<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>BİLİNEN ALEVİ TOPLUMLARI &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/bilinen-alevi-toplumlari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Mar 2016 22:24:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.3</generator>
	<item>
		<title>Doğu&#8217;nun Gerçek Aklı ve İran&#8217;da İlk İsmaili Huccet&#8217;i Nasir Husrev (1003/4-1088/9)</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[İSMAİLİ'LER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=126</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz 1. Nasir Husrev ve İsmaili İran Edebiyatı İran’da İsmaililik, Fatımiler döneminde Nasır-i Husrev’in Farsça yazdığı yapıtlarla tanınıp yayılmıştır. Yemen kadar tarihsel anayolların dışında kalma ayrıcalığı bulunan Bedehşan, İran dilinde İsmaili edebiyatının bir bölümünü saklamada başarılı olmuştur. Ayrıca “Jami al-Hikmatayn”(Aklın Uyumu ya da iki felsefenin birleştirilmesi) yapıtında, tanınmamış bir Bedehşan prensi çok önemli yer ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İsmail Kaygusuz</strong></p>
<p>1. Nasir Husrev ve İsmaili İran Edebiyatı<br />
İran’da İsmaililik, Fatımiler döneminde Nasır-i Husrev’in Farsça yazdığı yapıtlarla tanınıp yayılmıştır. Yemen kadar tarihsel anayolların dışında kalma ayrıcalığı bulunan Bedehşan, İran dilinde İsmaili edebiyatının bir bölümünü saklamada başarılı olmuştur. Ayrıca “Jami al-Hikmatayn”(Aklın Uyumu ya da iki felsefenin birleştirilmesi) yapıtında, tanınmamış bir Bedehşan prensi çok önemli yer tutar. Kendisi İsmaili olan prens Ali b. Said, Yamgan’da sürgünde yaşayan –ki mezarı da oradadır– Nasir’ın koruyucusu ve rahatlatıcısı olmuştur. Jami’nin yazılmasında ortamı hazırlayan ve teşvik eden bu kişiydi. Bundan başka, geniş anlamda yukarı Oksus memleketi olan Bedehşan, başka yerlerde yakılıp tahrip edilmiş yazmalar için sadece bir korunma yeri olmadı, fakat aynı zamanda İsmaili İran edebiyatına farklı nitelikler kazandıran geleneklerin yayılma alanı oldu. Kendilerini Nizariler olarak gören Orta Asya İsmailileri, aynı zamanda bu inancın edebiyatında, Alamut reformundan daha eski elemanları anonimleştirip yüceltmiş ve saygı göstermişlerdir. Tabaka tabaka oluşan İsmaili edebiyatı üç aşamalı bir düzen içinde gözüküyor:<br />
•    1)     İlk dönemi anlatan birinci katman: Bu çağa ait pek az bilgi bulunmaktadır. Bununla birlikte, Pamirli İsmaililer tarafından kutsal kitaplardan biri olarak saygı görmüş Ummul Kitab adını taşıyan yapıt; her ne kadar Pers dilinde yazılı tarihi (10. yy) belli de olsa kökeni, proto-İsmaili olarak tanımlanabilen dönemin ruhsal-manevi çevresine aittir: O zamanlar Khattabiler ve Karmatiler arasında benimsenen, inanılan yaygın fikirlerdi.<br />
•    2)     İkinci katmanı Nasir Husrev’in yapıtları örneklendirebilir; yanlışlıkla çok sayıda ona atfedilenlerle birlikte otantik yapıtlardır bunlar. Onun Pers dilinde yazdığı kitaplar, Arapça yazmış olan büyük İranlı çağdaşlarınınkiler kadar, Fatımiler zamanındaki İsmaili öğretisinin sunucusu ve tanıtıcılarıdır. Var olan bilgilerin kesinleşmiş anlatımında, Nasir Husrev’in Bedehşanlı ortodoks (Sünni-Şii) müridleri ile Alamut Nizari İsmailileri arasındaki kavşağın nasıl ve ne zaman reformu etkilediğini belirlemek olası değildir.<br />
•    3)     Yeni tabaka, İran İsmaililiğinin bu önemli başkentindeki kavşakla sınırlanır. İzleyen dönemi “Sufizmle İsmaili fikirlerinin birleşmesi” olarak tanımlanabilir. Bu katman, örneğin Mahmud Şabistari’nin çok tanınmış Gülşeni Raz’da (Gizemin Gülbahçesi) bulunan İsmaili-batıni tevil’i ve Aziz Nefasi’in (ölm. 1262) Sufizm üzerinde çok önemli yapıtı Zubdat al-Hakaik (metafizik gerçeklerin özü) gibi bir İsmaili uyarlamasında zekice bir birleşmeyle tamamlandı. Ayrıca bu tabakaya, İsmaililerin çok önemsediği sufi ozan Ferideddini Attar’ın Mantık at-Tayr yapıtına ek olarak, diğer İsmaili felsefesi yazarları ve Safevi döneminde Şiilerin ürettiği felsefi yapıtlar da hizmet etmişlerdir&#8230;(Henry Corbin: “Nasir-i Khusrau and İranian İsmailism” The Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge University Press, 1975: 528 vd.)<br />
•  2. Nasir Husrev’in Yaşamı, Gezileri, Dai’liği ve Yapıtları<br />
“Dünyanın gizemini içsel (batıni) bakışla incele<br />
Dışsal (zahiri) gözlem onu keşfedemez<br />
Bu dünya daha yüksek dünyaya götüren bir merdivendir<br />
Ve biz onun basamaklarında yükselmek zorundayız”<br />
Nasir Husrev</p>
<p>Büyük İsmaili daisi Nasir Husrev tanınmış geniş bilgi sahibi (allame) ozan, düşünür, gezgin ve Horasan Huccetiydi. O, 11. yüzyıl İran’ının Ömer Hayyam, Hasan bin Sabbah, Muayyid aş Şirazi gibi yetiştirdiği ve Belh’in Kubadiyan kasabasından gelmiş “Doğunun Gerçek Aklı” olarak değerlendirilen en önemli kişiliklerinden biriydi. Kendisine Seyyidna Nasir Husrev ve Şah Seyyid Nasir de denimektedir. Uzun adı Nasir Husrev Hamiduddin Abu Muin Nasir bin Khusrev bin Harith al-Kubandiyani olan o kendisine, doğduğu kasaba devletin başkenti Merv’e bağlı olduğu için Marwazi Kubandiyani diyordu.<br />
Nasir Husrev 1003/4 yılında doğdu ve 1047’de Mısır’a geldi. Orada, Fatimi halifesi al-Mustansir ile görüştüğü 1050 yılında kadar üç yıl yaşadı. Aynı yıl Horasan ve Badahşan’a huccet olarak atandı. Bugün Afganistan, Tacikistan, Çin, Çitral, Hunza, Gilgit, Pamir, Yarkent vb.bölge ve ülkelerde milyonlarca İsmaililerin varlığı kuşkusuz onun yorulmak bilmeyen çalışma ve çabalarına borçludur. O yaşamının geri kalanını Yamgan’ın çıplak-soğuk vadisi içinde geçirdi. “Wajh-i Din”in (yayımlayan: Ghulam Reza Aavani, Tehran 1977: 1) girişinde Seyyed Hossein Nasr onu şöyle tanımlar:<br />
“O en büyük İslam filozofudur ve genelde İslamın, özelde ise İsmaililiğin büyük entellektüel kişisi olarak incelenmeye layıktır.”<br />
Büyük bir düşünür ve çok geniş bilgi sahibi bir yazar olduğundan başka, Nasir Husrev ayrıca seçkin ve tanınmış bir gezgindi. Belh’den Mısır’a, oradan Mekke’ye, sonra da Basra yoluyla İran’a ve son olarak Belh’e dönerek katettiği uzaklık, türbeler ve benzeri yerlere yaptığı kısa gezintiler sayılmadığı halde, yaklaşık 2220 parasang/fersah (13 320 km) tutmaktadır. Kardeşi Abu Said ve bir Hintli hizmetçi ve bazı yük hayvanlarının eşlik ettiği gezisi 1045 yılı içinde başladı. İlk gezisini, hükümet görevinden istifasını arzetmek için Merv’e yaptı ve sonra sufi ozan Bayazid Bistami’nin türbesini ziyaret ettiği Nişabur’a geçti. Oradan, Tebriz üzerinden Suriye’ye giden kara yolunu tuttu. Arkasından, Mısır’ı ziyaret etme kararı aldığı Mekke’ye gitti. 1047’de Şam ve Kudüs yoluyla Kahire’ye ulaştı. Şehire girerken Nasir Husrev, içgüdüsel olarak “buranın gereksinim duyduğu her araştırmayı yapacağı yer olduğu hissine kapıldığını” söylemiştir.<br />
Gazneli Sultan Mahmud döneminde doğmuş olan Nasır Husrev’in babası Belh civarında toprak sahibi biri, olasılıkla bir orta dikhan idi. Nasir Husrev, çocukluğundan beri eğitim alma çabası içindeydi ve bunu başarmak amacıyla takriben otuz yılını harcadı. O, geleneksel olduğu kadar düşünsel de her türlü bilgi alanında herşeyle ilgilenen bir kişi oldu. Kur’an’ı ezberledi ve Kutsal Kitabın geleneksel okunuşu (hafızlık) ve yorumlanmasında uzman oldu. İslami bilimlerden başka Tevrat’ı ve İncil’i okudu ve diğer dinleri tam anlamıyla araştırdı. Ptolemaios’un Almogestis’ini, Euklides geometrisini, simya, fizik, mantık, müzik, matematik, tıp, astronomi, astroloji vb. inceledi. Ayrıca edebiyatta da derin bilgiye sahipti ve Arapça, Türkçe, ve Grek dilleri dışında Sanskritçe ve İbranice de biliyordu. Aristoteles, Platon ve Sokrates felesefeleri üzerinde çalışmış, Kindi’nin, Farabi ve Abu Ali Sina’nın risalelerini incelemişti. Divan’ında kendi yüksek bilgi düzeyine göndermeler yapmaktadır:<br />
“Na mond az heech goon danish kih manzan na kardam- istifadat beesh-o-kamtar (Dünyada az veya çok yararlanmadığım bilgi kalmadı).”<br />
Dinsel kökeni Şiilik olduğu söylenen Nasir Husrev, Divan’ındaki iki beyit içerisinde kendisini bir Alevi olarak nitelemektedir ki bundan, Dr. İvanow “Alevi” sözcüğünün burada Şii anlamına gelmediği, onun gerçekten Seyyid olduğuna inandıracak yeterli neden bulunduğu sonucuna varıyor. Ancak Nasir Husrev, alçakgönüllülükle bu bağlamda (Şii inancı bağlamı içerisinde) kendisini kanıtlayıp, inançsal uygulamalarını gerçekleştirdiği için, bu görüşü kanıtlamak güçtür.<br />
Kaldı ki, bu bölgelerde 10. yüzyılın ortalarından itibaren bazı Türk topluluklarına “Aleviler” deniliyordu, sadece Alisoylulara değil. (İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları 1, Alev Yayınları: İstanbul 1995: 94-98)<br />
Bununla birlikte, Nasir’in son yıllarını geçirdiği ve ve öldüğü yer olan Yamgan vadisini bugünkü yerlileri kendilerin Nasir Husrev’in torunları ve “seyyid” olduklarını düşünmektedirler. Onlar hâlâ fanatik Sünnidirler.1 Ama, dedeleri kabul ettikleri Nasir Husrev’in bir Sufi Piri olduğuna inanıyorlar. Nasir Husrev Hükümet memurları (yönetici aristokrat) sınıfına mensup bir ailede doğmuş olduğundan o da zamanın geleneğini izledi; Gazneli ve Selçuklu yönetimlerinin hükümet hizmetlerine girdi. Horasan prensi Selçuk oğullarından Çağrı Beg’in veziri Abu Nasir’in çevresinde, kardeşleri Abu Halef ve Abu Celil ile birlikte Nasir bir hükümet yazmanı ve vergi tahsildarı olarak kullanıldı.<br />
Taqi-zade kitabında onu, kralların-prenslerin içki ve eğlence meclislerine “Ham majilis wa ham piyala” katılmakla suçlamıştır. “Nasir’in kendi söylemlerini dikkatle incelenirse” diyor İvanow, insan bütün bunların bir yanlış anlaşılma üzerinde temellendirildiğini görebilir”. Bir yetenek olarak ve zihnen gençliği uyaran o, kuşkusuz birçok şeylere fazlaca gerçek ilgi gösterdi, bununla birlikte, uzun zaman boyunca gerçeği aradığı ozanlık-şiir yazdığı yılları kadar herhangi birşeyde başarılı asla olamadı. Bunu bizzat Divan’ında kendisi söylemiştir… Büyük olasılıkla, onun yaşamın zevkine düştüğü ve aşk şarkıları yazdığı, ki bunlardan yaşlılığındaki sert inanmışlık döneminde utanç duymuş olduğu görüldü. 35 yaşlarındayken, hanedan değişimiyle 1038 yılında görevinden ayrılıp anayurduna yerleşti, Sekizinci yıl oradan büyük yolculuğuna çıktı.<br />
2.1 Nasir’in Yaşamındaki Değişme ve İmama Ulaşması<br />
Genel olarak Nasir’in bir ortodoks Müslüman olarak Hac yolculuğuna çıktığı ve Mekke’ye giderken içinden geçmek zorunda kaldığı Mısır’da İsmaililiğe döndüğü kabul edilmektedir. O, İsmaili davasının en yüksek makamına, yani huccet’liğe atandıktan az zaman sonra ana vatanına dönmüştür.<br />
Dr. Ivanow’a göre,<br />
“açıkçası Nasir Khusrev için gerçek sadece İslamdı ve gerçeğin sadece İmamdan alınabilen dinin güvenilir yorumu olduğu kolaylıkla ortaya konulabileceğiydi. Olasılıkla gençlik tutkularının terslikleri, hatta İsmaililerle olası ilişkileri yüzünden resmi kariyeri bozulmuşsa da, –dahası bir hanedan değişimiyle de Şii olmuş olabilirdi– bütün bunların biraraya gelmesi, olasılıkla ona Fatımi davasını benimsemesini telkin etmişti; onun yıldızı bu özel durumdaki kadar da asla yükselmedi.”<br />
Nasir Husrev Sefername’sinde inanç değiştirmesiyle ilgili olarak iki açıklama vermiş: Birisi, yolculuğunun başlangıcındaki sıkça anlatılan dinsel düşgörme öyküsü ve ikincisi ise kasidelerinin en uzununa biçim veren “İtirafları”dır.<br />
Sefername’sinde gördüğü düş şöyle betimleniyor:<br />
Bir gece düşünde bir adam görür. Kendisine “İnsan aklını bozan şarabı içmeyi ne kadar zaman sürdüreceksin? Senin için ayık ve ciddi olmanın tam zamanıdır” der. Bu sözlere Nasır, “akıl dünyanın acılarını-üzüntülerini azaltmak amacı için daha iyi herhangi bir araç icat etmedi” karşılığını verir. Rüya habercisi sürdürür: “Duygusuzluk ve bilinçsizlik akıl ve zihne barış / sakinlik getirmez.. Eğer bir kimse bilinçsizce halka yolgösteriyorsa ya da halkı yönlendiriyorsa, ona akıllı insan denilmez. Zihni açan nedenleri artırıp, zekayı geliştiren birşeyler araştırmak gereklidir” Bunun üzerine Nasır Husrev sorar: “Onu nerede bulabilirim?” Haberci “araştıranlar bulacaktır” diye yanıtladıktan sonra, daha başka bir şey söylemeden elini Kıble yönünde sallar. Bu, Mısır başkenti Kahire’de bulunan İmamları gösteren bir simgedir. Bu düşü gördükten sonra Nasır görevinden istifa etti ve büyük seyahatına çıktı. (Naser-e Khosraw’s Book of Travels (Safarnama), Farsçadan İngilizceye çev. W.M.. Thackston, Jr., Persian Heritage Fondation: Colombia University, Newyork 1986: 1-3)<br />
“Nasir’ın”, diyor İvanow, “kendisine neyin zarar verdiğini yine kendisi iyi biliyordu. Fakat açıkçası rüyasında konuşan, özel önemi olan bir kimseydi; bir alçakgönüllülük olarak ismi verilmeyen Peygamber ya da İmam idi. Genellikle sadece çok inançlı insanlara Peygamberin ‘düşte görülebileceğine’ inanılır; çünkü o, başkalarını ziyaret etmez. Aynı şekilde, kutsal bir ziyaretçinin izahı, anlatıcının erdemlilik ve dindarlık iddiasına eşdeğerdir. Böylece onun Şii tipi bir dine ciddi inancı içinden, gerçek anlamını ve çağrışımlarından habersiz olduğu dinsel yaşamı uygulayarak, kronik sarhoşlukluğu (sürekli içmeği) bırakabileceği yer olan İsmaililik inancına dönmesine neden olmuştur. Kısacası o zehirlenmekten, bu uyarıyla alakonuldu..İsmaili inancı hakkında ikna edildi ve daha sonra eğitim ve kuralları için Kahire’ye gitti…”<br />
Nasir Husrev, böylece gördüğü düş üzerine içkiyi tamamıyla bırakıp görevinden de istifa ederek uzun yolculuğuna çıkar. Küçük kardeşi Abu Said ve Hintli hizmetçisini de birlikte yanına aldı. Şaburqan yoluyla Merv’e ulaştı. Oradan Nişabur’a, arkasından Bayazid Bistami’nin türbesini ziyaret için Kumis’e geçti. Damghan yoluyla Samnan’a varınca orada, İbni Sina’nın öğrencisi; aritmetik, geometri ve tıp üzerinde dersler veren Ali Nisai ile tanıştı. Kazvin üzerinden geçip 1046 yılında , yani yola çıkışından bir yıl sonra Tebriz’e ulaştı. Burada da Dakiki ve Maujik adlı şiirlerinde sözünü ettiği ozan Katran ile tanışıp sohbetlerde bulundu. Sonra Doğu Anadolu’ya girdi; Van, Ahlat, Bitlis, Arzan, Mayyafarakin (Silvan), Amid üzerinden Halep’e vardı ve oradan da, büyük Arap düşünür ve ozanı Abul-ala-af-Ma&#8217;arri ile tanışıp sıcak sohbet ve tartışmalarda bulunduğu Ma&#8217;arratun-Nu&#8217;man’a gitti.<br />
Nasir Husrev 1047 yılında Kahire’yi ziyaret ettiğinde, Fatimi halifesi el-İmam Mustansir Billah’ın sarayına gitti, orada 12 Huccet’ten biri olan Khawaji al-Muayyid Fiddin al-Shirazi ile tanıştı. Onunla Kuran’ın allegoric (mecazi, tevil) yorumları ve Şeriatın diğer sırlarını tartıştı; İmam Mustansir Billahı’ın haklılığına inandı ve onun İmamlığını kabul etti. Bu konuda kendisi şöyle söylüyor: “Dünyada Tavil –i muthaşabihat’ı (Kuran’ın mecazi yorumlarını) aradım, fakat onları, Fatımi halifeliği dışında hiçbir yerde bulamadım.” O, öğretmeni Al-Muayyid’i Divan’ında çok yüksek bilgilerinden ötürü şöyle övmektedir:<br />
“Kih kard az khtir-i-khwaja Muayyid Dar-i-Hikmat kushada bar tu yazdan shab-i-man rooz-i raushan kard Khawaja za burhanha-i-choon khurshid-ipakhshan. Mara . binamood hazir har do aakm ba yak ja dar tanam paida pinhan. (Al-Muayyid’in kalbinden, Tanrı benim için aklının kapılarını açtı. Öğretmenim (al-Muayyid) gecemi, güneş gibi doğru tartışmalarıyla aydınlık gündüze çevirdi. Bana hem kişiliğimdeki dünyaları gösterdi, hem onları sır olduğu kadar da açık bir biçimde kişiliğimin tek (dünyası) içinde (birleştirip) bana onları öğretti.)”<br />
Noor um Mubin’de –Rawzatus Safa. Habibus-Siyar, Dabistanul Mazahib’ten yapılan alıntılarla– Nasir Husrev’in felsefe bilgisini Cam al-Azhar’da elde etmiş olduğu yazılıdır. O, Daru’l-Hikmet’te geniş araştırmalar yaptı ve Dai-ui-Duwa&#8217;t (baş dai, dailer dai’si) çok zeki bir aydın ve diplomat olan Khawaja Al-Muayyid ile tartışmalara katıldı; ondan çok derin felsefe bilgisi kazandı. Daha sonra vezir Abu Nastre Sadka İbn Yusuf tarafından İmam Mustansır Billah’ın huzuruna çıkarıldı ve İmamın övgülerini aldı. Arkasından Nasir, İmam tarafından Dai-ud-Duwa&#8217;t unvanıyla onurlandırıldı. Sonra kendisi, davayı yaymak için atandığı kendi memleketi Horasan’a gönderilmeden önce çeşitli propaganda gezilerine çıkarıldı. Böylece Seyyidna Nasir Husrev İmam’ın hizmetinde üç ya da beş yılını geçirdi ve Horasan’da davanın propagandasına atandı. Kendisine Horasan Hucceti makamı verildi ve İmam’ın sarayında 12 hucetten biri oldu.<br />
2.2 Nasir Husrev’in İran’da İsmaili Davası etkinlikleri ve Ölümü<br />
Nasir Husrev, 1053 yılında Horasan’a dönünce bütün zenginlik ve lüksünden vazgeçti ve hemen büyük bir şevk ve tutkuyla Dava’nın propagandasına girişti. İsmaili davasını yaymaya Belh’ten başlamış ve ülkenin eyaletlerine Dai’ler ve Madhoon’lar (dai yardımcıları) göndermekteydi. Ayrıca o, farklı bilgi alanlarında güzel şiirler yazan bir ozandı; ulema ile tartışmaları ve konuşmalarında güçlü ve yetenekliydi. Fatımi Halifelerinin şanını övüyor ve onların İmamlık haklarını yeterli biçimde savunuyor ve kanıtlıyordu. Fatımi İmamlarının izleyicisi olmaktan gurur duyuyor, hatta kendisine Fatımi dedirtiyordu.<br />
Bu durum, Abbasi halifesine bağlı Sünni ulemanın, halkı ona karşı düşman olması için kışkırtmasına neden oluyordu, çünkü onlar Fatımilere düşman idiler. O sırada ülkede Selçuklular egemendi ve yöneticiler de Nasir’in kendileri için çok ciddi bir tehdit oduğuna inandırıldılar. Onu “Karmati, Rafizi, mulhid, dinsiz( bad-din)” olarak suçluyorlardı. Bu yüzden koğuşturmaya uğratıldı ve Belh’ten sürüldü. Nasir, Mazendaran’a sığındı.<br />
Mazendaran’a sığınma olayı Nasir’in bazı şiirlerinde kapalı olarak verilmekte ve bu, çağdaşı Abul-Maali in Bayanil-adyan tarafından da onaylanmaktadır. O burada da davanın propagandasını yapma girişiminde bulundu; fakat ne yazık ki, Belh’te yüzyüze geldiği aynı düşmanlıkla karşılandı. Bir kere daha yaya olarak Belh’in yolunu tutu ve önce Nişabur’a girdi. Orada yine davasını yayma şansını denediyse de aynı şiddetli düşmanlıkla yüzyüze geldi.. Bunun üzerine Bedehşan’a doğru yola çıktı ve Yamgan’a gidip yerleşti; burada etkin bir biçimde davayı başlattı. Yamgan’ı İsmaili davasının merkezi yaptı. Bu merkezden, dailerden başka, her yıl kendisi tarafından yazılmış davasını destekleyici bir kitabı eyaletlere gönderiyordu. Yapıtların çoğu Yamgan’da yazıldı. W. İvanow, zamanın siyasal koşulları onu, kendisi için tam bir hapishane olduğu anlaşılan bu dar vadi dışına çıkmaya bırakmadığını ve oradan ancak ölümün onu salıverdiğini söylüyor. Fakat bununla birlikte, Nasir Husrev daha sonra dış dünya ile, hatta Mısır’la bile bazı iletişim kuracak bazı araçlara sahip olmuştu. Burada sadece kendisi kitaplar ve kasideler yazmamış, Bedehşan yerel geleneğine göre Mısır’dan da dava kitapları getirtmekteydi (Farhad Daftary: The Ismailis,Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992: 216-218)<br />
Afghanistan, Russia, China. Chitral, Hunza, Gilgit’teki ve hatta dünyanın damı Pamir’deki İsmaili halklarnın varlığı onun yorulmaz gayretlerine borçludur. O vaız için komşu ülkelere sık sık gidiyordu. Şah Seyyid Nasir yerlileri İsmaililiğe çevirme çalışmalarıyla çok meşguldu ve Hindistani ziyaret ettiği Doğu’ya doğru geniş geziler bile düzenliyordu. Bütün bunlar Nasir Husrev’in Gawhar-i Raz kitabında kayıtlıdır.<br />
Denilmektedir ki, bir keresinde o Çitral’da Munjgan (Lutkoh) denilen yere gitti ve orada kısa bir süre kaldı. Bu yerin vatandaşları bugün, onun kaldığı yeri bir tapınak gibi kutsamaktadır. Ayrıca ellerinde, Nasir tarafından Arapça’dan, Türkçe ve Farsçaya çevrilmiş kitaplar bulunmaktadır. Bundan başka onlar, onun çok ünlü Huccet sandaletleri ve pelerinine sahip bulunduklarını ileri sürmektedirler.<br />
3. Nasir Husrev’in Yapıtları ve Bazı Metin Örneklemeleri<br />
Nasır Husrev’in ölümüne ilişkin bir tartışma vardır. Bazıları, onun 140 yaşlarında öldüğünü söylerlerse de, modern araştırmacılar onun 100 ile 87 yaşları arasında ölmüş olduğu düşüncesindedir. Büyük bilgin Taqi Zadah (Taki Zade), büyük düşünür Nasir Husrev’in 481 (1088-9) yılında öldüğünü belirten, Hacı Halife’nin, yani Katip Çelebi’nin (1609-1657) Takvimu-t-Tevarih adlı kitabına yazdığı girişte onu destekler. Hakim Nasir Husrev Yamgan’da öldü ve oraya gömüldü. Onun türbesi Bedehşanlı yerliler tarafından kutsal bir tapınak gibi saygı göstermektedirler. Nasir Husrev, anısı zaman içinde asla silinmeyecek ve yüzyıllar boyunca yaşayacaktır; onun insanlık erdemi anlayışı akıl ve bilgelikti.<br />
Nasir Husrev Divan’ında der ki,<br />
“Peygamberin soyundan gelenlerin (Tayid-i al-Rasul) ruhsal yardımı olmasaydı, benim ne değerlendirilecek ve yararlanılacak her hangi bir kitabım ve ne de başkalarına öğretecek herhangi birşeyim olacaktı”.<br />
Pek çok İranlı doğaçlama ozanıdır, fakat Nasir Husrev’in şiirleri ahlaksal, düşünsel ve dinseldir.<br />
Nasir Khusraw çok yüksek değerde ve hem şiir hem düzyazıda ilginç olan çok sayıda eserler yazmıştır. Bu büyük yazarın yapıtlarının çoğu, Bland, Dorn, Ethe, Fagnan, Noldeke, Pertsch, Riev, Schefer gibi yetkin batılı bilim adamları tarafından çok dikkatli araştırma ve inceleme hedefleri arasına alınmıştır. Onun dinsel ve felsefi görüşleri yoğun bir biçimde dizelerinde çizilmiştir.<br />
Nasir Husrev’in büyük yapıtlarından, acılı ve sıkıntılı sürgün yıllarında hazırladığı Divan’ı, çok önemli felsefi konuları içerir. Şiirlerinin özellikle sanatsal değeri yüksek değildir, fakat hala araştırmacısını bekleyen felsefi ögeler İran Edebiyat tarihi için çok büyük önem arzetmektedir. O, İsmaili öğretisinin sistemli bir kursu değil, ama tam bir ansiklopedisi konumundadır. Dilbilimsel duruşuyla dahi yapıt olağanüstü biçimde ilgi çekicidir. Farsça tekstin iyi bir baskısı 1928 yılında Tahran’da çıkmıştı; onun içine pek uzun olmayan iki de didaktik şiir ekliydi.<br />
Rushana i-Nama (Işığın kitabı) adını taşıyan, Krallık aristokrasisini keskin bir biçimde eleştiren ve köylüleri öven mutluluğun kitabında “ben her canlıyı besleyen (bir) yaratığım” sözü oldukça ilgi çekmiştir.<br />
Nasir&#8217;in en tanınmış düzyazı yapıtı Sefer-Name’dir. Ancak ne yazık ki, bu çalışma bize biraz değiştirilmiş biçimiyle gelmiştir ve büyük olasılıkla bir Sünni el tarafından kopya edilmişti. Nasir’in diğer yapıtları İsmaililiği öğreten metinlerden oluşur. Onların arasında ilk yeri Zad-al Musafrin (Yol Tedariği) alır. Bu kitap, kozmografi doğasının en değişik sorunlarına metafiziksel çözümler getirmeye uğraşan özel karakterde bir ansiklopedidir: Tevil ya da mecazi yorum doktrini; cennet, cehennem, kıyamet, kabir azabı, güneşin batıdan doğuşu gibi tarafından açık bir biçimde verilmiş herşey, bu eserinde mecazi olarak açıklanmıştır.<br />
İkinci derecede önemli olan Vech-i-Din (Dinin yüzü) İsmaililiğe giriştir; okuyucu, biraraya getirilip birleştirilmiş Kuran’dan alıntılar (ayetler) aracılığıyla derece derece İsmaililik inancının içine sokulur. Son yıllarda Pamirli İsmaililer arasında bulunup yayınlanmış Umm-ul Kitab benzeri çok sayıda risale, yazarımız Seyyidna Nasir Husrev’e güven sağlamaktadır. O da İsmaili öğretilerini yayan bir düzüneden fazla risale (kitapçık) yazmıştı. Bunlar arasında, içinde teoloji ve felsefe arasında uyum oluşturmaya giriştiği Jami al-Hikmatayn (Aklın Uyumu)vardır. Diğer çalışmaları Khwan al lkhwan., Shish-Fasi, Gushaish wa-Rihaish (Feragat ve Teslimat), Bustanul-uqul, Daliui-Mutahhareen etc. adlarını taşımaktadır. Nasir’in çok sayıdaki yapıtlarından bir kısmı günümüze iyi durumda ulaşamamıştır.<br />
Çağdaş İsmaili araştırmacı, onun kitapları üzerinde geniş incelemeler yapmış ve onların çoğunu Urducaya çevirmiş bulunan Nasir Hunzai,<br />
“Nasir’in eserlerinin dikkate değer bir bölümü iyi baskılar içinde bugün mevcut bulunduğu halde, hiçkimse onun çarpıcı kişiliği üzerinde yeteri kadar aydınlatıcı olduğunu ileri süremez”<br />
demektedir.<br />
Nasir Husrev büyük bir filozof ve ozan olduğu halde, onun işlediği ana konu din olmuş. Şiirlerini ve felsefesini, İsmaili davasının propagandası için kullanmıştı. Seyyidna Nasir, daima taid-i-İmam (İmamın manevi yardımı) sayesinde ruhsal yücelmeye erişmesiyle gurur duymuştur. Bu yücelme felsefeye başvurmadan, Tanrı&#8217;ya doğru ilerleyerek gerçekleşir ancak, şöyle söylüyor bu konuda:<br />
“Karkunan-j-khudai ra chubibeeni, Dil nadihi bazbah flasafah marhooh, Rui chu soui kouda-odin haq aari, Zoor-i-tan-o-noor-i-dilat gardad afzoon.(Tanrının sıfatlarını gözlemleyeceğin zaman, felsefe tarafından asla rehin alınmayacaksınız, yani felsefeye bağlı kalamazsınız. Tanrıya doğru ilerleyerek doğru yolu izlerseniz, sizin fiziksel gücünüzle birlikte ruhsal yücelmeniz artacaktır)”<br />
3.1 Sefername’de Mısır ve Kahire’nin Varsıllığı<br />
Nasir Husrev’in “Sefername”si, Mısır’ın sayılamaz varsıllığı kadar, halkının güncel yaşamı, dükkanları, bahçeleri, anıtsal kapıları, saraylarıyla al-Mustansir yönetimi döneminden canlı sözcükler içinde Fatimi İmparatorluğu&#8217;nun büyük tantanasının parlak bir resmini verir. Kahire kenti üzerine yazarken Nasir şu betimlemeyi yapmaktadır:<br />
“Kahire’de yirmi binden daha az dükkan olmadığını tahmin etmiştim. Onların hepsi de al-Mustansir’a ait bulunmaktaydı. Çoğu dükkanlar ayda on dinar kadar çok paraya kiraya veriliyordu, hiç biri iki dinardan daha aşağı değildi. Kervansarayların, hamamların ve diğer genel yapıların sonu yoktur. Hepsi Sultan’ın mülkiyetindedir, hiç kimse evleri ve kendi yaptırdıkları dışında mülk sahibi olamazdı. Yeni ve eski Kahire’de Sultan’a ait sekizbin bina olduğunu ve aylık toplanan kira bedeliyle icara verildiğini işittim. Bunlar icara verilir ve istekli kiracılık üzerine halka kiraya verilirdi; hiç bir baskı türü kullanılmazdı.” (W.M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname), State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y. 1986: 45)<br />
Daha ileride şunları anlatıyor:<br />
“Şehirdeki evlerin arasında kuyularla sulanan bahçeler ve meyvalıklar vardı. Ancak hayal edilebilir en güzel bahçeler Sultanın haremindeydi. Damların üzerinde bile ağaçlar dikilmiş ve eğlence parkları inşa edilmişti. Oradayken, bir aylığı onbeş dinara kiralanmış olan onikiye yirmi arşın (yaklaşık 9&#215;15 m.) ölçülerinde bir arsa üzerinde kurulmuş bir evdeydim. Ev dört katlıydı ve üçü kiraya verilmişti&#8230; Bu evler öylesine şahane ve güzeldi ki, taş, tuğla ve alçıdan değil, mücevherlerden yapıldığını sanırdınız. Kahire’nin bütün evleri birbirlerinden ayrı inşa edilmiştir, o kadar ki, hiçkimsenin ağaçları ya da bina saçakları, başka bir kimsenin duvarlarının karşısında değildir. Kahire’de, Cuma günleri insanların namaz kıldığı (dua ettiği) dört büyük cami vardır. Bunlardan birine al-Ezher denilir, diğeri al-Nur, bir diğeri al-Hakim camisi. Dördüncüsü ise al-Muizz camisidir. Bu sonuncu cami kentin dışında Nil kıyısı üzerindedir. Mısır’da yüzünüzü kıbleye döndürdüğünüzde, Aries bayırlarına doğru eğilmek zorundasınız.” (W. M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname), State University of New York, s.47)<br />
Nasir Husrev Kahire pazarlarını anlatırken şu önemli bilgileri veriyor:<br />
“Eski Kahire tüccarları pazarlıklarında namusludurlar, onlardan biri bir müşteriyi aldatırken (hile yaparken) yakalanırsa, elinde bir çıngırakla deveye bindirilir ve kentin her yerinde çıngırak çaldırılarak dolaştırılırdı. Bir yandan da şöyle bağırmak zorunda kalırdı: ‘Ben bir (müşteriye karşı) suç işledim ve cezamı çekiyorum. Yalan söyleyen herkim olursa olsun, halka açık ayıplamayla (kınama ile) cezalandırılır!’ Bakkallar, eczacılar ve gezginci (sokak) satıcıları, sattıkları herşey için &#8211; bardak, çömlek, hatta kağıt da olsa-, torba verirler. Kandil yağı şalgam ve turp tohumundan elde edilir ve adı zayt harr’dır. Susam az bulunur ve yağı pahalıdır. Zeytin yağı ise ucuza satılır. Fıstık bademden daha pahalıdır, fakat acıbademin 10 maund’u2 bir dinar’dan fazla değildir. Tüccarlar ve dükkancılar çarşı-pazara gelip giderken semerli eşeklere binerler.” (W. M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname), s.55)<br />
Arkasından da ekliyor Nasir Husrev:<br />
“Mısır halkının güvenliği ve refahı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, kumaşçılar; sarraflar ve mücevherciler (kuyumcular) dükkanlarının kapılarını bile kilitlemezler. Onlar sadece dükkanlarının karşısında bir çadır açıp otururlar ve hiç kimse herhangi birşeye dokunmaz.”(Agy.s. 57)<br />
Nasir Husrev’in tanık olduğu bir şehzadenin doğum gününü betimlemesi de dikkate değer:<br />
“1047 yılı içinde Sultan, bir oğlunun doğum günü için genel şenlik düzenledi (buyurdu): Şehir ve çarşı-pazar öyle bir donatıldı ki, doğrusu anlatılmaya değerdi. Bazı kimseler inanmıyacaktır; kumaşçılar ve sarraflar altınla, mücevheratla, paralar, altın sırmalı kumaş ve nakışlarla dükkanlarını öyle bir süsledikler ki, içinde oturacak yer kalmadı. Sultanın yönetimi altındaki halk tamamıyla güven altındaydı; hiç kimse onun ajanlarından korkmuyor; adalet dışı cezalara uğramayacakları ve herhangi bir kimsenin mülküne göz dikilmeyeceğine dair ona güveniyorlardı. Öyle varsıl kişiler gördüm ki, Pers halkının buna asla inamıyacağını ifade etmek zorundayım. Onların zenginliklerinin sınırını ya da sonunu bulamadım. Böyle bir huzur ve rahatlığı başka yerda asla görmedim.” (Agy. s.55)<br />
Kudüs’te Fatimi varlığının işaretleri de hesapsızdı. Nasır Husrev onlardan bazıları tarafından etkilendi: Örneğin, dip çevresi üzerinde altın harflerle al-Mustansır’ın adı yazılı Kaya Kubbe’nin gümüş kandillerle donatılmış olması. Ayrıca Filistin’in Fatımi valisi de Haram mahalllesinde bir bir bina inşa etmişti ve yazıtlarına Nasır Husrev hayran oldu. Fatimi varlığı Hebron’daki İbrahim (sunağında) tapınağında da görülür; genişletilmiş ve yeniden dekore edilmiş bulunuyordu. (Agy. 21-25)<br />
3.2 Sefername’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Canlı Betimlemeler<br />
Nasir Husrev 1046 sonbaharında Hoy ve Bargri (Muradiye) üzerinden Doğu Anadolu’ya giriyor. 14 Kasım günü Van’a ulaşıyor. Van, Vastan (Tatvan), Ahlat, Bitlis, Mayyafarekin (Silvan), Erzen, Amed (Diyarbakır), Harran, Karul (Urfa?) kent ve kasabaları birbirine bağlayan kervan yolunu izleyerek 3 Ocak 1047 tarihinde Suruc’a gidiyor. Ertesi gün Fırat ırmağını geçerek Suriye topraklarındaki ilk kasaba olan Manbec’e vardığını yazıyor büyük gezgin. Bir buçuk aydan birkaç gün fazla bir zaman içinde geçmiş olduğu bu kent ve kasabalar hakkında gözlemlerine dayanan gerçek bilgiler vermektedir. Yaşayan halkları, konuştukları diller, yöneticileri, geçim kaynakları, çarşı-pazarları, surları, camileri, türbeleri, kent kapıları; akar suları bağları bahçeleri hakkında gördüklerini ve işittiklerini kısa notlar halinde –adına uygun biçimde– Sefername’sine geçirmiştir. En geniş bilgiyi, dönemin çok gelişkin iki kenti olan Mayyafarekin (Silvan) ve Amed (Diyarbakır) hakkında buluyoruz. Burada dikkatimizi çeken bir noktayı belirtmekten geçmek istemiyoruz: Nasir Husrev bölgede yaşayan halklar ve diller hakkında verdiği bilgiler arasında Kürtler ve Kürtçe’den tek sözcük bulunmadığı gibi, geçtiği bölgeyi de Kürdistan olarak adlandırmamaktadır. Kuşkusuz o dönemde bölgede Kürtlerin yaşamadığı söylenemez; ancak acaba, Kürtler büyük ölçüde kent yaşamı dışında bulunmayı ve dağlık / kırsal alanlarda konar-göçer (nomadic) özgürlüğü mü tercih etmekteydiler? Yoksa, varlıklarını gösteremiyecek kadar yokluğu mu yaşamaktaydılar?<br />
11.yüzyılın ortalarına doğru bölge kentlerinin kısmen sosyal-siyasal ve ekonomik yapısı hakkında birinci elden gelen bu bilgileri çok önemli bulduğumuz için Sefername’den çevirerek aşağıda veriyoruz:<br />
“14 Kasım 1046’da gittiğimiz Van ve Vastan (Tatvan?) pazarlarında koyun-kuzu gibi domuz satılmaktaydı. Kadın ve erkekler, en ufak bir engel olmaksızın, birarada oturup dükkanlarda içki içiyorlardı. Bundan sonra 20 Kasımda Ahlat’a ulaştık. Bu kent Müslümanlar ile Ermeniler arasında bulunan bir sınır kentidir. Melik Nasr al-Din yüz yaşın üzerinde ve herbirine bir bölgeyi vermiş olduğu bir çok oğlu bulunuyordu. Burada Arapça, Farsça ve Ermenice olmak üzere üç dil konuşuluyor. Bu kente neden Akhlat adı verildiği konusunda benim varsayımım şudur: Sözcük, Arapça khalata ‘karışım yapmak, karıştırmak’ fiil kökünden çekilmiştir; Ermenicede Khlat, Arapça’da ise resmi olarak Khelat denilmektedir. Ahlat’ta tüm ticari ilişkilerde nakit para kullanılmakta ve para birimleri 300 dirheme eşit olan Rotl denilmektedir.”<br />
“22 Kasım 1046‘da Ahlat’tan ayrıldık. Bir konaklama yerine geldiğimizde kar yağmaya başladı; hava aşırı derecede soğudu. Ovadan ilerimizdeki kasabaya doğru giden bir yol kesimi vardı; yanında sıra halinde toprağa kalaslar-kalın sırıklar dikilmişti. Öyle ki, karlı ve tipili günlerde halk ancak bu kalın sırıkları ya da ağaçtan direkleri izleyerek yollarını bulabiliyorlardı. Bu yoldan doğruca, bir vadi içinde kurulmuş bulunan Bitlis’e gittik. Bize sattıkları hesaba göre, bir dinar karşılığında 100 maund’luk bal satın aldık. Dediklerine bakılırsa, bu kentte bir yılda 3-4 yüz küp ya da kavanoz bal üreten kişiler vardı.”<br />
“Buradan ayrılırken ‘dur ve bak’ anlamına gelen ‘Kef Onzar’ kalesini gördüm, onu geçerek Veysel Karani tarafından inşa edilmiş olduğu söylenen bir caminin bulunduğu yere geldim. Burada, dağ eteklerinde dolaşan ve selviye benzer bir ağaç kesen insanlar gördüm. Onlara bu ağaçla ne yaptıklarını sordum. Onlar da bana, ağacın bir ucunu ateşin içine koydukları zaman öbür ucundan zift-katran çıktığını açıkladılar. Sonra onu çukurlarda toplayıp, sandıklara-kutulara doldurup hepsini satmaya gönderdiler.3 Ahlat’tan sonra kısaca sözettiğim bölgeler Mayyafarekin’e (Silvan) bağlıydılar. Bitlis’ten Arzan (Erzen) kasabasına geldik. Burası akarsuları, meyva ağaçları, bahçeleri ve çok iyi pazarlarıyla gelişmiş bir yerdi. İran aylarından Adhar (22 Kasım-21 Aralık) süresince Erzenliler, raz-e armanuş dedikleri üzümün 200 maund’unu (320 kg.) bir dinara satıyorlar.” (Ayg, s. 6-7)<br />
“Oradan (Erzen’den) 28 fersah (28 x 6 =168 km) uzaklıktaki Mayyafarekin’e (Silvan) geldik. Belh’ten Silvan’a kadar aldığımız yol 552 fersah (3312 km) olmuştu. 28 Kasım 1046 günüydü. Ağaçlar üzerindeki yapraklar hala yeşildi. Burası, her biri 500 maund ağırlığında (yaklaşık 800 kg) olan beyaz taşlardan yapılma muazzam bir korunma suruna ve aynı beyaz taştan yapılma her 50 ell4 (yaklaşık 25 m.) aralıkla yüksek bir kuleye sahip bulunuyor. Surun üst kısmı tamamıyla mazgallanmıştır ve yapıcı başustanın onun üzerinde çalışmasını bitirmiş olduğu görünüyor.5 Şehrin batı tarafında, taş kemerli giriş (sundurma) içine yerleştirilmiş, içi tahta döşemesiz salt demirden tek giriş kapısı var. Ayrıca bir Cuma camisi var ki onu tanımlamak çok uzun sürer. Kısaca olarak, abdest alma havuzu kırk bölmeyle yüzyüze bulunur; onların herbirinin arasından, biri görünen-açıkta ve kullanım için olan, diğeri ise toprağın altından, kirli suyu boşaltan ve sarnıçlara taze su dolduran iki büyük kanal geçmektedir. Kervansaraylar, Pazar yerleri, hamamlar ve Cuma günleri kullanılan diğer cemaat (toplu tapınma) camisi kentin dışındadır…” (Agy., s.8)<br />
Nasir Husrev Silvan’ın kuzeyine düşen Mohdatha adında ve aynı şekilde hamamları, pazaryerleri ve Cuma camisi bulunan bir kasabaya değiniyor. Bir başkası da, Mayyafarekin’den (Silvan) 4 fersah (24 km) uzaklıkta bulunan, bizzat bölgenin büyük Meliki yüz yaşındaki ve tam unvanıyla Ezz- al-Eslam Sa’d al-Din Nasr al-Davla Şaref al-Mella Abu Nasr Ahmed tarafından kurulmuş Nasriyya kentidir. Ardından Nasir Husrev, “Yeryüzünde asla benzerini görmediğini” söylemiş olduğu Amed’in (Diyarbakır) tanıtımına geçiyor:<br />
“Amed ile Mayyafarekin arası 9 fersah (54 km) tutmaktadır. Eski hesaba (İran takvimine )göre Day ayının 6.günü (11 Aralık 1046), temelleri yekpare kaya (monolitik) üzerine kurulmuş olan Amed’e ulaştık. Kentin uzunluğu ve genişliği 2000’er adımdır (yani kare planlıdır İ. K.). Her kesilip yontulmuş taş parçası 100 ile 1000 maund (160/1600 kg) ağırlığında, hepsi siyah kaya cinsinden yapılma bir çevre suru vardır. Bu taşların yüzyüze birleştirilmesi öylesine ustacadır ki, çamur veya alçıya/kirece gerek duyulmaksızın biribirine tam uyumu sağlanmıştır. Sur duvarının yüksekliği 20 cubit (yaklaşık 10 m.), genişliği ise bunun yarısı kadardı. Her 100 ell (yaklaşık 50 m.) aralıkla bir kule yapılmış ve herbirini yarım dışçevresi 80 ell (40 m. kadar) tutmaktadır. Mazgallar dahi aynı siyah taştan yapılmadır. Kentin içinden sur üzerindeki düzlüğe (platforma) insanların çıkmasını sağlayan taş merdivenler vardır. Her kulenin tepesi de meyilli bir mazgal boşluğudur. Amed’in dört giriş kapısı bulunuyor ve hepsi de salt demirden, hiç tahta kullanılmamış. Bu kapılardan her biri bir ana yöne bakmaktadır: Doğudakine Dicle Kapısı, batıdakine Bizans Kapısı, kuzeydekine Ermenistan Kapısı ve güneye bakana ise Tell Kapısı adlarını taşıyor. Yukarıda tanımlanan sur duvarının dışında, aynı cins taşlardan yapılma bir dış sur daha bulunmaktadır. İç surun yarı yüksekliğinde (5m) yapılmış olan bu duvarın üstü de tamamıyla mazgallarla (delikleriyle) kaplıdır. Mazgalların iç tarafında, tamamıyla silahlı bir adamın durması, geçmesi ve kolayca savaşması için yeterli genişlikte bir geçit vardır. Dış sur da demir kapılara sahiptir, bunlar iç surun kapılarının tam karşısındadır. Öyle ki, bir insan dış surun kapısını geçtiğinde, iç surdaki kapıya ulaşmadan önce 50 ell (25 m. kadar) uzunluğunda bir boşluğu yürümesi gerekiyor. Kentin içinde bir yerde, beş değirmen taşı büyüklüğünde granit kayadan çıkan bir kaynak su (pınar) var ve suyu son derece hoştur. Ancak bu su kaynağının nerede olduğunu hiçkimse bilmez. Kentte çok meyva bahçesi yetiştirilmiş ve ağaçlar bu suya borçlu ve minnettardır. Bu kenti yöneten kişi, daha önce kendisinden sözettiğimiz Nasr al-Davla’nın oğullarından biridir.”<br />
“Dünyada, Arap, Fars, Hindu ve Türk ülkelerinde, çevresi surlarla çevrili çok kentler gördüm; ancak, yeryüzünde Amed’in benzerlerini asla görmedim ve ne de onun dengini-benzerini görmüş olduğunu söyleyen herhangi bir kimseyi işittim. Bu şehrin cemaat camisi de siyah taştan yapılmıştır ve bundan daha mükemmel ve daha sağlam bir yapı hayal bile edilemez. Caminin iç tarafında yekpare taştan yapılma 200 tane acayip sütunlar durur. Sütunlar kesme taş kemerle birbirinne bağlanmış ve kemerlerin üstünde, birincisinden daha kısa olan sütunlardan bir bölüm vardır; yani, sütunlu kemerlerden bir üst sıra daha oluşturulmuştur. Bütün damlar sivri, yani konik biçimdedir. Taşlar yontularak ve oyularak kullanılmakta ve desenlerle süslenmiştir. Caminin avlusunda, tepesine geniş ve yuvarlak bir havuz olan kocaman bir taş yapı yerleştirilmiş. Bir adam boyu kadar olan bu taş havuzun dış çevresi 10 ell (5 m.) kadardır. Havuzun tam ortasından, temiz su fışkırtan pirinç madeninden bir boru yükselmekte; düzenek öylesine yerleştirilmiş ki, suyun girişi ve akıtılışı gözle görülmemektedir. Bu tür muazzam abdestalma havuzları hayal edilebilir en güzel şeydir; yalnız Mayyafarekin’inki beyaz taştan iken, Amed’inki siyah taştan yapılmıştır. Bu caminin yanı başında, aynı siyah taştan işlenerek yapılmış ve zemini desenli mermerlerle döşenmiş büyük bir kilise bulunuyor. Hıristiyanların tapınma yeri olan kubbenin altında, daha önce benzeriyle asla karşılaşmamış olduğum, kafes biçiminde yapılmış bir demir kapı gördüm.”<br />
“Amed’den Harran’a iki yol vardır: onlardan biri, geçtiği yerlerde yerleşme bulunmamamakta ve 40 fersah (240 km.)uzunluğundadır. Diğeri 60 fersah (360 km.) tutuyor ve yol boyunca ise çoğu Hıristiyan olan pek çok köy bulunmaktadır. Biz kervanla bu yoldan gittik. Ova, hayvanların kaya üzerine basmadan güçlükle bir adım atabildiği birkaç kayalık yer dışında oldukça düzdür. Eski İran Day ayının 22’siydi (27 Aralık 1046) Harran’a vardığımızda. Hava tıpkı Horasan’daki Navruz havasına benziyordu. Oradan da Karul (Urfa?) adını taşıyan bir kasabaya geldik. Orada bizi bir genç adam evine davet etti…” (Agy., s.8-9)<br />
Nasir Husrev, bu evde altmış yaşlarında bir bedevi Arabın kendisine Kuran okumayı öğretmesini isteğini yazmakta; gece boyunca Nas suresinin birkaç ayetini bir türlü öğrenemediğnden yakınmaktadır. (Agy., s. 10)<br />
3.3 Nasir Husrev&#8217;in Maddi Dünyada İnsan Ruhunun Yaratılışı Üzerine Düşünceleri<br />
“…Maddi dünya içinde görünen herşey üç mertebeli olan Nefs-i Kül&#8217;dendir. Maddi dünyanın kendisi üçüncü yeri kapsadığı için, demek ki Nefs&#8217;ten sonra gelen Akl-ı Kül&#8217;den oluşur. Bu üç kategori içinde Akl-ı Kül erkek, Nefs-i Kül kadına ve onlardan (gelen) heyula’ya (özmadde, tohum) benzer. Maddi dünya henüz bir çocuk gibiyken, potansiyel olarak o pek çok döl (ürün) içermektedir. Ve dünya, o daha yüksek ilkelerin (hadd) ardından üçüncüdür; onun içinde görünen herşey Akıl&#8217;ın yardımıyla (tayid) Nefs-i Kül&#8217;den şu katagorilere (mertebelere) bölünebilir: Birincisi, ağaçlar veya otlar-çimenler gibi dünya bitkilerinin yetişmesini(rustani-ha) sağlayan bitkisel ruhtur (nefs-i namiya).”<br />
“İkincisi duygusal ruhtur (nafs-i hissiyya) ki o; bütün konuşamıyan hayvanların -otçul ve etçil ya da suda yaşayanların- hepsinde vardır. Üçüncüsü, akıl ile hüküm veren ve konuşma melekesine sahip insanoğlunun içindeki konuşma ya da uslama-usavurma (sukhan-guy) ruhudur. Bütün bu üçüncü tür ruh, Nefs-i Kül’den etkilerini alırlar. Nefs’in (ruhun) diğer iki çeşidi, insan ruhunun yaptığı gibi besinlerini Akl-ı Kül’den almazlar; bu nedenle, yani hepsi ondan gıda almadıkları için ona geri dönmezler; demek ki hayvanlar ve bitkiler daha yüksek dünyaya (alem-i ‘ulvi) dönüş yapamazlar. Benzer şekilde konuşma melekesine sahibolmayan ve akıldan pay almamış (insan) ruh da o dünyaya asla geri dönemeyecektir.”<br />
“Nefs-i Kül’ün eylemi (işi), güneşten yeryüzüne parlayan ışık gibidir; öyle ki dünya o ışıkla aydınlanır, güneş battığı zaman aydınlık da kaybolur. Güneş, ışığın bir miktarını toplayabilen bir ayna ya da bir kristal üzerinde (düştüğü) parladığı zaman, kristal ya da aynanın etkisi yüzünden öyle bir parlaklık kazanır ki, onunla ateş yakılabilir ve ondan herhangi bir zamanda ışık elde edilebilir. Böylece o güneşin yaptığı aynı işi yapar; yani ölçüsü oranında ışık ve (ısı) sıcaklık üretir. Aynı şekilde, Nefs-i Kül’ün (etkinliğinin) işi, insan vücudunda (kalbad-i mardum) ortaya çıktığı ve daha sonra Akl-ı Kül’den besinini aldığı zaman, kendi aslının bilgisini kazanarak, ve Tanrının birliğini (tevhid) bilip öğrenerek, sonra bütün bunlar aracılığıyla, vücut içindeki insan ruhu, Nefs-i Kül ile benzerlik oluşturur; tıpkı ayna ya da kristal üzerinde güneş ışığının etkisinin, kendi aslı olan güneşe benzerlik oluşturduğu gibi. Ancak, (ayna ve kristalin durumundaki gibi) güneş battığı zaman, (görünürdeki) ateşin ışığı kaybolmaz; böylece, aynı yöntemle, ruh (nefs) Akl-ı Kül’den gıdasını alınca ve daha sonrakine benzeyerek Nefs-i Kül’a dönüşür. Nefs-i Kül bizzat Akl-lı Kül ile yeniden birleştiği zaman, sonsuz mutluluğa ulaşılır. Bu şekilde biz maddi dünyada (alam-i cismani), ondan yararlanan Nefs’in (Ruhun) üç eylem biçimini bulduk: Biri ruyanda, yani bitkiler (içindeki) olarak bitkisel; diğeri, hayvanlar olarak khuranda ‘yiyen’ ve üçüncüsü ise insanoğlu olarak sukhan-guy ‘konuşan’. Nefs’in bu üç çeşidini de insanın içinde toplanmış bulduk, şöyle söylersek: İnsan, bitkiler (ağaçlar) gibi büyüyor, çünkü o yerken bir ölçü-oran içinde serpilip gelişir; insan hayvanlar gibi yiyor, çünkü o yiyecek ve içecek tüketmektedir; bunlar ikinci kategorisidir, üçüncüsü ise insanın konuşabilmesidir. İşte bununu için biz diyoruz ki, insanın kendi içinde, dünya bütünlüğe (tamama) ulaşmıştır. Eğer dünyanın tamamlanması (mükemmelliği) insana bağlıysa, o insan ruhunun (nefs’in) vücuttan ayrılabilir olması ve daha yüksek dünyaya (alam-i ulvi) gitmesi zorunluğunu takibeder, çünkü oradan gelmiştir. Bu dünyaya da bir daha dönemez, çünkü mükemmele-tamama ulaşmış olan, eksikliği (noksanlığı) talep edemez. Eğer insan ruhu burada olsaydı ve onun aracılığıyla dünya tamamlanmış bulunsaydı, onun için yeniden geri döndürmek olanaksız olurdu, çünkü bu aşırılıktır. Aşırılık, mükemmelliğin-tamamın üzerinde hem kusur hem de fazlalık oluşturur&#8230;.” (İsmaili Electronic Library and Database&#8217;den)<br />
3.4 Nasir Husrev’in Ali ibn Abi Talib’i Tanımlayışından Kısa Bir Ayrıntı<br />
“…İnanan insan, Tanrı tarafından konulmuş ilkeleri tanıdığı zaman, büyüklüğüyle uygun olmayan (na-sa) herhangibir şeyi O’na yüklemeyi keser; her ilkenin (hadd) durumunu-erdemini (fadl) tanıyarak, onun yarattığı –canlı ve cansız– alemleri Tanrı&#8217;yı benzetmeyi bırakır. Bunun için Tanrı insanlara der ki:<br />
‘(K. xı, 3) Tanrınızdan bağışlanmayı dileyiniz ve tövbe edip pişman olduğunuzu gösterdiğinizde, bir (değerlendirme) adlandırma ve zaman tayiniyle zevk alacağınız iyi bir gereksinim sağlayacak ve ayrıcalık üzerine ayrıcalık (iyilik) verecektir herbirinize; fakat arkanızı dönerseniz, sizin için korkarım büyük günün azabı bekliyor”.<br />
“Değerlendirme-adlandırma’ ya da ‘zaman tayinetme-saptama’nın anlamı, dünyada size gerçek bilginin (ilm-i Hakikat) yolunu göstermektir. O zaman, bilgisiyle (ilm) ruhlarınızın öğretmeni (parvardgar) olan zamanın Efendisini (Khudavand-i zamana’i khviş) bellemiş olacaksınız. Sonra o diyor ki,<br />
‘Durumuna göre Efendinize (khudavand-i fadl) karşı görevinizi tamamlayınız. Eğer siz yüzlerinizi ondan çevirirseniz, size Büyük Gün’ün azaplarından bazısını size göndermek zorunda kalacağım.’<br />
“Bu nedenlerden dolayı, inanan kimsenin (müminin), maddi ve manevi dünyasında, yüksek olan birine daha alçak, ya da alçak olan birine daha yüksek muamele etmeksizin, her yaratılış (hadd az hudud) ilkesinin gerçek durumunu tanıması, zorunludur. Ve onları gerçek durumuna göre, bu şekilde doğru yolu (rah-i rast) izleyerek tanımalı. Her kim, daha yüksek olana cehenemlik bir davranışta bulunursa, Tanrının ona söylediklerinden biri olur.”<br />
‘(K.v, 72): Yemin ederim ki, ‘gerçekte Meryem oğlu Messih Tanrı’dır’ diyenler kafir oldular. Oysa Messih’in kendisi, ‘ey İsrail Oğulları! Benim ve sizin efendiniz olan Tanrı&#8217;ya tapının’ dedi. Gerçekte, bir kimse Tanrı&#8217;ya zerre ortaklık yapsa (şirk koşsa), Tanrı ona cenneti yasak eder ve onun son gideceği yer cehennemdir; günahkarlara yardım edecek hiç kimse bulunmayacaktır.’<br />
“Bu ayet, inananların emiri Ali b. Abi Talib’in –barış onun üzerine olsun– Tanrı&#8217;ya, peygamberimiz Muhammed’den –barış onun da üzerine olsun– daha yakın olduğu ya da Ali b. Abi Talib’in Tanrı olduğunu söyleyen kimselere de uygulanabilir. Böyle insanlara ghaliyan (hyperbolists, abartıcılar, aşırılar) denilmektedir. Oysa inananların emirinin kendisi (Ali) şöyle söyemiştir:”<br />
‘Bir keresinde Tanrının peygamberi (Muhammed) ağzını kulağıma dayadı ve bana bin fasıllık (bölüm) bilgi (ilm) ulaştırdı ve bana her bölüm içinde yeni bir bin bölüm açıklandı-bildirildi.’<br />
“Bizzat Ali, Peygamberin kendisine öğretmenlik yaptığını belirttiği için, onun Pygamberden daha büyük ve daha önemli olduğunu söyleyen herkes yalancıdır. Her kim ki, (Peygamberin) yaşadığı Şeriat döneminde onun Wasi’si (Ali) hakkında yanlış fikirler yayarsa o kafir olur. Bu nedenlerden dolayı, aşırılar-abartmacılara ilişkin olarak inen ayeti zikrettik. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Nefs-i Kül’ün mükemmelliği (tamamı) ve gizli-edilgen güç durumundan, onun güncel erişime (marifete-hünere) geçişinin Natık, Asas, İmam6 ve onların yandaşlarının ruhlarında başarılı olduklarını söyleyebiliriz. Bu ruhların, vücutlarına girmeden önce, bireysel varlıkları-var oluşları yoktu, fakat onlar gizli güç (potansiyel) olarak kaynaklarında (küll-i khviş) kaldılar, tıpkı bir insanın gizli gücü birçok insanların atası olması gibi&#8230; Ali’nin soyundan gelenler (torunları), yani Aleviler de öyledir; onlar ebedi yaşayan ruhlar olarak bu dünyada mevcuddur. Onlardan önce var olanlar ya da onlardan sonra var olacakların hepsi inananların emiri Ali’nin ruhunun özüdür, onların herbirinin potansiyel (gizli) gücü Ali ceddinden gelmeleridir. Fakat, vücutlarıyla ilişkili olmadıkları sürece, çünkü onların (beden olarak) farkına varmak ya da (maddi olarak) düşünmek olanaksızdır&#8230;” (Ismaili Electronic Library and Database&#8217;den)<br />
Kaynaklar<br />
E. G. Browne: A Literary History of Persia. London-Cambridge 1902-1924<br />
Henry Corbin: “Nasir-i Khusrau and İranian İsmailism” The Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge University Press 1975.<br />
A. J. Chunara: Noor-i Mubin. Bombay 1936.<br />
Farhad Daftary: The Ismailis, Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992.<br />
Encyclopaedia of Islam. ed. H. A. R. Gibb et al. New. ed. Leiden-London 1960.<br />
Encyclopaedia Britannica.<br />
W. Ivanow: Problems in Nasir-i Khusraw’s Biography. Bombay 1956.<br />
W. lvanow: Nasir-i and Ismailism. Leiden Brill 1948.<br />
İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları 1. Alev Yayınları: İstanbul 1995.<br />
Guy Le Strange: Nesir Khusraw diary of a journey through syria and Palestine. London  1888.<br />
W. M. Thackston, Jr.: Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname). State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y. 1986: 86-90.<br />
www.ismaili.net : Electronic Library and database/ Literary section</p>
<p>1 Öylesine fanatikler ki, Talibanlara karşı mücadele verip, onların Ağustos 1998 yılında Pole Khomri’de kurulmuş Nasir Husrev Vakfı ve Afganistan’ın en güzel kitaplıklarından biri olan Nasir Husrev Kütüphanesi&#8217;ne roketlerle saldırarak yakıp yıkmalarına engel olmadılar. İslam dininin yüzkarası Taliban yobazları, caniler; içinde 10. yüzyıla ait bir Kuran’ın, Hasan bin Sabbah’ın kendi elyazısı mektupları, Nasir Husrev’in kendi elyazması yapıtları dahil olmak üzere, çeşitli dillerde tam 55 000 Klasik ve çağdaş kitabın bulunduğu Nasir Husrev Kütüphanesini, bu kültür hazinesini acımasızca yakıp yok ettiler.<br />
2 1 maund 1,6 kg, 10 maund 16 kg., 100 maund 160 kg.olarak hesaplanmaktadır.<br />
3 Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, Bitlis çevresinde bilimsel adı pinus rigida olan Katran Çamı ormanı bulunmaktaydı. Gemi yapımında, tahtaları sıvamak ve izolasyon maddesi olarak kullanılan bu katranların, olasılıkla Van’a-Vastan’a ve Nasir Husrev’in katılmış olduğu bu büyük kervanlardaki tüccarlar aracılığıyla Suriye-Lübnan kıyılarına gönderiyorlardı.<br />
4 1 ell = 1 cubit = 46 ile 61 cm arasında değişmekte? Ortalama 50 cm.olarak hesaplanabilir.<br />
5 Bu ifadeden anlaşıldığına göre Silvan’ın surları Nasir Husrev’in geçtiği tarihten az önce onarım görüp yenilenmiştir. Martyropolis adını taşıyan bu eski Bizans kentinin, İran-Sasanileri tarafından yerlebir edilen surları, İmparator İustinianus (527-665) tarafından yeniden yapılırcasına onarılmıştı. Olasıdır ki, Mayyafarekin’in eskiyen-yıpranan ya da çatışmalarda yıkılan surları Marvanid Nasr al Davla (1011-1061) tarafından yenilenmişti<br />
6 Bu kavramlarla ilgili inanç ve açıklamalar için Haft-i Bab-i Baba Seyyidna çalışmasına bakılabilir. Nasir Husrev, İsmaili web sitesi’nden alıntı yaptığımız yazının bir yerinde şöyle söylüyor: “Natik, Asas ve İmamları tanıma, Kelime ( logos), Akıl ve Nefs’i (Ruh) tanımak kadar gereklidir. Bu bilinçli olmalıdır, sadece birini diğerlerinin üzerine koyarak değil. Çünkü yerlerin, göklerin ve onlar arasında bulunanların yaratılışında bu vardır; biz birçok akıllı düzenlemeler (hikmat-ha) görmekteyiz: Yerlerin ve göklerin düzlüğü ve eğriliği (yuvarlaklığı) ve güneşin bazan gökyüzünde en yüksekte, bazan ortasında ve bazan da onun bir yanında (aşağıda) durduran dönüşü. Bundan dolayıdır ki, ya sıcaklık ya da soğukluk dünyaya girer ya da onu terkeder; yeryüzüde kış olur, yazın ise meyva getirir&#8230;.”</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Nusayrilik</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/nusayrilik/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/nusayrilik/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 30 May 2010 12:54:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[NUSAYRİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/nusayrilik/</guid>
				<description><![CDATA[Nusayrilik ve Nusayriler İsmail kaygusuz Yukarıda değinildiği gibi Al- Kummi&#8217;ye (Al-Makalat, s.55-60, 63) göre, 8.yüzyılın ikinci yarısında Küfe&#8217;de gelişip ortaya çıkan Şii-Gulat&#8217;tan (aşırı Şiiler, yani proto-Aleviler, Batıniler) Mukhammisa&#8217;nın (Pendatistler-Beşçiler, yani Ehlibeyt olarak tanınan Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin&#8217;i Tanrının yeryüzünde mazharları olduğuna inananlar.) bir çeşidi olan ve Ulyai ya de Albailer gibi, İmam Cafer ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><strong>Nusayrilik ve Nusayriler</strong></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><strong>İsmail kaygusuz</strong></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Yukarıda değinildiği gibi Al- Kummi&#8217;ye (<em>Al-Makalat</em>, s.55-60,  63) göre, 8.yüzyılın ikinci yarısında Küfe&#8217;de gelişip ortaya çıkan  Şii-Gulat&#8217;tan (aşırı Şiiler, yani proto-Aleviler, Batıniler) <em>Mukhammisa</em>&#8217;nın (Pendatistler-Beşçiler, yani Ehlibeyt olarak tanınan Muhammed, Ali,  Fatima, Hasan ve Hüseyin&#8217;i Tanrının yeryüzünde mazharları olduğuna  inananlar.) bir çeşidi olan ve <em>Ulyai</em> ya de Albailer gibi, İmam  Cafer Sadık tarafından reddedildiği söylenenen Küfeli aşırı Şii Başşer  al-Şairi&#8217;nin izleyicileridir. <em>Mukhammisa</em> öğretisi, Nusayri  inançlarının temelini oluşturur.  Ancak, Louis Massignon&#8217;un geniş  araştırmalarından çıkan sonuç ise, hem İsmaililerin hem de Nusayrilerin  Hattabilerin mirasçıları olduğu yolundadır. Şehristani&#8217;de belirtilen <em>Mufaddali</em>&#8217;lerle olan ilişkisi de bunu göstermektedir.  </span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><img id="system-readmore" src="plugins/editors/jce/tiny_mce/plugins/article/img/trans.gif" alt="Read More" title="Read More" /> Onuncu İmam Alaliyyün Naki&#8217;ye (827-868) yakınlığı ve onu izlediği  bilinen Muhammed b. Nusayri&#8217;den (Ö.883) adını almıştır Nusayri  Aleviliği. Onlarda Ali Tanrılık makamında, Muhammed onun Peygamberi,  Salman ise ikisi arasında kapıdır. Ali <em>mana </em>(ilk ve gerçek   anlam), Muhammed <em>ism</em> (bu gerçeğin adı), Salman <em>bab </em>(açıklayıcı gerçeğe götüren kapı) olarak nitelendirilir. Bu üçlem Nusayri  Alevilerde <em>Ayn-Mim-Sin</em> (A-M-S) başlangıç harfleriyle ifade edilip kutsanır. (Farhad Daftary, <em>The Isma&#8217;ilis, Their history and  doctrines</em>, s.100-101, Dipnt. 53,54) </span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">En eski Nusayri metinleri olarak bilinen <em>Kitab al-Haft </em>(Yedi  Kitap), 12.yüzyılın ilk yarısında, Suriyedeki kalelerinde, İsmaililerin <em>Mustali</em> koluna bağlı <em>Tayyibi</em>&#8217;lere yenilip onların aralarına karışmış  Nusayri&#8217;lerden kalmadır. Bu yapıt, Mufaddal al-Sayrafi&#8217;ye (ya da Umar  al-Cufi) atfedilen yapıtlardan en tanınmışı olan &#8220;<em>Kitab al-haft  wa&#8217;l-Azilla</em>&#8221;dır.  İmam Cafer&#8217;in batıni görüşlerini yansıtmaktadır.  Hattabilerin bir kolu olan bunlar da Caferi, Ehlibeyt soyundan ve  yaşayan İmam olarak  tanrısallaştırıyorlardı.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Aynı şekilde 8.yüzyılda, İmam Bakır ve Cafer çevresindeki ilk  heterodoks İslam (proto-Alevi) yorumcusu Abul Hattab ve çevresi  tarafından, İmam Bakır&#8217;ın  konuşmalarından oluşturulmuş  <em>Umm&#8217;ul-Kitab&#8217;</em>ta Salman al Farisi&#8217;nin <em>Salsal</em> sıfatıyla Cebrail&#8217;in yeryüzündeki <em>Hicab</em>&#8217;ı (örtüsü), Ali ile Muhammed arasında <em>Bab</em> (kapı) olarak  gösterilmesi, İsmaili Aleviliğinin olduğu kadar Nusayri Aleviliğinin de  inanç temellerinin Hattabilere dayandığını açıklamaktadır. (Elbetteki  tüm kümeleşme ve türevleriyle birlikte Heterodoks İslam olarak  Alevilik,  başlarda  belirttiğimiz gibi, Halife Osman (644-656)  döneminde Sabailikle başlamaktadır.) Burada sözünü ettiğimiz kitaplar  Alevi inanç ve felsefesinin en eski iki yazılı kaynağıdır. <em>Kitab  al-Haft</em> &#8216;ın, Nusayri Alevi dostlarımızın ellerinde bulunduğundan  eminiz. Elyazmalarını şeyhler saklayıp göstermemiş olsalar da, bu  kitabın 1970&#8217;de Beyrut&#8217;ta ikinci baskısının yapıldığını biliyoruz.<em>  Umm&#8217;ul-Kitab</em>&#8217;ın ise 10.yüzyıl Pahlavi Farsçasıyla yazılmış  kopyaları, iki büyük İsmaili ve Şii-Sufizm uzmanı tarafından tarihi ve  içeriği açıklığa kavuşturulmuş, yorumlanmıştır. (<strong><em>Ummu&#8217;l Kitab&#8217;ı,  sitemizde görüldüğü gibi, birkaç yılı alan çalışma ve incelemeden sonra  bir uzmana çevirterek yorum ve açıklamalarla 2009 yılında  yayınladık.İ.K.</em></strong>)   Aşağıda, hakkında geniş bilgi sunacağımız  kitabın uygulayıcısı Abul Hattab b. Muhammed&#8217;dir. Yani İmam Bakır&#8217;ın  hizmetinde bulunmuş, İmam Cafer&#8217;in &#8220;Benim bilgimin kasketisin. Kendimizi ve sırrımızı sana emanet ediyorum.&#8221; dediği kişidir. Cafer&#8217;in oğlu İmam  İsmailin de öğretmeni, manevi babasıdır. Abul Hattab&#8217;ın bu aile ile  ilişkisi, Muhammed&#8217;in kendi ev halkından, yani Ehlibeyt&#8217;ten saydığı  Salman-ı Farisi&#8217;yle olan yakınlığıyla aynıdır. Diğer yandan Nusayri&#8217;nin  İmam Naki ve oğlu Hasan ül-Askeri ilişkileri de aynı yakınlık  derecesindedir. İmamlara açılan kapıdır (<em>Bab</em>) Nusayri b.  Muhammed. Bu kitaplardaki birçok bilgi ve kavramlar, <em>İmam Cafer Sadık Buyruğu</em>, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin <em>Makalat</em>&#8217;ı, Kaygusuz Abdal&#8217;ın  risaleleri, Şah Hatayi, Pir Sultan, Kul Himmet vb. Alevi-Bektaşi  ozanlarının nefeslerinde, deyişlerinde yansımaktadır. Hacı Bektaş Veli,  13.yydan beri Anadolu&#8217;da ve Balkanlarda yaşayan Alevi-Bektaşiler için  nasıl Kutb&#8217;ul Evliya, yani veliler ulusu ve serçeşme ise, Muhammed bin  Nusayri de, 9.yydan beri Kilikya bölgesinde (Adana, Mersin, İskenderun,  Tarsus, Antakya) ve Suriye&#8217;de, Lübnan&#8217;da yaşayan Arap Aleviler için  (Bünyamin de İran&#8217;daki Ahl-al Hakk&#8217;çı (Kürt) Aleviler için aynı  makamdadır.) aynıdır.  Hepsi de Ali donunda, İmam donunda yeniden  dünyaya gelmiş ya da İmam&#8217;ı gözleriyle görüp onun Hücceti olmuş  velilerdir. Zamanının yaşayan imamlarıdır ve tanrısal parçayı  taşıdıklarına inanılır. Cemlerde okunan gülbengler ve duaların sonunda,  Hünkar Hacı Bektaş Veli&#8217;den dilekler, muratlar istenip yardım beklenmesi neyi gösteriyor? Alevilik inancında velilik makamı tanrısal makamdır;  veli sözcük anlamıyla da tanrının dostu, arkadaşı demektir. Veliden  istenen yardım, rahmet tanrıdan istenmiştir. Alevilikte tanrının  insanlaşması, insan-tanrı birliğinin, ya da tanrının nesnelleşmesidir  bu.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Nusayri -Druzi Karşılaştırılması İnanç Felsefeleri Üzerine</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">On birinci yüzyıldan itibaren Nusayrilik, Fatımi halifesi al-Hakim&#8217;i  (996-1021) <em>al-Akl-al kulli</em>, yani yaratıcı evrensel akıl ve son  makam olarak tanrısallaştıran ve daha sonra <em>Akl-ı Kulli</em>&#8217;nin  Hamza&#8217;da vücut bulduğuna inanan <em>Druzi</em> (ya da <em>Drusi</em>,  gazetelerde yazıldığı gibi <em>Dürzi</em> değil) öğretisiyle karşılıklı  etkileşim içerisine girmiş. Temelde kendisi de Hattabiliğe dayanan ve  Heterodoks İslam&#8217;ın (Aleviliğin) bir kolu olarak Druziliğin,  Nusayrilikle düşünce ve inanç yapılanmaları ve ritüllerinin büyük çapta  benzeşim göstermesi çok doğaldır. Çünkü yüzyıllarca aynı bölgelerde  yaşamakta ve aynı dili (Arapça) konuşmaktalar.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Hamza ve İsmail b. Muhammed al-Tamimi tarafından altı kitap halinde  düzenlenmiş Druzi yazıları Nusayriler için de kutsaldır. <em>Rasail  al-Hikma</em> (Akıl-hikmet, bilgelik kitapları) ya da <em>al-Hikma,  al-Sharifa</em> adını taşıyan bu kitaplar inanç önderleri Şeyhlerin  tekelindedir. Okumayanlar, kitapların nerede olduğunu ve doğal olarak  içeriğini de bilmezler. Okuyanlar ise, nerede olduğunu değil, ama  gerektiği kadarını sadece yola girecek olanlara anlatırlar. Çünkü bu  kutsal yazılar aynı zamanda kutsal sırlarıdır. İnanç yapılanmasında  toplum iki sınıfa ayrılır: Birincisi inanç ve tapınma gerçeklerinin  içine, yani inandıkları gerçeklere götüren yola girmiş olanlar, yani <em><u>Ukkal</u></em> (akıllılar, bilgin kişiler anlamında). İkincisi ise, yola girmemiş ve  kutsal yazıları okumalarına izin verilmeyen toplumun büyük çoğunluğunu  oluşturan &#8220;bilgisizler&#8221; anlamındaki <em><u>Cuhhal</u></em> (<em>Cahil</em>&#8217;in çoğulu) kesim. Her yetişkin Druzi ve Nusayri, önemli bir hazırlık ve  duruşmadan sonra yola girebilir. Yola girince, inançsal yaşamı sıkı bir  biçimde sürdürmek zorundadır. Akıllılar arasında daha fazla bilgi sahibi olanlara, topluluk içerisinde <em>Şeyhler</em> olarak, özel yetkiler  verilmiştir. Onlar zamanlarının çoğunu, kutsal yazılardaki yola girecek  olanlara ruhsal rehberliği gösteren, ayrıca topluluğun her türlü  inançsal görev ve törenlerini yönetecek bilgileri içeren bölümlerini  kopya etmekle geçirirler.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Ölüm ötesi ve Evren üzerinde kapsamlı öğretilere sahibolan Druziler  ve Nusayriler, <em>Tenasuh</em>&#8217;a (Ruh göçü) inanırlar. Onlara göre,  varoluşta ruhların belirli (tesbit edilmiş) bir sayısı vardır ve bütün  ruhlar ölümden sonra derhal başka insanların vücutlarında yeniden  dünyaya gelirler. Ancak Nusayriler <em>Tenasuh</em> inancında Druzilerden  ayrılırlar. Nusayri Alevilere göre, günahkar kişilerin ruhları, diriliş  dönüşümünü hayvan vücutlarında dünyaya gelerek tamamlar. (Farhad  Daftary, agy, s.200)</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Batılıların <em>metempsychosis </em>sözcüğüyle karşıladıkları <em>tenasuh</em>, Nusayri Alevilerinde çok önemli bir inançsal dogmadır: Her inanan kişi, Ali&#8217;nin yönettiği gökyüzünde, yıldızlar arasındaki alacağı yere  ulaşmadan önce tam yedi kere beden değiştirir, ruhsal dönüşüm yaşar.  Eğer ayıplanmaya layıksa, kabahatlarının bedelini ödemesi tamamlanıncaya kadar bir Müslüman ya da Hristiyan olarak yeniden doğar. Ali&#8217;ye  tapınmamış inançsızlar ise çeşitli hayvanlar biçiminde tekrar hayata  döner&#8230;</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Bu ruhsal dönüşümü, Alevi-Bektaşi ozanlarının büyük çoğunluğu  yazdıkları &#8216;devriye&#8217; türü şiirlerinde işlemişlerdir. Ozanlardan birinin  şiirinde geçen &#8220;Yedi kere dünya doldu boşaldı&#8221; dizesinde vurgulanan da  bu don değişimleri olmalıdır. Öyleki bir çeşit, maddenin yokolmadığı,  biçim değiştirdiği ilkesinin mistik yanılsaması ya da yansıtılmasıdır.   Ruhsal dönüşüm ya da ruhun ölümden sonra başka bir vücutta geri döndüğü  öğretisi, öbür dünya ve cennet-cehennem kavramlarını yadsır. Yani  ruhların öbür dünyada ödüllendirilmesi ve cezalandırılması, büyük  yargılama günü diye birşey yoktur, anlamına gelir. Zaten Heterodoks  İslamın (Aleviliğin) bütün kollarında Ortodoksizmin yargılama günü,  cenneti ve cehennemi nesnel dünyaya taşınmış ve burada olduğuna  inanılmaktadır. Değişik biçimlerdeki toplu tapınmalarında, yola giriş  törenlerinde bu yargılamalar, ödül ve cezalandırılma sonuçlarıyla  herzaman yaşanır. Ruhların, insan ve hayvan vücutlarında dünyaya  dönüşleri de ödüllendirme ve cezalandırmanın bir diğer dünyasal  versiyonudur.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">11.yüzyılın ikinci yarısı ve 12.yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış  Şafii-Sünni yazar Abdul Kerim el-Şehristani, İshakilerle birlikte ele  aldığı Nusayriler hakkında verdiği bilgiler de dikkat çekicidir:</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">&#8220;Kurucularının adlarıyla anılan ve onların öğretilerini savunan  topluluklardır, diyor; her ikisi de Peygamber ailesinin bireylerini  tanrısallık kavramı içerisinde değerlendirirler.&#8221;</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Bu değerlendirmeyi, yani Ehlibeytten herbirini tanrı olarak  görmelerini; ruhların dönüşümüne, ölümden sonra bir bedenden diğerine  geçerek yeni cisimlenmelerle ortaya çıktıkları ve yeni bedensel biçim  kazandıkları inancına bağlamaktadır. Daha da önemlisi, Cebrailin  insan  donunda Peygambere görüldüğüne, yani bazı insanların kişiliğinde görünüm alanına çıktığına inanılmasıyla da ilişki kuruyor.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">&#8220;Ancak bu bedensel ortaya çıkıştan büyük kötülük de doğabililir&#8221; diye karşı düşüncesini açıklıyor Şehristani: &#8220; O zaman, insan biçimine  girmiş olan Şeytandır. Nusayriler ve İshakiler bu değişim ve  dönüşümleri, Tanrının bir bedende biçimlenip, cisimlenerek görünüm  alanına çıkışı olarak algılamışlardır. Onlara göre Tanrı, Peygamberden  sonra Ali ve imamlık makamındaki çocuklarının biçiminde görünür. Onların ağzıyla konuşur, onların elleriyle dokunur&#8230; Tanrısal sırların batıni  yorumlarını ilgilendiren herşeyde, Ulu Tanrıdan doğrudan geçen tanrısal  yardımcılığın (d&#8217;une assistance divine) başrolünü daima Ali oynar.&#8221;</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Ayrıca Şafii yazarın doğal olarak karşı çıktığı, Nusayrilerin  tanrının gözle göründüğünü, (yorumlayarak) çıkardıkları Muhammed&#8217;in  hadisini de veriyor:</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">&#8220;Gerçekten Peygamber, &#8216;vicdanlar dahilinde yanıt verecek yalnızca Ulu Tanrı olduğu halde,  ben görünenler üzerine yemin ederim.(Je juge sur  ce qui est apparent, tandis que Dieu est le seul a répondre a  l&#8217;intérieur des conciences)&#8217; demiştir. Ancak onlar, Peygamberin sadece  puta tapanlarla savaşırken zorunlu olarak söylediği bu sözden çıkan  sonucu görüyorlar&#8230;Ayrıca Ali&#8217;yi, Muhammed&#8217;e şu tebliği verdiğini ileri  sürerek, İsa ile karşılaştırmaktadırlar: &#8216;Eğer, insanların İsa konusunda yaptıkları yanlışlara düşmelerini görmekten çekinmeseydim, senin  üzerine bazı niyetler tutacaktım&#8221; (Al-Shahristani, (Fransızca&#8217;ya çev:  Jean Claude Vadet), <em>Kitab al-Milal, Les Dissdences De L&#8217;Islam  (İslam&#8217;da Fikir Ayrılıkları)</em>, Paris-1984, s.308)</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Baştan belirtmeliydik ki Nusayrilik, Ali tanrısallığına bağlı olarak  ilk kez Sabailikle ortaya çıkan Heterodoks İslamın (Aleviliğin), en az  değişime uğramış ve 1350 yıllık batıni öze en fazla sadık kalmış  koludur. Ancak yine belirtmek gerekir ki, tarih boyu inacının  felsefesini, kurum ve ilkelerini kendi topluluğunun bir kesimine (Cuhal, yola girmemiş olanlar) bile açıklamamayı &#8216;Sır saklama&#8217; kutsal  yaptırımına bağlamış. Çok kere yaşadıkları topraklara egemen olan  baskıcı Ortodoks inançlı (Şii-Sünni,Hristiyan) toplum ve yönetimlere <em>takıyye</em> ile uyum sağlamaya gitmiştir. Belki de bugün Suriye ve Türkiye&#8217;de  yaşayan Arap halklarından 3 milyona yakın Nusayri Alevisi, böylesi bir  inanç siyasetiyle varlığını sürdürebilmiştir.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Nusayri öğretilerinin felsefi ayrıntıları, Ali inancının temel  ilkeleri ve tapınma kurumları <em>Kitab al-Macmu </em>isimli anonim  kitapta toplanmıştır.  Yüzyılın başında R. Dussaud tarafından,  &#8220;Nusayrilerin Dini ve Tarihi&#8221; (<em>Histoire et Religion de Nosairis</em>,  Paris-1900) başlığı altında Fransızca&#8217;ya çevrilmiş olan bu kitaptan bazı bilgiler geçerek, şimdi Nusayri Aleviliğini daha yakından tanıyalım:</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">&#8220;Nusayriler tıpkı İsmaililer gibi zaman boyutunu, her biri kendi  tanrısal mazharına (görünüm alanına çıkmış bir tanrıya) sahip yedi  devreye bölerler. (Bu, Harran Sabenlerinin inanç öğretisini andırır; bu  öğretide yaratıcı, özünde tektir fakat bedenler içinde nesnellik  kazanmalarıyla artmış ve bu vücutlar dünyayı yöneten yedi gezegen  olmuştur.) İsmaili ve Druzilere göre, her dönüşüm içinde yeni dinin  emanet edildiği <em>natık</em> (konuşan, bildiren, tebliğci) olarak bir<em> </em>peygamber gözükür. Natık, birincisi <em>esas</em> (temel, asıl) olan  yedi kişilik içinde artış gösterir. <em>Esaslar</em>, İsmaili ve Druziler  arasında (Ali dışında) <em>natıklar</em>&#8217;a oranla daha aşağı derecede  görülür. Nusayrilerde ise <em>esaslar</em>( Abel, Seth, Joseph, Joshus,  Asaph, Peter-Shemaun ve Ali), <em>natıklar</em>&#8217;dan (Adem, Nuh, Yakub,  Musa, Süleyman, İsa ve Muhammed) daha üst derecede sayılırlar. Yedinci  devrin (dönüşümün) <em>esas</em>&#8217;ı Ali, tanrılaşmış ve İsa için verilen  &#8220;söz-kelime (logos)&#8221;yi çağrıştıran, <em>Ma&#8217;na </em>(anlam, düşünce)  sıfatını taşımaktadır.&#8221;</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">&#8220;Ali İbn Abu Talib doğurularak dünyaya gelmedi: O tek ve ölümsüzdür,  bütün zamanlarda mevcuttu. Onun özü nurdur, ışıktır; yıldızlar  parıltısını ondan alır. O, nurların nurudur. Bütün sıfatlardan münezzeh  ve yardımcılardan yoksun olan o kayaları parçalar, denizleri geri çeker  ve işleri olayları yönlendirir. İmparatorlukları yıkan da odur. O  gizlidir, kapalı değil, yani tanrısal özünün doğası gereği gizlidir, ama bir örtü altında değildir. O düşüncedir, <em>ma&#8217;na</em>&#8217;dır. Ali, konutu (<em>mesken</em>) ve örtüsü (<em>hicab</em>) olan, <em>İsm</em> diye çağırdığı Muhammed&#8217;i  yarattı. Muhammed dönüşünde, onun nurunun nurundan Salman-ı Farisi&#8217;yi  yarattı ve onu Ali&#8217;ye açılan kapı (<em>bab</em>) yaptı. Ona propagandasını emanet etti.&#8221; (<em>Kitab al-Majmu</em>, Fr.Çeviri: René Dussaud, <em><u>Histoire et Religion de Nosairis</u></em>, Paris, 1900, s.162 vd.)</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Nusayrilik, Ortodoks İslamın kelime-i şehadet formülünü, &#8216;Ali İbn Abu Talib&#8217;ten başka tanrı olmadığına şehadet ederim (Eşhedü enne la ilahe  illa Ali İbn Abu Talib)&#8217; biçimine sokmuştur. Dussaud, <em>Ali al-A&#8217;la</em> (yücenin yücesi, en yüce) ile eski Yunanlıların Adonis adını verdikleri eski Fenike tanrısının <em>Elyum </em>(en yüce) sıfatı arasında bir  karışım olabileceğini varsaymaktadır. Ona göre Nusayriliğin Ali (<em>ma&#8217;na, gökyüzü</em>), Muhammed (<em>İsm, güneş</em>), Salman (<em>hicab, ay</em>)  Tanrısal Üçlüsü, Hrıstiyanlık Üçlüsünden daha eski Suriye-Fenike  kültleri, özellikle Palmyra tanrılarını anımsatır; gök tanrısı <em>Ba&#8217;al  Shamain</em>, güneş tanrısı <em>Malakbel</em>, ay tanrısı Aglibol&#8230;  Nusayriliğin yola giriş törenlerinde tanrısal üçlü <em>Ayn, Mim, Sin</em>  başharfleriyle temsil edilir&#8230; <em>Kitab al-Macmu</em>&#8217;ya göre Muhammed&#8217;in  yarattığı &#8216;kıyaslanamaz eşsizler&#8217; olan Beşler devirlerinde dünyayı  yaratan beş gezegendir. Nusayriler akıllı ruhları olmayan kadınların  ölümsüzlüğüne inanmazlar. İçki kullanmanın caiz olduğuna inanırlar. Yola giriş törenlerinde şarap önemli rol oynar. Bu arada belirtmek gerekir  ki, yola girmemiş Nusayriler arasında Khodhr (Hıdır-İlyas, Hızır) da  yola girmişler arasında Ali&#8217;nin olduğu kadar benzersiz mükemmellikte bir tanrısal addır.</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Ayrıca Nusayriler de kendi aralarında dörde ayrılıyorlar: Yabancı  etkilere açık ve kendi dışındakilerle en fazla ilişkisi olan (adlarını  Ali&#8217;nin el-Haydar (arslan) sıfatından alan) <em>Haydariler, Şamaliler,  Kalaziler ve Gaybiler. </em>Şamaliler, gökle aynılaştırdıkları tanrı  Ali&#8217;nin, Muhammed&#8217;i temsil eden güneşin içinde oturduğunu (sarayının  güneşte olduğunu)  ileri sürerler. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu inanç  eski Palmyra tanrısı Ba&#8217;al Shamaim&#8217;i (Grekler bu tanrıyı Helios (Güneş)  adıyla anmışlardır) çağrıştırmaktadır. <em> </em></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><em> </em></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><em>Şamaliler</em>, güneşle aynılaştırılmış ve ışık aracılığıyla Ali  ile birleşmiş, fakat görünüm alanına ayrı çıkan Muhammed&#8217;e tapınmaları  daha fazla ayrıntılanır. <em>Kalaziler</em> ya da <em>Kamerilere</em> göre  de ay, Ali&#8217;nin sürekli oturma yeridir; şiirlerle ve şarapla kutlarlar.  Saf şarap içerek, kendi mecazi söylemleri içinde ay ile çok yakın  dostluğa ulaşırlar. Bazı yazarlar bu ay inancında da eski Suriye ay  tanrıçası Astarte&#8217;nin izleri olduğunu ileri sürerler. Kalaziliğin  kurucusu Şeyh Muhammed İbn Kalazi&#8217;dir</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Dördüncü grup olan <em>Gaybiler</em> ise, tanrı Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman da gayib (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrıyı (Ali), görünmezliğinden  dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla  aynılaştırmaktadırlar.1</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><br /> </span> </p>
<div> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><br /> </span>  </p>
<hr />
<div>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">1 Nusayriler hakkında bilgi veren eski ve yeni bazı kaynaklar:</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">1-Al-Nawbakhtı, <em>al-Firak</em>,s.78;</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">2-Al-Kummi, <em>al-Makalat</em>, s.100-101;</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">3-Al-Askari, <em>al-Makalat</em>, s.15</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">4- <em>Al-Majmu</em>, Çeviren: René Dussaud, <em>Histoire et Religion de Nosairis</em>,  Paris-1900</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">5- René  Basset, &#8220;Nusayris&#8221; ERE Vol.3,  s.417-419</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">6- Louis  Massignon, &#8220;<em>Bibliographie Nusayri</em>&#8221;, s. 913-922; &#8220;<em>Nusayri</em>s&#8221; EI Vol. 3, s.963-967: &#8220;<em>Les Nusayris</em>&#8221;, <em>L&#8217;Elaboration de  l&#8217;Islam</em>, s. 109-114.</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">7- Heinz  Halm, <em>Die Islamisch Gnosis</em>, Munich-1982, s.284-285</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">8- W.  Kadi, <em>Alawi</em>, EIR Vol. 1, s.804-806</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">9. R.  Dusssau, <em>Histoire et Religion de Nosairis</em>, Paris-1900&#8217;</span> </p>
<p style="padding-left: 30px"> &nbsp; </p>
<p style="padding-left: 30px" align="left"> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Kaynak: www.ismailkaygusuz.com </span> </p>
<p style="padding-left: 30px" align="left"> &nbsp; </p>
</p></div>
</p></div>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/nusayrilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Bektâşîlikte Tarihsel Seyir İçinde Kadına Bakışın Dayanakları</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/bektasilikte-tarihsel-seyir-icinde-kadina-bakisin-dayanaklari/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/bektasilikte-tarihsel-seyir-icinde-kadina-bakisin-dayanaklari/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 11 Jan 2008 17:42:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[TRAKYA VE BALKANLARDA BEKTAŞİLİK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/bektathilikte-tarihsel-seyir-ycinde-kadyna-bakythyn-dayanaklary/</guid>
				<description><![CDATA[Bekt&#226;ş&#238;likte Tarihsel Seyir İ&#231;inde Kadına Bakışın &#160;&#160;&#160;&#160;&#160;Dayanakları Dursun G&#252;m&#252;şoğlu Giriş: Hi&#231;bir inancın uygulamalarını, bakış a&#231;ılarını, yaşadığı toplumun geleneklerinden, &#226;detlerinden ayrı d&#252;ş&#252;nmek m&#252;mk&#252;n değildir. Alevilik ve Bekt&#226;ş&#238;liğin kadına bakış a&#231;ısını anlayabilmek i&#231;in de, ge&#231;mişine bakmak gerekir. Bunların iyi tahlil edilmesi, Bekt&#226;ş&#238;liğin g&#252;n&#252;m&#252;zdeki İsl&#226;m anlayışının tarihsel k&#246;kenlerini irdelemekle m&#252;mk&#252;nd&#252;r. Bu yazıda Oğuzların, Avrupa topluluklarının, Arap topluluklarının d&#246;nemlere ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> Bekt&acirc;ş&icirc;likte Tarihsel Seyir İ&ccedil;inde Kadına Bakışın &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;Dayanakları  </p>
<p> Dursun G&uuml;m&uuml;şoğlu  </p>
<p> Giriş: Hi&ccedil;bir inancın uygulamalarını, bakış a&ccedil;ılarını, yaşadığı toplumun geleneklerinden, &acirc;detlerinden ayrı d&uuml;ş&uuml;nmek m&uuml;mk&uuml;n değildir. Alevilik ve Bekt&acirc;ş&icirc;liğin kadına bakış a&ccedil;ısını anlayabilmek i&ccedil;in de, ge&ccedil;mişine bakmak gerekir. Bunların iyi tahlil edilmesi, Bekt&acirc;ş&icirc;liğin g&uuml;n&uuml;m&uuml;zdeki İsl&acirc;m anlayışının tarihsel k&ouml;kenlerini irdelemekle m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;r. Bu yazıda Oğuzların, Avrupa topluluklarının, Arap topluluklarının d&ouml;nemlere g&ouml;re kadına bakışı ile ilgili bazı bilgilere ulaşılacak, bu bilgiler ışığında da Bekt&acirc;ş&icirc;liğin bu konudaki uygulamaları a&ccedil;ısından somut sonu&ccedil;lara varılacaktır.  </p>
<p> Oğuzlarda kadının yeri:<br /> Oğuzlarda ve eski T&uuml;rk toplumlarında kadının yerini anlamak i&ccedil;in aşağıdaki alıntıları incelemekte yarar vardır:<br /> &nbsp;Kitab-ı Dede Korkut&rsquo;un &ouml;ns&ouml;z&uuml;nde kadınlar hakkında ş&ouml;yle bir paragraf vardır: &ldquo;Karılar d&ouml;rt t&uuml;rl&uuml;d&uuml;r. Birisi solduran soydur, birisi dolduran soydur. Birisi evin dayağıdır, birisi nice s&ouml;ylesen bayağıdır. Evin dayağı oldur ki, yazıdan, yabandan eve konuk gelse, er adam evde olmasa, olanı yedirir i&ccedil;irir, ağırlar, azizler g&ouml;nderir. Ol Fatıma soyudur&rdquo; <br /> &ldquo;Dede Korkut &ouml;yk&uuml;lerinde İsl&acirc;mlıktan &ouml;nceki devir kadın tipleri pek g&uuml;zel g&ouml;sterilmiştir. T&uuml;rk mitolojisine g&ouml;re &acirc;lemin yaratılışında bile kadının rol&uuml; vardır. Evren yaratılmadan &ouml;nce Talay: Deniz vardı.&nbsp; Ve Tanrı: Kayra Han, &Uuml;lk&uuml;n Ata tek başına idi. Bu yalnızlıktan usanınca &ldquo;Ne yapayım, ne yaratayım?&rdquo; diye d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rken &ouml;n&uuml;nde ne varsa tut, ilh&acirc;mı geldi. &Ouml;n&uuml;ne baktı, denizde Ak İne: Beyaz Anne&rsquo;yi g&ouml;rd&uuml;. O kendisine:&rdquo;ettim, bitti: yarattım oldu&rdquo; demesini s&ouml;yledi ve kayboldu. O da b&uuml;t&uuml;n benliğine dolan bu: (ettim, bitti) ilh&acirc;mıyla evreni yaratmağa başladı. Burada &Acirc;l-i İmran Suresinin 47. &acirc;yetinde ge&ccedil;en &ldquo;k&uuml;n feyek&uuml;n&rdquo; (ol dedi ve oldu) b&ouml;l&uuml;m&uuml; ile bu eski T&uuml;rk lejandı arasındaki benzerliği hatta tıpkı tıpkısına eşitliğe dikkati &ccedil;ekmek isterim. <br /> &nbsp;Biz mitolojik &ouml;yk&uuml;ye d&ouml;nelim: G&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki, T&uuml;rk ulusal yaratılış efs&acirc;nesi, erkek ve en kudretli, merhametli olan &Uuml;lk&uuml;n Ata Tanrı&rsquo;nın, Ak İne: Beyaz Anne&rsquo;den aldığı ilham ile g&uuml;zel bir evren yarattığını ve Ak İne olmasa tek başına bunu yapamayacağını s&ouml;ylemektedir. <br /> &nbsp;G&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki T&uuml;rk Mitolojisinde kadını kutsal bir h&acirc;le getirmiştir. T&uuml;rk Yurdu Mecmuası&rsquo;nın Cilt 4,&nbsp; No:22 &ndash; Ekim 1926 sayısındaki &ldquo;T&uuml;rk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın&rdquo; başlıklı ve Başkırdıstanlı Abd&uuml;lkadir &ldquo;F.S.&rdquo; imzalı yazıda T&uuml;rkler&rsquo;de kadının bu durumu hakkında uzun bilgi verilmiştir. Bu yazıda aynen ş&ouml;yle denilmektedir: <br /> &nbsp;&ldquo;Altay silsilesinde &lsquo;Kadın&rsquo; namını taşıyan bir dağ vardır. Bu dağın garib bir h&acirc;li var ki, dağdan havaların tebedd&uuml;l&uuml;nden (değişiminde) ağlar gibi bir ses gelir. Bu dağ Altay T&uuml;rklerinde kadın hakkında s&ouml;ylenen bir &ccedil;ok ş&acirc;irane destanlara mevzu&rsquo; olmuştur. Bu destanlarda kadının sadakati muharebede maktul d&uuml;şen zevcine ağlaması, Tanrı&rsquo;dan kıyamete kadar ağlaması i&ccedil;in dağ etmesi rica terenn&uuml;m olur. Bu &ldquo;Kadın Dağı&rdquo; Altay T&uuml;rklerinin kadınlık şerefine ibd&acirc; ettikleri bir &acirc;bidedir.&rdquo; <br /> &nbsp;Oğuz T&uuml;rklerinin destanı olan &ldquo;Dede Korkut&rdquo; masallarında da kadının toplum i&ccedil;indeki yeri dikkat &ccedil;ekicidir. Kadının aşaması y&uuml;ksektir. Erkeklerin kadınları &uuml;zerine bir başka kadın almaları hakkında ufacık bir araştırma, bir im&acirc; bile yoktur. (Kanturalı) &ouml;yk&uuml;s&uuml;nde kadın, erkek ayarındadır. <br /> &nbsp;Evlenmek istediği kız hakkında babasına: &ldquo;Baba, &ccedil;&uuml;n beni evereyim dersin. Bana l&acirc;yık kız nice olur? Baba, ben yerimden durmadan &ldquo;kalkmadan&rdquo; o durmuş &ldquo;kalkmış&rdquo; ola. Ben karako&ccedil; atıma binmeden o binmiş ola. Ben k&acirc;fir iline varmadan o varmış bana baş getirmiş ola&rdquo; diyor&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;Yine Kitab-ı Dede Korkut &lsquo;ta Deli Dumrul bir kuru &ccedil;ay &uuml;zerine k&ouml;pr&uuml; kurmuş. K&ouml;pr&uuml;den ge&ccedil;enden otuz, ge&ccedil;meyenden kırk ak&ccedil;e alıyor ve kendisinden kuvvetli kimse olmadığı ile &ouml;v&uuml;n&uuml;yormuş. Bir g&uuml;n &ouml;l&uuml;lerine ağlayan bir kabileye<br /> &#8211;&nbsp;Sizin bu yiğidinizi kim &ouml;ld&uuml;rd&uuml;?&nbsp; ayıttılar:<br /> &#8211;&nbsp;Vallahi bey yiğit, Allah&uuml; ta&acirc;l&acirc;dan buyruk oldu, al kanatlı Azr&acirc;il ol yiğidin<br /> canını aldı derler. Deli Dumrul ise:<br /> &nbsp;-Ya Kadir Allah, birliğin, varlığın hakkıy&ccedil;in Azr&acirc;il&rsquo;i benim g&ouml;z&uuml;me g&ouml;ster; savaşayım, &ccedil;ekişeyim, d&uuml;ş&uuml;reyim, yahşi yiğidin canını kurtarayım, bir dahi yahşi yiğidin canını almaya, dedi. Azrail Deli Dumrul&rsquo;a g&ouml;r&uuml;n&uuml;r, <br /> &nbsp;-Mere Al kanatlı Azrail sen misin? dedi.<br /> &nbsp;-Evet benim, dedi. <br /> &nbsp;-Bu yahşi yiğitlerin canını sen mi alırsın? dedi.<br /> &nbsp;-Evet ben alırım dedi.<br /> Deli Dumrul daha sonra Azrail&rsquo;e kılı&ccedil;la saldırır, Azrail g&uuml;vercin olup u&ccedil;ar. Deli Dumrul peşine doğanı ile d&uuml;şer, bir iki g&uuml;vercin &ouml;ld&uuml;r&uuml;r, evine d&ouml;nerken Azrail atına g&ouml;r&uuml;n&uuml;r, at &uuml;rker ve deli Dumrul&rsquo;u yere d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;. Azrail g&ouml;ğs&uuml;n&uuml;n &uuml;st&uuml;ne basıp kondu. Azrail &ldquo;mere deli kavat! Bana ne yalvarırsın, Allahu ta&acirc;l&acirc;&rsquo;ya yalvar, benim elimde ne var? Ben dahi bir yumuş oğlanıyım (emir kuluyum ), dedi. Deli Dumrul d&ouml;n&uuml;p Allah&rsquo;tan niyazda bulunur. Allah&rsquo;ın da hoşuna gider ve Azrail&rsquo;e nid&acirc; eyledi:<br /> &nbsp;-&Ccedil;&uuml;n (madem ki) deli kavat benim birliğimi bildi, birliğime ş&uuml;k&uuml;r kıldı; y&acirc; Azrail! Dumrul can yerine can bulsun, onun canı azad olsun dedi. Bu durumu &ouml;ğrenen Dumrul&nbsp; bir ihtiyar anam, bir ihtiyar babam var, belki onlar benim yerime can verir der. İkisinden de ister ikisi de can vermeğe razı olmazlar. Eşine son &ccedil;are olarak s&ouml;yler. Eşi memnuniyetle kabul eder. Deli Dumrul ise:<br /> &nbsp;Alırsan ikimizin canını bile (birlikte) algıl<br /> &nbsp;Korsan ikimizin canını bile kogıl,<br /> &nbsp;Keremi &ccedil;ok kadir Tanrı!<br /> der.&nbsp; Hakk ta&acirc;l&acirc;ya Deli Dumrul&rsquo;un s&ouml;z&uuml; hoş geldi. Azrail&rsquo;e emreyledi:<br /> &nbsp;-Deli Dumrul&rsquo;un atasının anasının canını al, ol iki hel&acirc;le y&uuml;z kırk yıl &ouml;m&uuml;r verdim&nbsp; der. Yine aynı eserde bir başka hik&acirc;yede şunlar anlatılmaktadır:<br /> &ldquo;Bayındır Han&rsquo;ın yiğitleri Dirse Han&rsquo;ı karşıladılar, getirip kara otağa kondurdular, kara ke&ccedil;eyi altına d&ouml;şediler, kara koyun yahnisinden &ouml;n&uuml;ne getirdiler. Bayındır Handan buyruk b&ouml;yledir h&acirc;nım dediler. Dirse Han aydur: <br /> -Bayındır Han benim ne eksikliğimi g&ouml;rd&uuml;? Kılıcımdan mı g&ouml;rd&uuml;?&nbsp; Soframdan mı g&ouml;rd&uuml;? Benden al&ccedil;ak kişileri ak otağa, kızıl otağa kondurdu, benim su&ccedil;um ne oldu kim kara otağa kondurdu? dedi. <br /> Ayıttılar:<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &#8211; H&acirc;nım, bu kez Bayındır Handan buyruk b&ouml;yledir kim, &ldquo;oğlu, kızı olmayanı Tanrı ta&acirc;l&acirc; kargalayıptır (l&acirc;netlemiştir), biz dahi kargarız&rdquo; demiştir, dediler. Dirse Han yerinden uru durdu (doğruldu, kalktı), aydur:<br /> -Kalkın yiğitlerim, yerinizden uru durun, bu kara ayıp bana ya bendendir, ya<br /> hatundandır, dedi. Dirse Han evine geldi. &Ccedil;ağırıp hatununa s&ouml;yler, g&ouml;relim ne s&ouml;yler.<br /> &nbsp;<br /> &nbsp;Beri gelgil (gel) başım bahtı, evim tahtı,<br /> &nbsp;Evden &ccedil;ıkıp y&uuml;r&uuml;yende selvi boylum,<br /> &nbsp;Topuğuna sarmaşanda kara sa&ccedil;lım (kara sa&ccedil;ı topuğuna sarmaşanım)<br /> &nbsp;Kurulu yaya benzer &ccedil;atma kaşlım,<br /> &nbsp;Koşa (&ccedil;ift) badem sığmayan dar ağızlım, <br /> &nbsp;G&uuml;z almasına (elmasına) benzer al yanaklım,<br /> &nbsp;Kadınım, direğim, devliğim (evimin idarecisi) &rdquo; s&ouml;zleri ge&ccedil;mekte eşine olan saygı ve sadakatini olduk&ccedil;a duygulu bir şekilde ifade ettiğini g&ouml;rmekteyiz.<br /> &nbsp;İbrahim Bahadır &ldquo;Kadın Dervişler&rdquo; adlı kitabında &ldquo;8. y&uuml;zyılda Buhara&rsquo;yı y&ouml;neten Toksan adlı bir T&uuml;rk kadın hanım sultandı. Yine Orhon anıtlarında G&uuml;ltekin Han&rsquo;ın eşi Kutlu Sultan ile birlikte devleti y&ouml;nettiği s&ouml;ylenmektedir&rdquo;. 13 y&uuml;zyılda Delhi&rsquo;de h&uuml;k&uuml;mdarlık eden Raziye, kadınlara &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k sağlamak i&ccedil;in pe&ccedil;e ve &ccedil;arşafı kaldırmış kendisi de buna &ouml;rnek olmuştur.&nbsp; <br /> &nbsp;&ldquo;İsl&acirc;miyet&rsquo;in başlangıcından g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar kadına ilişkin yorumların her tarihsel ve siyasal d&ouml;nemde farklılık g&ouml;sterdiği, bunun coğrafyadan coğrafyaya hatta o coğrafyadaki eski k&uuml;lt&uuml;rlerin etkileri neticesinde birbirinden farklı yaklaşımlarla bile farklılaştığı g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. &rdquo;<br /> İlhan Arsel &ldquo;Şeriat ve Kadın&rdquo; adlı eserinde &ldquo;Onuncu Y&uuml;zyılın &uuml;nl&uuml; coğrafyacısı el-Belhi&nbsp; &ldquo;Kitabu&rsquo;l-Bed&rsquo; Ve&rsquo;t-Tarih&rdquo; adlı yapıtının bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde, o d&ouml;nem itibarıyle T&uuml;rk &uuml;lkelerindeki kadının &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;ne ilişkin olayları hik&acirc;ye ederken ve &ouml;zellikle Muaviye&rsquo;nin oğlu Yezid zamanında Buhara&rsquo;da h&uuml;k&uuml;m s&uuml;ren Hatun Sultan&rsquo;dan s&ouml;z ederken T&uuml;rk kadının uygarlığı konusundaki hayranlığını gizleyemez.<br /> &nbsp;Anımsamakta yarar vardır ki, Yezid&rsquo;in Horasan&rsquo;a vali olarak g&ouml;nderdiği Zeyyad bin Ebihi&rsquo;nin oğlu, Orta Asya&rsquo;da Arap f&uuml;tuhatını genişletmek i&ccedil;in saldırılar d&uuml;zenlerken, Buhara&rsquo;da devlet y&ouml;neten Hatun Sultan, bu saldırılara karşı korunmak amacıyla, bir başka T&uuml;rk &uuml;lkesinin h&uuml;k&uuml;mdarı Terkan&rsquo;dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.&rdquo;<br /> &nbsp;&ldquo;Sel&ccedil;uklu Sultanı Tuğrul, 11. Y&uuml;zyılda Bağdad&rsquo;ı işgal ettikten sonra eski halifelerin sarayında Halife el Kasım biemrillah&rsquo;ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını b&uuml;y&uuml;k bir saygı ile tahta oturtur. Arap tarih&ccedil;isi İbn Hallikan ş&ouml;yle anlatır: &ldquo;Sefer ayının 15.inci g&uuml;n&uuml; prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına m&uuml;l&acirc;ki oldu ve altın kumaşlarla s&uuml;sl&uuml; tahta &ccedil;ıktı ve kocasını bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz &ccedil;&ouml;kerek geldi&hellip; Ona emsalsiz hediyeler vererek yeri &ouml;pt&uuml; ve b&uuml;y&uuml;k bir saygı g&ouml;sterisiyle ve mutluluk duyarak odasına &ccedil;ekildi. &ldquo; &nbsp;Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi T&uuml;rk kadınının &ouml;zg&uuml;r yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar &ccedil;oktur. Ricoldo di Monte Groce bunlardan birisidir. Bu &uuml;nl&uuml; yazardan &ouml;ğrenmekteyiz ki, T&uuml;rk &uuml;lkelerinde ve &ouml;rneğin Sel&ccedil;uk Devletinde h&acirc;kim olan gelenekler, Arap &uuml;lkelerinkinden &ccedil;ok farklıdır ve bu farklılık, &ouml;zellikle T&uuml;rk kadınının toplumdaki &uuml;st&uuml;n değeri ve yeri ile ilgilidir . <br /> &nbsp;Kısaca belirtelim ki, T&uuml;rkler&rsquo;de kadının bu &uuml;st&uuml;n kertede tutulduğu d&ouml;nemlerde Batı d&uuml;nyası, tıpkı Arap d&uuml;nyası gibi, kadını ikinci plana atmıştı. &Ccedil;oğu yerde koca, sofrada yemek yerken kadın ayakta bekler, ona hizmet eder, her vesile ile kocasının ayaklarını &ouml;per, fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulmazdı. Bu durumların &ouml;zellikle Kolonya ve Normandi gibi yerlerde pek yaygın olduğu alınan tedbirlere rağmen y&uuml;zyıllar boyunca s&uuml;r&uuml;p gittiği anlaşılmaktadır.&nbsp; &ldquo;<br /> &nbsp;Aynı eserde İbn-i Batuta&rsquo;nın &rdquo;Seyahatnamesi&rdquo;nden alıntılar yaparak şunları kaydetmiştir: &ldquo;Sultan &Ouml;zbek Han&rsquo;ın valilerinden biri ile birlikte Azak&rsquo;tan hareketle T&uuml;rk &uuml;lkelerine yaptığı gezilerini anlatırken ş&ouml;yle der: &ldquo;Tuluktumar Emir&rsquo;i&rdquo; ile birlikte gittiğim bu kent b&uuml;y&uuml;k Kuma nehri kıyılarındaki T&uuml;rk kentlerinin en g&uuml;zellerinden biri.&nbsp; Bu &uuml;lkede tanık olduğum en ilgin&ccedil; şey T&uuml;rklerin kadın sınıfına karşı g&ouml;sterdikleri saygıdır. Diyebilirim ki, T&uuml;rkler, kadınlarını erkeklerinden &ccedil;ok daha şerefli bir kertede tutmaktadırlar. Kiram kentini terk ederken&nbsp; Emir&rsquo;in eşini arabada giderken g&ouml;rd&uuml;m&hellip;. Arabası baştan aşağı s&uuml;sl&uuml; ve zengin mavi kumaşlarla &ouml;rt&uuml;l&uuml; idi; tenteleri a&ccedil;ıktı. Prensesin yanında zarif giysilere b&uuml;r&uuml;nm&uuml;ş d&ouml;rt nedime daha vardı ki, onların arabaları da zengin eşyalarla doluydu. Emir&rsquo;in bulunduğu yere yaklaşınca prenses arabadan indi. Otuz kadar gen&ccedil; nedime elbisenin eteklerini tutarak peşinden y&uuml;r&uuml;meye başladılar. Prensesin eteklerinde ilmikler vardı ve her bir nedime bu ilmeklerden tutup yerden hafif&ccedil;e yukarı kaldırmak sureti ile y&uuml;r&uuml;y&uuml;şe devam ederlerken prenses muhteşem bir tavırla Emir&rsquo;e yaklaştı; Emir ayağa kalkarak onu sel&acirc;mladı ve yanına oturttu. Bu sırada nedimeler ayakta prensesin etrafını sarmış olarak beklemekteydiler. Kımız getirildi, prenses bir su kabı alarak i&ccedil;ine bir miktar kımız doldurduktan sonra Emir&rsquo;e ikr&acirc;m etti. Bunu &uuml;zerine Emir, aynı nezaketle bir kaba kımız doldurdu ve prensese ikr&acirc;m etti. Her ikisi, &ouml;nlerine getirilen yemeklerden yediler. Sadece Sultanlar&rsquo;ın ya da Emirler&rsquo;in değil, fakat halktan kişilerin dahi kadına karşı saygılı davranışlarını izleyen yazar ş&ouml;yle ekler: &ldquo;T&uuml;ccardan ve avamdan kişilerin eşlerini de g&ouml;rd&uuml;m (ve onlarında aynı saygıya mazhar olduklarını izledim). &Ouml;rneğin bu kadınlardan biri at arabasında hizmet&ccedil;ileri ile birlikte gitmekte idi. Başında inci ve tavus kuşu t&uuml;y&uuml; ile s&uuml;slenmiş mahruti bi&ccedil;iminde bir şapka vardı. Arabasının pencereleri a&ccedil;ık olup tentelerin arasından kadının y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rmek m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;. Zira T&uuml;rk kadınları pe&ccedil;e taşımazlar (ve kapanmazlar). Sokakta y&uuml;zleri a&ccedil;ık (ve yalnız) dolaşırlar. Ara sıra kendilerine kocalarının refakat ettiği g&ouml;r&uuml;l&uuml;r&rdquo; <br /> &nbsp;Yine aynı eserde &rdquo;T&uuml;rk h&uuml;k&uuml;mdarlarının eşleri olan hatunların, toplum y&ouml;netiminde &ccedil;ok &ouml;nemli bir yer işgal ettikleri anlaşılmaktadır. (Zira) h&uuml;k&uuml;mdar ne zaman bir emir yayınlasa bu emirnamede mutlaka&nbsp; -&lsquo;iş bu emirn&acirc;me sultan ile hatun sultan&rsquo;ın kararı iledir&rsquo;- şeklinde bir kayıt g&ouml;r&uuml;lmektedir.&nbsp; &ldquo;  </p>
<p> ARAP VE AVRUPA TOPLUMUNUNDA KADINA BAKIŞ:<br /> &nbsp;<br /> İlhan Arsel&rsquo;in eserinde Avrupa milletleri i&ccedil;in şunlar yazılıdır: &ldquo;&Ouml;rneğin Lecky ş&ouml;yle der: her ne kadar Yunanlılar kadını, barbarlar gibi k&ouml;le saymayıp erkeğin can yoldaşı ve arkadaşı durumunda saydıkları i&ccedil;in barbarlara rağmen &uuml;st&uuml;n sayılmakla beraber, Romalılar&rsquo;a nazaran daha aşağı kertede bulunmaktaydılar; &ccedil;&uuml;nk&uuml; Romalılar&rsquo;ın kadına sağladıkları &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k ve bağımsızlık sisteminden yoksul kalmışlardı. Ger&ccedil;ekten de Yunanlı, kendi kadınını eve tıkarken ve yabancılarla aynı masada oturmaktan ka&ccedil;ınırken, Romalı hemen her davete eşi ile beraber gider, sofranın en şerefli yerine eşini oturturdu&hellip;. &rdquo;<br /> &ldquo;&Ccedil;ok eşlilik geleneği M&uuml;sl&uuml;manlığın &ccedil;ıkışından &ouml;nce Arap yarımadasında ge&ccedil;erli idi. Evlenme yaratılışının gereği; evlenmede sayı ve &ccedil;eşide meyletmek ise tabiatın gereği sayılıyordu. Eski din ve şeriatler &ccedil;ok evliliğe de, boşanmaya da imk&acirc;n vermiş ise de, Arap yarımadasında bu imk&acirc;n k&ouml;t&uuml;ye kullanılmış, &ccedil;&uuml;nk&uuml; gerek &ccedil;ok kadınla evlenmeye gerekse boşanmayı tayin eden olmadığından evlenme ve boşanma o diyarda &ccedil;ok ileri gitmiş,&nbsp; kadınlar birer zevk &acirc;leti sayılarak istenildiği zaman alınır, dilediği zaman atılır, satılır bir ticaret met&acirc;ı haline gelmiştir.&nbsp; <br /> L&uuml;tfullah Ahmed, &ldquo;Hazret-i Muhammed&rsquo;in Hayatı ve Kurduğu Dinin Esasları &ldquo; adlı eserinde ise şu s&ouml;zler dikkat &ccedil;ekicidir:<br /> &ldquo;Mil&acirc;di altıncı asırda Arap Yarımadası&rsquo;nda hatta d&uuml;nyanın pek &ccedil;ok yerinde insanlar, hayvan gibi alınıp satılıyordu. Mekkeliler kadınlara hatta ileri gelen ailelerin &ccedil;ocuklarına bile l&acirc;yık insan olmaları itibarıyla m&uuml;stahak oldukları mevki&rsquo;i verememişlerdi. &Ccedil;ok kadınla evlenmede, boşamada sınır ve sorumluluk yoktu. İstedikleri gibi hareket ederlerdi. Tek kadınla evli olmak miskinlikti. &Uuml;vey anneler ev eşyası gibi miras olarak &ouml;len erkeğin oğluna kalıyordu. Kabilesi, ailesi kalabalık ve g&uuml;&ccedil;l&uuml; olmayanların mal varlığı elden ele ge&ccedil;er, bug&uuml;n zengin olanlar yarın fakirliğe d&uuml;şer, bug&uuml;n &ouml;zg&uuml;r olanlar yarın esir olarak erkek, kadın hayvan gibi satılırdı. Sayıları &ccedil;ok, onları beslemeye g&uuml;c&uuml;m&uuml;z yok&rdquo; diye genellikle kız &ccedil;ocukları, bazen da erkek &ccedil;ocukları babaları tarafından diri diri g&ouml;m&uuml;lerek &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;rlerdi .<br /> 1-&nbsp;Kadınlar diledikleri kadar erkekle g&ouml;r&uuml;şebilirlerdi, bazı kadınlar evlerinin damlarına bayraklar asarlardı. Dilerse ayda beş y&uuml;z erkekle g&ouml;r&uuml;ş&uuml;r, &ccedil;ocuk doğarsa istediği kişiyi baba olarak g&ouml;sterirdi.<br /> 2-&nbsp;Bir&ccedil;ok aileler, kız &ccedil;ocukları olur olmaz onları diri diri toprağa g&ouml;merlerdi. K&ouml;leleri kırba&ccedil; altında &ouml;ld&uuml;renler hi&ccedil;bir ceza ile karşılaşmazlardı. Halk ağır faizler altında ezilirdir. Kan i&ccedil;mek, &ouml;l&uuml; eti yemek olağan hale gelmişti.<br /> 3-&nbsp;Sayılı aileler dışında halkın &ccedil;oğu ahl&acirc;kın ne olduğunu bilmezdi.&nbsp;  </p>
<p> İlhan Arsel&nbsp; eserinin devamında şunları kaydetmiştir:<br /> &ldquo;Hicri 988 ila 1298 yılları arasında bu padişahlar tarafından yayınlanan emirn&acirc;meler ibretle okunmaya değer: hemen hepsinde kadınların feracelerinde değişiklik yapılması, ince ferace giyilmemesi, yasağa aykırı ferace diken terzilerin derhal d&uuml;kkanlarının kapısının &ouml;n&uuml;nde ipe &ccedil;ekilmeleri; hi&ccedil;bir şekilde mesire yerine gitmemeleri, haftada d&ouml;rt defadan fazla sokağa &ccedil;ıkmamaları, sokağa &ccedil;ıktıklarında hi&ccedil;bir erkekle (velev ki, babaları ya da oğulları olsun) yan yana y&uuml;r&uuml;memeleri, arabaya binmemeleri, belirli meydanlarda dolaşmamaları, ezan saatinden sonra sokakta kalmamaları emredilmiş ve aksine davrananların cezalandırılacakları il&acirc;n edilmiştir &rdquo;<br /> Prf. Dr. Yaşar Nuri &Ouml;zt&uuml;rk&nbsp; &rdquo;İsl&acirc;m Nasıl Yozlaştırıldı&rdquo; adlı eserinde: &ldquo;Kadını hayatın dışına iten, onu zihinsel ve ruhsal bunalımların tutsağı haline getiren haremlik-sel&acirc;mlık uygulaması eski bir arap &ouml;rf&uuml;d&uuml;r. Biz bunun bir Emevi uygulaması olduğunu &ccedil;ok iyi bilmekteyiz. T&uuml;rklerde bunun tam tersi vardır. Ne yazık ki, hil&acirc;fet denen saltanat siyasetinin Yavuz Selim tarafından Osmanlı Devleti&rsquo;ne taşınmasından sonra,&nbsp; İsl&acirc;m&rsquo;ın en g&uuml;zel yorumu olan &ldquo;T&uuml;rkmen &ldquo;Yorumu&rdquo; Arabizmin g&uuml;d&uuml;m&uuml;ne girdi ve bir&ccedil;ok Emevi t&ouml;resi &ldquo;İsl&acirc;m&rdquo; adı altında i&ccedil;imize sokuldu. Bunlardan biri de haremlik-sel&acirc;mlık denen uygulamadır.<br /> Şu bir ger&ccedil;ek ki, İsl&acirc;m vahiyleri i&ccedil;inde kadın sesinin haram olduğuna ilişkin bir işaret bile yoktur. Bu temelinden uydurma bir yasaktır. D&ouml;rt mezheb fıkhını anlatan eserinde Abdurrahman el-Ceziri (&ouml;lm. 1941) ş&ouml;yle diyor: &ldquo;D&ouml;rt mezhebin kabul&uuml;ne g&ouml;re kadın sesi, avret, yani yasak değildir. Ancak fitneden korkulduğundan haram il&acirc;n edilmiştir. Kadının sesinin haramlığı bir yana, kadınların imam bile olabilecekleri, peygamberimizin uygulamaları ile sabittir. Hem de bu imamlık, kadının kadına değil, kadının erkek ve kadına birlikte imamlığıdır. &rdquo; <br /> &nbsp;Prf. Dr. Yaşar Nuri &Ouml;zt&uuml;rk &ldquo;Asrı Saadetin B&uuml;y&uuml;k Kadınları&rdquo; adlı eserinde Bedir Savaşına katılmak isteyen &Uuml;mm&uuml; Varaka&rsquo;ya Hz. Muhammed şu cevabı verir: &ldquo;Sen evine git, ev halkına evine gelenlere imamlık et, namaz kıldır. Şunu bil ki, Allah sana şehitliği nasip edecektir. &rdquo;<br /> &nbsp;&ldquo;İşin doğrusu şudur ki, kadınla erkeğin tokalaşmasını yasaklayan ne bir &acirc;yet vardır, hatta ne de uydurma bir hadis. Bunun tam tersine şu g&ouml;r&uuml;ş birliği vardır: tesett&uuml;rde serbest olan yerlere dokunulması da serbesttir. &rdquo;&nbsp; <br /> &ldquo;&Ouml;ncelikle şunu ifade etmeliyiz: geleneksel fıkhın kabulleri esas alındığında kadının &ouml;rt&uuml;nmesine bir de &ldquo;din emri&rdquo; olarak g&ouml;rmek m&uuml;mk&uuml;n değildir. Bu kabullerden yola &ccedil;ıktığımızda &ouml;rt&uuml;nme, sosyal konum belirleyici bir &ouml;rf olur. &rdquo; <br /> &ldquo;Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ın &ouml;rt&uuml;nme emri abdest organlarını, o arada başı i&ccedil;ermemektedir. Başın &ouml;rt&uuml;lmesi bir sosyal durum g&ouml;stergesidir, bir din buyruğu değil &rdquo; <br /> &ldquo;Nur Suresi 31&rsquo;deki emir kipi, başa ilişkin bir emir değil, g&ouml;ğse ilişkin bir emirdir. Yani mutlak emir, g&ouml;ğs&uuml;n kapatılmasına y&ouml;neliktir. Başın &ouml;rt&uuml;lmesine değil &rdquo;. <br /> &ldquo;O &acirc;yetten a&ccedil;ık&ccedil;a &ccedil;ıkan tek emir, g&ouml;ğ&uuml;slerin, &ouml;zellikle g&ouml;ğse takılmış bulunan s&uuml;s takılarının kapatılmasıdır. &Acirc;yette ge&ccedil;en &ldquo;z&icirc;net: s&uuml;s&rdquo; t&acirc;birinin kadının v&uuml;cudu olarak değerlendirilip el ve y&uuml;z dışında, bazı kabullere g&ouml;re y&uuml;z de dahildir, t&uuml;m v&uuml;cuttur &ldquo;avret&rdquo; olduğunu ve kapatılması gerektiğini s&ouml;ylemek inandırıcı değildir. Kadının v&uuml;cudunun &ldquo;z&icirc;net&rdquo;&nbsp; olarak d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lmesine dayanak olacak hi&ccedil;bir Kur&rsquo;&acirc;n &acirc;yeti yoktur &rdquo;. Aynı eserde nik&acirc;h konusunda ise şu s&ouml;zler bulunmaktadır:<br /> &rdquo;&Ouml;zetlersek: nik&acirc;h bir akittir, t&uuml;m diğer akitler gibi v&uuml;cud bulma ve sona erme şartları kamu otoritesi tarafından d&uuml;zenlenir. Kamu otoritesi nik&acirc;h kıyma ve bunu tescil etme yetkisini kime vermişse nik&acirc;h onun tarafından kıyıldığı taktirde ge&ccedil;erli olur. Tescil edilmeyen bir nik&acirc;h, tarafların, &ouml;zellikle kadının haklarını savunulur h&acirc;le getiremez. O halde b&ouml;yle bir nik&acirc;h din a&ccedil;ısından bakıldığında ancak Şi&icirc; fıkhındaki mut&rsquo;a nik&acirc;hı olur &rdquo;. <br /> &ldquo;Fıkıh a&ccedil;ısından bakıldığında &ldquo;dini nik&acirc;h-imam nik&acirc;hı&rdquo; adı altında ikinci bir nik&acirc;ha ihtiya&ccedil; yoktur. Nik&acirc;h akti, devletin yetki verdiği kişi tarafından tescil edildiği anda iş bitmiş olur. İsl&acirc;m&rsquo;ın bunun ardından ikinci bir nik&acirc;h istemesi s&ouml;z konusu değildir &rdquo;<br /> İbrahim Bahadır eserinde; &ldquo;&Ouml;zellikle dini yaşayışta kadınlara ilişkin yasaklama &ouml;rneklerine pek rastlanmamakta, aksine peygamber d&ouml;neminde kadınlar namaz vakitlerinde mescide gidip, erkeklerle birlikte ib&acirc;det edebiliyorlardı. Aynı d&ouml;nemde kadınların sabah namazını Resulullah ile kıldıkları, daha sonra &ouml;rt&uuml;lerine sarınarak evlerine gittikleri s&ouml;ylenir &rdquo;<br /> &ldquo;Bu d&ouml;nemde Hz. Peygamber kadınların mescide gitmesine engel olunmamasını emreder. Hatta gece namazları i&ccedil;in bile kadınlara izin verilmesini s&ouml;yler&rdquo;&nbsp; <br /> &ldquo;Daha da ilgin&ccedil; olanı Hz. Peygamber d&ouml;neminde Mescid-i Nebevi&rsquo;nin kapısında kadınlarla erkeklerin beraberce abdest aldıkları rivayet edilir. Bu durum Hz. &Ouml;mer d&ouml;nemine kadar s&uuml;rm&uuml;ş olup, hatta bu d&ouml;nemdeki rivayetlere g&ouml;re kadınlarla erkekler aynı kabın i&ccedil;ine ellerini sokup abdest almaktadırlar. <br /> &ldquo;Her d&uuml;ş&uuml;ncenin tarihsel gelişiminde olduğu gibi İsl&acirc;miyet i&ccedil;inde de başlangı&ccedil;ta kabul edilen, ya da var olan uygulamaların daha sonra değiştiği, git gide bu a&ccedil;ılan yolun daha sonra ana merkez d&uuml;ş&uuml;nceden uzaklaştığı, tarihsel ger&ccedil;ektir. Bu genel kural kadın hakları konusunda da, benzer bir g&ouml;r&uuml;n&uuml;m sağlamıştır. Kadının İsl&acirc;miyet i&ccedil;indeki konumu tarihsel s&uuml;re&ccedil; i&ccedil;erisinde olumsuz bir seyir izlemiştir. <br /> Peygamber d&ouml;neminde kadınlara y&ouml;nelik bazı uygulamalar Hz. &Ouml;mer d&ouml;nemine kadar devam etmiştir. Kadınlara y&ouml;nelik ilk keskin yasak&ccedil;ı uygulamaların Hz. &Ouml;mer tarafından konduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. İsl&acirc;miyet&rsquo;in kadınlara y&ouml;nelik olumsuz tavrı konusunda Hz. &Ouml;mer d&ouml;nemini bir kırılma d&ouml;nemi olarak tanımlamak daha uygundur. Hz. &Ouml;mer bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki; Hz. Peygamber&rsquo;in m&uuml;saade ettiği kimi uygulamaları ve serbestiyi bile kadınların elinde almıştır.&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> İlk kısıtlamalar ib&acirc;dethanelerden kadınları uzaklaştırmakla başlamıştır. İsl&acirc;m toplumlarında kadın ve erkeğin bir araya geldiği yerler ib&acirc;dethanelerdi.&nbsp; Daha sonra kadınlar bazı sınırlamalarla karşılaşmışlardır. Hz. &Ouml;mer&rsquo;in bu konudaki bir başka uygulaması ise, kadınlara mescitlerde ayrı bir kapı tahsis etmesidir. Hz. &Ouml;mer bu kapıdan erkeklerin girmesi yasaklar. Hz. Peygamber d&ouml;neminde erkeklerin arka saflarında ib&acirc;det eden kadınlara daha sonraki d&ouml;nemlerde hareketlerine dikkat etmedikleri gerek&ccedil;esi ile bazı sınırlamalar gelir. Daha &ouml;nce mescitlerde kadın ve erkeğin namazdan &ouml;nce ve sonra birbirleri ile konuştukları bilinmektedir. Hz. &Ouml;mer, bir defasında bu sohbetler uzayınca kadınları mescitten kovar. &rdquo; <br /> &ldquo;Hz. &Ouml;mer&rsquo;in kadınlara y&ouml;nelik yasak&ccedil;ı uygulamaları peygamber d&ouml;nemi ile olduk&ccedil;a &ccedil;elişen bir g&ouml;r&uuml;n&uuml;m arz etmektedir. Hz. &Ouml;mer&rsquo;in bu uygulamaları daha sonraki S&uuml;nni İsl&acirc;m geleneği i&ccedil;in referans kabul edilip, kadınlara y&ouml;nelik daha k&ouml;t&uuml; ve fıkıh yorumları yapılmıştır. Bu durum s&uuml;re&ccedil; i&ccedil;erisinde o denli abartılmıştır ki, peygamberin &ouml;l&uuml;m&uuml;nden &uuml;&ccedil; y&uuml;z yıl sonra peygamberin fikirlerinin tersine kimi uygulamalar dinin bir par&ccedil;ası haline getirilmiştir. &rdquo;&nbsp; <br /> &ldquo;Kimi &acirc;limler, Allah&rsquo;ın yalnızca erkekleri peygamber olarak g&ouml;nderdiğini savunurken, bazıları da Meryem&rsquo;in peygamber olarak nitelendirilebileceğini s&ouml;ylerler. Kurtubi bu konuda daha kesin konuşup Meryem&rsquo;in peygamber olduğunu s&ouml;yler. İbn-i Hacer el-Es&rsquo;&acirc;riye İsnadan kadınlar arasında bazı peygamberlerin bulunduğunu ileri s&uuml;rmektedir.&nbsp; &ldquo;<br /> &nbsp;&ldquo;Hil&acirc;fet ve imamet s&ouml;z konusu olunca, Eş&rsquo;&acirc;ri &acirc;limleri kadının da, peygamber olacağına ilişkin fikir belirtmişlerdir. Hz. Musa&rsquo;nın annesi ve Hz. Meryem&rsquo;in Tanrı ile konuştuğundan dolayı peygamber olacağını s&ouml;ylerken; Maturudi &acirc;limleri ise, peygamber olmak i&ccedil;in, erkek olmayı şart koşmuş, kadından peygamber olamayacağını s&ouml;ylemiştir. &rdquo;<br /> &ldquo;Buna karşın tasavvuf kadına &ouml;b&uuml;r İsl&acirc;mi ilimlere ve akımlara mensup ulemadan daha olumlu bakmış. İlk Sufilerin kadından veliye, ya da m&uuml;rşide olmaz dedikleri g&ouml;r&uuml;lmediği gibi, tam tersine tasavvufa y&ouml;nelmiş VII.-IX. Y&uuml;zyıllar arasında bir&ccedil;ok kadın ermişe rastlanır. Hatta Z&uuml;nnun, Beyazıd Bistami, Şibli gibi mutasavvıflar kadınlardan feyiz almış olup, Beyazıd Bestami, benim pirim bir kadındır diyecek kadar onları y&uuml;celtmiştir. <br /> &ldquo;İlk d&ouml;nem hareketlerinde sadece kadın erkek karışık sohbeti değil, kimi ib&acirc;detleri de, birlikte yapmasına engel yoktu. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; tevhit halinde ve makamında olan Sufi ikilikten ve &ccedil;okluktan kurtulur, vahdet denilen birliğin sırrına erer, bu durumda her şeyi bir g&ouml;ren Sufi erkek-dişi ayrımı yapamaz. B&ouml;yle bir ayrım yaptığında tevhit halinde olamaz. &lsquo;Tevhit halinde sen ben bile yok iken, kadın erkek ayrımı nasıl s&ouml;z konusu olabilir?&rsquo; d&uuml;ş&uuml;ncesi kadınlarla ib&acirc;dette birlikte olunmasında en b&uuml;y&uuml;k gerek&ccedil;e olmuştur &rdquo;<br /> &ldquo;Kadından veli olup olamayacağı konusunda mutasavvıflar olumlu cevap vermişlerdir. Burada &ouml;rnek g&ouml;sterilen isim Hz. Muhammed&rsquo;in kızı Fatma olmuştur. Mutasavvıflarca Hz. Fatma nazarında kadınlar birer ermiş veliye oldukları kabul edilmiştir. İbn-i R&uuml;şd, Ebu Sevr ve Teberi gibi m&uuml;ctehidlerin kadının imam olmasını mutlak surette caiz g&ouml;rd&uuml;kleri kaydedilir. &rdquo;<br /> &ldquo;Emevi halifesi Abd&uuml;lmelik b. Mervan zamanında yaşayan Şebib b. Yezid b. Ebi Nuaym&rsquo;ın kadının halife olabileceğini s&ouml;ylediği rivayet edilir. İmam Malik, et-Tabari, İmam Azam ve diğer mezheb imamlarının kadının, valilik, komutanlık ve kadılık yapabileceğine cevaz verdikleri kaydedilmektedir.&nbsp; &ldquo;<br /> &nbsp;&nbsp; Celal Nuri &rdquo; Eski Avrupa&rsquo;da kadın hayvan gibi, eşya gibi, bir mal sayılmıştır&rdquo;.&nbsp;&nbsp; Proudhan &ldquo;Kadın, insan ile hayvan arasındaki birleştirici noktadır&rdquo; derken Filozof Schpenhauer de &ldquo;Kadın dayak yemek, g&uuml;zel beslenmek ve hapsedilmek i&ccedil;in yaratılmış bir hayvandan başka bir şey midir? Kadının sa&ccedil;ı uzun, aklı kısadır, demektedir.<br /> &nbsp;&ldquo;Kur&rsquo;&acirc;n-ı Kerim&rsquo;de, Nis&acirc; &ldquo;Kadınlar&rdquo; Suresi ile bu problemlere el konmuş ve kadınların toplum i&ccedil;inde yeri y&uuml;kseltilmişti. Kadına o derece haklar tanınmıştı ki, yirminci y&uuml;zyılın başlarında bazı uygar Avrupa memleketlerinde bile kadına b&ouml;ylesine bir hak tanınmamış idi&ldquo;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hıristiyanlık, evlenmeyi &ldquo;zorunluluk ile yapılan bir fenalık&rdquo; olarak yorumlar.&nbsp; Yani insanlar &ccedil;oğalmak i&ccedil;in mecburi yaptıkları iğren&ccedil; ve aşağılık olarak kabul edilen bir birleşme olarak g&ouml;r&uuml;l&uuml;r.&nbsp; Eski Roma&rsquo;da aşırıya giden cinselliklere tepki olarak keşişlik -ruhbaniyet getirilmiş, fakat bunda da, &ccedil;ok aşırıya gidilmiştir. Hıristiyanlık kadını &ldquo;fena&rdquo; g&ouml;rm&uuml;ş, insanın fel&acirc;ketine sebep bilmiştir. Hıristiyanlık her bakımdan kadını murdar kabul etmiştir. Hazreti Havva &ouml;yk&uuml;s&uuml;ne bağlayarak daima &ldquo;aldatıcı&rdquo;&nbsp; ve erkek i&ccedil;in k&ouml;t&uuml;l&uuml;k kaynağı saymıştır. Kadın pek &ccedil;ok toplumda hep erkeği baştan &ccedil;ıkaran, tahrik unsuru olan, varlık olarak g&ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;r.&nbsp;&nbsp; Papa 7. Greguvar da rahiplerin evlenmemesi kaidesini koymakla Hıristiyanları kadından nefret ettirmiş ve soğutmuştur.&nbsp;  </p>
<p> &nbsp;BEKT&Acirc;Ş&Icirc;LİK&rsquo;TE KADIN ANLAYIŞI: <br /> Kur&rsquo;an-ı Kerim&rsquo;in Bakara suresinin 187. ayetinde &ldquo;Onlar sizin i&ccedil;in eştir, siz de onlar i&ccedil;in eşsiniz&rdquo; denilmektedir.&nbsp; Kadın Alevi-Bekt&acirc;ş&icirc; inancında asla bir eğlence aracı değil, aksine saygı duyulacak mukaddes bir varlıktır. Feylesof Rıza Tevfik bakın ne s&ouml;ylemiş.  </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp;Gel derviş, beri gel yabana gitme<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;Her ne arar isen inan sendedir<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;Nefsine b&icirc;h&ucirc;de eziyyet etme<br /> K&acirc;be&rsquo;yse maksudun, Rahman sendedir.  </p>
<p> Gir g&ouml;n&uuml;l şehrine dolaş bir kere,<br /> Kıyas et ne imiş g&uuml;neşle zerre.<br /> Yalnız sen kadirsin hayır ile şerre<br /> Şerre m&acirc;il isen şeytan sendedir.  </p>
<p> Gayriden arayıp derdine &ccedil;&acirc;re <br /> Ne varlık verirsin m&ucirc;r ile m&acirc;re?<br /> Cennetten &ccedil;ıktınsa, be hey &acirc;v&acirc;re<br /> Havva&rsquo;yı aldatan yılan sendedir.  </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Diyerek şeytani d&uuml;ş&uuml;nceleri de, insani d&uuml;ş&uuml;nceleri de, insanın kendisinin oluşturduğunu anlatmaya &ccedil;alışır. Kadını istediğiniz kadar &ouml;rt&uuml;n, eğer erkeğin tahrik olma fikri bilin&ccedil;altında varsa tahrik olur. Fakat bir kadınında kendi teşhir edecek boyutta a&ccedil;ık giyinmemesi gerekir. Burada su&ccedil; kadının varlığında değildir. Dolayısı ile kadın şeytan değildir, aksine mukaddes bir varlıktır. Onu kutsallıktan alıkoyan şey, bizim şeytanca olan d&uuml;ş&uuml;ncelerimizdir.&nbsp; Ne Arap toplumundaki gibi &ldquo;tal&acirc;k-ı sel&acirc;se&rdquo;&nbsp; (erkeğin &uuml;&ccedil; sefer &ldquo;boş ol&rdquo; demesi) s&ouml;z konusudur, ne de İranlı&rsquo;ların yaptığı gibi Mut&rsquo;a nik&acirc;hı vardır.<br /> &nbsp;&nbsp;Hi&ccedil;bir inancı toplumun gelenek, yaşayış tarzlarından ayrı d&uuml;ş&uuml;nmek m&uuml;mk&uuml;n değildir. Bu nedenle İsl&acirc;m&rsquo;ın yorumlanışı ve g&uuml;nl&uuml;k hayatta uygulanışı her topluma g&ouml;re farklılıklar arz eder. Do&ccedil;. Dr. Bedri Noyan Dedebaba bu konu ile ilgili şunları s&ouml;ylemektedir: <br /> &ldquo;Bekt&acirc;ş&icirc;lik&rsquo;te de en &ouml;nemli karakter temiz huy ve konukseverliktir. Evine gelen konuğu Hz. Al&icirc;&rsquo;nin kendisi imiş gibi sayan, &ldquo;Mihman Al&icirc;&rsquo;dir&rdquo; ve &ldquo;Sofra Al&icirc;&rsquo;nin&rdquo; diyen Bekt&acirc;ş&icirc; kadınında bu nitelikler, bir gelenek olarak, mevcuttur ve kadın erkekle eşit haklara m&acirc;liktir.&rdquo; <br /> &nbsp;&ldquo;C&acirc;hiliyet devri Arapları kız &ccedil;ocuklarına hi&ccedil; değer vermez, doğar doğmaz diri diri kuma g&ouml;merek &ouml;ld&uuml;r&uuml;rlerdi. Arap&rsquo;ta, Acem&rsquo;de, Yunan&rsquo;da kadın mal gibi alınıp satılırdı. Kur&rsquo;an-ı Ker&icirc;m 4. Nisa &ldquo;Kadınlar&rdquo; Suresi &acirc;yet: 33, 34 de iyi kadının itaatli olması serkeşlik ederse &ouml;ğ&uuml;t edilmesi, s&ouml;z dinlemezse yanına gidilmemesi, s&ouml;z dinleyen kadına zul&uuml;m edilmemesi, kaydedilmektedir. Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ın erkekleri kadından &uuml;st&uuml;n sayan bu &acirc;yetinde ge&ccedil;en &ldquo;Ric&acirc;l:Erkekler&rdquo; Bekt&acirc;ş&icirc;likte &ldquo;Erler erlik mertebesine ulaşmış olanlar&rdquo; anlamına alınmış olup, kadınlardan da, bu mertebeye varanlar erkeklerle bir g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. B&ouml;ylece ric&acirc;l mertebesinde, erler katında sayılan kadınlar da vardır. &Acirc;yetteki &ldquo;Kadınlar&rdquo; s&ouml;z&uuml; de &ldquo;erlik makamına erememiş olanlar&rdquo; diye kabul edilir&rdquo; <br /> &nbsp; &ldquo;Tarih Konuşuyor&rdquo; adlı derginin Haziran 1964&rsquo;te &ccedil;ıkan cilt 1 sayı 5 sayfa 389&rsquo;da şu s&ouml;zler ilgin&ccedil;tir. &ldquo;Ben Ebulgazi Bahadır Han, bu g&uuml;n&uuml;n T&uuml;rk kuşağına derim ki: T&uuml;rk&rsquo;te kadın erkekten değerlidir, otağın asıl sahibi KADIN&rsquo;dır. Analarımız, kızlarımız, karılarımız, Tanrı&rsquo;nın erkeklere erlik (olgunluk) yolundaki armağanı olan kadınlarıdır.&nbsp; Babam Yadig&acirc;r Han anlatırdı ki, onun &ccedil;ocukluğunda kadın &ouml;nden gider aş&rsquo;a (yemeğe) &ouml;nce o el atar, miras kız &ccedil;ocuğa kalırmış. Daha sonra k&ouml;r olası Rus ve Arap d&uuml;ş&uuml;nceleri iki yanlı gelmişler, bize olmayan nice nice duygular getirip i&ccedil;imize salmışlar&rdquo;&nbsp; denilmektedir. Aşağıdaki d&ouml;rtl&uuml;k Hacı Bekt&acirc;ş Veli&rsquo;nin ve Bekt&acirc;ş&icirc;liğin kadına bakış a&ccedil;ısını &ccedil;ok g&uuml;zel izah ettiği kanaatindeyim.  </p>
<p> Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde<br /> Hakk&rsquo;ın yarattığı her şey yerli yerinde<br /> Bizim nazarımızda erkek kadın farkı yok<br /> Eksiklik noksanlık senin g&ouml;r&uuml;şlerinde  </p>
<p> Hacı Bekt&acirc;ş Vel&icirc;&rsquo;nin fikirlerini onun yaşamından, eserlerindeki menkıbe ve s&ouml;zlerinden anlamaktayız. Bunlara Vel&acirc;yet-N&acirc;me&rsquo;den birka&ccedil; &ouml;rnek vermek gerekirse:<br /> &ldquo;H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bekt&acirc;ş Vel&icirc;, Rum &uuml;lkesine yaklaşınca m&acirc;na &acirc;leminden Rum erenlerine,<br /> -&ldquo;Essel&acirc;m&uuml; aleyk&uuml;m Rum&rsquo;daki erenler ve kardeşler&ldquo; diye sel&acirc;m verdi. Bu sırada Rum &uuml;lkesinde, elli yedi bin Rum ereni sohbette meclisteydi. Rum g&ouml;zc&uuml;s&uuml; de, Karaca Ahmed&rsquo;di. H&uuml;nk&acirc;r&rsquo;ın sel&acirc;m verdiği, Fatıma Bacı&rsquo;ya mal&ucirc;m oldu. Bu kadın Sivrihisar&rsquo;da Seyyid Nureddin&rsquo;in kızıydı, hen&uuml;z evlenmemişti, meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmed de, Seyyid Nureddin&rsquo;in m&uuml;ridiydi. Fatıma Bacı ayağa kalkıp H&uuml;nk&acirc;r&rsquo;ın bulunduğu tarafa d&ouml;nd&uuml;, elini g&ouml;ğs&uuml;ne koydu, &uuml;&ccedil; kere<br /> &ldquo;Aleyk&uuml;msel&acirc;m&rdquo; dedi, yerine oturdu&ldquo; <br /> Bu menkıbeden ş&ouml;yle bir ders &ccedil;ıkartılması gerekir: Olgunluk, eski dildeki anlamı ile erlik, erkeklik veya dişilikte değil, kişiliktedir. Arap toplumların Cahiliyye D&ouml;neminden kalma alışkanlıkları gereği, kadın n&acirc;kıs, eksik yaratılışlı, tahrik unsuru değil, aksine erkeğin tamamlayıcısı, b&uuml;t&uuml;n insanlar gibi m&uuml;kemmel olma &ouml;zelliğini potansiyel olarak kendinde bulunduran varlıktır. Kadın erkeğin namusu, yani il&acirc;hi l&uuml;tfudur.<br /> Aynı inan&ccedil; sisteminin devamından olan 20. Y&uuml;zyıl Bekt&acirc;ş&icirc;lerinden K&uuml;nci&rsquo;nin aşağıdaki nutku g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de, ge&ccedil;erliliğini korumaktadır.<br /> Bekt&acirc;ş&icirc; kimsenin malını &ccedil;alamaz<br /> İbadet etmek&ccedil;&uuml;n tenbel kalamaz<br /> Bir kadın &uuml;st&uuml;ne bir daha alamaz<br /> Boşamaz olduk&ccedil;a zevcesi sağ  </p>
<p> &Acirc;rifler n&acirc;m&ucirc;s u ırzın veremez<br /> Tesett&uuml;r ne demek aklı eremez<br /> İnsan du&acirc; ile rızkın yeremez<br /> Edeb i&ccedil;inde var her şeye mesağ <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;  </p>
<p> Sonu&ccedil;: <br /> &nbsp;Bekt&acirc;ş&icirc;lik a&ccedil;ısından kadın Allah&rsquo;ın kişiye lutfu,&nbsp; İrade-i İl&acirc;hiye&rsquo;nin tecellisidir. O&rsquo;na ihanet Allah&rsquo;a ihanettir. Ahde vefasızlığın ne kadar k&ouml;t&uuml; olduğunu Kur&rsquo;&acirc;n-ı Kerim pek &ccedil;ok &acirc;yetinde bildirmiştir.&nbsp; Evin direğidir, erkeğin karısı değil, eşidir. Erkeğin tamamlayıcısı, yani olgunlaşmasına vesile olandır.&nbsp; Bekt&acirc;ş&icirc;lik, T&uuml;rk tarikati olduğu i&ccedil;in İsl&acirc;m&rsquo;ın y&uuml;ce değerleri ile T&uuml;rkl&uuml;ğ&uuml;n saygıdeğer geleneklerinin bir sentezidir. T&uuml;rkler İsl&acirc;m &ouml;ncesinde de, zaten kadına bakış a&ccedil;ısından Bekt&acirc;ş&icirc; gibi yaşıyorlardı. Bekt&acirc;ş&icirc;liğin kabul&uuml; kadını toplum i&ccedil;indeki yerinden aşağı indirmediği gibi, &uuml;ste &ccedil;ıkartmıştır. Bir Bekt&acirc;ş&icirc; eri, yatmadan &ouml;nce eşinin eline niy&acirc;z eder, eşi de erinin eline niy&acirc;z eder. Bu eşine olan saygının &ccedil;ok ufak bir &ouml;rneğidir.  </p>
<p> İstanbul, Kadık&ouml;y <br /> 24 Temmuz 2007  </p>
<p> KAYNAKLAR:  </p>
<p> 1-&nbsp;Arsel,&nbsp; İlhan, (1989), Şeriat ve Kadın,&nbsp; 3. baskı, İstanbul <br /> 2-&nbsp;Noyan, Bedri (1987), Bekt&acirc;ş&icirc;lik Alevilik Nedir?,&nbsp; Ankara 2. baskı<br /> 3-&nbsp;&Ouml;zt&uuml;rk, Yaşar Nuri, (2000), İsl&acirc;m Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Yayınları İstanbul 3. baskı<br /> 4-&nbsp;Hızarcı, Suat (1953), Dede Korkut Kitabı- Kit&acirc;b-ı Dede Korkut Al&acirc; Lis&acirc;n-ı T&acirc;ife-i Oğuz&acirc;n, Varlık Yayınevi <br /> 5-&nbsp;Karadut, Ahmet (1991), Hz. Muhammed Ni&ccedil;in &Ccedil;ok Evlendi, Diyanet İşleri Başkanlığı Ankara <br /> 6-&nbsp;Ahmed, L&uuml;tfullah (1989), Hazret-i Muhammed&rsquo;in Hayatı ve Kurduğu Dinin Esasları, İstanbul Maarif Kitaphanesi <br /> 7-&nbsp;G&ouml;lpınarlı, Abd&uuml;lb&acirc;ki, (1990), Vil&acirc;yetn&acirc;me Men&acirc;kıb-ı H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bekt&acirc;ş Vel&icirc;,&nbsp; İnkıl&acirc;p Kitabevi&nbsp; <br /> 8-&nbsp; Koca, Turgut, (1990), Bekt&acirc;ş&icirc;, Alev&icirc; Şairleri Ve Nefesleri, İstanbul Maarif Kitaphanesi Ve Matbaası<br /> 9-&nbsp;B&ouml;l&uuml;kbaşı, Rıza Tevfik, (1949), Serab-ı &Ouml;mr&uuml;m, Kenan Matbaası, İstanbul<br /> 10-&nbsp;Bahadır, İbrahim (2005), Kadın Dervişler, Su Yayınları İstanbul 1. baskı<br /> 11-&nbsp;&Ouml;zt&uuml;rk, Yaşar Nuri (1990), Asrı Saadetin B&uuml;y&uuml;k Kadınları, Yeni Boyut Yayınları&nbsp; İstanbul 3. baskı<br /> &nbsp;  </p>
<p> &nbsp; </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/bektasilikte-tarihsel-seyir-icinde-kadina-bakisin-dayanaklari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>BİR KİMLİK OLARAK BALKAN BEKTAŞİLİĞİNİN AYRIŞIM SÜRECİ</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/bir-kimlik-olarak-balkan-bektasiliginin-ayrisim-sureci/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/bir-kimlik-olarak-balkan-bektasiliginin-ayrisim-sureci/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 04 Jan 2008 12:59:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[TRAKYA VE BALKANLARDA BEKTAŞİLİK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/byr-kymlyk-olarak-balkan-bektathylydynyn-ayrithim-surecy/</guid>
				<description><![CDATA[BİR KİMLİK OLARAK BALKAN BEKTAŞİLİĞİNİN AYRIŞIM S&#220;RECİ A.Yılmaz Soyyer &#214;ZET &#160;&#160;&#160; Bektaşilik, Sel&#231;uklu ve Osmanlı Devletleri s&#252;recinde oluşmuş bir alt kimlik olarak karşımıza &#231;ıkmaktadır. 1826 yılında Bektaşi tekkeleri II.Mahmud tarafından kapatılınca, Bektaşilik i&#231;erisinde başlangıcı bilinmeyen d&#246;nemlere dayanan bir b&#246;l&#252;nme meydana gelmiştir. Bu s&#252;re&#231;te &#8220;&#199;elebiler&#8221; ve &#8220;Babagan&#8221; şeklinde iki kola ayrılan Bektaşilik, gizli de olsa varlığını ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> BİR KİMLİK OLARAK BALKAN BEKTAŞİLİĞİNİN AYRIŞIM S&Uuml;RECİ</p>
<p> A.Yılmaz Soyyer </p>
<p> &Ouml;ZET<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşilik, Sel&ccedil;uklu ve Osmanlı Devletleri s&uuml;recinde oluşmuş bir alt kimlik olarak karşımıza &ccedil;ıkmaktadır. 1826 yılında Bektaşi tekkeleri II.Mahmud tarafından kapatılınca, Bektaşilik i&ccedil;erisinde başlangıcı bilinmeyen d&ouml;nemlere dayanan bir b&ouml;l&uuml;nme meydana gelmiştir. Bu s&uuml;re&ccedil;te &ldquo;&Ccedil;elebiler&rdquo; ve &ldquo;Babagan&rdquo; şeklinde iki kola ayrılan Bektaşilik, gizli de olsa varlığını s&uuml;rd&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r. Bağlılarının &ouml;nemli bir kısmı Arnavut Bektaşilerden oluşan Babagan kolu İstanbul, Trakya ve Balkanlarda yaygın halde bulunmaktadır. 1925 yılında T&uuml;rkiye&rsquo;de b&uuml;t&uuml;n tekkelerin kapatılmasıyla birlikte, Balkanlarda yaşayan Bektaşiler bir kimlik ayrışımına gitmişlerdir. T&uuml;rkiye, dolayısıyla Hacı Bektaş Veli ile tarihsel bağlarını reddetmemekle birlikte, kendi i&ccedil;erisinde yapılanmış ve kurumsallaşmış bir &ldquo;Balkan Bektaşiliği&rdquo; oluşmuştur. Balkan Bektaşiliği, Arnavut Bektaşiliği adlandırmasıyla da karşımıza &ccedil;ıkmaktadır. Bu kimliğin yerleşmesinde, Bektaşi liderliği olarak bilinen &ldquo;dedebabalık&rdquo; makamının temsilcisi Salih Niyazi Dedebaba&rsquo;nın tekkelerin kapatılmasıyla Arnavutluğa g&ouml;&ccedil;mesi &ouml;nemli rol oynamıştır. Bug&uuml;n T&uuml;rkiye&rsquo;deki Babagan Bektaşiler i&ccedil;in &ldquo;T&uuml;rk Bektaşiler&rdquo;, Arnavutluk ve Makedonya&rsquo;daki Bektaşiler i&ccedil;in &ldquo;Balkan Bektaşileri&rdquo; ya da &ldquo;Arnavut Bektaşiler&rdquo; tanımlaması kullanılmaktadır. Doğal olarak T&uuml;rk milliyet&ccedil;iliği ve Arnavut milliyet&ccedil;iliği, Bektaşiliğin Babagan kolunun bu iki dalında kuvvetle kendini g&ouml;stermektedir. T&uuml;rk milliyet&ccedil;iliği, T&uuml;rkiye&rsquo;deki Babagan Bektaşilerde, Arnavut milliyet&ccedil;iliği Balkanlardaki Babagan Bektaşilerde kimliklerinin en temel unsurlarından biri haline gelmiştir. </p>
<p> BİR KİMLİK OLARAK BALKAN BEKTAŞİLİĞİNİN AYRIŞIM S&Uuml;RECİ</p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1-AYRIŞIM S&Uuml;RECİNİN İLK D&Ouml;NEMİ (1826-1925)<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin etrafında toplanan k&uuml;tlelerin zamanla kurumlaşması sonucunda oluşmuş bir inan&ccedil; kaynaklı sosyal kurumdur. Oluşmaya başladığı 13 y&uuml;zyıldan kapatıldığı 19. y&uuml;zyıla kadar bu grup, &ldquo;Bektaşilik&rdquo; olarak var olmuş, yaşamış ve gelişmiştir. 1826 yılına kadar bir kimlik olarak tek bir Bektaşilikten s&ouml;z edilebilir. O da bir inan&ccedil; temelli sosyal grup olan Bektaşiliktir. Her ne kadar otorite paylaşımı bağlamında &ldquo;&Ccedil;elebiler&rdquo; ve &ldquo;M&uuml;cerred babalar&rdquo;ın yani evlenmeme yemini etmiş dervişlerin iktidar m&uuml;cadelesi yer yer Osmanlı arşiv belgelerine ve taliplere verilen &ldquo;icazetnamelere&rdquo; yansısa da bu durum, bir m&uuml;stakil &ldquo;kimlik&rdquo; ya da &ldquo;alt kimlik&rdquo; olarak değerlendirilemez. Belki Bektaşiliği İslamın bir &ldquo;alt kimliği&rdquo; olarak değerlendirmek m&uuml;mk&uuml;n olabilir. Yani Osmanlı Coğrafyasında hakim ideoloji ve inan&ccedil; sistemi olan İslamın &ldquo;medrese&rdquo; ve &ldquo;tekke&rdquo; şeklinde iki alt kimlik&ccedil;e temsil edildiği varsayıldığında, Bektaşilik bir tekke yapılanması olarak karşımıza &ccedil;ıkmaktadır.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşilik &ldquo;&Ccedil;elebiler&rdquo; yani Hacı Bektaş Veli soyundan geldiği varsayılan bir s&uuml;lale ve &ldquo;m&uuml;cerred dervişler&rdquo; yani Bektaşiliğe sonradan bir giriş t&ouml;reniyle dahil olmuş dervişlerden ibaret değildir. Bunların dışında &ldquo;m&uuml;teehhil dervişler&rdquo; denilen evli dervişler de vardır. Ama bu &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; t&uuml;r hem &ldquo;&Ccedil;elebiler&rdquo;in etrafında hem de &ldquo;m&uuml;cerred babalar&rdquo;ın etrafında k&uuml;melenmiş ve bir kimlik oluşturma bakımından herhangi bir etki sağlamamışlardır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşiliğin &ldquo;&Ccedil;elebiler&rdquo; ve &ldquo;Babagan&rdquo; yani &ldquo;m&uuml;cerred dervişler&rdquo; şeklinde iki kola ayrışması 1826 yılında kapatılmalarıyla girdikleri s&uuml;re&ccedil;te ortaya &ccedil;ıkmıştır. &Ouml;zellikle II. Mahmud&#8217;un &ouml;l&uuml;m&uuml;nden sonra, Kadınefendilerden Pertevniyal Sultan&#8217;ın &ldquo;Babagan&rdquo; Bektaşilerden Emin Baba&#8217;nın m&uuml;ridi oluşunun yanısıra, pek &ccedil;ok sivil ve asker b&uuml;rokratın &ldquo;Babagan&rdquo; koluna bağlı oluşları hem Bektaşiliğin hem de Bektaşilik i&ccedil;erisinde Babagan kolunun meşrulaşmasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 19 Eyl&uuml;l 1326/ 2 Ekim 1910 Hacıbektaş Veli Hankahı t&uuml;rbedarı Feyzullah Baba ve taraftarları olduğu anlaşılan Han bağı babası İsmail Baba, Balım evi babası Esseyid Ali Baba, mihmandar Ahmed Baba, Mehmed Baba, Hacı Salih Baba gibi dervişlerin m&uuml;şterek olarak B&acirc;b-ı Meşihat&#8217;a g&ouml;nderdikleri arzuhalde Hacı Bektaş Vel&icirc; Hankahı&#8217;ndaki &ccedil;ekişmeler ortaya konulmaktadır. Dilek&ccedil;eden anlaşıldığına g&ouml;re Bektaş&icirc; dervişleri iki gruba ayrılmış bulunmaktadırlar. M&uuml;h&uuml;rlerden anlaşıldığı &uuml;zere t&uuml;rbedar unvanına sahip bulunan Feyzullah Baba ise bu gruplardan birinin temsilcisi durumundadır.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hacı Bektaş Vel&icirc; Derg&acirc;hı t&uuml;rbedarı unvanını kullanmakta olan Hacı Feyzullah Baba, 22 Ağustos 1327 / 4 Eyl&uuml;l 1911 tarihinde bizzat g&ouml;nderdiği bir arzuhalde Hacı Bektaş Vel&icirc; derg&acirc;hındaki Babag&acirc;n ve dervişanın tamamının padişaha duacı olduklarını belirtmektedir. O da Cemaleddin Efendi&#8217;nin servetine g&uuml;venerek, işlerine karıştığını beyan etmektedir. Onun iki bu&ccedil;uk senedir kendileri hakkında bir &ccedil;ok isnatlarda bulunduğunu, İstanbul&rsquo;a kadar gelerek, yedi sekiz ay kendileri aleyhinde şikayetlerde bulunduğunu ifade etmektedir. Feyzullah Baba altı yedi aydır yiyecek yardımı (taamiye) alamadıklarını belirtmekte ve devletten yardım istemektedir.<br /> Feyzullah Baba, tekkenin durumunu Rumeli&#8217;nin muhtelif yerlerindeki Bektaş&icirc; tekkelerine de bildirerek yardım istemiştir. Devlet ise Hacı Bektaş Tekkesi&#8217;nden Arnavut n&uuml;fusun yoğun olarak bulunduğu Bektaş&icirc; tekkelerine &ccedil;ekilen telgraflardan ve g&ouml;nderilen mektupların mahiyetini &ouml;ğrenmek istemektedir. Manastır valisi 18 Eyl&uuml;l 1327 / 1 Ekim 1911&#8242; de Dahiliye Nezareti&#8217;ne g&ouml;nderdiği şifre telgrafla durumu a&ccedil;ığa kavuşturmuş ve Hacı Bektaş tekkesinden g&ouml;nderilen telgraf ve mektuplarda yalnızca yardım istendiğini belirtmiştir.&#8221;&nbsp; </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Feyzullah Baba&#8217;nın Rumeli&#8217;deki hemşehrilerinden yardım isteyişi bir Rumeli-Anadolu hatta bir T&uuml;rk-Arnavut ayrışmasının başlama s&uuml;reci olarak değerlendirilmemelidir. Burada yapılan bir hemşehri dayanışmasından ibarettir.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Nakşi bendi Şeyhi Hamza Efendi ise Feyzi Baba&#8217;nın asla resmi bir sıfata sahip değilken daha &ouml;nce derg&acirc;hı ele ge&ccedil;irmiş, burada bulunanları derg&acirc;htan kovmuş, ve kendisini de vazifesini yapmaktan men etmiş olduğundan s&ouml;z etmektedir. Şeyhe g&ouml;re Feyzullah Baba derg&acirc;hın mutfak masrafına (taamiyesine) el koymuş bulunmaktadır ve etrafına bir &ccedil;ok Arnavut doldurmuştur. Kendi fikirlerine katılmayan T&uuml;rk dervişleri derg&acirc;htan &ccedil;ıkarmıştır ve derg&acirc;hı ziyarete gelen misafirleri de i&ccedil;eriye almamaktadırlar.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bab-ı Meşihatın Hacı Bektaş Hankahına atadığı resmi şeyh Hamza Efendi rakiplerini bertaraf etmek i&ccedil;in T&uuml;rk-Arnavut ayrışmasını kullanmaktadır. Ama konuyu ciddiye alanlar da bulunmaktadır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 14 Şubat 1327 / 27 Şubat 1911 tarihinde Ankara Valisi&#8217;nin Dahiliye Nezaretine yazmış bulunduğu bir yazıda Hacı Bektaş Vel&icirc; derg&acirc;hında Celebi Efendi ile bazı derg&acirc;ha mensup şahıslar arasında g&ouml;r&uuml;şme sağlanmışsa da uzlaşma olmadığı ve bunların arasındaki l&uuml;zumsuz m&uuml;nakaşaların s&uuml;regeldiği belirtilmektedir. Vali, Feyzi Baba&#8217;nın derg&acirc;htan uzaklaştırılmasının Rumeli&#8217;de b&uuml;y&uuml;k problemler doğuracağını belirtmektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Feyzi Baba Arnavut Bektaş&icirc;lerdendir. Bu arada derg&acirc;hın &Ccedil;elebilere de bırakılmasının uygun olmayacağını yazan Ankara Valisi, meşihat meselesinin B&acirc;b-ı Meşihatı ilgilendirdiğini belirttikten sonra, bu makama vekaleten tarafsız birinin t&acirc;yinini istemektedir. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1328/1912 Martına gelindiği zaman Hacı Bektaş Nahiyesinde, Hacı Bektaş Vel&icirc; Derg&acirc;hı&rsquo;ndaki iktidar m&uuml;cadelesiyle ilgili olaylar gittik&ccedil;e artan bir şiddetle su y&uuml;z&uuml;ne &ccedil;ıkmış bulunmaktadır. &Ccedil;elebi Cemaleddin Efendi taraftarları, Feyzullah Baba&#8217;nın Arnavut&ccedil;uluk (bu ifadenin milliyet&ccedil;ilik anlamında olduğuna dair elimizde delil bulunmamaktadır; bu kelime, daha ziyade hemşehricilik anlamındadır.[Y.S]) yaptığını merkeze bildirmektedirler. 21 mart 1328/ 3 nisan 1912 tarihinde Dahiliye Nezareti&#8217;ne g&ouml;nderdikleri İstanbul, Dersim, Sivas, Amasya ve Arabgir&#8217;de yasayan Bektaş&icirc; dervişlerinin 92&#8217;sinin m&uuml;hr&uuml;yle -ki bunlardan bir kısmı aşiretlerini temsilen imzalamışlardır- arzuhalle Feyzullah Baba&#8217;nın Bektaş&icirc; tarikatını &quot;m&uuml;cerred ve Arnavut unsuruna m&uuml;nhasır&quot; olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml;, bu duruma ise milyonlarca T&uuml;rk, K&uuml;rt ve diğer unsurlardan olan ehl-i tarikin g&uuml;cendiği belirtilmektedir.8 Cemaleddin &Ccedil;elebi ise bir yıl sonra a&ccedil;ık&ccedil;a Feyzullah Baba ve adamlarının &quot;Arnavut İstiklal Komitesi&quot; sergerdelerinden olduğunu iddia edecektir. Ona g&ouml;re Feyzullah Efendi Arnavutluktan peyderpey gelmekte olan ve derg&acirc;hta bulunan adamlarını artık Anadolu&#8217;nun her tarafına g&ouml;nderip Arnavut devleti kurmak gayesi g&uuml;denlere yardım toplamaktadır. Bu ihtilalciler nakit paraya muhta&ccedil; oldukları i&ccedil;in onlara para yardımı etmekte, bunu da g&ouml;r&uuml;n&uuml;şte derg&acirc;h namına yardım topluyormuş gibi yapmaktadır.(7 Mayıs 1329/1913) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Devlet, bu konuyu yakından takip etmektedir. Şeyh adaylarından birinin Arnavut olması, Arnavutlukta &ccedil;ıkması muhtemel karışıklıkların sebebi olabileceğinden, bu hususta devleti daha dikkatli olmaya sevk etmektedir. 15 Mayıs 1328/ 28 Mayıs 1912 tarihinde Yanya Valisi Mehmed Ali Bey Dahiliye nezaretine g&ouml;nderdiği şifre telgrafta, Arnavutluktaki Bektaş&icirc; babalarının Halvet&icirc; şeyhi (doğrusu Nakşi şeyhi olmalıdır, vali tarikat ismini yanlış bilmektedir. [Y.S]) Hamza Efendi&#8217;nin vefatı &uuml;zerine P&icirc;revi&#8217;ne kendilerinden birini şeyh olarak t&acirc;yin ettirmek arzusunda olduklarını yazmaktadır. Vali Ergiri Mutasarrıfının kendisine yazdığı bir telgraftan da s&ouml;z etmektedir. Ergiri Mutasarrıfı &uuml;&ccedil; ay boyunca sorumlu olduğu b&ouml;lgeyi dolaştığını, Bektaş&icirc; Babalarıyla g&ouml;r&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;n&uuml;, onların Osmanlılığa ve mevcut h&uuml;kumete bağlı olduklarını beyan ettiklerini bildirmektedir.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Rumeli&rsquo;deki Bektaş&icirc; Babaları Feyzi Baba&#8217;ya olan desteklerini devletin muhtelif m&uuml;esseselerine &ccedil;ektikleri telgraflarla da g&ouml;stermektedirler. Tepedelen Kazasında Toyran derg&acirc;hı postnişini Ahmed Baba, Kostan Derg&acirc;hı postnişini Ahmed Baba, Priştine Derg&acirc;hi postnişini Şaban Baba, Matuhes Karyeli Salih Baba, Ergiri Derg&acirc;hı postnişini S&uuml;leyman Baba, 16 Haziran 1328&#8217;de Iskrapar&#8217;dan Evkaf Nezareti&#8217;ne, Dahiliye Nezareti&#8217;ne ve B&acirc;b-ı Meşihat&#8217;e muhtevaları aynı olan birer telgraf &ccedil;ekmişlerdir.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yukarıdaki arzuhaller, derg&acirc;hta m&uuml;cadele etmekte olan gruplardan Nakş&icirc; şeyhi Hamza Efendi&#8217;nin m&uuml;cadeleden fiilen &ccedil;ekilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. M&uuml;cadeleyi s&uuml;rd&uuml;rmekte olan gruplardan biri sık sık II. Meşrutiyet&rsquo;le başlamış bulunan h&uuml;rriyet ortamından s&ouml;z etmekte ve rakiplerin istibdad d&ouml;neminin adamı olmakla su&ccedil;larken diğeri ise rakiplerini Arnavut&ccedil;uluk yapmakla su&ccedil;lamaktadır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hacı Bektaş Veli Dergahında bulunan Babagan Bektaşilerinin &ldquo;dedebaba&rdquo;sı Feyzullah Baba&#8217;nın o sıralarda başlamış, hatta gelişmekte olan Arnavut milliyet&ccedil;iliği hareketiyle ilişkili g&ouml;stermek eldeki belgelere dayanarak m&uuml;mk&uuml;n g&ouml;r&uuml;nmemektedir. Hatta bu belgele dayanarak Feyzullah Baba&#8217;nın bir Arnavut milliyet&ccedil;iliği hareketinin tamamen dışında olduğu da pekala s&ouml;ylenilebilir. Onun m&uuml;cadelesi hemşehrisi Arnavutlara dayanarak, Bektaşi &Ccedil;elebilerine karşı bir iktidar m&uuml;cadelesi vermekten ibarettir. Daha sonra Babagan kolu dedebabası olarak onun yerine ge&ccedil;ecek olan Salih Niyazi Dedebaba da Arnavut k&ouml;kenli olduğu halde T&uuml;rk bağımsızlık m&uuml;cadelesinde &ouml;nemli g&ouml;revler &uuml;stlenecektir.</p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1.1-BEKTAŞİLİK VE ARNAVUT MİLLİYET&Ccedil;İLİĞİ<br /> Osmanlı İmparatorluğunda kendisini en son hissettiren Arnavut milliyet&ccedil;iliği idi. 1877-1878 Osmanlı Rus harbinde T&uuml;rklerin yenilmesi &uuml;zerine a&ccedil;ığa &ccedil;ıktı. Berlin kongresi 1878 temmuzunda &ldquo;tarafsız&rdquo; olarak g&ouml;r&uuml;len başkan Bismarck&#8217;ın y&ouml;netiminde toplandı. Sırplar, Karadağlılar, Romanyalılar ve Bulgarlar bu paylaşımda aslan payını alırlarken, Arnavutlar &ldquo;Arnavut diye bir millet yoktur&rdquo; denilerek Bismarck tarafından kovuldular. Sırplar ve Karadağlılar Arnavutların yaşadıkları toprakları işgal ederek genişlediler. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1 temmuz 1878&#8217;de Arnavutların haklarını savunmak amacıyla Arnavut milliyet&ccedil;ilerinden oluşan Prizrin ittifakı toplandı. Burada &ldquo;besa&rdquo; yani kutsal yemin edildi. İttifak şu kararları aldı:<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1-Sultanın egemenliği devam edecektir ve Arnavut toprakları herhangi bir işgale karşı &ouml;l&uuml;m&uuml;ne savunulacaktır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 2-Arnavutlarca meskun b&ouml;lgelerin bir b&uuml;t&uuml;n olarak Osmanlı Devleti&#8217;nin tayin edeceği bir vali tarafından ve Manastır&#8217;dan y&ouml;netilmesine karar verilmiştir. Bu vali se&ccedil;imle gelecek olan Arnavut temsilcilere danışarak b&ouml;lgeyi y&ouml;netecektir.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 3-Arnavut&ccedil;a resmi dil olarak kullanılabilecektir.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 4-Osmanlı ordusunun y&ouml;netiminde bir Arnavut g&uuml;c&uuml; kurulacaktır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Prizrin İttifakı&#8217;nın mimarları Abdul Fraşeri, Frenk Bib Doda, Elias Paşa Dibradır. İttifak&nbsp; Sultan II. Abd&uuml;lhamid&#8217;in hayırdualarıyla toplanmıştı. Ama kongre kararları fiiliyata ge&ccedil;medi ve kongre bir daha toplanamadı. İttifak kararları başarıyla uygulanamadı, Sırplar ve Karadağlılar, b&uuml;y&uuml;k g&uuml;&ccedil;lerin askeri yardımları ile bazı Arnavutlarla meskun k&ouml;y ve kasabaları işgal ettiler. İtiifak taraftarları karargahlarını bazı şehir ve kasabalara yaymayı başardılar.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sultan II. Abd&uuml;lhamid Arnavut ahalinin meskun bulunduğu b&ouml;lgelerdeki bazı okullarda Arnavut&ccedil;a eğitim yapılmasına izin verdi. 1884&#8217;te Kro&ccedil;a&#8217;da ilk Arnavut&ccedil;a eğitim yapan okul yalnızca erkek &ouml;ğrenciler i&ccedil;in a&ccedil;ıldı. 1891&#8217;de ise Kızlar i&ccedil;in Arnavut&ccedil;a eğitim veren okul aynı şehirde eğitime başladı. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşi tabanlı Arnavut milliyet&ccedil;iliği, Arnavut&ccedil;anın geliştirilmesi merkezli olarak oluşmaktadır. Salih Baba isimli bir Bektaşi yazmış olduğu şiirde ş&ouml;yle demektedir:<br /> Yalnız değilim,<br /> Allahım sana yalvarıp yakarıyorum,<br /> Dilim seni zikrediyor Ali!<br /> Ali&#8217;yi Ahmed-i Muhtarı,<br /> Hacı Bektaş H&uuml;nkarı.<br /> Bu şiiri derdime terc&uuml;man kılıyorum<br /> K&ouml;t&uuml;lerin beni hapsettiklerinden beri.<br /> Zira dilimi &ouml;ğreniyorum ben,<br /> Uyandırmak i&ccedil;in Arnavutları.<br /> Yurdumda, Vlora, Kudhesi&#8217;de<br /> Tam &uuml;&ccedil; y&uuml;z on sekiz yıldır T&uuml;rk&ccedil;e hakim,<br /> Zuhur etti Muaviye.<br /> M&uuml;nafıklar el birliği ettiler,<br /> Beni engellemek i&ccedil;in.<br /> &Ouml;ğrendi Arnavut&ccedil;ayı yaydığımı T&uuml;rkiye,<br /> Gelen bir &ccedil;ift atlıyla,<br /> hapishaneye yollandım.<br /> Ey Salih durma boş boş,<br /> Terc&uuml;me et Fuzuli&#8217;yi&#8230;<br /> Arap&ccedil;a&#8217;dan Fars&ccedil;adan&#8230;<br /> &Ccedil;ok insan var Arnavut&ccedil;a okuyan. <br /> Bu şiir Arnavut&ccedil;uluk ve Bektaşiliğin birlikte ifadesinin &ouml;nemli &ouml;rneklerinden biridir.</p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Arnavut milliyet&ccedil;iliği bazen m&uuml;nferit girişimler, bazen kitlesel hareketlerle gelişmektedir. &Ccedil;oğu bireysel bir tavır alışla -hi&ccedil; değilse Arnavutluk bağımsız bir devlet olana kadar b&ouml;yledir- bu hareketin i&ccedil;inde yer alan Bektaş&icirc; Babaları Arnavut dilinin &ouml;ğretilmesi, Arnavut&ccedil;a kitapların yayılması ve Arnavut okullarının a&ccedil;ılması i&ccedil;in &ccedil;alışmışlardır. Daha sonra II. Abd&uuml;lhamid b&uuml;t&uuml;n okulları kapatarak Arnavut&ccedil;a kitap okunmasını yasaklayacaktır. Bu defa bazı Bektaş&icirc; tekkeleri bir dizi gizli okullar ağı oluşturmuşlardır. Bu Bektaş&icirc; &#8211; Arnavut ağının Arnavutluk denilen toprakların dışında da destek merkezleri bulunmaktadır. J&ouml;n T&uuml;rkler d&ouml;neminde ise Arnavutlar Latin harfleri ve Arap harflerini kullanma kararı konusunda bir dizi tartışma yapmışlardır. J&ouml;n T&uuml;rkler Glirokaster&#8217;deki tekkelerden birine kendi yandaşlarından birini g&ouml;ndererek hem Arap harflerinin devamı, hem de Arnavutların imparatorluk sınırı i&ccedil;inde kalmalarını temine &ccedil;alışmışlardır. Ancak bu gayret başarısızlıkla sonu&ccedil;lanmıştır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Clayer, daha sonraları Arnavutlar silahlı isyana kalkınca Bektaş&icirc; Babalarının bu hareketi de desteklediğini yazmaktadır. Mesela Melsan Tekkesi şeyhi Baba H&uuml;seyin ilk milli &ccedil;eteyi 1906&#8217;da kendi tekkesinde kurmuştur. B&uuml;t&uuml;n Arnavut Bektaş&icirc;lerini bu hareketin i&ccedil;inde g&ouml;stermek m&uuml;mk&uuml;n değilse de, pek &ccedil;ok Bektaş&icirc; tekkesi harekette yer almıştır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Arnavut isyanı konusunda arşiv bilgileri de bir hayli bilgiler vermektedir. 1329 rumi, 1911 miladi tarihli belgeye g&ouml;re Osmanlı Devleti Arnavutların silahlı isyana hazırlandıklarını haber almakta ve bu hazırlıkları takip etmektedir. Ergiri mutasarrıfı bu konuda Halvet&icirc; ve Bektaş&icirc; babalarından haber aldığını, ortamın sakin olduğunun anlaşıldığını Tepedelen kaymakamına bildirmektedir. Belge, Halvet&icirc;lerle birlikte Bektaş&icirc; tekkelerinin bazılarının devlete istihbarat sağladığını ortaya koymaktadır. 16 Merkeze gelen istihbarat bilgileri bazı Bektaş&icirc; şeyhlerinin &ndash;&ouml;rnek olarak Kil&uuml;sireli Ahmed Baba ve arkadaşlarının- bu isyan hareketiyle ilgili olduklarını, bazılarının da &ndash;Tepedelen Bektaş&icirc; Şeyhi Ahmed Baba- bu işe karışmadıklarını bildirmektedir. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Arnavut Bektaşiliğinin, ya da Bektaşi Arnavutların Arnavut milliyet&ccedil;iliği d&uuml;ş&uuml;ncesine katılmalarının &ouml;nc&uuml;lerinden biri de Fraşeri Kardeşlerden Naim Fraşeri dir. Naim Fraşeri, Arnavut dilinde yazmış bulunduğu &ldquo;Kerbela Mersiyesi&rdquo; ile bu konunun &ouml;nc&uuml;lerinden olmuştur. Naim Fraşeri k&ouml;kten Bektaşiliğe dayanan Arnavut ailelerden birine mensuptur. &Uuml;nl&uuml; Kamus-ı T&uuml;rki yazarı Şemseddin Sami&#8217;nin de kardeşi olan Naim Bey, Kerbela Mersiyesi&#8217;yle iyiyle k&ouml;t&uuml;n&uuml;n mazlumla zalimin, Hz.H&uuml;seyinle Yezid&#8217;in macerası altında Arnavut halkıyla Osmanlı devletinin m&uuml;cadelesini anlatmak istemiştir. Bektaşi şairlerinden Melek Baba onu &quot;Zemra e Shqip&euml;ris&euml;, gurra e urt&euml;sis&euml;, pishtar i vegj&euml;lis&euml;, shejtor i njer&euml;zis&euml;&quot;Arnavutluğun kalbi, &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k meşalesinin taşıyıcısı insanlığın efendisi olarak değerlendirmektedir.&nbsp; Naim Fraşeri&#8217;nin Kerbela isimli 24 b&ouml;l&uuml;ml&uuml;k mersiyesi ilk kez 1898 yılında yayınlanmıştır. Dini gibi g&ouml;r&uuml;nmekle birlikte siyasi bir karşı koyuş olan bu eserinde Naim Fraşeri, doğunun geleneksel temalarından yararlanarak aydınlanmacı, h&uuml;manist, &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k&ccedil;&uuml; d&uuml;ş&uuml;nceler ortaya koymuştur. O, Bu şiiriyle İmamın yani Hz. H&uuml;seyin&#8217;in adaletini y&uuml;celtmiş, zalimin, yani Yezid ve takip&ccedil;ilerinin adaletsizliğine karşı &ccedil;ıkmıştır. Bu mersiye aslında Arnavutlarla Osmanlıların savaşına g&ouml;ndermelerde bulunmaktadır. O&#8217;na g&ouml;re bu savaşı adaletin yanında yer alan Arnavutlar kazanacaktır. Mersiyenin devamında Frasheri birdenbire Kerbela&#8217;yı unutur ve milli konularda konuşmaya başlar. Arnavut&ccedil;anın gelişmesi, &ouml;ğretim ve eğitim, Arnavutların birliği ve aralarında nezaketin, kardeşliğin geliştirilmesi konularına ge&ccedil;er. Fraşeriye g&ouml;re savaş dini kurtuluş anlamına geldiği kadar milli bağımsızlık anlamına da gelmektadir. Frasheri bu destansı mersiyesiyle şiirsel &ouml;zlemleri &uuml;zerinde h&uuml;k&uuml;mler vermektedir. O, aynı yıl yayınlanan başka bir eserinde ise Arnavutların Osmanlılara karşı m&uuml;cadeleler veren milli kahramanı İskender Bey&#8217;i anlatmaktadır.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Naim Bey eserlerinde yalnız olağan&uuml;st&uuml; kahramanları anlatmamaktadır. Arşi Pipa&#8217;ya g&ouml;re o, sıradan &ccedil;obanları ve k&ouml;yl&uuml;leri edebiyat sahnesine sokan adamdır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Naim Bey milliyet&ccedil;iliği gibi Bektaşiliğinde de samimidir, Bektaşiliğin bir g&uuml;n b&uuml;t&uuml;n Arnavutluğun inancı olarak, İslamla Hristiyanlık arasındaki ayrılıkları gidereceğine inanmaktadır. Naim Bey&#8217;e g&ouml;re, Arnavut&ccedil;uluk hareketi Osmanlı egemenliğini temsil eden S&uuml;nni İslamın değil, Arnavut halkını temsil eden Bektaşiliğin yanında yer almalıdır. Frasheri Arnavutluğa &ouml;zg&uuml; bağımsız bir Bektaşi tarikati kurmayı arzulamaktadır. Bu bağlamda Bektaşi babalarını Anadoludaki merkez tekkeyle irtibatı kesme konusunda iknaya &ccedil;alışmaktadır. Naim Bey Bektaşi terminolojisini yabancı dillerin, &ouml;zellikle de T&uuml;rk&ccedil;e&#8217;nin hakimiyetinden kurtarmak istemektedir.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1.2-BEKTAŞİLİK VE T&Uuml;RK MİLLİYET&Ccedil;İLİĞİ<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Genel olarak Bektaşi tarikatinde, &ouml;zel olarak da Babagan kolunda T&uuml;rk ve Arnavut dervişlerin Arnavut&ccedil;uluk ve T&uuml;rk&ccedil;&uuml;l&uuml;k i&ccedil;erisinde yer almaları farklı dinamiklerle ilişkilidir. Yukarıda g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; &uuml;zere Arnavut milliyet&ccedil;iliği, Genel Bektaşilikten ayrılarak bir Arnavut Bektaşiliği kurmak &uuml;zerinde yoğunlaşırken T&uuml;rk milliyet&ccedil;iliği, Bektaşiliğin b&uuml;t&uuml;n dinamiklerini T&uuml;rkl&uuml;kle &ouml;zdeşleştirme &uuml;zerinde gelişmektedir. T&uuml;rk Bektaşiliğinin T&uuml;rk&ccedil;&uuml;l&uuml;k hareketi, Arnavut Bektaşilere karşı bir &ldquo;aks&uuml;lamel&rdquo; olarak doğmuş ve gelişmiş değildir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınan ve yazarının isminin kayıtlı olmadığı bir el yazması bize bu konuda teferruatlı bilgiler vermektedir.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşi dervişi olduğunu belirten me&ccedil;hul yazar Bektaşiliğin doğuş ve gelişme sebeplerini T&uuml;rk milletinin genel &ouml;zelliklerine bağlamaktadır:<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Bektaş&icirc;lere g&ouml;re başta İmam-ı Azam olduğu halde diğer mezhep sahiplerinin pek dar bir &ccedil;evre i&ccedil;ine aldıkları &ldquo;şeriat&rdquo; insanı her haktan mahrum ediyordu. Bu hakların&nbsp; en başında cemiyet ve aile hayatı bulunuyordu. Bektaş&icirc; liderleri bu ilhamı da &ccedil;evreden alıyordu. T&uuml;rkistan&rsquo;da ve eski aşiret hayatlarında kadınıyla kızıyla ve ahenkdar sazıyla tam bir sosyete hayatı yaşamaya alışan T&uuml;rkler, camilerde vaaz eden ulemanın b&uuml;t&uuml;n bunlara karşı haramdır diye k&ouml;p&uuml;re k&ouml;p&uuml;re bağırmasından ve &ouml;nlerindeki sedefli rahleyi yumruklamasından bir şey anlamıyorlardı. Aynı zamanda yeni İslam olan Hıristiyanlar da aynı h&acirc;let-i ruhiye i&ccedil;erisinde idiler. Bu hal İslamlığa karşı ş&uuml;pheli ve m&uuml;tereddit bir &icirc;man yaşatıyor, ş&uuml;pheli &icirc;man ise hakiki m&uuml;minlerin adetini azaltıyordu. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Binaen aleyh esasen birbirlerinin noksanını ikmal eden dinlerde ihtiyaca muvafık/uygun par&ccedil;alar alınarak bunları bir noktada birleştirmek, şeriatın dar &ccedil;er&ccedil;evesini biraz genişletmek olacaktı, nitekim b&ouml;yle de oldu. T&uuml;rkler milli hayatlarının en cazip &acirc;detlerini Bektaş&icirc; &acirc;yinlerinde bularak bu yeni rehbere nasıl d&ouml;rt elle sarılıyorsa hen&uuml;z İslam olan Hıristiyanlar da eski dinlerinin itikatlarına m&uuml;şabih/benzer telakki ve kaideleri Bektaş&icirc;likte g&ouml;rd&uuml;k&ccedil;e ona can atıyor ve İslamlığa daha kuvvetli bağlarla bağlanıyordu.&rdquo; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; T&uuml;rk Bektaşilerin milliyet&ccedil;ilik yaklaşımlarında Arnavut Bektaşilerinkinden esaslı farklılıklar bulunmaktadır. Arnavut milliyet&ccedil;isi Bektaşiler, Arnavut Bektaşiliğinin, Arnavut milletine has bir yapı i&ccedil;erisinde yeniden teşekk&uuml;l&uuml; i&ccedil;in m&uuml;cadele ederlerken, T&uuml;rk milliyet&ccedil;isi Bektaşiler, Bektaşilikle Arnavutluğu &ouml;zdeşleştirme gayretleri i&ccedil;erisindedirler.&nbsp; Arnavutlukla Bektaşiliğin &ouml;zdeşleştirme girişimi bug&uuml;n bile Arnavut Bektaşiler arasında g&ouml;r&uuml;lmemektedir. Bunda elbette Hacı Bektaş Veli&#8217;nin T&uuml;rk oluşunun ve Bektaşiliğin doğup yayıldığı coğrafyanın T&uuml;rklerle meskun alan oluşunun &ouml;nemli rol&uuml; vardır.&nbsp; Ş&ouml;yle bir yorumda bulunmak sanırım aşırı olmayacaktır: Burada vurgulanması gereken temel nokta Arnavut milliyet&ccedil;isi Bektaşilerin &ldquo;Biz Arnavut Bektaşiler olarak T&uuml;rk Bektaşilerden farklıyız&rdquo; d&uuml;sturuyla hareket ederlerken, T&uuml;rk milliyet&ccedil;isi Bektaşilerin &ldquo;Biz Bektaşiler T&uuml;rk&uuml;z, her Bektaşi doğal olarak T&uuml;rkt&uuml;r, ya da intisapla birlikte T&uuml;rkl&uuml;ğe de girmeli T&uuml;rk olmalıdır&rdquo; d&uuml;sturunun savunucusu olduklarıdır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu bağlamda, fikirlerini ortaya koyan Me&ccedil;hul Bektaşi ilk olarak, Hacı Bektaş Velinin Bektaşiliği T&uuml;rkl&uuml;ğ&uuml; Arap etkisinden kurtarmak i&ccedil;in oluşturduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ndedir. Ona g&ouml;re Hacı Bektaş Veli, &ouml;z T&uuml;rk ve T&uuml;rkmen kanlarını kardeş elleriyle heder ettirmekten korumuştur. Tıpkı piri ve m&uuml;rşidi Ahmed Yesev&icirc; gibi T&uuml;rk&rsquo;&uuml;n mill&icirc; hayatını artırmak ve yabancı tesirlerden korumak suretiyle işe başlamış, Baba İshak&rsquo;ın silah kuvvetiyle yapamadığını fikir kuvvetiyle yapmıştır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Me&ccedil;hul Bektaşi d&uuml;ş&uuml;ncelerini d&ouml;nemin hakim ideolojisi olan cumhuriyet&ccedil;ilik ve Bektaşilik ilişkis &uuml;zerine y&ouml;neltir. Ona g&ouml;re T&uuml;rkl&uuml;kle Bektaşilik kadar, cumhuriyet&ccedil;ilikle Bektaşilik de &ouml;zdeştir:<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Cumhuriyetin &icirc;l&acirc;nıyla tariklerin ilgasına/ kapatılmasına kadar b&ouml;ylece devam etti. Osmanlı İmparatorluğunu tarihin s&icirc;nesine g&ouml;men T&uuml;rkiye Cumhuriyeti diğer tarikler gibi Bektaş&icirc;liği de resmen ilga etmişti. Fakat Bektaş&icirc;ler bundan m&uuml;teessir olmak ş&ouml;yle dursun bilakis/ tam aksine gayet memnundu. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; cumhuriyetin bu g&uuml;nk&uuml; gaye ve umdesi Bektaş&icirc;liğin asl&icirc; fikir ve emellerinin tahkiki/ger&ccedil;ekleşmesi demekti. Bektaş&icirc;ler ne istiyordu? <br /> 1-T&uuml;rkleri Arap ve İran harsına/k&uuml;lt&uuml;r&uuml;nde erime tehlikesinden korumak. Artık bu tehlike tamamen z&acirc;il olmuştu. <br /> 2-Milli h&uuml;k&uuml;meti her şeyden &uuml;st&uuml;n tutmak. Bu da husul bulan bir keyfiyetti. <br /> 3-Ulema tesirini kırarak herkesin vicdan ve fikirleri i&ccedil;inde yaşaması. İşte Bektaş&icirc;ler i&ccedil;in en m&uuml;him nokta bu idi. Ellerinde şeriat namını verdikleri taassup ve cehalet silahı olduğu halde avam/ sıradan insanlar ve c&uuml;helayı/cahilleri m&acirc;nev&icirc; tehditlerle elde eden asırlardan beri T&uuml;rk milletinin terakk&icirc;/ilerleme ve inkişaf/gelişme kapılarını seddeden/&ouml;rten ulema denilen cahil ve hırslı z&uuml;mrenin ortadan kalkması Bektaş&icirc;lerin en esaslı g&acirc;yesini tatmin etmişti.&rdquo; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Me&ccedil;hul Bektaşinin, Bektaşiliğinden kuşku duyulması i&ccedil;in hi&ccedil;bir sebep g&ouml;r&uuml;nmemektedir. Ama onun cumhuriyet d&uuml;ş&uuml;ncesine de bağlılığındaki samimiyetten kuşkulanmak yersizdir. Me&ccedil;hul bektaşi, yetişmiş olduğu tekke muhitini, aynı anda veya sonradan tanıştığı cumhuriyet d&uuml;ş&uuml;ncesiyle kendi i&ccedil;erisinde telif etmiş ve uyumlu hale getirmiş bulunmaktadır. Bu iki farklı d&uuml;ş&uuml;ncenin aynı insanda b&uuml;t&uuml;nleşmesi o raddeye varmaktadır ki, me&ccedil;hul Bektaşi kendi dergahlarının cumhuriyet uğruna kapatılmasına bile rıza g&ouml;stermekte hatta bu durumu şiddetle desteklemektedir:&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Yukarıda saydığımız sebeplere binaen artık b&uuml;t&uuml;n siyasi emel ve g&acirc;yelerinin tatmin edilmiş olduğunu g&ouml;ren Bektaş&icirc;lik, tarikatların ilgası &uuml;zerine altı asırlık hayatını tarihin ve muh&icirc;blerinin sinesine g&ouml;merken tamamen memnundu. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ldquo;T&uuml;rkl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; hissedenlere b&uuml;t&uuml;n m&acirc;n&acirc;sıyla benlik ve serbestlik temin eden cumhuriyet en meden&icirc; inkılap d&uuml;sturlarıyla i&ccedil;tim&acirc;&icirc; hayata da vasi/geniş bir h&uuml;rriyet temin etmişti. İ&ccedil;tima&icirc; nizamı ihlal etmemek şartıyla cumhuriyetin her ferde siyyanen/ eşit olarak temin ettiği b&uuml;y&uuml;k h&uuml;rriyet karşısında gizli temennilere heybet ve haşyet veren resimlerle/t&ouml;renlerle s&acirc;likler/m&uuml;r&icirc;dler teminine artık hi&ccedil; l&uuml;zum kalmamıştı. &ldquo;<br /> -&ldquo; D&uuml;nk&uuml; buhur kokulu meydan bug&uuml;n &ldquo;salon&rdquo; lara inkılap etmiş, d&uuml;nk&uuml; &ccedil;elik telli sazlar bu g&uuml;n yerini bandolara terk etmiştir. &Acirc;lem yine o &acirc;lem, devran yine o devran. Aradaki fark yalnız bir tecedd&uuml;tt&uuml;r/ yeniliktir. Bu tekkenin sırrına v&acirc;kıf olanlar hi&ccedil; aldanmayacaklardır. D&uuml;n loş, kuytu meydanlarda demlerine niyaz edenler, gaib erlere g&uuml;lbenk &ccedil;ekiyorlardı. Bug&uuml;n de o m&uuml;nevver/ışıklı ve muattar/kokulu salonlarda cazların vecd ve neşe sa&ccedil;an &acirc;hengi arasında şampanya kadehlerini ellerine alanlar d&uuml;nk&uuml; kasvetli ve endişeli yaşayışla bu g&uuml;nk&uuml; nurlu hayat arasında mukayese yaparak ve başlarını kalplerinin &uuml;zerine eğerek şu g&uuml;lbengi &ccedil;ekeceklerdir:<br /> -&lsquo;&Uuml;zerimizde h&acirc;zır ve n&acirc;zır olan ger&ccedil;ek erenlerin demine devranına h&uuml; diyelim h&uuml;.&rsquo;&rdquo;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yukarıda sunulan &ouml;rnek, kenarda k&ouml;şede kalmış ve yapayalnız bir Bektaşi dervişinin ideolojik saplantılarla, Bektaşilikten vazge&ccedil;erek kaleme aldığı yazılar değildir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; cumhuriyet, laiklik ve Kemalizmin Bektaşilikle telif edilmesi &ouml;rnekleri pek &ccedil;ok Bektaşide g&ouml;r&uuml;len bir tavır alıştır. &Ouml;rneğin kendisi aslen Arnavut k&ouml;kenli bir Bektaşi babası olan Kazım Baba bir nefesinde şunları s&ouml;ylemektedir:<br /> Uluslar birleştiler<br /> &Ccedil;&uuml;nk&uuml; hepsi eştiler<br /> T&Uuml;RK namını aldılar<br /> Her yere yerleştiler</p>
<p> Ş&uuml;k&uuml;r olsun Tanrıya<br /> T&uuml;rk yaratmış bizleri<br /> ne mutlu T&uuml;rk olana<br /> kabarsın g&ouml;ğ&uuml;sleri</p>
<p> Sulhu sevenlerdeniz<br /> Cumhuriyetperveriz<br /> Laikus prensipli<br /> Biz Kemalistlerdeniz</p>
<p> Atat&uuml;rkt&uuml;r başımız<br /> Demokrasi işimiz<br /> &Uuml;n saldık her tarafa<br /> Bezl ederek canımız </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 2-KURTULUŞ SAVAŞI VE BEKTAŞİLER<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Babagan Bektaşileri, tıpkı &Ccedil;elebiler kolu gibi T&uuml;rk kurtuluş savaşında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer almışlardır. Milli m&uuml;cadelenin yer altı teşkilatında espiyonaj faaliyetleri y&uuml;r&uuml;tmekten, silah nakliyatına ve bizzat cephede savaşmaya kadar pek &ccedil;ok faaliyette bulunmuşlardır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Babagan Bektaşilerinin dedebabası, Hacı Bektaş Dergahı t&uuml;rbedarı unvanıyla Salih Niyazi Dedebaba, Mustafa Kemal Paşa ile bizzat g&ouml;r&uuml;şm&uuml;ş ve istiklal m&uuml;cadelesine destek vermiştir. Yukarıdaki b&ouml;l&uuml;mde bir şiirinden s&ouml;z ettiğimiz H&uuml;seyin Kazım Baba da M&uuml;dafaa-i Milliye grubunda yer almıştır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Her ne kadar bazı Babagan Bektaşiler milli m&uuml;cadeleye muhalefet i&ccedil;erisinde bulunmuşlarsa da bunlar m&uuml;nferit olaylar olarak kalmış, genel bir tutumu yansıtmamıştır. Bu muhalif tutumların pek &ccedil;oğu şahsi kinler ve kızgınlıklar sonucudur. </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 3-AYRIŞIM S&Uuml;RECİNİN İKİNCİ D&Ouml;NEMİ (1925 sonrası)<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 30 Kasım 1925 yılında T&uuml;rkiye&#8217;de b&uuml;t&uuml;n dergahlarla birlikte Bektaşi dergahları da tekrar kapatılmıştır.&nbsp; Salih Niyazi Baba kapatılma haberini duyduğu zaman &ldquo;Bu demektir ki biz bu g&ouml;reve layık değiliz&rdquo; diyerek derhal merkez asitaneyi terk etmiştir. O tasavvufun asıl kalplerde yaşadığını oranın ise asla kapatılamayacağı g&ouml;r&uuml;ş&uuml;ndedir. Bir s&uuml;re Ankara Ulus&#8217;ta bir otel işletir. Bu oteli gizli bir dergah olarak kullanmak isterse de başaramaz. Gizli olarak Bektaşilik faaliyetlerine 1927 yılına kadar devam eder. 17 Ocak 1930&#8217;da bazı m&uuml;cerred Bektaşi babalarıyla birlikte T&uuml;rkiye&#8217;yi terk ederek Arnavutluğa yerleşir. Aynı yıl Arnavutluktaki Bektaşi cemaatinin &ldquo;dedebaba&rdquo;sı se&ccedil;ilir. İtalyanlar tarafından &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; 1941 yılına kadar bu g&ouml;revini muhafaza eder. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Arnavut Bektaşiler 1925 yılında T&uuml;rkiye&#8217;de dergahların kapatılmasına rağmen 1930 yılına kadar bağlılıklarını s&uuml;rd&uuml;rm&uuml;şlerdir. Ger&ccedil;i 1921&#8217;de bir kongre toplayarak &ldquo;Arnavut Bektaşi Cemaati&rdquo;nin t&uuml;z&uuml;ğ&uuml;n&uuml; oluşturmuşlarsa da bu kongre &ccedil;ok etkili olmamıştır. Salih Niyazi Baba&#8217;ya bağlılık devam etmiştir. Ahmed Zog&#8217;un kral olmasıyla birlikte bu cemaat resmi bir tanınma hakkı kazanmıştır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaşilikle ilgili kararlar, Bektaşi cemaatinin ilk &uuml;&ccedil; kongresiyle birlikte alınmıştır. 4-17 temmuz 1921&#8217;de Skapar&#8217;da yapılan ilk kongrede yukarıda da belirtildiği &uuml;zere kurallar belirlenmiştir. Arnavut h&uuml;k&uuml;meti bu kuralları 1923&#8217;te onaylamıştır. 8 temmuz 1924&#8217;te Hajiderie tekkesinde 2. kongre Ahmet Turan babanın başkanlığında toplanmıştır. Bektaşi cemaati kongreler d&ouml;neminde h&uuml;kumet tarafından &uuml;&ccedil; cemaate denk sayılmakla birlikte asıl 9 temmuz 1929 tarihinde kanunla resmen tanınmıştır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Bektaş&icirc; cemaatinin kanunları Mart 1931&#8217;de &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; kongre tarafından onaylanmış ve Kral Zogo tarafından (Bektaş&icirc;ler&rsquo;in lideri ola n Salih Niyazi Dede ile birlikte) imzalanmıştır.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Bu kanun, Bektaş&icirc; merkezlerinin b&ouml;lgesel din&icirc; birimler olarak oluşturulmasını i&ccedil;ermektedir. B&ouml;ylece altı Bektaş&icirc; merkezi kurulmuştur. Kroye Bektaş&icirc; Merkezi&hellip; Elbasan Bektaş&icirc; Merkezi&hellip; Fra şeri Bektaş&icirc; Merkezi&hellip; Kor&ccedil;e Bektaş&icirc; Merkezi&hellip; Priştine Bektaş&icirc; Merkezi&hellip; Girokastra Bektaş&icirc; Merkezi..<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Din&icirc; gruplarla ilgili yeni kanunların oluşturulması bağlamında Bektaş&icirc;ler hakkındaki yeni kanunlar 15 Mayıs 1945&rsquo;te Tiran&rsquo;da toplanan d&ouml;rd&uuml;nc&uuml; kongrede resmen onaylamışlardır.&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Salih Niyazi Dedebaba&#8217;nın &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden sonra Ali Rıza Baba, Arnavut Bektaşilerin dedebabası olarak se&ccedil;ilmiştir. Ama onun dedebabalığı son derece tartışmalı olmuştur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Ali Rıza Baba olduk&ccedil;a bilgisiz biridir. Kısa s&uuml;re sonra da zaten istifa eder ve yerine Kamber Ali Prişta atanır. II. D&uuml;nya savaşından sonra Kom&uuml;nist h&uuml;k&uuml;met tarafından hapse atılır ve Tiran&#8217;ı işgal eden Kom&uuml;nist militanlar tarafından &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;r. Yerine atanan Cafer Sadık Baba da birka&ccedil; ay i&ccedil;inde &ouml;l&uuml;r ve Abbas Hilmi Baba 1945&#8217;te Arnavut Bektaşilerin dedebabası se&ccedil;ilir.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; İkinci D&uuml;nya Savaşı sonrasında Bektaş&icirc;lik kendini, g&uuml;&ccedil;l&uuml; ulusal d&uuml;ş&uuml;nceye sahip bir cemaat olarak ayırmıştır. Antifaşist direnişte b&uuml;y&uuml;k rakamlarla yer almıştır. &ldquo;İkinci D&uuml;nya Savaşı sırasında 6000 Bektaş&icirc;&rsquo;nin Nazi işgalcilerine karşı m&uuml;cadele sırasında &ouml;lmesi&rdquo; g&uuml;&ccedil;l&uuml; bir yurtseverlik duygusunun olduğunu g&ouml;stermektedir. Bektaş&icirc;ler&rsquo;in bu katılımı savaştan sonra da takdir edilmiştir. 1958&rsquo;de Arnavutluk Kom&uuml;nist Partisi Merkez Komitesi&rsquo;ne g&ouml;nderilen bir raporda şunlar belirtilmiştir: &ldquo;Balli tarafına ge&ccedil;en azınlık dışında Bektaş&icirc; din adamları sınıfı, ulusal &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k savaşında antifaşist direnişe daha yakın olan bir sınıftır.&rdquo; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bektaş&icirc; cemaatinin karar alıcı en &uuml;st birimi kongre idi. 2 Mayıs 1945&rsquo;te, d&ouml;rd&uuml;nc&uuml; Bektaş&icirc; kongresi Tiran&rsquo;da toplandı. Bu kongre, cemaati tekrar &ouml;rg&uuml;tledi, y&ouml;netici birimi se&ccedil;ti, yeni kanunu onayladı, bir d&uuml;nya Bektaş&icirc; Kongresi organize edilmesi fikrini sundu, Bektaş&icirc;lerin savaşta aktif rol aldığını ve demokratik g&uuml;&ccedil; ile iyi ilişkiler i&ccedil;erisinde olduğunu doğruladı.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Antifaşist ulusal &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k savaşında yardımc ı olan Bektaş&icirc; cemaati &uuml;yeleri Faya Baba, Feyzo Baba, Kamil Baba gibi din adamlarıydı. Bektaş&icirc; din adamlarının Antifaşist Savaş ve Cephe ile olan bağlantısı &uuml;lkenin &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml;nden sonra, bazı din adamlarının devlet y&ouml;netiminde vekiller, ulusal &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k konseyi &uuml;yeleri, Demokrat Cephe &uuml;yeleri gibi g&ouml;revler almalarıyla g&uuml;&ccedil;lenmiştir. O d&ouml;nemin belgelerinden anlaşıldığına g&ouml;re, Arnavutlukta bir reform &ccedil;ağı savaştan sonra, siyaset ve devlet yapılarına yakın olan bazı Bektaş&icirc; din adamlarını kademe kademe kabul ettirmiştir. Bu reformlara olan tutum, Bektaş&icirc; cemaatinin merkezinde iki akım oluşturmuştur:<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; a) İlk akım Bektaş&icirc;lik&rsquo;i Demokrat Cephe ile bağlantılı olan bir cemaat olarak kabul etmiştir. Bu akım, vekiller Faya Baba ve Feyzo Baba tarafından y&ouml;netilmiş ve bir &ccedil;ok din adamı, baba ve derviş tarafından izlenmiştir. Amacı, Bektaş&icirc; cemaatinde din&icirc; reformlar geliştirmekti. 14 Mart 1947&rsquo;de, bu yenilik&ccedil;i akım Tiran&rsquo;da cemaat i&ccedil;inde İlerici Bektaş&icirc;ler adlı bir gurup kurmuştur.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; b) İkinci akım, siyas&icirc;, sosyal, ekonomik hayata ilişkin reformlara hi&ccedil; tepki g&ouml;stermeyen, ancak Bektaş&icirc; cemaatinin merkezindeki reformlara hemen tepki g&ouml;steren akımdır. Bu akım, aynı zamanda Bektaşilerin Arnavutluk dedebası olan Abbas Baba tarafından y&ouml;netilmiştir. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Abbas Hilmi Baba, kom&uuml;nist rejimin, iki yenilik teklifini, yani M&uuml;cerred dervişliğin kaldırılması ve dini kıyafetlerin &ccedil;ıkarılması &ouml;nerilerini hi&ccedil;bir zaman kabul etmemiştir. Hatta kendisine bu konudaki h&uuml;kumet teklifini kabul ettirmeye gelen iki kom&uuml;nist babayı &ouml;ld&uuml;rd&uuml;kten sonra intihar etmiştir. Daha sonra iki Kom&uuml;nist dedebaba Ahmet Myftar ve Fehmi Baba dedebaba olmuştur. Hehmi Dedebaba Stalin&#8217;in dev bir portresini Bektaşi tekkesine asmıştır.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Arnavutlukta b&uuml;t&uuml;n bu olaylar olduktan sonra Arnavut k&ouml;kenli dervişlerin ağırlıklı olarak bulunduğu Mısır, Abdullah el-Mağaravi tekkesinde 30 Ocak 1949&#8217;da bir toplantı yapılmıştır. Burada Arnavut Bektaşiliğinin Kom&uuml;nist rejim altındaki durumu m&uuml;zakere edilmiştir. Toplananlar, Kom&uuml;nist rejimin kuklası olan bir dedebabanın Bektaşilik mesajını yayamıyacağına karar vermişlerdir. Tarikatin yararına olacak bir se&ccedil;imin yapılmasına karar verilmiş ve bu e&ccedil;imin sonucunda da Ahmet Sırrı Baba dedebabalığa y&uuml;kseltilmiştir. Bu durum yalnızca Kom&uuml;nist d&uuml;nyanın dışında Yunanistan sınırlarındaki Rini ve Katerini&#8217;de tekkeleri bulunan Said Seyfi Baba ve Veli Baba tarafından kabul edilmiştir. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Babagan Bektaşiliğinin serencamının bir de T&uuml;rkiye ayağı bulunmaktadır. Salih Niyazi Baba T&uuml;rkiye&#8217;den ayrılırken&nbsp; &ldquo;vekalet emanetini&rdquo; &ldquo;sertarik&rdquo; olarak Ali Naci Baykal&#8217;a bırakmıştır. Babagan Bektaşilik kurallarına g&ouml;re dedebabanın mutlaka m&uuml;cerred olması gerekmektedir. Fakat dergahlar kapatılıp, b&uuml;t&uuml;n m&uuml;cerred Bektaşi dervişleri T&uuml;rkiye dışına &ccedil;ıktıklarından, bir zaruret olarak bu uygulamada bulunulmuştur. Fakat Balım Sultan Erkannamesine aykırı bir tutum olduğu gerek&ccedil;esiylr Ali Naci Baykal Dedebaba&#8217;yı T&uuml;rkiye dışındaki dergahlar tanımamışlardır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1950 yılına gelindiğinde Mısır&#8217;da &ldquo;dedebaba&rdquo; ilan edilen Ahmed Sırrı Baba T&uuml;rkiye&#8217;ye gelerek devrin iktidarı Demokrat Parti ile dergahların a&ccedil;ılması konusunu g&ouml;r&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. Bu durum T&uuml;rkiye&#8217;de Bektaşiler arasında da b&uuml;y&uuml;k kabul g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;r. Ancak se&ccedil;imlerden sonra Demokrat Parti verdiği s&ouml;zde durmamış, Ahmed Sırrı Baba&#8217;nın Şahkulu Sultan tekkesinde icra ettiği bir ayin-i cem polis tarafından basılmış, baba ve pek &ccedil;ok derviş tutuklanmıştır. Ahmed Sırrı Baba mahkeme boyunca her t&uuml;rl&uuml; baskılara rağmen &uuml;zerindeki babalık giysisini &ccedil;ıkarmamıştır. Bir m&uuml;ddet sonra serbest kalan Ahmed Sırrı Baba, T&uuml;rkiye&#8217;deki Bektaşilere, eğer T&uuml;rkiye&#8217;de serbest&ccedil;e m&uuml;cerredlik erkanı yapılamadığı s&uuml;rece &ldquo;dedebabalık&rdquo; makamının dışarıda kalacağını belirtmiştir.&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; 1967 yılında Bektaşi Cemaati dağıtılmış ve Bektaşilik diğer inan&ccedil; sistemleri gibi Kom&uuml;nist h&uuml;k&uuml;met tarafından yasaklanmıştır. Bu Kom&uuml;nist d&ouml;nemde yalnızca iki Arnavut Bektaşi tekkesi faaaldir: biri Kosova, Gjokova&#8217;daki Baba Kazım tekkesi, diğeri A.B.D, Mishigan&#8217;daki Recep Baba tekkesi. </p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/bir-kimlik-olarak-balkan-bektasiliginin-ayrisim-sureci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>EHL-İ HAKLAR, ALİ İLÂHİLER (ALİ ALLAHİLER)</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/ehl-y-haklar-aly-ylahyler-aly-allahyler/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/ehl-y-haklar-aly-ylahyler-aly-allahyler/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 13 Nov 2007 08:13:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[EHİL-İ HAKKLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/ehl-y-haklar-aly-ylahyler-aly-allahyler/</guid>
				<description><![CDATA[Ali Duran G&#252;l&#231;i&#231;ek Hakikat ehli, Hakk&#8217;a yakın olanlar, Hakikat yolunu (ger&#231;eği, doğruyu) se&#231;enler, hakikata mensup olanlar anlamında olan Ehl-i Haklar (Ahl-e Haklar), &#246;zellikle Irak&#8217;ın S&#252;leymaniye, Kerk&#252;k b&#246;l-gelerinde, İran&#8217;ın batısında Luristan, K&#252;rdistan, Zohab, Kirin, Huram-abat, Kermanşah (Zagros Dağları &#231;evresinde), kuzeye doğru Urumiye g&#246;l&#252;nden Maku&#8217;ya kadar olan dağlık b&#246;lgelerde, Tebriz&#8217;de, Hazar-denizi&#8217;nin g&#252;ney kıyılarında (Elburz dağları &#231;evresinde), Heştgerd&#8217;te, ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Ali Duran G&uuml;l&ccedil;i&ccedil;ek</p>
<p> Hakikat ehli, Hakk&rsquo;a yakın olanlar, Hakikat yolunu (ger&ccedil;eği, doğruyu) se&ccedil;enler, hakikata mensup olanlar anlamında olan Ehl-i Haklar (Ahl-e Haklar), &ouml;zellikle Irak&rsquo;ın S&uuml;leymaniye, Kerk&uuml;k b&ouml;l-gelerinde, İran&rsquo;ın batısında Luristan, K&uuml;rdistan, Zohab, Kirin, Huram-abat, Kermanşah (Zagros Dağları &ccedil;evresinde), kuzeye doğru Urumiye g&ouml;l&uuml;nden Maku&rsquo;ya kadar olan dağlık b&ouml;lgelerde, Tebriz&rsquo;de, Hazar-denizi&rsquo;nin g&uuml;ney kıyılarında (Elburz dağları &ccedil;evresinde), Heştgerd&rsquo;te, kısmen Tahran, Hemedan, M&acirc;zenderan, Fars vilayetleri ve Horasan&rsquo;da yaşamaktadırlar. <br /> Bilhassa K&uuml;rtler, kısmen Farslar, T&uuml;rkmenler ve Araplar arasında yayılan Ehl-i Hak mezhebi, tasavvufa, bilgi kuramına (gnostisizme) ve b&acirc;tıniliğe (esoterik yoruma) dayanan bir inan&ccedil; sistemidir. Minorsky, konuyla ilgili bir makalesinde, Ehl-i Hak mezhebinin sadece Guranlar (Gorani leh&ccedil;esiyle konuşan K&uuml;rtler) arasında değil, &ouml;zellikle İran/ Azerbaycan b&ouml;lgesinde, Maku &ccedil;evresinde ve G&uuml;ney Kafkasya&rsquo;da Gonca havalisinde yaşayan bazı T&uuml;rkmen aşiretleri arasında da yaygın olduğunu ve Ehl-i Hak inancının Karakoyunlular d&ouml;neminde T&uuml;rkmen aşiretleri arasında yayıldığını, S&uuml;nnilere g&ouml;re, koyu r&acirc;fizi olan Cihan-şah (1437-1467), m&uuml;ridleri arasında &ldquo;Sultan al-&acirc;rifin unvanı ile anıl-dığını ve Şah İsmail Safevi&rsquo;nin şiirlerinin bu T&uuml;rkmen topluluklar arasında yaygın olduğunu belirtmektedir. <br /> Ehl-i Hak mezhebinin kurucusu, kimi kaynaklara g&ouml;re Hz. Ali&rsquo;nin &ouml;l&uuml;m&uuml;nden 366 yıl sonra 1025, 1027 yıllarında Luristan&rsquo;da doğan, &ldquo;Baba Hoşin, Şah Hoşin&rdquo; unvanıyla anılan M&uuml;barek Şah&rsquo;tır. İkinci dini &ouml;nder ise Şah Hoşin&rsquo;den 244 yıl sonra 1270&rsquo;te Berzence&rsquo;de doğan ve 1400&rsquo;de Hewraman&rsquo;da Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;yen Sultan İshak (Sultan Sohak)&rsquo;tır. Sultan İshak d&ouml;neminde Perdiwar&rsquo;da doğan (Seyyid Ahmed) Baba Yadigar Banzerdeh, Sultan Ishak&rsquo;ın &ouml;l&uuml;m&uuml;nden 400 yıl sonra Kermanşah b&ouml;lgesindeki Tutşami (Dawal Dallan) k&ouml;y&uuml;nde doğan Seyyid Mensur&rsquo;un oğlu Seyyid Barekkeh adıyla tanınan Seyyid Haydar (1790-1870) ve 36 dervişi (&Ccedil;eheltan) Ehl-i Hak inancının yayılmasında &ouml;nemli rol oynamışlardır. Ehl-i Hak &ouml;greti-sinin yayılmasında &ouml;nemli hizmetler sunan diğer bazı dervişler ise şunlardır: Ali Kalender (d. 1450), Seyyid Akabir (d. 1456), İlbeyi Caf (1497-1560), Han Ateş Huristani (17. yy), Seyyid Farzi (18. yy), Şeyh Emir Zulahi (&ouml;l. 1725). &ldquo; &rdquo;<br /> Nurali Elahi (Nur Ali Şah)&rsquo;ın Burhan-ul Hak adlı yapıtında verdiği bilgilere g&ouml;re ise, Ehl-i Hak mezhebinin asıl kurucusu &ldquo;Sahip-kerem, Şah, Y&acirc;r&rdquo; unvanlarıyla da anılan ve Oniki İmamlardan 7. İmam Musa K&acirc;zım soyundan gelen Sultan İshak (Sultan Sohak)&rsquo; tır. Sultan İshak&rsquo;tan sonra da bu inan&ccedil; sisteminin, Sultan Sohak&rsquo;ın g&ouml;revlendirdiği 11 Handedan (M&uuml;rşid, Seyyid, Ocak) tarafından y&uuml;r&uuml;-t&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; belirtilmektedir. 11 Hanedan şunlardır: 1. Şah İbrahim, 2. Ali Kalender, 3. Baba Yadigar, 4. Seyyid Xamuş (Ğamuş), 5. Mir Sur, 6. Seyyid Mustafa, 7. Hacı Baba İsa, 8. Baba Haydar, 9. Zolnur, 10. Ateş Beg, 11. Şah Hayyas. <br /> Hz. Ali&rsquo;ye duyulan sevgi ve bağlılığın il&acirc;hi d&uuml;zeyde olması; Hz. Ali&rsquo;yi kutsamak, y&uuml;celleştirmek, hatta tanrısallaştırmak anlamında &ldquo;Ali İl&acirc;hi&rdquo; veya &ldquo;Ali Allahiler&rdquo;; Irak K&uuml;rdistan&rsquo;ında, &ouml;zellikle S&uuml;-leymaniye ve Kerk&uuml;k b&ouml;lgesinde yaşayanların &ldquo;b&uuml;y&uuml;k kardeş, abi, kimi b&ouml;lgelerde baba anlamına&rdquo; gelen, (Keke)&rsquo;den veya Sultan İshak&rsquo; ın bir defasında babasına &bdquo;Kaka&ldquo; diye hitap etmesinden &ldquo;Kakailer&rdquo;; Y&acirc;r unvanıyla da anılan Sultan İshak&rsquo;a bağlı olanlar anlamında &ldquo;Y&acirc;resan&rdquo; gibi farklı isimlerle adlandırılan bu inan&ccedil; topluluğu arasın-da da farklı yorumlar yok değil. Bu farklı yorumlar, bu inan&ccedil; grupları &uuml;zerindeki siyasi ve dini baskılardan, iletişim kopukluklarından ve yazılı kaynakların yetersizliğinden kaynaklansa gerektir. <br /> Nurali Elahi&rsquo;ye g&ouml;re, Ehl-i Hak, Ali İl&acirc;hi&rsquo;den farklı bir şeydir. Ali İl&acirc;hi mezhebi Hz. Ali d&ouml;neminde Abdullah bin Sabbah tarafından kurulmuştur; Ehl-i Hak mezhebi ise, Hz. Ali&rsquo;den hemen hemen 509 yıl sonra 1270&rsquo;te Berzence&rsquo;de doğan ve Ali&rsquo;nin il&acirc;hi nurunu taşiyan Sultan İshak tarafından kurulmuştur. İkisi arasında ortak olan nokta, Hz. Ali&rsquo;nin hakikat sırrına ermesi, Hakk&rsquo;ın Hz. Ali&rsquo;de tecelli (zuhur) etmesidir (g&ouml;r&uuml;nmesidir). Ehl-i Haklar&rsquo;a bu g&ouml;r&uuml;nme sadece tinsel, Ali İl&acirc;hilere g&ouml;re ise hem tinsel, hem de bedensel boyutuyla olmuştur. Hz. Ali, Hak ve hakikatın kendisidir.<br /> Dr. Golmorad Moradi ise, &ldquo;Ehl-i Hak&rsquo;ın Kutsal Kitabı; Zebur-e Hakikat&rdquo; adlı makalesinde, Nurali Elahi&rsquo;nin bu savlarının doğru olmadığını, Ehl-i Hak ile Ali İlahi&rsquo;nin aynı olduğunu ve aynı kutsal kitaplara sahip olduklarını belirtmektedir. Golmorad&rsquo;iye g&ouml;re, &ldquo;Pro-testanların Hıristiyan olmadığı iddiasi ne kadar yanlışsa, Nur Ali İlahi&rsquo;nin iddiası da o kadar yanlıştır. Ve yazılarında Şah Hoşin&rsquo;den şu alıntıyı yapıyor: &lsquo;Fakıh! Ma (biz) Tanrı değiliz, ama biz Tanrıylayız&rsquo; (Burhan El Hak, s. 649). Orjinal metinde ise tam tersini okuyoruz: &lsquo;Fakıh, biz seni yarattık ve senin g&uuml;nahını g&ouml;rd&uuml;k. Ama biz mer-hametliyiz ve seni bağışladık.&rsquo; Ve devamla &lsquo;Biz sana rehberlere giden doğru yolu g&ouml;sterdik. Biz başlangı&ccedil;ta Tanrıydık ve sonsuza kadar Tanrı kalacağı&rsquo; diyor (age, s. 1841-1842)&hellip; İslamın 7. y&uuml;zyıldaki doğuşundan, 15. y&uuml;zyıldaki Moğol istilalarına kadar olan d&ouml;nemde, M&uuml;sl&uuml;manlar t&uuml;m karşitlarını &lsquo;zındık&rsquo; veya &lsquo;b&acirc;tıni&rsquo; olarak su&ccedil;layıp en vahşi bi&ccedil;imde kılı&ccedil;tan ge&ccedil;irdiler. Bu vahşetin sonucu olarak, b&acirc;tıniler de dahil hemen hemen t&uuml;m gruplar inan&ccedil;larını gizli tuttular. Bundan dolayı bu gruplar, gizli (gizemli) din taraftarı olarak tanınırlardı. Daha &ouml;nce belirtildiği gibi Ehl-i Hak da gizli din olarak nitelenirdi. B&acirc;tınile-re g&ouml;re, g&uuml;nl&uuml;k ibadet (namaz) ve oru&ccedil; sadece dış g&ouml;r&uuml;nt&uuml;d&uuml;r, haki-katın merdivenlerine ulaşanların bu ibadetlere gereksinimi yoktur. Ehl-i Hak mensupları da g&uuml;nl&uuml;k ibadete karşidırlar. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; onlar da kendilerini &lsquo;Hakikat d&ouml;nemi&rsquo;nde sayarlar. Bug&uuml;nk&uuml; Ehl-i Hak inancı XI. yy.&rsquo;dan (Hicri 6. yy.) beri mevcuttur&hellip;&rdquo;(MORADİ, G. 1996: 33-34). <br /> Ehl-i Hak inancında Tanrı&rsquo;nın tecelli ettiği yedi ulu kişinin isim-leri ise ş&ouml;yledir: 1. Havandagar, 2. Murtaza Ali, 3. Şah Hoşin, 4. Sultan Sohak (İshak), 5. Kırmızı (Şah Vays Kulı), 6. Mamad Beg, 7. Han Ataş. Bu yedi ulu kişinin can dostları olan Hafttan, Haftan-ı Cavidan (Yediler) ise şu isimlerden oluşur: 1. Benyamin (iki cihanin piri); 2. Davud Kabudsavar (r&uuml;zg&acirc;r s&uuml;varisi, t&uuml;m m&uuml;minlerin reh-beridir); 3. Pir Musi (Sultan Şohak&rsquo;ın katibi ve veziri); 4. Pir Razbar (diğer adıyla Hatune Razbar, Sultan İshak&rsquo;ın annesidir; hakikatın meleği, firişta ve sırrı); 5. Mustafa Davudan (&ouml;l&uuml;m meleği); 6. Şah İbrahim Buzasavar (buz s&uuml;varisi, Sultan Sohak&rsquo; ın veliahdı ve vekili; o aynı zamanda m&acirc;lik-i tayyar: Kuşların sahibi ve şahbaz; 7. Baba Yadegar (Hakk&rsquo;ın y&acirc;digarı, mahşer g&uuml;n&uuml;n&uuml;n şefaat&ccedil;ısı). <br /> Ehl-i Haklar&rsquo;da, d&uuml;nyanın ve insanın gelişim s&uuml;reci d&ouml;rde ayrılır: Adem&rsquo;den Hz. Muhammed&rsquo;in Peygamberliğine kadarki d&ouml;nem dinsel yasalara dayanan Şeriat d&ouml;nemidir. Hz. Ali&rsquo;den Ehl-i Hak mezhebinin kurucusu Şah Hoşin&rsquo;e kadarki d&ouml;nem (661-1029) Tarikat d&ouml;nemidir. Şah Hoşin&rsquo;den Sultan İshak&rsquo;a kadar olan d&ouml;nem (1270-1400) Marifet d&ouml;nemidir. Sultan İshak&rsquo;tan g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar olan d&ouml;nem de Hakikat d&ouml;nemidir. Ehl-i Hak &ouml;ğretisinin en &uuml;st aşaması olan Hakikat maka-mını, Cama-yi Hakk (Hakk&rsquo;ın tecess&uuml;d&uuml;) ve Mukannin-i kanun-i hakika (hakikat kanunun v&acirc;zı) unvanıyla da anılan Sultan İshak (Sohak) temsil eder. <br /> Zengin bir halk k&uuml;lt&uuml;r&uuml;ne, folklora sahip olan Ehl-i Haklar, Ali İl&acirc;hiler, konuksever ve mert kişilikleriyle tanınan bir topluluktur. İbadetlerini, Anadolu Alevilerinde olduğu gibi, bir Seyyid veya M&uuml;rşid&rsquo;in (Post Dedesi) &ouml;nc&uuml;l&uuml;g&uuml;nde daha &ccedil;ok cemevlerinde (cem-hanelerde) yaparlar. Zikir ve ayinler, tanbur, def ve keman&ccedil;e eşliğinde nefesler okunarak yapılır. Aynicem t&ouml;renlerinde sorgu, g&ouml;rg&uuml;, ikrar verme (şart-ı ikrar) ayinleri, yola girme t&ouml;renleri &ouml;nemli yer tutar. Cemin sonunda getirilen lokmalar, niyazlar eşit şekilde dağıtılıp birlikte yenilir.<br /> Ehl-i Haklar&rsquo;ın &ouml;nemli t&ouml;renlerinden biri de, Hıristiyanlığa benzer bir uygulama olan vaftiz geleneğidir (Ser-Sepurde). Sultan İshak tarafından vaftiz edilip hatıra anlamına gelen Yadigar ismi verilen Baba Yadigar&rsquo;dan kalma bu gelenekte, yeni doğan &ccedil;ocuk, doğumun-dan &uuml;&ccedil; veya yedi g&uuml;n sora, evde veya cemevinde, Seyyid tarafından, vaftiz babası (kivre) ve t&ouml;rene katılan şahidler huzurunda vaftiz edile-rek isim takılır. Seyyid, &ccedil;ocugu kucağına alıp ismini kulağına seslen-dikten sonra, t&ouml;rene getirilen Hindistan cevizi par&ccedil;alanır, herkese eşit şekilde dağıtılır, daha sonra kovandan alınan bir tas su &ccedil;ocugun y&uuml;z&uuml;-ne ve başina serpilir ve b&ouml;ylece &ccedil;ocuk vaftiz edilmiş olur. Vaftiz işle-mi bittikten sonra getirilen lokmalar, niyazlar dağıtılıp yenilir. <br /> Ehl-i Haklar, Aralık ayının ortasında yılda &uuml;&ccedil; g&uuml;n oru&ccedil; tutarlar. &bdquo;Ruzehaye Marnovi&ldquo;veya &bdquo;Havende Kar&ldquo; adı verilen bu oru&ccedil;, Ehl-i Haklar&rsquo;ın dini liderlerinden Sultan İshak ve &uuml;&ccedil; Dervişi&rsquo;in i&ccedil;inde kaldıkları &bdquo;Marre-Nur&ldquo; mağarasının, d&uuml;şmanlar tarafından kuşatıl-masının anısına yapılır. Diğer bir inanışa g&ouml;re, &uuml;&ccedil; oru&ccedil; g&uuml;n&uuml;, Adem&rsquo;in cennetten kovulduğu, Yunus Peygamber&rsquo;in balık karnında ge&ccedil;irdiği, İmam H&uuml;seyin&rsquo;in Kerbel&acirc;&rsquo;da şehid edildiği ve Sultan İshak&rsquo;ın mağarada ge&ccedil;irdiği &uuml;&ccedil; g&uuml;ne de yorumlanır. Oru&ccedil;tan sonra da bayram yapılır. Ehl-i Hakların &ouml;nemli bayramlarından biri de İbrahim Peygamber&rsquo;in oğlu İshak&rsquo;ın anısına yapılan Ayde Kurban (Kurban Bayramıdır).<br /> Ehl-i Hak inancının vaftiz olayıyla Hıristiyanlık&rsquo;la, s&uuml;nnette Yahudilik ve İslamiyet&rsquo;le, g&uuml;neş, ay, ateş gibi doğa unsurlarına verilen &ouml;nemle eski K&uuml;rt inan&ccedil;larından Zerd&uuml;ştl&uuml;ğe, tenasuh (ruh g&ouml;&ccedil;&uuml;) inan-cıyla Budizm, Hinduizm, Manikeizm ve Nusayriliğe; Hz. Ali&rsquo;ye ve Oniki İmamlara verilen &ouml;nem, h&uuml;manist d&uuml;nya g&ouml;r&uuml;şleri, kadın-erkek eşitliği, ayrıca cem ayinlerindeki bazı ibadet şekilleriyle Anadolu Alevilerine benzer &ouml;zellikleri vardır.<br /> Ehl-i Haklar&rsquo;ın inan&ccedil; ve &ouml;gretilerini a&ccedil;ıklayan &ouml;nemli yapıtların-dan biri Gorani leh&ccedil;esinde yazılmış Zebur-e hakikat&rsquo;tır. Ayrıca &ldquo;Defter-e Perdiwari&rdquo; adıyla yazılan, Ehl-i Hak dininin &ouml;nderlerinden Sultan İshak (1270-1400) tarafından Perdiwar/Hevreman&rsquo;da il&acirc;n edilen metinler de dini emirler niteliğini taşir. Ateş Beg&rsquo;in Kelam ve Serencam metinleri; Dinaverli Hacı Nimat Allah (Nimetullah, 1871-1920) tarafından yazılan Furkan-ul Ahbar ve Şahname-i Hakikat; oğlu Nurali Elahi (Nur Ali Şah, Heştgert 1895-1974) tarafından yazılan Burhan-ul Hakk ve Furkan-ı Keşf-ul hakayık adlı mukaddi-me, ayrıca Afzali (Efdali) tarafından yazılan Defter-i Rumuz-ı Genci-neyi Sultan Soh&acirc;k, Ehl-i Haklar arasında yaygın olan yapıtlardır.Ehl-i Hak inancıyla ilgili bazı metinler de (kelamlar), Azeri T&uuml;rk&ccedil;esiyle yazılmıştır.<br /> Sultan İshak&rsquo;ın (Sultan Sohak&rsquo;ın) Hewraman&rsquo;daki mezarı; Sananneh-Dallahu&rsquo;da Baba Y&acirc;digar Banzerdeh&rsquo;in mezarı; Kerk&uuml;k Mubella mevkiinde İmam Ahmed&rsquo;in, Irak&rsquo;ın Gazal Rebab b&ouml;lgesinde İmam Kasım Şah Heyas&rsquo;ın makberi, Azerbaycan&rsquo;da Heşturd&rsquo;un (Sekiz ırmağın) birleştiği yerde Ateş Beg k&ouml;y&uuml;nde Ateş Han&rsquo;ın mezarı Ehl-i Hakların bazı kutsal ziyaret yerleridir.<br /> Zengin halk k&uuml;lt&uuml;r&uuml;ne sahip olan Ehl-i Haklar&rsquo;da, halk edebiyatı ve &ouml;zellikle şiir ve m&uuml;zik geleneğinin &ouml;nemli bir yeri vardır. Anadolu Aleviliğinde olduğu gibi cem sermonilerinde m&uuml;zik ve semah, ibade-tin ayrılmaz bir par&ccedil;asıdır. Kullanılan m&uuml;zik aletleri genellikle &uuml;&ccedil; telli tanbur, def ve keman&ccedil;eden oluşur. <br /> 1997&rsquo;de Bonn&rsquo;da kurulan, &uuml;yeleri genellikle Tahran yakınların-daki Heştgerd&rsquo;ten olan ve ismini Sultan İshak&rsquo;ın annesi Hatune Razbar&rsquo;dan alan Razbar m&uuml;zik grubu, Ehl-i Hakların halk m&uuml;ziğini, folklorunu, geleneksel tasavvuf m&uuml;ziğini ve cem sermonisini batıda tanıtmak i&ccedil;in g&uuml;zel &ccedil;alismalar y&uuml;r&uuml;tmektedir. Ehl-i Hakların inan&ccedil; ve k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; korumak ve yaşatmak amacıyla yine aynı yıllarda VBA (Verein zur Bewahrung der Ahl-e Haqq Kultur: Ehl-i Hak K&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; Koruma Derneği) adı altında Bonn&rsquo;da kurulmuş bir dernekleri bulun-maktadır. (Bu derneğin &uuml;yelerinden Afşar Merat&rsquo;a da verdiği bilgiler-den dolayı teşekk&uuml;r ederim).<br /> Konuyu, Ehl-i Haklar&rsquo;la yakınlığıyla bilinen, kendi deyimiyle bir kalenderi, bir g&ouml;n&uuml;l eri olan tanınmış şair ve d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rlerden Baba Tahir Uryan (Hemedan/İran 938?-1010)&rsquo;nın şu anlamlı dizeleriyle bağlayalım: &ldquo;Ben bir s&uuml;rahiye girmiş olan bir deniz (bahr), harfe girmiş olan bir noktayım. Hakiki bilgi, ilm al-yakin elde edildik-ten sonraki seziştir. Cehaletin &ouml;ld&uuml;rd&uuml;g&uuml; hi&ccedil; yaşamamıştır; zikrin &ouml;ld&uuml;rd&uuml;g&uuml; hi&ccedil; bir zaman &ouml;lmez. Namerdin sofrasından el &ccedil;ek / c&ouml;merde kurban olalım / namerdin selamın alma pek / c&ouml;merde selam yerine can verelim&#8230;&ldquo; <br /> BİBLİYOGRAFYA<br /> BRUINESSEN, Martin van: Shabak, Encyclopaedia of Islam, vol. 9, Leiden 1995: 152 ff; BRUINESSEN, Martin van: A Kizilbash Community in Iraqi Kurdistan, the Shabak, in: Les Annales de Autre, no.g, Paris 1998: 185-196; DE GOINEAU, J. A.: Trois ans en Asie, Paris 1859, Nachdruck 1905; EDMONDS, C.J.: The Beliefs and Practices of the Ahli Haqq of Irak (Irak&rsquo;taki Ehl-I Hakk&rsquo;ların inan&ccedil;arı ve ibadetleri), İran, sayı 7, 1969: 89-106; ELAHİ, Nur Ali: Burhan-ul Hakk, 7. Baskı, Tahran 1987; HALM, H.: Ahl-e Haqq, in: Encyclo-paedia Iranica, vol. 1, London 1982:635-637; MENTEŞAŞVİLİ, A. M.: K&uuml;rtler/ Sosyo-Ekonomik İlişkiler, K&uuml;lt&uuml;r ve Yaşam &Uuml;zerine Makaleler, Rus&ccedil;adan &Ccedil;eviri: Mehmet Demir, Moskova 1984:42-46; MINORSKY, V.: Ahl-i Hakk, Enzyklo-p&auml;die des Islam, Erg&auml;nzungsband, Leiden Leipzig 1934:9-16; MİR-HOSSEİNİ, Ziba: Inner Truth and Outer History, the Two Worlds of the Ahl-i Haqq of Kurdistan, in: International Journal of Middle East Studies, vol. 26, Cambridge 994:267-285; MORADİ, Golmurad: Ehl-i Hakk&rsquo;ın Kutsal Kit: Zebur-e Hakikat, Almancadan T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;eviren &Ccedil;etin Taş&ccedil;ı, Deng Dergisi, sayı 38, İstanbul 1996: 29-43; SALİM ALİ, Salah: Shabak, A Curious Sect in Islam, in: Revue des &Eacute;tudes Islamiques, tome 60, fasc. 2 (1992), Paris 1993: 521-528; STEAD, F. M.: The Ali-İlahi Sect in Persia (İran&rsquo;daki Ali İlahi Mezhebi), The Moslem World, sayı 22, 1932: 184-189; VINOGRADOV, Amal: Ethnicity, Cultural Discontinuity and Power in Northern Iraq: The Case of the Shabak, in: American Ethnologist, vol 1, Washington 1974: 207-218. <br /> (Ali Duran G&uuml;l&ccedil;i&ccedil;ek: Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Onlara <br /> Yakın İnan&ccedil;lar, 1. Cild, K&ouml;ln/İstanbul 2004, s. 106-110). </p>
<p> Kaynak: Tahtacilar internet grubu</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/ehl-y-haklar-aly-ylahyler-aly-allahyler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>HASAN SABBAH</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hasan-sabbah/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hasan-sabbah/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:40:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[İSMAİLİ'LER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hasan-sabbah/</guid>
				<description><![CDATA[Hasan Sabbah, tarihte ve g&#252;n&#252;m&#252;zde eşi benzeri olmayan bir Alevi &#246;nderidir. Hasan Sabbah, kurduğu &#246;rg&#252;t ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu r&#252;yası olmuştur. Hasan Sabbah, İran&#8217;ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam&#8217;cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve b&#246;lgenin İsmaili &#246;nderlerinden eğitim g&#246;rm&#252;şt&#252;r. ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Hasan Sabbah, tarihte ve g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde eşi benzeri olmayan bir Alevi &ouml;nderidir. Hasan Sabbah, kurduğu &ouml;rg&uuml;t ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu r&uuml;yası olmuştur.<br /> Hasan Sabbah, İran&rsquo;ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam&rsquo;cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve b&ouml;lgenin İsmaili &ouml;nderlerinden eğitim g&ouml;rm&uuml;şt&uuml;r. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaillilerin merkezi olan Fatımi Devleti&rsquo;nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078&rsquo;de vardı. Hasan Sabbah &uuml;&ccedil; yıl Mısır&rsquo;da kaldı. Kahire ve İskenderiye&rsquo;de d&ouml;nemin &uuml;nl&uuml; bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan&rsquo;a d&ouml;nerek, yetkinleşmiş bir şekilde m&uuml;cadeleye başladı. Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl &ccedil;eşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya &ccedil;alıştı. Bu &ccedil;alışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut kalesinde eğitim ve &ouml;rg&uuml;tlenme m&uuml;cadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi &uuml;s olarak se&ccedil;ti. Alamut kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, &ccedil;ok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut&rsquo;u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilin&ccedil;li se&ccedil;miştir. Hasan Sabbah, Alamut&rsquo;un b&uuml;t&uuml;n eksiklerini tamamladı. Su kanalları a&ccedil;ıp, ambarlar kurdu. &Ccedil;evredeki k&uuml;&ccedil;&uuml;k kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. &Ccedil;evrede bulunan yerleşim alanlarının &ccedil;oğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. B&ouml;ylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir &uuml;yesi ve onun ayrılmaz bir par&ccedil;ası olarak hissetmeye başlamıştır. <br /> Alamut kalesinin Hasan Sabbah tarafından ele ge&ccedil;irildiğini &ouml;ğrenen Sel&ccedil;uklu veziri, Nizam&uuml;lm&uuml;lk, d&ouml;rt ay boyunca Alamut&rsquo;u kuşatmasına rağmen sonu&ccedil; alamadı. Bu d&ouml;nemde Sel&ccedil;uklu Devleti&rsquo;nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, &ouml;rg&uuml;tlenme alanını g&uuml;nden g&uuml;ne genişletti. &Ouml;rg&uuml;tlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Sel&ccedil;uklu Devleti&rsquo;nin &uuml;st d&uuml;zey memurları dahi İsmaili olmuştu. <br /> Hasan Sabbah, b&uuml;t&uuml;n yaşamı boyunca İsmaili inancının &ouml;zg&uuml;rce yaşanması i&ccedil;in &ccedil;alıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bug&uuml;n dahi onlarca kişi Hasan Sabbah&rsquo;ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah&rsquo;a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. &Ouml;yle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon i&ccedil;enler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara &ldquo;Assasin&rdquo; deniliyordu. Assasin kavramının t&uuml;rk&ccedil;e karşılığı &ldquo;bek&ccedil;iler, sır bek&ccedil;ileri&rdquo;dir. Onlar hi&ccedil; bir zaman d&uuml;nya malına olan d&uuml;şk&uuml;nl&uuml;klerinden, insanın inandığı değerler i&ccedil;in yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar i&ccedil;in, değerleri i&ccedil;in, inancı i&ccedil;in yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları i&ccedil;in en ahl&acirc;k dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara g&ouml;re Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere g&ouml;nderiyormuş. Ne yazık ki, bir &ccedil;ok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki ger&ccedil;ekler &ccedil;ok daha farklıdır. Ger&ccedil;ekte Hasan Sabbah, k&ouml;t&uuml;l&uuml;klere, haksızlıklara karşı gelmiş ve &ouml;ğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini &ouml;ğ&uuml;tlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını &ouml;ğ&uuml;tlemiştir. Hasan Sabbah&rsquo;ı izleyen &ouml;ğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların &uuml;zerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla b&ouml;yle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır. <br /> Hasan Sabbah&rsquo;ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en g&uuml;&ccedil;l&uuml; ordunun dahi girememesi g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai g&ouml;z&uuml;n&uuml; kırpmadan eylem ger&ccedil;ekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden ge&ccedil;miştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi g&uuml;&ccedil;l&uuml; ordu karşısında korumuştur? B&uuml;t&uuml;n bunlardan yola &ccedil;ıkarak, Hasan Sabbah&rsquo;ın etkileme g&uuml;c&uuml;, bilinci, askeri dehası, &ouml;rg&uuml;tlenme stratejisi g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde hayranlık uyandırıyor. B&ouml;yle bir b&uuml;y&uuml;k şahsiyet g&ouml;revini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;r.</p>
<p> Kaynak: http://www.alevikonseyi.com/alevi/alevi7.html </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hasan-sabbah/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Doğu&#8217;nun Gerçek Aklı ve İran&#8217;da İlk İsmaili Huccet&#8217;i Nasir Husrev (1003/4-1088/9)</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/dodunun-gercek-akly-ve-yranda-ylk-ysmaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889-2/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/dodunun-gercek-akly-ve-yranda-ylk-ysmaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889-2/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:39:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[İSMAİLİ'LER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/dodunun-gercek-akly-ve-yranda-ylk-ysmaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889-2/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz 1. Nasir Husrev ve İsmaili İran Edebiyatı İran&#8217;da İsmaililik, Fatımiler d&#246;neminde Nasır-i Husrev&#8217;in Fars&#231;a yazdığı yapıtlarla tanınıp yayılmıştır. Yemen kadar tarihsel anayolların dışında kalma ayrıcalığı bulunan Bedehşan, İran dilinde İsmaili edebiyatının bir b&#246;l&#252;m&#252;n&#252; saklamada başarılı olmuştur. Ayrıca &#8220;Jami al-Hikmatayn&#8221;(Aklın Uyumu ya da iki felsefenin birleştirilmesi) yapıtında, tanınmamış bir Bedehşan prensi &#231;ok &#246;nemli yer ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz</p>
<p> <b>1. Nasir Husrev ve İsmaili İran Edebiyatı </b><br /> İran&rsquo;da İsmaililik, Fatımiler d&ouml;neminde Nasır-i Husrev&rsquo;in Fars&ccedil;a yazdığı yapıtlarla tanınıp yayılmıştır. Yemen kadar tarihsel anayolların dışında kalma ayrıcalığı bulunan Bedehşan, İran dilinde İsmaili edebiyatının bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; saklamada başarılı olmuştur. Ayrıca &ldquo;Jami al-Hikmatayn&rdquo;(Aklın Uyumu ya da iki felsefenin birleştirilmesi) yapıtında, tanınmamış bir Bedehşan prensi &ccedil;ok &ouml;nemli yer tutar. Kendisi İsmaili olan prens Ali b. Said, Yamgan&rsquo;da s&uuml;rg&uuml;nde yaşayan &ndash;ki mezarı da oradadır&ndash; Nasir&rsquo;ın koruyucusu ve rahatlatıcısı olmuştur. Jami&rsquo;nin yazılmasında ortamı hazırlayan ve teşvik eden bu kişiydi. Bundan başka, geniş anlamda yukarı Oksus memleketi olan Bedehşan, başka yerlerde yakılıp tahrip edilmiş yazmalar i&ccedil;in sadece bir korunma yeri olmadı, fakat aynı zamanda İsmaili İran edebiyatına farklı nitelikler kazandıran geleneklerin yayılma alanı oldu. Kendilerini Nizariler olarak g&ouml;ren Orta Asya İsmailileri, aynı zamanda bu inancın edebiyatında, Alamut reformundan daha eski elemanları anonimleştirip y&uuml;celtmiş ve saygı g&ouml;stermişlerdir. Tabaka tabaka oluşan İsmaili edebiyatı &uuml;&ccedil; aşamalı bir d&uuml;zen i&ccedil;inde g&ouml;z&uuml;k&uuml;yor: <br /> &bull;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 1)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İlk d&ouml;nemi anlatan birinci katman: Bu &ccedil;ağa ait pek az bilgi bulunmaktadır. Bununla birlikte, Pamirli İsmaililer tarafından kutsal kitaplardan biri olarak saygı g&ouml;rm&uuml;ş Ummul Kitab adını taşıyan yapıt; her ne kadar Pers dilinde yazılı tarihi (10. yy) belli de olsa k&ouml;keni, proto-İsmaili olarak tanımlanabilen d&ouml;nemin ruhsal-manevi &ccedil;evresine aittir: O zamanlar Khattabiler ve Karmatiler arasında benimsenen, inanılan yaygın fikirlerdi. <br /> &bull;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 2)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İkinci katmanı Nasir Husrev&rsquo;in yapıtları &ouml;rneklendirebilir; yanlışlıkla &ccedil;ok sayıda ona atfedilenlerle birlikte otantik yapıtlardır bunlar. Onun Pers dilinde yazdığı kitaplar, Arap&ccedil;a yazmış olan b&uuml;y&uuml;k İranlı &ccedil;ağdaşlarınınkiler kadar, Fatımiler zamanındaki İsmaili &ouml;ğretisinin sunucusu ve tanıtıcılarıdır. Var olan bilgilerin kesinleşmiş anlatımında, Nasir Husrev&rsquo;in Bedehşanlı ortodoks (S&uuml;nni-Şii) m&uuml;ridleri ile Alamut Nizari İsmailileri arasındaki kavşağın nasıl ve ne zaman reformu etkilediğini belirlemek olası değildir. <br /> &bull;&nbsp;&nbsp;&nbsp; 3)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yeni tabaka, İran İsmaililiğinin bu &ouml;nemli başkentindeki kavşakla sınırlanır. İzleyen d&ouml;nemi &ldquo;Sufizmle İsmaili fikirlerinin birleşmesi&rdquo; olarak tanımlanabilir. Bu katman, &ouml;rneğin Mahmud Şabistari&rsquo;nin &ccedil;ok tanınmış G&uuml;lşeni Raz&rsquo;da (Gizemin G&uuml;lbah&ccedil;esi) bulunan İsmaili-batıni tevil&rsquo;i ve Aziz Nefasi&rsquo;in (&ouml;lm. 1262) Sufizm &uuml;zerinde &ccedil;ok &ouml;nemli yapıtı Zubdat al-Hakaik (metafizik ger&ccedil;eklerin &ouml;z&uuml;) gibi bir İsmaili uyarlamasında zekice bir birleşmeyle tamamlandı. Ayrıca bu tabakaya, İsmaililerin &ccedil;ok &ouml;nemsediği sufi ozan Ferideddini Attar&rsquo;ın Mantık at-Tayr yapıtına ek olarak, diğer İsmaili felsefesi yazarları ve Safevi d&ouml;neminde Şiilerin &uuml;rettiği felsefi yapıtlar da hizmet etmişlerdir&#8230;(Henry Corbin: &ldquo;Nasir-i Khusrau and İranian İsmailism&rdquo; The Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge University Press, 1975: 528 vd.) <br /> <b>2. Nasir Husrev&rsquo;in Yaşamı, Gezileri, Dai&rsquo;liği ve Yapıtları </b><br /> &ldquo;D&uuml;nyanın gizemini i&ccedil;sel (batıni) bakışla incele <br /> Dışsal (zahiri) g&ouml;zlem onu keşfedemez<br /> Bu d&uuml;nya daha y&uuml;ksek d&uuml;nyaya g&ouml;t&uuml;ren bir merdivendir<br /> Ve biz onun basamaklarında y&uuml;kselmek zorundayız&rdquo;<br /> Nasir Husrev<br /> &nbsp;<br /> B&uuml;y&uuml;k İsmaili daisi Nasir Husrev tanınmış geniş bilgi sahibi (allame) ozan, d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r, gezgin ve Horasan Huccetiydi. O, 11. y&uuml;zyıl İran&rsquo;ının &Ouml;mer Hayyam, Hasan bin Sabbah, Muayyid aş Şirazi gibi yetiştirdiği ve Belh&rsquo;in Kubadiyan kasabasından gelmiş &ldquo;Doğunun Ger&ccedil;ek Aklı&rdquo; olarak değerlendirilen en &ouml;nemli kişiliklerinden biriydi. Kendisine Seyyidna Nasir Husrev ve Şah Seyyid Nasir de denimektedir. Uzun adı Nasir Husrev Hamiduddin Abu Muin Nasir bin Khusrev bin Harith al-Kubandiyani olan o kendisine, doğduğu kasaba devletin başkenti Merv&rsquo;e bağlı olduğu i&ccedil;in Marwazi Kubandiyani diyordu. <br /> Nasir Husrev 1003/4 yılında doğdu ve 1047&rsquo;de Mısır&rsquo;a geldi. Orada, Fatimi halifesi al-Mustansir ile g&ouml;r&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; 1050 yılında kadar &uuml;&ccedil; yıl yaşadı. Aynı yıl Horasan ve Badahşan&rsquo;a huccet olarak atandı. Bug&uuml;n Afganistan, Tacikistan, &Ccedil;in, &Ccedil;itral, Hunza, Gilgit, Pamir, Yarkent vb.b&ouml;lge ve &uuml;lkelerde milyonlarca İsmaililerin varlığı kuşkusuz onun yorulmak bilmeyen &ccedil;alışma ve &ccedil;abalarına bor&ccedil;ludur. O yaşamının geri kalanını Yamgan&rsquo;ın &ccedil;ıplak-soğuk vadisi i&ccedil;inde ge&ccedil;irdi. &ldquo;Wajh-i Din&rdquo;in (yayımlayan: Ghulam Reza Aavani, Tehran 1977: 1) girişinde Seyyed Hossein Nasr onu ş&ouml;yle tanımlar: <br /> &ldquo;O en b&uuml;y&uuml;k İslam filozofudur ve genelde İslamın, &ouml;zelde ise İsmaililiğin b&uuml;y&uuml;k entellekt&uuml;el kişisi olarak incelenmeye layıktır.&rdquo; <br /> B&uuml;y&uuml;k bir d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve &ccedil;ok geniş bilgi sahibi bir yazar olduğundan başka, Nasir Husrev ayrıca se&ccedil;kin ve tanınmış bir gezgindi. Belh&rsquo;den Mısır&rsquo;a, oradan Mekke&rsquo;ye, sonra da Basra yoluyla İran&rsquo;a ve son olarak Belh&rsquo;e d&ouml;nerek katettiği uzaklık, t&uuml;rbeler ve benzeri yerlere yaptığı kısa gezintiler sayılmadığı halde, yaklaşık 2220 parasang/fersah (13 320 km) tutmaktadır. Kardeşi Abu Said ve bir Hintli hizmet&ccedil;i ve bazı y&uuml;k hayvanlarının eşlik ettiği gezisi 1045 yılı i&ccedil;inde başladı. İlk gezisini, h&uuml;k&uuml;met g&ouml;revinden istifasını arzetmek i&ccedil;in Merv&rsquo;e yaptı ve sonra sufi ozan Bayazid Bistami&rsquo;nin t&uuml;rbesini ziyaret ettiği Nişabur&rsquo;a ge&ccedil;ti. Oradan, Tebriz &uuml;zerinden Suriye&rsquo;ye giden kara yolunu tuttu. Arkasından, Mısır&rsquo;ı ziyaret etme kararı aldığı Mekke&rsquo;ye gitti. 1047&rsquo;de Şam ve Kud&uuml;s yoluyla Kahire&rsquo;ye ulaştı. Şehire girerken Nasir Husrev, i&ccedil;g&uuml;d&uuml;sel olarak &ldquo;buranın gereksinim duyduğu her araştırmayı yapacağı yer olduğu hissine kapıldığını&rdquo; s&ouml;ylemiştir.<br /> Gazneli Sultan Mahmud d&ouml;neminde doğmuş olan Nasır Husrev&rsquo;in babası Belh civarında toprak sahibi biri, olasılıkla bir orta dikhan idi. Nasir Husrev, &ccedil;ocukluğundan beri eğitim alma &ccedil;abası i&ccedil;indeydi ve bunu başarmak amacıyla takriben otuz yılını harcadı. O, geleneksel olduğu kadar d&uuml;ş&uuml;nsel de her t&uuml;rl&uuml; bilgi alanında herşeyle ilgilenen bir kişi oldu. Kur&rsquo;an&rsquo;ı ezberledi ve Kutsal Kitabın geleneksel okunuşu (hafızlık) ve yorumlanmasında uzman oldu. İslami bilimlerden başka Tevrat&rsquo;ı ve İncil&rsquo;i okudu ve diğer dinleri tam anlamıyla araştırdı. Ptolemaios&rsquo;un Almogestis&rsquo;ini, Euklides geometrisini, simya, fizik, mantık, m&uuml;zik, matematik, tıp, astronomi, astroloji vb. inceledi. Ayrıca edebiyatta da derin bilgiye sahipti ve Arap&ccedil;a, T&uuml;rk&ccedil;e, ve Grek dilleri dışında Sanskrit&ccedil;e ve İbranice de biliyordu. Aristoteles, Platon ve Sokrates felesefeleri &uuml;zerinde &ccedil;alışmış, Kindi&rsquo;nin, Farabi ve Abu Ali Sina&rsquo;nın risalelerini incelemişti. Divan&rsquo;ında kendi y&uuml;ksek bilgi d&uuml;zeyine g&ouml;ndermeler yapmaktadır: <br /> &ldquo;Na mond az heech goon danish kih manzan na kardam- istifadat beesh-o-kamtar (D&uuml;nyada az veya &ccedil;ok yararlanmadığım bilgi kalmadı).&rdquo; <br /> Dinsel k&ouml;keni Şiilik olduğu s&ouml;ylenen Nasir Husrev, Divan&rsquo;ındaki iki beyit i&ccedil;erisinde kendisini bir Alevi olarak nitelemektedir ki bundan, Dr. İvanow &ldquo;Alevi&rdquo; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n burada Şii anlamına gelmediği, onun ger&ccedil;ekten Seyyid olduğuna inandıracak yeterli neden bulunduğu sonucuna varıyor. Ancak Nasir Husrev, al&ccedil;akg&ouml;n&uuml;ll&uuml;l&uuml;kle bu bağlamda (Şii inancı bağlamı i&ccedil;erisinde) kendisini kanıtlayıp, inan&ccedil;sal uygulamalarını ger&ccedil;ekleştirdiği i&ccedil;in, bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; kanıtlamak g&uuml;&ccedil;t&uuml;r. <br /> Kaldı ki, bu b&ouml;lgelerde 10. y&uuml;zyılın ortalarından itibaren bazı T&uuml;rk topluluklarına &ldquo;Aleviler&rdquo; deniliyordu, sadece Alisoylulara değil. (İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r, Siyaset Tarihi ve Uluları 1, Alev Yayınları: İstanbul 1995: 94-98) <br /> Bununla birlikte, Nasir&rsquo;in son yıllarını ge&ccedil;irdiği ve ve &ouml;ld&uuml;ğ&uuml; yer olan Yamgan vadisini bug&uuml;nk&uuml; yerlileri kendilerin Nasir Husrev&rsquo;in torunları ve &ldquo;seyyid&rdquo; olduklarını d&uuml;ş&uuml;nmektedirler. Onlar h&acirc;l&acirc; fanatik S&uuml;nnidirler.1 Ama, dedeleri kabul ettikleri Nasir Husrev&rsquo;in bir Sufi Piri olduğuna inanıyorlar. Nasir Husrev H&uuml;k&uuml;met memurları (y&ouml;netici aristokrat) sınıfına mensup bir ailede doğmuş olduğundan o da zamanın geleneğini izledi; Gazneli ve Sel&ccedil;uklu y&ouml;netimlerinin h&uuml;k&uuml;met hizmetlerine girdi. Horasan prensi Sel&ccedil;uk oğullarından &Ccedil;ağrı Beg&rsquo;in veziri Abu Nasir&rsquo;in &ccedil;evresinde, kardeşleri Abu Halef ve Abu Celil ile birlikte Nasir bir h&uuml;k&uuml;met yazmanı ve vergi tahsildarı olarak kullanıldı. <br /> Taqi-zade kitabında onu, kralların-prenslerin i&ccedil;ki ve eğlence meclislerine &ldquo;Ham majilis wa ham piyala&rdquo; katılmakla su&ccedil;lamıştır. &ldquo;Nasir&rsquo;in kendi s&ouml;ylemlerini dikkatle incelenirse&rdquo; diyor İvanow, insan b&uuml;t&uuml;n bunların bir yanlış anlaşılma &uuml;zerinde temellendirildiğini g&ouml;rebilir&rdquo;. Bir yetenek olarak ve zihnen gen&ccedil;liği uyaran o, kuşkusuz bir&ccedil;ok şeylere fazlaca ger&ccedil;ek ilgi g&ouml;sterdi, bununla birlikte, uzun zaman boyunca ger&ccedil;eği aradığı ozanlık-şiir yazdığı yılları kadar herhangi birşeyde başarılı asla olamadı. Bunu bizzat Divan&rsquo;ında kendisi s&ouml;ylemiştir&hellip; B&uuml;y&uuml;k olasılıkla, onun yaşamın zevkine d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; ve aşk şarkıları yazdığı, ki bunlardan yaşlılığındaki sert inanmışlık d&ouml;neminde utan&ccedil; duymuş olduğu g&ouml;r&uuml;ld&uuml;. 35 yaşlarındayken, hanedan değişimiyle 1038 yılında g&ouml;revinden ayrılıp anayurduna yerleşti, Sekizinci yıl oradan b&uuml;y&uuml;k yolculuğuna &ccedil;ıktı. <br /> 2.1 Nasir&rsquo;in Yaşamındaki Değişme ve İmama Ulaşması<br /> Genel olarak Nasir&rsquo;in bir ortodoks M&uuml;sl&uuml;man olarak Hac yolculuğuna &ccedil;ıktığı ve Mekke&rsquo;ye giderken i&ccedil;inden ge&ccedil;mek zorunda kaldığı Mısır&rsquo;da İsmaililiğe d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml; kabul edilmektedir. O, İsmaili davasının en y&uuml;ksek makamına, yani huccet&rsquo;liğe atandıktan az zaman sonra ana vatanına d&ouml;nm&uuml;şt&uuml;r.<br /> Dr. Ivanow&rsquo;a g&ouml;re, <br /> &ldquo;a&ccedil;ık&ccedil;ası Nasir Khusrev i&ccedil;in ger&ccedil;ek sadece İslamdı ve ger&ccedil;eğin sadece İmamdan alınabilen dinin g&uuml;venilir yorumu olduğu kolaylıkla ortaya konulabileceğiydi. Olasılıkla gen&ccedil;lik tutkularının terslikleri, hatta İsmaililerle olası ilişkileri y&uuml;z&uuml;nden resmi kariyeri bozulmuşsa da, &ndash;dahası bir hanedan değişimiyle de Şii olmuş olabilirdi&ndash; b&uuml;t&uuml;n bunların biraraya gelmesi, olasılıkla ona Fatımi davasını benimsemesini telkin etmişti; onun yıldızı bu &ouml;zel durumdaki kadar da asla y&uuml;kselmedi.&rdquo;<br /> Nasir Husrev Sefername&rsquo;sinde inan&ccedil; değiştirmesiyle ilgili olarak iki a&ccedil;ıklama vermiş: Birisi, yolculuğunun başlangıcındaki sık&ccedil;a anlatılan dinsel d&uuml;şg&ouml;rme &ouml;yk&uuml;s&uuml; ve ikincisi ise kasidelerinin en uzununa bi&ccedil;im veren &ldquo;İtirafları&rdquo;dır. <br /> Sefername&rsquo;sinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; d&uuml;ş ş&ouml;yle betimleniyor: <br /> Bir gece d&uuml;ş&uuml;nde bir adam g&ouml;r&uuml;r. Kendisine &ldquo;İnsan aklını bozan şarabı i&ccedil;meyi ne kadar zaman s&uuml;rd&uuml;receksin? Senin i&ccedil;in ayık ve ciddi olmanın tam zamanıdır&rdquo; der. Bu s&ouml;zlere Nasır, &ldquo;akıl d&uuml;nyanın acılarını-&uuml;z&uuml;nt&uuml;lerini azaltmak amacı i&ccedil;in daha iyi herhangi bir ara&ccedil; icat etmedi&rdquo; karşılığını verir. R&uuml;ya habercisi s&uuml;rd&uuml;r&uuml;r: &ldquo;Duygusuzluk ve bilin&ccedil;sizlik akıl ve zihne barış / sakinlik getirmez.. Eğer bir kimse bilin&ccedil;sizce halka yolg&ouml;steriyorsa ya da halkı y&ouml;nlendiriyorsa, ona akıllı insan denilmez. Zihni a&ccedil;an nedenleri artırıp, zekayı geliştiren birşeyler araştırmak gereklidir&rdquo; Bunun &uuml;zerine Nasır Husrev sorar: &ldquo;Onu nerede bulabilirim?&rdquo; Haberci &ldquo;araştıranlar bulacaktır&rdquo; diye yanıtladıktan sonra, daha başka bir şey s&ouml;ylemeden elini Kıble y&ouml;n&uuml;nde sallar. Bu, Mısır başkenti Kahire&rsquo;de bulunan İmamları g&ouml;steren bir simgedir. Bu d&uuml;ş&uuml; g&ouml;rd&uuml;kten sonra Nasır g&ouml;revinden istifa etti ve b&uuml;y&uuml;k seyahatına &ccedil;ıktı. (Naser-e Khosraw&rsquo;s Book of Travels (Safarnama), Fars&ccedil;adan İngilizceye &ccedil;ev. W.M.. Thackston, Jr., Persian Heritage Fondation: Colombia University, Newyork 1986: 1-3) <br /> &ldquo;Nasir&rsquo;ın&rdquo;, diyor İvanow, &ldquo;kendisine neyin zarar verdiğini yine kendisi iyi biliyordu. Fakat a&ccedil;ık&ccedil;ası r&uuml;yasında konuşan, &ouml;zel &ouml;nemi olan bir kimseydi; bir al&ccedil;akg&ouml;n&uuml;ll&uuml;l&uuml;k olarak ismi verilmeyen Peygamber ya da İmam idi. Genellikle sadece &ccedil;ok inan&ccedil;lı insanlara Peygamberin &lsquo;d&uuml;şte g&ouml;r&uuml;lebileceğine&rsquo; inanılır; &ccedil;&uuml;nk&uuml; o, başkalarını ziyaret etmez. Aynı şekilde, kutsal bir ziyaret&ccedil;inin izahı, anlatıcının erdemlilik ve dindarlık iddiasına eşdeğerdir. B&ouml;ylece onun Şii tipi bir dine ciddi inancı i&ccedil;inden, ger&ccedil;ek anlamını ve &ccedil;ağrışımlarından habersiz olduğu dinsel yaşamı uygulayarak, kronik sarhoşlukluğu (s&uuml;rekli i&ccedil;meği) bırakabileceği yer olan İsmaililik inancına d&ouml;nmesine neden olmuştur. Kısacası o zehirlenmekten, bu uyarıyla alakonuldu..İsmaili inancı hakkında ikna edildi ve daha sonra eğitim ve kuralları i&ccedil;in Kahire&rsquo;ye gitti&hellip;&rdquo; <br /> Nasir Husrev, b&ouml;ylece g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; d&uuml;ş &uuml;zerine i&ccedil;kiyi tamamıyla bırakıp g&ouml;revinden de istifa ederek uzun yolculuğuna &ccedil;ıkar. K&uuml;&ccedil;&uuml;k kardeşi Abu Said ve Hintli hizmet&ccedil;isini de birlikte yanına aldı. Şaburqan yoluyla Merv&rsquo;e ulaştı. Oradan Nişabur&rsquo;a, arkasından Bayazid Bistami&rsquo;nin t&uuml;rbesini ziyaret i&ccedil;in Kumis&rsquo;e ge&ccedil;ti. Damghan yoluyla Samnan&rsquo;a varınca orada, İbni Sina&rsquo;nın &ouml;ğrencisi; aritmetik, geometri ve tıp &uuml;zerinde dersler veren Ali Nisai ile tanıştı. Kazvin &uuml;zerinden ge&ccedil;ip 1046 yılında , yani yola &ccedil;ıkışından bir yıl sonra Tebriz&rsquo;e ulaştı. Burada da Dakiki ve Maujik adlı şiirlerinde s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiği ozan Katran ile tanışıp sohbetlerde bulundu. Sonra Doğu Anadolu&rsquo;ya girdi; Van, Ahlat, Bitlis, Arzan, Mayyafarakin (Silvan), Amid &uuml;zerinden Halep&rsquo;e vardı ve oradan da, b&uuml;y&uuml;k Arap d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve ozanı Abul-ala-af-Ma&#8217;arri ile tanışıp sıcak sohbet ve tartışmalarda bulunduğu Ma&#8217;arratun-Nu&#8217;man&rsquo;a gitti. <br /> Nasir Husrev 1047 yılında Kahire&rsquo;yi ziyaret ettiğinde, Fatimi halifesi el-İmam Mustansir Billah&rsquo;ın sarayına gitti, orada 12 Huccet&rsquo;ten biri olan Khawaji al-Muayyid Fiddin al-Shirazi ile tanıştı. Onunla Kuran&rsquo;ın allegoric (mecazi, tevil) yorumları ve Şeriatın diğer sırlarını tartıştı; İmam Mustansir Billahı&rsquo;ın haklılığına inandı ve onun İmamlığını kabul etti. Bu konuda kendisi ş&ouml;yle s&ouml;yl&uuml;yor: &ldquo;D&uuml;nyada Tavil &ndash;i muthaşabihat&rsquo;ı (Kuran&rsquo;ın mecazi yorumlarını) aradım, fakat onları, Fatımi halifeliği dışında hi&ccedil;bir yerde bulamadım.&rdquo; O, &ouml;ğretmeni Al-Muayyid&rsquo;i Divan&rsquo;ında &ccedil;ok y&uuml;ksek bilgilerinden &ouml;t&uuml;r&uuml; ş&ouml;yle &ouml;vmektedir: <br /> &ldquo;Kih kard az khtir-i-khwaja Muayyid Dar-i-Hikmat kushada bar tu yazdan shab-i-man rooz-i raushan kard Khawaja za burhanha-i-choon khurshid-ipakhshan. Mara . binamood hazir har do aakm ba yak ja dar tanam paida pinhan. (Al-Muayyid&rsquo;in kalbinden, Tanrı benim i&ccedil;in aklının kapılarını a&ccedil;tı. &Ouml;ğretmenim (al-Muayyid) gecemi, g&uuml;neş gibi doğru tartışmalarıyla aydınlık g&uuml;nd&uuml;ze &ccedil;evirdi. Bana hem kişiliğimdeki d&uuml;nyaları g&ouml;sterdi, hem onları sır olduğu kadar da a&ccedil;ık bir bi&ccedil;imde kişiliğimin tek (d&uuml;nyası) i&ccedil;inde (birleştirip) bana onları &ouml;ğretti.)&rdquo; <br /> Noor um Mubin&rsquo;de &ndash;Rawzatus Safa. Habibus-Siyar, Dabistanul Mazahib&rsquo;ten yapılan alıntılarla&ndash; Nasir Husrev&rsquo;in felsefe bilgisini Cam al-Azhar&rsquo;da elde etmiş olduğu yazılıdır. O, Daru&rsquo;l-Hikmet&rsquo;te geniş araştırmalar yaptı ve Dai-ui-Duwa&#8217;t (baş dai, dailer dai&rsquo;si) &ccedil;ok zeki bir aydın ve diplomat olan Khawaja Al-Muayyid ile tartışmalara katıldı; ondan &ccedil;ok derin felsefe bilgisi kazandı. Daha sonra vezir Abu Nastre Sadka İbn Yusuf tarafından İmam Mustansır Billah&rsquo;ın huzuruna &ccedil;ıkarıldı ve İmamın &ouml;vg&uuml;lerini aldı. Arkasından Nasir, İmam tarafından Dai-ud-Duwa&#8217;t unvanıyla onurlandırıldı. Sonra kendisi, davayı yaymak i&ccedil;in atandığı kendi memleketi Horasan&rsquo;a g&ouml;nderilmeden &ouml;nce &ccedil;eşitli propaganda gezilerine &ccedil;ıkarıldı. B&ouml;ylece Seyyidna Nasir Husrev İmam&rsquo;ın hizmetinde &uuml;&ccedil; ya da beş yılını ge&ccedil;irdi ve Horasan&rsquo;da davanın propagandasına atandı. Kendisine Horasan Hucceti makamı verildi ve İmam&rsquo;ın sarayında 12 hucetten biri oldu.<br /> 2.2 Nasir Husrev&rsquo;in İran&rsquo;da İsmaili Davası etkinlikleri ve &Ouml;l&uuml;m&uuml;<br /> Nasir Husrev, 1053 yılında Horasan&rsquo;a d&ouml;n&uuml;nce b&uuml;t&uuml;n zenginlik ve l&uuml;ks&uuml;nden vazge&ccedil;ti ve hemen b&uuml;y&uuml;k bir şevk ve tutkuyla Dava&rsquo;nın propagandasına girişti. İsmaili davasını yaymaya Belh&rsquo;ten başlamış ve &uuml;lkenin eyaletlerine Dai&rsquo;ler ve Madhoon&rsquo;lar (dai yardımcıları) g&ouml;ndermekteydi. Ayrıca o, farklı bilgi alanlarında g&uuml;zel şiirler yazan bir ozandı; ulema ile tartışmaları ve konuşmalarında g&uuml;&ccedil;l&uuml; ve yetenekliydi. Fatımi Halifelerinin şanını &ouml;v&uuml;yor ve onların İmamlık haklarını yeterli bi&ccedil;imde savunuyor ve kanıtlıyordu. Fatımi İmamlarının izleyicisi olmaktan gurur duyuyor, hatta kendisine Fatımi dedirtiyordu. <br /> Bu durum, Abbasi halifesine bağlı S&uuml;nni ulemanın, halkı ona karşı d&uuml;şman olması i&ccedil;in kışkırtmasına neden oluyordu, &ccedil;&uuml;nk&uuml; onlar Fatımilere d&uuml;şman idiler. O sırada &uuml;lkede Sel&ccedil;uklular egemendi ve y&ouml;neticiler de Nasir&rsquo;in kendileri i&ccedil;in &ccedil;ok ciddi bir tehdit oduğuna inandırıldılar. Onu &ldquo;Karmati, Rafizi, mulhid, dinsiz( bad-din)&rdquo; olarak su&ccedil;luyorlardı. Bu y&uuml;zden koğuşturmaya uğratıldı ve Belh&rsquo;ten s&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Nasir, Mazendaran&rsquo;a sığındı.<br /> Mazendaran&rsquo;a sığınma olayı Nasir&rsquo;in bazı şiirlerinde kapalı olarak verilmekte ve bu, &ccedil;ağdaşı Abul-Maali in Bayanil-adyan tarafından da onaylanmaktadır. O burada da davanın propagandasını yapma girişiminde bulundu; fakat ne yazık ki, Belh&rsquo;te y&uuml;zy&uuml;ze geldiği aynı d&uuml;şmanlıkla karşılandı. Bir kere daha yaya olarak Belh&rsquo;in yolunu tutu ve &ouml;nce Nişabur&rsquo;a girdi. Orada yine davasını yayma şansını denediyse de aynı şiddetli d&uuml;şmanlıkla y&uuml;zy&uuml;ze geldi.. Bunun &uuml;zerine Bedehşan&rsquo;a doğru yola &ccedil;ıktı ve Yamgan&rsquo;a gidip yerleşti; burada etkin bir bi&ccedil;imde davayı başlattı. Yamgan&rsquo;ı İsmaili davasının merkezi yaptı. Bu merkezden, dailerden başka, her yıl kendisi tarafından yazılmış davasını destekleyici bir kitabı eyaletlere g&ouml;nderiyordu. Yapıtların &ccedil;oğu Yamgan&rsquo;da yazıldı. W. İvanow, zamanın siyasal koşulları onu, kendisi i&ccedil;in tam bir hapishane olduğu anlaşılan bu dar vadi dışına &ccedil;ıkmaya bırakmadığını ve oradan ancak &ouml;l&uuml;m&uuml;n onu salıverdiğini s&ouml;yl&uuml;yor. Fakat bununla birlikte, Nasir Husrev daha sonra dış d&uuml;nya ile, hatta Mısır&rsquo;la bile bazı iletişim kuracak bazı ara&ccedil;lara sahip olmuştu. Burada sadece kendisi kitaplar ve kasideler yazmamış, Bedehşan yerel geleneğine g&ouml;re Mısır&rsquo;dan da dava kitapları getirtmekteydi (Farhad Daftary: The Ismailis,Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992: 216-218)<br /> Afghanistan, Russia, China. Chitral, Hunza, Gilgit&rsquo;teki ve hatta d&uuml;nyanın damı Pamir&rsquo;deki İsmaili halklarnın varlığı onun yorulmaz gayretlerine bor&ccedil;ludur. O vaız i&ccedil;in komşu &uuml;lkelere sık sık gidiyordu. Şah Seyyid Nasir yerlileri İsmaililiğe &ccedil;evirme &ccedil;alışmalarıyla &ccedil;ok meşguldu ve Hindistani ziyaret ettiği Doğu&rsquo;ya doğru geniş geziler bile d&uuml;zenliyordu. B&uuml;t&uuml;n bunlar Nasir Husrev&rsquo;in Gawhar-i Raz kitabında kayıtlıdır.<br /> Denilmektedir ki, bir keresinde o &Ccedil;itral&rsquo;da Munjgan (Lutkoh) denilen yere gitti ve orada kısa bir s&uuml;re kaldı. Bu yerin vatandaşları bug&uuml;n, onun kaldığı yeri bir tapınak gibi kutsamaktadır. Ayrıca ellerinde, Nasir tarafından Arap&ccedil;a&rsquo;dan, T&uuml;rk&ccedil;e ve Fars&ccedil;aya &ccedil;evrilmiş kitaplar bulunmaktadır. Bundan başka onlar, onun &ccedil;ok &uuml;nl&uuml; Huccet sandaletleri ve pelerinine sahip bulunduklarını ileri s&uuml;rmektedirler.<br /> 3. Nasir Husrev&rsquo;in Yapıtları ve Bazı Metin &Ouml;rneklemeleri<br /> Nasır Husrev&rsquo;in &ouml;l&uuml;m&uuml;ne ilişkin bir tartışma vardır. Bazıları, onun 140 yaşlarında &ouml;ld&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;ylerlerse de, modern araştırmacılar onun 100 ile 87 yaşları arasında &ouml;lm&uuml;ş olduğu d&uuml;ş&uuml;ncesindedir. B&uuml;y&uuml;k bilgin Taqi Zadah (Taki Zade), b&uuml;y&uuml;k d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r Nasir Husrev&rsquo;in 481 (1088-9) yılında &ouml;ld&uuml;ğ&uuml;n&uuml; belirten, Hacı Halife&rsquo;nin, yani Katip &Ccedil;elebi&rsquo;nin (1609-1657) Takvimu-t-Tevarih adlı kitabına yazdığı girişte onu destekler. Hakim Nasir Husrev Yamgan&rsquo;da &ouml;ld&uuml; ve oraya g&ouml;m&uuml;ld&uuml;. Onun t&uuml;rbesi Bedehşanlı yerliler tarafından kutsal bir tapınak gibi saygı g&ouml;stermektedirler. Nasir Husrev, anısı zaman i&ccedil;inde asla silinmeyecek ve y&uuml;zyıllar boyunca yaşayacaktır; onun insanlık erdemi anlayışı akıl ve bilgelikti. <br /> Nasir Husrev Divan&rsquo;ında der ki,<br /> &ldquo;Peygamberin soyundan gelenlerin (Tayid-i al-Rasul) ruhsal yardımı olmasaydı, benim ne değerlendirilecek ve yararlanılacak her hangi bir kitabım ve ne de başkalarına &ouml;ğretecek herhangi birşeyim olacaktı&rdquo;. <br /> Pek &ccedil;ok İranlı doğa&ccedil;lama ozanıdır, fakat Nasir Husrev&rsquo;in şiirleri ahlaksal, d&uuml;ş&uuml;nsel ve dinseldir. <br /> Nasir Khusraw &ccedil;ok y&uuml;ksek değerde ve hem şiir hem d&uuml;zyazıda ilgin&ccedil; olan &ccedil;ok sayıda eserler yazmıştır. Bu b&uuml;y&uuml;k yazarın yapıtlarının &ccedil;oğu, Bland, Dorn, Ethe, Fagnan, Noldeke, Pertsch, Riev, Schefer gibi yetkin batılı bilim adamları tarafından &ccedil;ok dikkatli araştırma ve inceleme hedefleri arasına alınmıştır. Onun dinsel ve felsefi g&ouml;r&uuml;şleri yoğun bir bi&ccedil;imde dizelerinde &ccedil;izilmiştir.<br /> Nasir Husrev&rsquo;in b&uuml;y&uuml;k yapıtlarından, acılı ve sıkıntılı s&uuml;rg&uuml;n yıllarında hazırladığı Divan&rsquo;ı, &ccedil;ok &ouml;nemli felsefi konuları i&ccedil;erir. Şiirlerinin &ouml;zellikle sanatsal değeri y&uuml;ksek değildir, fakat hala araştırmacısını bekleyen felsefi &ouml;geler İran Edebiyat tarihi i&ccedil;in &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem arzetmektedir. O, İsmaili &ouml;ğretisinin sistemli bir kursu değil, ama tam bir ansiklopedisi konumundadır. Dilbilimsel duruşuyla dahi yapıt olağan&uuml;st&uuml; bi&ccedil;imde ilgi &ccedil;ekicidir. Fars&ccedil;a tekstin iyi bir baskısı 1928 yılında Tahran&rsquo;da &ccedil;ıkmıştı; onun i&ccedil;ine pek uzun olmayan iki de didaktik şiir ekliydi. <br /> Rushana i-Nama (Işığın kitabı) adını taşıyan, Krallık aristokrasisini keskin bir bi&ccedil;imde eleştiren ve k&ouml;yl&uuml;leri &ouml;ven mutluluğun kitabında &ldquo;ben her canlıyı besleyen (bir) yaratığım&rdquo; s&ouml;z&uuml; olduk&ccedil;a ilgi &ccedil;ekmiştir. <br /> Nasir&#8217;in en tanınmış d&uuml;zyazı yapıtı Sefer-Name&rsquo;dir. Ancak ne yazık ki, bu &ccedil;alışma bize biraz değiştirilmiş bi&ccedil;imiyle gelmiştir ve b&uuml;y&uuml;k olasılıkla bir S&uuml;nni el tarafından kopya edilmişti. Nasir&rsquo;in diğer yapıtları İsmaililiği &ouml;ğreten metinlerden oluşur. Onların arasında ilk yeri Zad-al Musafrin (Yol Tedariği) alır. Bu kitap, kozmografi doğasının en değişik sorunlarına metafiziksel &ccedil;&ouml;z&uuml;mler getirmeye uğraşan &ouml;zel karakterde bir ansiklopedidir: Tevil ya da mecazi yorum doktrini; cennet, cehennem, kıyamet, kabir azabı, g&uuml;neşin batıdan doğuşu gibi tarafından a&ccedil;ık bir bi&ccedil;imde verilmiş herşey, bu eserinde mecazi olarak a&ccedil;ıklanmıştır. <br /> İkinci derecede &ouml;nemli olan Vech-i-Din (Dinin y&uuml;z&uuml;) İsmaililiğe giriştir; okuyucu, biraraya getirilip birleştirilmiş Kuran&rsquo;dan alıntılar (ayetler) aracılığıyla derece derece İsmaililik inancının i&ccedil;ine sokulur. Son yıllarda Pamirli İsmaililer arasında bulunup yayınlanmış Umm-ul Kitab benzeri &ccedil;ok sayıda risale, yazarımız Seyyidna Nasir Husrev&rsquo;e g&uuml;ven sağlamaktadır. O da İsmaili &ouml;ğretilerini yayan bir d&uuml;z&uuml;neden fazla risale (kitap&ccedil;ık) yazmıştı. Bunlar arasında, i&ccedil;inde teoloji ve felsefe arasında uyum oluşturmaya giriştiği Jami al-Hikmatayn (Aklın Uyumu)vardır. Diğer &ccedil;alışmaları Khwan al lkhwan., Shish-Fasi, Gushaish wa-Rihaish (Feragat ve Teslimat), Bustanul-uqul, Daliui-Mutahhareen etc. adlarını taşımaktadır. Nasir&rsquo;in &ccedil;ok sayıdaki yapıtlarından bir kısmı g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze iyi durumda ulaşamamıştır. <br /> &Ccedil;ağdaş İsmaili araştırmacı, onun kitapları &uuml;zerinde geniş incelemeler yapmış ve onların &ccedil;oğunu Urducaya &ccedil;evirmiş bulunan Nasir Hunzai, <br /> &ldquo;Nasir&rsquo;in eserlerinin dikkate değer bir b&ouml;l&uuml;m&uuml; iyi baskılar i&ccedil;inde bug&uuml;n mevcut bulunduğu halde, hi&ccedil;kimse onun &ccedil;arpıcı kişiliği &uuml;zerinde yeteri kadar aydınlatıcı olduğunu ileri s&uuml;remez&rdquo;<br /> demektedir. <br /> Nasir Husrev b&uuml;y&uuml;k bir filozof ve ozan olduğu halde, onun işlediği ana konu din olmuş. Şiirlerini ve felsefesini, İsmaili davasının propagandası i&ccedil;in kullanmıştı. Seyyidna Nasir, daima taid-i-İmam (İmamın manevi yardımı) sayesinde ruhsal y&uuml;celmeye erişmesiyle gurur duymuştur. Bu y&uuml;celme felsefeye başvurmadan, Tanrı&#8217;ya doğru ilerleyerek ger&ccedil;ekleşir ancak, ş&ouml;yle s&ouml;yl&uuml;yor bu konuda: <br /> &ldquo;Karkunan-j-khudai ra chubibeeni, Dil nadihi bazbah flasafah marhooh, Rui chu soui kouda-odin haq aari, Zoor-i-tan-o-noor-i-dilat gardad afzoon.(Tanrının sıfatlarını g&ouml;zlemleyeceğin zaman, felsefe tarafından asla rehin alınmayacaksınız, yani felsefeye bağlı kalamazsınız. Tanrıya doğru ilerleyerek doğru yolu izlerseniz, sizin fiziksel g&uuml;c&uuml;n&uuml;zle birlikte ruhsal y&uuml;celmeniz artacaktır)&rdquo;<br /> 3.1 Sefername&rsquo;de Mısır ve Kahire&rsquo;nin Varsıllığı<br /> Nasir Husrev&rsquo;in &ldquo;Sefername&rdquo;si, Mısır&rsquo;ın sayılamaz varsıllığı kadar, halkının g&uuml;ncel yaşamı, d&uuml;kkanları, bah&ccedil;eleri, anıtsal kapıları, saraylarıyla al-Mustansir y&ouml;netimi d&ouml;neminden canlı s&ouml;zc&uuml;kler i&ccedil;inde Fatimi İmparatorluğu&#8217;nun b&uuml;y&uuml;k tantanasının parlak bir resmini verir. Kahire kenti &uuml;zerine yazarken Nasir şu betimlemeyi yapmaktadır: <br /> &ldquo;Kahire&rsquo;de yirmi binden daha az d&uuml;kkan olmadığını tahmin etmiştim. Onların hepsi de al-Mustansir&rsquo;a ait bulunmaktaydı. &Ccedil;oğu d&uuml;kkanlar ayda on dinar kadar &ccedil;ok paraya kiraya veriliyordu, hi&ccedil; biri iki dinardan daha aşağı değildi. Kervansarayların, hamamların ve diğer genel yapıların sonu yoktur. Hepsi Sultan&rsquo;ın m&uuml;lkiyetindedir, hi&ccedil; kimse evleri ve kendi yaptırdıkları dışında m&uuml;lk sahibi olamazdı. Yeni ve eski Kahire&rsquo;de Sultan&rsquo;a ait sekizbin bina olduğunu ve aylık toplanan kira bedeliyle icara verildiğini işittim. Bunlar icara verilir ve istekli kiracılık &uuml;zerine halka kiraya verilirdi; hi&ccedil; bir baskı t&uuml;r&uuml; kullanılmazdı.&rdquo; (W.M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw&rsquo;s Book of Travels (Safarname), State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y. 1986: 45) <br /> Daha ileride şunları anlatıyor: <br /> &ldquo;Şehirdeki evlerin arasında kuyularla sulanan bah&ccedil;eler ve meyvalıklar vardı. Ancak hayal edilebilir en g&uuml;zel bah&ccedil;eler Sultanın haremindeydi. Damların &uuml;zerinde bile ağa&ccedil;lar dikilmiş ve eğlence parkları inşa edilmişti. Oradayken, bir aylığı onbeş dinara kiralanmış olan onikiye yirmi arşın (yaklaşık 9&#215;15 m.) &ouml;l&ccedil;&uuml;lerinde bir arsa &uuml;zerinde kurulmuş bir evdeydim. Ev d&ouml;rt katlıydı ve &uuml;&ccedil;&uuml; kiraya verilmişti&#8230; Bu evler &ouml;ylesine şahane ve g&uuml;zeldi ki, taş, tuğla ve al&ccedil;ıdan değil, m&uuml;cevherlerden yapıldığını sanırdınız. Kahire&rsquo;nin b&uuml;t&uuml;n evleri birbirlerinden ayrı inşa edilmiştir, o kadar ki, hi&ccedil;kimsenin ağa&ccedil;ları ya da bina sa&ccedil;akları, başka bir kimsenin duvarlarının karşısında değildir. Kahire&rsquo;de, Cuma g&uuml;nleri insanların namaz kıldığı (dua ettiği) d&ouml;rt b&uuml;y&uuml;k cami vardır. Bunlardan birine al-Ezher denilir, diğeri al-Nur, bir diğeri al-Hakim camisi. D&ouml;rd&uuml;nc&uuml;s&uuml; ise al-Muizz camisidir. Bu sonuncu cami kentin dışında Nil kıyısı &uuml;zerindedir. Mısır&rsquo;da y&uuml;z&uuml;n&uuml;z&uuml; kıbleye d&ouml;nd&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml;zde, Aries bayırlarına doğru eğilmek zorundasınız.&rdquo; (W. M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw&rsquo;s Book of Travels (Safarname), State University of New York, s.47) <br /> Nasir Husrev Kahire pazarlarını anlatırken şu &ouml;nemli bilgileri veriyor: <br /> &ldquo;Eski Kahire t&uuml;ccarları pazarlıklarında namusludurlar, onlardan biri bir m&uuml;şteriyi aldatırken (hile yaparken) yakalanırsa, elinde bir &ccedil;ıngırakla deveye bindirilir ve kentin her yerinde &ccedil;ıngırak &ccedil;aldırılarak dolaştırılırdı. Bir yandan da ş&ouml;yle bağırmak zorunda kalırdı: &lsquo;Ben bir (m&uuml;şteriye karşı) su&ccedil; işledim ve cezamı &ccedil;ekiyorum. Yalan s&ouml;yleyen herkim olursa olsun, halka a&ccedil;ık ayıplamayla (kınama ile) cezalandırılır!&rsquo; Bakkallar, eczacılar ve gezginci (sokak) satıcıları, sattıkları herşey i&ccedil;in &#8211; bardak, &ccedil;&ouml;mlek, hatta kağıt da olsa-, torba verirler. Kandil yağı şalgam ve turp tohumundan elde edilir ve adı zayt harr&rsquo;dır. Susam az bulunur ve yağı pahalıdır. Zeytin yağı ise ucuza satılır. Fıstık bademden daha pahalıdır, fakat acıbademin 10 maund&rsquo;u2 bir dinar&rsquo;dan fazla değildir. T&uuml;ccarlar ve d&uuml;kkancılar &ccedil;arşı-pazara gelip giderken semerli eşeklere binerler.&rdquo; (W. M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw&rsquo;s Book of Travels (Safarname), s.55) <br /> Arkasından da ekliyor Nasir Husrev: <br /> &ldquo;Mısır halkının g&uuml;venliği ve refahı &ouml;yle bir noktaya ulaşmıştır ki, kumaş&ccedil;ılar; sarraflar ve m&uuml;cevherciler (kuyumcular) d&uuml;kkanlarının kapılarını bile kilitlemezler. Onlar sadece d&uuml;kkanlarının karşısında bir &ccedil;adır a&ccedil;ıp otururlar ve hi&ccedil; kimse herhangi birşeye dokunmaz.&rdquo;(Agy.s. 57)<br /> Nasir Husrev&rsquo;in tanık olduğu bir şehzadenin doğum g&uuml;n&uuml;n&uuml; betimlemesi de dikkate değer:<br /> &ldquo;1047 yılı i&ccedil;inde Sultan, bir oğlunun doğum g&uuml;n&uuml; i&ccedil;in genel şenlik d&uuml;zenledi (buyurdu): Şehir ve &ccedil;arşı-pazar &ouml;yle bir donatıldı ki, doğrusu anlatılmaya değerdi. Bazı kimseler inanmıyacaktır; kumaş&ccedil;ılar ve sarraflar altınla, m&uuml;cevheratla, paralar, altın sırmalı kumaş ve nakışlarla d&uuml;kkanlarını &ouml;yle bir s&uuml;sledikler ki, i&ccedil;inde oturacak yer kalmadı. Sultanın y&ouml;netimi altındaki halk tamamıyla g&uuml;ven altındaydı; hi&ccedil; kimse onun ajanlarından korkmuyor; adalet dışı cezalara uğramayacakları ve herhangi bir kimsenin m&uuml;lk&uuml;ne g&ouml;z dikilmeyeceğine dair ona g&uuml;veniyorlardı. &Ouml;yle varsıl kişiler g&ouml;rd&uuml;m ki, Pers halkının buna asla inamıyacağını ifade etmek zorundayım. Onların zenginliklerinin sınırını ya da sonunu bulamadım. B&ouml;yle bir huzur ve rahatlığı başka yerda asla g&ouml;rmedim.&rdquo; (Agy. s.55) <br /> Kud&uuml;s&rsquo;te Fatimi varlığının işaretleri de hesapsızdı. Nasır Husrev onlardan bazıları tarafından etkilendi: &Ouml;rneğin, dip &ccedil;evresi &uuml;zerinde altın harflerle al-Mustansır&rsquo;ın adı yazılı Kaya Kubbe&rsquo;nin g&uuml;m&uuml;ş kandillerle donatılmış olması. Ayrıca Filistin&rsquo;in Fatımi valisi de Haram mahalllesinde bir bir bina inşa etmişti ve yazıtlarına Nasır Husrev hayran oldu. Fatimi varlığı Hebron&rsquo;daki İbrahim (sunağında) tapınağında da g&ouml;r&uuml;l&uuml;r; genişletilmiş ve yeniden dekore edilmiş bulunuyordu. (Agy. 21-25)<br /> 3.2 Sefername&rsquo;de Doğu ve G&uuml;neydoğu Anadolu&rsquo;dan Canlı Betimlemeler<br /> Nasir Husrev 1046 sonbaharında Hoy ve Bargri (Muradiye) &uuml;zerinden Doğu Anadolu&rsquo;ya giriyor. 14 Kasım g&uuml;n&uuml; Van&rsquo;a ulaşıyor. Van, Vastan (Tatvan), Ahlat, Bitlis, Mayyafarekin (Silvan), Erzen, Amed (Diyarbakır), Harran, Karul (Urfa?) kent ve kasabaları birbirine bağlayan kervan yolunu izleyerek 3 Ocak 1047 tarihinde Suruc&rsquo;a gidiyor. Ertesi g&uuml;n Fırat ırmağını ge&ccedil;erek Suriye topraklarındaki ilk kasaba olan Manbec&rsquo;e vardığını yazıyor b&uuml;y&uuml;k gezgin. Bir bu&ccedil;uk aydan birka&ccedil; g&uuml;n fazla bir zaman i&ccedil;inde ge&ccedil;miş olduğu bu kent ve kasabalar hakkında g&ouml;zlemlerine dayanan ger&ccedil;ek bilgiler vermektedir. Yaşayan halkları, konuştukları diller, y&ouml;neticileri, ge&ccedil;im kaynakları, &ccedil;arşı-pazarları, surları, camileri, t&uuml;rbeleri, kent kapıları; akar suları bağları bah&ccedil;eleri hakkında g&ouml;rd&uuml;klerini ve işittiklerini kısa notlar halinde &ndash;adına uygun bi&ccedil;imde&ndash; Sefername&rsquo;sine ge&ccedil;irmiştir. En geniş bilgiyi, d&ouml;nemin &ccedil;ok gelişkin iki kenti olan Mayyafarekin (Silvan) ve Amed (Diyarbakır) hakkında buluyoruz. Burada dikkatimizi &ccedil;eken bir noktayı belirtmekten ge&ccedil;mek istemiyoruz: Nasir Husrev b&ouml;lgede yaşayan halklar ve diller hakkında verdiği bilgiler arasında K&uuml;rtler ve K&uuml;rt&ccedil;e&rsquo;den tek s&ouml;zc&uuml;k bulunmadığı gibi, ge&ccedil;tiği b&ouml;lgeyi de K&uuml;rdistan olarak adlandırmamaktadır. Kuşkusuz o d&ouml;nemde b&ouml;lgede K&uuml;rtlerin yaşamadığı s&ouml;ylenemez; ancak acaba, K&uuml;rtler b&uuml;y&uuml;k &ouml;l&ccedil;&uuml;de kent yaşamı dışında bulunmayı ve dağlık / kırsal alanlarda konar-g&ouml;&ccedil;er (nomadic) &ouml;zg&uuml;rl&uuml;ğ&uuml; m&uuml; tercih etmekteydiler? Yoksa, varlıklarını g&ouml;steremiyecek kadar yokluğu mu yaşamaktaydılar? <br /> 11.y&uuml;zyılın ortalarına doğru b&ouml;lge kentlerinin kısmen sosyal-siyasal ve ekonomik yapısı hakkında birinci elden gelen bu bilgileri &ccedil;ok &ouml;nemli bulduğumuz i&ccedil;in Sefername&rsquo;den &ccedil;evirerek aşağıda veriyoruz:<br /> &ldquo;14 Kasım 1046&rsquo;da gittiğimiz Van ve Vastan (Tatvan?) pazarlarında koyun-kuzu gibi domuz satılmaktaydı. Kadın ve erkekler, en ufak bir engel olmaksızın, birarada oturup d&uuml;kkanlarda i&ccedil;ki i&ccedil;iyorlardı. Bundan sonra 20 Kasımda Ahlat&rsquo;a ulaştık. Bu kent M&uuml;sl&uuml;manlar ile Ermeniler arasında bulunan bir sınır kentidir. Melik Nasr al-Din y&uuml;z yaşın &uuml;zerinde ve herbirine bir b&ouml;lgeyi vermiş olduğu bir &ccedil;ok oğlu bulunuyordu. Burada Arap&ccedil;a, Fars&ccedil;a ve Ermenice olmak &uuml;zere &uuml;&ccedil; dil konuşuluyor. Bu kente neden Akhlat adı verildiği konusunda benim varsayımım şudur: S&ouml;zc&uuml;k, Arap&ccedil;a khalata &lsquo;karışım yapmak, karıştırmak&rsquo; fiil k&ouml;k&uuml;nden &ccedil;ekilmiştir; Ermenicede Khlat, Arap&ccedil;a&rsquo;da ise resmi olarak Khelat denilmektedir. Ahlat&rsquo;ta t&uuml;m ticari ilişkilerde nakit para kullanılmakta ve para birimleri 300 dirheme eşit olan Rotl denilmektedir.&rdquo;<br /> &ldquo;22 Kasım 1046&lsquo;da Ahlat&rsquo;tan ayrıldık. Bir konaklama yerine geldiğimizde kar yağmaya başladı; hava aşırı derecede soğudu. Ovadan ilerimizdeki kasabaya doğru giden bir yol kesimi vardı; yanında sıra halinde toprağa kalaslar-kalın sırıklar dikilmişti. &Ouml;yle ki, karlı ve tipili g&uuml;nlerde halk ancak bu kalın sırıkları ya da ağa&ccedil;tan direkleri izleyerek yollarını bulabiliyorlardı. Bu yoldan doğruca, bir vadi i&ccedil;inde kurulmuş bulunan Bitlis&rsquo;e gittik. Bize sattıkları hesaba g&ouml;re, bir dinar karşılığında 100 maund&rsquo;luk bal satın aldık. Dediklerine bakılırsa, bu kentte bir yılda 3-4 y&uuml;z k&uuml;p ya da kavanoz bal &uuml;reten kişiler vardı.&rdquo;<br /> &ldquo;Buradan ayrılırken &lsquo;dur ve bak&rsquo; anlamına gelen &lsquo;Kef Onzar&rsquo; kalesini g&ouml;rd&uuml;m, onu ge&ccedil;erek Veysel Karani tarafından inşa edilmiş olduğu s&ouml;ylenen bir caminin bulunduğu yere geldim. Burada, dağ eteklerinde dolaşan ve selviye benzer bir ağa&ccedil; kesen insanlar g&ouml;rd&uuml;m. Onlara bu ağa&ccedil;la ne yaptıklarını sordum. Onlar da bana, ağacın bir ucunu ateşin i&ccedil;ine koydukları zaman &ouml;b&uuml;r ucundan zift-katran &ccedil;ıktığını a&ccedil;ıkladılar. Sonra onu &ccedil;ukurlarda toplayıp, sandıklara-kutulara doldurup hepsini satmaya g&ouml;nderdiler.3 Ahlat&rsquo;tan sonra kısaca s&ouml;zettiğim b&ouml;lgeler Mayyafarekin&rsquo;e (Silvan) bağlıydılar. Bitlis&rsquo;ten Arzan (Erzen) kasabasına geldik. Burası akarsuları, meyva ağa&ccedil;ları, bah&ccedil;eleri ve &ccedil;ok iyi pazarlarıyla gelişmiş bir yerdi. İran aylarından Adhar (22 Kasım-21 Aralık) s&uuml;resince Erzenliler, raz-e armanuş dedikleri &uuml;z&uuml;m&uuml;n 200 maund&rsquo;unu (320 kg.) bir dinara satıyorlar.&rdquo; (Ayg, s. 6-7) <br /> &ldquo;Oradan (Erzen&rsquo;den) 28 fersah (28 x 6 =168 km) uzaklıktaki Mayyafarekin&rsquo;e (Silvan) geldik. Belh&rsquo;ten Silvan&rsquo;a kadar aldığımız yol 552 fersah (3312 km) olmuştu. 28 Kasım 1046 g&uuml;n&uuml;yd&uuml;. Ağa&ccedil;lar &uuml;zerindeki yapraklar hala yeşildi. Burası, her biri 500 maund ağırlığında (yaklaşık 800 kg) olan beyaz taşlardan yapılma muazzam bir korunma suruna ve aynı beyaz taştan yapılma her 50 ell4 (yaklaşık 25 m.) aralıkla y&uuml;ksek bir kuleye sahip bulunuyor. Surun &uuml;st kısmı tamamıyla mazgallanmıştır ve yapıcı başustanın onun &uuml;zerinde &ccedil;alışmasını bitirmiş olduğu g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor.5 Şehrin batı tarafında, taş kemerli giriş (sundurma) i&ccedil;ine yerleştirilmiş, i&ccedil;i tahta d&ouml;şemesiz salt demirden tek giriş kapısı var. Ayrıca bir Cuma camisi var ki onu tanımlamak &ccedil;ok uzun s&uuml;rer. Kısaca olarak, abdest alma havuzu kırk b&ouml;lmeyle y&uuml;zy&uuml;ze bulunur; onların herbirinin arasından, biri g&ouml;r&uuml;nen-a&ccedil;ıkta ve kullanım i&ccedil;in olan, diğeri ise toprağın altından, kirli suyu boşaltan ve sarnı&ccedil;lara taze su dolduran iki b&uuml;y&uuml;k kanal ge&ccedil;mektedir. Kervansaraylar, Pazar yerleri, hamamlar ve Cuma g&uuml;nleri kullanılan diğer cemaat (toplu tapınma) camisi kentin dışındadır&hellip;&rdquo; (Agy., s.8)<br /> Nasir Husrev Silvan&rsquo;ın kuzeyine d&uuml;şen Mohdatha adında ve aynı şekilde hamamları, pazaryerleri ve Cuma camisi bulunan bir kasabaya değiniyor. Bir başkası da, Mayyafarekin&rsquo;den (Silvan) 4 fersah (24 km) uzaklıkta bulunan, bizzat b&ouml;lgenin b&uuml;y&uuml;k Meliki y&uuml;z yaşındaki ve tam unvanıyla Ezz- al-Eslam Sa&rsquo;d al-Din Nasr al-Davla Şaref al-Mella Abu Nasr Ahmed tarafından kurulmuş Nasriyya kentidir. Ardından Nasir Husrev, &ldquo;Yery&uuml;z&uuml;nde asla benzerini g&ouml;rmediğini&rdquo; s&ouml;ylemiş olduğu Amed&rsquo;in (Diyarbakır) tanıtımına ge&ccedil;iyor:<br /> &ldquo;Amed ile Mayyafarekin arası 9 fersah (54 km) tutmaktadır. Eski hesaba (İran takvimine )g&ouml;re Day ayının 6.g&uuml;n&uuml; (11 Aralık 1046), temelleri yekpare kaya (monolitik) &uuml;zerine kurulmuş olan Amed&rsquo;e ulaştık. Kentin uzunluğu ve genişliği 2000&rsquo;er adımdır (yani kare planlıdır İ. K.). Her kesilip yontulmuş taş par&ccedil;ası 100 ile 1000 maund (160/1600 kg) ağırlığında, hepsi siyah kaya cinsinden yapılma bir &ccedil;evre suru vardır. Bu taşların y&uuml;zy&uuml;ze birleştirilmesi &ouml;ylesine ustacadır ki, &ccedil;amur veya al&ccedil;ıya/kirece gerek duyulmaksızın biribirine tam uyumu sağlanmıştır. Sur duvarının y&uuml;ksekliği 20 cubit (yaklaşık 10 m.), genişliği ise bunun yarısı kadardı. Her 100 ell (yaklaşık 50 m.) aralıkla bir kule yapılmış ve herbirini yarım dış&ccedil;evresi 80 ell (40 m. kadar) tutmaktadır. Mazgallar dahi aynı siyah taştan yapılmadır. Kentin i&ccedil;inden sur &uuml;zerindeki d&uuml;zl&uuml;ğe (platforma) insanların &ccedil;ıkmasını sağlayan taş merdivenler vardır. Her kulenin tepesi de meyilli bir mazgal boşluğudur. Amed&rsquo;in d&ouml;rt giriş kapısı bulunuyor ve hepsi de salt demirden, hi&ccedil; tahta kullanılmamış. Bu kapılardan her biri bir ana y&ouml;ne bakmaktadır: Doğudakine Dicle Kapısı, batıdakine Bizans Kapısı, kuzeydekine Ermenistan Kapısı ve g&uuml;neye bakana ise Tell Kapısı adlarını taşıyor. Yukarıda tanımlanan sur duvarının dışında, aynı cins taşlardan yapılma bir dış sur daha bulunmaktadır. İ&ccedil; surun yarı y&uuml;ksekliğinde (5m) yapılmış olan bu duvarın &uuml;st&uuml; de tamamıyla mazgallarla (delikleriyle) kaplıdır. Mazgalların i&ccedil; tarafında, tamamıyla silahlı bir adamın durması, ge&ccedil;mesi ve kolayca savaşması i&ccedil;in yeterli genişlikte bir ge&ccedil;it vardır. Dış sur da demir kapılara sahiptir, bunlar i&ccedil; surun kapılarının tam karşısındadır. &Ouml;yle ki, bir insan dış surun kapısını ge&ccedil;tiğinde, i&ccedil; surdaki kapıya ulaşmadan &ouml;nce 50 ell (25 m. kadar) uzunluğunda bir boşluğu y&uuml;r&uuml;mesi gerekiyor. Kentin i&ccedil;inde bir yerde, beş değirmen taşı b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;nde granit kayadan &ccedil;ıkan bir kaynak su (pınar) var ve suyu son derece hoştur. Ancak bu su kaynağının nerede olduğunu hi&ccedil;kimse bilmez. Kentte &ccedil;ok meyva bah&ccedil;esi yetiştirilmiş ve ağa&ccedil;lar bu suya bor&ccedil;lu ve minnettardır. Bu kenti y&ouml;neten kişi, daha &ouml;nce kendisinden s&ouml;zettiğimiz Nasr al-Davla&rsquo;nın oğullarından biridir.&rdquo;<br /> &ldquo;D&uuml;nyada, Arap, Fars, Hindu ve T&uuml;rk &uuml;lkelerinde, &ccedil;evresi surlarla &ccedil;evrili &ccedil;ok kentler g&ouml;rd&uuml;m; ancak, yery&uuml;z&uuml;nde Amed&rsquo;in benzerlerini asla g&ouml;rmedim ve ne de onun dengini-benzerini g&ouml;rm&uuml;ş olduğunu s&ouml;yleyen herhangi bir kimseyi işittim. Bu şehrin cemaat camisi de siyah taştan yapılmıştır ve bundan daha m&uuml;kemmel ve daha sağlam bir yapı hayal bile edilemez. Caminin i&ccedil; tarafında yekpare taştan yapılma 200 tane acayip s&uuml;tunlar durur. S&uuml;tunlar kesme taş kemerle birbirinne bağlanmış ve kemerlerin &uuml;st&uuml;nde, birincisinden daha kısa olan s&uuml;tunlardan bir b&ouml;l&uuml;m vardır; yani, s&uuml;tunlu kemerlerden bir &uuml;st sıra daha oluşturulmuştur. B&uuml;t&uuml;n damlar sivri, yani konik bi&ccedil;imdedir. Taşlar yontularak ve oyularak kullanılmakta ve desenlerle s&uuml;slenmiştir. Caminin avlusunda, tepesine geniş ve yuvarlak bir havuz olan kocaman bir taş yapı yerleştirilmiş. Bir adam boyu kadar olan bu taş havuzun dış &ccedil;evresi 10 ell (5 m.) kadardır. Havuzun tam ortasından, temiz su fışkırtan pirin&ccedil; madeninden bir boru y&uuml;kselmekte; d&uuml;zenek &ouml;ylesine yerleştirilmiş ki, suyun girişi ve akıtılışı g&ouml;zle g&ouml;r&uuml;lmemektedir. Bu t&uuml;r muazzam abdestalma havuzları hayal edilebilir en g&uuml;zel şeydir; yalnız Mayyafarekin&rsquo;inki beyaz taştan iken, Amed&rsquo;inki siyah taştan yapılmıştır. Bu caminin yanı başında, aynı siyah taştan işlenerek yapılmış ve zemini desenli mermerlerle d&ouml;şenmiş b&uuml;y&uuml;k bir kilise bulunuyor. Hıristiyanların tapınma yeri olan kubbenin altında, daha &ouml;nce benzeriyle asla karşılaşmamış olduğum, kafes bi&ccedil;iminde yapılmış bir demir kapı g&ouml;rd&uuml;m.&rdquo; <br /> &ldquo;Amed&rsquo;den Harran&rsquo;a iki yol vardır: onlardan biri, ge&ccedil;tiği yerlerde yerleşme bulunmamamakta ve 40 fersah (240 km.)uzunluğundadır. Diğeri 60 fersah (360 km.) tutuyor ve yol boyunca ise &ccedil;oğu Hıristiyan olan pek &ccedil;ok k&ouml;y bulunmaktadır. Biz kervanla bu yoldan gittik. Ova, hayvanların kaya &uuml;zerine basmadan g&uuml;&ccedil;l&uuml;kle bir adım atabildiği birka&ccedil; kayalık yer dışında olduk&ccedil;a d&uuml;zd&uuml;r. Eski İran Day ayının 22&rsquo;siydi (27 Aralık 1046) Harran&rsquo;a vardığımızda. Hava tıpkı Horasan&rsquo;daki Navruz havasına benziyordu. Oradan da Karul (Urfa?) adını taşıyan bir kasabaya geldik. Orada bizi bir gen&ccedil; adam evine davet etti&hellip;&rdquo; (Agy., s.8-9) <br /> Nasir Husrev, bu evde altmış yaşlarında bir bedevi Arabın kendisine Kuran okumayı &ouml;ğretmesini isteğini yazmakta; gece boyunca Nas suresinin birka&ccedil; ayetini bir t&uuml;rl&uuml; &ouml;ğrenemediğnden yakınmaktadır. (Agy., s. 10)<br /> 3.3 Nasir Husrev&#8217;in Maddi D&uuml;nyada İnsan Ruhunun Yaratılışı &Uuml;zerine D&uuml;ş&uuml;nceleri<br /> &ldquo;&hellip;Maddi d&uuml;nya i&ccedil;inde g&ouml;r&uuml;nen herşey &uuml;&ccedil; mertebeli olan Nefs-i K&uuml;l&#8217;dendir. Maddi d&uuml;nyanın kendisi &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; yeri kapsadığı i&ccedil;in, demek ki Nefs&#8217;ten sonra gelen Akl-ı K&uuml;l&#8217;den oluşur. Bu &uuml;&ccedil; kategori i&ccedil;inde Akl-ı K&uuml;l erkek, Nefs-i K&uuml;l kadına ve onlardan (gelen) heyula&rsquo;ya (&ouml;zmadde, tohum) benzer. Maddi d&uuml;nya hen&uuml;z bir &ccedil;ocuk gibiyken, potansiyel olarak o pek &ccedil;ok d&ouml;l (&uuml;r&uuml;n) i&ccedil;ermektedir. Ve d&uuml;nya, o daha y&uuml;ksek ilkelerin (hadd) ardından &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;d&uuml;r; onun i&ccedil;inde g&ouml;r&uuml;nen herşey Akıl&#8217;ın yardımıyla (tayid) Nefs-i K&uuml;l&#8217;den şu katagorilere (mertebelere) b&ouml;l&uuml;nebilir: Birincisi, ağa&ccedil;lar veya otlar-&ccedil;imenler gibi d&uuml;nya bitkilerinin yetişmesini(rustani-ha) sağlayan bitkisel ruhtur (nefs-i namiya).&rdquo;<br /> &ldquo;İkincisi duygusal ruhtur (nafs-i hissiyya) ki o; b&uuml;t&uuml;n konuşamıyan hayvanların -ot&ccedil;ul ve et&ccedil;il ya da suda yaşayanların- hepsinde vardır. &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml;, akıl ile h&uuml;k&uuml;m veren ve konuşma melekesine sahip insanoğlunun i&ccedil;indeki konuşma ya da uslama-usavurma (sukhan-guy) ruhudur. B&uuml;t&uuml;n bu &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; t&uuml;r ruh, Nefs-i K&uuml;l&rsquo;den etkilerini alırlar. Nefs&rsquo;in (ruhun) diğer iki &ccedil;eşidi, insan ruhunun yaptığı gibi besinlerini Akl-ı K&uuml;l&rsquo;den almazlar; bu nedenle, yani hepsi ondan gıda almadıkları i&ccedil;in ona geri d&ouml;nmezler; demek ki hayvanlar ve bitkiler daha y&uuml;ksek d&uuml;nyaya (alem-i &lsquo;ulvi) d&ouml;n&uuml;ş yapamazlar. Benzer şekilde konuşma melekesine sahibolmayan ve akıldan pay almamış (insan) ruh da o d&uuml;nyaya asla geri d&ouml;nemeyecektir.&rdquo;<br /> &ldquo;Nefs-i K&uuml;l&rsquo;&uuml;n eylemi (işi), g&uuml;neşten yery&uuml;z&uuml;ne parlayan ışık gibidir; &ouml;yle ki d&uuml;nya o ışıkla aydınlanır, g&uuml;neş battığı zaman aydınlık da kaybolur. G&uuml;neş, ışığın bir miktarını toplayabilen bir ayna ya da bir kristal &uuml;zerinde (d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;) parladığı zaman, kristal ya da aynanın etkisi y&uuml;z&uuml;nden &ouml;yle bir parlaklık kazanır ki, onunla ateş yakılabilir ve ondan herhangi bir zamanda ışık elde edilebilir. B&ouml;ylece o g&uuml;neşin yaptığı aynı işi yapar; yani &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml; oranında ışık ve (ısı) sıcaklık &uuml;retir. Aynı şekilde, Nefs-i K&uuml;l&rsquo;&uuml;n (etkinliğinin) işi, insan v&uuml;cudunda (kalbad-i mardum) ortaya &ccedil;ıktığı ve daha sonra Akl-ı K&uuml;l&rsquo;den besinini aldığı zaman, kendi aslının bilgisini kazanarak, ve Tanrının birliğini (tevhid) bilip &ouml;ğrenerek, sonra b&uuml;t&uuml;n bunlar aracılığıyla, v&uuml;cut i&ccedil;indeki insan ruhu, Nefs-i K&uuml;l ile benzerlik oluşturur; tıpkı ayna ya da kristal &uuml;zerinde g&uuml;neş ışığının etkisinin, kendi aslı olan g&uuml;neşe benzerlik oluşturduğu gibi. Ancak, (ayna ve kristalin durumundaki gibi) g&uuml;neş battığı zaman, (g&ouml;r&uuml;n&uuml;rdeki) ateşin ışığı kaybolmaz; b&ouml;ylece, aynı y&ouml;ntemle, ruh (nefs) Akl-ı K&uuml;l&rsquo;den gıdasını alınca ve daha sonrakine benzeyerek Nefs-i K&uuml;l&rsquo;a d&ouml;n&uuml;ş&uuml;r. Nefs-i K&uuml;l bizzat Akl-lı K&uuml;l ile yeniden birleştiği zaman, sonsuz mutluluğa ulaşılır. Bu şekilde biz maddi d&uuml;nyada (alam-i cismani), ondan yararlanan Nefs&rsquo;in (Ruhun) &uuml;&ccedil; eylem bi&ccedil;imini bulduk: Biri ruyanda, yani bitkiler (i&ccedil;indeki) olarak bitkisel; diğeri, hayvanlar olarak khuranda &lsquo;yiyen&rsquo; ve &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; ise insanoğlu olarak sukhan-guy &lsquo;konuşan&rsquo;. Nefs&rsquo;in bu &uuml;&ccedil; &ccedil;eşidini de insanın i&ccedil;inde toplanmış bulduk, ş&ouml;yle s&ouml;ylersek: İnsan, bitkiler (ağa&ccedil;lar) gibi b&uuml;y&uuml;yor, &ccedil;&uuml;nk&uuml; o yerken bir &ouml;l&ccedil;&uuml;-oran i&ccedil;inde serpilip gelişir; insan hayvanlar gibi yiyor, &ccedil;&uuml;nk&uuml; o yiyecek ve i&ccedil;ecek t&uuml;ketmektedir; bunlar ikinci kategorisidir, &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; ise insanın konuşabilmesidir. İşte bununu i&ccedil;in biz diyoruz ki, insanın kendi i&ccedil;inde, d&uuml;nya b&uuml;t&uuml;nl&uuml;ğe (tamama) ulaşmıştır. Eğer d&uuml;nyanın tamamlanması (m&uuml;kemmelliği) insana bağlıysa, o insan ruhunun (nefs&rsquo;in) v&uuml;cuttan ayrılabilir olması ve daha y&uuml;ksek d&uuml;nyaya (alam-i ulvi) gitmesi zorunluğunu takibeder, &ccedil;&uuml;nk&uuml; oradan gelmiştir. Bu d&uuml;nyaya da bir daha d&ouml;nemez, &ccedil;&uuml;nk&uuml; m&uuml;kemmele-tamama ulaşmış olan, eksikliği (noksanlığı) talep edemez. Eğer insan ruhu burada olsaydı ve onun aracılığıyla d&uuml;nya tamamlanmış bulunsaydı, onun i&ccedil;in yeniden geri d&ouml;nd&uuml;rmek olanaksız olurdu, &ccedil;&uuml;nk&uuml; bu aşırılıktır. Aşırılık, m&uuml;kemmelliğin-tamamın &uuml;zerinde hem kusur hem de fazlalık oluşturur&#8230;.&rdquo; (İsmaili Electronic Library and Database&#8217;den)<br /> 3.4 Nasir Husrev&rsquo;in Ali ibn Abi Talib&rsquo;i Tanımlayışından Kısa Bir Ayrıntı<br /> &ldquo;&hellip;İnanan insan, Tanrı tarafından konulmuş ilkeleri tanıdığı zaman, b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;yle uygun olmayan (na-sa) herhangibir şeyi O&rsquo;na y&uuml;klemeyi keser; her ilkenin (hadd) durumunu-erdemini (fadl) tanıyarak, onun yarattığı &ndash;canlı ve cansız&ndash; alemleri Tanrı&#8217;yı benzetmeyi bırakır. Bunun i&ccedil;in Tanrı insanlara der ki: <br /> &lsquo;(K. xı, 3) Tanrınızdan bağışlanmayı dileyiniz ve t&ouml;vbe edip pişman olduğunuzu g&ouml;sterdiğinizde, bir (değerlendirme) adlandırma ve zaman tayiniyle zevk alacağınız iyi bir gereksinim sağlayacak ve ayrıcalık &uuml;zerine ayrıcalık (iyilik) verecektir herbirinize; fakat arkanızı d&ouml;nerseniz, sizin i&ccedil;in korkarım b&uuml;y&uuml;k g&uuml;n&uuml;n azabı bekliyor&rdquo;. <br /> &ldquo;Değerlendirme-adlandırma&rsquo; ya da &lsquo;zaman tayinetme-saptama&rsquo;nın anlamı, d&uuml;nyada size ger&ccedil;ek bilginin (ilm-i Hakikat) yolunu g&ouml;stermektir. O zaman, bilgisiyle (ilm) ruhlarınızın &ouml;ğretmeni (parvardgar) olan zamanın Efendisini (Khudavand-i zamana&rsquo;i khviş) bellemiş olacaksınız. Sonra o diyor ki, <br /> &lsquo;Durumuna g&ouml;re Efendinize (khudavand-i fadl) karşı g&ouml;revinizi tamamlayınız. Eğer siz y&uuml;zlerinizi ondan &ccedil;evirirseniz, size B&uuml;y&uuml;k G&uuml;n&rsquo;&uuml;n azaplarından bazısını size g&ouml;ndermek zorunda kalacağım.&rsquo;<br /> &ldquo;Bu nedenlerden dolayı, inanan kimsenin (m&uuml;minin), maddi ve manevi d&uuml;nyasında, y&uuml;ksek olan birine daha al&ccedil;ak, ya da al&ccedil;ak olan birine daha y&uuml;ksek muamele etmeksizin, her yaratılış (hadd az hudud) ilkesinin ger&ccedil;ek durumunu tanıması, zorunludur. Ve onları ger&ccedil;ek durumuna g&ouml;re, bu şekilde doğru yolu (rah-i rast) izleyerek tanımalı. Her kim, daha y&uuml;ksek olana cehenemlik bir davranışta bulunursa, Tanrının ona s&ouml;ylediklerinden biri olur.&rdquo; <br /> &lsquo;(K.v, 72): Yemin ederim ki, &lsquo;ger&ccedil;ekte Meryem oğlu Messih Tanrı&rsquo;dır&rsquo; diyenler kafir oldular. Oysa Messih&rsquo;in kendisi, &lsquo;ey İsrail Oğulları! Benim ve sizin efendiniz olan Tanrı&#8217;ya tapının&rsquo; dedi. Ger&ccedil;ekte, bir kimse Tanrı&#8217;ya zerre ortaklık yapsa (şirk koşsa), Tanrı ona cenneti yasak eder ve onun son gideceği yer cehennemdir; g&uuml;nahkarlara yardım edecek hi&ccedil; kimse bulunmayacaktır.&rsquo;<br /> &ldquo;Bu ayet, inananların emiri Ali b. Abi Talib&rsquo;in &ndash;barış onun &uuml;zerine olsun&ndash; Tanrı&#8217;ya, peygamberimiz Muhammed&rsquo;den &ndash;barış onun da &uuml;zerine olsun&ndash; daha yakın olduğu ya da Ali b. Abi Talib&rsquo;in Tanrı olduğunu s&ouml;yleyen kimselere de uygulanabilir. B&ouml;yle insanlara ghaliyan (hyperbolists, abartıcılar, aşırılar) denilmektedir. Oysa inananların emirinin kendisi (Ali) ş&ouml;yle s&ouml;yemiştir:&rdquo; <br /> &lsquo;Bir keresinde Tanrının peygamberi (Muhammed) ağzını kulağıma dayadı ve bana bin fasıllık (b&ouml;l&uuml;m) bilgi (ilm) ulaştırdı ve bana her b&ouml;l&uuml;m i&ccedil;inde yeni bir bin b&ouml;l&uuml;m a&ccedil;ıklandı-bildirildi.&rsquo;<br /> &ldquo;Bizzat Ali, Peygamberin kendisine &ouml;ğretmenlik yaptığını belirttiği i&ccedil;in, onun Pygamberden daha b&uuml;y&uuml;k ve daha &ouml;nemli olduğunu s&ouml;yleyen herkes yalancıdır. Her kim ki, (Peygamberin) yaşadığı Şeriat d&ouml;neminde onun Wasi&rsquo;si (Ali) hakkında yanlış fikirler yayarsa o kafir olur. Bu nedenlerden dolayı, aşırılar-abartmacılara ilişkin olarak inen ayeti zikrettik. Sonu&ccedil; olarak diyebiliriz ki, Nefs-i K&uuml;l&rsquo;&uuml;n m&uuml;kemmelliği (tamamı) ve gizli-edilgen g&uuml;&ccedil; durumundan, onun g&uuml;ncel erişime (marifete-h&uuml;nere) ge&ccedil;işinin Natık, Asas, İmam6 ve onların yandaşlarının ruhlarında başarılı olduklarını s&ouml;yleyebiliriz. Bu ruhların, v&uuml;cutlarına girmeden &ouml;nce, bireysel varlıkları-var oluşları yoktu, fakat onlar gizli g&uuml;&ccedil; (potansiyel) olarak kaynaklarında (k&uuml;ll-i khviş) kaldılar, tıpkı bir insanın gizli g&uuml;c&uuml; bir&ccedil;ok insanların atası olması gibi&#8230; Ali&rsquo;nin soyundan gelenler (torunları), yani Aleviler de &ouml;yledir; onlar ebedi yaşayan ruhlar olarak bu d&uuml;nyada mevcuddur. Onlardan &ouml;nce var olanlar ya da onlardan sonra var olacakların hepsi inananların emiri Ali&rsquo;nin ruhunun &ouml;z&uuml;d&uuml;r, onların herbirinin potansiyel (gizli) g&uuml;c&uuml; Ali ceddinden gelmeleridir. Fakat, v&uuml;cutlarıyla ilişkili olmadıkları s&uuml;rece, &ccedil;&uuml;nk&uuml; onların (beden olarak) farkına varmak ya da (maddi olarak) d&uuml;ş&uuml;nmek olanaksızdır&#8230;&rdquo; (Ismaili Electronic Library and Database&#8217;den) <br /> Kaynaklar<br /> E. G. Browne: A Literary History of Persia. London-Cambridge 1902-1924 <br /> Henry Corbin: &ldquo;Nasir-i Khusrau and İranian İsmailism&rdquo; The Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge University Press 1975.<br /> A. J. Chunara: Noor-i Mubin. Bombay 1936.<br /> Farhad Daftary: The Ismailis, Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992.<br /> Encyclopaedia of Islam. ed. H. A. R. Gibb et al. New. ed. Leiden-London 1960. <br /> Encyclopaedia Britannica.<br /> W. Ivanow: Problems in Nasir-i Khusraw&rsquo;s Biography. Bombay 1956.<br /> W. lvanow: Nasir-i and Ismailism. Leiden Brill 1948.<br /> İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r, Siyaset Tarihi ve Uluları 1. Alev Yayınları: İstanbul 1995. <br /> Guy Le Strange: Nesir Khusraw diary of a journey through syria and Palestine. London&nbsp; 1888.<br /> W. M. Thackston, Jr.: Naser e-Khosraw&rsquo;s Book of Travels (Safarname). State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y. 1986: 86-90.<br /> www.ismaili.net : Electronic Library and database/ Literary section <br /> &nbsp; <br /> 1 &Ouml;ylesine fanatikler ki, Talibanlara karşı m&uuml;cadele verip, onların Ağustos 1998 yılında Pole Khomri&rsquo;de kurulmuş Nasir Husrev Vakfı ve Afganistan&rsquo;ın en g&uuml;zel kitaplıklarından biri olan Nasir Husrev K&uuml;t&uuml;phanesi&#8217;ne roketlerle saldırarak yakıp yıkmalarına engel olmadılar. İslam dininin y&uuml;zkarası Taliban yobazları, caniler; i&ccedil;inde 10. y&uuml;zyıla ait bir Kuran&rsquo;ın, Hasan bin Sabbah&rsquo;ın kendi elyazısı mektupları, Nasir Husrev&rsquo;in kendi elyazması yapıtları dahil olmak &uuml;zere, &ccedil;eşitli dillerde tam 55 000 Klasik ve &ccedil;ağdaş kitabın bulunduğu Nasir Husrev K&uuml;t&uuml;phanesini, bu k&uuml;lt&uuml;r hazinesini acımasızca yakıp yok ettiler. <br /> 2 1 maund 1,6 kg, 10 maund 16 kg., 100 maund 160 kg.olarak hesaplanmaktadır.<br /> 3 Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, Bitlis &ccedil;evresinde bilimsel adı pinus rigida olan Katran &Ccedil;amı ormanı bulunmaktaydı. Gemi yapımında, tahtaları sıvamak ve izolasyon maddesi olarak kullanılan bu katranların, olasılıkla Van&rsquo;a-Vastan&rsquo;a ve Nasir Husrev&rsquo;in katılmış olduğu bu b&uuml;y&uuml;k kervanlardaki t&uuml;ccarlar aracılığıyla Suriye-L&uuml;bnan kıyılarına g&ouml;nderiyorlardı. <br /> 4 1 ell = 1 cubit = 46 ile 61 cm arasında değişmekte? Ortalama 50 cm.olarak hesaplanabilir. <br /> 5 Bu ifadeden anlaşıldığına g&ouml;re Silvan&rsquo;ın surları Nasir Husrev&rsquo;in ge&ccedil;tiği tarihten az &ouml;nce onarım g&ouml;r&uuml;p yenilenmiştir. Martyropolis adını taşıyan bu eski Bizans kentinin, İran-Sasanileri tarafından yerlebir edilen surları, İmparator İustinianus (527-665) tarafından yeniden yapılırcasına onarılmıştı. Olasıdır ki, Mayyafarekin&rsquo;in eskiyen-yıpranan ya da &ccedil;atışmalarda yıkılan surları Marvanid Nasr al Davla (1011-1061) tarafından yenilenmişti <br /> 6 Bu kavramlarla ilgili inan&ccedil; ve a&ccedil;ıklamalar i&ccedil;in Haft-i Bab-i Baba Seyyidna &ccedil;alışmasına bakılabilir. Nasir Husrev, İsmaili web sitesi&rsquo;nden alıntı yaptığımız yazının bir yerinde ş&ouml;yle s&ouml;yl&uuml;yor: &ldquo;Natik, Asas ve İmamları tanıma, Kelime ( logos), Akıl ve Nefs&rsquo;i (Ruh) tanımak kadar gereklidir. Bu bilin&ccedil;li olmalıdır, sadece birini diğerlerinin &uuml;zerine koyarak değil. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yerlerin, g&ouml;klerin ve onlar arasında bulunanların yaratılışında bu vardır; biz bir&ccedil;ok akıllı d&uuml;zenlemeler (hikmat-ha) g&ouml;rmekteyiz: Yerlerin ve g&ouml;klerin d&uuml;zl&uuml;ğ&uuml; ve eğriliği (yuvarlaklığı) ve g&uuml;neşin bazan g&ouml;ky&uuml;z&uuml;nde en y&uuml;ksekte, bazan ortasında ve bazan da onun bir yanında (aşağıda) durduran d&ouml;n&uuml;ş&uuml;. Bundan dolayıdır ki, ya sıcaklık ya da soğukluk d&uuml;nyaya girer ya da onu terkeder; yery&uuml;z&uuml;de kış olur, yazın ise meyva getirir&#8230;.&rdquo;  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/dodunun-gercek-akly-ve-yranda-ylk-ysmaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Nusayrîler/Arap Alevîler Kimdir?1</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/nusayrilerarap-aleviler-kimdir1/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/nusayrilerarap-aleviler-kimdir1/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:27:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[NUSAYRİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/nusayrilerarap-aleviler-kimdir1/</guid>
				<description><![CDATA[Nusayr&#238;ler, Arap k&#246;kenli Alev&#238; M&#252;sl&#252;manlardır. 11. İmam Hasan el-&#8216;Asker&#238;&#8217;den sonra onun en yetkin ve erdemli &#246;ğrencisi Muhammed b. Nusayr&#8217;ı (&#246;. 883) otorite kabul ettikleri i&#231;in bu adı aldılar. Fakat onlara Arap Alev&#238;ler demek daha doğru olur. &#199;&#252;nk&#252; yeni bir dinsel doktrin ortaya koymayan ve tek fonksiyonu Ehlibeyt &#246;ğretisini doğal haliyle insanlara aktarmak olan Muhammed b. ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Nusayr&icirc;ler, Arap k&ouml;kenli Alev&icirc; M&uuml;sl&uuml;manlardır. 11. İmam Hasan el-&lsquo;Asker&icirc;&rsquo;den sonra onun<br /> en yetkin ve erdemli &ouml;ğrencisi Muhammed b. Nusayr&rsquo;ı (&ouml;. 883) otorite kabul ettikleri i&ccedil;in bu<br /> adı aldılar. Fakat onlara Arap Alev&icirc;ler demek daha doğru olur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yeni bir dinsel doktrin<br /> ortaya koymayan ve tek fonksiyonu Ehlibeyt &ouml;ğretisini doğal haliyle insanlara aktarmak olan<br /> Muhammed b. Nusayr da sonu&ccedil;ta bir Alev&icirc;dir. Ana kaynağa intisap etmek, kaynağın bir<br /> koluna intisap etmekten evla olduğu i&ccedil;in, biz onlara bundan sonraki satırlarda Arap Alev&icirc;ler<br /> diyeceğiz. Onlara bu ismi vermekle hem onları diğer Alev&icirc;lerden ayırt etmiş, hem de dinsel<br /> olarak Hz. Ali&rsquo;ye dayandıklarını belirtmiş olacağız.<br /> Arap Alev&icirc;lerin ataları, diğer Arap kabileleriyle birlikte gerek İslam&rsquo;dan &ouml;nce gerekse<br /> İslam&rsquo;dan sonra Arap yarımadasının &ccedil;eşitli b&ouml;lgelerinden kuzeye doğru g&ouml;&ccedil; ettiler. Birden<br /> fazla sayıda ger&ccedil;ekleşen bu g&ouml;&ccedil;lerin sebebi iktisadi ve siyasi idi. &Uuml;stat M&uuml;nir eş-Şer&icirc;f, el-<br /> &#8219;Aleviyy&ucirc;n men hum ve eyna hum (Alev&icirc;ler Kimdir ve Nerededirler?) adlı kitabında bu<br /> noktaya ş&ouml;yle değinir:<br /> Sonradan Alev&icirc;ler olarak adlandırılacak olan Arapların bu dağlara g&ouml;&ccedil;&uuml; bir<br /> seferde değil, bir ka&ccedil; seferde tamamlanmıştır. Kanımca toplu bir şekilde altı<br /> defa g&ouml;&ccedil; etmişlerdir. Bu g&ouml;&ccedil;lerden birincisi Hz. İsa ve Hz. Muhammed<br /> arasındaki d&ouml;nemde; ikincisi Hz. Muhammed&rsquo;den sonra 13/636 yılındaki İslam-<br /> Arap fetihleri d&ouml;neminde ve sonrasında; &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; 5./11. y&uuml;zyılda Arap<br /> olmayan M&uuml;sl&uuml;manların yaptıkları zul&uuml;mler esnasında; d&ouml;rd&uuml;nc&uuml;s&uuml; 7./13.<br /> y&uuml;zyılın başlarında Em&icirc;r Hasan bn. Mekz&ucirc;n es-Sinc&acirc;r&icirc; d&ouml;neminde; beşincisi<br /> 704/1305 yılında Kisrav&acirc;n&icirc; saldırısı sırasında ve sonuncusu Osmanlı padişahı<br /> Yavuz Selim&rsquo;in 923/1516 yılında b&ouml;lgeyi ele ge&ccedil;irmesi sonucunda<br /> ger&ccedil;ekleşmiştir. Bu toplu g&ouml;&ccedil;lerin yanı sıra bireylerin baskı ve zul&uuml;mden<br /> ka&ccedil;mak ve bu dağlarda aşiretlerinin yanında korunmak i&ccedil;in tek başlarına<br /> yaptıkları g&ouml;&ccedil;ler de vardır.<br /> Arap Alev&icirc;lerin Arap k&ouml;kenli olduklarının en b&uuml;y&uuml;k kanıtı Ten&ucirc;h&icirc;, Gass&acirc;n&icirc;, Hazrec&icirc;, Kind&icirc;,<br /> T&acirc;&icirc; ve Taglib&icirc; gibi k&ouml;kl&uuml; Arap kabilelerinin isimleriyle sonlanan nesepleridir. Alev&icirc;lerin 1936<br /> yılında Kırd&acirc;ha beldesinde yapmış oldukları kongrede aldıkları ve hem Fransız Dışişleri<br /> Bakanlığına hem de Paris&rsquo;te bağımsızlık g&ouml;r&uuml;şmelerini y&uuml;r&uuml;ten Suriye temsilci heyetine<br /> ilettikleri kararları i&ccedil;eren tarih&icirc; belge, bu konuyla ilgili &ouml;nemli bilgiler i&ccedil;erir. Bu tarih&icirc; belgede<br /> yer alan bir paragraf, Alev&icirc;lerin soyları ile ilgili şu a&ccedil;ıklamaya yer verir:<br /> Alev&icirc;lerin soy bakımından Arap olmayan kavimlere dayandıkları iddiası<br /> karşısında bilimsel bir tartışmaya girmiyor, onur ve haysiyetimizi korumak<br /> maksadıyla susmayı tercih ediyoruz. Şu a&ccedil;ık bir ger&ccedil;ektir ki Alev&icirc;ler, Alev&icirc;<br /> dağlarına,2 Alev&icirc;liğin ve aynı zamanda Araplığın anavatanı olan Irak&rsquo;tan g&ouml;&ccedil;<br /> etmişlerdir. Her t&uuml;rl&uuml; akl&icirc; ve nakl&icirc; kanıt, Alev&icirc;lerin halis bir Arap soyundan<br /> geldiklerine işaret eder. Gelenek ve g&ouml;reneklerimiz, ahlak anlayışımız, sosyal<br /> yaşantımız, dilimiz, eğilimlerimiz, k&uuml;lt&uuml;r&uuml;m&uuml;z, nesilden nesile aktardığımız<br /> halk s&ouml;ylencelerimiz gibi sayısız fakt&ouml;r, Arap k&ouml;kenli olduğumuzun en b&uuml;y&uuml;k<br /> kanıtıdır. &Ouml;v&uuml;n&ccedil;le belirtmemiz gereken bir diğer nokta da şudur ki Alev&icirc;ler, Irak<br /> topraklarında İm&acirc;m-ı Ali&rsquo;yi destekleyen Arap kabilelerinin torunlarıdır.<br /> &Uuml;stat Muhammed K&uuml;rd Ali Hitatu&rsquo;ş-ş&acirc;m adlı eserinde ş&ouml;yle der: </p>
<hr size="2" width="100%" /> 1 Bu yazı, temel olarak Suriyeli Arap Alev&icirc; din adamı Şeyh Mahmut es-S&acirc;lih&rsquo;in en-Nebeu&rsquo;lyak&icirc;n<br /> adlı referans kitabına dayanmaktadır.<br /> 2 Suriye&rsquo;nin batısında yer alan ve Arap Alev&icirc;lere y&uuml;zyıllarca mesken olan dağlar. </p>
<hr size="2" width="100%" /> Şam&rsquo;a bağlı Havr&acirc;n ve Belk&acirc; gibi y&ouml;relerde yaşayanların bir kısmı halis<br /> Arap&rsquo;tır. Bu &ouml;zellik, yabancı bir kan kabul etmeyip Araplıklarını koruyan<br /> topluluklarda a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Buna &ouml;rnek olarak, Alev&icirc; sıradağlarında yer<br /> alan Havr&acirc;n dağı ve Kelebiyye dağları sakinleri verilebilir. Bu y&ouml;relerdeki<br /> n&uuml;fusun halis Arap kanı taşıdığına dair kanıtlar olduk&ccedil;a a&ccedil;ıktır.3<br /> T&uuml;rkiye&rsquo;de Hatay, Adana ve Mersin illerinde yaşayan Arap Alev&icirc;ler, Osmanlı d&ouml;neminde ve<br /> &ouml;ncesinde buralara Suriye ve Irak&rsquo;tan gelen Arap Alev&icirc;lerin torunlarıdır. Onlar, T&uuml;rkiye<br /> Cumhuriyeti Devletine bağlı, yasalara saygılı, demokrasi ve laikliği i&ccedil;tenlikle benimsemiş<br /> yurttaşlar olarak varlıklarını s&uuml;rd&uuml;rmekteler.</p>
<p> <b>Arap Alev&icirc;lerde Din Kavramı</b><br /> İslam&icirc; &ouml;ğretiye g&ouml;re din; y&uuml;ce Allah&rsquo;ın peygamberler aracılığıyla, kendisine nasıl ibadet<br /> edileceğine ilişkin koyduğu kanunlar ve &ccedil;izdiği yoldur. Din beş temele dayandırılabilir. Bu<br /> temellerden birincisi Yaradan&rsquo;ı tanımak; ikincisi Yaradan&rsquo;ın g&ouml;nderdiği el&ccedil;iyi tanımak;<br /> &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; nasıl ibadet edileceğini bilmek ve bu doğrultuda amel etmek; d&ouml;rd&uuml;nc&uuml;s&uuml; erdeme<br /> sarılmak ve ahlaksızlığı dışlamak; beşincisi kıyamet g&uuml;n&uuml;ne inanmaktır.4 Semav&icirc; dinleri<br /> tamamlayan İslam dini, bu beş temeli de kapsar. &ldquo;Allah katında din İslam&rsquo;dır&hellip;&rdquo; (&Acirc;li<br /> &lsquo;İmr&acirc;n:19)<br /> Arap Alev&icirc;lerin dini; Allah&rsquo;ı tek bilmek ve O&rsquo;nu yaratılmışlara benzemekten tenzih etmek,<br /> Hz. Muhammed&rsquo;in peygamberliğini kabul etmek, ahirete inanmak ve İslam&rsquo;ın buyruklarını<br /> yerine getirmek &uuml;zerine kuruludur. Buna ek olarak Şi&icirc;ler gibi b&uuml;t&uuml;n Arap Alev&icirc;ler, bu d&ouml;rt<br /> ilkenin yanında beşinci bir ilkenin daha varlığına inanırlar: İm&acirc;met. Evet, her Arap Alev&icirc;,<br /> im&acirc;metin din&icirc; bir &ouml;nderlik olduğuna, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın istediğini peygamber olarak se&ccedil;tiği gibi<br /> im&acirc;mete de istediğini se&ccedil;tiğine inanır. &ldquo;Rabbin, dilediğini yaratır ve se&ccedil;er. Onların se&ccedil;me<br /> hakkı yoktur&hellip;&rdquo; (Kasas:68) Peygamberden sonra onun vazifesini &uuml;stlenecek İm&acirc;mı, y&uuml;ce<br /> Allah, peygamberine bildirir ve onu &uuml;mmete tanıtmasını emreder. Peygamberimizin İm&acirc;m-ı<br /> Ali&rsquo;ye s&ouml;ylediği aşağıdaki s&ouml;z, kendisinden sonra im&acirc;mlık makamının Hz. Ali&rsquo;ye ait<br /> olduğunu ispatlamaktadır: &ldquo;Senin bana g&ouml;re konumun, Harun&rsquo;un Musa&rsquo;ya g&ouml;re konumu<br /> gibidir. Tek bir farkla: Benden sonra peygamber gelmeyecektir.&rdquo;5<br /> Hz. Harun&rsquo;un Hz. Musa&rsquo;ya g&ouml;re konumu olduk&ccedil;a a&ccedil;ıktır. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m, Hz. Musa&rsquo;nın<br /> Allah&rsquo;a ettiği dua aracılığıyla bu konumu a&ccedil;ık&ccedil;a belirtir: &ldquo;Bana ailemden bir yardımcı ver,<br /> Kardeşim Harun&rsquo;u. Onunla sırtımı kuvvetlendir. Onu işime ortak kıl.&rdquo; (T&acirc;, H&acirc;:29&ndash;32)<br /> Bir başka ayette Hz. Musa kardeşine ş&ouml;yle emreder: &ldquo;&hellip;Musa, kardeşi Harun&rsquo;a dedi ki:<br /> Toplumum i&ccedil;inde yerime sen ge&ccedil;&hellip;&rdquo; (A&lsquo;r&acirc;f:142)<br /> Yukarıdaki hadis-i şerif, Hz. Harun&rsquo;un Hz. Musa&rsquo;ya her g&ouml;revinde ortak olduğu gibi,<br /> M&uuml;minlerin efendisi İm&acirc;m-ı Ali&rsquo;nin de Hz. Muhammed&rsquo;e &ndash; n&uuml;b&uuml;vvet haricinde &ndash; her </p>
<hr size="2" width="100%" /> 3 Muhammed K&uuml;rd Ali, Hitatu&rsquo;ş-ş&acirc;m, c. 2.<br /> 4 Muhammed H&uuml;seyin, Aslu&rsquo;ş-ş&icirc;&lsquo;a ve us&ucirc;luh&acirc;, s. 100&ndash;101.<br /> 5 Bu hadis ile ilgili rivayetler olduk&ccedil;a &ccedil;oktur. Bunlardan bazıları: Birinci kardeşlik g&uuml;n&uuml;yle<br /> ilgili hadise, Ahmet bn. Hanbel Men&acirc;kıbu &lsquo;Al&icirc; (Ali&rsquo;nin Menkıbeleri) adlı kitabında; İbn<br /> &lsquo;As&acirc;kir T&acirc;r&icirc;h med&icirc;neti dimaşk kitabında; Begav&icirc; ve et-Tabar&acirc;n&icirc; derlemelerinde; B&acirc;r&ucirc;d&icirc; el-<br /> Ma&lsquo;rife adlı kitabında; İbn &#8219;Udeyy ve daha niceleri kitaplarında yer vermişlerdir. İkinci<br /> kardeşlik g&uuml;n&uuml; ile ilgili et-Tabar&acirc;n&icirc;&rsquo;ye ait el-Keb&icirc;r adlı kitapta İbn Abbas&rsquo;tan bir rivayet<br /> mevcuttur. Bu rivayete el-Muttak&icirc; el-Hind&icirc; Kenzu&rsquo;l-&lsquo;umm&acirc;l adlı eserinde ve bu eserin<br /> se&ccedil;melerinde yer vermiştir. &lsquo;İm&acirc;m-ı Ali&rsquo;nin kapısı hari&ccedil;, diğer t&uuml;m kapıların kapatılması&rsquo; ile<br /> ilgili hadisi C&acirc;bir bn. Abdullah rivayet etmiştir. Bu rivayete el-Kund&ucirc;z&icirc;&rsquo;nin Yen&acirc;b&icirc;&lsquo;u&rsquo;lmevedde<br /> adlı eserinin dokuzuncu b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde yer verilmiştir. &lsquo;Hamza&rsquo;nın kızı&rsquo; olayıyla ilgili<br /> hadis i&ccedil;in bkz. en-Nes&acirc;&icirc;, el-Has&acirc;isu&rsquo;l-&lsquo;alev&icirc;yye, s. 19. </p>
<hr size="2" width="100%" /> g&ouml;revinde ortak olduğunun a&ccedil;ık bir kanıtıdır. N&uuml;b&uuml;vvet ve im&acirc;met arasındaki fark a&ccedil;ık se&ccedil;ik<br /> bellidir: Nebi, kendisine Rabbinden vahiy edileni insanlara bildirir. İm&acirc;m ise Nebi&rsquo;den<br /> &ouml;ğrendiklerini insanlara iletir. Nebi, Allah&rsquo;tan aldığını tebliğ etmekte, İm&acirc;m ise Nebi&rsquo;den<br /> aldığını tebliğ etmektedir. Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re İm&acirc;mlar Oniki tanedir. Onlardan her biri,<br /> ardından geleni tayin etmiştir. Oniki İm&acirc;mların ilki, son Peygamberin halifesi ve vasisi<br /> olan İm&acirc;m-ı Ali el-Murtaz&acirc;&rsquo;dır. Diğer İm&acirc;mlar sırasıyla şunlardır: el-Hasan el-<br /> M&uuml;cteb&acirc;, el-H&uuml;seyn eş-şeh&icirc;d f&icirc; Kerbel&acirc;, Ali Zeynel&acirc;bid&icirc;n, Muhammed el-B&acirc;kır, Cafer<br /> es-S&acirc;dık, M&ucirc;s&acirc; el-K&acirc;zım, Ali er-Rid&acirc;, Muhammed el-Cevv&acirc;d, Ali el-H&acirc;d&icirc;, el-Hasan elah&icirc;ru&rsquo;l-&lsquo;<br /> Asker&icirc; ve gelmesi beklenen el-K&acirc;im Muhammed el-Mehd&icirc;. Allah&rsquo;ın sal&acirc;t ve<br /> selamı hepsinin &uuml;zerine olsun.<br /> Y&uuml;ce Allah&rsquo;ın yadsınamaz delilleri ve parıldayan hidayet g&uuml;neşleri olan Oniki İm&acirc;mlar,<br /> insanlar i&ccedil;in doğru yolu aydınlatmışlar, mutlu bir hayatın &ccedil;er&ccedil;evesini &ccedil;izmişler, onlara erdemi<br /> ve adaleti &ouml;ğ&uuml;tlemişlerdir. İnsanlar bu masum (hatasız) İm&acirc;mların yolundan giderek hidayet<br /> kapılarından i&ccedil;eri girseydi, kendilerini yok olma u&ccedil;urumlarına savuran fitne dalgalarından<br /> kurtulabilirlerdi. B&ouml;ylelikle &ldquo;erdemli insan&rdquo; olma aşamalarını peşi sıra kat ederek d&uuml;nya ve<br /> ahirette saadete ulaşabilirlerdi. Bu anlamda Peygamberimizin şu hadisi b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem<br /> taşımaktadır: &ldquo;Ehlibeyt&rsquo;imin aranızdaki misali Nuh&rsquo;un gemisine benzer. Ona binen<br /> kurtulur, ona sırt &ccedil;eviren boğulur. Yine Ehlibeyt&rsquo;imin aranızdaki misali Hıtta6 kapısı<br /> gibidir; o kapıdan i&ccedil;eri giren bağışlanır.&rdquo;7<br /> Bilindiği &uuml;zere Arap Alev&icirc;ler Oniki İm&acirc;ma sıkı sıkıya bağlıdırlar. Onların Allah&rsquo;ın<br /> yery&uuml;z&uuml;ndeki halifeleri, ilminin haznedarları ve t&uuml;m yaratılanlara karşı Allah&rsquo;ın delilleri<br /> olduklarına canı g&ouml;n&uuml;lden inanırlar. Arap Alev&icirc;ler, Oniki İm&acirc;m&rsquo;ın masum olduğuna, onlara<br /> sarılanların hi&ccedil; bir zaman dal&acirc;lete d&uuml;şmeyeceklerine, onların nuruyla aydınlananların asla<br /> yollarını şaşırmayacaklarına kanaat getirirler. &ldquo;&hellip;Onlar, l&uuml;tuflandırılmış kullardır. Onlar,<br /> O&rsquo;nun s&ouml;z&uuml;n&uuml;n &ouml;n&uuml;ne ge&ccedil;mezler; onlar yalnız O&rsquo;nun emriyle iş yaparlar. O, onların<br /> &ouml;nlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O&rsquo;nun hoşnutluk verdiklerinden<br /> başkasına da şefaat etmezler. Ve onlar, O&rsquo;nun korkusundan titrerler. İ&ccedil;lerinden her<br /> kim, &lsquo;ben O&rsquo;nun dışında bir ilahım&rsquo; derse, b&ouml;ylesini cehennemle cezalandırırız.<br /> Zalimleri işte b&ouml;yle cezalandırırız biz.&rdquo; (Enbiy&acirc;:26&ndash;29) Peygamberimizin cahilleri<br /> azarlayıp gafilleri uyardığı şu iki hadisi olduk&ccedil;a a&ccedil;ıktır: &ldquo;Ey insanlar! Ben aranızda iki şey<br /> bırakıyorum; onlara sarılırsanız dal&acirc;lete d&uuml;şmezsiniz: Allah&rsquo;ın kitabı ve Ehlibeyt&rsquo;im.&rdquo;8<br /> &ldquo;Ben aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Allah&rsquo;ın kitabı ve Ehlibeyt&rsquo;im. Bu ikisine<br /> sarılmanız durumunda benden sonra asla dal&acirc;lete d&uuml;şmezsiniz.&rdquo;9Akılları Ehlibeyt&rsquo;e<br /> davet eden ve inananları onlara uymaya &ccedil;ağıran hadisler sayılamayacak kadar &ccedil;oktur. Bu<br /> hadisleri g&ouml;rmek isteyenleri hadis kitaplarına y&ouml;nlendiriyoruz.<br /> &Ouml;zetleyecek olursak: Her Arap Alev&icirc;, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın hak dini olan ve hi&ccedil; bir ş&uuml;phe i&ccedil;ermeyen<br /> İslam dinine bağlı bir M&uuml;min M&uuml;sl&uuml;man&rsquo;dır. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Şer&icirc;f onun kitabıdır, K&acirc;be kıblesidir.<br /> Her Arap Alev&icirc;, Rabbinin kendisine farz kıldığı şeyleri bilir ve bunları elinden geldiğince<br /> yerine getirmeye &ccedil;alışır. İyiliği emreder, k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml; yasaklar. G&uuml;c&uuml; yettiğince barış i&ccedil;in &ccedil;alışır. </p>
<hr size="2" width="100%" /> 6 Hıtta kelimesi, Bakara: 58&rsquo;de şu şekilde yer alır: &ldquo;Ş&ouml;yle demiştik: Şu kente girin; orada<br /> bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yeyin. Kapıdan secde ederek girin ve Hıtta<br /> (affet bizi) deyin ki hatalarınızı bağışlayalım&hellip;&rdquo;<br /> 7 Et-Tabar&acirc;n&icirc;, Eb&ucirc; Sa&lsquo;&icirc;d&rsquo;ten naklettiği bu hadise el-Avsat&rsquo;ta yer vermiştir. Aynı hadis i&ccedil;in<br /> bkz. en-Nebh&acirc;n&icirc;, el-Erbe&lsquo;&ucirc;na erbe&lsquo;&ucirc;na had&icirc;sen, s. 216.<br /> 8 Bu hadisi et-Tirmiz&icirc; ve en-Nes&acirc;&icirc;, C&acirc;bir&rsquo;den nakletmişlerdir. Bkz. el-Muttak&icirc; el-Hind&icirc;<br /> Kenzu&rsquo;l-&lsquo;umm&acirc;l, c. 1, s. 44.<br /> 9 Bu hadisi et-Tirmiz&icirc; ve en-Nes&acirc;&icirc; doğrulamışlardır. Ahmed bn. Hanbel, M&uuml;sned, c. 5&rsquo;te; el-<br /> H&acirc;kim, el-M&uuml;stedrek&rsquo;te; ez-Zeheb&icirc;, Talh&icirc;su&rsquo;l-m&uuml;stedrek&rsquo;te bu hadise yer vermiştir. </p>
<hr size="2" width="100%" /> Allah ve Resul&uuml;n&uuml;n helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kılar. Allah yolunda hi&ccedil; bir<br /> tehditten korkmaz. Her Arap Alev&icirc;, fıkıh meselelerinde 6. İm&acirc;m Eb&ucirc; Abdullah Cafer es-<br /> S&acirc;dık&rsquo;a başvurur. Kuran&rsquo;ın yorumlanmasında ve vahyin h&uuml;k&uuml;mlerinin a&ccedil;ıklanmasında İm&acirc;m<br /> es-S&acirc;dıktan daha yetkin bir kimse tanımaz. O ki n&uuml;b&uuml;vvet ağacının bir dalıdır, hak sahibi<br /> İm&acirc;m&rsquo;dır. Ş&uuml;phesiz ki onun izlediği hak yolu, takip edilmeye diğer yollardan daha layıktır.<br /> Bu İm&acirc;m ki n&uuml;b&uuml;vvet evinin bir bireyidir ve elbette ki ev sahibi, evin i&ccedil;indekileri<br /> başkalarından daha iyi bilir. Her Alev&icirc;, fıkhı işte bu masum İm&acirc;m&rsquo;dan alır, ilmi ondan rivayet<br /> eder. Namazını onun belirttiği şekilde kılar ve kitaplarını onun &ouml;ğretisi doğrultusunda kaleme<br /> alır.<br /> <b> Arap Alev&icirc;lerde İslam&rsquo;ın Temel İlkeleri<br /> a) Tevhid</b><br /> Arap Alev&icirc;ler k&acirc;inatın tek bir ilahı olduğuna inanırlar. O&rsquo;nun ne bir benzeri ne de bir ortağı<br /> vardır. Hi&ccedil; bir şeye benzemez ve hi&ccedil; bir şey kendisine benzemez. O, kemal ve y&uuml;celik<br /> sıfatlarının t&uuml;m&uuml;n&uuml;n sahibidir; noksan sıfatlardan m&uuml;nezzehtir. Mutlak varlık yalnızca O&rsquo;dur;<br /> varlığı i&ccedil;in hi&ccedil; bir şeye muhta&ccedil; değildir. O, kendi kendine yetendir. B&uuml;t&uuml;n varlıkları kendisi<br /> yaratmıştır. Tek tapılan O&rsquo;dur. O&rsquo;ndan başkası tapılmaya layık değildir.<br /> O, şu hak s&ouml;z&uuml;yle kendisini tanıttığı gibidir: &ldquo;De ki: O, Allah&rsquo;tır, tektir. Allah&rsquo;tır;<br /> Samed&rsquo;tir. Ne doğurmuştur O, ne doğurulmuştur. O&rsquo;nun hi&ccedil;bir dengi yoktur.&rdquo; (İhl&acirc;s<br /> Suresi)<br /> <b> b) Adalet</b><br /> Arap Alev&icirc;ler, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın adil olduğuna ve yarattıklarına asla zulmetmeyeceğine inanırlar.<br /> &ldquo;&hellip;Rabbin hi&ccedil; kimseye zulmetmez.&rdquo; (Kehf:49) O, &ccedil;irkin eylemlerden m&uuml;nezzehtir;<br /> zulmetmez ve zulm&uuml; onaylamaz. Adaletinin gereği olarak kullarına &uuml;stesinden<br /> gelemeyecekleri g&ouml;revler y&uuml;klemez. Onlara sadece kendi iyilikleri i&ccedil;in olanı ve yapmaya<br /> g&uuml;&ccedil;lerinin yeteceği şeyleri emreder. Onları yalnızca terk edebilecekleri ve kendilerine zarar<br /> verecek şeylerden sakındırır. &ldquo;Allah, hi&ccedil;bir benliğe kapasitesini aşan bir y&uuml;k y&uuml;klemez&hellip;&rdquo;<br /> (Bakara:286) Allah, yine adaletinin gereği olarak kullarına iyi ve k&ouml;t&uuml;y&uuml; g&ouml;sterdikten, onları<br /> dilediklerini se&ccedil;mekte &ouml;zg&uuml;r kıldıktan sonra onlara yaptıklarının sorumluluğunu y&uuml;kler. &ldquo;Kim<br /> iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir. Kim de k&ouml;t&uuml;l&uuml;k yaparsa aleyhinedir. Rabbin<br /> kullara zulmedici değildir.&rdquo; (Fussilet:46)<br /> <b> c) N&uuml;b&uuml;vvet</b><br /> Arap Alev&icirc;ler y&uuml;ce Allah&rsquo;ın, kullarına bir l&uuml;tfu olarak onların arasından peygamberler<br /> se&ccedil;tiğine ve bu peygamberleri &ndash;g&ouml;revlendirilmelerinin &ouml;ncesinde ve sonrasında &ndash; dalgınlıktan,<br /> unutkanlıktan, kasıtlı veya kasıtsız g&uuml;nah işlemekten koruduğuna inanırlar. Peygamberler<br /> zamanlarının en &uuml;st&uuml;n kişileridir. Kişilikleri olgunluğun doruk noktasına ulaşmıştır.<br /> Benlikleri, ayıplanan eylemlerden arınmıştır. Bu y&uuml;zdendir ki onları yermek, yaratılışlarını<br /> veya ahlaklarını k&ouml;t&uuml;lemek imk&acirc;nsızdır. Bu da onların peygamberliklerinin ve davalarında<br /> haklı olduklarının en b&uuml;y&uuml;k kanıtlarından biridir. Buna ek olarak peygamberlerin &ccedil;ağrıları<br /> akla yatkın olsun, kalpler onlara ısınsın, kullar onlara g&ouml;n&uuml;l rahatlığıyla inansın ve itaat etsin<br /> diye y&uuml;ce Allah, peygamberlerini doğa kanunlarını yenen mucizelerle desteklemiştir. Allah,<br /> peygamberleri insanlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermeleri, mutluluğu ve<br /> barışı getirecek şeyleri emrederek zarar ve fesadı getirecek şeyleri yasaklamaları i&ccedil;in<br /> g&ouml;ndermiştir. &ldquo;M&uuml;jdeleyici ve uyarıcı el&ccedil;iler g&ouml;nderdik ki el&ccedil;iler geldikten sonra<br /> insanların Allah&rsquo;a karşı bahaneleri olmasın. Allah g&uuml;&ccedil;l&uuml; ve bilge olandır.&rdquo; (Nis&acirc;:165)<br /> Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;de toplam 25 Nebi ve Resul&uuml;n adı ge&ccedil;mektedir. Bunlardan birincisi Hz.<br /> &Acirc;dem, sonuncusu ise Hz. Muhammed&rsquo;tir. Azim sahibi Resuller beş tanedir: Nuh, İbrahim,<br /> Musa, İsa ve Muhammed. Allah&rsquo;ın sal&acirc;t ve selamı hepsinin &uuml;zerine olsun. &ldquo;Sizin i&ccedil;in dinden<br /> Nuh&rsquo;a &ouml;nerdiğini, sana vahiy ettiğini, İbrahim&rsquo;e, Musa&rsquo;ya ve İsa&rsquo;ya &ouml;nerdiğimizi ş&ouml;yle<br /> diyerek kanunlaştırdı: Dini ayakta tutun; onda ayrılığa d&uuml;şmeyin&hellip;&rdquo; (Ş&ucirc;r&acirc;:13)<br /> <b> d) İm&acirc;met</b><br /> Arap Alev&icirc;ler İm&acirc;metin din&icirc; ve d&uuml;nyev&icirc; anlamda genel bir &ouml;nderlik ve kutsal bir makam<br /> olduğuna inanırlar. Allah bu makama dilediğini se&ccedil;er. &ldquo;Rabbin dilediğini yaratır ve se&ccedil;er.<br /> Onların se&ccedil;me hakkı yoktur&hellip;&rdquo; (Kasas:68). İm&acirc;mlar daha &ouml;nce de belirttiğimiz gibi Oniki<br /> tanedir. Alev&icirc;lere g&ouml;re Oniki İm&acirc;m, peygamberler gibi dalgınlıktan, yanılgıdan ve<br /> g&uuml;nahlardan korunmuştur. Nitekim bu b&ouml;yle olmasaydı onların din&icirc; s&ouml;z ve eylemlerine itimat<br /> etmek m&uuml;mk&uuml;n olmazdı.<br /> Hz. Muhammed, Rabbinin emriyle kendisinden sonra yerini alacak olan halifeyi/im&acirc;mı<br /> belirtmiştir. Aynı şekilde Oniki İm&acirc;mlardan her &ouml;ncel, ardılını bildirmiştir. Oniki İm&acirc;mlar,<br /> Peygamberin din&icirc; ve d&uuml;nyev&icirc; t&uuml;m g&ouml;revlerini &uuml;stlenmişlerdir. Onların peygamberden tek<br /> farkları kendilerine vahyin inmemesidir. Peygamberin sahip olduğu t&uuml;m haklara Oniki İm&acirc;m<br /> da sahiptir. &ldquo;Ey iman edenler! Allah&rsquo;a itaat edin; Resule ve i&ccedil;inizdeki y&ouml;netim<br /> sahiplerine de itaat edin&hellip;&rdquo; (Nis&acirc;:59)<br /> <b> e) Kıyamet</b><br /> Arap Alev&icirc;ler, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın insanları d&uuml;nyadaki eylemlerinden hesap sormak i&ccedil;in &ouml;ld&uuml;kten<br /> sonra diriltip mezarlarından &ccedil;ıkaracağına inanırlar. &ldquo;&hellip;Bu, Allah&rsquo;ın; k&ouml;t&uuml;l&uuml;k edenleri<br /> yaptıklarıyla cezalandırması, g&uuml;zellikler yapanları da g&uuml;zellikle &ouml;d&uuml;llendirmesi i&ccedil;indir.&rdquo;<br /> (Necm:31) Nitekim kıyamet olmasaydı emir ve yasakların bir anlamı kalmazdı. &Ouml;d&uuml;llendirme<br /> ve cezalandırma ortadan kalkar, tehditler ve vaatler suya d&uuml;şerdi. Dolayısıyla kıyamete<br /> inanmak ka&ccedil;ınılmaz olarak ortaya &ccedil;ıkmaktadır. &ldquo;Bu b&ouml;yledir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah hakkın ta<br /> kendisidir. O, &ouml;l&uuml;leri diriltir ve O her şeye kadirdir. Kıyamet vakti mutlaka gelecektir;<br /> onda kuşku yoktur. Ve Allah kabirlerdeki &ouml;lm&uuml;şleri diriltecektir.&rdquo; (Hac:6&ndash;7)<br /> Arap Alev&icirc;lerde İslam&rsquo;ın temel ilkelerinin ne olduğuna b&ouml;ylece değinmiş olduk. Bu temelleri<br /> takip eden ayrıntıları, &ouml;rneğin namaz, oru&ccedil;, zek&acirc;t, hac, cihat gibi ibadetleri; sabır, doğruluk ve<br /> emanet gibi ahlak unsurlarını; alım, satım, evlenme, boşanma, kefalet ve ziraat gibi<br /> muameleleri ve diyet, kısas, kefaret gibi h&uuml;k&uuml;mleri ise kitabın ana hedefinden uzaklaşmamak<br /> i&ccedil;in kaleme almaya gerek g&ouml;rm&uuml;yoruz. Biz Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re &lsquo;İslam&rsquo;ın temelleri ve bu<br /> temellerin ayrıntıları&rsquo; konusunda daha geniş bilgi edinmek isteyenler, Suriyeli iki değerli din<br /> adamı Şeyh Mahmut es-S&acirc;lih&rsquo;in ve Şeyh Abdullatif el-Hayyir&rsquo;in el-Muhtasaru&rsquo;l-c&acirc;mi&lsquo; adlı<br /> kitabından ve diğer din &acirc;limlerimizin yazdığı kitaplardan yararlanabilirler.<br /> Arap Alev&icirc;lerde İslam Hukukunun Kaynakları<br /> <b> Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re İslam hukukunun d&ouml;rt kaynağı vardır:<br /> a) Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m</b><br /> Arap Alev&icirc;ler t&uuml;m M&uuml;sl&uuml;manların elinde bulunan Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;in y&uuml;ce Allah&rsquo;ın ekleme<br /> yapılmamış, eksiltilmemiş ve herhangi bir değişikliğe uğramamış kitabı olduğuna inanırlar.<br /> &ldquo;Batıl ona ne &ouml;n&uuml;nden gelebilir ne de arkasından. Bilge olandan, hamd edilenden bir<br /> indirmedir o.&rdquo; (Fussilet:42)<br /> <b> b) S&uuml;nnet</b><br /> Arap Alev&icirc;ler masum olan birinin &ndash; ister Nebi olsun, ister İm&acirc;m &ndash; s&ouml;zlerini, eylemlerini ve<br /> onaylamalarını kutsal s&uuml;nnet sayarlar. S&uuml;nnetin sahih olduğu kesinleştikten sonra onu ink&acirc;r<br /> etmek, Kur&rsquo;&acirc;n h&uuml;k&uuml;mlerinden birini ink&acirc;r etmekten farksızdır. S&uuml;nnetin Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;le<br /> &ouml;rt&uuml;şmemesi imk&acirc;nsızdır.10 &ldquo;&hellip;Ve sana bu Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı indirdik. Kendilerine indirileni<br /> insanlara a&ccedil;ıklayasın ve b&ouml;ylelikle insanlar derin derin d&uuml;ş&uuml;ns&uuml;nler diye.&rdquo; (Nahl:44)<br /> <b> c) İcm&acirc;&lsquo; (G&ouml;r&uuml;ş Birliği)</b><br /> Arap Alev&icirc;ler M&uuml;sl&uuml;manların &ndash; aralarında masum İm&acirc;mın da olması koşuluyla &ndash; izini<br /> Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;da ve kutsal s&uuml;nnette bulamadığı bir konu hakkında vardıkları ortak sonucu, İslam<br /> hukukunda ge&ccedil;erli bir kanıt olarak kabul ederler. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; masum İm&acirc;mın g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml;n Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;a<br /> ve s&uuml;nnete asla ters d&uuml;şmeyeceği kesindir.<br /> <b> d) Akıl</b><br /> Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re, aklı bir fıkıh delili gibi kullanabilecek kişiler ilimde geniş ufuklara<br /> ulaşan &acirc;limlerle sınırlıdır. Bu &acirc;limler ayrıntı niteliğindeki h&uuml;k&uuml;mleri &ccedil;ok kapsamlı delillerden<br /> ortaya &ccedil;ıkarma yetisine sahip; eserleriyle, fetvalarıyla ve d&uuml;r&uuml;st tavırlarıyla i&ccedil;tihat derecesini<br /> kazanmış kişilerdir. Bunlar pek az sayıdadır. Bununla birlikte Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;a ve s&uuml;nnete aykırı<br /> h&uuml;k&uuml;m vermeleri durumunda verdikleri h&uuml;kme asla itibar edilmez.<br /> <b> Arap Alev&icirc; &Acirc;limler ve Fıkıh&ccedil;ılar<br /> Arap Alev&icirc; &acirc;lim ve fıkıh&ccedil;ıların &ouml;nde gelenleri şunlardır:</b><br /> <b> Eb&ucirc; Muhammed Hasan bn. Ali bn. H&uuml;seyin bn. Şu&lsquo;be el-Harr&acirc;n&icirc;:</b> <br /> Tuhefu&rsquo;l-&lsquo;uk&ucirc;l &#8219;an<br /> &acirc;li&rsquo;r-res&ucirc;l (Ehlibeyt&rsquo;ten Akıllara Hediye) adlı eserin sahibidir. Bu eser, mantıklı kanıtlar ve<br /> g&uuml;venilir hadisler bakımından olduk&ccedil;a zengindir. El-Harr&acirc;n&icirc; 4./10. y&uuml;zyılda Harran&rsquo;da<br /> yaşamıştır. Şia&rsquo;nın &uuml;nl&uuml; &acirc;limlerinden Şeyh Sad&ucirc;k&rsquo;un &ccedil;ağdaşı, Şeyh T&ucirc;s&icirc;&rsquo;nin de hocasıdır.<br /> <b> Eb&ucirc; Muhammed Yez&icirc;d bn. Şu&lsquo;be:</b> <br /> Hayrı ve hayır yapmayı seven gezgin bir &acirc;limdi. K&acirc;be&rsquo;yi<br /> tavaf etmiş ve hacda Kirman adasının sahibi Eb&ucirc;&rsquo;l-Feth Abd&uuml;lker&icirc;m el-Kirm&acirc;n&icirc; ile<br /> tanışmıştır. Kirm&acirc;n&icirc;&rsquo;nin adaya gitme davetini kabul etmiş ve oradan da Yemen dolaylarına<br /> ge&ccedil;miştir. Yemen&rsquo;de İslam&rsquo;ın hoşg&ouml;r&uuml;l&uuml; &ouml;ğretisini yaydıktan sonra vatanına geri d&ouml;nm&uuml;ş ve<br /> Hama&rsquo;da vefat etmiştir.<br /> <b> Ebu&rsquo;t-Tayyib Ahmed bn. H&uuml;seyin:</b><br /> El-M&uuml;nşid lakabıyla meşhurdur. Daima Hz.<br /> Muhammed&rsquo;in ve Ehlibeyt&rsquo;inin &ndash; Allah&rsquo;ın sal&acirc;t ve selamı &uuml;zerlerine olsun &ndash; mucizelerini<br /> konu edinen şiirler okuduğu i&ccedil;in el-M&uuml;nşid lakabıyla tanınmıştır. G&uuml;zel y&uuml;zl&uuml;, yanık sesli bir<br /> &acirc;lim ve fıkıh&ccedil;ıydı. Gayrı M&uuml;slimleri İslam&rsquo;a davet ederdi. Onun sayesinde bir&ccedil;ok Yahudi ve<br /> Hıristiyan, M&uuml;sl&uuml;man olmuştur. Bunların bazıları Kur&rsquo;&acirc;nı ezberlemiş ve kendisi ile hacca<br /> gitmişlerdir. El-M&uuml;nşid, el-Cez&icirc;m denilen beldede yaşadı ve altmış yaşında hayata g&ouml;zlerini<br /> kapadı. Mezarı 9. İm&acirc;m Muhammed el-Cevv&acirc;d&rsquo;ın t&uuml;rbesinin civarındadır.<br /> <b> Eb&ucirc; Hamza el-Kett&acirc;n&icirc;:</b> <br /> Arap dilini ve gramerini &ccedil;ok iyi bilen, dinler hakkında geniş bilgiye<br /> sahip olan bir &acirc;lim ve fıkıh&ccedil;ıydı. Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı ezbere biliyordu. Tartışmalarda g&uuml;&ccedil;l&uuml; kanıtlar<br /> ortaya koyma yeteneğine sahipti. Bunun yanı sıra karşısında kimsenin duramadığı bir yiğitti.<br /> Bir&ccedil;ok defa hacca gitmiştir. Hums şehrinde vefat etmiştir. </p>
<hr size="2" width="100%" /> 10 Bilindiği &uuml;zere yalan hadis &uuml;retme furyası Hz. Muhammed hen&uuml;z sağken başlamış ve<br /> y&uuml;zyıllarca s&uuml;rerek hanif İslam&rsquo;ı arka planda bırakmıştır. İslam adı altında, &ccedil;ıkar ve keyfiyetin<br /> belirlediği, hurafelerle dolu bir din h&acirc;kim kılınmıştır. Mısırlı yazar Mahmut Eb&ucirc; Reyya&rsquo;nın<br /> &ouml;zg&uuml;n &ccedil;alışması Adv&acirc;un &lsquo;ala&rsquo;s-s&uuml;nneti&rsquo;l-muhammediyye (Hz. Muhammed&rsquo;in S&uuml;nneti &Uuml;zerine<br /> A&ccedil;ıklamalar) konu hakkında doyurucu bilgi i&ccedil;ermektedir. Arap Alev&icirc;ler &ldquo;hadis&rdquo; konusunda<br /> olduk&ccedil;a titizdirler. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m ve akılla &ccedil;elişen, rivayet yolları ş&uuml;pheli olan hadislere<br /> itibar etmezler. </p>
<hr size="2" width="100%" /> <b>Eb&ucirc;&rsquo;l-Hasan Ali bn. Batta el-Haleb&icirc;: <br /> </b>Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı ezbere bilen, Arap dili ve gramerinin<br /> &uuml;statlarından ve kelam ilminin &ouml;nde gelen &acirc;limlerindendir. İlm&icirc; seyahatlerinden birinde<br /> İskenderiye şehrine giderken deniz korsanları tarafından esir edilmiş ve bir Yahudi&rsquo;ye<br /> satılmıştır. Bu Yahudi kısa bir s&uuml;re zarfında M&uuml;sl&uuml;man olmuş, Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;i &ouml;ğrenmiş ve<br /> el-Haleb&icirc; ile hacca gitmiştir.<br /> <b> Haydar bn. Muhammed el-Kat&icirc;&lsquo;&icirc;:</b> <br /> Arap Alev&icirc;lerin &ouml;nde gelen hadis &acirc;limlerindendir.<br /> Bağdatlı Hıristiyanlardan bir grubu M&uuml;sl&uuml;man yapmıştır. El-Kerh kentinde altmış yaşında<br /> vefat etmiştir. Ahmed bn. Hanbel&rsquo;in yanında g&ouml;m&uuml;l&uuml;d&uuml;r.<br /> <b> Abdurrahman el-Cercer&icirc;:</b> <br /> Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı Ker&icirc;mi &ccedil;ok g&uuml;zel okuyanlardandı. Dokuz Yahudi&rsquo;yi<br /> M&uuml;sl&uuml;man yapmış ve onlarla hacca gitmiştir.<br /> <b> Eb&ucirc; Zerr Sehl bn. Muhammed el-K&acirc;tib:</b> <br /> Arap Alev&icirc;lerin b&uuml;y&uuml;k &acirc;limlerindendir.<br /> Seyf&uuml;ddevle&rsquo;nin hocalığını yapmıştır. Bu &uuml;stat, derin bilgisine ve y&uuml;ksek şerefine ek olarak<br /> h&uuml;nerli bir edebiyat&ccedil;ı ve usta bir şairdi.<br /> <b>Alev&icirc; Edebiyat&ccedil;ılar</b><br /> Alev&icirc;lerin &uuml;nl&uuml; edebiyat&ccedil;ılarından bazıları şunlardır:<br /> <b> Eb&ucirc;-l Feth Osman bn. Cinn&icirc; en-Nehav&icirc;:</b> <br /> Arap Alev&icirc;ler onu İbn Yahya en-Nehav&icirc; olarak<br /> tanırlar. Onun &uuml;n&uuml;, edebiyattaki derecesini belirtmeye yeterlidir. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; onun i&ccedil;in ş&ouml;yle<br /> der: &ldquo;O, Arap dilinde b&uuml;y&uuml;k bir otoritedir. Edebiyat&ccedil;ıların piridir. B&uuml;y&uuml;k şair el-M&uuml;tenneb&icirc; ile<br /> sıkı bir dostluğu vardı. Uzun bir m&uuml;ddet onun şiirini yorumladı, gramerini a&ccedil;ıkladı.<br /> Edebiyattaki konumunun y&uuml;ksekliğinden ve değerinin b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;nden dolayı &ccedil;ok az şiir<br /> yazdı.&rdquo;<br /> <b>Abdullah bn. &lsquo;Amr el-Fayy&acirc;d: <br /> </b>Arap Alev&icirc;lerin meşhur ve yetenekli edebiyat&ccedil;ılarındandır.<br /> Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; onu ş&ouml;yle tanıtır:<br /> Seyf&uuml;ddevle&rsquo;nin k&acirc;tibi ve dostuydu. Edebiyat alanında ve d&uuml;zyazıda geniş<br /> ufuklara sahipti. Şiirde olsun d&uuml;zyazıda olsun Arap&ccedil;a&rsquo;ya &ccedil;ok h&acirc;kimdi. Net<br /> ifadesi ve g&uuml;&ccedil;l&uuml; anlatımından dolayı Seyf&uuml;ddevle sultanların huzuruna ondan<br /> başkasını el&ccedil;i olarak g&ouml;ndermezdi. Es-S&acirc;b&icirc; et-T&acirc;c&icirc; adlı kitabında ona yer vermiş<br /> ve es-Seriyy onu birka&ccedil; kaside ile &ouml;vm&uuml;şt&uuml;r.<br /> <b>Es-Seriyy bn. Ahmed el-Kind&icirc;: </b><br /> Arap Alev&icirc;lerin b&uuml;y&uuml;k şairlerinden ve meşhur<br /> edebiyat&ccedil;ılarındandır. Es-Seriyy er-Ref&acirc; adıyla tanınır. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; el-Yet&icirc;me adlı yapıtında<br /> ondan ş&ouml;yle s&ouml;z eder: &ldquo;İnci gibi dizelerin ve sihirli şiir değneğinin sahibi es-Seriyy&rsquo;den<br /> haberin var mı senin? Allah aşkına onun dili ne kadar da tatlı, s&ouml;zleri ne kadar da duru,<br /> yeteneği ne kadar da b&uuml;y&uuml;kt&uuml;r. Şiirleri arasında tarih sayfalarına yazılabilecek ve edebiyat<br /> panolarına asılabilecek nitelikte şiirler biliyorum.&rdquo;<br /> <b> Muhammed bn. Ahmed bn. Hamd&acirc;n:</b> <br /> El-Habb&acirc;z el-Beled&icirc; lakabıyla tanınır. D&ouml;neminin en<br /> renkli kişiliği idi. Onun gibisine &ccedil;ok az rastlanır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; o, okuma ve yazma bilmemesine<br /> rağmen Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;i kulak dolgunluğuyla ezberlemişti. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; el-Yet&icirc;me adlı<br /> eserinde onu ş&ouml;yle anar:<br /> Musul&rsquo;u i&ccedil;ine alan ve el-Cez&icirc;re denilen diyarın Beled isimli y&ouml;resindendir. Bu<br /> y&ouml;renin yetiştirdiği en değerli kişiliklerdendir. Onun en ilgin&ccedil; yanı, okuma ve<br /> yazması olmamasına rağmen şiirinin g&uuml;zelliklerle ve ince n&uuml;ktelerle dolu<br /> olmasıdır. Hemen hemen her şiirinde g&uuml;zel bir anlama veya yaygın bir<br /> atas&ouml;z&uuml;ne yer vermiştir. Şiirlerinde Alev&icirc; olduğunu &ccedil;oğu zaman vurgulamıştır.<br /> Bu isimler tarih sayfalarını inci gibi eserleriyle s&uuml;sleyen, ilim ve edebiyat hazinelerini pırlanta<br /> misali yapıtlarıyla zenginleştiren Alev&icirc; &acirc;lim ve edebiyat&ccedil;ılardan yalnızca bir ka&ccedil;ıdır. Bunun<br /> yanı sıra ilim ve edebiyat alanlarında onlardan geri kalmayan, &uuml;retken fikirleriyle onların<br /> seviyesinde olan, fakat g&ouml;zlerden uzak m&uuml;tevazı bir yaşamı se&ccedil;tikleri i&ccedil;in tanınmayan &ccedil;ok<br /> sayıda şahsiyet vardır. &ldquo;Erdemli insan&rdquo; mertebesine ulaşmaya gayret eden, şan ve ş&ouml;hrete<br /> değer vermeyen, d&uuml;nya sahnesine &ccedil;ıkmak yerine y&uuml;ce değerlerle uğraşmayı tercih eden bu<br /> şahsiyetlerden bazıları şunlardır: Eb&ucirc;&rsquo;l-Hasan Ali bn. Hamza bn. Şu&lsquo;be, Eb&ucirc;&rsquo;l-H&uuml;seyin<br /> Muhammed bn. H&acirc;mid es-Serr&acirc;c, Eb&ucirc; Muhammed Abdullah el-Kett&acirc;n&icirc;, Eb&ucirc; Muhammed<br /> Abdullah bn. Kut&acirc;de el-Ferr&acirc;, Eb&ucirc; Abdullah Muhammed bn. M&uuml;dlik er-Rakk&icirc; el-Verr&acirc;k,<br /> Eb&ucirc;&rsquo;l-Feth Muhammed bn. Hasan el-K&acirc;d&icirc; (el-Kat&icirc;&lsquo;&icirc; lakabıyla tanınır), Muhammed bn.<br /> Muhammed el-Bağd&acirc;d&icirc; (el-Muhelhil&icirc; lakabıyla tanınır), İbrahim bn. Osman bn. el-Mustalik<br /> en-Nu&lsquo;m&acirc;n&icirc;, Safiyy&uuml;dd&icirc;n Haydar bn. Mihver el-F&acirc;rık&icirc; (&lsquo;Abdu&rsquo;l-M&uuml;min es-S&ucirc;f&icirc; lakabıyla<br /> meşhurdur), Eb&ucirc; Muhammed Hasan bn. Muhammed el-Beled&icirc;, İm&acirc;d&uuml;dd&icirc;n Ahmed bn. C&acirc;bir<br /> el-Gass&acirc;n&icirc; (Şeyh Ahmed Kırf&acirc;s adıyla tanınır), Hasan bn. Hamza eş-Ş&icirc;r&acirc;z&icirc; es-S&ucirc;f&icirc;, Hasan bn.<br /> Mekz&ucirc;n es-Sinc&acirc;r&icirc; (emir, mutasavvıf, şair ve filozof), Muhammed M&uuml;ntecebudd&icirc;n el-&lsquo;&Acirc;n&icirc;,<br /> Cel&acirc;ledd&icirc;n bn. Mu&lsquo;ammar es-S&ucirc;f&icirc;, Abdullah en-N&acirc;sih el-Bağd&acirc;d&icirc;, İsa el-Ed&icirc;b el-B&acirc;ny&acirc;s&icirc; ve<br /> Eb&ucirc;&rsquo;l-Feth Muhammed bn. Hasan el-Bağd&acirc;d&icirc;.<br /> Bu şahsiyetler karanlık d&ouml;nemlerin aydın fikirli d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rleriydiler. Her ne kadar tarih onları<br /> ihmal etmiş olsa da onlar eserleriyle hala aramızda yaşıyor, beğeni ve takdirimizi<br /> kazanıyorlar. Onlardan her birinin fikirlerini ortaya koyduğu bir eseri mevcuttur. Onlardan<br /> bazılarının ruhi felsefede ve ilahiyat alanında m&uuml;kemmelliğin doruğuna ulaşan yazılı eserleri,<br /> bazılarının da şiirin farklı alanlarında kulakları mest eden, kalpleri esir alan ve ruhları<br /> b&uuml;y&uuml;leyen eserleri vardır.<br /> K&ouml;kl&uuml; tarihimiz var, bir de soylu atalar,<br /> Anılınca adları, g&uuml;ller nergisler a&ccedil;ar.<br /> ( Hamid Hasan, 1915&ndash;1999)<br /> <b>Arap Alev&icirc;lerin Gelenekleri</b><br /> Kuşaktan kuşağa aktarılan k&uuml;lt&uuml;rel değerler, inan&ccedil;lar ve davranışlar geleneği oluşturur. Arap<br /> Alev&icirc; M&uuml;sl&uuml;manların geleneklerine g&ouml;z atacak olursak bu geleneklerin diğer M&uuml;sl&uuml;manların<br /> g&uuml;zel geleneklerinden farklılık g&ouml;stermediğini g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. Bu geleneklere kısaca değinelim:<br /> <b> Evlilik ve D&uuml;ğ&uuml;n:</b> Ailelerinin rızasını alarak evlenmeye karar veren gen&ccedil;ler, ilk aşamada bu<br /> kararın ilanı anlamına gelen bir nişan t&ouml;reni d&uuml;zenlerler. Eş ve dostların katıldığı bu t&ouml;rende<br /> &ouml;nce bir din adamı nişan duasını yapar ve F&acirc;tiha okur. Daha sonra gen&ccedil; &ccedil;ifte nişan y&uuml;z&uuml;kleri<br /> takılır ve m&uuml;zik eşliğinde eğlenilir. D&uuml;ğ&uuml;n g&uuml;n&uuml; yaklaştığında imam nik&acirc;hı kıyılır. İmam<br /> nik&acirc;hı Arap Alev&icirc;lerde resmi nik&acirc;h kadar &ouml;nemlidir. D&uuml;ğ&uuml;nden bir veya birka&ccedil; g&uuml;n &ouml;nce kına<br /> gecesi yapılır. B&ouml;lgesel m&uuml;ziklerin eşliğinde gelin ve damat adaylarına kına s&uuml;r&uuml;l&uuml;r,<br /> davetlilerin hediyeleri sunulur. D&uuml;ğ&uuml;n t&ouml;renine katılım olduk&ccedil;a geniş olur. D&uuml;ğ&uuml;n i&ccedil;in yaz<br /> ayları ve hafta sonunda bir g&uuml;n tercih edilir. D&uuml;ğ&uuml;nde halaylar &ccedil;ekilir, oyunlar oynanır. Geline<br /> kardeşleri tarafından kuşak bağlanır. Gen&ccedil; &ccedil;ifte y&uuml;z&uuml;kleri ve davetlilerin armağanları takılır.<br /> Armağanların takılmasıyla d&uuml;ğ&uuml;n sona erer.<br /> <b> S&uuml;nnet:</b> Arap Alev&icirc;ler erkek &ccedil;ocuklarını genelde 1&ndash;7 yaşları arasında s&uuml;nnet ederler. S&uuml;nnet<br /> g&uuml;n&uuml; yakın &ccedil;evre davet edilir. Davetlilere ikramda bulunulur, hediyeler kabul edilir. Kur&rsquo;&acirc;n-ı<br /> Ker&icirc;m ve dualar okunur. &Ccedil;ocuklar kirve denilen bir aile dostunun kucağında s&uuml;nnet olurlar.<br /> Son zamanlarda s&uuml;nnet t&ouml;renlerinde de m&uuml;zikli eğlenceler yapılmaktadır.<br /> <b> Yemekler:</b> Arap Alev&icirc;lerin yemek k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; zengin Akdeniz mutfağı oluşturur. Bu mutfağın<br /> odağında taze sebze ve meyveler, zeytinyağı gibi sıvı yağlar, tavuk, et ve balık bulunur. Arap<br /> Alev&icirc;lerde sebze yemekleri sevilir. Makl&ucirc;be adını verdikleri pirin&ccedil;, kuş &uuml;z&uuml;m&uuml;, &ccedil;am fıstığı,<br /> kızarmış patlıcan ve kuzu eti ile yapılan yemek &ccedil;ok lezzetlidir. Evlerde mangal yakma, i&ccedil;li<br /> k&ouml;fte yapma, fırınlarda lahmacun ve b&ouml;rek pişirme yaygındır. K&ouml;ylerde tandır ekmeği<br /> g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de pişirilmektedir. Ev hanımları kış i&ccedil;in patlıcan ve bamya kurutarak saklar;<br /> zeytin, peynir gibi ihtiya&ccedil;ları temiz ve sağlıklı olacak şekilde ambalajlar; domates ve biber<br /> sal&ccedil;alarını kendi elleriyle &ccedil;ekerler. Tatlılardan &ouml;zellikle baklava ve k&uuml;nefe sevilir. Evlerde<br /> muhallebi gibi s&uuml;t tatlıları yapılır.<br /> <b> Bayramlar:</b> B&uuml;t&uuml;n M&uuml;sl&uuml;manlar gibi Ramazan (Fıtr) ve Kurban (el-Adh&acirc;) bayramlarını<br /> kutlarlar. Hz. Muhammed&rsquo;in Hz. Ali&rsquo;yi vasi ve halife tayin ettiği g&uuml;n olan Gad&icirc;r g&uuml;n&uuml; de<br /> Arap Alev&icirc;ler i&ccedil;in b&uuml;y&uuml;k bir bayramdır. Bu &uuml;&ccedil; bayram coşkuyla kutlanır. Bayramlarda bir<br /> araya gelinir, muhabbet edilir ve hasret giderilir. Maddi durumu uygun olanlar bayramlarda<br /> kurban keser; eş-dostlarına, konu-komşularına yemek verir ve ihtiyacı olanlara yardımda<br /> bulunurlar. Bayramlarda ayrıca kabir ziyaretleri yapılır ve Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m okunur.<br /> <b> Cenaze Merasimleri:</b> Arap Alev&icirc;ler cenazelere b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem verirler. Bundan dolayı cenaze<br /> merasimine katılım olduk&ccedil;a geniş olur. Cenaze genelde evden veya mescitten kaldırılır. &Ouml;l&uuml;,<br /> yıkanıp kefenlendikten sonra musalla taşına konur. Bir Arap Alev&icirc; din adamının imamlığında<br /> cenaze namazı kılınır. Defin sırasında Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;den ayetler (genellikle Y&acirc;s&icirc;n-i Şer&icirc;f)<br /> okunur, hatim duası edilir. Telk&icirc;n duasının yapılması ve herkesin kabre bir avu&ccedil; toprak<br /> serpmesiyle merasim biter. Cenaze sahipleri taziyeleri evlerinde kabul eder. Ertesi sabah<br /> kalabalık bir grupla kabir ziyaret edilir ve Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m okunur. Aynı g&uuml;n&uuml;n &ouml;ğleden<br /> sonraya rastlayan bir saatinde cenaze evinde Kur&rsquo;&acirc;n okunur ve hatim duası yapılır. Bu<br /> toplantıya &ccedil;ok sayıda din adamı ve diğer davetliler katılır. 7. g&uuml;nde yine kabir ziyaret edilir,<br /> daha &ouml;nce duyurulan bir saatte cenaze evinde Kur&rsquo;&acirc;n okunur, hatim duası yapılır. &Ouml;len kişi<br /> eğer saygın bir din adamı veya topluma hizmet etmiş aydın bir kişi ise şairlerin hazırladığı<br /> Arap&ccedil;a mersiyeler okunur. Bu mersiyelerde Hz. Muhammed&rsquo;in ve Ehlibeyt&rsquo;in &ouml;l&uuml;mle ilgili<br /> hikmetli s&ouml;zlerine değinilir, &ouml;len kişinin faziletleri dile getirilir ve akrabalarına sabır &ouml;ğ&uuml;tlenir.<br /> T&ouml;renin bitiminde davetlilere cenaze sahiplerinin hazırladığı yemek ikram edilir. Bu yemek<br /> genelde pilav ve hoşaf; pilav ve fasulye veya lahmacun ve tatlı ikilisinden oluşur. Cenaze<br /> sahipleri, toplumun genelinden maddi ve manevi b&uuml;y&uuml;k destek g&ouml;r&uuml;r.<br /> Adnan Sincarlı, Mayıs 2007<br /> Kaynak: www.nusayri.com </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/nusayrilerarap-aleviler-kimdir1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Nusayriler &#8211; 2</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/nusayriler-2/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/nusayriler-2/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:07:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[NUSAYRİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/nusayriler-2/</guid>
				<description><![CDATA[Vikipedi, &#246;zg&#252;r ansiklopedi Nusayriler, T&#252;rkiye&#8217;de Adana, Mersin ve Hatay&#8217;da yerleşmiş yerli halkın ve Suriye y&#246;netimindeki Esadların da mensup olduğu Aleviliğin bir koludur. Suriye&#8217;de nusayriler sayıca azınlık olmalarına rağmen iktidardadırlar. Nusayriler, Hatay il merkezi,iskenderun, Samandağ ,altın&#246;z&#252;,Adana, Mersin, Tarsus ve İskenderun&#8217;da yaşarlar. N&#252;fusları yaklaşık olarak 1.000.000&#8217;dir. Nusayriliğin bir diğer adı da Arap Aleviliğidir. Nusayri halkı, kendisini adlandırma ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Vikipedi, &ouml;zg&uuml;r ansiklopedi</p>
<p> Nusayriler, T&uuml;rkiye&#8217;de Adana, Mersin ve Hatay&#8217;da yerleşmiş yerli halkın ve Suriye y&ouml;netimindeki Esadların da mensup olduğu Aleviliğin bir koludur. Suriye&#8217;de nusayriler sayıca azınlık olmalarına rağmen iktidardadırlar.<br /> Nusayriler, Hatay il merkezi,iskenderun, Samandağ ,altın&ouml;z&uuml;,Adana, Mersin, Tarsus ve İskenderun&#8217;da yaşarlar. N&uuml;fusları yaklaşık olarak 1.000.000&#8217;dir.<br /> Nusayriliğin bir diğer adı da Arap Aleviliğidir. Nusayri halkı, kendisini adlandırma konusunda &ccedil;eşitlilik g&ouml;sterir. T&uuml;rkiye&#8217;de yaşayan Nusayri halkı, genelde kendisini Alevi veya Arap Alevisi olarak tanımlar. Okumuş nusayri halkı ise kendisini &quot;Arap Alevisi veya Nusayri&quot; olarak tanımlar. Nusayri isminin, Hatay&#8217;ın hemen g&uuml;neyinde bulunan ve Suriye&#8217;nin Akdeniz&#8217;e kıyısında dizilmiş sıraağlar olan An Nuşayra dağlarından geldiği mi, yoksa dağların adını bu halktan mı aldığı belli değildir.<br /> Din [değiştir] Nusayriler, alevilerle bir&ccedil;ok ortak inanışa sahiptir. Alevi felsefesinin &ouml;z&uuml; aynıdır. Dini ibadetin hangi şekilde olursa olsun, Allah i&ccedil;in kılındığında ge&ccedil;erli olduğu genel inanıştır.<br /> Dinin şekillendiricisi olarak İslam din bilgini Selman-i Farisi g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Din, temelinin ne zaman ortaya &ccedil;ıktığı belli olmayan bir sır &uuml;zerine şekillenir. Arap alfabesindeki &uuml;&ccedil; harfle simgelenen sır, genel halk tarafından dahi bilinmez. Bu sırrı bilmek i&ccedil;in ermek, eve giden yola gitmek gerekir. Bu sırrın yanısıra, ibadet de gizlilik i&ccedil;inde yapılır. Bu gizliliğin kaynağı olarak da, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim&#8217;den itibaren başlayan ve g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar s&uuml;ren katliamlar g&ouml;sterilir. Bu nedenle -g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde bu yasak delinse de- kişi, nusayri olduğunu gizler.<br /> Nusayriler, namazı g&uuml;n i&ccedil;inde gerekli duaların okunması suretiyle kılabilir. Namazın en belirgin &ouml;zelliği hi&ccedil;bir şekil i&ccedil;ermemesidir. Y&uuml;r&uuml;n&uuml;rken dahi kılınabilir. Yeter ki temizlik şartı -hem ortam hem de kişinin temizliği- ve namazın Allah i&ccedil;in kılınma şartı yerine getirilsin. Ayrıca nusayriler, &ouml;nemli g&uuml;nlerinde veya herhangi birinin namaz yapması durumunda bir camiide toplanırlar. T&uuml;rk&ccedil;emizdeki sembolik anlamının aksine, nusayriler i&ccedil;in camii Arap&ccedil;a orjinal anlamını korumaktadır. Cami, ibadet amacıyla toplanılan yerdir. Burası, g&uuml;n&uuml;m&uuml;z anlamıyla bir camii de olabilir, bir t&uuml;rbe de, hatta birinin evi dahi olabilir.</p>
<p> Din, erkek &ccedil;ocuğa, birinci ve ikinci dereceden akrabası dışında biri olan ve &ccedil;ocuğun kendi se&ccedil;eceği bir amca tarafından &ouml;ğretilir. &quot;Amca&quot; karısı bir nevi annesi, &ccedil;ocukları da kardeşi sayılır. Kız &ccedil;ocuklara ise, Yavuz Sultan Selim d&ouml;nemine rastlayan bir d&ouml;nemden itibaren namaz &ouml;ğretilmemiş, sır verilmemiştir.</p>
<p> &#8216;Nusayr&icirc;ler/Arap Alev&icirc;ler Kimdir?&#8217;<br /> Nusayr&icirc;ler, Arap k&ouml;kenli Alev&icirc; M&uuml;sl&uuml;manlardır. 11. İmam Hasan el-&lsquo;Asker&icirc;&rsquo;den sonra onun en yetkin ve erdemli &ouml;ğrencisi Muhammed b. Nusayr&rsquo;ı (&ouml;. 883) otorite kabul ettikleri i&ccedil;in bu adı aldılar. Fakat onlara Arap Alev&icirc;ler demek daha doğru olur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yeni bir dinsel doktrin ortaya koymayan ve tek fonksiyonu Ehlibeyt &ouml;ğretisini doğal haliyle insanlara aktarmak olan Muhammed b. Nusayr da sonu&ccedil;ta bir Alev&icirc;dir. Ana kaynağa intisap etmek, kaynağın bir koluna intisap etmekten evla olduğu i&ccedil;in, biz onlara bundan sonraki satırlarda Arap Alev&icirc;ler diyeceğiz. Onlara bu ismi vermekle hem onları diğer Alev&icirc;lerden ayırt etmiş, hem de dinsel olarak Hz. Ali&rsquo;ye dayandıklarını belirtmiş olacağız. Arap Alev&icirc;lerin ataları, diğer Arap kabileleriyle birlikte gerek İslam&rsquo;dan &ouml;nce gerekse İslam&rsquo;dan sonra Arap yarımadasının &ccedil;eşitli b&ouml;lgelerinden kuzeye doğru g&ouml;&ccedil; ettiler. Birden fazla sayıda ger&ccedil;ekleşen bu g&ouml;&ccedil;lerin sebebi iktisadi ve siyasi idi. &Uuml;stat M&uuml;nir eş-Şer&icirc;f, el-&#8219;Aleviyy&ucirc;n men hum ve eyna hum (Alev&icirc;ler Kimdir ve Nerededirler?) adlı kitabında bu noktaya ş&ouml;yle değinir: Sonradan Alev&icirc;ler olarak adlandırılacak olan Arapların bu dağlara g&ouml;&ccedil;&uuml; bir seferde değil, bir ka&ccedil; seferde tamamlanmıştır. Kanımca toplu bir şekilde altı defa g&ouml;&ccedil; etmişlerdir. Bu g&ouml;&ccedil;lerden birincisi Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasındaki d&ouml;nemde; ikincisi Hz. Muhammed&rsquo;den sonra 13/636 yılındaki İslam-Arap fetihleri d&ouml;neminde ve sonrasında; &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; 5./11. y&uuml;zyılda Arap olmayan M&uuml;sl&uuml;manların yaptıkları zul&uuml;mler esnasında; d&ouml;rd&uuml;nc&uuml;s&uuml; 7./13. y&uuml;zyılın başlarında Em&icirc;r Hasan bn. Mekz&ucirc;n es-Sinc&acirc;r&icirc; d&ouml;neminde; beşincisi 704/1305 yılında Kisrav&acirc;n&icirc; saldırısı sırasında ve sonuncusu Osmanlı padişahı Yavuz Selim&rsquo;in 923/1516 yılında b&ouml;lgeyi ele ge&ccedil;irmesi sonucunda ger&ccedil;ekleşmiştir. Bu toplu g&ouml;&ccedil;lerin yanı sıra bireylerin baskı ve zul&uuml;mden ka&ccedil;mak ve bu dağlarda aşiretlerinin yanında korunmak i&ccedil;in tek başlarına yaptıkları g&ouml;&ccedil;ler de vardır. Arap Alev&icirc;lerin Arap k&ouml;kenli olduklarının en b&uuml;y&uuml;k kanıtı Ten&ucirc;h&icirc;, Gass&acirc;n&icirc;, Hazrec&icirc;, Kind&icirc;, T&acirc;&icirc; ve Taglib&icirc; gibi k&ouml;kl&uuml; Arap kabilelerinin isimleriyle sonlanan nesepleridir. Alev&icirc;lerin 1936 yılında Kırd&acirc;ha beldesinde yapmış oldukları kongrede aldıkları ve hem Fransız Dışişleri Bakanlığına hem de Paris&rsquo;te bağımsızlık g&ouml;r&uuml;şmelerini y&uuml;r&uuml;ten Suriye temsilci heyetine ilettikleri kararları i&ccedil;eren tarih&icirc; belge, bu konuyla ilgili &ouml;nemli bilgiler i&ccedil;erir. Bu tarih&icirc; belgede yer alan bir paragraf, Alev&icirc;lerin soyları ile ilgili şu a&ccedil;ıklamaya yer verir: Alev&icirc;lerin soy bakımından Arap olmayan kavimlere dayandıkları iddiası karşısında bilimsel bir tartışmaya girmiyor, onur ve haysiyetimizi korumak maksadıyla susmayı tercih ediyoruz. Şu a&ccedil;ık bir ger&ccedil;ektir ki Alev&icirc;ler, Alev&icirc; dağlarına, Alev&icirc;liğin ve aynı zamanda Araplığın anavatanı olan Irak&rsquo;tan g&ouml;&ccedil; etmişlerdir. Her t&uuml;rl&uuml; akl&icirc; ve nakl&icirc; kanıt, Alev&icirc;lerin halis bir Arap soyundan geldiklerine işaret eder. Gelenek ve g&ouml;reneklerimiz, ahlak anlayışımız, sosyal yaşantımız, dilimiz, eğilimlerimiz, k&uuml;lt&uuml;r&uuml;m&uuml;z, nesilden nesile aktardığımız halk s&ouml;ylencelerimiz gibi sayısız fakt&ouml;r, Arap k&ouml;kenli olduğumuzun en b&uuml;y&uuml;k kanıtıdır. &Ouml;v&uuml;n&ccedil;le belirtmemiz gereken bir diğer nokta da şudur ki Alev&icirc;ler, Irak topraklarında İm&acirc;m-ı Ali&rsquo;yi destekleyen Arap kabilelerinin torunlarıdır. &Uuml;stat Muhammed K&uuml;rd Ali Hitatu&rsquo;ş-ş&acirc;m adlı eserinde ş&ouml;yle der: Şam&rsquo;a bağlı Havr&acirc;n ve Belk&acirc; gibi y&ouml;relerde yaşayanların bir kısmı halis Arap&rsquo;tır. Bu &ouml;zellik, yabancı bir kan kabul etmeyip Araplıklarını koruyan topluluklarda a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Buna &ouml;rnek olarak, Alev&icirc; sıradağlarında yer alan Havr&acirc;n dağı ve Kelebiyye dağları sakinleri verilebilir. Bu y&ouml;relerdeki n&uuml;fusun halis Arap kanı taşıdığına dair kanıtlar olduk&ccedil;a a&ccedil;ıktır. T&uuml;rkiye&rsquo;de Hatay, Adana ve Mersin illerinde yaşayan Arap Alev&icirc;ler, Osmanlı d&ouml;neminde ve &ouml;ncesinde buralara Suriye ve Irak&rsquo;tan gelen Arap Alev&icirc;lerin torunlarıdır. Onlar, T&uuml;rkiye Cumhuriyeti Devletine bağlı, yasalara saygılı, demokrasi ve laikliği i&ccedil;tenlikle benimsemiş yurttaşlar olarak varlıklarını s&uuml;rd&uuml;rmekteler. Arap Alev&icirc;lerde Din Kavramı İslam&icirc; &ouml;ğretiye g&ouml;re din; y&uuml;ce Allah&rsquo;ın peygamberler aracılığıyla, kendisine nasıl ibadet edileceğine ilişkin koyduğu kanunlar ve &ccedil;izdiği yoldur. Din beş temele dayandırılabilir. Bu temellerden birincisi Yaradan&rsquo;ı tanımak; ikincisi Yaradan&rsquo;ın g&ouml;nderdiği el&ccedil;iyi tanımak; &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; nasıl ibadet edileceğini bilmek ve bu doğrultuda amel etmek; d&ouml;rd&uuml;nc&uuml;s&uuml; erdeme sarılmak ve ahlaksızlığı dışlamak; beşincisi kıyamet g&uuml;n&uuml;ne inanmaktır. Semav&icirc; dinleri tamamlayan İslam dini, bu beş temeli de kapsar. &ldquo;Allah katında din İslam&rsquo;dır&hellip;&rdquo; (&Acirc;li &lsquo;İmr&acirc;n:19) Arap Alev&icirc;lerin dini; Allah&rsquo;ı tek bilmek ve O&rsquo;nu yaratılmışlara benzemekten tenzih etmek, Hz. Muhammed&rsquo;in peygamberliğini kabul etmek, ahirete inanmak ve İslam&rsquo;ın buyruklarını yerine getirmek &uuml;zerine kuruludur. Buna ek olarak Şi&icirc;ler gibi b&uuml;t&uuml;n Arap Alev&icirc;ler, bu d&ouml;rt ilkenin yanında beşinci bir ilkenin daha varlığına inanırlar: İm&acirc;met. Evet, her Arap Alev&icirc;, im&acirc;metin din&icirc; bir &ouml;nderlik olduğuna, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın istediğini peygamber olarak se&ccedil;tiği gibi im&acirc;mete de istediğini se&ccedil;tiğine inanır. &ldquo;Rabbin, dilediğini yaratır ve se&ccedil;er. Onların se&ccedil;me hakkı yoktur&hellip;&rdquo; (Kasas:68) Peygamberden sonra onun vazifesini &uuml;stlenecek İm&acirc;mı, y&uuml;ce Allah, peygamberine bildirir ve onu &uuml;mmete tanıtmasını emreder. Peygamberimizin İm&acirc;m-ı Ali&rsquo;ye s&ouml;ylediği aşağıdaki s&ouml;z, kendisinden sonra im&acirc;mlık makamının Hz. Ali&rsquo;ye ait olduğunu ispatlamaktadır: &ldquo;Senin bana g&ouml;re konumun, Harun&rsquo;un Musa&rsquo;ya g&ouml;re konumu gibidir. Tek bir farkla: Benden sonra peygamber gelmeyecektir.&rdquo; Hz. Harun&rsquo;un Hz. Musa&rsquo;ya g&ouml;re konumu olduk&ccedil;a a&ccedil;ıktır. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m, Hz. Musa&rsquo;nın Allah&rsquo;a ettiği dua aracılığıyla bu konumu a&ccedil;ık&ccedil;a belirtir: &ldquo;Bana ailemden bir yardımcı ver, Kardeşim Harun&rsquo;u. Onunla sırtımı kuvvetlendir. Onu işime ortak kıl.&rdquo; (T&acirc;, H&acirc;:29&ndash;32) Bir başka ayette Hz. Musa kardeşine ş&ouml;yle emreder: &ldquo;&hellip;Musa, kardeşi Harun&rsquo;a dedi ki: Toplumum i&ccedil;inde yerime sen ge&ccedil;&hellip;&rdquo; (A&lsquo;r&acirc;f:142) Yukarıdaki hadis-i şerif, Hz. Harun&rsquo;un Hz. Musa&rsquo;ya her g&ouml;revinde ortak olduğu gibi, M&uuml;minlerin efendisi İm&acirc;m-ı Ali&rsquo;nin de Hz. Muhammed&rsquo;e &ndash; n&uuml;b&uuml;vvet haricinde &ndash; her g&ouml;revinde ortak olduğunun a&ccedil;ık bir kanıtıdır. N&uuml;b&uuml;vvet ve im&acirc;met arasındaki fark a&ccedil;ık se&ccedil;ik bellidir: Nebi, kendisine Rabbinden vahiy edileni insanlara bildirir. İm&acirc;m ise Nebi&rsquo;den &ouml;ğrendiklerini insanlara iletir. Nebi, Allah&rsquo;tan aldığını tebliğ etmekte, İm&acirc;m ise Nebi&rsquo;den aldığını tebliğ etmektedir. Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re İm&acirc;mlar Oniki tanedir. Onlardan her biri, ardından geleni tayin etmiştir. Oniki İm&acirc;mların ilki, son Peygamberin halifesi ve vasisi olan İm&acirc;m-ı Ali el-Murtaz&acirc;&rsquo;dır. Diğer İm&acirc;mlar sırasıyla şunlardır: el-Hasan el-M&uuml;cteb&acirc;, el-H&uuml;seyn eş-şeh&icirc;d f&icirc; Kerbel&acirc;, Ali Zeynel&acirc;bid&icirc;n, Muhammed el-B&acirc;kır, Cafer es-S&acirc;dık, M&ucirc;s&acirc; el-K&acirc;zım, Ali er-Rid&acirc;, Muhammed el-Cevv&acirc;d, Ali el-H&acirc;d&icirc;, el-Hasan el-ah&icirc;ru&rsquo;l-&lsquo;Asker&icirc; ve gelmesi beklenen el-K&acirc;im Muhammed el-Mehd&icirc;. Allah&rsquo;ın sal&acirc;t ve selamı hepsinin &uuml;zerine olsun. Y&uuml;ce Allah&rsquo;ın yadsınamaz delilleri ve parıldayan hidayet g&uuml;neşleri olan Oniki İm&acirc;mlar, insanlar i&ccedil;in doğru yolu aydınlatmışlar, mutlu bir hayatın &ccedil;er&ccedil;evesini &ccedil;izmişler, onlara erdemi ve adaleti &ouml;ğ&uuml;tlemişlerdir. İnsanlar bu masum (hatasız) İm&acirc;mların yolundan giderek hidayet kapılarından i&ccedil;eri girseydi, kendilerini yok olma u&ccedil;urumlarına savuran fitne dalgalarından kurtulabilirlerdi. B&ouml;ylelikle &ldquo;erdemli insan&rdquo; olma aşamalarını peşi sıra kat ederek d&uuml;nya ve ahirette saadete ulaşabilirlerdi. Bu anlamda Peygamberimizin şu hadisi b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem taşımaktadır: &ldquo;Ehlibeyt&rsquo;imin aranızdaki misali Nuh&rsquo;un gemisine benzer. Ona binen kurtulur, ona sırt &ccedil;eviren boğulur. Yine Ehlibeyt&rsquo;imin aranızdaki misali Hıtta kapısı gibidir; o kapıdan i&ccedil;eri giren bağışlanır.&rdquo; Bilindiği &uuml;zere Arap Alev&icirc;ler Oniki İm&acirc;ma sıkı sıkıya bağlıdırlar. Onların Allah&rsquo;ın yery&uuml;z&uuml;ndeki halifeleri, ilminin haznedarları ve t&uuml;m yaratılanlara karşı Allah&rsquo;ın delilleri olduklarına canı g&ouml;n&uuml;lden inanırlar. Arap Alev&icirc;ler, Oniki İm&acirc;m&rsquo;ın masum olduğuna, onlara sarılanların hi&ccedil; bir zaman dal&acirc;lete d&uuml;şmeyeceklerine, onların nuruyla aydınlananların asla yollarını şaşırmayacaklarına kanaat getirirler. &ldquo;&hellip;Onlar, l&uuml;tuflandırılmış kullardır. Onlar, O&rsquo;nun s&ouml;z&uuml;n&uuml;n &ouml;n&uuml;ne ge&ccedil;mezler; onlar yalnız O&rsquo;nun emriyle iş yaparlar. O, onların &ouml;nlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O&rsquo;nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat etmezler. Ve onlar, O&rsquo;nun korkusundan titrerler. İ&ccedil;lerinden her kim, &lsquo;ben O&rsquo;nun dışında bir ilahım&rsquo; derse, b&ouml;ylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri işte b&ouml;yle cezalandırırız biz.&rdquo; (Enbiy&acirc;:26&ndash;29) Peygamberimizin cahilleri azarlayıp gafilleri uyardığı şu iki hadisi olduk&ccedil;a a&ccedil;ıktır: &ldquo;Ey insanlar! Ben aranızda iki şey bırakıyorum; onlara sarılırsanız dal&acirc;lete d&uuml;şmezsiniz: Allah&rsquo;ın kitabı ve Ehlibeyt&rsquo;im.&rdquo; &ldquo;Ben aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Allah&rsquo;ın kitabı ve Ehlibeyt&rsquo;im. Bu ikisine sarılmanız durumunda benden sonra asla dal&acirc;lete d&uuml;şmezsiniz.&rdquo; Akılları Ehlibeyt&rsquo;e davet eden ve inananları onlara uymaya &ccedil;ağıran hadisler sayılamayacak kadar &ccedil;oktur. Bu hadisleri g&ouml;rmek isteyenleri hadis kitaplarına y&ouml;nlendiriyoruz. &Ouml;zetleyecek olursak: Her Arap Alev&icirc;, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın hak dini olan ve hi&ccedil; bir ş&uuml;phe i&ccedil;ermeyen İslam dinine bağlı bir M&uuml;min M&uuml;sl&uuml;man&rsquo;dır. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Şer&icirc;f onun kitabıdır, K&acirc;be kıblesidir. Her Arap Alev&icirc;, Rabbinin kendisine farz kıldığı şeyleri bilir ve bunları elinden geldiğince yerine getirmeye &ccedil;alışır. İyiliği emreder, k&ouml;t&uuml;l&uuml;ğ&uuml; yasaklar. G&uuml;c&uuml; yettiğince barış i&ccedil;in &ccedil;alışır. Allah ve Resul&uuml;n&uuml;n helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kılar. Allah yolunda hi&ccedil; bir tehditten korkmaz. Her Arap Alev&icirc;, fıkıh meselelerinde 6. İm&acirc;m Eb&ucirc; Abdullah Cafer es-S&acirc;dık&rsquo;a başvurur. Kuran&rsquo;ın yorumlanmasında ve vahyin h&uuml;k&uuml;mlerinin a&ccedil;ıklanmasında İm&acirc;m es-S&acirc;dıktan daha yetkin bir kimse tanımaz. O ki n&uuml;b&uuml;vvet ağacının bir dalıdır, hak sahibi İm&acirc;m&rsquo;dır. Ş&uuml;phesiz ki onun izlediği hak yolu, takip edilmeye diğer yollardan daha layıktır. Bu İm&acirc;m ki n&uuml;b&uuml;vvet evinin bir bireyidir ve elbette ki ev sahibi, evin i&ccedil;indekileri başkalarından daha iyi bilir. Her Alev&icirc;, fıkhı işte bu masum İm&acirc;m&rsquo;dan alır, ilmi ondan rivayet eder. Namazını onun belirttiği şekilde kılar ve kitaplarını onun &ouml;ğretisi doğrultusunda kaleme alır. Arap Alev&icirc;lerde İslam&rsquo;ın Temel İlkeleri a) Tevhid Arap Alev&icirc;ler k&acirc;inatın tek bir ilahı olduğuna inanırlar. O&rsquo;nun ne bir benzeri ne de bir ortağı vardır. Hi&ccedil; bir şeye benzemez ve hi&ccedil; bir şey kendisine benzemez. O, kemal ve y&uuml;celik sıfatlarının t&uuml;m&uuml;n&uuml;n sahibidir; noksan sıfatlardan m&uuml;nezzehtir. Mutlak varlık yalnızca O&rsquo;dur; varlığı i&ccedil;in hi&ccedil; bir şeye muhta&ccedil; değildir. O, kendi kendine yetendir. B&uuml;t&uuml;n varlıkları kendisi yaratmıştır. Tek tapılan O&rsquo;dur. O&rsquo;ndan başkası tapılmaya layık değildir. O, şu hak s&ouml;z&uuml;yle kendisini tanıttığı gibidir: &ldquo;De ki: O, Allah&rsquo;tır, tektir. Allah&rsquo;tır; Samed&rsquo;tir. Ne doğurmuştur O, ne doğurulmuştur. O&rsquo;nun hi&ccedil;bir dengi yoktur.&rdquo; (İhl&acirc;s Suresi) b) Adalet Arap Alev&icirc;ler, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın adil olduğuna ve yarattıklarına asla zulmetmeyeceğine inanırlar. &ldquo;&hellip;Rabbin hi&ccedil; kimseye zulmetmez.&rdquo; (Kehf:49) O, &ccedil;irkin eylemlerden m&uuml;nezzehtir; zulmetmez ve zulm&uuml; onaylamaz. Adaletinin gereği olarak kullarına &uuml;stesinden gelemeyecekleri g&ouml;revler y&uuml;klemez. Onlara sadece kendi iyilikleri i&ccedil;in olanı ve yapmaya g&uuml;&ccedil;lerinin yeteceği şeyleri emreder. Onları yalnızca terk edebilecekleri ve kendilerine zarar verecek şeylerden sakındırır. &ldquo;Allah, hi&ccedil;bir benliğe kapasitesini aşan bir y&uuml;k y&uuml;klemez&hellip;&rdquo; (Bakara:286) Allah, yine adaletinin gereği olarak kullarına iyi ve k&ouml;t&uuml;y&uuml; g&ouml;sterdikten, onları dilediklerini se&ccedil;mekte &ouml;zg&uuml;r kıldıktan sonra onlara yaptıklarının sorumluluğunu y&uuml;kler. &ldquo;Kim iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir. Kim de k&ouml;t&uuml;l&uuml;k yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.&rdquo; (Fussilet:46) c) N&uuml;b&uuml;vvet Arap Alev&icirc;ler y&uuml;ce Allah&rsquo;ın, kullarına bir l&uuml;tfu olarak onların arasından peygamberler se&ccedil;tiğine ve bu peygamberleri &ndash;g&ouml;revlendirilmelerinin &ouml;ncesinde ve sonrasında &ndash; dalgınlıktan, unutkanlıktan, kasıtlı veya kasıtsız g&uuml;nah işlemekten koruduğuna inanırlar. Peygamberler zamanlarının en &uuml;st&uuml;n kişileridir. Kişilikleri olgunluğun doruk noktasına ulaşmıştır. Benlikleri, ayıplanan eylemlerden arınmıştır. Bu y&uuml;zdendir ki onları yermek, yaratılışlarını veya ahlaklarını k&ouml;t&uuml;lemek imk&acirc;nsızdır. Bu da onların peygamberliklerinin ve davalarında haklı olduklarının en b&uuml;y&uuml;k kanıtlarından biridir. Buna ek olarak peygamberlerin &ccedil;ağrıları akla yatkın olsun, kalpler onlara ısınsın, kullar onlara g&ouml;n&uuml;l rahatlığıyla inansın ve itaat etsin diye y&uuml;ce Allah, peygamberlerini doğa kanunlarını yenen mucizelerle desteklemiştir. Allah, peygamberleri insanlara neyin doğru neyin yanlış olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermeleri, mutluluğu ve barışı getirecek şeyleri emrederek zarar ve fesadı getirecek şeyleri yasaklamaları i&ccedil;in g&ouml;ndermiştir. &ldquo;M&uuml;jdeleyici ve uyarıcı el&ccedil;iler g&ouml;nderdik ki el&ccedil;iler geldikten sonra insanların Allah&rsquo;a karşı bahaneleri olmasın. Allah g&uuml;&ccedil;l&uuml; ve bilge olandır.&rdquo; (Nis&acirc;:165) Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;de toplam 25 Nebi ve Resul&uuml;n adı ge&ccedil;mektedir. Bunlardan birincisi Hz. &Acirc;dem, sonuncusu ise Hz. Muhammed&rsquo;tir. Azim sahibi Resuller beş tanedir: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed. Allah&rsquo;ın sal&acirc;t ve selamı hepsinin &uuml;zerine olsun. &ldquo;Sizin i&ccedil;in dinden Nuh&rsquo;a &ouml;nerdiğini, sana vahiy ettiğini, İbrahim&rsquo;e, Musa&rsquo;ya ve İsa&rsquo;ya &ouml;nerdiğimizi ş&ouml;yle diyerek kanunlaştırdı: Dini ayakta tutun; onda ayrılığa d&uuml;şmeyin&hellip;&rdquo; (Ş&ucirc;r&acirc;:13) d) İm&acirc;met Arap Alev&icirc;ler İm&acirc;metin din&icirc; ve d&uuml;nyev&icirc; anlamda genel bir &ouml;nderlik ve kutsal bir makam olduğuna inanırlar. Allah bu makama dilediğini se&ccedil;er. &ldquo;Rabbin dilediğini yaratır ve se&ccedil;er. Onların se&ccedil;me hakkı yoktur&hellip;&rdquo; (Kasas:68). İm&acirc;mlar daha &ouml;nce de belirttiğimiz gibi Oniki tanedir. Alev&icirc;lere g&ouml;re Oniki İm&acirc;m, peygamberler gibi dalgınlıktan, yanılgıdan ve g&uuml;nahlardan korunmuştur. Nitekim bu b&ouml;yle olmasaydı onların din&icirc; s&ouml;z ve eylemlerine itimat etmek m&uuml;mk&uuml;n olmazdı. Hz. Muhammed, Rabbinin emriyle kendisinden sonra yerini alacak olan halifeyi/im&acirc;mı belirtmiştir. Aynı şekilde Oniki İm&acirc;mlardan her &ouml;ncel, ardılını bildirmiştir. Oniki İm&acirc;mlar, Peygamberin din&icirc; ve d&uuml;nyev&icirc; t&uuml;m g&ouml;revlerini &uuml;stlenmişlerdir. Onların peygamberden tek farkları kendilerine vahyin inmemesidir. Peygamberin sahip olduğu t&uuml;m haklara Oniki İm&acirc;m da sahiptir. &ldquo;Ey iman edenler! Allah&rsquo;a itaat edin; Resule ve i&ccedil;inizdeki y&ouml;netim sahiplerine de itaat edin&hellip;&rdquo; (Nis&acirc;:59) e) Kıyamet Arap Alev&icirc;ler, y&uuml;ce Allah&rsquo;ın insanları d&uuml;nyadaki eylemlerinden hesap sormak i&ccedil;in &ouml;ld&uuml;kten sonra diriltip mezarlarından &ccedil;ıkaracağına inanırlar. &ldquo;&hellip;Bu, Allah&rsquo;ın; k&ouml;t&uuml;l&uuml;k edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, g&uuml;zellikler yapanları da g&uuml;zellikle &ouml;d&uuml;llendirmesi i&ccedil;indir.&rdquo; (Necm:31) Nitekim kıyamet olmasaydı emir ve yasakların bir anlamı kalmazdı. &Ouml;d&uuml;llendirme ve cezalandırma ortadan kalkar, tehditler ve vaatler suya d&uuml;şerdi. Dolayısıyla kıyamete inanmak ka&ccedil;ınılmaz olarak ortaya &ccedil;ıkmaktadır. &ldquo;Bu b&ouml;yledir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah hakkın ta kendisidir. O, &ouml;l&uuml;leri diriltir ve O her şeye kadirdir. Kıyamet vakti mutlaka gelecektir; onda kuşku yoktur. Ve Allah kabirlerdeki &ouml;lm&uuml;şleri diriltecektir.&rdquo; (Hac:6&ndash;7) Arap Alev&icirc;lerde İslam&rsquo;ın temel ilkelerinin ne olduğuna b&ouml;ylece değinmiş olduk. Bu temelleri takip eden ayrıntıları, &ouml;rneğin namaz, oru&ccedil;, zek&acirc;t, hac, cihat gibi ibadetleri; sabır, doğruluk ve emanet gibi ahlak unsurlarını; alım, satım, evlenme, boşanma, kefalet ve ziraat gibi muameleleri ve diyet, kısas, kefaret gibi h&uuml;k&uuml;mleri ise kitabın ana hedefinden uzaklaşmamak i&ccedil;in kaleme almaya gerek g&ouml;rm&uuml;yoruz. Biz Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re &lsquo;İslam&rsquo;ın temelleri ve bu temellerin ayrıntıları&rsquo; konusunda daha geniş bilgi edinmek isteyenler, Suriyeli iki değerli din adamı Şeyh Mahmut es-S&acirc;lih&rsquo;in ve Şeyh Abdullatif el-Hayyir&rsquo;in el-Muhtasaru&rsquo;l-c&acirc;mi&lsquo; adlı kitabından ve diğer din &acirc;limlerimizin yazdığı kitaplardan yararlanabilirler.<br /> Arap Alev&icirc;lerde İslam Hukukunun Kaynakları Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re İslam hukukunun d&ouml;rt kaynağı vardır: a) Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m Arap Alev&icirc;ler t&uuml;m M&uuml;sl&uuml;manların elinde bulunan Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;in y&uuml;ce Allah&rsquo;ın ekleme yapılmamış, eksiltilmemiş ve herhangi bir değişikliğe uğramamış kitabı olduğuna inanırlar. &ldquo;Batıl ona ne &ouml;n&uuml;nden gelebilir ne de arkasından. Bilge olandan, hamd edilenden bir indirmedir o.&rdquo; (Fussilet:42) b) S&uuml;nnet Arap Alev&icirc;ler masum olan birinin &ndash; ister Nebi olsun, ister İm&acirc;m &ndash; s&ouml;zlerini, eylemlerini ve onaylamalarını kutsal s&uuml;nnet sayarlar. S&uuml;nnetin sahih olduğu kesinleştikten sonra onu ink&acirc;r etmek, Kur&rsquo;&acirc;n h&uuml;k&uuml;mlerinden birini ink&acirc;r etmekten farksızdır. S&uuml;nnetin Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;le &ouml;rt&uuml;şmemesi imk&acirc;nsızdır. &ldquo;&hellip;Ve sana bu Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı indirdik. Kendilerine indirileni insanlara a&ccedil;ıklayasın ve b&ouml;ylelikle insanlar derin derin d&uuml;ş&uuml;ns&uuml;nler diye.&rdquo; (Nahl:44) c) İcm&acirc;&lsquo; (G&ouml;r&uuml;ş Birliği) Arap Alev&icirc;ler M&uuml;sl&uuml;manların &ndash; aralarında masum İm&acirc;mın da olması koşuluyla &ndash; izini Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;da ve kutsal s&uuml;nnette bulamadığı bir konu hakkında vardıkları ortak sonucu, İslam hukukunda ge&ccedil;erli bir kanıt olarak kabul ederler. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; masum İm&acirc;mın g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml;n Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;a ve s&uuml;nnete asla ters d&uuml;şmeyeceği kesindir. d) Akıl Arap Alev&icirc;lere g&ouml;re, aklı bir fıkıh delili gibi kullanabilecek kişiler ilimde geniş ufuklara ulaşan &acirc;limlerle sınırlıdır. Bu &acirc;limler ayrıntı niteliğindeki h&uuml;k&uuml;mleri &ccedil;ok kapsamlı delillerden ortaya &ccedil;ıkarma yetisine sahip; eserleriyle, fetvalarıyla ve d&uuml;r&uuml;st tavırlarıyla i&ccedil;tihat derecesini kazanmış kişilerdir. Bunlar pek az sayıdadır. Bununla birlikte Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;a ve s&uuml;nnete aykırı h&uuml;k&uuml;m vermeleri durumunda verdikleri h&uuml;kme asla itibar edilmez.<br /> Arap Alev&icirc; &Acirc;limler ve Fıkıh&ccedil;ılar Arap Alev&icirc; &acirc;lim ve fıkıh&ccedil;ıların &ouml;nde gelenleri şunlardır: Eb&ucirc; Muhammed Hasan bn. Ali bn. H&uuml;seyin bn. Şu&lsquo;be el-Harr&acirc;n&icirc;: Tuhefu&rsquo;l-&lsquo;uk&ucirc;l &#8219;an &acirc;li&rsquo;r-res&ucirc;l (Ehlibeyt&rsquo;ten Akıllara Hediye) adlı eserin sahibidir. Bu eser, mantıklı kanıtlar ve g&uuml;venilir hadisler bakımından olduk&ccedil;a zengindir. El-Harr&acirc;n&icirc; 4./10. y&uuml;zyılda Harran&rsquo;da yaşamıştır. Şia&rsquo;nın &uuml;nl&uuml; &acirc;limlerinden Şeyh Sad&ucirc;k&rsquo;un &ccedil;ağdaşı, Şeyh T&ucirc;s&icirc;&rsquo;nin de hocasıdır. Eb&ucirc; Muhammed Yez&icirc;d bn. Şu&lsquo;be: Hayrı ve hayır yapmayı seven gezgin bir &acirc;limdi. K&acirc;be&rsquo;yi tavaf etmiş ve hacda Kirman adasının sahibi Eb&ucirc;&rsquo;l-Feth Abd&uuml;lker&icirc;m el-Kirm&acirc;n&icirc; ile tanışmıştır. Kirm&acirc;n&icirc;&rsquo;nin adaya gitme davetini kabul etmiş ve oradan da Yemen dolaylarına ge&ccedil;miştir. Yemen&rsquo;de İslam&rsquo;ın hoşg&ouml;r&uuml;l&uuml; &ouml;ğretisini yaydıktan sonra vatanına geri d&ouml;nm&uuml;ş ve Hama&rsquo;da vefat etmiştir. Ebu&rsquo;t-Tayyib Ahmed bn. H&uuml;seyin: El-M&uuml;nşid lakabıyla meşhurdur. Daima Hz. Muhammed&rsquo;in ve Ehlibeyt&rsquo;inin &ndash; Allah&rsquo;ın sal&acirc;t ve selamı &uuml;zerlerine olsun &ndash; mucizelerini konu edinen şiirler okuduğu i&ccedil;in el-M&uuml;nşid lakabıyla tanınmıştır. G&uuml;zel y&uuml;zl&uuml;, yanık sesli bir &acirc;lim ve fıkıh&ccedil;ıydı. Gayrı M&uuml;slimleri İslam&rsquo;a davet ederdi. Onun sayesinde bir&ccedil;ok Yahudi ve Hıristiyan, M&uuml;sl&uuml;man olmuştur. Bunların bazıları Kur&rsquo;&acirc;nı ezberlemiş ve kendisi ile hacca gitmişlerdir. El-M&uuml;nşid, el-Cez&icirc;m denilen beldede yaşadı ve altmış yaşında hayata g&ouml;zlerini kapadı. Mezarı 9. İm&acirc;m Muhammed el-Cevv&acirc;d&rsquo;ın t&uuml;rbesinin civarındadır. Eb&ucirc; Hamza el-Kett&acirc;n&icirc;: Arap dilini ve gramerini &ccedil;ok iyi bilen, dinler hakkında geniş bilgiye sahip olan bir &acirc;lim ve fıkıh&ccedil;ıydı. Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı ezbere biliyordu. Tartışmalarda g&uuml;&ccedil;l&uuml; kanıtlar ortaya koyma yeteneğine sahipti. Bunun yanı sıra karşısında kimsenin duramadığı bir yiğitti. Bir&ccedil;ok defa hacca gitmiştir. Hums şehrinde vefat etmiştir. Eb&ucirc;&rsquo;l-Hasan Ali bn. Batta el-Haleb&icirc;: Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı ezbere bilen, Arap dili ve gramerinin &uuml;statlarından ve kelam ilminin &ouml;nde gelen &acirc;limlerindendir. İlm&icirc; seyahatlerinden birinde İskenderiye şehrine giderken deniz korsanları tarafından esir edilmiş ve bir Yahudi&rsquo;ye satılmıştır. Bu Yahudi kısa bir s&uuml;re zarfında M&uuml;sl&uuml;man olmuş, Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;i &ouml;ğrenmiş ve el-Haleb&icirc; ile hacca gitmiştir. Haydar bn. Muhammed el-Kat&icirc;&lsquo;&icirc;: Arap Alev&icirc;lerin &ouml;nde gelen hadis &acirc;limlerindendir. Bağdatlı Hıristiyanlardan bir grubu M&uuml;sl&uuml;man yapmıştır. El-Kerh kentinde altmış yaşında vefat etmiştir. Ahmed bn. Hanbel&rsquo;in yanında g&ouml;m&uuml;l&uuml;d&uuml;r. Abdurrahman el-Cercer&icirc;: Kur&rsquo;&acirc;n&rsquo;ı Ker&icirc;mi &ccedil;ok g&uuml;zel okuyanlardandı. Dokuz Yahudi&rsquo;yi M&uuml;sl&uuml;man yapmış ve onlarla hacca gitmiştir. Eb&ucirc; Zerr Sehl bn. Muhammed el-K&acirc;tib: Arap Alev&icirc;lerin b&uuml;y&uuml;k &acirc;limlerindendir. Seyf&uuml;ddevle&rsquo;nin hocalığını yapmıştır. Bu &uuml;stat, derin bilgisine ve y&uuml;ksek şerefine ek olarak h&uuml;nerli bir edebiyat&ccedil;ı ve usta bir şairdi.<br /> Alev&icirc; Edebiyat&ccedil;ılar Alev&icirc;lerin &uuml;nl&uuml; edebiyat&ccedil;ılarından bazıları şunlardır: Eb&ucirc;-l Feth Osman bn. Cinn&icirc; en-Nehav&icirc;: Arap Alev&icirc;ler onu İbn Yahya en-Nehav&icirc; olarak tanırlar. Onun &uuml;n&uuml;, edebiyattaki derecesini belirtmeye yeterlidir. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; onun i&ccedil;in ş&ouml;yle der: &ldquo;O, Arap dilinde b&uuml;y&uuml;k bir otoritedir. Edebiyat&ccedil;ıların piridir. B&uuml;y&uuml;k şair el-M&uuml;tenneb&icirc; ile sıkı bir dostluğu vardı. Uzun bir m&uuml;ddet onun şiirini yorumladı, gramerini a&ccedil;ıkladı. Edebiyattaki konumunun y&uuml;ksekliğinden ve değerinin b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;nden dolayı &ccedil;ok az şiir yazdı.&rdquo; Abdullah bn. &lsquo;Amr el-Fayy&acirc;d: Arap Alev&icirc;lerin meşhur ve yetenekli edebiyat&ccedil;ılarındandır. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; onu ş&ouml;yle tanıtır: Seyf&uuml;ddevle&rsquo;nin k&acirc;tibi ve dostuydu. Edebiyat alanında ve d&uuml;zyazıda geniş ufuklara sahipti. Şiirde olsun d&uuml;zyazıda olsun Arap&ccedil;a&rsquo;ya &ccedil;ok h&acirc;kimdi. Net ifadesi ve g&uuml;&ccedil;l&uuml; anlatımından dolayı Seyf&uuml;ddevle sultanların huzuruna ondan başkasını el&ccedil;i olarak g&ouml;ndermezdi. Es-S&acirc;b&icirc; et-T&acirc;c&icirc; adlı kitabında ona yer vermiş ve es-Seriyy onu birka&ccedil; kaside ile &ouml;vm&uuml;şt&uuml;r. Es-Seriyy bn. Ahmed el-Kind&icirc;: Arap Alev&icirc;lerin b&uuml;y&uuml;k şairlerinden ve meşhur edebiyat&ccedil;ılarındandır. Es-Seriyy er-Ref&acirc; adıyla tanınır. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; el-Yet&icirc;me adlı yapıtında ondan ş&ouml;yle s&ouml;z eder: &ldquo;İnci gibi dizelerin ve sihirli şiir değneğinin sahibi es-Seriyy&rsquo;den haberin var mı senin? Allah aşkına onun dili ne kadar da tatlı, s&ouml;zleri ne kadar da duru, yeteneği ne kadar da b&uuml;y&uuml;kt&uuml;r. Şiirleri arasında tarih sayfalarına yazılabilecek ve edebiyat panolarına asılabilecek nitelikte şiirler biliyorum.&rdquo; Muhammed bn. Ahmed bn. Hamd&acirc;n: El-Habb&acirc;z el-Beled&icirc; lakabıyla tanınır. D&ouml;neminin en renkli kişiliği idi. Onun gibisine &ccedil;ok az rastlanır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; o, okuma ve yazma bilmemesine rağmen Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;i kulak dolgunluğuyla ezberlemişti. Es-Se&lsquo;&acirc;lib&icirc; el-Yet&icirc;me adlı eserinde onu ş&ouml;yle anar: Musul&rsquo;u i&ccedil;ine alan ve el-Cez&icirc;re denilen diyarın Beled isimli y&ouml;resindendir. Bu y&ouml;renin yetiştirdiği en değerli kişiliklerdendir. Onun en ilgin&ccedil; yanı, okuma ve yazması olmamasına rağmen şiirinin g&uuml;zelliklerle ve ince n&uuml;ktelerle dolu olmasıdır. Hemen hemen her şiirinde g&uuml;zel bir anlama veya yaygın bir atas&ouml;z&uuml;ne yer vermiştir. Şiirlerinde Alev&icirc; olduğunu &ccedil;oğu zaman vurgulamıştır. Bu isimler tarih sayfalarını inci gibi eserleriyle s&uuml;sleyen, ilim ve edebiyat hazinelerini pırlanta misali yapıtlarıyla zenginleştiren Alev&icirc; &acirc;lim ve edebiyat&ccedil;ılardan yalnızca bir ka&ccedil;ıdır. Bunun yanı sıra ilim ve edebiyat alanlarında onlardan geri kalmayan, &uuml;retken fikirleriyle onların seviyesinde olan, fakat g&ouml;zlerden uzak m&uuml;tevazı bir yaşamı se&ccedil;tikleri i&ccedil;in tanınmayan &ccedil;ok sayıda şahsiyet vardır. &ldquo;Erdemli insan&rdquo; mertebesine ulaşmaya gayret eden, şan ve ş&ouml;hrete değer vermeyen, d&uuml;nya sahnesine &ccedil;ıkmak yerine y&uuml;ce değerlerle uğraşmayı tercih eden bu şahsiyetlerden bazıları şunlardır: Eb&ucirc;&rsquo;l-Hasan Ali bn. Hamza bn. Şu&lsquo;be, Eb&ucirc;&rsquo;l-H&uuml;seyin Muhammed bn. H&acirc;mid es-Serr&acirc;c, Eb&ucirc; Muhammed Abdullah el-Kett&acirc;n&icirc;, Eb&ucirc; Muhammed Abdullah bn. Kut&acirc;de el-Ferr&acirc;, Eb&ucirc; Abdullah Muhammed bn. M&uuml;dlik er-Rakk&icirc; el-Verr&acirc;k, Eb&ucirc;&rsquo;l-Feth Muhammed bn. Hasan el-K&acirc;d&icirc; (el-Kat&icirc;&lsquo;&icirc; lakabıyla tanınır), Muhammed bn. Muhammed el-Bağd&acirc;d&icirc; (el-Muhelhil&icirc; lakabıyla tanınır), İbrahim bn. Osman bn. el-Mustalik en-Nu&lsquo;m&acirc;n&icirc;, Safiyy&uuml;dd&icirc;n Haydar bn. Mihver el-F&acirc;rık&icirc; (&lsquo;Abdu&rsquo;l-M&uuml;min es-S&ucirc;f&icirc; lakabıyla meşhurdur), Eb&ucirc; Muhammed Hasan bn. Muhammed el-Beled&icirc;, İm&acirc;d&uuml;dd&icirc;n Ahmed bn. C&acirc;bir el-Gass&acirc;n&icirc; (Şeyh Ahmed Kırf&acirc;s adıyla tanınır), Hasan bn. Hamza eş-Ş&icirc;r&acirc;z&icirc; es-S&ucirc;f&icirc;, Hasan bn. Mekz&ucirc;n es-Sinc&acirc;r&icirc; (emir, mutasavvıf, şair ve filozof), Muhammed M&uuml;ntecebudd&icirc;n el-&lsquo;&Acirc;n&icirc;, Cel&acirc;ledd&icirc;n bn. Mu&lsquo;ammar es-S&ucirc;f&icirc;, Abdullah en-N&acirc;sih el-Bağd&acirc;d&icirc;, İsa el-Ed&icirc;b el-B&acirc;ny&acirc;s&icirc; ve Eb&ucirc;&rsquo;l-Feth Muhammed bn. Hasan el-Bağd&acirc;d&icirc;. Bu şahsiyetler karanlık d&ouml;nemlerin aydın fikirli d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rleriydiler. Her ne kadar tarih onları ihmal etmiş olsa da onlar eserleriyle hala aramızda yaşıyor, beğeni ve takdirimizi kazanıyorlar. Onlardan her birinin fikirlerini ortaya koyduğu bir eseri mevcuttur. Onlardan bazılarının ruhi felsefede ve ilahiyat alanında m&uuml;kemmelliğin doruğuna ulaşan yazılı eserleri, bazılarının da şiirin farklı alanlarında kulakları mest eden, kalpleri esir alan ve ruhları b&uuml;y&uuml;leyen eserleri vardır. K&ouml;kl&uuml; tarihimiz var, bir de soylu atalar, Anılınca adları, g&uuml;ller nergisler a&ccedil;ar.<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ( Hamid Hasan, 1915&ndash;1999)<br /> Arap Alev&icirc;lerin Gelenekleri Kuşaktan kuşağa aktarılan k&uuml;lt&uuml;rel değerler, inan&ccedil;lar ve davranışlar geleneği oluşturur. Arap Alev&icirc; M&uuml;sl&uuml;manların geleneklerine g&ouml;z atacak olursak bu geleneklerin diğer M&uuml;sl&uuml;manların g&uuml;zel geleneklerinden farklılık g&ouml;stermediğini g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. Bu geleneklere kısaca değinelim:<br /> Evlilik ve D&uuml;ğ&uuml;n: Ailelerinin rızasını alarak evlenmeye karar veren gen&ccedil;ler, ilk aşamada bu kararın ilanı anlamına gelen bir nişan t&ouml;reni d&uuml;zenlerler. Eş ve dostların katıldığı bu t&ouml;rende &ouml;nce bir din adamı nişan duasını yapar ve F&acirc;tiha okur. Daha sonra gen&ccedil; &ccedil;ifte nişan y&uuml;z&uuml;kleri takılır ve m&uuml;zik eşliğinde eğlenilir. D&uuml;ğ&uuml;n g&uuml;n&uuml; yaklaştığında imam nik&acirc;hı kıyılır. İmam nik&acirc;hı Arap Alev&icirc;lerde resmi nik&acirc;h kadar &ouml;nemlidir. D&uuml;ğ&uuml;nden bir veya birka&ccedil; g&uuml;n &ouml;nce kına gecesi yapılır. B&ouml;lgesel m&uuml;ziklerin eşliğinde gelin ve damat adaylarına kına s&uuml;r&uuml;l&uuml;r, davetlilerin hediyeleri sunulur. D&uuml;ğ&uuml;n t&ouml;renine katılım olduk&ccedil;a geniş olur. D&uuml;ğ&uuml;n i&ccedil;in yaz ayları ve hafta sonunda bir g&uuml;n tercih edilir. D&uuml;ğ&uuml;nde halaylar &ccedil;ekilir, oyunlar oynanır. Geline kardeşleri tarafından kuşak bağlanır. Gen&ccedil; &ccedil;ifte y&uuml;z&uuml;kleri ve davetlilerin armağanları takılır. Armağanların takılmasıyla d&uuml;ğ&uuml;n sona erer.<br /> S&uuml;nnet: Arap Alev&icirc;ler erkek &ccedil;ocuklarını genelde 1&ndash;7 yaşları arasında s&uuml;nnet ederler. S&uuml;nnet g&uuml;n&uuml; yakın &ccedil;evre davet edilir. Davetlilere ikramda bulunulur, hediyeler kabul edilir. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m ve dualar okunur. &Ccedil;ocuklar kirve denilen bir aile dostunun kucağında s&uuml;nnet olurlar. Son zamanlarda s&uuml;nnet t&ouml;renlerinde de m&uuml;zikli eğlenceler yapılmaktadır.<br /> Yemekler: Arap Alev&icirc;lerin yemek k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; zengin Akdeniz mutfağı oluşturur. Bu mutfağın odağında taze sebze ve meyveler, zeytinyağı gibi sıvı yağlar, tavuk, et ve balık bulunur. Arap Alev&icirc;lerde sebze yemekleri sevilir. Makl&ucirc;be adını verdikleri pirin&ccedil;, kuş &uuml;z&uuml;m&uuml;, &ccedil;am fıstığı, kızarmış patlıcan ve kuzu eti ile yapılan yemek &ccedil;ok lezzetlidir. Evlerde mangal yakma, i&ccedil;li k&ouml;fte yapma, fırınlarda lahmacun ve b&ouml;rek pişirme yaygındır. K&ouml;ylerde tandır ekmeği g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de pişirilmektedir. Ev hanımları kış i&ccedil;in patlıcan ve bamya kurutarak saklar; zeytin, peynir gibi ihtiya&ccedil;ları temiz ve sağlıklı olacak şekilde ambalajlar; domates ve biber sal&ccedil;alarını kendi elleriyle &ccedil;ekerler. Tatlılardan &ouml;zellikle baklava ve k&uuml;nefe sevilir. Evlerde muhallebi gibi s&uuml;t tatlıları yapılır.<br /> Bayramlar: B&uuml;t&uuml;n M&uuml;sl&uuml;manlar gibi Ramazan (Fıtr) ve Kurban (el-Adh&acirc;) bayramlarını kutlarlar. Hz. Muhammed&rsquo;in Hz. Ali&rsquo;yi vasi ve halife tayin ettiği g&uuml;n olan Gad&icirc;r g&uuml;n&uuml; de Arap Alev&icirc;ler i&ccedil;in b&uuml;y&uuml;k bir bayramdır. Bu &uuml;&ccedil; bayram coşkuyla kutlanır. Bayramlarda bir araya gelinir, muhabbet edilir ve hasret giderilir. Maddi durumu uygun olanlar bayramlarda kurban keser; eş-dostlarına, konu-komşularına yemek verir ve ihtiyacı olanlara yardımda bulunurlar. Bayramlarda ayrıca kabir ziyaretleri yapılır ve Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m okunur.<br /> Cenaze Merasimleri: Arap Alev&icirc;ler cenazelere b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem verirler. Bundan dolayı cenaze merasimine katılım olduk&ccedil;a geniş olur. Cenaze genelde evden veya mescitten kaldırılır. &Ouml;l&uuml;, yıkanıp kefenlendikten sonra musalla taşına konur. Bir Arap Alev&icirc; din adamının imamlığında cenaze namazı kılınır. Defin sırasında Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m&rsquo;den ayetler (genellikle Y&acirc;s&icirc;n-i Şer&icirc;f) okunur, hatim duası edilir. Telk&icirc;n duasının yapılması ve herkesin kabre bir avu&ccedil; toprak serpmesiyle merasim biter. Cenaze sahipleri taziyeleri evlerinde kabul eder. Ertesi sabah kalabalık bir grupla kabir ziyaret edilir ve Kur&rsquo;&acirc;n-ı Ker&icirc;m okunur. Aynı g&uuml;n&uuml;n &ouml;ğleden sonraya rastlayan bir saatinde cenaze evinde Kur&rsquo;&acirc;n okunur ve hatim duası yapılır. Bu toplantıya &ccedil;ok sayıda din adamı ve diğer davetliler katılır. 7. g&uuml;nde yine kabir ziyaret edilir, daha &ouml;nce duyurulan bir saatte cenaze evinde Kur&rsquo;&acirc;n okunur, hatim duası yapılır. &Ouml;len kişi eğer saygın bir din adamı veya topluma hizmet etmiş aydın bir kişi ise şairlerin hazırladığı Arap&ccedil;a mersiyeler okunur. Bu mersiyelerde Hz. Muhammed&rsquo;in ve Ehlibeyt&rsquo;in &ouml;l&uuml;mle ilgili hikmetli s&ouml;zlerine değinilir, &ouml;len kişinin faziletleri dile getirilir ve akrabalarına sabır &ouml;ğ&uuml;tlenir. T&ouml;renin bitiminde davetlilere cenaze sahiplerinin hazırladığı yemek ikram edilir. Bu yemek genelde pilav ve hoşaf; pilav ve fasulye veya lahmacun ve tatlı ikilisinden oluşur. Cenaze sahipleri, toplumun genelinden maddi ve manevi b&uuml;y&uuml;k destek g&ouml;r&uuml;r.</p>
<p> Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Nusayriler</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/nusayriler-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>HALLAC- I MANSUR ÖGRETISI VE KARMATILER</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hallac-i-mansur-ogretisi-ve-karmatiler/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hallac-i-mansur-ogretisi-ve-karmatiler/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:06:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[KARMATİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hallac-i-mansur-ogretisi-ve-karmatiler/</guid>
				<description><![CDATA[Antires Mansur &#160; HALLAC- I MANSUR &#214;GRETISI VE KARMATILER Mansur oglu H&#252;seyin el &#8211; Hallac ( 244 / 858 &#8211; 309 / 921 ) Fransiz bilgin Louis Massignon tarafindan kaleme alinmis ve incenlemistir. Hallac&#8217;in yasadigi Abbasi d&#246;neminde Bagdat y&#246;netimini elinde bulunduran bagnaz Islam halifesi Muktedir ortaligi kasip kavururken sarayinda akil almaz derecede l&#252;ks yasam s&#252;rmekteydi ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Antires Mansur <br /> &nbsp;<br /> HALLAC- I MANSUR &Ouml;GRETISI VE KARMATILER<br /> Mansur oglu H&uuml;seyin el &ndash; Hallac ( 244 / 858 &ndash; 309 / 921 ) Fransiz bilgin Louis Massignon tarafindan kaleme alinmis ve incenlemistir. <br /> Hallac&rsquo;in yasadigi Abbasi d&ouml;neminde Bagdat y&ouml;netimini elinde bulunduran bagnaz Islam halifesi Muktedir ortaligi kasip kavururken sarayinda akil almaz derecede l&uuml;ks yasam s&uuml;rmekteydi ; binlerce kadin cariye , taze oglanlar hizmetindeydi , &uuml;stelik, Bizans k&ouml;kenli sevgilisi icin &uuml;cy&uuml;z bin Dinarlik taki hediye ederek takiyor ve g&ouml;renlerin g&ouml;zlerini kamastiriyordu bu saray ihtisami .Diger yandan halk sefalet icinde kivranirken r&uuml;svet ayyuka cikiyor insanlar saraya karsi icerleniyordu.Karabosa , tefecilik, soygunlar siradan hale gelen normal yasam bicimini almisti. Daha dogrusu sistem &ouml;mr&uuml;n&uuml; doldurmus yikilacagi g&uuml;nlerini bekliyor, halk ise adaletli bir d&uuml;zenin gelmesini &ouml;zl&uuml;yordu . Tam bu arada sufi &ouml;nderi C&uuml;neyd&rsquo;de de ters d&uuml;sen devrimci bir Sufi olan Hallac d&uuml;zene kafa tutuyordu . <br /> Hallac , islam tarihinin en b&uuml;y&uuml;k Israfil suru sayiliyor ve kiyametler kopariyor etkileri onbir asirdir islam d&uuml;nyasina yayiliyor isyanlar bas g&ouml;steriyordu </p>
<p> Bu isyanlarin en b&uuml;y&uuml;g&uuml; basini zenci liderin cektigi el &ndash; Cezire ve Basra havalesinde k&ouml;le olan Afrika k&ouml;kenlilerin baslattigi Sahibuzzenc adi gecen Ali b. Muhammed isyanidir ( h. 255 miladi 869 ). <br /> Rey kentinde dogan Sahibuzzenc Ali b. Muhammed ez- zenc (270 / 883) idam edilir . Bu zenci lider kararli korkusuz ve acimasiz kati y&uuml;rekli, g&ouml;z&uuml;n&uuml; budaktan esirgemeyen m&uuml;kemmel bir eylem adamiydi . Tedhisci olmasi, kan d&ouml;kmesini sevmesi, onun savasci olmasini seckin hale getiriyor isyana &ouml;nder yapiyordu. Birazda Ismaili gelenegini bizlere hatirlatmaktadir. H. 249 da Bahrey&rsquo;ne gidip daha bir s&uuml;re sonra Irak&rsquo;a d&ouml;nerek h. 255 de isyanin basina gecmistir. <br /> Ehlibeyit soyundan geldigini s&ouml;ylemesi tipik bir halki etkileme kurnazligini secen bu sahis, onu halkla b&uuml;t&uuml;nlestirmis <br /> kutsal insan haline getirmistir. Bu soydan gelme inanc gelenegi, b&ouml;lge halklarinin tarihinde az rastlanilmis bir olay degildir ki , kendisinin Afrika k&ouml;kenli olmasini bir kenara atmazsak. Ehlibeyitlerin zulme tabi g&ouml;r&uuml;lmesi, kellelerinin havada ucusmasi ve siriklara takilip ibreti alem diye sokaklarda dolastirilmasi , b&ouml;lgede kini artirarak devrimci isyanin mayasini olusturmaktaydi. Iktidarin Islami temsil etmesi karsisinda b&ouml;ylesi bir muhalefet taktigi kacinilmaz olmustu. <br /> Sahibuzzenc , k&ouml;leleri calistiklari tarlalari isgale sevkederek m&uuml;lk sahiplenme b&uuml;y&uuml;s&uuml;yle ezilmisliklerin kurtararak k&ouml;le ruhundan &ouml;zg&uuml;r insan rununa gecmesini sagliyordu. O zaman da bu duygu ulvi nimetinden daha cok cazibeli bir maddi kazanimdi, insanlara hayranlik kazandiriyordu. Basra havalisinde muhtare adini verdigi bu yerler artik g&uuml;n&uuml;m&uuml;z dilinde kurtarilmis b&ouml;lgelerdi. <br /> Zenci Bedevi ve Sii gruplarinin &ouml;nemli kesimini birlestirerek arkasina &ouml;nemli bir kitle alan Sahibuzzenc , Abbasi iktidarina <br /> karsi direnisin birinci yilinda &Uuml;b&uuml;leyi d&uuml;s&uuml;rerek eline gecirdi. Zafer kazanmanin hizina hiz katan ikinci kent Ahvaz <br /> digerini izledi.Ikinci yil Basra&rsquo;yi yagmalayan asiler Vasit&rsquo;i <br /> da ele gecirince Abadan kenti kendiliginden teslim olur. Alti ay savasin s&uuml;rd&uuml;g&uuml; iki grup sonrasi d&uuml;sman komandani <br /> Ca&rsquo; lan Sahip idam edildi. Ikinci komutan olan T&uuml;rk asilli <br /> Ebu Hilal ve d&ouml;rt bin kisilik ordusu bozguna ugrayarak digerinin kaderini paylasti. Artik sans ve basari Isyanci Sahip <br /> in pesini birakmayip talih onun y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&uuml;ld&uuml;r&uuml;yordu. <br /> Zenciler h. 265 te Numaniye&rsquo;yi ve arkasindan Rameh&uuml;rm&uuml;z K&uuml;rtlerin denetiminden alarak Merkez karargah Muhtare&rsquo;nin g&uuml;c&uuml;n&uuml; pekistirdi. Ne varki bu yerel savas taktiklerinin sonu d&uuml;sman ordusunun d&uuml;zenli birlikleri tarafindan mercek altina alinmisti. Halife Mutemid kardesi olan el-Muvaffak komutan olarak birliklerin basina g&ouml;revlendirildi . Kesin bastirilmasi gereken talimati alan bu komutan asi isyancilarin &uuml;zerine olanca g&uuml;c&uuml;yle y&uuml;r&uuml;d&uuml; ve Sahibuzzzenc 270 / 883 te le gecirerek idam edip Bagdat sokaklarinda cesedini dolastirdi ibret &ndash; i alem diye. Zenciler, yenilgi sonunda bile direncleri kirilmamisti ve &ouml;l&uuml;m kalim savasi sonucu, b&uuml;t&uuml;n hiziyle ikinci perdeye birakti. H.282 yilina kadar s&uuml;ren ikinci d&ouml;nem birinci d&ouml;nemi kadar yipratici olmadigini iddia eder Tabari.(1) </p>
<p> * 1 &#8211; Tarih 9/410 &ndash; 667 ibn&uuml;l &ndash; Esir el- kamil f-it &ndash;tarih 7/205 -413 Mes&rsquo; udi 4/194 &#8211; 209 </p>
<p> HALLAC VE ISYAN </p>
<p> Zenci isyaninin (h. 255 ) de basladigini yukarida yazmistik , bu tarihlerde Hallac hen&uuml;z 11 yaslarda oldugu biliniyor. Bundan h. 260 yilinda zamanin &uuml;nl&uuml; sufisi olan Sehl b. Abdullah et &ndash;T&uuml;steri (&ouml;lm.283/896) den ders alan Hallac, iki yil kadar egitimi devam ettirmis.Daha sonra Basra&rsquo;ya geldiginde Amr b.Osman el-Mekki ( 297/909)nin yaninda ders almaya devam ediyordu. Bu tarihler zenci isyanlarinin zirveye ciktigi d&ouml;nemlerdir. Abbasi Sultan&rsquo;inin yaptigi ve onlarin hukukunun ruhani d&uuml;nyayla hic bir iliskisinin olmadigini g&ouml;ren Hallac&rsquo;i bir bilgi derinligi sarmis olmali ve de mayalanma d&ouml;nemidir . Onun d&uuml;s&uuml;ncelerinin Sii&rsquo;likle hic bir baglantisi olmamasina ragmen Sii&rsquo;ler ona b&uuml;y&uuml;k bir destek vermistir. Buradaki destek Sii&rsquo;lerin g&ouml;rd&uuml;kleri zulmun kahredici acilarindan dolayidir , yoksa Sii&rsquo;lerin etksi ne olabiliridi ki ? Kaldi ki bu y&uuml;ce saygin bilgi adaminin hic bir &ouml;gretisinde gecmiyor , gecmedigi gibi Sii imami liderlerden bekledigi ilgiyi g&ouml;rmedigide iddia konusudur. Sadece Sii emekci kesiminin bir kismi destek vermis ve Hallac&rsquo; da bu destegi arkasina almistir, ama , Karmati ve Fatimi destegi y&uuml;zde y&uuml;zd&uuml;r. <br /> KARAMATI &#8211; HALLAC SENTEZI <br /> Karmati &ouml;gretisinin idolojik sekillenmesi tamamiyle kabuk icinde gizli bir &ouml;zd&uuml;r, bu gize Alevilikte SIR denmektedir. SIR, korunma amaciyla bilimsel felsefi cekirdekleri dini termonlojik kelimeler kavramiyla kabuk seklinde &ouml;rtmekten baska bir sey degildir. Tarihsel tecr&uuml;beler bu taktiksel prensibi dogrulmis ve g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar getirmislerdir. Islam kaynaklari Karamatilige akil almaz sekilde yalan s&ouml;yleyerek carpitip saldirmislardir . Bu saldiri &ldquo; firak &ndash; i dalle &ldquo; (sapik gruplar ) s&ouml;ylemi her ne kadar asagilama amaci ile s&ouml;ylenmisse de onun felsefi mirasina da hirsizlik yaparak caktirmadan sahip cikarak &ouml;gretilerinden yararlanmislardir. Ibn Arabi I.S. (1165/ 1240) bunlardan sadece birisidir. Kendisi End&uuml;l&uuml;s uygarligi d&ouml;nemi Ispanyanin Mursie sehrinde dogmus ve Sam&rsquo;da &ouml;lm&uuml;st&uuml;r. Onlarin beyanlarini ve haksiz yargilarini &ouml;zetle anlatip yargiliyacagiz. Islamin &ouml;nemli simalarindan diger birisi ise, Gazali (&ouml;lm.557/111). <br /> Prof. Yasar Nuri &Ouml;zt&uuml;rk&rsquo;e g&ouml;re, Karmatiler, &ldquo;baldiri ciplak taifesi &ldquo; degil, tam aksine ; erdem, ahlak , ve fikir &uuml;reten bilginler adamlardir.(2) </p>
<p> Taberi ( &ouml;lm. 310/922) ise daha farkli bir yaklasimla Karmatiligi Islam&rsquo;in bir ekolu olarak yorumlar .(3) <br /> Karmatiler adini karmati kurucu olan Hamdan b. Es&rsquo;as el Karmat isimli &ouml;nderden almistir.&Ouml;gretilerini &ldquo;Ihvanussafa Risalaleri &ldquo;( Resailu Ihvani&rsquo;s Safa ) adli eserde b&uuml;t&uuml;nlestirmislerdir. Karmati muhalefet hareketinin Zenc isyaniyla dogrudan bir baglantisinin kaniti olarak K&uuml;fe&rsquo;deki Sahibuzzenc ile Karmat g&ouml;r&uuml;smesi tarihe Taberi tarafindan not d&uuml;s&uuml;lm&uuml;st&uuml;r.(4) </p>
<p> Karmati &ouml;gretisinin derinligi ve &ouml;rg&uuml;tlenme ilkelerinin gizliligi &ouml;ylesine kati ve displinliydiki onun tarihini yazanlarin ve okuyucularin akillarina durgunluk vermekteydi. Bu gizlilik &ouml;rg&uuml;t gelenegi Babai ve Simavnali ve daha sonra Massonluk <br /> gibi &ouml;rg&uuml;tlerde ve Alamut kalesi direnis &ouml;rg&uuml;t&uuml; lideri .Hasan Sabah &ouml;rg&uuml;t&uuml;nde de etkisini g&ouml;stermistir. <br /> Karmatilkte ve Alevilikte ki ve Ismaili&rsquo;likteki Ali soyundan gelme olayinin gercek nedeni Islam devlet egemenligini yikmak icin kitlelelerin etkisi altinda kaldigi Islam n&uuml;fuzuna hitap ederek halife d&ouml;g&uuml;s&uuml;n&uuml; taktiksel olarak kiskirtmak ve kendi lehine kullanmak , bu taktik oldukca zeki ve zekice oldugu kadar da onlara agir darbe vurdugu su g&ouml;t&uuml;rmez gercektir. <br /> Karmatiler&rsquo;de Ali soyundan gelmenin sadece arac oldugunu ve tarifinide de s&ouml;yle yapmaktadirlar; Karmati &ouml;gretisine g&ouml;re I mamet , cesedi bir intikal degildir , imamet bir tefhiz( ruhsal &ndash; d&uuml;s&uuml;nsel idolojik sekillenme) olayidir ki her soydan her bir cografyadaki insana tekab&uuml;l edebilir. Bu d&uuml;s&uuml;nce Alevilik &ouml;gretisinde gecen &ldquo; Belimden d&uuml;sen degil yolumdan giden bendendir &ldquo; s&ouml;ylemiyle &ouml;rt&uuml;smektedir. Soy degil huy&rsquo; dur buradaki vurgu . Insanin elbetteki huy denen karekterine sekil veren d&uuml;s&uuml;nce, aklin; duygular &uuml;zerindeki taahak&uuml;msel fenomenidir. <br /> Karmatilerde ki &ouml;greti insani olan militanlara veril isim ise <br /> Dai&rsquo; liktir . yasadigimiz tarihleri inceledegimizde Filo- sofi, sofi ( sufi ) ve Teo-sofi kavramlarini ve iceriklerini anlamakta g&uuml;cl&uuml;k cekmeyiz. Bug&uuml;nk&uuml; cagda teorisyen anlamina gelir ayni zamanda Pir olarak kendi misyonunu izhar eder . <br /> Karmati idolojik d&uuml;nyasini batini &ndash; zahiri kavramlari bilgi derinligi acisindan o d&ouml;nemde fevkalede &ouml;nem arz eder. Batinilik , insanin kendi ic d&uuml;nya g&ouml;r&uuml;s&uuml;n&uuml;, ayni zamanda ruhani d&uuml;nyasini kendi &ouml;gretileri temelinde kavramlastirir .Zahirilik ise insanin yasaminda cemali zuhur halidir. Ibn Arabi bu konuyu celali &#8211; cemal i olarak aciklar ve kurnazca Karmati &ouml;gretilerini Ibn Sina&rsquo; nin Yunan &ouml;gretilerini kendi d&uuml;s&uuml;ncesiymis g&ouml;sterdigi gibi, o da kendisinin ki oldugunu ilan eder. <br /> Karmatilik t&uuml;m&uuml;yle Yunan felsefesi olup kendisine Islam dini motivasyonu sekline b&uuml;r&uuml;nd&uuml;rm&uuml;st&uuml;r. Bunun diyalektik bakis acisi oldugunu d&uuml;s&uuml;nerek o g&uuml;nk&uuml; ruhani d&uuml;nyanin kendi toplumlarina Maya &ndash; hamur seklinde teorinin politiklesmis bicimini verdigini g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. <br /> Bu tarihlerde kendi icersinde zamanla idolojik ayrismalarinida yakinda izleyen tarihciler Gulat-i Sia&rsquo;yi ( asiri Sia ) sapma olarak elestirdiklerini s&ouml;ylerler. <br /> Karmatiligin idologu olarak ibrelerin bir kisiyi g&ouml;stermedigini dogruluyan tarihciler bu iddia&rsquo;nin kaniti olarakda Hamdan el-Karmat, H&uuml;seyin el- Ahvazi, Meymun el- Kaddah isimlerinin bile saibeli olduklarina vurgu yaparlar.Bu isimlerin gercek olup olmadigi tartismalidir,diye eklerler. <br /> Peki neden b&ouml;ylesi bir belirsizlik mevcuttur ? Karmati &ouml;rg&uuml;tlenmesi o kadar gizli esaslari vardiki cogu zaman bile icine girenler Dai&rsquo; inin kim oldugunu bilmek ve anlamakta g&uuml;cl&uuml;k cekiyordu. Bu sadece ilagelitenin desifre olmamasinin &ouml;n&uuml;ne gecilmesini &ouml;nlemek amaciyla disiplin kuraliydi.Bu &ouml;nlem Ihvan Risalaler adli ana &ouml;greti icinde gecerli olup &ldquo; tarihin bilinmezleri &ldquo; diye gizlilige erisilmesin diye mistik bir havaya soktuklari olgusu bilincimize capmaktadir. <br /> &Ouml;rg&uuml;tlenmenin, istihbaratin gizlilik esaslari akillara durgunluk verecek derecede m&uuml;this olduguyla yetincegiz . Dailer ( davetciler, Karmat m&uuml;belligler) halk arasinda sadece kod isimleriydi. Haberlesmelerin Cifir ( sifre) halinde &ouml;zel numaralanmis harflerle vasitalandirildigini g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde ki haliyle parola &ndash; sifre sistemi olarak varligini devam ettirmektedir. Kaynaklarin belgesi olarak sunulan lider Abdullah b. Meymun el- Kaddaf&rsquo; ta mevcut g&ouml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml;n&uuml; s&ouml;yler . <br /> Gizlilik esalari; bilgideki derinlik , s&ouml;zdeki dogruluk, sahisyetteki agirlik , insanda ki aselet vasiflari , halk kitlelelerini etkileyerek hayranlik verirken ; askeri disiplin, g&ouml;z&uuml; peklik g&ouml;z&uuml;n&uuml; kirpmadan ates icerisine atan ve onun &uuml;zerinde y&uuml;r&uuml;yen Hasan Sabah&rsquo;in fedailerini hatirlatan c&uuml;retlli cikislar bir diyardan diyara yayilmakta olup d&uuml;smani dehsete d&uuml;s&uuml;r&uuml;yordu. Abbasi halifesi Me&rsquo;mun bu esen kasirganin g&uuml;c&uuml;n&uuml; fark ettikce saklanacak delik ariyor ve saray istihbarat seflerini toparlayip bu belanin estigi noktayi kesfetmek istiyordu. Artik kaleler bir biri ardina d&uuml;st&uuml;kce halife deliye d&ouml;n&uuml;yordu ve bir kivilcim parladi aniden canavar halifenin kafasinda onlari kandirmak kurnazligi yer eder , Hasan b. MusaTirmizi adli bir Karmati taraftarini saraya davet eder kendisinden sonra Hilafete gecmesi icin Ehli &ndash;beyitten bir uygun bir zat &ouml;nermesini ister. Halife, ufkunun genislemesi icin bazi Kuran ayetlerinin sembolik anlamlarini c&ouml;zmesi icin Hasan b. Musa&rsquo; dan bir ricada bulundu. Hasan bu konunun ehli olan dai&rsquo;nin bilecegini kendisinin bu bilgiye kadir olmadigini izah ederek Halifenin merakini giderir. Halife ise, and icerek kendisini Imam&rsquo;in( dai ) bilgisinin kollarina atacagini kendisinde sonra saraya Halife icin onu atayacagini s&ouml;z verir g&ouml;r&uuml;n&uuml;r. Hasan b. Musa gaza gelerek halifeye inanir ve bu &ouml;nemli haberi Imam&rsquo;a iltecegini anlatacagini s&ouml;z vererek b&uuml;y&uuml;k bir sevincle Saray&rsquo;dan ayrilir ve yola cikar . Hasan b. Musa ,uygun zamanda Karmatilerin lideri olan Imama halifeyle arasinda gecen bu g&ouml;r&uuml;smeyi anlatir . Imam&rsquo;in bu haber &uuml;zerine y&uuml;z&uuml;n&uuml; alayci sekilde bir g&uuml;l&uuml;mseme alir ve Hasan&rsquo;a derki : &ldquo; oglum sen gayesine ulasmak icin her t&uuml;rl&uuml; yola bas vuran bir canavar zalime nasil inanirsin , bu oyunlar daha &ouml;nce bize karsi defalarca oynandi , git sen tekrar gizli imami bulamadigini ve basarsiz oldugu s&ouml;yle &ldquo; <br /> Hasan, g&ouml;r&uuml;s&uuml;nde israr eder Halifenin dogru s&ouml;zlerine kanaat getirdigine vurgu yapar. Imam, Hasan&rsquo;in b&ouml;ylesi bir aldatici bir tezgaha inanmasi karsisinda ki safliga karsi su &ouml;neriyi sundu : &bdquo; Peki oglum, madem ki inaniyorsun Halifenin s&ouml;ylediklerine git ona de ki aradiginiz gizli imam benim . Eger dogruluguna getirdigin s&ouml;ze sadiksa seni saygiyla karsilayip Halifelige aday g&ouml;sterecektir. Ondan sonrasini d&uuml;s&uuml;n&uuml;r&uuml;z &bdquo; . <br /> Hasan , Saray&rsquo;a varir varmaz Halife bekledigi bilgi geldi diye sevincle Hasani kucaklayip yanina oturttu. Hasan , Halife&rsquo;den s&ouml;zlerine sadik kalabilmesi icin yeniden yemin etmesini istedi g&uuml;vence olarak, gizli imam&rsquo;in kendisi oldugunu s&ouml;ylemesi karsisinda Halifenin sevincle isiyan y&uuml;z&uuml;n&uuml;n yerini korkunc bir gergin tuhaf bir hal aldigini g&ouml;ren Hasan nihayet gercegi sezdi. <br /> Halife Me&rsquo;mun derhal cellatlari cagirip Hasan&rsquo;in idamini istedi.Bunun &uuml;zerine Hasan: &bdquo; Allah benim imamimdan razi olsun. Seni nasil da tanimis ! S&uuml;k&uuml;rler olsun ki ,sana g&uuml;venim , o b&uuml;y&uuml;k imamin adini ve yerini sana bildirmeme sebab olmadi. &ldquo;(5) </p>
<p> Me&rsquo;mun, aldatildigini anladi. Ve Hasan el Tirmizi, safligin cezasini basiyla &ouml;dedi.(6) </p>
<p> Karmatilerin, ilk merkezi 278/890 daki Vasit&rsquo; tir. Burada Dar&uuml;l-Hicre adiyla Karmatilerin ilk karargahi olusturulur.Bu merkezden saga sola propuganda militanlari olan Dai&rsquo; ler g&ouml;nderilirdi, ayni zamanda y&ouml;netilen isyanlarin anaakargahi durumundaydi. <br /> Ikinci &ouml;nemli merkezlerden olan Bahreyn ve Halic b&ouml;lgesinde olusturulmus ve komutanligina Ebu Said el-Cennabi(&ouml;lm.301/913) getirilmistir. Bu komutan ayni zamanda Imam olmasinin yaninda askeri yeteneklerinin kati kurallarina <br /> son derece bagliydi, bagli oldugu kadar acimasizligiyla tarihe &ouml;enmli bir not d&uuml;sm&uuml;st&uuml;r. </p>
<p> (2) Y. Nuri &Ouml;zt&uuml;rk Hallac-i Mansur ve eseri Yeni boyut yayinlari sayfa 32 <br /> (3) Tarih, 10/25 <br /> (4) Tarih Taberi 10/27 <br /> (5) Y.Nuri &Ouml;zt&uuml;rk Hallac-i Mansur ve eseri Yeni boyut yayinlari sayfa 37 <br /> (6) Galip 208- 211 </p>
<p> Mesleginin becerisi olan savas taktiklerinin yaninda d&uuml;sman cephesinin komutani olan Abbas b.Amir Ganevi emrindeki askerleri t&uuml;m&uuml;yle esir alip yaktigi s&ouml;ylenir. Ayrica Hac kafilelerini baskin sadirilari d&uuml;zenleyerek kilictan gecirdigini de eklersek Abbasi Halifesinin y&ouml;netimindeki topraklara b&uuml;y&uuml;k bir korku salan d&uuml;sman kamplarini yerle bir eden Kizil Kasirga s&ouml;ylemini hak etmis olur. Bununla birlikte Cennabi sonrasi yerine ogul, Ebu Tahir S&uuml;leyman el- Cennabi gecer. <br /> Tay anasini gecer misaliyle babasini arattirmayan ogul Cennabi tam anlamiyla kiyamet adini hak ettigini isbetliy s&ouml;ylememiz gerekir. Hilafet makamina ecel terleri d&ouml;kt&uuml;ren bu komutanin &uuml;st&uuml;ne g&ouml;nderilen iki ordu da bozguna ugratilir.Birincisine Abdullah b.Hamdan komuta ederken, ikincisine ise Yusuf b. Sac , komuta ediyordu. Yusuf b. Sac, baslangicta biraz direnmisse de sonunda o da ayni hezimete ugramaktan kurtulamamistir..(6) </p>
<p> Ebu Tahir, Kabe baskini olayi ile Karmati tarihinde es g&ouml;r&uuml;lmemis bir ilerici eylem yapip Hacer&uuml;lesved&rsquo;i yerinden s&ouml;kerek alaci sekilde Ahsa&rsquo;ya g&ouml;t&uuml;rm&uuml;st&uuml;r. 317/930 yilinda Kabe&rsquo;de toplanan Hacilari toplayip kilictan gecirdikten sonra Kabenin &ouml;rt&uuml;s&uuml;n&uuml; yirtar Zemzem suyu kuyusunu tahrip eder ve Hacer&uuml;lesved&rsquo;i yerinden s&ouml;ker.(7) <br /> Bu &uuml;nl&uuml; eylem hakkinda t&uuml;rl&uuml; t&uuml;l&uuml; sayeler ve yorumlar yapilmissa da Ebu Tahir yaptigi eylemin dogrulugunu savunarak eylemin arkasinda durmus Halife Muktedir Billah&rsquo;a su mektubu g&ouml;ndermis: &ldquo; Eger bu &#8220;Allah&#8220;&rsquo;in evi (Beytullah ) dediginiz yer, gercektende &ouml;yle olsaydi hic kuskusuz simdi g&ouml;kten &uuml;st&uuml;m&uuml;ze ates yagacakti. Ama durum hicde &ouml;yle degil. Biz o Kabe&rsquo;de araliksiz cahiliyye hacci yapmaktayiz.Gercek su ki Arsin Rabbi olan Allah ne ev edinir ne de siginak&rdquo; <br /> Halife &Ouml;mer&rsquo;e g&ouml;re; ise Hacer&uuml;lesved&rsquo;in hikayesi s&ouml;yledir: &ldquo;Allah&rsquo;a yemin olsunki , ey tas, sen sadece bir tassin. Ne zarar verebilirisin , ne de yarar saglayabilirsin.Ama Allah Resul&uuml;&rsquo;n&uuml;n seni &ouml;pt&uuml;g&uuml;n&uuml; g&ouml;rd&uuml;g&uuml;m icin sana dokunamiyorum.&rdquo; <br /> Burada da anlasilacagi gibi Aleviler ezelinden berri dogmalara karsi cikmis, onlarin Tanri anlayisini yermis ve onlari cileden cikararak alay etmislerdir. B&uuml;t&uuml;n Alevi sairlerinin suurla yazdigi siirler ortadadir. Asagida ki siir sadece biri &ouml;rnegi teskil etmektedir. <br /> Y&uuml;celerden y&uuml;ce g&ouml;rd&uuml;m <br /> Erhapsin sen y&uuml;ce Tanri <br /> Alem okur kelam ile <br /> Sen okursun hece Tanri <br /> Er atasiyla anilir <br /> Filan oglu falan diye <br /> Anan yoktur baban yoktur <br /> Sen benzersin pice Tanri <br /> Kildan k&ouml;pr&uuml; yaptirmissin <br /> Gelsin kulum gecsin diye <br /> Hele biz s&ouml;yle duralim <br /> Yigit isen sen gec e Tanri </p>
<p> Garip kulunu yaratmissin <br /> Derdi mihnete katmissin <br /> Onu aleme atmissin <br /> Sen cikmisin uca Tanri <br /> Kaygusuz Abdal yaradan <br /> Gel ice g&ouml;r su curadan <br /> Kaldir artik perdeyi aradan <br /> Gezelim bilece Tanri </p>
<p> Tarihci Arnold Toynbee Tabiata tapinmanin suuralti ve kitle psikolojisini su ifadlerle aciklar : &bdquo; Dinlerden , baska bir deyisle insanin suuraltindan tabiata tapma egilimi asla s&ouml;k&uuml;l&uuml;p atilamamistir. B&uuml;y&uuml;k dinler bile belirgin emirleri icine tabiata ibadeti (worship of nature) koymuslardir. Hacer&uuml;lesved, hatta Kabe bunun &ouml;rneklerinden biridir.(8) </p>
<p> Karmatiler yazdiklari tarihin baslangicinda kentlesme ve yerlesim b&ouml;lgelerine b&uuml;y&uuml;k bir &ouml;nem vermislerdir. Liderlerinden Ebu Hatim el-Burani ve Ebul Fevariz Basranin g&uuml;neyi ve Katif civari yerlesim merkezini &uuml;c&uuml;nc&uuml;s&uuml;n&uuml; olusturmaktaydi. Bir baska yerlesim merkezi olan Suriyede Selemiyye&rsquo;dir, burasi oldukca Karmatiler icin araziye uygun olmakla birlikte manevra alanlarini rahatlaigi acisindanda &ouml;nem arz etmekteydi. Tarihciler bu sehirlesme merkezlerin mimari olarak Abdullah el&ndash;Mubarek adli lider kadrosunu izah ederler . Abdullah el&ndash;Mubarek&rsquo;in kesfinden sonra Ahvazda bulunan Imam Abdullah b.Muhammed&rsquo;e bir ilmuhaber yazarak Selemiyye&rsquo;yu uygun yer olarak belirleyip , t&uuml;ccar kiliginda oraya giderek yerlesti ve arkasindan, oglu Ahmed ve diger kurmaylardan Abdullah b. Meymun, Abdullah b. Said , Abdullah b. Hamdan izledi. <br /> Merkezi yerlesim yeri olmakla birlikte karargahlarinida artik yayma g&ouml;stergesiydi bu planlar. &Uuml;nl&uuml; teorisyenler rahatlikla calisabilecekleri bu merkezlerin bir olan Selemiyyede &ouml;nemli bir toplandi d&uuml;zenlediler. D&ouml;rd&uuml; kadin olmak &uuml;zere sekis kisiden olusan kisler sunlardi : H&uuml;seyin b. Zikarveyh, Said b.el-Cennabi, Isa b.Musa, Haris b.Mesud, bu heyetin erkekleridir. Ridvan kizi Ulya, Dindan kizi Sa&rsquo;da, Zikraveyh kizi Rukkiyye , Cennabi&rsquo;nin kizi Leyla ise kadinlari olusturuyordu.(9) </p>
<p> Burada da Islam inacinda kadinin yeri olmamasina ragmen Karmatilikte g&ouml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; gibi aksi bir bakis acisi ve pratik g&ouml;zleniyor. Demek ki, kadinin toplumdaki yeri hic de birilerinin iddia ettigi gibi yery&uuml;z&uuml;ndeki cehennem degildir.Kaldi ki bu b&ouml;lgelerde diger dinlerin mesuplari olarak halk gruplari da vardir ama bunlarda s&ouml;z edilmemekte. Bug&uuml;n bile S&uuml;ryani, Yahudi ler halen varliklarini su veya bu sekilde s&uuml;rd&uuml;rmekte olup Asurilerin ekseriyeti g&ouml;ze carpmaktadir. <br /> Selemiyye kentini Kahire izledi. Kahire&rsquo;nin kurucusu Ubeydullah b. el-Mehdi&rsquo;nin torunu olan el-Muizz li Dinillah ( &ouml;lm.365/975 ) dir. Ayni zamanda Ezher universitesinin kurucusudur. Dedesi Ubeydullah ise Fatimi devletinin kurucusudur. <br /> Karmati kadrosu bir yandan vurucu timler &ouml;rg&uuml;tlerken ayni zamada dahiler olan birinci derecede bilgi adamlariydi bu &ouml;rg&uuml;t kadrosu . C&ouml;l&rsquo;&uuml;n kavurucu sicaginda sosyal adalet icin verilen kavgada, hayli b&uuml;y&uuml;k bir kitle destegine sahip olan bu insanlar &ouml;rg&uuml;tlerini artik devletlestirerek herkesin calisip &uuml;retime katilmasiyla tipik bir klasik Sosyalist sistemin yaraticisi ve uygulayicisiydilar . Idolojilerinin k&ouml;kleri Yunan felsefesine dayanmakta olup Islami da ince bir cilayla r&uuml;tis yaptiklari g&ouml;ze carpmakta. Bu politika sanati toplumun icinde bulundugu sartlar ve diger yandan yilarca h&uuml;km&uuml;n&uuml; s&uuml;rd&uuml;ren Yunan k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n etkilerinden kaynaklaniyordu. </p>
<p> (6) cenabilerin savaslari Taberi 10/71-79 <br /> (7) ibnul &ndash; Esir ; el- Kamil ,8 /147 vd <br /> (8) Aktaran Y. Nuri &Ouml;zt&uuml;rk sayfa 42 <br /> (9)Galip, 17o-171 <br /> Kaynak: http://f28.parsimony.net/forum68217/messages/1720.htm </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hallac-i-mansur-ogretisi-ve-karmatiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
