|
ANADOLU'DA ALEVİ-BEKTAŞİ
YOLUNUN KURUCUSU BÜYÜK DÜŞÜNÜR
HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ
(1200/9-1270/3)
İsmail Kaygusuz I
Hacı Bektaş Veli'yi
Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek
Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin (Ö.1270-3)
yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler; kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına
aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir.
Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı,
dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını
kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü
aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışılık biribirine karışmış. Onları halkın
ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, hem yönetime yaranmak için günün
siyasetine uydurmuş, hem de hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka
geri getirmişlerdir. 15.yüzyıılın sonlarında (1481-1500) ilk kez Uzun Firdevsi
(İlyas ibn Hızır al-mutahallas bi-l-Firdevsi) tarafından yazıya geçirilmiş olan
şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi
bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise
sadece tam olarak Sadeddin Molla'nın türkçeleştirdiği Makalat elimizde
bulunmaktadır.
Menakıbname'lerdeki
keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin dayandığı tarihsel ve
sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir
maddi temelleri saptamak araştırmacıların görevidir. Yine Makalat'ı iyi
anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve Şeriat
ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahibolarak işe başlamalıdır. Kısacası
bu ulu kişiyi, büyük reformcu Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce
önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği,
bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya
kimsenin hakkı yoktur.
Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar,
kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve
üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara
bakış çarpık, yöntemler yanlış olunca,
ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaş'lar
çıkıyor:
1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı
Sünni müslüman
2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu'da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için
gönderilmiş bir şeyh
3) Anadolu'yu türkleştiren ve islamlaştıran alp erenlerin başı, bir
fetihçi
4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış ve
Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu
5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde "riyazat
ve ibadetle iştigal
edip" kerametler göstermiş
bir ermiş
6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş,
ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış
‘meczup' ve korkak bir derviş.
Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin
hiçbiri değildir ve olamaz!
Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu,
milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış.
Bilimsellik adına yeni yapılan çalışmaların bile, geleneksel bilgilerin
yinelenmesiden ve ‘filan araştırmacıya, filan yazar ve Prof'a göre'den öteye,
bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Yeni görüşler, değerlendirme ve
yorumlar üretme gereksinimi duyulmadan,sadece alıntılar ve dipnotlarla bilimsel
inceleme ve makaleler yazılabileceğine, ya da bunlara ‘bilimsel'
denilebileceğine biz inanmıyoruz. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veli'yi
bu anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz.1
Ayrıca sanki, Hacı Bektaş Veli'nin
Osmanlı devletinin kuruluşuna katkısı olduğu;
Osman'a elverdiği, Orhan Bey'e dua ettiği iddialarını ıspatlamak
istercesin kimi yazarlar onun 1240 ya da 1242 yılında ( yani Yunus Emre'nin
doğduğu yıllar!) doğduğu, 1327 ya da 1338 yılında hakka yürüdüğünü,
dayandıkları hiçbir belge olmadığı halde, hala ısrarla yazmaktadırlar. Onların
ayrıca kafalarının ardında, Hacı Bektaş'ın Babai Halk Ayaklanmasından
uzaklaştırmak ve harekete katılmadığı, katılamıyacağını göstermek de var
kuşkusuz! Ama aynı yazarların bazıları bir başka kitabında, bir bakıyorsunuz
Hacı Bektaş'ın, 1167-9'da dünyadan göçmüş bulunan Ahmet Yesevi ya da ardılı
Lokman Perendi tarafından Anadolu'ya gönderildiğini yazıyor ciddi ciddi. Yani,
doğumundan en az yirmi yıl önce! Bu ciddiyetsiz ve yalan bilgiler giderek de
bayağılaştırılarıp bazı yayınevleri tarafından tekrar tekrar yayınlanıyor.
Öbür yandan son zamanlarda Hacı Bektaş Veli'nin Hace Ahmet Yesevi ile
ile ilişkisine, hatta onun tarafından Rum'a gönderildiğine, Yesevi'ye ait ve
onun 120 yıldan fazla yaşadığı anlatılan bir keramet söylencesi kanıt olarak
öne sürülmektedir. Hernedense, Rus araştırmacılarının bu söylenceyi yayınlamış
olmaları bilimsel bir açıklamaymış gibi değerlendiriliyor. Söylenceyi birkaç
cümle içinde verelim: Ali'nin oğlu Muhammed Hanefi soyundan geldiğine inanılan
Hace Ahmet Yesevi, Muhammed Peygamberin
dünyadan göçtüğü 63 yaşına gelince, yeryüzünde ondan daha uzun süre
yaşamak istemeyip, yeraltında hazırlanan çilehaneye çekilmiş ve yeryüzünde
yaşadığı kadar da yeraltında çilede
kalmıştır. Mezarı, 15.yüzyılda yapılmış olan anıtsal türbesinin üzerine
kurulduğu yerin-zeminin altında bulunmaktadır. Bunu kanıt olarak alan
araştırmacılar, Ahmet Yesevi'nin 1230'lu yıllarda gerçekten dünya değiştirmiş
olduğunu düşünüp rahatlıkla Hacı Bektaşı Türklüğü ve İslamlığı Ruma'yaymak için
göndertebiliyor. Buna sadece ayıptır denir!
Biz, aşağıda genişçe
açıkladığımız gibi, ikisi arasındaki yarım yüzyıla yakın zaman farkı, o tarihlerde yaşanmış olaylar, bölgesel ve
siyasal koşulların doğrudan ya da bir halifesi aracılığıyla Hacı
Bektaş'ın, Yesevi'nin kendisi ve içinden
Nakşibendiliğin çıktığı dönem Yeseviliğiyle
de ilişkisi olmadığını
tartışıyoruz. Ama, Hace Ahmet Yesevi'nin de yetiştiği ve ölümüne kadar
(1167-69) yaşadığı yıllarda ve bölgelerde Nişabur'dan, Belh'ten, Rey'den
Fergana vadisine-Bedehşan'a ve Pamire'e kadar, gerek kentlerdeki halklar ve
gerekse bozkırlardaki nomad(konar-göçer) Oğuzlar-Türkmenler arasında yayılmış
Batınilik-Alevilik dışında olduğunu asla düşünmüyoruz.
Öyleyse Hacı Bektaş Veli kimdir ve nasıl yetişmiş; hangi koşullarda
Rum'a (Anadolu'ya) gelmiş ve kim göndermiştir? Onun yanıtını bulmaya çalışalım.
Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi
Yukarıda söylediğimiz gibi, Hacı Bektaş Veli'nin Hace
Ahmet Yesevi'den (ö.1167-9) el aldığı ve
Anadolu'ya onun gönderdiği doğru olmadığı gibi mümkün de değildir.
Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi'nin halifesi
Lokman Perende'den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya'da "Hacegan
(Hocalar) Hanedanı"nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani'nin (ö.1140)
öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar
Malatya'da yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296)
aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman
Perende - el Harasami üzerinden Bektaşilik'in çıktığı üzerine bir Tarikat
zinciri kurmaktadır Nakşibendi araştırmacıları.2
Hacı Bektaş Veli'nin, Hace Ahmet Yesevi sonrası
Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere
uyarak, istemeye istemeye Vilayetname
verilerini kabul edip, bu soruya "evet" diyorduk. Zaten İttihat Terakki'ci
araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş'ın Ahmet
Yesevi'nin ölümünden kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından
Anadolu'yu "Türkleştirmek" ve Türkçeyi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi
ileri sürdü, yazdı çizdiler. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe
müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki,
Hacı Bektaş Veli'nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş
olması da onun Yeseviliği Anadolu'ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de
aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle
göstermez.
Yıllar
önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:
"Hacı Bektaş'ın,
Mevlana'ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya 4karşılık Bektaşilerde Türkçenin
işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir
Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi'nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu
maksatla Anadolu'ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler
verenler çıktı..."3
Hacı Bektaş'ın soyunun İmam Musa Kazım'a
(ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam
Musa Kazım'ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş'ın doğumu arasında tam dörtyüz
yıl var. Adı geçen İmam uzun süre Bağdad'da ve oğlu İmam Rıza ise Horasan
bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri
kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin
soylular zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan'a yayılmış
bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer'in oğlu İsmail
ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşamışlardı.
Örneğin İsmaili geleneğinin
bildirdiğine göre; Muhammed bin İsmail, kendisini ele vermediği için eşinin
dayısı Rey valisi İshak bin al-Abbas al-Farsi'nin Halife Harun Reşid tarafından
öldürüldüğü tarih olan 805 yılında kaçarak esas olarak doğu Uzbekistan'da ve
kısmen Tacikistan ve Kırgızistan'da 8500 milkarelik alan kaplayan Farghana
vadisine sığınmıştır. Muhammed bin İsmail buradan dailerini,
Tacikistan'daki Gorno-Badakhshan'ı da içine alan Orta Asya'nın yüksek dağlık
bölgesi Pamir'e göndermiştir.4
Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve
kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik
olarak Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof.
Dr. Esat Çoşan'ın, Makalat'ı Arapça yazmış olmasını kastederek
Hacı Bektaş Veli için; "demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun
görmüş" yargısını vermesi saçmalığın en büyüğüdür. Zaten Coşan, Ahmet
Yesevi'nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş'ı
Yesevi tarikatından kabul edip, "Nakşilere amcazade" yapıyor, "akraba olarak"
görüyor. Hacı Bektaş Veli'ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan
seyyidlere, dedelere - Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca
halkların ve kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış
olursunuz.
Hacı Bektaş Yesevi Yolu Yolcusu Değildir
Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir,
olamaz. Tarihsel olarak Nişabur'da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol
saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir.
Hacı Bektaş 1200'ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende'den
olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır.
Lokman Perende, Ahmet Yesevi'nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda
ders alan Hacı Bektaş'ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor.
Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, "hasılı bizce," diyor, "Ahmet-i Yesevi nasıl
şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş
ve bu zata Hacı Bektaş'a hocalık ettirilmiştir".5
Elbette bu kişiler sadece "şöhretleri" yüzünden değil, Hacı Bektaş'ın
"menkıbe"lerinin yazıya geçirildiği dönemin Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname'ye sokulmuştur.
Gölpınarlı'nın asıl Mevlana Celaleddin
(s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok
yerindedir:
"Hacı Bektaş, bütün
manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir
batıni dai'siydi. Bunu ‘Makalat'
açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri
malumat da teyid eder."
Abdülbaki Gölpınarlı'nın Hacı Bektaş'ı, salt
Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük
düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında
durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu
saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş'ı tanımlarken,
doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya
koyuyor:
"Halbuki Horasani'lerden
olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat'ına ve gene elimizde bulunan bir
‘Şathiyye'sine nazaran derin ve geniş
bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle
yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından
ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları
tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan
itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında,
ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve
medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti." 6
Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş'a bir batıni dai'si
diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa
kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel
koşullarını açık açık göstermeliydi. Ama, o bunu bir hakaret gibi kullamaktaydı.
Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur'u Zaptı
Nedense araştırmacılar o yıllardaki bölgenin
tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname'de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar.
Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur'dan en geç 1221'in
Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci
haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 12-15 yaşlarındadır.
Olasıdır ki Vilayetname'de
anlatıldığına gibi, babası "İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı." Ayrıca
aynı paragrafta, "padişahlığı Hacı Bektaş Veli'ye arzettiler, kabul etmedi.
Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan'a
verdiler" denilmektedir.
Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül
padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed-Ali soyundan olması dolayısıyla
kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani
inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş'ın henüz çocuk olması dolayısıyla,
babasının yerine amcası Seyyid Haydar Ata - ki bu kişi kaynaklara göre Abdal
Musa'nın babası Seyyid Hasan Gazi'nin babasıdır- seçilmiştir.Eğer İbrahim
el-Sani Nişabur'da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Abdal Musa Sultan'ın
dedesi önderliğinde Nişabur'dan çıkıp
yollara düşmüştür.
Moğollar Türkistan'dan Azerbaycan'a kadar
Horasan'ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı
Türkmen toplulukları, Doğu'ya değil Batı İran ve Irak'a doğru gidiyorlardı.
Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut'a bağlı Kuhistan
bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve
yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan'daki İsmaili kalelerinden birine
sığınmışlardı. Bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli
biriyle tanışacaktı.
Nişabur 1142'de Selçuklu prensi Atsız tarafından
ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan'a yeniden egemen olmuştu. Sonra
1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr'in egemenliği altına girdi.
1187'de Melikşah bin Tekiş ve 1193'de Kutbeddin Muhammed'i Nişabur'un hakimleri
olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular
arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;
"10 Nisan 1221,
Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv'den) daha
acıklı oldu. Halk, Kasım 1220'de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan
Tokuçar'ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin
isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk
katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları
da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına
bırakıldı." 7
Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve
yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur'a bir daha geri
gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik
çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü? Farid
Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan'ın batı
sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu
bilgileri veriyor:
"Mogolların önünden
kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari
İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren,
Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü
olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar
arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III
(1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan'da bulunan
Cengiz Han'a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor."
"Kuhistan Nizari
İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür
yönetimlerini sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini
paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin
(Shihab-al Din) mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki bu, Nizari
bölgesinden Alamut'a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz
etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut'tan onun yerine atanmış olan yeni muhtaşim (Kuhistan Nizari önderlerine
verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) mültecilerde eşit derecede saygı ve
hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan'daki Nizarilerin o zamanki
durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç
kez Kuhistan'ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac
al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin'i
hem de Şemseddini'i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik
görüşmeler yapmıştı."8
Hacı Bektaş ve Şemseddin Muhammed
Tebrizi
Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş'ın aile
çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,Kuhistan'daki İsmaili
kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale, Nizari valisinin
oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili
ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı
İsmail'in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine
saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hacı Bektaş'ın, 1224'te
Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan Şemseddin Muhammed Hasan-i
İhtiyar ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.
Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili)
inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi'nin, Alamut İmamı
Celaleddin Hasan III'ün (1210-1221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği
üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.
A. Gölpınarlı aynı yapıtında (s.50) bu kaynaklardan birincisini
göstermekle birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni'nin "Nev
Müsülman Celaleddin Hasan'ın Alaaddin Muhammed'den başka oğlu yoktu" diye
yazmış olmasını geçerli görüyor. 9
Genç Hacı Bektaş'ın Şemseddin gibi birinin
koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak
örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut'ta almış olduğu bir
gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş'ın durumu, 1227'de Kuhistan baş
dai'si Nasuriddin Abdurrahman'ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini
Nasıruddin Tusi'nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki
sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden
yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça'yı
geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava'yı sözlü ve yazılı
yayacak dereceye yükselmiş olmalı. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin
Yunancasını da öğrenmişti.
Hacı Bektaş'ın Makalat'ındaki
bilim ve akıl-usun tanımları ve batıni yorumların hepsi, kısacası tüm inanç ve
anlayış biçimi, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.
Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm dai'lerin
okuduğu,İmam Cafer Sadık Risaleleri, Abul Khattab'ın Ummu'l kitab, Mansur el-Yamani'nin Risalat el-alim ve'l Ghulam, İhvan-ı Safa
Risaleleri, Nasır Husrev'inkileri
(Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah'ın Dört Faslı ve Sergüzeşt'ini,1166'de Büyük Kıyameti ilan etmiş
Zikri Selam Hasan II'nin yazdığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa
kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft
bab-i Baba Sayyidina vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili dai'siydi...
Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da
girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname'de,
Ahmet Yesevi'nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar'ı kurtarmak için gönderdiği
Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi'nin
1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan
savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında bir
delikanlıyken katılmış olmalıdır.
Babasının amcası oğlu
Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan'da Hoy kentine yerleştiklerinde,
belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş vekardeşi birlikte Nizari İsmaili
eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş,
İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230'lu yıllarda bir İsmaili
dai'si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Dai'ler
listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi
İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve
arşivlerinin 1257'da toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş
olabilir.
Fatımiler döneminden bir örneği, bizi yakından
ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili
(başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani'nin (936-1025), Kahire'yi ziyaret eden
dai'ler listesinde Abul Vefa al-Daylami
adı geçmektedir. 10 (1017
yılında öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan
Abul Vefa da 11, Fatımi İsmaili dai'si
olarak Irak'tan Azerbaycan'a İsmaili davasını yayıyordu. Hacı Bektaş'ın da
Alamut dai listelerinde mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının
adlarından biri olan Seyyid Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du'i l-Kebir (büyük dailer) ve Du'i (sıradan dailer, davetçiler) diye üç
kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış olmalıdır.
Hacı Bektaş önce Hindistan'a gitmiş olabilir. Bu
dava gezisi, Şemseddin Tebrizi'nin Multan, Pencap ve Gucerat'ta İsmaililiği
yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan'ı gezmiş olabileceği, Vilayetname'deki Güvenç Abdal
söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal'ı
Delhi'deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.
Hacı Bektaş'ın Halep, Şam ve Necef'i dolaştığını;
Mekke ve Medine'ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır'ın mezarının başında
riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları, kendine çile çektirme)
girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname'den okuyoruz.
Bu üç yıllık riyazat abartı da olsa çok önemlidir:
Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı
sayılan Abu'l Hattab'ın Ummu'l Kitabı'nda
İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar tekrar okudu; soyundan
geldiği İmam Musa Kazım'ın dedesini can gözüyle seyretti.
Yine Hacı Bektaş'ın Makalat'ında (s.81-82)
"Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder"
başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem'i topraktan yaratması
üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi
tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem'in
organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını
söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü,
kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her
organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin özelliklerini
gösterdiği anlaşılır. (Makalat'taki
bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (ö. 1393-4) Cavidanname'sinde kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara
bakılırsa, Buhara'dan Mısır ve Kuzey Afrika'ya, Hindistan'dan Konstantiniye'ye
(İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği
varsayılabilir.
Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai'si
olarak batıni derviş Hacı Bektaş'ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu
olmuştur. Ancak onu Anadolu'ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı
Alaeddin Muhammed III'ün (1221-1255) onayıyla, baş dai Şemseddin
Muhammed Tebrizi olmuştur. Alamut'tan
Horasanlı Baba İlyas'a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık
Paşaoğlu'nun söylemiyle "Bu Hacı
Bektaş... kardeşiyle Anadolu'ya gelmeye heves ettiler... O zamanda Baba İlyas
gelmiş, Anadolu'da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi
hikayesi çoktur..." Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları,
"bu çok hikayeleri" alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten
uzaklaştırarak Baba İlyas'ın, Hacı Bektaş'ınkileri değil, kendi hikayelerini
aktarmışlar.
Hacı Bektaş'ın başından beri içinde ve stratejik
katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak'ın yönettiği Babai Halk
hareketinden Alamut'un habersiz olduğu düşünülemez. Celaleddin Hasan III
zamanında (1210-1221) bile Anadolu'da
Alamut'un büyük bir otoritesi olduğunu gösteren bir tarihsel belge
sözkonusudur: Şöyleki, Anadolu Selçuklu
Sultanı İzzeddin Keykavus I (1211-1220), 1216 yılında Antalya'yı
üç aylık bir kuşatmadan sonra Frankların elinden alınca, kentin fethi
haberini çevredeki hükümdarlarla birlikte Celaleddin Hasan'a da bir mektupla
(fetihname) bildirmiş ve ondan
Selçuklularla dostluk ilişkisi dilemiştir.12 O zaman Şamseddin Tebrizi daha önce de, yani
babasının zamanında Anadolu'ya gidip-gelmiş olmalıdır. Bu da gösteriyor ki,
Baba İlyas'ın dahi Dede Garkın'ın yerine geçirilmiş bölge baş dai'si
olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da
doğaldır.
Bu arada ayrıca Selçuklu Sultanlarının Alamut'a
her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz.
En büyük Selçuk Sultanının da Alamut'a vergi vermiş olması düşündürücüdür :
"1227 yılında ise Suriye
baş dai'si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'a
ellçisinigönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut'a her yıl düzenli
gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut
yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye
şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini
söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi."13
Babai hareketinin bağımsız olduğu kesindir. Çünkü
yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş dai'si Raşidüddin
Sinan'ın (ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166) tarafından atanmış
olmasına rağmen, Alamut'a yaptıkları işler hakkında bilgi geçmenin ve
karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini biliyoruz.
Baba İlyas'ın piri olan
Dede Garkın'ın Abu'l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile
Baba İshak'ın Abu'l Vefa'ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve
menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu'l
Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai'si olarak
geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak'ta Bağdad baş dai'si
görevinde bulunmuş olup, Abu'l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz
tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş'ın ve Babai ayaklanması
önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım
ki, halk arasında Alamut önderleri "Baba Seyyidina"(Baba Efendimiz) diye
çağrılıyordu.
Vilayetname'de Hacı Bektaş Veli'nin yaşamına ilişkin
anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden
derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri
doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname'sinde batıniliğinden - bir
suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı
dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darı
çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kıldırtılmıştır. Bir yandan da tam
tersine onun, Nureddin Caca ve Mevlana ilişkilerinde Şeriat kurallarını yerine
getirmediği için kınandığı görülür. Ayrıca Vilayetname'ye
sokulan bazı keramet ögeleri de, çok daha önce yaşamış veliler tarafından
gösterilenlerin yinelenmesidir.
Örgütlü batıniliğin son
temsilcileri (devlet kurmuş) Nizari İsmaililerin (1090-1257), Sünni yönetimler
tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır
şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları "dai ve İsmaili" adları kullanmaktan
çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname'de
Hacı Bektaş'ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler,
Haydariler İsmaililerden başkası değildir.
Gerçek böyle iken, Hacı
Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinde yeraldığı Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala
Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek
için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a "amcazade" diyor ve onun
batıliğini-Aleviliğini "iftira" kabul ediyorlar.
Hacı Bektaş'ın Selçuklu Prenslerinin
çatışmalarında İzzeddin Keykavus II'a destek vermesi ve Bizans'a yakınlık
duyması, Anadolu'da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege
Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve
İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.
Hacı Bektaş Veli, 1257'de Alamut'un Moğollar
tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni
inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının
temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina'ya
göre Alamut İmamı Ali'yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de
Salman'nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler) Ali'nin donuna
bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan
Dede'den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:
Yerlerin göklerin binasın düzen
Ak üstünde kara yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir
Hacı Bektaş Veli'yi Doğru
Tanıyarak Anlamak ...
Her yıl Ağustos ayının
üçüncü haftasında iki üç gün süren Hacıbektaş ilçesindeki şenliklere
yüzbinlerce Alevi-Bektaşi canlar akın eder. Bunların büyük çoğunluğu bu resmi
şenlik eğlencelerine katılmak için değil, Hünkar'ın dergahına yüzsürmek için
giderler; Çilehane,Kulunçkaya, Pir tepesi, Alıç ağacı, Beştaşlar, Hamurkaya
gibi keramet söylencelerinde adı geçen yerler ziyaret edilir. Türbelerde dualar
eder, temsili Cemler yaparlar; Hacı Bektaş Veli'nin ruhundan yeniden kerametler
bekler; "dildeki dilekleri, gönüldeki muratlarını" isterler ve hep bu beklenti içindedirler. Alevi
toplumu da Hünkar'a sadece bu gözle bakmayı sürdürürlerse, onun tarihsel
kişiliği ve büyük insanlık önderliğini asla anlayamıyacaklardır.
Yediyüz elli yıl önce
herşeyi bilime bağlamış ve "bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır"demiş olan
Hünkar'a bu kötülüğü yapmayalım. Ancak nevar ki, nesnel dünyasına
girerek onu doğru tanımak ve tanıtmak için, 13.yüzyıl Anadolu'sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri
ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır. Selçuklu-Mogol-Bizans ilişkilerini,
çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir.14
Horasanlı genç batıni
dervişi Hacı Bektaş, Güneydoğudan Anadolu'ya girer Hacı Bektaş. Burada Abu'l-
Vefa yolağından olan Dede Garkın'ın-ki Baba İlyas'ın da Piridir- elinden geyik
derisinden Elifi taç giyip, nasip aldığı Vilayetname'de
belirtilmektedir. O yıllarda, yani 1230'ların ortalarından itibaren,göçer ve
yerleşik alevi halklarla (Türkmen ve Kürt), yerli Hristiyanlar arasında Baba
Resulullah olarak tanınan Baba İlyas'ın geniş propagandası yapılmakta ve
Selçuklu sultanı ve feodal beylerinin zulüm ve baskılarına karşı ayaklanma
hazırlıkları sürmektedir. Ayrıca, "Tanrının elçisi Baba (Baba Resu'l Allah)",
yani peygamber olarak inanılan Baba İlyas'ın, en önemli halifesi Şamlu Baba
İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodalların
topraklarını boğaztokluğuna işleyen köylüler, konar-göçerler ve tüm ezilmekte
olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul'un siyasetini yapıyor,
onları örgütlüyordu. Olasılıkla Hacı Bektaş, Baba İlyas'tan önce Alamut'tan
tanıştığı Baba İshak'la burada görüşüp konuştular. Böylece daha başlangıçta
Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu.
Bölgede çok sevilip sayılan
Baba İshak'la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü,
eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Sonra Dede
Garkın, olasılıkla Baba İshak'ın yanına katarak onu Baba İlyas'ın dergahına
Amasya'ya göndermişti. Bize göre, Babai ayaklanmasınıdaki en büyük hizmeti ise,
Kayseri ve Kırşehir civarında Bizans sınırboylarında, yani Uc'larda yaşayan
Türkmenler'in harekete katılmalarını sağlama çalışmasıdır. Gerçekte Hacı
Bektaş'ı 57 bin Rum erenlerine gözcülük yapan Karaca Ahmed'e, peyik (elçi)
olarak yollayan Baba İlyas' idi. Horasanlı Hacı Bektaş, Rum Gazileri (Gaziyan-i
Rum) ve Rum Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütlerini harekete bağlamıştır. Kardeşi
Menteş'i 1240 yılı içinde Sivas savaşı sırasında şehit veren Hacı Bektaş,
hareketin son çarpışması olan Malya'dan önce,bilinçli olarak savaşın dışına
çıkarılarak Kendek'te Hacı Bereket'in yanına gönderilmiştir. Bu buyruğu, bizzat
baş kumandan, halifesi bulunduğu bildirilen Şamlu Baba İshak (2011 Server-i leşkeran ol
şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012 Kendek'e çık seni selamet bil/Bereket Hacı'yı ziyaret kıl) vermiştir. Elvan Çelebi, Menak ıbu'l Kudsiyye'de
Hacı Bektaş'ı ve bu olayı 1992 ile 2016 arasındaki beyitlerde genişçe
anlatmaktadır.
Hacı Bektaş Veli, bu
ayrılışın üzerinden daha on yıl geçmeden Sulucakarahöyük'de tekkesini kurmuş ve
Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlamıştır. Buradan önce bir küçük yerleşme
olan Kendek'te oturduğu anlaşılan, aralarına gönderildiği Bereket Hacı ve onun
çok sayıda, "Kaf'tan Kaf'ı tutmuş edep, ilim ve hilm sahibi halifeleri" (2013
Dakı bunca halife etrafı/Ki bular dutdi Kaf ta Kafı, 2015 Edeb ü ilm ü
hilm ü takvi...) de kendisine yardımcı oldukları yadsınamaz. Geleneksel olarak
Vilayetname'den gelen bilgilere göre, Hacı Bektaş Veli
Sulucakarahüyük'te Çepni Türkmenlerinden Yunus Mukri'nin yanında kalarak
kırımdan kurtulmuştur. Ancak, Vilayetname'den yaklaşık yüzyıl önce yazdığı
yazdığı kitabında Elvan Çelebi'nin
verdiği bu önemli bilgi, onun daha önce Kendek'te Bereket Hacı ve halifeleri
arasında kalıp, hem Babai avcılarından kendini koruduğu hem de iyice
olgunlaştığını gösteriyor.
Hacı Bektaş Dergahı,
Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını aşarak, Alevi-Bektaşi öğretisinin
kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştır. Hiç
kuşkusuz bunda, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, Malya yenilgisiyle
ardından gelen Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin
büyük katkıları vardı.
Sulucakarahüyük aynı
zamanda, 24-25 yıl içinde, yani 1246-7lerden (Gıyaseddin Keyhusrev'in ölümünden
sonra) Hünkar'ın dünyadan göçüşüne (1270-73) dek, Anadolu'da güçlü bir merkezi
yönetim kurulması ve birlik oluşturması için politika üreten yer olmuştur. Hacı
Bektaş Veli'nin, el verdiği ve icazetledirdiği 360 halifesini Anadolu'nun dört
bir yanına ve Balkanlara kadar göndermiş ve onların siyasal doğrultuda birçok
eylemlere katılmış olması; Mogol istilacılar ve korumalığındaki Konya Selçuklu
feodal devletine karşı İzzetin Keykavus'un desteklenmesi bunun açık
kanıtlarıdır. Büyük olasılıkla Dergah'ta saklanıp, yetiştirilen ve resmi
tarihin Cimri diye adlandırdığı İzzeddin'in oğullarından Siyavuş'u Konya'da
padişah yaparak, kendisi başvezir olan Karamanoğlu Mehmet Bey hareketi de aynı
Sulucakarahüyük siyasetinin ürünüydü. Bu
dönemlerde hangi Anadolu beyliğini incelemiş olsanız, oraya yerleşmiş ve etkin
bir veya birkaç Hacı Bektaş halifesi bulursunuz...
II
Hacı Bektaş Veli, Makalat'ı
ve Siyaseti
Hacı Bektaş Veli İslamın aykırı yorumu Batıni Aleviliği, yani Alamut
Nizari-İsmaili Aleviliğini, yaşadığı 13.
yüzyılın Anadolu'sunda tarihsel çevre, sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarında
yeniden yorumlayarak Alevi-Bektaşi yolunu kurmuş. Alevilik inanç ve felsefesini
(tasavvuf) kamaşıklığından arındırarak, yüksek düzeyden aşağılara çekmiş ve
sıradan halkın, daha çok kasaba, köy ve konar-göçer toplulukların küçük
birimler halinde kendi kendilerini eşitlik ve adalet içinde yöneten, birlik
beraberlik ve ortakçı-paylaşımcı bir yaşam düzeni kurmayı getiren dinsel inancı
yapmıştır. Ve bu bağlamda bir inanç önderi olduğu kadar refomcu bir düşünürdür.
Ve aynı zamanda dönemin bilgin politikacısıdır. Hacı Bektaş
düzenlediği-kuramlaştırdığı inançsal ilke ve kuralları, çağını aşan bilimsel
düşünceleri ve bilginliğini günümüze ulaşan küçücük Makalat'ına
sığdırmıştır. Siyasetçiliği, toplumsal ve siyasal eylemleri ise, ölümünden 215-220 yıl sonra derlenip yazılmış Vilayetname'de
anlatılan çok sayıdaki keramet söylencelerinde gizlidir. Aşağıda onun kurduğu
yolun inanç ilkelerinden örneklerle
birlikte, çıkarsamalar ve yorumlarla siyaset anlayışı ve eylemlerinden
bazılarını da sergilemek istiyoruz:
Makalat'ın İçeriği ve Kasıtlı Yorumlar
Makalat'taki "Dört kapı kırk makamın, Ahmet
Yesevi'nin(ö.1167-69) Fakrname'sinden alındığı" yazılıp çizilerek Hacı
Bektaş'ın Sünniliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Oysa Gölpınarlı bu
konuları herkesten daha iyi biliyordu; böyle bir şey olsaydı bu bilgiye önce o
sarılırdı. Çünkü Ahmet Yesevi'nin böyle bir kitabının varlığı kesin değildir.
Ona atfedilen Hikmetler'in ise sadece 17.yüzyıl kopyaları bilinmekte ve
12.yüzyıl Türkçesiyle hiçbir ilgisi yoktur.15
Tam tersine 19.yüzyıl Anadolu halkının konuştuğu dile çok daha yakındır.
1826'dan itibaren Hacı Bektaş Dergahı'nı resmen işgal etmiş olan Nakşibendiler
tarafından Makalat'tan aşırılarak, şer'i hükümlere uydurulup kime ait
olduğu belli olmayan kitaba sokuşturulmuş olmalıdır. Oysa, Makalat'taki
"Şeriat Kapısı ve On Makamı"na mal bulmuş mağribi gibi sarılanlar; bu
kapıya bağlıların "abidler" (yaşamları nafile ibadetle geçenler)
olduğunu bilmiyorlar mı? Ve ‘abidler bölümünün' sonunda " (Pes (işte böyle)
kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık)
bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)" diye yazılı olduğunu görmüyorlar mı?
16
İnsanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli,
Şeriat zümresi olan abidler'in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on
makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla
ilişkilidir. Sonunda onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz
makam dahi "Kur'an'da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat)
iman ehli için" diye vurguluyor. (Makalat, s.49-50) Hacı Bektaş Veli
bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı
yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor.
Nakşibendiler, ilahiyatçı-tarihçiler ve Diyanet bilginleri, kendilerine sadece
öğüt veren ve yol gösteren Ulu Piri hangi mantıkla Sünni yapıyorlar, anlamak
olası değil.
Hacı Bektaş'ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, "Marifet ve
Hakikat makamlarının" ehli olan "arifler ve muhibler zümresidir", yani batıni
inançlılardır, Alevilerdir. Bu kesim için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut'ta ilan
edilen "Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)" ile şeriat dönemi
bitmiştir.
Öbür yandan Hacı Bektaş'ın Sünniliğini, Ortodoks İslamın din ve iman
koşulları ile ibadetlerini sadece birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına
dayandırıyorlar. Oysa düşünmüyorlar ki Hacı Bektaş Makalat'ını asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapça
yazmış. Amacı, onlara yolun ilkelerini
göstermektir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece şeriatın yetmediğini,
inancı tamamlamak ve "Hak ile Hak olmak, onunla birleşmek için" tarikat,
marifet ve hakikat kapılarını da geçmek gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı
Bektaş Veli'nin ne Şünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur.
Nitekim dönemin Sünni alimlerinden Molla Sadeddin, Makalat'ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş'a bağlanmış.
Sonra Hünkar'ın buyruğu üzerine, herkes okusun diye oturup bu kitabı
türkçeleştirmiş.
Hacı Bektaş Makalat'ında, "İnsandan
ulusu yoktur... Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler,
konuşurlar. (İmam Cafer Sadık'tan nakledilen)Ali'ye sordular, ‘Tanrı'ya,
görürmüsün ki taparsın?' Ali eder: ‘Görmesem tapmaz idim" diye yazıyor. Bu
anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri söyleyen kafirdir.
Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız :
"Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey
yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim
(yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli birşey yoktur. Bilim
evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli
gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur..."
Hacı Bektaş'ın Makalat'ta geçen bu sözlerinin şeriat
dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca
kendisine bağlı olanların ibadetlerini de gösteriyor:
"...Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilen Alevilerin) taatı
münacaattır (dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk),
müşahededir (Hakkı gözleme), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı
bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)...
Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak, tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda
da ancak bu inanç-ibadet vardır)...Eger
muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim,
kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi
özümüzde Tanrıyı, Tanrıda da kendimizi
bildik, onunla bütünleştik)... Ve insanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve
insan sevgisidir" (Makalat, s.32, 36, 73).
Alevi-Bektaşiliğe Nakşibendilik, Kadirilik vb. gibi tarikat diyenler,
görmüyorlar mı ki Makalat'ta tarikat sadece on makamı bulunan bir
kapıdır. Sünnilikte tarikat son kapıdır ve o kapıdan öteye geçemezler. Geçen
dinden çıkar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. Çünkü ötede ‘ben' yoktur, ‘biz'
vardır; daha da ötede, yani Hakikat kapısında
‘ben ve biz' de yoktur, ‘sen' diye hitabettikleri ‘O' vardır ve O'nunla
birleşilir (Theosis=Tanrılaşma). Hacı Bektaş'ın yukarıda söylediklerine Sünni
inancı için dinsizlik demektedir, çünkü kendisine aykırıdır. Oysa
Alevi inancı budur.
Gönlü Kabe'ye benzeten Hacı Bektaş Veli, ""Kabe'de
ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir" diyor Hacı
Bektaş Veli; "Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe'de Arafatta taş
atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe'de kurban kesmeğe
benzer " diyor. (agy, s.75) Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartının
reddidir: Hacca gidip Kabede ihram
giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları temizle; hem sen hem
başkaları rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından
bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır! Bir batıni velisi olan Hacı
Bektaş'ın Makalat'ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada
iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir?
Vilayetname'de Hacı Bektaş
Veli'nin Merkezi Feodal Devletler ve Toplumlara Karşı İzlediği Siyasete Dair Değinmeler*
Hünkar
Hacı Bektaş Veli'nin Hristiyan keşişleriyle sıkı ilışkilerde bulunduğu, Vilayetname'deki söylencelere yansımış
ve keramet boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı Bektaş'ın
büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki inançlı yaşadıklarını, yani
Hünkar'ın yolunu gizli olarak sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu,
Hristiyanların, üstünlüğünü kabul ettiklerinden dolayı, İslam dinine döndükleri
anlamına gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hrisiyanlık sürekli birbirlerine düşman, karşılıklı
birbirlerinin inançlarını yadsıyan ve "dinsiz-kafirler" olarak niteleyen
konumdaydılar. Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını
koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler, karşılıklı kabul, anlaşma ve uzlaşma
dönemlerinde bile halkları, yani teb'alarını sürekli birbirine düşman tutmaya
büyük özen göstermişlerdir.
Buna karşılık heterodoks
inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu.
Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir
manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür.
Anadolu'da İslami halk tasavvufunu, Hacı Bektaş Veli ve onun
Sulucakarahöyük'teki dergahına bağlı halife ve dervişleri temsil ettiği gibi,
Hristiyanlık halk mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi.
Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent merkezlerinde yaşayan
Bizanslıların küçümseyerek, Trogtlytai/Troglutai (toprak altındaki deliklerde
yaşayanlar) diye adlandırdıkları bölge Hristiyanları içiçe yaşamaktaydılar.
1239-40 yılındaki büyük
Babai Halk ayaklanmasından 5 yıl sonra Anadolu'nun Mogollar tarafından
istilasına karşı koyamayan bağımsız Konya Selçuklu merkezi Feodal devleti
dağılmış ve Büyük Mogol İmparatorluğunun Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür.
Horasanlı Hacı
Bektaş'ın piri Horasanlı Baba İlyas ve Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan
I.Alaaddin'in (Ö.1237) son dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan nesnel
koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk
yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği 7-8 yılda yarattıkları
ihtilalci Babai Siyaseti'yle, Konya'ya yürümüşlerdi. Amaçları, iktidarı ele
geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmaktı. Ancak, kazandıkları
onca zaferlere rağmen, çok büyük bir yenilgi ve kırımla sonuçlanmıştı bu
başkaldırı.17
Hünkar Hacı Bektaş
siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, Mogol istilasıyla
yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba
Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya
gitmedi, yani Türkmen halk gruplarını Selçuklu Sultanlarına karşı isyana
yöneltmedi. Çünkü önce dış düşman tehlikesinden kurtulmak gerekiyordu.
Kısacası, istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür.
Bu nedenle Mogol korumalığındaki işbirlikçi yönetime ve kentleri köyleri yakıp
yıkan, ezeli düşman Mogollara karşı, Selçuklu prensi İzzeddin II.Keykavus'u
savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldılar.
Öbür yandan Hacı Bektaş Veli, (halife ve
dervişleri dahil) içiçe yaşamakta oldukları Hristiyan halk ve
manastır keşişleriyle dostluk, yakınlık ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün
Bizans İmparatorluğunun başkenti ve aynı zamanda bilim ve kültür merkezi
İznik'den de haberliydi; gelişmeleri izliyordu. Orada 1241'de rakiplerini
yenerek yönetimi tam ele geçirmiş olan İoannes Vatatzes ertesi yıl Moğollarla anlaşma yapıp devletini güvenceye
almış ve bir barış dönemine girmiş bulunuyordu. Öyle ki, 1243 yılında Konya
Sultanlığıyla da ittifaka girdiği halde, kendisine dokunulmadı. İznik'teki sürgün
Bizans devleti, 1260'lara kadar bölgenin ekonomik yönden en gelişmiş zengin
devleti olma ününü korudu. Gerek
Vatatzes I.
İoannes ve gerekse oğlu Theodoros II.
Laskaris dönemlerinde İznik, aynı zamanda tam anlamıyla bilim, felsefe eğitim
merkezine dönüşmüştü. Özellikle Hacı Bektaş ile yaşıt ve aynı yıllarda ölmüş
bulunan Nikephoros Blemmydes (1197-1272), kendi manastırında verdiği felsefe
derslerinde evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi: Burada, aşağıdaki varlıklar
tarafından şekillendirilmeden önce, ırk ve türlerin her cinsinin Tanrı'nın düşüncesinde
yeraldığını farzeden nominalizim ile realizmi uzlaştırma yollarını araştırıyor.
Aynı zamanda "herkese, herşeye
yeryüzünde gerçek tanrı olacak" ideal bir filozof-kral portresi çiziyordu. Nikephoros Blemmydes,
Vatatzes I'in oğlu, öğrencisi Theodoros
II. Laskaris'i bu amaçla yetiştirmişti. 13.yüzyılın sonu ve 14.yüzyılın başlarında Bizans
düşüncesine hep Aristoteles felsefesi egemendir.18
Hacı
Bektaş'ın günümüze ulaşmış yapıtlarında akıl, bilim, evren ve dünya üzerine
sözlerinde gününün felsefesinin izlerini görmemek olanaksızdır.
Sulucakarahöyük'de yaşadığı yaklaşık otuz yıl boyunca yeni bir inanç ve yaşam
tarzı oluşturmuş; yeni bir toplum örgütlemesi yaratmış olan Hünkar Kapadokya,
İznik, Konya ve sonra İstanbul hattı üzerinde yürümekten çekinmemiş. Düşünsel, inançsal ve siyasal düzlemi
genişleterek, daha sonraki yıllar Halifesi Saru Saltuk'u da 10-12 bin kişilik
Türkmen gücüyle İstanbul'a Mikhail VIII. Paleologos'a göndermiştir.
Vilayetname'deki Frengistan'a atılan genç çoban ve iki
inançlı keşişin işaret ettiği tarihsel olayların arkasında yatan bu
ilişkilerdir. Öyleyse, "İslam ülkesinin öte yanındaki bir memlekette bulunan
bir keşiş, biz de Hünkar'ın dervişiyiz" boşuna dememiş. Ayrıca Hünkar durup
dururken, sırf kendisine şaka yaptı diye, neden çobanı Frengistan'a atıp,
keşişin kara canavarlarını (domuzlarını) otlattırsın? 19
Hacı Bektaş Veli
Dergahı herkese ve hangi din ve inanca mensub olursa olsun her insana açıktır.
Onun Horasan'dan kalkıp ziyaretine gelen Kalenderi, Haydari konukları -ki biz
bunları kendilerini gizleyen İsmaili dai'leri olduğunu düşünüyoruz- da
vardır; her yıl düzenli olarak Dergaha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata
katılan ve lokma yiyen Hristiyan köylülerinden müridleri de...Hacı Bektaş'ı
Kapadokyalı Aziz Kharalambos'la aynılaştırıp, din değiştirmeden onun
hoşgörüsüne sığınmış köylülere karşı, kentli Hristiyanlar ve manastır keşişleri
gizli gizli haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını da alıyorlardı. Keramet
öyküsünde Hacı Bektaş'a derviş olduğunu söyleyen Keşiş, çıkarcı ve hilekar
derviş gibi bir müslüman olmaktansa Hristiyan kalmayı tercih ediyor. Çünkü
Hünkar'ın Bizanslı Hristiyanlara yaklaşımı insancıldır; eşitlik ve sevgi
yüklüdür davranışları. O İsa'yı da, Muhammed'den aşağı görmemektedir. Hünkar Hacı
Bektaş Fevaid (Haz.M.Yaman, s.51) adlı yapıtında İsa peygamberden şu
sözleri nakleder:
"...Ve dört şeydir ki
insanı Hakk'a eriştirir: Büyüklerle oturmak, akıllı kişilere danışmak,
kısmetsiz kişilerden (çalışmayan, kendine bile yararı olmayanlardan İ.K.)
sakınmak, münzevilerden (köşesine çekilmiş sadece ibadetle uğraşanlar İ.K.)
yardım istemek."20
Hacı Bektaş, Vilayetname'deki söylencelerden
anlaşıldığı üzere, gerçekten bu dört ilkeyi aynısıyla uygulamıştır
Hristiyanlarla ilişkilerinde: Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına
danışmış; düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı olmayan, yani çalışıp
da kısmetini ele geçiremiyenlerinden, tembellerinden uzaklaşmış. Ama asıl
yoksul Hristiyan halkla karşılıklı yardımlaşmalarını sürdürmüştür.
Hacı Bektaş Veli'nin
pek çok yerleri gezdiği, adı Frengistan adaları diye geçen o dönemlerde
Frankların egemen olduğu Ege Adaları'ndaki keşişlerden de muhibleri olduğunu
anlıyoruz. Hünkar'ın, kendisiyle alay eden
çobanı, vilayet eliyle kaldırıp Frengistan'a attığı keramet söylencesi, bize
göre önemli bir tarihsel olayla Hacı Bektaş'ın yakından ilgili olduğunun
işaretlerini veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim:
"Bayamlu Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu
kışlağında Hünkar'a inanmayan ve onunla hep alay eden bir çoban vardı. Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya
başlayınca, Hacı Bektaş vilayet elini uzatarak, adamı tutup Frengistan'da bir
adaya fırlattı..Aklı başına geldiğinde adanın içine doğru ilerlerken bir kilise
gördü. İçinden çıkan ermiş bir Keşiş: 'Sen
nasıl, öyle bir cihan kutbu veli ile uğraşırsın?' diye ona çıkıştı. Sonra kendisini kara canavarlarına
(domuzlarına) çoban yaptı. Bir yıl tamam olunca Hünkar adaya geldi; Keşiş'le
birkaç gün konuşup görüştüler. Bu arada Hünkar'dan, çobanı bağışlamasını
diledi. O da, Sulucakarahöyük'e değil, Mekke'ye gideceğini; Karahöyük'e döner
dönmez, adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi."
"Hünkar sözünü yerine getirerek, bir dervişini
gönderip çobanı aldırttı. Bayamlu Deresindeki koyunlarının başına bıraktı.
Kışlak'tan kardeşi yanına geldiğinde onu kendi kendine ağlar buldu. Olup
bitenleri anlattığında kardeşi şaşırıp, ‘sen çıldırmışsın dedi, nasıl bir yıl
Frengistan'da kaldığından söz ediyorsun?
Bir saattan beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum.' Çoban, kendisine bu
olayı yaşatan Hünkar'ın, velilik
gücüyle bir oyun oynadığını anladı.
Erenlere canla başla ve gönülden muhib yar oldu."21
1206 yılında Antalya ve çevresinin
Gıyaseddin I.Keyhüsrev tarafından Frenkler'den alınıp Tekelü Türkmenlerinin
yerleştirildiğini; 13.yüzyılın son yarısında Menteşe Oğulları'nın Frenk (ya da
Frank) memleketleri İskenderiye ve civar adalarıyla ticari ilişkilerde
bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu Beylikleri'nin Bizans'la birlikte Frenkler
ile sürekli mücadele ettiklerini ve Frenkler'in zaman zaman birine karşı
diğerini tuttuklarını biliyoruz. (İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s.67, 81, 228) Ama asıl Frank ya
da Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını vurmuştur; Latinler'in
İstanbul'u 1204'de işgal etmesiyle başlayan bu egemenlik 1428'lere, yani Osmanlı
fetihlerinin arifesine kadar sürmüştür. (Ostrogorsky, agy., s.179, 401, 517)
Demek ki, gerek Vilayetname'de ve
gerekse Yunus Emre'nin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk (ülkesi) ile
daha çok, Ege adaları dahil Yunan yarımadası kastediliyordu. Hatta Pir Sultan
Abdal'ın, "Şah İstanbul'da otura/Frenk'ten yessir getire" dizelerini gözönüne
getirirsek, 16. yüzyılda da bölgeye halk arasında hala bu adla çağrıldığını
anlamış oluruz.
Bu söylencede Hacı
Bektaş'ın, Frengistan'a gidip geldiği ve orada manastır keşişlerinden kendisine
muhibler (sevenler) ve dervişler edinmiş olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca
Hünkar'ın bu bölgeye dervişlerini gönderdiği gibi Bayamlu Deresi kışlağında
yaşayan çoban gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği anlaşılıyor. Genç bir
çobanın Frengistan'a gönderilip bir süre kaldıktan sonra sağsalim geri dönmesi,
o günün yaşam koşullarında öylesine
olağanüstü bir olay olarak algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp
parlatılarak Hacı Bektaş'ın velilik
gücüne bağlanmıştır. Oysa bir değil binlerce Türkmen genci Frengistan'a gitmiş,
bazan Bizanslıların yanında Frenklerle, bazan Frenklerin yanında Bizanslılara
karşı savaşmışlardır. Bunun nasıl olduğunu açıklamayı, yargımızı, bilinen gerçek tarihsel olayla birleştirerek,
yapacağız:
1260'larda Hacı Bektaş
Sulucakarahöyük'ü, Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının ötesinde, burada
çağının, her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset
üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır. Yukarıda değindiğimiz
gibi kendisine bağlı Alevi Türkmenleriyle, Moğollara ve onlarla işbirliği yapan
kardeşlerine karşı mücadelede İzzeddin II. Keykavus'u desteklemişlerdi. Ancak
İzzeddin, 1256-57 ve 1261 girişimlerinde, üstün savaşçı Moğol güçleri
tarafından yenilince İstanbul'a gelip, VIII. Mikhael Palaiologos'dan istediği
yardımı elde edemedi ve Kırım'a geçti. Bizi ilgilendiren, onunla birlikte 1262
yılında, başında Hacı Bektaş'ın halifelerinden Saru Saltuk'un bulunduğu 12 bin
kişilik Alevi Türkmen gücüdür.22
Bu güç Hacı Bektaş'ın
bilgisi ve olasılıkla
Sulucakarahöyük'deki Dergah'ta alınan kararlar doğrultusunda toplanmış
ve orada bulunmaktadır. 1246'dan sonra tek ya da üçlü-ikili
(triumviri-duumviri) on yıla yakın Konya Selçuklu tahtında oturduğu dönem
içerisinde, bir süre Kırşehir'de kaldığı ve Babai ayaklanmasının bastırılması
sırasında zindanlara atılmış Babai Türkmenleri salıverdiği bilinen İzzeddin II. Keykavus kadar; o yıllarda
kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur) yapmış ve Türkmenlerin
başında Selçuklu adına savaşmış, son savaşta yenilince Kastamonu bölgesindeki
Türkmenler arasına sığınmış ve şimdi Bizans imparatoru bulunan Mikhael VIII. Palaiologos da Hacı Bektaş'ı ve Saru
Saltuk'u çok iyi tanıyordu.
Daha önce adı geçen
kitabımızda açıkladığımız gibi, bu İmparator Saru Saltuk'un güçlerinden 5000
savaşçıyı, Yunanistan'daki Latin güçlerine karşı kullanmıştır. (İ. Kaygusuz,
agy., s.116) Bu Latin güçlerinin, Yunanistan yarımadasında uzun yıllardır
egemenlik kurmuş Frenkler olduğunu
görüyoruz. Mikhael VIII. Palaiologos, kardeşi Konstantinos yönetimindeki bu
Türkmen savaşçılarını Peloponsessos'a (Mora yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar
bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar kazandılar. Güney
Yunanistan'daki savaşlar, ilk başarılardan sonra kötüye dönmeye başladı.
Ücretleri düzenli ödenemeyen Türk savaşçıları Frenkle'rin tarafına geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar
zaferler kazanarak ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir bozguna uğrayarak geri
çekilmek zorunda kalmışlardır. 23
Bize göre Hacı Bektaş
Veli'nin, bütün bu olaylarla doğrudan ilişkisi vardır ve çok yakından
ilgilenmektedir. Genç çobanın bu savaşçı erlerden biri olması ve savaş sonrası
ya da kaçarak, Hacı Bektaş'ın keşiş muhiblerinden birinin yanına sığınmış
olması çok olasıdır. Keşiş'in, Hacı Bektaş'ı tanıyan ve ona bağlı bir genç
savaşçıyı korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği anlaşılıyor.
Saru Saltuk Dede ise 12
bin kişilik Türkmen gücünün başında, İmparator'a savaşçı asker kiralayarak,
karşılığında Balkanlar'da yerleşmek
üzere yola çıkmadan önce kuşkusuz Pir'inden "destur" almıştı. Olasıdır ki
Hünkar Hacı Bektaş'ın Fevaid'inde ona
verdiği öğütler bu döneme rastlamaktadır:
"Bir gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuk'a buyurdu ki: ‘Diğer şeyhlere
yüzünü çevirme; onların sohbetleri zarar verir. Bizim nazarımız ise güneştir.
Mürid taştır. Ancak kaliteli taş
(yetenekli mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür. Diğer şeyhlerin nazarları
gölge gibidir ki, kabiliyetli taş güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse,
değerli taşa dönüşmez." (Agy., s.73) "Ve Hacı Bektaş kendini Saru Saltuk'a
göstererek buyurdu: ‘Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte o benim;
istediğini-dileğini ondan elde et." (Agy.s.76)
Hacı Bektaş'ın , Nureddin Caca ve Mevlana Celaleddin İlşkilerinden
Ortaya Çıkan İç Siyaset Anlayışı
Vilayetname'de Kırşehir ( ikda) Emiri Nureddin Caca ile Hünkar arasında geçen
keramet olayları göstermektedir ki, Moğol yandaşı yönetim, Hacı Bektaş Veli'nin
Sulucakara-höyük'e yerleşmesini ve orada yaşamasını istemiyordu. Eski Babai
önderleri, Baba Resul ardıllarının yavaş yavaş onun çevresinde toplandıkları, haberleştikleri
ve ilişkilerinin sıklaştığının farkına varılmıştı. Olasıdır ki, bu işte bizzat
Hacı Bektaş'ın konuğu olduğu İdris Hoca'nın kardeşi Saru kullanılmış ya da görevlendirilmişti. Belki ortadan
kaldırılması planı da vardı. Saru'nun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da
yengesini kıskanması yüzünden Hacı Bektaş'a karşı çıkmayıp, doğrudan bölgenin
Emir'ini devreye sokmasından anlaşılıyor. Çünkü Hacı Bektaş çalışkanlığı,
bilgisi, ululuğu ve önderlik konumuyla çevre halkının güvenini kazanmış bulunuyordu.
Saru'nın tüm iftira ve aleyhte girişimleri, tersine onun daha çok sevilip
sayılmasına yaramıştı.
Nureddin Caca'yla Hünkar'ı karşı karşıya
getirerek, Caca'nın başına kerametle işler açtırılan bu bölüm içinde ilginç
bilgiler saklıdır. Saru, Hacı Bektaş aleyhinde çok uğraşmış. Ama her seferinde,
keramet gösterileriyle(!) yenilgiye uğramış ve kendine yandaş bulamamıştır.
Gerçekte, Vilayetname yazarı ya da ‘menakıb'
toplayıcısının dediği gibi, başlangıçta hemen
Nureddin Caca'ya gitmediği anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Caca'ya
vardığında da Hacı Bektaş'ın, yengesi Kadıncık'ı sevmesinden filan sözetmiyor:
"Saru...Kırşehri'ne doğru yola çıktı. Nureddin
Hoca'ya vardı. ‘Sultanım' dedi, ‘kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli
bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderin de bu dervişi ordan
yollasın.' Bunun üzerine Nureddin Hoca, bir naip gönderdi..."24
Nureddin Caca'nın adamına Hacı Bektaş'ın,
"mülk sahibi gibi konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git yoluna"
diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet gücü mü vardı diyeceğiz? Elbette
ki, hayır. Arkasında bir Türkmen gücü oluşturmamış olsaydı, Caca'yı, hemen
atına atlayıp Sulucakarahöyük'e gelecek kadar kızdırır mıydı? Olasıyla İkda
beyi olarak oturdukları ilin toprakların yasal olarak kullanan Nureddin
Caca'ydı. Ona meydan okumanın neye mal olacağını bilmez miydi Hacı Bektaş?
Caca'nın, Hacı Bektaş'ı sakalı-bıyığı ve
tırnaklarının uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Vilayetname'ye yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir?
Hünkar, sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında,
"şahin perçemsiz, pençesiz olmaz!"derken güvercin değil, korkusuz bir şahin
olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp namaz kılması istendiğinde,
kendisine verilen abdest suyunu kan
olarak nitelemiştir.
Vilayetname'de, Nureddin Caca'nın adamlarının Hünkar abdest alıp namaz kılması için
getirdikleri suyun kana dönüştüğü anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Caca,
herhalde avladıkları kekliklerin kanının suya karıştığını söyleyerek, bizzat
kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları Üçpınar'dan doldurup eline döker. O
da kan
olmuştur. Hacı Bektaş'ın suyu kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflaki'nin
yapıtına da yansımıştır. 25 Vilayetname'den 125 yıl kadar önce
yazılmış olan kitapta olayın geçmesi elbetteki önemlidir ve çok şeyler
açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu Mevlevi kitabında, Vilayetname'de yeteri kadar açık olduğu üzere, Nureddin Caca, Hacı
Bektaş'a gözdağı vermek ya da onu cezalandımak için Sulucakarahüyük'e
gitmemiş; tam tersine onun hizmetine
gittiğinden söz edilmektedir. Ama, aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin
Caca'nın kimin adamı ve Mevlana'ya ne derece yakın olduğu da ortaya çıkacaktır:
"Pervane'nin yar-ı gar'ı ve naibi, Kırşehir
vilayetinin emiri ve Mevlana'nın candan müridi Caca'nın oğlu emir Nureddin,
birgün Mevlana hazretlerinin yanında, Hacı Bektaş-ı Horasani'nin
kerametlerinden bahsediyordu: ‘Bir gün Hacı Bektaş'ın hizmetine gittim. O dış
görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka
namaz kılması gerektiğine dair ısrarda bulundum. O: ‘git su getir de abdest
alayım, taharetleneyim' diye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup onun önüne
getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve ‘dök!'dedi. Onun eline su döktüğüm
vakit, berrak suyun kan olduğunu gördüm. Bu durum karşısında
şaşakaldım.' Mevlana Hazretleri: ‘Keşke
kanı su yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner değildir...
(Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın değiştirilmesi derler ki, Kuran'da:
‘Şüphesiz israf edenler şeytanın kardeşleridir.'(Kur'an, XVII, 27)
buyrulmuştur. Has tebdil (değişim) senin
şarabının sirke olması ve güç sorununun çözülmesidir. Senin alçak bakırın saf
altın olur, kafir nefsin islam olur...' Hemen o anda Nureddin baş koyup, Hacı
Bektaş'a gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir: İnsan yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek doğru
değildir."26
Bu olayla Mevlana Celaleddin'in kişiliği ve
siyasetine girmek zorundayız. Hemen soruları ardarda soralım: Mevlana
Celaleddin'in Hacı Bektaş'a karşı bu kadar nefret ve düşmanlığı nereden
kaynaklanıyordu? Kur'an'dan 17.surenin 26.ayetini ("Bir de akrabaya, yoksula
yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma") tamamlayan 27. ayeti
("Zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir")
ilgisiz bir biçimde, Caca'nın
anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı
Bektaş'a şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl
bir kine dayanıyordu? Acaba Caca'nın Hacı Bektaş'a
yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi
korkuyordu?
Nureddin Caca, yukarıdaki alıntı metinde
görüldüğü gibi Mevlana'nın çevresindekiler tarafından peygamber gibi nitelenen,
Moğol korumalığındaki Selçuklu devletinin başveziri Muineddin Pervane'nin ‘yar-ı
gar'ı (mağara arkadaşı), yani Ebubekir'i ve naibidir. Başvezirin adına iş yapan, görevde bulunan en yakın
yardımcısı durumundadır. Asıl adı Cibril
Nureddin olan bu kişinin kendisi de
Mogol soyludur. Ayrıca, Ahmet Eflaki'nin bu yapıtında adı, Muineddin Pervane,
Sahib Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları, Emideddin
Mikail vb. gibi Mevlana'yı ziyarete gelen ünlü Selçuklu beyleri arasında
geçmektedir.27
Biz burada
metnin aynısını alıntıladık. Abdülbaki Gölpınarlı ise bu olayı kendi
yorumuyla verip sonunda, "Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı,
belki yapmamıştı. Fakat menkabeden aradaki ayrılığı ve Mevlana'nın keramet
hakkındaki telakkisini anlıyoruz"diyor.28
Böyle bir keramet yakıştırmasının altında
yatan nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlana'nın ‘temizi pis etmiş' yargısını
haklı göstermek için, bu kerametin varlığını kabul ediyor ama bunu gösteren insan Hacı
Bektaş olunca ‘hokkabazlık' olarak niteliyor.
Kitabında Mevlana ile
karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde, sürekli küçük düşürücü cümlelerle anması,
"Hacı Bektaş'ın bütün manasıyla batıni inanışların bir mürevvicisi (yayıcısı),
‘Makalat'ında açıkça gösterdiği gibi Batıni
Dai'si olması"ydı.29 Gölpınarlı bir ortodoks müslüman olarak,
aşağılık bir suçmuşçasına, baştan bu doğru hükmü verdikten sonra onun hakkında
kafasındaki olumsuzlukları sıralıyor. Oysa Mevlevi Dedesi Ahmet Eflaki'nin
kitabında anlatılan olayda, yukarıda belirtildiği gibi, hiç ilgisiz yere bir
Kur'an ayetini kanıt göstererek, asıl Mevlana ‘hokkabazlık' yapmıştır. Eğer
olay Eflaki'nin yazdığı gibi geçmişse Mevlana Celaleddin, Nureddin Caca'yı Hacı Bektaş'tan uzaklaştırmak için son çare
olarak Kur'an'a başvurmuş ve onun ‘insan yüzlü iblis(!) olduğuna' Caca'yı
inandırmıştır.
Mevlana Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü konar-göçer ve
yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından desteklenen ve eski düşmanları
Moğol istilacılarına karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II. Keykavus'u tutmuyordu.
Çünkü ona göre Mogollar, Muhammed'in şeriatını yerine getirmeyen bu heterodoks
inançlı (Alevi) Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmişti.
Annesi Hristiyan olan İzzeddin Keykavus'un da, bu çevreye göre İslam şeriatıyla
ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin adamıydı!
Sultan İzzeddin II. Keykavus'un ve
emirlerinin, atabeylerinin bu propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini
Ahmet Eflaki'nin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de kuşkusuz
Mevlana'nın dergahından ve onu saflara kazanmaktan geçiyordu. Bir çok yol
denenmiş olabilir, ama bu başarılamamış; Mevlana tarafından kabul görmemiş uzlaşma sağlanamamıştır.
İzzeddin siyaseti bağlamında Sultan kardeşler arası anlaşma asla
gerçekleşmemiş. Kent
yaşamının rahatlığına alışmış başlarında Mevlana olmak üzere, Konya mutasavvıfları, dervişleri ve ahileri
düzenlerinin bozulmaması için Moğol korumalığı siyasetine angaje olmayı
yeğlemişlerdir. Emirler için zaten birşey farketmiyordu; tımar ya da ikda
olarak sahibi bulundukları illerin geniş topraklarında yaşayan yoksul halk
yığınları üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi...
Eflaki'nin, Mevlana ve İzzeddin II. Keykavus
ilişkilerine dair öykülerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden
birinde, emirlerinden Sahib Şemseddin, İzzeddin'in Mevlana'yı ziyareti için
aracılık ettiğini görüyoruz. Defalarca Mevlana'yı överek, onu mutlaka ziyaret
etmesini istemektedir. İzzeddin Keykavus, birgün altın bir hokka içine yılan
yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne bulunduğunu sorar. Bu
davranışına kızan Mevlana onu yanıtlamaz bile, yakın halifesi Şeyh Selahaddin'e
hokkanın sırrını söyletir. Böylece sözde İzzeddin'in Mevlana'ya saygısı artar.
Diğer iki öyküden birinde Mevlana, vezir, naib ve emirleriyle birlikte
ziyaretine gelen İzzeddin'i kabul
etmeyerek, hücresine girip ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise, ziyareti
sırasında İzzeddin Keykavus Mevlana'dan bir öğüt isteyince, "Sana çobanlık emretmişler, kurtluk
yapıyorsun. Sana
bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun" demiş.30
Görülüyor ki Mevlana, İzzeddin'i Sultan olarak kabul etmiyordu.
Ayrıca bu durumu, Moğol hakanı Hulagü Han
tarafından, Selçuklu kentlerinden baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle
gönderilmiş vezir Taceddin Mutez el-Horasani ile olan dostluğu da açıkça
gösteriyor. İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin II. Keykavus tarafından
Konya'da kabul
görmeyen Taceddin Mutez, Sivas'a Rükneddin'in yanına gitmiş, orada Muineddin
Pervane tarafından çok iyi karşılanmış ve bundan sonra İzzeddin II. Keykavus
aleyhinde çalışmıştır. Moğol hanları adına toplanan vergilerin miktarını
görünce, vezir makamındaki bu kişinin modern ‘sömürge valisi' tipindeki korkunç
yüzünü öğrenmiş olacağız:
Bedreddin Ayni'ye göre ilk Moğol baskısı
döneminde Anadolu vergisi 60 000 dinar, 10 000 koyun, 1000 sığır ve 1000 at'tan
oluşuyordu. Oysa Baycu'nun Anadolu kumandanlığı zamanında -Aksarayi'ye göre- bu
vergi 200 000 dinara yükselmiştir. 1256 yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl
sonra Gazan Han döneminde 600 000 dinara çıkacaktır.31
Bütün bu ağır vergiler Anadolu'nun yoksul halk yığınlarının sırtından
ödenmiştir.
Mevlana'nın
istilacı, kan
dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir Taceddin Mutez'e yazılmış 9
mektubu bulunmaktadır. Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye
hitabetmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin görülmesi ya da parasal
yardımda bulunulmasını rica etmektedir. Her nedense bir türlü işleri yoluna
girmeyen halifesi ve katibi Hüsameddin'in damadı Nizameddin için de mektup
yazmıştır. Bakalım yoksul halkın, mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası, kadı
Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Mutez'e nasıl övgüler düzmüş:
"Devlet
güneşi, emirler padişahı, Rabbani emir, anısı büyük, düşüncesi güzel, emin ve
kutlu kişilerin gıpta ettikleri er, yosulların ışığı (!)...Horasan'la Irak'ın
övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli; adaleti yayan, mazlumu besleyip yetiştiren...
şehirlerin amanı, kulların sığınağı olan, yoksullara inanan Hak ve Dinin Tac'ı (Taceddin Mutez İ.K.),
‘insanları bağışlıyanları, ihsanda bulunanları Allah sever' (Kur'an 3,76) Allah
yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürtsün, kendisini
kuvvetlendirsin ... Nimet verene şükür vaciptir ama, lütfunuz sınırı aştı; şükürden aciziz...
Allah işlerini düzene soksun, özü doğru inanç ıssı... Nizameddin, bu duacının oğludur. Bu duacıya
evlatlık haklarını yerine getirmiştir... Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin (Mevlana
kendisini kastediyor. İ.K.) kapısında, mal da nedir ki canını vermiştir.
Çünkü fakıyrlerin kulluğunda bitmiş, gelişmiştir... İnsanın gidişinden sormaya
hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor ona baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin
demeye hacet yok; nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13.yy. kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk
düşmanı görüş ve anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı yönetimlerin anlayışıyla koşut olması ilginç
değil mi? İ.K.) Emirler padişahının...
her lütfu, her keremi her padişahlığı, önden sona dek hepsi bu duacıya
yapılmıştır... Hatta bu mektubu yazmak doğru da değildi. Özü doğru duacı,
bizzat gelip kendi ağzımla söylemeyi isterdim... Utanmakla beraber
...padişahçasına, sultancasına ululuğuna layık olarak bu sefer de yardım
gölgesini, oğlumuz Nizameddin'in üstüne salarlar da bu ağır yükün altından
çıkar... Allah için olsun, bu ihsanı öbür ihsanlardan saymayın." Sonra coşa gelip
dizeler döktürüyor Mevlana:"Sürme çekmek, sürmegöz ıssı (sahibi) olmaya benzemez.
O göz ki, inciyi saman çöpünden ayırdetsin, o göz ki, doğan'ı sinekten
ayırsın."32
Yeri geldiği için bazı bölümlerini aldığımız
mektubun içerdiği anlam, yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır.
Koca Mevlana'nın kimlere ‘gel, sen de
gel!' dediği ortadadır.
Nureddin Caca Mevlana İle Buluşmasının Arkasındaki Gerçek Nedenler
Mevlana Celaleddin'in, Nureddin
Caca'ya yazdığı bir diğer mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra
gönderdiği anlaşılıyor. Hemen arkasından da Ahmet Eflaki'nin anlattığı buluşma
olmuştur. Bu mektubun başında da öbürlerinde olduğu gibi "Devlet ve Dinin
Nur'una" övgüler, selam ve duadan sonra Mevlana, bir ayetle buluşma arzuluyor:
"Yüzlerinde
secde belirtileri görünür" (Kur'an, 48, 29) ayetinde bildirilen yüzlerden
olan yüzünüzü görmeyi özlediğimi, sizinle buluşmayı pek arzuladığımı da bilin.
Hayırlı buluşmalar nasibolsun... Özü doğru oğlumuz Nizameddin pek çok çeşitli
ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri yaralıdır, o yana yönelmiştir...
Dostluğunuzdan umulan... adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini
tutmanız, yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar ettiniz;
kendiniz ziyanlara girdiniz..."
Nureddin Caca, Mevlana'ya, bu denli üzerine
düştüğü Nizameddin'in kim olduğunu sordurmuş olacak ki,
"O, şeyhlerin padişahı, Hak ışığı, kalblerin emini, zamanın Cüneyd'i
Hüsameddin'in -Allah Müslümanları, ona uzun ömür vererek faydalandırsın-
yakınıdır, damadıdır"
diye mektupta tanıtma gereği duyuyor.
Sonundan anlaşıldığına göre, mektubu bizzat Nizameddin ile göndermiştir:
"Umarım ki oğlumuz Nizameddin de... ihsanınıza,
lütfunuza mazhar olur... şükrederek,
lütfunuzu anarak, o kutlu, o mutlu tapıdan korumanıza ererek, himayenize
girerek, bol lütuflarınızı elde ederek esenlikle, ganimetlerle, sevine sevine
döner..."33
Şimdi Vilayetname'deki
olaya dönersek: Hacı Bektaş Veli, Nureddin Caca'nın namaz kılması gerektiği
zorlamasını, "kanla abdest alınmaz" diyerek, reddetmiştir. Bu, ‘‘dünyayı kana
bulayanlara, kan
dökenlere çanak tutmayın, onlardan yana
olmayınız' demektir bizce. İşte bu çerçeve içerisinde hareket ederek
diyoruz ki, öfkeyle atına atlayıp adamlarıyla Sulucakarahöyük'e gelen Kırşehir
emirini, Hacı Bektaş Veli siyaseten ikna etmiş ve onu şeyhi Mevlana'ya bizzat
göndermiş olabilir. Yine bizce, İzzeddin Keykavus tarafını tutarak Moğol is
tilacılarına karşı mücadele siyasetine çekme
amaçlıdır.
Hacı Bektaş Veli büyük öngörüsüyle, genç İzzeddin II. Keykavus'un
birinci tek başına saltanat dönemi(1246-1248) ve ortaklığı(1249-1254)
sırasında, -olasılıkla Sultanın çevresiyle doğrudan ilişkilerine dayanarak-,
onun üstün geleceğine Nureddin Caca'yı inandırmış; Moğol korumacılığı yandaşı olan Rükneddin'i
tutmayı sürdürdüğü taktirde sonunun iyi olmayacağını, zindanlara düşeceğini
anlatmıştır. Sürdürdüğü siyasetin yanlışlığına onu gerçekten ikna etmiş olmalı.
Ülkede birlik, İzzeddin'in padişahlığı altında Moğolların atılmasıyla
sağlanabilirdi.34 Ancak Nureddin Caca kadar, Hacı Bektaş da
biliyordu ki İzzeddin Keykavus, kardeşinden değil, Kösedağ savaşından beri
Moğollarla içli-dışlı olan Muineddin Pervane'den çekiniyordu. Pervane'yi de
ancak, kendisine çok düşkün olduğu ve her arzusunu yerine getirdiği Mevlana
ikna edebilirdi. Mevlana Celaleddin hem karısının hem kendisinin tapınacak
kadar çok sevdikleri Şeyh'leriydi; onu çağırıp sarayında sık sık ‘semah
ayinleri' düzenlerlerdi. Zaten iki kardeş sultan olan İzzeddin Keykavus ve
Rükneddin Kılıcarslan, arasında anlaşma-uzlaşma çabalarına giren Fahreddin
Arslandoğmuş gibi emirler yok değildi. Ancak bunların yaptığı, Moğolların
istediği biçimde Rum'u iki-üç kardeş arasında paylaştırıp geçici olarak
savaşları önlemekti.
Bize göre, bir şikayet bahanesiyle Hacı Bektaş üzerine kızgınlıkla
gelen Nureddin Caca, Vilayetname'de
Hünkar'ın bir kerameti gibi sunulan belki günlerce süren konuşup gö-rüşmeler
sonunda ikna edilmişti. Büyük olasılıkla (İzzeddin Keykavus ile ilişkiler
konusunda tek bilinen Saru Saltuk olmakla birlikte) Hacı Bektaş'a bağlı ve
İzzeddin'i destekleyen hayatta kalmış eski Babai şeyh-önderleri, Baba İshak
halifeleri de orada bulunmaktaydı. Zaten sözünü ettiğimiz İzzeddin'in ilk
saltanat döneminde Babai Türkmenlere hoşgörüyle yaklaşması, Sulucakarahöyük'ün
Hacı Bektaş önderliğinde kısa bir zaman içinde büyüyüp gelişmesini de mutlaka etkilemişti.
Caca'nın anlattıklarına kanıt
göstererek, Hacı Bektaş'a Şeytan'ın kardeşi demesi ve
onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Caca'nın Hacı
Bektaş'a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu? Şimdiye kadar
mektuplarından öğrendiklerimiz, dolayısıyla Mevlana'nın karakter yapısı ve
siyaset anlayışı üzerinde edindiğimiz bilgiler, bu iki sorunun ötesinde
yanıtlar getirdi sanıyoruz.
Elbette ki, Ahmet Eflaki'nin anlattığı gibi Nureddin Caca Mevlana ile,
Hacı Bektaş'ın kerametlerini değil, gönderdiği haberi tartıştı. Ancak Mevlana
böyle bir öneriyi kabul etmek bir yana, Nureddin Caca'yı ‘İblis, yani Şeytan'la
elbirliği yapılmaz' diye paylamış, Hacı Bektaş'tan uzak durmasını sağlamıştı.
Mevlana'nın Moğollara karşı olması ve böyle bir amaç için Pervane'yle konuşması ne siyaset anlayışına
ve ne de yaşam biçimine uygun düşüyordu. Nureddin Caca'yı, böyle birşey
yapmaması için, olayı Pervane'ye bildirmekle tehdit bile etmiş olabilir. Onun
Caca'dan beklediği ve istediği sadece, Nizameddin'ine "lütuflar yapması, onu
himayesine almasıdır!.."
Hacı Bektaş'ın
Mevlana'ya daha önce Şeyh İshak adlı bir dervişini de gönderdiğini biliyoruz.
Ahmet Eflaki, Hacı Bektaş'ın bu dervişini göndererek Mevlana'ya, "Ne iştesin,
ne istiyorsun? Dünyada kopardığın bu kıyamet nedir? Eğer aradığını buldunsa sus, bulmadınsa
saldığın bu gürültü nedir? Kendini insanoğullarının en beğenileni yaptın.
Halkın bu kadar evini barkını yıktın... nedir bu hal?"diye sordurttuğunu yazıyor.
Eflaki, Mevlana'nın ününün büyümesi ve herkesin ona mürit olması yüzünden
kıskanıldığı ve aleyhine söylenen sözler ve nüktelerle eleştirildiğini
söylüyor. Ona göre Hacı Bektaş da Mevlana'yı kıskandığı için böyle davranmış.
Mevlana da ona şiirle karşılık vermiş:
"Başımızı ayak
yapıp Ceyhun tarafına doğru koşuverdik/ Biz dünyayı birbirine kattık ve sonra
oradan fırlayıp çıktık.../Biz Mecnun'un sınırını da aştık..."
Kuşkusuz Hacı Bektaş bunları sordurmak için dervişi İshak'ı
göndermemişti. Onun biraz Konya'nın,
kentin dışına çıkıp, ezilen, baskı gören halkın arasına girmesini istiyordu.
Ama, onun yüzü Ceyhun'a, Ceyhun'dan gelenlere (Moğollara) dönüktü;
aşktan-meşkten başını kaldırıp, avama (halka) bakacak hali yoktu. Mevlana asıl
karşılığı, Şeyh İshak'la konuşurken aynı anda Sulucakarahöyük'te Hacı Bektaş'a
görünüp(!), boğazına sarılarak veriyor. Eflaki bu kerameti şöyle anlatıyor:
"Şeyh İshak...görüp işittiğini
olduğu gibi anlatıp, bunları söylediği tarihi verince Hacı Bektaş: ‘Aynı günde
Mevlana hazretleri kükreyen bir arslan gibi içeri girdi ve bana: ‘Ey kahpenin kardeşi!
Bizim heyecanımız neşe ve aşktan geliyor, yanma ve aramaktan değil,' deyip
boğazımı sıktı. Öleceğimden korktum...'dedi."35
Görüldüğü gibi Mevlana Hacı Bektaş'ın elini değil, boğazını sıkmayı
tercih ediyordu.
Vilayetname yazarı Uzun
Firdevsi ise, Hacı Bektaş Veli'nin kendisine en yakın halifesi olan Saru
İsmail'i Mevlana'ya gönderdiğini anlatıyor: Aynı zamanda ibriktarlık hizmeti
gören Saru İsmail, su ısıtıp Hacı Bektaş'ın
yıkanmasını ister. Hacı Bektaş, önce onun Konya'ya gidip, Mevlana'da
bulunan bir kitabını alarak hemen gelmesini
söyler. Saru İsmail, Hacı Bektaş'la aralarında geçeni ve kitabını
istediğini anlatınca Mevlana:
"Hünkar Hacı
Bektaş katına, her gün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne
ihtiyaçları var ki, böyle dedin, yıkanmaya davet ettin erenler? Kitaptan maksat
işte sana
verdiğim öğüttür"der.36
Menakıbname yazarlarının özelliğidir, herkes kendi velisinin
üstünlüğünü öne çıkarır. Yoksa Mevlana'nın, Hacı Bektaş için bu övgüye
kesinlikle dili varmaz, Yunus'un deyişiyle ‘yapası yoktur'. Ne de Ahmet
Eflaki'nin aynı sayfada anlattığı gibi, mana aleminde Mevlana tarafından boğazı
sıkılan (!) Hacı Bektaş da,
"şimdi ey
dervişlerim, Mevlana'nın saltanat ve ululuğu, bizim tasavvurumuza ve
benzetmelerimize sığmaz. O mana simgesinin fermanına itaattan başka bizim için
yapılacak şey yoktur" demiştir.
Sonuç olarak, Nureddin Caca'nın ikna edilip Mevlana'ya gönderilmiş
olması işe yaramamış. Caca da, Şeyhi Mevlana Celaleddin'e itaat ederek, Hacı
Bektaş'ı kendisini kandıran İblis olarak görüp ondan uzaklaşmıştır. Ancak Vilayetname'de Hacı Bektaş'ın bir
kerametiymiş gibi anlatılan zindan olayının gerçekleştiği anlaşılıyor.
Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname kitabının arkasında
(s.111-113) Nureddin Caca hakkında bilgi
verirken "onun Mogollar tarafından çok sevildiğini anlıyoruz" diyerek, kendisi
de Mogol asıllı olan Caca'nın müthiş bir Mogol yandaşı olduğunu vurguluyor. Ama
yazısının sonunda neye dayanarak ve nasıl "Nureddin Caca, Hacı Bektaş'ı
sevmektedir" yargısına vardığını anlamak olası değil. Ancak, Nureddin Caca'nın,
Hacı Bektaş'ın gazabına uğrayıp, zındana atıldığı konusunda tarihi bir bilgiye
sahip olunmadığını olarak söylemektedir.
Nureddin Caca'nın Hacı Bektaş'ı ne
kadar sevdiği(!), anlatmış olduklarımızda görülmektedir. ‘Ariflerin Menkıbeleri'nde yazılanların büyük çoğunluğu, her nedense
‘tarihi bilgi' kabul
ediliyor. Ama Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Vilayetname'de anlatılanlar sadece olağanüstü söylenceler, masallar
olarak görülüp üzerinde durulmuyor. Derinliğine inilip, tarihsel bilgiler
çıkarılmıyor. Yani, anlatılanların tümü masal mı? Değil elbette. Kerametlerin,
söylencelerin nesnel temellerine inildiği zaman tarihsel, toplumsal ve de felsefi bilgilerin günışığına çıkmaması
için hiçbir neden ve zorluk yoktur. Hacı Bektaş Veli ortodoks (Sünni) inançlı
ve yönetimin, güçlünün yanında olsaydı; hem yapıtları günümüze noksansız
gelmiş, hem de üzerine ciltlerce inceleme araştırma kitapları yazılırdı Mevlana
gibi. Günümüze ulaşabilenlerin içinde bazıları ‘takiye' olarak verilmek
durumunda kalınmış, ya da kopya edenlerin eklemiş olduğu bazı Şer'i bilgilere
sarılarak, Hacı Bektaş'ın nasıl sünnileştirilmeğe çalışıldığı zaten ortadadır.
Mevlana'nın aynı anda ‘mana aleminde'
Hacı Bektaş'ın boğazına sarılması kerametinin
yorumunu yapmaya gerek görmedik. Çünkü bunun, Nureddin Caca ile Hacı
Bektaş üzerine tartışırken Mevlana'nın köpürmüş durumda, "Hacı Bektaş şimdi
yanımda olsaydı,İblis'in kardeşinin boğazına sarılır onu boğardım" diye
haykırmasının ötesinde bir anlamı yoktur. Ama ona inanan, onu seven, yücelten
müridlerinin ağzında keramete dönüşüp, yetmiş-seksen yıl sonra Ahmet Eflaki'nin
kitabına kayıtlanıyor...
Biz bu bağlamda, Vilayetname'de Nureddin Caca'nın zindana atılmış olmasına, Hacı
Bektaş'ın gazabı ya da bedduası olarak değil, yeni bir tarihsel bilgi olarak
bakıyoruz. Aynı zamanda bu olay gösteriyor ki, Hacı Bektaş Veli, kurduğu
Dergah'ta dünyadan elini eteğini çekmiş bir ermiş derviş gibi yaşamıyor. Ülke
siyasetinin tamamıyla içindedir; Karaman, Çepni, Ağaçeri, Bayad, Döger vb.
heterodoks İslam (Alevi) inançlı diğer Türkmen gruplarının, (Ali donunda düyaya
geldiğine inanılan) manevi önderleri olarak, tüm eylem ve hareketleri onun
bilgisi çerçevesinde yapılmaktadır. Anadolu son yurtlarıdır; gidecekleri başka
yer yoktur. 1200'ün ilk on yıllarından beri, yarım yüzyıldır peşlerini
bırakmayan Moğol felaketini canları pahasına yok etmeleri gerekiyordu. Bu da
ancak merkezi güçlü bir devletin varlığıyla gerçekleşebilirdi. Birlik ve
beraberlik içinde hareket etmenin zamanıydı. Hacı Bektaş Veli, "bir olalım, iri
olalım, diri olalım" sözünü boşuna söylememişti. Selçuklu Devletinin, Sultan Alaaddin Keykubat
I (1220-37) dönemi güçlü merkezi yönetiminin ve Türkmenleri sayısız vakıf
topraklarıyla yerleştirme politikasının (Uç'lara yerleştirip merkezi güvenceye
almış da olsa) anıları onların arasında
hep yaşıyordu. Onun içindir ki, Menakıbname'lerde, veli söylencelerinde
geçen tüm Selçuklu sultanlarının büyük çoğunluğunun adı Sultan Alaaddin'dir.
Görüldüğü gibi, Vilayetname'ye göre Nureddin
Caca'yı zındana gönderen de odur. Demek ki, Türkmenler İzzeddin II. Keykavus'u,
Alaaddin'le eşleştirmiş ve onun Moğol istilasından ülkeyi kurtarma siyasetiyle
özdeşleşmişlerdi. Moğol işbirlikçilerinin, İzzeddin için kadın düşkünü,
ahlaksız, şarapçı bir Hristiyan yeğeni propagandaları onları etkilemiyordu.
Oysa büyük Sultan Alaadin'in de
babannesi Hristiyandı ve on bir yılı Bizans başkentinde geçmişti.
Bu Vilayetname metninden, Selçuklu döneminde tutuklanan kişilere
yapılan, "tutukluyu yaş göne sarıp, içinde kurumaya bırakma ve zindan
hücresini kireç beyazına boyayıp gözlerini kör etme" gibi işkence çeşitlerini
de öğreniyoruz. Nureddin Caca'yı yakalatıp, yaş deriye sardırıp, gözleri de
kör olsun diye kireç beyazı zindana attıran İzzeddin II. Keykavus'tan başkası olamaz. Çünkü o kardeşi Rükneddin'in
yandaşı ve büyük düşmanı Pervane Muineddin Süleyman'ın, Ahmet Eflaki'nin
deyimiyle Muhammed'in mağara arkadaşı Ebubekir gibi, 'yar-ı gar'ıdır.
Hacı Bektaş Veli, yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi yetkin bir ileri
görüşlülükle onu uyarmış, hatta ikna etmiştir. Ama, Caca Mevlana'nın
cazibesiyle, Hünkar'dan uzaklaşmıştır.
Bu tutuklamanın tarihine gelince: 1254
yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirip, Rükneddin'in kaçmasını
sağlayarak onu Kayseri'de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle
Doğu'daki birçok kentte onun sultanlığı kabul
edildi. Bunun üzerine Kırşehir'de bulunan İzzeddin II. Keykavus bir ordu
derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de savaş açarak onları yenilgiye
uğratmıştı. Böylelikle Rükneddin Kılıcarslan, 1254 yılının sonlarına doğru
ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin görünüşte barıştığını ilan ettiyse de, onu
Uluborlu yakınıdaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi.
Anlaşılıyor ki İzzeddin, kardeşi Rükneddin Kılıcarslan'ın
güçlerini yenip onu kaleye kapattıktan sonra, onu tutan emirlerinden de
yakaladıklarını zindana attırmıştı. Süleyman Per-vane gibi bazıları Tokat'a
kaçıp kurtulmuşlardı. Şu halde Kırşehir emiri Nureddin Caca, bu savaştan sonra
-ki Abu-l-Harp (savaş babası) unvanı taşıyan Caca'nın İzzeddin'e karşı
savaştığı kesindir- sonra tutuklanmış. En az iki yıl zindanda kalmış olmalıdır.
Çünkü iki yıl sonra Moğol kumandanı
Baycu ordusuyla geldi ve 11 Ekim 1256'da
Sultan Hanı civarında yapılan savaşta, İzzeddin'in Türkmen gruplarından
oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş,
Sultan İzzeddin'den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine
giderek, kalede tutsak bulunan Rükneddin Kılıçarslan IV'ı alıp saltanata geçirmişlerdir.
Vilayetname'ye göre, Nureddin Caca'nın zindandan çıktıktan
sonra itibarını yitirdiği görülüyor. Uç illerden birine atandığı ve yakınlarına
hasret kalmış, onlara kavuşamadan öldüğü anlatılıyor. Olasıdır ki, zindandan
çıkarıldıktan uzun yıllar sonra Eskişehir
emirliği yaparken ölmüştür. Burada Hünkar'ın yüce erdemlerinden birini daha
vurgulamak gerekir: Başına gelebilecekleri kendisine anlatmasına rağmen,
Nureddin Caca'nın sözünü dinlemeyeceği ve siyasetinden vazgeçmeyeceğini
anlıyor. Belki yıllarca yatacağı zindanda, ak kireç işkencesinden
gözlerini-zindanın bir köşesine ekeceği bir avuç buğdayın çimlenmiş yeşilliğine
bakarak- korumanın yolunu göstererek ona, yani düşmanına bile en büyük iyiliği
yapıyor...
Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Celaleddin'in
Toplumsal, İnançsal ve Siyasal konumlarının Kısa Özeti
Mevlana Şeriatın gerekliliklerini göze
çarpacak biçimde yerine getirerek, aykırılıklarını egemen yönetimlerin Sünni
inancıyla çatışmadan sürdürmüş.
Verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, Mogol korumalığı altındaki
Selçuklu sultanları, sultan naibleri, emirler ve Mogol İmparatorluğunun
temsilcileri büyük vezirlerle çok sıkı dostluk ilişkileri kurmuştu. Mevlana
çağını aşan felsefi ve dinsel bilgi birikimi;
birer duygu seli olan, aşk ve cinsellik, yaşama sevinci dolu beyitlerle
örgülenmiş Mesnevi tarzı şiirleri arasında batıni yönünü ustalıkla gizlemeyi
başararak onları etkilemiştir. Düzyazı metinlerinde (mektuplarında) o incelmiş
edebiyat dili Farsça ile yöneticilere düzdüğü övgüler, onun aşırı
uzlaşmacılığının ötesinde, bencil ve dar çevre çıkarcısı kişiliğini ortaya
çıkarmaktadır. Konya
dışında olup bitenlere, kıyımlara zulüm ve saldırılara gözünü kapamış olan
Mevlana, Hacı Bektaş'ın yaşam biçimine, sosyal ve siyasal anlayışına tamamıyla
karşıt konumdaydı. Esnaf, tüccar, zanaatkar ve başkent aristokrasini oluşturan
zengin sarraflar, taşrada toprak ve çitflik sahibi olup kentte oturan
varlıklılardan (dikhanlar) pek çok yandaşları vardı. Ayrıca büyük temlik
ve ikda sahipleri Emirlerden de müritleri bulunuyordu. Kendisi ne Türk dilinin
ve ne de Türkmen halkların dostuydu. Rum ve Ermeni etnik Hristiyan gruplara
gösterdiği yakınlığı onlara asla göstermemiştir.
Mevlana Celaleddin, daha otuzlu yaşlarındayken
büyük ün sahibi olmuştu. Ona batıni eğitimi vererek İsmaili yapma görevini
üstlenmiş olan Şemseddin Tebrizi Konya'ya 1243 yılında geldi. Konya'da kaldığı üç yıl içinde Şems Mevlana'yı
istediği biçime sokmuş, değiştirmiştir. İlhan Başgöz Yunus Emre üzerinde
yaptığı çalışmada
"Mevlana...
coşkun bir dervişe, Şems'e rastlıyor; onunla yedi gün halvet oluyor. Bu
halvetten çıkan Mevlana artık bambaşka bir Mevlana'dır. Devrinin en büyük
camilerinde ders veren, ayakkabılarını çıkarıp
saray kadınlarıyla semah ettikten sonra, ayakkabılarını altınlı, elmaslı,
pırlantalı küpe ve yüzüklerle dolu bulan, dinleyicileri beylerden ve
sultanlardan oluşan Mevlana tümden değişecektir. Dergahının kapısını yoksullara
ve kötü kadınlara açacak, kurulu düzenin hoş görmediği yerlerde semaha
duracaktır. Mevlana'yı karşı kültüre ve aykırı yola çeken Şems, bu nedenle
öldürülecektir."37
Elbette ki Mevlana Şems ile halvette kaldığı bir
hafta içinde değişmedi. Şems Konya'da kaldığı sürece 1247'de öldürülmesine dek,
zorunlu geziye çıktığı bir yıl dört ay dışında, tüm zamanını verdiği batıni
eğitimle Mevlana'yı değiştirmekle geçirmişti.
Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, ‘İbtidaname'
adlı yapıtında Mevlana ile Şems'in buluşmasını Musa Peygamber'le Hızır'ın
buluşmasına benzetmekte. Ona göre
Mevlana Musa'yı, Şems de Hızır'ı temsil ediyordu.
İşte
bu buluşmayla Şems ile birlikte geçirdiği yıllar içinde Mevlana, en insancıl,
en güzel aşk ve güzellik şiirlerini, ayrıca en keskin batınilik içeren düzene
aykırı söylemlerini yazıya geçirtmiştir. Bahaaddin Veled oğlu Celaleddin'i,
Mevla-na (Farsçada Mevla-na
'Efendi-miz, Tanrı-mız' anlamlarına gelmektedir) yapan da bunlar
olmuştur. Ancak yine İlhan Başgöz'ün kapalı olarak belirttiği gibi, Şems'in
siyasi cinayete kurban gitmesinden bir süre sonra, Mevlana'nın yine eski neşesine dönmüş
ve egemen siyasetin bir parçası olmuş bulunduğunu görmekteyiz. 38
Onun
bu özelliği dolayısıyladır ki hem kendi yapıtları, yani Mesnevi'si ve Divan'ı eksiksiz olarak günümüze kadar korunmuş, hem Menakıbname'ler
dışında da, hakkında yüzlerce kitap yazılmış incelemeler yapılmıştır.
19.yüzyılın başlarından beri Batılı araştırmacılar, Mevlana'nın tam korunmuş
yapıtlarında saklı tuttuğu duygusal yoğunluğu ve batıniliğin derin
hümanizmasını açığa çıkardıktan sonra, onu bu derece yüceltmişlerdir. Mevlana Celaleddin
belki kişiliğiyle değil, ama kuşkusuz yapıtlarıyla bu yüceliğe layıktı.
Kısacası görülüyor ki, Hacı Bektaş Veli ile
Mevlana Celaleddin Rumi'nin toplumsal ve siyasal konumları birbirinden farklı
olduğu kadar da karşıt durumdadır. Birisi istilacı Mogollara karşı mücadele
siyasetine girmiş bulunan ve onları Rum'dan (Anadolu) çıkarmaya çalışan
İzzeddin II.Keykavus'un, diğeri ise Mogol korumaclığını yeğleyen, Cengiz
oğullarının bir Uç beyliği ya da eyaleti olmayı kabul
eden kardeşi
Rükneddin Kılıcarslan'ın yandaşıydı. Selçuklu ve Mogol yöneticilerinin has
adamı bir aristokrat mutassavvıfıydı
Hacı Bektaş Veli, Anadolu'da geniş çoğunluğu
oluşturan köyler ve kasabalarda oturan ya da konar-göçer olarak en zor koşullar
içinde yaşayan batıni inançlı, İslam heterodoksizmini benimsemiş, gayri-sünni, yani alevi Türkmen halkların
tarihsel inanç önderi. Mevlana ise, diliyle, kültürüyle, güzel konuşması ve
tükenmez enerjisiyle döndüğü semahıyla, eşsiz yapıtlarıyla Konya'da yaşayan tüm
aristokrat çevrenin ve orada yaşayan herkesin
gözdesiydi. Dahası ona bir peygamber, Mesnevi'ye ise Kuran
gibi bakıyorlardı. Sultanın ve Emirlerinin olduğu kadar, Mogol yüksel
temsilcilerinin de yakın adamı olduğunu
özel mektupları açıkça göstermektedir; bir işbirlikçi ve ezilen soyulan halk
çoğunluğunun karşısındaydı.
Mevlana'nın, babasından, diğer şeyhlerinden ve
medreslerden aldığı eğitim, yetişme koşulları; sahip olduğu inanç ve yaşam
biçimi ona bu seçimi yaptırdığı kesindir. Mevlana Celaleddin'i yargılama veya
sorgulama gibi bir niyetimiz elbette ki olamaz. Ancak şu gerçeği unutmayalım:
Kim olursa olsun göklere yüceltilen tarihsel kişilerin yanlışlarını, hatalarını
gizlemek, görmemezlikten gelmek,-hatta o kişilerin hata yapmayacaklarına
inanmak- onlara en büyük kötülüğü yapmakla eşdeğerdir.
Son söz
olarak Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin biribirine aykırı yaşamış,
inançta birleşemedikleri gibi toplumsal ve siyasal yönden de biribirlerinin
karşısındaydılar. Mevlana'yı Hacı Bektaş
Veli meşrebine sokmaya çalışanlar, Mevlevileri bir Alevi-Bektaşi inançlı topluluk olarak
tanımlayanlar çok yanılmaktadır. Ancak Mevlana ile Hacı Bektaş arasındaki bir
ortak noktayı söyleyeyebiliriz:
İkisi de büyük İsmaili Dai'si Şemseddin
Muhammed Tebrizi'den feyz almış, ışıklanmıştır. Hacı Bektaş Kuhistan'dan
(1224'den) beri bu güneşin (Şems'in) batıni ışığını yüreğinde ve kafasında
sindirerek parlamış ve Türkmen halklarını aydınlatmış. Üç yıl içinde "ayağının
bastığı yere ayağını değil, başını koyacak" kadar Şems'e tapan Mevlana ise, o yokolunca içindeki güneşi (Şems'i) sindirememiş,
söndürmüş. Konya'da loş bir ışığa bürünerek, kendi ekseni çevresinde dönmeyi
seçmiştir....
III
Hünkar
Hacı Bektaş, İki Emre (Said ve Yunus) ve Ulu Dergahı'na Çağrı
Hünkar Hünkar HacıBektaş Veli üzerine çok sayıda
nefes, deyiş vardır. Hemen bütün Alevi-Bektaşi ozanları bir veya birkaç
şiirinde Hacı Bektaşı en az bir kere anmıştır. Onun Horasan'dan kalkıp Rum'a gelişi,
bütün yaptıkları ve başardığı büyük işler keramet söylemi içinde nefeslerde
dillendirilmiştir. Muhammed Ali yoluna giden ve Hacı Bektaş süreği süren Alevi-Bektaşi ozanları, onun
kurduğu dergaha bağlılıklarını, sevgi ve saygılarını dile getirmiş ve ona
niyazda bulunmuşlardır. Hacı Bektaş'ın adını nefeslerinde ilk kullanan ozan
çağdaşı ve Makalat (Sözler) adlı Arapça yapıtını Türkçe'ye çeviren Said
Emre'dir:
Secdeye indi yüzüm didar gördi bu gözüm
Dağıldı aklum sözüm zihnümi mat eyledi
Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi
Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih
Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi
Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi
Said Emre, her nereye baksa Hacı Bektaş'ı gördüğünü ve onun basit bir
kulu olmayı adet eylediğini söylüyor. O, Hacı Bektaş'ın irşadıyla tasavvufun
içine öyle bir dalıyor ki, Can (ruh)-Cisim (madde)- Tanrı birliğine sarılıyor.
Bu birliğin sağlanması için besleyici ögeleri Hünkar'ın bal tadındaki sözlerinde
bulup, onlara yaslanıyor. Can ve cismin besleyicilerini araştırırken, bir
maddeci düşünür gibi, "ruhsal olanı, maddenin değişmesinin ürünü"görüyor. Maddi
dünya onu ilgilendiriyor; can boğazdan gelir. Bütün bunlar, geçmişte
inandıklarını inkar sayılırsa da önemli bulmuyor artık. Hünkar'ın mürüvvetine
erişmiştir, bu ona yeter:
Can bir ulu kimsedür suret anun atıdur
Nice lokma yirisen suretün kuvvetidür
Nice ki yirisen çok ol denlü yürürsin tok
Cana hiç assısı
yok suret maslahatıdur
Bu can nimeti kanu gelsün bulalum anı
Asayiş kılalum canı ol evliya sohbetidür
(...)
Erenün yüzi suyu himmeti arştan ulu
Kim tadarısa balı Hünkar inayetidür
(...)
Sa'di'in
yüzüne tacı kamudan gönlü kiçi
Suça sayılmaz suçı Hünkar'ın mürvetidür
Hacı Bektaş ve onun düşüncelerinin sevgisine tutsaktır Said. Bu aşk ile
varlığını koyup gitmiş ve Didar uğruna yokluğu kabul kılmıştır. Hünkar'ın sevgisini övmezse
Said, kendini işe yaramaz kabul
etmektedir:
Işk üni arşa irer ışk gözi didar görer
Işka yarayan gönğül mutlak didara yarar
(...)
Işk yokluk kabul
ider varluğın koyup gider
Varluk mülkinden sonra ışk ebed ömür sürer
Dirliğin ışka virüb kendü ışka kul olup
Hünkar ışkın öğmedin bu Said neye yarar
Ve Yunus Emre...
Aynı dönemde yaşamış ve Hacı Bektaş'ın halifelerinden Tapduk Emre'nin
yoloğlu Yunus'un ona şiirlerinde yer vermemesi mümkün değildir. Günümüze ulaşan
Yunus şiirlerinde -ki bazıları Said'inkiyle karışmıştır- Hacı Bektaş'ı
göremeyişimiz, onun adının geçtiği şiirlerin ayıklanıp yokedilmesiyle
açıklanabilir ancak. Yunus'un şiirlerinin birçoğu Hacı Bektaş felsefesinin
yorumlarından başkası değildir. Aşağıya aldığımız dizelerinde, doğruluk
beklediği dost kapısı Hacı Bektaş dergahının kapısıdır. Yunus o kapıda (tıpkı
Said gibi) basit bir kul görüyor kendini. Bu onun için sonsuza dek sürecek bir
izzet, onurdur. "Doğruluk dost kapısıdır" diyen Hacı Bektaş Veli'nin kendisidir
ve ona göre tapınma Dosta'dır. 1200
yılında yazılmış İsmaili Kıyamet dönemi kitabı Haft-i Bab Baba Seyyidna'da,
"Tanrıya tapınma,
Azizi'nin dizelerinde söylemiş olduğudur: ‘Dostun kapısı iki adımdan fazla değil/Sen ise
birinci adımda duruyorsun" diye tanımlanmaktadır.
Böylece Hacı Bektaş'daki bu
inancın kaynağı ve bu düşünceyi nereden kazandığı da açıklanmış oluyor.Yunus
Emre, Hacı Bektaş'ın bu sözünü kullanarak, bakınız o kapıda kulluğa nasıl
kendini layık görüyor:
Aşk imandır bize gönül selamet
Kıblemiz dost yüzü daimdir salat
Dost yüzün göricek şirk yağmalandı
Anın çün kapıda kaldı şeriat
....
Doğruluk bekleyen dost kapısında
Gümansız ol bulur ilahi devlet
.....
Yunus o kapıda keminde kuldur
Ezelden ebede dektir bu izzet
Bu izzetin tadını Alevi-Bektaşi ozanlarının Hünkar Hacı Bektaş hakkında
yazdıkları nefeslerden de alıyoruz. En yakın tarihten, 20.yüzyılın ilk yarısında
yaşamış Kemteri'den (ö.1939) vereceğimiz aşağıdaki tek bir nefes bile dikkatle
incelersek, Hünkar'ın büyüklüğünü daha iyi hisseder ve Hacı Bektaş Dergah'ında birliğe varmanın,
birleşmenin anlamını daha iyi kavrarız.
Hacı Bektaş-i Veli Hünkar'a Gel
Andelib olmaksa kasdın ey gönül gülzara gel
Aşık-ı şuride meşrebsen eğer
dildare gel
Şişe-i namusunu eyle şikest ikrara gel
Vuslat istersen eğer
Mansur olub hoş dar'a gel
Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel
Hubb-i Ehl-i Beyt ile olsun derunun pür kemal
Gel gel arslanım erenler babına kıl ruymal
Her ne dürlü dünyede sürsen ömür sonu zeval
Olmak istersen cihanda nail-i bezm-i visal
Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel
Serseri gezme cihanda hoş zamir-i ruşen ol
Hemdem olma gel teberra kavmi ile sen sen ol
Ehl-i Beytin dostuna dost düşmeninine düşmen ol
Haric-i surda bulunma içeru gir evden ol
Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel
Küfrüdür zahidlerin aşıkların imanıdır
DestgirimHazret-i Pirim mürüvvet kanıdır
Yürüden dıvarı ezcümle anın burhanıdır
Kemteri'nin dü cihanda hasılı sultanıdır
Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar'a gel
Sözcükler:
Andelib: Bülbül, Gülzar: Gül bahçesi, Aşık-ı şuride meşrebsen:
İnleyen aşık yolundaysan, Dildar:Sevgili, Şikest eylemek:Kırmak,
Vuslat: Kavuşma, As(i)tan-ı Hacı Bektaş-ı Veli: Hacı Bektaş Veli'nin
dergahı, makamı, eşiği Hubb-i Ehl-i Beyt ile olsun derunun pür kemal:
İçin Ehlibeyt güzelliği ile tam olgunluğa ulaşsın, Ruymal kılma: Yüz
sürme, Nail-i bezm-i visal: Erenler meclisine ulaşma, Zamir-i ruşen:
Parlak vicdan, yürek; içi aydınlık, Destgir: Elden tutucu, yardımcı.
Hacı
Bektaş Veli Diyor ki...
"Ara,
bul.
Akıl,
başta sultandır.
Yeryüzünde
akıl ölçüsünden önemli bir şey yoktur.
Çünkü
herşeyi iyi bilen ve buyuran akıldır.
Bilim
evrenin tüm değerlerinin üzerindedir.
Bilimle
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Bilimle
araştırmalı, izlemeli, gözlemeli.
Arştan
yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır.
Şimdi
gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur.
Arştaki
değme bir kandilin (yıldızın) genişliği, bu dünyadan yetmiş kat artıktır.
Dügeli
(bütün) alem (evren), adem için halkolmuştur.
İncinsen
de incitme.
Kadınlarınızı
okutunuz,
Kendinden
sözetme.
Asıl
kör, nankördür.
Kendi
ayıbını görür ol.
Büyüklenen
cahilden kork.
Yalanla
uyuşma, abartma.
Alınmayacak
şeyi söyleme.
Yanıt
vermede acele etme.
Sorulmadan
yanıt verme.
Doğruluk
dost kapısıdır.
Yapmadığını
olmuş sanma.
Ev
içindeki düşmandan kork.
Dost
yüzlü düşmandan kork.
Hatır
yıkma, başa kakma.
Alimler
arıdır ve arıtandır.
Bir
dilden iki söz söyleme.
İyi
yaratılışlı olmak, esenliktir.
Gönlü,
dev oyuncağı yapma.
En
büyük keramet, çalışmaktır.
Keramet
dilemek, eşekliktir.
Nefs
bedenin zalim hükümdarıdır.
Bir
insanı içten yaralamak, cellatlıktır.
Kendini
bilmemek, işe yaramamazlıktır.
Halkı
Hakk'a ısmarlamak, gammazlıktır.
Kötülerden
sakın, temizlerle dostluk et.
Kendi
nefsinin buyurmalarından kaçın.
Nefis
değerlendirmesinde aymaz olma.
Biz
söze bakmayız, hale, içe bakarız.
Hakk'ın
yüzü insan yüzünde görülür.
Doğruyu
söylemekten geri durma.
Okunacak
en büyük kitap insandır.
Marifet,
nefsi silmek değil, bilmektir.
Marifet
ehlinin ilk makamı edeptir.
Hakk'ı
bilmek istersen, kendini bil.
Mürşidlik,
alıcılık değil vericiliktir.
Kendine
güç geleni, başkalarına uygulama.
Özü
doğru olmayanın imanı da eksiktir.
Çalışmadan
geçinenler bizden değildir.
Akla,
ilme uymayan yolun sonu kapalıdır.
Hamı
pişiremezsen, bari
pişmişi ham etme.
Her
adem suretinde görünen adem değildir.
Kendisi
temizlemeyen, başkasını temizleyemez.
Düşmanınızın
dahi insan olduğunu unutmayınız.
Oturduğun
yeri pak et, yediğini haket.
Kendini
insanlıkhizmetine adayanlara ne mutlu.
Ayağa
kalkarsan, hizmet için kalk.
Bir
olalım, iri olalım, diri olalım.
Aç
gözlüler, ömürleri boyunca yoksul sayılırlar.
Düşünce
karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
Hak'kın
yolu bilim ve mantık kapısından geçer.
İnsanın
değeri, taşıdığı vicdan ölçüsüyle ölçülür.
Bilginlerin
sohbeti, cahilleri ibadetinden yeğdir.
İman
makamına eren abid
Zühd
makamına eren zahid
Keramet
makamına eren Veli
Mucize
makamına eren nebidir.
Şeriat'ta
"Bu senin, bu benim"
Tarikat'ta
"Hem senin, hem benim"
Hakikat'te
"Ne senin, ne benim,
Cümle
varlık Hakk'ındır."
Hararet
nar'dadırsacda değildir
Keramet
baştadır, tacda değildir
Her ne
arar isen kendinde ara
Kudüs'te,
Mekke'de, Hac'da değildir (!?)
Dostumuzla
beraber yaralanır, kanarız
Her
nefeste aşk ile yaradanı ararız
Erenler
meydanına vahdet ile gir de gör
Kırk
budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız
Erkek
dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk'ın
yarattığı harşey yerli yerinde
Bizim
nazarımızda kadın-erkek farkı yok
Noksanlık
eksiklik senin görüşlerinde
Herşeyin
büyüğü ilim ve hilim (yumuşaklık):
Çünkü
ilimle Hakk'a yol bulunur.
Hilm
ile de Halk'a tahammül edilir.
Kıskançlık
daima insanın eksikliğinden gelir.
Ölene
dek edep elbisenizi üzerinizden çıkarmayınız.
İnsanın
kendini bilmesi Tanrı'ya kavuşması demektir.
Bildiğinin
daha üstünü öğren ve herkese öğret.
Kudretin
varken affet, devletin varken alçakgönüllü ol.
Bilgin
kişinin zekatı,bilgisini başkasına öğretmektir.
Aklından
yararlanmasını bilen için gizli bir şey yoktur.
İnsanın
iyiliği olgunluğu, sözünün içinin güzelliğidir.
Yolumuz,
ilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur.
Gözü
ileride, gönlü geride olan kimse, yola giremez.
Yaratılmışlar
içinde aklı sayesinde insandan ulusu yoktur.
Sevgi
ve acıma insanlığın, şehvet ve hırs hayvanlığın vasfıdır.
Beytül
mamur var, Kabe var, lakin gönül kabesi hep-sinden yeğdir.
Cümleler
doğrudur sen doğru isen, bulunmaz doğruluk sen eğri isen.
Benim
tarikatımın esası edeptir; ele, dile ve belesahip olmaktır.
İnsanoğlu
için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir.
Velileri
tanımak zordur. Çünkü onların hünerleri kendileri gibi gizlidir.
BANA
BU SIRLARI, HÜNERLERİ ÇOK GÖRMEYİN. ÇÜNKÜ BEN ALİ'NİN SIRRIYIM."
1 İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları,
İstanbul-1998, s.6-7)
2 Hasan Şuşud, Fr. Çev. Charles Antoni, "Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de
l'Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları", Le Soufism, la voie de l'Unité, Paris-1980, s.47-80)
3 Abdülbaki Gölpınarlı,
Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.237
4 www.ismaili.net
5
Uzun Firdevsi, Haz.
Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname,
İstanbul, 1990, s.103)
6
A. Gölpınarlı, Mevlana
Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.239-40
7 V.V. Barthold, Türkistan,s. 472, 558,560; dpnt.385
8 Farhad Daftary, İsmailis, their history and doctrines,
s.204, 216
9 Tezkire-i Devletşah'da, (Nefahat çevirisi, İst.
1289, s.195), Şems'in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah'a göre Şemseddin bir prensestir,
Celaleddin Nev-Müsülman'ın
(ö.1221) oğludur ve gizlice Tebriz'de okumuştur; al-Shushtari, Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110. Ayrıca
A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po
predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov adlı yapıtında, Orta Asya ve diğer
bazı bölgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta olduğu
düşünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerinin fikirlerinin geniş
analizini yapıyor. (F.Daftary, The
Ismaili'is, s. 414, 695) Konu
hakkında geniş bilgi "Şemseddin Muhammed Tebrizi (1183/4-1247/8),Şems'in Tarihsel,İnançsal ve Siyasal
Sorunsalının Çözümü Üzerine Bir Deneme, www.alewiten.com
" incelememizde bulunmaktadır.
10
Abul Cabbar Hamdani, "Tathbit Dala' il Nubuwwat, s.180
11
İ.Kaygusuz, Alevilik...Tarihi ve Uluları I,
İstanbul-1995, s.52-54
12
Bkz. Osman Turan, Türkiye
Selçukluları Resmi Vesikalar, Ankara, 1988, s. 106-108)
13
Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340'dan
aktaran Farhad Daftary, agy. s.420
14
Hacı Bektaş Veli ve kerametleri üzerinde nesnel değerlendirme ve yeni yorumlar
için bkz. İsmail Kaygusuz, Hünkar
Hacı Bektaş, Alev Yayınları: İstanbul, 1998, s.6-51
15
Jean-Paul Roux, Çev. Lale Arslan, Orta Asya, Tarih
ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi: İstanbul, 2001, s.270)
16
Hacı Bektaş Veli,
Makalat, Haz. Sefer Aytekin, İst.1954, s.27.
*
Aşağıdaki yazının bir kısmını "Hünkar Hacı Bektaş"
çalışmamızdaki I. Bölüm'ün bazı alt başlıklarını (s. 52-85) yeniden gözden
geçirip özetleyerek oluşturduk. Amacımız konuyu tartışmaya açmaktır.
17 Babailer ve Hacı Bektaş'ın Babai
ayaklanmasındaki rolü için bkz. İsmail Kaygusuz, "Babailer
ve Babai Ayaklanması", YOL Dergisi 7, s. 5-17)
18 Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970,
s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12
19 Vilayetname/Menakıb-ı
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Haz.A. Gölpınarlı, İnkılab
Kitabevi: İstanbul, 1990, s.55; Vilayetname /Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli,
Haz. E.Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul, 1995, s.107-108)
20
Hacı Bektaş Veli,
Fevaid ,Haz.Mehmet Yaman, s.51
21
(Vilayetname,
Haz. A.Gölpınarlı, s.65-66; Haz. E.Korkmaz, 123-124
22 İsmail Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür,Siyaset Tarihi Ve
Uluları I, Alev Yayınları,
İstanbul-1995, s.115-118)
23
G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi,
s.419
24
Vilayetname, Hz.A.Gölpınarlı, s.28-29; Hz. E. Korkmaz,
s.56-59)
25
Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri
I, Çev. Tahsin.Yazıcı, s.345, Hikaye.476
26 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I,
ibidem,
27
Ahmet Eflaki, Agy. I, s.155
28
Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.238)
29
A.Gölpınarlı, agy. s.237
30
Ahmet Eflaki, agy. I, s. 108-109; 218,
317)
31
Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4.baskı,
Ankara-1991, s.55
32
Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin,
s.36-39)
33
Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana
Celaleddin, s.42-43
34 Özel
ilişkilerinde de fazla serbestçe ve gönlünce davranmayı adet edinmiş İzzeddin
Keykavus II, hiçbir zaman Moğol egemenliğini kabule yatkın olmayan, devlet
kudretinin noksan kılınmasına karşı çıkan bir tavıra sahipti... Türkmenleri
örgütlemeye çalışıyordu: Ümit Hassan, ‘Siyasal
Tarih, Açıklamalı Bir Krolonoji', Türkiye Tarihi 1, İstanbul-1980, s.253-254)
35
Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s.285)
36
Uzun Firdevsi, Haz. A.Gölpınarlı, Menakıbname, s. 48
37
İlhan Başgöz, Yunus Emre I,
İstanbul-1999, s.49):
38
Gerçekte Selçuklu çevresini aşan bir siyasi cinayet
sözkonusudur; bunu "Şemseddin Muhammed Tebrizi" incelememizde genişçe
verdik.Şems'in katledilmesini A.Gölpınarlı, Mevlana'nın oğlu Alaaddin Çelebi, Şems'in karısı Kimya hatunu
önceden sevdiği için onun kıskançlığına bağlamakta. Son yıllarda Ahi Evren
üzerine geniş araştırmalar yapmış olan Mikail Bayram ise, birkaç toplantıda
inançsal görüş çatışmasından ötürü, Şeyh Nasırüddin Mahmud el-Hoyi (Ahi Evren?)
tarafından öldürüldüğü gibi, hiç de akılcı olmayan bir görüş ileri sürmektedir:
A. Gölpınarlı, agy. s.81-83; Ahi Evren (Şeyh Nasırüddin Mahmut al-Hoyi), İmanın
Boyutları
(Metali-ül İman), Çeviri
ve İnceleme: Doç.Dr. Mikail Bayram, Konya, 1996, s.28-34.
Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (81) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 2487 | Yazdır | E-posta | Devamını oku... |