<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MAKALELER &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Mar 2016 22:19:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.3</generator>
	<item>
		<title>Diyanetin Alevilik Söylemi-İlmilik Kisvesiyle Asimilasyon</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/diyanetin-alevilik-soylemi-ilmilik-kisvesiyle-asimilasyon/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/diyanetin-alevilik-soylemi-ilmilik-kisvesiyle-asimilasyon/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 14 Dec 2012 01:18:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/diyanetin-alevilik-soylemi-ylmilik-kisvesiyle-asimilasyon/</guid>
				<description><![CDATA[Ayfer Karakaya-Stump Alevîlik ve cemevleri tartışması hız kesmeden devam ediyor. Bütün açılımlarını bir bir kapatan AKP, dinî inanışlar ve değerler konusunda 12 Eylül rejiminin çizgisini iyice benimsemiş bulunuyor. Tayyip Erdoğan’ın “tek din” vurgusunun bir dil sürçmesi olmadığı her geçen gün daha da aşikâr olurken Alevîliğe takıntısı ayyuka çıkıyor. Alevîleri camilere çağırırken bir yandan da Baasçılıkla ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14pt;">Ayfer Karakaya-Stump </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;"><em>Alevîlik ve cemevleri tartışması hız kesmeden devam ediyor. Bütün açılımlarını bir bir kapatan AKP, dinî inanışlar ve değerler konusunda 12 Eylül rejiminin çizgisini iyice benimsemiş bulunuyor. Tayyip Erdoğan’ın “tek din” vurgusunun bir dil sürçmesi olmadığı her geçen gün daha da aşikâr olurken Alevîliğe takıntısı ayyuka çıkıyor. Alevîleri camilere çağırırken bir yandan da Baasçılıkla suçlayan bu zihniyet ne yapmaya çalışıyor? ABD – Virginia’da, William and Mary Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Ayfer Karakaya-Stump’ın yazısını naklediyoruz.</em></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Önce CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün Meclis’te cemevi yapılması talebi Diyanet’ten alınan görüşe binaen Meclis Başkanlığı’nca reddedildi. Ardından da Yargıtay, bir yerel mahkemenin “cemevleri ibadethanedir” yönündeki kararını tekke ve zaviyelerin kapatılması ile ilgili devrim kanunlarını gerekçe göstererek bozdu. Atıfta bulunulan merciler çok farklı gibi görünse de, her iki durumda da söz konusu olan, demokrasi ve insan hakları çerçevesinde ele alınması gereken bir konunun, doğrudan veya dolaylı müteşerri (Sünnî) İslâm’ın şekillendirdiği “teolojik” bir zemine kaydırılarak çözümsüzleştirilmesidir, zira her iki karar da İslâm’daki tek ibadethanenin cami olduğu kabulüne dayanıyor. Ana akım medyada kendini demokrat ve liberal olarak sunan bazı köşeyazarlarının bile, milyonlarca Alevînin inanç ve ibadet özgürlüğünün yıllardır ve apaçık ihlal edildiği gerçeğini tartışmaya açmak yerine, “Alevîler artık karar vermeli, İslâm’ın içindeler mi, dışındalar mı?” sorusuyla Alevîlerin inançlarını tartışmaya açması ve adeta onlara sorunun kurbanı değil, kaynağı muamelesi yapması, toplumun dokularına işlemiş, sorgulan(a)mayan müteşerri (Sünnî) İslâm perspektifinin ve onun hâkim pozisyonunun ironik bir yansımasıdır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">“Alevîler iddia ettikleri gibi İslâm’ın içindelerse camiye gitmeliler, yok gitmemekte ısrar ediyorlarsa, demek ki Müslüman değillerdir” gibi tarih dışı, düz bir mantıkla hareket eden bu kabil kişi ve çevreler, içselleştirdikleri kategorilerin bir an olsun dışına çıkamadıklarından, hem “Müslüman” olduğunu söyleyip hem de “bizim ibadethanemiz cami değil, cemevidir” demenin mümkün olabileceğini tasavvur bile edemiyorlar. Halihazırda ülkemizde durum o kadar akla zarar bir noktaya geldi ki, bizzat devletin resmî kurumu Diyanet ve onun uzantısı Sünnî ilahiyatçı çevre, tümüyle inanca dayalı bir talebin güya “ilmî” gerekçelerle gayrimeşru olduğuna karar verebiliyor ve devletin diğer resmî kurumları ve mahkemeleri de bu görüşlere, sanki söz konusu olan alan atom mühendisliğiymiş gibi “uzman görüşü” muamelesi yapıp kararlarını o yönde şekillendiriyor.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Üstelik Alevîlik konusunda “uzman” olarak görüşüne başvurulan bu kurum ve kişiler bırakın Alevî inancının temsilcileri veya bağlıları olmayı, muhtemelen “sempatizanları” bile değil. Tüm dinî konularda nihaî merci kabul edilmesi hasebiyle Alevîlik konusunda da “uzman” muamelesi gören Diyanet, hepimizin bildiği gibi, Sünnî İslâm’ın açık hâmiliğini yapan ve meselelere o geleneğin varsayımları ve düşünce kalıplarıyla bakan, bu haliyle de aslında demokratik, laik bir rejimde yeri olmayan bir kurumdur; Diyanet görevlilerinin gün gibi açık bu gerçeği örtmeye çalışan “ilmîlik” ve “mezhepler üstülük” iddialarının bu meyanda hiçbir inandırıcılığı yok. Dinî mânâda açıkça tarafgir bir kurumun, “ilmîlik” kisvesi altında Alevîlerin yüzlerce yıllık inanç ve ibadet geleneklerini yok sayan, Alevîlere Alevîliği öğretmeye kalkan kaba dayatmacı tavrı ve bu tavrın devletin resmî görüşü kabilinden itibar görmesi sadece demokratik değerler ve insan hakları adına büyük bir ayıp değil, aynı zamanda Alevîliğin İslâm çatısı altında içerden ve tarihsel bir bakışla anlaşılmasının önündeki en büyük engeldir de.</span></span></p>
<h3 style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #cb0000;"><strong>Alevîlik ve (hangi) İslâm(?)</strong></span></span></h3>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Alevîlerin artan hak taleplerine karşı Sünnî ilahiyatçılar tarafından son yıllarda geliştirilen ve içi farklı şekillerde doldurulmaya uğraşılan tez, “İslâm’ın tek ibadethanesi camidir, Alevîler de Müslümandır <em>(‘olmalıdır’ diye okunmalı)</em>, dolayısıyla, Alevîlerin de ibadethanesi camidir <em>(‘olmalıdır’ diye okunmalı)</em>” şeklinde özetlenebilir. Dileklerin tespit gibi sunulması hasebiyle her şeyden önce samimiyetsizlikle malûl bu tez, aslında Alevîleri irşad edilmesi gereken yol sapkınları olarak gö(ste)ren müteşerri (Sünnî) İslâm’ın klasik söyleminin zamanın ruhuna uygun “ilmî” bir retorikle yeniden tedavüle sokulmasından başka bir şey değildir. Nitekim konuya tarihsel bir perspektiften bakıldığında bu “ilmîlik” iddialarının zayıflığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Cemevlerinin ibadethane olarak kabulüne karşı öne sürülen Diyanet’in bu resmî söylemi her şeyden önce tarihsel İslâm’ın en temel konularda bile kendi içinde barındırdığı farklılıkları ve zenginlikleri gözardı eden, aslında uzun tarihî süreçler sonucu şekillenmiş ve zamanla kendini büyük çoğunluğa tek doğru olarak kabul ettirmiş müteşerri (Sünnî) İslâm’ın ve onun kurumlarının, bu baskın pozisyonlarına adeta ta en baştan ve hiç tartışmasız bir şekilde sahip olduğu kurgusuna dayanmaktadır. Bu tarih dışı kurguyla, ana akım İslâm’a ait kavramlar ve kurumlar tüm Müslümanların, zamanlar ve kişiler üstü asgarî müştereği olarak sunulmaktadır. Nitekim Alevîlerin cemevlerinin ibadethane olarak kabulüne yönelik talepleri de tam da bu kurguyu ve bu kurgu üzerine inşa edilmiş baskın İslâm anlayışının hegemonik pozisyonunu sorguladığı noktada rahatsızlık kaynağı olmaktadır. (Bu açıdan mesela CNN Türk’te yayınlanan Tarafsız Bölge programının konuya hasredilen 11 Haziran ve 11 Temmuz tarihli bölümlerinde, cemevlerinin İslâmî meşruluğuna dair Kur’an’da ibadethaneye karşılık sadece “secde edilen yer” anlamında “mescid” kelimesinin geçtiği ve mimarisinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili hiçbir kayıt olmadığı, üstelik Hz. Muhammed’in kendisinin ibadet ettiği yerin tek bir göz odadan ibaret olduğu, dolayısıyla günümüzde görmeye alıştığımız ihtişamlı camilerin aslında belli tarihsel süreçler sonucunda ve değişen siyasî ve toplumsal ihtiyaçlara cevaben şekillenmiş kurumlar olduğu mealinde Alevî temsilcilerinin yaptığı değerlendirmelere karşı, bahsi geçen iki programa da konuk olarak katılan eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’in gösterdiği hararetli tepki manidardır.)</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Aynı hegemonik konumlanmayı ve tarih dışı yaklaşımı ilahiyatçı olmayan birçok akademisyende de görüyor olmamız şaşırtıcıdır. Bu kişilerin “ilim/bilim” adına yaptığı, Alevîliği müteşerri (Sünnî) İslâm’ın aşina kategorilerine tercüme etmekten ve ana akım İslâmî kodlarla tanınabilir ve tanımlanabilir kılmaya çalışmaktan öteye maalesef geçememektedir. Türkiye’de din alanında yazıp çizen birçok akademisyenin, tarihî süreçler sonucunda ortaya çıkmış ana akım İslâmî kavramları ve kategorileri ne derece içselleştirdiğinin ve mutlaklaştırdığının, adeta nesnel gerçeklik mertebesine yükselttiğinin göstergesidir bu. Bu tarih dışı yaklaşımı “mezhep,” “tarikat,” “ibadet,” “cami” vs. hemen hemen tüm dinî terminolojinin kullanımında görüyoruz. Çoğunluğu temsil etmekle birlikte neticede belli bir İslâmî geleneğin, müteşerri (Sünnî) İslâm’ın tarihsel tecrübesini yansıtan kavram ve kategorileri genelleyip, ana akım geleneğin dışında gelişmiş, hatta Tanrı-insan ilişkisi, Kur’an, peygamberlik kurumu, cennet-cehennem kavramları gibi birçok temel konuda müteşerri İslâm’a —hem Sünnî hem Şiî formunda— muhalif, mistik yönü ağır basan, batınî bir geleneği bu kavramlarla anlamaya çalışmak mümkün olmadığı gibi, modern tarihçilik ve sosyal bilimler açısından da ne “ilmî” ne de etik bir yaklaşımdır.</span></span></p>
<h3 style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #cb0000;"><strong>Alevîlik “tarikat”, cemevleri “tekke” mi?</strong></span></span></h3>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Bu şekilde veri olarak kabul edilip tarihselleştirilmeyen müteşerri (Sünnî) İslâm geleneğine ait kategoriler ve sorgulan(a)mayan düşünce kalıpları, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Alevîliğin İslâm çatısı altında, ama içerden bir bakışla anlaşılmasını imkânsızlaştırmakta, konuyla ilgili tartışmaları da bir sağırlar diyaloğuna çevirmektedir. Bu açıdan bilhassa üzerinde durulması gereken mesele, Alevîliğin İslâm içindeki konumunu tanımlamak için önceleri daha çok “mezhep”, son yıllarda ise artan sayıda Sünnî ilahiyatçı tarafından “tarikat” teriminin kullanılmasıdır. Oysa hem “mezhep” hem “tarikat” Sünnî gelenek içerisinde çok spesifik anlamlar taşıyan, dolayısıyla —en azından uzun şerhler düşülmeden— Alevîliğe uygulanmaları sorunlu ve kafa karıştırıcı terimlerdir.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Konuyu biraz açalım: Bilindiği gibi, Sünnî İslâm da diğer kapsayıcı dinî gelenekler gibi kendi içinde yekpare değildir. Sünnîlik içinde mevcut yorum farklılıkları “mezhep” ve “tarikat” kategorileri altında tasniflenerek, tolere edilebilir farklılıklar edilemeyeceklerden ayrıştırılmış ve bu şekilde Sünnîliğin iç çoğulculuğu —Kur’an ve hadislerin zahirî yorumuna dayalı, topluca “şeriat” olarak bilinen kaidelerin dinin esası ve vazgeçilmezi olduğu ve ilk dört halifenin meşruiyeti asgarî müşterekler olmak üzere— sınırlandırılıp bir anlamda disipline edilmiştir. Sünnî gelenek açısından mezhep denince akla farklı fıkhî, yani İslâm hukuku ile alâkalı ekoller gelir ki, bunlar kısmen usûl, kısmen de esas itibariyle belli şerî hükümleri farklı yorumlamaları ile birbirlerinden ayrışırlar. Tarih boyunca ortaya çıkmış yüzlerce fıkıh mezhebinden günümüzde, kurucularına atfen Hanefîlik, Şâfilik, Malikîlik ve Hanbelîlik olarak bilinen sadece dört tanesi ayaktadır ve Sünnîler tarafından meşru kabul edilmektedir. Sünnî ulemanın büyük çoğunluğu, yine dinin zahirini, yani şeriatı ve ilk dört halifeyi reddetmemek kaydıyla İslâm’ın batınî yorumuna dayalı mistik/tasavvufî akımları ve bu akımların bilhassa 12. yüzyıldan itibaren temel örgütlenme şekli olan tarikatları da meşru kabul etmiştir. Bu asgarî müştereklerden birini veya her ikisini, nominal düzeyde bile olsa benimsemeyen, açıktan reddeden kişi, grup ve akımlarsa gayrimeşru ilan edilmiş, dışlanmış, devlet gücü kullanılarak bastırılmıştır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Alevîlik gibi dinin batınî yorumunu esas alan ve bu nedenle müteşerri İslâm ile tarih boyunca ters düşmüş bir geleneği, dinin formel hüküm ve kurallarının tespiti ile iştigal eden fıkhî ekollerle, yani (Sünnî) mezheplerle aynı kategoriye koymak —eğer mezhep kelimesini açıkça jenerik bir anlamda, dinin alt şubeleri mânâsında kullanmıyorsak— anlamsız, hatta abestir. Nitekim, son yıllarda konuyla ilgili çalışan Sünnî ilahiyatçılar da Alevîlik için “mezhep” yerine daha çok “tarikat” terimini tercih eder olmuşlardır. Alevîliğin bu şekilde İslâm içinde bir “tarikat” olarak kavramsallaştırılması artık Diyanet’in, dolayısıyla devletin de resmî tavrı haline gelmiş görünüyor. Yargıtay’ın cemevleri hakkında tekke ve zaviyelerle ilgili devrim yasalarına atfen, yani cemevlerini tekke ve zaviyelerle aynı sepete koymak suretiyle verdiği karar da aslında Diyanet ve Sünnî ilahiyatçılar tarafından son yıllarda geliştirilip sistemleştirilen bu yeni söylemin devletin yargı organındaki yansımasından başka bir şey değildir.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Gerçekten de mistik yönü ağır basan bir inanç sitemi olarak Alevîlik, birçok yönden aynı tarihsel kökleri paylaştığı İslâm’ın diğer mistik/tasavvufî yorumları ile inanç esasları ve terminoloji olarak önemli oranda örtüşür. Fakat bu benzerlikler üzerinden Alevîliği Sünnî söylemdeki içeriğiyle bir “tarikat” olarak tanımlamak ancak yüzeysel ve özcü bir yaklaşımla mümkündür, zira tarihsel olarak ne İslâmî mistisizm/tasavvuf tarikatlarla sınırlandırılabilir ne de Alevîlik klasik bir tarikat yapılanmasına indirgenebilir. Talip-ocakzade ayrımına dayanan ve her talip grubunun, kişisel tercihe tâbi olmaksızın belli bir dede/pîr ocağına bağlılığı etrafında şekillenmiş, ocaklar sistemi olarak tabir edebileceğimiz Alevîlerdeki sosyo-dinsel örgütlenme, belli bir tarihsel süreç sonucu ve organik bir gelişmenin ürünü olarak ortaya çıkmış, birçok yönüyle klasik tarikat örgütlenmesinden farklı, deyim yerindeyse onu aşan, özgün bir yapılanma modelidir. (1) Üstelik Kadirîlik, Nakşîbendilik, Mevlevîlik gibi tarikatlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi müteşerri Sünnî İslâm’ın asgarî müştereklerini benimsemiş olmaları hasebiyle Sünnî ulema tarafından meşru kabul edilmişlerdir, ki bu yönleriyle de Alevîlikten net bir şekilde ayrışırlar. Bu Sünnî tarikatlarda, şeriatın üstünlüğüne halel gelmeyecek şekilde yalnızca şeriatta öngörülen dinî ritüeller “ibadet” kategorisinde değerlendirilir ve farz addedilir, tarikat bünyesinde yapılan ritüeller ise “zikir” olarak, ayrı ve ikincil statüde bir başlık altında gruplandırılır. Dinî ritüeller arasında mekânsal bir ayrıma da gidilir; temel ibadet kabul edilen namaz camide ifa edilirken, zikir (tarihî istisnalar bir yana) cami dışında, genellikle tekkelerde yapılır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Oysa Alevîlikte böyle bir ayrım yoktur; temel dinî ritüel ayin-i cemdir ve Alevîlere özgü, cemal cemale kılınan halka namazı bu cem ritüellerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Alevî inancına dair açıklayıcı metinleri muhtevi Buyruk yazmalarının peygamberin miracı ile ilgili bölümlerinde yansıtıldığı gibi, Alevî geleneğine göre Hz. Muhammed ve Hz. Ali de ibadetlerini bu şekilde yapmış, “namazlarını” bu şekilde kılmıştır; dolayısıyla “Hz. Ali de namaz kılardı, onun yolundan gidiyorsanız sizin de namaz kılmanız gerekir” şeklindeki argümanların Alevî inancı açısından bir geçerliliği ve anlamı yoktur. Ayrıca genel kanının aksine, cemlerin yapıldığı özel mekânlar hep olmuştur. Daha yeni yeni akademik çalışılmalara konu olmaya başlayan (2), geleneksel olarak “birlik damı”, “dede damı”, “dergâh” gibi adlarla anılan, bazıları gizlilik kaygısıyla kısmen yerin altında inşa edilmiş, onlarca, hatta yüzlerce tarihî yapı Anadolu ve Balkanlar’da mevcuttur ve hepsinin kırlangıç çatı ve meydanın ortasında yer alan kara direk başta olmak üzere ortak mimarî özellikleri vardır. Alevîler yüzyıllarca tüm dinî ritüellerini, günümüzde “cemevi” denen özel mekânlarda, bu tip özel bir mekânın olmadığı durumlarda evlerde yapmışlardır. Ortada cemevleri ile ilgili böyle bir tarihî tecrübe ve onu destekleyen inançsal çerçeve varken, Diyanet’in “tarihte Müslümanların camiden başka ibadethaneleri olmamıştır” şeklindeki iddiasının da, Sünnî tarikatlardaki cami-tekke ve ibadet-zikir ayrımını Alevîliğe monte etmeye çalışan “cemevleri caminin alternatifi olamaz” söyleminin de hiçbir “ilmî” veya etik yanı yoktur.</span></span></p>
<h3 style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #cb0000;"><strong>Yanmaz kokmaz bir Alevîlik</strong></span></span></h3>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">Sonuç olarak: “Alevî sorunu” denen sorunun kaynağı, Diyanet’in ve onun etkisindeki devlet kurumlarının meseleye müteşerri Sünnî İslâm’ın gözlükleriyle bakması ve ısrarla Alevîliği kendisine ait olmayan birtakım kavram ve kategorilerle tanımlama çabasıdır. Müteşerri Sünnî İslâm’ın asgarî müşterekleri ile sınırlandırılan bir İslâm tanımı içine Alevîliğin olduğu gibi, deforme edilmeden girmesinin mümkün olmadığı açıktır. Bunu gayet iyi bilen Diyanet, eğer gerçekten laik, demokratik bir rejimin tarafsız bir kurumu olmak isteseydi, referans kabul ettiği İslâm tanımını, bugüne kadar Sünnî ulema tarafından ötekileştirilmiş, hatta öcüleştirilmiş Alevîlik gibi batınî ve Ali yandaşı grupları da içine alacak şekilde genişletmesi gerekirdi. Ancak</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;">çok ciddi bir özeleştiri ve yeniden yapılanma gerektiren böyle bir değişime zerre kadar niyeti olmayan Diyanet, olması gerekenin tam tersini yaparak, Alevîliği müteşerri Sünnî İslâm’ın şablolarına sıkıştırmak ve bu sayede yeni, yanmaz kokmaz bir Alevîlik üretmek gayretine girişmiştir. Son günlerde farklı devlet kurumlarının ve mahkemelerin Alevîler aleyhine art arda aldığı kararlar, Diyanet’in akıl hocalığında pişirilmiş, “ilmîliği” kendine kisve edinmesiyle eskilerinden farklılaşan bu yeni asimilasyoncu siyasetin artık hükümetin resmî politikası olarak, son sürat uygulanmaya başladığına işaret etmektedir. Yüzlerce yıldır Anadolu’dan Balkanlar’a milyonlarca insana maneviyat ve kimlik kaynağı olmuş, ilham verdiği kültür, edebiyat ve müzikle mensubu olmayanları da zenginleştirmiş köklü bir inancı içini boşaltarak yok etmeyi hedefleyen, bu amaç uğruna din ve vicdan özgürlüğünü hiçe sayan bu kaba asimilasyoncu politikalara karşı sesimizin şu ana kadar olduğundan çok daha gür ve ısrarlı çıkması gerekiyor.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;"><strong>Ayfer Karakaya-Stump</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;"><em>Kaynak: Express, sayı 130, Eylül 2012</em></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;"><strong> </strong><em>(1) Kızılbaş / Alevî ocaklarının tarihsel gelişimi hakkında bkz. Ayfer Karakaya-Stump, “Subjects of the Sultan, Disciples of the Shah: Formation and Transformation of the Kizilbash/Alevi Communities in Ottoman Anatolia”, (doktora tezi, Harvard Üniversitesi, 2008).</em></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><span style="color: #000000;"><em>(2) Halihazırda İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Mahir Polat konuyla ilgili kapsamlı bir doktora tezi hazırlamaktadır.</em></span></span></p>
<p style="text-align: justify;">http://www.aleviakademisi.org/2012/12/diyanetin-alevilik-soylemi-ilmilik-kisvesiyle-asimilasyon/</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/diyanetin-alevilik-soylemi-ilmilik-kisvesiyle-asimilasyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>ALEVİLİĞİN İÇERİDEN ASİMİLASYONU</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/aleviligin-iceriden-asimilasyonu/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/aleviligin-iceriden-asimilasyonu/#respond</comments>
				<pubDate>Thu, 09 Aug 2012 23:56:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/alevylydyn-yceryden-asymylasyonu/</guid>
				<description><![CDATA[İbrahim Bahadır / Almanya / Kırmızı Haber Son zamanlarda sadece Aleviler değil, Alevilikte tarihi dönemden geçiyor.  Geleneksel birikimleri ve kurumlarını sürdüremeyen Alevi guruplar, günümüzde oldukça kafa karışıklığı yaşamaktadır. Gelenekten yetişmiş bir entelektüel gurup devir almayan günüz Aleviliği ciddi bir çıkmazın içindedir. Bu açık, modern dönemde milliyetçi eğitim kurumlarında yetişen kadro ile kapatılmaya çalışıldı. Fakat onların ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">İbrahim Bahadır / Almanya / Kırmızı Haber</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Son zamanlarda sadece Aleviler değil, Alevilikte tarihi dönemden geçiyor.  Geleneksel birikimleri ve kurumlarını sürdüremeyen Alevi guruplar, günümüzde oldukça kafa karışıklığı yaşamaktadır. Gelenekten yetişmiş bir entelektüel gurup devir almayan günüz Aleviliği ciddi bir çıkmazın içindedir. Bu açık, modern dönemde milliyetçi eğitim kurumlarında yetişen kadro ile kapatılmaya çalışıldı. Fakat onların Sünni ağırlıklı bir eğitimle onların Aleviliğe mesafeli şekilde yetiştiği göz ardı edildi. Ne yazık ki bu kesimlerin söylemlerini belirleyende yetiştikleri dünya görüşüdür. Fakat bu kesimlerden bazıları,  Aleviliğin içindeki sorunları çözmek yerine daha karmaşık hale getirip asimilasyonun yeni aktörleri haline geldikleri görülmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bu çevrelerin ortaya attığı fikirler üzerinden internet sitlerinde Alevilik adına çeşitli tartışmalar yürütülmektedir.  Asıl kötü olan ise tartışmaları yapanların konuyla ilgili hiçbir uzmanlık alanına ihtiyaç duymadan aklına ne gelirse bunu dile getirmelerdir. Hiçbir düşünce ya da inanç bu kadar ucuzca önüne gelenin kafasında ne varsa söylediği bir alan olmamıştır. Bütün bildikleri duyduklarından ibaret kimi muhteremler internet sitelerinde “racon” kesmekle kalmayıp, hatta kimi kurum yöneticilerin bile tahdit etmekte bir mahsur görmemektedir</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bu kesimlerin ne kavramları nede o kavramların tarihsel gelişimi konusunda ciddi bir bilgiye sahip olmaması konuyla ilgili hem algılamada hem de anlaşılmasında ciddi problem yaratmaktadır. Bu durum çoğu zaman fikri savrulmalara neden olmakta, hatta çok uç kimi tezlerin ulu orta dile getirilmesinde hiçbir mahsur görülmemektedir. Daha da önemlisi bunların zararları konusunda hiçbir tartışma yapılmaması oldukça manidardır. Sözde Alevilerin asimilasyonu engellemek için ortaya atılan kimi tezlerin bu asimilasyona ne kadar hizmet ettiği gözden kaçırılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Alevi çevrelerde genellikle Asimilasyon denildiğin de Sünni çevreler akla gelmektedir. Bu gerçeğin tamamını yansıtmaktan uzaktır. Son zamanlarda Alevi çevrelerin içinden çıkan bir diğer grubu da buna dahil etmek gerekir. Aslında her iki gurup sanki bir birine muhalif gibi dursa da söylemlerindeki benzerlik ve yaratıkları tahribat aynıdır. En azından her iki asimilasyoncu yaklaşımın hedefinde Alevilik bulunmakta onun içini boşatmak için çeşitli tezler ileri sürülmektedir. Her iki yaklaşımda Aleviliğin içerisini boşaltmak için elinden geleni yapmakta onu değersizleştirip onun hayata tutunmasını sağlayan organizasyonlarını tahrip etmeyi kendisi için başarı saymaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Aslına bakılırsa içerdeki asimilasyoncuların dışarıdan daha fazla tahribat yaratığı son zamanlardaki gelişmelerden anlaşılmaktadır.  <strong><em>Ne yazık ki tanrılardan ateş almak için gönderilenler onların safına geçmiş olduğu görülmektedir.</em></strong> Bu durumunun, Alevi çevrelerce çok farkına varıldığı ya da bilincinde olunduğu söylenemez. Bu çevreler kendileri için yeni olan bu fikirleri Alevi namı ile yürütmektedir. Ne yazık ki her toplumda olduğu gibi dışarıdan gelene savunma refleksler harekete geçtiği halde içerdekilere tam bir körlük hakimdir.  Bunun için toplumsal dizaynlarda dışarıdan çok içerden onların değişimi için insanların harekete geçirildiği bilinmektedir. Buradan buna alet olanların bu işi maddi nedenlerden çok inandırılmış olması oldukça önemlidir</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Günümüzde devletin asimilasyon çabalarında sadece Diyanet-İlahiyat kanalına dikkat çekilirken bir diğer önemli alan unutulmaktadır.  Oda Milli kültür boyalı yeni yönlendirme ve biçimlendirme çalışmasıdır. Bu yeni asimilasyonculuk milliyetçi dönemin üründür.  Günümüzde bu asimilasyon çalışmaları iki ayak üzerinden yürümektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">1)Direk kendi teorik üretimi yaptığı ilahiyat fakülteleri aracılığı ile Sünnileştirme faaliyeti.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">2)Devletin ulusal biçimlendirme için görevlendirdiği kurumlar aracılığı ile bozma ve bilgi kirliği yaratıp asıl guruba yönlendirme girişimi. Bu kurmaların başında Sosyal bilimler diye belirtilen Üniversitelerin Tarih ya da Edebiyat ağırlıklı çalışan eğitim kurumlarının ürettiği manipüle tezler.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Geleneksel refleksleri itibarı ile birinci başlıkta dile getirilen Sünnileştirme faaliyetinin etki alanı sınırlı olduğu görülmektedir. Fakat bütün Dünyada olduğu gibi Türkiye de en iyi sonuç aldığı ikinci olandır. Bu yazıda daha çok Alevi çevrelerdeki en etkili olan ikinci başlık tartışma konusu haline getirilecektir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Uzun bir tarihi mirası sahiplenen Sünni devletin asimilasyon çabaları bilinmektedir. Milliyetçi dönemde,  bununla yetinmeyen devlet yeni ideolojik söylem ve kurmaları asıl hedef için dizayn etmiştir. Burada en çok Milli kültür politikaları ve devletin herkesi eğittiği eğitim kurumlarının önemli bir yeri vardır. Herkesçe bilinen bir gerçeği tekrar edersek; ulus devletlerde eğitim ve kültür Politikaları’nın amacı yerel kültürleri yaşatmak değil, Onları manipüle ederek kafa karışıklığı yaratıp, onları baskın olan kültüre adapte etmektir.  Bu konuda devletin kültür üretmek ve yönlendirmek için kullandığı en etkin alan üniversitelerdir. Buralarda üretilen fikirlerle farklı inançlara sahip guruplar içerisinde kafa karışıklığı yaratarak kendi inançları konusunda geleneksel kurum ve fikirlere yönelik bozma girişimleridir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bu nedenle Üniversitelerde üretilen her bilginin tartışılmaz gerçek olduğu gibi bir yanılgıya düşülmemelidir.  Şu durum kesinlikle unutulmamalıdır ki bu kurumların asıl görevi ulus devletin kültür politikalarına malzeme üretmektir.  Bu nedenle, buraları masum kurumlar olarak görüp, Alevilik konusunda buralarda üretilen bütün fikirlerin nihai gerçeklermiş gibi muameleye tabi tutulması oldukça yanıltıcıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Toplulukları biçimlendirme ve yönlendirmede en etkili nokta onların yararına imiş gibi kimi fikirleri üretip sonra bu üretilmiş tezlere topluğun içinde inanan bir gurup oluşturmaktır. Burada temel amaç, topluğun kafasında kendi değerleri ile ilgili çeşitli soru işaretleri yaratıp inançları konusunda kuşkuya düşürmektir. Üretilen yeni tezlerle kendi kutsalları konusunda bilgi kirliği yaratıp onu muğlaklaştırıp değersizleştirir. Bu şekilde topluluğun inançları ile aralarında mesafeyi açmak için üretilmiş kimi manipülasyon fikirleri hayata geçirip yayar.  Bu şekilde kafaları karışan dağınık küçük grupları büyük topluluğa yönlendirilir.  Burada temel mesele hedeflenen kitlenin içinden insanların olması oldukça önemlidir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Topluğun kendi içinden insanları ürettikleri bu malzemeleri inandırıp yandaş bulmak ve bu tezleri işleyerek onları içerden topluğun değişim ve dönüşümü için kullanmak temel düsturdur. Hele o topluluk geleneksel değerleri ile bağları kopmuş ise bu etki katlanarak artmaktadır.  Ne yazık ki günümüzde Alevliler bu süreci yaşamaktadır.  Aleviliğe ilişkin beli dönemlerde üretilmiş kimi tezleri içerden yayıp ciddi bir bilgi kirlenmesi sağlamak topluğun çimentosunu bağlarını zayıflatıp büyük topluğa katılmasını hazır hale getirmeye çalışılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Modern dönem Alevi kökenli bazı aydınların fikir donanım ve konuyla ilgi kavramları derlediği yerler geleneksel Alevilik değil Sünniliktir. Mesellere bakış açıları ve kavramlar verilen anlamlar bu nedenle Sünni teolojinin argümanları olmaktadır. Kullandığınız Kavramlar ve argümanlar hangi dünyadan derlenmişse sizin görüşlerinizi de oralar yönlendirmektir. Tartışmamız için buranın özelikle akılda tutulması önemlidir. Aleviler içinden çıkmış bazı araştırmacılar sözde bilimsel olan bu tezler üzerinden Aleviliğe yönelik çeşitli önermeler ve eleştirileri sıralamaktadır. Bu kesimlerin kullandığı kavramlarla sözde muhalefet ettikleri kesimlerin kavramlara verdikleri anlamdaki benzerlik dikkat çeçidir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bu kesimlerin argümanların da ve kaynaklarında belirleyici olan gelenek değil, sözde bilimsel görüşler olarak lanse edilen manipüle tezlerdir. Bu görüşlere sözde bilimsel içerik ve alt yapı ise üniversitelerde üretilmektedir. Bu konuda Üniversitelerin Tarih bölümü ya da Halk kültürünü araştırma bölümleri kullanıldığı açıkça görülmektedir. Bununda bir diğeri kadar toplumsal biçimlendirmeye katkı sunmak amaçlı üretildiği ve masum olmadığı bilinmelidir. Günümüzde Alevilerin içinden çıkan kimi isimlerin Aleviliğe yönelik kimi fikirlerinde kendi geleneksel bilgi kaynakları yerine, dışında üretilmiş bu bilgi kaynaklarını esas almaları dikkat çekicidir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Özelikle 19 yy milliyetçi nedenle üretilen karşıt tezler bugün Alevi gerçeği olarak sunulmaktadır. Günümüzde etkili olmaya başlayan bir başka görüş ise Aleviliğin,  Anadolu da ki eski inanç ve uygarlıkların devamı olduğu yönündedir.  Aslında bu düşüncenin Kökleri 1924- 1925 arasındaki “Anadolu mecmuası”na dayansa da  bu düşüncenin asıl  icadı 1930 lu yılarda  Mustafa Kemalin batıyla siyasal mücadelesinde yan üretim olarak ortaya çıkan Anadoluculuk fikridir. Bu tez Batılıların, “Türkler Asyalı oraya geri dönmelidir” fikrine karşı siyasal nedenlerle Anadolu da ki eski uygarlıklarla Türkler’ in bağlantısın kurmak için ortaya atılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Aslında Tasavvuf üzerinden ilişki kurma girişimleri 1920 ye kadar dayanmaktadır. Yakup Kadri Nur Baba romanında eski yunan sofralarını Bektaşi sofrası diye anlatmıştır. Bu tezin Alevilikle ilgili ilk bağların kurulması Hilmi Ziya ülken aracılığı ile olmuştur.  Bunun dışında bir değer isim Sebahattin Eyüpoğlu olup, Yunus Emre üzerinden eski Anadolu kültür ile Aleviliğin ortaklığını kuran kişidir. Daha sonra çeşitli yazarlarca bu tez geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bunun için sözde Alevi tarihini aydınlatmak adına,  başka nedenler ve ihtiyaçlar için üretilmiş kimi tezler Alevi tarih gerçeği olarak sunulmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Günümüzde ise bu tez tam bir şovun bir parçası olarak ortada durmaktadır. Konuyla ilgili ciddiyetsizlik o kadar artmıştır ki, iş artık Atlantis’e kadar gitmiş,  yeni birisinin konuyu uzaydaki yeni bir medeniyetle ilişkilendirmesine ramak kalmıştır. Konuyla ilgili ciddi hiçbir veriye sahip olunmasa bile,  kim olduğu bilinmeyen bazı guruplar Protto Aleviler olarak önümüze sunulmaktadır.  Öne gelen her tarihi yapı kalıntısı dergah olarak kabul  edilip oralarda dervişler babalar hayal edilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bunun tarihsel gerçek olduğunu inan kimi şahsiyetler buralar üzerinden değme senaryolara taş çıkartacak metinleri yayınlamakta mahsur görmemektedir.  Aslında bu söylem ve kurgularla bir roman için anlamı olabilir. Fakat Yakup Kadiri gibi bir iftiracı bile buna cesaret edememişken, bizim arkadaşların bilimsel çalışma diye bu kurguları Alevilere yönelik pompalanması en hafif deyim ile bizlerin zekaları ile dalga geçmektir. Bu kadar yalanı bir kalemde söyleme becerisi ise oldukça taktir edilmeye değer bir durumdur. Fakat asıl kerametin bu arkadaşlardan çok onların söylediklerin doğru olarak kabul edip içselleştirenlerdedir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Tarihte yaşamış günümüzde fikirleri ve yaşam tarzları konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığımız kimi topluluklara bu günden rol verilmektedir.  Ne mentalite nede kapsam açısından yan yana getirilemeyecek gruplar Alevilik için arka bahçe haline getirilmek için montajlama yapılmaktadır. Tarihte yaşamış topluluklara bu günden başka roller vermek sadece Alevilere değil bu gün kendilerini savunacak durumda olmayan bu kesimlere de büyük haksızlıktır. O ünlü fıkrada olduğu gibi nasıl “fili döverek maymun olduğunu itiraf  ettirilmeye çalışılıyorsa” ; birleri de sürekli benzer yalanlarla Aleviliğe yüklenerek  Aleviliği zorla köklerinden kopartmaya çalışıyorlar. Arkadaşlar farkındamısınız? Montajlamaya çalıştığınız fikirlerle Alevilik arasında doku uyuşmazlığı var.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Kendi kök ve inançları ile bağları zayıf olan internet gençliği üzerinde bu görüşler ciddi tahribatlar yaratmaktadır Bu tartışmaların etkisiyle günümüzde Alevilerle Aleviliğin farklılaşması açık ve bariz olarak kendini göstermektedir. Bu fikirleri ileri sürenlerin asıl garipliği ise bütün bunları düşünmeden asıl inancın aktörlerine (Dedeler) yönelik hakaret eden söylemleridir. Geleneksel Aleviliği yaşayanların sayısı azaldıkça Alevi kökenliler ile Aleviliğin arasındaki açı her gün biraz daha açılıyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Hele bu konudaki yazan insanların fikri yapı ve gelişiminde gelenekler yerine sonradan ona rağmen üretilmiş tezlerle olunca onların anlatımlarda doğal olarak beslendikleri kaynakların fikirleri oluyor. Bunu da Alevilik adıyla içerden propagandası yapılarak ciddi bir asimilasyona hizmet ediyorlar. Ama bu kişilere bakarsanız tam tersine Aleviliği yeniden tarihi ile buluşturma, üretme ve olgunlaştırmasına hizmet ettiklerini dile getiriyorlar. Yani Aleviliğe yeni bir içerik kazandırma operasyonu Turuva atı zihniyeti ile faaliyet yürütmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Aslında dönem, dönem bazı dar çevrelerde Alevi ad ve kalıbının içini yeniden doldurmak olarak dilendiriliyor. Yani bir dönem yeni Sosyalizm tartışmalarında benzer yöntem kova (isim) kalsın doğru bulduğumuz fikirleri içine atıp ve bunun adına Alevilik diyelim.  Haklı olarak Ünsal Öztürk’ün buna itirazı var ve ona göre “Aleviliğin içeriğini yeniden doldurana kadar kendiniz yeni bir din üretin daha hayırlı olur.”</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Buradan baktığımızda var olan bu uğraşın art niyet beslemediği, beli bir hedef gütmediği hatta kimi bilimsel verilerde söylemlerin inandırıcılığı artırılmaya çalışılırken, teorik derinlik kazandırıldığı bile iddia edilmektedir.  Ama ortaya çıkan sonuçlarına baktığımızda ise asıl acı tablo o zaman kendini göstermektedir. Ne yazık ki ateşi halka getirmesi için tanrıların yanına gönderilenlerden bazıları tanrıların safına geçtiği anlaşılmaktadır. Devlet bir memuruna konuyla ilgili bir görevlendirme yapsa böyle bir sonuç çıkartması oldukça zordur. Amaçlanan topluğun dağılması ve asimilasyonu ise daha iyisini yapamazsınız. Bunun içinde yapılması gereken, Aleviliğin üzerine inşa edildiği kimi kişi ve kuruları sözde bilimsel fikirlerle eleştirmeye değersizleştirme ve gözden düşürme operasyonunu hayata geçirmektir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Onun bir sonraki adım ise Alevilik içerisinden bunların kovulmasına çaba gösterip topluğun bağları ve çimentosunu bozmak. Şu acı sonucu artik görmek gerekiyor “budanan Aleviliğin kolları değil; ayaklarıdır. Bir inanca ancak bu kadar kendi içerisinden çıkanlarca zulüm edilir.  Burada haklı olarak şu soruyu sormak gerekiyor. Herkes durduğu noktadan bir baksın “amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi.  Bu tahrifatlar ve kafa karışıklığı sonucunda Aleviliği ilişkilendirmediğiniz hiçbir topluluk kalmadı.  Hatta işi Atlantis’e Mu ya kadar götürülmesi pek yeterli gelememişe benziyor. Her gördüğümüz sakallıyı dede diyenler gibi dünyada Aleviliğe arka plan ilan etmediğimiz kaç kültür kaldı acaba? Bir inancı bu kadar komik duruma düşürmeye kimin hakkı var. Konuyla ilgi tartışmalarda hiçbir ciddiyetin kalmadığı kendi dışımızdaki kimi çevrelerin kıs, kıs güldüğünü ne zaman göreceğiz?</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Hiç bir toplulukta kendi değerlerine bu denli yabancılaşan onları aşağılayan örneklere rastlamak mümkün değildir.  Kendi değerlerini bu denli hoyratça tüketme hakkına sahip olduğunu düşünenler, bu inancın oluşturup ayakta kalmasını sağlayan herkese haksızlık etiğini görmek zorundadır.  Artık son zamanlarda dikkat çekmek için ne kadar uçuk şeyler söylersek o kadar kale alınırız algısı artık terk edilmelidir.  Meseleye böyle bakınca ağza ne gelirse dökülüyor.  Sözde bilimsel eleştiri ve içerik oluşturma operasyonu sarsılmaz bir asimilasyon için uygun araçlar haline geliyor. Bu çevrelere kendilerine yönelik bütün eleştiriler rağmen “Durmak yok yola devam” diyor. Bu söylemleri dile getirenlerin kendi bilgi kaynaklarına bakmak akılarına gelmiyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Birileri bu inancın oluşumunu ve bu güne kadar taşınmasını sağlayanları aşağılamaktaki özgüveni nereden alıyor acaba?  Hz Aliye “bizim Ali değil Arap Ali” diyebilmek hangi mantıkla açıklanabilinir. Kerbella olayını eski Hititlere götürmek. Daha yetmeyip Muharrem matemine yeni ad bulmak. Hz Alinin Alevilikle ilişkisi olmadığını söylemek. Ya arkadaşlar bu ne cüret!!!!!!!</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Birilerin asıl görevi Aleviliği bitirmek mi acaba? Devlet de Aleviliğin İslam ile dinle ilişkisi olmadığını söylüyor. Sizlerde aynı ifadeleri tekrarlıyorsunuz. Devlet Aleviliğin içeriğinin boşaltılması noktasında gayret sarf ediyor, sizde. Sizin devlete nereniz muhalif anlamadık? Sorulsa Solcuyuz dersiniz ama milliyetçilerin ürettikleri tezleri el üstünde tutuyorsunuz.   Şu gerçeği artık söylersek, aranızda organik bağ olmasa da mentaliteniz ve hedefiniz aynı.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Arkadaşlar bu fikirleri siz ilk defa söylüyorsunuz ama biz bu söylemleri 1000 senedir biliyoruz. Bu söylemleri, sizden önce bizler çok duyduk. Ama kendine Aleviyim diyenden ilk defa duyuyoruz. Aleviliğe düşman adamaların söylemlerine alıştık da sizlerinki garibimize gidiyor. Böyle iddialar hep Sünni-Şia medrese çevrelerinden gelmiştir. Cüveyni, İmam Gazali, İbn-i Tevmiye, Ebu Suud, İbn-i Kemal, Halet efendi, Şemsettin Günaltay, ve en son Süleyman Ateş dile getirdi.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><strong><em>Fikirlerinizin büyük kısmı İmam Gazalinin söylediklerinin aynısı. Onun talebeliğine soyunmak size mi kaldı? Kimlerin fikri mirasına sahip çıktığınızın farkındamısınız?  </em></strong>Onlar bu değerlendirmeleri Alevi büyüklerini aşağılamak için söylerdi. Sizler Alevi büyüklerinin fikirleri yerine Gazalinin fikri mirasına sahip çıkıyorsunuz. Asıl ilginç olan Alevi eren yada evliyaların ve uluların fikirleri yerine onlara düşman olanların fikirlerini birde Alevi adıyla sürdürmeniz. <strong><em>Alevilik değerlendirmelerine ve kavramlara verdiğiniz anlamalar Sünni literatürden kopya. Eğer meseleye böyle bakıyorsanız sizin zihniyetinizi belirleyen zaten Sünnilik.  </em></strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Adları günümüze kadar yaşayan hiçbir Alevi Bektaşi ulusunun söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri söyleme cesaretini nerden buluyorsunuz. Akla mantığa gelmeyecek söylemlere insanların zihinlerine tecavüz ediyorsunuz.   Arkadaşlar Alevilikte imamlar kutsal kişiliklerdir; anlaşılan onların manevi iktidarına göz koydunuz.  Yada bu zaman kadar hiçbir Alevi ulusunun aklına gelmeyen Aleviliğin İslam dışında olduğunu söylemek inancın içindeki bunca ritüele ve söylemlere rağmen nasıl açıklanabilinir.  Ağzınızla kulağınız arasındaki mesafe çok mu uzak.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Demek ki bu yanlışları  sizden önceki 800 senedir bir insan oğlu görmemiş bizim yeni nesille nasıp olmuş. Asıl Keramet Ehl-i eskiler değil, bu gün bu fikirleri bu topluğun içinde savunma ve tepki almama becerisini gösterenlerdir. Alevilik sadece yaşayan değil, ölmüş olan ve gelecekte yaşayacak olan bir topluğun ortak inancı. Bunu kendi mülkünmüş gibi bozma hakkını nereden alıyorsunuz?</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Hele kişisel bu tür tartışmalar ölçülü olunca anlamak mümkündür. Ya kurumlar adına açıklamalara ne demeli.  Özelikle A.A.B.F den gelen açıklama ilginç.   Bu zaman kadar hiçbir kurumun söyleminde yer almayan Aleviliğin “ayrı bir din olduğunu” hiç tereddütsüz söylemek acaba hangi akılla açıklana bilinir.  Merak ediyorum, 23 senelik köklü bir kurum böyle bir söylemi ya önemli bir alan araştırma sonucu üzerinden açıklar yada uzun senelerdir araştırma yapan bilimsel bir projenin sonuçlarını kaynak gösterir. Var mı böyle bir şey ? Arkadaşların üç kuruşluk projelerin hatırına Aleviliği katlettiklerinin farkın ne zaman varacaklar.  Ya bu söylemleriniz size bağlı olan derneklerde ne kadar paylaşılıyor. Yada sizler kendi fikirlerinizi bütün toplumun fikri gibi neden sunuyorsunuz.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">25 senedir konu üzerine yaptığım çalışmalardan çıkardığım sonuç şudur.  Ortada yazım sahasında oluşmuş literatürün Alevi inancıyla bire, bir ilgisi tartışma konusudur. Bu literatürün kökeni de 19 yy sonrasındaki milliyetçi çatışma döneminde üretilmiş fikirlerdir. Bunlar geleneksel Aleviliğin tezleri değil, ona rağmen üretilmiş olanlardır. Şu gerçeğin altını özelikle çizmek istiyorum. Geleneksel Aleviliği anlama anlamıyla tarafsız bir çalışıma (Bende dahil) daha Alevi çevrelerce yapılmamıştır.  Aleviliğe ilişkin gerçek bilimsel çalışmalar daha başlamamıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bu nedenle bazı arkadaşların bilgi kaynaklarını üretenlere hizmet ettiğini hatırlatmak isterim. Bu bilgileri üretenlerin Aleviliğin nasıl yaşaması konusunda bir dertleri yoktur. Onları için en uygun şey Aleviliğin içeriğinin boşalması ve tesviyesidir. Sizler yıkmaya çalıştığınız duvara bir tuğla olduğunuzun farkına ne zaman varacaksınız. Sizlerin art niyetli bir amaç taşımadığını biliyoruz, ama yaptığınız iş çok eleştirdiğiniz devletin amacına hizmet ediyor.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Sizler daha önce ulamaca bin yıldır dile getirilen iddiaları, yeni söylemenin verdiği heyecanla verdiğiniz zararın farkında değilsiniz. Bir düşünün sizin söylemlerinizi Alevi çevrelerde 1000 senelik tarihte dile getirecek bir akılı yok muydu acaba? Sizler Aleviliğin içini boşaltıp inanları arasında kafa karışıklığı yaratıp onun tasfiye edilmesinde ne çıkarınız var. Bu halk bu zaman kadar çok acı çekti. Bu insanlara kendi dostunun hançeriyle ölme acısını yaşatmayın. Daha da önemlisi Alevilik bitince onun yerine ne koyacaksınız?</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bizler asıl bilgi kaynaklarımızı ihmal ediyoruz. Eğer Alevilik ayağa kalkacaksa ancak kökleri ile buluşarak mümkün olur. Yoksa sizin yürüttüğünüz tartışmalar kendi tabanınızı devlete teslim etmekten başka bir işe yaramaz. İşlevsizleşen kurumlar varsa cin fikirlerle bulduğumuz çözümler yerine, daha dikkatli olumlu yada olumsuz noktaları ortaya koyan fikirler üretmeliyiz.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bunun içindir ki biz Aleviliğin bu gün anlamasız gibi gelen kimi kurum ve söylemlerinin anlamını anlamıyoruz.  Anlamayınca da yetiştiğiniz bilgi kaynaklarınızın yönlendirmesi ile sözde eleştiri ve yeni bir içerik oluşturma harekâtı Aleviliğin asimilasyona hizmet ediyor. Kimileride buna yeni anlamalar yükleyerek istediği gibi bozma hakkını kendinde görebilir</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Onun içindir ki kimi kavramları anlamakta ve kimi kurumların ne anlama geldiği noktasında bu gün Nazizim ile eşleştirecek kadar akıl ve mantık hatası yapılmaktadır.  Dedelerin soyları ile ilgili tartışma yapanların söylemleri ile Şeriatçı çevrelerin tanrıya şirk koşma söylemelerindeki benzerlikten ne anlayacağız? Dedelerin kutsiyeti kan bağı tartışması bu kadar neden önemsenir anlamak zor. Her toplulukta tarih boyunca aynı çevrelerin farklı kimliklerle tanımlandığı bilinmektedir. Bir dönem bir etnik gurubun üyesi diye tanıtılanların bir dönem sonra başka ismi aldıkları bilinen bir gerçektir. Anadolu en iyi örneklerden birisidir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Almanya da 60 sene önceki Polonyalılar bu gün en has Almanlar olarak kendini tanıtırlar.  Dahası dedelerin soyunun Hz Muhammet ve Hz Ali ile ilişkilendirilmesi bu kadar neden acayip karşılanır. Hz Hüseyin’in ölümün ardından imamların saklanmak için Horasan bölgesine kalmaları İmam Rıza örneği ile bilinen bir durumdur.  Birde eskilerin tabiri ile don değiştirmek terimi vücuttan gelmek anlamına gelmeyip,  bir fikir devamlığına işaret eder.  Ünlü “Aynayı tutum yüzüme Ali göründü gözüme” sözündeki gibi anlaşılan Hz alinin fikirleridir..  Aslında benzer bir durum Avrupalıların Helen uygarlığı ile kurduğu fikri bağ gibi anlaşılır. Daha da önemlisi bu kesimlerin soyu ne olursa olsun inançta sembolik önemli bir yeri var. Onları tartışma konusu haline getirip değersizleştirerek ritüelleri kimlerle yürüteceksiniz. Hocanız iyi akıl vermiş vuracak yeri biliyorsunuz.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Sonuç olarak söylenmesi gereken şu ki bir topluğun ortak mirası olan bir inanca yönelik söylemelerde her aklımıza geleni söylemek bu kadar kolay olmamalıdır.  Hele o inancın temel direkleri ve çimentosunu tartışma konusu haline getirip, değersizleştirme harekatı son tahlilde ona hizmet değil, onun asimilasyonuna hizmet etmektedir. Şunu iyi düşünmeliyiz Devlet Aleviliği Sünnileştirmeye çalışıyor ve asimile ediyor diye kızarken, acaba sizlerin yaptığının ondan ne farkı var. Hatta hakkınızı yememek lazım sizler devletten daha başarılısınız. Şunu bilin ki gençler arasındaki bu işin yaygınlaşması fikirlerinizin yetkinliğinden yada tutarlılığından değil, çocukların Alevilikle ilgili donanımsızlığından ileri gelmektedir.  Aleviliğe, devlet dışarıdan siz içerden vurun, bitirmeye az kaldı. Benim merakım bu gayretin ödülü ne? Eskilerin deyimi ile “Edep ya hu”</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><strong>URL</strong>: http://kirmizihaber.com/?p=9751</span></p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/aleviligin-iceriden-asimilasyonu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli*</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/makalat-i-haci-bektas-veli/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/makalat-i-haci-bektas-veli/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 22 Nov 2011 20:14:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/makalat-y-hacy-bektath-veli-2/</guid>
				<description><![CDATA[Kaygusuz&#8217;un TÜYAP&#8217;ta yaptığı yeni kitabını tanıtım konuşması: MAKÂLÂT-I HACI BEKTAŞ VELİ* İsmail Kaygusuz 1) Makâlât&#8217;ın Yazılış Üzerine &#160; Makâlât&#8217;ı, Hacı Bektaş&#8217;ın bizzat kendisi mi Arapça yazmıştır, yoksa kendisinden edinilen ve öğrenilen bilgiler, biri tarafından mı Arapça kitap haline sokulmuştur? Kesin bilinmemektedir. Zamanın İmamının ve büyük inanç önderlerinin sözlerini, konuşmalarını yaşarken veya ölümünden sonra müritleri-öğrencileri tarafından ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaygusuz&#8217;un TÜYAP&#8217;ta yaptığı yeni kitabını tanıtım konuşması:</strong> </p>
<p style="text-align: center"> <strong>MAKÂLÂT-I HACI BEKTAŞ VELİ*</strong> </p>
<p> <strong>İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> <strong>1) Makâlât&#8217;ın Yazılış Üzerine</strong> </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> <img class=" alignleft size-full wp-image-1226" style="float: left" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2011/11/makaleresimleri_H.B.V.Makalat.jpg" alt="H.B.V.Makalat" width="270" height="420" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2011/11/makaleresimleri_H.B.V.Makalat.jpg 270w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2011/11/makaleresimleri_H.B.V.Makalat-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" />Makâlât&#8217;ı, Hacı Bektaş&#8217;ın bizzat kendisi mi Arapça yazmıştır, yoksa kendisinden  edinilen ve öğrenilen bilgiler, biri tarafından mı Arapça kitap haline  sokulmuştur? Kesin bilinmemektedir. Zamanın İmamının ve büyük inanç  önderlerinin sözlerini, konuşmalarını yaşarken veya ölümünden sonra  müritleri-öğrencileri tarafından toplayıp kitaplaştırma geleneği 5.İmam  Muhammed Bakır (ö.733-4) dönemine kadar inmektedir. Onun, tarafımızdan  hazırlanıp Türkçe&#8217;de yayınlanan Ummü&#8217;l Kitab adlı yapıtı ilk örneklerden biridir. Ayrıca Hacı Bektaş&#8217;ın dervişleriyle konuşmalarını, bazı  öğütleri ölümünden sonra toplanıp yazıldığı ve bunun Farsça&#8217;ya  çevrilerek, bir müstensihin farklı konuları ve değişik yazarların  risalelerini topladığı elyazması Mecmua&#8217;nın içinde Fevaid (Öğütler)  adıyla yayınladığı bilinmektedir. </p>
<p> Makâlât da tıpkı Şeyh Bedreddin&#8217;in (1357/8-1420/1) &quot;Varidat&quot;ıyla aynı sorunsallığı taşımaktadır; ikisinin de büyük olasılıkla Arapça bilen  Sünni din bilginleri ve Medrese mollaları arasında okunması ve batıni  inanç ve düşüncelerin tanıtılması, propagandası için hazırlanmış olması  ortak özelliktir. </p>
<p> Hacı Bektaş&#8217;ın kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan,  bazıları kuşkulu Şatiyye&#8217;leri ve Fevaid (Yararlı sözler) dışında sadece  tam olarak Sadeddin Molla&#8217;nın türkçeleştirdiği Makâlât (Sözler) elimizde bulunmaktadır. İçerikleri Şeriat ögeleriyle donatılmış ve hiçbir  biçimde ilişkisi olmadığı kişilerin adları bulunan &quot;Besmele&#8217;nin Şerhi ve Makâlât&#8217;ı Gaybiyye Kelimat-ı Ayniyye&quot;(Gizli sözler, açık sözcükler)  isimli kitaplar bütünüyle Hacı Bektaş Veli&#8217;ye ait olması olasılık  dışıdır; yazıcı-müstensih tarafından Makâlât tahrif edilmiştir. </p>
<p> Bu arada Makâlât&#8217;ın Hacı Bektaş Veli&#8217;ye ait olmadığını ileri  sürenlerin kuşkularını ortadan kaldıracak, çok yeni ve doğrulayıcı  kanıtları da burada vermek istiyoruz. 14.yüzyılın sonunda yazılmış Sâdık Abdâl Divânı&#8217;nın günümüze ulaşmış nüshasında Makâlât&#8217;ın tanım ve  içeriğine ilişkin beyitlerde şunları okuyoruz: </p>
<p> Onun(Hacı Bektaş&#8217;ın) ayin ve erkânı benzersiz nurdan delildir.  Tanrıya kavuşmanın rehberi onun işareti olan Makâlât&#8217;tır. Ve ondaki nur  açıkça cümleye yolgöstericidir. Makâlât&#8217;ta Tanrının varlıklarla bir  olduğu (ilâh-ı vâhid-i mevcud) dolaylı olarak anlatılmıştır. Onu okuyan  olgunlaşır, kemal ehli olur ve kendilerine yardım ulaşır. Hacı Bektaş&#8217;ın en kutsal sözleri Makâlât-ı Şerif&#8217;tedir. Kelimeleri öyle güçlüdür ki,  her birinde bin hikmet (bilgelik) vardır. Onun erkân olarak buyurduğu  ilkeler aynısıyla Hakk&#8217;ın sözleridir. O erkânı yürütmede ehil olanlar  bilsin ki, şerefli ve yücedir. Bize Pir&#8217;imizin o Makâlât&#8217;ı yeter! </p>
<p> On altıncı yüzyılda yaşamış olan büyük Alevi-Bektaşi ozanı Virânî  Baba&#8217;nın İlm-i Cavidan adlı eserinde şu alıntıya rastlıyoruz: &quot;Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli&#8217;de buyurulur: &#8216;Yel esmese dâneler samandan ayrılmaz&quot; </p>
<p> 2)Makâlât bir şeriat kitabı olabilir mi? Ve Arapça ve Türkçe nüshalarında yapılan tahrifatlar sorunu </p>
<p> a-Şeriat kapısının on makamının açıklanması abidler ve zahitlere  (şeriatçılara) bir çeşit uyarı ve Tanrıya karşı görevlerini  anımsatmadır. </p>
<p> b-Bir Bâtıni dai&#8217;si olan Hacı Bektaş&#8217;ın Makâlât&#8217;ı bâtıni Aleviliğin  propaganda kitabıdır. Tanrıya ulaşmanın, yani insan-ı kâmil olabilmenin  yol ve yöntemlerini öğretir. Alevi-bektaşi inancının temel ilkelerini  gösterir. </p>
<p> Makâlât&#8217;taki &quot;Şeriat Kapısı ve On Makamı&quot;na dayanarak, onu bir şeriat kitabı gibi değerlendirenler; &#8216;abidler&#8217;i, yani Şeriat ehlini anlatan  kısmın sonunda &quot; (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık)  ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak  bunlardadır)&quot; diye yazılı olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa  insanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi  olan abidler&#8217;in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam  öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla  ilişkilidir. Onları adam edecek dindar yapacak olan madde madde sunduğu  diğer dokuz makamı uygulamaları gerektiğini vurguluyor. Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Yine  şeriat ehlinin ulaşacağı son kapı olan Tarikat&#8217;ın zahidleri için de  benzer sözler ediyor. </p>
<p> Makâlât&#8217;ta, esas olarak şeriat, tarikat, marifet ve hakikat adlarıyla dört kapı ve onardan kırk makamının açıklanması; Alevi-Bektaşi  inancının felsefesi ve yol ilkeleri yer almakla birlikte, mantık ve  maddi dünyaya dönük yaşam felsefesiyle birlikte, yazıldığı çağın bilim  anlayışı üzerinde bilgiler de bulunmaktadır. </p>
<p> Hacı Bektaş Veli Makalat&#8217;ında, insan olmak, kendini tanımak için  sadece şeriatın yetmediğini, inancı tamamlamak ve &quot;Hak ile hak olmak,  onunla birleşmek için&quot; tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek  gerektiğini anlatmıştır: &quot;İnsandan ulusu yoktur&#8230; Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. Ali&#8217;ye sordular,  &#8216;Tanrı&#8217;ya, görürmüsün ki taparsın?&#8217; Ali eder: &#8216;Görmesem tapmaz idim&quot;  diyor. Bu anlayış Sünniliğe sığarmı ki, Makâlât&#8217;ı şeriat kitabı olarak  görebiliyorlar? </p>
<p> &quot;&#8230;Akıldan yararlanmasını bilen için gizli birşey yoktur. Bilim  evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu  karanlıktır..&quot; </p>
<p> Akıl ve bilim hakkında söylediği bu türden sözlerin şeriat  dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur ? Ayrıca &quot;Makalat&quot;ta Hacı Bektaş  kendisine bağlı olanların ibadetlerini de gösteriyor, sonunu da &quot;&#8230;Ve  insanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir.&quot; diye  bağlıyor. </p>
<p> Gönlü Kabe&#8217;ye benzeten Hacı Bektaş Veli, &quot;Kabe&#8217;de ihram giymek demek, hakkı batıldan seçmektir. Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe&#8217;de Arafatta  taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe&#8217;de  kurban kesmeğe benzer&quot;diyor. Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartını  yoksaymaktır, reddidir. Arafatta şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları  temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz., anlamına gelir. Hacı  Bektaş&#8217;ın önderliğini yaptığı, kendi fadesiyle &quot;Marifet ve Hakikat  makamlarının&quot; ehli olan &quot;arifler ve muhibler zümresidir&quot;, yani batıni  Alevi inançlılardır. Onlar için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut&#8217;ta ilan  edilen &quot;Büyük Kıyamet Çağrısı&quot; ilkeleriyle &quot;tatil-i Şeriat&quot; dönemi  başlamıştır; Şeriat tam 847 yıldır tatilden dönemedi. </p>
<p> Tahrifatlardan üç örnek: </p>
<p> 1-1314 tarihli Arapça nüshada &quot;Hakikat&#8217;in beşinci makamı, konuğa  ikramda bulunmaktır&quot;diye yazmış müstensih Fakih b. Hasan. Bu kişi,  Hakikat Kapısı&#8217;nın beşinci makamını, eğitimini aldığı ve bağlı bulunduğu Şeriat&#8217;a, zahiri İslami ilimlere tamamyla aykırı bulduğundan, böylesine anlamsız bir biçimde ve sorumsuzca değiştirmiştir. Saa&#8217;deddin  çevirilerinde Hakikat&#8217;ın &quot;beşinci makâmı mülk ıssına yüz sürüb yüzsuyun  hâsıl kılmakdur. Zirâ kim vahdet dahi andadur, vahdet evindedir./21b/&quot;  biçiminde verilir. Bu cümlenin bâtıni tasavvufta anlamı derindir:  Evrenin sahibine, yani Tanrı&#8217;nın huzuruna varıp, Kaygusuz Abdal&#8217;ın  &#8216;Veliler, araya Cebrail&#8217;i koymadan Tanrı ile yüzyüze sohbet  ederler&#8217;dediği gibi, O&#8217;na yüzünü sürmek, sohbete oturmaktır . Bu makamda muhib, birlik (vahdet) evindedir; Tanrısal birliği yaşamaya başlar,  O&#8217;nda yokolup tanrıyla bütünleşmiştir artık. </p>
<p> 2-Şeriat kapısının on makamını sıralarken, Sünni İslamın beş şartını  birer makam olarak değiştirip onbeşe çıkarmış Fakih bin Hasan. Oysa  Sa&#8217;adeddin çevirisinde bunlar sadece bir makam olarak gösterilmiştir.  Ayrıca yukarıda verdiğimiz Hacı Bektaş&#8217;ın Şeriat ehli için söylemiş  olduğu sözler atılmıştır. </p>
<p> 3-&quot;Soru: Sevenler (muhipler), Yüce Tanrı&#8217;yı nasıl tanıdı? Cevap:  Bazılarına göre, [108b]O&#8217;nun özellikleri ve nitelikleri yoktur. O&#8217;nun  anlatımıyla O&#8217;nu tanıdılar.&quot; Bu, şeriat ehli Uzun Fakih&#8217;in kendi yanıtı. Saa&#8217;deddin çevirisindeki bâtıni yanıt şöyledir: &quot;/9a/eger muhibbe  sorurlarsa kim Tengri nite (nice, nasıl) bildün? dirlerse pes muhibler  cevab virürler kim Tengri&#8217;yi kendümüzden bildük ve hem kendümüzü Çalap  Teâlâ ile bildük dirler.&quot; </p>
<p> 2)Makâlât&#8217;ın içeriğinden bir örnek: İslâm toplumunun  sınıflandırılması (Abidler, zahidler, arifler ve muhibler) ve bu  düşüncenin kaynağı </p>
<p> a-Makâlât&#8217;ın dayandığı yazılı kaynaklar ve bazı alıntılar </p>
<p> b-Hünkâr&#8217;ın sağlığında Makâlât&#8217;ı Türkçeye çeviren Molla Sa&#8217;adeddin,  diğer adıyla Said Emre&#8217;dir. Günümüze kalan nesir/düzyazı nüshalar onun  kopyalarıdır. </p>
<p> Makâlât&#8217;ın giriş bölümünde &quot;Ol din çerağı ve erenlerin durağı (Hacı  Bektaş) şöyle beyan kılurkim, &#8216;Hak Sübhanallahu Teâla Âdem&#8217;i dürlü  nesneden yarattı, hem dört bölük kıldu: Abidler (ibadet edenler) şeriat  topluluğu, aslı yeldir. Zahidler, tarikat topluluğu ve aslı ateştir.  Arifler, marifet kavmi ve aslı sudur. Muhipler (sevenler), hakikat  topluluğudur ve asılları topraktır ve toprak teslim-i rıza olmaktır&quot;  biçiminde insan toplulukları dört bölükte açıklanıyor. </p>
<p> 1200 tarihinde bir İsmaili baş dai&#8217;si tarafından yazılmış Haft-ı Babı Baba Seyyidna risalesinde taddad (muhalif halk), tarattüb (sıradan  halk) ve vahdad ehli (Birliğe, Tanrı-insan birliğine, yani Tanrının  insanda tecellisine inanan halk/batıni topluluklar) diye insanları üç  bölüğe ayrıldığını görüyoruz. Bir batıni dai&#8217;si olan Hacı Bektaş, bu  ayrıştırmayı zamanının koşullarında özelleştirerek İslami toplulukları  idealize edip dört bölükte açıklamayı yeğlemiştir. </p>
<p> İçinde adı geçen ve alıntı yapılan kişiler ve onların yapıtları  Makâlât&#8217;ın kaynaklarından bazılarını oluşturmaktadır. Kur&#8217;an ayetleri ve Muhammed&#8217;in hadisleri dışında İmamAli (ö.661), İmam Cafer Sadık  (ö.765), Saad bin Abdullah (ö.656), Yahya bin Maaz&#8217; (ö.872-5) dan  alıntılar bulunmaktadır. Örneğin 9.yüzyılda Rey ve Nişabur kentlerinde  yaşamış Yahya bin Maaz (bin Cafer Razi)&#8217;ın eserlerini incelemiş; gönülü  tanımlarken ve marifet düşüncelerini destekleyen şu sözlerini alıyor: </p>
<p> &quot;/32a/ &#8230;Benim gönlüm dünyadan ve ahretten yegdür. Zirâ kim dünya  mihnet evidür. Ve ahret nimet evidür. Benüm gönlüm mârifet evidür. Pes  mârifet dünyadan ve ahretten yegdür.&quot; Olasıdır ki İbn Maaz bu sözleri,  &quot;dünya sevgisini terketmek gayet zordur, ama cennete kavuşmak için  dünyayı terketmek gerektir&quot; demesinden sonra söylemiştir. </p>
<p> Ayrıca Hacı Bektaş&#8217;ın Fevaid&#8217;de, Ahmet Yesevi&#8217;nin (ö.1066-7) çağdaşı  Heratlı Hace Abdullah el Ensari&#8217;den (ö.1089) de bir alıntısı vardır.  Şeyh Ebu&#8217;l Hasan el Harakani&#8217;nin müridi bu coşkulu sûfi şair ve bilgin  Hace Abdullah&#8217;ın dünya hakkındaki görüşüne yer veriyor: </p>
<p> &quot;El Ensari&#8217;ye Dünya hakkındaki görüşünü sordular; &#8216;ne diyeyim ki, o  şeyin içerdiklerini insanlar zorlukla elde eder, cimrilikle korur ve  hasretle bırakırlar&#8217;dedi.&quot; </p>
<p> Şimdi sormak gerekiyor: Makalat&#8217;taki dört kapı ve kırk makamının  Ahmet Yesevi&#8217;nin Hikmetler&#8217;inden alındığını(!) ve Hacı Bektaş&#8217;ın Piri  olduğunu ileri sürenler, neden Makâlât&#8217;ta Ahmet Yesevi adını  göremediklerini merak etmiyorlar? Öyle olsaydı; bir tek cümlesini  alıntıladığı sûfi bilginlerin bile adını anan Hacı Bektaş, Ahmet  Yesevi&#8217;den sözetmez miydi? </p>
<p> Makâlât&#8217;ı Türkçe&#8217;ye çeviren Said Emre&#8217;ye gelince; Hacı Bektaş ve onun düşüncelerinden fışkıran sevgiye tutsaktır o. Bu aşk ile namazı, orucu  ve hatta kendi varlığını koyup gitmiş ve onun didarı uğruna yokluğu  kabul kılmıştır. Hünkâr&#8217;ın sevgisini övmezse Said, kendini işe yaramaz  kabul etmektedir: </p>
<p> &#8230;&#8230; </p>
<p> Işk da&#8217;visi uludur ışk hısımı bellüdür </p>
<p> İki cihan ilmini ışk bir adımda direr </p>
<p> Işk yokluk kabul ider varluğın koyup gider </p>
<p> Varluk mülkinden sonra ışk ebed ömür sürer </p>
<p> Dirliğin ışka virüb kendü ışka kul olup </p>
<p> Hünkâr ışkın öğmedin bu Said neye yarar </p>
<p> *** </p>
<p> Salâ geldi müezzin geldi kaamet eyledi </p>
<p> Kıbleye karşı yüzin tutdı niyyet eyledi </p>
<p> Secdeye indi yüzüm didar gördi bu gözüm </p>
<p> Dağıldı aklum sözüm zihnümi mat eyledi </p>
<p> Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü </p>
<p> Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi </p>
<p> Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih </p>
<p> Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi </p>
<p> (&#8230;) </p>
<p> Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli </p>
<p> Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi </p>
<p> *İ. Kaygusuz&#8217;un, 16 Kasım 2011 tarihinde 30.Kitap Fuarı&#8217;ında (TÜYAP)  yeni çıkan &quot;Hacı Bektaş Veli, MAKÂLÂT (Her lâfzında var bin hikmet)&quot;  kitabı üzerinde yaptığı tanıtım söyleşisi metni. </p>
<p> [1] Bu büyük gün için bkz. İsmail Kaygusuz, Nizari İsmaili Devletini  Kurucusu Hasan Sabbah ve Alamut (Öğretisi, Tarihi, Felsefesi), Su  Yayınları, İstanbul, 2004, s.85-89. </p>
<p> [2] Bkz. İsmail Kaygusuz, Hasan Sabbah ve Alamut (öğretisi, tarihi, felsefesi), Su Yayınları, İstanbul-2004, s. 294-343 </p>
<p> [3] Hacı Bektaş Veli, Fevaid (Yararlı Öğütler), s.46 </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/makalat-i-haci-bektas-veli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>DİYANET ALEVİLERE HANGİ KOŞULLARDA KUCAK (ŞUBE)  AÇIYOR?</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/diyanet-alevilere-hangi-kosullarda-kucak-sube-aciyor/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/diyanet-alevilere-hangi-kosullarda-kucak-sube-aciyor/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 08 Mar 2011 19:31:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/dyyanet-alevylere-hangy-kothullarda-kucak-thube-aciyor/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz Diyanet İşleri Başkanlığı  Cumhuriyet’in Hanefi Şeriatı Kurumudur Kuruluşunun ikinci yılında bir Anayasa (Kanun-i Esasi) ile resmileşen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fazla zaman geçirmeden, Osmanlı Şeyhü’l İslamlığının yerini alacak olan Diyanet İşleri Reisliği’ni kurdu. Dinsel dogmalarla İmparatorluk halklarının yaşam biçimini belirleyen, fetvalarıyla devlet yönetiminde sınırsız yetkili, padişahları da yönlendirmiş Şeyhü’l İslamlığın sınırlandırılmış bir dinsel otorite ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İsmail Kaygusuz</strong></p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı  Cumhuriyet’in Hanefi Şeriatı Kurumudur</p>
<p>Kuruluşunun ikinci yılında bir Anayasa (Kanun-i Esasi) ile resmileşen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fazla zaman geçirmeden, Osmanlı Şeyhü’l İslamlığının yerini alacak olan Diyanet İşleri Reisliği’ni kurdu. Dinsel dogmalarla İmparatorluk halklarının yaşam biçimini belirleyen, fetvalarıyla devlet yönetiminde sınırsız yetkili, padişahları da yönlendirmiş Şeyhü’l İslamlığın sınırlandırılmış bir dinsel otorite olarak kalmasında yarar görülmüş. Şeriat kurallarının yaşamlarına yön ve biçim verdiği toplumda, din ortadan kaldırılıyor izlenimi uyandırmamak; karşı(devrim) hareketlere engel olmak isteniyordu. Öbür yandan, İslam dininin içine girmiş akıl dışı batıl inançlara, dinsel bağnazlıklar ve aymazlıklara; karacahil din adamlarının yanlış ve keyfi uygulamalarına da engel olacaklarını düşünüyorlardı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu nedenlerle dine müdahele ederek, denetim altına alırken; uzun dönemde bir Cumhuriyet dini yaratma çabasına girdiğini, belki daha doğrusu Osmanlı şeriatından Cumhuriyet şeriatına geçiş yaptığının bilincinde miydi?. Bu tartışılmalıdır.</p>
<p>Gerçekten, Anayasa’da hâlâ “devletin dini İslamdır” maddesi bulunmasına rağmen, Ezan’ın Türkçe okunması kararlaştırıldı ve Kur’an’ın Türkçe’ye çevrildi. Namaz kılınırken ayet ve sureler de Türkçe okunmaya başlamıştı. İşte bu yıllar içinde Mustafa Kemal’in, Elmalılı Hamdi Yazır’a, Kur’an’ı türkçeleştirip,Sünniliğin Hanefi mezhebi ictihadı üzerine tefsir etmesini emretmesi bir dönüm noktasıdır bizce. Böylece, Cumhuriyet resmi dinini de Hanefi şeriatı olarak seçmiş bulunuyordu.<br />
1937 yılında Anayasa’y a  “laiklik” ilkesi konularak Türkiye Cumhuriyeti Devleti kâğıt üstünde dinsizleştirildi. Ama, Hanefi şeriatı, resmi din olarak devletin içindeydi; bu durum Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunun devleşen  yapılanmasıyla sürdürüldü. Demek ki, 74 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na konulan “laiklik” ölü doğmuş bir laiklikti.</p>
<p>Devletin din işlerine müdahalesi yalnızca, dinsel düşünceler ve uygulamaların, devlet ve toplumun yaşamını yıkmaya yönelik eyleme dönüşmesi sırasında olmalıdır. Ancak, din ve inançsal sorunların bu aşamaya gelmeden çözümü için, Türkiye’de yaşayan tüm din ve inanç topluluklarının, çoğunluğa göre değil eşit bir biçimde, temsil edildiği ve bu temsilcilerin dönüşlü olarak toplantılara başkanlık  yaptığı  “Din ve İnançlar Yüksek Kurulu” gibi bir hakemlik kurumu  oluşturulabilir. Yılda en fazla iki kere ya da gerekli olduğunda toplantılar yaparak sorunların çözümüne katkıda bulunur. Bu çeşit bir kurumun oluşturularak Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak çalışması sağlanabilir.<br />
Devletin çağdaş, demokratik ve sosyal bir halk yönetimi niteliğini kazanması ve bunları özünde barındırabilmesi için din ve inançlarla her türlü bağını kesmesi zorunludur. Devletin görevi, din ve inançları, toplum bireylerinin vicdanlarında taşımaları, dışavurmaları ve uygulamalarında özgürlük sağlamaktır; bugün Alevi-Bektaşi toplumuna reva görmeye giriştiği din ve inanç  tanımlaması ve tayini yapmak değil.</p>
<p><strong>Devlet Alevilere Çatı Katı  Hazırlıyor (!)</strong></p>
<p>Aleviliğe ve Alevilere bir Çatı Kurumu hazırlama girişimi, bu inanç toplumunu onun altında gözaltında tutmak amacını taşır. Devlet,  Ortodoks İslamın Hanefi şeriatı bakış açısına uygun ve şeriat soslu resmi (ılımlı) Alevilik yaratmanın temelini atıyor. 26 Şubat tarihli  gazetelerden öğreniyoruz ki, Alevi çalıştayları bir sonuca bağlanmış ve bir çatı formülülüyle Alevilik  güvenceye alınacak ve Cemevleri de ‘İnanç ve Erkan Merkezi’ adıyla resmi statüye kavuşacakmış.</p>
<p>Alevilerin yüzyıllardır toplu tapınmaları olan Cemlerini yaptıkları bir mekân vardı:  Zaviye Cemhana, Cemevi, Meydaevi, Pirevi; ne ad verirlerse versinler? Devlet hangi hak ve yetkiyle yeni bir ad koyma girişiminde bulunulabiliyor? Sonra bu inanç kurumları bir müdürlük statüsüyle Başbakanlığa bağlanacak ya da Diyanet’in içinde bir daire/şube oluşturacakmış. Böylece Cemevlerinin, camiler gibi aydınlanma, su ve ısınma gereksinim ve giderleri kamu gelirlerinden karşılanabilecek.   Yani resmi statüye kavuşması için Cemevleri, iktidar partilerinin emrine verilecek ve Aleviler ibadetlerini ancak başbakanın lütuflarıyla yapabilecekler! Yahut da,  seksen yılı aşkın zamandır İslam dinini Hanefi şeriatına indirgemiş; değil Aleviliği, Sünniliğin diğer mezheplerini bile tanımayan Diyanet İşleri Başkanlığının buyruğu altında olacak Cemevleri. Olmaz olsun böyle resmi statü! Alevi-Bektaşileri, kahir çoğunluğunun  kaldırılmasını istediği bu kuruma bağlama girişimi, koca inanç toplumunu aşağılamak, onlarla alay etmektir. Üç-beş Alevi-Bektaşi kuruluşu yöneticisinin  çıkar ve para tutkusunu görüp, bir toplumu satın almaya çalışıyorlar.</p>
<p>Dede’lere de ‘inanç önderi’ denilecekmiş. Oldu olacak Alevi-Bektaşi toplumunun da adını değiştirin hukukçu ve ilahiyatçılarınızın alacağı yeni kararlarla.‘Gayri-Hanifiler’  diyerek, diğer Sünni  mezheplerle Şiileri ve Alevileri birbirine katın.</p>
<p>Devlet Bakanlığı tarafından desteklenen Alevi çatı vakfı kurulacakmış. Yurt genelinde tüm Alevi-Bektaşi örgütleri bu çatı altında toplanacak ve giderleri kamu kaynaklarından karşılanacakmış bu vakfın. Demek ki o zaman, tüm Alevi-Bektaşi kuruluşları demokratik kitle örgütleri olmaktan çıkarılacak ve iktidarın hizmetinde kurum ve kuruluşlara dönüştürülmüş olacaklar. Böylece Alevi-Bektaşi toplumunun tarihsel muhalefet geleneği ortadan kaldırılacak, öyle değil mi? Üç-beş kuruşluk giderlerin-harcamaların karşılanmasıyla bunun olacağını mı sanıyorlar ne?</p>
<p>Bu arada adı değiştirilen Dede’ler de,  Şii misyonerliği ve asimilasyon merkezi Çorum Hitit Üniversitesinde, Prof. Dr. Osman Eğri’nin denetimindeki altı aylık seminerlerde  eğitilip yetiştirilerek icazetli/sertifikalı inanç önderi olarak, inanç ve erkan merkezlerine  maaşlı memur olarak atanmaları planlanıyor. Prof. Eğri’nin açıklamasına göre, kurslarda çeşitli dergahlardan çağrılacak olan eğitmenler kullanılacakmış. Kuşkusuz önce bu kişilerin ellerine kendi hazırladıkları bir ‘inanç önderliği eğitim programı’ tutuşturulacaktır.</p>
<p>Kimler olduğunu tahmin ettiğimiz teoloji uzmanlarıyla birlikte, Alevi hukukçuları ve  eğitmenlerinin adlarını da bir açıklasalar, ne kadar iyi olacak değil mi?  Hiç değilse Alevi-Bektaşi toplumunun içi açılır, rahatlar; devletle birlik olmuş kendileri için çalışan, inançları ve kurumlarını resmileştirerek devletten para almalarını sağlayacak önemli adamları varmış, diye sevinirler!</p>
<p><strong>Hedefleri Doğru Görmeli</strong></p>
<p>Cemevlerinin, Dede’lerin adlarını değiştirip kurumlarına resmi statü vermek, giderlerini karşılamak ve maaşlandırmak isteyen yönetimin hedefi bellidir: Devlet Aleviliği yaratmak! Toplumsal ve siyasal parçalanmışlığı sürekli körükleyen devlet, şimdi asıl inançsal birliği parçalamak uğraşı içinde girmiştir. İnançsal birliğimizin tarihsel serçeşmesi Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahını, yıllardır çeşitli biçimlerde kuşatarak bir türlü teslim alamadığı ve Dergah’ın değerli postnişinini yanına çekemediği için daha da saldırganlaştı. Koskoca bir inanç toplumuyla alay edercesine, Dede’lere icazetname (sertifika) vererek, Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın  işlevini de üstlenmeye çalışıyor. Öte yandan, Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın postnişini sayın Hurrem Veliyettin Ulusoy’un, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde birkaç aydır Dede’lerle sürdürdüğü “Dergah’ta gönülleri birleme” toplantılarının büyük ilgi uyandırdığı ve desteklendiğini bildiğinden, bu yükselen selin önüne set çekme sevdasında. Bunun için , tüm Alevi-Bektaşi kurum ve kuruluşları “gönülleri birleyerek”, Dergah’ta inançsal birliği sağlama doğru hedefini daha büyük ilgiyle ve can-u gönülden desteklemeyi sürdürmeli ve bu hedeften şaşmamalıdır.</p>
<p>Tüm Alevi-Bektaşiler birey ve kurumlar olarak, üç-beş çıkarcı Alevi vakıf ve kuruluşu yöneticisinin desteğini yanına alarak, devletin dayatmaya çalıştığı bu kararlara şiddetle karşı durmalıyız, açılım-çalıştay tuzaklarına düşmeyelim. Yapılacak yeni kitlesel mitinglerde bu tuzaklar  sürekli vurgulanmalı.  İnançsal taleplerimizi eşit yurttaşlık istemi çerçevesinde sunarken, asıl Diyanet’in kaldırılması ve dinsel eğitim-öğretimin devletin dışına çıkarılması üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Bu dev dinsel yapılanma devletin içinde olduğu sürece, gerçek laiklik sözkonusu değildir; Diyanet kaldırılmalı ve din ve inanç düzenlemeleri inananların kendi özgür iradesine bırakılmalı. Devlet tüm din ve inançlara eşit uzaklıkta olduğunda ancak  gerçek demokrasiye kavuşuruz. Çünkü demokrasi devletin ve toplumun laik olmasına bağlıdır.</p>
<p>İleri demokrasiyi getirdikleri safsatasını her fırsatta dile getiren AKP hükümeti, yurttaşlık görev ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren Alevi-Bektaşi toplumunun inancına ve kurumlarına müdahele ederek, dokunarak, onları yeni kılıklara sokarak  Aleviliği resmen tanıma niyetinden derhal vazgeçmeli; ateşle oynuyor. Çıkacak bir kitlesel yangında herşey kül olur, bu Sivas yangınına benzemiyecektir.</p>
<p>Londra, 7.3.2011</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/diyanet-alevilere-hangi-kosullarda-kucak-sube-aciyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Alevilik &#8211; Bektaşilik&#8217;te Sevgi Ve Aşk</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/alevilik-bektasilikte-sevgi-ve-ask/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/alevilik-bektasilikte-sevgi-ve-ask/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 18:14:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/alevilik-bektathilikte-sevgi-ve-athk-2/</guid>
				<description><![CDATA[Alevilik &#8211; Bektaşilik’te Sevgi Ve Aşk Anlayışı Aşk Makamı Ali Kaykı Genelde sevgi ve aşk kelimelerinin gerçekten içerik olarak ne anlama geldiğini çoğumuz bilmiyoruz. Özellikle Alevi/Bektaşilerin bu anlamdan uzak kalmış olmaları çok acı. Aşk, Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinin derinliğinin temel niteliği, varılmak istenilen en son durak olan fenafillâh, yani varlıkta yok olma, yani kesretten vahdete ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><strong>Alevilik &#8211; Bektaşilik’te Sevgi Ve Aşk Anlayışı<br />
Aşk Makamı</p>
<p>Ali Kaykı</strong></p>
<p>Genelde sevgi ve aşk kelimelerinin gerçekten içerik olarak ne anlama geldiğini çoğumuz bilmiyoruz. Özellikle Alevi/Bektaşilerin bu anlamdan uzak kalmış olmaları çok acı. Aşk, Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinin derinliğinin temel niteliği, varılmak istenilen en son durak olan fenafillâh, yani varlıkta yok olma, yani kesretten vahdete ulaşma ki, bu vuslata erme makamıdır. Bunun ötesi yoktur. Ya da ben bilmiyorum. Ama bugün anlam olarak bir gecelik ilişkiye indirgenerek, gerçek anlamından saptırılmak uğraşında olanlar tarafından ellerinden geldiğince adileştirilmiştir.<br />
Toplumların varlığı kültürleri ile olur. Her kültürün ana öğesi Dil’dir. Dili bozulmuş toplumun kültürü bozuktur; kültürü asimilasyona uğramış toplum savruktur, kimliksiz kişiliksizdir.<br />
Alevi/Bektaşi toplumunun da kendine has değerleri, dili vardır. Bu değerler asimile edildikçe, toplum da ayni hızda erozyona uğramıştır. En güzel insanlardan oluşan en güzel toplumu yaratan öğreti sahipsiz kaldığı yerlerde yozlaşınca, öğeleri de özüne yabancılaşarak büyük ölçüde asimile olmuştur. İçler acısı halimiz budur. Bize göre toplumun nasıl yücelip nasıl küçüldüğü bir kelimenin anlam ifadelerinde gizlidir. Bunu gerçek anlamda bilip hakkını vermişsek yüceliğine ermişiz, verememişsek olmamız gereken yerde olmuşuzdur.<br />
Nedir bu sihirli kelime? Bu sihirli kelimenin adı sevgidir.</p>
<p>Gözlere baharsın her mevsim<br />
Yeşeren tohum<br />
Dallarda rengârenk çiçek</p>
<p>Umudun halatı<br />
Mutluluk ülkesinin beyaz treni</p>
<p>Sen<br />
Yüreğin güneşisin sevgi&#8230;</p>
<p>Dosdoğru yolun dengesini sağladığından yeri tam ortadadır. Yani gerisi ya da aşağısı “hoşlanma”, “beğenme”; ilerisi ya da yukarısı “sevda”, “aşk” tır. Değerlerine göre daha anlaşılır söylemek gerekirse,</p>
<p>“Hoşlanma-Beğenme-Sevgi-Sevda-Aşk” olarak sıralamamız gerekir.</p>
<p>Türk Dil Kurumu’nda sözlük anlamları:<br />
Hoşlanma:  Hoşuna gitmek, hoş bulmak, hazzetmek, sevmek.<br />
Beğenme:  İyi veya güzel bulmak: Benzerleri arasından birini seçip ayırmak:  Onaylamak, kabul etmek, tasvip etmek.<br />
Sevgi:  İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.<br />
Sevda: Güçlü sevgi, aşk.<br />
Aşk: Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor</p>
<p>Bence Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinde ise, bu kelimelerin karşılığını şöyle yorumlayabiliriz. İnsanoğlunun gönül ilişkisi önce hoşlanma ile başlar. Hoşlandığımız nesneye olan duygu yoğunluğumuz artınca ona sahip olmak isteriz. Bu onu beğendiğimiz anlamına gelir. Beğendiğimiz şeyi elde edememiş isek, duygu yoğunluğumuz daha da artarak onu sevmemize neden olur. O şeye hala ulaşamamış ya da sahip olamamış isek sevgimiz sevdaya dönüşür ve onu elde etmek ya da ona ulaşmak için artık bütün gücümüzü ortaya koyarız. Bu hali yaşamak burada yazdığımız kadar basit değildir mutlaka. Seneler süren emek ve çile vardır bu uğraşta. Buna rağmen ulaşılamamış ise artık ona teslim olup, onda ya da onun uğrunda yok olmaktan başka seçenek kalmamıştır.</p>
<p>Bizim yolumuzda bu durumu anlatan güzel örnekler vardır. Pervane denilen kelebeğin ateş ile ilişkisi bunlardan birisidir. Pervane çok uzaklardan ateşin ışığını görür ve ondan hoşlanır. Ateşe yaklaştıkça çekici gelir, beğenisini artırır. Yanına vardığında ateşin ısısı sevmesine neden olur ve etrafında dönmeye başlar. Bu dönüş onu cezbederek ateşe daha da yaklaştırır. Bu yakınlığın derecesi sevdadır. Bu cezbe ile gücü tamamen tükenene kadar ateşin en yakınında döner durur. Gücü tükendiği anda kendini ateşin içine bırakır. Yanacak da olsa ateş ile bütünleşmiştir artık. Bu Aşk halidir.</p>
<p>Aşk, sonsuz-sınırsız gönlün göz kamaştıran ışığıdır. Gönüldeki hazine ancak bu ışık ile meydana çıkar, görülür. O’na ayna olur. O, aynada kendini seyreder mest olur. Evrende bir zerre iken Küntü Kenz (Gizli hazine) esrarının sırrını çözerek zaman içindeki evren olur. Coşar zamandan taşar, evren O’nda yok olur. Var olan her şey üçünde olur. Üçü bir olur, O olur. O an zaten her an var olduğunu bilir ve En’el Hakk der.</p>
<p>Gönül, ilim şehridir. İlim bilinmek isteyendir. İlmin kitabı Aşk’tır. Aşk, natık olandır. Dile gelince ilmi anlatır. Gönül coşunca ilim dillenip taşar. Güneşin sıcağında buharlaşıp bulut olan okyanusun, fırtınalar yaratarak okyanusu coşturup sağanak halde yağması gibidir. Gönül Muhammed, ilim Hakk, Aşk İmam Ali’dir. Aşk olmazsa gönül coşmaz, gönül coşmazsa ilim kendinden habersiz kalır. Bilinmek isteyen ilmin, sırrının açığa çıkması için üçünün bir olması gerekir. Bundan dolayıdır ki, Aşk makamına ermeyince Hakk’ın sırrına erilmez. İlim şehrinin kapısı bulunmaz bilinmez ise şehre girilmez. İlim şehrine giremeyen ilimden, ilim de kendinden habersiz kalır.</p>
<p>Her insan bu dünyaya ilim şehrinde gizlenmiş, daha doğrusu karanlıkta kalmış hazinesi ile gelir. Bunun için var olduğu sürece Aşkı arar. Bulamayan da ne aradığını bil(e)mediğinden ya da Aşkın ne olduğunu bil(e)mediğinden  bulamaz. Böyleleri nereden neden geldiğinin farkına varmadan boş işlerle oyalanır. Boşuna zaman öldürürken kendini öldürdüğünün farkına öldükten sonra varır. Oysa Aşk yolcusu, Mecnun olup kendini çöle vermiş, pervane edip ateşe. Akıllı uslu gittiği yolda, akıl da bırakmaz kendinde us da. Aşkı uğruna kendini lime lime doğratıp başın verdirir dârda. Derisini de yüzdürür, diri diri de gömdürür. Hepsinden önce de kendisini ölmeden öldürür. Bundan dolayıdırki, O bir daha ölmez. Çünkü aradığını bulmuş, O olmuştur.</p>
<p>Gönül terazimizdeki bu doğruda hoşlanma ile yola çıkarız, beğenerek ilerleriz. Sevgi bize yokuşları düz ederken, sevdamız dağları deldirir. Aşk ise uğrunda bütün varından vazgeçirterek ölmeden öldürür. Diğer bir deyim ile; hoşlanma ve beğeni ile var oluruz, sevgi ile din oluruz. Sevda ile yol oluruz. Aşk ile yok oluruz. Sevdasına turab olmuş yolcu pirinin elinden bade alınca; yeller ile eserek, yollar ile tozarak, seller ile coşarak dillenir ozan olur. Ozan yanan sigaraya benzer. Ateşi de aşkıdır. Yârin çektiği her nefeste küle çevrilir. Külü yere düşer turab olur; “kün“ emriyle kül gülümser &#8220;gül&#8221;e dönüşür. Dumanı yele gider bulut olur, hasretinden ağlar ve damla damla güle düşer. Ateşi karanlığa ışık olur. Söze düşer türkü olur, saza düşer ezgi olur, ney&#8217;den çıkar feryat olur. Söz, ezgi ve feryat can bulur bülbül olur. Ve havalanır uçar uçar uçar gülün dalına konar.</p>
<p>Aşkın simgesi, Alevi-Bektaşi inancında “Gül”dür. Aşkı arayanın yani aşığın simgesi ise “Bülbül”dür. Sevdasının ateşinde yana yakıla gülünü arar durur. Önce gül kokusu ile bülbüle kendisini hissettirir. Kokuyu alan bülbül mest olmuş bir halde gülünü bulup dalına konar. Gülün rengi ve kokusu ile adeta kendinden geçip dillenir. Bu halini görenlerin kendisi ile alay etmelerine de hiç aldırış etmez. Onları fark etmez bile. Edince de hallerine acır. Gül solmaya yüz tutsa, bülbül telaşa kapılır; hiç tereddüt etmeden en büyük dikenini yüreğine batırır. Kanı damla damla toprağa akar, oradan gülün köklerine, kökleri sanki bülbülü emer gövdesinden budağına, oradan da güle ulaştırır. Gül icabında kızarır. Kanını canını gülün renginde gören bülbül gülümser. Başından beri gittiği yolun doğruluğu onu amacına ulaştırmıştır. O, ayrısız gayrısız O olmuştur artık. Tutuştuğu O’nun sevdasında yanmıştır!</p>
<p>Tutuştuk sevdanda Aşkınla yanıyoruz<br />
Dönerek ateşine dalanın bizleriz<br />
Küntü kenz esrarında her dem doğuyoruz<br />
Gönüller uyandıran alazın bizleriz</p>
<p>Binlerce rengine boyandık meydanında<br />
Yokluğun içinde var idik her yanında<br />
Üçlerin beşlerin kırkların katarında<br />
Dengeleri sağlayan mizanın bizleriz</p>
<p>Muhabbet diledik gülşenine uğradık<br />
Gül nazın ederken bülbülünde figandık<br />
Sararmış goncayı kanımızla suladık<br />
Al gülünün özünde kızılın bizleriz</p>
<p>Hal içinde halde binbir adla bilindik<br />
Budak, Ali, Veli, Deli dedin seslendik<br />
Elif ile lâm, mim hemi yâ sîn okunduk<br />
Harflerin olduran her noktasın bizleriz</p>
<p>Diyerek Aşk’ının uğruna yana yakıla cefayı sefa eyler.<br />
Canlara Aşk ile…</p>
<p>Aşk<br />
Akıl almaz şu halından<br />
Özbenimden aşan mısın<br />
Lâmekanın mekânından<br />
Coşup coşup taşan mısın</p>
<p>Yüceliğin makamısın<br />
Güzelliğin hayranısın<br />
Hakikate bir aynasın<br />
Sen Hakk mısın Hakk&#8217;tan mısın</p>
<p>Tarif etsem bir cismin yok<br />
Varlığın varlıktan da çok<br />
Sinemi delip geçen ok<br />
Can evimden vuran mısın</p>
<p>Yâr olmazsa halin nice<br />
Dert çekeriz ince ince<br />
Güzele meyil verince<br />
Yürekleri yakan mısın</p>
<p>Gözüm yaşı sebil oldu<br />
Dolu taştı boşlar doldu<br />
Zerre sende hayat buldu<br />
Çağıl çağıl akan mısın</p>
<p>Budak Ali&#8217;m meşk halinde<br />
Çok çekti senin elinde<br />
Feryat figan var dilinde<br />
Dallarında açan mısın</p>
<p></span></p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/alevilik-bektasilikte-sevgi-ve-ask/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>NAGUALİZM BAĞLAMINDA ŞAMANİZM VE IRKÇILIK</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/nagualizm-baglaminda-samanizm-ve-irkcilik/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/nagualizm-baglaminda-samanizm-ve-irkcilik/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 12:34:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Hüseyin Mert]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/nagualyzm-badlaminda-thamanyzm-ve-irkcilik/</guid>
				<description><![CDATA[Hasan Hüseyin Mert &#8220;Nagualizm, İspanya öncesi Meksika büyücülerinin kendi inanç sistemlerine verdikleri isimdir. (&#8230;) (&#8230;) günlük algımızı değiştirmek için tasarlanmış, sıra dışı bir ilginin fizik ve ruhsal görüngülerini üreten, bir grup tekniğe dayanır. (&#8230;) Nagualizm, dinimize ya da bilimimize benzer biçimde, binlerce yıl boyunca toplumsal kabul gören bir uygulama oldu. Zamanla, uygulayıcılarının Toltek adını aldığı, ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"><img class=" alignleft size-full wp-image-1203" style="margin: 5px; float: left" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2010/02/Makale_semanizim-irkcilik.jpg" alt="semanizim-irkcilik.jpg" title="semanizim-irkcilik.jpg" width="300" height="269" /><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Hasan Hüseyin Mert</p>
<p> &#8220;Nagualizm, İspanya öncesi Meksika büyücülerinin kendi inanç sistemlerine verdikleri isimdir. (&#8230;)</p>
<p> (&#8230;) günlük algımızı değiştirmek için tasarlanmış, sıra dışı bir ilginin fizik ve ruhsal görüngülerini üreten, bir grup tekniğe dayanır. (&#8230;)</p>
<p> Nagualizm, dinimize ya da bilimimize benzer biçimde, binlerce yıl boyunca toplumsal kabul gören bir uygulama oldu. Zamanla, uygulayıcılarının Toltek adını aldığı, bir felsefi önerme türü olarak, soyutlama ve sentezle postulatı gelişti.</p>
<p> Toltekler genel olarak bizim anladığımız gibi büyücüler değildirler, yani doğaüstü güçlerini başkalarına zarar vermek için kullanan bireyler değiller, onlar daha çok bilincin kompleks görünümleriyle ilgilenen son derece disiplinli kadınlar ve erkeklerdir. <br /> Carlos, kitaplarında, nagualların bilgisini zamanımıza uyarlamak için, onu kırsal havasından çıkartarak ve Batı kültüründen insânlar için kabul edilebilir kılarak ustalıklı bir çaba gösterdi. Don Juan&#8217;ın Öğretileri ile başlayarak, sürekli bir çaba içinde, kontrol ve disipline sahip olmaya dayanan savaşçı yolunun ya da kusursuz davranış yolunun ilk ürünlerini ortaya koydu. (&#8230;) (Büyücüler Devrimi- Armando Torres )</p>
<p> Dünyânın dört bir yanında izlerini bulabileceğimiz, insânın evren ile dolaysız ilişki pratiği olan şamanizm, insânlık tarihi kadar eskidir; bu kadim bilgi yönteminin bir parçası olan nagualizm, felsefi önermelerini daima çağın tonalına uygun biçimde geliştirmiştir. Türkiye´de &#8220;şamanizm&#8221;e bulaşan kimi gerici ırkçı kesimlerin giderek &#8220;nagualizm&#8221;e de bulaşmaya başlaması dolayısıyla, nagualist bilginin öncü ve öncüllerini referans alarak, birkaç noktayı nagualizm bağlamında açmak elzem olmaya başladı.</p>
<p> Carlos Castaneda, ustası Don Juan Matus´un, &#8220;İnsânlığın genel durumunun korkunçluğunu, özellikle birtakım grupların sadece saklı bir ırkçılık biçiminde varlık gösterdiği üzerinde durarak (&#8230;)&#8221; (Büyücüler Devrimi) açıkladığını söylüyor.</p>
<p> İnsânlığın bu genel durumunun korkunçluğundan, aslında hiç de &#8220;saklı&#8221; olmayan, bariz bir biçimde, Türkiye´nin kendi payına düşeni fazlasıyla aldığını söyleyebiliriz. Tabii bu barizlik herkes için bu kadar açık olmayabilir, nihayetinde bu da bir farkındalık meselesidir.</p>
<p> &#8220;Biz Arap dininden değil, Türk dinindeniz; o da şamanizmdir.&#8221; türünden popülist/ırkçı düsturlardan yola çıkan ırkçılığın, şamanizme ilgisi; kendisine ideolojik bir yatak yaratmak gayreti olduğu kadar, tıpkı futbola olan ilgisinde olduğu gibi, basit ve güncel bir gerekçeye; kitlelerin manipülasyonuna dayanıyor. Amaç ne şamanizmdir, ne de futbol; içinde olunmaya çalışılan alan, sadece kitle manipülasyonu için uygun bir ortamdır. Amaç manipülasyon olunca, bunun hangi araçlarla ve hangi alanlarda yapıldığının, yapanlar açısından bir önemi yoktur; söylemde sosyalizmden de bahsedilebilinir, şamanizmden de. Hiç kuşkusuz manipülasyon yapılacak alanların/araçların albenili olması, bu kesimleri hazır kitlelerle buluşturduğu gibi, o alana çekilecek kitlenin de kalıcı olması açısından önemlidir.</p>
<p> Carlos Castaneda &#8220;Eğer birleşim noktanız sağa doğru giderse, bir Nazi olmanız gerekir! Askeri senaryoları, sağ görüşleri seçmeye başlarsınız (&#8230;)&#8221; diyordu; &#8220;Bununla, sağa, yani tonal bölgeye doğru kayan algı hareketinin, bizi tanımlanmış gerçekliklere inandıran inançlarımız tarafından, önceden doldurulmuş dünya yorumlamamızı katılaştırdığını söylemek istiyordu. Bundan ötürü, gerçek birer fanatik olmaya başlıyorduk.&#8221;</p>
<p> Malum, fanatik beylik lafları her vakit tekrarlayan, askeri senaryoları, sağ görüşleri benimseyen, postal hayranı, ırkçı kesimler var. Gerçek dünyânın bir katılıklar dünyâsı olmadığının farkına varmak, en bariz, en gündelik katılıkların aşılmasıyla başlayacaktır. Toltek öğretilerine samimiyetle yaklaşıp, öğretiler ile kendi pratikleri arasında geniş bir açı yaratmak istemeyenler açısından, doğduğumuz ân´dan itibaren pompalanan yorumlamalardan, dünyâya bakışımızı katılaştıran yaklaşımlardan uzak durmak, dikkate alınması gereken bir nokta.</p>
<p> Carlos Castaneda, &#8220;bir evcillik koşulu&#8221; olarak gördüğü, bir sosyal gruba aidiyetliğe karşı mücadele edilmesini, özgürlüğe doğru atılmış ilk adım olarak görür.</p>
<p> &#8220;Her zaman kendiliğinden yürüdüğünü varsaydığımız ve kendi kendimizi alışkanlıkla zorunlu olarak bulaştırdığımız; cinsel rolümüzle başlayıp, ailevi, dini ve yurtsal yükümlülüklerle sonlanan, karşılıklı ilişkilerimizin üzerine, yargı yapıştırmak; yeniden bir olaylar dağını analiz etmemiz anlamına gelir. Amaç yargılamak ya da ne olursa olsun altüst etmek değil. Gözlemlemek, olaylar üzerinde kendiliğinden bir etkiye sahiptir.&#8221; (Nagual İle Karşılaşma &#8211; Carlos Castaneda)</p>
<p> Büyümeye, gelişmeye aday insân işe gözlemlemeyle başlar. İnsânın hayâtını velveleden kurtaracak tek şey, enerjisini bir sünger gibi masseden olayların ve olayların içindeki kendinin izini sürmektir; olayları gözlemlemek ve olayların içinde yansızca bulunabilmek; bilgi yolundaki daha karmaşık süreçlere bizi hazırlayacak; ve içselleştirebildiğimiz ölçüde, iz sürme, en aşılmaz görülen problemlerin üstesinden gelme noktasında tinimizi bileyecektir.</p>
<p> Bizi en berbat velvelelerin içine çeken şeyler ise; aidiyetliğimizin sarsılmaz kaleleri olan, en geri yanlarımızla örtüşen ilişkilenme biçimleridir. Ve en geri yanlarımız, kendisine aradığı konforu, önceden tayin edilmiş, kutsallık atfedilen ilişkilerde bulur; atfettiğimiz kutsallıkla bizi tutsak eden bu ilişkiler, âdeta bir sahtekâr tarafından, biz farkında olmadan imzalatılmış bir tür ANLAŞMA´dır; her doğan çocuk, içine doğduğu toplumun SÖZLEŞMESİNİ en baştan kabul etmeye zorlanır; ama bu zorlama o kadar günlük hayâtın içine yedirilmiştir ki, kimse kendisine zorla bir senet imzalattırıldığının farkına varmaz.</p>
<p> İçine hapsolduğumuz toplumsal/bireysel duvarların en &#8220;güvenlikli&#8221; köşeleri, dokunulmazlıklardan, tabulardan, kutsallıklardan oluşur. Ailenin, devletin, vatanın, ırkın, milletin, namusun, mülkiyetin kutsallığı gibi&#8230;. Neredeyse doğduğumuz ân´dan itibaren, tıpkı adımızın kulağımıza fısıldanması gibi, kutsallığı kulağımıza fısıldanan anlayışların etrafında kümelenen insânlardan biri olmak, kutsal bir kümeye aidiyetlik, kendimizi güvende hissetmemizi sağlar. Genelde, ya bizi saran duvarları özgürlüğümüze &#8220;tercih&#8221; etmişizdir, ya da korkumuzdan o duvarları aşamıyoruzdur.</p>
<p> Ezberimizi bozmaya cesaret edemediğimiz için, bize öğretilen öğrenme biçimi dışında bir başka öğrenme biçimi bilmediğimiz için, bir yerlere ait olmanın bize sağlağdığı güvenlik için; çocukluğumuzdan beri ayağımıza vurulmuş bu prangalardan kurtulamayız. Keza &#8220;sürüden ayrılanı kurt kapar&#8221; anlayışı, sürünün bir üyesi olmamız gerektiği, kimi zaman ceza yoluyla kimi zaman ödül yoluyla, tıpkı evcilleştirilen bir hayvan gibi bize öğretilmiştir. Aslında bir ceza olarak bizi kapacak muhtemel kurtların ürediği yer, bizzat dahil olduğumuz sürüdür. Ödülümüz ise, bir sürüyle, aynı otlakta bir ömür doldurmanın rehavetinden başka bir şey değildir.</p>
<p> İnsânların en geri yanları, neredeyse daha doğar doğmaz onların kucağına yığılan toplumsal uzlaşılardır, en sıkı sıkıya sarıldıkları bu yanlar, aslında hiçbir zaman bilinçli tercihlerinin bir sonucu değildir. Hiçbir zaman; &#8220;Bunlar benim için neden değerli, neden kutsal, neden dokunulmaz?&#8221;, soruları sorulmamıştır; gerçekten bu sorular sorulsaydı ve samimiyetle yanıtlar aranmaya çalışılsaydı, tüm bunların; insânın kendini merkeze koyan, ego manyaklığının bir sonucu olduğu anlaşılırdı.</p>
<p> En kötüsü de, bu geriliklerin yeni keşfettiğimiz ve belki de bizi özgürlüğümüze götürecek şeylere bulaştırılabiliyor olmasıdır; yeni keşfedilen şeyler âdeta, peşimiz sıra sürüklediğimiz bu geriliklerle ilişkilendiği ölçüde daha değerleniyor; ve bu yanımız da birileri için çok cazip bir pazar oluşturuyor.</p>
<p> Örneğin, &#8220;Tüm insânlığın atasının Türkler olduğu&#8221;nu, &#8220;Kızılderililer´in Türk olduğu&#8221;nu duymak ne kadar çok insânın gururunu okşuyor&#8230; Kızılderililer´in Türk olması, birileri için neden önemli? Bu soruyu kendimize hiç sorduk mu? Türk, Arap, Alman, Kürt, Meksikalı vs. olmanın Kızılderili öğretileri bağlamında ne gibi bir işlevi olabilir? &#8220;Kızılderililer´in Türk olma&#8221;sının tek değeri, bu cümleden nemalanın Türk olması değil mi? Gerçekte bir insân olarak doğulur, ve çevremizdekiler bizi insân olarak doğmuş olmak gerçeğinden uzaklaştırırlar, bizi bir etikete çevirirler, ve biz de yaşımız ilerledikçe, bizi dürten bir şey olmadığı müddetçe, kendimizi o etiket zannederiz&#8230;. Dolayısıyla, iradeniz dışında gelişen bir olgudan, mesela Papua Yeni Gine´li olmaktan gururlanıp, toplumsal bir etiketten başka bir şey olmayan bu olgudan ikide bir sevindirik olacak bir şey yoktur. Kaldı ki, seçimini yaptığınız, çabasını verdiğiniz, iradenizle ortaya çıkarttığınız şeylerden gururlanmak da, Kızılderili öğretileri açısından kibirden başka bir şey değildir. O çok cazibeli bulunan Kızılderili öğretileri içinde, gururlanmanın, bir kendini beğenmişlik olduğunu ifade eden bir cümle bulamamış olmak, onca söylenen şeyin arasından, bu duru sonucu çıkaramamış olmak imkansız gibi gözükse de, maalesef bu sonuca ulaşılamayabiliniyor.</p>
<p> Toplumsal SÖZLEŞME´yi yırtacak cesaret gösterilmedikçe, toplumsallaşma adına dahil olunan bayağılıklardan kurtulmadıkça; farkındalığın daha derin eylemlerine girişmek olanaklı olmayacaktır. Toplumsallaşmanın sizi bulaştırdığı bayağılıklar yüzünden; &#8220;Kızılderililer gibi yaşamak istiyorum&#8221; dediğinizde bile, &#8220;çadır&#8221;ınızı bu toplumun göbeğine kurmuş oluyorsunuz. En geri yanlarınızın, duruluk, temizlik atfettiğiniz şeylere bulaştırılmasına ses çıkartmıyor, dahası bunun farkına bile varmıyor; ve çoğu kez bunun öznesi bizzat siz oluyorsunuz&#8230;</p>
<p> Mesele geri yanların okşanması olunca &#8220;Türk&#8221; etiketi her albenili şeyin üzerine yapıştırılabiliyor; Kızılderililer de, şamanlık da bu gayretten kurtulamıyor. Dolayısıyla Kızılderililer´e atfedilen hoş şeylerden nemalanmanın bir yolu olarak, Kızılderililerin Türk olduğu iddiğa edilebiliniyor, ya da şamanizmin kıymetinin &#8220;Eski Türk dini&#8221; olmasında yattığı sanılabiliniyor. Aslında bütün medeniyetlerin Türkler´in eseri olduğu, hatta daha da &#8220;evrenselleşerek&#8221;; uzaydan gelen Türkler´in tüm bu medeniyet işlerini hallettiği düşünülüyor. Türkler´in uzaydan gelerek insânlığın temellerini attığını düşünenler bile var; ama bu uzaylılar dahil herkesi Türkleştirme gayretinin tarihsel kökleri var; bunlar sadece bir iki insâna ait gerilikler değil. &#8220;Sanal şamanizm&#8221; etkinliği yürütülen web sitelerinde, insânların kendilerine tatlı masallar anlatıp birbirlerinin sırtını okşayarak uyukladıkları gruplarda, bu tür şeylerin ne kadar rağbet göreceğini tahmin etmek zor olmasa gerek, zira bu gerilikler, bir tarihin mirasçısı olarak, büyük oranda herkese sirayet etmiş durumda.</p>
<p> Gericilik, bulaşıcı bir hastalık gibidir ve genelde toplumların bu hastalık karşısındaki bağışıklık sistemi, bireylerinin geriliği oranında zayıftır. O halde, bir iz sürücü gibi, gericiliğin izini sürmekte fayda var. Gericiliğin izini sürmek için: Gericiliğin neyi savunduğunu değil, neye tepki gösterdiğini, neye itiraz ettiğini gözlemlemeliyiz; zira gericiliğin karakteri tepkisel olmaktır. Gericiliğin kendine dayanak yapmaya çalıştığı tezlerin, aslında kökü olmayan, dönemsel itirazlar, tepkiler olduğunu görürüz. Örneğin, Araplar´a ve İslam´a tepki, &#8220;Bizim dinimiz Arap dini değil, Türk dini şamanizmdir.&#8221; biçiminde vuku bulurken; köklerinin &#8220;dört yüz çadırlık bir aşiretten&#8221; gelmesine tepki; &#8220;on bin yıllık ari, medeni ve yüce bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millet&#8221; olma savunusuna dönüşür. Atalarımızın anadan üryan gezdiğini düşünürsek, &#8220;dört yüz çadırlık bir aşiret&#8221; ile &#8220;tarih başlatmak&#8221; da yabana atılır şey değildir aslında! En azından, &#8220;ari bir ırk&#8221; olamasak da, dokumacılık konusunda ileri olduğumuzu gösterir&#8230;</p>
<p> Evlere şenlik bir kuram var ki, bugün olmuş hâlâ bu gerici kuram temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp getiriliyor. Bütün dillerin Türkçe´den geldiğini iddia eden, &#8220;Anadolu 7000 yıllık Türk beşiğidir.&#8221; (heyecana bağlı olarak bu rakam on bine de çıkabiliyor) diyen &#8220;Türk Tarih Tezi&#8221; ile kol kola yürüyen, &#8220;Güneş Dil Kuramı&#8221;ndan bahsediyorum. Güneş Dil Kuramı da tıpkı Türk Tarih Tezi gibi bir Atatürk icadıdır, ve Atatürk´ün Türkiye´deki ırkçılığa en büyük armağanıdır.</p>
<p> Pek hatırlanmayan/hatırlanmak istenmeyen, &#8220;cumhuriyet&#8221;in kafatası şekil ve şemaline önem verdiği 1930´lu yıllarda, bizzat Atatürk´ün çabasıyla geliştirilen Güneş Dil Teorisi, manipüle edilmiş bilimin ve bu &#8220;bilim&#8221; aracılığıyla kitlelerin manipüle edilme çabasının tarihteki nadide örneklerinden biridir; 1930´lu yıllardan günümüz ırkçılarına miras kalmış bu manipülatif bilim anlayışının, bütün dillerin Türkçe´den geldiğinin söylendiği, diyar diyar gezilip, dünyanın dört bir yanındaki insânlara, &#8220;hemşerim aslında sen Türksün&#8221; denilen bir dönemin takipçileri, bugün hâlâ Amerikan yerli halklarından, Japonlar´a kadar, herkesin dilinde Türkçe kelimeler arayarak, herkesin Türk olduğunu ilan etme gayreti içinde. Dolayısıyla birileri muhtemelen, &#8220;İlle de şamanizm olacaksa bu dünyada, onu da Türkler yapar.&#8221; ya da &#8220;İlle de uzaylılar gelecekse, onlar da Türkler´dir.&#8221; biçiminde düşünüyor olabilir.</p>
<p> Kendisinin üstünlüğünden yola çıkan ırkçılık, her şeyden önce insânların geri yanlarını okşayan unsurları kendine dayanak yapmayı sever. Kendiyle değil de, bir başkasıyla yarışmayı marifet sayan bütün geri anlayışlarda, kişi olarak; &#8220;Ben diğerlerinden üstünüm&#8221; ya da grup olarak; &#8220;Biz diğerlerinden üstünüz.&#8221; türünden beylik lafların baş köşede yeri vardır. Siyasi partiler, futbol kulüpleri, dinler, ideolojiler, ülkeler, koca egolu insâncıklar bu beylik laflarla nefes alıp verir.</p>
<p> Birileri için hiç şüphesiz &#8220;Türklük&#8221; çok değerli, ve zorla da olsa, &#8220;uzaylılar&#8221; dahil herkese yapıştırılmalı, çünkü bu insânlara göre keramet Türk olmanın kendisindedir. Ötekini ancak kendi ırkınının bir &#8220;ürünü&#8221; gördüğü ölçüde kabullenen bir dünya görüşünün, şamanizm gibi, evren ile insân arasındaki insân icadı engelleri kaldırarak bilgiye ulaşmayı hedefleyen bir bilgi pratiği içinde yeri olamaz. Kısaca, bireyin evrenle bağının açığa çıkarılmasını hedefleyen, insânın evrendeki var oluş sırrının peşine düşen nagualist dünya anlayışının, hiçbir toplumsal aidiyetliği kendisine dayanak yapması mümkün değildir; evrenle akan şamanlar/bilgi insânları, cinsel rollerle başlayıp, ailevi, dini, yurtsal yükümlülüklere dek uzanan, bir katılaşma sisteminde yer almazlar. Bu Kartal´ın Kural´ını esastan bozmaya teşebbüstür, ve hükmü yoktur.</p>
<p> Şamanizm üzerine kalem oynatan, Don Juan öğretileri üzerine konferans veren, fizikçilik yanında başka dillerle Türkçe arasında &#8220;çok ilginç benzerlikler ve ilişkiler&#8221; bulmakla da meşgul, Türk ırkçılığının gözde argümanlarından Güneş Dil Kuramı için, www.astroset.com isimli sitesinde, &#8220;Güneş Dil Kuramı yeniden ele alınıp, güncel bilgilerle, sağlam bir temele oturtulmalıdır.&#8221; diyen, &#8220;Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf&#8221; kitabının yazarı Doç. Dr. Haluk Berkmen; dünyanın en ücra köşelerinde Türk geni ve her eski kültürde Türkçe kökenli kelimeler aramakta. Mesele ırkçılık olunca &#8220;en&#8221; olmak önemlidir, insânlığın en eskisi olmak ise, en meşhur ırkçı yaklaşımlardan biridir.</p>
<p> Doç. Dr. Haluk Berkmen´in her yerde Türklük bulma çabasındaki ısrarı, Japonca´dan Maya diline, Maya dilinden Aztek diline kadar, çocukça kuramlar üretme olanağı sağlıyor kendisine. Bir örnek: &#8221; Maya kültüründe de Güneş Tanrı en önemli tanrı olmuştur. Kukulkan her ne kadar /tüylü yılan/ demek olsa da, yerde sürünen bir yılan olmayıp göksel kutsal, güçlü tanrıyı simgeler. Resimde vücudu ve ayakları yılan gibi, fakat başı tüylü olarak gösterilmiştir. Kukulkan adı Ön-Türkçe kökenli bir sözcükten dahi dönüşmüş olabilir. Kukul ile OKLUK sözcükleri arasında oldukça büyük bir benzerlik vardır. Okluk sözünde /ok taşıyan/ ve hatta bir yılan gibi zehirli ok atabilen anlamları gizlidir. Ayrıca OKLUK /yönetici OK boylarına ait/ anlamı dahi bulunabilir.&#8220;</p>
<p> &#8220;Ayının bildiği iki türkü vardır; ikisi de armut üzerinedir.&#8221; deyimi, temcit pilavı ısıtmaktan yılmayanlar için söylenmiştir. Bu paragraftan ve benzeri paragraflardan çıkartılacak anlamı söyleyeyim; &#8220;Uygarlıklar önemlidir, yeter ki içinde Türklük olsun.&#8221; Doç. Dr. Haluk Berkmen bu kuramlarını bir Toltek bilgesine söyleseydi, ne yanıt alırdı acaba? İşte bu, her yerde Türklük arama çabasından daha fazla üzerinde kafa yormaya değer bir konu. Neden Japonlar´dan Aztekler´e kadar herkeste Türklük bulmak önemli? Bu tutumun ne bilimle ne de bilgelikle bir alakası var; bu duruşun ancak populizmle, ırkçılıkla beslenen bayağı bir tutum olduğu açık. Bilgelik ve bilim adına konuşanların, ya da bu iddiadaki konuşmaları dinleyenlerin, şamanizme dair doğru yanıtlar bulmak istiyorlarsa, doğru sorular sormaları gerekiyor.</p>
<p> Don Juan Matus ne kadar bilgece söz ederse etsin, onu okuyanlar bu bilgiyi kendi meşrebinin ağırlığına göre tartacaktır. Kimi kavramları kullanmak, o kavramların işaret ettiği şey yapmaz insânı, ama kullandığımız kavramlarla aramızdaki ilişki samimiyse, o zaman kavramlar bize ışık tutabilir. Samimiyetsizce Don Juan´ı, onun öğretilerini anmak, olsa olsa benliği okşamanın, küçük çıkarların peşinde koşmanın bir aracı olabilir.</p>
<p> Şamanizm gibi alımlı, parlak bir kumaşla hangi karanlık deliğe nasıl bir yama yapılmaya çalışıldığını göstermek için, bir örnek daha: &#8220;Büyücü Şamanın Yolu&#8221; ve daha bilmem neler üzerine, ücretli &#8220;Eğitim ve konferans dizileri&#8221; veren Sibel Atasoy, son dönem önümüze sıkça sürülen medyatik ve emekli asker Osman Pamukoğlu için, &#8220;Kendisi farkında olsun ya da olmasın, Şaman kültürü almış ya da genlerinde getirmiş olduğu bariz biçimde fark ediliyor. (..) O bir büyücü Don Juanın söylediği anlamda savaşçı büyücü.&#8221; türünden, ipe sapa gelmeyen bir dolu laf edebiliyor, ve olur ya etkileyebileceği bir kesim varsa, aradığımızı bulduk nidalarıyla, onları &#8220;general partisi&#8221;nin saflarına çağrıyor. Don Juan Matus´un öğretilerini, Carlos Castaneda´yı anlayıp da, böyle akıl dışı laflar edilebilir mi? Nasıl parlak bir kumaşla, hangi karanlık delik yamanmaya çalışılıyor?</p>
<p> Örneklere konu olan kişilerin, bir çevre/bir anlayış olarak varlık gösterme çabası, vahamet kesbediyor. Bir grup, bir çevre, dışarıdan bakan sıradan bir insân için, her zaman bir cazibe noktasıdır. Sıradan olmamak, şarlatanlıklar karşısında uyanık olmak gerekiyor. Öğretileri gereği gibi anlayanlar; kendi küçük hesaplarından yola çıkan, &#8220;öğretmenlik&#8221; yapmak şarlatanlığına soyunanlarla vakit kaybetmeyecektir. &#8220;Nagual insânın ayırt edilmesi kolay bir iş değildir. Fakat nagualizmin bir din olmadığını, sadece soyut bir tasarı tarafından desteklenebilen bireysel bir bilgi ve onaylama olduğunu bilen savaşçıların bükülmez bir niyetleri vardır; ve savaşçıların niyetleri, tüm fantezi ve idealizmlerden bağımsızdır.&#8221; Evet, nagual insânın ayırt edilmesi kolay bir iş değildir, hele hele de bunun şarlatanlar tarafından yapılması mümkün değildir. Şamanizm, akşam beş çayında misafirlerimize ikram edebileceğimiz, yumuşak bir kek değildir; maazallah, girişilen işler düşünüldüğünde, büyücülük boğazınızda kalabilir!</p>
<p> Şamanizmi kendi ırkçı/çıkarcı yaklaşımlarına yamamaya çalışan onlarca örnek bulunabilir. Şamanizm üzerine söyleyebileceklerinin toplamı, ırkçılık çukuruna dökülen birileri için, şamanizmin tek değeri &#8220;atalarımızdan&#8221; geliyor olması, zaten böyle olduğu için de, &#8220;ata&#8221;dan öte geçilemiyor, oysa şamanizme &#8220;ata sporumuz güreş&#8221; gibi yaklaşma pespayeliğine düşmemek gerekiyor; evet şamanizm atalarımızdan mirastır, ama insânlığın atalarından, o suyun fışkırdığı kaynak o kadar derindedir ki, birilerinin tüm kaba, hoyrat, küçük çıkarlardan beslenen benzerlikler bulma çabasını yırtıp atar. Şamanizm, tekrar ortaya çıkartmamız gereken kendi insânlığımızın atalarına aittir; bu enerjisel bir çalışmadır; ve sonuca ulaştıran, bu enerjisel çabanın yarattığı bilinç düzeyidir; kimse Türk atalara, ya da Alman atalara sahip olduğu için şamanizmin bilgisine nüfûz edemez.</p>
<p> Hazır söz &#8220;ata&#8221;dan açılmışken; &#8220;Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan yapana sadık kalmaz ise değişik olan hakikatler şüpheli bir şekil alırlar. Böylece de beşeriyetin yolunu değiştirirler.&#8220;¹ diyen Atatürk´e kulak verelim:&#8221;Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz.&#8220;¹ diyor Atatürk; yani, &#8220;bunu ispatlayın&#8221; diyor, zira önceden tasavvur edilmiş bir &#8220;beşeriyet yolu&#8221; vardır. Birileri bu tür direktiflerle sözde bilimsel araştırmalar yaptı/ yapıyor.</p>
<p> &#8220;Bugün Türk çocukları biliyor ve bilecektir ki onlar yalnız dört yüz çadırlık bir aşiretten değil on bin yıllık ari, medeni ve yüce bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettendirler.&#8220;¹ gibi sözler, egonuzu okşamaktan başka bir işe yaramaz, kişisel gelişiminize hiçbir katkısı yoktur; bu tür yaklaşımlar hiçbir sorununuzu çözmediği gibi, içinizdeki faşistten başka bir şey olmayan egonuzun iktidar koltuğunu sağlamlaştırır.</p>
<p> Kişi kültleri tehlikelidir, çünkü kitlesel düzeyde bilinç sabitlenmeleri yaratırlar ve böylelikle bilincin özgür akışı önünde -bir süreliğine de olsa, ki bu insânlık tarihinde on yıllara, yüz yıllara hatta bin yıllara tekabül edebilir- yapay bir bent oluştururlar.</p>
<p> Kendini beğenmişlikle, kibirle, nagualizmin bilgisine ulaşılamayacağı açık. Grupların, milletlerin, takımların, örgütlerin, aklınıza gelebilecek her türden insân icadı organizasyonun kibirliliği, kendini beğenmişliği, tek tek katılımcılarının kendini beğenmişliğine dayanır.</p>
<p> İçimizdeki faşistin; onun ırkçılık gibi en kaba uzlaşmalarından, daha incelmiş uzlaşmalarına kadar, her davranışının izini sürelim. İçinde yaşadığımız toplumun, bize empoze ettiği değerleri, kendi tek başınalığımız içinde düşünelim; belki o zaman, bize zorla imzalatılmış bu SÖZLEŞMEYİ yırtıp atacak bilinç duruluğuna kavuşabiliriz.</p>
<p> Irkçılıkla şamanizmi buluşturma gayreti içinde olanlara, Amerika´daki Kızılderilileri bile Türkleştirmek çabasındakilere bir tavsiye: Burnumuzun dibinde, Türkiye´de yaşayan, hayâtta kalmayı başarmış Kızılderililer´i yakından incelemeleri. Osmanlı´dan günümüze kadar, yüzbinlerce kez katledilen bizim Kızılderilileri, deyişlerini, ayinlerini yıllarca gizlice yaşatmak zorunda kalmışları, yaşadıkları topraklar &#8220;koloni gibi nazarı itibara alınan&#8221;², zalim İspanyol kolonyalistler tarafından(!) karındakinden kundaktakine, ak sakallı dedesinden köyün ebesine, köyün ebesinden kucaktaki bebesine kadar süngüden, kıyımdan geçirilmişleri, tıpkı Amerikalı yerli halklar gibi topraklarından sürülenenleri, tıpkı Amerikalı Kızılderili kardeşleri gibi, kültürleri, dilleri, özleri unutulsun diye çocukları yatılı okullara gönderilenleri incelesinler.</p>
<p> Bir Beyaz Adam geleneğidir, kendi yerli halklarına zulüm ederken, başka yerli halklar için sözde yürek birliği kurmak, Beyaz Adamlar böylece kanlı ellerini bir başka yerli halkın duruluğunda yıkarlar; bu tıpkı, en kirli işlere bulaşan, &#8220;iş adamı&#8221; olarak anılan suçluların, yardım kurumlarına yüklü miktarda çek bağışlaması gibidir. &#8220;Türkiye Kızılderililer&#8221;in kesik başlarına basmadan, uzaktaki Amerika, Asya yerli halklarına el sallamayı öğrenmek, belki sizleri daha ılımlı birer insân yapar.</p>
<p> Boynuna urgan geçirilecek &#8220;Kızılderili Reisi&#8221; meydana &#8220;rap rap&#8221; yürüdü; &#8220;Etrafta hiç kimse yok&#8221;ken, &#8220;meydan insân doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı&#8221;; &#8220;Evlâdı Kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir&#8221; dedi, ve; &#8220;Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağıyla tekme vurdu ve kendini astı.Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı.&#8221; Onun türbesi yok, ama o boşluğa seslenişi bugün yankılanıyor. ³</p>
<p> &#8220;Octavio Paz´ın &#8211; Don Juan´ın Öğretileri önsözündeki- ifadesiyle, Tarih´in anlamı üzerine mümkün mertebe ifşaata sâhip olabilmek, onun özünü görmeye yetenekli olabilmek ve sadece bir ân için de olsa, ihtilâf ve sefalete rağmen tutku ve heyecanın bizi açığa çıkarabildiği bu &#8220;dalınçlı yansızlık&#8221;ı gerçekleştirmek; ancak yeterince ılımlı olduğumuzda mümkündür.</p>
<p> Berlin duvarının yıkılışı ân´ında &#8220;savaşçının algı kanatlarını açma&#8221; uygulamasını ilk kez hayâta geçirme şansına kavuştum. Tarih´in bu önemli ân´ında harika bir alâmetin farkına varmıştım. İlk modernliğin başlangıcı sayılan 1789´da gerçekleşen Fransız Devrimi´nden tam iki yüz sene sonra1989´da demir Perde´nin ve Berlin duvarının yıkılışı gerçekleşmişti, insânlık için yeni bir çağ başlıyordu!</p>
<p> Büyücülerin de işaret ettiği gibi, bunun insân yazgısını idâre eden bir erkin varolduğundan bizi haberdar eden Tin´in apaçık bir göstergesi olduğunu anlamıştım.</p>
<p> O günden itibâren, genelde dünyâ olaylarına ve onların temel başoyuncularına karşı garip bir ilgi hissetmeye başlamıştım. (&#8230;)&#8220;</p>
<p> Berlin Duvarı´nın yıkılışının 20. Yılı´nda değişim rüzgarlarının esintisi Anadolu´da, Mezopotamya´da hissedilmeye başlandı; bilgi yolunun savaşçıları dün olduğu gibi bugün de rüzgarın sesini dinliyor; ve algının kanatlarını Kartal´ın enginliğine yaraşır biçimde açanlar, Tin´in göstergelerini dikkatle izliyor.</p>
<p> 17 Kasım 2009</p>
<p> Dipnotlar:</p>
<p> 1 Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Türk Tarih Kurumu 1932 konferansı</p>
<p> 2 Dönemin Genelkurmay Başkanı&#8217;na yazılan rapordan: &#8220;Dersimli okşamakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.&#8221;</p>
<p> 3 &#8220;Seyit Rıza&#8217;yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insân doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: &#8216;Evlâdı kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir&#8217; dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı&#8230;&#8221; (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar)<br /> </span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva">Kaynak: www.cstndcrls.wordpress.com </span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva"> </span> </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/nagualizm-baglaminda-samanizm-ve-irkcilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ VE ZAVİYELER</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/istila-devirlerinin-kolonizator-turk-dervisleri-ve-zaviyeler/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/istila-devirlerinin-kolonizator-turk-dervisleri-ve-zaviyeler/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 12 Jan 2009 19:34:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/ystyla-devyrlerynyn-kolonyzator-turk-dervythlery-ve-zavyyeler/</guid>
				<description><![CDATA[&#160; &#160; İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ VE ZAVİYELER Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Vakıflar Dergisi, s. II, Ankara, 1942, sf. 279-304. Selçuk-Bizans hudutlarında yaşayan bir uç beyliğinin, diğer emsalinin mazhar olmadığı bir talihle, pek kısa bir zaman içinde tarihin seyrini asırlarca değiştirecek kuvvetli bir imparatorluk haline girivermesi hâdisesi, son zamanlara kadar birçok malûmları noksan ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><!-- [if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:TrackMoves/> <w:TrackFormatting/> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning/> <w:ValidateAgainstSchemas/> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:DoNotPromoteQF/> <w:LidThemeOther>DE</w:LidThemeOther> <w:LidThemeAsian>X-NONE</w:LidThemeAsian> <w:LidThemeComplexScript>X-NONE</w:LidThemeComplexScript> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables/> <w:SnapToGridInCell/> <w:WrapTextWithPunct/> <w:UseAsianBreakRules/> <w:DontGrowAutofit/> <w:SplitPgBreakAndParaMark/> <w:DontVertAlignCellWithSp/> <w:DontBreakConstrainedForcedTables/> <w:DontVertAlignInTxbx/> <w:Word11KerningPairs/> <w:CachedColBalance/> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> <m:mathPr> <m:mathFont m:val="Cambria Math"/> <m:brkBin m:val="before"/> <m:brkBinSub m:val="&#45;-"/> <m:smallFrac m:val="off"/> <m:dispDef/> <m:lMargin m:val="0"/> <m:rMargin m:val="0"/> <m:defJc m:val="centerGroup"/> <m:wrapIndent m:val="1440"/> <m:intLim m:val="subSup"/> <m:naryLim m:val="undOvr"/> </m:mathPr></w:WordDocument> </xml><![endif]--><!-- [if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" DefUnhideWhenUsed="true" DefSemiHidden="true" DefQFormat="false" DefPriority="99" LatentStyleCount="267"> <w:LsdException Locked="false" Priority="0" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Normal"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="heading 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 7"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 8"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 9"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 7"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 8"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 9"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="35" QFormat="true" Name="caption"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="10" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Title"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" Name="Default Paragraph Font"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="11" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtitle"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="22" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Strong"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="20" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Emphasis"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="59" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Table Grid"/> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Placeholder Text"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="No Spacing"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Revision"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="34" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="List Paragraph"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="29" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Quote"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="30" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Quote"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 1"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 2"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 3"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 4"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 5"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 6"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="19" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Emphasis"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="21" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Emphasis"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="31" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Reference"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="32" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Reference"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="33" SemiHidden="false" UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Book Title"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="37" Name="Bibliography"/> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" QFormat="true" Name="TOC Heading"/> </w:LatentStyles> </xml><![endif]-->&nbsp;</p>
<p><!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:"Cambria Math"; panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; mso-font-charset:0; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;} @font-face {font-family:Tahoma; panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; mso-font-charset:0; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:1627400839 -2147483648 8 0 66047 0;} @font-face {font-family:"Turkish Times New Roman"; panose-1:2 2 114 0 0 0 0 0 0 0; mso-font-charset:0; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:7 0 0 0 19 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-unhide:no; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; margin-top:0cm; margin-right:0cm; margin-bottom:10.0pt; margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; mso-bidi-font-size:11.0pt; font-family:"Tahoma","sans-serif"; mso-fareast-font-family:"Turkish Times New Roman"; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-language:EN-US;} p.MsoNoSpacing, li.MsoNoSpacing, div.MsoNoSpacing {mso-style-priority:1; mso-style-unhide:no; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; mso-bidi-font-size:11.0pt; font-family:"Tahoma","sans-serif"; mso-fareast-font-family:"Turkish Times New Roman"; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-language:EN-US;} .MsoChpDefault {mso-style-type:export-only; mso-default-props:yes; font-size:10.0pt; mso-ansi-font-size:10.0pt; mso-bidi-font-size:10.0pt; mso-ascii-font-family:Tahoma; mso-fareast-font-family:"Turkish Times New Roman"; mso-hansi-font-family:Tahoma;} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 2.0cm 70.85pt; mso-header-margin:36.0pt; mso-footer-margin:36.0pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->&nbsp;</p>
<p><!-- [if gte mso 10]> 

<style> /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normale Tabelle"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;} </style>

 <![endif]--></p>
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify;">İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ VE ZAVİYELER</p>
<p>Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN</p>
<p>Vakıflar Dergisi, s. II, Ankara, 1942, sf. 279-304.</p>
<p>Selçuk-Bizans hudutlarında yaşayan bir uç beyliğinin, diğer emsalinin mazhar olmadığı bir talihle, pek kısa bir zaman içinde tarihin seyrini asırlarca değiştirecek kuvvetli bir imparatorluk haline girivermesi hâdisesi, son zamanlara kadar birçok malûmları noksan bir muadele şeklinde vazedildiği veyahut Türk ırkının tarihî varlığı hakkında mevcut ve an’ane halinde müesses dar ve kısır noktai nazarlara esir kalındığı için, içinden çıkılmaz bir mesele teşkil etmekte idi.</p>
<p>Filhakika, koskoca bir imparatorluğun kuruluşu nev’inden muazzam bir hâdise, bizde uzun zaman, sadece Padişahların dirayet ve şecaati veya Allah’ın bu saltanatın kurucularına karşı gösterdiği lütuf ve inayet ile izah edilmek istenilmiştir. İlk Osmanlı membalarında kaydedilmiş görülen Sultan Osman’ın rüyası, mucize nevinden vukua gelen bu hâdisenin izahını ancak ilâhî takdir ile yapmak mümkün olduğuna inanışın bir ifadesidir.</p>
<p>Bu işin izah edilmesi matlup bir mesele teşkil ettiğinin farkına varan daha yeni ve ecnebi tarihçiler ise; Türkler hakkında tetkik edilmeden kabul edilmiş batıl itikatları kafalarına koymuş olmalarından ve meseleyi muhtelif cephelerden ve/daha geniş kadrolar içinde mütalaa etmeğe hazırlıkları ve ellerinde mevcut malzeme kâfi gelmediğinden, içinden çıkılmaz faraziyelerle tarihî hakikati tahrif etmeğe mecbur kalmışlardır. Meselâ, henüz son zamanlarda bu meseleyi tetkik etmiş bulunan Gibbons gibi müelliflere göre; Osmanlılarla Asya insan kaynakları arasındaki muvasalanın rakib civar beylikler tarafından kesilmiş olması lâzım geldiğinden, bu devletin kurulması için lüzumlu unsurlar ancak yerli Rumlar arasından tedarik edilebilirdi. Bu görüş tarzına nazaran yeni İslâm olmuş Türklerle İslâmlaşan Rumlardan hasıl olan Osmanlı milleti faraziyesi, bütün müşkülleri hal ile lâzım gelen izahın anahtarını vermiş oluyordu. Bu suretle Türkler, ancak bu sayede yeni ve büyük bir devleti kurmak için lâzım gelen idarecileri, imparatorluk harblerinde kan dökecek askeri bulmuş ve Osmanlı imparatorluğunu Osmanlılaşmış Rumlar ve Bizans’ta gördükleri teşkilât ile kurmuş oluyorlardı.[1]
<p>Aşikârdır ki, ilmî olmak ve izah etmek iddiasında bulunmalarına rağmen, esaslı tetkiklere istinat ettirilmeyerek ortaya atılan bu nevi faraziyeler, sadece göçebe olduğu zannedilen Anadolu Türklerinin yalnız başına bir imparatorluk kurmadıklarına ve kuramayacaklarına ait olan batıl, fakat düne kadar umumî bir itikada istinad etmekte ve, herhangi bir tenkide dayanamayacak kadar esassız bulunmaktadırlar.</p>
<p>Osmanlı imparatorluğunun menşe’leri ve kuruluşu meselesine dair yapılan tetkiklerin şimdiye kadar saplanıp kaldığı bu dar ve an’anevî telâkkilerin manasızlığını, son zamanlarda neşrettiği etüdlerinde[2] Prof. Fuad Köprülü, ilim âlemine göstermiştir. Üstadın Orta Zaman Türk Tarihinin bu çok mühim olduğu kadar çok davalı da olan meselesini büsbütün yeni bir şekilde vazetmiş olmak itibariyle, ilme ve ihtisasa feyizli çalışma yolları açan etüdlerinin bazı ana fikirlerini burada hatırlatmağı münasip görmekteyiz. Çünkü ancak bu sayededir ki, makalemizin mevzuunu teşkil eden meseleyi ne münasebetle ve hangi görüş tarzının tesiri altında tetkik etmiş lduğumuz daha iyi anlatabileceğimizi zannediyoruz. Filhakika, etüdümüzün esaslarından birçokları, Prof. Fuad Köprülü’nün kitablarında daha evvel vaz ve işaret ettiği mühim meselelerden bir kaçının daha muayyen ve mahdud kadrolar içinde ve elde mevcut arşiv malzemesiyle işlenmesi suretiyle bir kıymet ve mâna kazanabilmişlerdir.</p>
<p>Şu halde Prof. Fuad Köprülü’nün kuruluş meselesini vazediş şekli nedir, ve ne için bir çok hâdisatın anlaşılması ve izah edilmesi için kendimizi vazetmemiz zarurî olan noktai nazarı temsil etmektedir?</p>
<p>Her şeyden evvel, müellifin ortalığı mevcut hazır fikirlerden temizlemek için kullandığı sıkı ilmî tenkid usulünü tebarüz ettirmek münasib olur. Böyle bir tenkid karşısında ilk Osmanlı membalarının izah tarzı kadar, düne kadar yabancı âlimlerin saplanıp kaldıkları noktai nazarlar da kıymetini tamamen kaybetmekte ve zamanımızın ilmî tarih usullerine göre gerî, ve kör körüne ananeci gözükmektedirler. Şöyle ki:</p>
<p>İlk Osmanlı membalarının, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu izah ederken Osmanlı Padişahlarının mensub olduğu soyun nereden ve ne zaman geldiğine, dînine, uç beyliklerinde bulundukları zamanki sosyal hacimlerine, göçebe, köylü veya şehirli oluşlarına, hristiyanlar ve diğer Türk beylikleri ile olan münasebetlerine ait verdiği malûmat eksiktir ve baştan aşağı yeniden tetkike muhtaçtır. Bundan başka, meselenin anlaşılması için bilinmesi şart olduğu halde, Osmanlı imparatorluğunun teşekkül edeceği sıralarda Anadolu’nun içinde bulunduğu siyasî ve sosyal vaziyet de, şimdiye kadar, ilmî bir şekilde tetkik edilmiş değildir. Bu sebeble, Osmanlı membalarında olduğu kadar, Garblı tarihçilerin eserlerinde de Osmanlı tarihi bir göç hikâyesiyle başlar: Dört yüz çadır halkından cihangirâne bir devlet kuran aşiretin Bizans hududlarında yerleşdiği yer, Bahri Muhit ortasında yalnız başına bir ada gibi, Türk ve İslâm dünyasından uzaktır. Bu itibarla, sürülerine otlak aramak üzere buralara kadar gelmiş olan bu göçebelerin bir müddet sonra muntazam bir ordu teşkil ettikleri, bir imparatorluk kuracak kadar çoğaldıkları görülünce hayrete düşürmektedir. Halbuki, Prof. Fuad Köprülü’nün yapmak istediği, şekilde, hadisata biraz daha geriden ve ilmî bir gözle bakmak sayesinde bu nevi hayretlere mahal bulunmadığı ve her şeyin izahı mümkün bir şekilde cereyan ettiği anlaşılmaktadır:</p>
<p>Osmanlı tarihi, bütün diğer tarihler gibi, bir hanedanın destanını yapmak isteyen tarihçilerin kaydettikleri şekilde münferit ve müstakil bir seri vekayiden ibaret değildir. Her hâdise kendisini hazırlayan bir sürü sosyal, ekonomik ve dinî şartlarla işlenmiş ve haricî tesirlerle dünya yüzünün değişmesi nev’inden bir oluşla yavaş yavaş tabiî olarak hazırlanmıştır. Bu bakımdan siyasî şahsiyetler ve vekayi arkasında onları hazırlıyan içtimaî sebebleri aramak lâzımdır.</p>
<p>Böyle ilmî ve derin sebebleriyle Anadolu tarihi tetkik edilecek olursa, Osmanlı târihi XIII. asırda Anadolu’da cereyan eden sosyal ve siyasî büyük tahavvüllerin bir temadisi gibi gözükecek ve bu sayede bir çok meseleleri anlaşılmağa daha yakın bir şekilde vazetmek imkânı bulunacaktır. Esasen, her şeyden evvel hatırda tutmak lâzım gelir ki, daha Selçukîler zamanındaki Anadolu fütuhatı da, garbe doğru devam eden büyük Türk muhacereti için, sistematik bir iskân ve kolonizasyon işi olmuştu.</p>
<p>Nitekim Prof. Fuad Köprülü tarihi vesikalarda, XII. ve XIII. asırlara doğru yapılan büyük çapta iskân işlerine ait mevcut kayıtları tetkik ve toponymie tetkikatıyla tamamlamak suretiyle, Selçukîlerin iskân siyasetlerinin bazı esaslarını tesbit etmek imkânı bulunduğunu kaydetmektedir. Anadolu’da muhtelif tarihlerde vukua geldiği muhakkak olan mühim hacimlerdeki nüfus hareketlerinden başka, vekayiin ilmî bir şekilde anlaşılması için aynı surette ehemmiyetli olan, Anadolu’daki nüfusun göçebe, köylü ve şehirli nisbetleriyle; orta Asya, Mısır, Suriye ve Rusya arasındaki büyük muhaceret ve ticaret yolları üzerinde kurulmuş olan Selçuk devletinin ekonomik ve kültürel terakkileri gibi mühim meseleleri de gözden geçirmek lüzumuna kani olan Profesör, ayrıca Moğol İstilâsıyla Anadoluda hadis olan yeni vaziyet üzerinde bilhassa durmak lâzım geldiğini tebarüz ettirmiştir.[3]
<p>Filhakika, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu meselesinde bu mütekaddim hâdiselerin büyük rolü olduğunda kimsenin tereddüdüne meydan vermeyecek kadar bu hususlar aşikâr gözüküyor:</p>
<p>Türk orta zamanının edebî, sosyal ve bilhassa dinî tarihi üzerinde uzun senelerden beri giriştiği çok verimli ve orijinal mesainin verdiği bir salâhiyetle Prof. Fuad Köprülü’nün kitabında bu asırlarda Anadolu’da husule gelen dinî cereyanların ve müslüman mistik tarikatlerinin teşekkülünde Orta Asya’dan gelen akınların ve Türk Moğol şamanizminin tesirlerinin oynadığı rolü hatırlatması, kayda şayan olduğu gibi; Moğolların öncüsü olarak gelen göçebe Türkmenlerle Anadolu nüfusunun işbaa geldiği bir sırada, imparatorluğun sosyal ve hukukî kadroları içinde sıkışan bu göçebe unsurların ne büyük bir kuvvet teşkil ettiklerini ve ne geniş bir teşkilât içinde birbirine bağlı bulunduklarını Babâî isyanında Selçuk devletini pek fena bir halde sarsmış olmalarıyla göstermiş olduklarını tesbit etmesi de bizim bu makaleyi yazarken daima göz önünde bulundurduğumuz fikirlerden birini teşkil etmektedir.[4]
<p>Filhakika, 1242’de Erzurum’u alan Moğollar, Sivas ve Kayseri’yi yağma ettikten sonra çekildilerse de, Selçuk devleti onların tabiiyetine girdi ve bu istilâdan sonra, Moğol imparatorluğunun diğer aksamıyla teessüs eden münasebet dolayısıyla, yeni bir takım göçlere yol açıldı. Bu suretle Anadolu muhtelif devirlerde kadınları, çocukları ve davarlarile beraber gelen Moğol işgal ve tedib orduları, Moğol valilerin maiyet askerleriyle doldu. Bu vaziyet karşısında, Garbe doğru akın o kadar tabiî ve zarurî bir hâdise haline gelmiş bulunuyordu ki, Profesöre göre, eğer Anadolu’da hasıl olan bu kesafet, fütuhat sayesinde Garbe doğru boşaltılmamış olsaydı, içtimaî vücutte derin huzursuzluk doğurarak dahilî karışıklıklara ve mevcut sosyal nizamın tahrib edilmesine sebeb olabilirdi.</p>
<p>Diğer taraftan, Prof. Fuad Köprülü’ye göre, Gibbons’un iddiasının tamamen aksine olarak bu asırda Anadolu ve Osmanlıların yaşadıkları uç beylikleri ile diğer Türk ve müslüman dünyası sıkı bir münasebet halinde bulunmakta idi. Bu devirde putperest Moğollara karşı islâmlaşmakda devam eden Anadolu’da tahrikatta bulunan Altın Ordu devleti ile, Suriye ve Mısır Memlûkları velhasıl İslâm ve Türk âleminin her tarafı, Anadolu ile sıkı bir münasebet halinde bulunmakta idi. Hudutların yalnız göçebe değil, Türk-islâm dünyasının her tarafından gelmiş şehirli unsurları ve o meyanda ulema, şeyh ve zanaat sahibi her türlü muhacir kafilelerini cezbetmiş olması, bu noktai nazarı teyid etmekte idi.</p>
<p>Demek oluyor ki, Osmanlı imparatorluğu teessüs etmeğe başladığı zaman, bu kadar geniş hudutlar içinde kaynaşmakta olan bir âlemin dört bucağında tekevvün eden dinî ve sosyal cereyanları, bilgi ve tecrübeye sahib insanları ve mânevi kuvvetleri kendi arkasında buldu.</p>
<p>işte mevzuubahs cereyanları bulmak ve is basında göstermek teşebbüsü, Prof. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı imparatorluğunun sür’atle kuruluşu mucizesini izah etmek için, ortaya attığı fikirlerin ve yaptığı ilmî yardımların en mühimlerinden birini teşkil etmektedir. Zira, ancak bu sayededir ki; Osmanlılaştırılmış Bizanslılar, devşirmeler, İslâmiyeti kabul etmiş esirler faraziyesine müracaat etmeğe lüzum kalmadan, Osmanlı İmparatorluğunun kurulması için lâzım gelen kan ve kol kuvvetini, akıl ve siyaset adamını Osmanlıların, bilhassa ilk zamanlarda, nereden bulmuş olduklarını anlamak mümkün gözükmektedir. Filhakika, Osmanlı tarihinde, bilhassa İstanbul’un fethine kadar, kütleler halinde İslâmlaşma ve devletin kozmopolitleşmesi mevzuubahs değildir. Bilâkis, Osmanlı idare teşkilâtı Selçukî ve İlhanîlerin devlet ve idare an’anelerine göre tesis edilmiş ve devlet işlerinde bidayette daha fazla Selçuk idarî teşkilâtına mensub yüksek Türk aristokrasisi ve memurları kullanılmıştır. Bu Türk idare adamları devşirme unsurlar lehine ancak XV. asırdan sonra azalmağa başlamıştır. Esasen Fuad Köprülü’ye göre, muhtelif unsurlardan teşekkül eden her büyük imparatorluk için sarayın bir müddet sonra atsızlar ve soysuzlardan mürekkeb bir Kapu Kulu yaratması ve kozmopolitleşmesi mukadder bir hâdisedir. Abbasîler ve Bizanslılar için tabiî addedilen bu hal, Osmanlı imparatorluğunda neye Türklerin kabiliyetsizliğine veriliyor? Bizansta birçok imparatorların yabancı unsurların yetişmiş olması, Bizans Rumlarının idare kabiliyetini haiz olmadığını mı isbat eder?..[5]
<p>Türklerin, Osmanlı imparatorluğunu kurmak için kendilerine lâzım gelen kuvvetleri nereden bulduklarını göstermek itibariyle, Fuad Köprülü’nün o asırlarda Türk Anadolu’daki dinî ve sosyal hareketlere ait verdiği malûmat ta, yukarıda söylediğimiz gibi, çok kıymetlidir ve bu husustaki esas fikir şu şekilde hulâsa edilebilir.</p>
<p>Osmanlı imparatorluğunun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur: Iran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve şarkî Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhâmî bürokrasisine mensub şahsiyetler, muhtelif tarikatlerin mümessilleri İslâm şövalye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler. Bunlar arasında bilhassa, Paşazade tarihinde Gaziyânı Rum diğer tarihlerde Alpler (kahmaran, muharib mânasına) veya Alp Erenler namı altında zikredilen ve daha İslâmiyetten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilâta mensub Türk Şövalyeleri mevcuttu. Fiahakîka: Osman Gazinin arkadaşlarından bir çocuğun unvanı olan bu Alp tâbiri dikkate şayandır. Bunlardan şehirlerde ve İslâm dünyasına mensub bazı dinîlerin tesiri altında kalmış olanların ise unvanı bilâhare Gaziye tebdil edilmiş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen Ahıyânı Rum yani Anadolu Ahileri ile; Horasan Erenleri de denilen Abdalân Rum yani «abdal» ve «baba» ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinatta bulunan ve umumiyetle Osmanlı Padişahlarıyla bütün harplere iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı ve garib etvarlı dervişler bulunmakta idi. Aşık Paşazade tarihinin Bacıyânı Rum yani Anadolu kadınları dediği ve haklarında tafsilâta mâlik olmadığımız teşkilât veya tarikatten sarfınazarla, diğerlerini ele alacak olursak, banların her birinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri olan ve bu günkü Komünist yahut farmason teşkilâtına benzeyen teşkilâtı bulunan tarikatler olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilât vasıtasıyla her tarafla temas halinde bulunan Osmanlıların ise. Osmanlılaşmış Rumların yardımına muhtaç olmadan daha evvelki emsali Türk imparatorlukları gibi büyük bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiş ve kendilerine lâzım gelen her türlü unsurları bulmuş olduklarına şüphe yoktur. Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi teşkilâtının Anadoludaki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek icabeder.[6] Prof. Fuad Köprülü’ye göre; «Gazi» Osman’ın kayın pederi şeyh Edebâlî ile silâh arkadaşlarından bir çoğunun hattâ Orhan’ın kardeşi Alâeddin’in bu tarikate mensub bulunuşu, ilk piyade askerî üniformasının Ahi üniforması oluşu ve Yeniçeriler için Ahi başlığının kabul edilmiş olması, bu bakımdan son derecede manidardır.[7]
<p>Bu mistik tarikat ve teşkilâtın ne büyük bir kuvvet temsil ettiğini, aralarına aldığı halk kütlesini muayyen sosyal nizamlar için nasıl harekete getirerek zamanlarının vekayiinde büyük roller oynamış olduklarını tarih esasen kaydetmektedir: Selçuk devletinin en kuvvetli bir zamanında Babaî’lerin Anadolu’daki bütün Türkmen aşiretlerini birden harekete getirmek süretile bu devleti fena halde sarsmış oldukları malûm bir hakikattir. Fütuhatı başarmak için Osmanlı ordularına yalnız teşkilâtlı ve imanlı muharib temin etmekle kalmayıp, bu misyoner dervişlerin dinî ve sosyal fikirler propagandasıyla da, halk kütleleri arasında çok faal bir maya gibi faaliyete geçerek, o memleketlerin sosyal bünyesinde ve siyasî kuruluşunda büyük yenilikler yapmak için müsait kaynaşmayı yaratmakta, temsil ve fütuhat işlerini kolaylaştırmakta âmil oldukları da muhakkaktır. Rum İlinin İslâmlaşmasında bu misyoner derviş grublarının oynadığı rol her halde büyüktür.[8]
<p>Hattâ daha ileri giderek bazı delillere göre diyebiliriz ki, orta zaman hristiyan hukukıyâtına karşı yeni bir sosyal nizam ve adalet telâkkisi taşıyan ve esrarengiz bir din propagandası şekline bürünen misyoner Türk devrilişlerinin telkinatı ordularla birlikte ve hattâ ordulardan evvel fütuhata çıkmış ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır. Demek oluyor ki, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu işinde çalışan kuvvetler böyle tevettürü yüksek derin ve uzak membalardan gelmekte ve Hristiyan ve İslâm dünyaları gibi iki ayrı âlemin maddî ve manevî bütün kuvvetleriyle karşılaşması şeklinde tarihi islemektedir.</p>
<p>Prof. Fuad Köprülü’nün, tetkikimizin muhtelif fasıllarında mevzuubahs toprak mes’eleleri münasebetiyle[9] ve bazı yeni vesikaların yardımiyle işlemek fırsatını bulduğumuz ve etüdümüzün mânasının anlaşılması için zarurî bir methal telâkki ettiğimiz bazı esas fikirleri aşağı yukarı bunlardır. Bu fikirlerden hareketle, biz<br />
Osmanlı tarihinde imparatorluğun teşekküliyle beraber, içtimaî bünyesinin kendisine mahsus hususî şeklini alması için yoğurulması hususunda iş başında çalışan demografik ve dinî âmilleri tesbit etmeğe çalışacağız. Kanaatımızca, yine aynı fikirlerin kuvvetle ortaya koyduğu gibi, Türk tarihinin bir muharebeler ve muahedeler tarihi, bir hanedan destanı olmaktan kurtarılarak hakikî bir izahını yapmak ve anlaşılmasını temin etmek için bu mes’eleleri vaz’ ile hemen işe başlamak lâzım gelmektedir. Bu sebeble, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu mes’elesini daha iyi izah edebilmemize yarayacak olan böyle bir faraziyeyi takviye edecek mahiyette gördüğümüz bazı vesikaları, çok hususî bir noktai nazardan yapmağı tecrübe ettiğimiz kısa izahlarla birlikte, okuyucularımıza arz edeceğiz.</p>
<p>a. Kolonizatör Türk Dervişleri</p>
<p>Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu hâdisesini, Anadolu’dan gelen bir muhacereti akvam; daha doğrusu Anadolu’da istikrarını bulamayan bir muhaceret akınının ve toprağa yerleşmek üzere olan bir nevi muhacir göçebelerin temsil ettiği kudretin kendisine yer bulmak için önüne geçen siyasî hudutları yıkıp takatinin yettiği bir yere, Tuna boylarına ve Arabistan çöllerinin içlerine kadar yayılması hâdisesi gibi tetkik ve mütalea etmek lâzım geleceğini yukarıda söylemiştik, imparatorluğun teşekkülünden evvel Anadolu’da büyük bir izdiham halinde tekasüf eden orta Asya göçlerinin öteden beri bu istikametlerde yayılmağa namzet bir kudret temsil ettiklerini ve ilk Osmanlı Padişahlarının imparatorluğun kurulması için lâzım gelen askeri ve bu imparatorluğa bir Türk devleti damgasını vuran her nevi kuvveti bu büyük insan hazineleri içinden bulmuş olduklarını da görüyoruz.</p>
<p>Böyle bir imparatorluğun kurulması hâdisesinin büyük mikyasta nüfus kitlelerinin yer değiştirmesi nev’inden demografik yahut, métanastasiques hâdiselerle aynı zamanda vukua gelmiş olduğunu göstermek için; istilâlarla birlikte göçebe unsurların bu harekâtı temin edecek bir şekilde kolaylıkla ve muvaffakiyetle ileri sürülmüş olmalarını, muhtelif mıntıkaların imar ve iskânı için kullanılan sürgün usullerini ve topraklandırma ve toprağa yerleştirme siyasetinin bu hususta oynamış olduğu rolü de başka bir yerde izah edeceğiz. Bizşimdilik burada bu nüfus hareketlerinin ve büyük çapta kolonizasyon işinin şayan-ı dikkat tezahürlerinden birini gözden geçirelim:</p>
<p>Mevzuubahis etmek istediğimiz mes’ele; hâlî ve tenha yerlerde, boş topraklar üzerinde bu Orta Asyalı muhacirler tarafından kurulan bir nevi Türk manastırları, (couvent ermitage)i olan zaviyelerle, yeni bir memlekete gelip yerleşen kolonizatör Türk dervişleridir. Dervişlerle tekkelerin son zamanlardaki soysuzlaşmış şekillerine ait taşıdığımız kanaatleri sarsacak mahiyette ve iddialı olduğu kadar garib de gözükecek olan bu fikrimizi haklı gösterecek bazı vesikaları bu tetkikimizde zikredebilecek vaziyette olduğumuzu zannediyoruz. Meselenin bu suretle izah edilmesi matlub birtakım vâkıalar şeklinde hazırlanıp bahse mevzu edilmesi ise, bizim tetkikimizin yeniliklerinden biri olacaktır.</p>
<p>Filhakika, Prof. Fuad Köprülü’nün tetkiklerine istinaden[10] müslüman mistik tarikatlarının teşekkülünde Türk-Moğol şamanizminin tesirleri olduğunu ve binnetîce Orta Asya’dan gelen akınlarla birlikte Anadolu’ya yeni birtakım dinî cereyanların sokulmuş olduğunu kaydedebiliriz. İşte bizim burada mevzuubahis etmek istediğimiz dervişler, kendilerile beraber memleketlerinin örf ve âdetlerini, dinî âdâb ve erkânını da beraber getiren insanlardır ki bunların içinde Türk-İslâm memleketlerinden Anadolu’ya doğru mevcudiyetini kayıt ve işaret ettiğimiz muhaceret akınını sevk ve idare etmiş müteşebbis kafile reisleri, bu istilânın öncüsü olmuş kolonlar, gelip yerleştikleri yerlerde hanedan tesis etmiş soy ve mevki sahibi mühim şahsiyetler vardır. Bu dervişlerin nazarı dikkati celb eden din ve cihan telâkkileri, daha eski Türk memleketlerinden gelen muhacir kitlelerinin getirdiği din ve cihan telâkkilerinin aynı olduğu gibi, müridleri de ekseriya kendi aile ve soyları âzasıdır. Bu sebebledir ki bu unsurlar sayesinde Anadolu, ayrı bir teşkilât ve an’anelere sahib insan yığınlarıyla beraber, onların getirdiği dinî ve mistik cereyanların da kaynaşmasına bir sahne teşkil etmekte idi. Bu sıralarda karşımıza çıkan şâyân-ı dikkat şahsiyetlerin haklarında bilâhare uydurulmuş menâkıbde umumiyetle kabul edildiği gibi derviş, tarikat müessisi ve keramet sahibi insanlar gibi tasvir edilmiş olmalarına rağmen; maşerî psikolojinin malûm kanunlarına uyarak kendilerini ihata eden bu dinî hâlenin hakikî mânasını keşfetmek güç değildir. Onlar yeni bir dünyaya, yâni diğer bir Amerikaya gelip yerleşen halk yığınları için, içtimaî ve siyasî büyük bir rol oynamış büyük kahramanlar, bu hengâmeli devirde halkın içinden yetişmiş mümessil şahsiyetlerdir ve bu itibarla onları son zamanın dilenci dervişlerinden dikkatle ayırmak lâzım gelir.[11] Bittabii biz burada ne Anadolu din tarihinden ne de muhtelif tarikatlerin birbirine benzeyen ve benzemeyen taraflarından bahsetmek niyetinde değiliz. Dervişlerle ve zaviyelerle alâkamız, onların Osmanlı İmpratorluğunun kuruluşu meselesinin anlaşılması için üzerinde ısrarla durduğumuz bu garbe doğru akın işinde bize birer mümessil ve öncü gibi gözükmelerinden ileri gelmektedir. Bir çok köylere ismini veren, elinin emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren dervişler; ve daima garbe doğru Türk akını ile beraber ilerleyen benzerlerini doğuran zâviyeler ve bu zaviyelerin harbe giden, siyasî nüfuzlarını Padişahların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde Padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler, bizim alâkamızı celb etmek için bir çok vasıfları haizdirler. Hele onların daha fazla yarı göçebe Türkmenler arasında telkinatta bulunuşu, köylerde yaşayışı, toprak işleriyle meşgul gözükmesi ve benimsemek için dağdan ve bayırdan toprak açması bu alâkayı şiddetlendirmektedir. Filhakika, bilâhare tanıyacağımız dervişlerin şehirlerdeki tekkelerde âyîn ve ibadetle meşgul olan ve sadaka ile geçinen mümesillerinin aksine olarak, mütemadiyen kırlara, boş topraklar üzerine yerleşen ve henüz bir devlet memur ve aylıkçısı şekline girmemiş olan bu dervişlerin hayatı ve onları oralara iten kuvvetlerin mânası anlaşılmağa lâyıktır.</p>
<p>b. Bazı Tarihî Simalar</p>
<p>Bu suretle, muhtelif memleketlerden gelmiş muhtelif insanların ve onların temsil ettikleri telâkkilerin kaynaştığı Osmanlı İmparatorluğu; o zamanki Türk-İslâm âlemi içinde yeni bir dünya, bir başka Amerika teşkil ettikten sonra, her türlü yeniliklere sahne yeni bir hayatın hazırlandığı yeni bir âlem haline girmiş bulunuyordu. Dünyanın her tarafından gelmiş her fikir, her türlü insan ve malzeme kuvveti onun zamanın cihanşümul bir Türk ve İslâm dünyası imparatorluğu olarak kurulmasına hizmet ediyordu. İmparatorluğun kuvvetini aldığı menbaların çokluğu ve bu nevi kozmopolitliği, kuruluş devirlerinde bu devletin kurucuları yanında toplanmış olan şahsiyetlerin muhtelif cereyanların mümessili olan muhtelif menşe’li kimselerden teşekkül etmesiyle sabittir. Bu[12] suretle bu şahsiyetlerin kimler olduğunu tesbite çalışmak bu adamların şahsiyetinde imparatorluğun kurulması için iş başında olan kuvvetleri çalışırken görmek demek oluyur. Bu bakımdan isimleri bir tesadüf gibi tarihlere geçmiş olan bazı şahsiyetler ve onlar hesabına imâl edilmiş olan pek saf ve pek basit gözüken menâkıb, bize tetkikatımızm istikbali için geniş ufuklar açan kıymetli görüşler ilham edecek vaziyette bulunmaktadırlar.</p>
<p>Filhakika, Osman Gazi’nin silâh arkadaşları kimlerdir, kimlerle konuşmuş ve kimlerin yardımını ve hayır duasını istemiştir. Bu hususta elimizde mevcut kayıtlar, umumiyetle zannedildiğinden çok daha manidardır. Bu kayıtlara dair fikir vermek için bazı tarihçilerin Osman Gaziye diğerlerinin ise babası Ertoğrula gördürdükleri meşhur rüya hikâyesini ele alalım:</p>
<p>I. Ertoğrul hâl-i hayattayken bir gece düş gördü. Bir aceb vâkfa görüb ol vakıadan, uyanıb bu düşi, fikr iderek, Allahı zikr iderek durdu, sabah namazını kıldı. Suret değişdirüb doğru Konya’ya vardı, anda bir muabbir kişi vardı. Adına Abdülaziz dirlerdi&#8230; Amma bazılar didilerkim bu düşi tâbir iden bir aziz şeyh idi&#8230; (Giese’nin neşrettiği Tarih-i Âlâ-i Osman sf. 11.)</p>
<p>Babinger’in neşrettiği Uruc Bey tarihinde ise, Ertoğrul’un gördüğü rüyayı tâbir eden şeyh, Konya’da oturan ve sultan Alâüddin’in dahi itikad ettiği meşhur ve zengin bir şahsiyetti. Yukarıdaki kayıtta ismi geçen Abdülaziz ise, sultan Alâüddin’in veziridir. Sultan Osman Konya sultanının askerleriyle birlikte İstanbul Tekfuruna karşı yaptığı bir mücadeleyi müteakib, ganâimden öşrünü çıkarıp Konya sultanına göndermesi üzerine, sultan tarafından kendisine gönderilen sancak ve saire ile birlikte şeyh Edebâlî’nin kızını da getiren işte bu vezirdir. Aşağıya dercettiğimiz kayıttan anlaşılacağı veçhile, Osman Gazi’ye bu kızı ne için alması lâzım geldiğini izah ederken, babası Ertoğrul’un gördüğü rüyadan şu şekilde bahsetmektedir:</p>
<p>II. Ey oğul atan Ertoğrul gördüğü düş buydıkim, şeyh Edebalî ol düşi tâbir etmişdi&#8230;</p>
<p>Atına sivar olub doğru Konya’ya vardı. Meğer Konya’da bir mu’abbir muteber kişi vardı, şeyh Edebâlî dirlerdi. Sâhib-i kemâl idi. İlm-i rüyayı hûb bilürdi. Kerameti zahir olmuş kişidi, dünyası çoğdı. Ol vilâyetde Meşhurdı, sultan Alâüddin dahi ana itikad etmişdi&#8230;</p>
<p>Şeyh ayıtdı, ya yiğit düşinin tâbiri budurkim bir oğlun ola, adı Osman ola ve benim dahî bir kızım ola Râbia (diğer tarihlerde Bâlâhun Mâlhum) aldu, benim kızımı senin oğlun Osman’a vireler&#8230; (Sf. 8).</p>
<p>İlk Osmanlı Padişahının bu surette akrabalık münasebetleri tesis ettiğini gördüğümüz bu şeyh Edebalî kimdir, ve böyle nüfuzlu bir adamla bir nevi siyasî anlaşmayı tahakkuk ettiren bu izdivaç ne gibi şartlar altında yapılmış ve neticesi ne olmuştur? Diğer tarihler de, rüyayı gören şahsın Ertoğrul değil Osman Gazi olduğunu ve şeyh Edebâlinin davarı, nimeti çok, misafirhanesi daima dolub boşalan,zengin ve halk üzerinde nüfuzlu bir şeyh olduğunu ve Osman Gazi’nin bu şeyhe, sık sık misafir olduğunu kaydetmektedirler. Rüyada bu şeyhin kuşağından çıkan bir ay Osman’ın koynuna girmekte ve oradan gölgesi bütün âlemi tutan bir ağaç halinde yükselmekte olduğuna göre rüyayı gören şahsın bu şeyh ile tanışık olması ve gölgesi âlemi tutan bir ağaç hayaline sahib olacak kadar siyasî emeller besleyecek vaziyette bulunması; rüyayı tâbir eden şeyhin de hiç olmazsa, böyle bir rüyanın ifade ettiği fikrin tahakkukunu mümkün telâkki edecek kadar hâdisatın bu hususta hazırlamakta olduğuna dair bir sezi; ve tecrübeye sahib olusu hakikaten manâlıdır. Bu nevi rüyaların Osmanlılardan evvel diğer hanedan müessislerine de gördürülmüş olması, bu nevi hikâyelerin alelade bir masal ve fantazi olduğunu kabul ettirse bile, bu rüya hikâyesi münasebetiyle Osmanoğullarının böyle bir şeyhle sıkı münasebetlerini öğrenmekte ve şeyhin kızıyla mevzuubahis olan bu evlenme hikâyesini hakikaten manidar bulmaktayız. Şu halde yalnız bu bakımdan, yani tarihî folklor da malûm bir mevzuu işlemek için o cemiyetten alınan motifler dolayısiyle, hâdisenin hakikatte ne şekilde cereyan etmiş olduğunu bize tasavvur etmek için lâzım gelen malzemeyi temin edecek olan hikâyeyi muhtelif menbalardan takib edelim:</p>
<p>III. Meğer Osman’ın halkı arasında bir aziz şeyh vardı. Adına Edebâlî dirlerdi ve dünyası bî nihâye idi. Amma derviş siyretin dutardı. Hattâ derviş diyü lakab iderlerdi. ‘Bir zaviye yapub âyende ve revendeye hidmet iderdi. Kâh kâh Osman onun zaviyesine misafir olurdu. (Neşrî tarihi, Yp. 24, Veliyüddin efendi kütüphanesindeki nüsha).</p>
<p>IV. &#8230;kendülerin arasında bir aziz şeyh vardı, hayli kerameti zahir olmuştu. Ve cemi halkın mutemedi idi. Ve illâ dervişlik batınında idi dünyası nimeti ve davarı çokdu ve sahib-i çerağ ve âlemdi, dâim misafirhanesi hâlî olmazdı. Ve Osman Gazi kim bu dervişe konuk olurdu&#8230; (Âşık Paşa Zâde tarihi, İstanbul basımı sf. 6).</p>
<p>Görülüyor ki bu şeyh dünyası ve davarı çok olan bir adamdı, bütün zevahir onun mâlî kudretinin ve siyasî nüfuzunun büyük olduğunu gösterir. Misafirhanesi hiç bir zaman boş kalmamaktadır. Bununla beraber, Âşık Paşa Zadeye göre, bütün, bu alâmetlerle beraber, bu meşhur adam bir dervişti de.</p>
<p>Bu nüfuzlu şeyh ile Osman Gazi’nin münasebetleri mes’elesi, Osman Gaziye verilen bu müjde ve mevzuubahs münasebetlerin temin ettiği yardım mukabilinde, kendisi Padişah olduğu takdirde gerek bu şeyhe ve gerekse müridlerine yâni bütün zümreye ve teşkilâta, bir şey vâdetmesi lüzumu mevzuubahis edilince, hakikî bir siyasî anlaşma şeklini almaktadır. Filhakika, Neşrinin şeyh Edebâlî’nin oğlu Mehmet Paşadan naklettiklerine göre, bu şeyh ve müridlerinin Osmanlı memleketlerinde işgal ettikleri mevkie bakılırsa, bu sıkı münasebet ve kız alma hikâyesinin hakikatte mütekabil bir anlaşmadan ibaret olduğu meydana çıkmaktadır:</p>
<p>V. Çünki şeyh, Osman’ın düşünü böyle tâbir etdi, derviş Durgud adlı şeyhin bir müridi vardı, anda hazırdı, ayıtdı: Yâ Osman! Sana Padişahlık virildi, bize şükrüne ne virirsin, didi. Osman ayıtdı, sana bir şehir vireyin, derviş ayıtdı, şol köyceğize dahi razıyım, dedi. Ve bana mektub vîr, didi. Osman ayıtdı, ben yazı yazmak bilmezin, işte bir maşraba ve bir kılıcım var sana vireyin, tâ ki sana nişan olub anları evlâdım gördükde ibka edeler. Ol maşraba ve ol kılıç anlarda nişan kaldı. Ve şimdi dahi Padişah olanlar anı görüb ziyaret idüb ol dervişin evlâdına inâmdar ve ihsanlar ideler. Ve bu Edebâlî de diğimiz şeyh yüz yirmi yaşında vefat itdi. Ömründü hemen iki hâtûn aldı, birin cıvanlıkda ve birin pîrlikde. Evvelki hâtûnun kızın Osman Gaziye virdi, sonraki hâtunı Tâceddin Kürd kızı idi. Hayreddin Paşa ile bacanaklar idi. Ve bu münasebet ve bu, menakıb Edebâlî oğlu Mehmed Paşadan naklolundu. (Neşrî tarihi, Yp. 24).</p>
<p>Aynı mes’ele hakkında tafsilât Aşık Pasa Zâde tarihinde (İstanbul tab’ı) 60. sayfasında da mevcuttur. Fakat mevzuubahis tarihe göre, şeyh Edebâlî’nin müridi olan ve Osman’a “bize bir kâğıt vir imdi” diyen ve atasından kalmış bir kılıcı nişan olarak alıkoyan şeyh Durgud adlu derviş değil, Kumral Dededir.[13] Ve bu defa kendisine bir şehir vâdedilmis gözükmektedir. Burada Ertoğrul Beye ait olarak gösterilen kılıç, dervişin elinden köyünün sonra gelecek Padişahlar tarafından geri alınmaması için verilmiştir. Her ne kadar bu iki tarihte görülen isim farkları, aynı vak’anın iki anlatış tarzına ait gibi görünüyorsa da, Osman’ın bu tarikattan birçok dervişlere yardım mukabilinde sadece bir köy değil belki birçok köy ve kasabalar vâdetmiş olmasını da hatırlatabilir. Osman’ın mezkûr bir çok dervişlere yazılı nişan yerine kılıç verişi ise zikri geçen tarihçilerin izah etmek istediği gibi, Osman’ın yazı bilmemesine değil, belki henüz resmen nişan vermek salâhiyetine sahib olmayışı veya sıkışık vaziyette bu tarikatin dervişlerine yazılı bir kâğıttan çok daha kıymetli ve kendisinden sonra gelecek evlâdları üzerinde de müessir olacak bir ata kılıcı vermeğe mecbur edilmesiyle, yahut da kendisinin her türlü şübheyi izale edecek bir garanti vermek istemesiyle izah edilmelidir. Yoksa Osman Gazi’nin muhitinde herhangi bir senedi veya nişanı hazırlayacak kimselerin mevcut bulunup bulunmadığından şübhe etmek caiz değildir. Ehemmiyetine binâen Âşık Paşa Zade tarihinin verdiği malûmatı da aşağıya dercedelim:</p>
<p>VI. Şeyh Edebâlîkim Osman Gazi’nin düşini tâbir eyledi ve Padişahlığı kendüye ve neseb ve nesline muştaladı. Yanında şeyhin bir müridi vardı «Kumral Dede» dirlerdi, ol derviş ayıdır: Ey Osman, sana Padişahlık virildi, bize dahi şükrâne, didi. Osman Gazi ayıdır: Her ne vakit kim Padişah olam, sana bir şehir vireyin, didi. ‘Derviş ider, ‘bize bir kâğıt virimdi, dir. Osman Gazi ayıtdı ben kâğıd yazmak bilirmiyim ki benden kâğıd istersin, didi. Amma atamdan bir kılıç kalmışdır sende dursun, nişan. Beni Allahü Teâlâ Padişahlığa irgörürse benim neslim ol kılıcı göreler, köyünü almayalar, deyü virdi. Şimdi dahi ol kılıç Kumral Dede neslindedir. Âl-i Osman’dan her kim ki Padişah olsa ol kılıcı ziyaret iderler. (Sf. 6).</p>
<p>Aşağıya dercettiğimiz kayıttan da Şeyh Edebâlînin nüfuzlu bir Ahi Şefi bulunduğu, kardeşinin de bir Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Filhakika Bursa fethinde Orhan’a yoldaşlık eden Ahî Hüseyin, mevzuubahis Şeyh Edebâlînin kardeşi Ahî Şemseddin oğlu idi:</p>
<p>VII. Orhan Bursa fethine giderken babasının önünde yer öpüb itaat gösterdi. Ve yine Köse Mihalı ve Torgut Alpı Orhan Gaziye yoldaş koşdu. Ve anda bir aziz vardı ana Şeyh Mahmud dirler idi. Anunla Edebâlî didikleri azizin bir karındaşı var idi. Ahî Şemseddin dirler idi. Anın oğlu Ahî Hüseyin’i Orhan Gazi atasından isteyüb Osman Gazi dahi virdi ve hilece gönderdi. (Neşrî tarihi, sf. 38).</p>
<p>Baş tarafta, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu meselesini tetkik ederken, Prof. Fuad Köprülü’nün o zamanlar Anadolu’da kuvvetli bir teşkilât halinde mevcut olan bu Ahî zümrelerine mensub şahsiyetlerin bu devletin kuruluşunda büyük bir rol oynadıklarına ait fikirlerinin hulâsasını kaydetmiştik.[14] Bu neviden dinî teşkilât, mevcut delâilden anlaşıldığına göre diğer Anadolu Beyliklerinin teşekkülünde  de büyük bir rol oynamıştır. Anadolu’da, Osmanlılardan evvel teşekkül etmiş olan diğer beyliklerin de Osmanlılar gibi muhtelif tarihlerde Anadolu’ya gelen veya nakledilen Oğuz yani Türkmen boylarının Bizans ve Kilikya hudutlarına yerleştirilmesi neticesi meydana  geldiği düşünülecek olursa, Türkmen kabileleri arasında yayılmış olan dinî tarikatlerin ve bu tarikatleri temsil eden şahısların nüfuzu kendiliğinden meydana çıkar. Selçuk devletinin sarsılmasında bu Türkmen kabilelerine istinad eden Babâîlerin isyan ve propagandalarının tesiri olduğu gibi, aynı Babâî şeflerinin Ertoğrul ve Osman Gazi zamanında faaliyette bulundukları ve  Karamanoğullarının da müstakil bir devlet kurmasında Babaîliğin ve Babâî şeflerinin büyük bir rol oynamış olduğu anlaşılmaktadır. Bu mühim meselelerin tafsilâtiyle tetkikini yapacak ve bu hususta kat’î bir fikir beyan edecek vaziyette bulunmamakla beraber; biraz ilerde toprak mülklerini ve vakıflarını tetkik edeceğimiz dervişlerin hakikî şahsiyetleri hakkında bir fikir edinebilmek için, esasen herkes tarafından bilinen bâzı kayıtları burada zikretmeği münasip görmekteyiz:</p>
<p>VIII. Alâüddin vefat itdi. Hicretin 659’unda oğlu sultan Gıyas tahtına geçüb Padişah oldu, hükmü hükümet itdi. Amma zuIüm itmeğe başladı. Meğer ol zamanda bir şeyh vardı, adına Baba İlyas dirlerdi. Acemden, gelmişdi. Sultan Alâüddin zamanında gelüb Amasya nahiyesinde Çat dirler bir kasabada karar itmişdi. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin dahi ol vakitte Konya’da olurdu. Ol zamanda çok ulular ve şeyhler vardı. Zira sultan Alâüddin şeyhlere muhib olduğu için kamu onun memleketine gelmişlerdi&#8230;</p>
<p>Sultan Alâüddin vefat idüb oğlu Gıyasüddin kim tahta geçdi idi çok zulümler itmeğe başladı, akıbet bir sebeb ucundan Baba İlyasdan havf idüb leşker gönderdi. Babâîleri kılıçtan geçürdü. Anun dahi başka bir hikâye vardır, Âşık Paşa oğlu Elvan Çelebi menâkibinde malûm itmişdir.</p>
<p>Karaman iline evvel Yunan dirlerdi, Karaman denmesine sebeb anuncun bu hikâyeti getürdük: Bir gice nâgâh sultan Gıyasüddin Padişahı kulları tepelediler, oğlu ve kızı memleket hâlî kaldı. Babâîlerden Muhlis Paşa bir sebeble Padişah oldu. Babâîleri kıranlardan intikam alub ol leşkerden kim varsa hep, kılıçdan geçürdi, kırk |gün beylik itdi. Bâzılar altı ay beylik itdi didi. Andan sonra Babâîlerden Halife Göre Kadı Baba llyas zamanında üç ile (üç yıla) Halife olmuşdu. Meğer ol Göre Kadının beş yaşında bir oğlu kalmışdı, adına Karaman dirlerdi. Muhlis Paşa ol oğlanı getürüb tahta geçürdi, Padişah eyledi, Nefes idüb itdi ki, bu nesil bu vilâyeti duta, Padişah ola, didi, Karaman vilâyetine. Karaman didiklerine sebeb budur. (Uruç Bey, Tevârih-i Âl-i Osman, sf. 11. Babinger tab’ı 1925).</p>
<p>IX. Ertoğrul zamanında Baba İlyas divâne vardı. Ruma Ertoğrulle bile gelmişlerdi ve Koçum Seydi vardı. Baba İlyasın Halifesi idi bunların kerametleri zahir olmuş duaları makbul azizlerdi.</p>
<p>Osman Gazi zamanında. Ulemadan Tursun Fakih vardı ve fukaradan Baba Muhlis ve Osman Gazinin kayın atası Edebâlî vardı, bunlar duaları makbul azizlerdi.Ñ (Âşık Paşa Zade Tarihi Sf. 199).</p>
<p>X. Murad Hudâvendigâr zamanında dirler ki ol vakit Kala’-i Ankara Ahîlar elinde îdi. Sultan Murad Han Gazi yakın geliyecek Ahiler istikbal idüb kala’yi teslim etdiler. Çünki sultan Murad Han Gazi şehre girdi, üzerine akçeler nisâr udiler, kullar ol akçeyi yağma itdiler. (Neşrî tarihi, Yp. 55).</p>
<p>Ahilikle Babailiğin ve burada muhtelif mümessillerinin isimlerini zikrettiğimiz muhtelif tarikatlerin yekdiğerleriyle olan münasebetlerini lâyikiyle tayin edememekle beraber, bu tarikatler mümessillerinin Türkmen kabileleri üzerinde telkinâtta bulunduğu, Türkmenlerle birlikte onları temsil eden bu dervişlerin ve tarikatlerin de orta Asya’dan gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer tarikatler gibi Ahiliğin de yalnız şehirlerdeki Burjuva sınıflarına hâs bir teşkilât, meslekî zümrelere ait teşekküller olmadığı ve bir çok Ahi rüesâsının köylerde yerleşmiş olduğu da nazarı dikkati celb etmektedir. Ve biz burada, henüz lâyikile tenvir edilmemiş olan bu meselelerin üzerinden atlayarak, gerek Ahileri gerek diğer tarikat müessiselerini köylerdeki faaliyetleriyle, bilhassa köylerde tesis ettikleri zaviyeler ile, memleketin imar ve iskânı ile dinî propaganda işlerine yaptıkları yardım bakımından ve tamamen hususî bir zaviyeden tetkik edeceğiz. Anadolu’da dinlerin tarihi, şehirlerin ve şehre ait teşekküllerin tarihi bizim mevzuumuzdan hâriçtir.[15] Bununla beraber, bu hususta daha fazla malûmata sahib olmak bizim isimizi de çok kolaylaştırabilirdi.</p>
<p>Buraya kadar Osman oğullarının bir devlet kurmak teşebbüslerinde ilk günden itibaren esrarengiz gözüken bâzı şahsiyetlerin ve onlar vasıtasiyle bir takım dinî ve siyasî teşekküllerin yardımından istifade etmiş olduklarını ve bu yardımların daima kendilerine bir takım arazinin mülkiyet haklarının veya sadece toprağın temin ettiği menâfiin terki şeklinde mükâfatlandırılmış olduklarını görmeğe alışdık. Bundan sonra, bu hususu daha fazla derinleştirerek, aynı meselenin tenvir edilmesine yardım etmeğe çalışalım. Bu hususta, Osman Gazi’nin kayın atası Şeyh Edebâlî ve müridlerine Osman Gazi’nin daha Padişah olmadan vâdettiği köyler ve ellerine verilen nişanlardan sonra; aynı şekilde Anadoluda son zamanların siyasî vekayiinde büyük bir rolleri olan tarikatlar mümessillerinden birine, Bursa’da türbesi olan Geyikli Babaya verilen araziden bahsedelim:</p>
<p>Yukarıda mevzuubahis ettiğimiz gibi, Osman oğulları ile beraber, bir çok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müridlerile beraber ziraatle ve hayvan yetiştirmekle, meşgul olmuşlardır. Filhakika, o zamanlar bu şayanı dikkat dinî cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeblerden biri oluyordu. Aşağıdaki kayıt bu noktayı göstermektedir:</p>
<p>XI. Göynük ve Tarakluya hazırlanan bir akında «Osman Gazi Köse Mihalın bu vech tedbirini savab bilüb guzâtı cemidüb gelüb Beş taş (Beşiktaş) zaviyesine konub şeyhine Sakarı -suyunun geçidin sordular, şeyh ayıtdı&#8230; (Neşri, 26) (Âşık Paşa Zade, 12).</p>
<p>Bursa’nın fethini müteakib, Evliya Çelebinin kaydettiği gibi[16] Belh, Buhara ve Horasan taraflarından nice erenlerin gelip tavattun etmesi de manidardır. Ve esasen, Bursa’da türbesi olanlardan Şeyh Abdal Murad Horasan erenlerinden olub Bursa fethinde bulunmuşdur. Şeyh Abdal Musa Yesevî fukarasındandır ve Hacı Bektaş ile Ruma gelmiştir. Emîr sultan Hüseynî nesebdir. Buharada doğmuş büyümüştür. Şeyh Geyikli Baba Sultan da fukarayi Yeseviyedendir. Konya’da, bâzı aşiretler arasmda Geyiklü Baba dervişlerinin bulunduğuna nazaran, bu taraflardan gelmiş bir Türkmen kabilesine mensub olması lâzim gelen. Geyikli Baha’nın, Bursa’nın fethini müteakib Orhan Gazi ile münasebetlerine ait aşağıdaki fıkra da, naklettiği menâkîbi işliyen motifler bakımından, dikkate şayandır. Bu kayıttan anladığımıza göre; bu sıralarda İnegöl civarında ve Keşiş dağı yanında gelip yerleşen dervişler bir nicedir ve bu dervişler tercihan kırlara ve köyler civarına yerleşmişlerdir. Bunlar, Baba İlyas müridlerinden ve Seyyid Ebû Elvan tarikatindendirler. Az çok kendi âlemlerinde kendi kuvvetlerinden emin, çekingen bir halde yaşamakta ve zamanın Padişahının harekâtını uzaktan takib etmektedirler. Aşağıdaki kayıtta görüldüğü üzere Geyikli Babanın kendisile o kadar görüşmek istiyen Sultan Orhan’a karşı istiğnası, günün birinde Bursa’ya çıkageldiği zaman hediye olarak bir ağaç getirib dikmesi de manidardır. Kendisini mekânında ziyaret eden Padişahın verdiği kıymetli eşyayı red ile dervişin “Şol karşuda duran tepecikden beri yerceğiz dervişlerin avlusu olsun” seklinde arazi temlik edilmesini teklif etmesi ve Padişahın gerek kendi nefsine ve gerek nesline bu dervişlerin makbul dualarını temin etmiş olmak hususunda gösterdiği alâka da ayrıca kayda değer:</p>
<p>XII. Hikâyet-i Geyikli Baba Hazretleri: Rivayet olunur ki, çünki Sultan Orhan Gazi Bursaya geldi.Bursada bir imaret yabdırüb dervişleri teftiş itmeğe başladı, inegöl yöresinde Keşişdağı yanında bir nice dervişler gelüb karar itmişlerdi. Amma içlerinde bir derviş vardı, dağda geyikcikler ile bile yürürdü. Turgut Alp ana gayet muhabbet itmişti, dâyim anınla musahebet iderdi Turgut Alp ot vakit gayet pir olmuşdu &#8211; Sultan Orhan Gazinin dervişleri teftiş ittüğün îşidüb âdem gönderüb ayıtdı: benim köylerim dayiresinde bir nice dervişler gelüb tavattun itmişlerdir, içlerinde bir derviş vardır, geyikcikler ile musahabet ider, hiç bir hayvan undan kaçmaz, hayli kimesnedir, deyü haber gönderdi. Sultan Orhan Gazi işidib kimin müridlerindendir sorun diyüb yine kendüden istifsar itdiler. Andan dervis ayıtdı: Baba İlyas muridlerindendir ve Seyyid Ebû Elvan tarikatindenim, dedi. Gelüb Sultan Orhan Gazi’ye didiler, âdem gönderüb varın ol dervişi bunda getürün, didi. Varub dervişi da’vet itditer gelmedi, ayıtdı: Zinhar Orhan dahi bunda gelüb beni günaha koymasın. Bu haberi Sultan Orhan Gaziye didiler. Yine âdem gönderüb ayıtdı, bizim lıazretimiz ite didâr görüşmek gayet muradımızdır, nîçün gelmezsiz, veya niçün bizi anda varmağa komazsız, didi. Derviş yine cevab virdi ki dervişler gözcü olur dua iderüz, deyüb bunun üzerine bir kaç gün geçdi. Bir gün ol derviş bir Kavak ağacın omzuna koyub getürüb Bursa hisarında Bey sarayı havlusının kapusının iç yanında bu kavağı dikmeğe başladı. Tiz Sultan Orhan Gaziye haber verdilerkim ol derviş bir kavak ağacı getürmüş dikeyordu. Sultan Orhan Gazi dahi sormadan derviş haber virdikim bizim teberrükümüş oldukça budur. Amma dervişlerin, duası sana ve senün nesline makbülüdr, deyüb hematiden dua idüb ve durmayub yine dönüp gitti. Ol kavak ağacının şimdi eseri vardır, saray kopusunun iç  yanındadır, gayet yoğun ve büyük ağaç olmuşdur, Padişahımız al ağaca timar idüb daima kurucasın giderirler. Sonra Sultan Orhan Gazi dahi ol dervişin mekânına varub bir vâfir eşya virmek mürad idüb derviş ayıtdı: Ey Han bu mülk ve mâli hudâyi mütte’al ehline virir biz bunların ehli değiliz, yine mâl sizlere lâyıkdır, didi. Sultan Orhan Gazi ibram idüb ayıtdı: Derviş elbetde sözü kabul eyle, didi. Derviş ayıtdı, Padişahım senin sözün sınmasun sol turşuda duran depecikden beri yerceğiz dervişlerin avlusu olsun, didi. Sultan Orhan Gazi kabul idüb dervişin yine hayır duasın alub gitdi. Sonra ol derviş vefat ediycek Sultan Orhan Gazi üzerine türbe yapub yanına bir tekye ve bir cami dahi yapdı. Şimdiki halde anda beş vakitde dua olunub ihya olunmuşdur. Geyikli Baba zâviyesi dirler. (Neşrî, Yp. 50) (Âşık Pası Zadeye de bak, Sf. 46).</p>
<p>Askerî istilâlarla birlikte, ilerde tetkik edeceğimiz bir şekilde, bir çok aşiretlerin veya köylü ve asker halkın kendiliğinden gelip yerleşmesi ile veyahut mecburî iskân ve sürgünlerle birlikte gelen ve aynı cereyanın bir başka şekildeki ifadesi olarak derviş sıfatlı insanların az çok bir teşkilâta tâbi akınları, hoş yerlere gelip yerleşmeleri ve orada bir nevi Türk ‘uzletgâh ve manastırlarını (couvent ermitage) tesis ettikleri ve oralarını yavaş yavaş bir köy, bir kültür ve tarikat merkezi halinde teşkilâtlandırdıkları görülmektedir. Bidayette Türk nüfusunun mütemadiyen garbe doğru taşmasının o kadar tabiî bir tezahürü olan bu teşekküller, Anadolu içinde bu taşıb yayılmanın bütün merhalelerini tespit etmeğe hizmet edecek vaziyette adım adım ilerlemişlerdir. O kadar ki bu kolonizatör Türk dervişlerine ve onların köylerde tesis ettikleri zaviyelere, Türk istilâsı ile birlikte ilerleyen bir şekilde, bütün Anadolu’da tesadüf edilmektedir. Aynı muhacir akını garbe doğru taştıkça bu akının öncüleri olan dervişler ve onların kurdukları ma’mureler (zaviyeler) garbe doğru ilerlemiş ve çoğalmıştır. Bu yayılış hakkında oldukça tam bir fikir vermeğe yardım edecek birçok kayıtları ihtiva etmesi, tetkimiz için iddia edebileceğimiz kıymetli noktalardan birini temin etmektedir. Türk tarihi için bu kadar büyük ve ehemmiyetli bir meselenin halli için bundan böyle girişilecek mesâinin kıymetli yardımcılarından biri gibi telâkki edebileceğimiz bu kayıtları ne şekilde anlamak lâzım geleceğine ait burada verdiğimiz izahat ise, ancak bu «deneme» mahiyetindedir.[17]
<p>Bu kayıtlara göre, bidayette ve asliyet halinde bu şekilde kendiliğinden bir kolonizasyon hareketini temsil eden bu zaviyelerin müessisliği ve şeyhliği vazifesi, yavaş yavaş devlet teşekkül ettikçe, bir me’muriyet şekline girmiş ve nihayet bu devlet müesseseleri de soysuzlaşarak bir nevi tufeylîliğe (parasitisme) müncer olmuşlardır. O kadar ki, son devirlerin dilenci dervişleri ve tenbelhane haline inkılâb etmiş tekke ve türbeleriyle mevzuubahis ettiğimiz müesseseler arasında hiç bir münasebet kalmamıştır.</p>
<p>Bittabii Osmanlı İmparatorluğu teşekkül edeceği devirlerde Anadolu’ya doğru yapılmış olduğunu, gördüğümüz bu derviş akını ve bu dervişlerin köylerde yerleşerek toprak işleri ve din propagandası ile meşgul olmaları hareketi ve zamanın beylerinin bu gibi kolonizatör dervişlere bir takım muafiyetler, haklar ve topraklar bahşetmek suretile onların kendi memleketlerine yerleşmelerini temine çalışmaları, Anadolu istilâ ve iskânları kadar eskidir ve bu istilâların şiddetiyle mütenasib bir şekilde kuvvet ve ehemmiyet kazanmakta bulunmuştur. Bu itibarla, Osman oğulları beyliğinin kuvveti gün geçtikçe artmakta olduğu sıralarda bu teşkilâtın Anadolu’da ancak öteden beri mevcut cereyanları temâdî ettirdiğini ve belki ancak son siyasî hareketler dolayısiyle daha fazla bir hareket ve faaliyete meydan vermiş olduğunu kaydedebiliriz. Nitekim; tetkikimizin kayıtlar kısmında görebileceğimiz, 24, 25, 26, 28, 29 ve 217 numaralı kayıtlara göre Anadolu’da tesadüf edilen zaviyelerin çoğunun Osmanlılardan evvelki beyliklerin himaye ve nişanlariyle kurulmuş Ahî zaviyeleri olması lâzım gelir. Bu Ahiler ve şeyhler, biraz sonra Osman oğulları zamanında olduğu gibi, bu devirlerde mevcut hak ve imtiyazlarını âyende ve revendeye hizmet etmek mukabilinde almışlardır [216, 73, 77, 78].[18] Hattâ bâzıları bu yerlerin kâfirin kovub gelüb oralarda yerleşmişlerdir [82, 91]. Aynı şekilde, meselâ Ahî Mahmud Aydın taraflarında Isa Bey nişanıyla bir takım araziye mülkiyet üzere tasarruf etmekte idi [96]. Bu gibi eski devirlerden müdevver olmak üzere Saruhanda Ahi Aslan, Ahi Farkun, Ahi Şaban, Ahi Çarpık, Ahi Yahşi ve oğullarına Ahi Yunus, Kandırmış şeyh, Âdil şeyh, Duruca Daha, Nusrat şeyh, Saru İsa, Saru şeyh, Kutlu Bey. Kızıl Emeli zaviyeleri ile Menteşede Ahi Yusuf, Ahi Feke, Ahi Debbağ, Ahi Ummet, Ahi İsmail zaviyelerinin mevcut bulunması da bu hususu teyît eder. Amasya’da ve Tokat’da da aynı şekilde eski devirlerde tesis edilmiş olması muhtemel bulunan pek çok Ahi zaviyesi mevcuttur [198, 199]. Nitekim meşhur seyyah İbn-i Bututa da Ahileri “Bilâd-ı Rum’da sakin Türkmen akvamının her vilâyet ve belde ve karyesinde mevcut” olarak tasvir etmiştir.[19]
<p>İlk Osmanlı Padişahları da, aynı ananeyi idâme ettirerek mevcut zaviye şeyhlerini muhafaza ettikleri gibi; bir çoklarının yeniden yerleşip zaviye açmasına da yardım etmişlerdir. Osman Beyin ve Orhan Gazinin şeyhlerle olan münasebetlerine dair bâzı tarihî kaynaklarda gördüğümüz kayıtları yukarıda zikretmiştik. Burada, arazi tahriri defterlerinden çıkardığımız diğer bâzı kayıtlara istinaden; bu hanedanın şeyh, Ahi ve saire gibi birer dinî teşkilâta merbut kimselerle olan münasebetlerini takib edeceğiz: Meselâ kayıtlar kısmında bir çok numunelerini çıkardığımız veçhile, 544 numaralı Bolu evkaf defteri ilk Osmanlı Padişahlarının ve silâh arkadaşlarının vakıf ve mülklerini ihtiva etmektedir. Bunlar arasında pek çok şeyh, Fa-kih ve Ahi mevcuttur. Bundan başka [224, 225] numaralı kayıtlar da gerek Osman ve gerek Orhan Gazinin bu gibi şahsiyetlere verdiği mülklerden bahsetmektedir. Nitekim [46] numaralı kayıt da, Ezine kasabasını Süleyman Paşanın Ahi Yunus’a vakf ve kendisini her türlü tekâliften muaf kılmış olduğunu; şehrin sahibinin ise artık kendisine ait olan bu şehrin varidatını gelene geçene hizmet edilmek üzere zaviyesine vakfetmiş bulunduğunu göstermektedir. Aynı Süleyman. Paşa zamanında Geliboluda Hacı Izzeddin isminde bir zat Hudâvendigârın başı sadakası olarak Ümid Viranını ve Kavak’daki bağı yanında çiftliği ile Kavak Ahisine, Emir îlyas çiftliğini ise İshak Fakihe vakfetmiştir [192]. Bu kayıtlarda mevzuubahs olan Kavak Ahisi, Kavak kasabasındaki Ahi manâsına alınacak olursa, her köy ve kasabada bir Ahi reisi mevcut bulunduğu anlaşılmaktadır. Kayda göre Kavak Ahisi vefat edince bu yerler diğer bir Ahiye verilmiştir.</p>
<p>Bu suretle, Osmanlı Padişahlarını Rumelindeki fütuhatları ve icrââtları esnasında da bir takım Ahiler, Şeyhler ile münasebette görüyoruz. Aynı teşkilât, aynı akın Rumeline de geçmiş ve kendisine mahsus usullerle oraları da Türkleştirmeğe, İslâmlaştırmağa ve imar etmeğe çalışmağa koyulmuştur:</p>
<p>Meselâ, [195/4] numaralı kayıtlarda mevzuubahis Ahi Musa ailesine Gelibolu’da bahsedilen imtiyazlar ve arazi bu hususta tetkika şayandır. Ellerinde bulunan ve 767 tarihinde tanzim edilmiş olan vakıfname mucibince; bu ailenin mülkü evlâdlık vakıf olarak Ahi Musa’nın evlâdına ve evlâdı inkıraz bulduktan sonra akrabalarından veya köylülerinden her kime Ahilik icazeti verilmişse ona; şart konulmuştur. Bu şart, Ahiliği teşvik ve himaye eylemek üzere konulmuş olduğu gibi Ahilik teşkilâtının ehemmiyetini de göstermektedir. Bundan başka istilâyı müteakib birçok dervişler ve Ahi unvanını haiz kimselerle birlikte Kümeline geçen bu şeyhin, ilk Osmanlı Padişahları nezdindeki itibarlı mevkii bu ailenin ele geçirdiği diğer mülklerle de göze çarpmaktadır. Filhakika aynı Ahinin çiftliklerinden başka, Malkara şehrinde bir bashane ile dükkânı ve değirmenlerinin mevcut bulunması bu keyfiyeti isbat eder. Nitekim Ahi Musa evlâdından ve hattâ azadlı kullarından diğer bâzıları da, bu civarda evlâdlık vakıf olarak bâzı çiftliklere sahib olmuşlardır. Aynı şekilde Gelibolu taraflarında bir Kara Ahi köyü, diğer bir Ahi Zule (?) zaviyesi de mevcuttur.</p>
<p>Murad Hüdâvendigâr’ın Rumelinde ilk işgal mıntıkaları üzerinde bulunan Malkara köylerinde, Yegân Reise bir köy bağışladığı ve bu köye oraya yerleşen Yegân Reis evlâdları nâmına izafeten Yegân Reis köyü denildiği gibi Yegân Reisin bu köyde bulunan zaviyesi vakfı oğlu Ahi İsa ve evlâdı elinde bulunmakdadır [195/1]. Aynı mıntıkada yine Murad I. Zamanından beri Aydın Şeyhe vakfedilmiş bir yer bulunmaktadır [168]. Aynı şekilde Yıldırım Bayezid’in de Dimetokada diğer bir Ahiye bir zaviye yapdırıb, ayrıca şehir içinde bina ettirdiği bir bashanenin gelirini bu zaviyeye vakfetmiş olduğu görülmektedir [169]. Yenice Zağrada Kılıç Baba zaviyesi [204]. Çirmende Musa Baba zaviyesi [197] hep bu devirlerde tesis edilmiş zaviyelerdir. Ve yalnız Paşa livasında ekserisi bu suretle ilk zamanlarda tesis edilmiş bulunan 67 zâviye mevcuttur.</p>
<p>Diğer taraftan, Kümeline ilk Osmanlı Padişahlarıyla birlikte geçen ve fütuhatı beraber yapan bu dervişlere dair hakikaten şayan-ı dikkat bâzı malûmatı ihtiva eden kayıtlar da mevcuttur. Bu hususta bir fikir edinmek için [172 &#8211; 173] numaralı kayıtlan gözden geçirmek kâfidir: Dimetoka kazasında medfun Es-seyyid Ali nâmı diğer Kızıl Sultan (Kızıl Delü) diyar-ı Rumeli şeref-i İslâm’la müşerref oldukta bile geçüb zikrolan köylere 804 tarihli bir mülknâme ile mutasarrıf bulunmaktadır. Ve o tarihten beri Kızıl Delü oğullarının tasarruflarında olan Tatar Viranı ve Tatarlık gibi mezralar zaviyelerine inen yolculara hizmet etmek mukabili evlâdlık vakıf olarak kayıtlıdır. Ve şayan-ı dikkattir ki, vaktiyle, Tatarlar tarafından iskân edilmiş olan bu viraneler bir derbend köyüdür. Ve babaları hissesine mutasarrıf olan Ahi ören ve Bahsayiş, vakfın müessisi ve ataları adına izafeten Kızıl Delü Derbendi ismi verilen bu derbendi kendileriyle birlikte olan dervişleriyle beraber hıfzetmektedirler ve bu derbend onlar sayesinde 58 Müslüman ve 23 kâfir haneli bir köy haline gelmiştir. Demek oluyor ki, Allahın dağında böyle asayişin ve yolculuğun temini için şenlendirilmesi lâzım gelen bir derbend yerinde zaviyeyi tesis ve köy vücûde getirilmiş olan bu Bektâşî şeyhleri aynı zamanda hizmetleri takdir edilen jandarmalar, dağ başlarında emniyeti temine kadir tabiatta insanlardır. Ve, ilk zamanlarda Ancak bu gibi hizmetleri mukabilinde örfî tekâliften muaf tutulmuşlar  ve kendilerine dağ başında ancak bir harabenin mülkiyeti bahsedilmiştir. Filhakika, bu devirlerde henüz yüzlerce köylerden haraç toplayan Bektaşi dergâhlarından eser yoktur. Dağ başlarını, hâlî ve çorak toprakları işlemek için yerleşen, evlâdları çoğalınca köyler tesis eden ve yerleştikleri toprakları yavaş yavaş bir kültür ve iktisat merkezi bir ma’mure haline sokan bir takım muhacirler mevcuttur. Dağ başlarında yerleşen bu muhacirlerin orada tutunup çoğalmaları da onların kuvvetini göstermektedir. Bunlar gözü pek ve azimkâr Türk kolonları, bu memlekete yalnız bir fatih ve işgal ordusu olarak gelmeyen Türklerin memleket ve toprak açılarıdırlar [Not. 11]. Yeni fethedilen bir hristiyan memleketinde, bu şekilde gelip dağ başlarında yerleşecek, oraların imar ve emniyeti ile meşgul olacak ve tesis ettikleri merkezlerle Türk dil ve dinini yaymağa başlayacak misyonerlere ve gönüllü muhacirlere mâlik olmak ise; yeni kurulmakta alan Türk devletinin en büyük kuvvetini temsil etmekte olduğu meydandadır, imparatorluğu kuran kuvvet işte kendisinden bu kadar emin, kendiliğinden taşan ve atılgan bir istilâ kuvveti idi.</p>
<p>Bu dervişlerin geldikleri yerlerde fevkalâde imtiyazlarla karşılaştığını da zannetmek doğru değildir. Bir asker gibi harb edebildiği halde yine bir köylü gibi çalışan bu dervişlerin çoğu bu devirde henüz öşürden bile muaf değillerdi. Meselâ, [182] numaralı kayıtta görüleceği üzere, Anadolu’dan gelip Şumnıya tâbi bir köyde yerleşen Hüseyin Dede ve yerine geçen beş oğlu, o köyde bina edilmiş olan zaviyede gelene geçene hizmet mukabilinde cemi’ rüsumdan muaf olmakla beraber, öşürlerini köy Sipahisine vermekte devam etmektedirler. Filhakika, bu devirlerde gördüğümüz dervişler, henüz bizzat ziraatla meşgul olan ve bağ bahçe yetiştirmekle zaviye ve değirmen inşa etmekte mahir olan işgüzar insanlardır. Vakitlerini âyîn ve ibadetle geçirdiklerine, başkaları sırtından yaşadıklarına dair ortada henüz hiç bir delil mevcut değildir[20]. Nitekim, bilâhare bir çok vakıflara sahib büyük bir dergâh halini alacak olan, Varnaya tâbi Kaligra kalesi içinde bulunan Sarı Saltık Baba türbesi dervişleri de henüz bu sıralarda işledikleri bağ, bahçe ile, ellerindeki sazlık, çayır ve çiftliklerinin mahsulünden bir kısmını Sipahiye ve Padişaha verdikten sonra geriye kalanı zaviyede gelene ve geçene yedirmektedirler. Bu suretle bu mezar da henüz büyük ve zengin bir tekke halinde değildir [208/1].</p>
<p>Mevzuubahs Sarı Saltığa ait bildiklerimizi biraz hatırlamak, bu dervişlerin Kümelinin işgalinde oynamış oldukları mühim rol hakkında bize bir fikir vermeğe de hizmet edecektir. Filhakika; gerek Evliya Çelebi’de[21] ve gerek diğer Saltıknâmelerde[22] verilmiş malûmat, efsanevî hikâye ve menâkıb mahiyetinde[23] olmakla beraber, çok manidardırlar. Bilhassa, Dervişin eski bir Türk vatanı olan Dobruca ile diğer hristiyan memleketlerindeki faaliyeti, Osmanlı istilâsı ile birlikte ve ondan evvel Balkanları işleyen din ve fikir propagandasının ve bu propagandanın faal ajanları olan dervişlerin rolü hakkında bizi düşünmeğe sevk edecek mahiyette görülmektedir.</p>
<p>c. Köylerde Zaviyeler Nasıl Kurulur</p>
<p>Umumiyetle bizim şehirlerde gördüğümüz türbe ve mezarlar, sahihlerinin ölümden sonraki hayatlarının temini için, bir takım hayır işleri  ve  umumî hizmetlere tahsis edilen gelirlerle vakıflandırılmışlardır. Bu suretle âyende ve revendenin yâni gelenin geçenin çeşmesinden su içip hayır sahibi için dua ettiği türbeler olduğu gibi, vakit vakit fukaraya yiyecek ve giyecek dağıtmak, yolcu ve misafirlere yiyecek ve yatacak yer temin etmek için vakıfları olan türbeler de vardır [2, 135]. Bu hususta en müteammim olan usullerden birisi de, bırakılan vakıf para ile türbeyi bekleyen kimselerin ölünün îstirahat-i ruhi için gece gündüz ibadete yahut Kur’an okumağa memur edilmeleridir. Aynı şekilde müteammim olan diğer bir usul de, zamanın zengin ve nüfuzlu şahsiyetlerinin yine kendi ruhlarının selâmeti hesablariyle, bâzı evliyaların veyahut eshabtan bâzı kimselerin mezarlarını tamir ve ihya ile bu büyük ölülerin yardımını  kendi üzerine çekmek istemeleridir. Bu gibi mezarları ziyarete gelenlerin getireceği adaklar ve sadakalarla zengin olmağı veya kolayca yaşamağı düşünerek bir evliya mezarı ihdas ve ihya idüb kendisini türbedâr tayin ettirmek isteyen insanlar da bittabii mebzûlen mevcut bulunmuştur.[24]
<p>Fakat bizim burada tetkik edeceğimiz türbeler ve bazen o türbelerin etrafında teşekkül eden zaviyeler, daha başka mahiyette ve daha manalı müesseselerdir ve çok defa zaviyede yatan ölüler o zaviyenin tesisinde bir gaye değil ancak bir vesile ve timsal hizmetini görmektedirler. Filhakika, bizim tetkik etmek istediğimiz zaviyeler, içtimaî ve dinî mühim cereyanların doğurduğu mühim propaganda ve kültür müesseseleri, yeni açılan memleketlerde yerleşen Türk muhacirlerinin yerleşme ve teşkilâtlanma merkezidirler. Mevzubahis zaviyelerin müessisleri veyahut nâmına kuruldukları şeyhler ve dervişler de umumiyetle o köylerde yerleşen muhacirlerin o mıntıkada öncüleri ve kafile şefleri veya büyük babalarıdırlar.</p>
<p>Bu hususta daha açık bir fikir vermek için tetkikimizin Defteri Hâkani kayıtları kısmında bulunan bâzı zaviye tarihçelerini gözden geçirelim:</p>
<p>Meselâ, [142] numaralı kayda nazaran; a’n cemâatin dervişlerile diyâr-ı Horasandan gelmiş olan şeyh Hacı İsmail, Lârende kazasında kendi ismini verdiği bir köyü kurmuştur ve bu suretle şeyhin evlâdı ve akrabalarıyla teşekkül eden bu köy halkı, Yavuz Sultan Selim zamanında yazılan bir defterde 95 yetişkin erkeği ihtiva etmektedir. Bu köyde oturan Şeyh Hacı İsmail oğullarının yaylak ve mera işlerinde civarda oturan Türkmen aşiretleriyle olan iştirakleri ve sair münasebetler, bu ailenin bu cemaatlerden ayrılmış ve toprağa yerleşmiş bir cemaat olduğunu ve belki de bu memleketlere komşu cemaatlerle aynı zamanda gelmiş olduklarını göstermektedir. Diğer taraftan; bu aile gün geçtikçe bu köyde yerleşmekte ve çoğalmaktadır: Şeyh İsmail’in oğlu Musa Paşa burada bir zaviye bina etmiş ve onun oğlu da ikinci bir zaviye yaptırmıştır. Aynı cemaatten Yunus Emre nâmında bir zat, bir mezrayı Karaman oğlu İbrahim Beyden satın almıştır ve elinde mülknâmesi vardır. Bundan başka, bu ailenin efradı ve dervişleri avârızdan, resm-i ganemden ve resmî çiftten muaflardır. Ve öşürleri de bu zaviyede sarf edilmektedir.</p>
<p>Görülüyor ki, Şeyh Hacı İsmail köyünü kuran derviş, bizim bildiğimiz dervişler gibi elinde asa, belinde teber dolaşan cezbeli bir âşık değildir.[25] Belki de bir cemaat beği ve bir kabile reisidir.[26] Her halde nüfuzlu bir şahsiyettir. Çünkü, bir çok imtiyazlarla buraya gelib yerleşmiş olan bu Horasanlı muhacirlerin devlet hemen hiç bir işlerine karışmamaktadır. Bu sıralarda onların zaviyelerine misafir olmuş olan seyyahların kendilerini hanedandan bir kişinin, bir Derebeyinin konağına inmiş addedeceğinde şüphe yoktur. Bir köyde bir zaviye inşasiyle öşrün oraya tahsisi de, bugün devlete ait olan umumî hizmet işlerinden birinin, yâni yolun ve yolculuğun temini hizmetinin bu ailenin müstakil olarak ifasına terkedilmesi şeklinde anlaşılabilir. Aynı şekilde, Ankara’da Tapu ve Kadastro Umum Müdürlüğünde muhafaza edilmekte olan 537 numaralı Erzurum Evkaf defterinde, Kuzey nahiyesinde Kurdî köyünde şu izahat mevcuttur:</p>
<p>XIII. Molla Mehmed Kurdî ulemâ-i izâmın mevdudı idi. Diyarı Acemden olub, Ak koyunlu zamanında Ruma gelüb Kürdi nâm karye hâti iken ihya idüb, zira’at hıraset idüb, talebeye talimi hasbî ve kut-ı lâyemuta vefa edecek nafakısı kendi kisbi imiş&#8230; (Kayıt, 159).</p>
<p>Boş bir köye gelip yerleşen ve orayı ihya eden Molla Mehmed’in Kurdî unvanını izah için vilâyet muharriri şöyle bir hikâye naklediyor: Müşkül bir meseleyi Acem uleması halledemeyib kendisine gönderdikleri zaman, o meseleyi, bu adam ulemanın kurdudur şeklinde bir takdir uyandıracak tarzda, halletmiştir. Fakat, ilmi bu dereceyi buldoğu halde gelib bir köyde ziraatle meşgul olan bu Türk âliminin Kurd’lukla olan münasebeti ayrıca tetkike değer bir mesele teşkil edeceği meydandadır, içlerinde ehl-i ilm ve müderris olanları da bulunan ve bu suretle bulundukları yerlerde neşir-i maarif eden, fakat daima ziraatle de meşgul olan dervişlere, diğer kayıtlarda da tesadüf edilmektedir [143]. Aynı şekilde, akraba ve taallûkatiyle gelib bir mınlakayı şenlendiren, köyler tesis eden, derbendleri bekliyen, köprüler, cami ve değirmenler kuran ve ancak bu gibi hizmetleri mukabilinde kendilerine şeyhlik rütbesi verilen ve muafiyetler bahşedilen sahib-i velayet ve keramet şahsiyetlere ait daha birçok misaller zikretmek, bizim için, mümkündür. Meselâ [194] numaralı kayıtta mevzuubahs olan mefhârü’l-ârifîn Yakub Halifenin akrabası ve taallûkatı, Trabzon’da Kortun kazasında, elinde toprak olan 35 ve topraksız olarak 38 olmak üzere cem’an 73 hane halinde o civarda beş köy tesis edecek şekilde dağılmış bulunmaktadır. Bu aile buradaki Yakub Halife ve Süleyman Halife köprülerine; Yakub Halife ve Bakacak derbendlerine hizmet ettikleri için öşür ve rüsumdan muaf addedilmektedir ve mahsulâtlarını hânedan-ı mezkûreden her kim şeyh olursa âyende ve revendeye sarf etmektedir. Aynı şekilde [203] numaralı kayıtta da, yol üzerinde olduğu halde otuz kırk yıldanberi harab olan bir yeri aşiretlerden adam bulub şenlendirmek şartîle Sinan Beye kadîmlik ve Yurdluk olarak ve oturub şenlik olmasına sebeb olsun maksadile vermişlerdir. Bu zât da orada bir cami ve tekke bina edib yeni yerler açıb çiftlik haline sokuyor ve bu suretle mülkü haline giren bu toprağı zaviyeye vakfediyor.</p>
<p>Bu ve buna benzer kayıtlar, birçok zaviyelerin nasıl tesis edilmiş olduklarını açıkça göstermektedir. Filhakika, bu dervişler buralara akvam ve akrabalariyle gelib yerleşmiş olan muhacirlerdir ve böyle hâlî bir yerde bir zaviye bina etmek işi, oraların imân ve asayişinin temini için olduğu kadar, ailenin imtiyazlı mevkiinin muhafazası için de tesisi lüzumlu umumi bir hizmet müessesesi kurmak demek oluyor ve imâr ve iskân taahhüdünün îfâ edilmiş olmasının fiilî bir alâmeti sayılıyor. [141] numaran kayıtta da, Akça Kurum demekle maruf bir zemin üzerinde bir takım muafiyetlerle toprağı işleyen sâdât görülmektedir. Diğer bir köy de yine şenlendirilmek şartiyle dervişlerin elindedir [202], Nitekim, Yatağan Abdal zaviyesinin Bozdağ’da Karlı Oluk deresi ve Kaba Koz denmekle meşhur yerleri bu şeyhe verilmiş yurtluk yerlerdir [98], Aynı şekilde Şarkî Karahisarda kadîmlîk yurdları üzerinde zaviyedâr olan bir Abdalın taallûkatının, aynı zamanda fatih-i vilâyet olanların evlâdı da olmaları dolayısiyle ve yol üzerinde bir yerde oturub gelene geçene hizmet ettikleri için, salb ve siyaset icab etmedikçe hiç bir kimsenin müdâhade edemeyeceği bir istiklâl içinde, o mıntıkayı idare ettikleri anlaşılmaktadır [158]. Bu zaviye sahihlerinin fatih-i vilâyet olanların evlâdı olarak anılmaları da dikkate şayandır. Filhakika, diğer taraflarda da bir çal dervişlerin bizzat o memleketlerin fethine iştirak etmiş Gazi  askerler oldukları da malûmdur. Ekseriya bu gibi hizmetler mukabili olarak kendilerine verilen boş topraklar üzerine âileleriyle birlikte yerleşmektedirler. Bu surede birçok köylere isimlerini veren şeyhler mevcuttur.</p>
<p>Bu imâr ve iskân işinin vüs’ati hakkında bir fikir vermek için, ayrıca şu misalleri de zikredebiliriz: Kümelinde, Yağmur oğlu Hasan Baba zaviyesi, Tanrı dağı kurbünde hâil ve viran bir mezraa üzerine kurulmuş olmakla beraber, kendisine cezbettiği kalabalık ve cıvarında bina edilen değirmen ile bahçe sayesinde, buraların mâmur olmasına ve gelene gecene faydalı durak ve uğrak mahalli haline gelmesine sebeb olmuştur. Bu zaviyede 28 nefer derviş toplanmıştır [179]. Hasköy civarındaki Osman Baba zaviyesi de, Osman Babanın tapaladığı boş yerler üzerinde kurulmuş olmakla beraber, bu şeyhin maiyeti defterde 69 kişi olarak kayıtlıdır. Bu zaviyenin eşyası arasında 16 kazan, 37 tepsi, 16 Bakraç ve saire mevcut olduğunu, merasim günlerinde pişen yemeğin ehemmiyeti hakkında bir fikir vermek için zikretmek mümkündür. Filhakika, bu zaviyeye senede 356 kadar kurbanlık koyun gelmekte olduğu yine kayıtlardan anlaşılmaktadır. Aynı şekilde zaviyelerle birlikte o zaviye civarında toplanan kalabalığa bir misal olarak, Dimetoka civarında Elmalu mezreasmda yerleşmiş olan Temurhan Şeyhe ait bir kaydı da zikredebiliriz. Bu zaviye civarında sahibi vakıf evlâdından 128 hane mevcuttur ve bunlar bilfiil beratla bu vakfa tasarruf eden 24 haneden ve beratsız olarak tasarruf eden diğer 31 haneden ayrıdırlar. Ayrıca bu vakfa hizmet ettiği için muaf addedilen 53 hane mevcuttur [171, 174]. Aynı şekilde, Eskihisarı Zagrade berveçh-i timar tasarruf edilen Mümin Baba zaviyesinin de 30 nefer dervişleri olduğu gibi [177], Şeyh Ömer Dede zaviyesinin dervişleri de şeyh-i mezkûrun nesli olduğu ve bizzat kendileri çalısıb zaviyeyi işletmekte oldukları tasrih edilmektedir [212].</p>
<p>d. Açılacak Toprak Arayan Muhacir Dervişler</p>
<p>Görülüyor ki; zaviyelerin pek çoğu boş toprak bulmak ve kendilerine yer ve yurt edinmek için gelib yeni açılan Rum memleketlerine yerleşen muhacirler tarafından kurulmaktadır. Filhakika, yeni açılan veya boş bulunan bu topraklar üzerinde zaviyelerin tesisi oralarını şenlendirmek, imâr ve iskân etmek  hususunda büyük bir rol oynamaktadır. Boş toprak aramak, dağdan ve bayırdan toprak açmak, iskân edilemeyecek bir halde ıssız, tenha ve vahşi bir tabiat ortasında, hırsız yatağı yerlerde yerleşmek gibi işlerin ise ancak azimkar insanlar ve hayatiyeti yüksek bir millet tarafından yapılabileceği aşikârdır. Hattâ biraz sonra göreceğimiz veçhile, zaviyelerin ekseriya devlet tarafından bilhassa seyahat ve mübadele işleri için tehlikeli addedilen yerlerde tesisi teşvik edilmektedir ve bu bakımdan dağlarda korkunç boğazlarda tesis edilen melcelere, jandarma karakollarına benzemektedirler.</p>
<p>Bu hususta bir fikir edinmek için bâzı zaviye kayıtlarını gözden geçirmeğe devam edelim. Bu suretle zaviyelerin dağdan, bayırdan yer açmak ve yeni köyler tesis etmek hususunda oynadıkları rolü daha iyi anlıyacağız:</p>
<p>Saruhanda Nif nahiyesinde Kapu Kaya demekle maruf mevzii Hamza Baba nâm derviş dest-i rencile açub ihya idüb, su getirüb bir zaviye bina idüb, bağ diküb Allah rızası için oradan gelip geçene hizmeti dokunduğu sebeble; Sultan Bayezid tarafından öşürden effedilmiştir [89]. Kütahya köylerinden birinde Gene Abdal ismindeki derviş, bir zaviye bina ederek zaviye civarında kâfir zamanından kalmış kör yerleri dervişleri muavenetiyle açıp ziraat etmiş olduğundan; Kütahya kadısı, bu dervişlerin kâfiri körden yer açub, ziraat idüb zaviye bina itdüklerini Padişaha bildirince, ellerine bâzı vergilerden muafiyet için hüküm verilmiş bulunuyor [30]; aynı şekilde, Kütahyada Beşparmak isminde bir dağın altında Hüsam Dede namında seccade nişin bir aziz kendi çapasiyle otuz beş dönüm kadar yer açub bir mikdar yere bağlar dikmiş; oraya evler, ahırlar, hânkah ve mescit yapmış ve bu suretle meydana çıkardığı mülklerinin gelirini gelene geçene, sarfedilmek üzere vakfetmiş. Sonra, oraya daha bir çok dervişler gelüb sakin olmuşlar ve çalışub hasıl ildiklerinin öşrünü ve resm-i zeminlerini sahib-i arza virmekle beraber, ayrıca oradan gelüb geçenlere de hizmet idiyorlarmış [35]; Saruhanda Şeyhler köyündeki zaviyenin arz-ı beyzâsına Dede Bâli b. Şeyh Toğrul arak-ı cebînîyle bağ ve bahçe idüb ziraat olunan arzın öşrü zaviyeye vakfedilmiş [l, 4]. Yine Saruhanda, Akkaya adlu dağ içinde Şucca’ Abdal ve arkadaşları müştereken «suvârından bir pare yer tapulayub taş ve ağacın arıdub on akçe haraciyle yurd idinüb ihya idicek» Fatih Sultan Mehmed tarafından kendilerine muâfiyetnâme verilmiş [84]. Aynı şekilde Malatya’da bir zaviyenin vakfı olan toprak, mevâtdan ihya edilmişdir [628]. Bu dervişlerin yalnız «mevat» dan, «kâfiri kör» den toprak açub taşını budadığnı arıdub bağ ve bağçe yetiştirmekle kalmayub; gayet iyi cinslerde meyve ağaçları, limon, portakal ve gül bağçeleri yetiştiren mahir bağcıvanlar, değirmen arğı ve binası inşa eden, kuyu kazub su çıkaran ve araziyi sulamasını bilen muktedir mühendisler olduğu da anlaşılmaktadır. Zamanın teknik vaziyeti düşünülecek olursa, münasebetli bir yerde bir değirmen bina etmek ve onu işletmek gibi işler, büyük bir meharete ve tecrübeye mütevakıf addedilebilir. [100, 101, 102, 1] numaralı kayıtlardaki zaviyelerin vakıfları içinde gül ve limon bağçesi, armutluk, zeytinlik ve kestanelikler ve diğer meyve ağaçları zikredilmektedir. [214] numaralı kayıtta da Delü Baba seccadesi üzerinde oturan Hacı Baba, zaviyesine iki değirmen ile mülk zeytin bağçesi ve armutluk vakfedilmiştir ve şeyhin oğulları ziraatle meşgul olmaktadırlar.</p>
[215] numaralı kayıtta ise; Tufan Dede nâmıyla meşhur şeyhin kendi bina ettiği zaviyesinde gelene geçene sarf edilmek üzere vakfettiği mülkler arasında, değirmen, haraçlu bağçe ve şâire yanında, meşhur bir cins armut yetiştiren «Koz deresindeki Abası armutluğu» da bulunmaktadır. Hele değirmen yapub vakfetmek hemen hemen umumî bir usul sayılabilir: Yamada Akyazılu Baba zaviyesinin dervişleri birçok değirmenler yapmışlar ve değirmenlerin etrafında bağ ve bağçe yetiştirerek zaviyelerine vakfetmek için müsaade almışlardır. Fakat vaktiyle aldıkları bu müsaadeler sayesinde resimden affedilen değirmenlerle öşrü alınmayan bağ ve bahçeleri zamanla çok büyümüş olacak ki, muahhar bir fermanla «fakat sair değirmenlerin resmin ve Batava nehrinin ve Varna etrafında olan bağlarının ve bağçelerinin öşrün vermemek caiz değildir» denilmektedir. Filhakika, bu zaviyede, zamanla dervişlerin sayısı muhtelif tarihlerde 5, 10, 19 olarak arttığı gibi, iki göz değirmen de 4, 6 değirmen olmuştur [208].</p>
<p>Aynı şekilde, Nigeboluya tâbi Dervişler köyü de su şekilde teşekkül etmiştir: Koyun Baba dervişlerinden Ali Kocu nâm dervişin zaviyesinin vaktiyle hiç bir evkafı ve varidatı yokmuş. Bu zat öldükten sonra ahbapları toplanıp «kendi yetiştirdikleri» bağlardan ve bahçelerden hasıl eylediklerini zaviyede gelene geçene sarf etmeğe başlamışlar. Bu mıntakada boş ve defterden hariç bir mezrayı tapulayub, bedel-i öşr senede 200 akçe vermek üzere, Padişahtan hüküm almışlar. Ondan sonra, bu mezrea içinde iki değirmen bina etmişler ve bu suretle zaviyenin vakfı olan mezrea yavaş yavaş büyümeğe başlamış, hariçden kimsenin yazılısı olmayan kâfirlerden de 14 nefer kadar kâfir toplanarak mezrea 45 hanelik bir köy haline gelmiş ve zamanın Padişahı da bu köyü bütün hukuku ve rüsumu ile, nüfuz ve kudretini bu suretle göstermiş olan zaviyeye vakfetmiş [181].</p>
<p>Çirmen nahiyesinde Timur Taş Bey Oğulu Hızır Baba’ya, verilen ve kendisi tarafından da zaviyeye vakfedilen yerler üzerinde de az zamanda 22 hane derviş toplanmıştır. Bu dervişler bizzat 35 mudluk tohum ekilen bir toprağı işlemektedirler ve 300 kadar armut ağacı yetiştirmişlerdir [193].</p>
<p>Görülüyor ki, mevzuubahis ettiğimiz dervişler, zahit ve tufeyli bir zümre teşkil etmekten ziyade; çalışmak ve toprağı açmak muhabbetiyle müteharrik bir sınıf kolon, kırlara doğru taşmakta ve yayılmakta olan bir cemiyetin doğurduğu canlı ve müteşebbis bir tip yeni insandır. Ve esasen, istifade etmekte oldukları ehemmiyetsiz bazı muafiyetler, bilhassa bidayette taşıdıklarını gördüğümüz büyük hizmet ve fedakârlık duygularına karşı hakikaten yerinde ve âdil bir mükâfat teşkil edecek şekilde verilmiş bulunmaktadır. Böylece boş ve tenha yerleri ihya etmiş gözüken dervişlerin bile, birçok vergilerden muaf tutulmadığı, öşür verdikleri ve örfî rüsum için de miriye maktu bir şey ödedikleri görülmektedir. Sıkı bir devlet kontrolü de bu derviş isimli çiftçilerin bilâhare yaptıkları gibi mühim bir içişim devlet gelirini ellerine geçiren bir mütegallibe ve istismarcı sınıf haline gelmesine mâni olmağa çalışmaktadır. Şu halde bu dervişler tetkik ettiğimiz devirlerde, cemiyet içinde duyulan bir ihtiyacın ifadesi olmanın verdiği bir hayatiyetle canlı kalarak binbir müşkülâta rağmen kendilerinden yerleştikleri yerlerde toprağa yapışup tutunmakta ve oralarda muvaffakiyetle üremektedirler.</p>
<p>Esasen bu gibi zaviyelere daha ziyade «mevât» dan açılmış veya hâlî ve harabeden satun alınmış olan ve bu itibarla hukukan kendilerini işleyecek olanların mülkü olabilir bir vaziyette bulunan topraklar vakfedilebilmektedir.Å Bâzan öşür veren bir mülk toprak, zaviye vakfı olduktan sonra da öşür vermekte devam ettiği gibi; vaktiyle sahibinin sefere eşmek mecburiyetiyle elde ettiği bir yurtluk toprak da; zaviye vakfı olduktan sonra da yine sefere eşkünci göndermek mecburiyetinde bulunmaktadır. Meselâ, [67, 71] numaralı kayıtlardaki zaviye vakfı topraklar, öşür ve haraç vermekte devam etmektedir. [8, 9, 10, 71 ve 73] numaralı kayıtlarda gördüğümüz veçhile, harbe giden veya yerlerine adam gönderen zaviye şeyhlerinin bulunması, daha evvel Osman Gazi’nin ve Orhan’ın bir çok silâh arkadaşlarının Ahi ve Derviş unvanı taşıyan muharib dervişler olduğunu yukarıda gördüğümüz için, bizi  hayrete düşürmemelidir. Nitekim; Ahilerden bahseden İbn-i Batuta da onların Anadolu’da Türkmen akvamı arasında her köy ve kasabada mevcut olub eşkıyayı tenkil için büyük bir kudret temsil ettiklerini söylemektedir. Şüphe yok ki, bugünkü bazı Faşist rejimlerdeki fırka milisleri gibi, Ahilerin emri altındaki gençlik teşkilâtı da, silâh kullanmasını öğrenmiş oluyor ve icâbında Ankara Ahilerinin yaptıkları gibi, idarî bir istiklâle kadar varan sağlam bir teşkilât kabiliyetini gösterebiliyorlardı. Bundan sonra göreceğimiz veçhile; tenhâ ve ıssız yerlerde adetâ bir emniyet karakolu ve bekçi vazifelerini gören zaviye şeyhlerinin bu hususî zaviyeleri de ancak kendilerinin temsil ettikleri bu harb ve tenkil kuvveti ile izah edilebilir.</p>
<p>e. Derbend Bekleyen Dervişler ve Zaviyelerin Emniyet ve<br />
Menzil Vazifeleri</p>
<p>Zaviyelerin bir kısmının tesis ve muhafazasının sebebini, boş toprak bulub yerleşmek ihtiyacında olan muhacirlerin nüfuzlu mümessilleri tarafından yeni açtıkları toprakların geliri mukabili olarak, devlete ait umumî hizmetlerden bir kısmını kendi üzerlerine alarak yolculara ve nakliyata yardım etmek suretiyle muafiyetlerini idâme ettirmek teşebbüsü gibi telâkki edebiliriz. Filhakika, unutmamak lâzım gelir ki, hükümetin zaviye sahihleri gibi iç kolonizasyon işlerinin faal ajanları vaziyetinde olan dervişlere karşı uzun zaman bir takım imtiyazlı vaziyetler tanıması için, onların tesis ettikleri zaviyelerin, hakikaten mahallinde açılmış olması ve müessir bir şekilde yolculara muavenette bulunabilmesiyle kaimdir. Aksi takdirde ya [15] numaralı kayıtta görüleceği üzere, yol üzerinde vâki olmadığı için zaviye olmağa salâhiyeti olamayacağından bahsedilerek; veyahut [12, 13, 14] numaralı kayıtlarda olduğu gibi, şeyhlerinin «âyende ve revendeye hizmette kusuru» veya «bel’iyâtı» zahir olduğundan bu zaviyeler ilga ve yahut sahihlerinin elinden alınub başkalarına verilmektedir. Diğer taraftan, devlet için malûm birçok zaviyelik yerler boş ve harab olduğu zaman, oralarını tekrar şenletmeğe ve zaviyeyi işletmeğe iltizam edenlere tekrar verilmektedir. Nitekim, Kütahyada Şeyh Saltık zaviyesinin vaktiyle tımara verildiği için harab olmuş bulunduğunu gören bir vilâyet muharriri, onu merkeze «tamir ider kimesne bulunur» diye bildiriyor. Bu suretle bu zaviye şeyhliği talibi uhdesine havale edilmek üzere, adetâ askıdadır [15]. Bu şekilde münhal olan diğer bir zaviye şeyhliği için ise; Kütahya kadısı Ahi Hızır’ın münasib olduğunu bildirmektedir [16]. Aynı şekilde Kütahya’da harab bir halde bırakılmış olan Şeyh Bahsayiş zaviyesinin «imaretine» Isa Fakih «iltizam gösterdüğü ecilden» kendisine sadaka olunmuştur [18]. Aynı suretle Karaman’da öyüklü Viran denilen mezreayı derviş Bahsayiş «tamir ve âyende ve revendeye hizmet eylemeğe iltizâm gösterdiği sebebden» Cem Sultan işaretiyle mezkûr dervişe kaydolunmuştur. Daha sonraki bir tarihde de ayın zaviye «gayet mahallinde bir zaviye olduğu ecilden» kaydiyle «mukarrer kılınmıştır» ve bu şeyhin evlâdı bu vaziye civarında «kendi çiftçileriyle» ziraat idüb âyende ve revendeye hizmet ettikleri mukabilinde rüsum ve avarız virmezler imiş» [36|. Kadı olanların kime dilerlerse verdikleri diğer bir zaviye hakkında da; «Hacı Hızır, tamirine iltizam itmekle» eline berat verilmiş, o da zaviyeyi, yeniden inşa ile gelene ve geçene hizmet etmeğe başlamış olduğu kaydını görmekteyiz [37]. Bursa’da bir kaç defa yandıktan sonra yenisi yaptırılamayan bir zaviyenin; «yol üzerinde ve âyende ve revende yatağı olduğu» ileri sürülerek bu defa asıl vakıf köy içinde kurulduğunu görüyoruz. Sivas taraflarında yol üzerinde «memerrinâsta» «mahalli hatar» bir takım viraneleri «şenledüb ve zaviye bünyâd idüb âyende ve revendeye hizmet itmeğe» bir takım dervişler «iltizam» etmişlerdir [152]. Çorumlu livasında; «haric-ez- defter». «mahûf ve tahaffuzu vâcib» bir yerde Mezîd Fakih bir mescit ve bir kârbansaray bina idüb şenlenmek içün gelecek halka bir takım, muafiyetler bahsedilmesini temin etmiş bulunduğundan; bu şekilde «konağı muhafaza için istimâlet» ile cem olanlarla teşkil edilen bu köyün malikâne hissesi «zaviye» ye ait bulunmaktadır. Bu kayda nazaran; «zaviye» kelimesi gayet umumî bir mânâ ifade etmekte ve bazan bir tekke, bir konak yeri, veyahut burada olduğu gibi, bir kârbansaray bile zaviye addedilmektedir. Filhakika, [219] numaralı kayıttan da anlaşılacağı veçhile; zaviye, yolcuların emniyetle inüb istirahat edebilecekleri, hattâ yiyecek bulabilecekleri bir yerdir ve zaviyenin biraz büyüğü bir imaret addedilebilir. Bu kayıtda vilâyet muharriri, Silifkenin, Kıbrıs fetholunandanberi gayetle geçit yeri olduğu sebebden, zaviye değil hattâ imarete külli ihtiyacı varken zaviye vakfının medreseye verilmesini çok mânâsız buluyor ve gelüb gidenlerin yatacak yer hususunda müzayaka çekmelerini münasib görmiyerek «her karar-ı sabık taam çıkmak üzere» zaviyelik üzere tasarrufunu deftere geçiriyor. Nitekim Bursa civarında da Sâmit Dede isminde bir derviş Bursa ile İnegöl arasında Aksu kenarında böyle kârbansaraylı bir merkezi idare etmektedir. Bu yeri kendisinden evvel Çiçek Dede şenletmiştir [88, 65]. Bu kayıtlar bize göstermektedir ki, mevzuubahs ettiğimiz Dedeler ve Şeyhler yalnız ufak zaviyelerin değil, bu zaviyelerin daha büyümüş şekillerinden başka bir şey olmayan tekkelerin ve kârbansaraylı konak yerlerinin de başında bulunmaktadırlar.</p>
<p>Tekkeler ile konak yeri ve zaviye arasındaki bu vazife birliğini aşağıdaki kayıtlarda da görmekteyiz: Nigeboluda Hezâr Gırad civarında Bâli Bey Oğlu Yahya Beyin tekkesi Tutrakan gibi Kümelinde şekavet yeri olarak tanılan ve halk ağzında, son zamanlara kadar. «Tutrakandan gelmiyorum» yâni o kadar kaba değilim, şeklinde dolaşan bir sözün yaşamasına sebeb olan bir yerde, kurmuştur: «zikrolan mahal, ifratla mahûf ve harami yatağı olmağın, ol yerde mezkûr tekkeyi bina eyleyüb ve haymanadan âyende ve revendenin atlarına ot biçüb odun getürmek içün mezkûr kâfirleri cem eyleyüb teskin etdirmiş. Ol vakitden berü zikrolunan mahal, mezkûr Bey sebebiyle müemmen olub müslümanlar bilâ havf gelüb gider olmuşlar&#8230;» Bu suretle meydana gelen 162 haneli köy kaydının kullandığı tâbir ile Padişah tarafından «Bâli Bey zaviyesine» vakfedilmiştir [183]. Aynı şekilde Bozokda yalnız yol üzeri olmakla kalmayub aynı zamanda bir ılıcası bulunan köyde, gelüb gidenlerin inmesine ve hizmet görmesine mahsus olarak yapılan bina «tekke misâli bir ev» olarak tavsif edilmekledir.</p>
<p>Bu suretle kendiliğinden bir iskân ve kolonizasyon şekli olmaktan çıkarak hükümetin mütemadi kontrolü altında çalışsan bir umûmî hizmet müessesesi şeklini aldıklarını ve zâviye şeyhliklerinin resmî bir memuriyet haline girdiğini ve bu suretle memleketin nakl ve mübadele işlerinin muntazam işlemesine yardım etmek sayesinde, refahın ve zenginliğin artması için ne  kadar büyük bir mevkii olduğunu büyük idare memurlarının çok iyi takdir etmiş olduklarına diğer bir misal de Erzincan evkaf kanununda bulunmaktadır. Bu kanunun muhtelif maddelerinde uzun süren harbler neticesinde harab olan bir memleketi şenlendirmek, asayiş ve emniyetini temin ederek halkı celb edebilmek için düşünülen tedbirler arasında; (madde, 3) eski zaviyelerin ihyâsı ve münasib mahallerde yenilerinin ihdası hususu, vilâyet muharririne devlet merkezi tarafından sarih bir talimat şeklinde tafsilâtiyle emredilmiş bulunmaktadır.[27] Bundan başka, zaviyelerin oynadığı rol hakkında bir fikir edinmek için Sultan Süleyman tahrirlerine göre; bu sıralarda Anadolu vilâyetinde 623, Karaman’da 272, Rum vilâyetinde 205, Diyarbakır’da 57, Zülkadiriye’de 14, Paşa livasında 67, Silistire livasında 20, Çimen livasında 4 zaviye mevcut bulunduğunu hatırlatmak da lâzımdır.[28]
<p>Bu zaviyelerin her birinin en lüzumlu ve tenha yerlerde mamur bir konak yeri hizmetini gördüğünü, derece derece muhtelif büyüklükte olanlarının, imaretli ve kârbansaraylı şekillerinin mevcut bulunduğunu da biliyoruz. Zaviye şeyhlerinin aynı zamanda gerek zaviyenin ve gerek civarın emniyetinden de mes’ul bulunduğunu hatırlıyalım. Filhakika; Osmanlı imparatorluğunda aylıkla asker ve memur kullanacak kadar para ekonomisi münkeşif bir halde bulunmadığından, her vazife ve memuriyet toprak gelirinden bir kısmının hasr ve tahsisi veya sadece bazı vergilerden muafiyet mukabili olarak iyfâ edilmektedir. Hu vaziyette yolların ve memlketin emniyeti ile alâkadar olan devlet; çok defa bu emniyeti temin edecek vaziyette olan kimselere, harb adamlarına veya cemaat reislerine bir köyün timarını veya bir derbend yerinin bac resmini vermektedir; veyahut o hizmet mukabilinde cemaati ile beraber o civarda yaşayıp her türlü vergi vermekten affedilmiş olmasını kabul etmektedir. Fakat bu kabil kimseler, bu gibi muafiyetler mukabilinde, o yerin emniyetinden mesuldür. O civarda bir hırsızlık veya katil vakası vuku bulursa onlar tazmin etmekle mükelleftirler. Suret-i umumiyede derbend teşkilâtına hâs olan bu nizamlar zaviyelerin bir çoğunda carîdir. [156, 155, 156, 120]. Dağ başlarında [83, 65] ve isimlerinin ifade edeceği veçhile meselâ, Yalnız Kuyu demekle maruf viranelerde [136], Ahi Çukurunda [119], «begayet gereklü» yerlerde tesis edilen zaviyelerin, yukandanberi gösterdiğimiz veçhile kırlarda emniyet ve konak hizmetleri olduğu gibi; [3] numaralı kayıtta görüleceği üzere, açıkça «ıssuz ve korkuluk» yerleri görüb gözetmek içün bir tekke kurub oralara yerleşen ve sefer olduğu zaman asker gönderen yerler gibi  zaviyeler de pek çoktur.  Filhakika, o zamanın münakale tekniğinin çok geri vaziyetine rağmen, ancak bu sayededir ki ticaret re ziyaret maksatlariyle seyahat büyük mikyasla kolaylaşmış, teminat altına alınmış bulunmaktadır. Çünkü, yol boyları ve menziller hesablı bir şekilde yerleşdirilen köyler, zaviyeler ve kârbansaraylar tarafından itinâ ile muhafaza edilmektedir. Ve şayanı dikkattir ki, bugün ancak devletin salâhiyetdar dairelerinin bir plân dahilinde tasavvur idüb meydana getireceği bu neviden etraflı düşünülmüş ve ilerisi görülerek tahakkuk ettirilmiş eserler, o zamanlar daha ziyade hususî teşebbüslerle ve pek çok defa kendiliğinden meydana gelmekte bulunmuştur. Devletin bu hususta takib ettiği hattı hareket ise, bu gibi teşebbüslerin teşvik edilmiş olması için zarurî olan müsaadeleri, muafiyetleri ve  hattâ idarî-mâlî muhtariyetleri bahşetmekten çekinmeyerek, her mahallin ihtiyaçlarını o mahalde bulunub hissedenlerin rey ve teşebbüsleriyle becerebilmesi için adem-i merkeziyetçi ve mümkün olduğu kadar her tesise kendi mahiyetine uygun bir şekilde inkişaf edebilmesi için müdahalelerini az hissettirir bir tavır ihtiyar etmiş olmasıdır, işte tetkik ettiğimiz zaviyeler de, umumiyetle vakıf müesseselerine bahsedilmiş olan bu idarî &#8211; mâlî muhtariyetten istifade etmektedirler ve zamanına göre yolların emniyetini en kolay, en müessir ve en ucuz bir şekilde temini için bulunmuş en iyi çareyi temsil etmektedirler.</p>
<p>f. Zaviyelerin İdaresi ve İşleyiş Tarzı</p>
<p>Bu zaviye şeyhliklerinin ekserisi, vaktiyle o zaviyeleri tesis etmiş olanların evlâdları elinde ve evlâdlık vakıf[29]olarak bulunmakla beraber; zamanla evlât münkariz olunca veya şeyhlerin bazı yolsuzlukları görülünce, yerine devlet tarafından başkalarının tayin edildiği [17, 29, 34] ve bu suretle vakfın evlâtlık vakıf halinden<br />
çıkarak bir âmme vakfı haline girdiği görülmektedir [22]. Diğer tarafdan bu zaviyelerden bir kısmının doğrudan doğruya devlet tarafından açılmış olması da mümkün olduğu gibi, bazı vâkıflar şart olarak «hâkimü’l-vakt, her kim bu makamın hizmetine elyak ise anı şeyh nasb ider» kaydını koymuş bulunmaktadırlar [215]. Filhakika, diğer vakıflar gibi, zaviyeler de vâkıfların tayin edeceği şartlar dahilinde idare edilmektedirler, onların da bâzan mütevellileri ve nazırları vardır [65, 83]. Fakat topraklar, daha ziyade, vaktiyle yurtluk olarak verilmiş olub ailenin müşterek malı vaziyetindedir. Bu vaziyette, bittabii bazan şart-ı vâkıf iyice tasrih edilmediği için, evlâtlık vakıf halinde idare edilen zaviyelerde meşihat «bervech-i iştirâk» tasarruf edilmektedir [217]. Fakat çok defa, bir zaviyenin idaresine seksen kişi karışmasın diye, «iştirak merfu olmağın» ibaresiyle berât hak sahiblerinden yalnız birine verilmektedir [38]. Filhakika, yukarıda pek çok misallerini gördüğümüz veçhile, bu zaviye müessislerinin evlât ve akrabaları pek kalabalıktır. Nitekim, herkesin hissesine sahib olmak istemesi üzerine büyük ihtilâflar çıkmış plan, Kengırıda Kozlu Dede boynundaki, iki zaviyenin sahihleri (Şeyh Sami evlâdı) 50 kişi idi. Bu sebeble hükümet, hisse usulünü tamamen kaldırıp bu zaviyelere tarikatleri üzere kim şeyh ve seccade nişin olur ise yalnız onların nazır olmasını emretmiştir [145]. Bu zaviyeler bazan aynı tarikate mensub diğer daha eski zaviyelerin bir şubesi mahiyetinde bulunduğundan, yeni zaviyenin şeyhleri ana zaviyedeki dervişlerin aslâhı olarak seçilmektedir [167].</p>
<p>Bazı zaviye müessislerinin [63, 74, 32, 81] numaralı kayıtlarda gördüğümüz Kız Bacı, Ahi Ana, Sakan Hatun, Hacı Fatma zaviyeleri gibi bazı zaviye şeyhlerinin de aynı suretle kadınlar olması nazarı dikkati celp etmektedir. Bu hususta bir misal olarak [43 mükerrer] numaralı kaydı zikretmek isteriz: şöyle ki, Kütahya evkafı içinde Od Yakan Baba nâmındaki dervişin bir köyde bina ettiği tekke, civardan gelen adaklar ve kurbanlarla az zamanda inkişaf bulup dinî mühim bir merkez haline girmiştir ve bu inkişafta bu zaviyeyi idare etmiş olan Hacı Bacı nâm sâliha ve mütedeyyine ehl-i velayet hâtunun ve kendisinden sonra yerine geçen Hundi Hacı nâm hâtûnun ve ondan sonra zikrolan ocağı ihya etmiş olan Sume Bacı nâm bir aziz ve satiha ve bakire hâtûnun büyük hizmetleri olmuştur. Ve hattâ bu sonuncu Bacı, kendi zamanında tekkeye maylettiği çiftliklerle, bağ, bahçe, değirmen ve sairenin, kendi ölümünden sonra akrabasından kimsenin müdahale etmemesi için, kendi parasiyle temin edilmeyip hayrât-ı müslimînden toplanan para ile satın alınmış olduğunu herkesin önünde ikrar ve zabta geçirmiştir. Filhakika, bu asırlarda Anadolu’da kadın tekke şeyhleri görmek bizi hayrete düşürmemelidir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi, Aşık Paşa Zade bu kadın dervişlerden «bâciyânı Rûm» nâmı altında bahsetmektedir ve Hacı Bektaş’ın Rum Ahileri, Rum Abdalları ve Rum Gazileri gibi grublar içinden Bâciyan-ı Rûmi ihtiyar edip, kadıncık ana (Fatma) isminde bir kadına, bütün kerametini göstermesi ve tarikatı ona ısmarlaması bu bakımdan manidardır:</p>
<p>XIV. Ve hem bu Rumda dört, taife vardır kim misafirler içinde anılar. Biri «Gazi-yan-ı Rûm» biri «Ahiyan-ı Rûm» ve biri «Abdâlân-ı Rûm» ve biri «Bâciyân-ı Rûm».</p>
<p>İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bâciyan-ı Rûm-ı ihtiyar itti kim o «Hâtûn Ana» dır, anı kız idindi, keşf ve kerametini ana gösterdi, teslim itdi, kendi Allah rahmetine vardı.</p>
<p>Suâl: Bu Hacı Bektaş hazretlerinin bunca müridi ve muhibbi vardır, bunların biatleri ve silsileleri nerede olur?</p>
<p>Cevab: Hacı Belktaş, Hâtûn Anaya ısmarladı, nesi varsa. Kendi bir meczub budala azizdi, şeyhlikden ve müridlikden fariğ idi. Abdal Musa dirlerdi bir derviş vardı. Hâtûn Ananın muhibbi idi ol zamanda şeyhlik ve müridlik iken zahir değildi, silsileden dahi fariğlerdi. Hâtûn Ana ol azizin üzerine mezar itdi. Geldi bu Abdal Musa bunun üzerinde bir nice gün sakin oldu.» (Âşık Paşa Zade tarihi sf. 205).</p>
<p>Bir çoğu aynı zamanda tekke misillû, müşterek bir âyîn ve ibadet yeri de olan zaviyelerin, gerek mutad olan vakitlerde yolculara temin ettikleri yatak ve yiyecek ve gerekse müşterek büyük merasim günlerinde hazırladıkları yiyecek hakkında bir fikir edinmek için onlardan bazılarının sahib oldukları eşyanın gözden geçirilmesinin faydalı olacağını zannediyoruz. Şayanı memnuniyettir ki, tetkik ettiğimiz defterlerdeki zaviye kayıtları çok defa bu gibi malûmatı da ihtiva etmektedir. Fakat, bu hususta bu defterlerde ne buldu isek almış olmakla beraber bir zaviyenin iç hayatını ve dinî vazifelerini tetkik için başka menbalardan ayrıca istifade etmeğe de lüzum vardır. Bu hususlar ayrica yapılacak işlerdir. Biz burada yalnız su kadarını hatırlatmakla iktifa edelim: Umumiyetle büyük bir çiftlik, bir ziraî merkez ve malikâne manzarasını arzeden zaviyelerde her türlü ziraî işler, bahçıvanlık, meyvacılık, fırıncılık, değirmencilik yapılmaktadır ve bilhassa hayvan yetiştirilmektedir. Bu hususta bir misal vermek için Aydın taraflarında Umur Paşa türbesi evkafının bu şekilde büyük bir ziraî işletme halinde bulunduğunu hatırlatalım [105]. Filhakika bu vakıf çiftlikte 32 baş su sığırı, 70 baş kara sığır mevcut olduğu gibi; vakfın diğer bir çiftliğinde de 73 kara sığır mevcuttur. Bundan başka, bu çiftliklerin ayrıca, yoncalıkları, koruları, yaylak ve kışlakları, ortakçıları ve ihtimal «ortakçı kulları» mevcuttur.[30] Fakat, böyle büyük bir işletme mahiyetinde olan bir vakfın zamanla maruz kalacağı buhranlar ve ziyalar da bu kayıtlarda görülmektedir. Çünkü, bir çok vakıflarda vaktiyle kaydedilmiş bulunan, sağmal ineklerle diğer çift hayvanları ve kullar, böyle bir çiftlik manzarasını arz eden bir vakıfta uzun zaman idare edilememektedir. Kullar zamanla hürler arasına karışıyor, zaviyede nüfuz ve mevki kazanıyor; hattâ bir kısmı derviş ve şeyh oluyorlar. Hayvanlar bakımsızlık yüzünden ölüyor ve kayboluyorlar, idaresizlik ve sû-i istimal de kendisini hissettiriyor. Bu itibarla, en sağlam ve devamlı zaviyeler, diğerleri kadar zengin olmamakla beraber, bizzat sahihleri tarafından işlenen ve aile vakfı olarak verilmiş olan zaviyelerdir. Kulların çalıştırıldığı bir çiftlik şeklinde idare edilen bir zaviye misalini Bursa livasında Karış dağında Şeyh Akbıyığın tesis ettiği zaviyede görmekteyiz. [220] Bununla beraber; ekseri zaviyelerin, çift hayvanları, kovan, inek ve saire ile birlikte bir kaç beyaz veya arab kula sahib olduklarını da bu zaviyelerin eşya listelerinden anlamaktayız [76, 190]. Müessir bir din propagandası merkezleri olan birçok zaviyelerin bilhassa Rumelinde bazı mürîdlerini de müslüman olmuş kullar ve hristiyan reaya arasından temin etmiş oldukları nazarı dikkati celb etmektedir. Birçok dervişlerin Abdullah Oğlu olarak kayıtlı bulunmaları bazı mütevellilerin kul ve kuloğlu olmaları bu hususu işaret etmektedir. Eski hıristiyanlardan yapılmış dervişlerin daha mutaassıb ve hararetli bir din propagandası vasıtası olacakları da aşikâr olduğu gibi; uzun seneler, zaviyede oturan hristiyan hizmetkârların, coşkun ve esrarlı dînî âyinlerin tesiri alımda müslümanlığı kabul etmemelerine de esasen imkân yoktur.[31] Hıristiyan memleketlerinde çalışan Türk misyoner dervişlerinin bu neviden faaliyetleri, hristiyan iken sonradan müslüman olmuş dervişlerin bazı tarikat/erin âyin ve erkânı üzerinde yapacakları tesirler de  ayraca tetkik edilecek mevzulardır. Aynı şekilde, bu, tarikatlerin içtimaî hayat idealleri ve muhtelif içtimaî meseleleri telâkki tarzları da ayrıca tetkike değerse de, bu hususlar maalesef bizim için malûm değildir. Yalnız, birçok dervişlerin komünist bir hayat yaşamak için bir araya toplandıkları ve beraber çalışıp beraber yemenin ve böyle müşterek bir hayat sürmenin zevklerini tercih ettiklerini kabul edebiliriz. Bundan başka, son zamanlarda Rumelinde bazı dervişlerin beraber çalışıb elde ettikleri mahsullerini iki gözlü anbarlarma taksim ederek bir gözün muhtevasını kendilerine ve diğer gözdeki mahsullerini yolcuların fukaralarına tahsis etmek üzere kullandıkları nakledilmektedir. Bu hareket tarzları, onların hayır ve benî nevine hizmet gayesine kendilerini hasretmiş olduklarını istidlal ettirebilirler. Her halde muhakkak olan bir şey varsa, o da bir içtimaî yardım müessesesi olduğu kadar, bu tekkelerin, aynı zamanda bir imar ve iskân, vasıtası bulunması ve emniyet ve münakalâtın temini ve dinî propaganda bakımından birinci derecede ehemmiyetli tesisler olmasıdır.[32]
[1] Gibbons’un Türkçeye Prof. Ragıb Hulusi Özdem taralından Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu (Türkiyat Enstitüsü neşriyatından) nâmı altında çevrilmiş olan kitabının bazı fasıllarının ismini gözden geçirmek bu hususta kâfi bir fikir verecek mahiyettedir: Birinci mebhas: Osman, tarihde yeni bir ırk zuhur ediyor (s. 1-38). İkinci mebhas: Orhan, yeni bir millet teşekkül ediyor ve garb alemiyle temasa geliyor (s. 39-91).</p>
[2] Leş origines de l’Empire Ottoman (Paris 935) nâmındaki eser, Profesörün Sorbon Üniversitesinde Türk Etüdleri Merkezi’nde verdiği konferansların bir araya getirilmesi suretiyle vücude gelmiştir. Aynı müellifin 1933 senesi Varşova’da toplanmış olan beynelmilel tarihi ilimler kongresi’nde yaptığı bir komünikasyonun mevzu’unu teşkil eden Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülâlıazalar ismindeki etüdü de Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası’nın birinci cildinde neşredilmiş bulunmaktadır, (sf. 165-313). Bu meseleye dair, yine aynı müellifin, Hayat Mecmuasında (sayı 11 ve 12. 1924) çıkan tenkidi makalelerine bakınız.</p>
[3] Zikredilen eser, p. 38-41.</p>
[4] Zikredilen eser, p, 39, 58-59, 118, 120.</p>
[5] İsmi geçen eser, p. 17.</p>
[6] Bu hususta Glese’nin tercümesi Türkiyat Mecmuasının I. cildinde (st. 151-171) neşredilen makalesi ile, bu makale hakkında Fuat Köprülü’nün Hayat Mecmuası’nda yazdıklarına (sayı 11 ve 12, 1922) bakınız. F. V. Hasluck’un Prof. Rağıp Hulusi tarafından Bektaşîlik tetkikleri nâmı altında tercüme edilen (1928) makalelerine de bakiniz (st. 83).</p>
[7] Zikredilen eser. p. 109-111.</p>
[8] Prof. Fuat Köprülü, Osmanlı heyeti içtimaiyesinin bünyesindeki hususiyetlerle o zamanlar mevcut sosyal fikir propagandalarının nasırı dikkati celbedecek mahiyette olduğunu göstermek için, Avrupa’da rönesansın öncülerinden biri gibi telâkki edilen fakat hayatının bir kısmını Türkler arasında ve Osmanlı sarayında geçirmiş olan Pleton isminde bir zatın memleketinde ortaya attığı sosyal reform fikirlerinin teşekkülünde İslâm âleminde o zamanlar mevcut dinî ve sosyal cereyanlardan ve Türk cemiyetinin sosyal bünyesini taklit arzusundan mülhem olup olmadığının tetkike değer bir mevzu olduğunu kaydediyor (p. 112). Tarihçilerin daima kaydettiği üzere, Osmanlı idaresinin yabancıları cezbeden «âdilâne» hareketinin mevcudiyetine de istinad ederek bu fikrin doğru olduğunu kabul edebiliriz.</p>
[9] Bu etüdümüz ve bunu takip edecek olanlar, Osmanlı İmparatorluğunda, Kuruluş Devrinin Toprak Meseleleri ismini taşıyacak olan eserimizin medhali mahiyetindedir ve zaviyetlerle dervişlerden sadece toprak meselelerinin şu veya bu şekil almasında mühim bir âmil olmuş olan bir iskân ve kolonizasyon metodu münasebetiyle bahsetmektedir. Okuyucularımızdan makalemizi bu husustan göz önünde bulundurarak mütalâa etmelerini bilhassa rica ederiz. İktisat Fakülteleri Mecmuası’nın III. cildinden başlayarak Osmanlı İmparatorluğunda, Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler başlığı altında neşredilecek olan yazılar.</p>
[10] Prof. Fuat Köprülü, İnfluence du Chamanisme Turco &#8211; Mongol sur les ordres mysttiques musulmans Memoires de l’tnstitut de Turcologle de l’universite d’İstanbul, 1929.</p>
[11] Bizim burada tedkik ettiğimiz dervişlerle XVI. asır eski Osmanlı şâirlerinin tasvir ettiği şekilde, çıplak gezen, esrar yiyen, kaşlarını, saç ve sakallarını tıraş eden, vücutlarında yanık yerleri ve dövme Zülfikar resimleri ve ellerinde musikî âletleriyle dolaşan serseri dervişler arasında büyük bir fark mevcud bulunması lâzım gelir. Prof. Fuad Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’nde yazdığı abdal maddesinde; XVI. asırdan beri Türkiye’de yaşayan abdal lâkaplı şeyhler ile abdallar yahud ışıklar ismi verilen derviş zümreleri hakkında izahat verirken, onları bir takım gezginci derviş zümreleri gibi tasvir etmiştir. Bu İzahata göre onlar âyin ve erkân İtibariyle olduğu gibi akideleri bakımından da müfrit Şii ve Alevi heterodoze bir zümre idi (sf. 36). Diğer serseri derviş zümreleri gibi evlenmeyerek bekâr kalırlar ve şehir ve kasabalardan ziyade köylerde kendilerine mahsus zaviyelerde yaşarlardı. Bunların arasında bilhassa daha fazla Kalenderiye tarikatından müteessir olanların dünya alâkalarından tamamen uzak olmak, geleceği düşünmemek, tecerrüd, fakr, dilenme ve melâmet başlıca şiarlarıdır. Bununla beraber, bütün Rum abdallarının her zaman ve her yerde dilencilerden, serseri ve çingene dervişlerden ibaret olduğunu farz etmek doğru değildir. Esasen, Prof. Fuad Köprülü de bütün abdalların ayni seklide yaşamadığını ve bazı abdal zümrelerinin, mucerred kalmak prensibinden ayrılarak, sair Kızılbaş zümreleri kabilinden bir secte halinde Türkiye’nin muhtelif sahalarında köyler kurup yerleşmiş olmaları ihtimalini kaydediyor. Aynı suretle Profesör,  İran Türk aşiretleri ve Hazer ötesindeki Türkmenler arasında abdal adını taşıyan Türk oymaklarına tesadüf edilmesini ve Eftalit’lerin daha asırlarca evvel abdal adını taşımış olmalarını da tedkike şayan görerek hatırlatmıştır. Bu vaziyette, abdal sözünün bir tasavvuf ıstılahı olmadan evvel bir aşiret veya zümre ismi halinde bulunup bulunmadığı ve bu nam altındaki bütün dervişlerin bidayette Orta Asya’dan gelmiş abdal aşiretlerinin mümessili birer aşiret evliyası olup olmadığı meselesi tedkike muhtaç gözükmektedir. Serseri derviş zümrelerinin döküntülerinin toprağa yerleşerek köyler vücude getirecek yerde, köyler vücuda ektirecek şekilde toprağa yerleşmekte olan göçebe aşiretlerin bir takım, derviş zümreleri meydana getirmeleri daha fazla muhtemeldir. Esasen Prof. Fuad Köprülü de, bu abdalların kendilerini Horasan’dan gelmiş göstermelerini, eski Oğuz rivayetlerinin aralarında hâlâ yaşamasını, bunların etnik menşe’lerinin yâni Türklüklerinin tesbiti bakımından çok mühim addetmekte (sh. 39) ve abdalları Türklüklerinden en ufak bir şüphe bile caiz olmayan ve eski Türk şamanizminin izlerini hâlâ saklıyan Anadolu Alevi Türklerinden ayırmağa imkân görmemektedir. Şu halde, abdalların dilencilerden ve çingenelerden ibaret olacağına tıpkı bu Alevî Türkler gibi, kısmen göçebe olmakla beraber, kısmen de eski zamanlardan beri toprağa bağlanmış ve ekincilik hayatına geçmiş Türk oymaklarından çıkmış olmaları lâzım gelmez mi? (26 numaralı nata da bakınız)</p>
[12] Bu nevi rüya hikâyelerinin tarihî bir hakikat gibi telâkki edilemeyeceği ve Prof. Puad Köprülü’nün tedkiklerinin gösterdiği gibi, onların Reşidüddin’de ve Paris nüshası bir Anonim Selçukname’de daha evvel kaydedilmiş bulunan eski Bir Oğuz efsanesinin yeniden canlandırılmış bir şeklinden ibaret olduğu muhakkak ise de; biz yine, ilk Osmanlı menbalarmın buna benzer hikâyeler ile derviş menakıbını süslemek için kullandığı motifleri hatırlatmanın, hiç olmazsa bu tarihçilerimizin yazdıkları zamanlarda, kuruluş devrine aid kanaatlerin mahiyetini anlatmak bakımından faydalı olabileceğine inanıyoruz. Bu sebeble burada, bu nevi derviş menakıbını, bu menakıbın teşekkül ettiği zamanın psikolojik halini ve onun arkasından tarihi hakikatin kendisini bulabilmek gayesiyle tahlil ediyor ve bu arada mevzuubahis hikayelerde umumiyetle dervişlere atfedilen nüfuz, çokluk ve toprakla alâkadarlık vasıflarını hakikatin yakın bir ifadesi olarak alıyor ve onlarla umumi nüfus ve arazi tahriri defterlerindeki kayıtları yekdiğerlerini tamamlar vaziyette görüyoruz.</p>
<p>Evliya menâkıbının, birçok dervişleri ziraatle meşgul ve toprak işleriyle ilgili gösterdiği gibi, Osman Bey’i de gece ve gündüz çift sürmekle meşgul olarak tasvir etmesi mânâlıdır. Bu hususta İstanbul şehri İnkılab Müze ve Kütüphanesinde M. Cevdet yazmaları arasında (Küçtik boy) 5 numarada kayıtlı bulunan Velâyetnâme-i Hacı Bektaş- ı Veli sf. 157’ye bakınız. Aynı suretle halk ağzında dolasan ve bektaşi dervişini elinde çapa tasavvur eden şu söz de manalıdır: “Bektaşinin çapası, mevlevinin çivisi&#8230;”</p>
[13] Yukarıda ismi geçen Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’ndeki Kumral Abdal maddesine bakınız (sf. 58).</p>
[14] Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devirlerinde dinî tarikat ve teşkilatın oynamış olduğu rollere mümasil tesirleri, son zamanların tarihi vak’alarında da müşahede etmek mümkündür. Hasluck, Turkçe’ye Bay Ragıb Hulusi taralından Bektaşilik Tedkikleri namı altında tercüme edilen (1928) etüdlerinde bu hususda dikkate şâyân misaller vermektedir: Yanyalı Ali Paşa (vefatı 1822)nın Tisalya ve Arnavudlukta tesis ettiği bektaşî tekkeleri tamamen siyasî maksadlar için kullanılmıştır. Her biri en işlek yollara hakim sevkulceyş noktalarında kâin olan bu tekkeler, etraflarındaki ahali için siyasî içtima merkezleri idi. Mesela, Tisalyada Tempe boğazı medhalindeki Hasan Baba tekkesi, o boğazdan geçen mühim bir ticaret yolunun kontrolü için Ali Paşa tarafından tesis ve himaye edilen bir bektaşî tekkesi idi. Tırhalada da bizzat Ali Paşa tarafından inşa edilen ve mühim bir geçidi murakabe eden büyük ve mamur bir tekke mevcuddu (et. 35). Ali paşa bu tekkelerin şeyh ve müridlerini muntazam memurlar gibi kullanıyordu.</p>
<p>Tekkelerin halk üzerindeki nüfuzundan istifade etmek için, bu sıralarda Rumeli ve Anadolu’da teşekkül eden ayan ve mütegallibe de tekke ve tarikatlerle sıkı bir münasebet halinde idiler. (sf. 32) Haluck’a göre, bu yarı müstakil derebeylerinin, ahenk ve müsalemet içindeki idareleri ve Hristiyanlara karşı muameleleri arkalarında mevlevîlik ve bektâşîlik gibi hür prensipli dinlere aid serbest teşkilatın mevcud olduğunu farzettirir. Osmanlı imparatorluğunda son zamanlara kadar devam eden Mevlevî-Bektaşi nüfuz mücadeleleri de herkesin malûmudur. Yeniçeriler Bektaşilik tarafından tutulmakta idi. Sultan Mahmud devri ıslahatında yeniçerilikle  birlikte Bektaşiliğin de mahkûm edilişinde Mevlevî teşkilatı büyük bir rol oynamış gözükmektedir (sf. 132). Yeniçeri- Bektâşî ittifakının pervasız bir düşmanı olan vezir Hâlet Efendi, mevlevilerle sıkı bir münasebet halinde idi. Galatadaki Mevlevîhâneyi o yaptırmıştı.</p>
<p>Ñ Baba Muhlis hakkında naşir Âli beyin ilâve ettiği not: Cengiz fetretinde Anadolu’ya gelerek Amasya kurbünde bir mahalde tavattun eyleyen Şeyh Baba İlyas Horasanı’nın oğludur. Devleti Selçukiyenin inkısamında altı ay Konya’da Emir olmuş ve badelistifâ sultan Osman ile gazalarda bulunmuştur. Âşık paşanın pederidir.</p>
[15] 9 numaralı nota bakınız.</p>
[16] Cilt: II, s.9, 16.</p>
[17] Derviş ve zaviyelerin hakiki hüviyet ve mahiyetleri ile, sarih bir şeklide yer tayin etmek suretlle onların coğrafi yayılış tarzlarını, adetlerini ve dervişlerin ellerindeki vesikalara nazaran zaviyelerin tercüme-i hallerini ve muhitleriyle olan münasebetlerini nakleden bu kayıtların, Fâtih Mehmed, Selim ve Kanuni Süleyman devirlerinde yaptırılmış elan umumi nüfus ve arazi tahriri defterlerinde resmî bir vesika mahiyetini kazanarak muhafaza edilmiş bulunmaları onların kıymetini büsbütün arttırmaktadır. Her hangi bir seyyahın tesadüfen naklettiği sathî müşahedelerden veya halk arasında nakledilen rivayetlerin toplanması suretiyle elde edilen malûmattan farklı olarak bu kayıtlarda tahrir eminleri bir devlet memuru sıfatiyle bizzat mahallinde yaptıkları tedkiklerle bu dervişleri isimleriyle kaydetmişler ve bilhassa zaviyelerin eşyasını, tarlalarını, değirmen ve bahçe gibi emlâkini ayrı ayrı sayıp dökmek, mevkiin ehemmiyeti ile zaviyenin ifa etmekte olduğu vazifeler ve bu vazifelere mukabil istifade ettiği imtiyaz ve muafiyetleri ayrı ayrı bildirmek suretlle bizim için çok kıymetli malûmatı toplamışlardır. Bu tahrirlerin mahiyeti hakkında İktisad Fakültesi Mecmuası’’anı ikinci cildinde neşrettiğimiz makalelere bakınız. (Osmanlı İmparatorluğunda Büyük Nüfus ve Arazi Tahrirleri ve Hakana Mahsus İstatistik Defterleri)</p>
[18] Bu şekilde mutarıza içinde zikredilen rakamlar, tetkikimizin sonunda sıralanmış olan Kayıtların sıra numaralarıdır.</p>
[19] Cild: I, sf. 331.</p>
[20] Not. 11</p>
[21] Cild: II, sf: 133, 137. (Hoca Ahmed Yesevi’den cihaz-ı fakrı kabul idüb diyarı Rumda sahibi seccade olmağa izin almış ve üç yüz yetmiş fukarasıyla Kaligra sultan ser çeşme-i fukara olduğu halde, Rumda Orhan Gaziye gelüb sığınmıştı. Bursa fethinden sonra, Hacı Bektaş Kaligra sultanı yetmiş kadar fukarasıyla Moskov, Leh, Çek Dobruca diyarlarına gönderüb Rum erenlerinden olmağa izin vermişti.)</p>
[22] Topkapı Sarayında, Hazine Kütüphanesi Kitabları arasında No. 1612 ye bakınız.</p>
[23] Hasluck yukarda ismi geçen etüdlerinde, Evliya Çelebi tarafından tesbit edilen Saltuk Menkıbesini tedkik ile, Sarı Saltuğun Kırımdan gelen muhacir Tatar kolonları tarafından Baba çağa ithal edilen bir aşiret evliyası olduğunun farz edilebileceğini (sf. 68) ve onun Kırım’da Sodak civarındaki şehre ismini veren Baba Saltuk ismindeki veli olması lâzım geldiğini, ilk defa İslâmiyeti kabul etmiş bir Türk hükümdarı olmak üzere maruf efsanevî bir şahsiyet olan Saltuk</p>
<p>Buğra (944-1038) ile Sarı Saltuk arasında bir sirayet hadisesi mevzuubahis olabileceğini, Kürd halk rivayetlerinde mevcud Sarı Saltı unvanlı dervişin Sarı Saltık efsanesinin garba doğru intikalinde bir menzil teşkil ettiğini söylüyor. Sarı Saltuk ancak bilâhare ziyâretgâha memur edilen dervişler ve halefleri tarafından Hacı Bektaş halkasına idhal edilmiş bir aşiret evliyasıdır. Sarı lâkabı umumiyetle aşiretlerin inkısama uğrayan şubelerini ayırd etmeğe yarayan renk sıfatlarından gelmektedir. Yine Hasluck’a göre, bu mıntakada teşekkül eden Sarı Saltuk menkıbeleri arasında Bulgar halk rivayetlerinde İlyas Peygambere aid bulunan menkıbeler mevcuddur. Arnavudlukda ise eski Ayayorgi hikâyeleri kontrolsüz bir şekilde benimsenilerek, eski Hristiyan bir azizin yerine bir Müslüman evliya kaim olmuştur.</p>
[24] Menşe ve teşekkül tarzı ile hizmet ettikleri gayeler ve kullandıkları usuller bakımından muhtelif türbe ve tekke tipleri bulunabileceği ve hattâ zamanla ayni tekkenin hayatında büyük değişiklikler olabileceği aşikârdır. Bu hususda Husluck’un yukarda 14 numaralı notta ismi geçen etüdlerinde etraflı malûmat vardır. Zaviye tipleri arasında Anadolu’da Seyyid Battal Gazi, Hüseyin Gazi, Melik Gazi ile İstanbul’daki Eyüb Sultan türbeleri gibi sekizinci ve dokuzuncu asırların mücadeleleri esnasında ölmüş bulunan Arab kahramanlarının mezarları olduğu farzedilen yerlere hususi bir mevki ayırmak lâzım gelir. Bu mezarlar çok defa bir rüya veya keramet vak’asile keşf ve tesblt edilmiştir. Bundan başka Hasluck’un dikkate çok değer bazı misallerini verdiği üzere Osmanlı devrindeki zaviyelerden bir kısmının eski Hıristiyan azizlerine atfedilen halk peristişgâhlarının yerinde kurulması ve bir müddet sonra oralarda gömülü farz edilen azizlerin ismi değiştirilerek Türk fütuhatı devirlerine mensub gösterilmesi ve bazı tekkelerin eski manastırlar olması da mümkündür. Bu suretle bu mezar hakkındaki mahalli eski halk itikadlarının İslâmileşmiş bir şekil altında devam edeceği tabiidir. Bazı  yerlerde tekkenin veya iki taraflı peristişgâhların mecnunlar, sar’alılar ve kısır kadınlar üzerinde şifa verici bir şekilde müessir olmak hususunda haiz oldukları farz edilen hassalarından Hıristiyan ve Müslüman halkın müştereken istifade etmekte bulunmaları ile son zamanlarda bektâşîlerin diğer tarikatlerin mübarek yerleri ile birtakım aşiret ziyaretgâhlarını benimsemek için kullandıkları usullerin müessiriyetine aid misaller bu hususdaki imkanların nevileri hakkında dikkate şayan misaller vermektedir. (sf. 24, 27)</p>
<p>Zaviye kurmak için vesile ittihaz edilen sebeb ne olursa olsun, o zamanki iktisadi ve içtimai bünyenin ve dini hislerin tabii ve zaruri bir neticesi olarak her tarafta zaviyeler kurmak ve hayatı bu zaviyeler etrafında manalandırmak ve teşkilâtlandırmak büyük bir ihtiyaç halinde hissedilmektedir. Devrin hususî şartları içinde zaviyelerin tebarüz ettirilmeğe değer bir mâna ve vazifesi olduğu şüphe götürmez bir hakikattir. Bu dikkate şayan kudret tezahürlerine, dinî ve tasavvufî cereyanların kendi organlarını yaratma faaliyetine bilhassa köylerde tesadüf edilmesi ise; o devirlerde köy hayatının bugün olduğu gibi şehirlerin tabii artık ve ek bir mevcudiyeti yaşamaktan ibaret olmaktan ziyade; kendilerine mahsus bir âlemi ve hayatı yaratmakta devam edecek kadar müstakil ve hayatiyeti bol bir uzviyet teşkil ettiklerini bütün hayat prensiplerini kendi içlerinde bulduklarını, kuvvetli bir şekilde köklerinin kendi toprakları içinde olduğunu göstermektedir.</p>
[25] 11 ve 18 numaralı notları okuyunuz.</p>
[26] Tedkik ettiğimiz zaviye şeyhlerinin umumiyetle bir cemaat beyi veya kabile reisi olması, bizim burada iddia ettiğimiz fikrin doğruluğunu isbat hususunda, ehemmiyetli bir delil teşkil edecek mahiyettedir. Bu gözle tedkik edildiği takdirde, bir aşiretin muhtelif parçalarının muhaceret dolayısile gidip yerleştikleri uzak noktalarda hep aynı nam altında köyler ve zaviyeler kurması ve evliyalar kabul etmiş bulunması keyfiyetini de kolayca izah edebilir. Hasluck da yukarda ismi geçen makalelerinde, haklarında uydurulan, menakıb ne olursa olsun, birçok tekkelerin bir aşiret evliyası mezarı olarak kurulduğunu farz ve kabul etmektedir. Bu suretle, Karaca Ahmed’in, Ak Yazılı Babanın, Sarı Saltuğun muhtelif yerlerdeki mezarlarını ve bu isimlerde müteaddid köylerin mevcudiyetini, hep ayni aşiretin muhtelif yerlere dağılmış olan muhtelif parçalarının eserleri gibi kabul ediyor ve evliya isimlerindeki sarı, kızıl gibi renk sıfatlarının ayni kabilenin muhtelif parçalarının yekdiğerinden ayrılması için kullanılan sıfatlar olması lâzım geleceğinden, bu suretle mevzuubahis sıfatları taşıyan evliyaların kabilevî menşeini isbata çalışıyor.</p>
<p>Bu faraziyeler, bizim tedkik ettiğimiz dervişlerin ve o dervişlerin temsil ettikleri grupların orta Asya’dan gelmiş muhacir göçebelerin mümessili ve bu muhaceret akınının öncüleri olduklar hakkındaki iddialarımızı tenvir edecek mahiyette olduğu gibi bizim burada zikrettiğimiz misallerle daha fazla da kuvvet kazanmış olmaları lâzım gelir. Å Hukuk Fakültesi Mecmuasının VII inci cildinin 1-2 inci sayılarında (1341) Sultanların temlik hakkı ve mülk toprakları ismini taşıyan makalemize bakınız (si. 489).</p>
[27] Ve haric-ez-defter bazı mahûf derbend ve memerr-i nâs vâki’ olan kurada  kadimden zaviyeler vaz’ olunub, ahalisi Kızılbaş fetretinde perakende olub gitmek ile kura ve zevâyâ hâli ve harâb kalub, bervech-i tahmin yazılıb timara virilmiş imiş. Öyle olsa, vilâyet-i mezbûre müceddeden kitabet olundukda, o hâli ve harâb olan kuranın ehâlisinden ba&#8217;zı kayd-ı hayatda olanları hazreti hüdâvendigâr-ı gerdûn iktidarın eyyâm-ı adaletinde il ve vilâyet emn-ü emân üzere âsûde hâl olmağla gelüb her biri yerlü yerine mütemekkin olub şenlenüb, ehâli-i vilâyet-i mezbûre zikr olan hâli ve harab zaviyeler ihya olunması lâbud ve lâzımdır, memâlik-i mahrûsaya dahi intifa&#8217;ı vardır deyü rica eyledükleri bâisden, vukuı üzere der-i devlet nisaba arzolundukta padişahımız e&#8217;azzallâhü ensarühu hazretlerinin hayrât-ı âmme meyl-i tâmmesi olub ba&#8217;zı evvelden harâb ve yebâb olub girü ihyâsı lâzım olan kuraya ve ba&#8217;zı mahûf derbendlerde ber-karar-ı sabık ihdası lâbüd olan mahallerde zaviyeler vaz&#8217; idüb evkafını hullide mülkünû kibelinden her hangi karyede vâki&#8217; olmuş ise mahsulünden birer çiftlik ta&#8217;yin ve takdir idesin diyü emrolunmağın ber muceb-i emr-i münîf lâzım olan mahallerde ba&#8217;zı ihya ve ba&#8217;zı ihdas zaviyeler vaz&#8217; olunub sebt olundu. (İstanbul Başvekâlet Arşivi 917 numaralı defter.) Bu kanunun bütünü, yakında neşredilmiş bulunacak olan Osmanlı İmparatorluğunda. XV. ve XVI. Asırlarda, Zirai Ekonominin Hukuki Ve Mali Esasları isimli kitabımızın birinci cildinde XX numaralı kanun olarak mevcuttur (sf. 74).</p>
[28] İktisad Fakültesi Mecmuası’nda neşredilmekte olan Osmanlı İmparatorluğunda Büyük Nüfus Ve Arazi Tahrirleri Ve Hakana Mahsus İstatistik Defterleri isimli etüdümüze bakınız (cild: II).</p>
[29] Hukuk Fakültesi Mecmuasında (1940 senesi, VI. cildin birinci sayısından neşredilmiş olan «Evlâdlık Vakıflar» başlıklı yazımıza bakınız.</p>
[30] İktisat Fakülten Mecmuasının l, 2 ve 4 üncü sayılarında çıkmış olan Osmanlı İmparatorluğunda Toprak İşçiliğinin Organizasyonu Şekilleri: L, Kulluklar Ve Ortakçı Kullar başlıklı makalelerimize ve bunlar içinde bilhassa 47 numaralı notun bulunduğu yere ve XXXV numaralı kayda bakınız.</p>
[31] Zaviyelerin din propagandası bakımından oynamış bulundukları rolün büyük olması lâzım gelir. Cahil halk yığınları için azizlerin mezarlarına, onların metrukatına ve kerametlerine inanmak daha basit ve kolay anlaşılabilir bir din teşkil etmektedir. Bu sebeble, bahsettiğimiz zaviyelerdeki dinî hayat kolayca evliya perestlik şekline girmiş bulunduğundan halk arasında büyük bir tesir icra edecek vaziyettedir.</p>
<p>Diğer taraftan, bahse mevzu zaviyeleri kuran veya idare eden dervişler çok defa yerel hristiyanları temsil kabiliyeti dikkate şayan bir derecede büyük bir takım dini cereyanların ve  tarikatlerin mümessilleridirler. Bu tarikatlerin ekserisinde bilahare bektaşilikte olduğu gibi İslâm dini yerli halk tarafından benimsenebilmek için lâzım gelen bütün kolaylıkları ihtiva eden bir şekle girmiş münevver, müsamahakâr ve telife bir mahiyet alarak hazan yerli ayin ve itikadları da benimseyebilmiştir. Bütün insanların kardeşliği, işe ve vicdan temizliğine nazaran dini ayin ve ibadet sahasındaki şekilciliğin kıymetsizliği gibi, her dervişane düşüncede gizli bir şekilde mevcud bulunan fikirler, dini kaynaşmayı büyük nisbette kolaylaştırıyordu; Hasluck’a nazaran, İslâmiyet’in ehl-i sünnet haricinde kalan bu uzlaştırıcı ve munis şekillerinin tesiri altında cahil Hristiyanların din değiştirmeleri pek kolay olmuş ve bu suretle fâtih bir ırk veya misyoner teşkilatına malik bir ruhban sınıfı tarafından ecnebi memleketlere getirilen bir din. ikna ve intibak kuvvetiyle kendisini yerli âyinler üzerine ilâve ve ilzam etmiştir. Bu suretle dini kaynaşmayı mümkün kılarak Hıristiyanlar için İslâmlığı kolayca kabul edilir bir şekle sokmak hususunda bektâşîliğin ne suretle çalıştığını göstermek isterken Hasluc’un iki taraflı ziyaretgâhlar hakkında vermiş olduğu malûmat da dikkate şayandır. Bektaşîler ve onlardan evvel diğer tarikatler bu nevi tekke ve ziyaretgâhlarda yatan Müslüman evliyanın mezarında bir de Hıristiyan aziz bulunduğunu veya eski Hıristiyan azizin gizlice Müslümanlığı kabul etmiş bulunduğunu ileri sürerek türbeleri her iki din sâlikleri için ziyaret edilebilir bir hale sokmuşlar ve bu iştirakten kendileri için büyük faydalar ummuşlardır (st. 53, 62). Böylece Hasluck’a göre, Selçuk hanedanının cismânî ve mevlevî dervişlerinin ruhani merkezi olan Konya’da, ayni suretle gerek Hıristiyan ve gerek Müslümanlar tarafından hiç bir vicdanî endişe olmaksızın ziyaret edilen dört peristişgâh vardı. Bu gibi imkanlarla Konya sultanları zamanında Hıristiyanlık ve İslâmlık birbirine yaklaşıyor ve kaynaşıyordu. Orta zaman Anadolusunun gayrı mütecanis ahalisi arasında bir kaynaşma zemini hazırlayan bu nevi dini cereyanlar, sultanlar için siyasi bakımdan, mevlevîler için ise felsefi görüşten arzuya şayandı ve bu ihtiyaca cevap vermek için doğmuşa benziyorlardı. XV. asırdaki Şeyh Bedrüddin isyanının muharrik kuvveti de temsil ettiği fikirlerin bu nevi bir dinî kaynaşma ihtiyacının hazırladığı bir zemin üzerinde kolaylıkla yayılabilir bir mahiyette olmalarından geliyordu (sf. 141).</p>
[32] Bu zaviyelere uğrayan yolcular orada herkese açık bir misafirhane, yatacak yer ve yiyecek bulabilmektedirler. Hattâ bunlardan bazılarında mevcut kazan ve tepsilerin adedi hiç olmazsa ayin ve bayram günlerinde büyük mikyasta yemek dağıtıldığını isbat etmektedir. Mesela. Hasköyün köylerinde Yağmur Oğlu Hasan Baba zaviyesinde 16 kazan, 37 tepsi ve 16 bakraç vardır ve senede 350 kadar adak koyun kesilmektedir [96]. Çirmende Hızır Baba zaviyesinde sekiz kazan, 16 tepsi vardır. Diğer birçoklarında gerek yemek takımları gerek halı, yatak ve yorgan çoktur. 63 numarada kayıtlı bulunan Ahi Ana zaviyesinin eşyalarına da bakınız.</p>
<p>İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR TÜRK DERVİŞLERİ VE ZAVİYELER<br />
Prof. Dr. ÖMER LÜTFİ BARKAN</p>
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify;">Günümüz Türkçesine sadeleştiren</p>
<p><strong>Bekir Sıtkı Gürler</strong><br />
Selçuk-Bizans sınırlarında yaşayan bir uç beyliğinin pek kısa bir zaman içinde tarihin seyrini asırlarca değiştirecek kuvvetli bir imparatorluk haline gelivermesi, son zamanlara kadar birçok bilinenden noksan ve anlaşılmaz bir şekilde ele alındığından, içinden çıkılmaz bir mesele teşkil etmekte idi.</p>
<p>Gerçekten, koskoca bir imparatorluğun kuruluşu gibi muazzam bir olay, bizde uzun zaman, sadece Padişahların yetenek ve yiğitliği veya Allah’ın bu saltanatın kurucularına karşı gösterdiği lütuf ve yardım şeklinde izah edilmek istenilmiştir. İlk Osmanlı kaynaklarında kaydedilmiş görülen Sultan Osman’ın rüyası, mucize nevinden meydana gelen bu olayın açıklamasının ancak ilâhî takdir ile yapmanın mümkün olacağına ilişkin inanışın bir ifadesidir.</p>
<p>Bu işin açıklanması gerektiğinin farkına varan daha yeni ve ecnebi tarihçiler ise; Türkler hakkında tetkik edilmeden kabul edilmiş boş inanışları kafalarına koymuş olmalarından ve meseleyi muhtelif yönlerden ve/daha geniş kadrolar içinde yorumlamaya hazırlıkları ve ellerinde mevcut malzeme yeterli olmadığından, içinden çıkılmaz varsayımlarla tarihî gerçeği bozmaya mecbur kalmışlardır. Meselâ, bu meseleyi yeni tetkik etmiş bulunan Gibbons gibi yazarlara göre; Osmanlılarla Asya insan kaynakları arasındaki ulaşımın rakip civar beylikler tarafından kesilmiş olması lâzım geldiğinden, bu devletin kurulması için lüzumlu unsurlar ancak yerli Rumlar arasından tedarik edilebilirdi. Böylece, yeni İslâm olmuş Türklerle İslâmlaşan Rumlardan meydana gelen Osmanlı milleti varsayımı, bu konunun izahında karşılaşılan bütün zorlukları ortadan kaldırmanın anahtarını vermiş oluyordu. Bu suretle Türkler, ancak bu sayede yeni ve büyük bir devleti kurmak için gerekli idarecileri, imparatorluk savaşlarında kan dökecek askeri bulmuş ve Osmanlı imparatorluğunu Osmanlılaşmış Rumlar ve Bizans’ta gördükleri teşkilât ile kurmuş oluyorlardı.</p>
<p>Aşikârdır ki ilmî olmak ve açıklama iddiasında bulunmalarına rağmen, esaslı araştırmalara dayandırılmadan ortaya atılan bu çeşit varsayımlar, sadece göçebe olduğu zannedilen Anadolu Türklerinin yalnız başına bir imparatorluk kurmadıklarına ve kuramayacaklarına dair boş, fakat düne kadar genel bir inanışa dayanmakta ve herhangi bir eleştiriye dayanamayacak kadar temelsiz bulunmaktadır.<br />
Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun kökleri ve kuruluşuna ilişkin yapılan araştırmaların şimdiye kadar saplanıp kaldığı bu dar ve geleneksel yorumların anlamsızlığını, son zamanlarda yayımladığı incelemelerinde Prof. Fuad Köprülü, ilim dünyasına göstermiştir. Üstadın Orta Zaman Türk Tarihinin bu çok önemli olduğu kadar çok geniş olan meselesini tamamen yeni bir şekilde ele almış olması nedeniyle, ilme ve uzmanlığa dayanan çalışma yolları açan incelemelerinin bazı ana fikirlerini burada hatırlatmağı uygun görmekteyiz. Çünkü ancak bu sayededir ki, makalemizin konusunu teşkil eden meseleyi hangi amaç ve hangi görüş açısının etkisi ele almış olduğumuzu daha iyi anlatabileceğimizi zannediyoruz. Gerçekten, incelememizin esaslarından birçokları, Prof. Fuad Köprülü’nün kitaplarında daha evvel ele aldığı önemli konulardan bir kaçının daha dar ve sınırlı bir biçimde ve elde mevcut arşiv malzemesiyle işlenmesi suretiyle bir değer ve anlam kazanabilmişlerdir.</p>
<p>Şu halde Prof. Fuad Köprülü’nün kuruluş meselesini ele alış şekli nedir ve ne için birçok olayın anlaşılması ve izah edilmesi için yoğunlaşmamızın zorunlu olduğu noktayı temsil etmektedir?</p>
<p>Her şeyden evvel, yazarın ortalığı mevcut hazır fikirlerden temizlemek için kullandığı ilmî eleştiri yöntemini belirtmek uygun olur. Böyle bir eleştiri karşısında ilk Osmanlı kaynaklarının izah tarzı kadar, düne kadar yabancı âlimlerin saplanıp kaldıkları noktalar da kıymetini tamamen kaybetmekte ve zamanımızın ilmî tarih yöntemlerine göre geri ve kör körüne gelenekçi gözükmektedirler. Şöyle ki:<br />
İlk Osmanlı kaynaklarının, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu izah ederken Osmanlı Padişahlarının mensup olduğu soyun nereden ve ne zaman geldiğine, dinîne, uç beyliklerinde bulundukları zamanki sosyal hacimlerine, göçebe, köylü veya şehirli oluşlarına, Hıristiyanlar ve diğer Türk beylikleri ile olan ilişkilerine ait verdiği bilgiler eksiktir ve baştan aşağı yeniden incelenmesi gerekir. Bundan başka, meselenin anlaşılması için bilinmesi şart olduğu halde, Osmanlı imparatorluğunun kurulacağı sıralarda Anadolu’nun içinde bulunduğu siyasî ve sosyal vaziyet de, şimdiye kadar, ilmî bir şekilde incelenmemiştir. Bu nedenle, Osmanlı kaynaklarında olduğu kadar, batılı tarihçilerin eserlerinde de Osmanlı tarihi bir göç hikâyesiyle başlar: Dört yüz çadır halkından cihanı zapt eden bir devlet kuran aşiretin Bizans sınırlarında yerleştiği yer, denizin ortasında yalnız başına bir ada gibi, Türk ve İslâm dünyasından uzaktır. Bu itibarla, sürülerine otlak aramak üzere buralara kadar gelmiş olan bu göçebelerin bir müddet sonra düzenli bir ordu teşkil ettikleri, bir imparatorluk kuracak kadar çoğaldıkları görülünce hayrete düşülmektedir. Hâlbuki Prof. Fuad Köprülü’nün yapmak istediği şekilde, olaya biraz daha geriden ve ilmî bir gözle bakmak sayesinde bu nevi hayretlere gerek olmadığı ve her şeyin açıklanabilir bir şekilde gerçekleştiği anlaşılmaktadır:<br />
Osmanlı tarihi, bütün diğer tarihler gibi, bir hanedanın destanını yapmak isteyen tarihçilerin kaydettikleri şekilde tek ve bağımsız bir dizi olaydan ibaret değildir. Her olay kendisini hazırlayan bir sürü sosyal, ekonomik ve dinî şartlarla işlenmiş ve dış tesirlerle dünya yüzünün değişmesine benzer bir oluşla yavaş yavaş doğal bir şekilde hazırlanmıştır. Bu bakımdan siyasî şahsiyetler ve olaylar arkasında onları hazırlayan sosyal nedenleri aramak gerekir.</p>
<p>Böyle ilmî ve derin nedenleriyle Anadolu tarihi incelenecek olursa, Osmanlı tarihî XIII. asırda Anadolu’da cereyan eden sosyal ve siyasî büyük değişimlerin sürüp gitmesi gibi gözükecek ve bu sayede birçok meseleleri anlaşılmağa daha yakın bir şekilde ele almak imkânı bulunacaktır. Esasen, her şeyden evvel, daha Selçukîler zamanındaki Anadolu fethi de, batıya doğru devam eden büyük Türk göçünün, sistematik bir yerleşme ve kolonizasyon işi olduğu hatırda tutulmalıdır.</p>
<p>Nitekim Prof. Fuad Köprülü tarihi belgelerde, XII. ve XIII. asırlara doğru yapılan büyük çapta yerleşmelere ait mevcut kayıtların tamamının incelenmesini tamamlamak suretiyle, Selçukîlerin yerleştirme siyasetlerinin bazı esaslarını tespit etmek imkânı bulunduğunu kaydetmektedir. Anadolu’da muhtelif tarihlerde meydana geldiği kesin olan önemli hacimlerdeki nüfus hareketlerinden başka, olayın ilmî bir şekilde anlaşılması için aynı surette önemli olan, Anadolu’daki nüfusun göçebe, köylü ve şehirli oranlarıyla; Orta Asya, Mısır, Suriye ve Rusya arasındaki büyük göç ve ticaret yolları üzerinde kurulmuş olan Selçuk devletinin ekonomik ve kültürel ilerlemeleri gibi önemli konuları da gözden geçirmek gerektiğine inanan Profesör, ayrıca Moğol İstilâsıyla Anadolu’da ortaya çıkan yeni durum üzerinde özellikle durmak gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p>Gerçektende, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu meselesinde öne çıkan bu olayların büyük rolü olduğu herhangi bir tereddüde meydan vermeyecek kadar açık gözükmektedir:<br />
Türk orta zamanının edebî, sosyal ve bilhassa dinî tarihi üzerinde uzun senelerden beri giriştiği çok verimli ve orijinal çalışmalarının verdiği hakla Prof. Fuad Köprülü kitabında, bu asırlarda Anadolu’da meydana gelen dinî ve Müslüman mistik tarikatlarının kuruluşlarında Orta Asya’dan gelen akınların ve Türk Moğol şamanizminin etkilerini ve oynadığı rolü hatırlatması, kayda değer olduğu gibi; Moğolların öncüsü olarak gelen göçebe Türkmenlerle Anadolu nüfusunun doyuma geldiği bir sırada, imparatorluğun sosyal ve hukukî kadroları içinde sıkışan bu göçebe unsurların ne büyük bir kuvvet teşkil ettiklerini ve ne geniş bir teşkilât içinde birbirine bağlı bulunduklarını Babâî isyanında Selçuk devletini pek fena bir halde sarsmış olmalarıyla göstermiş olduklarını tespit etmesi de bizim bu makaleyi yazarken daima göz önünde bulundurduğumuz fikirlerden birini teşkil etmektedir.</p>
<p>Gerçekten, 1242’de Erzurum’u alan Moğollar, Sivas ve Kayseri’yi yağma ettikten sonra çekildilerse de, Selçuk devleti onların tabiiyetine girdi ve bu istilâdan sonra, Moğol imparatorluğunun diğer kesimleriyle kurulan ilişki dolayısıyla, yeni bir takım göçlere yol açıldı. Bu suretle Anadolu, muhtelif devirlerde kadınları, çocukları ve davarları ile beraber gelen Moğol işgal orduları, Moğol valilerinin askerleriyle doldu. Bu durum karşısında, batıya doğru akın o kadar doğal ve zorunlu bir olay haline gelmiş bulunuyordu ki, Profesöre göre, eğer Anadolu’da ortaya çıkan bu karışıklık , fetih sayesinde batıya doğru boşaltılmamış olsaydı, sosyal hayatta derin huzursuzluk doğurarak iç karışıklıklara ve mevcut sosyal düzenin yıkılmasına neden olabilirdi.</p>
<p>Diğer taraftan, Prof. Fuad Köprülü’ye göre, Gibbons’un iddiasının tamamen aksine olarak bu asırda Anadolu ve Osmanlıların yaşadıkları uç beylikleri ile diğer Türk ve Müslüman dünyası sıkı bir ilişki içerisindeydi. Bu devirde putperest Moğollara karşı İslâmlaşmaya devam eden Anadolu’da kışkırtmalarda bulunan Altın Ordu devleti ile, Suriye ve Mısır Memlûkları kısacası İslâm ve Türk dünyasının her tarafı, Anadolu ile sıkı bir ilişki halinde bulunmakta idi. Hudutların yalnız göçebe değil, Türk-İslâm dünyasının her tarafından gelmiş şehirli unsurları ve o kapsamda ulema, şeyh ve zanaat sahibi her türlü göçmen kafilelerini cezp etmiş olması, bu tespiti doğrulamakta idi.<br />
Demek oluyor ki, Osmanlı imparatorluğu kurulmaya başladığı zaman, bu kadar geniş sınırlar içinde kaynaşmakta olan bir dünyanın dört bir tarafında meydana gelen dinî ve sosyal akımları, bilgi ve tecrübeye sahip insanları ve manevî kuvvetleri kendi arkasında buldu.<br />
İşte konu edilen akımları bulmak ve is başında göstermek çabası, Prof. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı imparatorluğunun ani kuruluşu mucizesini açıklamak için, ortaya attığı fikirlerin ve yaptığı ilmî açıklamalarının en önemlilerinden birini teşkil etmektedir. Zira ancak bu sayededir ki; Osmanlılaştırılmış Bizanslılar, devşirmeler, İslâmiyeti kabul etmiş esirler varsayımını kullanmaya gerek kalmadan, Osmanlı İmparatorluğunun kurulması için lâzım gelen kan ve kol kuvvetini, akıl ve siyaset adamını Osmanlıların, bilhassa ilk zamanlarda, nereden bulmuş olduklarını anlamak mümkün gözükmektedir. Gerçekten, Osmanlı tarihinde, özellikle İstanbul’un fethine kadar, kitleler halinde İslâmlaşma ve devletin kozmopolitleşmesi söz konusu değildir. Bilakis, Osmanlı idare teşkilâtı Selçukî ve İlhanilerin devlet ve idare geleneklerine göre tesis edilmiş ve devlet işlerinde başlangıçta daha fazla Selçuk idarî teşkilâtına mensup yüksek Türk aristokrasisi ve memurları kullanılmıştır. Bu Türk idare adamları devşirme unsurlar lehine ancak XV. asırdan sonra azalmağa başlamıştır. Esasen Fuad Köprülü’ye göre, muhtelif unsurlardan meydana gelen her büyük imparatorluk için sarayın bir müddet sonra atsızlar ve soysuzlardan karışık Kapı Kulu yaratması ve kozmopolitleşmesi kaçınılmaz bir olaydır. Abbasîler ve Bizanslılar için doğal karşılanan bu hal, Osmanlı imparatorluğunda neye Türklerin kabiliyetsizliğine veriliyor? Bizans’ta birçok imparatorların yabancı unsurlardan yetişmiş olması, Bizans Rumlarının idare kabiliyetine sahip olmadığını mı ispat eder?.</p>
<p>Türklerin, Osmanlı imparatorluğunu kurmak için gerekli kuvvetleri nereden bulduklarını göstermek itibariyle, Fuad Köprülü’nün o asırlarda Türk Anadolu’daki dinî ve sosyal hareketlere ait yaptığı açıklama, yukarıda söylediğimiz gibi, çok kıymetlidir ve bu husustaki esas fikir şu şekilde açıklanabilir.</p>
<p>Osmanlı imparatorluğunun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur: Iran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve doğu Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhami bürokrasisine mensup şahsiyetler, muhtelif tarikatların vekilleri İslâm şövalye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler. Bunlar arasında özellikle, Paşazade tarihinde Gaziyânı Rum diğer tarihlerde Alpler (kahraman , savaşçı mânasına) veya Alp Erenler namı altında anılan ve daha İslâmiyetten önce bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilâta mensup Türk Şövalyeleri mevcuttu. Gerçektende: Osman Gazinin arkadaşlarından bir çocuğun unvanı olan bu Alp tâbiri dikkate değerdir. Bunlardan şehirlerde ve İslâm dünyasına mensup bazı dinîlerin tesiri altında kalmış olanların unvanı sonradan Gaziye dönüşmüş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen Ahıyânı Rum yani Anadolu Ahileri ile; Horasan Erenleri de denilen Abdalânı Rum yani «abdal» ve «baba» ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinlerde bulunan ve umumiyetle Osmanlı Padişahlarıyla bütün harplere iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı ve garip tavırlı dervişler bulunmakta idi. Aşık Paşazade tarihinin Bacıyânı Rum yani Anadolu Bacıları dediği ve haklarında bilgiye sahip olmadığımız teşkilât veya tarikattı saymaz , diğerlerini ele alacak olursak, bunların her birinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri olan ve bu günkü Komünist yahut farmason teşkilâtına benzeyen teşkilâtı bulunan tarikatlar olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilât vasıtasıyla her tarafla temas halinde bulunan Osmanlıların ise, Osmanlılaşmış Rumların yardımına muhtaç olmadan daha evvelki emsal Türk imparatorlukları gibi büyük bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiş ve kendilerine lâzım gelen her türlü unsurları onların arasından bulmuş olduklarına şüphe yoktur. Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi teşkilâtının Anadolu’daki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek gerekir. Prof. Fuad Köprülü’ye göre; «Gazi» Osman’ın kayınpederi şeyh Edebâlî ile silâh arkadaşlarından bir çoğunun hattâ Orhan’ın kardeşi Alâeddin’in bu tarikata mensup bulunuşu, ilk piyade askerî üniformasının Ahi üniforması oluşu ve Yeniçeriler için Ahi başlığının kabul edilmiş olması, bu bakımdan son derecede anlamlıdır.</p>
<p>Bu mistik tarikat ve teşkilâtın ne büyük bir kuvvet temsil ettiğini, aralarına aldığı halk kütlesini belli sosyal düzen için nasıl harekete geçirerek zamanlarının olaylarında büyük roller oynamış olduklarını tarih esasen kaydetmektedir: Selçuk devletinin en kuvvetli bir zamanında Babaî’lerin Anadolu’daki bütün Türkmen aşiretlerini birden harekete getirmek suretiyle bu devleti fena halde sarsmış oldukları bilinen bir gerçektir. Fethi başarmak için Osmanlı ordularına yalnız teşkilâtlı ve imanlı savaşçı temin etmekle kalmayıp, bu misyoner dervişlerin dinî ve sosyal fikirler propagandasıyla da, halk kütleleri arasında çok faal bir maya gibi faaliyete geçerek, o memleketlerin sosyal bünyesinde ve siyasî kuruluşunda büyük yenilikler yapmak için uygun kaynaşmayı yaratmakta, temsil ve fetih işlerini kolaylaştırdıkları da muhakkaktır. Rum İlinin İslâmlaşmasında bu misyoner derviş gruplarının oynadığı rol her halde büyüktür.<br />
Hattâ daha ileri giderek bazı delillere göre diyebiliriz ki, orta zaman Hıristiyan hukukiyâtına karşı yeni bir sosyal düzen ve adalet görüşü taşıyan ve esrarengiz bir din propagandası şekline bürünen misyoner Türk dervişlerinin telkinleri ordularla birlikte ve hattâ ordulardan evvel fethe çıkmış ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır. Demek oluyor ki, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu işinde çalışan kuvvetler böyle birikimi yüksek derin ve uzak kaynaklardan gelmekte ve Hıristiyan ve İslâm dünyaları gibi iki ayrı dünyanın maddî ve manevî bütün kuvvetleriyle karşılaşması şeklinde tarihi işlemektedir.</p>
<p>Prof. Fuad Köprülü’nün, incelememizin mânasının anlaşılması için zorunlu bir giriş olarak kabul ettiğimiz temel görüşleri aşağı yukarı bunlardır. Bu fikirlerden hareketle, biz, Osmanlı tarihinde imparatorluğun kurulmasıyla beraber, toplumsal yapısının kendisine has özel şeklini alması için yoğrulması hususunda iş başında çalışan demografik ve dinî sebepleri tespit etmeğe çalışacağız. Kanaatimizce, yine aynı fikirlerin kuvvetle ortaya koyduğu gibi, Türk tarihinin bir savaşlar ve antlaşmalar tarihi, bir hanedan destanı olmaktan kurtarılarak hakikî bir izahını yapmak ve anlaşılmasını temin etmek için bu konuları ele alarak hemen işe başlamak gerekmektedir. Bu sebeple, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu olgusunu daha iyi izah edebilmemize yarayacak olan böyle bir varsayımı güçlendirecek mahiyette gördüğümüz bazı belgeleri , çok özel bir bakış açısı ile yapacağımız açıklamalarla okuyucularımıza sunacağız.</p>
<p>a. Kolonizatör Türk Dervişleri</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun kuruluşu olgusunu, Anadolu’dan gelen bir toplum göçü ; daha doğrusu Anadolu’da istikrarını bulamayan bir göç akınının ve toprağa yerleşmek üzere olan bir nevi göç eden göçebelerin temsil ettiği kudretin kendisine yer bulmak için önüne geçen siyasî sınırları yıkıp gücünün yettiği bir yere, Tuna boylarına ve Arabistan çöllerinin içlerine kadar yayılması olayı olarak ele almak ve yorumlamak gerektiğini yukarıda söylemiştik, imparatorluğun kuruluşundan önce Anadolu’da büyük bir izdiham halinde yoğunlaşan Orta Asya göçlerinin öteden beri bu istikametlerde yayılmağa aday bir gücü temsil ettiklerini ve ilk Osmanlı Padişahlarının imparatorluğun kurulması için lâzım gelen askeri ve bu imparatorluğa bir Türk devleti damgasını vuran her nevi kuvveti bu büyük insan hazineleri içinden bulmuş olduklarını da görüyoruz.</p>
<p>Böyle bir imparatorluğun kurulması olgusunun büyük ölçekli nüfus kitlelerinin yer değiştirmesi olayı ile aynı zamanda meydana geldiğini göstermek için; istilâlarla birlikte göçebe unsurların bu harekâtı temin edecek bir şekilde kolaylıkla ve başarıyla ileri sürülmüş olmalarını, çeşitli bölgelerin imar ve iskânı için kullanılan sürgün usullerini ve topraklandırma ve toprağa yerleştirme siyasetinin bu hususta oynamış olduğu rolü de başka bir yerde izah edeceğiz. Biz şimdilik burada bu nüfus hareketlerinin ve büyük çapta kolonizasyon işinin dikkat çekici sonuçlarından birini gözden geçirelim:</p>
<p>Bahsetmek istediğimiz konu; Sahipsiz ve tenha yerlerde, boş topraklar üzerinde bu Orta Asyalı göçmenler tarafından kurulan bir nevi Türk manastırları olan zaviyelerle, yeni bir memlekete gelip yerleşen kolonizatör Türk dervişleridir.</p>
<p>Gerçektende , Prof. Fuad Köprülü’nün incelemelerine istinaden Müslüman mistik tarikatlarının kuruluşunda Türk-Moğol şamanizminin tesirleri olduğunu ve neticede Orta Asya’dan gelen akınlarla birlikte Anadolu’ya yeni birtakım dinî cereyanların sokulmuş olduğunu kaydedebiliriz. İşte bizim burada bahsetmek istediğimiz dervişler, kendileriyle beraber memleketlerinin örf ve âdetlerini, dinî usul ve esaslarını da beraber getiren insanlardır ki bunların içinde Türk-İslâm memleketlerinden Anadolu’ya doğru mevcudiyetini kayıt ve işaret ettiğimiz göç akınını sevk ve idare etmiş girişimci kafile reisleri, bu istilânın öncüsü olmuş kolonlar, gelip yerleştikleri yerlerde hanedan tesis etmiş soy ve mevki sahibi mühim şahsiyetler vardır. Bu dervişlerin dikkat çekici din ve dünya görüşleri , daha eski Türk memleketlerinden gelen göçmen kitlelerinin getirdiği din ve dünya görüşlerinin aynı olduğu gibi, müritleri de çoğunlukla kendi aile ve soylarının üyeleridir. Bu sebepledir ki bu unsurlar sayesinde Anadolu, ayrı bir teşkilât ve örf ve adetlere sahip insan yığınlarıyla beraber, onların getirdiği dinî ve mistik cereyanların da kaynaşmasına bir sahne teşkil etmekte idi. Bu sıralarda karşımıza çıkan dikkat çekici şahsiyetlerin haklarında bilâhare uydurulmuş hayat hikayeleri de genel olarak kabul edildiği gibi derviş, tarikat kurucusu ve keramet sahibi insanlar gibi anlatılmış olmalarına rağmen; toplum psikolojinin bilinen kanunlarına uyarsak onları kuşatan bu dinî parlaklığın gerçek mânasını keşfetmek güç değildir. Onlar yeni bir dünyaya, yâni diğer bir Amerika’ya gelip yerleşen halk yığınları için, sosyal ve siyasî büyük bir rol oynamış büyük kahramanlar, bu karışık devirde halkın içinden yetişmiş yetkin şahsiyetlerdir ve bu itibarla onları son zamanın dilenci dervişlerinden dikkatle ayırmak gerekir. Tabiî ki biz burada ne Anadolu din tarihinden ne de çeşitli tarikatların birbirine benzeyen ve benzemeyen taraflarından bahsetmek niyetinde değiliz. Dervişlerle ve zaviyelerle alâkamız, onların Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu olgusunun anlaşılması için üzerinde ısrarla durduğumuz bu batıya doğru akın işinde bize birer temsilci ve öncü gibi gözükmelerinden ileri gelmektedir. Bir çok köylere ismini veren, elinin emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren dervişler; ve daima batıya doğru Türk akını ile beraber ilerleyen benzerlerini doğuran zâviyeler ve bu zaviyelerin harbe giden, siyasî nüfuzlarını Padişahların hizmetinde kullanan, zaviyelerinde Padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler, bizim ilgimizi çekecek bir çok özelliklere sahiptirler. Hele onların daha fazla yarı göçebe Türkmenler arasında telkinlerde bulunuşu, köylerde yaşayışı, toprak işleriyle meşgul gözükmesi ve yerleşim için dağdan ve bayırdan toprak açması bu ilgiyi şiddetlendirmektedir. Gerçekten, bilahare tanıyacağımız dervişlerin şehirlerdeki tekkelerde âyîn ve ibadetle meşgul olan ve sadaka ile geçinen temsilcilerinin aksine olarak, sürekli kırlara, boş topraklar üzerine yerleşen ve henüz bir devlet memur ve aylıkçısı şekline girmemiş olan bu dervişlerin hayatı ve onları oralara iten kuvvetlerin mânası anlaşılmağa lâyıktır.</p>
<p>b. Bazı Tarihî Simalar</p>
<p>Bu suretle, çeşitli memleketlerden gelmiş insanların ve onların temsil ettikleri görüşlerin kaynaştığı Osmanlı İmparatorluğu; o zamanki Türk-İslâm âlemi içinde yeni bir dünya, bir başka Amerika teşkil ettikten sonra, her türlü yeniliklere sahne yeni bir hayatın hazırlandığı yeni bir âlem haline girmiş bulunuyordu. Dünyanın her tarafından gelmiş her fikir, her türlü insan ve malzeme kuvveti onun zamanın dünya çapında bir Türk ve İslâm dünyası imparatorluğu olarak kurulmasına hizmet ediyordu. İmparatorluğun kuvvetini aldığı kaynakların çokluğu ve bu nevi kozmopolitliği, kuruluş devirlerinde bu devletin kurucuları yanında toplanmış olan şahsiyetlerin çeşitli akımların temsilcisi olan çeşitli köklere sahip kimselerden meydana gelmesiyle sabittir. Bu suretle bu şahsiyetlerin kimler olduğunu tespite çalışmak bu adamların şahsiyetinde imparatorluğun kurulması için iş başında olan kuvvetleri çalışırken görmek demek olacaktır. Bu bakımdan isimleri bir tesadüf gibi tarihlere geçmiş olan bazı şahsiyetler ve onlar adına üretilmiş pek saf ve pek basit gözüken hayat hikayeleri , bize incelememizin geleceği için geniş ufuklar açan kıymetli görüşler ilham edecek vaziyette bulunmaktadırlar.<br />
Gerçektende, Osman Gazi’nin silâh arkadaşları kimlerdir, kimlerle konuşmuş ve kimlerin yardımını ve hayır duasını istemiştir. Bu konuda elimizde mevcut kayıtlar, çoğunlukla zannedildiğinden çok daha anlamlıdır.</p>
<p>İlk Osmanlı Padişahının kızıyla evlenmek suretiyle akrabalık ilişkisi kurduğunu şeyh Edebalî kimdir, ve böyle nüfuzlu bir adamla bir nevi siyasî anlaşmayı gerçekleştiren bu evlilik ne gibi şartlar altında yapılmış ve neticesi ne olmuştur? Rüyada bu şeyhin kuşağından çıkan bir ay Osman’ın koynuna girmekte ve oradan gölgesi bütün âlemi tutan bir ağaç halinde yükselmekte olduğuna göre rüyayı gören şahsın bu şeyh ile tanışık olması ve gölgesi âlemi tutan bir ağaç hayaline sahip olacak kadar siyasî emeller besleyecek vaziyette bulunması; rüyayı tâbir eden şeyhin de hiç olmazsa, böyle bir rüyanın ifade ettiği fikrin gerçekleştirilmesini mümkün karşılayacak kadar olayların bu hususta hazırlamakta olduğuna dair bir sezi; ve tecrübeye sahip oluşu gerçekten anlamlıdır. Bu cinsten rüyaların Osmanlılardan evvel diğer hanedan temsilcilerine de gördürülmüş olması, bu cinsten hikâyelerin alelade bir masal ve fantezi olduğunu kabul ettirse bile, bu rüya hikâyesi münasebetiyle Osman oğullarının böyle bir şeyhle sıkı ilişkilerini öğrenmekte ve şeyhin kızıyla konu edilen evlenme hikâyesini hakikaten anlamlı bulmaktayız. Bu şeyh ile ilgili yapılan tüm açıklamalar onun mâlî gücünün ve siyasî nüfuzunun büyük olduğunu ve ünlü ve zengin bir adam olduğunu göstermektedir. Misafirhanesi hiç bir zaman boş kalmamaktadır. Bununla beraber, Âşık Paşa Zadeye göre, bütün bu işaretlere ek olarak , bu meşhur adam bir dervişti de.</p>
<p>Bu nüfuzlu şeyh ile Osman Gazi’nin ilişkisi konusu , Osman Gaziye verilen bu müjde ve bahsedilen ilişkilerin sağladığı yardım karşılığında , kendisi Padişah olduğu takdirde gerek bu şeyhe ve gerekse müritlerine yâni bütün zümreye ve teşkilâta, bir şey vaat etmesi gereği konu edilince , gerçek bir siyasî anlaşma şeklini almaktadır. Gerçektende, Neşrinin şeyh Edebâlî’nin oğlu Mehmet Paşadan naklettiklerine göre, bu şeyh ve müritlerinin Osmanlı memleketlerinde işgal ettikleri mevkiye bakılırsa, bu sıkı ilişki ve kız alma hikâyesinin gerçekte karşılıklı bir anlaşmadan ibaret olduğu meydana çıkmaktadır. Bu anlaşmanın nişanı olarak Osman, atasından kalmış bir kılıcı vermiştir. Burada Ertuğrul Beye ait olarak gösterilen kılıç, dervişin elinden köyünün sonra gelecek Padişahlar tarafından geri alınmaması için verilmiştir. Aynı olaya ait farklı anlatımlar olsa da bunlar, Osman’ın bu tarikattan birçok dervişlere yardım karşılığında sadece bir köy değil belki birçok köy ve kasabalar vaat etmiş olmasını da hatırlatabilir. Osman’ın evvelce bahsi geçen bir çok dervişlere yazılı nişan yerine kılıç verişi, tarihçilerin izah etmek istediği gibi, Osman’ın yazı bilmemesine değil, belki henüz resmen nişan vermek yetkisine sahip olmayışı veya sıkışık vaziyette bu tarikatın dervişlerine yazılı bir kâğıttan çok daha kıymetli ve kendisinden sonra gelecek evlâtları üzerinde de etkili olacak bir ata kılıcı vermeğe mecbur edilmesiyle, yahut da kendisinin her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak bir garanti vermek istemesiyle açıklanmalıdır. Tüm açıklamalardan Şeyh Edebâlînin nüfuzlu bir Ahi Şefi, kardeşinin de bir Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten Bursa fethinde Orhan’a yoldaşlık eden Ahî Hüseyin, bahse konu Şeyh Edebâlînin kardeşi Ahî Şemseddin oğlu idi.</p>
<p>Baş tarafta, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu olgusunu incelerken, Prof. Fuad Köprülü’nün o zamanlar Anadolu’da kuvvetli bir teşkilât halinde mevcut olan bu Ahî zümrelerine mensup şahsiyetlerin bu devletin kuruluşunda büyük bir rol oynadıklarına ait fikirlerinin özünü belirtmiştik. Bu cinsten dinî teşkilât, mevcut delillerden anlaşıldığına göre diğer Anadolu Beyliklerinin kurulmasında da büyük bir rol oynamıştır. Anadolu’da, Osmanlılardan önce kurulmuş olan diğer beyliklerin de Osmanlılar gibi çeşitli tarihlerde Anadolu’ya gelen veya nakledilen Oğuz yani Türkmen boylarının Bizans ve Kilikya sınırlarına yerleştirilmesi sonucu meydana geldiği düşünülecek olursa, Türkmen kabileleri arasında yayılmış olan dinî tarikatların ve bu tarikatları temsil eden şahısların nüfuzu kendiliğinden meydana çıkar. Selçuk devletinin sarsılmasında bu Türkmen kabilelerine dayanan Babâîlerin isyan ve propagandalarının tesiri olduğu gibi, aynı Babâî şeflerinin Ertuğrul ve Osman Gazi zamanında faaliyette bulundukları ve Karaman oğullarının da bağımsız bir devlet kurmasında Babaîliğin ve Babâî şeflerinin büyük bir rol oynamış olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ahilikle Babailiğin ve burada çeşitli temsilcilerinin isimlerini saydığımız muhtelif tarikatların birbirleriyle olan ilişkilerini tam anlamıyla belirleyememekle birlikte, bu tarikatların temsilcilerinin Türkmen kabileleri üzerinde telkinlerde bulunduğu, Türkmenlerle birlikte onları temsil eden bu dervişlerin ve tarikatların de orta Asya’dan gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer tarikatlar gibi Ahiliğin de yalnız şehirlerdeki Burjuva sınıflarına has bir teşkilât, meslekî zümrelere ait kuruluşlar olmadığı ve bir çok Ahi reisinin köylerde yerleşmiş olduğu da dikkat çekmektedir. Ve biz burada, henüz tam anlamıyla aydınlatılamamış olan bu meselelerin üzerinden atlayarak, gerek Ahileri gerek diğer tarikat kurucularını köylerdeki faaliyetleriyle, bilhassa köylerde kurdukları tekke ve zaviyeler ile, memleketin imar ve iskânı ile dinî propaganda işlerine yaptıkları yardım bakımından ve tamamen özel bir açıdan inceleyeceğiz. Anadolu’da dinlerin tarihi, şehirlerin ve şehre ait kuruluşların tarihi bizim konumuzun dışındadır. Bununla beraber, bu hususta daha fazla bilgiye sahip olmak bizim işimizi de çok kolaylaştırabilirdi.<br />
Buraya kadar Osman oğullarının bir devlet kurmak teşebbüslerinde ilk günden itibaren esrarengiz gözüken bâzı şahsiyetlerin ve onlar vasıtasıyla bir takım dinî ve siyasî teşekküllerin yardımından istifade etmiş olduklarını ve bu yardımların daima kendilerine bir takım arazinin mülkiyet haklarının veya sadece toprağın temin ettiği menfaatin bırakılması şeklinde ödüllendirilmiş olduklarını görmeğe alıştık. Bu hususta, Osman Gazi’nin kayın atası Şeyh Edebâlî ve müritlerine Osman Gazi’nin daha Padişah olmadan vaat ettiği köyler ve ellerine verilen nişanlardan sonra; aynı şekilde Anadolu’da son zamanların siyasî olaylarında büyük bir rolleri olan tarikat temsilcilerinin birisi de Bursa’da türbesi olan Geyikli Babadır.</p>
<p>Yukarıda bahsettiğimiz gibi , Osman oğulları ile beraber, bir çok şeyhler gelip Anadolu’nun batı taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş göçmenlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fetih yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber tarım ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Gerçekten, o zamanlar bu dikkatleri çeken dinî cemaatlere hemen her tarafta rastlanılmakta idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyelerin ordulardan daha önce sınır boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran nedenlerden biri oluyordu.</p>
<p>Bursa’nın fethini takiben , Evliya Çelebinin kaydettiği gibi Belh, Buhara ve Horasan taraflarından nice erenlerin gelip yerleşmeleri de anlamlıdır. Ve esasen, Bursa’da türbesi olanlardan Şeyh Abdal Murad Horasan erenlerinden olup Bursa fethinde bulunmuştur. Şeyh Abdal Musa Yesevî fakirlerindendir ve Hacı Bektaş ile Anadolu’ya gelmiştir. Emîr sultan Hüseynî soyudur. Buhara’da doğmuş büyümüştür. Şeyh Geyikli Baba Sultan da Yesevi fakirlerindendir ve bir Türkmen kabilesine mensup olması gereken Geyikli Baba’ya , Bursa’nın fethini takiben Orhan Gazinin ziyarette bulunup hediye olarak bir ağaç getirip dikmesi de anlamlıdır.</p>
<p>Askerî istilâlarla birlikte, ilerde inceleyeceğimiz gibi, bir çok aşiretlerin veya köylü ve asker halkın kendiliğinden gelip yerleşmesi ile veyahut mecburî iskân ve sürgünlerle birlikte gelen ve aynı akımlarının başka şekildeki ifadesi olarak derviş sıfatlı insanların az çok bir teşkilâta tâbi akınları, boş yerlere gelip yerleşmeleri ve orada bir nevi Türk yerleri ve manastırlarını kurdukları ve oralarını yavaş yavaş bir köy, bir kültür ve tarikat merkezi halinde teşkilâtlandırdıkları görülmektedir. Başlangıçta Türk nüfusunun sürekli batıya doğru taşmasının o kadar tabiî bir sonucu olan bu teşekküller, Anadolu içinde bu taşıp yayılmanın bütün aşamalarını tespit etmeğe hizmet edecek vaziyette adım adım ilerlemişlerdir. O kadar ki bu kolonizatör Türk dervişlerine ve onların köylerde tesis ettikleri tekke ve zaviyelere , Türk istilâsı ile birlikte ilerleyen bir şekilde, bütün Anadolu’da rastlanılmaktadır. Aynı göçmen akını batıya doğru taştıkça bu akının öncüleri olan dervişler ve onların kurdukları zaviyeler batıya doğru ilerlemiş ve çoğalmıştır. Bu yayılış hakkında oldukça tam bir fikir vermeğe yardım edecek birçok kayıtın bulunması, incelememiz için ortaya koyabileceğimiz kıymetli noktalardan birini temin etmektedir. Türk tarihi için bu kadar büyük ve önemli bir meselenin açıklığı kavuşturulması için bundan böyle girişilecek çalışmanın kıymetli yardımcılarından biri olarak yorumlayacağımız bu kayıtları ne şekilde anlamak lâzım geleceğine ait burada verdiğimiz izahat ise, ancak bir «deneme» niteliğindedir.<br />
Bu kayıtlara göre, başlangıçta ve aslen bu şekilde kendiliğinden bir kolonizasyon hareketini temsil eden bu zaviyelerin kuruculuğu ve şeyhliği vazifesi, yavaş yavaş devlet şekillendikçe , bir memurluk şekline girmiş ve nihayet bu devlet müesseseleri de soysuzlaşarak bir nevi asalaklaşma ile sonuçlanmışlardır. O kadar ki, son devirlerin dilenci dervişleri ve tembelhane haline dönüşen tekke ve türbeleriyle söz ettiğimiz kurumlar arasında hiç bir ilişki kalmamıştır.</p>
<p>Elbette, Osmanlı İmparatorluğu kurulacağı devirlerde Anadolu’ya doğru yapılmış olduğunu gördüğümüz bu derviş akını ve bu dervişlerin köylerde yerleşerek toprak işleri ve din propagandası ile meşgul olmaları hareketi ve zamanın beylerinin bu gibi kolonizatör dervişlere bir takım muafiyetler, haklar ve topraklar bahşetmek suretiyle onların kendi memleketlerine yerleşmelerini temine çalışmaları, Anadolu istilâ ve iskânları kadar eskidir ve bu istilâların şiddetine uygun bir şekilde kuvvet ve ehemmiyet kazanmışlardır. Bu itibarla, Osman oğulları beyliğinin kuvveti gün geçtikçe artmakta olduğu sıralarda bu teşkilâtın Anadolu’da ancak öteden beri mevcut akımları devam ettirdiğini ve belki ancak son siyasî hareketler dolayısıyla daha fazla bir hareket ve faaliyete meydan vermiş olduğunu kaydedebiliriz. Nitekim Anadolu’da rastlanan zaviyelerin çoğunun Osmanlılardan evvelki beyliklerin himaye ve izinleriyle kurulmuş Ahî zaviyeleri olması gerekir. Bu Ahiler ve şeyhler, biraz sonra Osman oğulları zamanında olduğu gibi, bu devirlerde mevcut hak ve imtiyazlarını gelene ve gidene hizmet etmek karşılığında almışlardır. Hattâ bâzıları bu yerlerdeki yabancıları kovup buralara yerleşmişlerdir .</p>
<p>İlk Osmanlı Padişahları da, aynı geleneği sürdürerek mevcut zaviye şeyhlerini muhafaza ettikleri gibi; bir çoklarının yeniden yerleşip zaviye açmasına da yardım etmişlerdir. Osman Beyin ve Orhan Gazinin şeyhlerle olan ve tarihi kayıtlarda yer alan ilişkilerine daha önce değinmiştik. Tarihi kayıtlardan bu hanedanın şeyh, Ahi ve benzeri dinî teşkilâta mensup kimselerle olan ilişkileri de takip edilebilmekte ve Osmanlı Padişahlarının Rumeli’ndeki fetihleri ve icrââtları esnasında bir takım Ahiler, Şeyhler ile ilişkide oldukları görülmektedir. Aynı teşkilât, aynı akın Rumeli’ne de geçmiş ve kendisine has usullerle oraları da Türkleştirmeğe, İslâmlaştırmağa ve imar etmeğe çalışmağa koyulmuştur. Diğer taraftan, Rumeline ilk Osmanlı Padişahlarıyla birlikte geçen bu dervişler fetihleri de beraber yapmışlardır.</p>
<p>Sınıra yakın yerlerde zaviyeler kuran , köy inşa eden bu Bektâşî şeyhleri , aynı zamanda hizmetleri takdir edilen jandarmalar, dağ başlarında emniyeti temine kadir tabiatta insanlardır. Ve, ilk zamanlarda ancak bu gibi hizmetleri karşılığında geleneksel vergilerden muaf tutulmuşlar ve kendilerine dağ başında ancak bir harabenin mülkiyeti verilmiştir. Gerçekten de , bu devirlerde henüz yüzlerce köylerden haraç toplayan Bektaşi dergâhlarından eser yoktur. Dağ başlarını, boş ve çorak toprakları işlemek için yerleşen, çocukları çoğalınca köyler tesis eden ve yerleştikleri toprakları yavaş yavaş bir kültür ve iktisat merkezi bir kasaba haline sokan bir takım göçmenler mevcuttur. Dağ başlarında yerleşen bu göçmenlerin orada tutunup çoğalmaları da onların gücünü göstermektedir. Bunlar gözü pek ve azimkâr Türk kolonları, bu memlekete yalnız bir fatih ve işgal ordusu olarak gelmeyen Türklerin memleket ve toprak köşeleridir. Yeni fethedilen bir Hıristiyan memleketinde, bu şekilde gelip dağ başlarında yerleşecek, oraların imar ve emniyeti ile meşgul olacak ve tesis ettikleri merkezlerle Türk dil ve dinini yaymağa başlayacak misyonerlere ve gönüllü göçmenlere sahip olmak ise; yeni kurulmakta alan Türk devletinin en büyük gücünü temsil etmekte olduğu meydandadır, imparatorluğu kuran kuvvet işte kendisinden bu kadar emin, kendiliğinden taşan ve atılgan bir istilâ kuvveti idi.</p>
<p>Bu dervişlerin geldikleri yerlerde fevkalâde imtiyazlarla karşılaştığını da zannetmek doğru değildir. Bir asker gibi savaşabildiği halde yine bir köylü gibi çalışan bu dervişlerin çoğu bu devirde henüz öşürden bile muaf değillerdi. Gerçektende, bu devirlerde gördüğümüz dervişler, henüz bizzat ziraatla meşgul olan ve bağ bahçe yetiştirmekle , zaviye ve değirmen inşa etmekte becerikli olan çalışkan insanlardır. Vakitlerini âyîn ve ibadetle geçirdiklerine, başkaları sırtından yaşadıklarına dair ortada henüz hiç bir delil mevcut değildir.</p>
<p>c. Köylerde Zaviyeler Nasıl Kurulur</p>
<p>Kuruluşları incelenen zaviyeler , sosyal ve dinî önemli akımların doğurduğu önemli propaganda ve kültür müesseseleri, yeni açılan memleketlerde yerleşen Türk göçmenlerin yerleşme ve teşkilâtlanma merkezleridir. Sözü edilen tekke ve zaviyelerin kurucuları veyahut nâmına kuruldukları şeyhler ve dervişler de çoğunlukla o köylerde yerleşen göçmenlerin o yöredeki öncüleri ve kafile şefleri veya büyük babalarıdırlar. Bir çok imtiyazlarla buraya gelip yerleşmiş olan bu göçmenlerin, devlet hemen hiç bir işlerine karışmamaktadır.<br />
Tarihi kayıtlar birçok zaviyenin nasıl tesis edilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Gerçektende, bu dervişler buralara kavim ve akrabalarıyla gelip yerleşmiş olan göçmenlerdir ve böyle ıssız bir yerde bir zaviye inşa etmek işi, oraların imân ve asayişinin temini için olduğu kadar, ailenin imtiyazlı yerinin korunması için de kurulması zorunlu genel bir hizmet müessesesi kurmak demek olup imâr ve iskân taahhüdünün yerine getirilmesinin de fiilî bir işareti sayılmaktadır.</p>
<p>d. Açılacak Toprak Arayan Göçmen Dervişler</p>
<p>Görülüyor ki; zaviyelerin pek çoğu boş toprak bulmak ve kendilerine yer ve yurt edinmek için gelip yeni açılan Rum memleketlerine yerleşen göçmenler tarafından kurulmaktadır. Gerçekten de, yeni açılan veya boş bulunan bu topraklar üzerinde zaviyelerin tesisi oraları şenlendirmek, imâr ve iskân etmek hususunda büyük bir rol oynamaktadır. Boş toprak aramak, dağdan ve bayırdan toprak açmak, iskân edilemeyecek bir halde ıssız, tenha ve vahşi bir tabiat ortasında, hırsız yatağı yerlerde yerleşmek gibi işlerin ise ancak azimkar insanlar ve hayatiyeti yüksek bir millet tarafından yapılabileceği açıktır. Hattâ biraz sonra göreceğimiz gibi , devlet zaviyelerin, özellikle seyahat ve ticaret işleri için tehlikeli addedilen yerlerde kurulmasını teşvik etmektedir ve bu halleri ile zaviyeler, korkunç boğazlarda tesis edilen sığınaklara, jandarma karakollarına benzemektedirler. Bu dervişler yalnızca toprak işleyip , tarımla uğraşmakla kalmamış, onların gayet iyi cinslerde meyve ağaçları, limon, portakal ve gül bahçeleri yetiştiren hünerli bahçıvanlar , değirmen inşa eden, kuyu kazıp su çıkaran ve araziyi sulamasını bilen yetenekli mühendisler olduğu da anlaşılmaktadır. Zamanın teknik düzeyi düşünülecek olursa, bir değirmen kurmak ve onu işletmek gibi işler , büyük bir beceri ve tecrübe gerektiren işler olarak addedilebilir.</p>
<p>Üzerinde fikir beyan ettiğimiz bu dervişler, din için dünyayı önemsemeyen ve asalak bir grup teşkil etmekten ziyade; çalışmak ve toprak açmak sevgisiyle hareket eden bir kolon, kırlara doğru taşmakta ve yayılmakta olan bir cemiyetin doğurduğu canlı ve girişimci bir tip yeni insandır. Ve esasen, yararlandıkları önemsiz bazı muafiyetler, özellikle başlangıçta taşıdıklarını gördüğümüz büyük hizmet ve fedakârlık duygularına karşı, hakikaten yerinde ve âdil bir ödül teşkil edecek şekilde verilmiş bulunmaktadır. Böylece boş ve tenha yerleri ihya etmiş gözüken dervişlerin bile, birçok vergilerden muaf tutulmadığı, öşür verdikleri ve geleneksel vergi olarak devlete maktu bir şey ödedikleri görülmektedir. Sıkı bir devlet kontrolü de bu derviş isimli çiftçilerin , bilâhare yaptıkları gibi mühim bir devlet gelirini ellerine geçiren zorba ve istismarcı bir sınıf haline gelmesine mâni olmağa çalışmaktadır. Şu halde bu dervişler incelediğimiz devirlerde, toplum içinde duyulan bir ihtiyacın ifadesi olmanın verdiği bir hayatiyetle canlı kalarak bin bir zorluğa rağmen kendiliklerinden yerleştikleri yerlerde toprağa yapışıp tutunmakta ve oralarda başarıyla yaşamaktadırlar.</p>
<p>Esasen bu gibi tekke ve zaviyelere, daha ziyade sahipsiz , boş ve işlenmeyen , bu itibarla hukuken kendilerini işleyecek olanların mülkü olabilir bir durumda bulunan topraklar verilmektedir. Bâzen öşür veren bir mülk toprak, zaviye vakfı olduktan sonra da öşür vermeye devam ettiği gibi; vaktiyle sahibinin sefere katılmak mecburiyetiyle elde ettiği bir yurtluk toprak da; zaviye vakfı olduktan sonra da yine sefere asker göndermek mecburiyetinde bulunmaktadır. Harbe giden veya yerlerine adam gönderen zaviye şeyhlerinin bulunması, daha evvel Osman Gazi’nin ve Orhan’ın bir çok silâh arkadaşlarının Ahi ve Derviş unvanı taşıyan savaşçı dervişler olduğunu yukarıda gördüğümüz için, bizi şaşırtmamalıdır. Nitekim; Ahilerden bahseden İbn-i Batuta da onların Anadolu’da Türkmen toplumu arasında her köy ve kasabada mevcut olup eşkıyayı sindirmek için büyük bir kudret temsil ettiklerini söylemektedir. Şüphe yok ki, bugünkü bazı Faşist rejimlerdeki fırka milisleri gibi, Ahilerin emri altındaki gençlik teşkilâtı da, silâh kullanmasını öğrenmiş oluyor ve gerektiğinde Ankara Ahilerinin yaptıkları gibi, idarî bir bağımsızlığa kadar varan sağlam bir teşkilât kabiliyetini gösterebiliyorlardı. Bundan sonra göreceğimiz gibi; tenhâ ve ıssız yerlerde adetâ bir emniyet karakolu ve bekçi vazifelerini gören zaviye şeyhlerinin bu hususî zaviyeleri, bir harp ve sindirme kuvveti olarak açıklanabilir.</p>
<p>e. Derbend Bekleyen Dervişler ve Zaviyelerin Emniyet ve Menzil Vazifeleri</p>
<p>Zaviyelerin bir kısmının tesis ve muhafazasının sebebini, boş toprak bulup yerleşmek ihtiyacında olan göçmenlerin nüfuzlu temsilcileri tarafından yeni açılan toprakların geliri karşılığı , devlete ait genel hizmetlerden bir kısmını kendi üzerlerine alarak yolculara ve ulaşıma yardım etmek suretiyle muafiyetlerini devam ettirme girişimi olarak yorumlayabiliriz. Gerçekten , unutmamak gerekir ki , hükümetin zaviye kurucusu gibi, iç kolonizasyon işlerinin faal ajanları vaziyetinde olan dervişlere karşı uzun zaman bir takım imtiyazlar vermesi , onların tesis ettikleri zaviyelerin, gerçekten yerinde açılmış olması ve etkin bir şekilde yolculara yardımcı olmaları ile mümkündür. Aksi takdirde ya yol üzerinde olmadığı için zaviye olmaya yetkili kılınmamışlar ya da şeyhleri yolculara hizmette kusur ettiğinde veya sıkıntılı bir durum yarattıklarında bu zaviyeler ya kaldırılmış veya sahiplerinin elinden alınıp başkalarına verilmiştir. Diğer taraftan, devlet tarafından bilinen birçok zaviyelik yerler, boş ve harap olduğunda oralarını tekrar faaliyete geçirmeğe ve zaviyeyi işletmeye talip olanlara tekrar verilmektedir. Zaviyeler yolcuların emniyetli bir şekilde konaklayıp dinlenebilecekleri hatta yiyecek bulabilecekleri yerlerdir. Zaviyelerin daha büyümüş şekillerinden başka bir şey olmayan tekkelerin ve kervansaraylı konaklama yerlerinin başında da sözünü ettiğimiz dedeler ve şeyhler bulunmaktadır.</p>
<p>Bu suretle kendiliğinden bir iskân ve kolonizasyon şekli olmaktan çıkarak hükümetin sürekli kontrolü altında çalışsan bir umûmî hizmet müessesesi şeklini aldıklarını ve zâviye şeyhliklerinin resmî bir memuriyet haline girdiğini ve bu suretle memleketin ulaşım ve ticaretin düzgün işlemesine yardım etmek sayesinde, refahın ve zenginliğin artması büyük bir hizmet verip rol oynadıklarını görmekteyiz. Bu zaviyelerin her birinin en gerekli ve tenha yerlerde kurulu bir konak yeri hizmetini gördüğünü, derece derece muhtelif büyüklükte olanlarının, yemekli ve kervansaraylı şekillerinin mevcut bulunduğunu da biliyoruz. Zaviye şeyhlerinin aynı zamanda gerek zaviyenin ve gerek civarın emniyetinden de sorumlu bulunduğunu hatırlayalım. Gerçekten de ; Osmanlı imparatorluğunda aylıkla asker ve memur kullanacak kadar parasal ekonomisi gelişmemiş olduğundan , her görev ve memuriyet, toprak gelirinden bir kısmının verilmesi ve tahsisi veya sadece bazı vergilerden muafiyet karşılığı yerine getirilmektedir. O vaziyette yolların ve memleketin emniyeti ile alâkadar olan devlet; çok defa bu emniyeti temin edecek vaziyette olan kimselere, savaşçılarına veya cemaat reislerine bir köyün tımarını veya bir derbend yerinin bac resmini vermektedir; veyahut o hizmet karşılığında cemaati ile beraber o civarda yaşayıp her türlü vergiden muaf olmasını kabul etmektedir. Fakat bu kabil kimseler, bu gibi muafiyetler karşılığında , o yerin emniyetinden sorumludur. O civarda bir hırsızlık veya öldürme olayı meydana gelirse bunu tazmin etmekle yükümlüdürler. Genel olarak derbend teşkilâtına hâs olan bu kurallar zaviyelerin bir çoğunda geçerlidir. Dağ başlarında , tenha yerlerde kurulan zaviyeler kırlarda emniyet ve konak hizmetleri gördüğü gibi , açıkça bu ıssız yerleri görüp gözetmek için bir tekke kurup oralara yerleşen ve sefer olduğu zaman asker gönderen zaviyeler de pek çoktur. Gerçekten de, o zamanın taşıma , ulaştırma tekniğinin çok geri durumuna rağmen, ancak bu sayededir ki ticaret ve ziyaret maksadıyla seyahat büyük ölçüde kolaylaşmış, teminat altına alınmış bulunmaktadır. Çünkü, yol boyları ve mesafeler hesaplı bir şekilde yerleştirilen köyler, zaviyeler ve kervansaraylar tarafından itinâ ile muhafaza edilmektedir. Bugün ancak devletin yetkili organlarının bir plân dahilinde tasarlayıp meydana getirebileceği bu neviden detaylı düşünülmüş ve ilerisi görülerek gerçekleştirilmiş eserlerin , o zamanlar daha ziyade özel teşebbüslerle ve pek çok defa kendiliğinden meydana gelmiş olması dikkat çekicidir. Devletin bu hususta takip ettiği hareket tarzı ise, bu gibi teşebbüslerin teşvik edilebilmesi için zorunlu olan izinleri , muafiyetleri ve hattâ idarî-mâlî özerklikleri vermekten çekinmeyerek, her mahallin ihtiyaçlarını o mahalde bulunup hissedenlerin girişimleriyle karşılanabilmesi için adem-i merkeziyetçi ve mümkün olduğu kadar her tesisin kendi özelliğine uygun bir şekilde gelişebilmesi için müdahalelerini az hissettirir bir tavır sergilemek olmuştur. işte tetkik ettiğimiz zaviyeler de, genellikle vakıf müesseselerine verilmiş olan bu idarî &#8211; mâlî özerklikten yararlanmaktadır ve zamanına göre yolların emniyetini en kolay, en etkin ve en ucuz bir şekilde temini için bulunmuş en iyi çareyi temsil etmektedirler.</p>
<p>f. Zaviyelerin İdaresi ve İşleyiş Tarzı</p>
<p>Bu zaviye şeyhliklerinin çoğunluğu, vaktiyle o zaviyeleri tesis etmiş olanların evlâtları elinde ve evladiyelik vakıf olarak bulunmakla beraber; zamanla devralacak evlat olmazsa veya şeyhlerin bazı yolsuzlukları görülürse, yerine devlet tarafından başkalarının tayin edildiği ve bu suretle vakfın evlâtlık vakıf halinden çıkarak bir kamu vakfı haline girdiği görülmektedir. Diğer taraftan bu zaviyelerden bir kısmının doğrudan doğruya devlet tarafından açılmış olması da mümkündür. Diğer vakıflar gibi, zaviyeler de vâkıfların tayin edeceği şartlar dahilinde idare edilmektedirler, onların da bâzen idareci ve yöneticileri vardır. Fakat topraklar, daha ziyade, vaktiyle yurtluk olarak verilmiş olup ailenin müşterek malı durumundadır. Bazı durumlarda vakıf şartları açıkça belirtilmediğinde evlâtlık vakıf halinde idare edilen zaviyelerde şeyhlik olduğu gibi korunmaktadır. Fakat çok defa, bir zaviyenin idaresine çok kişi karışmasın diye, yetki hak sahiplerinden yalnız birine verilmektedir.</p>
<p>Bazı zaviye kurucularının, Kız Bacı, Ahi Ana, Sakan Hatun, Hacı Fatma zaviyeleri gibi, ve bazı zaviye şeyhlerinin de aynı suretle kadın olması dikkati çekmektedir. Gerçekte, bu asırlarda Anadolu’da kadın tekke şeyhleri görmek bizi şaşırtmamalıdır. Yukarıda değindiğimiz gibi, Aşık Paşa Zade bu kadın dervişlerden «Bâciyânı Rûm» adıyla bahsetmektedir ve Hacı Bektaş’ın Rum Ahileri, Rum Abdalları ve Rum Gazileri gibi gruplar içinden Bâciyan-ı Rûmi seçip , kadıncık ana (Fatma) isminde bir kadına, bütün marifetlerini göstermesi ve tarikatı ona emanet etmesi bu bakımdan anlamlıdır.</p>
<p>Etkin din propagandası merkezleri olan birçok zaviyelerin özellikle Rumelinde bazı mürîtlerini de müslüman olmuş kullar ve Hıristiyan reaya arasından temin etmiş oldukları da dikkat çekicidir. Hıristiyan memleketlerinde çalışan Türk misyoner dervişlerinin bu neviden faaliyetleri, Hıristiyan iken sonradan müslüman olmuş dervişlerin bazı tarikat âyin ve adetleri üzerinde yapacakları tesirler de ayrıca incelenecek konulardır. Aynı şekilde, bu, tarikatların sosyal yaşam idealleri ve muhtelif toplumsal meseleleri yorumlama tarzları da ayrıca incelenmeye değerse de, bu hususlar maalesef bizim için bilinir değildir. Yalnız, birçok dervişin komünist bir hayat yaşamak için bir araya toplandıkları ve beraber çalışıp beraber yemenin ve böyle müşterek bir hayat sürmenin zevklerini tercih ettiklerini kabul edebiliriz. Bundan başka, son zamanlarda Rumelinde bazı dervişlerin beraber çalışıp elde ettikleri mahsullerini iki gözlü ambarlara bölerek bir gözü kendilerine ve diğer gözdeki mahsullerini yolcuların fakirlerine tahsis etmek üzere kullandıkları anlatılmaktadır. Bu hareket tarzları, onların hayır işlerine kendilerini verdiklerine delil teşkil ettirilebilir. Her halukarda kesin olan şey, bir toplumsal yardım müessesesi olduğu kadar, bu tekkelerin, aynı zamanda bir imar ve iskân aracı ve emniyet ve ulaşımın, taşımanın temini ve dinî propaganda bakımından birinci derecede önemli tesisler olmasıdır.</p>
<p>Günümüz Türkçesine sadeleştiren</p>
<p>Bekir Sıtkı Gürler</p>
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify;">
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify;">Kaynak: http://anadolutarihi.googlepages.com</p>
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/istila-devirlerinin-kolonizator-turk-dervisleri-ve-zaviyeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>(XIII-XV. y.y.) Anadolu&#8217;nun İskânı ve İslamlaşmasında Dervişlerin Rolü</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/xiii-xv-y-y-anadolunun-iskani-ve-islamlasmasinda-dervislerin-rolu/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/xiii-xv-y-y-anadolunun-iskani-ve-islamlasmasinda-dervislerin-rolu/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 12 Jan 2009 15:25:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nazif VELİKAHYAOĞLU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/xiii-xv-y-y-anadolunun-yskany-ve-yslamlathmasynda-dervithlerin-rolu/</guid>
				<description><![CDATA[Giriş Nazif VELİKAHYAOĞLU XIII ve XV. yüzyıllar arası, bir makale için oldukça geniş bir zaman dilimidir. Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nin yıkılışı, Beylikler döneminin istikrarsızlığı, Osmanlıların uç beyliğinden cihanşümul bir devlet haline dönüşü bu dönemde meydana gelmiştir. Anadolu&#8217;da büyük tahribatlara yol açan ve Selçukluları metbu&#8217; bir devlet haline getiren Moğol istilası ile Timur- Yıldırım çatışması da belirtilen ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> Giriş</p>
<p> Nazif VELİKAHYAOĞLU</p>
<p> XIII ve XV. yüzyıllar arası, bir makale için oldukça geniş bir zaman dilimidir. Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nin yıkılışı, Beylikler döneminin istikrarsızlığı, Osmanlıların uç beyliğinden cihanşümul bir devlet haline dönüşü bu dönemde meydana gelmiştir. Anadolu&#8217;da büyük tahribatlara yol açan ve Selçukluları metbu&#8217; bir devlet haline getiren Moğol istilası ile Timur- Yıldırım çatışması da belirtilen yüzyıllar arasında cereyan etmiştir; Ekonomik ve sosyal sebeplerinin yanında, dini ve siyasi yönü de bulunan Babailik İsyanı (1240) ile Şeyh Bedreddin ayaklanması (1420) yine aynı döneme rastlamaktadır. Bu kadar yoğun siyasi ve toplumsal olaylara sahne olan Anadolu&#8217;nun iskân ve İslamlaşmasının, bir makalenin sınırları içerisinde anlatmanın güçlüğü ortadadır. Tetkike alınan sürenin uzunluğu ve bu süre içerisinde cereyan eden olayların fazlalığına rağmen, biz bu çalışmamızda, mümkün olduğu kadar olayların detayına girmeksizin, sadece Anadolu&#8217;nun iskânı ve İslamlaşmasında dervişlerin etkileri ile bunların devletle olan münasebetleri üzerinde duracağız.</p>
<p> XIII ile XV Yüzyıllarda Anadolu&#8217;nun Genel Durumu:</p>
<p> a) Siyasi Durum</p>
<p> 1040 yılında yapılan Dandanakan Savaşından sonra Türk toplulukları, bir direnme ile karşılaştıklarında, elde silah çarpışmışlar, savaşı kazandıktan sonra oralara yerleşmişlerdir. Büyük Selçuklu İmparatorluğunu oluşturan Oğuz Türkleri, bu metotla kısa bir sürede İran&#8217;ı ele geçirmiştir. Buradan doğuya hareketle Malazgirt&#8217;te görkemli Bizans askeri gücünü çökerterek, Anadolu topraklarına girmişlerdir. 1 Malazgirt Zaferinden sonra, Sultan Alparslan (1063-1072); Erzurum bölgesini Saltuk Gazi&#8217;ye, Mardin ve Harput taraflarını Artuk Gazi&#8217;ye, Sivas, Tokat, Niksar, Amasya ve Kayseri havalisini Danişment Gazi&#8217;ye vererek, Anadolu&#8217;nun iskânı ve İslamlaşmasını sistematik bir şekilde başlatmıştır2. Akıncı Türk Beyliklerini sınır boylarına yerleştirerek çevre emniyetini sağlayan Selçuklu hükümdarları, imar faaliyetlerine yönelmişler, şehirler birer mamure haline getirilmiştir. XII. yüzyılın son yarısına doğru kuvvetli rakipleri Danişmentlileri ortadan kaldırmışlar, Mengüçler, Saltuklar, Artuklar gibi hanedanları ya büsbütün yok etmişler yahut kendilerine bağlı bir prenslik haline getirmişl&#8217;erdir.3 XIII. yüzyılın ilk yarısı ve bilhassa I. Alaeddin Keykubad (1220-1237) dönemi, Selçuklu İmparatorluğu&#8217;nun en kuvvetli ve parlak devri olmuştur. Fakat dirayetli hükümdarların sağladığı bu huzur ve istikrar ortamı uzun sürmemiştir. 1220&#8217;den sonra yakın doğuda etkilerini hissettiren Moğol baskısı, gerek Selçuklu devletinin gerekse uçların bünyesinde birçok değişikliklere sebep olmuştur. Nihayet Sivas yakınlarında 1243 yılında Selçukluların yenilgisi ile sonuçlanan Kösedağ savaşı ile sağlanan huzur ortamı ortadan kalkmış, 1277&#8217;de Selçuklu devletinin yıkılmasıyla bu bozulma daha da hızlanmıştır 4. Bu tarihten itibaren Anadolu toprakları Moğol Valileri tarafından idare edilmeye başlanmıştır. Artık, Anadolu Selçukluları metbu&#8217; bir devlet haline gelmiş ve Moğollara vergi ödemektedir. 5 Beylikler, Anadolu&#8217;yu tamamen ellerine almış olan Batı Moğolların, yani İlhanilerin yüksek hâkimiyetini kabul ile senede muayyen bir vergi vererek bir zaman onların taarruzlarından emin olmuşlardır. Bu süreç Selçukluların batı hududunda Germiyan, Eşref, Hamid, Menteşe beylikleri ile Osmanlı beyliği ve yine bu arada Batı Anadolu&#8217;ya doğru Karesi, Saruhan ve daha sonra Aydın beylikleri kurulmuştur. Bunlara Kilikya toprakları üzerinde kurulan Karamanoğulları beyliği ile Güney Anadolu&#8217;da XIV. yüzyılda ortaya çıkan Dulkadir ve Ramazanoğulları beyliklerini de ilave etmek lazımdır. Coğrafi bakımdan Moğol istila bölgesi ile diğer güçlü Türk beyliklerinden uzakta yer alması ve her zaman batıya doğru genişleme şansı tanıyan Bizans topraklarıyla karşı karşıya bulunması 6, Osmanlı Beyliğini diğerlerine göre daha avantajlı hale getirmiştir. Nitekim bunun sonucu olarak, kısa zamanda Söğüt, Yenişehir, Bilecik, Eskişehir, Bursa, İznik ve İzmit şehirlerini kendi topraklarına katarak, diğer Anadolu Türk beylikleri arasında Osmanlılar birinci sıraya yükselmiştir.</p>
<p> b) İçtima ve İktisadi Durum</p>
<p> Türklerin Anadolu kapılarına dayandıkları dönemde, Bizans&#8217;ın elinde bulunan bu topraklar İran ve Araplara karşı yapılan, sürekli savaşların yol açtığı yıkıntılara hedef olmuştu. Uzun zamandan beri devam eden taht kavgaları yüzünden Bizans&#8217;ın Türk akınlarına karşı koyması imkânsızdı. XII. yüzyıl Anadolu&#8217;sunda, Türk-Bizans mücadelesi, Türk hükümdarları ve komutanları arasında cereyan eden dâhili savaşlar yüzünden nüfus bir hayli zayıflamıştı. Gayri müslimler arasında birlik ve tesanüt mevcut değildi. Müslümanların ayak bastığı Anadolu toprakları, yerli halk tarafından daha önceden kısmen terkedilmişti 7. Harp ve anarşi yılları, müdafaasız köy halkını kalelere ve koruma altına alınan şehirlere kaçırmıştı. Horasan&#8217;da Büyük Selçuklu İmparatorluğu&#8217;nun kurulması ile başlayan hicretin Anadolu&#8217;ya getirdiği unsurlar, yalnız göçebe unsurlar değildi. Anadolu&#8217;ya gelen Türkler arasında Orta Asya&#8217;da, çok eski zamanlardan beri köy hayatına, hatta şehir hayatına geçmiş her çeşit halk mevcuttu 8. Bunlar geldikleri yerlerde aynı hayat şartlarını devam ettiriyorlardı. Köylüler derhal köy kurmaya ve tarımsal üretime başlıyorlar, şehirlerin yeni mensupları olarak cemiyete katılıyorlardı. XIII ve XV. yüzyıl Anadolu&#8217;sunda köyün toplumsal bünyesi, tarım ya da hayvancılıkla uğraşan ve yaşayışları birbirinden farklı bulunmayan çiftçi ailelerden oluşuyordu. Bir cami etrafında toplanan köyü, dini görevleri itibariyle imam temsil ediyordu. Ayrıca kimi köylerde zaviye ve tekkelere de rastlamak kabildi. Gerektiği zamanlarda yiğitbaşı gibi bazı liderler aracılığı ile kendilerini temsil ettirebilmekteydiler 9.  Anadolu Selçuklu İmparatorluğunun sağladığı istikrar yıllarında, Anadolu şehirleri birer mamure haline gelmiştir. XIII. yüzyılın ilk yarısında, büyük ticaret yolları üzerinde bulunan Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum gibi merkezlerde büyük bir refah göze çarpmaktadır. Kıtalar arası ticaret kervanları, Anadolu topraklarının bir uçundan diğer ucuna güvenle seyahat etmektedir. Teb&#8217;a sosyal ve iktisadi yönden huzurlu bir ortamda yaşamaktadır. Her nevi dokuma, kumaş, ince yün, ipek Kastamonu sahtiyanı, her türlü madenler mamul veya yarı mamul olarak Antalya ve batı Anadolu limanlarından dış memleketlere ihraç edilmektedir.10 Bu huzur ortamında Selçuklu Anadolusu, manevi kültür bakımından da oldukça yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Fikri seviyenin süratle yükselmesinde, Moğol istilası önünden Anadolu topraklarına kaçan âlimlerin etkisi büyük olmuştur. Bu gelişmeleri İbni Bibi şu ifadelerle anlatmaktadır: &quot;Dâhilde sulh yerleşmiş, yollar iyice tanzim edilmiş her tarafta kervansaraylar inşa edilmişti. Güzel sanatların her türlüsü, özellikle mimari yapılar teşvik görüyordu. Âlimler, münevverler, sultan&#8217;ın yanında hüsnü kabule mazhar oluyorlardı&quot;11. Devlet büyükleri bilgi ve tecrübe sahibi idiler. Meclisleri büyük âlimlerin, şeyhlerin huzurlarıyla şeref bulur, işler intizam içinde görülür, hiç kimsenin haklı dileği geri çevrilmezdi. Hele şeyhlere bilginlere karşı çok hürmet ve riayet gösterilirdi. Bu dürüst ve adaletli idare sayesinde, müslümanların canları, malları, namusları korunmakta vilayetlerde yerli ve yabancı halk adalet ve refah görmekte idi 12.<br /> Aksarayi, Moğol istilasını kaderin bir cilvesi kabul ederek &quot;vefasız zamane nihayet bu bahtiyarlığı kıskandı. Fazilet ve saadet bahçelerinde gül yerine dikenler bitti&quot; 13. demektedir. </p>
<p> Anadolu Selçuklularını 1277&#8217;de ortadan kaldırarak Anadolu&#8217;yu atadığı genel valilerle yönetmeye başlayan Moğollar, büyük bir itina  ile sağlanan istikrarı altüst etmişlerdir. Ülkeyi parçalamışlar, halkın altından kalkamayacağı vergiler yüklemişlerdir. Bu da yetmiyormuş gibi, Anadolu toprakları üzerinde bırakılan ordular ortalığı kasıp kavurmuşlardır. Aksarayi bu orduyu, &quot;Müslümanların derisini soymakla geçinen Moğol Çeriler&quot;14 i olarak nitelemektedir.</p>
<p> C) Dini Hayat</p>
<p> Anadolu kapılarının Türklere açıldığı 1071 Malazgirt Zaferine kadar, Anadolu topraklarına Bizans hâkimdi. İslam devletlerinin etki alanında bulunan Güney Doğu Anadolu Bölgesi haricinde diğer Anadolu toprakları üzerinde yaşayan halk, genelde Hıristiyandı. XII. yüzyıldan itibaren Anadolu şehirlerinde Müslümanlarla Hıristiyanlar bir arada yaşıyorlardı. Mevlana (1207-1273) vefat ettiği zaman, Konya&#8217;nın yalnız Müslümanları değil Hıristiyan, hatta Yahudileri de cenaze merasimine iştirak etmişlerdi. Zira Mevlana (1207-1273) hayatta iken Konya ve civarında, hatta uzaklarda oturan Hıristiyan ve Yahudi&#8217;ler, O nun manevi etkisiyle tek tek veya kalabalık guruplar halinde ihtida ederek Mevlevi dervişleri arasına katılmışlardı 15. Selçuklu şehirlerindeki halk, maddi kültür bakımından hemen hiçbir ayrılık göstermediği gibi, Müslüman ve Hıristiyanlar arasında dini sebeplerden doğmuş husumet ve mücadeleler de olmamıştır 16. &quot;Dinde zorlama yoktur&quot; 17, prensibine sıkı sıkıya bağlı kalan ecdadımız, ne Selçuklu ne Beylikler ve ne de Osmanlı imparatorluğu döneminde fethettikleri yerlerde halkın inançları üzerinde en ufak bir baskı uygulamamışlardır 18. Dileyen eski dininde devam etmiş dile- yen kendi rızası ile İslamı kabul etmiştir. XII. yüzyıl Anadolu&#8217;sunda Müslümanlar açısından dini hayat iki yönlü gelişme göstermiştir. Bunlardan ilki, istikrarın sağlanarak şehir hayatına geçilmesiyle birlikte tesis edilen medreselerde, ana kaynaklara dayalı olarak yapılan eğitim. Bu eğitim sonucu özellikle yerleşik düzene geçmiş kesimde İslamiyet Ehl-i sünnet kurallarına uygun bir şekilde öğretilmiş ve günlük hayata tatbik edilmiştir Diğeri ise, Orta Asya&#8217;dan kalkarak, Anadolu&#8217;ya gelen ve medreselere göre daha toleranslı Türkmen Babalarının telkin ettiği tasavvuf anlayışıdır. Anadolu&#8217;da ve hatta Balkanlarda İslamiyetin geniş halk yığınlarına ulaştırılmasında bu Türkmen Babalarının çok büyük etkileri olmuştur.19</p>
<p> XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu topraklarına akın eden Türkler fütuhata paralel bir şekilde; cami, medrese, mektep&#8230; gibi dini yapıları inşa ederek, İslam Dini&#8217;nin Ehl-i sünnet akaidine uygun bir şekilde Öğrenilmesine ve bu yoldan geniş halk kitleleri tarafından dinin en doğru bir şekilde anlaşılmasına imkan sağlamışlardır. Ancak; XIII. yüzyılda, Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246) zamanında l240&#8217;da Babailerin; XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde Çelebi Sultan Mehmet (1402-1421) zamanında Şeyh Bedreddin (?-1420) ve adamlarının isyanları, &#8216;ehl-i sünnet itikadına aykırı bazı sapmaların meydana gelmesine yol açmıştır. Özellikle bunlardan birincisi olan Babailik isyanı, siyasi ve dini bakımdan önemle üzerinde durulması gereken bir yapıya sahiptir. Siyasi bakımdan, Duduoglu komutasında 70.000 kişilik bir Türkmen kuvvetinin iltihakı (1241-42) ile 20 güçlenen ve Güney Doğu Anadolu&#8217;da bir takım yağmalama hareketlerinde bulunan Harzemlilerle iş birliği içerisinde olma ihtimali 21 dini bakımdan ise, Müslümanlığı kabul etmekle birlikte İslamiyeti içine sindiremeyen ve Şamanizm üzerine İslam cilası sürülmüş Baba İlyas (?-l240)&#8217;ın fikirlerini benimseyen yüz binlerle ifade edilecek göçebe Türklerden oluşan bir topluluğun mevcudiyetidir. Bu isyan, doğurduğu sonuç bakımından da önemlidir. Babailik isyanı, Moğollara Anadolu&#8217;nun kapısını açmış; Anadolu Selçuklu Devletinin Moğol boyunduruğu altına girmesine yol açmıştır 22. Baba İlyas&#8217;ın aksine Şeyh Bedreddin&#8217;in adamları, Türklerden ziyade, Şeyh&#8217;in bol kazanç ve rahat bir hayat yaadlerini benimseyen, Yahudi ve Hıristiyanlardan meydana gelmektedir. Bunlara, mevkilerinden düşmüş gayr-i memnunlar ile Şeyh&#8217;in Kadı-askerliği zamanında maaş ve tımar elde etmiş olanlar da katılmıştır.23 Babailik isyanına göre Şeyh Bedreddin isyanının toplum üzerindeki olumsuz etkileri daha az olmuştur. Her iki isyancı da kuvvet kullanılarak bastırılmış ve isyanlarının bedellerini hayatlarıyla ödemişlerdir.</p>
<p> Anadolu&#8217;nun İskânı ve İslamlaşmasında Devlet Siyaseti</p>
<p> a) Devlet-Müslüman Tebaa İlişkileri ve İslam&#8217;ın Anlaşılmasına Devlet Eliyle Yapılan Katkılar</p>
<p> &quot;İlayı kelimetullahı Allah&#8217;ın kullarına ulaştırmayı&quot; kendisine kutsal bir görev bilen devlet ile İslamı Hak din olarak kabul etmiş tebaa arasında nihai hedeflerde büyük bir uyumluluk mevcuttur. Devlet İslam&#8217;ın gereklerini yerine getirmesi için müslümanların ihtiyaç duyduğu dini ve sosyal kurumları oluşturmakta; tebaa ise, devletin hâkim olması için ona her türlü desteği sağlamaktadır. İslam cemaat dinidir. Bu bakımdan ibadetlerin toplu yapılması teşvik edilmiş, haftada bir eda edilen cuma namazının merkezi bir yerde toplu olarak kılınması mecburi tutulmuştur. İslami devletin görevlileri ile tebaanın en az haftada bir, bir araya gelmelerini sağlayacak cuma camii&#8217;nin İslam şehir hayatında büyük bir değeri vardır. Fethedilen yerlerde istikrarın sağlanması için oraya müslüman tebaadan bir gurup iskân edilmekte ve devlet hacim itibariyle yeterli bir kiliseyi camiye çevirmektedir. İslam şehir anlayışının bazı temel öğeleri vardır. Devlet gücünü temsil eden vali, adaleti sağlayan kadı, birliği temin eden Cuma camii ve ticari hayatı canlı tutacak pazaryerleri bunlardan bazılarıdır. Ecdadımız Anadolu&#8217;nun fethi yıllarında bu hususu dikkatle uygulamışlardır. Osman Gazi ilk fethettiği Karacahisar&#8217;da bu söylediklerimizi aynen tatbik etmiştir. 24 Bundan sonra da fethedilen şehirlere kadı, imam, müezzin gibi görevlilerin tayin edilmesi, minber ve mihrap konulması asla ihmal edilmemiştir.25 Bunlardan sonra, dinin doğru anlaşılması için gerekli olan medreseler 26, ibadet için ön şart olarak kabul edilen temizliğin sağlanması açısından hamamlar, yolcuların misafir edilmesi ve yoksulların doyurulması için imaret binalarının inşası ve hizmete açılması sağlanmıştır. Böylece, müslüman tebaanın inandığı dinin gereklerini yerine getirmesine imkân sağlanmış. Hazırlanan bu ortam içerisinde Bizans&#8217;ın Hıristiyan dini yerine, Akdeniz ve Karadeniz kıyıları haricinde kalan Tüm Anadolu Toprakları üzerinde İslam dini hâkim olmuştur. 27 Diğer taraftan da İslam&#8217;ın benimsenmesinin ortamı hazırlanmıştır.  Müslüman bir toplum için, cuma camiine sahip olmak ve orada hükümdar adına hutbe okunmasını sağlamak, bağımsızlığın temel kurallarından sayılmaktadır. Medreselerin görevi dini bilgileri öğretmekten ibaret değildir. Hiç şüphesiz kuruluşunun ana gayelerinden biri müslüman tebaayı mezhep dışı ideolojik görüş ve düşüncelerden korumaktır. Medreseler, vakıf eliyle tesis edilmiş, fakat eğitim programı devletin temel dünya görüşüne uygun olarak hazırlanmış ve bulunduğu yerin kadısı tarafından sıkı bir kontrole tabi tutulmuştur. 28 Selçuklular, İslam dünyasını iç buhranlardan ve dış tehlikelerden korumak için sadece siyasi ve askeri kuvvetin kâfi gelmeyeceğini, tebaanın manevi nifaka, dini ve siyasi suikastlara karşı ilim, fikir ve mefkûre ile takviye edilmesi gerektiği kanaatinde idiler. Bu sebeple devlet için yıkıcı faaliyetlerde bulunan, mezhep dışı cereyanlara karşı, Alparslan (1063-1072) ve oğlu Melikşah (1072-1092)&#8217;a vezirlik yapan Nizam&#8217;ül- Mülk (1063-1092) tarafından, Ehl-i sünnet ilkelerine göre eğitim yapan Nizamiye medreseleri kurulmuştur. Bu sayede, her türlü sapık ideolojilere karşı, büyük bir fikir ve irfan ordusu yetiştirilmiştir 29. Büyük Selçuklularla başlayan bu uygulama, Anadolu Selçukluları 30, Beylikler 31 ve Osmanlı dönemi 32 Anadolu&#8217;sunda gelişerek devam etmiştir.  XIII-XV. yüzyıllar arasında Anadolu&#8217;nun iskânında devlet, çok hassas davranmıştır. Ortaasya içlerinden gelen savaşçı göçebeler, günün birinde devlete problem olmayacak ve aynı zamanda düşmana karşı bir tampon görevi ifa edecek şekilde sınır boylarına yerleştirmiştir. 33. Müslüman tebaayı ise yeni fethettiği şehirlerin müslüman nüfusunu artırmak, ticaret ve kültür hayatını canlandırmak, ayrıca gayri müslim yerli halka, İslamın hayata tatbik şeklini göstermek amacıyla iskâna tabi tutmuştur. 34. Ayrıca devletin baskı unsuru olarak kullanmak üzere fethetmeyi kafasına koyduğu bölgelerin çevresine müslüman nüfusu iskân ettiği de görülmektedir. 35. Bütün bunlar gösteriyor ki, devlet gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde Anadolu&#8217;nun iskânı ve İslamlaşması konusunda iskân metodundan fazlasıyla yararlanmıştır 36.</p>
<p> b) Devlet-Gayri Müslim Tebaa İlişkileri</p>
<p> Devlet bu konuda büyük bir adalet örneği sergilemiştir. İslamiyeti benimsetme ve özendirmenin ötesinde, yerli Hıristiyan halkın inançlarına en ufak bir baskı uygulamamış ve hatta saygı duymuştur. Devletin hâkimiyetini kabul eden ve İslam Hukuku&#8217;nun öngördüğü vergileri veren her belde halkının can emniyeti sağlanmış, mabetleri açık tutulmuştur. Devletin bağlı olduğu İslam sistemin öngörmediği hiçbir yükümlülük zimmî tebaadan istenmemiştir. Bizans, İran ve Arap unsurların çatışma alanı haline gelen Anadolu&#8217;ya Türklerin gelmesiyle huzur ve istikrar sağlanmıştır. Bu siyasi huzur ortamına, İslam öğretilere dayalı, adil bir yönetimin hakim olması, Müslüman-Türk idaresine karşı Hıristiyanları sempatizan yapmıştır 37. Hatta &quot;keşke bu idare tarzına daha önce kavuşsaydık&quot; diyenler ve kendi istekleriyle İslamiyeti kabul eden gruplar olmuştur 38. Osman Gazi komşusu bulunan ve henüz İslami kabul etmeyen Bilecik halkına karşı çok saygılı davranıyordu. Bunun sebebini soranlara; &quot;Komşularımızdır. Biz bu vilayete garip geldik. Bunlar bizi hoş tuttular. Imdi bize vaciptir, kim bunlara hürmet idelim.&quot; 39 şeklinde cevap vermiştir. İnsanlara karşı merhametle muamele eden ecdadımız, haksızlığı yapan Müslüman dahi olsa Hıristiyan&#8217;ın hakkını savunmada asla tereddüt göstermemiştir. Eskişehir pazarında, Bilecikli bir Hıristiyan&#8217;ın çömleklerini alan ve bedelini ödemeyen Germiyan&#8217;lı kişiyi Osman Gazi huzuruna getirterek, Hıristiyan&#8217;ın hakkını almış ve haksızlık yapan kişiyi cezalandırmıştır. 40. Kaynağını İslam&#8217;ın adalet kavramından alan bu ve benzeri adil davranışlar, Hıristiyan halkın gönlünü İslam&#8217;a ısındırmıştır. Müslüman Gazilerin yerli halkın kızlarıyla evlenmesi 41, değişik inançlara sahip iki topluluğu daha da kaynaştırmıştır. Kısa zamanda, Anadolu&#8217;da yaşayan Rum ve Ermeni ahali Türkçeyi öğrenmiş, Türkler arasında da özellikle Rumcayı bilenlerin sayısı az değildi. 42 Müslüman olan kişi için dini merasim düzenleniyor, eğer bu kişi yoksulsa zenginler tarafından giydiriliyor, yeteri kadar sermaye veriliyordu. Müslüman olan kişinin birden yoksulluktan kurtulması ve toplumda saygı değer bir yer bulması, diğer gayri müslim unsurların İslamı kabul etmesini cazip hale getiriyordu 43. Gayri müslimlerden İslamı kabul edenlere, bazı kolaylıklar sağlanıyordu. Hatta bunların dini bilgileri öğrenmeleri için bazı Vakıf gelirlerinden fonlar ayrılıyordu. Vakıf Altun-aba, Konya şehrinin dış kısmında bulunan ve ons ekiz odası olan hanın gelirinden l/5&#8217;ini; yerli ve yabancı olup da İslam dinini kabul eden Hıristiyan, Yahudi ve Mecusilerin sünnet edilmesini, namaz kılacak kadar Kur&#8217;an öğrenmelerini temin etmek ve yemek, elbise, ayakkabı ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla vakfedilmiştir. 44. Osman Turan, Vakfiye&#8217;nin bu bölümünü zikrettikten sonra &quot;Maalesef pek mahdut olan Selçuklu kaynaklarında bu türlü içtimai hadiselere ait bilgilerimiz yok denecek durumdadır. Bununla beraber, vakfiye örneğinde olduğu gibi, Anadolu&#8217;da pek çok İslamlaşma ve İslamlaştırma faaliyetlerinin olduğunda şüphe yoktur.&quot; 45 demektir. Yakınlarda tetkik etme fırsatını bulduğum yazma &quot;Melik Ahmet Danişmend Gazi Tarihi&quot;nde, yeni müslüman olanların kalplerini İslama ısındırma konusunda, Melik Ahmet Gazi&#8217;nin yaptığı bağışlar şu ifadelerle anlatılmaktadır: &quot;Pes ol kavim müslüman oldular. Melik&#8217;in hayli katına geldiler. Melik Danişmend onlara hayma ve barigah verdi. Saz-ı seleb bağışladı. Andan sonra malu hazine verüp cümlesini gani kıldı&quot; 46. Bizim vakfiye ve yazmalar üzerinde yaptığımız tetkiklere göre, gayri müslimlere İslamı sevdirip benimsetmek için gerekli tedbirler alınmış, İslam&#8217;ın öngördüğü &quot;müellefet&#8217;il-kulub&quot; 47 vakıf sisteminden de yararlanılarak çalıştırılmış, fakat zorlayıcı hiçbir davranışta bulunulmamıştır. Bu konuda Gibbons &quot;Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve uyum içerisin de yaşıyorlardı&quot; 48 demektedir.  İslam&#8217;ın benimsenmesi için hazırlanmış bu ortamdan yararlanarak toplumun çeşitli kesimlerinden pek çok kimse müslüman olmuştur 49. Osman Gazi&#8217;nin yakın silah arkadaşları arasında yer alan ve Harmankaya Rum Beyi olan Köse Mihal 50&#8217;da bunlardan bir tanesidir. Fakat bu gelişmelerin yanında Haçlı zihniyetiyle hareket eden ve Padişahları kendi örf ve adetleri yönünde içki ve eğlenceye alıştırmak isteyen, hatta onları inançları doğrultusunda yönlendirmeye çalışanlar da yok değildi. Sultan İzzeddin (1204-1220)&#8217;in hassa kölelerinden ve yakın adamlarından olan Rum &quot;Kont Istabi&quot; bunlardan bir tanesidir. Aksarayi bu şahsın olumsuzluklarını şöyle dile getirmektedir. &quot;Bu adam Hıristiyanlık taassubu dolayısıyla&#8230; Sultanı içkiye, hayal şeylere teşvik ediyor, Onu müslümanlık vazifesini yapmaktan alıkoyarak uygunsuz işlerle oyalıyordu. Sırf kendi sözünü yürütmek için saltanat merkezini, Konya&#8217;dan Antalya ya kaldırmaya çalıştı. Çünkü Sultan, Konya&#8217;dan ayrılırsa etrafını çeviren şeyhlerin, bilginlerin öğütlerini dinlemeyecekti&quot; 51. Zira o dönemde yapılan gezilerde bile büyük İslam âlimlerinden Kadı Bediüddin gibi bilginler sultanın yanında at başı beraber yürüyor, ona değerli öğütler veriyordu 52. Yine aynı yazar; 129l&#8217;de divan Veziri olan Yahudi asıllı Sadüdevle hakkında da şu bilgileri vermektedir; &quot;Vezirlik ve emirlik yetkileri mutlak onun eline geçtikten sonra, yüreğinde gizlediği müslüman düşmanlığı yolunu tuttu. Müslümanlara karşı şiddet göstermeye ve zulüm yapmaya başladı. Anadolu halkının fikirlerini bozmak için her tarafa elçiler ulaklar gönderdi&quot; 53. Aşıkpaşazade Tarihinde &quot;Yıldırım Bayezid&#8217;in sohbet esbabın Las kızı elinden öğrendiği, Ali Paşa&#8217;nın yardımı ile şarap ve kebap meclislerinin kurulduğu&quot;anlatılmaktadır 54. Las kızı&#8217;nın davranışını, İmparatorluk süresince Osmanlı saraylarında cereyan eden Valide Sultan entrikalarının bir başlangıcı kabul etmek mümkündür. Yukarıda anlatılanlar birlikte değerlendirildiğinde, İslamiyeti kabul etsin etmesin, Hıristiyan tebaa ile devletin bir problemi olmadığı, ancak devşirmelerden ve saraya alınan sultan kadınlardan bazılarının fırsat buldukça kendi milliyet ve inançları doğrultusunda hareket ettikleri anlaşılmaktadır.</p>
<p> Anadolu&#8217;nun İskânı ve İslamlaşmasında Dervişlerin Rolü</p>
<p> a) Tarikatların İskân ve İslamlaşma Alanındaki Faaliyetleri ve Devletle Olan İlişkileri</p>
<p> XI. yüzyılın ilk yarısından itibaren Türkler, &quot;daru&#8217;l-cihad&quot; olan Anadolu kapılarını zorlamaya başlamışlardır. Bunların başında, İslamiyetin Orta Asya bozkırlarına yayılmasında büyük rolü olan Yesevi tarikatına mensup dervişler geliyordu 56. Maveraünnehir&#8217;deki medreselerde yetişen ilim ve tasavvuf erbabı bu dervişler, ticaret kervanlarına karışarak Anadolu içlerine akıyorlardı. Ulaştıkları topraklarda, bilhassa yollar üzerinde tehlikeli geçitleri koruyan, güç geçilen boğazlarda yolculara yardımcı olan ıssız ve kurak arazilerde dinlenecek bir sığınak teşkil eden ve o çağın diliyle &quot;ayende ve revende&quot;ye bir takım sosyal müesseseler kuran hep bu esrarengiz dervişlerdi 57. Kurulan bu sosyal müesseseler, ribat, hankh, tekke ve zaviye gibi isimlerle anılıyordu 58. İslamiyeti, geniş ve yumuşak bir ruh ve mana ile anlayarak göçebelere telkin eden mutasavvıf Türk dervişleri Anadolu&#8217;nun İslamlaştırılmasında büyük faaliyet göstermişlerdir 59. Anadolu kapılarının Türklere açılmasından önce, Anadolu içlerine sızan dervişler tarafından kurulan tekke ve zaviyelerle yerli halk ruhen İslam&#8217;a ısındırılmış; göçebe Türklerin toprağa yerleşmesi ve yerleşik bir düzen kurarak, bir şehir medeniyeti meydana getirilmesinde önemli görevler icra etmişlerdir 60. Yeni bir sosyal nizam ve adalet telakkisi taşıyan bu esrarengiz Türk dervişleri, ordularla birlikte ve hatta ordulardan evvel fütuhata çıkmış ve karşı tarafı daha önceden manen fethetmişlerdir 61. Bu erenlerin bir kısmı gazilerle birlikte fütuhata çıkarken 62, bir kısmı da tamamen tenha ve boş yerlere yerleşerek, orada ziraat yapıyor ve hayvan yetiştiriyordu. Bunlar her yerde, giderleri bağlı bulundukları vakıf gelirlerinden karşılanan bir zaviyeye sahiptiler.</p>
<p> Aynı misyonla faaliyet gösteren ve Malazgirt zaferinden 23 yıl önce Doğu Anadolu toprakları üzerinde, Pasinler İlçesi&#8217;nin Yeğenpaşa köyünde kurulan Halil Divan zaviyesi, tesis tarihi itibariyle çok dikkat çekicidir. Bu zaviye ile ilgili biri Evasıt-ı recep H.440/24 Aralık 1048, diğeri Evahir-i recep H.440/9 Ocak 1409 tarihli olmak üzere Arapça iki vakfiye mevcuttur. 63. 1049 tarihli vakfiye&#8217;ye göre, Pulur Bihak (Yeğen Paşa) köyünde Uzbey meşhurlarından Seyyid Şerif Halil Divani, 14 köyü Gürcü taifesi ve Nuşirevan ailesine mensup Melik Misail den 40.000 dirheme; 15 köyü de Melik Bisail&#8217;den 60.000 dirheme olmak üzere toplam 29 köyü 100.000 dirheme satın alarak tümünü cizye, haraç gibi rüsumatı ve zimmîlerin öşrü ve koyunları ile birlikte vakfetmiştir. Anadolu&#8217;nun muhtelif yerlerinde, aynı metotla tesis edilen ve bugün bile halen kurucusunun ismiyle anılan birçok köy ve kasaba bulunmaktadır 65. Zaviyelerde; yoksullar, kimsesizler, rind dervişler doyurulmakta, İslamı yeni kabul eden kölelere ücret karşılığında iş verilmekte 66, böylece sosyal bünyede tesanüd sağlanarak hiç kimse aç ve açık bırakılmamaktadır. Müslüman Arap orduları, Anadolu&#8217;nun fethi için bir çok defa bu topraklara geldikleri halde; organize misyoner Türk dervişleri teşkilatına 67 ve halkı sosyal, kültürel, ekonomik yönlerden destekleyen camii, medrese, imaret, zaviye, kervansaray.., gibi müesseselere sahip olmadıkları için muvaffak olamamışlardır. Türkler vakıf sisteminden yararlanarak kurdukları bu müesseseler vasıtasıyla halka refah getirmişler, bu da, müslüman olmak için Hıristiyanları cezbetmiştir 68. Zaviyeler, fiziki planda gösterdiği imar ve ihya faaliyetleri ile sosyal bünyede sağladığı dayanışmanın yanında; medeniyetin temel göstergelerinden olan beşeri münasebetlerin gelişmesi ve toplumda temizlik kavramının yerleşmesi gibi konularda da özel gayret göstermişlerdir. XIII. yüzyıla ait Kırşehir Emin Cacaoğlu Nureddin&#8217;in vakfiyesinde, zaviyede görevli bulunan personel ile misafirlerin kullanması için fazla miktarda sabun tahsis edilmesi 69 çok dikkat çekicidir. Doğudan itibaren Anadolu topraklarına dalgalar halinde akın eden Türkler, kendilerini toprağa bağlayan bu zaviyeler vasıtası ile süratle yeni vatanları ile kaynaşmışlardır. Türkler, mevcut şehir ve köylere yerleştikleri gibi, terkedilmiş köylere gelerek kiliseleri camiye çevirmişler, bazen yol kenarlarında boş ve hali toprak parçalarını iskana açarak 70, kendilerine has fiziki ve sosyal alt yapılarını tesis etmek suretiyle bu yerleri şenlendirmişlerdir. Hıristiyanlarca da kutsal sayılan eski merkezler üzerine, çoğu zaman aynı yapı malzemesini kullanarak tekkelerin inşa edilmesi, yeni dinin yerli halk arasında benimsenmesinde müspet bir rol oynamıştır 71. Müsamahacı ve telifçi olmaları sebebiyle bu merkezlerde çevrelerine birçok gayri müslimi cezbeden şeyhler, müslümanlığı kolayca kabul ettiriyorlardı. Gayri müslimler ya ateşli ve coşkun dini ayinlerin veya din farkı gözetilmeden hastalara ve yoksullara yapılan yardımın etkisiyle müslümanlığı kabul ediyorlardı 72. XII. yüzyılda Kuşeyri ve Gazali&#8217;den sonra, Ehl-i sünnet esaslarıyla iyice telif edilmiş olan tasavvuf cereyanları ve bunlara dayalı tarikatlar, XIII. asır başlarından itibaren Anadolu&#8217;ya iyice yerleşmişlerdir. 73. Bunların başında yer alan Rufailik, Kalenderilik, Halvetilik, Nakşibendîlik ve emsali Sünni tarikatlar, gayri müslimlerden ziyade, müslüman halk ile ilişki içerisinde idiler. Tabir caizse, misyonerlik faaliyetleri ile pek uğraşmıyorlardı 74. Buna karşılık eski kam-ozan&#8217;ların durumunu hatırlatan akidelere sahip Türkmen Babaları, yarı göçebe oymaklar arasında süratle yayılıyordu 75. Heterodoks tasavvuf akımlarına mensup şeyhler ve dervişler, şehirlerdeki tekkelerde toplanmak yerine, daha XIII. yüzyıldan itibaren sınırlardaki fetih hareketlerine katılıyorlar, yeni fethedilen topraklardaki gayri müslimlerle temasa geçerek, onları ihtida ettirmeye çalışıyorlardı. XV. yüzyılda Rumeli&#8217;de yapılan fetihlerin hikâyelerinde Sarı Saltuk, Otman Baba ve Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) gibi Bektaşilik&#8217;e mal olmuş kimselerin adlarının bulunması 76, Anadolu&#8217;da başlatılan bir faaliyetin Balkanlarda devamından başka bir şey değildir.</p>
<p> Hacı Bektaş&#8217;ın nazarlarıyla irşad edilen ve O&#8217;nun emriyle Balkanlara gönderilen Sarı Saltuk, Balkanlarda, büyük çapta İslamlaştırma faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu çabaların sonucu, Gürcistan Beyi adamlarıyla birlikte müslüman olmuş ve Sarı Saltuk&#8217;un elini öpmüştür 77.</p>
<p> İslamlaştırma faaliyetlerinin yürütülmesinde, Hacı Bektaş-ı Veli halifelerinin kendi aralarında görev bölümü yaptıkları anlaşılmaktadır. Bir bölümü Rumeli&#8217;de bulunurken, Karadonlu, Can Baba, Hoy Ata ve Barak Baba Moğollar arasında görülmektedir. Bu heterodoks Türkmen Babalarının Şamanist Moğollar üzerinde uyguladıkları yoğun faaliyetler sonucu, birçok Moğol kabileleri müslümanlığı kabul ederek Orta Anadolu&#8217;ya yerleşip kalmışlar ve tekrar İran&#8217;a dönmüşlerdir. 78. XIII. yüzyıl başlarında Anadolu, Türk ve İslam dünyasının her tarafından gelmiş, değişik tasavvuf mekteplerine bağlı, Sünni veya batıni derviş grupları ile doludur. Bilhassa Moğol istilasından sonra; Maveraünnehir, Horasan, Azerbaycan ve Suriye&#8217;den göç eden bu derviş ve şeyhler, İslamiyeti ve tarikatlarını yaymak aşkıyla göçebe Türklerin arasına geliyorlar ve yeni mefkûreyi onların anlayacakları bir lisan ve zevk alabilecekleri bedii bir şekil ile yaymaya çalışıyorlardı. 79.  Duygularını sade bir Türkçe ile yazan Yunus Emre&#8217;nin (1240-1320) İlahileri, dilden dile dolaşıyor 80 ve Anadolu topraklarına Türkçeyi yerleştiriyordu. Dervişler, geçtikleri yollar üzerinde rastladıkları dağlara, nehirlere, Orta Asya da bıraktıkları coğrafi yer isimlerini veriyorlar, böylece bu toprak parçalarını vatanlaştırıyorlardı 81. Bunların yanında, şehir merkezlerinde yüksek zümreye hitap eden Kübrevilik, Sühreverdilik ve Mevlevilik faaliyet halindedir 82. Uzak İslam ülkelerinden gelen &quot;Hanefıy&#8217;ül- mezhep&quot; âlimlerin başında bulunduğu medreseler eğitimlerini sürdürmektedir. 83. Dervişler grubunun yararlı çalışmalarını gören Sultanlar ve yüksek mevkilerde bulunan devlet adamları kurdukları zengin gelir kaynaklarına sahip vakıflarla bunları desteklemişlerdir. Yüksek zümrelere hitap eden Kübrevilik, Sühreverdilik ve Mevlevilik tarikatlarının temsilcisi şeyhlere, Anadolu Selçuklu Sultanlarından İzzeddin Keykavus (1211-1220), Alâeddin Keykubat (1220-1237) ve Selçuklu vezir ve devlet adamları vakıflar tahsis ederek zaviyeler yaptırmışlardır.84. Bu, karşılıklı bir etkileşimdir. Büyük çapta halkın sevgi ve saygısını kazanmış, şeyhlere temlikler yapmak suretiyle Büyük Selçuklu İmparatorluğundan beri Türk Sultanlar, toplumu kendilerine bağlamışlardır. Bağdat&#8217;ın istikrarını sağlamak isteyen Abbasi halifesi en-Nasr li-Dinillah (1180-l225)&#8217;in Futuvva teşkilatının başına geçmesi 85 Anadolu&#8217;da bir güç olarak beliren Ahilik 86&#8217;i devlet ve millet yararına organize etmeyi amaçlayan Selçuklu Sultanı I. Keykavus (1211-1220)&#8217;un kendi arzusu ile Abbasi halifesi Nazır elinden şalvar giyip kuşak kuşanması 87 Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Bey&#8217;in Şeyh Edibali ile olan ilişkileri 88, aynı düşüncenin bir sonucudur. Osman Bey&#8217;in uç beyi olarak harekete geçtiği dönemlerde Anadolu&#8217;da Ahilik ve Babailik olarak iki mühim tarikat vardı. Her iki tarikatla da ilgisi olduğu sanılan ve Eskişehir&#8217;in İtburnu mevkiinde tekkesi bulunan Şeyh Edibali, o havalinin en itibarlı ve sözü geçen ulularındandı. Bir ara Mısır&#8217;a kadar giderek dini bilgilerini artırmış olan Edibali&#8217;nin kızı ile evlenen Osman Bey, tarikat mensuplarının desteğini sağlamıştır. Nitekim Şeyh Mahmut, Ahi Şemseddin ve oğlu Ahi Hasan sonradan vezirliğe kadar yükselen ve bir Ahi olan Çandarlı Kara Halil, Osmanlı Beyliğinin kurulmasında ve gelişmesinde büyük hizmet etmişlerdir. 89 Osmanlı Beyliği topraklarında tarikat mensuplarının artması, kendisi de bir Ahi 90 ve tasavvufa karşı büyük bir eğilimi bulunan Orhan Bey zamanında olmuştur. Bursa&#8217;nın fethinde, Geyikli Baba&#8217;nın müridleriyle birlikte yer aldığı 91 ve omzunda taşıdığı kavak ağacını devamlılık sembolü olarak sarayın önüne diktiği 92 Orhan Bey&#8217;in Vakfiyesinden Geyikli Baba&#8217;ya zaviye tesis ettiği ve giderlerini karşılamak üzere mallar bıraktığı anlaşılmaktadır.93 Osman ve Orhan Beylerin en yakın adamları Geyikli babanın müridleriydi 94 Kardeşi Alâeddin Paşa da dervişlik yolunu tutmuştur. 95. Gaza ruhunu taşıyan dervişleri Orhan Bey&#8217;in Bizans topraklarına yaptığı akınlar cezbediyor, Moğol istilası önünden hicret edenlerden başka, Anadolu&#8217;nun diğer beyliklerinde bulunan tarikat mensupları da buraya akıyordu. Osmanlı Beyliğinde büyüme istidadı seziliyordu. Zira Osmanlı Beyliği, diğer hiçbir Anadolu beyliğinde  bulunmayan,  Moğolların  istila  bölgesinden  ve  güçlü  beyliklerden  uzak  olmak  ve  sürekli genişleyebileceği Bizans topraklarıyla karşı karşıya bulunmak 96 gibi, üç önemli şansa sahipti.</p>
<p> Aşıkpaşazade&#8217;nin Ahiyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum diye isimlendirdiği 97 erenler, yığınlar halinde Anadolu&#8217;nun bu kesimine akıyordu. Bunlar Bizanslılara karşı yürütülen gazalara katılıyor, müridleriyle birlikte fethettikleri topraklarda zaviyeler kurarak bölge halkını İslama ısındırıyor, hatta onları müslüman yapıyorlardı. Osmanlı Devletinin kuruluşunda büyük hizmeti geçen bu Rum baba ve abdalları 98 Anadolu&#8217;nun Türkleşmesi, iskânı ve İslamlaşmasında önemli görevler ifa etmişlerdir. 99. Cihad ruhunu taşıyan Rum abdalları, Şeyh&#8217;lerinin gösterdiği yolda hareketle ordularla birlikte, hatta ordulardan önce Balkanlara geçmişler ve orada yaptıkları yoğun dini propagandalarla yerli halkı manen fethetmişlerdir. 100. Gönüllerini İslam fütuhatının cazibesine kaptıran ve eli silah tutan işsiz güçsüz bir yığın insan evlerini, köylerini bırakarak akıncılığa başlamışlardır. Ellerinde kılıç gönüllerinde zafer aşkı ile yürüyen bu akıncılar Balkanlara geçerek, fethedilen kale ve hisarlara yerleşmişlerdir. Bu yolla Rumeli&#8217;nde &quot;Şevket-i İslam&quot; günden güne nusret ve kuvvet bulmuştur 101. Balkanların manevi fatihi olarak bilinen Sarı Saltuk&#8217;un türbesi halen Varna&#8217;ya bağlı Kaliğre kalesi içerisindedir.</p>
<p> b) Devletin Tarikatlar Karşısındaki Tavrı</p>
<p> Tarikatlar, toplum düzenini bozacak faaliyetlerde bulunmadıkları ve Ehl-i sünnete aykırı davranışları tespit edilmediği sürece devletin himaye ve desteğini görmüştür. Hatta devlet kırsal kesimlere inşa ettikleri zaviyeler vasıtası ile boş sahaları tarıma elverişli hale getirmeleri, göçebe halkın bir toprak parçasına iskân edilerek, yerleşik düzene kavuşturulması, Orta Asya içlerinden kopup gelen Türklerle bu topraklar üzerinde yaşayan yerli halk arasında bir kaynaşmanın sağlanması konularında, tarikatların gösterdikleri olumlu faaliyetlerini görerek, yaptıkları temliklerle bunları teşvik etmiştir. 102 Hükümdarlar ve devlet büyükleri inançlarından dolayı tarikatlara ilgi duymalarını yanında; bunların halkın üzerinde mevcut manevi nüfuzlarından yararlanarak, toplumun destek ve bağlılığını sağlamak gayesi ile de tarikat mensuplarını hoş tutmuşlardır.103. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun kurucusu Osman Bey (1281-1324)&#8217;ın Şeyh Edibali&#8217;yi kendisine kayınpeder seçmesinde 104, Orhan Gazi (1324-1362)&#8217;nin Geyikli Baba ile olan münasebetinde 105, Yıldırım Bayezid (1389-1402)&#8217;in Emir Sultan&#8217;a kızını vermesinde ve H.Murad (l421-1451)&#8217;ın aynı kişiden kılıç kuşanmasında 106, Fatih Sultan Mehmet (1451-1481)&#8217;in Akşemseddin&#8217;i İstanbul&#8217;un fethinde hiç yanından ayırmamasında aynı düşünceler hâkimdir. Tarikatlara gösterilen bu derece büyük ihtimama rağmen, bunlar başıboş bırakılmamışlardır. Bursa&#8217;nın fethinden sonra, Orhan Gazi, o havalide mevcut tarikat ve dervişleri denetlemiş, davranışları İslamiyet&#8217;e ve Ehl-i sünnet itikadına uygun olmayanların &quot;Çerağların ve alemlerin ellerinden alarak&quot; bunları Bursa ve çevresinden uzaklaştırmıştır 107. Devlet tarafından alınan tedbirler, bu ve benzeri kişilerin İslami gerçek manada öğrenmeleri için medreseler açılması, camiiler de ders halkaları ihdas edilmesi, zaviyelere alim ve fazıl insanlar tayin edilmesi suretiyle sürdürülmüştür.108 Orhan Gazi Bursa&#8217;da inşa ettirdiği zaviyenin şeyhliğine &quot;Mevlana-yı İmam ve sadrü&#8217;l-humam, şeyh-u meşayıhı&#8217;l-İslam salik-i mesaliki tarikat kaşif-i esrarı&#8217;l-hakikat nuru&#8217;l-milleti ve&#8217;l-hakkı v&#8217;ed-din&quot; 109, vasıflarına sahip bir kimseyi tayin etmiştir. Bununla da yetinmeyerek, &quot;zaviye-i mezburiye nüzulden hiç kimse men olunmaya, İlla meğerki fasık olup fıskını ilam ve izhar eyleye. Ve- yahut bînamaz ve tarik&#8217;üs-salat veya bid&#8217;at ehli olup bid&#8217;at ve dalaletini izhar eyleye..&#8217;110, dedikten sonra, bunların zaviyeye alınmamasını vakfiyesinde şart etmiştir.  Yine tarikat mensuplarının ibadet konusunda ihmalkâr olmamaları için vakıf Emir Ahmet bini Mehmet Buhari, &quot;&#8230;camiin yanına yaptırdığı 10 hücreli zaviyede sakin olan sofiyyenin bitişikte bulunan camide beş vakit namazı cemaatle eda etmelerini 111 vakfiyesinde istemiştir. Devlet büyükleri aldıkları bu tedbirlerle kaynağını İslam&#8217;dan alan otoriteye dayalı bir adalet kavramı çerçevesinde, tebaa ile bütünleşmeyi ve bu yoldan içtimai istikrarı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu amacın sonunda, güçlü bir devlete ve huzurlu bir topluma kavuşma arzusu yatmaktadır. Devlet kendini istediği bu hedefe götürecek her meşru vasıtaya başvurmuş; nihai hedeflerde sapmaya yol açan veya açacak davranışları sürekli kontrol ederek, gereken tedbirleri almakta hiç tereddüt göstermemiştir. Yıldırım Bayezid (1389-1402), davranışlarıyla devletin ön gördüğü adalet anlayışına ters düşen kadıları, toplatarak hapsettirmekten çekinmemiştir. 112.  Batıni görüşlerle ayaklanan Baba İlyas ve Şeyh Bedreddin, kuvvet kullanılarak bastırılmıştır. Ancak devlet, her şeyin bununla bitmeyeceğinin farkındadır.</p>
<p> Din ve mezhep ayrılıklarını ortadan kaldırmayı ve insanları mistik bir Tanrı sevgisi etrafında toplamayı amaçlayan Şeyh Bedreddin isyanının peşinden, Hacı Bayram Veli&#8217;nin temsil ettiği Ehl-i sünnete uygun Bayramiye tarikatının kurulması ve özellikle II. Murad&#8217;la (l42l-145l) Edirne&#8217;de yapılan görüşmelerden sonra devletçe sağlanan temlikler ve devlet büyükleri tarafından bu tarikat adına kurulan vakıflar 113, devlet-tarikat ikilisinin nihai hedefler için bütünleşmesine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Siyasi amaçlarla devlet-tarikat iş birliğine bir başka misal de, II. Bayezid (l48l-15l2)&#8217;in, Mevlana (1207-1273) ile birlikte Hacı Bektaş-ı Veli&#8217;nin (l209-1270) türbelerini onartarak 114, Bektaşilerin gönlünü alması ve Şah İsmail (1502-1524)&#8217;in Doğu Anadolu&#8217;da başlattığı alevi ayaklanmasına bir karşı tedbir alarak, Balum Sultan (?-l516)&#8217;ı Diyarbakır ve havalisine göndermesi 115, Bektaşilerin Şah İsmail ile birlik olmasını önlemiş, böylece Yavuz Sultan Selim&#8217;in (15l2-1520) başarılı olması zeminini hazırlamıştır. Bektaşi babalarının Yeniçeri ordusuna pir seçilmesi de sebepsiz değildir. Bu kararın alınmasında Bektaşi tarikatı prensipleri arasında gaza fikriyatının zikredilmesi 116&#8217;nin yanında; zannediyorum devşirmelerden meydana gelen Yeniçerilerin Türkleştirilip İslamlaştırılması gayesi de vardır. Devlet büyük halk kitlelerini her türlü sapmalardan korumak ve sağlıklı bir toplum meydana getirmek amacıyla İslami esaslara uygun faaliyet gösteren tarikat şeyhleri ile sürekli iyi ilişkiler içerisinde bulunmuş ve bu yolla tebaanın nabzını elinde tutmuştur. Bir zamanlar, aynı sistemden yararlanılarak Konya ve çevresinin Mevlana, Kırşehir ve çevresinin Hacı Bektaş-ı Veli, Ankara ve çevresinin de Hacı Bayram-ı Veli vasıtasıyla bir tek güvenlik görevlisine hacet kalmaksızın asayişi temin edilmiş, yöre halkının devlete bağlılığı sağlanmıştır.</p>
<p> Sonuç</p>
<p> Bizans, İran ve Arapların çatışma alanı halinde bulunan Anadolu, Türklerin bu topraklara ayak bastığı XI. yüzyılda, nüfus yoğunluğu, istikrar ve ekonomi bakımından en elverişsiz günlerini yaşıyordu. İskân ve istikrar için olumsuz bu şartlar; 107l&#8217;den itibaren Türkmen Babalarının öncülüğünde Anadolu&#8217;nun iç kısımlarına akın eden soydaşlarımızın kurduğu zaviyelerin çevresinde meydana getirilen köy ve kasabalarla ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p> Kaynağını İslamiyet&#8217;ten alan, otoriteye dayalı adalet kavramı ile devlet tarafından sağlanan istikrar ortamı içerisinde, tarikat şeyhlerinin öncülüğünde Anadolu toprakları imar ve ihya edilmiştir. Hem mutasavvıf, hem savaşçı olan bu dervişler gurubu, yol kenarları ve boş topraklar üzerinde zaviyeler inşa ettikleri gibi, terkedilmiş, köy ve mahallelere de yerleşerek, eski dini yapıların yerine kendi dergâhlarını kurmuşlar ve sağlanan bu ortak noktadan hareketle yerli halkın İslamlaşmasını sağlamışlardır. Kaynaklara dayalı olarak anlatmaya çalıştığımız hususlardan, devletleriyle bir bütünlük içerisinde XIII-XV. yüzyıllar arasında, dervişler eliyle Anadolu&#8217;nun iskânı ve İslamlaşmasında büyük çapta hizmet verildiği anlaşılmıştır. Ayrıca, ilk iskân ve İslamlaşma faaliyetlerinin ardından, nihai hedefler için, devlet- millet bütünleşmesinde, tarikat mensuplarının toplum üzerindeki manevi nüfuzundan fazlasıyla yararlanılmıştır. Devlet, işletilen bu sistem sayesinde toplumun nabzını elinde tutmuş ve tebaanın bağlılığını sağlamıştır. Esasen bu sistem, bir bütün olarak, kendi dönemi içerisinde, nev-i şahsına mahsus orijinal metotlarla çalışarak,<br /> önemli bir görev icra etmiştir.</p>
<p> 1- TOĞAN, Zeki Velidî Umumi Türk Tarihine Giriş. İst. 1946. s.182</p>
<p> 2- TURAN Osman: Selçuklular Zamanında Türkiye, sf.1971 s.1l2.</p>
<p> 3- KÖPRÜLÜ. Fuad Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Kuruluşu, Ankara I972, 2.bs. s.69</p>
<p> 4- TURAN, Osman: Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, sf.1969, c.II. s.3</p>
<p> 5. UZUNÇARŞILI, Hakkı; Osmanlı Tarihi, Ankara 1928, C.l, 4.bs, s.11</p>
<p> 6- COLES. Paul: Avrupa&#8217;da Osmanlı Tesirleri, (Terc. Vecdi Bürün), sf.1975, s.16</p>
<p> 7. BABINGER, F; &quot;Anadolu&#8217;da İslamiyet. İslam Teşkilatının Yeni Yolları&quot; E.F.M.II, İst.1922 s.189; Ocak, Ahmet Yaşar. Bazı Menakıbnamelere Göre XIII-XV Yüzyıllardaki ihtidalarda Hetorodoks Şeyh ve Dervişlerin Rolü&quot; O.A.II, İst. 1981, s.31</p>
<p> 8- KÖPRÜLÜ. s.99</p>
<p> 9- YÜCEL Yaşar XIII-XV. Yüzyıllar Kuzey Batı Anadolu Tarihi Çoban Oğulları, Candaroğulları Beylikleri, Ankara, s.131</p>
<p> 10- UZUNÇARŞILI, Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1984, 3.bs.s.247</p>
<p> 11- İBNI Bibi: Anadolu Selçuki Devleti Tarihi (Terc. M. Nuri Gençosman) Ankara 1941, s.13</p>
<p> 12- Aksarayi: Selçuklu Devletleri Tarihi (terc.M.Nuri Gençosman) Ankara 1943, s.179</p>
<p> 13- Aynı eser s.175</p>
<p> 14- Aynı eser s.137</p>
<p> 15- OCAK, Ahmet Yaşar: Agm. S.35</p>
<p> 16- KÖPRÜLÜ s.110</p>
<p> 17. Kuran-ı Kerim 2/256</p>
<p> 18- OCAK, Ahmet Yaşar Agm,s.34</p>
<p> 19-  TEKİNDAĞ:  Şehabeddin  &#8216;Osmanlı  Devletinin  Kuruluşu  Hakkında  Yeni  Görüşler&quot;  Atatürk Konferansları, s.Vll.-1975, Ankara 1980, s.67</p>
<p> 20- KOPRÜLÜ, s.97</p>
<p> 21- OCAK, Ahmet Yaşar: Babailer isyanı, İst. 1980, s.77</p>
<p> 22- Aynı eser, s.135; KÖPRÜLÜ, Fuad: &quot;Anadolu&#8217;da İslamiyet, Türk istilasından sonra Anadolu&#8217;nun Tarihi Dinisine Bir Nazar ve Bu Tarihin Menbaları&quot; E.F.M.II, sf.1922, s.288</p>
<p> 23-YALTIKAYA. M. Şerafetfin: &quot;Şeyh Bedreddin md&quot; IA. İst.1979. c.II.s.446</p>
<p> 24- Aşıkpaşa Tarihinde bu husus şu ifadelerle anlatılmaktadır: &quot;Osman Gazi Karacahisarı aldı. Şehrin evleri boş kaldı ve Germiyen vilayetinden ve gayri vilayetlerden hayli halk geldi. Osman Gaziden evleri dilediler, Osman Gazi verdi. Sehl (kolay) zamanda (şehir) mamur oldu, Bir nice kiliseler vardı rnescid ittiler, Ve pazar dahi kurdular Ve bu kavim ittifak ettiler kim cuma namazın olalım ve hem bir kadı dahi dileyelim dediler. Osman Gazi, kadılık ve hatipliği Dursun Fakih&#8217;e verdi Cuma hutbesi Karacahisar&#8217;da okundu. Bayram hutbesi de Eskişehir de okundu. &quot;Aşıkpaşazade. Tevarıh-ı Ali Osman), İst. &#8216;1332, s.18</p>
<p> 25- İbni Bibı, s.45</p>
<p> 26- ORUÇ bin Adil el Kazzaz, Katib&#8217;ül Edirnevi: Tevarih-ı Ali Osman (Naşiri, Dr.F.Babinger). Hanufer 1343, s.15. Aşıkpaşazade s.42-43</p>
<p> 27- BAlNGER: .Agm, s 191</p>
<p> 28- TURAN, Osman Cihan Hâkimiyeti C.I, s.175</p>
<p> 29- BALTACI Cahid XV ve XVI Asırlarda Osmanlı Medreseleri. İst.1976, s.61 7</p>
<p> 30- KURAN, Abdullah: Anadolu Medreseleri, Ank,1969, C.I. s.41-113</p>
<p> 31- UZUNÇARŞILI: Anadolu Beylikleri s.229-234, YUCEL s.11-14, KURAN. s.115-148</p>
<p> 32- UZUNÇARŞILI Osmanlı Tarihi C.II, s.583-588</p>
<p> 33- KÖPRÜLÜ. s.86</p>
<p> 34-Ayverdi, Ekrem Hakkı İstanbul Mahalleleri, Şehrin İskânı ve Nüfusu, Ank 1958. s.5</p>
<p> 35-ORUÇ Bey, s.28, SHAW. Stanford J1 Osmanlı imparatorluğu ve Modern Türkiye(terc.Mehmet Harmancı) 1982, C.l, s.58</p>
<p> 36- BARKAN Ö.Lütfi: &#8216;Osmanlı İmparatorluğunda Bir iskan ve Kolonizasyon ve Metodu olarak Vakıflar ve Temlikler -II&quot; VDS. İst. 1974, 2.bs. s.279-386</p>
<p> 37- VRYONIS, Speros: The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Proce of Islamization from the Eleventh through the Fitteenth Century, London, 1971, s.356</p>
<p> 38- İznik&#8217;in fethinden sonra Orhan Gazi burasının idaresini oğlu Süleyman Paşa&#8217;ya verdi. Taraklı Yeniçeri ve Göynük&#8217;ün halkı bu yerleri kendi istekleriyle Süleyman Paşa&#8217;ya teslim ettiler. &quot;Süleyman Paşa ol kadar adl etti kim, ol vilayetin halk iderlerdi kim, nolavdı, bunlar bize kadim zamandan beg olaydı. Çok köyler bu müslümanları gördüler ve müslüman oldular (Aşıkpaşazade: s.43</p>
<p> 39- Asıkpaşazade: s.14</p>
<p> 40- A/nı eser. S.12</p>
<p> 41- Aynı eser, s.42, BABİNGER Agm, s.194</p>
<p> 42. KÖPRÜLÜ, s.110</p>
<p> 43- VRYONIS Speros Age, s.357-358</p>
<p> 44- TURAN Osman &quot;Şemseddin Altun-aba Vakfiyesi ve Hayatı&quot; Belleten, CXI, Ank.1947,211-212</p>
<p> 45- TURAN, Agm. S.212</p>
<p> 46- Melik Ahmed Danişmend Gazi Tarihi Ahmed İbn-ı Muhammed tarafından yazılmıştır Bu nüsha H 1240 tarihini taşımaktadır Şimdilik başka nüshalarının bulunup bulunmadığı bilinmemektedir. Eser halen halk arasında Tekkeşin Ahmed Efendi adıyla bilinenen Niksar&#8217;da mukim Ahmed Ünal Bey&#8217;in e1indedir. Kitabın başında 20 sayfa Arapça mukaddime bulunmaktadır Mukaddimeden sonra 251 varak olan kitap, 22 s.17 cm ebadındadır.&#8217;</p>
<p> 47- Kur&#8217;an ı Kerim Xl/60</p>
<p> 45. GİBBONS: Osmanlı, İmparatorluğunun Kuruluşu (Terc. Ragıp Hulusi), İst. 1928, s.63</p>
<p> 49. TURAN: A.g.v. s.215</p>
<p> 50. ORUÇ Bey: s.9-1O</p>
<p> 5l. Aksarayi s.145</p>
<p> 52. Aksarayi s.145</p>
<p> 53. Aksarayi: s.232</p>
<p> 54. Aşıkpaşazade 69, Benzer açıklamalar için bkz. (ÇORUH. Şinasi: Emir Sultan Tercüman 1001 Temel Eser, Tarihsiz, s.138-139</p>
<p> 55. SHAW. CI, s.53-66-147</p>
<p> 56.KÖPRÜLÜ, Anadolu da İslamiyet, s.296</p>
<p> 57. BABINGER: Ag.m. s.197</p>
<p> 58- EVICE, Semavi: &quot;Kırşehir de Karakari Kalender Baba ılıcası İ.Ü.Ed. Fak, Tarih Enstitüsü Dergisi, s.2 İst.1971, s.229-254</p>
<p> 59. TURAN. Osman: &quot;Türkler ve İslamiyet AU. D.ve Tarih Coğrafya Fok. Dergisi, Mayıs-Haziran 1946, C.VI s.4, s.467; KÖPRÜLÜ; Anadolu&#8217;da İslamiyet. S.403</p>
<p> 6O. ÖZTÜRK Nazif: &quot;Doğu Anadolu&#8217;da Vakıf Hizmetler Tebliği, Bu tebliğ, 13-15 Mayıs 1985 tarihleri arasında Tunceli&#8217;de, yapılan &quot;Doğu Anadolu&#8217;nun (sosyal. Kültürel ve iktisadi) Meseleleri Sempozyumunda sunulmuştur s.9</p>
<p> 61- BARKAN, Ömer Lütfi: &quot;İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler&quot; VD,İst.1974, C.II, 2.bs, s.283</p>
<p> 62. HASLUCK, Ferederik W: Christianity And İslam Under The Sultans, Oxford, 1929, Volume II s.501: Rum Gazileri denen zümre, fütüvvetin seyfi kolunu temsil ediyordu Bu bakımdan Anadolu eserleri, derviş oldukları kadar da savaşçı idile. (GÖLPINARLI Abdulbaki &quot;İslam ve Türk illerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynakları&quot; İ.Ü.İk. Fak,Mec.İst,1950, C.XI, s.80)</p>
<p> 63- İbrahim Hakkı KONYAL Vakfiyede yazılış itibariyle kelime hatalarının bulunması ve III. Sultan Murat zamanında yapılan tahrirlerde Yeğenpaşa zaviyesinin 5 vakıf köyü gösterildiği halde, belgelerde köy sayısının 29&#8217;a çıkartılması hususlarında bahisle, vakfiye hakkında fiyatla karar verilmesini belirtmektedir. (Abideleri ve kitabeleri ile Erzurum tarihi İst.1960, s481-487) Bu durum rnevcut vakfiyenin orijinal vakfiye olmadığını, belki de kaybolduğu için sonradan kaleme alındığını göstermektedir. Ancak, Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey (1040 1063)&#8217;in Pasinler ve Deveboynunu geçerek Erzurum&#8217;a kadar gelmesi (Konyalı A.g.e. s.25) III. Sultan Murad (1574-1595) döneminde yapılan Doğu Anadolu Tahrir Defterinde Pasinler Yeğen Paşa köyünde aynı isimde bir zaviyenin mevcudiyeti (Konyalı a.g,e. s.482), ayrıca vakfiyede &quot;Gürcü&quot; ve &quot;Fors&quot; isimlerinin geçmesi, o tarihlerde Pasinlerin bu toplulukların etki alanında bulunması gibi hususlar, belirtilen tarihlerde söz konusu köyde böyle bir zaviye tesis edilmiş olmasını kabul edilmez olarak göstermemektedir.</p>
<p> 64.  Halil  Divani&#8217;nin  440 1048  Tarihli  Vakfiyesi- VGM. Arşivi Def. No 606/20 s.103,  s74-77</p>
<p> 65. II. Kılıç Arslan&#8217;ın saltanatı döneminde Dediği Dede tarafından H.576/M 1180 tarihinde yaptırılan tekke etrafında kurulan ve bu tekkeye izafeten bugün bile &quot;Tekke&quot; köyü diye anılan Konya-Doğanhisar&#8217;a bağlı köy, söylemeye çalıştığımız hususa tipik bir örnektir. (BAKIRER Ömer &#8216;Dediği Dede ve tekkeleri&#8217; Belleten, CXXXIX Ankara 1975, s.455); yöreye adını veren bir başka tekke de Abdal Musa tekkesidir. (AKÇAY İlhan: &quot;Abdal Musa Tekkesi&quot; VII. TT.Kongresi Bildirileri, Ankara 1972, C.l, s360 373)<br /> 66- TEMİR Ahmet: Kırşehir Emin Cacaoğlu Nur el-Din&#8217;in 1272 tarihli Arapça-Moğolca Vakfiyesi, Ank. 1959, s133</p>
<p> 67- VRYONlS- a.g.e, s.356</p>
<p> 68- Aynı eser, s.351-352</p>
<p> 69- TEMİR: s.134</p>
<p> 70- OCAK, Ahmet Yaşar: &quot;Zaviyeler&#8217; VDS XII. Ank 1978, s.262</p>
<p> 72- HOLUCK- A.g.e, s.572-573</p>
<p> 72- TURAN: Cihan Hâkimiyeti, C.II, s.166 167- OCAK, &quot;Zaviyeler&#8217; s.267</p>
<p> 73- KÖPRÜLÜ, M,Fuad: &#8216;Abdal Mad.&quot; Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, İst, 1935, C.1. s.37</p>
<p> 74- OCAK: A.g.m., s.36</p>
<p> 75- KÖPRÜLÜ: &quot;Abdal&#8217; m.37</p>
<p> 76- OCAK A.g.m., s.37</p>
<p> 77- GÖLPINARLI. Abdulbaki:Yunus Emre ve Tasavvuf, İst.1961, s.30</p>
<p> 78. OCAK: A.g.rn., s.42</p>
<p> 79-KÖPPÜLÜ Fuad: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. 1976, 3. bs., s.2</p>
<p> 80- BABİNGER: A.g.m. s.205</p>
<p> 84. KÖPPÜLÜ; Anadolu&#8217;da İslamiyet, s.289</p>
<p> 82- Aynı eser. s.388</p>
<p> 83- Aynı eser s.404</p>
<p> 84- OCAK, Zaviyeler, s.254, KÖPRÜLÜ, Anadolu&#8217;da İslamiyet, s.293</p>
<p> 85- TAESCHMER, Franz: &quot;İslam Ortaçağında Futuvva (Fütüvvet Teşkilatı)&#8217; İ.Ü.İ.F.K, C.XV, İst. 1955, s.12</p>
<p> 86- XIV. yüzyılın ilk yarısında Anadolu şehirlerinde dolaşan İbn Batuta, Ahi&#8217;ler Bilad-ı Rum&#8217;da sakin Türkmen akvamının her vilayet, belde ve karyesinde mevcuttur. Ecanibee ibrazı re&#8217;fet ve fütüvvet, it&#8217;amına ve ifayı havayicine musara&#8217;at cebabireyi tenkil ve imha ve a&#8217;van-ı zulm ve teaddi ile bunlara iltihak eden eşiraayı katl ve ifna hususunda bunların dünyada misli yoktur. Oraca Ahi, gayri müteehhil ve mücerred gençlerden ehl-i sanat ve sairenin bi&#8217;l-içtima kendilerine reis intihap ettikleri adama itlak ve bu cemiyete dahi Fütüvvet tesmiye edilir&quot; (İbni Batuta Seyahatnamesi, (terc.M.Şerif. Paşa), sf.1330, s.312, Ahi&#8217;lik hakkında geniş bilgi için bkz. ÇAĞATAY, Neş&#8217;et: &quot;Bir Türk Kurumu olan Ahi&#8217;lik&quot;. Ank. 1972; ÇAĞATAY, Neş&#8217;et &quot;Fütüvvetçilikle Ahiliğin Ayrıntıları&quot; Belleten, C.XL, Ank. 1976, s.423-438</p>
<p> 87- TAESCMNER: S.17, KÖPRÜLÜ: İlk mutasavvıflar, .211-215</p>
<p> 88- Aşık paşazade s.6-7</p>
<p> 89- UZUNÇARŞILI; s.105-106</p>
<p> 90- TAESCHNER: s.21</p>
<p> 94- TEKİNDAĞ: A.g,m. s.68</p>
<p> 92- İbn-i Kemal: Tevarih-i Al-i Osman D.II, (rıeşreden Şerafettin Turan), Ank.1983, s.9-91</p>
<p> 93. Aşıkpaşazade: s.46-47 Tekindağ, Şehabeddin, A.g.m., s.68 vakfiyede Orhan Gazi&#8217;nin Bursa&#8217;da yaptırdığı zaviyenin şeyhliğini Yakup İbn&#8217;il-merhum el-Hac Mehmet Damat Bereketuhu Hazretlerine verdiği belirtilmektedir. (VGM. Arşivi 761/1359 tarihi Orhan Gazi Vakfiyesi Def. No: 574, s.99)</p>
<p> 94- İbni- Kemal. s91</p>
<p> 95- Aynı eser, 5.73</p>
<p> 96- COLES: s,16</p>
<p> 97- Aşıkpaşazade.205</p>
<p> 96- XlV. yüzyılda Anadolu&#8217;nun muhtelif yerlerinde Abdal lakabını taşıyan tanınmış Türk dervişlerinin yaşadığını gördüğümüz gibi ; XV. asırda Rum Abdalları ismini taşıyan bir dervişler zümresinin mevcudiyetini de tarihi menbaalar bize haber vermektedir.. (KOPRÜLU, Abdal, s.28)</p>
<p> 99- OCAK: Babailer İsyanı 5.169</p>
<p> 100- BARKAN: A,g,m., s,294</p>
<p> 101- İbn-i Kemal: s.155-156-157 lO2. BABİNGER: s.198<br /> 103- KOPRÜLÜ: Anadolu da İslamiyet, s.293</p>
<p> IO4- Aşıkpaşazade s.6</p>
<p> 105- İbn-l Kemal: s.93-95</p>
<p> 106- ÇORUH: s.129-133</p>
<p> 107- Aşıkpaşazade: s.46: İbn-i Kemal s,90</p>
<p> 108- KÖPRÜLÜ: Anadolu&#8217;da İslamiyet, s.404-405</p>
<p> 109- Sultan, Orhan Gazi&#8217;nin 761/1359 tarihli vakfiyesi, VGM. Arşivi, Def,No.574 s.99</p>
<p> 110- Sultan Orhan Gazi: A.g.v. s.99 s.58</p>
<p> 111- Emir Ahmet bin Mehmet Buhari&#8217;nin 918/1512 tarihli Arapça Vakfiyesi, VGM. Arşivi, Def- No633,</p>
<p> 112- Aşıkpaşazade: s.70, Oruç bey: s.29</p>
<p> 113- BAYRAMOĞLU: Fuat  Hacı  Bayram-ı  Veli,  Yaşamı,  Soyu  Vakfı,  Cil,  Ank.  1983,  s.27</p>
<p> 114- BAHA. Said: &quot;Bektaşiler, Balum Sultan Erkânı&quot; Türk Yurdu, c.V, İst. 1927, s.314</p>
<p> 115. Aynı eser, s.314</p>
<p> I16- COŞAN M. Esad Hacı Bektaş-ı Veli MAKALAT, İst. 1986, s.1/28 </p>
<p> Kaynak: <a href="http://anadolutarihi.googlepages.com/" target="_blank">http://anadolutarihi.googlepages.com</a> </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/xiii-xv-y-y-anadolunun-iskani-ve-islamlasmasinda-dervislerin-rolu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Mum Söndürme İftirasının [1] Kökeni ve Tarihsel Süreçi</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/mum-sondurme-iftirasinin-1-kokeni-ve-tarihsel-sureci/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/mum-sondurme-iftirasinin-1-kokeni-ve-tarihsel-sureci/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 08 Apr 2008 11:10:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Imre Adorján]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/mum-sondurme-yftirasynyn1-kokeni-ve-tarihsel-sureci/</guid>
				<description><![CDATA[Imre Adorján &#8220;Mum Söndürme&#8221; İftirasının[1] Kökeni ve Tarihsel Süreçte Gelişimiyle İlgili Bir Değerlendirme 1. Giriş Cinsellikle ilgili yasaklara sahip olan herhangi bir toplumun bütün kanunlarında, orgia iftirası çok etkili silah olabilir.[2] Bu iddianın her sözü, sufilere karşı kullanılan &#8220;orgia iftirasına&#8221; tamamen uyar. Resmi idare yöneticilerince Sünniler arasında dağıtılan &#8220;masal&#8221;, yüzyıllarca hiç değişmedi. Günümüzde de kimi ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Imre Adorján</p>
<p> &#8220;Mum Söndürme&#8221; İftirasının[1] Kökeni ve Tarihsel Süreçte Gelişimiyle İlgili Bir Değerlendirme</p>
<p> 1. Giriş</p>
<p> Cinsellikle ilgili yasaklara sahip olan herhangi bir toplumun bütün kanunlarında, orgia iftirası çok etkili silah olabilir.[2] Bu iddianın her sözü, sufilere karşı kullanılan &#8220;orgia iftirasına&#8221; tamamen uyar. Resmi idare yöneticilerince Sünniler arasında dağıtılan &#8220;masal&#8221;, yüzyıllarca hiç değişmedi. Günümüzde de kimi ortodoks Sünnilerce, ki onlar sufilerin (Bektaşi veya Alevi) bir cemiyetini duyunca, hemen kendinden emin olarak &#8220;onlar iyi insanlar, ama gizli toplantısında mum söndürmesi sırasında rezaletli zina yaparlar&#8221; diye bazen söylenebilmektedir. Bu gibi sözleri Türkiye&#8217;de çok defa duyarak, deneyim kazandım. Hiç bir gerçeği içermeyen bu suçlamanın asıl kaynağını araştırırken, ilginç sonuca ulaştım. Bunu Macar okuyuculara Boldog Istenként élni&#8230; (Macarca: www.alewiten.com  &gt; kimlikler &gt;&gt; bektaşiler web sayfasındadır, Türkçe: Tanrı gibi mutlu yaşamak&#8230; ) adlı kitabımda anlattım. Aşağıdaki makalem, kitabımın bir bölümünde Macarca yazdıklarımı genişletip, konuyu Türk okuyuculara, ulaştırmak maksadıyla yazıldı. </p>
<p> 2. Osmanlı Tarihine Bir Bakış</p>
<p> 16. yüzyılda Doğu ile Merkez Avrupa (Macaristan), Balkan (daha önce Bizanslılara bağlı Sırbistan, Arnavut, Bulgaristan, Eflak vs.), bütün Anadolu, Yakın Doğu (Lübnan, Suriye, Irak, Hicaz, Yemen) ve Kuzey Afrika (Mısır, Cezayir) toprakları Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun idaresine geçti. İmparatorluğun büyük ve kuvvetli olduğu zamanından başlayarak, Yavuz Sultan Selim saltanatından (1512-1520) 1924 tarihine kadar, hilâfet Osmanlı hanedanının elindeydi. &#8220;Halife-i müslimin&#8221;, ve &#8220;Rûy-i Zemin&#8221; ya da Müslümanların Halifesi ve Yeryüzünün Halifesi manasına gelen ünvan, Osmanlı padişahları tarafından kullanılırdı.[3]
<p> 16. yüzyılda hem Osmanlı Devleti&#8217;nin Müslüman Padişahları ve Avrupa Hıristiyan devletleri arasında en kuvvetli olan V. Şarlken (Almanca: Karl), bütün dünyada dini ve siyasi liderliği ele almağa çabaladılar. 1530&#8217;da Bologna&#8217;da Roma Papası tarafından V. Şarlken&#8217;e &#8220;süslü piskopos tacı&#8221; ile taç giydirildi. Kanunî Sultan Süleyman kendisine Venedikli sarraflara dört taçtan, o zamana kadar Türk padişahların eşyaları arasında bulunmayan, geleneğe de uymayan, bir külah gibi yüksek bir taç yaptırdı. Süleyman, bu eşsiz taç giysiyle bütün dünyaya giyenin en kuvvetli olduğunu bildirmek istedi, çünkü Papa ve Alman İmparatoru V. Şarlken&#8217;in taçlarının parça sayılarının tümünün toplamı Sultan Süleyman&#8217;ınkiyle eşitti. Aynı zamanda Sultan Süleyman&#8217;ın yeni tacı, Osmanlı Devleti&#8217;nde din ve siyasi iktidarı bir elde toplandığını da sembolize ediyordu.[4]
<p> Bu çok büyük imparatorluk içinde, çeşitli uluslar ve halkın / halkların farklı inançları, dinleri de mevcuttu. Osmanlı idaresinin hoşgörüsü, fethettiği ülkelerin dinlerince bilinirdi, ama devlet idaresine karşı ayaklanmalar, en küçük ise de kuvvetle bastırılırdı.</p>
<p> Bu büyük devlet içinde merkezi idareye karşı çeşitli muhalefetler vardı. Osmanlılardan daha önce başlayan ve Anadolu&#8217;da artık Selçuklu idaresine karşı manevî kaynağı sufilikte olan ayaklanmalar, 16. yüzyılda da bitmedi.</p>
<p>     &#8220;13. yüzyılda Baba İlyas ve Baba İshak&#8217;ın, 14. yüzyılda Şeyh Bedreddin&#8217;in liderliklerinde başgösteren halk ayaklanmaları da (sufiliğe bağlı) Bâtınî davranışlardır. Aslında Tasavvuf, Gizemcilik, Mistisizm, İsmâilik vs. gibi mezhep ve tarikatlar&#8230; dinle savaştan doğmuştur&#8230; tarihteki bütün toplumsal başkaldırı ayaklanmaları dinî biçimine bürünmüştür&#8230; Yunus ve Hacı Bektaş&#8217;ın (demek ki sufi tarikatlerin) ayaklanması, halk ayaklanmalarını besleyen bir fikir ve düşünce ayaklanmasıydı. Silahlı değildi, ama silâhlara yön verecek potansiyele sahiplerdi.&#8221;[5]
<p> 3. Hıristiyan Mezheplerine Bakış</p>
<p> 3.1 Doğu Avrupa</p>
<p> Manikeizm ikilik (dualizm) dinine yakın Paulikian mezhebi, Hıristiyan dininin asıl, ilkel gösterişsiz şeklini geri alması için Suriye&#8217;deki Konstantinosca tarafından 7. yüzyılda kuruldu. Talebelerini &#8220;Hıristiyanlara&#8221; ve Roma Katoliklerini, &quot;doğru&quot; Hıristiyanlardan ayırt etmek için sadece &#8220;Romalılara&#8221; şeklinde adlandırdı.[6] 8. yüzyılda Ermenistan&#8217;da, Hıristiyanlığın Doğu&#8217;daki ucunda, ortodoks Ermenistanlılar tarafından kovuşturulan Paulikianlara karşı orgia suçlaması, Hıristiyanlarca manevî silah olarak ilk defa kullanıldı.[7]
<p> Bulgaristan&#8217;da Çar Peter (927-969) zamanında Bogomil mezhebi, Roma Kilisesi&#8217;nin radikal düşmanı olarak ortaya çıktı. Bogomil&#8217;in kendisi, Bulgar ortodoks papazdı ve mezhebinin temel düşünceleri arasında Messalian, Paulikian ve daha önceki Manikeizm fikirleri vardı. Bogomil&#8217;e göre dünya iki idare altındadır: &#8220;İyi&#8221; (Tanrı) ve &#8220;Kötü&#8221; (Satanael). Bütün görebilen dünya, Kötü&#8217;nün yapısıdır ve Kötü&#8217;nün hedefi oldu. Temiz canlı din ve afif asketik hayat için çabaladılar. Her nevi dış kült, kilise merasimleri de hemen hemen Roma Kilisesi&#8217;nin tüm teşkilâtını bıraktı. Bu, aynı zamanda dünyanın var olan teşkilâtının bırakılması da demekti, çünkü buna en kuvvetli dayanak veren teşkilat, Hıristiyan Kilise idi. Bogomil hareketi halkın hükümdarlara, büyüklere ve zenginlere karşı itiraz etmesinin bir ifadesiydi. 11. yüzyılda Bogomil mezhebi tarafından, o zamanda Bizans&#8217;ın en tehlikeli düşmanı olan Peçenekler desteklendi. İmparator I. Alexios Komnenos (1081-1118), Bogomil mezhebine karşı, bunun hem devlet için, hem de kilisenin teşkilâtı için tehlikeli olduğundan dolayı, Ortodoks Kilise ile elele savaş ilan etti. Balkan Yarımadası&#8217;nda oluşmuş Bogomil dalaleti (heresis), geniş alanda yaygınlaşmıştı ve devletin başkentinde de sayısız üyesi vardı. İmparator tarafından dalalet hareketinin yok edilmesi, devletin önemli bir vazifesi sayıldı. Bogomil lideri, Basileos ve fikirlerini kabul eden öğrencileri, ateşe verildi.</p>
<p> Bogomilizmin kökleri Bulgaristan&#8217;da ve Makedonya&#8217;da ise de daha sonra, bütün Balkanlarda Bosna&#8217;da, Sırbistan&#8217;da, hatta çeşitli isimler (Babun, Pataren, Katar, Albingens vs.) alıp İtalya&#8217;da, Güney-Fransa&#8217;da yaygınlaştı.[8]
<p> Gnostisizmle karışmış Manikeizmden yeni oluşmuş Bizans ve Roma Kilisesi&#8217;nin idaresini kabul etmeyen, hatta ayaklanmaya başlayan çeşitli dalalet mezheplerinin ilk ocağı, büyük olasılıkla Balkanlardaydı. Balkanlardan, önce Haçlı Seferleri, sonra Osmanlıların Batı&#8217;ya doğru ilerlemesi yoluyla, kaynağı Doğu&#8217;da olan birçok düşünceyle beraber, hemen hemen bütün Avrupa&#8217;da yaygınlaştı.[9]
<p> 11. yüzyılda Bizanslı felsefeci Psellos tarafından Bogomillere karşı yazılan &#8220;eleştiride&#8221; artık Eskiçağ&#8217;da da mevcut olan orgia suçlaması kullandı. Bu tarihten sonra, bu tip suçlamalar, Ortaçağ&#8217;ın sonuna kadar, hem Doğu Ortodoks (Bizans), hem Batı Roma Katolik Kilisesi&#8217;nden dalalet dinlerine karşı sürdüren mücadelenin en uygun aracıydı.[10]
<p> 3.2 Batı Avrupa</p>
<p> 756&#8217;da Frank Kralı yardımıyla kurulmuş, merkezi Roma&#8217;da olan Kilise Devleti, dünyevi idareyi ele almak için, dinî vazifesini ihmal etti, aynı zamanda Papalık yerli yöneticileri olan piskoposların, hatta papazların ve rahiplerin ahlağı bozuldu. Kilise, öğrettiği dinî ahlak ve yöneticilerin yaşam biçimi arasında ilişki yoktu. Papazlar dünyevî idareyi ele almaya çabalarken, kilise hizmetleri şantajla satın alındı; merasimleri, cansız gösterişleri palavra oldu.[11] Kilisenin kötüleşmiş durumuyla halkın dininin düzeltilmesi için manevî, bazen silahlı ayaklanmalarla mücadele edildi.</p>
<p> Roma Katolik Kilise idaresinin zayıflanması için 10. yüzyılda Kuzey İtalya&#8217;da şehir burjuvaları tarafından &#8220;kommuna&#8221; olarak adlandırılan bir tür &#8220;şehir belediyesi&#8221; kuruldu. Belediye, Romalı piskoposlara karşı burjuvaların yararına çalıştı. Burjuva hareketi kuvvetlenince 1056&#8217;da Milano, Lodi Pavia halkı, metres sahibi olan, rüşvet alan zengin papazlara karşı ayaklandı ve silahlanarak savaştı. Hıristiyan Kilise&#8217;nin ilkel temiz, demokratik durumu ihya etmesini istediler. Kommuna hareketinde politika, din dalaletiyle karıştı, çünkü şehir halkına feodal beylerin kuvveti &#8211; gerçekte feodal beyleri olan &#8211; piskoposlar tarafından uygulandı. Avrupalı burjuva sınıfının feodalizme karşı ayaklanmaları, din ve dalalet (heretik) şeklinde oluştu, yüzyıllarca kilise ve din düşüncesine bürünüp sonuna kadar &#8220;antiklerik&#8221; (papaz idaresine karşı) niteliği vardı.[12]
<p> Katar (katharos) mezhebinin kaynağının kesinlikle Doğu&#8217;da olduğu, hem İncil (biblia) tercümesinin tarzından, hem Katar yazı kaynaklarından, hatta Bulgar Kilisesi&#8217;ni Katar Kiliseleri arasında zikretmesinden de kanıtlanır. İtalya&#8217;da patarini (patareni, patarelli, pataria), Fransa&#8217;da bougres, sonra tisserants, ve Albingens, İngiltere&#8217;de paulikian sözünden poplikanus, Hollanda&#8217;da piphles, Lombardya&#8217;da gazarri, Almanya&#8217;da ketzer, Macaristan&#8217;da kacér olarak adlandırılan mezheplerin asıl ortak kaynağı Bogomil düşüncelerindeydi.</p>
<p> Katar mezhebinin ahlâkı, yaşama tarzı ve kuralları çok sertti. Kutsal Ruh&#8217;tan vaftiz almış ve seçilmiş kâmiller (katharoi=temizler) İsa ve onun Havarileri gibi, fakirlik içinde yaşar, yalan söylemez, yemin içemez, savaşa katılmaz, dünyevî mahkemede iş yeri alamaz, kan dökmez, hayvan öldürmez, et yemez, evlenemez. Mezhebin büyük kitlesi, inananlardan (Lat. credentes) ve dileyicilerden (Lat. auditores) ibaretti. Bu mezhepte su ile vaftiz kabul edilmedi, ateş ve can ile vaftiz alındı. Vaftizden önce, üç gün oruç tutuldu; &#8220;ikrar alma&#8221; töreninde yeni üye olmak için başvuranın başı üzerine, bir seçilmiş kâmil, el koydu. Hatıra için bir keten ya da yün ip verildi. Bunu yakasında, gömleği üzerinde giymeliydi. Bundan sonra &#8220;giydirmiş&#8221; olarak (Lat. indutus) adlandı. İncil okunmasından ve dua edilmesinden ibaret olan basit merasimlerin sonunda, sevgiyi sembolize eden ortak yemeğe katılıp, kutlu ekmek yediler, ama şarap içmediler.[13]
<p> Hıristiyan mezheplerinin temel düşünceleri arasında olan mistizm ile resmî, devlet idaresinden desteklenen kilisenin alâyişli davranışı, kötüleşmiş hayat tarzı yerine, insanlara temizlenmiş, ahlaklı din vermesinin isteği ve Müslüman sufi mezheplerin amacı arasında fark bulunmaz. İkisi de Tanrı ve insanların araçsız ilişkide (Hakk ile birleşmek) olması için çabaladı. Hatta Katarların din kurallarına ve merasimlerine bakılınca sufi tarikatlerinin şartlarına ve &#8220;ikrar alma&#8221; törenlerine çok yakın olduğu göze çarpar. Keçeli</p>
<p>     &#8220;Bogomilizm ile Alevilik (sufilik) arasında hiçbir organik bağ yoktur. Bu din yorumcularının öncüleri birbirlerinden haberdar bile değillerdir. Fakat din yorumları birbirlerine benzemektedirler&#8221; </p>
<p> der ve ekler:</p>
<p>     &#8220;dinlerin tümünde sufiliğe benzeyen yorumları buluruz. Örneğin,&#8230; Hıristiyanlıkta Plotinos, Pavlucienler, Bogomiller, İtalya ve Bosna&#8217;da Patarinler, Katar Şövalyeleri; Müslümanlıkta&#8230; Şi&#8217;a, Mu&#8217;tezile, Batınilik, Türkistan&#8217;da Melâmetilik, Kalenderilik, Haydarilik ve Yesevilik; Anadolu&#8217;da ise Babailik, Bektaşilik ve Alevilik&#8230;[14] Şekilci din yorumcularının acımasızlığının birbirine çok benzemesi gibi&#8230;&#8221;[15] </p>
<p> Keçeli</p>
<p>     &#8220;Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da iki farklı din yorumu vardır. Her iki dinde de şekilciler ve kullaştırmacılar aşk ve sevgi yandaşlarını dinsizlikle suçlamışlar ve onları acımasızca katletmişlerdir&#8230;&#8221;[16] </p>
<p> der, konumuz açısından çok önemli olan bu ibareleri yazarken &#8220;Bogomilizm ile Alevilik (sufilik) arasında hiçbir organik bağ yoktur&#8221; kanaatine ulaşırsa da, Bogomillerin ve Alevilerin iktidar mevkiinde bulunlar tarafından ayni iftira ile suçlanmasının sebebini ve kaynağını araması da gerekirdi.</p>
<p> Antik Dünya ve Ortaçağ&#8217;daki Hıristiyan dinin iç muhalefeti ile Müslüman sufi tarikatlar arasında iftira konusunda ne ilişki vardır, sorusuna sefahat ile ilgili suçlamanın tarihi cevap vermektedir.</p>
<p> 4. Sefahat ile İlgili İftira Oluşumu</p>
<p> Romalı tarihçi Livius zamanında, politik ve dini rakiplere karşı uygulanan iftira ya da orgia suçlamasının stereotipinin hazır olduğu görülmektedir, çünkü MÖ 186&#8217;da yapılmış &#8220;bacchanalia meselesi&#8221;ni ayrıntılı olarak bildirir. Çeşitli orgia suçlamaları, Roma&#8217;da Konsulların birbirlerine başlattığı davalarda ve idam edildikten sonra da fesatçıların hatırasına kara sürülmesi için, çok defa kullanıldı. Romalılar, bu gibi suçlamaları MÖ 2. yüzyıldan başlayarak, MS ortaya çıkan erken Hıristiyan din hareketlerine karşı da uyguladı.[17]
<p> MS 2. yüzyılın sonunda Felix Minucius Hıristiyanları suçlayarak:</p>
<p>     &#8220;(Hıristiyanlar) bir delilik etkisinden hayvanların en iğrenç cinsinin, eşek kellesine&#8230; tapmışlarından haber aldım&#8230; Merasimlerinde papazın cinsel organlarını öperler, babalarınkine ise ve put olduğu gibi taparlar&#8230; Yeni üyeleri mezhep içine almasının merasimi iyi tanınır&#8230; Bayramlarında yaptıklarını herkes iyi bilir&#8230; Bayram günlerinde çocuklarıyla, kardeşleriyle, anneleriyle ve çeşitli yaşta olan erkeklerle ve kadınlarla beraber bir araya gelirler. Eğlencedeki gerginlikte, içki içtikten sonra kötü arzuları yükselerek&#8230; çerağ sütunu düştükten sonra ışık söner,.. karanlıkta tutku yırtılır, kim kiminle birleşilir sadece tesadüfler sonucudur&#8230; Şöyle kendisi yapmazsa da, olaya katılanların her birisi bu suçta ortaktır&#8230;&#8221;[18] </p>
<p> şeklinde betimliyordu.</p>
<p> Felix Minucius isteyerek Hıristiyan merasimlerini yanlış anlatıyor. Hıristiyanlar, gerçekten toplantılarına erkekler kadınlarla beraber geldiler, ve onların birbirini öperek selamlaşmaları eski bir gelenekti. Aralarındaki bu öpüş, &#8220;barış öpüşü&#8221; şeklinde adlandırıldı. İncil&#8217;de &#8220;birbirinizle aziz öpüşle selamlaşınız&#8221;[19] diye yazıyordu. Âyin sonunda İsa&#8217;nın, Havarileriyle beraber yediği akşam yemeğini hatırlamak için &#8220;sevgi konaklama&#8221; (Eski Yun. agape) düzenlendi. Bu, bazen eğlenceye döndü, ama her zaman dinin sert kurallarına uygundu.</p>
<p> 5. Hıristiyanlarca Kullanılan İftiralar</p>
<p> Avrupa&#8217;da çeşitli ama en fazla da temelsiz iftiraların aslı ve maksadı eskiden araştırılmıştı. Örneğin, bir araştırmacı, sefahatla (orgyastic)[20] ilgilenmiş:</p>
<p>     &#8220;Sefahat iftira suçlaması, egemenlikte olan bir idare dinî ve ahlakî reformlara karşı, kendi idaresini korumak için halk arasında her zaman bulunan önyargıları hareket ettirdi. Roma Katolik Kilisesi iyi bildi, ki her yeni dalâlet (heretik mezhep) halk arasında beceriklidir, ama özel halk kültürünün ve değerlerinin sahibi olan çiftçi ve burjuva topluluğunun gözünde, dalâletin yeni dinî düşünceleri ile ahlâkı, kilisece öğretilen resmî dinden daha uzaktır. Defalarca papazlarca desteklenilen topluluk, dalâleti öğreten kişileri taşladı, veya ateşle yaktı. Önyargı desteklemesi araçları arasında, orgia (sefahat) masalı, çok etkiliydi.&#8221;[21]
<p> Putperestlere karşı Hıristiyanlarca sefahat suçlama olarak kullanıldı. Cyprianus Karthago piskopusu (+285) Ad Donatum adlı eserinde Roma İmparatorluğu&#8217;nda karakteristik olan ve en önemli suçlar arasında akrabaların öldürülmesi, yakın akrabalar arasında yapılmış cinsel ilişkileri ve zina ettiklerini, (Lat. incestus) tanrısızlıkları sayar. Hakikaten Roma, ahlaki bozulmuş, kötü durumdaydı ve zenginlerin eğlenceleri &#8220;orgia&#8221; ile biterdi. Birkaç yüzyıldan sonra Hıristiyan topluluk içinden gelen &#8220;heretik&#8221; (dalâlet) hareketlerine daha önce putperestler karşısındaki iftira (orgia) suçlaması, kilisenin ortodoks yöneticilerince kullanmaya başlandı.</p>
<p> 1022&#8217;de Orleans&#8217;ta Batı-Avrupa&#8217;da ilk dalalete karşı sürdürülen davanın yazılı tutanağına</p>
<p>     &#8220;o adamların &#8216;cennetli&#8217; olarak adlandığı akşam yemeklerini nasıl yediklerini söylemeliyim. Belirli gecelerde bir evde toplanırlar, lamba alıp bir kağıt makarada yazılmış demonların isimleri, Şeytan bir vahşi hayvan şeklinde aralarına varıncaya kadar okunur. Onu farkedince lambalarını söndürür, herkes kendisine en yakında bulunan kadını zapt edip fırsatla istismar eder. Cinsel ilişki olsa da kendi annesiyle, kızkardeşiyle ya da bir rahibeyle, kutsal ve nazik olaya sayılır&#8230;&#8221;[22] </p>
<p> diye yazıldı.</p>
<p> Bogomilizme çok yakın Katar (&#8220;katar&#8221; eski Yun. &#8220;temiz&#8221; demektir) dalaletiyle ilgili ilk kaynak 1114&#8217;te Soissons&#8217;da (Fransa&#8217;da) yazıldı:</p>
<p>     &#8220;Bu Kelemen isimli çiftçinin öğrencileri&#8230; evlenmeyi kabul etmez ve çiftleşme yoluyla döl üremesini ayıplarlar. Aralarında beraber konaklayan erkeklere ve kadınlara rastlanabiliriz,&#8230; ama öyle söylenti de var, ki erkek erkekle, kadın kadınla yatar, çünkü aralarında erkeğin kadına yaklaşması yasaktır&#8230; Bodrumlarda ve çeşitli gizli yerlerde toplanırlar, ama orada iki cinsliler serbestçe karışırlar. Mumlar yakılınca, topluluğun arkasında yatan bir kişiye herkesin önünde çıplak kıçlı kadınlardan teklif edilir. Mum üflemekten (söndürmeden) sonra &#8216;Kaos&#8217; başlayınca herkes ilk anda zapt edebildiğiyle sevişmeğe başlar.&#8221;[23] </p>
<p> Roma Kilisesi&#8217;nden etkilenmiş Avrupalı din tarihçileri Ortaçağ&#8217;dan başlayarak günümüze kadar Bogomil inancına fesatlıkla baktılar. Onların Roma Kilisesi&#8217;nin kötüleşmiş hayatına karşı söylediklerini ve bunu eleştirdiklerini gerçekten açıkça yazdıklarını sakladılar. Bogomil inancın mistik (Budizm, Yahudi ve Hıristiyan din parçaları da içeren) din (mezhep) olduğu az kalmış tarih kaynaklarında da açıkça görünür.</p>
<p> 1231&#8217;de Güney-Almanya&#8217;da Valdens dalaletine karşı sürdürdüğü davada yazılmış, büyük olasılıkla zorla çıkarttılan bir itirafta zan altında bulunanların hayvanlarla yaptığı çeşitli suçların sıralanmasının ardından</p>
<p>     &#8220;Bu merasimden sonra lambalar söndürülür ve herkes cinsine bakmadan en iğrenç sefahatla ilgili faaliyete başlar&#8230; Bu dehşetli iş bitince, lambaları yine yakarlar ve herkes yerine döner.&#8221;[24] </p>
<p> ibareleri okunabilir.</p>
<p> Tabii bu mezheplerinin merasimlerinde, düşmanlarınca suçlananlar elbetteki yapılmadı. Yine &#8220;aziz öpüş&#8221; ve &#8220;İsa&#8217;nın son gecesi&#8221;ni hatırlamak için yapılmış &#8220;beraber yemek&#8221; (agape) isteyerek (!) yanlış yorumlandı.</p>
<p> Bu 12. ve 13. yüzyıldaki kaynaklarda bulunan &#8220;mun söndürmesi&#8221; ifadesinin kullanılmasının, konumuz için önemli olduğunu vurgulamak gerekir.</p>
<p> 6. Sufiler Karşısında Kullanılan İftiralar</p>
<p> Oyun dolu demek ki, semah (müzik ve dans), alkollu içki içilmesi özellikle mum yakılması ve söndürülmesi, sufi topluluğun ritüel merasimleri, ortodoks Müslümanlık tarafından kabul edilemez.</p>
<p> Bektaşi ikrâr töreninde sâki, törende içileceklerin sürahasini, bardak vs., çerağcı da şamdanları temizler. Mumları yerleştirir. Törenin 4. erkânı &#8220;çerağların uyarılması&#8221; sırasında çerağcı bir ufak mumu öperek, ocaktaki ateşten veya oradaki çerağdan delîli uyarır, demek ki mumu yakar, dua eder. Tören bitirişinde çerağlar söndürülür.[25] Sufi merasiminde mum yakılması ve söndürülmesinin önemli rol oynaması belli ki Anadolu&#8217;daki idareyi ve idarenin payandaları Sünni hocaları çok öfkelenmişti. Bunun yanında tarikatlerin merasimlerinde büyüklerinin (baba, dede, mürşit vs.) eli, omuzu, kaftan kenarı vs. kadınlarca da öpülür. Bu öpüş de (belki kasıtlı olarak) yanlış yorumlandı.</p>
<p> 6.1 Osmanlı Fetvaları</p>
<p> Porta karşısında Şiî tarafından etkilenmiş ve sufi babalarca yönetilen ayaklanmalar başlayınca Padişah divanında da yer alan Şeyhülislam, kendi iktidarını kuruyan Padişahla sufilere karşı ittifak kurdu. Sünnî ile iktidarlık bağlaşık oldu. Ortak amaç sufi hareketinin yok edilmesiydi. Bunun gerçekleştirilmesi için vazife ikiye bölündü. Manevî propaganda Sünni hocalara kalıp, Porta iyi netice verecek iktidarlı vasıtayı aradı. Ortak maksadı Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda halk arasında geniş alanda yayılmış ve büyük kitleleri etkilenen sufi düşüncelerin yok edilmesiydi. Porta fetvaları, Müslüman Ortodokslarını destekledi.</p>
<p> Kâtip Çelebi Porta fetvalarından şöyle yazdı:</p>
<p>     &#8220;&#8230;ve fetvaların aslı, çoklarının saltanat tarafını korumak istemesindendir, çünkü geçmişte sufilerden çok zulüm ve kötülükler görülmüştür. Hele Şalar Devleti (Safeviler) sufilik yolundan ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı sert ve sıkı davranılarak mürşitleri çoğaltmaya ve yığılıp toplanmalarına yol açacak olan işin kızışmasına biraz gevşeklik gelmek maslahatı düşünülmüştür, dediler.&quot; [26]
<p> Şeyhülislâmın Padişah ile barışık sufilere karşı yayınladığı fermanlar ve fetvalarda halkın, inançlı ile imansızın, sufilerden tiksindirilmesine uygun görüldü.</p>
<p> II. Selim yönetiminde 1574&#8217;te Amasya&#8217;daki Kızılbaşların tevkifi hakkındaki fermanda:</p>
<p>     &#8220;Amasya Beyine, Ladik ve Havsa Kadılarına&#8230; Şaban ve Ramazan adlı kişiler, önceleri meşhur Kızılbaş iken, Kızılbaşların takibi sırasında idam edilmek korkusundan kaçıp Halveti tarikatına giren, daha sonra eski inançlarına dönerek bir köyün mescitinde yellendikleri, her yellenmede &#8216;Sünnilerin yüzüne-Sünnilerin ruhuna&#8217; diyerek hakaret ettikleri öğrenilmiştir&#8230;&#8221;[27] </p>
<p> diye yazıldı.</p>
<p> Utanılacak davranış genel insan normlarını incitiyor, ama Müslüman ortağında Şaban ve Ramazan&#8217;ın yaptıkları, Allahın temizlilik kanununun şartını, büyük bir suçla bozdurdu. Ortodoks Müslüman kurallarına göre, mescitte oturmak da yasak; namaz kılınması sadece aptest (gusul) almaktan sonra mümkündür. &#8220;Yellenme&#8221; mescit dışarında olsaydı, mekruh sayılırdı, ve abdest tekrarlanmalıydı. Şaban ve Ramazan&#8217;ın yaptıkları suçun gerçek olup olmadığı bilinmez.</p>
<p> III. Murad idaresinde 1583&#8217;te çıkarılan bir ferman da yine Amasya&#8217;daki Kızılbaşların cezalandırılması hakkında:</p>
<p>     &#8220;&#8230;dinden sapmış Kızılbaş topluluğunun kimi gecelerde toplanarak Cem yaptıkları, bu cemler sırasında Sünni Müslümanlara &#8216;Yezit geldi&#8217; diyerek hakarette bulundukları, ayrıca geceleri gizlice yaptıkları bu toplantılarda avratların kızlarını meclise getirip birbirlerinin avratlarına ve kızlarına tasarrüf edip (ilişkide bulunup) işret yaptıkları, salat (namaz) ve savm (oruç) bilmedikleri, çocuklarına Ebubekir, Ömer, Osman isimleri takmadıkları, içlerinde olan bazı kişilere Celâl halife, Resul halife gibi lakapları takarak sözde din uğruna cem ve cemaat yaptıkları bilinmektedir.&#8221; </p>
<p> diye yazıldı.[28] Fermanda Kızılbaşlar, akraba ile cinsel ilişki kurmakla (incestus ile) suçlanır.</p>
<p> Propaganda maksadı olan orgia iftirası Türk çiftçileri, zanaatçıları ve askerleri arasında bazen becerikli oldu. 16. yüzyılda Şeyhülislamı etkilenmek isteyenler Üstüvâni adında bir yobazın etrafında toplanıp, Sivas dergâhının mürşidine</p>
<p>     &#8220;Sen raks ve devran etmekle men&#8217;in vacib olmuştur. Ve tekkenin basub seni ve etbâ&#8217;ını, sana uyanları katlederiz ve tekkenin bir kaç arşın temelini kazıp toprağını deryaya dökeriz&#8221; </p>
<p> diye yazılı bir kağıt göndermişlerdir.[29]
<p> 7. Sonuç</p>
<p> Osman Devleti Balkan ülkelerini fethedince, önce Roma Kilisesi&#8217;ne karşı hem manevî, hem bazı kere silahlı müdahale sürdürmüş bir topluluğun da sahibi oldu. István Gy&#337;rffy Balkanlarda yaşayan halklardan söz ederken</p>
<p>     &quot;Roma Katolik Hırvatlar, Ortodoks Sırplar ve Türkçe bilmeyen sadece isminde Müslümanlardır. Müslümanlar aslında Bogomiller idiler&#8230; Bu inanç&#8230; baş özelliği mistisizm ve batıl itikatti. Balkanlar&#8217;da, Bosna&#8217;da erken yayılmış ise de, Roma Papası ve Macar Kralı devamlı onları (Bogomilleri) imha etmeye çalıştı. Bogomiller Hıristiyanların zor kullanmasından değil, ama Müslümanların sabrı tarafından zapt edildi, ve Türk idaresi başlayınca Müslüman oldular.&#8221;[30] </p>
<p> demektedir.</p>
<p> Osmanlı ordusuyla Balkanlara gelen yeniçeri ocakları yanında bulunan Bektaşi dervişlerinin ve çeşitli sufi tarikatlerin faaliyeti de unutulamaz. Bogomil gelenekli halk gözünde, ecdatların dini ve sufiliğin din yorumcuları, temel düşünceleri, merasimleri arasında esas itibarıyla fark görülmedi.</p>
<p> Ama Balkanları fetheden Osmanlıların idare adamları, beyler ve kadılar, yeni kurulmuş vilayetlerinde, sancaklarında kalan Hıristiyan Roma Katolik Kilisesi&#8217;nin piskoposlarıyla görüşürken, onların büyük olasılıkla Bogomil mezhebine karşı kullandığı metodu tanıyıp, çabuk öğrendiler. Bir yandan Balkan halkı sufi olunca, tarikat üyelerinin sayısını yükseltti, öte yandan Balkan piskoposları tarafından, sufilere karşı, Osmanlı Devleti&#8217;ndeki din büyüklerine, Şeyhülislama, kadılara devletten desteklenmiş Sünni idaresine sefahat iftirasının elverişli olarak kullanacak silahı verildi. İftira, tabii ne Sünnî Türk, ne Ortaçağ&#8217;daki Roma Hıristiyanlığının buluşudur. Esasen Eskiçağ&#8217;daki Romalı putpererestlerden kalmış iftira, yani muhalefet mezhep üyelerinin akraba ile cinsel ilişki kurmasıyla (Lat. incest) suçlanması, hem Hıristiyan Roma Katolik Kilisesi&#8217;nce hem Osmanlıların İslam din adamlarınca çok eski bir topos[31] olarak miras alındı.</p>
<p> Günümüzde de bu suçlamayı duyunca, kendiliğinden bir soru akla gelir: Bize, o eski putperestlerinin ve Hıristiyanların &#8220;toposundan&#8221; başka söyleyecek kendi sözünüz yok mu?</p>
<p> www.alewiten.com, 11.5.2003</p>
<p> [1] Lat. incestus, akraba ile zina, nikâh düşmeyen akraba ile cinsel ilişki kurma demektir.</p>
<p> [2] Klaniczay, Gábor, A középkori orgiavádak nyomában. In. A szerelem kertjében. Szerk: Hoppál Mihály, Szepes Erika, Budapest, 1987, Szépirodalmi. 58-57. sayfa 61.</p>
<p> [3] Sertoğlu, Midhat, Resimli Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, İskit Yayını 1958, İstanbul, s.124, 237.</p>
<p> [4] Fodor, Pál-Hegyi, Klára-Ivanics, Mária, Török és tatár hódítók, Kossuth Könyvkiadó Bp. 1993. s. 45.</p>
<p> [5] Gülvahaboğlu, Âdil, Hacı Bektaş Veli lâik-ulusal kültür. Yorum Yayınları: 18. Ankara, tarihsiz. s. 47-50.</p>
<p> [6] Warga, Lajos, A keresztyén egyház történelme, I. A reformáció el&#337;tti korszak. Sárospatak, 1906. s. 248-249.</p>
<p> [7] Klaniczay, Gábor, A középkori orgiavádak nyomában. In. A szerelem kertjében. Szerk: Hoppál Mihály, Szepes Erika, Budapest, 1987. Szépirodalmi. 58-57. sayfa 64.</p>
<p> [8] Ostrogorsky, Georg, A bizánci állam története, Budapest, 2001 Osiris. s.233-234. ve 318. 327.</p>
<p> [9] Warga, Lajos, A keresztyén egyház történelme, I. A reformáció el&#337;tti korszak. Sárospatak, 1906. s. 390.</p>
<p> [10] Klaniczay, Gábor, A középkori orgiavádak nyomában. In. A szerelem kertjében. Szerk: Hoppál Mihály, Szepes Erika, Budapest, 1987, Szépirodalmi. 58-57. sayfa 64.</p>
<p> [11] Warga, Lajos, A keresztyén egyház történelme, I. A reformáció el&#337;tti korszak. Sárospatak, 1906. s. 389.</p>
<p> [12] Gergely, Jen&#337;, A pápaság története, Budapest, Kossuth Könyvkiadó 1982. s. 89.</p>
<p> [13] Warga, Lajos, A keresztyén egyház történelme, I. A reformáció el&#337;tti korszak. Sárospatak, 1906. s. 390-391.</p>
<p> [14] Not: Keçeli topladığı dinlerin hepsinin ortak kaynağı neoplatonist (yenileştirilmiş Eflatun felsefesinin) mistisizmidir derken, daha önce gösterilmiş sufi ve Katar merasimlerindeki ortak benzerliklerine değinmemektedir.</p>
<p> [15] Keçeli, Şâkir, Aleviliği Yaratan Sosyo-Ekonomik Kaynaklar, www.alewiten.com</p>
<p> [16] Keçeli, Şâkir, Aleviliği Yaratan Sosyo-Ekonomik Kaynaklar, www.alewiten.com</p>
<p> [17] Klaniczay, Gábor, A középkori orgiavádak nyomában. In. A szerelem kertjében. Szerk: Hoppál Mihály, Szepes Erika, Budapest, 1987, Szépirodalmi. 58-57. sayfa 63.</p>
<p> [18] Minucius Felix: Octavius. Ed. C. Hahn. Corpus Scriptorum Ecclesiasticorum Latinorum 2. Wien, 1867. s. 12.</p>
<p> [19] Incil, Paulos Korintoslulara 2. Mektubu, 13:11.</p>
<p> [20] Sefahat; aşırı düşkünlük. Eski Yunanistan ve Roma&#8217;da tanrılar ve özellikla Baküs (Bacchus) için yapılan gizli dinsel törenlerde fazla heyecanlı şarkı söylenip, dans etme ve çılgınca cinsel hareketlerde bulunması demektir.</p>
<p> [21] Klaniczay, Gábor, A középkori orgiavádak nyomában. In. A szerelem kertjében. Szerk: Hoppál Mihály, Szepes Erika, Budapest, 1987, Szépirodalmi. 58-57. sayfa 67.</p>
<p> [22] Paulus S. Petri Carnotensis: Vetus Aganon. VI.3. In: Migne: Patrologiae Cursus Completus, Series Latina 155. coll. 264.</p>
<p> [23] Guibert de Nogent: De vita sua. Ed. G. Bourgin, Paris, 1907. s. 212-213.</p>
<p> [24] IX. Georgius Papa: Vox in Rama. In: Monumenta Germaniae Historica. Epp. saec. XIII. 1. 432. No. 537.</p>
<p> [25] Noyan, Bedri, Bektâşilik Alevîlik Nedir, Ankara, 1987. Doğuş Matbaacılık s. 236, 241, 274.</p>
<p> [26] Erseven, İlhan Cem, Aleviler&#8217;de Semah, 1990. Ankara, Ekin Y. s. 104.</p>
<p> [27] Kocadağ, Burhan, Anadolu Aleviliği ve Padişahların Fermanları, 1991 Ehlibeyt, Yıl 4. Sayı 32. s. 9-14</p>
<p> [28] Bkz. Kocadağ, 1991.</p>
<p> [29] Erseven, İlhan Cem, Aleviler&#8217;de Semah, 1990. Ankara, Ekin Y. s. 120.</p>
<p> [30] Györffy, István, Magyarország régi balkáni birtokai, Földrajzi Közlemények 1916. yıl IX. cilt IV. defter 1. Budapest.</p>
<p> [31] &#8222;Topos&#8221; (Eski Yun.) geniş alanda yaygınlaşmış gerçeksiz olay, hikâye ya da ispat, kanıt demektir.  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/mum-sondurme-iftirasinin-1-kokeni-ve-tarihsel-sureci/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Alevi Bektasi Müzik Kültürü Sempozyumu</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/alevi-bektasi-muzik-kulturu-sempozyumu/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/alevi-bektasi-muzik-kulturu-sempozyumu/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 04 Mar 2008 18:00:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Nevzat ÜÇYILDIZ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[MAKALELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/alevi-bektasi-muzik-kulturu-sempozyumu/</guid>
				<description><![CDATA[Hacı Bektaş Veli Anadolu K&#252;lt&#252;r&#160; Vakfı Genel Merkezi ALEVİ-BEKTAŞI M&#220;ZİK K&#220;LT&#220;R&#220;&#160; SEMPOZYUMU 14-15 Mayıs 2005, Ankara &#8220;21. Y&#220;Z YIL T&#220;M D&#220;NYADA ANADOLU M&#220;ZİĞİNİN Y&#220;Z YILI OLACAKTIR&#8221; Nevzat &#220;&#199;YILDIZ Prod&#252;kt&#246;r ve Rejis&#246;r İLETİŞİM :&#160; TRT Ankara Televizyonu, TRT Sitesi A&#160; Blok No: 726 OR-AN ANKARA +90.312.490 4300 / 2659&#160;&#160; &#8211; +90.312.491 2822 &#8211;&#160; +90.533.370 7000 e-mail ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> Hacı Bektaş Veli<br /> Anadolu K&uuml;lt&uuml;r&nbsp; Vakfı<br /> Genel Merkezi</p>
<p> ALEVİ-BEKTAŞI M&Uuml;ZİK K&Uuml;LT&Uuml;R&Uuml;&nbsp; <br /> SEMPOZYUMU</p>
<p> 14-15 Mayıs 2005, Ankara</p>
<p> &ldquo;21. Y&Uuml;Z YIL T&Uuml;M D&Uuml;NYADA ANADOLU M&Uuml;ZİĞİNİN Y&Uuml;Z YILI OLACAKTIR&rdquo;<br /> Nevzat &Uuml;&Ccedil;YILDIZ<br /> Prod&uuml;kt&ouml;r ve Rejis&ouml;r</p>
<p> İLETİŞİM :&nbsp; TRT Ankara Televizyonu, TRT Sitesi A&nbsp; Blok No: 726<br /> OR-AN ANKARA<br /> +90.312.490 4300 / 2659&nbsp;&nbsp; &#8211; +90.312.491 2822 &#8211;&nbsp; +90.533.370 7000<br /> e-mail : nevzat.ucyildiz@trt.net.tr&nbsp; </p>
<p> &ldquo;21.Y&Uuml;Z YIL ANADOLU&nbsp; (ALEVİ-BEKTAŞI) M&Uuml;ZİĞİNİN Y&Uuml;Z YILI OLACAKTIR.&rdquo;</p>
<p> Merhabalar sevgili dostlar !<br /> Duyulduğunda kulağa &ccedil;ok hoş gelecek ; &ccedil;ok hoş geldiği kadar da inanması g&uuml;&ccedil; bir tez , 21. Y&uuml;z yılın Anadolu , başka bir deyişle alevi- bektaşi m&uuml;ziğinin y&uuml;z yılı olacaktır tezi. Bu tezimi bu g&uuml;ne kadar bir &ccedil;ok m&uuml;zik adamına a&ccedil;tım&nbsp; ; &ouml;nce yadırgadılar, sonra bu tezimi g&uuml;&ccedil;lendirecek &ouml;rnekleri ve olayları anlatınca da &ldquo; Neden Olmasın&rdquo; dediler&#8230;.&nbsp; Evet&nbsp; Neden Olmasın !&rdquo;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ouml;ncelikle, Anadolu M&uuml;ziği, Alevi-Bektaşi M&uuml;ziği demek midir ? Sorusunu cevaplayarak konumuza girmek istiyorum&#8230;. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Anadolu m&uuml;ziğini,&nbsp; alevi-bektaşi&nbsp; felsefesinden ayırmak m&uuml;mk&uuml;n değildir. 11. Y&uuml;zyıldan itibaren Anadolu&rsquo;da k&ouml;k salmaya&nbsp; ve yaygınlaşmaya başlayan bu&nbsp; felsefe beraberinde Anadolu coğrafyasına k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; ; beşeri ilişkisini, ekonomilerini,&nbsp; kısaca dinsel t&ouml;renleri dahil her t&uuml;rl&uuml; yaşama bi&ccedil;imini de taşidı&#8230; <br /> Anadolu coğrafyasında yerleşime başlayan alevi bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml; Anadolu&rsquo;ya geldiğinde&nbsp; hangi k&uuml;lt&uuml;r bi&ccedil;imleriyle karşilaştı ?&nbsp; Anadolu&rsquo;da Yunan Kent Devletleri&nbsp; hakimiyetini s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yordu,&nbsp; bu da son Roma İmparatorluğu d&ouml;nemini kapsar ki, bu da K&ouml;leci Toplumların son d&ouml;nemi anlamına gelmektedir. Bu d&ouml;nemde uzmanlaşmış zanaat&ccedil;ılar ve başta&nbsp; eğitimli m&uuml;zisyenler de olmak &uuml;zere&nbsp; hepsi k&ouml;leydi&#8230; <br /> Maden , ağa&ccedil; ve taş iş&ccedil;iliği&nbsp; konusundaki becerilerin ve matematik bilgisinin giderek artması, yetkin m&uuml;zik aletlerinin yapılmasına olanak verdi. &Ccedil;algilarin bu gelişmesiyle de insan sesi ve insan kulağı, daha keskin perdeler işitecek ve bunları yeniden &uuml;retecek şekilde&nbsp; eğitilebildi.&nbsp; Bu toplumlarda m&uuml;ziğin hala b&uuml;y&uuml;sel g&uuml;&ccedil;lere sahip olduğuna inanılıyor, m&uuml;zikten ayinlerde yararlanılmayla devam ediliyordu.&nbsp; <br /> K&ouml;leci toplumun,&nbsp; bu son d&ouml;neminin m&uuml;ziği, ayinleri bakımından daha bi&ccedil;imsel hale gelmiş olmasına rağmen, aynı zamanda &ccedil;algi tekniklerinde de b&uuml;y&uuml;k ilerlemelerin sağlanmasına neden olmuştur. &Ccedil;esitli kabilelerin m&uuml;zikleri , bizdeki halk ozanları geleneğinin aynısı olan gezginci halk&nbsp;&nbsp;&nbsp; ozanları aracılığı ile birbirleriyle kaynaşmasına neden olabiliyorlardı.&nbsp; Aralarında Homeros&rsquo; unda olduğu s&ouml;ylenen kabilelerin ve kabile başkanlarının yiğitliklerini anlatan , kabile inan&ccedil;larıyla&nbsp; b&uuml;y&uuml;sel inan&ccedil;ların&nbsp; i&ccedil; i&ccedil;e olduğu&nbsp; destanlar,&nbsp; halka m&uuml;zikli olarak sunuluyordu. K&ouml;leler, k&ouml;yl&uuml;ler ve maden emek&ccedil;ileri arasında, Osiris, Diyanizos ve Orfeus k&uuml;ltleri ve bağımsız ayinleri doğdu.&nbsp; Bu ayinlerde &ccedil;i&ccedil;eklenen dramlar, m&uuml;zikle dolup taşmakta. Bu ayinlerin &ouml;z&uuml;n&uuml; m&uuml;zikler oluşturmaktaydı&#8230;. <br /> Feodal topluma ge&ccedil;iş s&uuml;recinin yaşandığı bu d&ouml;nemin m&uuml;ziği, duvar resimlerindeki m&uuml;zisyen grupların g&ouml;sterildiği, resmedildiği &uuml;zere, &ccedil;ogunlukla polifonik, yani &ccedil;oksesliydi. Bir &ccedil;ok şarkıcı ve &ccedil;algici birlikte &ccedil;alip s&ouml;yl&uuml;yordu. <br /> &Ouml;te yandan&nbsp; yine halkın kendi yaşam bi&ccedil;imini simgeleyen kış yarısı, saya gezme, mevsim ge&ccedil;iş m&uuml;zikleri,&nbsp; &uuml;r&uuml;n ekme, hasat zamanı m&uuml;zikleri gibi&nbsp; daha bir &ccedil;ok m&uuml;zik t&uuml;r&uuml;&nbsp; gelişmeye&nbsp; ve yerleşmeye başlamıştı. .. Alevi- Bektaşi&nbsp; M&uuml;ziği , Anadolu coğrafyasına taşindığında&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; bulduğu karşilaştığı&nbsp; m&uuml;zik ortamı &ouml;zetle b&ouml;yleydi. Sel&ccedil;uklular ve daha sonra Anadolu Beylikleri , hatta, 1300&rsquo; l&uuml; yılların sonuna doğru Osmanlı&nbsp; saraylarında da&nbsp; alevi-bektaşi m&uuml;ziği kullanıldı&#8230; <br /> Aleviler ve Bektaşiler, kurumsallaşmaya başlamış m&uuml;zikleri &uuml;zerine, Anadolu&rsquo;da yaşayan halkların,&nbsp; var olan m&uuml;ziğinden kendi k&uuml;lt&uuml;rel dokusuna uygun olanları da&nbsp; alarak kurumsallaşma yolunda&nbsp; &ccedil;ok &ouml;nemli adımlar attılar&#8230; <br /> Dinsel t&ouml;renlerde, d&uuml;ğ&uuml;n, eğlence vb. &lsquo;lerde , kış yarısı, mevsim ge&ccedil;iş t&ouml;renlerinde , &uuml;r&uuml;n ekme ve hasat&nbsp; şenliklerinde kullanılan&nbsp; m&uuml;zik formları&nbsp; netleşmeye&nbsp; ve belirginleşmeye&nbsp; başladı, kurumsallaşmaktan kastımız budur&#8230; <br /> Elbette bu kurumsallaşmada alevi ve bektaşi dedelerinin, &ouml;nderlerinin etkisi&nbsp; ve &ouml;nemi &ccedil;ok fazladır.&nbsp; <br /> Sevgili Dostlar sizlere şimdi&nbsp; Alevi ve Bektaşilerin Anadolu&rsquo;ya gelmeden &ouml;nce Anadolu&rsquo;da yaşayan bir şehir devletinin k&uuml;lt&uuml;r yaşamanı ilişkin (&nbsp; Henri Pruntieres &lsquo; in A New History&nbsp; of Music&nbsp; (p. 7.N.Y., 1943) adlı eserinden&nbsp; )&nbsp; Henri Prunteras&rsquo; ın Yeni M&uuml;zik Tarihi adlı eserinden&nbsp;&nbsp; bir yazıyı aktaracağım&nbsp; ; &ldquo;&#8230;. beşeri ilişkilerin en zengin gelişimi k&ouml;yl&uuml;l&uuml;kten geldi. K&ouml;yl&uuml;ler arasında kulaktan kulağa aktarılan anılardan, kralların hen&uuml;z kendi budunlarının &ouml;n&uuml;nde savaşa gittikleri ve sıradan bir şekilde yaşadıkları zamanlarda,&nbsp; kabile saraylarındaki halk ozanları tarafından s&ouml;ylenen destansı t&uuml;rk&uuml;lerden oluşan bir miras,&nbsp; varlığını hala s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yordu. Kabile yaşamından kalma karnavallar, ilkbahar ve &uuml;r&uuml;n kaldırma dansları, mayıs direği&nbsp; (İlkbaharı kutlamak i&ccedil;in yapılan, her yıl mayıs ayının başinda &uuml;zeri renkli kurdelelerle s&uuml;slenen ve &ccedil;evresinde m&uuml;zik s&ouml;ylenerek dans edilen uzun direk) ayinleri, karşı cinsin ilgisini &ccedil;ekmek i&ccedil;in ger&ccedil;ekleştirilen t&ouml;renler, d&uuml;ğ&uuml;n t&ouml;renleri gibi bir s&uuml;r&uuml; t&ouml;ren ve ayin , Hıristiyanlık&ccedil;a da yapılan t&ouml;ren ve ayinlerdi&#8230;&nbsp; İsa&rsquo; nın &ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; ve dirilişini anlatan&nbsp; &ldquo;myster&rdquo; ve &ldquo;passion&rdquo; oyunları da bu ayin ve t&ouml;renlerden etkilenerek ve esinlenerek yapılan&nbsp; ayinlerdi.<br /> K&ouml;yl&uuml;lerin kendilerine ait bağımsız bir k&uuml;lt&uuml;r ve feodal yaşamın&nbsp; acımasız g&uuml;&ccedil;lerine karşi , bir m&uuml;cadele aracı olarak&nbsp; &ouml;nemli bir silaha gereksinimleri vardı ; aynı Amerika Birleşik Devletleri &lsquo;ndeki Karaderili k&ouml;lelerin bir m&uuml;cadele aracı olan&nbsp; ve 20. Y&uuml;zyıl m&uuml;ziğine damgasını vuran ve 20. Y&uuml;zyılın&nbsp; Blues m&uuml;ziği olmasına neden olan m&uuml;zik gibi, daha doğrusu&nbsp; bir atom bombasından daha etkili olan&nbsp; silah gibi&#8230; <br /> Elbet de T&uuml;rk Halk M&uuml;ziği &lsquo; de b&uuml;t&uuml;n m&uuml;zik t&uuml;rleri&nbsp; gibi &ouml;nemli bir evrim yaşamak da, &ouml;nemli gelişmeler kaydetmektedir. Bu evrim ve gelişme , adına na derseniz deyin ister Anadolu M&uuml;ziği ister Alevi-Bektaşi M&uuml;ziği ister&nbsp; T&uuml;rk Halk m&uuml;ziği,&nbsp; &ccedil;&uuml;nk&uuml; bana g&ouml;re hepsi aynı kapıya &ccedil;ikar&nbsp; , Hepsinin kaynağı, orijini Alevi&nbsp; ve Bektaşi K&uuml;lt&uuml;r&uuml;d&uuml;r.&nbsp; Bazılarına bu tez &ccedil;ok iddialı gelebilir&#8230; Ancak bir ilk&ouml;ğretim sekizinci sınıf &ouml;grencisi bile Anadolu M&uuml;ziği konusunda bir &ouml;dev yaparken &ouml;zellikle Balkanlarda, Azerbaycan, T&uuml;rkmenistan, &Ouml;zbekistan, Kıbrıs, gibi&nbsp; alevi ve bektaşilerin yoğun yaşadığı daha bir&ccedil;ok &uuml;lkelerdeki halk m&uuml;ziklerine alevi ve bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n kaynaklık ettiğini s&ouml;ylemektedir.<br /> &nbsp;Sevgili Dostlar, i&ccedil;inde bulunduğumuz d&uuml;nya , emperyalizmin &ouml;nc&uuml;l&uuml;g&uuml;nde b&uuml;y&uuml;k bir kaosa s&uuml;r&uuml;klenmektedir.&nbsp; Gerek &uuml;lkeler arası ilişkiler , gerekse &uuml;lkelerde yaşayan insanların ilişkileri&nbsp; &ccedil;aprasik bir hal almakta, &ccedil;&ouml;z&uuml;m&uuml;&nbsp; &ccedil;ok zor&nbsp; ilişkiler&nbsp; ağına d&ouml;nmektedir&#8230; Felaket tellallığı yapacak değilim ama, gidişat ger&ccedil;ekten k&ouml;t&uuml;d&uuml;r. Sosyalizmin uygulamasındaki yaşanan&nbsp; başarısızlık , d&uuml;nya halklarını b&uuml;y&uuml;k bir arayışa s&uuml;r&uuml;klemiştir&#8230;&nbsp; <br /> Alternatif&nbsp; arayışlar yoğun olarak devam etmektedir&#8230;&nbsp; Ayrıca ,d&uuml;nyanın i&ccedil;ine d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; kaos ortamı&nbsp; yoğunlaşarak artmaya devam edecektir&#8230;&nbsp; Hemen yanıbaşimızda ki Irak, gelecekte Suriye, İran&nbsp; ve diğer &uuml;lkeler&#8230;&nbsp; Kaos ateşinin yandığı &uuml;lkeler ve&nbsp; yanacağı &uuml;lkeler&#8230;.&nbsp;&nbsp; <br /> Sevgili Dostlar, d&uuml;nyanın neresinde olursa olsun,&nbsp; D&uuml;nyayı&nbsp; ve d&uuml;nya halklarını kurtaracak olan&nbsp; nedir biliyor musunuz ? O kurtarıcı &ccedil;ok uzakta değil ; i&ccedil;imizde, beynimizde, her zerremizde.&nbsp;&nbsp; ! ; <br /> 21. Y&uuml;zyılın ilk yarısından sonra&nbsp; b&uuml;t&uuml;n d&uuml;nyaya,&nbsp; Alevi ve Bektaşi felsefesi , ideolojisi hakim olacak,&nbsp; d&uuml;nyayı kaostan Alevi ve Bektaşi felsefesi , alevi ve bektaşi ideolojisi , alevi ve bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml; kurtaracaktır. G&ouml;r&uuml;nen k&ouml;y kılavuz istemez&#8230; O kadar net ki, o kadar g&uuml;zel g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor ki &#8230; İnanın sevgili dostlar &ccedil;ok net &#8230;Yani d&uuml;nyanın kurtuluşu sizin ellerinizde, kendinizi hi&ccedil; k&uuml;&ccedil;&uuml;msemeyin : D&uuml;nyayı,&nbsp; alevi ideolojisi kurtaracaktır. <br /> Bunu g&ouml;rmek biraz durduğunuz yer ve havanıza bağlıdır. Bu hava ve yeri&nbsp; ş&ouml;yle &ouml;rneklersek : <br /> Şubat ayının bir g&uuml;n&uuml;, Musa Eroğlu&rsquo; unun klibini &ccedil;ekmek i&ccedil;in Sarıkamış&rsquo;ta&nbsp; Allahuekber Dağları&rsquo; na &ccedil;iktik. Havada m&uuml;thiş bir lodos var. Allahuekber Dağları&rsquo;ndan&nbsp; Ağrı Dağı, Hasan dağı, Erciyes Dağı o kadar net g&ouml;r&uuml;n&uuml;yordu ki,&nbsp; şaşirdık, resim o&nbsp; kadar g&uuml;zel ve o kadar net ki ; bir an nefes almadığımızı&nbsp; sandık. , r&uuml;ya mı yoksa ger&ccedil;ek mi bilemedik&nbsp; ; kendimizi &ccedil;imdikledik&#8230;. Sonra ger&ccedil;ek olduğunu duyumsayıp g&ouml;rd&uuml;klerimize daha da şaşirdık&#8230; Sevgili dostlar, sizlere s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğim netlik biraz da durduğunuz yerle, i&ccedil;inde bulunduğunuz hava koşulları ile ilgili, ben&nbsp; onun i&ccedil;in&nbsp; işte bu kadar net g&ouml;r&uuml;yorum&#8230; İşte o&nbsp; ideolojinin, işte o felsefenin, işte o k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n m&uuml;ziği de 21. Y&uuml;zyılın m&uuml;ziği olacaktır&#8230; Biraz &ouml;nce s&ouml;ylediğim gibi bunu g&ouml;rmek de sizin durduğunuz yerle ilgili. <br /> &#8230;.<br /> Sevgili dostlar, mesleğim gereği, uluslar arası ilişkiler anlamında bir &ccedil;ok devlet y&ouml;neticileri , temsilcileri ve kurumlarla g&ouml;r&uuml;şmem&nbsp; oluyor&#8230;&nbsp; Onlara alevi ve bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; anlattığımda şaşirıyorlar, Onlara alevi-bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;, ideolojisini, m&uuml;ziklerini anlatan m&uuml;zik cd&rsquo; leri , kitapları hediye g&ouml;t&uuml;r&uuml;yor ve&nbsp; onlara bu felsefeyi&nbsp; anlattığımda ger&ccedil;ekten &ccedil;ok şaşirıyorlar ve daha yakından tanımak istiyorlar, &ccedil;&uuml;nk&uuml; alevi ve bektaşi ideolojisi &ccedil;ok ilgilerini &ccedil;ekiyor&#8230; <br /> ( Tabi alevi ve bektaşi ideolojisinin,&nbsp; k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n, felsefesinin hen&uuml;z tam anlamıyla kurumsallaşmadığının sıkıntılarını oralarda yaşiyorum.) <br /> Ve &ouml;zetle verdikleri cevap ; &ldquo;&#8230; bu anlattığınız M&uuml;sl&uuml;manlık&nbsp; değil,&nbsp; ya da biz M&uuml;sl&uuml;manlığı bilmiyoruz&nbsp; ; ama anlattığınız kadarıyla bu ayrı bir din&nbsp; ve biz bu dinin &uuml;lkemize gelmesini isteriz, &uuml;lkemize gelip yaygınlaşmasını isteriz&#8230;&rdquo; demektedirler&#8230;&nbsp; <br /> Yeri ve konumuz değil ama biraz &ouml;nce parantez i&ccedil;inde&nbsp; belirttiğim&nbsp; alevi ideolojisinin ve felsefesinin acilen&nbsp; kurumsallaşmasını tamamlamaya ihtiyacı var&#8230;&nbsp;&nbsp; Yakın bir arkadaşim , G&uuml;ney Kore&rsquo;de en &ccedil;ok izlenen &ouml;zel bir televizyon kanalının&nbsp; Genel M&uuml;d&uuml;r&uuml;ne Yirmi CD&rsquo; den oluşan , alevi&nbsp; ve bektaşi m&uuml;ziklerinden oluşan bir set g&ouml;t&uuml;r&uuml;yor ve O&rsquo; na Alevi ve Bektaşiliği anlatıyor&#8230; Yarım&nbsp; saat olarak planlanan g&ouml;r&uuml;şmemiz &uuml;&ccedil; g&uuml;ne&nbsp; yayılıyor ve &ldquo;&#8230;en kısa s&uuml;rede T&uuml;rkiye&rsquo;yi&nbsp; ve alevi ve bektaşi cemiyetlerini ziyaret etmek istediğini &ldquo; belirtiyor. Daha sonra dost ve aile ortamlarında&nbsp; alevi ve bektaşi ideolojisini anlattığında&nbsp; &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k ilgi topladığını telefon g&ouml;r&uuml;şmesinde belirtiyor&#8230; Bunun gibi daha y&uuml;zlerce &ouml;rnegi&nbsp; alevi ve bektaşi&nbsp; &ouml;rg&uuml;tlerinden &ouml;greniyor ve g&ouml;nen&ccedil; duyuyoruz&#8230;. İlerleyen dakikalarda vereceğim &ouml;rnekler ve anılarda bu tezimin ne kadar haklı olduğunu g&ouml;recek ve&nbsp; ; <br /> 21. Y&uuml;zyılın Alevi ve Bektaşi İdeolojisinin, felsefesinin , k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n&nbsp;&nbsp; ve&nbsp; daha dar kapsamla konumuz gereği&nbsp; 21. Y&uuml;zyılın Anadolu (Alevi ve&nbsp; Bektaşi ) m&uuml;ziğinin y&uuml;z yılı olacağı tezinin g&uuml;&ccedil;l&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; g&ouml;recek sizlerde kıvan&ccedil; duyacaksınız&#8230;&nbsp; <br /> Evet D&uuml;nyanın Kurtuluşu , Alevi ve Bektaşi K&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n yayılmasına yaygınlaşmasına, ve d&uuml;nyayı kucaklamasına bağlıdır&#8230; D&uuml;nyayı ve d&uuml;nya insanını kurtaracak g&uuml;zellik aleviliktir, bektaşiliktir&#8230;. Zaten 21. Y&uuml;zyıl&nbsp; d&uuml;nyada alevi ve bektaşi m&uuml;ziği olacaktır derken, alevi ve bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n, yaşama bi&ccedil;iminin gelenek ve g&ouml;reneklerinin d&uuml;nyayı kucaklayacak yaşama bi&ccedil;imi olacağı&nbsp; tezinden yola &ccedil;iktigimizi anlattık&#8230;<br /> Evet sevgili dostlar, Blues m&uuml;ziğinin Amerika&rsquo;da nasıl bir silah haline d&ouml;n&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;nden s&ouml;z ediyorduk&#8230;&nbsp; Ger&ccedil;ekten Blues m&uuml;ziği k&ouml;kenlerini Afrika&rsquo; dan alan Karaderili halkın&nbsp; m&uuml;cadele m&uuml;ziği haline gelmiş , atom bombasından daha etkili bir&nbsp; silah haline gelmiştir.&nbsp; Şekerkamışı tarlalarından, pamuk tarlalarından, kereste fabrikalarından,&nbsp; &ccedil;ir&ccedil;ir fabrikalarından, limanlardan&nbsp; , pirin&ccedil;, buğday&nbsp; tarlalarından &ccedil;ikan&nbsp; acının m&uuml;ziği , b&uuml;t&uuml;n d&uuml;nyada &ccedil;alinip s&ouml;ylenen isyan m&uuml;ziği haline geliyordu&#8230; S&ouml;z&uuml;m ona yerli Amerikalılar&nbsp; Blues M&uuml;ziğine &ldquo;ŞEYTANIN T&Uuml;RK&Uuml;S&Uuml;&rdquo; diyorlardı&#8230; Aynı&nbsp; Robin Hood&rsquo; i&ccedil;in yazılan m&uuml;ziğe&nbsp; &ldquo;HAYDUT T&Uuml;RK&Uuml;LERİ&rdquo; dendiği gibi&#8230; Fransa&rsquo; da, İtalya&rsquo;da, Almanya&rsquo;da , &Ccedil;in&rsquo;de, Portekiz ya da d&uuml;nyanın herhangi bir yerinde halk m&uuml;ziğinin g&uuml;nah sayılması , yasaklanması gibi&#8230;&nbsp; <br /> Alevi ve Bektaşiler Anadolu&rsquo; ya gelmeden &ouml;nce&nbsp; Anadolu&rsquo;da var olan m&uuml;zik ve k&uuml;lt&uuml;rel ortam aynen d&uuml;nyanın her hangi bir noktasındaki&nbsp; gibi Halk M&uuml;ziği,&nbsp; haydut m&uuml;ziği, Şeytan m&uuml;ziği idi, g&uuml;nahtı&#8230;. Ancak, şehir y&ouml;neticileri, kralların kahramanlıkları &ouml;v&uuml;l&uuml;yorsa&nbsp; serbest bırakılıyordu&#8230; <br /> İster Afrika&rsquo;da, ister Amerika&rsquo;da, ister &Ccedil;in &lsquo;de isterseniz Balkanlarda ,&nbsp; d&uuml;nyanın neresinde olursanız olun&nbsp; Dil aynı dil, m&uuml;zik aynı m&uuml;zik, ideoloji aynı ideolojidir&#8230;&nbsp; İsyan İdeolojisinin sesi ortaktır&#8230;&nbsp; D&uuml;nyanın neresinde olursanız olun, b&uuml;t&uuml;n ozanlar &ldquo; <br /> Sizde &ldquo;Şah&rdquo;&nbsp; diyeni &ouml;ld&uuml;r&uuml;rlerse<br /> Biz de bu D&uuml;nyadan Şaha&nbsp; gideriz&rdquo; demektedir&#8230; </p>
<p> Ge&ccedil;enlerde &ldquo;TRT 27.Uluslararası 23 Nisan &Ccedil;ocuk Şenliği&rsquo; ne elliyi aşkın &uuml;lkeden d&ouml;rt y&uuml;z civarında &uuml;lkelerin grup&nbsp; lideri ve m&uuml;zisyenleri&nbsp; geldi, onlara alevi ve bektaşi ideolojisini felsefesini , k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml; ve m&uuml;ziğini anlattım&#8230; Yirmi g&uuml;n boyunca s&ouml;yleştik. Tamamına yakınının&nbsp; ortak g&ouml;r&uuml;ş&uuml; &ldquo;&#8230; aslında, farkında olmadan&nbsp; kendilerinin bir alevi gibi yaşadıklarını, alevi gibi d&uuml;nyaya baktıklarını, d&uuml;nyayı da alevi gibi algıladıklarını &ldquo;&nbsp; s&ouml;ylediler&#8230;&nbsp; <br /> Alevi-Bektaşi felsefesi ya da ideolojisi ya da k&uuml;lt&uuml;r&uuml; onlara &ouml;yle yakın geliyor ki,&nbsp; kendileri gibi yaşayan, d&uuml;nyayı kendileri gibi algılayan, d&uuml;nyaya kendileri gibi bakan, beşeri ilişkilerini&nbsp; insan sevgisi &uuml;zerine kuran bir ideoloji, bir felsefe, bir k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n varlığı onları&nbsp; şaşirtıyor ;&nbsp; hele bu yaklaşimın M&uuml;sl&uuml;man diye tanımlanan&nbsp; bir &uuml;lkeden &ccedil;ikmasi onları daha da şaşkınlaştırıyor. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; gelen konukların kendi dinlerinden de rahatsız oldukları şeyler var, M&uuml;sl&uuml;manlıktan da&#8230; Ama Alevi-Bektaşi felsefesinden ideolojisinden, k&uuml;lt&uuml;r&uuml;nden ise rahatsızlık duydukları hi&ccedil;bir şey yok&#8230; <br /> İster Şehir devletleri, ister beylikler, ister son Roma&nbsp; İmparatorluğu, isterse Osmanlı&rsquo; da olsun,&nbsp; Alevi ve Bektaşilerin&nbsp; Anadolu&rsquo; ya gelmeden &ouml;nce&nbsp; m&uuml;zikleri kurumsallaşmaya başlamıştı&#8230; Anadolu&rsquo;ya geldiklerinde Anadolu&rsquo;da da var olan m&uuml;zik de&nbsp; kurumsallaşmıştı&#8230; <br /> Sevgili dostlar bu s&ouml;yleyeceğim &ccedil;ok &ouml;nemli ; Alevi ve Bektaşi m&uuml;ziğini, yani Anadolu m&uuml;ziğini daha &ouml;nce Anadolu&rsquo;da yaşayan k&uuml;lt&uuml;rle, m&uuml;zikle&nbsp; kaynaştırıp ortaya yepyeni kurumsallaşmış&nbsp; ve &ccedil;ok zengin bir&nbsp; m&uuml;zik ortaya &ccedil;ikaranlar&nbsp; aleviler&nbsp; ve bektaşilerdir&#8230; Yani bug&uuml;nk&uuml; Anadolu&nbsp; folk-halk m&uuml;ziğinin temellerini atan , onun harcını koyan , onu geliştiren Alevilerdir, Bektaşilerdir&#8230; Onun i&ccedil;indir ki Anadolu M&uuml;ziği demek, T&uuml;rk Halk M&uuml;ziği demek Alevi ve Bektaşi M&uuml;ziği demektir&#8230; </p>
<p> Bakın sevgili dostlar size ilgin&ccedil; bir anımı anlatayım ; Ya &ldquo;T&uuml;rk&uuml; T&uuml;rk&uuml; T&uuml;rkiyem&rdquo; yada &ldquo; Bir Nefes Anadolu&rdquo; programını yapıyorum&#8230; İkisinden birisi ama , şimdi hatırlamıyorum&#8230; Program&nbsp; kamuoyunda &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k ilgi toplamış, beğeniliyor, &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k izleme rekorları kırıyor, gazeteler ondan s&ouml;z ediyor, halk&nbsp; programı sokakta , otob&uuml;ste işyerlerinde konuşmaya başlamış&#8230; Hal b&ouml;yle olunca da&nbsp; &ccedil;ekememezlikler başlar .<br /> &nbsp;&nbsp; Bir g&uuml;n Ankara Televizyonu M&uuml;d&uuml;r&uuml; falanca seni &ccedil;ok acil istiyor, &ouml;nemli bir sorun varmış, &ouml;yle bir s&ouml;ylediler ki duysanız komşu bir &uuml;lkede savaş &ccedil;ikmis sanırsınız&#8230; Gittim, M&uuml;d&uuml;r&uuml;n y&uuml;z&uuml; gergin, bu ara yine konumuzla ilgili olduğunu sandığım birka&ccedil; telefon g&ouml;r&uuml;şmesi daha yaptı, rengi daha da beyazlaştı&#8230; Lafı ağzında eveliyor, geveliyor, sağa d&ouml;n&uuml;yor olmuyor, sola d&ouml;n&uuml;yor olmuyor,&nbsp; bir t&uuml;rl&uuml; s&ouml;yleyemiyor&nbsp; ;&nbsp; birka&ccedil; kez niyetlendikten sonra , <br /> -&ldquo;&#8230;hakkında&nbsp; &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k şikayet var ?&rdquo; dedi.<br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Neymiş&rdquo; dedim b&uuml;y&uuml;k bir sakinlikle.<br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Programında hep alevi sanat&ccedil;ıları&nbsp; &ccedil;ikariyormussun, sırf bu y&uuml;zden ben şu an bu programı elinden alıp başka bir arkadaşina yaptırabilirim, ben b&ouml;yle bir yolu denemiyorum&#8230; Ama bunun bir orta yolu olmalıdır diye d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yorum ? <br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Benden ne istediğinizi tam anlayamadım&rdquo; dedim. Şunu mu demek istiyorsunuz : Yaptığın Halk M&uuml;ziği programında alevi sanat&ccedil;ıları yer verme&rdquo;&nbsp; mi diyorsunuz? <br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tam anlamıyla bu değil ama, S&uuml;nnilerle Aleviler bir dengede olsun, fifti fifti yani! Anlaştık mı&nbsp; ; fifti fifti, yarı yarıya&#8230; Bir s&uuml;re sessiz kaldım&#8230; Sonra,<br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ben size başka bir yol &ouml;nereceğim, ben size ekrana &ccedil;ikabilecek &ouml;zellikte Beş y&uuml;z civarında Halk M&uuml;ziği Sanat&ccedil;ısının listesini vereyim, ger&ccedil;ekten bu listeye istisnasız herkesi koyacağım, siz se&ccedil;in ve ben onları ekrana &ccedil;ikarayim&rdquo; dedim.&nbsp; Mantıklı geldi, <br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo; Tamam &ldquo;&nbsp; dedi&#8230;&nbsp; Ben dert-beş g&uuml;nl&uuml;k bir &ccedil;alışma sonunda istenilen kriterleri taşiyan beş y&uuml;z civarında&nbsp; T&uuml;rk Halk M&uuml;ziği Sanat&ccedil;ısının listesini verdim, <br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Liste burada , listeden siz işaretleyin&nbsp; , ben programı onlarla yapacağım dedim&#8230;&nbsp; <br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Peki&rdquo; dedi&#8230; Listeyi aldı, İki g&uuml;n sonra&nbsp; &ccedil;agirdi. Gittim&#8230; Ger&ccedil;ekten &ccedil;ok &uuml;zg&uuml;n ve mahcuptu&#8230; Listeyi alıyor, incelettiriyor, ger&ccedil;ekten listede kalitesiz bir sanat&ccedil;ı yok&#8230; Sonra bir grupla elli kadarını işaretliyor , sonra işaretledikleri &uuml;zerine başka bir grupla bir &ccedil;alisma daha yapıyor&#8230; <br /> &#8211;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sevgili dostlar elli kişilik listeden ka&ccedil;ı s&uuml;nni ka&ccedil;ı alevi dersiniz ?<br /> Hayır, hayır, birka&ccedil; tane değil,&nbsp; elli kişinin tamamı alevi, Sonra kendisine , benim alevi sanat&ccedil;ıları &ccedil;ikariyorum diye şikayet edenlere , &ldquo;&#8230; yahu kardeşim, T&uuml;rkiye&rsquo;de halk m&uuml;ziği s&ouml;yleyen s&uuml;nni sanat&ccedil;ı bulamadık, birka&ccedil; tane var&nbsp; zaten onu da arkadaşimız&nbsp; &ccedil;ikarmis&rdquo; diyor&#8230; <br /> Sevgili Dostlar, şu an &uuml;lkemizde&nbsp; T&uuml;rk Halk M&uuml;ziği ile profesyonel&nbsp; olarak ilgilenen yirmi bin civarında m&uuml;zisyenin tamamına yakını kendisini alevi&nbsp; ve bektaşi&nbsp; olarak tanımlıyor ; bu işi s&uuml;nniler ya da s&uuml;nni k&ouml;kenliler değil ; Anadolu m&uuml;ziğini, T&uuml;rk halk m&uuml;ziğini aleviler ve bektaşiler yapıyor. <br /> &#8230;.<br /> Sevgili dostlar konuşmamızın başindan bu yana Anadolu M&uuml;ziği Alevi ve Bektaşi m&uuml;ziği , T&uuml;rk Halk M&uuml;ziği, Alevi ve Bektaşi m&uuml;ziğidir dedim&#8230; Ben bu tezimi sadece burada değil, d&uuml;nyanın bir &ccedil;ok yerinde m&uuml;zikle ilgili her platformda dile getiriyorum&#8230;&nbsp; Ger&ccedil;ek budur, bu ger&ccedil;eği ben değil, tarih dile getirmektedir&#8230; Bu ger&ccedil;eği Devletin resmi evrakları dile getirmektedir&#8230; Bu ger&ccedil;eği resmi-vesikalar dile getirmektedir.&nbsp; Sevgili dostlar, bir&ccedil;oğunuzun&nbsp; belki&nbsp; ilk kez burada duyacağı bir belgeyi sizlerin bilgisine arz edeceğim&#8230;.&nbsp; <br /> Bu belgeden ş&uuml;phesi olanlara da T&uuml;rkiye Cumhuriyeti Devleti&rsquo;nin resmi bir kurumu olan T&uuml;rk Tarih Kurumu&rsquo;na zahmet olmazsa ş&ouml;yle bir uğramalarını &ouml;neriyorum&#8230;.&nbsp; <br /> Osman Devleti&rsquo; nin Resmi tarih&ccedil;ilerinden Ramazan zade Mehmet Paşa , Tevarih-i Al-i Osman adlı eserinde dile getirmiştir&#8230;&nbsp; Yıl 1537, Kanuni Sultan S&uuml;leyman&nbsp; tarafından yayınlanan ferman beş maddeden oluşmakta, konumuzla&nbsp; ilgili&nbsp; kısmı 3. Maddede yer alsa da aslında fermanın tamamı&nbsp; konumuzla dolaylı ilgili&#8230; Bu fermanın sonucunda ki uygulamadan Anadolu da bir&nbsp; ok isyan &ccedil;ikiyor. <br /> Sadece Anadolu&rsquo; da değil, Osmanlının hakim olduğu her yerde Alevi ve Bektaşi&nbsp; inancı, ideolojisi, felsefesi&nbsp; &ouml;yle bir yayılmaktadır ki, bu yayılma karşisında&nbsp; Osmanlı hanedanı &ccedil;aresiz kalır&#8230; S&uuml;nni anlayışın dışında kalan dini g&ouml;r&uuml;ş ve akımların&nbsp; da&nbsp; &ouml;tesinde, s&uuml;nni anlayışa zarar verici kabul edilen b&uuml;t&uuml;n m&uuml;spet bilimlere, felsefeye ve her t&uuml;rl&uuml; yeniliğe karşi bir tutum i&ccedil;ine girmiştir.&nbsp; S&uuml;nni anlayışı g&uuml;&ccedil;lendirme &ccedil;abalari&nbsp; yetmemiştir. Bunun &uuml;zerine yukarıda s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz ferman yayınlanmıştır : Bakın bu fermanda neler diyor : <br /> &nbsp;1-Dini gerekleri yerine getirmeyen, ya da dine karşı saygısızlık g&ouml;sterdiği&nbsp; ileri&nbsp; s&uuml;r&uuml;lenlere ağır cezalar verilecektir. &Ouml;rnegin, Peygamberin s&ouml;zlerine ş&uuml;phe&nbsp;&nbsp; ile bakanlar inan&ccedil;sız&nbsp; sayılacak ve derhal &ouml;ld&uuml;r&uuml;lecektir.<br /> 2-Her k&ouml;ye bir cami yaptırılacak, halkın&nbsp; namazlara katılmaları&nbsp; sağlanacaktır. Aksi davranan k&ouml;ylere ve k&ouml;yl&uuml;lere ağır cezalar verilecektir.<br /> 3- Devletimizin de&nbsp; benimsemiş olduğu s&uuml;nni g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n g&uuml;&ccedil;lendirilmesine yardımcı olmak şartıyla, bazı eğlence yerleri, &ouml;zellikle meyhaneler kapatılacak, sapık inan&ccedil;lı olduğu &ouml;ne s&uuml;r&uuml;len&nbsp; bazı dervişler şehir dışına s&uuml;r&uuml;lecektir. <br /> Şarap kadehleri taşa &ccedil;alınacak, alınması ve satılması yasaklanacaktır.&nbsp; Sazendelerin izzet-i nefisleri kırılacak, halk nezdinde k&uuml;&ccedil;&uuml;k d&uuml;ş&uuml;r&uuml;lerek k&ouml;şelerine &ccedil;ekilmeleri sağlanacaktır. <br /> Kısmen de olsa buna uymayan sazcılar zindana atılacak, halk &ouml;n&uuml;nde asılacaktır. Elinde sazı g&ouml;r&uuml;len sazendenin kafasında sazı kırılacaktır.&nbsp; S&uuml;rahilerin boyunları kırılacak, kopuzların, santurların (Santur bir m&uuml;zik aleti)&nbsp; telleri, kulakları koparılacaktır. Neyler ocaklara atılıp, yakılacaktır. <br /> Kemen&ccedil;elerin okları atılıp, yayları kırılacaktır. Velhasıl bilc&uuml;mle sazcıların halleri harap olacak, ağızlarına ot tıkanacaktır. Nerede bir sazcı g&ouml;r&uuml;p, onun &ccedil;algisini başina &ccedil;almayan b&uuml;y&uuml;k g&uuml;naha girecek, ahret de &ccedil;atir &ccedil;atir yanacaktır.<br /> Bu fermanın 4. ve 5 maddelere sonra gireceğiz.&nbsp; Ramazanzade Mehmet Paşa , Tevarih-i&nbsp; Al-i Osman adlı eserinde aynen maddeler ara verip&nbsp; bu fermanın uygulanmaya başladıktan sonra İstanbul gibi b&uuml;y&uuml;k şehirlerdeki durumu anlatmaktadır.<br /> &ldquo;Allah&rsquo; a ş&uuml;k&uuml;r d&uuml;nya, i&ccedil;ki kadehi ve meyhane semtinde ş&ouml;hreti kalmayıp elbise parası olmayan sarhoş fısk u f&uuml;c&uuml;r (g&uuml;naha girmek) dan alı konuldu. D&uuml;nyayı ıslah i&ccedil;in namaz kılınması ve duaların devam ettirilmesi istenerek c&uuml;mle halk , Hakka tabi, şeriata bağlı oldu. Her birisi g&ouml;nl&uuml; hoş ve i&ccedil;i rahat olarak k&ouml;t&uuml; şeyleri&nbsp; terk ettiler, Şeriata d&ouml;nd&uuml;ler. Haram şeyleri&nbsp; terkettiler, farz ve vacipleri yerine getirdiler. B&ouml;ylece allahın emir ve neyihlerine boyun eğdiler. Hazreti Peygamberin s&uuml;nnetine uydular. Bundan sonra iman ehlinin meclislerinde, b&uuml;y&uuml;klerin, ileri gelenlerin toplantılarında şarkı ve eğlence yerine, Allah&rsquo;a hamd, peygambere salavat sesleri, tekbir ve tespih nameleri duyuldu. <br /> Artık hi&ccedil;bir meclisten t&uuml;rk&uuml;, &ccedil;engi sesi gelmez oldu, Sapık inan&ccedil;lı derviş sazcıların ayakları&nbsp; kesildi. Bu sayede&nbsp; M&uuml;sl&uuml;manların y&uuml;zleri nurlandı. Onlar da , b&uuml;t&uuml;n bunları sağlayan padişahın &ouml;mr&uuml;n&uuml;n&nbsp; ve devletinin devamı, şevket ve saadeti i&ccedil;in dualar ettiler&#8230;&rdquo; <br /> Sevgili dostlar ,&nbsp; ferman ş&ouml;yle devam etmektedir.<br /> 4-B&uuml;t&uuml;n bu tedbirlere ek olarak , dine zarar veren matematik, felsefe&nbsp; ve Kelam gibi&nbsp; dersler medrese programlarından &ccedil;ikarilacaktir.<br /> 5-Molla Kabız, Şeyh&nbsp; İsmail Ma&rsquo;şuki , Şeyh Karamani gibi bazı tarikat ileri gelenlerinin&nbsp; g&ouml;r&uuml;ld&uuml;kleri yerde&nbsp; başi vurulacaktır.<br /> &nbsp;Evet sevgili dostlar, bir şey s&ouml;ylememe gerek var mı bilmiyorum&#8230;.&nbsp; Sanırım,&nbsp; Alevi-Bektaşi M&uuml;ziği deyince Anadolu M&uuml;ziğini, Alevi Bektaşi M&uuml;ziği deyince t&uuml;rk&uuml;lerimiz anlaşilacaktır&#8230; &Ccedil;&uuml;nk&uuml;&nbsp; Fermandan da anlaşilacağı &uuml;zere Anadolu M&uuml;ziği, t&uuml;rk&uuml;ler, alevi &ndash;bektaşi m&uuml;ziği&nbsp; s&uuml;nni k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n d&uuml;şmanıdır&#8230; Ondandır, Alevi-Bektaşi M&uuml;ziği denince Anadolu M&uuml;ziği, algılanmasının gerekliliği&#8230; <br /> Kanunu Sultan S&uuml;leyman&rsquo; ın bu fermanından sonra,&nbsp; Bir&ccedil;ok saz par&ccedil;alanarak kırılmış bu tutum Anadolu&rsquo;da bazı isyanların başlama&nbsp; noktası olmuştur. Celali İsyanları, Baba Z&uuml;nnun Ayaklanması,&nbsp; Sivas, Amasya, Malatya, Aydın ve Tokat gibi b&ouml;lgelerdeki İsyanlar bu&nbsp; fermandan sonra ki ayaklanmalardır. <br /> &Ouml;zetle , Alevi ve Bektaşi M&uuml;ziğini bundan sonra &ouml;zellikle Alevi-Bektaşi M&uuml;ziği olarak&nbsp; adlandırmamak gerekir&#8230; Gelin bundan sonra Alevi ve Bektaşi M&uuml;ziğine Anadolu M&uuml;ziği diyelim&#8230;. Hep vurgulaya geldiğimiz &uuml;zere, Alevi ve Bektaşi M&uuml;ziğinin adı Anadolu M&uuml;ziğidir&#8230; <br /> Anadolu M&uuml;ziği, bir direnişin, ayaklanmanın, isyanın m&uuml;ziğidir. Aynı 20. Y&uuml;z yılın M&uuml;ziği olan,&nbsp; Blues ve Jazz&nbsp; m&uuml;ziğin de bir direnişin, ayaklanmanın ve isyanın m&uuml;ziği olduğu gibi. 20. Y&uuml;z Yıl , bir &ccedil;ok yeni m&uuml;zik akımlarına&nbsp; ev sahipliği yapsa da 20. Y&uuml;zyıla damgasını vuran karaderili Halkın Blues M&uuml;ziği olmuştur. <br /> Blues m&uuml;ziği , tarih boyunca&nbsp; yok sayılan,&nbsp; karaderili halkın, şeker kamışı, pirin&ccedil;, ekin, pamuk tarlalarındaki emek&ccedil;ilerin , orman iş&ccedil;ilerinin, kereste fabrikalarındaki&nbsp; iş&ccedil;ilerin, &ccedil;ir&ccedil;ir fabrikalarındaki karın tokluğuna &ccedil;alisan iş&ccedil;ilerin , patronlara ve asil olduğu s&ouml;ylenen beyaz ırka karşi&nbsp; direnişin, m&uuml;ziğidir&#8230;. Karaderili halk da blues m&uuml;ziğinde ;<br /> &ldquo;Sizde şah diyeni &ouml;ld&uuml;r&uuml;rlerse,<br /> Biz de bu yayladan şaha gideriz&rdquo; <br /> Demiştir&#8230;. <br /> Karaderili halkın&nbsp; m&uuml;ziğinde&nbsp; hep başkaldırı, hep isyan, hep bir direnişin &ouml;yk&uuml;s&uuml; vardır&#8230;. Hep,&nbsp; İronik olarak&nbsp;&nbsp; &ldquo;Sizde Şah diyeni&nbsp; &ouml;ld&uuml;r&uuml;rlerse, Biz de bu yayladan şaha gideriz&rdquo; demişlerdir.&nbsp; <br /> 20. Y&uuml;z yıl Emperyalizmin &ccedil;agidir&#8230; Emperyalizm, dev tekellerin, tr&ouml;stlerin, bankacılık , gıda sekt&ouml;r&uuml; zincirlerinin ve kartellerin başat olduğu bir ekonomidir. D&uuml;nya ticaretinin, pazarların ve hammaddelerin yeniden b&ouml;l&uuml;ş&uuml;m&uuml; uğruna s&uuml;rekli bir m&uuml;cadele, s&uuml;rekli bir savaş gerginliği vardır. <br /> Blues m&uuml;ziği emperyalizme karşi duruşun m&uuml;ziğidir. Bu m&uuml;zik egemen ve ekonomik ve politik erklere karşi bir m&uuml;cadele aracı, bir başkaldırışın&nbsp; m&uuml;ziğidir.&nbsp; Sosyolojik olarak, <br /> Blues m&uuml;ziği ve Anadolu M&uuml;ziğinin ge&ccedil;irdiği aşamalar farklı olsa da&nbsp; sonu&ccedil;ta her iki m&uuml;zik t&uuml;r&uuml;n&uuml;n de&nbsp; ideolojik olarak bulundukları nokta aynıdır . <br /> Ge&ccedil;irdikleri sosyolojik evrelerden dolayıdır ki, Blues m&uuml;ziği 20. Y&uuml;z yılın m&uuml;ziği olmuş, Anadolu m&uuml;ziği de bu evrelerden ge&ccedil;erek 21. Y&uuml;z yılın m&uuml;ziği olacaktır&#8230;<br /> 21. Y&uuml;z yıl m&uuml;ziği olunca ne olacak ? 21. Y&uuml;z yıl m&uuml;ziği demek &ccedil;aga damgasını vurmak demek&#8230; Bir m&uuml;zik t&uuml;r&uuml; &ccedil;aga sadece melodik yapısıyla, tartım-ritim yapısıyla, dansıyla ya da teknik alt yapısıyla&nbsp; damgasını vurmaz ; <br /> bir m&uuml;zik t&uuml;r&uuml; &ccedil;ağa, ideolojisiyle, k&uuml;lt&uuml;r&uuml;yle damgasını vurur&#8230; <br /> Konuşmamızın başlarında deyindiğimiz gibi&#8230; D&uuml;nyayı i&ccedil;inde bulunduğu kaostan ancak Alevi ve Bektaşi ideolojisi,&nbsp;&nbsp; Alevi ve Bektaşi k&uuml;lt&uuml;r&uuml;, Alevi ve Bektaşi yaşama bi&ccedil;imi&nbsp; kurtaracaktır&#8230; Bu gelişme,&nbsp; biz istesek de, istemesek de&nbsp; yaşanacaktır&#8230; Ancak bu s&uuml;re&ccedil;, Alevi ve Bektaşi &ouml;rg&uuml;tlerinin bir araya gelerek Alevi ve Bektaşi İdeolojisini,&nbsp; kurumsallaştırmak i&ccedil;in g&ouml;stereceği &ccedil;abayla daha da hızlanacaktır&#8230; <br /> Anadolu M&uuml;ziğinin, &uuml;lkemizde&nbsp; son on&nbsp; yılda b&ouml;ylesine yaygınlaşmasının&nbsp; en &ouml;nemli nedeni, Anadolu M&uuml;ziğinin, melodik yapısının, i&ccedil; ve dış ritminin, (Sabahat Akkiraz yorumu, &Ccedil;ayın Ortasında ılgın adası-i&ccedil; ritmi &ccedil;ok y&uuml;ksek bir yorum)&nbsp; t&uuml;rk&uuml; s&ouml;zlerinin , gelişen insanın beşeri yapısına ayak uydurmasıdır&#8230; Anadolu m&uuml;ziğinin hızla gelişen&nbsp; ve&nbsp; ritmi &ccedil;ok y&uuml;ksek olan&nbsp; şehir k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n&uuml;n tartımına-ritmine ayak uydurmasıdır. <br /> Anadolu m&uuml;ziğinin, d&uuml;nyada gelişen m&uuml;zik t&uuml;rlerine, m&uuml;zik formlarına, m&uuml;zik aletlerine ayak uydurmasıdır&#8230; &Ccedil;ok net olmasa da t&uuml;m d&uuml;nyada ayrışan ve netleşerek kurumsallaşan&nbsp; m&uuml;zik formları, m&uuml;zik t&uuml;rleri Anadolu M&uuml;ziğinde de t&uuml;m d&uuml;nyayla koşut, netleşmeye başlamıştır&#8230;. Folk &#8211; Rock, Pop-Folk, Senfonik Folk,&nbsp;&nbsp; gibi. <br /> M&uuml;zik Prod&uuml;kt&ouml;r&uuml; olmam&nbsp; ve konuya yakın ilgim nedeniyle Anadolu m&uuml;ziği ile ilgili b&uuml;t&uuml;n gelişmeleri yakından takip ediyorum&#8230; <br /> İnternet aracılığı, Dış işleri Bakanlığı, K&uuml;lt&uuml;r Bakanlığı, &Uuml;niversiteler, Gazeteler&nbsp;&nbsp; gibi Kurumlardan derlediğim bilgiler ş&ouml;yledir. <br /> Japonya, G&uuml;ney Kore, &Ccedil;in (Uygur T&uuml;rkleri ile sorunu olmasına rağmen) Rusya Federasyonu, Beyaz Rusya, G&uuml;rcistan, Moğolistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan,&nbsp; Tayland, Endenozya, Avustralya, Ukrayna, Romanya, Litvanya, Polonya, İsve&ccedil;, Avusturya, İsvi&ccedil;re, İtalya, Hırvatistan, Saray-Bosna, Makedonya, Sırbistan-Karadağ, Moldova, İngiltere, İspanya, Portekiz, Slovakya, Slovenya, &Ccedil;ek Cumhuriyeti, ABD, Kanada, Venez&uuml;ella,&nbsp; Arjantin, Peru, K&uuml;ba, Kostarika, G&uuml;ney Afrika, Sudan, Nijerya, Mısır gibi d&uuml;nyanın&nbsp; (T&uuml;rk Cumhuriyetlerini ve &ouml;zerk Cumhuriyetleri ile&nbsp; -Almanya, Hollanda, Bel&ccedil;ika, Fransa gibi &uuml;lkeleri saymıyorum)&nbsp; 60&rsquo; a yakın &uuml;lkesinin 200&rsquo; &uuml; aşkın şehrinin devlet veya &ouml;zel konservatuarında ya T&uuml;rk-Anadolu M&uuml;ziği B&ouml;l&uuml;mleri a&ccedil;ılıyor ya da Enstit&uuml; şeklinde ya da &Uuml;niversitelerde T&uuml;rk-Anadolu M&uuml;ziği kl&uuml;pleri şeklinde &ouml;rg&uuml;tleniyorlar&#8230; 2000 yılından sonra gelişen bu yapılanmalar&nbsp; &ccedil;ok &ouml;nemlidir&#8230; &Ccedil;&uuml;nk&uuml; buralara, bu yapılanmalara&nbsp; sadece &uuml;&ccedil; tane t&uuml;rk&uuml; notası gitmeyecektir&#8230; Buralara Anadolu m&uuml;ziğinin&nbsp; ideolojisi de gidecektir. Bu&nbsp; gelişmeler &ccedil;ok &ouml;nemsenmelidir.<br /> Sabahat Akkiraz&nbsp; buralardan kalkıp Arjantin&rsquo;de konser veriyorsa bu konser , &ccedil;ok iyi değerlendirilmelidir&#8230; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Uuml;lkemizdeki durumu bilmem anlatmaya gerek var mı ?&nbsp; Gerek Ulusal, gerekse&nbsp; b&ouml;lgesel ve yerel televizyonlar, radyolar sabahtan akşama t&uuml;rk&uuml; &ccedil;alip, t&uuml;rk&uuml; i&ccedil;erikli k&uuml;lt&uuml;r programlarına yer vermekte. <br /> En&nbsp; &ccedil;ok izlenen ya da dinlenen prime-taim saatlerine t&uuml;rk&uuml; programlarını yerleştirmektedirler.&nbsp; Daha &ouml;nce ,&nbsp; alevi sanat&ccedil;ılara&nbsp; &ccedil;ok yer ver veriyorsun deyip soruşturma a&ccedil;maya kalkanlar, bu g&uuml;n yaptırdıkları programlarında b&uuml;y&uuml;k bir riyakarlıkla &ldquo;samah&rdquo; a yer vermektedirler. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Alevilik ve Bektaşilikle ilgili her şey gerek radyolarda ve televizyonlarda&nbsp; b&uuml;y&uuml;k reyting almaktadır&#8230; Reyting demek, reklam demektir ; reklam da para&#8230; Elbet de bunu yadırgamamak gerekir. Tam tersine g&ouml;nen&ccedil; duymamız gerekir. Bu durum yoğunlaşarak devam edecektir&#8230; &Uuml;lkemize koşut, t&uuml;m d&uuml;nyada&#8230; <br /> Zamanımız olsaydı burada bunları ayrıntısıyla irdeleyebilirdik. Ancak ilgi duyan arkadaşlar olursa&nbsp; bu ayrıntılı bilgileri kendilerine arz edebilirim.&nbsp; TRT&rsquo; de yayınlanan e ATV&rsquo; de, TGRT&rsquo; de&nbsp; yayınlanan T&uuml;rk Halk M&uuml;ziği Yarışma programlarında hangi t&uuml;rk&uuml;, ka&ccedil; reyting almış bunun ayrıntılarını sizlerle irdeleyebilirdik ancak buna ne yazık ki zamanımız yok. <br /> Aynı zamanda&nbsp; Anadolu m&uuml;ziğinden etkilenerek yapılmış reklam m&uuml;ziklerinde reklam sayesinde &uuml;r&uuml;n&uuml;n ne kadar&nbsp; etkili olduğunu, yeni satışın nasıl arttığını irdeleyebilirdik ?&nbsp; (&ouml;rnegin Turkcell&nbsp; reklamı ile Avea reklamında olduğu gibi ; birinde tamamıyla Anadolu m&uuml;ziği kullanılmış diğerinde İtalyan&nbsp; m&uuml;ziği kullanılmış)&nbsp; S&ouml;ylediğim gibi buna hi&ccedil; zamanımız yok&#8230;<br /> Evet 21. Y&uuml;z Yıl t&uuml;m D&uuml;nyada Anadolu M&uuml;ziğinin Yılı Olacaktır&rdquo; tezimi size anlatmaya &ccedil;alistim&#8230; <br /> BİR MEKANA GİREN M&Uuml;ZİK, O MEKANA MELODİSİYLE, TARTIMIYLA DEĞİ, İDEOLOJİSİYLE DE GİRER&#8230;<br /> VE ASLINDA 21. Y&Uuml;Z YIL ANADOLU M&Uuml;ZİĞİNİN Y&Uuml;Z YILI OLACAKTIR DERKEN, 21. Y&Uuml;Z YILIN ALEVİ VE BEKTAŞI&nbsp; İDEOLOJİSİNİN DE&nbsp; Y&Uuml;Z YILI OLACAKTIR&rsquo; I ANLATMAYA &Ccedil;ALISTIM&#8230; <br /> BEN VE&nbsp; BURADA BULUNAN BİR &Ccedil;OK DOSTUM G&Ouml;RMEYECEK BİLE OLSA&nbsp; 21. Y&Uuml;Z YILIN SON &Ccedil;EYREGINDE D&Uuml;NYAYI ALEVİ VE BEKTAŞI İDELOJİSİNİN&nbsp; Y&Ouml;NETECEĞİ D&Uuml;Ş&Uuml;NCESİ&nbsp; BANA HUZUR VERİYOR , G&Ouml;NENDİRİYOR&#8230; <br /> VE SON S&Ouml;Z OLARAK, B&Uuml;T&Uuml;N ALEVİ VE BEKTAŞI &Ouml;RG&Uuml;TLERINE&nbsp; BİR &Ccedil;AGRIDA BULUNMAK İSTİYORUM : ALEVİ VE BEKTAŞI&nbsp; İDEOLOJİSİNİ&nbsp; T&Uuml;M D&Uuml;NYADA HAKİM KILMAK İSTİYORSAK ALEVİLİĞİN&nbsp; VE BEKTAŞILİĞİN KURUMSALLAŞMASINI TAMAMLAMA KONUSUNDA DAHA TİTİZ&nbsp; VE &Ouml;ZVERILI, HOŞG&Ouml;R&Uuml;L&Uuml; DAVRANALIM&#8230;.<br /> HEPİNİZE SAYGILARIMI SUNUYORUM&#8230;</p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/alevi-bektasi-muzik-kulturu-sempozyumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
