| Alevi Dosyası v Veliyettin ULUSOY II.Söyleşi |
|
| Sunday, 09 December 2007 | ||||
|
Gazeteci Recai Aksu’nun
Milliyet Gazetesi Avrupa Baskıları için hazırladığı ‘Alevi Dosyası’ yazı
dizisinde yer alan Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy ile
yapılan röportajın geniş özetinin ikinci bölümü.
En
büyük tehdit şekilcilik
“Cemde
amaç gönül birliği ile Tanrı huzuruna çıkmak, O’na ibadet etmektir. Tanrı
huzuruna, küs, dargın, suçlu olarak çıkılmaz. Bugünkü cemlerin ne yazık ki pek
çoğunda, bırakın küs, dargın olmayı, ceme girenlerin pek çoğu birbirlerini
tanımıyorlar. Birbirlerini tanımayanlar nasıl gönül birliğiyle “Allah-Allah”
diyecekler? Yani bu şekilciliğe çare bulamazsak, inanç sistemimizde çöküşler
başlayacak, benlikler öne çıkacaktır, yol kuralları değerlerini kaybedip,
sadece şekil olarak kalacaktır”.
Alevi-Bektaşi
inancı ve felsefesinin sınırı yok. Bu inancı yaşarsanız anlayabilirsiniz.
Alevilik-Bektaşilik akıl ve sevgi sentezidir. Akıl insana verilmiş en büyük
nimet, insanı insan yapan, Allah’a ulaşmaya layık kılan nitelik. Aklın el
atamayacağı sahalar var. Bu sahalarda ısrarla aklı kullanmaya çalışmak, on
mumluk ampulle, gece karanlığında ufku taramaya benzer. Sonuç olsa olsa
gölgeler ve hayaletlerdir. Aklımız, kişisel akıl, tasavvuf deyimiyle cüz’i
akıl, ilahi aklın yanında denizde bir damla bile değil, olsa olsa ilahi akıldan
bir misaldir. İlahi akıldan esintileri yakalama aracı ise akıl değil, gönüldür.
Seziş, duyuş… Çünkü gönül, tek… İnancımızda “gönül gözü” vardır.. Şaire ilham
gelmesi gibi… Şüphesiz akıl en büyük lütuf. Ama akıl Tanrıdan uzak tutulduğu ve
“ben” iddiasına sebep olduğu, yani gönülle bağı kesildiği oranda vesvese
kutusudur. Azgın inkârcıyla azgın sofu, aklını her şey zanneden kurnazla, aklı
kullanmaya hiç yanaşmayan softa, aykırı yollara koşar görünseler de aynı hedefi
paylaşırlar. Alevi-Bektaşi inancının temelinin Hacı Bektaş Veli’nin Hz. Ali
soyuna bağlı olduğu inancı, hatta isim değiştirmiş Hz. Ali olduğuna olan itikat
ve inanç, temelde birbirinden farkı olmayan Alevilik ve Bektaşiliği ayrılmaz
bir şekilde birleştirmiştir.
Bizim inancımızda ve felsefemizde ilk şey insan ve
insan sevgisidir. İnanç, insanı yüceltmenin, sevmenin ve saymanın bir aracıdır,
inanç tüm insanlara mutluluk dağıtır. Bu mutluluğun dağıtıcısı inancımıza göre
kâmil insandır. Kâmil insan ise hakikat kapısına ulaşmış velilerdir. Bu makama
ulaşmanın yolu, her “yüksek huyu” almak ve her “alçak huyu” bırakmaktır.
İnancımıza göre, şeytani bölümü ne kadar atarsak, içimizde mevcut olan tanrıya
o kadar yaklaşır ve sonuçta Hakikat’a ulaşırız.
Dedeler
sadece dini yönden değil, hukuk, ziraat, madencilik ve tarım gibi alanlarda da
bilgi sahibiydiler.
Hacı
Bektaş Veli Dergâhı bugün geçmişteki aynı işlevini yerine getirebiliyor mu?
Geçmişle
bugünü karşılaştırarak bir değerlendirme yapabilir misiniz?
Hacı Bektaş Veli’den, Kalender Çelebi’ye kadarki süreç
içerisinde Anadolu ve Balkanlardaki Alevi-Bektaşi toplum yapılanması Başta Hacı
Bektaş Veli Dergâhı, Dergâh’a bağlı dede ocakları, dede ocaklarına bağlı
talipler biçimindeydi. Dedenin tayini, azli, görev yeri ve görev dağıtımı Hacı
Bektaş Veli Dergâhı’ndan yapılıyordu. Dergâh’tan alınan icazetle, yani izin
belgesiyle dedeler görev yerlerine gidiyor, ellerindeki icazetleri taliplerine
gösterdikten sonra göreve başlayabiliyorlardı. Yani dedeleri kontrol
Kalender Çelebi isyanı ekonomik nedenlere
dayanıyor
Kalender Çelebi İsyanı’nın Hacı Bektaş Veli
Dergahı’nın işleyişine etkisi ne oldu?
Balım Sultan’ın ölümü üzerine Hacı Bektaş Veli postuna
kardeşi Kalender Çelebi geçmişti. Kalender Çelebi kültürlü ve şair tabiatlı bir
postnişindi. Kalender Çelebi , 1527’de Kanuni Sultan Süleyman’a karşı bir
ayaklanma başlattı. Hızla yayılan bu ayaklanma, Saray’ı telaşa düşürdü. Osmanlı
Devleti’nin en güçlü hükümdarı Kanuni Süleyman, Sadrazam İbrahim Paşa’yı büyük
bir orduyla isyancıların üstüne gönderdi. Karaman,
Alevi-Bektaşi toplumu yapılan bu baskı ve can
korkusuyla, kuş uçmaz kervan geçmez, gözden uzak bölgelere yerleşerek
Dergâh’tan kopmuş, içine kapalı toplumlar oluşturmuşlardır.
Yani Kalender Çelebi İsyanı sonrası Hacı Bektaş
Dergahı’nın işlevine müdahale mi edildi?
Yani Hacı Bektaş Dergâhı’nın kontrol mekanizması
kaldırılmış, Osmanlı açısından da parçalanmış ve merkezi birlikten uzak
toplumlar oluşmuştur. Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır’dan Elahram
Üniversitesi’nden getirilen din bilginleri Osmanlı idaresinde, şeriatı en etkin
biçimde uygulamış ve Alevi-Bektaşi toplumunun nefes alacak ufak bir penceresi
bile kalmamıştır. Alevi-Bektaşi toplumu yapılan bu baskı ve can korkusuyla, kuş
uçmaz kervan geçmez, gözden uzak bölgelere yerleşerek Dergâh’tan kopmuş, içine
kapalı toplumlar oluşturmuşlardır. Bunun yanında, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’ndan
kopmayan büyük bir çoğunluk da var. Zaman zaman gizli, zaman zaman aleni bir ilişki bugüne
kadar sürüyor. Özellikle Hacı Bektaş Veli Dergâhı’ndan uzak olan yöreler
zamanla bağlarını koparmış ve küçük topluluklar oluşturmuşlardır. Bugünkü
parçalanmışlık bence buradan kaynaklanıyor. Kendi içlerinde Hacı Bektaş Veli
Dergâhı’nın yerini dolduracak ocaklar oluşmuş, bu ocaklar “Seyyid-i Saadet”
yani Oniki İmamlar’dan geldiklerini, Hacı Baktaş’ın dünkü bir olay olduğunu,
kendi nesillerinin Hz. Ali’ye ve Hz. Peygamber’e dayandığını iddia etmişlerdir.
Bilerek veya bilmeyerek bu iddialar toplumun parçalanmasından, merkezden
kopmasından başka bir işe yaramamıştır. Ancak yüzyılların getirdiği köklü bir
sistem var. Bu sistem sayesinde, merkezden kopmuş olsalar bile, esastan
ayrılmamışlar, sadece ufak tefek farklılaşmalar olmuştur. Bu yol, dedelerin,
babaların büyük özverisi sonucu bugüne kadar gelmiştir. Burada âşıklık
geleneğinin de büyük katkısı olmuş, bu erdemli dedeler, babalar, âşıklar,
sadıklar köy köy dolaşarak toplumun öğretmeni, doktoru, dini görevlisi, adalet
dağıtıcısı olmuşlardır. Yüzyıllar süren bu yaşamdan sonra bugün temelde aynı
olmasına rağmen, farklı seslerin duyulması normaldir. Yapılacak şey,
inancımızın bize verdiği güzellikleri, bizim başkalarına vermemiz lazım,
sevilmemizi beklemeden, sevmemiz gerekir. İnancımızın temeli de zaten bu
sevgidir.
Cemde
amaç gönül birliği ile Tanrı huzuruna çıkmak O’na ibadet etmektir.
Alevi-Bektaşi
toplumu son kırk elli yılda büyük bir sosyal patlama yaşadı. Ekonomik yönden
çok zayıf olan toplumumuz, büyük şehirlere ve yurtdışına göçmek zorunda kaldı.
Ekonomik yönden toparlanınca, inancına sahip çıkmaya başladı ve amaçla
dernekler kurulmaya başlandı. Bu dernekler güzel ve iyi hizmetler verdi. Köy
ortamlarında yaşayan Alevi-Bektaşi toplumunun yol kuralları yüzyıllar boyu
devam etmişti. Ortam ve sosyo-ekonomik şartlar değişince yol kuralları da
zorlanmaya başladı ve şekilcilik ne yazık ki en büyük tehlike olarak topluma
hakim olmaya başladı. Alevi-Bektaşi inancında, şekilcilik yoktur, gönülden
inanma, iç temizliği, kendi kendine hesap verme esastır.
Alevi-Bektaşi
inancında evli iki kişinin eşleriyle birlikte Hakk’a yürüyünceye kadar kardeş
kalacaklarına koruyup kollayacaklarına cem topluluğu önünde söz vermeleri
ile gerçekleşen bir törenle kurulan, “ toplumsal bir akrabalık” olan
Musahiplik toplumu tarih boyunca kaynaştırdı, bir tuttu. Musahipliğin bugün
artık sadece adı kaldı. Evvelden köy ortamında ekonomik yönden aşağı yukarı
eşittiler, birisi suç işlemeye niyetliyse musahip kardeşi ikna ederek
vazgeçirebiliyordu. Cemde amaç gönül birliği ile Tanrı huzuruna çıkmak O’na
ibadet etmektir. Tanrı huzuruna, küs, dargın, suçlu olarak çıkılmaz. Bugünkü
cemlerin ne yazık ki pek çoğunda, bırakın küs, dargın olmayı, ceme girenlerin
pek çoğu birbirlerini tanımıyorlar. Birbirlerini tanımayanlar nasıl gönül
birliğiyle “Allah-Allah” diyecekler? Yani bu şekilciliğe çare bulamazsak, inanç
sistemimizde çöküşler başlayacak, benlikler öne çıkacaktır, yol kuralları
değerlerini kaybedip, sadece şekil olarak kalacaklar.
Aleviler
siyasetten uzak, hemşeri kayırmasız, sırf bu topluma ve onun yoluna hizmet için
birbirlerine sevgiyle yaklaşarak birliği kurabilirler.
Size
göre bu şekilcilikten nasıl kurtulunabilinir?
Bugün
artık kendimize bir çekidüzen vermek zorundayız. Bugünün sosyol ve ekonomik
şartları da dikkate alıp esastan ayrılmayarak yeniden birleşmeliyiz. Tüm
ocaklar, dernekler, vakıflar, federasyon ve konfederasyonlar bu birleşme
yolunda, benlik ve siyasetten uzak, hemşeri kayırmasız, sırf bu topluma ve onun
yoluna hizmet için birbirlerine sevgiyle yaklaşarak birliği kurabilirler.
Tarihçi, sosyolog, antropolog, hukukçu, yazar, öğretim üyesi insanlarımızın
fikir ve düşünceleri dikkate alınmalı. Ocak sahipleri dedelerin ve toplumun görüşlerine
de çok önem verilmelidir.
Devlet
hiçbir cemaata yardım etmemeli, her cemaat kendini finanse etmeli ve devletin
görevi sadece kontrol olmalı.
Sizce Laiklik nedir?
Laiklik,
en basit anlamıyla din ve devlet işlerini birbirinden ayırmaktır. Alevilik-Bektaşilik
temelde kurumsal şekilci dine, iktidarların elinde oyuncak olan dine karşıdır.
Devletin dini olmaz. Devlet din konusunda tarafsız ve farklı inançtaki
vatandaşlara aynı uzaklıkta olmak zorundadır. Laiklik bazı çevrelerce dinsizlik
olarak kabul edilmektedir. ‘Ben laik değilim’in anlamı ‘Ben kendi inancımı
zorla veya kandırarak sana kabul ettireceğim, kabul etmezsen gerisini sen
düşün’ demektir. Halbuki laiklik dinsizlik demek kesinlikle değildir. Devlet
cemaatları serbest bırakmalı, ancak kontrol etmelidir. Bu kontrollük görevi
tarafsız olmalıdır. Laiklim “Ben kimsenin inanç ve düşüncelerine karışmıyorum,
kimse de benim inanç ve düşüncelerime karışmasın, devlet bunu sağlasın”
demektir. Türkiye’de çoğunluk Müslüman olmakla birilikte farklı mezheplerden ve
farklı dinlerden vatandaşlarımız var. Devletin yalnız Sünni mezhepten olan
vatandaşlarına hizmet eden bir kurumunun olması doğru değil, Laik bir devletin
Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurumu olamaz ve böyle bir kurumun olması
Anayasamızın eşitlik ilkesine aykırıdır. Sünni olmayan vatandaşlarımızın
vergisinden Diyanet İşleri Başkanlığına aktarılan para ne dereceye kadar helal
olur. Devlet hiçbir cemaata yardım etmemeli, her cemaat kendini finanse etmeli
ve devletin görevi sadece kontrol olmalı.
Bazı
çevrelerce Alevilere Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yer verilmesi gündeme
getirilmesi doğru bir yaklaşım değil. Alevi-Bektaşi toplumu laik bir
toplumdur, Laikliği inanan ve laikliği yürekten destekleyen bir toplumdur.
Bilim
gerçekleri gösterir ve öğretir
Hacı
Bektaş Veli’nin İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” sözünü yorumlar
mısınız?
İlim
bizleri bilgilendirir, bilim gerçekleri gösterir ve öğretir. Gerçekleri
öğrendiğimiz bilim, ancak araştırmak, incelemek, denemek, düşünmek ve sezmek
sistemine dayalı eğitim ve öğretimle elde edilir. Hacı Bektaş Veli Hazretleri
insanlığın yüceliş yolundaki üçüncü kapıya “Marifet Kapısı” diyor. Bu kapı
Tanrı’ya giden yolda iyiliğin, doğruluğun, ahlakın ve ilmin aşk fırınında
pişirilmesidir.
Bu keşif
ve ilhamla elde edinilen vasıtasız bilgi, manevi ve içten deneyimlerle
öğrenilen ilim, bilinmeyeni açıp onu bilinir hale getirmektir. Yani, onu
diriltmektir.
Her ne
arar isen kendinde ara
Alevilik-Bektaşilik
bir inanç-felsefe olarak nereden ve nasıl öğrenilir?
Hz. Ali
“Derman sende, ama senin haberin yok. Derdin senden ama sen görmüyorsun.
Kendini küçücük bir beden sanıyorsun, oysa koskoca bir evren dürülmüş içinde
senin. Öylesine apaçık, apaydın bir kitapsın ki gizli şeyler onun harfleriyle
meydana çıkmada.
Dışarıya,
kimseye bir gereksinimin yok senin, gönlünde yazılmış yazılar her şeyden haber
verir sana” diyor Hz. Ali bunu söylerken aslında vahdet-i vücut’u işaret
ediyor. Vahdet-i vücut’a göre insan, çok küçük olmakla birlikte büyük evren,
yani iki cihan onun içindedir. Hacı Bektaş Veli “Hararet nardadır sacda
değildir, Marifet baştadır tacda değildir, Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir” diyor.
İnsanoğlu
kainatın bir özü ve özetidir
Bir
insan kendini nasıl bilecektir?
İnancımıza
göre, kainatta yaratılmış tüm varlıkları, insan nefsinde barındırır. Yani
insanoğlu kainatın bir özü ve özetidir. Bir ağacın tohumu, ağacın bir parçası
olduğu gibi onu meydana getiren ve tekrar ağaç yapan niteliklere de sahiptir.
Tohumun bu özelliğini bilmek de ancak ilimle bilimle olur. Kainatın
gerçeklerini özünde barındıran insan, Hacı Bektaş Veli’nin diliyle Dört Kapı
Kırk Makam yoluyla kendini geliştirip gerçeğe ulaşır.
Kendini
bilen kişi ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz, tersine kendisinin, Tanrı’nın ve
nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir
zaman var olmaktan çıkmaz, her zaman ruhunu gerçekten tanır.
Buna
karşılık kendini bilmeyen kişi, kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış
nedenlerin elinde, çeşitli yönlere sürüklenmekle kalmaz, üstelik kendisinin,
Tanrı’nın ve nesnelerin farkında olmadan yaşar, acı çekmez duruma geldiği zaman
da var olmaktan çıkar. Kendini bilen kişinin yolu son derece güç görünse de
bulunması olanaksız bir yol değildir. Kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç
zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona
erişmesi nasıl açıklanabilirdi? Ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde
güçtür de.
Gönüllere
girmek Allah’a ulaşmak demektir.
Alevi-Bektaşi
inaç ve felsefesinde sevgi ve aşk temel ve değişmez kavramlar. Neden sevgi,
neden aşk?
Birliğe
iman, aşkı doğurur. Aşk, adi ve ölümlü hesapların değil, insanın ebediliğini
esas alanların tavrıdır ve bunun için de insanı Tanrı’yla buluşturur. Beşeri
aşkın, ilahi aşka dönüşmesi tabii bir seyir. Pek çok sufi, ilahi aşk için
beşeri aşkı ilk basamak olarak görür. Çünkü, Allah güzeldir, güzelliğini sever.
Aşk Hallac’ın “Enel Hak” dediği noktadadır, o Nesimi’nin cübbemin altında
“Allah’tan gayrisi yoktur” dediği noktadadır. Gerek baş verirsiniz, gerek
derisini yüzerler. Sırlar ifşa etmek noktasında aşk biter.
Aşk ve
sevgi denince ilk akla gelen Yunus Emre’nin tasavvuf anlayışında dervişlik
olgunluktur, aşktır, Allah katında kabul görmedir, nefsini yenmek, iradeyi
eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa,
şekilciliğe karşı çıkmaktır.
Yunus’a
göre Allah’ın varlığı aşktan başka bir şey değildir. Varlığı aşk olan Allah’tan
gelen varlıklar da aşk ile ve aşk için yaratılmışlardır. Aşığın gönlü aşktan
usanmaz. Aşkı olmayan gönüller taş gibi katıdır. Derviş gönlünü sevdiğine
kaptırmıştır. Yaradılış sırrını anlamak, müşkülü halletmek için mürşide gönül
vermek gerekir. Erenlerden etek tutan kişi gönüllerde beka bulur. Derviş,
gönlünü temizleyen kişidir. Âşıkların gönüllerinde pek çok yol, bu yollarda bin
türlü hal vardır. Küfrünü ve nefsini terk etmeyen kişi bu yolları anlayamaz.
Gönüllere girmek Allah’a ulaşmak demektir.
Kendine
ağır geleni başkasına yapma
Alevi-Bektaşilerde
“Eline, beline ve diline sahip olmak” ilkesini açar mısınız?
Alevi-Bektaşi
yolunda güçlü bir ahlak sistemi geliştirilmiştir, yaşantımızın ve ibadetin pek
çok yerinde toleranslı davranıldığı halde, Alevi-Bektaşilikte ahlak
kurallarında bu toleransı göremeyiz. Ahlak kurallarında çok hassas davranılır,
caydırıcı yaptırımlar uygulanır. Uymayanlar, toplum dışına atılırlar. Her
Alevi-Bektaşi, eline, diline ve beline sahip olmak zorundadır. Adam öldürmemek,
yaralamamak, dövmemek, güveni kötüye kullanmamak, hırsızlık yapmamak,
başkalarının hakkına tecavüzü kapsayan her türlü işten sakınmak, elini her
koşulda kötüye uzatmamak, yalan şahadette bulunmamak, yalan söylememek, aleyhte
konuşmamak, küfür etmemek, ayıp söz söylememek, diline sahip olmak. Irz ve
namusa saldıramamak, sarkıntılıkta bulunmamak, tüm kadınlara ana, bacı gözüyle
bakmak, zina ve livata yapmamak, belden gelecek kötülüklerden uzak durmak.
Bu üç ana
kuralı, tüm Alevi-Bektaşi insanı kendi benliğinde oluşturmalı, kendine
ağır ve zor geleni başkasına yapmamalı.
Hakim
olması gereken hoşgörünün doruğu olmalı
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Bugün Alevi-Bektaşi Toplumu’nda parçalanmışlık halen
devam ediyor. Bu geçmişteki Osmanlı politikasının bugüne yansımasının bir
sonucudur. Bunun için aklımızı başımıza toplayıp birbirimizi kucaklamamız
lazım. Nedir gerçek olan? Gerçek olan Alevi-Bektaşi inancı ve onun felsefesi ve
o inancının uygulanmasıdır. Alevi-Bektaşi Toplumu’nun bütünleşme noktası Hacı
Bektaş Dergahı, Hacıbektaş yani Serçeşmedir. Onun etrafında tarihe tekrar
dönmemiz lazım. Tıpa tıp tarihteki gibi olsun demiyorum. Günün ekonomik sosyal
şartları da dikkate alınarak yapılanma Hacıbektaş etrafında olmalı. Ancak
birlik öyle sağlanır. Yoksa herkes benlik getirirse bu parçalanma devam eder.
Bencilik inancımızda olmamasına rağmen bencilik hakim. Bugün içimizde hakim
olması gereken hoşgörünün en üst noktası, yani hoşgörünün doruk noktası olmalı.
Favori olarak ekle (24) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 401 | Yazdır | E-posta
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. |
||||