurbi Baba    1765-1797     1797
Kara Ali Baba    1797-1813     1813
İbrahim Cefâi Baba    1813-1826    1836

(-) Bu profilik lâhika Djocovıca (Yakova) Dergâhı’nda Postnişinlik yapmış olan, aslen eski Yogoslavya Kosmet iline kayıtlı Kâzım Bakali Sipaho Baba (vefât 1983) tarafından kayıt altına alınmıştır. (Ş. K.)

Seyyid Ali Sultân:
Mısır’da 1879 yıllarında valilik yapan “Ahmed Hamdi Zaza Paşa” CAIRO / 1939’da yayınlanan “Musavver-El E’immet’il İsna-i Aşere” isimli eserinde Seyyid Ali Sultân’ın doğum ve vefât tarihlerini 1307 ile 1402 olarak tesbit etmişse de vefâtını 1420 yılına taşıyan kayıtlarda söz konusudur. Aslen Esterabad’lı Fazlullah Hurûfi (Fazl-ı Yezdân) Hazretleri’nin şakirdlerindendir.
Fazlullah Hurûfi tarafından 1398 yılında intişar ettirilen exotoriquie (enfüsi) aritmetik tevil sistem ve metodolojisine kısaca “Hurûfilik” adı verilmiştir. Bu görüşün savunucuları daima takibat içinde olmuşlardır. Fazlullah Hurûfi Hazretleri Timur-u Gürkan tarafından Azerbaycan’da öldürülmüştür. Yine halifelerinden ünlü Nesimi Hazretleri ise Halep’te derisi yüzülerek katledilmiştir. Seyyid Aliy’yül a’lâ olarak bilinen Seyyid Ali Sultân ve yine ünlü Hurûfilerden Feriştehzede Hazretleri, Fazlullah Hurûfi’nin katli üzerine Kırşehir’e gelerek Hünkâr Hace Bektâş-ı Veli’ye intisab etmişlerdir. Bazı müverrihler bu teze takılmayarak Bektâşîlik içinde Hurûfiliğe yönelik müstakil bir teknik meylin olmadığı iddiası ile Seyyid Aliyyüy A’lâ ile Seyyid Ali Sultân’ın ayrı, ayrı şâhıslar olduklarını beyan etmişlerdir. Ancak bu görüş nesnel realite ihtiva etmez; zira özellikle 14. Yüzyıldan itibaren Bektâşî Tarîkat metaforuna dahil kesif miktarda eser üreten (nesir ya da manzum) şair ve yazar görülmüştür. Hatta zaman zaman “Işıklar” adıyla nitelenen bu zümre hukuken, siyaseten ve hatta şeriaten takibata maruz kalmışlardır.
Diğer yandan Bursa ilinin Işıklar semtinde bulunan “Ramazan Baba” Dergâhı’nın müntesiplerinin Hurûfilik yaptığına dair Osmanlı kovuşturmalarına haiz fetva ve fermanlar arşivlerde mebzul miktarda mevcuttur. Öte yandan adı geçen Ramazan Baba Dergâhı 1826 yılından sonra Nakşibendi Dergâhına çevrilmişse de 1911 yılında İttihat ve Terakki idaresince el konularak uzun yıllar “Işıklar Askeri Mektebi” olarak hizmet vermiştir. Yine Od’man Baba Velâyetnâmesinde Hurûfi enstrümanlara rastlanıldığı gibi, Faziletnâme adlı eserinde yazarı “Yemini” ve Virâni Abdal’ın Divânında oldukça mufassal ve geniş olarak yer almaktadır. Tescilli bir Bektâşî düşmanı olarak tanınan “Harput’lu İshak Efendi” tarafından 1873 yılında yazılan “Kaşif’ül Esrar ve Da’fiül Eşrar” isimli eserde, Seyyid Ali Sultân’ın, Seyyid Aliy’yül A’la olduğuna dair somut beyyine bulunmaktadır. Yine bir yöntem olarak Hurûfi tandanslı nefesler üreten Bektâşîler gizemil bir takiyye şablonu altına girerek özellikle Mehmed Ali Perişan Dedebaba’nın kadim Bektâşîlik anlayışını benimsemişler ve bunlara “Harâbâtîler” denilmiştir.
Diğer yandan 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın izleyicilerinin çizgisinde ise Hurûfilik müstakilen pek yer bulmamış, ancak edebi ve sanatsal bir telâkkî olarak algılanmıştır. Bunlara da “Müteşerri” denilmiştir. Bu ciddi ve teknik ayrılım günümüzde dahi Bektâşîlik yortusunda daha değişik bir formata bürünerek zımnen devam etmektedir. Seyyid Ali Sultân’ın Babası Horasın’lı Hasan Hüseyin Atabay’dır. Seyyid Ali Sultân ise kendi adına izâfe edilen Dimetoka Tekyesinin ilk postnişinidir. 1385 yılında meşihate geçmiştir. Mahlası “Kızıldeli”dir. Diğer yandan 1483 yıllarından sonra Haskova (Hasköy) Od’man Baba Tekyesi’ne postnişin olan zâtın ismi İbrahim Sâni olup mahlası “Akyazılı”dır. Bektâşîler’in Rakıya “Akyazılı” ve şaraba “Kızıldeli” ismi mutahharını izâfe ettikleri rivâyet edilse de bu kavramlar tev ile muhtaçtır. Bu etimolojik terimler Tasavvuf-u Itlak’da ve kısaca “Vahdet-i Mevcud” konvensiyonuyla ifade edilen Vücud ve İrade’nin tekliği ve Allah’tan gayri her şeyin sanal (halogramic) ve na-vücud olduğunu ön gören düşünsel mantığın ikili karakterini ifade için remzedilmiş epistomolojik konsepttir. Akyazılı’dan murad kısaca “kaf” ve Kızıldeli’den murad kısaca “Nun” harflerileri olup, Tanrı’nın tekvin determinizmini ihata eden (emrin kaynağı olan) Kaf-u Nun (ol) emrinin gerekleridir. Yani tek bir oluşu değil sürekli oluş halini (irtihal) bir başka deyimle an-ı daim’i ifade içindir. Mesleki dille yazar isek, Cevher’in bir araz ve tesadüfe ihtiyaç duymaksızın bir nevi geometrik astralite’den (Batından, yani vacib-ül vücud’dan) yine bir nevi aritmetik astraliteye (zahir’e-zuhura yani mümkün-ül vücud’a) deplasmanının hikmet karşılıklarıdır. Hükema’nın sofistik izanına göre aktif ve pasif güçlerin yani kısaca zıtların birliği olarak tanınan dialektik (eytişimsel) gnostik davranışının zorumlu yaşama geçiş postulatıdır. Tekvinin (yaradış ve yaradılış manzumesi) vahye dayanan şer’i izahatı ancak bu mantıkla yapılabilir ve bu sürekli olan Gayb’dır. (İmam-ı Ali’den ravi bir hadiste şu karşılık bulunmaktadır. “Ervahüküm eşbahüküm, Eşbahüküm ervahüküm; yani vücud aynı rûh ve rûh aynı vücud’dur.) Bektâşîler bu düşünce dışındaki her yorumu mücerreten tenzih ve müstakilen teşbih’e izâfe ederek inkar veya şirk olarak nitelerler. (5)
Ahmed Hamdi Zaza Paşa, metinde daha önce ismi geçen Arapça eserinde ve Cezbi Abdal tarafından 17’nci yüzyılda yazılan Velâyetnâmede, Seyyid Ali Sultân’ın asıl isminin Seyyid Hızır Lala (lale) olduğu beyan edilmiştir. Diğer yandan Cemâleddin Çelebi’nin “Müdafaâ” isimli kitabında Seyyid Ali Sultân Kadıncık Ana’nın oğlu gösterilerek “Timurtaş” ile ilişkilendirilmektedir.
Yine “Veli Baba Menâkıbnâmesi’nde” benzer iddialara başvurulmaktadır.
Ancak her iki çalışma da Bektâşîyye’ye mensubiyet içeren akademisyenlerce ciddi veriler olarak onay görmezler. Fakîr’de manzum “Hac-ı Bektâş Veli Velâyetnâmesinde” Seyyid Ali Sultân’dan “Hızır Lâle” olarak söz edilmekte olup, yine kısa bir dönem Pirevi postnişinliği yapmış olan Habib Emirci Sultân ile buluşmalarından bahisler mevcuttur.
Ayrıca burada Kadıncık Ana’nın Mahmud ve Yurdumoğlu isimli iki çocuğu olduğundan bahisle Mahmud isimli çocuğunun çok genç yaşta Hakk’a yürüdüğünü ve Yurdumoğlu isimli çocuğunu ve dergâha dışarıdan gelerek intisab eden Seyyid Ali Sultân’a teslim ettiğini belirtir manzum bir bölüm bulunmakta olup aşağıda bu bölümü arz ediyorum.

Hü Dost
“Kardeşim Hızır dahi bunda idi
Bu haberi ol dahi öyle dedi
Hace Bektâş Veli nik-ü nâm
Kendü kendüye didi böyle kelâm
Didi kim Hızır Lale’m gelmişdürür
Yurdumoğlu hem didi olmuşdurur
Didi İsmail Fatıma’ya bunu
İşidûb şâd oldu Fatıma anı

Doğdu üçüncü çün gördüler
Emrider adını Mahmud virdiler
Nefesi geçkün er oldı ol aziz
Çok yaşamadı geçti girü tiz
Kaldı Hızır Lâle ile ol Habib
Yurdumoğlu bunlara oldu nasib”

Seyyid Ali Sultân mücerred Babalardan olup 1385-1387 yıllarında Kızıldeli Dergâhı postnişinliğinde bulunmuş ve 1387 yılı sonunda Pirevi Postnişinliğine getirilmiştir. 1389 yılında 1. Murad dönemi Kosova Savaşı’na katılmıştır. 1402 yılına kadar Pirevi postnişinliğine Habib Emirci Sultân vekâlet etmiştir. Seyyid Ali Sultân 1402 yılında Hakk’a yürümüş olup, türbesi Kızıldeli Tekyesi’ndedir. 28 Haziran 1363 tarihinde Vezir Çandarlı Kara Halil Paşa, Rüstem Gazi (Rüstem Paşa) ve Seyyid Ali Sultân’ın imzaladığı bir mutabakatnâme ile Osmanlı Kara Ordusunun profesyonel anlamda örgütlenmesini sağlayan “Pençik” (beşte bir) yasasının metni hükümleri ilk kez ortaya çıkmıştır. Ayrıcı Enfal Suresi’ndeki amir ayet gereğince asr-ı saâdetten beri İslâm ordularınca uygulanmakta olan ve pirevine vakfedilmiş bulunan Hams Hakkını (beşte birlik savaşlardan edinilen ganimet hakkı), Pirevi’nden alarak orduya devretmiştir. Öte yandan yağlı güreş adı ile icrâ edilen ulusal spor dalımızda yenme ve yenilmeye ilişkin kaideler sistemi ihdas etmiştir.
Seyyid Ali Sultân pek nefes yazmamış ise de adına izâfe birçok şiir bulunmaktadır.
Bunlardan Bektâşî çevrelerinde pek meşhur olanlarından birini aşağıda arz ediyorum.
Rûh-u revân-ı Şâd-ü handan olsun.
Safa himmet nazarları daima üzerimizde olsun...

Mehmet Koç Dede

(Kızıldeli Sultan Ocağı Dedesi)

Sevgili Baba, bizlere ayrıntılarıyla kendinizi tanıtır mısınız? Nerelisiniz. Ne zaman doğduğunuz. Nasıl bir eğitim aldınız?

1945 Doğumluyum.
Mehrikoz (Mehriyekozu) Köyü’ndenim. (Aslında burası nahiyeymiş.) Buraya 30 km. uzakta. Burası Sünni köydür ama içinde Aleviler vardır.
Burada Salıncak Mahallesi’nin çoğu Alevi’dir.
Bizler Kayıpak (Kaypak) Mahallesi’ndeniz.  Bizim mahallede Alevi az.
Hebil (Ebil) Köy var.
Dimetoka İlçesi, Evros’a bağlı, Taşağıl Mahallesi var.
İlk tahsilimi köyümde yaptım. Tabii ki o zaman ki şartlar nedeniyle fazla okuyamadık. Babalarımızın fakirliği nedeniyle fazla okuyamadık. İlkokuldan sonra okuyamadım. Kendi çabalarımızla yeni yazıyı 14 yaşındayken, yeni alfabeyi Bulgaristan’dan gelen bir amcamızdan, alfabeyi öğrendik. Ondan yavaş yavaş çekildik. Neden Türkçe’yi geç öğrendiniz, derseniz, bu o zamanki hocaların suçudur. Soldan yazı yazmak şeytana uymaktır, dediler.
Mürşitlerimizin desteğiyle başka şeyler de öğrendik. Onların sayesinde Alevi/Bektaşi yolunun olduğunu öğrendik. Onun üstüne düştük. 32/33 yaşlarına kadar ev bark olduk, askere gittik/geldik. Bu işi içimize aldık. Genç yaşta ikrar verelim dedik. İkrarla, mürşitlerimizin, önderlerimizin öncülüğüyle devam ettik.
1977’de bizi baba postuna getirdiler.
1982’de nasip öyleymiş diyelim, hac farizasını eda ettik. Suudi Arabistan’ı ziyaret ettik. Ama ben pek tatmin olamadım. Onu duygularımla, milli olarak pek kabul edemedim. 1983’de Allah nasip etti, Hacı Bektaş’a gittik. Hacı Bektaş’ta postnişin olan, (bu arada bir misafir geliyor. Baba ona dua veriyor. Allah’a bin kere şükür. Elhamdürüllah. Özün Hakk’a varsın. Hakk-Muhammed-Ali şefaat versin, hoş geldiniz, sefa getirdiniz.) Recep Dede’yle beraber, üç gün durduk. Kış mevsimiydi, kurbanımızı kestik. Bir metre kar vardı. Ayrıca Anavatan Türkiye’ye gidip/geldik. Çok defa Bursa’ya gittik. Buradan otobüs tutup, Hacı Bektaş’a gittik.
Bizim bazı ocakların dedeleri/babaları vefat etti. (buradaki ocak, cem cemati manasındaki ocaktır. Aynı köyde üç/dört ocak olabilir. Bu ocaklar aynı dedeye (babaya) bağlı olabildiği gibi, ayrı ayrı dedelere (babalara) da bağlı olabilirler. Fakat şu anda Kızıldeli Sultan Ocağı’nın baş babası olan Lütfi Aykurt Halifebaba’ya göre ise ocak  tabirinin kullanılması yanlış. Çünkü Kızıldeli Sultan’la ilgili sadece tek bir ocak vardır. O nedenlerle birden farklı anlamlar çağrıştırdığı için bu manada ocak değil de, göl tabirini kullanmak daha yerinde olacaktır. )
Recep Baba gibi bazı dedeler ihtiyarladı.
Bizde iki ocak var. Taşal’da, Salıncak’taki altı ocak benim üzerimde kaldı. Salıncak’taki Recep Dede çok ihtiyarladı.
Tabii kendi işimiz de var. Ben tütün ekiyorum. Kızan babasıyım. Onların geçimini de sağlıyorum.

Kaypak kaç hanedir?

35/40 hane.

Siz dede lafını mı, baba lafını mı kullanıyorsunuz?

Burada karışık kullanılıyor.

Cemi yürüten insana ne deniyor?

Dede olarak adlandırılıyor.

Halk size dede mi diyor?

Evet, dede diyor.

Kaç ocağın dedesisiniz?

Şu anda benim nezaretim altında 6 ocak var.

Bunlar hangi köylerde?

Salıncak’ta 2, Taşağıl’da 2, Kaypak’ta 2.

Mürşitlerden bilgi aldım dediniz. Kızıldeli Ocağı’nın mürşitlerinden mi yetiştiniz?

Recep Dede’den yetiştim. Salıncak’lıdır. O çok sevilen, tanınan bir dededir. O doksan yaşındadır. Seyyid Ali Sultan Vakfı’nın kırk üyesi var. Onların onayıyla, sembolük olarak ben bu Kızıldeli Ocağı temsil ediyorum. Bu yetkiyi ben Recep Dede’den aldım. Bana yetki verdi. Biz onu baş dede olarak görüyorduk.

Recep Dede, diğer dedeleri görüyor muydu, sorguluyor muydu, onlara öğüt veriyor muydu, denetliyor muydu, diğer dedeler onu ziyaret ediyor muydu?

Seyyid Ali Sultan Vakfı, 1402/1850’li yıllara kadar bu dergah işliyor. 1924’lü yıllara kadar ne olmuş, kimler dede olmuş tam bilmiyoruz. 1955’li yıllara kadar kimileri de dedelik yapmış. Recep Dede Hacı Bektaş’a gidip-geliyor. Ona yetki veriyorlar. Şimdi onu da on ikiler meclisi göndermişler. O orada bazı insanlarla birlikte gidip ziyaretler yapıyor.  Oradan çeşitli eserler de getiriyor.
Daha sonra on ikiler denilen şahıslarla hizmet etmeye devam ediyorlar. Bizlerde on ikiler önemlidir. Bazı önemli karaları bu on ikiler denilen kişiler alır.
Zaten şu andaki Seyyid Ali Sultan Heyeti de bu on ikilerin isteğiyle oluştu. Beni de on ikiler görevlendirdiler.
Ben Recep Dede’nin talibi oldum. Ondan yetiştim. Onun Salıncak’ta iki ocağı vardı.

Recep Dede’nin sizin üzerinizde bir hakkı var mıydı, sizi öğüt verir miydi?

Canların onanıyla Recep Dede bana el verdi. Ben de cemleri yürütüyorum.
O nevruzda, aşuralarda buraya gelip bizi pençe-i ali abadan geçirirdi. Bütün dedeleri pençeden geçiriyordu.

Ha, işte ben bunu diyorum işte. İsmi konmasa da bir halife dede oluyor (baba oluyor).
Sizinle birlikte kaç baba var bu bölgede?

Benimle birlikte altı dede var.
Bu konuda sıkıntımız var. İnsanlarla uğraşmak istemiyorlar. Bu konuda insanlar sıkıntıdadır.
Bunlar; Mehmet Koç, Mehmet İsmailoğlu, Ali Nalbant, Ahmet Taşa, Ahmet Nalbant, Hüseyin Babutçu.

Recep Dede’nin görevleri size mi geçti?

Evet.

Recep Dede aşurede, sadece sizleri mi pençeden geçirirdi, taliplerin önünde mi geçirirdi?

Sadece bizi pençeden geçirirdi. Talipler yoktu. Seyyid Ali Sultan Dergah’ındaki meydanevinde bizi sorgudan geçirirdi. Sorardı hak hukuk olmasın (kalmasın) derdi. Bizde Pençe-i Ali Aba vardır.

Recep Dede’nin soyunda dedelik, babalık var mı?

Hayır, yoktu. Kayın ataları dedeydi.

Sizin Recep Dede’nin yerine geçtiğinize dair bir icazet, yazılı bir belge var mı?

Var.

Diğer dedeler kendilerinin Kızıldeli Ocağı’nın dedeleri olduğunun fevkindeler mi, bunun bilincindeler mi?

Tabii. Tabii.

Cemlerde Kızıldeli anılıyor?

Elbette.

Peki, bölgede başka bir ocak var mı?

Bilmiyorum.

Recep Dede size sözlü onay vermiş anlaşılan. Peki o sağken, size yazılı bir onay verse, olmaz mı?

O ona aittir.  Bize bir belge verdi. Ama onu biz Hacı Bektaş’a götürüp, verdik.

Ama bu belge başka sanırım. Sizin onun yerine görevleri yapabileceğinize ilişkin, yazılı bir belge var mı?

Yok.

Olsa iyi olmaz mı?

Çok güzel konuşuyorsun, Ayhan Bey. Bu çok iyi olur. Bu çok yerinde bir şey.

Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan) Ocağı’nın dini, kutsal inançsal günleri ne zaman başlar, ne zaman biter? Kurbanlarınız, merasimleriniz nelerdir?

Sultan Kurbanı var. Perşembe akşamı toplanılıyor, muhabbet ediliyor. Cuma günü kurban kesiliyor.
Birlikler başlıyor sonra. Aynı cemden, aynı ocakta olan canlar birlik yaparlar. Ocaklar ayrı ayrı birliklerini yaparlar. Ekim ayında yapılıyor.
Birlik Bayramı vardır.
Kasım Kurbanı var. 8 Kasım’da oluyor.
Aşure oluyor. 12 gün tutarız. Elliden, seksene kadar kurban kesilir. Mersiyeler okunuyor.
Nevruz Bayramı gelir. Nevruzda, pençe-i ali abadan geçiyoruz. Biz başka zaman pençeden geçmiyoruz. Nevruzu 21 martta yapıyoruz.  Sadece dedelerin dergaha gelmesiyle pençeden geçiliyor. Daha sonra dedeler, kendi ocaklarında bunu kutluyorlar. Bir sevinç günü oluyor. Birlik, beraberlik sağlandıktan; hak-hukuk sorulduktan sonra dedeler de kendi ocaklarındaki canları pençeden geçiriyorlar. 
Daha başka senede bir kurban talibin borcu diye bilinir. Böyle kurbanlar kesilir.
Müsahip olunca kurban kesilir.
Adak kurbanları olur.
(Lütfi Aykur’un bu konudaki notu ise şu şekildedir: Anlaşılan yalnız pençeden geçiliyor. Halbuki Aşurede Tarikten geçilir. Nevruzda pençeden geçilir. Çünkü Kızıldeli süreğinde çifte erkan vardır.)

Zorunlu olarak ne zamanlar kurban kesilir?

Yeni talip olunca mecbur bir kurban kesilir.
Biz de karı-koca yola girer.
Birlik Bayramında kurban kesilir.
Müsahiplikte kurban kesilir. Çevresi genişse iki kurban olabilir. Bu sefer ortak kesilir.
Makam alırsa, post makam alırsa (12 hizmet görevlisi insan) kurban keser. İsterse her sene keser, isterse üç senede bir keser. Bizde böyle kural var.
Kişi dede olunca kurban keser.

İnsan ölünce neler yapılır?

Geçmiş canın (Hakk’a yürümüş) vereceği, alacağı olup-olmadığı üç sefer yakınları yanında insanlara sorulur.  Üç sefer birlik yapılır. Yedisinde, kırkında, seneliğinde yapılır.
Varislerinden alacaklı olanlar, dile gelir, haklarını isterler. Dile gelsin, meydana gelsin, hakkını beyan etsin, denir, yakınları bir yıl sonra da olsa borcunu verirler.

(Lütfi Aykurt’un notu: Dardan indirme kurbanı bir defa olur. Üç defa değil. Eskiden hemen cenazenin ardından kesilirdi. Mezralıktan gelenler o kurbanı yerler idi. Şimdi dardan indirme diyorlar. Halbuki Erkana girenler hizmeti kurbanla aldıları için borçlu kalmasın diye, kesilirdi.)

(Elim erde, özüm darda, erenlerin darı mansurunda, Hakk-Muhammed-Ali Divanı’nda, canım kurban, tenim tercüman, her hangi bir fakirin elinden incinmiş, gücenmiş, can kardaş dile gelsin, meydana gelsin, hakkını talep eylesin, yok ise eyvallah desin.
O zaman biri birinizde hak hukuk olmadığınıza niyazlaşıp,  dair saygı, sevgi gösteriyoruz. İşte böylece kimsenin kimseye borcu kalmaz. Kimsenin kimseden alacağı kalmaz. O meftada ruhu mahşerde borçlu yatmamış olur.)

Cemlerinize bekarlar girebiliyor mu?

Pek giremiyor.

Peki sadece müsahipli canların girdiği cemleriniz var mı?

Şimdi yok. Ama biz ona yetiştik. Bu oluyordu. Ama bu bize ters geldi. Müsahipsizleri dışarı çıkarmayı biz uygun bulmadık. Biz kaldırdık bunu. Biz artık müsahipli, müsahipsiz cemi hep birlikte yapıyoruz. Zikrimizi, fikrimizi beraber yapıyoruz.

Kurbanların dışında ne zamanlar toplanırsınız?

Cuma akşamları toplanırız. Ama bu cemaata bağlıdır. On beş günde bir de olabilir. Gençlerin ilgisi zayıf. Ayda, iki ayda bir bile toplanılıyor.

Gençlerde müsahiplik devam ediyor mu?

Oluyor, tabii.

On iki hizmeti yapanların belli isimleri var mı?

Vardır, tabii.
Kurbanı pişirene Kurbancı Baba, denir.
Okucu (Okuyucu) Baba (Peyik), (Davetçi)
Yummatçı Baba (Himmat/Himat),
Zakir Baba,
Çırakçı Baba,
Saki Baba (Doluyu getirip, götüren. Biz dolu gördük. Ama son zamanlarda biz meşrubat alıyoruz.),
Farraş Baba, (El suyu dökücü ve Farraş iki anabacıdır. Lütfi Aykurt)
Gözlemci Postu Baba, ((Gözcü Baba) iki posttur. Dış Gözcü ve İç Gözcü.
Selmancı Baba (El Yıkayan),
İbrikçi Baba (Su dökücü).
(Son ikisi ayrı değildir. Bir kişi yapar. On iki hizmette postu yoktur. Lütfi Aykurt)

Lütfi Aykurt Halifebaba’nın On İki Hizmet sıralaması:

Mürşid,
Himat,
Tarikçi,
Zakir,
Saki,
Çerağcı,
İç Gözcü,
Kurbancı,
Mihman (Hızır),
Saka,
Karababa,
Dış Gözcü.

Bu on iki hizmetin, babanın ayrı ayrı postu mu var?

Evet.

Dedenin postu da ayrı?

Evet.

On ikiler eskiden beri var mıydı?

Evet. Eskiden beri vardır.

Bu on ikiler post sahibi olan kişiler değil sanırım?

On ikiler seçimle olur. Başka başka olurlar. Şimdi Seyyid Ali Sultan Heyeti’nin kırk üyesi vardır. Onlar ayrı. On ikiler seçimle olurlar. Onlar burasıyla ilgili, Seyyid Ali Sultan Dergahı ile ilgili kararlar alırlar.
Burada on ikiler onaylayınca, diyelim Seyyit Ali Sultan Heyeti’nin başkanı Hasan Bey imzaladı, tabii biz de imzalıyoruz, bazı kararlar alıyoruz.
(Not: Onikiler Hizmet Postu sahibi cemle ilgili kararları alma yetkileri vardır. Ama derneğin veya vakfın yetkili heyetinde görevli değilse karar yetkisi yoktur. Lütfi Aykurt)

Geçmişteki yaşam nasıl bir yaşamdı. Neler önemsenirdi. Eskilerden neler hatırlıyorsunuz?

Annemler, babamlar ibadetlerin gizli yaparlardı. Bizim köyle buranın arası ayakla iki-üç saat tutar. Çok gizlilik vardı. Bizler adak olduğu zaman, buraya getirmek için gece yol alırdık. Hayvan perişan olmuştu. Ben bunu hatırlıyorum.
Mesala bir kurban kesileceği zaman ben hatırlıyorum, mürşit kurbanı serbest bırakırdı, işaret versin diye. (Bu Anadolu’da da yaygın olan bir inançtır. Hayvanın işaret vermesi; işemesi, dışkılaması, ses çıkarması vd. işaretlere göre yorumlar yapılır. Kurban Aleviler’de, Bektaşiler’de kutsal olduğu için ona abdest aldırırlar, kına da yakanlar olur. Ayhan Aydın) Bu benim mantığıma sığmadığı için meydanda buna izin vermedim. Dışarıda bu olabilir.

Buradaki baskıdan biraz bahsedebilir misiniz?

Anavatan’da Cumhuriyet kurulalı beri, nasıl diyeyim, oradaki bazı mikroplar buralara geldiler. Türkiye’den Reşat diye bir hoca buraya geldi. O buradaki Hıristiyan’larla işbirliği yapıp, Türkiye aleyhinde çalışma yaptı. Bu böyle söylendi. Hatta bu adam hacca gitmek istemiş, bu arada Türkiye bundan haberdar oluyor. Onu tutuklamak istiyor. Yunan hükümeti özel bir uçak gönderip onu alıyor, Atina’ya götürüyor.

Bu gerçek mi?

Herhalde gerçek ki söylüyorlar. Türk kelimesi bizim için haramdı. Kullanamıyorduk. Yeni harfleri günah gösterdiler. Eski harfleri öğretiyorlardı. Türkçe konuşmayın sizin dilinizi keseriz, diyorlardı.

Siz nece konuşuyordunuz o zaman?

Pomakça konuşuyorduk.
Cerkes Hafız Reşat her tarafı gezdi. Milleti haşıladı (aşıladı). Babalarımızı, herkesi aşıladı. Kemal’in harfini bırakacaksınız, Peygamber’in yazısını öğreneceksiniz, dedi. Bu böyle devam etti.
Bulgaristan’dan bir iyi niyetli birisi dağ köylerine alfabe getirdi, insanlara öğretti.
Camiide Türkçe konuşanları oradan bile ihraç ediyorlardı. Onlar Müslüman değildir, diyorlardı. Adamların beyinlerini yıkamışlar.
Ama herhalde iyi niyetli insanlar varmış, buna engel olmuşlar, siz kimi camiiden çıkarıyorsunuz, demişler.
Ben önceden hocalık yapıyordum.

Pomakça nasıl bir dil, biraz konuşur musunuz?

(Dede Pomakça konuşuyor.)

Ruşenler Köyü, Merikoz’dan mı gelme?

Evet. Eskiden Pomakça konuşulurdu.

Sizler Pomak kökenli olarak kendinizi ne olarak nitelendiriyorsunuz, çevredeki insanlar kendilerini ne olarak ifade ediyorlar?

Ben kendimi hep Türk olarak hissettim. Buradakiler de kendilerini Türk olarak hissederler. Bizler Orta Asya’dan gelmişiz, Hacı Bektaş’tan gelmiş, Türk’leriz. Ben böyle hissediyorum.

Gördüğüm kadarıyla şimdi de yazı olarak Eski Türkçe’yi kullanıyorsunuz. Her basılı eseri okuyabiliyor musunuz?

Nasıl yani?

Mesela mezar taşlarını okuyabiliyor musunuz?

Hepsini okuyamam. Onlar çok eskiden yazılmış.

Bu bölgede okuduğunuz mezar taşlarında, tarih nereye kadar gidiyor?

350 yıllık kadar var.

Buranın dışında mezar taşları var mı?

Elbette var. Mesela Gümülcine’de Postpoşt Baba’nın Tekkesi var. Aslında bu postu boş, anlamındadır. Orada mezar taşı var.
Eski Baldıran Köyü var. Yeni Baldıran Köyü var. O köyler boşaldı. Ama o köylerde çok mezar taşı vardı. Ama şimdi tek bir parça kalmamıştır. Orada altı dilimli mezar taşları vardı.

Altı dilimli olmasının nedeni nedir sizce?

12 İmamlar’ın soyundan gelenler, Orta Asya’dan gelmişlerse taşları 12 dilimlidir. Arap kökenli, Abbasiler’den Anadolu’ya gelme olanlar 6 dilimli taç kullanmışlardır.

Burası eskiden halkın ziyaretine kapalıymış?

Evet, kapalıydı. Gizli olarak ziyaret edilirmiş.

Ovalılar (Sünniler) size ne isim veriyorlar?

Aren (Ahren). Bu Bulgarca yardımcı anlamına gelir. (Not: Bektaşilere de Dağlılar deniyordu. Lütfi Aykurt)

Yola girmeniz nasıl oldu? Kimden etkilendiniz?

Bizim enişte, halamın kocası, mürşitti. Pireli Mehmet idi adı. Taşal Köyü’ndendi. Bizim dağ köylerinde isimleri değiştiremediler. Biz kızanken (çocukken) oraya giderdik. Ben oraya giderken on, on iki yaşındaydım. Benim akran halam oğlu vardı. Birbirimize gelip/giderdik. Onda Bektaşiliğin İçyüzü kitabı vardı. Ben de Latince’yi öğrenmeye başladığım için, kitabı gider orada okurdum. Ama kitapları çocuklara vermezlerdi. Sır tutardılar. Çok gizlilik vardı. Biz gizli de olsa onları okurduk. Büyükler bize bilgi vermiyordu.
Ruhumuzun gıdası müzikti. O zamanlar radyo yoktu. Biz o sazı duyunca, içimiz kaynardı. Gençlikte, türküler bizi çok etkiliyordu. Saz orada olunca ben etkilenmeye başladım. Zakirler tellere dokununca ben çok etkileniyordum. Sazlar tın Hasan, tın Hüseyin, tın Fatima, tın Ali,  tın Muhammed dedikçe biz çok etkilendik.
Ben çocukken öğrendiğim için eski Türkçe okur-yazarım.
Devlet Türkçe, Latince kitapları her okula vermedi. Ama zaman zaman kitaplar yayıldı.
Ben çok okuyordum. Bazı Sünni hocaların sözleri, kitapları da beni etkiledi. Mesela hacca gitse de, mürşitlerin önemini dile getiren hocalar vardı.
Sonuçta ben anladım ki, bir insan bir mürşid-i kamil’e varmayınca, bin kez hacca gitse kabul değildir. Bunu Sünni hocalar da kabul ediyorlardı. Ben bunu okumuştum. Düşündüm nasıl olurdu da bir Sünni bu lafı söylüyordu.
Ben de 1982’de hacca gittim. (1945 doğumluyum). Sonra da Recep Dede’den de çok şey aldım. Ondan etkilendim.
Recep Dede benim dede olmamı istiyordu. Beni özendiriyordu.
(İçeriye Recep Dede’nin hanımı girer. Ferece giymiştir. Recep Dede, bu giysiden dolayı kendilerinin kınanmamasını ister. Buradaki Sünni yoğunluk nedeniyle böyle davranmak zorunda olduklarını dile getirir.)

Cemlere bekar girilemez mi?

Pek yok. Ama mesela Recep Dede’nin kardeşi bekar olarak ceme girdi. Çok temiz bir insandı, herkes ona hürmet gösteriyordu. Ceme girebildi. Kendisi bir kurban kesti. Sonra evlendi. Evlendikten sonra bir daha kurban kestiler.
(Not;  Recep Dede’nin kardeşi bekar girmişse burada Mürşid Recep Dede ise suç işlemiştir. Kendini dara çekip canlardan özür dileyecekti. Ancak cezasını büyük kurbanla ödeyecekti. Yani cem ağırlayacaktı. Lütfi Aykurt)

Alevilik denince neler söylersiniz?

Şimdi zahiren dini yorumlayanlar, biz Alevileri kötülemektedirler. Ama onlar yanlış yapıyorlar.
Sufiler her zaman doğru iş yapmışlar, kimseye zarar vermemişlerdir. İnsanlar bu dünyada kimseye kötülük yapmamışlarsa, yarin ruzi mahşerde neden korkacaklar. Aleviler’in yarin ruzi mahşerde korkacak bir şeyleri yoktur. Çok yüce, ali bir yol olarak Alevilik, insanları toplamakta, doğruluk üzerine ibadetleri yapmaktadırlar. Kurbanlar kesilmekte, birlik olmaktadır. Bu birliklerde insanlara mürşitler öğütler vermektedir. Aleviler İslamiyet’in dışında bir iş yapmıyorlar. Onlar sufilerin yolunu takip ediyorlar. Zahirler bu yolu yanlış tanıtıyorlar. Yavuz Sultan Selim Arap milliyetçilerinin görüşlerine uydu, batinilere, Aleviler’e hakaret etti. Bu dinimizde yoktur. Hepimiz elhamdürüllah Müslüman’ız. Bizim gittiğim yolda insanları incitmemek, kırmamak vardır. Bizim ibadetimizde aşırılık yoktur. Tüm ibadetimiz Kuran üzerinedir. İslamiyet üzerinedir.
Hakk nerededir?, diye sorulunca Hakk bizdedir, deriz. Yani Hakk’ı içimizde görürüz.
Hz. Peygamber’in yolundan gidiyoruz. Onun yolunu sürüyoruz. O batın, zahir tüm alemi, evreni görüyor, biliyor.
Peygamber bize sevgiyi, hoşgörüyü, adaleti getirmiştir. Allah senle beraberdir. Allah’ı nerede anarsan oradadır. Allah’ın buyrukların insanlara anlatan Hz. Peygamber’dir. Bir insan Kuran içindeki doğrularla yaşarsa zaten Kuran’ı yaşamış olur. Yoksa Kuran okumakla gerçeklere ulaşılmaz. Eğer Kuran’ın hükümlerine göre yaşamıyorsa insan, bunda bir mana yoktur.
Ben Alevi, Sünni ayırmam. Cenab-ı Allah’ın kullarını ayırmam, hepsi birdir. Ama benim anlamadığım, sevgili Peygamberimizin tomurcukları olan sevgili torunlarını neden keserler. Neden onlara zulmederler? Ben bunları anlamıyorum. Hikmet-i İlahi bu ya, bu tomurcukları kesseler de, arkadan yine filiz saldı, büyüdü.
Peygamberimiz vefatından önce Hz. Ali’yi halef olarak sizlere bırakıyorum, demiştir. Ehlibeyt’imizi bize emanet bırakıyorum, dedi.
Benim anlamadığım, nasıl oluyor da, muharrem günlerinde ne Diyanet’te, ne televizyonda Peygamberimizin torunları anılmıyor? Ben bunu anlayamıyorum, kabul edemiyorum.

Burada Seyyid Ali Sultan’la ilgili anlatılar nelerdir? Hangi kerametleri anlatılır, nasıl bir insanmış, insanlar burayı nasıl ziyaret eder? Seyyid Ali Sultan kimdir?

Türkiye’deki bazı inançlar burada yok. Yok ben kızımı evlendireceğim, şifa bulacağım, orayı ziyaret edeyim, diye buraya gelmezler. Burada onlar yoktur.
Ama yine de yörede bazı inançlar da vardır. Biz yetiştik, dedemler karnı ağrıyınca Çalık Taş denilen yerde oradan yuvarlanırmışlar, belki karnımın ağrısı geçer diye.
Burası bizim ruhen bağlandığımız yerdir.
Seyyid Ali Sultan Türk Anadolu’dan gelen bir yiğidimizdir. Ona sonsuz saygımız vardır. Hangi eren olursa olsun, kim olursa olsun Türkleri bir araya getirene ben saygı duyarım.
Bizler bizden öncekilerin anlatılarından feyz alarak, bugüne kadar geldik.
Onunla ilgili atalarımızdan dinlediğimiz söylenceler şu şekildedir:
Seyyid Ali Sultan, şimdiki dergahın altında çadır kuruyor, askerleriyle Rumeli’ni fethetmek için buraya gelmiştir.
Gümülcü’ne de Ebül Misine veya Muhsine diye bir kale varmış, oraya bir komutanını, askerlerini gönderiyor. Ama askerler orada zorlanıyorlar. Bu sefer geceleyin hareket ediyor.
Sabah seherde At Mezar denen bir yere geliyorlar. Herhalde atı zorlamışlar, at çatlamış. Ama atın çok hizmeti olduğu için kendisi yırtıcı hayvanlar yemesinler diye, mezar yapıp onu defnediyor. Çalık Taş denilen yere gitmeden önce bir düzlük alan var, orada dinleniyor.
Ordu başı onun hasmı olacağını anlıyor, harekete geçiyor. Sonra bombalar patlıyor. Bombaları eliyle, ağzıyla tutuyor. Kendini öldürmek isteyen düşmanı tutuyor, yakalıyor. Bilek kuvvetiyle tutuyor. Düşmanı tutup fırlatınca bir bacağı Bolduran (Baldıran)’a,  biri Akbıldır, saçı Sıçanlı (Saçınlı), başı Devevargan (Devebağıran)’a düşüyor.
(Not; Menkibede karşısına cengaver olarak kız çıkıyor. Sarı Kız Yaylası’nda bacaklarını ikiye ayırıyor. (Sıcanlık benim dedemin köyü) Lütfi Aykurt)

Bunlar köy isimleri mi, başka köyler var mı?

Bolduran (Baldıran), Akbıldır (Akbaldır) Sırtı (Kamberler Köyü), burası bu köyde bir sırttır bu isimle anılır, Sıçanlı (Saçınlı) (Bulgarlar iki yüz yıl orada kalmışlar. Onlar da türbe gibi buna kurban kesmişler. Anma töreni yapmışlar. Öyle anlatılır.), Devevargan (Devebağıran)’a düşüyor. (Kışın ses gelince, o zalim bağırıyor, derlerdi, başı oraya düşmüş ya.) Bu adlar beş yüz yıldır Yunan tarihinde de, bizim tarihimizde de anlatılır.
Öldürmesinden sonra saçılan kandan kırmızı bir çiçek açmıştır. Çok güzel görünür ama kokladıktan sonra nefret edersin, öyle bir çiçek, içi kadife gibi mor. Çiçeğin ismi içmor. İşte kandan bu çiçekler büyümüş, buna inanılır.
Seyyid Ali Sultan, efendimiz, komutanımız; Yaran denilen genişlikte, askerlerle karşılaşmış, onları bulmuş. Askerler çadırlarını kurmuşlar. Askerin birinin beygiri biraz fenaymış. Onu al buradan götür, demiş. O da götürmüş. Çok uzağa götürüyor, bir ağaca bağlıyor. Ben orada yaşıyorum. Aç Beygir, halk bu ismi bulmuşlar. Yaran’da da iki türbe kalmış, yerden kalkık.
Sonra askerler mücadeleye devam ediyorlar. Hıristiyanları Müslüman yapmak istiyorlardı. Mücadeleler devam ediyor. Daha sonra askerler hareket ediyorlar. Dönüşlerinde sonradan “Üç Gaziler” denilen yerde üç gazi varmış, onlar orada kalmışlar. Onları bırakıp devam ediyorlar. Tanrı Dağı’na gelince, Müslüman olanlarla, oradakilerle büyük bir şenlik yapıyorlar.
Oradaki şenlikten sonra, bugün sizin de gördüğünüz büyük dut ağacının (Seyyid Ali Sultan Dergahı’nın avlusundaki bu dut ağacını tarife çalışmak zor olur. Çünkü çok geniş bir alanı kapsayan ve artık bir anıt ağaç olan bu dut ağacının birçok dalının her biri birer ağaç büyüklüğünde aynı kökten çıkmışlar gibi, çeşitli desteklerle ayakta zor durur bir vaziyettedir. Ayhan Aydın) olduğu yere çubuk şeklindeki dut fidanını yere bastırıyor, onun yanında hiç kesilmeden akan su akıyor. Şimdi de gördünüz orada bir çeşme var. (Bu çeşmenin üzerinde üstü çeşitli desenlerle işlenmiş büyük bir mermer levha var.) Buradan su çıkıyor.
Seyyid Ali Sultan Efendimiz bize mucizeler bıraktı. Bunu insanlar bilmektedir. Tüm Türk dünyasındaki insanlar buna inanırlar.
(Üç Gaziler’in olduğu yer Gaziler Tepesi, Seçek Yaylası Şenlikleri’nin olduğu yerdir. Menkıbeye göre padişah dile benden ne dilersen, dedikte okumu attığım yer kadar verirsin demiş. Sarıkız Yaylası’ndan okunu atınca Tekke’nin olduğu yere saplanmış ve Karadut meydana gelmiş. Lütfi Aykurt)

Burada veya başka bir bölgede Seyyid Ali Sultan’ın soyundan geldiği söylenen kimseler var mı? Onun soyu yürümüş, yürümemiş ben onu demiyorum ama halk tarafından inanılan veya kendini böyle ifade eden insanlar var mı?

Yok. Katiyen yok. Biz bilmiyorum.

Kızıldeli Sultan dışında, onun devrinde yaşayan, onunla yarenleşen, ona yardımcı olan başka ulu zatların öyküleri anlatıyor mu? Kızıldeli Sultan var ama filanca dede de, filanca baba da vardı, deniyor mu? Meşhur olmuş, erenler var mı?

Benim hatırımda yok. Ama bunlar var. Velayetname’de vardır. (Seyyid Ali Sultan Velayatnamesi’ndedir)

Otman Baba var, Akyazılı Sultan var, Demir Baba var, siz bunları nasıl görürsünüz. Onları ziyaret eder misiniz?

Biz onları çok ulu biliriz. Elbette ziyaret te ederiz.
Hiç biri fark etmez. Hepsi birdir. Biz hepsini severiz. Bu insanlar birlik ve beraberliği sağlamaya çalışmışlar.

Kasım Kurbanı’nın başka ismi var mı?

8 Kasım Kurbanı’na eskiden Mürsel Bali Kurbanı da derlerdi. Ama şimdi onu bilmezler. Kasım Kurbanı derler.

Muharrem ayında ne yaparsınız?

Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zaman 1 muharremdir. Bu yılbaşıdır. Kendisi Hz. Ali’yle müsahip oldu. Bizim için Ehlibeyt’e seven, sayan herkes iyidir. (Not; Hicret 9 muharremde olmuştur. 9 muharremde varıyor. 10 gün oruç tutuluyor ve aşure kaynatılıyor. Lütfi Ayrut)
Şimdi herhangi bir ülkede devlet başkanı ölse, bayraklar yarıya iner ona saygı duyulur.
Hz. Hüseyin de bizlere hakkı, hukuku göstermiştir. Çok ulu bir insandır. Bizim de onu anmamız çok doğaldır. On iki gün oruç tutarız.
Bizler muharremde bir konuşma yaparız. Kuran okuruz. Aşure dağıtırız.
Burada şu konuşmayı yaparım.

Muharremde Yaptığım Konuşma
Sayın mürşit babalar, misafirler, dedeler...
Seyyid Ali Sultan Koruma Heyet yetkilileri,
Şurada bulunduğumuz Seyyid Ali Sultan Efendimizin
Aşura yani, muharrem ayında, Kerbela şehitleri için, on üçüncü muharrem günü buraya gelmiş bulunuyoruz.
Yüce Peygamberimeze ve onun evladı ayaline selati selam olsun.
Sevgili canlar bilindiği gibi bu ay muharrem ayıdır.
Bu günlerde kendisini bilen, saygı duyan insan bir mateme girer, Allah rızası için oruç tutar. En azından nefsani arzulardan çekinir hürmet eder. Haliyle bu günlere saygı duyar.
Evet canlar!
Bilindiği gibi, aşure İslam’dan öncede kabul edilmiş, kutsanmış bir gündür. Nuh’un gemisinin karaya vurmasıyla, halk yanlarındaki yiyecek içeceklerle onları bir araya toplayıp, pişirmişler ve yemişler ve dağıtmışlardır.
Buna benzer olaylar olmuştur.
İslam’ın gelmesiyle beraber, Hz. Peygamber SAS.’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesi, 1 muharrem yani hicri tarihin başlangıcı olmuştur. Ve daha dünyada nice nice olaylar, hadisiler bu aya tesadüf olmuştur.
Maalesef ve maalesef bunların içinde en açıklısı ve en üzücüsü, İslam dünyasında Kerbela faciası, Kerbela mezalimi ortaya çıktı. Ne hazin, ne acıdır ki, Hz. Peygamberin en sevdiği ev halkı, torunları bugünde zulme uğramıştır. Kuran’ı Kerim’de Allah onları övmüştür, sevmiştir.
Böylesine büyük bir zatı anmak bizim için bir görevdir. O sonsuza kadar yaşayacak, ibret alınacak bir insandır.

Kurbanlar kesilmeden duaları verilir.

Adak kurbanı vardır?

Elbette. Bizler de adak vardır. Biz hem duasını veririz. Hem de bir konuşma yaparız.
Adak sahibi, söz verdiği için kurban kesmelidir. Bizde bu çok yaygındır. Allah’ın rızasını gözetip adak adayan kimse, mutlaka adağını yerine getirmelidir. Bu nedenle halk uyarılır.

Kurban nedir, kurban neden kesilir?

Kurban eski tabirle İbrahim A.S. kalma bir hadisedir. Kurban bayramında kesilen kurbanlar vardır. Bizde Alevi/Bektaş için aslında her vakit bayramdır. Çünkü bizler kurban kesip halkı doyuruyoruz. Kurban paylaştırmaktır, insanları doyurmaktır.

 

Yorumlar (2) | Favori olarak ekle (257) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 9422 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
Alevi 'Önce hak' diyor Yazdır
Aleviler üzerine hazırladığı doktora teziyle Harvard'da üstün başarı derecesi alan Erdemir, 'Aleviler önce kucaklaşma değil, haklarının verilmesini istiyor. Kadro vermek patron-yanaşma ilişkisi olur' dedi
Soru Cevap? - Devrim Sevimay
Fotoğraflar: MUSTAFA İSTEMİ

3N+1K

KİM: Antropolog Aykan Erdemir, 11 yıldır Aleviler ve Alevilikler üzerine çalışıyor. Ama bir kamuoyu araştırmacısı gibi değil, tam da bir sosyal antropolog gibi çalışıyor. Onlarla yaşıyor, onlarla dem alıyor, onlarla lokma yiyor, futbol oynuyor, piknik yapıyor. Bu gözlemlerinden çıkardığı teziyle Harvard Üniversitesi Antropoloji ve Orta Doğu Çalışmaları ortak programında doktorasını yaptı (2004). Üstelik kendisi söylemekten çok hoşlanmasa da "Üstün başarı derecesi"yle. İstese akademik kariyerine Harvard'ta devam edebilirdi, ama aynı yıl ODTÜ'ye döndü. ODTÜ'nün gözbebeği akademisyenlerinden biri olan (bu değerlendirmeye öğrencileri dahil) Erdemir, halen Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde müdür yardımcısı. Aynı zamanda Karşılaştırmalı Sosyal Bilimler Enstitü Anabilim Dalı Başkanı ve Humboldt Üniversitesi-ODTÜ ortaklığında yürütülen Türk-Alman Sosyal Bilimler uluslararası çift diploma yüksek lisans programı direktörü. Sosyoloji Derneği ve Anadolu Halk İnançlarını Araştırma Derneği yönetim kurulu üyesi. Ali Yaman ile ortak kaleme aldığı "Alevism-Bektashism: A Brief Introduction" adlı bir kitabı, Alevilik üzerine çok sayıda Türkçe ve İngilizce makalesi mevcut.
Bilkent mezunu olan Yard. Doç. Dr. Aykan Erdemir 33 yaşında. Bursalı. Annesi, babası, kardeşi mühendis. Ama eşi kendisi gibi sosyal bilimci ve Boston Üniversitesi'nde doktorasını yapmış bir arkeolog. "Çiğdem Papatya" adında bir yaşında bir kızları var. Ve şimdi asıl merak edilecek hususu da biz belirtelim: Erdemir Sünni kökenli.
NEDEN: Herkesin fihristi aynı. Deprem olunca "D", Ermeni meselesi çıkınca "E", Kürt sorunu konuşuluyorsa "K". Hatta isterseniz "Ke", istemezseniz "Ka"� 21 Kasım'da AKP'nin Alevilikle ilgili projesi duyulmaya başladığından beri ise şimdi fihristin bir de "A" sayfaları açık. Oradan aranan, bulunan uzmanların yardımıyla ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Fakat bugün sizi medyaya çıkmayı pek sevmeyen, yani fihrist dışı bir Alevi uzmanıyla tanıştıracağız. Bakalım Harvard'lı uzman Aykan Erdemir'in gözünden AKP'nin projesini nasıl okuyacaksınız.
NE ZAMAN: 30 Kasım, Cuma günü.
NEREDE: ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde.


Söze ilk olarak Antropolog Aykan Erdemir'in Başbakan Erdoğan'la ilgili görüşlerinden başlayalım. Erdemir, Başbakan'ın Alevi meselesine girmekle çok cesur bir adım attığını düşünüyor. "Bu bence çok çok önemli bir girişim. İyi niyetli de olsa kötü niyetli de olsa çok büyük bir iş. Siyasi yelpazenin çok farklı kesimlerinde hep tabu olarak görülen, çözüm için adım atmaktan kaçınılan bu konunun en azından gündeme getirilmesi dahi çok olumlu" diyor.
İkinci baştan dikkat çekeceğimiz husus ise Erdemir'in Başbakan'ın işinin çok zor olduğu tespiti. İki nedenle:
1- İçinden geldiği gelenekçi Sünni cemaatten tepki görmesi ihtimali çok büyük. Çünkü Erdemir diyor ki: "Evet, Sünnilerin Alevilere karşı nefret ve hakaret dolu söylemlerinin kamusal alanda dile getirilmesi ayıp hale geldi. Artık ayıplı sözleri kullansalar bile 'pardon' deyip geri alıyorlar. Fakat mahrem ortamlarda aynı inançlarını ve söylemlerini yeniden üretiyorlar. Üstelik bu kesimin siyasi olarak nerede durduklarını tahmin etmek de çok güç. Çünkü bunlar gelenekçi Sünnilerin bilinçaltı değerleri. Yani hem AKP'li hem de AKP'li olmayan bir kesimden söz ediyoruz."

'Alevilik yok, Alevilikler var'

2- Başbakan hiçbir zaman karşısında homojen bir Alevi topluluğu bulamayacak. Çünkü yine Erdemir diyor ki, "Tek bir Alevilik yok; Alevilikler var. Tıpkı tek bir Sünnilik olmayıp, Sünnilikler olduğu gibi. O yüzden Başbakan'ın karşısında bulduğunu sandığı Alevi tavır sadece ilişkiye geçtiği kesimin tavrı olacak. Bu da çok yanıltıcı."
Peki, ama madem bu girişimin daha baştan önemli iki açmazı var, o zaman acaba büyük hata nerede yapılıyor? Alevilere Diyanet'te kadro açılması önerisinde mi, Muharrem iftarı davetinde mi, Başbakanla Aleviler arasında aracı olan isimlerde mi, ya da başka bir noktada mı, ama nerede?
İşte Erdemir'in bu soruya verdiği yanıt çok çarpıcı. O, özellikle gelenekçi Sünni kesimin pek de düşünmeye alışık olmadığı bir fikir ortaya atıyor. Bu meseleye, ilk açtığınızda soğuk gelebilecek bir pencereden bakılması gerektiğini söylüyor. Erdemir'in dediği şu: "Alevi örgütlerinin birinci derdi kucaklaşmak değil. Bunu olumsuz anlamda söylemiyorum. Ama Alevi örgütlerinin birinci derdi haklarının verilmesi. Mahkemelerde hakimler hiç taraflara 'Önce öpüşün, barışın, yemek yiyin, dost olun, sonra gelin derdinizi çözelim' der mi? Hakimler önce hukuki anlaşmazlıkları çözer. Zaten sıcak ilişkilerin ön şartı da önce haksızlıkların giderilmesidir. Eğer Alevileri kazanmak, bir haksızlığı yok etmek istiyorsanız, onlara önce haklarını verin."

'Uzlaşma lütufla olmaz'

Yani yüzyılların acı deneyimlerinden sonra Alevilerin "Bizi sevin, bizimle de iftar yapın" diye öncelikli bir derdi yok. Onlar gönül indirilmiş duygusal bir ilişkiden çok hukuksal, demokratik bir ilişki istiyor. Ancak ondan sonra güvenecekler. Ancak bu şekilde yeni bölünmelere, kırgınlıklara mahal vermeden bir proje etrafında el ele tutuşabilecekler. Aksi takdirde duygusal işler tehlikeli. Çünkü öyle bir ortam gerçekte henüz yok.
"Doğru anlamış mıyız" diye soruyoruz Erdemir'e, Erdemir, "Aynen böyle" deyip devam ediyor: "Çünkü unutulmasın ki biz burada adaletli bir padişahın kullarını çağırmasından bahsetmiyoruz. Laik bir cumhuriyette uzlaşma, lütfetmekle olmaz. Burada bir müzakere vardır, taraflar vardır, hep örselenmiş ve sayıca çok büyük bir topluluk vardır. Siz eğer bu insanları uzlaşmaya davet ediyorsanız; 1-Tüm paydaşlara karşı şeffaf olacaksınız. 2- Kapsayıcı olacaksınız. 3- Güvene dayalı bir ilişki kuracaksınız. 4- Eşit yurttaşların bir masaya oturduğu izlenimini vereceksiniz. Oysa bu girişim bu dört maddede de başarısız. Çok olumlu olabilecek bir süreç ne yazık ki iyi yönetilemiyor."

'Merkezci ısrar ters teper'

"İyi yönetilemiyorsa rafa kalkar� Başka bir bahara kalır� Bugüne kadar nasıl yaşanıyorsa yine öyle devam edilir. Nedir bu kadar telaşlanacak?" demeyin sakın. Erdemir bu konuda çok endişeli. "Toplumlar için inanç meselesi çok hassas bir iştir. En ince fırçayla çalışmanız gerekir, ama ne yazık ki bizim siyasetçilerimiz hep en kalınını kullanır" diyen Erdemir şu uyarıda bulunuyor:
"Eğer Alevi girişiminin bu Sünni merkezci halinde ısrar edilirse girişim ters teper. Alevilerle Aleviler, Sünnilerle Sünniler, Alevilerle Sünniler, Türkiye-AB arasındaki ve siyasi partilerin kendi içlerinde gerilim artar ve bu gerilim geri dönülmez kırgınlıklara, bölünmelere yol açar. İş tahmin edilenin ötesinde boyutlar kazanabilir. En kötüsü ise toplulukların arasında zaman içinde gelişebilecek bir uzlaşma süreci erken bir tarihte baltalanmış ve tüketilmiş olabilir."

Gerçek açılımın koşulları

"İyi ama hükümet ne yapsın? Geçinmeye gönlü olmayan Aleviler� Çözüm yerine, sorunun devam etmesini istiyorlar. İlk kez Sünni bir Başbakan el uzatıyor, onu bile beğenmiyorlar." Ya böyle düşünenler de çıkarsa? İşte bizim bu tercümemize Erdemir şu yanıtı veriyor:

'Alevilerin istekleri açık'

"Alevilerin ne istediğini aslında herkes biliyor. Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin kurumsallaşması. Bir mezhebin egemen konumuna son verecek bir hukuksal zemin yaratılması. Yani:
A) Diyanet'in kaldırılması.
B) Devletin Milli Eğitim eliyle Sünnilik dersi dayatmasına son vermesi.
C) Tüm inançların ibadethanelerinin statülerinin aynı olması.
D) Nüfus cüzdanlarında nasıl kim Fenerbahçeli kim Galatasaraylı diye yazılamıyorsa, inanç hanesinin de çıkarılması.
E) Bunların isteğe bağlı değil, toplumsal huzur açısından herkes için geçerli olması."
Aleviler için masaya bu maddeler gelmediği sürece gerçek bir açılım paketinden söz edilemeyeceğini söyleyen Aykan Erdemir sonunda cümlesini şöyle bağlıyor: "Benim şu anda nabzını tutabildiğim kadarıyla Türkiye'nin Alevi coğrafyasındaki temel hissiyat oldukça olumsuz. Bu projeye şevkle sarılan bir Alevi bulmak kolay değil. Yani evet, Başbakan yüzünü doğru tarafa çevirmiş, Alevilere dönmüştür. Fakat böyle bir girişimle geri bir adım atmıştır. Ya da Başbakan Alevilere doğru bir adım atma niyetindedir, fakat sırtı Alevilere dönük olduğu için yanlış yönde ilerlemektedir. Hangisini seçerseniz seçin sonuçta bu girişim böyle giderse Başbakanla Alevilerin arası bir adım daha açılır."

İftar daveti yerine dergahta aşure yemek daha gerçekçi

- Başbakan'ın Muharrem iftarına katılması Aleviler için ne kadar önemli?
Doğrusu Muharrem iftarı kavramının hitap ettiği çok sayıda Alevi topluluğu olduğunu düşünmüyorum.

- Edenler için?
Onların açısından da şöyle bir sorun var: Burada Muharrem ayı Alevilerin ayı olmasına karşın Başbakan ev sahibi konumunda olunca bir etkinliği dayatıyor görüntüsü oluşuyor. Oysaki bir Alevi için davete gitmek yerine kendi ikram ettiğinin bir Sünni tarafından yenmesi çok daha fazla kıymetlidir. Çünkü bu hala bir tabudur. Kimi Sünniler "Alevilerin kestiği haramdır" deyip Alevilerin sunduğu eti yemezler. Devlet memurlarının Alevi örgütlerini denetlerken kendilerine sunulan yemekleri "Ben Alevi'nin kestiğini yemem, bana yemek getirecekseniz dışarıdan getirin" dediklerine şahsen tanık oldum.

- Başbakan davet etmese de Alevilerin davetine gitse, o zaman bir anlamı olur mu?
Olmaz, çünkü zaten asıl mesele iftara bakış açısında. "Ortak iftar yapalım, çünkü bu bize de yabancı değil" anlayışı sakat. Yine her şeyi kendi bildiklerine benzeştirme, yine Sünni merkezci bir yaklaşım söz konusu. Oysaki aradaki fark çok. Muharrem ayı Alevilerin yas ayıdır, Sünnilerin Ramazan ayı ise 11 ayın sultanı. Sünnilerin en çok tüketim yaptıkları ay Ramazandır, Alevilerin en az tüketim yaptıkları ay Muharrem. Sünniler Ramazan'ı eğlencelerle geçirirler, Aleviler Muharrem matemi boyunca gülmezler. Ramazan'da oruç suyla ve şükrederek açılır, Muharrem'de ise neredeyse sudan uzak durulur, hatta daha çok tuzlu yiyip, su içmeyerek Hüseyin'in çektiği acıları duyumsamaya ve empati kurmaya çalışanlar vardır.

- Belki Başbakan da bu empatiyi kurmak istiyor?..
Ama şu ana kadar böyle bir mesaj hiç verilmedi. Kaldı ki Alevilik tebliğci, misyoner bir inanç olmadığı için başka inançlardan insanların kendileri gibi inanmalarını ve matem tutmasını da beklemez. Alevilerin "Bir Sünni gelsin, bizimle matem tutsun, iftar yapsın" diye bir ihtiyacı yok. 50 maddelik talep listeleri olsa bile sıra "Bizimle iftar yapılsın" maddesine gelmez.

- Sizin öneriniz ne?
Eğer ille de duygusal bir adım atılacaksa ben Sayın Başbakan'a bu tip zorlama bir iftara katılmak yerine aşurenin yapılıp dağıtıldığı bir dergâha gidip, Alevilerle birlikte sıraya girip, büyük kazandan herkes gibi aşure yemesini ve bugüne kadarki ayrımcı uygulamalar için özür dilemesini önerirdim. Bu daha gerçekçi, daha sıcak, kuşkulara yer bırakmayacak, anlamlı bir etkinlik olurdu. Bir Alevi için bu da çok önemlidir. Çünkü ne yazık ki hâlâ Alevilerin getirdiği aşureleri "içine tükürülmüştür" diye çöpe döken Sünnilerin hikâyeleri var bu ülkede.

Alevilere kadro vermek patron-yanaşma ilişkisi kurmaktır

- "Aleviler hep Diyanet'te Sünnilere verilen kadroya laf ederdi; alın size dedeler ve zakirler için 2 bin kadro" deseler, ne yanıt verirsiniz?
Alevilerin her çeşit inanç sahibi yurttaştan toplanan vergilerin sadece egemen olan inanç kesimine aktarılmasına karşı çıktıkları doğru. Ama çözüm olarak hiçbir zaman "Bize de kadro verilsin" demediler. Alevilerin devletleşme gibi bir hedefleri hiç olmadı.

- Kadroyu kabul eden dede ya da zakir hiç mi çıkmaz yani?
Elbette bireyler bazında buna ihtiyacı olan çok sayıda dede ve zakir olduğunu ben de biliyorum. Bunu kabul edecek çok kişi var. Belki çevrelerinde ayıplanırlar, belki cemaatlerindeki saygınlıkları azalır, ama bu kadar işsizlik varken buna boyun eğenler de çıkabilir. Fakat bunun adı bir uzlaşma değil, önemli olan o.

- Yani bir istihdam paketi gibi mi?..
Evet, sanki seçim öncesi geçici işçi alma paketi gibi. Halbuki diğer talepler hiç dikkate alınmadan siz istihdamla yola çıktığınızda bunun tek bir okuması olabilir: Patron-Yanaşma ilişkisi. Aleviler bunu nasiplenme, arpalanma önerisi olarak görür. Onların böyle bir talebi yok.

- İyi de bir kadroları olmayacaksa hangi çatının altında toplanacaklar?
Bizim inanç alanında toptan bir kurumsal tasarıma ihtiyacımız var. Örneğin benim önerim Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir üst kurula dönüşmesi. Nasıl EPDK, BDDK varsa, Türkiye'deki inanç sektörünün tüm işleyişini denetleyecek ve düzenleyecek, fakat hizmet sağlamayacak bir "İnanç İşleri Üst Kurulu" olabilir. Onun altında da her inanç grubu kendi hizmetlerini sağlamakla, finanse etmekle, devletin koyduğu yasal çerçevede yürütmekle sorumlu olur.

- Ama ya o zaman irtica alır başını giderse; böyle de bir korku var?
Zaten bu paranoya sayesinde laiklerle muhafazakârlar uzlaşıyor. Korku üzerinden statükoyu korumaya yönelik bir yaklaşım var. Üstelik ben bu yaklaşımı da kendini korumak isteyen Diyanet İşleri'nin tetiklediğini düşünüyorum.

- İyi de ya bütün imamlar birden Hizbullahçı olursa?
Buna iki yanıtım var. 1- Cemalettin Kaplan da, Hizbullah imamları da zaten bu sistemden çıkmıştır. 2- Bir hizmetin bizzat üretilmesi, yani mülkiyetiyle denetim aynı zannediliyor. Oysa mülkiyet olmadan da denetim olabilir. Bu denetim oldukça da korkulara gerek kalmayacaktır. Aksine Diyanet'in mevcut enerji ve insan kaynaklarının sadece dörtte biriyle bugünkünden çok çok daha fazla denetleme yapılır.

- Peki o zaman Alevilik, Kadirilik, Nurculuk, Bahailik, Ortodokslar, Katolikler vs. gibi alt başlıklar mı olacak?
Buna vatandaşların kendileri karar verir. Vatandaşlar hangi diğer vatandaşlarla birlikte bir inanç grubu oluşturacaklarına, kendi inanç önderlerini nasıl belirleyeceklerine, onların giderlerini hangi kaynaklarla karşılayacaklarına, ne şekilde ibadethaneler yapacaklarına karar verebilmeliler. Devlet de belli alanlarda müdahale edebilir. "Bu ibadethanenin yangın çıkışı yok, hijyen problemi var, inanç önderlerinizden belli pedagojik formasyon talebim var" diyebilir.

Diyanet Türkiye'nin en büyük KİT'i

- Alevi örgütlerinin faydalandığı bir rant var mı?
Bir insan isterse tüm inanç grupları içinde rant bulabilir. Oysaki inanç hizmetlerinin devlet eliyle sunulmadığı bir sistem içinde bu rant tartışmaları da kendiliğinden bitecektir. Özel sektöre bu kadar güvendiğimiz bir dönemde neden inanç alanında yurttaşlara güvenmiyoruz? Böylece "çok cami yapıldı, imamların maaşları çok düşük" tartışmaları da son bulur. Yurttaşlar kaç cami istiyorsa o kadar cami yaptırmalı. Hatta istiyorlarsa kubbelerini altından yapsınlar. İstiyorlarsa imamlarını doktora dereceliler arasından seçsinler ve gerekirse maaşlarını da ayda 10 bin YTL yapsınlar. Bu tamamen o cemaatin vereceği bir karardır. Aleviler de isterlerse dedelerini dört dil bilenler, zakirlerini de konservatuar mezunları arasından seçsinler. Bizim bunlara karışmaya hakkımız yok. Aksi halde rant suçlamasından hiçbir inanç sistemini kurtaramayız. Madem eğitimde, sağlıkta piyasaya güveniyoruz, gelin inançta da piyasaya güvenelim. Oysa Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı neoliberalizm dönemdeki özelleştirme furyasına bile direnebilmiş en büyük KİT olmaya devam ediyor.

Bu soruları asla sormayın

- Siz Alevilikle ilgili bazı soruların baştan sorulmaması gerektiğini savunuyorsunuz; niçin?
1- Çünkü Alevilik, Aleviliktir. Bu yanıtla da diğer tüm inançlar yetinmek zorundadır. Bir Alevi Aleviliğin yol, sürek, tarikat, felsefe, kültür olduğunu söyleyebilir. Ama dünyayı Sünni bakış açısından ibaret sayan bir yaklaşım, bu kelimelerle ne demek istendiğini anlamaz bile. Mesela Aleviliğin dört kapısından birincisi şeriat, ikincisi tarikat, üçüncüsü marifet, dördüncü hakikattir. Ama o şeriatın ya da tarikatın ne demek olduğu Sünnilikle açıklanamaz.
2- "Alevilik İslam içinde midir yoksa dışında mıdır? Kaç çeşit Alevilik vardır? Aleviliğin özü nedir? Alevilik tarikat mıdır?" Bu soruların sorulması aynen şuna benziyor: İkinci Dünya Savaşı sonrasında Yahudilere "Nazilerin sizlere yaptıkları muameleden çok üzgünüz. Bunları tazmin etmeye çalışacağız. Fakat önce bize bir anlatın: Yahudilik nedir, kaç çeşit Yahudilik vardır, önce bir aranızda anlaşın, tek bir ses olun, sonra hemen sorunlarınızı çözeceğiz" demek gibi. Abes ve maksatlı. Kötü niyetli. Sorumluluğu Sünnilerden alıp Alevilere yükleyen. Alevilerin bölünmesini kolaylaştıran ve sorunun üzerine gitmelerine engel olan. Aleviler kendi içlerinde bunları tartışabilir, ama haklarını almak için başka hiçbir din grubuyla bunları tartışmak zorunda değiller. Aksi halde onlara "Önce siz tek bir örgüt ve sınırları belirlenmiş bir Alevilik olarak karşımıza çıkın" demek imkansız bir projedir. Bu ipe un sermedir. Kaldı ki hiçbir inanç grubu bunun altından kalkamaz.
3- Bir de lütfen tam tersini düşünün: Alevilerin çoğunlukta ve baskıcı olduğu bir ülkede Sünniler yaşıyor ve onlara hep şunlar soruluyor: "Sünnilik İslam içi midir, Sünnilik nedir, kaç çeşit Sünni vardır." Bu sorular uzlaşma üreten sorular değil.

Aleviler için Çamuroğlu ismi elzem değil

- Bu paket konusu gündeme geldiğinden beri Alevilerde "Ay değil, bayram değil, eniştem beni niye öptü" şüphesi oluştu. Niye bu kadar şüpheciler?
Çünkü genelde bu paketi reel politikanın bir stratejisi olarak görüyorlar. Mesela, bu paket için "Alevilerin yoğun bir şekilde hukuk yolunu kullanmasından bunalan hükümetin savunmacı bir adımı" diyenler var. "Hem AB hem AİHM sürecinde sıkışan hükümetin manevrası" diyenler var. Ya da yaklaşan yerel seçimlere yönelik oportunist bir manevra olarak anlamlandıranlar var.

- Siz hangisine inanıyorsunuz?
Ben bu üç, çok dar çerçeveye indirgenemeyecek bir çaba olabilir diye düşünüyorum, ancak ne yazık ki bu çaba mevcut çerçeve içinde görünür kılınamaz. O yüzden de böyle yalnız reel politik manevralar olarak yorumlanır.

- Peki sizce bu paket AKP'li milletvekili Reha Çamuroğlu'nun bireysel çabası mı; yoksa arkasında tam bir hükümet ve parti desteği de var mı?
Zaten Alevi yurttaşlar açından bir başka sorun da şu; bu sürecin sahiplerinin ve takipçilerinin kim olduğunun bilinmemesi. Çok farklı algılar var. Ben hükümet ve AKP tabanında da çok farklı algılar olduğunu düşünüyorum.

- Sizce Çamuroğlu'nun Alevi olması bir avantaj mı?
Aslında Alevi yurttaşların "Biz bu işi sadece Alevilerle yaparız; AKP içinden bir Alevi çıkarsın, biz onula müzakere edelim" diye bir istekleri hiç olmadı. Herhangi bir inançtan ya da inançsız herhangi bir kişiyle maddeler üzerinde konuşabileceklerdi. O yüzden Çamuroğlu olması elzem değildi.

- Aleviler içinde Çamuroğlu ismi üzerine bir mutabakat oluştu mu?
Çamuroğlu elbette önemli bir entelektüeldir. Ancak Alevi örgütleri içinde kendisiyle ilgili gittikçe artan soru işaretleri var. Siyasetteki rotasını çok fazla kere değiştirmiş biri olması Aleviler açısından hoş karşılanmıyor. Üstelik bu yalnızca siyasi kimlikle ilgili bir problem de değil. Alevilerin gözünde rotanın sık değişmiş olması Yol'a ilişkin bir sorun. Özellikle büyük güçler karşısında eğilmeme, bükülmeme, kaybedeceğini bildiğin davalardan dönmeme gibi motiflerin, inancın merkezinde yer aldığı Aleviler için bu tip siyasi manevraları barındıran bir siyaset tarzı çok sorunlu görünebiliyor.

Vergi sistemi geliştikçe inanç sistemi de özgürleşir

- Sanki Aleviler vergiyle inanç arasında ciddi bir ilişki kuruyorlar?..
Bu ABD'de de böyledir. ABD'deki inanç gruplarına tek müdahale yeri vergi dairesidir. Çünkü bir cemaatin bir inanç grubu olarak tanınması devlet nezdinde tek bir fark yaratır, vergiden muafiyet farkı. Dolayısıyla bir grup insanın bir inanç grubu oluşturup oluşturmadığı onların vereceği vergi muafiyeti kararıyla doğrudan bağlantılıdır. Eğer Türkiye'de de herkes verdiği vergisi kadar hizmet alıyor olsaydı, başkalarının vergilerinden haksızca nasiplenenler olmasaydı belki herkesin Diyanet'e bakış açısı da değişebilirdi. Çünkü Türkiye'deki statükonun devam edebilmesinin sırrı vergiyle inanç arasındaki ilişkinin yokmuş gibi yapılmasından, saklanmasından kaynaklanıyor.

Tekke ve Zaviyeler Kanunu da değişebilir

- "Alevilere bazı imkanların tanınması diğer tarikatların da devlet tarafından tanınması ihtiyacını doğuracak; böylece Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu değiştirilecek" diye bir iddia var. Hatta bunun Anayasa değişikliği öncesine getirilmesi bile manidar bulunuyor. Siz ne dersiniz?
Eğer Sünni muhafazakârlar böyle bir niyet içindelerse eminim bu cambazlığı da yapabilirler. Burada niyet önemlidir. Çünkü Aleviler bir bahane olarak kullanılabilir. Alevilerin buna nasıl tepki verecekleri ise ne kadar risk almak istedikleriyle ilgili bir şey.

- Ama aslında sizin önerdiğiniz "İnanç İşleri Üst Kurulu" projesinde de kanun değişikliğine ihtiyaç yok muydu?
Değişir, ama yerine farklı bir yapılanma konur. Son kertede hep denetleme olması nüansı önemli.

Ali'nin Mustafa Kemal'in bedeninde yeniden dünyaya geldiğine inananlar var

- Alevilerin Mustafa Kemal'le bu kadar güçlü bağlar kurmuş olmasının sebebi ne sizce?
Aleviler çok heterojen bir toplum, ama oldukça hatırı sayılır Alevi için Mustafa Kemal büyük bir siyasi önder olmaktan öte, çok mistik anlamlar taşıyan bir insandır. Alevilerde Hz. Ali'nin, Hacı Bektaş Veli'nin, Şah İsmail'in özlerinin tenasüh ya da reenkarnasyon dediğimiz yolla Mustafa Kemal'in bedeninde yeniden dünyaya geldiğini algılayanlar var. Bu özü daha sonra Deniz Gezmiş'e taşıyan ufak bir kesim bile söz konusu. Halk için hak yolunda savaşmış kişilerin belli bir özü paylaşan kişiler olduğu yaklaşımı var.

- Peki Mustafa Kemal ve Alevilikle ilgili iddialar?..
Evet, Mustafa Kemal'in çok inançlı bir Bektaşi olduğuna inanlar var. Cumhuriyet'in pir evi protokolüyle 1919'da Mustafa Kemal tarafından ilk kez Alevilere açıklanmış bir proje olduğuna inanlar da var. Bu insanlara göre laik cumhuriyet yalnızca aydınlanmacı bir proje değil. Aynı zamanda mistik bir proje. Anadolu'da adaletin, birliğin sağlanmasının, kâmil insana varılmasının tek yolu olarak görülüyor.

- Laikler acaba bu mistik duygularla mı her korkuya kapıldıklarında, öfkelendiklerinde Anıtkabir'e ağlayarak gidiyor?..
Evet, bu önemli bir sebep. Çünkü Türkiye'de laiklik ve cumhuriyet gerçekten bir kesim yurttaş için sadece bir siyaset meselesi değil, bir ahlak, inanç ve din meselesi. Bu sebeple Türkiye dünyadaki tüm Müslüman nüfusa sahip ülkelerden farklı bir anlamda. Laikliğin mistik tabanı olan yegâne Müslüman ülke Türkiye belki de. Dolayısıyla laikliğin Türkiye'deki toplumsal tabanları çok çok kuvvetli. "Batı icadı", "Tepeden inme getirildi" gibi eleştirilerin tam aksine cumhuriyet, çok yerel, bu toplumun çok içinden gelen, geleneklerimizden çıkarılıp kurumsallaştırılmış bir anlayış ve değer. Fakat ne yazık ki bu Türkiye'de ve dünyada yeteri kadar takdir edilemiyor. Bunu görmemekte direnenlerin körlüklerinin bilimsel değil de politik olduğunu düşünmek gerek.

- Ya Mustafa Kemal karşıtları "Biz de mistik karşı çıkıyoruz" derlerse?..
Benim orada şöyle bir yorumum var: Cumhuriyet'e ve Mustafa Kemal'e karşı çıkmak için gerekçe gösterilen, bu geleneksel, töresel olduğu iddia edilen reaksiyonel karşı çıkış aslında son derece modern, yeniden üretilmiş ve yeni geliştirilmiş bir yaklaşımın sonucudur.

- Ayağı dışarıda mı diyorsunuz?
O kelimeyi komplocu pozisyonuna düşmemek için özellikle kullanmıyorum. Ama çok da yerli ve kadim bulmuyorum. Çünkü tarihsel olarak çok gerilerde köklerini bulamıyorum. Daha çok cumhuriyet modernleşmesinin dönüşümünün sonucu olarak üretilmiş, gelenekmiş gibi sunulan bid'atlar.

Türkiye'de Aleviler polisten çok orduya yakındır

- Sizce Türkiye'de askerin Alevilik meselesine bakışı nasıl?
Alevilerin ayrımcılığa, şiddete maruz kaldığını bilen yabancı araştırmacılar İspanya, Yunanistan örneklerinden de yola çıkarak bu ayrımcılığın merkezinde Türk ordusunun da yer aldığını, dolayısıyla Alevilerin de orduya karşı çok olumsuz baktığını düşünür. Fakat ben aksi yönde örnekler verdiğimde çok şaşırırlar. Örneğin Gazi olayları polisin çekilip ordunun gelmesiyle bitmiştir. Maraş olaylarında hayatta kalanların hayatta kalma sebebi polis değil, ordudur. Ve bugün Avrupa'da siyasi mülteci olarak yaşayan, devletle çok sorunlu ilişkileri olan pek çok Kürt Alevi, Maraş ve Gazi olaylarıyla ilgili olarak ordu aleyhine konuşmazlar. Genelde hep polisi eleştirirler. Bu da çok anlaşılır bir şeydir, polis önyargısıyla ilgili değildir. Sekter bölünmeler yaşayan toplumlarda, yani mezhep ayrılıklarının kurumsallaştığı (Bakın Kuzey İrlanda, bakın Türkiye) toplumlarda polis de sekter bölünmelere uğrar. Kuzey İrlanda polisi nasıl Protestan güdümünde ve Katolikleri ezen bir kurumsa Türkiye polisi de özellikle 12 Eylül'den sonra Sünnileştirilmiş bir devlet örgütüdür ve hiç istemeden de olsa Alevilere karşı ayrımcılık üreten bir yapısı vardır.

- Peki ordu niçin sekter bölünmeye uğramıyor?
Bunun sosyolojik bir nedeni var, çünkü Türk ordusu aristokrat kastların yönetimindeki profesyonelleşmiş Latin Amerikan ordularından farklı olarak orta-alt sınıf kökenli subayların komutasındaki bir vatandaş ordusudur. Bizim dar subay kadromuzun dışındaki askerler açısından sekter bir yapılanma olası değildir. İçinde her inançtan yurttaş vardır. Ama örneğin Kuzey İrlanda'da hem polis Protestan'dır hem de Kuzey İrlanda'daki Katolik ayaklanmasını bastırmak için gönderilen ordu, ağırlıklı olarak Protestan ve İngiliz bir ordudur. Latin Amerika ordularında da aristokrat kesimlerin sözü çok geçtiği için vatandaş ordusu niteliği zayıftır. Dolayısıyla Türkiye'deki ordunun heterojen kimliği Aleviler için görece olarak daha tarafsız bir şekilde algılanmasına yol açıyor.

- O zaman Türk ordusunun "Alevi subaylar" ordusu olduğu iddiasına ne dersiniz?
Hatta daha da ileri giden bir iddia vardır� Türkiye'nin "Alevi subaylar diktası" tarafından yönetilen bir Baas rejimi olduğu iddiası� Tabii bunlar Türkiye'nin Sünni muhafazakar fantezileri, ama psikolojik olarak önemli bir rol oynuyorlar siyasetimizde. Bir yandan Alevilere karşı nefreti körüklerken, diğer yandan da Türkiye'de sanki ezilen kendileriymiş gibi bir his yaratarak, gerek mevcut sistemi meşrulaştırıp, gerekse kendi egemen konumlarını doğallaştırıyorlar. Çünkü "Biz Alevilerin sırtından 100 bin kadromuzu finanse etmiyoruz" diyemezler. Onu diyemedikleri için "Bu sistem zaten Alevilerin dayattığı bir sistem" diyorlar.

Alevilerin sandıkta ellerinin gittiği parti CHP'dir

- Sizce de gerçekten CHP, Alevileri kaybediyor mu?
Diyalog zayıf, partiye ilişkin hoşnutsuzluk çok yüksek noktada. Fakat bir başka ülkede bu durumdaki bir seçmen grubu çok daha büyük oranlarda kopuşlar, küsmeler yaşardı, ama Türkiye'de bu olmuyor. O yüzden de ilişkilerin en gerildiği dönemlerde bile Alevilerin oldukça kayda değer bir bölümü hala CHP'yi destekliyor. Ben size bir antropolog olarak şöyle bir örnek olay aktarayım. İstanbul'da seçim dönemine rastlayan bir saha araştırmamda bir Alevi gence hangi partiye oy attığını sordum. Bu gencin CHP'li bir aileyle, kendi radikal sosyalist arzuları arasında sıkıştığını biliyordum. Sandıktan döndüğünde bana, "Sosyalistlere oy atacaktım, ama benim bu elim gitti yine CHP'ye oy verdi" dedi. Ve suçu sağ eline yükledi. Yani kendi bilinci, inancı, siyaseti dışında vücudunun bir parçası gidip yine CHP'ye oy veriyor. Bu Türkiye'den çok da ayrıksı bir örnek değil aslında.

K

Bir Alevinin MHP ya da AKP'ye oy vermesi için çok yaratıcı bir "unutma" süreci geçirmesini gerekir

- Sizce Alevilik ve sağ siyaset bir arada olur mu?
Bence olabilir. Sağ sol bence bizzat sınıfsal temelli bir konumlanma. Aleviler de kırdan kente göç sürecinde gerçekten sınıfsal olarak farklılaşıyorlar. Bugün bir Alevi büyük burjuvazisi de var, Alevi proletaryası da, Alevi orta sınıfı da� Dolayısıyla bu farklı kesimler kendi çıkarlarını, isteklerini siyasi yelpazenin farklı noktalarındaki partilerle de dile getirmekteler, getireceklerdir de...

- Ancak Sivas ve Maraş'ı bir kenara koyup MHP ya da AKP'ye oy veren Alevilere "asimile olmuş" da deniyor?
Ben asimilasyon kelimesini kullanmak istemem, olumsuz bir değer yargısı içerir. Ama şunu belirtmeyi tercih ederim: Bu kişiler, kendilerini, ailelerini, inançsal topluluklarını anlamlandırmada temel referans noktaları artık Sünni muhafazakâr değerler olmuş kişiler olabilir. Bir insan AKP'ye oy veriyor diye elbette Alevilikten çıkmaz. Zaten böyle bir fetva vermek de kimsenin hakkı değildir. Fakat burada bir radikal kırılma, hayatı farklı görme, daha doğrusu daha farklı değerleri içselleştirme de söz konusu tabii.

- Yani siz buna "asimilasyon" yerine "kırılma" ya da "dönüşüm" diyorsunuz?
Kesinlikle evet. Ve bir unutma� Unutma olmadan bu olamaz. Çünkü bu sadece sınıfsal çıkarlarla açıklanabilecek bir tercih değil. Siz eğer gidip babanızı dedenizi, kardeşinizi komşunuzu mağdur etmiş, onlara fiziksel olarak zarar vermiş bir örgütle yakınlaşmaktan söz ediyorsanız bu çok yaratıcı bir unutma sürecini zorunlu kılar.

- Şöyle de bir düşünce var: Yüzyıllar içinde Kürtler asimile edilemedi, ama Aleviler asimile oldu. Sizce?
Çünkü Osmanlı ve Türkiye'de devlet aygıtının temel hedefi Alevileri
sindirmekti. Kürtlerin büyük çoğunluğu Sünni olduğu için daha az
sorun yaşadılar. Kürt ve Türk Sünniler devlet aygıtının dümen
koltuğunda. Sonuç da elbette doğal olarak Türk ve Kürt Alevilerin bastırılmasıyla sonuçlandı.

- AKP, DTP tabanından oy almayı başardı. Sizce ilk yerel seçimlerde Alevi tabanından da büyük kopuşlar sağlayabilir mi?
Genel seçimlerde DTP tabanındakine benzer bir kopuş yaşanmaz. Ama yerel seçimlerde, özellikle ufak beldelerde AKP'ye oy kayması olacaktır.
Hatta AKP listesinden Alevi belediye başkanları görmemiz şaşırtıcı
olmamalıdır.

15 milyon makul bir rakam

- Tarhan Erdem'in "Biz Kimiz" araştırmasına göre Alevilerin
nüfusu 5 milyon. Bu rakam Alevilerin büyük tepkisini çekmişti. Sizin elinizde bir rakam var mı?
Bence Türkiye'de Alevilerin sayısı çok problemli bir mesele. Verilen
sayılar tahminlerin ötesine geçemiyor. 5 milyonu çok az, İzzettin
Doğan'ın öne sürdüğü 25 milyonunu da abartılı buluyorum. Bu ikisinin ortası olan15 milyon (ki nüfusun yüzde 20'si eder) makul olabilir.

- Elinizde bir veri var mı?
Nüfusa ilişkin tahminim yalnızca bir tahmin ve diğer tahminler kadar
"bilimsellik" iddiası taşıyabilir ancak. Fakat yine de daha makul tahminde
bulunduğuma inanıyorum.

Türban takan da var kadın dedeler de var
- Türban takan Aleviler var mı?
Var. Onun dışında cemlerinde kadınların türban değil, ama başörtü örtmesini isteyen Alevi toplulukları da var. Ya da semah kıyafetlerinde yine kadınların başlarını örttüğü semah kostümleri olan pek çok Alevi topluluğu da�

- Yani Alevi kadınlar dönüşüyor mu?
Açıkçası bu sorunun tarihçilerden de bize çeşitli yanıtlar vermelerini isteyelim, ama benim gördüğüm şu: Bir Alevi kadının başını örterek ceme girdiğinde, bunu bir Sünni kadının türban ya da başörtü takmasından çok farklı yorumladığı şeklinde. Ama eğer ibadethane dışında Alevi kadınlarından da bu yeni türban bağlama biçimlerini benimseyenler varsa bu gerçekten önemli bir siyasal, toplumsal, ahlaki ve mistik dönüşüme işaret eder. Çünkü bu inanın Alevilik inancının Sünnilikten farkının tam da merkezindeki sorundur. Kadın-erkek ilişkisi belki de Aleviliğin kırılma noktası, Aleviliğin esneyemeyeceği en önemli alandır.

- Ama siz dergahta örtünmeyi önemli bir esneme olarak görmüyorsunuz?
Çünkü benim gördüğüm kadarıyla eskiden de cemlerde kadınlar başlarını örtüyorlardı. Bu çok büyük bir değişim değil. Ama şu çok önemli bir gösterge: Alevi ibadethanelerinde kadın ve erkeklerin ayrı yerlerde oturmaları� Benim bildiğim kadar İstanbul Yenibosna'daki Cem Vakfı Cemevi dışında böyle bir uygulama yok.

- Peki eğer bu yerleşirse, bu haremlik-selamlık mimarisini benimseyenler çıkarsa, bu bir dönüşüm müdür?
O zaman bu bir dönüşümdür. Çünkü cem bir ibadet olmanın yanı sıra aynı zamanda belli değerlerin içselleştirildiği, belli sosyalleşme kalıplarının benimsendiği yerdir. Dolayısıyla da kadın ve erkeğin aynı mekanı paylaşabilmesi, yan yana oturabilmesi, bu yalnızca fiziksel bir mekan, yalnızca pratik bir günlük mesele değil. Bu çok derin mistik bir meseledir.

- Samanyolu TV'de yayınlanan cemlerde haremlik-selamlık cemler yapıldığı söyleniyor?
Ben size yanıt olarak Ahmet Yesevi'den aktarılan bir olayı örnek vereyim: Başka hocalar Ahmet Yesevi'yi kadın ve erkekler onun huzurunda birlikte ibadet ediyor diye "Orada kim bilir neler oluyor" şeklinde suçlarlarmış. Ahmet Yesevi'nin yanıtı, kendilerine bir kor parçasıyla bir pamuğu yan yana koyup göndermek olmuş. Oradaki anlam şu: Uzun bir yoldan gelen bir kor ve alev almayan bir pamuk. Yani, "Bizim mabedimizde kadın ve erkek yan yana olabilir, fakat herkes nefsine hakim olur ve birbirini insan olarak görebilir ve birbirini yakmadan ibadet edebilir. O pamuğun yanması bir saniyelik bir iştir aslında, ama bizde yanmaz. Aleviliğin kerameti de budur." İşte eğer Alevilik bu inancını aşındırmaya başlarsa derin sancılar yaşar.

- Siz böyle bir tehlike görüyor musunuz?
Belki bu örtünme anlamında, evet bir soru işareti var, ama genel gidişat bu yönde değil aslında. Çünkü bugün cemevlerine baktığımızda kadın erkek mekanları çok net ayrılmış değil. Avrupa diyasporası ağırlıklı olsa da kadın dedeler çok olumlu bir gelişme. Bir yanda türban takmaya başlayanlar var, ama diğer yanda kadın dedeler de var. Söylediği Hak sözü kabul edilen kadın ozanlar var. Yani bence büyük bir tehlike yok. Çünkü Alevilerin aktığı mecra çok büyük dönüşümleri içermekle birlikte özü de koruyabilmekte.

Kaynak: Milliyet.com 

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (67) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 861 | Yazdır | E-posta | Devamını oku...

 
<< Başa Dön < Önceki 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 472 - 474 Toplam: 811