İçerik
KızıldeliSultan
YAZILI KAYNAKLARIMIZ
Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan | Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan |
|
| Friday, 24 August 2007 | ||||
|
İsmail Kaygusuz “Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir” Kaygusuz Abdal 1. Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabalari Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çogunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”, “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en çok “Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal”ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç şiirinde tasavvufi anlamda “kul ve miskin” sıfatlarıyla “Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi” adlarını görmekteyiz. Kaygusuz Abdal’ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma noktalanmış görünüyor. Kaygusuz’un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman Güzel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz’u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de geri kalmamıştır. “Sen insanı sorarsan / Hak’tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden” diyen Kaygusuz Abdal’a yeni ad koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi gerekçeyle yaklaşilırsa yaklaşilsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez; sadece çarpitilmis olur. Şimdi Kaygusuz Abdal’ın, önemsemedigi için iki kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani “Dolapname” ve “Hünername” adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek, Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Dolapname’den: “... Baka yurdı degüldür ki bakasun Fena ehli tıtar bunda otağı Bu dünya bir büyut’l - ankebut’tdur (=örümcek evleri) Pes ol oldı negeslerin duzağı Alai Gaybi bunda tekye kılan Hak’un fazlı durur ancak tayağı Sabır seccadesin altına almış Tevekkülde kuşanmışdur kuşağı Sözini Kaygusuz arife söyle Ne bilsün şekkeri tana buzağı”[1] “... Cihanın varlığı baştanbaşa hep Bela yurdudürür mihnet ocağı Resul buna çü beyt-ül- ankebut (akrep evi) der Pes ol olur nekeslerin duzagı Baka ehli fenada mülk edinmez Bakadır onların yeri durağı Alai Gaybi bunda tekke kılmaz Hak’ın fazlıdürür ancak dayagı Sabır seccadesin altına salmış Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı Sözünü Kaygusuz arife söyle Ne bilsün sükkeri dana buzagı”[2] Değişik ellerden çikan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin çekildigi belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç değildir; aynı yıllarda derisi yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi’nin henüz kanı kurumamıştır Halep’te. Belli ki, Şeyh Bedreddin’den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal’dan da Kahire’dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı'nın keremi ona dayanak-destek olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın? Minbernâme'den: “... Eğer malin var ise kavm ü kardaş Cihan halkı seninle cümle yoldaş Eğer kendü halinde bir aşikdur Ana derler ki iş sevmez ışıkdur Aşik olsam adım tenbel Alayi Eğer sofi isem derler mürai Ha bir cenkdir biri birin beğenmez Arifler Hak’dan özge nesne bilmez .... Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal Ki sözden açılur cümle kil ü kal”[3] Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların “dediklerini ve senin aşik halini kimse anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çikar” diyor. Sözde âsik olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de “tembel Alayi” diye çagirirlarmis. Bu şiirlerde geçen “Alai (Alayi)” sözcüğü sadece bir toponymon’dur (toponumon), yani Gaybi’nin (Kaygusuz Abdal’ın) nereli olduğunu göstermektedir. “Alai (Alayi)” sözcüğünü, “Alaeddin” adının, “Seyfi, Bedri, Şemsi vb.” gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize göre Rıza Nur’un “Alaylı Gaybi” tanımlaması doğrudur. Buradaki “Alai (Alayi)”, tıpkı “Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)” gibi, “Alaylı, yani Alaiyyeli” anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, “Mesaliku’l-Ebsar” adlı yapıtında 14. yüzyılda, “Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında “Alay” veya “Alaya” diye bilinmektedir” diye yazıyor.[4] Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan “Alay” adından “Alai-Alayi” (Alaylı) sıfatını üretmis ve konuştuğu Türk dilinin kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz’un bazan aynı anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın huzurunda özünü dar’a çekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı için, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, “Abdal Musa’ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan” diyerek bunu açıklamıştır. Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek” sayılıyor. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, “yol oğlu, yol evladı” olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşinda ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor: “Berzahtan kurtulup çiktim aradan Onyedi yaşinda doğdum anadan Muhammed Ali Hilmi Dedebaba'dan Çok şükür hamdolsun geldim imkane” Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çikisi proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan'a gönderilmiş ilk İsmaili Dai'si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l- Ghulam (Bilgin ve Ögrencisinin el kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, “ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi “onyedi yaşinda, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba”dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan’dan ikinci doğuşunu yaşamış ve “yol oğlu” olmuştur. Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi’nin “Kaygusuz” adını alması Menakıbnâme’de şöyle anlatılıyor: “Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.”[5] Menakıbnâme’de “...ehl-i tarik içinde ma’ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi’nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi” biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır: “(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşinda onunla kimse mukabele durup (karşi karşiya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar okımışdı, ulumı bi’t-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılıç çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi... 'Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta bir varlık' gibi birçok anlamlar içeren “gaybi” sözcüğü dahi bizce, Kaygusuz Abdal’ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli. Bize göre Kaygusuz Abdal’ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne “Alaiyeli Gaybi” ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan “Alaeddin Gaybi” olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı'nın, Ali ile görünüm alanına çiktigi, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrı'yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar. 2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış görünüyor. Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır’da eğitim görmüş biridir. Kaygusuz’un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel’in doğruluğundan – sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasrü’l Ayn’ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi[6] Menakıbnâme’nin 1517’den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetnâmesi’nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz Abdal’ın Abdal Musa’ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa’nın vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çikarip ona göstererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa’nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi’nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış olduğu anlaşilan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptirilarak, sahibine çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini anlatır. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid (görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş’i kurtarır. Burada Kaygusuz’un “yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)” inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet olarak, Menakıbnâme’yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi’ne geçirilmiştir. Bu karşilaşma da keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme’ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı’nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan’a (Büyük olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü’z-Zahir Seyfeddin Berkuk’tur) övücü şiirler okur. Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip Menakıbnâme’deki kerametleri Kaygusuz’un ve Abdal Musa’nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava çikmis ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış. İçeri girdiğinde onu Abdal Musa’nın huzuruna çikarmislar. O da koltuğunun altından kanlı okunu çikarip ona geri vermiş. Böylelikle Gaybi’nin aklı başindan gitmiş ve Abdal Musa’ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş.[7] Oysa Kaygusuz Abdal’ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme’ye geçirilmiş daha birçok şeyler gözlenebilecektir. Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbnâme’ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler: “Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.” Abdal Musa Sultan şu karşilığı verir: “ Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür... Senün pederün bir (Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın...” Beg oğlu kararını verir: “Sultanım! Benim pederüm sizsünüz...ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.” Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çiplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşilığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır mücerredlik. Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar” üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşi bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik. 15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi’nde Hünkâr’ın hiç evlenmediği ve Kadıncık Ana’dan olan çocuklarinin, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek çektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”sinde yazdığı “Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür” sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir? Sultan Bayezid II’nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı Kızılbaşlıkla) karşi karşiya getirme siyasetine dönüştü. Bu siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde mücerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr’u-l Ayn’ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan’ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinde anlatılan sözde mücerredlikten oğlunu kurtarmak için Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşi savaş açması inanılır olaylar mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başina tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor... Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal’ın mücerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler geçirdiği, hatta âsik olduğu için her sabah önüne çiktigi kadının kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir. Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz’un yapıtlarını çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış. Kaygusuz Abdal’ın, şiirlerinden Gevhernâme’yi Muhammed’in kabrinin başinda, Dolabnâme’yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su çikartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çikarip, Menakıbnâme’ye koymuştur. Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme’deki Kaygusuz’un Mısır’dan “dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah’a doğru yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri” de Kitab-ı Miglate’deki kişinin (Derviş’in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar[8] sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır. “Menakıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke’de şu güzergâhı takip ederek Anadolu’ya gelirler: Medine- Şam – Hama – Humus – Halep – Kilis – Birecik – Bağdad – Hille – Küfe – Necef – Kerbela – Bağdad – Musul – Nusaybin – Abdal Musa Asitanesi."[9] Peki Kaygusuz Abdal’ın Güney ve Batı Anadolu’da, Rumeli’de ve Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı? Edemezdi, çünkü Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır’dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra “Edrene şehrinde” buluşacaklardır. Batı Anadolu’da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani “kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa ovasında” Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde, düzyazılarında “Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere” karşi olduğu onları açıkça eleştirdiğini; Trakya'daki malikâne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya çalistigimiz ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal’ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır... 3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz’un tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Menakıbnâme’den yola çikacagiz, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya çalisacagiz. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamizi sürdüreceğiz. Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çikmadigi öyküsü tutarlı gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya çalistik. Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’larda Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal Musa tekkesi.[10] Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu Hüsameddin Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşin üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle içine düşürdüğü) aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çikar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur... İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Menakıbnâme’ye göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın kerametleri karşisında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi gösteriyor; bu bey oğlunun bir çesit eğitime başlatma törenidir. Her ne kadar kerametiyle çesmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbnâme’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir: “Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!...” Menakıbnâme yazarı sürdürüyor: “Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu... Gaybi Beğ Asitane’de kaldı....”[11] İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”[12] Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur. Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu, yeniyetmelik döneminde Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekakıbnâme’deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşik 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır. Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen 15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüs bulunuyordu. Öbür yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başindaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman Güzel’in bazan temkinli yaklaştığı , ama çogunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür... 4. Kaygusuz Abdal’ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi 1359’larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşiyordu. Henüz 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal’ın akıl, inanç ve bilgi gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz’u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz’un zamanın tüm inanç, felsefe, mantık, hey’et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini ögrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz’un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi yetişmesi için Kaygusuz’un Mısır’a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı'nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal’ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır’da. Kıbrıs kralı Piérre’in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya’yı ele geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en geç 1362’de ölmüs olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane’ye dönüşünde Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman Güzel’in, “Kaygusuz’un şeyhi Abdal Musa’ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren” diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir çesit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz. Abdal Musa Sultan’a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşisında dar’a durduklarını, hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kudümler çaldiran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan’dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali’nin zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa, batıni inançla kafirlerin üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşi kaplamış tümen tümen erleri gelerek Genceli’yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem’de) Hüseyin için kanlarını dökerler; çeraglar uyandırıp, gülbenk çekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı'ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı düştüğü için ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa’ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun Hakk'a yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle okunması için şiiri verelim: Beglerimiz Avlan gölün üstüne Onlar gelür sultan Abdal Musa’ya Urum abdalları postın egnine Baglar gelür sultan Abdal Musa’ya Urum abdalları gelür dost diyü Giydükleri nemed (aba) ile post diyü Hastalar gelür derman isteyü Sağlar gelür sultan Abdal Musa’ya Talip oldur bi rün nefsün haklar Pir oldur talibi hatadan saklar Çalinur kudümler açılun sancaklar Tuğlar gelür sultan Abdal Musa’ya Er oglınun ikrarıdur yuları Muhannidi çeksen gelmez ilerü Ak Pınar’ın Yeşil Göl’ün suları Çaglar gelür sultan Abdal Musa’ya Hind’den bezirganlar gelür yayılur Lokması çekilür açlar toyulur Hakka aşik olan canlar soyulur Begler gelür sultan Abdal Musa’ya Ali zülfikarın aldı destine Batın saldı kafirlerün üstüne Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne Daglar gelür sultan Abdal Musa’ya Aşure aylarında kanlar dökerler Çeraglar uyarub gülbenk çekerler Anlar bir olmuş birlüge biterler Birler gelür sultan Abdal Musa’ya Bir niyazım vardur Gani Kerim’den Münkir bilmez evliyanın sırrundan Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden Aglar gelür sultan Abdal Musa’ya Kaygusuz Abdal’ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan çikmis, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi Korkuteli’ne çekilmistir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz’un şiirinde görüldüğü gibi sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. Çünkü Beylerin kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük çogunlugu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli’den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete geçirebilmesi Abdal Musa Sultan’ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu büyük dost desteğinden yoksun kalmışlardı. Kıbrıs kralı Piérre 1366’da bir donanma göndererek Alaiye’yi almak istemişse de Karamanoğulları’nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında Antalya’yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi’nin kayıtlarına göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz’la göndermişti. Menakıbnâme’de geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal’ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür yandan Mısır’da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır. Kaygusuz Abdal’ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak 1397-8’de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır’a döndüğü ve Dilguşa’yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu’l Ferec’e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr ül-ayin’i bu tarihten sonra aynı Sultan’ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşilıyor. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır’a geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire’de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8’e kadar Hicaz’ı, Suriye, Irak Güney ve Doğu Anadolu'yu, Azerbaycan ve İran-Horasan’ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşilmaktadır. 5. Kaygusuz Abdal’da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu söylenen Fazlullah Hurufi’yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386'da Tebriz'de ortaya çikan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi’nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, “insanı tanrılaştırmaktır”. Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir: Varlığın ortaya çikisi sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çikar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir. Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çikisidir). Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz. İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşisındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.[13] Hurufiler “Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz'' demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin’e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal’ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşilaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal’lın “Vücudnâme”si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu görülür.[14] Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal “Adem’ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) üzere yaradılmuşdur” diyerek şöyle bir sıralama yapar: “Ademün: Başi arş’dur ve Nokta-ı Ba’dur ve iki kaşi, biri fa’dur ve biri kaf’dur. İki gözleri, biri ayn’dur ve biri gayn’dur ve iki kulağı, biri zal’dur ve biri dal’dur. Çenesi cim’dür ve gerdanı tı sin mim’dür. Burnu elif’dür ve dudağı te’dür. Üst dudağı be’dür...Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha’dür vb.” Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal. 1383-4 yıllarında eğitim için Kahire’ye gelip, Mısır’da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin’in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal’ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni düşünceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal’dır. Torunu Hafız Halil’in Bedreddin Menakıbnâme’sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı Hüseyin Ahlati’dir. Bize göre Mısır’da başlayan Kaygusuz-Bedreddin düşünce yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu’ya gelmişler ve Küçük Asya’yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en büyük propagandisti ve yoldaşiydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin’in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşilaştırmalı örnekler üzerinde yaptığımız yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden açık açık tartışılsın ve eleştirilsin. Kaygusuz Abdal’ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül bağı var; şiirlerinde karşilıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan Yunus Emre’den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir. 6. Karşilaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz’un felsefi inancı. Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye ulaşilır. Kaygusuz Abdal: “Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” Budalanâme, s.51 Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır Ben şu zerrak(ikiyüzlü) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem Sui-i salus nedendir hüzne münkir geçindiği Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak’tan bilmezem İnsan-ı kamil ki derler Mustafa’dır Murtaza’dır Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem O şah-ı hüsnün ışkına özümü viran kılmışam Kaygusuz Abdal’dır adım cübbe vü kaftan bilmezem Hünkâr Hacı Bektaş Veli: “Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.” Yunus Emre: Işk imamdır bize gönül cemaat Dost yüzü kıbledir daimdir salat Dost yüzün göricek şirk yağmalandı Anınçün kapuda kaldı şeriat Can secdeye vardı dost mihrabında Yüz yere koyuban eyler münacat Derildi beşimiz bir vakte geldi Beş bölük oluban kim kıla taat .... Doğruluk bekleyen dost kapısında Gümansız ol bulır ilahi devlet Yunus öyle esirdir ol kapıda Diler ki olmaya ebedi azad 7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne’dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) Döneminde Değil Edrene şehrinde bugün bir dükkan aldım kiraya Ol mahalde sataşmışam bir akçası çok karıya Sordu bana garib misin hiç bu şehri görüb misin Yohsa gelişün şindi mi Anatolı’dan beriye Dedüm ki bu dem gelmişem kiraya dükkan almışam Eydür yigit gel içerü döşek getürsin cariye İy kurban oldugum yigit gör ne direm sözüm işit Bu Edrene şehrinde sen gezmeyesen serseriye Eydür ki bu Rum-ili’dür sanma ki Anatolı’dur Bunda esir-bendler çok olur düşmeyesin bazariye Harçlıg içün kayurma dir tek benüm terkim urma dir Sen gel yi iç otur heman varma akına çeriye Çagirdi Nergis Gülbahar büryan getür bazara var İçerü evi sil süpür odun vurun bahariye Aldı beni girdi içerü yapdu kapusını girü Getürdi şol nimetleri kim bakar aka sarıya .... Karı beni aldatdı çün hükmine eyledi zebun Anca dürişdüm dün ü gün sarlanı kaldum deriye Şol hadde irişdi belüm külli unıtdum bildügüm Başladı şindi iligüm sünük içinde eriye Gönlegi kaftan eyledi hükm,ne ferman eyldi Hamama da varur-ısa beni yanınca süriye Dişi kırık yüzi sovuk fitnesi çok kendü çabük Ben biçare haberüm yok uğramışım zemheriye Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye Murad Han ’a varımadum özümi kurtarımadum Kaygusuz Abdal biçare uğradı bir haşarıya[15] Avladı tutdı beni Yanbolı’da bir karı Veli ki akçası çok Karabaşi kulları .... Karı dime al beni Ben donadayım seni Nene gerekdür senün Garibsin akın çeri Yanbolı’ya varıcak Mahallesin sorıcak Tunca kıranındadır Yeni Hamman’dan beri ..... Kanda bir yigit görse Akça(y)la avlar anı Utanmaz oglan sever Saçı ak döşi sarı ..... Bir gice fursat-ıla Koynına girdüm nagah Göbegünün sovugı Unutdurdu mermeri Karıyla halini göre Kaygusuz Abdal’un Eli gitmiş sünüge Sarlanı kaldı deri[16] Abdurrahman Güzel’in ısrarla ileri sürdüğü gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hiç değildir. Güncel maddi yaşam içerisinde başindan geçen ya da kendisine anlatılan olayları hikâye etmiş olduğu açıkça görülmektedir. Burada bizim için önemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak için fetva ve yardım almak istediği kişilerin gerçekte kim olduğudur. Abdurrahman Güzel’in açıklaması şöyle: “Yukarıdaki şiirden anlaşildığına göre, Kaygusuz Edirne’ye Anadolu’dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli’de “garip”tir ve henüz Rumeli hakkında malumatı olmadığından, “sanma ki (burası) Anatolı’dır” diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında geçen “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari’ye” mısraından, Kaygusuz’un Anadolu’dan Edirne’ye geliş tarihinin İbn-i Fenari’ninn şeyhülislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında Rumeli’ye geçen Kaygusuz’un buradaki ilk durağı Edirne’dir.”[17] Görüldüğü gibi, bu şiirin son dizelerinde “Murad Han’ın (1421-1451)” da adı geçmektedir. Abdurrahman Güzel, aynı sayfalarda Kaygusuz’un, birkaç şiirinden aldığı dörtlüklerde adı geçen Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını söylüyor. Daha da önemlisi, Kaygusuz Abdal’ın ölüm tarihi için 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra ölmüs olması gerektiğini söylüyor. Şiirin verilerinden hareketle çizilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı geçen kentleri, kısacası tüm Trakya’yı dolaşiyor. Öyle ki bugün bile Kaygusuz’un adı, Makedonya’da bulunan Manastır’da bir mahalle ve çesme adı olarak yaşamaktadır. Bölgede Kaygusuz Abdal’ın yüzyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun ömrünün son birkaç yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2’larda doğmuş ise, 1425-30’larda 85 yaşin üzerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne’ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşip Yanbolu’ya varacak, “Filibe’de yiniden bir karı sevecek onu”, “karıdan kaçıp Sofya’ya göçecek” ve sonunda “Manastır’da bir başacuk (karı) gönülcüğünü alacak” Kaygusuz Abdal’ın. Bunlar olacak şey değil. “Edrene şehrinde bugün” şiirinde geçen isimlerden hareketle Abdurrahman Güzel’in bu açıklamalara girişmesi, görüldüğü gibi havada kalıyor. Üstelik Abdurrahman Güzel, adı geçen kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına müdahale ederek, Kaygusuz Abdal’ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. Sözde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı sözcükleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin içeriğine tasavufi simgesel anlamlar yüklüyor; dükkan = vücud, karı=dünya, pazar=ömür...[18] Bunlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun gerçek simgesel şiirleri, Türk edebiyatında eşi az bulunan sürrealist-ironik şiirsel öyküleridir, tasavvufi şiirleri değil. Bize göre Kaygusuz Abdal, “Edrene şehrinde bugün” şiirini 1410-11 yıllarında, 60’lı yaşlarda yazmıştır. Birkaç yıldan beri zaten Trakya’da Saray kasabasında oturmaktadır. Öbür kentlerin bir kısmını daha önce gezmiş olmalıdır. O zaman “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye” ve “Murad Han’a varımadum özümi kurtarımadum” dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. Çünkü bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının “Fetva bulam mı ki aceb varsam’ola Kazasker’e” ve “Musa Han’a varımadum özümi kurtarımadum” olduğunu düşünüyoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal’ın “Divan”ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal’ın günümüze kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocatürk’ün kendi özel kitaplığında bulunduğu A. Güzel söylemektedir.[19] Kaygusuz Abdal’ın kendi ya da bir müridinin elinden çikmis Divan’ı günümüze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı’nı istinsah eden (suretini çikaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu korktukları için yaptıkları gibi, inanç ve düşünce yönünden karşi oldukları için de yapmış olabilirler. Bu şiirdeki ‘Kazasker’, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa Çelebi’dir. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi yendikten sonra 1410 yılında Edirne’de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra öbür kardeşi Mehmed Çelebi’ye karşi yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli’den atmış bulunuyordu. Ancak 1413’te Bizansın yardımı ve Trakyalı malikâne sahipleri beylerin onu terk etmesi yüzünden Musa Çelebi kardeşine yenildi ve öldürüldü. Musa Çelebi’nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, dönemin en büyük hukukçu ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukukçu Necdet Kurdakul’un saptamalarına göre Bedreddin, Musa Çelebi’nin Kazaskerlik önerisini kabul ettikten sonra Camü-ul Fusuleyn’i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini öne çikarildi. 1410-1413 yılları arasında Musa Çelebi ile birlikte uygulamaya başladılar bu kuralları.[20] Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise Börklüce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu. Murad Han şehzadeliği sırasında 1416’dan 1419-20’ye kadar Batı Anadolu’yu ve tüm Rumeli’yi saran Börklüce-Torlak Kemal-Bedreddin başkaldırılarının bastırılması için yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa Çelebi ile birkaç savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini ortadan kaldırarak iç durumu düzeltebilmişti. 12 yaşindan beri savaşin ve şiddetin içinden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başinda bulunan Murad Han’ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa Çelebi’nin adları gitmesi, müstensihler (suret çikaranlar) için ölüm tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu'nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve mücadeleyle yönetimi ele geçirip kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden önceki imparatorun adını tüm yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans’ta da yaşamış. Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi gözle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin öldürüldükleri ya da hapislerde çürüdükleri Mihailoğlu gibi örnekleri vardır... Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han’a dönüştürülmüş olduğunu düşünmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan’daki bir şiirin “Bize bin mut piriç dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege...Murad Han’a halvet anlatsa sözi / Kapuda kim bile veziri söre” dizelerinde geçen Murad Han da aslında Musa Han’dır. Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır Kaygusuz Abdal. Ondan, malikânelerdeki beylerin şölenlerinde yenilen bin mut[21] pirinç ve onbin koyunun, ‘hepimizin olsun hep birlikte yiyelim’ demesini istiyor. Bunları Murad Han’dan istiyemezdi. Çünkü Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta çiktiginda Kaygusuz Abdal son yaşadığı bölge olan Trakya’dan çoktan ayrılmış; yetmiş yaşin üzerinde bulunmakta ve Kahire’deki tekkesinin başindadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır hükümdarı Ebul Ferec oğlu Melik Müeyyed’in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin’i, inanç-felsefi-düşünsel yönden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-Börklüce-Torlak hareketinin dışında olması düşünülemez. Özellikle Kaygusuz Abdal Divanı’ndaki şiirlerinin tümü incelendiğinde bu düşüncemiz tam açıklığa kavuşacaktır. 8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (Sürrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor? Erişti bad-ı nevruz gülsitane Gülistan vakti yetti kim uyane Temamet yeryüzü cünbişe geldi Behişte benzedi devr-i zemane Gülistan goncesin açtı donandı Divane oldu bülbüller divane Yine simurga haber verdi hüdhüd Otağın başina konmuş şahane Güvercin çifti ile ötegeldi Dudak dudağa verdi canı cane Kışın humuş olan kuşlar acep kim Fırak u derd ile geldi lisane Yine bülbül gülistan arzu kıldı Tutiye şekker ü baykuş virane Zihi fasl-lı behar ü revnak-ı gül Zihi zevk u safa nam ü nişane Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet Nihani nesneler geldi iyane Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal Yüzün hak eylegil pir ü cüvane Görünüşte şiirde, gül bahçesinin gonca güllerle donandığı, güvercinlerin dudak dudağa seviştiği ve gülün bahar müjdecisi olduğu vb. söylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşilabilir. Ancak Kaygusuz’un, mutlu günleri anlatmak için bunları simge olarak kullandığı apaçık ortadadır. Çünkü yeryüzünün tamamının sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir dönem sözkonusu etmektedir. Üçüncü beyitte Kaf dağındaki Simurg’a (Anka kuşu), hüdhüd kuşunun bir müjdesi var: “Bir padişah (şahane) saltanat çadirinin (otağ) başina konmuştur” Bu nedenle yeryüzü sevinç içinde ve devir cennete dönüşmüştür. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına yüz sürmesini öneriyor. Bize göre bu padişah Musa Çelebi ve dönem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah’ın yeni bir yönetim düzeni getirme çabasi içindeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu dönem içinde, Edirne’de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan yönetime yol gösterme, öbür yandan toplumsal haksızlıklara karşi mücadelesini yaparken yazdığını düşünüyoruz. Rumeli’deki büyük malikâne sahibi beylerin büyük varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini düşünen bencil yaşamlarını gerçeküstü (sürrealist) ögeler kullanarak, ironik simgelerle güldürü havası içinde anlatmıştır Kaygusuz Abdal: -Doymak bilmeyenlere gerek olur-* Koyun bine yeteceğiz sürmeğe de yarağ (gereksinim) olur Beş yüzünü satıcağız harçlanmaya gerek olur Berkdir erenler barusu bine sayılır birisi Ell’iki teke derisi papucuma yorağ (yama) olur Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi düzen Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur On iki kazan aşiyı yigirmi dokuz başiyı Otuz üç yağlı döşüyü sonra için ferağ olur Doymaz isen yalvar Hakk’a nazar kıl bucağa yüke On sekiz kalınca yuka tam gönlünce gevrek olur Kaygusuz Abdal bulunca gel otur pilav gelince On tekne hamur salınca bir onarı çöreg olur -Emirler sofrasına buyurun hem yeyin hem de götürün-* Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa Issı souk olmasa havası hub sağ olsa Pireden incinmesek kar u yağmur olmasa Sinek hey vızlamasa ana hem yasağ olsa Dobruca ovasından büyük yağlı çörekler Akkirman’ın yağından benzimle hey ağ olsa Cümle cihan koyunun semiz yahnı etseler Biz yemeye başlasak engeller ırağ olsa Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa Zülbiye halkaları sütü dahı çog olsa Kanda bir göl varsa badem paluze olup Bir yanından diş ursak çevresi bal yağ olsa Dümdüz bu yaş ovalar her biri boş durmasa Sulu şeftalisi çok bin üzümlü bağ olsa Kaygusuz Abdal otur kimin ye kimin götür Sufiye koz kalmadı abdala kaymağ olsa -Hayvanlar börtü-böcek yönetmeğe durunca Zamanın insanları başlamışlar kaçmağa-* Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış uçmağa Kertenkele derilmiş diler Kırım geçmeğe Kelebek ok yay almış ava şikara çikmis Donuzları korkudur ayuları koçmağa Ergene’nin köprüsü susuzluktan bunalmış Edirne minaresi eğilmiş su içmeğe Kazzaza (ipekçiye) balta koydum çervisin deremezem Çuval çayirda gezer seğirdüben kaçmağa Allahımın dağında üç bin balık kışlamış Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna çalar Balık kavağa çikmis söğüt dalın biçmeğe Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe Bir sinek bir devenin çekmis budun koparmış Salunuben seğirdir bir yar ister kaçmağa Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa Donuz düğün eylemiş ayuya kızın vermiş Maymun sındı getirmiş kaftan gömlek biçmeğe Deve hamama girmiş dana dellaklık eder Su sığırı natır olmuş növbet ister çikmaga Kaygusuz’un sözleri Hindistan’ın kozları Bunca yalan söyledin girer misin uçmağa [***Şiirlerin temasını belirleyen başlıklar tarafımdan konuldu İ.K.] Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir öpücük isteyince, kendisine karşi kadının küçümseyici ve hakaret edici davranışlarını sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, dünyaya bakışı, sosyal durumu, görünüşü hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal’ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler içinde marjinal yaşadığı anlaşilıyor. Şiirin açıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şeyh Bedreddin’in 1408’lerde Kütahya’nın bir köyünde karşilaşip kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşi büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.[22] Dedim ey dilber kulunum Yürü hey Torlak der Sen dahi yolunmamışsın Sözlerin taslak der Dedim ey dilber lebinden Bir buse versen n’ola Alnına sapan kayası Ensene tokmak der Sordum suçum nedir benim Halime kılmaz(sın) nazar Bu söz senin ne hakkındır Söyleme küstah der Haline bak çuluna bak Bu dahı sevmiş (mi) seni Niyyet-ül gaza değil mi Dönüben ahmak der Yürü hey derviş yoluna Sende yoktur sim ü zer (gümüş ve altın) Akılsız sersem zavallı Cimri vü çiplak der Serteser (baştanbaşa) gezmiş cihanı Kurt üsmüs tabanına Borusu yanını döver Kabağı tak tak der Yatağı külhan bucağı Yüzü gözü is ü pas Giydiği eski kepenek Eteği sak sak der Kaçuban kurtulamadım Şol torlağın elinden Her seher karşima çikar Çagirir Hak Hak der Hoş gelir Kaygusuz’a Bir kazan kuzlu pilav Yüz elli yağlıca çörek O dahı yumşak der[23] Kaygusuz Abdal Trakya’da, Saray kasabasında oturduğu dönemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9 şiirini saptamış olan Abdurrahman Güzel’in, Kaygusuz’un Emir sarayında doğup büyüdüğü için bu mahlası kullandığını söylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup büyümüş yetişmiş şehzadelerin, prenslerin Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği seçmiş; torlakça yaşayan, ama bilinçli bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben ‘Saraylı’yım diye övünür mü?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal. Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini örnekleyerek, başka bir deyimle kendisi üzerinden dönemin insan ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir: Yamru yumru söylerim her sözüm kelek gibi Ben avare gezerim sahrada leylek gibi İşim kalp sözüm yalan ben değil adım filan Bu halk insana derem sözümü gerçek gibi Aşk kuşları derilse aşktan dane verilse Usülüm toya benzer avazım ördek gibi Terketmedim benliği bilmedim insanlığı Suretim adem veli her huyum eşek gibi Arifler sohbetinde marifet söyleseler Ben de hemen düşünmem ürerim köpek gibi Gerçi Hakkın halkıyım marifetsiz aylakım Arifler sohbetinden kaçarım ürkek gibi Bu marifet ilminden haberim yok cahilim Benden mana sorsalar sözlerim sürçek gibi Aşiklar can içinde aşikar gördü Hakkı İşitmenin manası olmaya görmek gibi Miskin Sarayi kıydın kul oldun sen nefsine Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi[24] Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşilıklı ilişkilerini düzeltmeleri için edepli olmaları üzerine ögütlerde bulunuyor: İy özin insan bilen var edep ögren edep (İy) edep erkan bilen var edep ögren edep Edebdür asl-ı taat külli sıfat cümle zat Varlıgun edebesat var edep ögren edep Gel Hakk’a olma asi ta gide gönlün pası Dört kitabun ma’nisi var edep ögren edep Gaflet içünden uyan edepsiz olma iy can Edebdür asl-ı iman var edep ögren edep Edep gerektür kula ta işi temiz ola Edebsüz girme yola var edep ögren edep Edebdür Hakka yakın bilür isen Hak hakkın Edebsüz olma sakın var edep ögren edep Bu edeb atayidür aşika yüz suyıdur Evliyalar huyı dur var edep ögren edep Gel Hakk’a ikrar isen aşiklara yar isen Yüz suyın ister isen var edep ögren edep Edep gerekdür ereta yolı dogrı vara Edepsiz olma yire var edep ögren edep Edebi bekler talib edebdür Hak’dan nasib Edepsiz olma habib var edep ögren edep Edeblü ol can isen Hakk’ı bil insan isen Müştak-ı Sultan isen var edep ögren edep Edebdür Hakk’a delil edebden olma gafil Olmayasın bi-hasıl var edep ögren edep Kaygusuz Abdal uyan ışkı bil ışka boyan Şöyle demiştir diyen var edep ögren edep[25] Kaygusuz’un halk söyleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi ögüdünü görelim: Aşik oldum zangadek ırlayuben fingedek Yarum ögütler beni yanramagıl bangadak Yarım severse seni sen dahi sevgil anı Lutf-ıla söyle yare söylemegil vangadak Yar ila otururken agyar gelse katıma Kendüzini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak Gördüm yarim oturur Çin ü Hıtay elinde Yarım anda (orda) ben bunda tapu kıldum zengedek Yarım Urum elinde benem Şiraz şehrinde Arkıncacık söylerem şiveyile cingedek Yare işaret eyledüm remiz ile söyledim Bir taşçağız atmışam sapanıla fingedek Işk-ıla hemdem oldum Mesih ü Meryem oldum Çal ahı eyit begüm aklıcagun kangadek Işkun-ıla faş oldum yolunda tıraş oldum Melamet dümbecegin kakuverdim dümbedek Luf u ihsan eylegil yare eyi söylegil Işkunun denizine ben de düştüm cumbadak Ben yarin mahallesin yöreneydüm dembedem Agyar görüp ürmese köpek gibi fengedek Kaygusuz Abdal’ı gör Işk-ıla oldug içün Aklı deryadur anun kendüzi nihekkidek[26] 9. Kaygusuz Abdal’da Tasavvuf ve Tanrı İnancı / Maddeci Pantheizm Çok iyi eğitim görmüş ve dönemin en geçerli dillerini (Arapça ve Farsça) tasavvuf konularını yazıp yorumlayacak kadar bilen bir mutasavvıf ve batıni halk ozanıdır Kaygusuz. Onu bir ortodoks (Sünni) mutasavvıf olarak görmek yanılgının ötesinde büyük yanlıştır. Hatta giderek Kaygusuz Abdal’ın düzyazı ve şiirlerinde kullanmış olduğu ayet ve hadislerden hareketle “Hanefi inancına aykırı olmadığını”, dolayısıyla onu Hanefi bir mutasavvıf gibi tanımlama girişimi[27] kasıtlı bir zorlamadır. Heresiyograflar (dinsel sapkınlık yazıcıları), insanı Tanrı ilan eden antropomorfist (insan biçimci) El Mugira (737), Abu’l Hattab (762) ve yandaşlarının yakılarak öldürülmesinden tutunuz, “Enelhak=Ben tanrıyım” diyen Hallac’ın bin parçaya bölünmesinden günümüze değin, ortodoks İslamın kendi dışındaki aykırı inanç anlayışında olanları nasıl gördüğü, neler yaptığı ve uygulayıcılarını övgülerle göklere çikararak anlatmaktadırlar. Yandaşlarıyla birlikte zulümlere ve kırımlara uğramış olan tüm gayri-sünni (heterodoks, yani Alevi) mutasavvıflar, Kuran ayetleri ve hadislere, onların içsel (batıni,ésotérique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) inaçlarını yazılı ya da sözlü açığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inanç Sunniliğin dört mezhebine de aykırıdır. Kaygusuz Abdal’ın tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir. Aşağıda şiirsel ve düzyazı yapıtlarından verdiğimiz örneklemelerde görüldüğü gibi Kaygusuz Abdal, vahdet-i vücud’dan (vücut birliği) Vahdet-i mevcud’a (varlık birliği) uzanan çizgi üzerinde yürümekte: “Evvel ü ahir menem... Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (Secdeleri, tapınmamı kendime yaparım,İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. İ.K.)” diyerek Madde-Tanrı birliği düşüncesine, yani tam anlamıyla Pantheism (pan=pan,Theos=Qeos’tan, ‘Herşey Tanrıdır’ anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. Kaygusuz’un aşağıda yapıtlarından yaptığımız alıntılar dikkatli okunduğunda, hiçbir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inanç özellikleri rahatlıkla anlaşilacaktır. Yaptığımız karşilaştırmalarla Kaygusuz Abdal’ın Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan ayrı düşünmediği, ayrı inançta olmadığı; çagdaslari Seyyid İmadeddin Nesimi ve Şeyh Bedreddin ile birer heterodoks (Alevi) mutasavvıf olarak karşilıklı etkileşim içinde bulundukları açıkça görülmektedir: Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren)’dan: “...Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu...İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez... Herkesin gönlü bir nesneye emin olur; kimi aya güneşe, kimi kendi eliyle yaptığı şeye, kimi Allaha tapar; bunların cümlesi ‘pergal’den (daire) dışarı değildir, hepsi Allah’ın yed-i kudretindedir... Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır görenler, Haktan gayri iş işlemezler. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.” (Hakka erişmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir.[28]) “Hakkı istemek adet ile kaideden dışarı değildir. Bu kaidenin aslı üç nesnedir: Tanrıyı heryerde hazır görmek, özünden tamamen fena olmak(yokolmak), taatı temiz kılmak. Fer’i (ayrıntısı, ikinci derecesi) üç nesnedir: Mürşid-i kamil, mülazemet (sımsıkı bağlılık), kaabiliyet. Bu altı nesne ile hidayete erişilir..Bir sanata kulluk eylemek ile Allaha kulluk etmek farklı değildir... Bu alem olmazdan evvel on sekiz bin alem içinde Hak celle ve Ala, kamış içinde şeker ve gülap gibi vaki olmuştur..Bu adem kisvetin giymedin can idük didi dir, Sultan vücudunda bir idük... nagah gördüm bu yir ve gök, bu kevakib ü seyyare, bu nakş ü pergal tamam oldı dir. Her eşya yirlü yirin aldı, durdı; resm ü şekl kurıldı...Padişah-ı alem bu pergalün içinde sır oldı (= Padişah-ı alem heman bu karhanenün içünde sır oldı[29]) “...Men arafe nefsuhu babında birkaç söz söyledim. Aklımın erdiği kadar remiz eyledim. Alim değilim ibadet bilmem. Veli değilim keramet bilmem. Sözü karpuz gibi yamru yumru söyledim. Sözden top yontup aşk meydanına koydum. Eriştiğim menzillere nişan verdim. Gördüğüm nişanları remiz ile söyledim. Deliyi zincirle bağladım, akıllıya nasihat eyledim. İşte armağanım budur, daha ne vereyim? Nereye baktımsa vücudumdan başka nesne görmedim.”[30] “...İnsan kisvetini giymeden önce can idik ve sultanın vücudunda bir idik. Aniden gördüm ki yer, gök, yıldızlar, seyyareler (gezegenler) tamam oldu. Her eşya yerli yerini aldı ve padişah-ı alem (Tanrı) bunların içinde sır oldu. Alem cümbüşe geldi, her şekil ve suret bir ayrıksı şubede göründü. Padişah adem donunu (insan kılığını) bize hilat olarak verdi, donu giyip bu mülkü seyrana geldik...” “Yer vücudum, sular damarım, gök çadirim, arş sayvanım, çarh devranım, yıldızlar meşalem (Yeryüzü etim, tenim / Akar sulardır kanım/Tahkik burcundan togar / Uyanmaz benim günüm[31]), nakş ü hayaller teferrücüm (seyre dalmak, gezinme), yedi kat yer avucum, dokuz felek bir değirmen, gece velayet, gündüz nübüvvet, kış koz(alak!) , yaz keven (dikeni), doğmak bahar, ölmek güz, sağlık gülüstan, sayrılık (hastalık) zindan, yalan söylemek zagallık, doğrusunu dimek erlik... Cennet halk, Cehennem kahr, yerden göğe bir kulaç, yerin eni uzunu bir arşin, evliyalar vezir, peygamberler elçi, kitaplar vasf-i halim, külli kainat hilkatim, beglik hakimliğim, kulluk mertebemdir... Aşk muhabbetten doğar, akıl fikirden biter, inancın aslı ikrar, marifetin aslı tevhid, tevhidin aslı herşeyde Allahı (ya da herşeyi Allah) görmektir..”[32] Vücutnâme’den: “...İmdi herkim herşeyi görür, Hakk’tan ayru nice görür. Bunlar Hakk’tan ayru degildür. Çünki Hak taala hazretleri eşyaya ‘muhit’ imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili ‘adem’dür. Yani ‘insan-ı kamil’dür...Delil ‘adem’dür, sıfat ‘adem’ sıfatıdur. Ve zat-ı kadim’dür. Ezelidür ve ebedidür; Tanrı’dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur. Beyt: Bir bazar kurdı ezelden her metaı koydı Ol kendi aldı kendi satdı kendi bazar eyledi” “...Adem hakkiki kainatın defteridir. Yirlerde ve göklerde her neki vardur, ademde mevcutdur. Zira Hakk, sade bir şey ile bilinmez... Hakk Taala buyurur: ‘Ela inne evliyu’llahi la havfün aleyhim velehüm yahzenun.[33] Öyle olınca hiçbir şeyden faide okumam ve hiçbir şeyden keyf eylemem. Ancak Allah’ü azimişşan ki balada (yukarıda, yükseklerde) zikr olundı. Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahı Tanrı ‘bir’ degüldür. Çok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?...” “Pes adem kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür... Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz=Madde-Tanrı birliği İ.K.)...” “...Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur.[34] Zira insan yirün ve gögün halifesidür... Zira zahirde ve batında yirde ve gökde ademden eşref vücud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule’l vücud’dur. Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı...anun için ademin hali cemi eşyanın üzerine malikdür. Ve hem alemdür. Ve Haki(le) birdür. Cümleye hükmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz. Ve yine ol seyr ü her-bar (vücud-ı daim, yani Tanrı!) anunla kaimdür...[35]” “Zira eşya yir ü gök mahsülidür ve eşya cesedler tılsımıdur, alem-i zat-ı Hak onların ruhudur. Belki ruhun ruhıdur. Bir cesedden ruh götürüle ve ruh-ı hakikat deryasında yalnız başina mahvolur, cesed türabda (toprakta) mahvolur.[36] Zira ruh yele tabidür. Kan ataşe tabidür. Yil ile ateş biri birüne müştakdür. Ve et dahı suya tabidür. Ve kemük türaba tabidür. Ve ruh kendisü yil ile ateşe tabidür. Her adem ki fetv olur (ölür) ruh ervah-ı aleme (ruhlar dünyasına) gider. Cesedi yine defn olur ki anasır-ı erbaa’dan (dört unsurdan) hasıl olmışdur ve andan hasıl olur ve ateş ile bad (hava, yel) ulvidir ve ab (su) ile hak (toprak) süflidür...”[37] “Halk birbirine sorarlar ki, acep bu karhaneyi bünyad iden (yapan) üstad nirede ola?, diye hayran ve sergerdan (başi dönük) kalmışlardır. Gökdeki mahluk yine bakar ki aşağıda mı ola dir ve yerdeki göge bakar ki yukarıda mı ola dir... (Biz) Karhaneyi (dünyayı) bünyad iden üstadi yine bu karhane içinde bilirdik ve (çünkü) nişanını bu eşya içinde verdi...”[38] Ey bene na-hak diyenler kandedir bes yaradan Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan... Yel ü su toprak u oddan böyle suret bağlayan Böyle dükkanı düzen kendi çikar mı aradan... Gelberu söyle bana kimdir senin nutkundaki Söyleyen işittiren hem gösteren her yaradan... Ey Nesimi onsekiz bin alemin mevcudusun Kim ki bu devre irişmez koy gide devvareden[39] “Ol bu cümle eşyadan gayrı mıdur Eşya gayrı ol özi gayri mıdur[40] “Ger insanı sorarsan Hak’dan gayri değildir Sıfatı nur-ı Mutlak (yüzü, Tanrının ışığı) Hırkası çar pareden (dört nesne, yani toprak hava su ve ateşten)[41] 10. Kaygusuz Abdal’ın Vahdet-i Mevcud ve Vahdet-i Vücud İnancını Belirleyen Şiir Örnekleri ve Bazı Karşilaştırmalar Kitab-ı Miglate’den dörtlükler: Benem mevcud olan cümle vücudda Benem maksud heman Kabe’de putda Benem neheng benem derya ü umman (neheng: timsah) Benem kıymetlü kan Bahr-i muhide * Alem külli vücuddur can ben oldum Vücudda can ile canan ben oldum Suretimi göründir ki ademdür Ma’nide sıfat-ı rahman ben oldum (ma’nide: mana aleminde) * Zahir batın kamu alem ben oldum Nekim var puhte ü ham ben oldum Her nekim var ayan gizli cihanda Gör ahi cümleye derhem ben oldum * Benem ol gevher-i vahded ki derler Benem cümle sıfat ü zat ki dirler Benem Mansur benem dem-i enelhak Benem Ayyar benem Bagdad ki dirler * Alem külli vücudumdur vücudum Özüm özüme kılurum sücudum (=Kendi özüme secde ederim) Özüm özüme söylerem sözümi Özüm şeyhüm özümdür hem müridüm Budalanâme’den: Kamu şeyde menem ayn-ı hakikat Sıfat-ı zat-ı mutlak bahr-i hikmet Derya-ı umman menem gevher-i kan bendedür (kan:maden) Aç gözini anlayu bak hem iki cihan bendedür Cism ü suret menem delil ü bürhan menem Sud menem ziyan menem işde dükkan bendedür (sud: kazanç) Maksad-ı insan menem gerdiş-i devran menem Mekteb-i irfan menem işde nişan bendedür Bagdad-ı ayyar menem cümleye serdar menem (ayyar:hırsız,dolandırıcı) Bürhan-ı esrar menem sırr-ı nihan bendedür Zahid ü Tersa menem Mescid-i Aksa menem (zahid: aşirı dindar, tersa:hristiyan) Mürde-i İsa menem yahşi yaman bendedür (mürde: ölü) Muhit-i Zevrak menem Hak menemdür Hak menem (muhit - i zevrak: kayıkhane) Tamu vu uçmak menem cümle mekan bendedür (tamu - uçmak: cehennem-cennet) Evvel ü ahir menem gani ve fakir menem Zakir ü mezkur menem küf ü iman bendedür Cümleye ma’bud menem Kabe menem put menem Ademe maksud menem işte fulan bendedür Zerre ve güneş menem gizlü menem faş menem Her ne ki var uş menem can u canan bendedür Kaygusuz Abdal menem cümledeki can menem Evvel ü ahir menem genc-i nihan bendedür (genc-i nihan: gizli hazine) Yunus Emre’den (ölm. 1320): Ol kaadir-i kün feyekün lütfedici Rahman benim (Ol deyip herşeyi yaratan bağışlayıcı benim) Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim Lütfedip adem yaratan yumurtadan kuş üreten Kudret dilini söyleyen zikreyleyen Subhan benim Kimin zahid eyleyen kimin fasık eyleyen Ayıplarını örtücü ol delil-i burhan benim Bir kuluna atlar verip avret ü mal çiftler verip Hem birinin bir pulu yok ol Rahim ü Rahman benim Benim ebed benim bakaa ol kaadiri hay mutlaka (hay: canlı, diri, sağ) Hızır ola yarın sakka onu kılan gufran benim Dört türlü nesneden hasıl bilin benim işte delil Od ile su toprag u yel bünyad kılan Yezdan benim Ete deri sünük çatan ten perdelerini tutan Kudret işi çoktur benim hem zahir ü ayan benim Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerim ü han benim ..... Kabe vü büt iman benim çerh uruban dönen benim (büt: put) Bulutca havaya ağıp rahmet olup yağan benim ..... Et ü deri sünük çatan hükmeyleyip diri tutan Kudret beşiğinde yatan hikmet sütün emen benim Bu yeri göğü yaratan bu arşi kürsü durduran Binbir adı vardır Yunus ol sahibi Kur’an benim .... Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen Mutlak kafir inanmayan evvel ahir heman benim Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404): Çesme-i hayvan benim bendedir ab-ı hayat (çesme-i hayvan: canlılar kaynağı) Dur neçe bir yatasın fizulumat’il memat (fizulumat’il memat=ölüm karanlığında) Cennet ü huri benim Kevser ü Tuba benim Nar vu nuru benim hem susuzum hem Fırat Kıble-i iman benim suret-i Rahman benim Levh ile Kur’an benim Mısr ile kand u nebat Genc-i nihan uş benim kevn ü mekan uş benim (Gizli hazine benim işte, varlık ve yer de benim) Cism ile can uş benim vacib ile mümkinat Bag ile bostan benim taze gülistan benim (gülistan: gül bahçesi) Kafire tufan benim münine Nuh u necat (necat: kurtuluş) .... Bay ile yoksul benim yolcu ile yol benim Kim ki bu mensubeyi oynamadı oldu mat Mülk ile ile malik benim muhyi vü halik benim (muhyi vü halik: canlandırıcı ve yaratıcı) Mürşid ü salik benim abid-i aşnam ü Lat (Mürşid ve talib-mürit, dosta ve Lat’a (Kabedeki put) tapan benim) Haşr ile mahşer benim sahib-ül kevser benim Hem gezerim derbeder ki ehl-i zekatım zekat .... Şem ile pervaneyim bahr ile dür daneyim Mescid ü meyhaneyim mabed ile Sumenat (Sumenat: Hindu tapınağı) Çarh-ı muallak benim fa’ili mutlak benim Hak ileyim Hak benim ayet ile beyyinat (beyyinat: açıklık, ispatlanabilir) Hem yetiren hem yeten hem bitiren hem biten Cümle benim cümle ben dehr ile hem kainat (dehr: zaman) Kendi vücudunda çün buldu Nesimi seni Bildi yakın kendidir mazhar-ı envar-ı Zat (=Tanrı nurlarının açınımı, mazharı) Şeyh Bedreddin’den (ölm. 1420): “İnsan Mutlak varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hiçbir mahluk böyle bir nailiyet (erişim) görmemiştir... Öyleyse ‘Ben Hakkım, ben bu gerçeğin kendisiyim (ene’l Hak)’ denilebilir mi? Bir ağacın ‘inni enellahü ’, yani ‘ben Allahım’ demesi ve bir insanın bu sözü söylemesinde şaşilacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. Mademki bütün alem Hakkın suretinden ibarettir. O halde her kim ve her hangi şey ‘ben O' yum’ dese, yalan söylemiş olmaz. Çünkü buradaki ‘ben’ sözcüğü alemin bir parçası olan söylemek mazharını taşiyan şahsa değil, alem suretinin gerçek sahibi bulunan Hakk’a işarettir...” 11. Kaygusuz Abdal’ın Değişik Konular İşlediği Başka Şiirlerinden Örnekler 11.1 Kaygusuz Abdal Tanrı'nın Anasını Babasını Soruyor Kaygusuz Abdal'da Tanrı'yı sorgulama, aşağılama, sövgü, hakaret tehdit ne ararsanız bulursunuz. Yücelttiğini sandığınız an, yerin dibine batırmıştır. Ali ile kıyaslar, okuma yazmada ondan geri kaldığını söyler. Kıldan köprüden önce kendisinin geçmesini ister. Cennet neyise; bahçedir, muhabbet yeridir ama cehennemi karşisına dikmeyi akılsızca bulur. Hele namaz kılmayanı ateşe atan, ancak onun gibi anasız babasız bir piç olabilir. Tanrı'nın heryerde ve herkeste zuhur ettiğini ve tüm sırlarını bildiğini söyler. Bu sırları açıklayıp, onu dile düşürmekle tehdit eder. Dinlerdeki bu tür inançlarla alay ederken, inananları da eleştirmektedir. Tanrı'ya onca başkaldırı ve amansız saldırısına rağmen, sonunu kurnazca bağlıyor, kendini güvenceye almak için. Yaradana inancını ortaya koyup, onunla dost olmak istediğini vurguluyor. Böylelikle tanrıyla şakalaştığı ve ona naz yaptığına inandırıyor okuyanları: Yücelerden yüce gördüm Erbabsın sen yüce Tanrı Bu allahlığı sen nereden Satın aldın kaça Tanrı Ali ile bir olmuşsun Bir mektepte okumuşsun Ali olmuş hafız kelam Sen okursun hece Tanrı Kıldan köprü yaratmışsın Gelip geçsin kullar deyu Hele biz beri duralım Yiğit isen geç a Tanrı Yaratmışsın bağ ü cennet Kulların etsinler sohbet Cehennemi niçin yarattın Be akılsız koca Tanrı Unuttun diye namazı Bizi ateşe atarsın Kul yanması abes değil Gel bas kızgın saca Tanrı Senin kulların anılır Atası anası ile Senin anan baban yoktur Benzersin bir pice Tanrı Seni her yerde görürüm İçini dışını bilirim Sırrın halka faş edersem Halin olur nice Tanrı Kaygusuz'em der buradan Cümle mahluku yaradan Kaldır perdeyi aradan Gezelim bilece Tanrı Kaygusuz Abdal bir başka şiirinde Tanrı'nın, neden insanı çamurdan yaratıp da işleri karıştırdığını sorguluyor. Balçıktan yoğurup yaptığı(!) insanlara günah yükleyip, hem de bakkalmış gibi onları tartması, ağır gelenleri katran kazanlarına atması, kıldan köprüden geçirmesini anlamsız buluyor. Bütün bunları neden yaptığını sorarken, bu saçmalıklarla insanların kafalarının bulandırılması, aşağılanması ve korkutulmasını dile getirerek, toplumsal eleştiriye dönüştürüyor. Gerektiğinde en yapılamaz denileni, uçmayı başararak korkuların aşilabileceğini gösteriyor Tanrı'ya meydan okuyarak: Adem'i balçıktan yoğurdun yaptın Yapıp da neylersin bundan sana ne Yarattın insanı saldın cihana Salıp da neylersin bundan sana ne Bakkal mısın teraziyi neylersin İşin gücün yoktur gönül eğlersin Kulun günahını tartıp neylersin Geçiver suçundan bundan sana ne Katran kazanını döküver gitsin Mümin olan kullar didara yetsin Yılana emreyle tamuyu yutsun Söndür şu ateşi bundan sana ne Sefil düştüm bu alemde naçarım Kıldan köprü yaratmışsın geçerim şol köprüden geçemezsem uçarım Geçir kullarını bundan sana ne Kaygusuz'um aydur cennet yarattın Nice kullarını ceh'neme attın Nicesin ateş-i aşk ile yaktın Yakıp da neylersin bundan sana ne Bu şiirden tasavvufun naz makamını belirleyecek inanca ilişkin tek dize, “Mümin olan kullar didara yetsin” olabilir. İnanan, korkuyla değil sevgiyle sana ulaşir, didarını (yüzünü) görür, anlamındadır.[42] 11.2 Kaygusuz “Pişmeyen Kaz” Gerçeküstü Simgesiyle Yaşamın Güçlüklerini, Toplumsal ve Bireysel Sorunların Çözülmezligini Anlatıyor Bir kaz aldım karıdan Boynu uzun borudan Kırk abdal kanı kurutan Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Sekizimiz odun çeker Dokuzumuz ateş yakar Kaz kaldırmış başin bakar Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kaza verdik birkaç akça Eti kemiğinden pekçe Ne kazan kaldı ne kepçe Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kaz değilmiş be bu azmış Kırk yıl Kafdağında gezmiş Kanadın kuyruğun düzmüş Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kazı koyduk bir ocağa Uçtu gitti bir bucağa Bu ne haldir hacı ağa Kırk gün oldu kaynatırız kaynamaz Kazımın kanadı selki Dişi koyun emmiş tilki Nuh nebiden kalmış belki Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kazımın kanadı sarı Kemiği etinden iri Sağlık ile satma karı Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kazımın kanadı ala Var yürü git güle güle Başimıza kalma bela Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Suyuna biz saldık bulgur Bulgur Allah deyü kalgır Be yarenler bu ne haldir Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kaygusuz Abdal nidelim Ahd ile vefa güdelim Kaldırıp postu gidelim Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz Kaygusuz Abdal, şiirin sonunda kendini ele veriyor: Bunu verdiği söze (ahd) sadık kalarak (vefa) postunu (sırtına atıp) kaldırıp gitmesinden anlıyoruz. Görünüşte kendi üzerine aldığı bir hizmeti yerine getiremeyişi, çesitli nedenlerden dolayı işini pişirip kotaramadığını anlatıyor Kaygusuz. Bir türlü pişmek bilmeyen kaz simgesiyle gerçeğin ötesindeki doğruyu (sürrealistik gerçekliği), yani döneminin inançsal ve toplumsal yaşamı içinde yaşanan zorlu koşulları ve olayları, sorunların çözülmezligini gösteriyor; onları alaya alarak, gülmeceye çevirerek irdeliyor. Bu tür şiirlerinde Kaygusuz olmazları, zıtları, benzemezleri ve birbirine aykırı özne ve nesneleri öylesine eylemlerde buluşturuyor ki, asla karşi çikamiyor ve gülerken düşünüyorsunuz. Toplumsal eleştirilerini, amansız yergilerini simgelerle örgülemis ve gerçeküstü ögelere dönüştürmüştür Kaygusuz Abdal. Gerçekleri tüm çizgisel ayrıntılarıyla (realistik) değil, o çizgilerden geometrik paraboller, biçimlenmeler oluşturarak gösteriyor. Özümsedigi gerçekliği, kaba çizgisel doğrularından uzaklaştırıp kendisine yabancılaştırılmış havası veriyor, ama bu şiirlerindeki simgelere yüklediği yoğun anlamlar içinde, okuyan dinleyen her birey ve topluluk kendi gerçeklerini görüyor ya da düşlerini, özlemlerini yaşiyor. Kaygusuz’un bu şiirlerde kullandığı dil, kırda bayırda dolaşan gün bulup gün yiyen gezgin Torlakların, Kalenderlerin; yaylaktan yaylağa göçen, mezralar, köyler ve küçük kasabalarda en kötü sosyo-ekonomik koşullar içinde yaşayan Alevi Türkmen halkların Türkçesi; yani ağır vergilerin, zorla alınan borçların altında ezilen alt toplumsal tabakaların dili. “Boru boyunlu kazlar, tarlalara üsüsen kelebek sürüleri, işlenmeyen ve bataklığa dönüşerek sivrisineklere yuva olmuş tarlalar, develer, eşekler, balıklar, leylekler, kavaklar, dağlar, ovalar” onların koyun koyuna yaşadıkları doğa ve can yoldaşları. Bu nedenle Kaygusuz Abdal’ın bu sürrealist şiirlerini çok rahat anlıyorlardı. Zaten halk, kendi aralarında bu sözcüklerin ve söz kümelerinin her birine onlarca mecazi anlamlar yükleyerek -simgeler aracılığıyla- konuştukları dili yönetici sınıfa karşi koruma aracı yapmışlardır. Devleti, padişahı, memurları ve beyleri simgeler kullanarak, mecazlar üreterek eleştirmişlerdir. Toplumsal korunma içgüdüsünün, ya da toplum bilincinin yarattığı masallarda, destanlarda türkülerde hâlâ yaşamaktadır. Örnegin, “Manda yuva yapmış söğüt dalına / Yavrusunu sinek kapmış gördün mü? Amanın tiridine bandım... Sabahtan erkenden çifte giderken / Öküzüm torbadan düştü gördün mü? / Amanın tiridine bandım...” gibi türküler çigirip ve “Aslı yok yaylasında onbin koyundan” haber veren uzun havalı kaşik oyunuyla hem eğlenir-eğlendirir, hem de toplumsal eleştirilerini yaparlar. Kaygusuz Abdal da aynı kaygıyla, yergilerini, toplumsal eleştiri ve gerçekleri, halkın diliyle halka bu yöntemle götürmüştür. Bu şiirler aynı zamanda, genele açık pazar yerlerinde, hanlarda kervansaraylarda, çarsilarda ve panayırlarda sazla okunup gülünecek, eğlenilecek ve zevk alınacak destanlardır. Olmazlar destanı ile gerçeği anlatmak! Allahımın dağında üç bin balık kışlamış Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna çalar Balık kavağa çikmis söğüt dalın biçmeğe Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe Bir sinek bir devenin çekmis budun koparmış Salunuben seğirdir bir yar ister kaçmağa Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa Donuz düğün eylemiş ayuya kızın vermiş Maymun sındı getirmiş kaftan gömlek biçmeğe Deve hamama girmiş dana dellaklık eder Su sığırı natır olmuş növbet ister çikmaga Kaygusuz’un sözleri Hindistan’ın kozları Bunca yalan söyledin girer misin uçmağa Kendi kendisine sözde övgü Dinle imdi şu ben beni ögeyin Usta Kerem elüm vardur her işde Şöyle kesad düşmiş iken... Ya alkışda bulınasız ya kargışda Durup bir şehre ugruluga vardum Bir ok ile bin bir varyimez urdum Çarsu çarsu dükkan komadum yardum Bin tay ipek çikardum bir kirişde Evvel vardum usta yanunda okıdum Ustam beni dögdi ben kakıdum Çulla hem bin bir çile bez dokıdum Hisabı var argaç ile arışda Terziyüm parmaga yüksük takarum Yanum sıra yitmiş şakird nökerüm Bir dürtişde bin bir kafdan dikerüm Aslı vardur ignesini sürişde Bir sıçrayışda doksan tepe aşdum Bir avuçda yüz mut darı saçdum Marsuvanla at katır komadum geçdüm Hiç önüme kimse gelmez yarışda Dahı yeltenürem illa geçmedüm Çok günah işledüm illa açmadum Anında muzlimesinden kaçmadum Üç yüz altmış kelek kuçdum oruçda Kaygusuz dir günahlarun çok senün Günahını bağışlasın Hak senün Hiç bu sözde bir kusurun yok senün Oranlayıp top top idüp sürişde 11.3 Kaygusuz Abdal “aşka düşmüş sakalını bıyığını kırkarken” , “dizini dikip oturan” Eksik ve Bilgisiz Kadınların Okutulup Eğitilmesini İşaret Ediyor Ben bu aşka düşeli Bu sakalı kırkarım Dost ile bilişeli Bu sakalı kırkarım Ben kırkarım o biter Çimende bülbül öter Usta berber der yeter Bu sakalı kırkarım Aşka olup mülazım Bilindi cümle razım Gayrı sakal ne lazım Bu sakalı kırkarım Ben çalari tanbura Giyinirim tennure Hak çeragin uyara Bu sakalı kırkarım Var mı bunda bir hatam Gayrı gönülden atam Çok mu gelir bir tutam Bu sakalı kırkarım Bem gezerim yazıda Kuvvetim var bazuda Ne işim var kadıda Bu sakalı kırkarım Kaba sakal istemem Hep kesilse gam yemem Hiç kısa uzun demem Bu sakalı kırkarım Sakalımla başimı Bıyığımı kaşimı Hak onara işimi Bu sakalı kırkarım Kaygusuz Abdal menem Fartı furtu bilmenem Bir tüyünü koymanam Bu sakalı kırkarım *** Hey erenler hey gaziler Avrad bizi döğeyazdı Çekdi sakalım kopardı Bıyığımı yolayazdım Baltanın sapını kaptı Kağnının küpünü söktü Silkindi üstüme çikti Kemiklerim kırayazdı Avrad sormadı suçumu Çekdi kopardı saçımı Kırdı eğemin ucunu Yine bizi döğeyazdı Avrad oldu bize vezir Bizi etdi köye kizir Gahi tuz ister gah bezir İnek gibi gibi sağayazdı Kaygusuz’um der ki ni’dem Başim alam nere gidem Ben bu avradı ne idem Bizi köyden koğayazdı *** Eksik avradın kötüsü dizini dikip oturur İşinin kolayın bilmez yüzünü yıkıp oturur Boğaza takmış akigi aşina bulmaz kekigi Yeni donunun sökügü dizine takıp oturur Ayağında meşin fesi kolunda gümüşün hası Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur Yata yata karnı şişer eşiğin başaına işer Bitler kanatlanmış uçar sirkeye bakıp oturur Eline yakmış kınayı ocağa vurmuş tavayı Suya batırmış kovayı akara bakıp oturur Çocuklar oynar aşigi köpekler yur bulaşigi Karga da kapmuş kaşigi havaya bakıp oturur Başa bağlamış emiri rençberler sever demiri Danalar yemiş hamuru tekneye bakıp oturur Kaygusuz aydur atılmaz pazara çeksen satılmaz Soyunup koyna yatılmaz bir manda çöküp oturur Kaygusuz son iki şiirde öyle simgelere filan başvurmuyor; birlikte yaşadığı, çok yakından tanıdığı iki kadın kişiliğinde topladığı kötü ve yakışıksız davranışları ayrıntılıyor. Ancak kadın tiplerinden böylesine yakınmasını kimseyi, Kaygusuz’un kadınları sevmediği, onları aşağıladığı varsayımına götürmesin. Kaygusuz’un kadınsız günü yoktur; “zangadek (ansızın) âsik olan” ve Torlak kılığına bakmadan, “her seher vakti karşisına” çikip bir dilberin “lebinden buse” isteyen bir ozandır o. Urum’da, Şiraz’da, Çin ve Hitay’da gönül eğlendirdiği “yari” vardır, Şiraz’dakiyle birlikteyken, Urum’dakini düşünür. Edirne’de, Filibe’de, Yanbolu’da, “Manastır’da başi açık” kadınlarla ilgilendiği ve seviştiğini açık açık anlatır şiirlerinde. İlk bakışta, huysuz bir kadınla yaşanan mutsuz bir aile ortamını anlatan üçüncü şiirde, dönemin günlük yaşamını da görmekteyiz. Ailede bu türden olumsuz özelliklere sahip bir kadının bulunmasının, nasıl mutsuzluklar ve sorunlar yaratacağı ortadadır. Bu bağlamda şiirin içinde kadının okutulup eğitilmesi, kurtulması gerektiği sürrealist gerçeklik yatıyor. Bir önceki şiirden rahatça anlaşildığına göre, Kaygusuz Abdal mutsuz bir evlilik geçirdiği için, yaşadığı gerçekliği topluma malederek kendisi gibi olanların da sözcülüğünü yapmaktadır. 12. Kaygusuz Abdal’ın Yapıtları Üzerine Birkaç Söz ve Sonuç Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda olan yapıtlarını anlatım yönünden üçe ayırmak gerekiyor: 1) Şiirsel yapıtları, 2) Düzyazı yapıtlar, 3) Düzyazı-şiir karışımı yapıtlar. Abdurrahman Güzel bu yapıtları (Doçentlik yıllarında), farklı nüshaları dahil, tek tek görmüş ve incelemiş; karşilaştırmalar yaparak kendi anlayışına uygun olanları öne çikartip dökümünü yapmış ve yapıtların çok kısa özetlerini vermiş bulunmaktadır.[43] Bu sayfalardan özetlersek: Kaygusuz’un şiirsel yapıtlarından Divan’ında bulunan iki yüz şiirin büyük çogunlugu gazeldir. Hece vezniyle yazdığı otuza yakını ise Güzel’in şathiye olarak adlandırdığı, başlarda açıklamalı örneklerini verdiğimiz gerçeküstücü toplumsal yergi şiirleridir. Gülistan, batıni tasavvuf inanca göre dünyanın ve Adem’in yaratılışı ve peygamberler tarihinin şiirsel öyküsüdür. Baba Kaygusuz üç lirik Mesnevi’sinde tasavvufi konulardaki coşku ve heyecanını dışa vurur. Aşağıya aldığımız 71 beyitlik bir mesnevi olan Gevhernâme onun vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışını gevher simgesiyle dile getirir. Minbernâme şiirinde ise kendi özünü (nefsini) bilmenin Tanrıyı bilmekle eşdeğer olduğunu açıklığa kavuşturur. Kaygusuz Abdal, şiirlerinden ancak yüzde yirmisini hece vezniyle yazmış. 500’e yakın gazeli ve 8000 beyit dolaylarındaki mesnevilerinde ise aruz vezni kullanmıştır. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un “Budalanâme, Kitab-ı Miglate, Vücudnâme ve Risale-i Kaygusuz Abdal” adını taşiyan dört düzyazı eserini, uzun özetleriyle birlikte eleştiri ve yorumlarıyla tam metinlerini yayınlamıştır Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çikan kitabında. Zaten 1981 yılında Kültür Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu olduğu “Kaygusuz Abdal” kitabında, şiir-düzyazı karışımı Saraynâme ve Dilgüşa’la birlikte Kaygusuz’un tüm yapıtlarının özetlerini vermiş; edebiyat ve tasavvuf inancı yönünden inceleme ve değerlendirmelerini yapmış bulunuyordu. Ancak, yukarıda karşilaştırmalı örneklerde çok kısa bazı paragraflarını verdiğimiz bu metinler Abdurrahman Güzel’in düşünce ve yorumlarıyla öylesine birbirine karışmıştır ki, onların özgünlügü güven uyandırmamaktadır. Araştırmacı ve bilim adamlarının tarih ve topluma karşi büyük sorumluluğu vardır, bunu asla unutmamalıdır. Bu tür bilimsel çalismalarda özgün metin (ilk yazıldığı dil ve yazı), çeviriyazi (transcription) ve çeviri-açıklama-yorum birbirinden bağımsız olarak verilir aynı kitap da olsa. Yapıtın tümelliğini sayfalar ve paragraflara yollamalar-dipnotlar sağlar. Bu kurallara uymadığınız takdirde, sizden farklı düşünen başka araştırmacılara inceleme olanağı vermemiş ve o yapıtı tekelinize almış olursunuz. Bu asla bilimsel tavır değildir ve bilimin onurunu çignemektir. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un yapıtlarına Sünni görüş açısından ve 12 Eylül anlayışının devlet felsefesi ve kendisinin de mimarlarından olduğu Türk-İslam sentezi doğrultusunda değerlendirmiş. Bilim adamı tarafsızlığını göstermemiş ve kendi düşünce yapısına uygun davranmıştır. Güzel’in tamamıyla karşi olduğumuz olumsuz değerlendirmelerine rağmen kitaplarını, Kaygusuz Abdal üzerine şimdiye kadar yapılmış araştırmalar arasında en ciddiye alınacak çalisma olarak görüyoruz. Gerçekten de Kaygusuz Abdal Sultan’ın bilinen ve bilinmeyen tüm yapıtlarını, elyazmaları halinde kitaplıkların küflü arşiv raflarından gün ışığına çikarmis ve biraraya getirerek incelemiş olması büyük önem taşimaktadır. Bu nedenledir ki, bu çalismamizi Abdurrahman Güzel’in kitapları üzerinden yaparak, Kaygusuz Abdal’ın kimliği, yaşamı, inanç felsefesi hakkındaki düşünce ve görüşlerimizi özetlemeye çalistik. Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz: Kaygusuz Abdal Sultan’ın bütün bu şiirsel, düzyazı ve karışık yapıtlarının özgün metinleri, doğru ve düzgün çeviriyazilari (transkripsiyonu), uzmanları tarafından tüm tarihçi, araştırmacı yazar ve bilim adamlarının incelemesine sunulmadıkça, bu büyük Alevi düşünür ve ozanını gerçek anlamda tanımak ve değerlendirmek olası değildir. 13. Kaygusuz Abdal’ın Mesnevilerinden Örnekler -Dolapnâme- Sual ettim bugün ben bir dolaba Niçün daim sürersin yüzün aba Niçün bağrın deliktir gözlerin yaş Sebeb neden dolaştın bu itaba İnildinden delindi dertli bağrım Firakından ciğer döndü kebaba Ne zulmetti sana bu çerh-i gerdun Ki derdin defteri sığmaz kitaba Dolab eydür eya gözüm çiragi İşitmeğe cevabım aç kulağı Benim budur sorarsan sergüzeştim Ki ben yaylar idim bir yüce dağı Geçirmiştim seradan göklerimi Eriştirdim süreyyaya budağı Durağa derneşüben kaumu kuşlar Budağunda tutarlardı otağı Öterdi tuti vü kumri vü dürrac Geçirdim bir zaman bu resme çagi Heves bağında can mürgi gezerken Üzüldü ömr kuşunun tuzağı Kaza koptu meğer dest-i Huda’dan Ki bir şahs irişüb saldı nacağı Delüben bağrımı taktı kemendi Sürüdüler dolaştım her sokağı Sokaklarda niçe müddet yaturken Gelen geçen ururlardı ayağı Demir mıhlar dokundu yütrgimr Kaza destiyle çerhin çomagi Zekerya gibi bağrımdan delüben Dolap içün düzelttiler yerağı İnilerüm ben anda dost deyüben Gözüm yaşi sular büstan ü bağı Felek kime tatırdı bir kaşik bal Sonunda sunmada tas ile ağı Şüleyman kim sürerdi tahtını yel Son ucu toprağa kodu yanağı Skender kim cihanı Kaf ber Kaf Tutup hükmiyle sürmüştür yasağı Gezip zulmet ararken ab-ı hayvan Dolu zehr ile sundular eyağı Kani Kayser kani Kisra kani Sam Belürmez bunların yurdu durağı Cihanın varlığı baştan başa hep Bela yurdudürür mihnet ocağı Resul buna çü beyt-ül-ankebut der Pes ol olur m(n)ekeslerin durağı Baka ehli fenada mülk edinmez Bakadır onların yeri durağı Alai Gaybi bundan tekke kılmaz Hak’ın fazlıdürür ancak dayağı Sabır seccadesin altına almış Tevekkülden kuşanmıştır kuşağı Sözünü Kaygusuz arife söyle Ne bilsün sükkeri dana buzağı -Minbernâme- Eya aklı ile irfanım deyenler Eya mülke Süleyman’ım deyenler Eya bildim deyenler cümle hali Eya vardım deyenler doğru yolu Hakkı buldum deyu irşad edersin Depersin minberi feryad edersin Ne bildin neye erdin işbu halde Akıllar mat olubdur bu hayalde Buna akl ile kimse ermemiştir Göziyle kimse Hakk’ı görmemiştir Bu bir deryadürür akıllar ermez Özünden geçmeyen Rab’bini bilmez Dilersen bulasın kevn ü mekanı Özünden fariğ ol Rab’bini tanı Ki sen benliğini gider aradan Bilesin ta seni kimdir yaradan Sen ü ben eylemek şeytan işidir Sen ü ben eylemez ol kim kişidir Özünden gayri kul görmez arada Hak’ı hazır görür ağ ü karada Dilersen olasın mahrem-i esrar Bu dünya gavgasına uyma zinhar Feragat ol cihanın gavgasından Ki nefsin kurtarasın fitnesinden Hemen seyrancısın seyranın eyle Sakın deme ol öyledir bu böyle Özüne gel özüne Tanrı dostu Sana direm budur sözün dürüstü Cihan halkının işbudur hayali Hayali gice gündüz mülk ü mali Eğer söyler olursan Hak sözünü Çevirir yüzünü örter gözünü Azazildir Hak’a eylemez ikrar Gerekse söyle ana bunca tekrar Binüpdür nefs atına ha seğirdir İşitmez kulağı hemen sağırdır Hemen bir birinin aybın gözedir Ne idüp nice ideceği bilmez Birinin unduğun biri dilemez Eğer malin varsa kavm ü kardaş Cihan hlkı seninle cümle yoldaş Eğer kendü halinde bir aşikdur Ona derler ki iş sevmez ışıkdur Aşik olsam adım tenbel Alayi Eğer sofi isem derler mürai Ha bir cenktir biri birin beğenmez Arifler Hak’dan özge nesne bilmez Bulurlar bir sözü bin söz ederler Koyup doğru yolu eğri giderler Söz ile bulmak olsa idi Hak’kı Uçup arşa çikay(r)dı fakı Cihanda şimdi kavga çogalubdur Cihanı fitne-i şeytan alubdur Eğer alim eğer sofi vü derviş Heman şöhret olubdur cümle cünbiş Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal Ki sözden açılur cümle kil ü kal -Esrarnâme- Esrarı gördüm bugün binmiş gider bir ata Şöyle kim derviş olmuş herkiz (asla)söylemez hata Hızır donudur donu Hakk’a doğrudur yönü Şöyle cüst eyler beni erişince gizlü ta Kırmızı don giyinür yeşil kubbe sarınur Miskinlikten görünür iner alçak sıfata Sufiler bunu yerer bittiği yeri sorar Gazel olmadan derer hissesi var kuvvete Sufi yemez haram der gizlice de görem der Gelen yıl çok derem der ister birazın sata Bir kişi kim ayıktır yabanda bir o yoktur Anın hiç aklı yoktur ta’neyleye bu ota Bir kişi kim hayrandır yer gök ona seyrandır İnsan değil hayvandır başin bürüye yata Gel ey miskin Kaygusuz esrardan al ögüdün Bu aşiklar otudur yemez verme her tata -Gevhernâme- Esselam iy dürr-i derya-yı cemal Esselam iy afitab-ı bizeval Esselam iy heşt Cennetü’n-Naim Esselam iy bag-ı erzani vihal İy sıfatım “Kulhüv’allahü ahad” Her dem içinde kadirsin her sahad Cümle sıırı sen bilürsin iy Kadir Bi-şeriksin bi-misalsin bi-nazir Külli sensin aşikare vü nihan Yirde gökde yine sensin cisme can Külli sensin mute’ber ü mıhtasar Ol ki sensüzdür fişar ender fişar Senden özge cümlenin canı yok Pür kemalsün kudretün noksanı yok Malike’l-mülksün kadim ül lemyezal Mahlukun haliki sensin Zü’l-celal Degme bir zerrede bin dürlü aceb Sen bilürsün sen kılarsun iy Çalab Padişahsın bi-sipah (u) bi-vezir Kalmışa hem yine sensin destigar Söz öküsdür kendü halüm söylerem Derdümi vasf-ı hikayet eylerem Kim bu tenüm yoğidi ben can idüm Katre degül ezeli umman idüm Ol alemde bu alem olmaz idi Ay (u) güneş gedilüb tolmaz idi Birlik idi olmaz idi ayrulık Yoğidi ölmek direlmek sayrulık Hem o demde biz dahı andayıduk Ol alemde bile cevlandayıduk Hem o demde yogidi ins (ü) melek Gerdiş-i gerdan degüldi nüh felek Dahı yirler kan-ı ma’dendeyidi Ketre varı külli ummandayidi Arş u fer ü gav (u) mahi yogidi Cümle varlık heman ol Allah idi Diledi kim sani-i perverdigar Kendi kudretin kılaydı aşikar Mevce gelüben o derya kıldı cuş Mevc ıle beni kenara saldı uş Mevc içinden taşra düşdi bir güher Öyle gevher kim misal-i muteber Deryayidüm katre oldı menzilüm Buyidi bu hal içinde müşkilüm Çünki gevher taşra düşdi deryadan Vuslatı fürkat ayırdı ortadan Ol gühere bunca zaman Tanrılık Eyleyüben kendüsi oldı aşik Işkun dahı bünyadı andandurur Işk-ı varak hem ol divandandurur Ol güherden bunca hüner eyledi Bunca hikmet bahr u hem berr eyledi Asl-ı hikmet ol bir gevherdendürür Gevher aslı heman ol birdendürür Ol güherden oldı bu cümle alem Ne kim vardur yir ü gök levh ü kalem Yidi yılduz hem ol gevherdendürür Cümle hüner hem ol gevherdendürür Andan oldı evliya vü enbiya Birlik olur karışıcak su suya Toprak aslı gine toprakdandurur Cümle varlık heman ol Hak’dandurur Ol güherin bir adı Mahmud idi Baht içinde tali’i mesud idi Ol gher Adem tonunı ihtiyar Eyleyüben hem o dem kıldı karar Adem’i gevhere sadef eyledi Yani bu mülki müşerref eyledi Sadef içinde muradum dürdürür Dürr ü sadef Hak katında birdürür Dürr ü sadef yine ma’dende biter Aslı birdür yine bir kanda biter Su dilersen bardağa kılma nazar Bardak içinde suyı kıl ihtiyar Cümle bir çesme suyıdur iy veli Tutalum bardag kiçidür ya ulı Külli suyun aslı birdür iy aziz Su temizdür bardagun kılgıl temiz Ger degülsen sen bu hikmetden gafil Gafil olma yol içinde iy akil Ehl-i tevhid ol ki canun şad ola Şakird olan akıbet üsted ola Ol güher idi Muhammed’in canı Anun içün dutdı cümle sayvanı (cihanı) Anun için oldı alem gül-sitan Ud sandal serv ü tüba ergavan Hur u Cennet vahş u tayr u akl u can Ol güherdür cümlenin aslı heman Cümle alem ışkına kıldı karar İhtiyar oldur kamuda ihtiyar Buyidi kim vasf-ı halüm söyledüm Anı kim gördüm hikayet eyledüm Her ne ilm üstaddan gördümise Akl içinde her neye irdümise Nazm kıldum bir dasitan eyledüm Buyidi şikeste beste söyledüm Taze gülden desteler çin eyledüm Her nefesi buy-i müşkin eyledüm Benefşe(yi) nergise kıldum nisar Tuninün öninde komışam şeker Goncenin yüzinden açdum perdeyi Güneş ile bile görmişem ayı Nesterani güle burka eyledüm Gülşeni bülbüle otag eyledüm Ben fakirem kuş dilinden anlamam Tutiye şekker gerek hare saman Ne ekersen anı bitürür çekirdek Tavuk yumurtasından çikmaz ördek Şahbazun cinsi heman şahbaz ola Hümanun hüma bazun baz ola Dervişem ben Mustafa kıldı nazar Hem anun bahşayişidür bu haber Yohsa ben kendü halümi anlaram Sözümi heman yirinde banlaram Aşik isen Kaygusuz Abdal gibi Sana bir hırka hemandur şal gibi Anı ko kim Mustafa murdar didi Anı koyana erenler er didi Tekebbürlük eyleyen mel’un olur Nitekim şeytan gibi bi-din olur Yol içinde alçaga ko menzilün Ta ki hallolmak dilersen müşkilün Meskenet toprağına her dem yüzün Süre dur kim ta bilesin kend’özün Toprak olmayınca gevher olmadı Toprağa düşen güher hiç solmadı Toprak ol toprak gibi teslim vücud Cümle alem toprağa kıldı sücud Evliyayı bil ki benzin solmaya Hiç mukallidler müselman olmaya Evliya oldı delil- bürhanum İnsan-ı kamilde buldum sultanum Yidi gün yidi gice ol na tüvan Bekledi peygamberün kabrün heman Bu nasibi anda sundular ana Hem didiler aduna Gevhername Kıymetün bilür anun sarraf olan Gıll u gişdan kalbi daim saf olan Gevhername burada oldı temam Vir Resul’un ruhına yüzbin selam Kaynaklar: Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981. Abdurrahman Güzel:Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri.Ankara 1983. Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963. Bernard Lewis: The Jews of Islam (İslam Yahudileri). Princeton University Press 1987. İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995. İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995. İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996. Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977. Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955. Saint Athanase, çev. Arnauld D'Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert (Çöl Keşişlerinin Babası Saint Antoine'nın Yaşamı), Paris 1943. Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970. Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti... II. Ankara 1989. Yaşar Yücel: Çobanogullari-Çandarogullari Beyliği I. Ankara 1988. [1] Menakıbnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 22. [2] Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955: 26. [3] Sadeddin Nüzhet Ergun, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, s. 28. [4] Mesaliku’l-Ebsar’dan aktaran Yaşar Yücel: Çobanogullari-Çandarogullari Beyliği I. Ankara 1988: 184, 201. [5] Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinden aktaran, Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 41-42. [6] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 54, dipnt. 25. [7] Bu motif zaten 8. yüzyılda “tacını tahtını terkeden İbrahim Ethem (ölm. 777) ile İslam sufizmine, yani tasavvufa girmiştir. Belh prensi olan İbrahim Edhem, Suriye gezisi sırasında tanıştığı Hıristiyan mistiklerinden rahip Simeon'dan gnosizmi, yani marifeti tanıma yöntemi olan dünya nimetlerini terk etmek olan çilecilik (murakaba, inziva) sanatını ögrenmis. Sonra bunu İslam tasavvufuna taşimış olduğu bilinmektedir. Ancak, Suriyeli rahip Simeon'dan dört yüzyıl önce Hristiyanlığa bu inanç yöntemi girmiştir. Mısırlı 'çöl keşişlerinin babası' olarak tanınan Aziz Antonius'a (ölm. 356-357), genç ve çok varlıklı bir kimsenin oğlu iken Tanrı şöyle sesleniyordu: "Eğer mükemmel (kamil insan) olmak istiyorsan, git sahibolduğun herşeyi sat ve parasını yoksullara dağıt. Sonra gel beni izle; sen gökte bir hazine olacaksın!" (Saint Athanase, çev. Arnauld D'Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert. Paris 1943: 8.) [8] Abul Hattab (ölm. 762) tarafından yazıldığı ispatlanan ve Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen Ummu’l Kitab’daki Salsal’ın (Salman) Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz’un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, çesitli kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşisına çikan Şeytan’a karşi dokuz kez kavgaya girdiğini görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve üçüncü kavgasından iki kısa betimleme geçelim: “ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür dirler. Bunlar bu sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çikardi. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi...Düşidir. Yalnız kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti didi: Cümle aleme sultan ben oldum Saadet gevherine kan ben oldum Ben ol bahr-i muhitem her gönüle Veli bu suret-i insan ben oldum … Suretümi gören dir ki ademdür Surette sıfat-ı Rahman ben oldum” “…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi: ‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde Şeytan çikageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki ugradum’ dir. Derviş kepenegün çikardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…” Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşirlar. Sonra şu beyitleri okur: Hak’a minnet canum külli nur oldu İçüm taşim nur ile mamur oldu Uyandı devletüm gaflet habından Bir ile külli varlıgum bir oldu “Bunu didi. Derviş gözün açub baktı. Gördü ki, yerde gökde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, cümle fasih kelam ile (açık sözle) söyler. Derviş bu kez bunı böyle söyledi: Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud Ne kim vardur heman nur-ı tecelli Ticaretde kamusu buldılar sud (kazanç)” (“Kitab-ı Miglate”, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 75-129; 89-91) [9] Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 80. [10] İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995: 208-216. [11] Menakıbnâme AG nüshasından aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.41. [12] Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti... II. Ankara 1989: 41-42. [13] İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995: 147-150. [14] Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 135-152. [15] Divan’dan aktaran Abdurrahman Güzel, agy. s.202-203. [16] Divan, Mar., v.334a. [17] Abdurrahman Güzel, agy. s.81-82. [18] Abdurrahman Güzel, agy. s.205-208. [19] Abdurrahman Güzel, agy. s.102; Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970: 144. [20] Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977: 229. [21] 1 Edirne mud’u 11,546 kg olduğuna göre, 11,5 ton pirinç söz konusudur. [22] Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press 1987: 104, 208. [23] Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963: 247-252. [24] Abdülbaki Gölpınarlı, agy. s. 214-215. [25] Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 180-181. [26] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 212-213. [27] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 260. [28] Varidat, s.125. [29] Budalanâme s.18’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.263. [30] Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal. 146-7, 264. [31] Hacı Bektaş Veli, Makalat, s.88. [32] Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, agy. s143-144) [33] Yunus suresi, ayet 62: İyi bilin ki, Tanrının dostlarına, yani evliya (veli’nin çogulu) için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. [34] Pes Hak Taala celle cellale dünyada her nekim halk etti ise adem oglanında mevcutdur. Bilki ademde dahı artık vardır. Hacı Bektaş Veli (ölm. 1270 / 72), Makalat, s.79; Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404): Hak teala varlığı ademdedir / Ev anundur ol bu evde demdedir... Her ne yerde gökte var ademde var / Her ne ne ki yılda ayda var ademde var / Ne ki elde yüzde var kademde var / Bu sözü fehmetmeyen adem davar, Ey Hakk’ı her yerde aydursun ki var / Sende bes Hak var imiş Hak sende var... [35] Arş ile ferş arasında çok nesneler vardır. İlla ademden ulusu yoktur. Dügeli (bütün) alem adem için halkolmuştur. İmdi gafil olan kimesne ilm ile irade-i ezeliye istiye, gözleye. Arştan ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa kendude (kendinde) bile ve bula. Hacı Bektaş Veli, agy. s. 69; İnsan saltık varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. Bütün alem kendisini örgüleyen cüzleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek mücerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık için bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır. Şeyh Bedreddin, Varidat, s.160-167. [36] Bu beden için ölümsüzlük olmadığı gibi, kaybolduktan sonra cüzileri için de eskisi gibi bir birleşme yoktur. Şeyh Bedreddin, Varidat, s. 150; Halkın zanneylediği üzere cesedlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çikmasi olanaksızdır. Şeyh Bedreddin agy, s. 129. [37] Vücudnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, s. 145-151. [38] Budalanâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 227. [39] Seyyid İmadeddin Nesimi Divanı’ndan. [40] Kaygusuz Abdal,Gülistan’dan. [41] Kaygusuz Abdal, Divan. [42] İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 109-112. [43] Haz. Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 38-42. Favori olarak ekle (37) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 1428 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. |
||||