<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>OCAKLAR &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/ocaklar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Mar 2016 22:24:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.3</generator>
	<item>
		<title>DEDE/ AĞUCAN OCAĞI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/dede-agucan-ocagi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/dede-agucan-ocagi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 13 Jul 2008 10:45:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ayhan Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[OCAKLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/soylethy-murtaza-dyncer-dede-aducan-ocadi/</guid>
				<description><![CDATA[MURTAZA DİNÇER (DEDE/ AĞUCAN OCAĞI) Ayhan Aydın Murtaza Dede çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti? Nerede geçti? Kimleri tanıdınız? Kimleri sevdiniz? Aile ortamınız nasıldı? İlk hatırladığınız dedeler kimlerdi? Sayın Aydın, bana bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederken, bu topluma vermiş olduğunuz hizmetten dolayı da sizi kutluyorum. Herkes sizin gibi karınca kararınca bu topluma hizmet ederse, gerçek ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>MURTAZA DİNÇER</p>
<p>(DEDE/ AĞUCAN OCAĞI)</p>
<p>Ayhan Aydın</p>
<p>Murtaza Dede çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti? Nerede geçti? Kimleri tanıdınız? Kimleri sevdiniz? Aile ortamınız nasıldı?<br />
İlk hatırladığınız dedeler kimlerdi?</p>
<p>Sayın Aydın, bana bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederken, bu topluma vermiş olduğunuz hizmetten dolayı da sizi kutluyorum. Herkes sizin gibi karınca kararınca bu topluma hizmet ederse, gerçek görevini yapmış olur. Ama ne yazık ki, ne acı ki, bugün menfaate dayalı ilişkiler olduğu için, herkes geri çekilmeye çalisiyor. Bu işin aslını bilenler de, bilmeyenler de, menfaat söz konusu olduğu zaman, geri plânda durmak istiyorlar. Halbuki, benim düşüncelerimi sorarsanız, kimisi bilgi birikimiyle, kimisi maddi katkılarıyla, kimisi hizmet yoluyla, herkes kendine düşen görevi yerine getirirse, 1300 senedir üzerine kül serpilmiş bir toplumun değerlerini en azından meydana çikarmis oluruz. Alevi toplumunun aleyhinde, çesitli çirkin saldırılarda bulundular. “Mum söndürdü. ” dediler, “Ana bacı tanımadı. ” dediler, şunu dediler, bunu dediler&#8230; Ne var ki şimdi o söylediklerinden dolayı utanıyorlar. Çünkü bugün, Alevi gerçeğini ögrenmis bulunuyorlar. Kendileri de ellerinden gelse, Alevi olmaya çalisacaklar. Çünkü; Alevi kültürü, Alevi inancı, Alevinin yapmış olduğu, kolay kolay yapılamayacak bir şey. Alevi felsefesini benimseyen insanlar, yüce Tanrı’nın yaratmış olduğu insanların hepsine aynı açıdan bakan, kâinat düzeni içerisinde yaşayan bütün insanlara dili, dini, ırkı, rengi, mezhebi, görüşü ne olursa olsun, yaşam biçimi ne olursa olsun, bunu madem ki yüce Tanrı yaratmış, Yüce Tanrı’nın nurundan, cemalinden nur katılmıştır diye bakar. Ben, Tanrı’nın yaratmış olduğu bir insan olarak bilirim. Ben, buna bu şekilde bakarım. Aşik Daiminin dediği gibi;</p>
<p>Kainatın aynasıyım<br />
Madem ki ben bir insanım<br />
Hakk’ın varlık deryasıyım<br />
Madem ki ben bir insanım</p>
<p>İnsan Hakk’ta Hak insanda<br />
Arıyorsan bak insanda<br />
Çok marifet var insanda<br />
Madem ki ben bir insanım</p>
<p>İnsana insan gözüyle baktığın zaman, “Bu Aleviymiş, bu Sünniymiş, bu Hıristiyanmış, bu Laz’mış, bu Çerkez’miş, bu Yahudi’ymiş&#8230; ” diye bakmayıp, insan olarak baktığın zaman, Alevi felsefesini işte burada bulursun. Bunu kimler yapmış? O kimsenin beğenmediği, sırtındaki yırtık ceketiyle, yırtık pantolonuyla, yırtık çarigiyla, şu memlekete, şu Anadolu’ya gelmiş ve hiçbir zaman inancını kaybetmemiş, okur yazarlığı olmayan dedelerin inançları bunu bugüne kadar taşimıştır. Hiçbir menfaat gözetmeksizin, sadece hizmetle bu toplumu bu hale getirmiştir. Ben, babamdan gördüklerimi biliyorum. Fakir bir köylü ailenin çocugu idim. Her türlü cefayı, her türlü çileyi çektik. Jandarma baskısı altında, ibadetimizi yapabilmek için, korku içerisinde yollara bekçi koyardık. Onlara görünmeden ibadet yapıyorduk. Gördüklerinde, ya vuracaklar, ya sopayla dövecekler, ya da bin türlü eziyet edeceklerdi. Bu korku içinde dahi, görevimizi yerine getirmeye çalisiyorduk. Halbuki şimdi, bu korku yok. Şimdi herkes inancında hürdür. Bunu, Anayasa da teminat altına almıştır. Kimse kimsenin inancına tesir edemez. Bizim Alevi toplumunda bir yorgunluk var. Geçmişte yasak olan bir şeyi, şu anda yapacak duruma gelmişler ama, bin bir nazla yapmaya çalisiyorlar. İnsanların, Alevi kültürüne, Alevi inancına, Ehlibeyt’e gerçekten bağlılıkları varsa, bu yapılmalıdır. Kur’an; Ehlibeyt’in Hz. Muhammet soyundan gelenler olduğunu söyler. Hz. Muhammet, yüce Tanrı’ya, bilhassa isim olarak bildirmiştir. “Benim Ehlibeyt’im; İmam Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’dir. ” demiştir. Ehlibeyt hakkında da bir çok ayet vardır. Yüce Tanrı, bunları kendi katında temiz kılmıştır. Herkesin Ehlibeyt’e saygı duyması gerekiyordu, fakat Hz. Muhammet’ten sonra, Ehlibeyt’i paramparça ettiler. İtilâf başladı. Her şeyden evvel, Hz. Muhammet’in, hicretten döndüğü zaman, (Bu hadislerle de ispat edilmiştir, bir çok yerde bu konuda kayıtlar vardır, belgelenmiş numaralı hadisler vardır.) minbere çikip, “Benim varisim Hz. Ali’dir. Hz. Ali ilmin kapısı, ben şehriyim. Kapıyı bulamayan şehre giremez. ” demiştir. Bu sözleri herkesin huzurunda söylemiştir. Ama ne yazık ki Hz. Muhammet, daha hasta yatağında iken, Emeviler Ebu Bekir’i halife yapmak suretiyle Hz. Ali’nin hakkını gasbetmişlerdir. Daha Hz. Muhammet’in naaşi yerden kalkmadan, halifelik davasına başlamışlardır. Hz. Ali ve sevenleri, itilaf çikarmak isteyenleri engellemiştir. İslâm âleminin kuruluşunda, “İslâmiyet’i yaymaktan başka görevimiz yoktur” diyen Hz. Ali, “Halife, kim olursa olsun, beni ilgilendirmez. ” demiştir. Ama Emevi saltanatı, İslâm âleminin sırtında bir kambur olarak, her gün kimisine mal, kimisine şöhret, kimisine para vermek suretiyle, kendi lehlerinde, kendilerine göre, istedikleri şekilde kitaplar yazmışlar, yazdırmışlardır. O zamanki toplumun, yani Emevilerin devamı olan İslâmiyeti, bugün bize de şirınga edilmektedir. O Emevi saltanatının İslâmiyeti ile bugünkü Alevi-İslâm inancının ilgisi yoktur. Arada çok fark vardır. Hatta o zamanlar Ehlibeyt’in hakkını gasbettikten sonra, Hz. Ali’ye küfür ederek, camilere, mescitlere sokmaz hale geldiler. Ehlibeyt’i, Hz. Ali’yi sevenler, camilerinden uzak kalmaya başladılar. “Aleviler niye camiye gitmiyorlar?” diye soruyorlar. Aleviler camide Hz. Muhammet’in şeriatı icra edilmiyor ki gitsinler. Aleviler camiye niye gitsinler ki? Bugün, Muaviye’nin kurmuş olduğu nizamın altında, gidip orada onun zırvasını dinleyecek halimiz yok ki! Hz. Muhammet’i, İslâm âleminin bir peygamberi olarak görüyor, ondan şefaat bekliyor; sonra da torunlarını Kerbelâ’da kuzu başi keser gibi, takır takır kesiyorlar. Bu nasıl İslâmiyet’tir? Nasıl anlayıştır? Bu da yetmiyormuş gibi, halkı birbirine düşürmek için, ayırım yapmak için, “Bu Hambeli mezhebindendir, bu Caferi mezhebindendir. ” gibi sözlerle halkı parçalara bölüp, nifak tohumları saçmışlardır. Bu, o zamanlardan beri devam edip gelmiştir. Günümüzde de devam etmektedir. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların, Selçukluların zamanında da devam etti. Hangi devirde bunlardan uzak kaldık ki ? Bu da yetmiyormuş gibi, Yavuz Sultan Selim, Anadolu’da 80 bin Alevi’yi katletti. Aleviler ne yaptılar? Bunların korkusundan, dağlara, şuraya, buraya kaçtılar. Alevilerin suçu nedir? Osmanlının mezalimine boyun eğmemek midir? Aleviler, zulüm altında ezilmiş, ibadetlerini bile yapamamış insanlardır. İşte o dedelerin, Orta Asya’nın dağılmasından sonra, göçer halde Anadolu’ya gelen dedelerin, bugüne kadar yürüttükleri, gerçek inançlarını meydana getirememişlerdir. O dedeler sayesinde, en azından Hz. Muhammet’in gerçek şeriatı doğrultusundan şaşmamışlardır. Bunu yürütmüşlerdir. Aslını yapmışlardır. Bugün 1300 senelik Alevi kültürü, Hünkâr Hacı Bektaşî Veli, Şeyh Ahmet Yesevi gibi ulularla en azından Hz. Muhammet’in gerçek şeriatı doğrultusundan şaşmamıştır. Bunu yürütmüşler, aslını yapmışlardır. Daha evveliyatına gidildiği zaman, Alevilerin bir inancı da Şamanizm’e dayanırdı. İnançlarına göre; kadın, erkek bir arada ibadet yapabilirdi. Niçin yapabilir? Çünkü, yüce Tanrı, insanı cinsiyeti farklı, ama insan olarak yaratmış. Neden iki cinsiyet bir arada ibadet yapmasın? Bugünkü düzenin farklı düşünceleri var. Diyor ki; “Birisi ateş, birisi baruttur. Kadın erkek bir arada ibadet yapamaz. ” “Neden yapamaz?” “Barut, ateşin yanında durur mu?” diyorlar. Sen Allah’ın huzuruna duruyorsun, Allah’a inanıyorsun, yanındakinin kadın ya da erkek olduğunun farkında nasıl oluyorsun? İşte bunlar farklı düşüncelerdir. Alevi inancına sahip olan insanlar, ceme gittikleri zaman, o huzura gittikleri zaman, yanında oturanın kadın mı, erkek mi olduğunun farkında bile değildir. Kendisini sadece Allah’ın huzurunda görür. Allah’a hesap veren insanın içinden başka bir düşünce geçemez. Mecnun çölde gezerken, bir bedevi namaz kılıyormuş. Bedevinin önünden geçmiş. Bedevi kalkmış, Mecnun’u dövmeye başlamış. Mecnun şaşirmış, demiş ki; “Niçin beni dövüyorsun kardeşim?” Bedevi, “Önümden geçtin, namazımı bozdun. ” demiş. “Seni görmedim. ” Bedevi sormuş; “Nasıl olurda koskoca adamı görmezsin?” Cevap veriyor Mecnun; “Ben, Leylâ’ya aşık olmuşum, hiç kimseyi görmüyorum. Bu çöllerde geziyorum. ” Sonra Mecnun, “Peki” diyor, “Ben sana bir soru sorayım. Ben bir insana aşik olmuşum. Çöllerde geziyorum da, gözüm kimseyi görmüyor. Sen Allah’a ibadet ediyorsun, oradan geçerken beni nasıl gördün? Allah ile senin aranda kimsenin olmaması lâzım. Onunla bütünleşmen lâzım. Ona yakarıyorsun, ibadet ediyorsun, onun varlığını dile getiriyorsun. Sen beni nasıl gördün?” İşte bu görüş ayrılığı. Bizim Alevi toplumunun düşünceleri ile Sünni kesimin düşünceleri farklı. Çok özür diliyorum. Sünni diye hitap ettiğim zaman, insan ayırmıyorum. Onların kendileri Sünni-Alevi diye ayırıyorlar. Ben, onların kelimelerini kullanıyorum. Yoksa, Alevilerin “Bu Aleviymiş, bu Sünniymiş” diye bir ayrım yapmaları mümkün değil. Çünkü herkese kardeş gözüyle bakıyorlar. Ama onlar ayrım yaptığı zaman, Aleviler de etten kemikten yaratılmıştır, ister istemez etkileniyorlar.</p>
<p>Diyorsunuz ki, “Aleviler Hz. Muhammet ve Hz. Ali’nin gerçek kurallarını uygularken, bunlar uygulanmaz hale geldi. Onların görüşleri aktarılmaz oldu. Sünni diye tabir edilen insanların içerisinde ise, Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan uygulamalar ortaya çikti. Onlar Alevi-Sünni ayrımı yaptığı için, bu ayrım ortaya çikti. Alevi-Sünni kelimesini ben bile kullanmak istemiyorum. ” diyorsunuz. O zaman, sizin fikrinize göre ortaya şu mu çikiyor; İslâmiyet, keşke mezhepler, tarikatlar olmadan, tek bir kaynaktan çikan, aynı yolu süren insanların inandığı bir din olsa&#8230; Yanılıyorsam, düzeltin. Burada da Ehlibeyt’e çok önem veriyorsunuz. Yani Ehlibeyt sevgisi, anlamı, onların yaptıkları, onlara duyulan özlem, On iki İmam sevgisi, Kerbelâ olayı giriyor işin içine. Siz, sanırım Alevi inancının kaynağını Ehlibeyt aşkından başlatıyorsunuz. O konu üzerinde biraz duralım mı?</p>
<p>Sayın Aydın, biz sadece Hz. Muhammet’ten sonra olan şeylere değil, bütün inançlara, Allah’ın yarattığı bütün insanlara inanıyoruz. İncil’e, Tevrat’a, Zebur’a, Kur’an’a da inanırız. Çünkü, eğer bunlar Allah’ın kitapları ise, 4 kitap hak diyoruz. Peki niye? İncil indiği zaman, o zamanın halkını İncil yoluyla, ancak o anayasayla ıslah edebilmişler. Tevrat Musa’ya iniyor. O zamana göre Tevrat demokratik bir şekilde geliyor. O Tevrat’la, o günkü halkı ıslah edebiliyor, düzeltebiliyorlar. Zebur, Davut’a geliyor, o günki insanları o şekilde ıslah ediyor. Zaten Kur’an-ı Kerim de, İncil, Zebur, Tevrat’tan ayrılmıyor ki. Mesela İncil’de, Kur’an’ın geleceğinden bahsediliyor. Biz Ehlibeyt’i seven insanlar olarak, ne İncil’i, ne Zebur’u, ne Tevrat’ı, Kur’an-ı Kerim’den ayrı tutuyoruz. O da Hakk’ın bir kitabıdır. Hz. Muhammet, son peygamber olarak geldikten sonra, son kitap Kur’an-ı Kerim, daha takamül etmiş bir haliyle iniyor. Biz Kur’an-ı Kerim’e karşi çikmiyoruz ki. Kur’an-ı Kerim, Hakk’ın kelâmıdır. Ama Emeviler, sonradan Kur’an-ı Kerim’i her şekle sokmuştur. Örnegin; Kur’an-ı Kerim’in 6666 ayet ve 114 süreden mürekkep olduğu meydandadır. Toplayın, 6332 ayet var. 334 ayet nerede? Bunlar nereye gitmiş? Allah’ın kelimeleri mi unutulmuş? Muhaf haline getirdikleri zaman, Zeyad Bin As başkanlığında, 7 kişilik bir heyet teşekkül ediyor. Ehlibeyt düşmanı olan bir insanı da o komisyonun başkanlığına getiriyorlar. Burada Kur’an-ı Kerim’in muhaf haline getirilmesi öneriliyor. Biliyorsunuz, ayetler 22 sene 6 ayda yazılıyor. Birinci ayet, birinci sure ile 114. sure arasında 22 sene 6 ay geçiyor. Rivayete göre, Hz. Muhammet’in 18 tane vahiy kâtibi varmış, kâtiplerine; “Bunları saklayın. Belki bir gün muhaf haline getirilir, bunların dizisi yapılır. ” diyor. Bunların kimisi ceylan derisi üzerine, kimisi düz taş üzerine, kimisi kürek kemikleri üzerine, kimisi kırık çanaklar üzerine yazılmak suretiyle muhafaza ediliyor. 22 sene 6 ay böyle geçiyor. Ebu Bekir’in halifeliği 12 sene sürüyor. Diyelim ki bu, Ebu Bekir’in halifeliğinin orta zamanlarında yapıldı. 6-7 sene de öyle geçiyor. 28-30 sene yapıyor. 30 sene içerisinde o kâtipler ölmüs. Geriye bunlar kalmış. Toplantıları ne kadar sağlıklı, belli değil. Bunları toplayıp, muhaf haline getiriyorlar. Kimsenin bulamadığı şeyleri de, iki kişinin “Bu böyledir. ” demesiyle Kuran-ı Kerim’e ekleyip, muhaf haline getiriyorlar. Hz. Muhammet’in hadislerinde geçer; “Dünyada ilim 10’dur, 9’u Ali’de mevcuttur. 9’unu Ali bilir. Birini de hepinizden daha iyi bilir. ” demiştir. Peki, Hz. Ali gibi ilim, irfan sahibi biri dururken, Zeyyat Bin As neden o komisyonun başına getirilir? Eğer dürüst, doğru insanlarsa Kur’an’ı Kerim’i, Allah’ın kelâmını, doğru lanse edip, kitap haline getiriyorlarsa, neden Hz. Ali dururken komisyonun başina başkasını getiriyorlar? Neden Hz. Ali’ye hiç müracaat edilmiyor? Çünkü işin içinde hile var. Hz. Ali’yi, bu konunun dışında tutmak istiyorlar. Peygamber’in soyunu yaşatmak istemiyorlar ve kendilerine bir düzen kurmak istiyorlar. Çünkü, Hz. Muhammet’ten şefaat bekleyen insanlar, Kerbelâ’da onun torunlarını kuzu gibi kesmişlerdir? Makam için. Oysa onların makamda da gözü yoktu. Hz. Ali’den, Ehlibeyt’ten gelen kimsenin makamda gözü yoktu. On iki İmamın, On dört Masum-u Pâkın, On yedi Kemerbestin hangisi eceliyle ölmüstür? Hepsi katledilmiştir. Peki, bunları kim katletmiştir? Hz. Muhammet’e şahadet getirip, “Lâ İlâhe İllallah, Hak birdir, Muhammeden Resulullah. ” diyen insanlar, bunları yapmışlardır. Cemel Savaşinı kim başlatmıştır? Ayşe. Bugün, Hz. Ayşe dediklerinde, elli tane Hz. Ayşe dökülüyor ağızlarından. Oysa o, otuz bin insanın kanına girmiştir, Hz. Ali’ye kininden dolayı. Hicretten döndükleri zaman, 24 saat kervandan geri kaldığında, Hz. Muhammet düşünceye daldığı zaman, “Ya Muhammet! Madem düşünüyorsun, Ayşe’den şüpheleniyorsun, boşa. ” dediği için Hz. Ali’ye kin tutuyordu. Hz. Muhammet’ten sonra, kalkıp Hz. Ali’ye savaş açıyor. Cemel Savaşi başka bir ülke ile yapılmadı İslâm âlemi arasında yapıldı. Hz. Ali’nin taraftarları ile Muaviye ve Ayşe taraftarları arasında yapıldı. Hz. Hasan’ın cenazesini, Hz. Muhammet’in yanına defnedecekler diye, Hz. Ayşe katıra binip Hz. Hasan’ı ok yağmuruna tutturdu. Kimdi bu Hz. Hasan? Hz. Muhammet’in torunu! Peki, Ehlibeyt’ten değil miydi? Ehlibeyt’i işte bu hale getirdiler. Şimdi Ehlibeyt’ten şefaat bekliyorlar. Biz bunların davasını görmüyoruz. Diyoruz ki; onların davası huzur-u mahşerde, Tanrı’ya hesap versinler. Diyoruz ki; o gün yaptıkları yanlışları düzeltsinler. Alevi-Sünni ayrımını kaldırsınlar. Kardeşçe bir araya gelelim, kardeşçe yaşayalım. Bu, Diyanet İşlerinin görevidir. Bugün Türkiye’de yazılı ve görsel basın var. Bunlara düşen görev, eskiden yapılmış yanlışları düzelterek, halka televizyon kanallarıyla gerek yazılı, gerek görsel olarak bildirmektir. Halkı bilgilendirerek, tatmin etsinler, iki kardeş, koyunla kuzu nasıl bir arada yaşiyorsa, bir arada yaşasınlar. Aşik Veysel’in dediği gibi; “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa. ” Yani, hangi tarafından tutarsanız tutun, yapılan haksızlıklar Alevi toplumundan kaynaklanmıyor. Alevi toplumu çagdas düşünen, mazlum insanlardan oluşur. Başina vur, elinden ekmeğini al. Aleviler misafirperverdir. Ekmeğini bütün dostlarıyla paylaşirlar. Paylaşimı bilen insanlardır, toplum içerisinde kardeşçe, omuz omuza, göğüs göğüse yaşamak isteyen insanlardır. Eğer gerçekten yakın görüyorlarsa, Ehlibeyt’e saygıları varsa şunu bilsinler ki, Alevilerin tek suçu; Ehlibeyt’i sevip, Ehlibeyt’e bağlı kalmak mıdır. Aleviler Hz. Ali’ye ve Ehlibeyt’ine karşi çikanlara karşi çikmislardir.</p>
<p>Siz ocakları nereye dayandırıyorsunuz? Ocaklar nereden kalma, nereden çikmadir? Ocaklar hakkında neler biliyorsunuz? Ocakların Alevilikte yeri nedir? Ayrımları var mıdır?</p>
<p>Bu konuyu belgeye dayandırmadan konuşmak istemiyorum. Şu ana kadar da elimizde bir belge yok. Sadece, Elazığ’da soyumuzu belli eden bir şeceremiz var. Şeceremiz, eski yazı. Türkçeye çevirttim. Kerbelâ Vakfı’nca tasdik edilmiştir ve orada Ağuiçen Ocağı olarak geçer. Ağuiçenin anlamı; Ağu içmiş, parmaklarından sızmıştır. Ağuiçen soyunun, İmam Zeynel’den geldiğini söylerler. Fakat Kerbelâ Vakfı’ndan aldıkları şecere, Sultan Aziz zamanından, üzerinde padişahın da mührü var. Belirli isimler geçiyor. 30, 35 kişinin ismi geçiyor Soyu Hz. İmam Zeynel’e dayandırıyor. Bunun gerçekçi olduğu konusuyla şahsen yetinmedim. Yani Kerbelâ Vakfı’nda şecerenin tasdik edildiği güne kadar olan zaman içerisinde geçen 30, 35 isimle yetinmedim. Aradan asırlar geçmiş. En azından 200, 300 kişinin isminin geçmesi gerekirdi. Gerçek bu. Ateş olmayan yerde duman tütmez. Bir ocak varsa, buna da herkes saygı duyuyorsa, belki o günkü tarihlerde tutulmamış, belki şeceresi de meydanda yok, ama aleni olarak bugüne kadar sürüp gelmiştir. Bu, babadan oğula geçerek devam etmiştir. Ama her oğula geçmemiş, oğulların içinde, kim bu yolu sürdürecek nitelikte ise, o sürdürmüş getirmiştir. Ama ben şunu söyleyeyim; bu insanların öyle veya böyle, yanlış bir iş yapmadıklarına kanaatim var. Allah’ın istemediği bir şeyi yapmamışlardır. Dede talibi karşisına alıp, dâr-ı Mansur ettiği zaman, ne soruyor? “Doğru gez, doğru yürü, dost gönlünü incitme. yıktığın varsa yap. Ağlattığın varsa güldür. Döktüğün varsa doldur. ” diyor. Bunlarda yanlış bir şey göremiyorum. Hepsi Allah’a yakın şeyler. Hz. Muhammet bir hadisinde diyor ki; “Ölmeden evvel öl, mahşer kurulmadan hesabını ver. ” Dede, bu insanları karşisına aldığı zaman, ne yapıyor? Sanki mahşer kurulmuş, Allah’ın huzuruna çikmis gibi, cemaatin huzuruna çikip, hesap veriyor. Dedenin karşisında duruyor, yanlış konuşamıyor. Dede diyor ki; “Dilindeki bana, kalbindeki sana. Zaten kalbinde bir şey saklıyorsan, sen Pîr-i pâk olamazsın. ” O şahıs da inanıyor ki, dedenin soracağı sorular, Allah’ın da soracağı sorulardır. Allah başka bir şey sormayacak ki! Zaten insanlığın dışına çiktigin zaman, yaptığın yanlışları Allah da sana soracak. İnsanlığın dışına çikmadigin zaman, Allah’a yarar iş yaptıktan sonra, durup dururken kimsenin seni sorguya çekecek hali yok. Dedelerin yaptığı şey doğruluktur, dürüstlüktür. Talip, yanlış bir iş yapmışsa, o yanlışla ceme girmez. Onun cezasını verir, ondan sonra ceme girer. Bunlar birer inançtır. Bu soy nasıl gelmiştir? Geçmiş aşikların, şairlerin, öz Türkçe konuştukları kelimeleri, duvaz-ı imam olarak meydana getirmişler, cemlerde söylemişler, oradaki insanları bilgilendirmişlerdir. Tahlil edildiği zaman, söylenen duvaz-ı imamların içerisinde iyilik, güzellik, haslık mevcuttur. O kadar güzel şey, orada bir arada bulunur. Burada kötü hiçbir şey yoktur. Hakk’a yaramayan hiç bir şey yoktur. Çünkü, dede sana kötü yol göstermiyor ki. Eğer talip suç işlemişse, dede de ona ceza veriyorsa, o toplumun içerisinde, talip ne yapıyor? Bir daha öyle bir suç işlememeye çalisiyor “Nasıl olsa dede bunun hesabını soruyor. Allah’ın huzurunda da bu hesap verileceğine göre, ben bu suçu bir daha işlemeyeyim. ” diyor.</p>
<p>Dedelikte ve ocaklarda, cemlerde Hakk’a yakın olmak, Kur’an-ı Kerim okumak, deyişler, duvaz-ı imamlar var ve çok önemli bir sistemle de karşi karşiyayız. Zaten sosyolog ve bilim adamlarının hemen dikkatini çekiyor. Yani, orada toplumculuk ön plâna çikiyor. Bireyin sorunlarını çözümlüyor. Diyelim ki; bir köyde cem yapılıyor. Kişiler birbirinden davacı oluyor. Ya da köylü bir kişiden davacı oluyor. O, cemaat içerisinde sorgulanırken, o sorun da öylece aşilmış oluyor. Bir nedenden dolayı suç işlenmiş ise, dede toplumla beraber ona ceza verirken, toplumun bir yarasını kapatıp, nizamı sağlıyor. Toplumsalcılık, ilericilik var. Toplumuna göre önemli bir olgu. Büyük bir buluş ve yarar var.</p>
<p>Bunda bir gerçek payı var. Tabii ki toplumsal sorunlar meydana geliyor. Birisi bir suç işlemişse, mahşer kurulmadan bu suçun cezasını çektiriyor. Hz. Peygamber’in hadisi orada gerçekleşiyor. “Ben bu suçu işlemeyeyim. Dedenin huzuruna gittiğim zaman, önüme bakacağıma, dik bakarım. Toplum düzenini bozmayacak hareketler yaparım. Allah’ın men ettiği şeyleri yapmamaya çalisirim. ” Diğer toplumların içerisinde, (ben gene isim belirtmek istemiyorum) yani Aleviliğin dışında olan insanlar, oruç tutuyorlar. Yani Allah’a oruç tutup, borcunu ifa ediyor. Ben oruçlu bir çok insan gördüm, bir kadın geçtiğinde “Ah!” çekiyor, “Vah!” çekiyor, elbette içinden türlü türlü fesatlıklar geçiyor. Alevi toplumunda bu fesatlık olmaz. Alevi toplumu ceme girdiği zaman, Muharrem Orucunu tuttuğu zaman, kendini Allah’ın ve Hz. Hüseyin’in huzurundaymış gibi hisseder. Her türlü kötülükten arınır. İçinden bir kötülük geçmez. Kendini sadece Hakk’a konsantre eder. Hz. Hüseyin’e oruç tutuyorsa, kendini ona konsantre eder. Allah’a ibadet ediyorsa, cemde kendini ona göre konsantre eder. Orada, yanında duranın kadın mı, erkek mi olduğunun farkında bile değildir. Ben, bir çok cemde bulundum. Burada, insanlar “Allah Allah!” dedikleri zaman, o sesler âsumana çıkıyor. Orada, gerçek Hakk meydana geliyor. Allah’ın istediği de budur. Yanlış yapmamak, insanı kötü yola götürmemek. Dedelerin yaptığı da budur. Günde beş defa abdest alacaksın, beş defa Allah’a söz vereceksin, beşinde de sözünü bozacaksın. Alevi toplumunda bazen diyorlar ki, “Bizim abdestimiz alınmış, namazımız kılınmıştır. ” Bunun anlamı, elini yıkamak falan değildir. Alevinin abdesti, dedenin huzurunda almış olduğu ögütlerdir. Dedenin, ona verdiği ögütler, Hakk’ın yolundan şaşmaması için verdiği ögütlerdir. Onun abdesti alınmıştır. İnsan nasıl ki abdest alır ve abdestsiz namaz kılamaz ise Alevi inancına sahip olan vatandaşimız da dedenin huzuruna çiktigi zaman, o ögütlere dikkat edip, belleğinde sakladığı zaman, abdestini bozmuyor. Burada, suyla alınan abdestten bahsedilmiyor.<br />
Oradan da güzel ahlâka geçiyoruz. Aleviliğin temel düsturu; güzel ahlâktır. Eline, diline, beline sahip olmak. Bu artık belirginleşmiş bir olgudur. Alevi-Bektaşi dediğimiz insan, toplum içerisinde ayrılan insandır. Neyiyle ayrılan insandır? Davranışlarıyla, tavırlarıyla. Burada, dedelerin, toplumun büyük bir rolü var. Eline, diline, beline sahip olacaksın. Bu düsturu yaşatacaksın, bu yol önemli bir yoldur. Bu yola kolay kolay girilmez ve çikilmaz. Bu ilkelere uyduğun zaman, Alevi olursun. Bunun mantığı var, öyle değil mi?<br />
Aleviliğin temel felsefelerinden biri; “Eline, diline, beline sahip ol. ” ilkesidir. Eline, diline, beline sahip olduğun zaman, Aleviliğin temel şartını yerine getiriyorsundur. Elinle koymadığını kaldırıyorsun, gözünle görmediğini söylemiyorsun, kulağınla işitmediğini meydana getirmiyorsun. Dilinden kötü kelâm çikmiyor. İbadet dışında, Hak kelâmından başka kelâm çikmiyor. Diline sadık, beline sahip olduğun zaman, harama gitmiyorsun. İşte bunlar, Alevi felsefesinin üç unsurudur. Bu üç unsura sahip olan bir Alevi, zaten Alevi felsefesinin şartlarını yerine getirmiş sayılır. Bunu % 100 yerine getiremeyenler vardır, olabilir. Ama, genelde % 80-90’ı bunu yerine getirir. Bu ne demektir? Allah’ın huzuruna çiktigi zaman, “Kul hakkıyla karşima gelme. İnsan hakkıyla gelme. ” der. Zaten insan hakkı yemiş isen, dede seni ceme sokmuyor ve ibadet yaptırmıyor. O insandan razılık almadıkça, sen dâr-ı Mansur olup, ceme gidemiyorsun. Dede sana izin vermiyor. O insan, “Nasıl olsa benden hesabını soracaklar. Gidip de toplum huzurunu bozarak, dedenin önünde hesap vermem. Dede sorduğu zaman da, karşisına tertemiz çikarim. “ der.</p>
<p>Yani bu bilinç böyle yerleşmiş. Bunlar bizde tamamen uygulanıyor. Günümüzde de bunların felsefesi sürüyor, ama biraz yozlaşma da var. Cemlerimizde, bu inancın uygulamalarında bazı zayıflamalar oldu. Siz bunları neye bağlıyorsunuz?</p>
<p>Eskiden, Türkiye’de sanayi bu kadar gelişmemişti. İnsanların çalisma saatleri çok azdı. Öyle zaman oluyordu ki, iş mesailerim 12, 14, 15 saate çikiyordu. Bu yüzden, başka türlü hizmetlere vakit ayıramıyordum. Ama eskiden böyle değildi. O zamanlar, dede geldiği zaman, herkes çevresine toplanıyordu. Başka işi de yoktu. Orada nasihat dinliyor ve onları yerine getirebiliyordu. Şimdi dede gelse bile, eskisi gibi olmuyor. Bunu da normal karşilayalım. Dedeler buna 13. yüzyılda başlamış, şimdi 21. yüzyıla geldik. Artık herkes aya gidiyor. Birçok şey uydularla kumanda ediliyor. Artık buna göre bazı şeyleri değiştirmemiz, çaga ayak uydurmamız lâzım. Dedelerin de daha bilinçli olmaları lâzım. O günlerde dede, belki bir nutuk söylerdi. Doğru da olsa, yanlış da olsa, talip inanıyordu. Ama şimdi herkesin gözü açılmış, dede bir şey konuştuğunda, çok dikkatli olması gerekiyor. Yanlış söylememesi gerekiyor. Soru soran insana açık vermemesi gerekiyor. Yani çaga uygun hareket etmesi gerekiyor. O zamanki dedelere saygımız baki kalmak suretiyle, daha teknolojiye uygun şekilde, bu kültürü yaşatabilmeleri için, daha bilinçli dedelerin görev yapması gerekiyor.</p>
<p>Meselâ bir okul açılabilir mi? Birinin ya da şubenin başkanlığında, hatta yazarların, çizerlerin, bilim adamlarının başkanlığında, önce bu işin inançsal yönünü ögretmesi bakımından, bu işin özünde bulunan bir kişinin başkanlığında bir okul açılabilir mi? Acaba dedeler buna ne der?</p>
<p>Bana göre, bu doğru olmaz. Böyle bir okul açarsanız, burada ne ögreteceksiniz? Alevi felsefesini. Bunun İmam Hatip okulundan bir farkı olmaz. Toplumumuzda birleştirici unsurların meydana gelmesi önemli. Bütün hareketlerimizde ayırımcı değil, birleştirici fonksiyonlarımız olmalıdır. Burada Alevi dedelerin gelip, Alevi-Sünni ayırmadan, herkesi bilgilendirmesi bakımından değerlendirmesi yapılmalıdır. “Alevi kültürü budur. ” deyip, böyle bir şey yapılabilir. Ama, sadece Alevilerin belirli bir zaman gelip, kurs hizmeti görerek, bunu topluma lanse etmeleri yanlış olur. Ayrım olur. Sünni kesim bunu isteyecek mi? Meselâ bazı Aleviler parti kuruyor. Alevi toplumu buna pek doğru bakmıyor. Diyor ki; “Aleviler birleştiricidir, ayrı bir parti kuramaz. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde yaşiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti anayasası ne emrediyorsa, onu yapacağız. ” Ama şeriatı savunan insanlar böyle değil. Daha çocukken, kafalarına, bilinç altlarına öyle şeyler yerleştiriliyor ki, bundan haz duyuyorlar. Cihat çagrisi yapıp, “Kur’an dışında hareket eden insanları öldürürsen, doğrudan doğruya cennete gideceksin” diyorlar. 8 yıllık temel eğitime neden karşi çiktilar? 8 yıllık temel eğitimde o amaçlarına ulaşamayacaklar da ondan. Bizim Alevi toplumunda, 8 yıllık eğitime karşi çikan var mı? % 100’ü temel eğitimi destekliyor. Çünkü Alevinin böyle sorunları yoktur. Atatürk’ün kurmuş olduğu laik Cumhuriyette en ufak bir delik açılmaması için, ödün vermemek için çalismaliyiz. Atatürk yok ki, bir daha gelsin, düzeltsin. Öyle güzel bir şey yapmış ki; Aleviler Hz. Muhammet’e nasıl inanıyorlarsa, Kur’an’a nasıl inanıyorlarsa, Atatürk’e de öyle inanıyorlar. Çünkü Atatürk, sadece işgal devletlerini buradan kovmakla kalmamış, içte de mollalarla savaşmıştır. Bu, Allah’ın bir lütfudur, vergisidir. Aleviler buna can-ı gönülden inanmışlardır. Devrimlerine en ufak bir toz kondurmazlar.</p>
<p>Çok güzel söylediniz. İleride, inşallah daha başka söyleşilerimiz de olacak. Sorunları konuştuk. Acil olarak çözülmesi gereken, birikmiş sorunlar var. Ne yapılabilir? Kurumlara, kişilere, örgütlere, yazarlara, dedelere ne düşüyor? Dedelik kurumu nasıl canlandırılıp, aktif hale getirilir?</p>
<p>Alevi toplumunun; yılmadan, yorulmadan, kendi kültürlerinin meydana çikmasi, kurumlaşabilmesi, insanlığa kendi fikirlerini açıklayabilmesi için, bu kültürü yaşatmaları gerekmektedir. Kimi maddi yönden, kimi manevi yönden destekler, kimi karınca kararınca, elinden ne geliyorsa yaparak, onu yaşatmalıdır. Bu, bir kişinin değil, toplumun sorunudur. Alevi toplumunun bütününün sorunudur. Burada kardeşçe, birbirine darılmadan, ayrım yapmadan çalisabilirler. Burada, ayrıca devlete de çok iş düşüyor. Biz Alevi toplumu olarak, bu devlete vergi veriyoruz. Bizim verdiğimiz vergilerle minareler, camiler dikiliyor. Ondan sonra da, Alevi toplumu aleyhine fesatlıklar üretiliyor. Diyanet İşlerine büyük sorumluluklar düşüyor. Yapısı değiştirilmelidir. Alevi toplumunun düşüncelerini, kültürünü meydana çikaracak çalismalar yapılmalıdır. Bugün Alevinin cemevi yokken, bütçeden ayrılan 170 trilyon lira, binlerce cami varken gene camilere veriliyor sonra da “Aleviler kendi ibadetlerini yapsınlar. ” deniyor, Alevinin gücü yoktur. O camiler, Alevilerin verdiği vergilerle yapılıyor. O imamların hepsi Cumhuriyetin aleyhine fesat üretiyorlar. Hem de Alevilerin verdiği vergilerden, devletten maaş alıyorlar. Bunlara bir çözüm getirilmesi lâzım. Devletin İslâm’a bakış açısının değişmesi gerekiyor. Diyanet işlerinin kökten değiştirilmesi gerekiyor. Ya tamamen kaldırılması, ya da herkese eşit hak verilmesi gerekiyor. Herkes dininde serbesttir. Devletin kontrolünde, bütün dünyada herkes kendi inancıyla yaşiyor. Hocanın, imamın parasını kendisi veriyor. Neden devletten alıyorlar? Bu düzen böyle giderse, Alevi toplumu bir gün isyan eder. Çünkü, onun verdiği vergiden onlara pay çikmiyor. Diğerleri istediği şekilde har vurup harman savuruyorlar. Hocalar, Alevinin aleyhinde fesat üretiyorlar. Ben, bir kurban bayramında camiye gittim. Hoca, çok affedersiniz, zırvalamaya başladı. Namazı kılmadan, bıraktım, çiktim, gittim. Arkadaşlar, “Neden çiktin?” dediler. “Hocanın zırvalarına daha fazla dayanamadım. Gerçekleri söylesin. Toplumda suç yok mu? Yanlışını da dinliyorsun, doğrusunu da. Yanlış olduğu zaman, biliyorsun yanlış olduğunu. Hocaya karşi çikip da bir şey söylemiyorsun. Hoca dedi ki, ‘Benim söylediklerim kitabın ortasından’ kimse ses çikarmadigina göre, bu iş böyledir, doğrudur, diyorlar. Bu yanlışları düzeltmemiz gerekiyor. ” dedim. Devlet televizyonlarında, Alevi-Sünni vatandaşları birbirine kaynaştıracak programlar yapmak, Diyanet İşleri başkanının görevidir.</p>
<p>Çok sağ olun, bizi kırmadınız. Çok güzel bir söyleşi yaptık. Umarım, sevgili okuyuculara da yararlı olacaktır. Ehlibeyt, Alevilik-Bektaşilik, dedeler, Diyanet İşleri Başkanlığına kadar uzanan konularda söyleştik. Ağzınıza sağlık, teşekkür ediyoruz.<br />
Bana bu fırsatı verdiğiniz için, ben teşekkür ediyorum.<br />
Bütün Avrupa ülkelerinin, Türkiye aleyhinde yürüttüğü kampanyalarla, Türkiye’yi bölmeye çalisan unsurlara karşi, birlik beraberlik içinde, Atatürk’ün kurmuş olduğu laik Cumhuriyetin ilkeleri doğrultusunda, misak-ı milli sınırlarımız içinde yaşayan bütün insanlar kardeştir. Bütün T. C. hüviyetini taşiyan insanlar, Türk’tür. Ne Türk-Kürt ayrılığı vardır, ne de Alevi-Sünni. Laz’ının, Çerkez’inin, hiçbirinin arasında ayrılık yoktur. Hepsi Türk bayrağı altında yaşiyor. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete en ufak bir zeval getirmeden, onu korurlarsa, herkes görevini yaparsa, bu memleket düzelir.</p>
<p>ANTALYA, 04. 06. 1999</p>
<p>CEM DERGİSİ, TEMMUZ 1999</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/dede-agucan-ocagi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>SÖYLEŞİ DEDE DERVİŞÇİMLİ (AĞUİÇEN) OCAĞI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/soylesi-dede-derviscimli-aguicen-ocagi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/soylesi-dede-derviscimli-aguicen-ocagi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 13 Jul 2008 10:00:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ayhan Aydın]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[OCAKLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/soylethy-dede-dervythcymly-aduycen-ocadi/</guid>
				<description><![CDATA[KALENDER KAYA (DEDE DERVİŞÇİMLİ (AĞUİÇEN) OCAĞI) Ayhan Aydın Söyleşi yapmaktaki temel amacımız; söyleşi yaptığımız kişinin bilgi, duygu ve düşünce birikimini, geleceğe aktarmak, insanların bunlardan faydalanmalarıını sağlamaktır. Özellikle Aleviliğin inançsal yönünü yaşatan temel kişiler olan dedelerle yapılacak söyleşiler çok önemli; çünkü bu bin yıllık kültürü, geleneği, inancı, Alevîliği günümüze getiren dedelerin sayısı da çok fazla değil. ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>KALENDER KAYA</p>
<p>(DEDE DERVİŞÇİMLİ (AĞUİÇEN) OCAĞI)</p>
<p>Ayhan Aydın</p>
<p>Söyleşi yapmaktaki temel amacımız; söyleşi yaptığımız kişinin bilgi, duygu ve düşünce birikimini, geleceğe aktarmak, insanların bunlardan faydalanmalarıını sağlamaktır. Özellikle Aleviliğin inançsal yönünü yaşatan temel kişiler olan dedelerle yapılacak söyleşiler çok önemli; çünkü bu bin yıllık kültürü, geleneği, inancı, Alevîliği günümüze getiren dedelerin sayısı da çok fazla değil. O yüzden, bunların her birinin fikirlerinin, görüşlerinin alınması gerekir. Bir nevi sözlü gelenekle gelen zenginliklerin artık yazılı metinler haline getirilmesi, derlenmesi, sistemleştirilmesi, kitaplara dönüştürülmesi ölümsüzlestirilmesi gerekmektedir.<br />
Kalender Kaya Dedemiz sağ olun, söyleşi isteğimiz için bizi kırmadınız. Dervişçimli Ocağındansınız ve aynı isimli köydensiniz. 1938 Kahramanmaraş doğumlusunuz. Önce doğduğunuz yerden söz etmenizi isteyeceğim. Elbistan’da mı doğdunuz?</p>
<p>&#8211; Evet, aynı köyde, aynı ocakta.</p>
<p>&#8211; Bize çocukluğunuzun geçtiği köyden bahsedin, o günlere gidelim. Köyünüz  nasıl bir yerdi? Nasıl bir ortam vardı? Köydeki  insanlar arasındaki münasebetler nasıldı? Onlardan  bahsedin.</p>
<p>&#8211; Çocukluğumuzun geçtiği, doğduğumuz yer, Elbistan ilçesine bağlı olan Dervişçimli köyü, Dervişçimli ocağı. Kırsal bir bölge, biraz arazi varsa da, kıraçtır. Ektiğimizi biçemiyor, alamıyorduk. Yani emeğimizin karşilığını alamıyorduk. Epey ıstırap, fakirlik gördük. Çocuklarimiz yetişti, İstanbul’a geldiler. Seyyar satıcılıkla, şunla bunla uğraştılar. İşyerleri açtılar, şimdi Çaglayan’da bir atölyemiz var, kumaş yapıyor, Laleli’deki mağazalara, turistlere satıyorlar, geçiniyoruz. Geçimimiz fena değil. İnsanın ihtiyacı, insana olur. Dedelik sıfatını taşiyorsak da, gidip kimseye el avuç açmıyoruz. Halka hizmet götürmeye çok hevesliyim, çok düşündüm. Halkın cemini, demini, yolunu yürütmeye çok hevesliyim. Dostlarla, pîrlerle, mürşitlerle görüşmeyi isterim, severim.</p>
<p>&#8211; Köydeki cemleri  hatırlıyor musunuz? Cemlere giriyor muydunuz? Görev yürütüyor muydunuz?</p>
<p>&#8211; Biz yürütmüyorduk, bizden öncekiler yürütüyordu. Biz ancak 25-30 yıl sonra başladık.</p>
<p>&#8211; Çocukluğunuzdaki cemler nasıl oluyordu?</p>
<p>&#8211; Çok hoş, çok iyiydi. Meselâ biri bir fenalık yaptıysa, onu ceme almazlardı. Günah-ı  kebir, günah-ı sagir vardı. Günah-ı kebir, çok kötü bir iş işlemiş demekti ve katiyen ceme bırakmazlardı. Günah-ı sagir ise ufak tefek cezalarla affedilebilirdi. Ama katil olan, karısını boşayan, nikâhlı karı götürenler kesinlikle Alevî cemine alınmazlardı. Bu gibi insanlar için mürşitler gelirdi. Mürşitlerimiz Ağuiçen’den Yalıncak, Sivas’ta Mithat Dedegil’di. Ben  onları görmedim, babam söylerdi, bu müşkülâtları halleden onlardı.  Dedelerimiz Ağuiçenli’ydi. Pîrimiz Ağuiçenli Güzel Dede, Seyit Dede, İbrahim Dede&#8230; neyse, dedeler çok.</p>
<p>&#8211;  Ağuiçen Ocağının dedeleri mi mürşidinizdi?<br />
&#8211; Evet. Bunların akrabaları Muhtat Dede, Ali Haydar Dede&#8230; bunlar da bizim talibin mürşitleridir. Bizim hem pîrlerimiz, hem mürşitlerimiz, hem de talibin mürşitleri Ağuiçen’dendi. Zaten Türkiye’deki bütün taliplerin mürşidi, pîridir onlar. Bana kalırsa, bütün ocaklar oraya bağlıdır. Ağuiçen, mürşid-i âlemdir. Meselâ, Hüseyin Doğan Dedemiz mürşid-i âlemdir. Baliyan aşireti, onun talibidir. Ağuiçen dört kola ayrılır. Tunceli’deki Hasan Hanlı aşiretleri, Hüseyin dedemize bağlıdır. Pîrleri, mürşitliğiyle Güzel Dedegil’e bağlıdır. Muhtat Dedegil, Sivas Yalıncak’ın Hafik ilçesinde oturuyorlar. Bunlar da bizim pîrlerin pîridir, buna mürşid-i âlem, Türkçesi Sarıçağlan denir.  Sarıçağlan; kırk kişinin başi anlamındadır. Bunların en büyüğü Muhtat Dedegil ve Ali Haydar dededir.  Düşkünleri kaldıran onlardır, düşkün taliplerin müşküliyetini onlar hallederler.</p>
<p>&#8211; Diyorsunuz ki, Dervişçimli Ocağının ve köyünün müşkül hallerini, meselâ dâra çekilmesi gereken insanlar olduğu zaman, mürşitliği Sivas’ın Hafik ilçesindeki Yalıncak köyünün Ağuiçen dedeleri yapar, öyle mi?<br />
&#8211; Evet. Güzel Dede, bizim pîrimiz, talibimizin de mürşididir aynı zamanda.<br />
&#8211; Güzel dedenin soy ismi nedir?<br />
&#8211;  Güzel Ocakoğlu. Kendisi vefat etti.<br />
&#8211; Kendisini  tanıma şansınız oldu mu?<br />
&#8211; Tabii, köyümüze geldi birkaç sefer. Nur yüzlü, sakallı bir adamdı. Kendisi Adıyaman’daydı, ama ocağı Ağuiçen’in bir koluydu.<br />
&#8211; Hangi koldandı?<br />
&#8211; Ağuiçen’in Seyit Mençek kolundan. Ya Seyit Köse, ya da Seyit Mençek.<br />
&#8211; Başka kim var, Ağuiçen dedelerinden?<br />
&#8211; Hüseyin Doğan’giller de Mir Seyit ocağındandırlar.  Bunlar hep Ağuiçen’lidir.    Onlar, İmam Zeynel Abidin’e bağlı, Zeyid’in oğlu İbrahim Mükremin’den gelirler. Zeyid, İmam Zeynel’in oğludur. Bizim bir tane ihtiyar Seyit dedemiz vardı, geçen yıl Adana’da vefat etti. Evvelki yıl gittim, kendisine bunları sordum. Dedi ki; “İbrahim Mükrem, Zeyid’in, Zeyid de İmam Zeynel’in oğludur. Ağuiçen’in soyu, İbrahim Mükremin’den gelir.”<br />
&#8211; Ağuiçen adı nereden gelmiş? Onun hikâyesini anlatır mısınız?<br />
&#8211; Hacı Bektaşi Veli Rum ülkesine geldiği zaman, 57.000 erin içinde Karadonlu Can Baba vardı. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin huzuruna çikip, kendisinden himmet diledi. Hünkâr buyurdu ki; “Siz, Erzincan Dörtyol’a gideceksiniz. Ben size himmet veririm, Can babam. Hristiyan âleminden Hanoğlu Kağız Han geliyor. İnsanları kırıp, kesip geliyor. Bu insan, Allah’ın varlığına inanmıyor, pîr, mürşit tanımıyor. Git onun yoluna otur. O geldiği zaman de ki, ‘Buradan ileriye size yol yoktur. Seyid-i Saadet, Hz. Pîr gelmiştir, onun emridir.’ Sen bu kadarını söyle, biz sana himmet vereceğiz.”  Karadonlu Can babamız gidip, Erzincan’ın Dörtyol’una oturuyor. Hristiyan  kervanı görünüyor. Hanoğlu Kağız Han arkada, kervan önde geliyor. Karadonlu Can baba, “Buradan öte size yol yoktur” diyor. “Niye?”  “Seyid-i Saadet, mürşid-i âlem gelmiş, Şah-ı Merdan’ın, Muhammet-Ali’nin soyudur. Diyor ki; ‘İslâmiyet’i kabul edip, Hak dinine girsinler.” “Mürşid-i âlem de kimmiş? Pîr, mürşit kimdir? Seyid-i Saadet nedir?” Kervanını ardından gelen Hanoğlu Kağız Han’a haber veriyorlar “Bir derviş bizi burada eyledi, bırakmıyor.” Padişah, “Tamam durun.” diyor. Kervanı oraya yıkıp, çadirlari açıp, keşişi çagiriyorlar. Keşiş, onların din adamı. “Sen bu dervişe ne diyorsun?” Keşiş diyor ki,  “Bir kazana su doldurup, ocağa koyun. Kendisini içine koyup, kapağı kapatın. Eğer ölmezse, onun dinine gireriz.” Padişah Can Baba’ya, “Ya derviş! Bunu kabul eder misin?” diyor. “Hay hay, kabul ederim.” Kazanı hazırlayıp, dervişi içine koyarlar, kapağı kapatırlar, ateşi yakarlar.  Bir müddet sonra kapağı açarlar ki, içinde bağdaş kurmuş oturuyor, biraz terlemiş. Keşişe dönüp, “Ne diyorsun?” diye soruyorlar: Diyor ki, “Olmadı, bu büyücülük yapıyor.  Erzincan Ovasında bir ateş yakın, dervişi ateşe atalım, ölsün ki kurtulalım. Eğer ölmezse, dinine girer, kabul ederiz. Hz. Pîr kimse, onun yanına da gideriz.” Padişah gene, “Ya derviş! Ne diyorsun, kabul ediyor musun?” diye soruyor, “Evet” diyor. “Ama bir şartım var. Eğer keşiş de benimle beraber ateşe atılırsa, giderim.” O zaman keşişin benzi solar, beli kırılır, korkar. Padişah, keşişe döner, “Ya keşiş! Sen ne diyorsun?” “Giderim” diyor, ama kalpten söylemiyor. Keşiş, Can Baba’ya elini veriyor, birlikte gidiyorlar. Keşiş, “Üç oğlum var, üçü de sana teslim, Can Baba. Ben ölecegim.” Gidip, ateşe girerler. Bir müddet sonra Can Baba döner, keşişin eli elinde. Eli getirip, padişahın önüne atar. Padişah, “Nedir bu?” diye sorar. “Keşiş elini bize verdi, elini getirdim. Özünü verseydi, kendisi de gelirdi.” der. Bunlar düşünürken, padişahın zevcesinden bir haber geldi: “Bir bardak ağu hazırladım. Dervişi harem tarafına gönderin, ona içireyim de, ölsün.” “Derviş içer misin?” “Hay hay, içerim. Ceddim içmiş, ben de içerim.”  Dervişi harem tarafına götürürler. Hanım, bir bardak ağu getirir. Can Baba alır, “Ya Allah! Ya Bismillah, ecdadımın himmetiyle” der, içer. Beş bardağın beşinden de ağu sızar. O zaman o insanlar, Alevîliği, Bektaşiliği kabul ettiler. Rum ülkesinde ne kadar Ermeni, Hristiyan varsa, hepsi Bektaşiliği kabul ettiler. Osmanlı döneminde  Hacı Bektaş’a hiçbir şey yapamadılar. Çünkü büyük mucizeleri vardı. İşte bizim Ağuiçen’in soyu, sülâlesi budur ve onlardan çok iyi insanlar çikar, Ayhan’ım.<br />
&#8211; Ağuiçen söylencesi değişik illere yayılmış, ama ilk başta hangi il akla gelir?<br />
&#8211; Erzincan’da başlıyor. Can Baba,  Rum ülkesinde 57.000 erin içindeydi. Karacaahmet, Hacı Bektaş aynı zamanda, beraber yaşadılar. Hepsinin içinden, Can Baba’yı seçip, oraya gönderdiler. Kara kazana konulup, kaynatıldığı için, Karadonlu Can Baba, dediler. Esas ismi Can Baba’dır. Ağuyu içti, Ağu içen denildi. Ağuiçen  ismi oradan kaldı. Onun talipleri de Anadolu’ya yayıldı.<br />
&#8211; Sizin Dervişçimli Ocağı da mı oraya bağlı? Sizin ocağınızı nasıl anlatırlar?<br />
&#8211; Dervişçimli, İmam Bakır soyundan gelir. İmam Bakır, İmam Zeynel’in oğludur. Pîr Hüseyin de Talip Ali oldu. Yani bunlar birbirine bağlıdır. Bizim ocak da onlara bağlanmış, pîr, mürşit demiş. Biz ocaklar, hepimiz birbirimize bağlıyız. Hepimiz On iki İmamdan geliyorsak, hepimiz hısım akraba sayılırız. Kimi pîr, kimi mürşit oldu, bu yolu bugüne kadar getirdiler.<br />
-Yani bu ocaklar, özde birbirlerinin aynısı mı?<br />
-Tabii, aynısı.<br />
&#8211; Peki, bir silsile yok mu?<br />
&#8211; Silsile var. Bizim silsilenâmemiz, beratlarımız var. 11 parçadır, büyük padişahların mühürleri vardır. İki tane de büyük beratımız var. Onlar, altın yazıyla yazılmıştır. Hüseyin Doğan dedem  bir sefer okumuş (Ben kendisini görmedim), Güzel Dede yanındaymış. Hüseyin Doğan dedem diyor ki; “Güzel Dede, amcam, hepimiz biriz. Bunlar bizim, biz bunların. Hiç farkımız yok.” Güzel Dede’nin hoşuna gitmiyor, “Sen öyle diyorsun.” diyor. “Bunlar  yabancı değil. İmam Bakır’dan geliyorlar, biz de İmam Zeynel’den geliyoruz, bu budur işte.” Ama adamlar bize “Beledest” demişler. Biz İmam Zeynel’den geldiğimiz için, küçüğü büyüğünden irşâd olunur, bu budur.<br />
&#8211; Yani On iki İmama bağlı olması yönünden biraz farklılık var, özde aynı diyorsunuz. Bazıları İmam Zeynel Abidin’e bağlı olanla, Bakır’a bağlı olanları birbirinden ayrı tutuyor, ama özünde aynı.<br />
&#8211; Ayrı olamaz. Herkese bir görev verilmiş, bir kişi beceremez. Bir ocak, bütün bu Alevîleri yönetemez. Ocakların hepsi birbirine bağlı, hepsi On iki İmamdan geliyor. On bir İmam aslında, İmam-ı Mehdi sır olmuştur.<br />
&#8211; Bütün ocaklar On bir İmama bağlı, diyorsunuz. Bir çok ocak var, hepsi de bunu ispat etmeli.<br />
&#8211; Meselâ Dikmeler var. Onlara bir şey demiyoruz, ama On iki İmamın soyundan gelen, Evlâd-ı Resul, Seyid-i Saadettir.<br />
&#8211; Dikme dedelerle diğer dedeleri nasıl ayıracağız?<br />
&#8211; Dikme dedelik şöyle; dedeler, herhangi bir köyde, iyi bir insanı rehber tâyin ediyorlar, buna dikme, rehber diyorlar. O, cemde gereken hizmetleri görür, musahip karındaşlarını meydana getirir, kurban zamanında görevlerini yapar. Dede, yanlış yönleri olduğunda onu değiştirir, onun soyundan başkasını getirebilir. Hak hakikatini sorarsan, rehber Cebrail’dir, bütün vahiyleri getiren odur. Herkes rehber olamaz. Meselâ, senin oğlun bu işi yapmış, ama senin oğlundan gelen yapamıyormuş. Dedeye yaranmadı, köyde onun hakkında şikâyetler olduğu zaman, dede onu reddeder, başkasını seçerdi. Ama dedelerden gelen rehberler de var. Meselâ Ağuiçen’de, bizim ocakta rehberler var, onlar pîr, mürşit sayılır, onlara bir şey diyemem.<br />
-Kaç tane ocak var sizce?<br />
&#8211; Benim bildiğim kadarıyla, on iki ocaktır. Fakat bu ocaklarda dağılmalar olmuş. Ağuiçen’den de bir kısmı gitmiş, Sivas’a yerleşmiş. Bir kısmı da Tunceli’ye yerleşmiş, ama hepsi aynı ocağı bağlıdır.<br />
&#8211; Bize çok isim geldi. Siz on iki tane diyorsunuz, ama neredeyse yüz tane ocak var.<br />
&#8211; Yüz tane ocağı, Evlâd-ı Resulün soyundan gelmeyen ocak sayılıyorsa, ben de kabul ederim. Bana göre sayılmaz.<br />
&#8211; Onlar da kendilerini öyle saymaya çalışıyorlar. Bunun ölçüsü nedir?<br />
&#8211; Ölçüsü belgedir. Pîr, mürşit olmak için ölçü berattır, silsilenâmedir. Ama o ocaktan gelmiş, beratı yoksa, ona da bir şey diyemem. Ona şahit, ispat lâzım o zaman. Belgesi budur. Şimdi şöyle bir durum var: Hz. Peygamber’e “Ebder” dediler. İki çocugu vardı, vefat ettiler. Kur’an’ın 1, 2 ve 3. ayetleri Kevser suresinde yazar ki, “Biz sana Kevser-i Fatıma’yı, Kevser-i Ali El Murtaza’yı gönderiyoruz. Senin neslin bunlardan yürüyecek.” Hz. İmam-ı Cafer-i Sadık da buyurur ki; “Bu nesilden gelmeyenin, mürşitliği, imametliği erkân değildir.” Hz. Peygamber’e o zaman Cenab-ı Rab vahiy gönderdi “İmametlik, mürşitlik senin soyundan uzanacak.” Fatıma Zehra ile Ali El Murtaza Şah-ı Merdan’dan.<br />
&#8211; Siz, Dervişçimli ocağı olarak, On iki ocaktan biri misiniz?<br />
-Evet, aynı ocağın ismini taşiyor.<br />
&#8211; Derviş Cemaller var,  onlar ayrı.  Ağuiçenliler var, başka neler sayabiliriz?<br />
&#8211; Kızıldeli Ocağı, Balım Sultan, Hüseyin Gazi, Abdal Musa, Karacaahmet, Şahkulu &#8230;  Sayarsan, ocak çok. Ama çok olsa bile, On iki İmamdan ayrıldıysa ocaktır, ayrılmadıysa ocak değildir. Ayrıldıysa, belgesini çikarsin, meydana koysun. Biz, Ağuiçen’den ayrıldık.<br />
&#8211; Yağmur Ocağı diye bir ocak var meselâ.<br />
&#8211; Yağmur Ocağını duydum, ama bilmiyorum. Hangi ocak hangi soydan geldiyse, On iki İmam’a bağlı olsun. Beratını, belgesini meydana koysun. Sonunda bunu araştıracağız, herkes getirsin. Meselâ Ağuiçen’de belge var, Hüseyin Doğan Dede’de beratları vardır. Güzel Dede’de, Muhtat Dede’de Ağuiçen’in beratı, bu ocakların birindedir. O ocakların hepsi Ağuiçen’e bağlıdır. Kardeşler ayrılmışlar, buna bir şey diyemem, ama başkası gelip de Ağuiçenliyim dediği zaman, ispat etsin. Delil olmayınca, bu işler biraz ham olur, yani çürüktür.<br />
&#8211; Belge gösteremeyen adamlar da olabilir, onlar ne yapacaklar?<br />
&#8211; O ocağa bağlıysa, bir şey denilmez. Ocağa bağlılığını ispat etmeli. Çevrede bilen insanlar var. Onlardan söz almalı.<br />
&#8211; Peki, Dervişçimli hakkında neler anlatır, neler söylerler?<br />
&#8211; Bizim ecdadımız, mucizeler göstermiş. Alaattin Keykubat Diyarbakır’a gelip, bütün dedelere çagrida bulunuyor, bir araya topluyor, beratı alıp götürüyor. Diyor ki, “Kudrette kimin kazanı kaynarsa, onun belgesini imzalar, berat veririm.” Bizim ecdadımız, suyun içine elini koyuyor, “Bu su kaynasın” diyor. On iki İmam’a güvenerek, “Ya Allah” Ya Bismillah!” diyor, elini daldırıyor, orada kazan kaynıyor. Yanında kardeşleri var, onların kazanları kaynamıyor. Bizim köyde 500 nüfus var. Bizden önce dedelik yapan insanların kimi yaşlanmış, kimi akli dengesini zayi etmiş, işi beceremez artık, bir ben bu işin üzerinde duruyorum. Bir mucizemiz, bir kerametimiz yoksa da, ecdadımız bizi bugüne kadar getirmiş diye bunu kabulleniyorum. İkincisi, bir ordu kumandanı Malatya’nın Akçadağ Ören köyüne geliyor, diyor ki, “Bir dede isterim.” Ne kadar dede getirdilerse, Paşa kabul etmiyor. Diyor ki, “İstediğim dedeyi ben tanırım.” Bizim taliplerimiz, dedeyi getirmek istemiyorlar. Paşa da, “Benim istediğim dede neredeyse, getireceksiniz” diye tutturuyor. İki atlı gönderiyorlar köyüne, “Dede, paşa sizi istiyor” diyorlar. “Evlâdım siz gidin, ben geliyorum.” “At getirdik, ata bin.” “Yok, siz gidin” Atlılar gidiyorlar ki, dede Paşanın çadirinda oturuyor. Paşa, “Bizi yalnız bırakın” deyince, köylüler “Acaba ne olacak?” diye düşünüyorlar. Paşa, dedeyle sabaha kadar konuşuyor. Dedenin başinda, keçeden yapılmış eski fileler var. Dede onları tutup,  bir seferde kaldırıyor. Paşa bakıyor ki, dedenin alnında Mim Duası var. “Aradığım dedeyi buldum.” Diyor. Döşeğin altına biraz para koyuyor. Dede, sabaha karşi kalkıp, Paşadan izin istiyor, gidiyor. Paşa bakıyor ki altınlar döşeğin altında “Ben dedeyi gördüm, işte dede budur, Evlâd-ı Resul budur.” diyor. Ondan sonra gelenler de bir şeyler yapmış, bazı mucizeler göstermişler. O beratları tekrar tekrar padişahlara götürmüşler. Osmanlı döneminde mühürlemiş, imzalamışlar. Hacı Bektaş Veli gelince, ona da götürmüşler. O da bir yazı yazmış, “Bu ocak, Evlad-ı Resulden geliyor” diye, beratın üstüne bir de imza koymuş. İşte bizim ocak budur. Şimdi de ne talipler bize sahip çikiyor, ne biz taliplere sahip çikiyoruz.<br />
&#8211; Neden acaba?<br />
&#8211; Araya bir soğukluk girdi. Bazı gençlerimiz yetişti. Herkes kendi bilgisiyle, kendi yeteneğiyle bir şey söylüyor. Bana kalırsa bunlar doğru değildir, hak hakikat neyse, odur. Dedelik, mürşitlik, soydan gelen bir şeydir. Eğer Evlâd-ı Resul’ün soyundan gelmiyorsa, o postnîşine oturamaz. Postnîşin demek, talibin döşeği demektir, Buyruk böyle yazıyor. Diyor ki, “Bir dede önce kendini her kötülükten arındırmalı, sütten saf olmalı, çevresinde sayılmalı.” Postnîşine oturduğu zaman, bilgisiyle, sazıyla, sohbetiyle cemaat onu dinlemelidir. Bunları bilmiyorsa, “Ben filân postnîşin evlâdıyım” demekle olmuyor. Bir konuya daha değinmek istiyorum: Büyük ozanımız Noksani Baba, Pasinler’de doğmuştur. Bu, çok büyük bir bilgiye sahip oldu, kendini yetiştirdi, hakikatli bir insandı, biraz da kendiyle gururlanıyor. Bunun Abbas Dede isminde, babasının dedesi vardı, Ağuiçenli. Kalkıyor, Pasinler’e, bunların evine gidip, misafir oluyor. Noksani’nin esas ismi, İbrahim’dir. “İbrahim nerede?” diyor talibine.  “İbrahim dışarıda, şimdi gelecek.” İbrahim geliyor, dede bakıyor ki, biraz gururlu. İbrahim eğilip, dedenin elini öpüyor. Dede, omuzlarının arasına bir şaplak indiriyor. Şaplağı vurunca, ağzından siyah duman çikiyor. Dede diyor ki, “Bundan sonra ismin, Noksani Tapşırma’dır.” Noksani Baba büyüdü, kemale erişti, evlendi, Erzurum’a geldi. Erzurum Taş mağazalarında bir bakkaliye açtı. Bir gün bir dostu geldi, konuşuyorlar, muhabbet ediyorlar. Dışarıdan bir çocuk geldi, dedi ki; “Noksani Baba, anam şeker istiyor.” Bir kelle şekeri sardı, çocuga verdi. Çocuk aldı, gitti. Bir saat, iki saat geçti. Çocugun anası, aynı parayla geldi, “Noksani Baba, bize şeker ver” dedi. Noksani Baba’nın dostu gitmiş, muhabbet bitmiş. Şekerin kellesini kırdı, teraziye koydu, tarttı, verdi. Hanım döndü, dedi ki, “Biraz önce de bu kadar parayı gönderdim, siz bir kelle şeker göndermiştiniz.”  O da diyor ki, “Kızım, getir o muhabbeti, götür o şekeri.” Muhabbet tatlı bir şeydir, Ayhancığım. Muhabbet, konuşmak, ibadet demektir. Gönüller kaynaşiyor.<br />
&#8211; Tabii, sohbet çok önemli. Yârenlik var, dostla  sohbet ediliyor. Alevî-Kızılbaş cemlerinde daha derin bir manâsı var, sohbetin. Biraz da onlardan bahsedelim. Cemin manâsı nedir? Alevî cemlerinde neler yapılır?Cemlerin  İnsana kazandırdıkları nelerdir?<br />
Hz. Peygamber Efendimiz mi’raca vardığı zaman, melaykeler vasıtasıyla götürüldü,  karşisında bir aslan gördü, korktu. O zaman. Cebaril, Allah’tan nida getirdi; “Hatemi aslanın ağzına tut, geç.” Hatem, yüzüktür. Hatemi aslanın ağzına tutunca, aslan sakinleşti. “Sıtret’ül Münteaya revân oldu, dost dosta kavuştu” diyor, Cebrail orada. “Ben buradan öteye gidemem. Hz. Peygamber orada, yeşil bir pençe gördü. Kırklar ceminde de Ali’nin elini gördü, yukarda gördüğü elle aynı. Karşisına çikan aslan da Ali’dir. Aslan donunda baş gösterdi.” O zaman Hz. Peygamber, safah-i safah denilen kırklar cemi kapısına geldi, kapıyı çaldi. “Kimsin?” “Ben ahir zaman peygamberiyim” “Peygambersen, git peygamberliğini ümmetine yap.” dediler. Oradan geri döndü, bunu üç sefer tekrarladı. Üçüncü sefer nida geldi: “Git, o kapıyı çal, de ki, ‘Ben içinizdeki kadim-i fukarayım’.” Gitti, kapıyı çaldi; “Ben, içinizdeki kadim-i fukarayım.” dedi. O zaman, “Hoş geldin, sefalar getirdin, buyur.” deyip, içeri aldılar. Şöyle bir göz gezdirdi; “Siz kimsiniz?” “Biz kırklarız.” Saydı, baktı ki 39 kişi. “Biriniz nerede?” “O, Salman-ı Farisi’dir. Fas’a gitti.” İçlerinde 17 bacı, 22 erkek var. Bacıların cemde hizmet görmesi, oradan kalmadır. Hz. Ali de oradaydı, fakat Hz. Peygamber farkına varamadı. Daha sonra Hz. Ali’nin elini gördü, tanıdı. Dedi ki, “Öyleyse ben sizden nişan isterim.” Nişan nedir? Ali’nin kolunu kaldılar, bir neşter vurdular, kolu kan revan oldu. O zaman hepsinin kolundan birer damla kan düştü. Bir damla kan da dışarıdan, pencereden geldi, meclisin ortasına düştü. Bu da Salman Farisi’nin kanıdır. Ali’nin kolunu bağladılar, kanı kesildi. Bütün kırkların kolundan akan kan durdu. Salman-ı Farisi dışardan bir üzüm tanesini getirdi, Hz. Peygamberin önüne koydu. Dedi ki; “Ya ahir zaman peygamberi! Bunu şerbet eyle, kırklara pay eyle.” Hz. Peygamber düşündü,  “Bu üzüm tanesini nasıl kırk kişiye pay ederim?” dedi. O zaman Cenab-ı Rabbil Âlemin Cebrail’e emir verdi; “Habibim fikirde kaldı. Git cennetten bir tabak al, götür, habibimin önüne koy. O tabağın içine su koysun, üzümü şerbet eylesin, kırklara pay etsin.” Kırklar baktılar ki, Peygamberin önünde bir tabak  parlıyor. Su istedi, tabağa koydu, üzümü ezdi, şerbet eyledi. Kırklara pay etti. İçtiler, mest oldular, daldılar, semaha kalktılar, Hz. Peygamber de kırklarla beraber semaha kalktı. İşte semah budur. Hz. Peygamber’in başindan şemlası (Sarık) düştü. Kırklar alıp, bunu kırk pare eylediler. Her biri bir paresini başina sardı. Tenura daldılar, yani aşk-ı hidayet geldi. Gönüller birleşti. Herkes dağıldı.  Sahabeler dediler ki; “Ya Hz. Peygamber! Hak, hakikat dediğin nedir?” Dedi ki; “Hakikat, haklayanındır. Ali’nin yanına gidin, ondan sorun. Hakikat Ali’den sorulur.” Sonra herkes dağıldı, Hz. Peygamber de evine vardı. Ertesi gün, Hz. Ali, Hz. Peygamber’in evine gitti, hatemi Hz. Peygamber&#8217;in önüne bıraktı. Hz. Peygamber Ali’ye baktı “Ya Ali, senin sırrına sır yetmez. Yukarıda gördüğüm el, senin elindir.” İmam Cafer-i Sadık’a kadar böyle kaldı, hakikatini ararsan, Adem’den başlar. Mervan, Diyarbakır’da valiydi. İmam Cafer-i Sadık da o zaman imam. Mervan bir emir verdi; “Mescitlerin kapısına yazın ki, Ali evlâdına ve Ali’ye lânet etmeyen içeri girdiği zaman, katli vaciptir.” Ali’yi seven insan, nasıl lânet okuyabilir? Ali’yi sevenler, oradan geri dönüp, Hz. İmam Cafer-i Sadık’ın yanına gittiler. Durumu arz ettiler, Hz. İmam buyurdu ki; “Bizim ecdadımızda bir kırklar semahı, halka namazı, musahip karındaşlığı var. Muhammet ile Ali musahip karındaşi oldular. Biz, bundan sonra cem ayinine devam edelim, orası da dört duvar arası, burası da, yalnız secde Adem’edir. Secde eyle Adem’e, iblis gibi ar eyleme. Kendini bil, Hakk’ın mekânını inkâr eyleme. Hakk’ın mekânı, insanın kalbidir. Zaten Cenab-ı Allah buyuyor ki; ben insanları yarattım, kendimi insanların kalbine yerleştirdim.”<br />
Hz. Süleyman, üç katlı bir bina inşa etti. Mücevherden, altından direkleri, camları, her şeyi güzelce yaptı. Dedi ki, “Rabbil âlemin, sana bir bina inşa ettim. Gel, otur.” Cenab-ı Rabbil âlemin Hz. Süleyman’a buyurdu ki; “Benim öyle bir binam var ki, kıyamete kadar yaşayacak. Ben yerimi o binanın içinde yapmışım.” “Nedir o bina?” “O bina sensin, insandır. Ben insanların kalbinde yer almışım. Onlar beni nerede zikrederse, ben orada, insanlarla beraberim. Ben, senin yaptığın binaya giremem. Benim binam, canlı bir binadır. O, insandır.” dedi. Yani Hak hakikat gelip, insana bağlanıyor. İnsanlar birbirinden irşât olur, hisse alır. Bu güç, akıl, zekâyı kim vermiş? Seni yaratan vermiştir. Bu varlığı inkâr etmek kolaydır, “Yok” dersin. “Var” dersin vardır. Senin  yok demenle yok olmaz ki, varsa vardır.<br />
&#8211; Siz erkân, cem yürüttünüz mü?<br />
&#8211; Bazen yürüttüm. Ama kurban, musahip karındaşlığı yapmadım. Belki bundan sonra yapabilirim.<br />
&#8211; Küçüklüğünüzde de cemleri izlediniz. Sizin yörenizdeki dedeler erkân yürütürken, tümüyle oranın geleneklerini, örflerini mi uyguluyorlardı? Daha doğrusu o yöreye has cemler mi uyguluyorlardı veya cemleri yürütürken hangi kaynağa dayanıyordunuz?<br />
&#8211; Biz, kırkların cemine dayanarak, o dedelerden duyduk.<br />
&#8211; Kırklar cemi, Peygamber’den kalma. Hz. Ali de kırkların içindeydi. Fakat dedelerin dilinde nasıldı? Onun cemlere uygulaması nasıldı?<br />
-Aynıydı.<br />
&#8211; On iki hizmet, kırklar cemi nasıl yürüyordu? On iki hizmet nedir? Dede, cemi nasıl yürütür?<br />
&#8211; Önce dede oturur. Halk orada, dedeyi, dededen bir şeyler bekler. Dede, bu konuştuklarımızdan bahseder. Sonra delil gelir, yani mum yakılır. Mum, Allah’ın nuru demektir, Nur suresinde yazar. “Allah’ın nuru” diyor. Biz bu mumu, cemlerimizde insanların kalbine, Allah’ın nuruna benzeterek yakıyoruz ve söndürmüyoruz. Mum bir aydınlatıcıdır. Ayet 35, Nur suresi, Kur’an-ı Azim-i Şan’da; “Allah Tealâ göklerin ve yerin nurudur. Müminlerin kalbinde onun nuru, içinde çerağ bulunan bir fener gibidir. O çerag, billur bir kandil içindedir. Bu kandil, zehra yıldızı gibi parıl parıl parıldayan bir yıldızdır. Yağı bir ateş, dokunmasa bile hemen hemen ışık verecek gibidir, nur verecek kadar saf, o kadar parlaktır ki nur üzerine nurdur. Nuru ile dilediği kimseye hidayet eden Allah Tealâ, insanlara misaller getirir. Allah Tealâ her şeye âlimdir.” 36. ayet Nur suresi; “O çerağ, o evlerde, mescitlerde yakılır ki, Allah Tealâ onların yüksek tutulmasını ve içlerinde isminin zikrolunmasına izin vermiştir. Oralar da sabah-akşam onu tembih ve tenzih ederler.” Cemlerde yaktığımız mumu, işte bu Nur suresinin 35 ve 36. ayetlerine dayanarak yakıyoruz. Biz mumu söndürmez, yakarız.<br />
&#8211; Cemlerde Kur’an-ı Kerim’den örnekler var. Türkçe duvaz-ı imamlar okunuyor,  dede ögütler veriyor, hizmetler yürüyor. Tam anlamıyla on iki hizmetin on ikisi de nedir?<br />
&#8211; Buyrukta diyor ki, “Hüküm pîrindir.” Pîr bu hizmetleri, hizmetlileri tâyin edecek. Meselâ; çerağcı, gözcü, delilci, ayakçı, iznikçi, süpürgeci, zakir, saka on iki hizmettir. Cemde musahip karındaşlığı olur. Musahip, sevgi demektir ve Muhammet-Ali’den kalmadır. Musahiplik, Adem ile Cebrail Aleyh-is-selâmdan kalan bir iştir. İnsanlar birbirlerine musahip karındaşi olduğu zaman, bir sevgi doğuyor. Musahipler, birbirlerine fenalık düşünmezler. Düşündüğü zaman, musahiplik de aradan kalkıyor. Musahip, bir elmanın iki yarısı gibidir. Yolun, erkânın emri budur. Ama şimdiki insanlarda böyle bir şey yok. Bunu düzeltmek için, ne lâzım? Dede soyundan gelen çocuklarimiz kültürlü olmalı, okumalı, Hak, hakikat, tarikat, şeriat ve marifeti ögrenmeli. Her kitabı okumaları lâzım ki, hakikati bulsunlar. Bir insan okumazsa, kültür sahibi olmazsa, ilim-irfan ögrenmezse, hakikati nereden bilecek? Ama ermiş insanlara bir şey diyemem. O, kendi yeteneğiyle ermiş, yapmış, ama okumadıktan sonra, ilim-irfana sahip olamaz, yol-erkân yürütemez, musahip karındaşlığı yürütemez, cemde, toplumda konuşamaz, cemin gelenek ve göreneklerini anlatamazsın. Bilmeyen  varsın, dede olsun. Dede olmakla ne olabilir ki? Kesinlikle soydan gelecek, bilecek.<br />
&#8211; Elbistan’da, Kahramanmaraş’ta yatırlar var mı ?<br />
&#8211; Pazarcık’ta Selman Pak ziyareti var. Afşin’de Ashab-ı Keyf var. Pazarcık Kirini köyünde, Ahmet Baba Türbesi var. Doğanlar köyünde Ali Dede Türbeleri (2 türbe) var. Bunlar Hürayan Hızır Ocağıdır. Antep yöresinde. Gülük dağında, Hz. Ökkes var.  Malatya’nın Doğanşehir ilçesine yakın İbrahim Dede Türbesi var, çocugu olmayanlar oraya giderdi.<br />
&#8211; Sizin  yörelerde başka Alevî köyleri hatırlıyor musunuz?<br />
&#8211; Çok köy var.<br />
&#8211; Sayabilir misiniz?<br />
&#8211; Köse Yahya, Merik Uşağı, Soğucak, Malap (Yeni ismi Bağış), Ağacaşar, Hançıplaklar, Zerdekeş, Buttolar, Devrent, Şiraşanlı, Değirmenkaya (Eski ismi Mirali, orada da Halil Baba Türbesi var.) Nergele, Çiftlik, Demircilik, Nurhak ilçesi Alevî-Bektaşiler, Küçük Yapalak, Sultan Korusu, Köşk, Yapılı, Beyyurdu, Horhor, Çevirme köyleri, İbrahim Sinemillioğlu’nun Kantarma köyü, Gücük&#8230;.Bu saydıklarım, Sinemil aşiretidir. Gelelim, Alhas Aşireti köylerine; Halil Öztoprak’ın köyü Aktil (Yeni ismi Yalıntaş), Beştepe, Ökköseler, Yalak, Yeni Söğüt, Toprakhisar, Sevdili, Kastal, Günaltı (Eski ismi Kislik), Hasan Ali, Atmalı, Kaşanlı, Devrişimçil köyü.  Benim bildiklerim bu kadar. Pazarcık’ın da epey köylerini biliyorum; Dedeler Köyü (Köyün ismi Gönük), Kulyan, Yukarı Milyanlı, Aşağı Milyanlı, Musa Ağanın köyü Salman-ı Pâk, Deliz, Yarbaşi, Söğütlü, Armutlu, Cibo, Memiş Ağanın köyü İncirli, Doğanlar (İki köydür),  Çigil Köyü, Ördek Dede köyü (Kılıçlılar bunlar), Osman Dede,  Sakarata, Hamzikuşağı, Cennet Pınarı, Çakmak, Kelanlı, Narlı (Belediyeliktir çogunluk Alevîdir.)<br />
&#8211; Bir Alevî dedesi olarak, Alevî kelimesi nereden gelmiş, bunun tarihi nedir?<br />
Hz. Peygamber ve Hz. Ali dünyaya geldikleri zaman, bir düzen getirdiler. Daha önceki peygamberler bir şeyler yapmışlarsa da, becerememişler. Hz. Peygamber, Şia mezhebi üzerine İslâmiyet’i kurdu, Allah’ın vahiyleri, emirleriyle. Hz. Peygamber doğduğu gece diyor ki, “Ahat Put Medine’de, Lahut İran’da, Uzay Mekke’de yüzüstü düştüler, kırıldılar. Kasra Sarayı İran’da yandı. Hz. Peygamber’in doğduğu gece, bir nur doğdu, yeşil kandil nurdan indi. O zamanki İran şahı Bürüs, ateşe tapardı, putperestti. Gece uykusundan kaldırıp, haber verdiler: “Kasra sarayı yandı, putlarımız yüz üstü düştü, kırıldı.” “Neyin nesidir? Nasıl oluyor da Kasra sarayı yanıyor?” Bir zat çıkıp dedi ki, “Bizim yaşlı bir adamımız var, ölüm döşeğindedir. Ondan duydum ki, İncil’de, Tevrat’ta, Muhammet’in, ahir zaman peygamberinin ve İlya’nın geleceğini yazıyor.” (İlya, Ali El Murtaza’dır. İlya Aliyül Veli, Hacı Bektaş-ı Velidir, aynı soydan gelmedir. Daha sonra Bektaşilik adıyla Alevîliği meydana getirdi.) Nihayet o zaman Hz. Peygamber, vahiy yoluyla bu insanları Hak dinine davet etti. Hz. Peygamber’den sonra Ali dünyaya geldi. O dünyaya gelince, işler değişti. Şah Bürüs bin asker yolladı, dedi ki, “Muhammet’i getirin, kellesini kesip, sarayımın duvarına asın.” Ordu gitti, Hz. Peygamber’i Medine’den istedi. Hz. Peygamber kalktı, dışarı çikti. Dediler ki, “Bürüs Şah böyle böyle istiyor.” Daha önce Cebrail vahiy getirip Muhammet’e, “Bürüs Şahın oğlu, şahın kellesini kesip, onun yerine geçti” dedi. Hz. Peygamber de askerlere dedi ki, “Gidin, Bürüs Şah öldü. Oğlu başinı kesti, yerine oturdu.” Asker,  bir elçi gönderdi. Elçi gitti, geldi ki, hakikat böyledir. O zaman herkes Hz. Peygamber’e teslim oldu,  İslâmiyet’i kabul ettiler. Sonra Hz. Ali dünyaya geldi, Muhammet’in hanesinde büyüdü. Bir gün ikisi Kâbe’ye gittiler, Hz. Peygamber, Ali’yi omzuna almak istedi “Bu putları kır” dedi. “Yok, senin mübarek omzuna çıkamam, omuzların ağrır.” “Yok, sen çık.” dedi. Hz. Ali çıktı, putları kırdı. Yani Hz. Peygamber ve Hz. Ali, dünyaya iyi bir düzen getirdiler. Bir hakikat, şeriat, tarikat, marifet getirdiler ki, insanlar bundan ibret alsınlar. O zaman Hz. Ali’yi sevenlere Ali Evi dendi, Alevîlik buradan geliyor. Bizler Ali’yi sevdiğimiz için, bize Alevî denilmiş. Ali 5 yaşindayken, Antaput adında bir kâfir geldi, “Sen kimsin, kimin nesisin?” dedi. “Ben Ali’yim. Ebu Talib’in oğluyum.” “Git, amcan Hamza Pehlivanla Muhammet’i çağır, onların kemiklerini kıracağım, başlarını keseceğim, götürüp kendi sarayımın kapısına asacağım.” “Öyle mi?” dedi, Hz. Ali. Hemen bir taş kaldırdı, onun göğsüne vurmasıyla, atının üzerinden tepe üstü düştü. “Ben senin gibi nice kâfirin başını kesmiş adamım. Nasıl olur da Hamza Pehlivanın, Hz. Peygamber’in kemiklerini kırarsın?” O orada canı cehenneme gitti. Bir seferinde de beşikteyken, Ebu Sufyan gitti, Aris isminde bir kâfir büyücü vardı,  her dona girerdi. “Git, Ali’yi bir çaresine bak, öldür. İleride başimız belâda” dedi. Kâfir geldi ki, Hz. Ali beşiktedir. Kapı kâfirin üstüne düştü. Hz. Ali çenesinden yakaladı, ortadan ikiye böldü. Canı cehenneme gitti. Hayber kalesine gidip de kapısını şahadet parmağıyla koparıp atan medet, bu Ali’dir. Benim pîrim, Şah-ı Merdan Ali’dir, sefiller carını yırtandan medet, kırk kişilik bir mürettebat geliyor, bu kapıyı kaldırmak için, bakıyorlar ki kapı kalkmaz. Hz. Ali’nin bir ilâhi gücü olduğuna karar kılıyorlar. Hz. Mevlâna buyuyor ki; “O dört nesneden yaratılan, meleklerin secde ettiği Adem, Ali’dir, Şit gene Ali’dir, Nuh Peygamber gene Ali’dir, İbrahim Peygamber gene Ali’dir, Davut Peygamber, Süleyman Peygamber, İsa, Musa bunlar hep Ali’dir. Dünya var olmadan Ali vardı, dünya var oldukça Ali var olacaktır. Kıyamete kadar Ali vardır.” Ali’nin varlığına, kerametine kimsenin aklı ermez. Biz niçin Alevî olarak Ali’yi sevmişiz? Alevîler, kim olursa olsun Ali’yi sevenler, Ali’nin bu gücüne, heybetine, kerametine dayanarak sevmişiz. Yoksa herkes insandır. Sünnî kardeşlerimiz diyorlar ki: “Alevîler Ali’yi seviyorlar, ama Muhammet’i sevmiyorlar.” Muhammet’i nasıl sevmeyiz? Cemlerimizde hep “Muhammet”diye bağırıyoruz. Kur’an’daki sözleri, ayetleri saza, söze döküyoruz. İzzettin Dede Siyaset Meydanında diyor ki; “Biz Kur’an ayetlerini saza, söze döküyoruz. Bu, bir halka namazı, bir ibadettir bizim için, Ali’yi, Hacı Bektaş’ı sevenler için. İşte bu böyledir.” Eğer Alevîliğin hidayetini sorarsanız, Alevî olmamızın sebepleri budur. Yani Ali’nin mucizelerine dayanarak Ali’yi sevmişiz, bize de Alevî denmiştir.<br />
Ali ismi Aleviler için çok ama çok önemli?<br />
Elbette.  Hatay’daki Fellahlar, Alevî’dir. Onlar Ali’ye, “Allah” derler. “Ali’den başka Allah yoktur” derler. Bu, neden doğuyor? Hz. Ali Hatay Ovasını gezerken, Nasri Tusi Ali’yi gördü, orada beraber gezdiler. Nasri Tusi dedi ki, “Biz susadık” Hz. Ali buyurdu ki, “Falan dağın mağarasına git, orada bir çesme var, bize su getir.” Nasri Tusi gitti ki, Ali oradadır. Bir cevher, bir nur, köşkün üzerinde oturmuş. Suyu alıp getiriyor ki, bu sefer oradadır. Bunu defalarca tekrar etti; “Allahsın, illahsın, billahsın” dedi. Üç sefer başına vurdu, kimi yedi sefer diyor, ama elimizdeki Faziletnâme’de 3 sefer yazılı. Cebrail Hz. Ali’ye vahiy getirdi ki, “Cenab-ı Allah buyurdu ki, onun da inancı öyle olsun”  Tokhan dirilsin, dirildi, bir de Seman. Saman Dağı o adamın ismidir. O da Ali’yle gezerken, Ali’ye “Allah” dedi. Ali “Yok” diyip, onu da ikiye böldü, diyor Faziletnâme’de. Gene vahiy geldi ki; “Ya Ali, onun da inancı öyle olsun.” İkinci olarak, Çin Şahının bir meselesi var, Halil Öztoprak’ın kitabında geçer. Çin Şahının oğlu, rüyasında Anteke Şahının kızını görüp, vuruluyor. Diyor ki; “Gidip bu kızı bana alacaksınız.” Hastalanıyor, zayıflıyor, babası “Çocuğa ne oldu acaba?” diye gençleri gönderiyor yanına, diyor ki; “Ben Hatay Şahının kızını düşümde gördüm, aşik oldum.” Beş gemiyi mücevher ve askerle doldururlar, Hatay yöresine gönderirler. Hatay o zaman bir ülkeydi. Gemiler yolda fırtınaya yakalanır, batar. Çin Şahı 6 ay bekler, bir haber yok. Tatar atlılarını gönderip baktırır. Hiçbir iz yok. Adam tahtını tacını bırakır, şehrin köşesinde uzak bir yere kulübe yaptırır, orada ağlaya ağlaya gözleri kör olur. Veziri bir gün der ki, “Şahım! Mekke-Medine’de bir Peygamber, bir de amcasının oğlu Ali varmış. Kerametlere sahipmişler. Biz oraya gidelim, halimizi onlara arz edelim.” Çin padişahı “Peki” deyip, develerle, atlarla Medine’ye gittiler, Hz. Peygamber’in hanesine uğradılar. Hz. Peygamber Kâbe’deydi, yanına uğradılar. Hz. Peygamber Ali’yi çagirdi. “Ya Ali! Bu işi sen yaparsın, bunca keramete,  mucizeye sahipsin.” dedi. Hz. Ali dedi ki, “İslâmiyet’i kabul etsin, yaparım.” Çin Şahı o zaman halkıyla beraber İslâmiyet’i kabul ediyor. Halil Öztoprak Faziletnâme’den almış, orada var. O zaman Kamber’e dedi ki, “Yum gözünü, bin terkini.” Kamber yumdu gözünü, kendisini Hatay Saman Dağında gördü, oraya geldiler. Deniz sahili oradadır, Antakya’nın oraya geldiler. Kamber’e buyurdu ki; “Ya Kamber! Git, balıklar şahını çagir.” Dedi ki, “Çocuğumu ve beş gemimi nereye götürdüysen, onları al, getir.” Kamber gitti çağırdı, balıklar geldi “Öyle bir şey yok” dedi. Hz. Ali bir nara attı: “Ey aciz hayvanlar! Ey balıklar! Ey balıklar şahı!” dedi. Hepsi huzuruna geldiler, cem oldular. “Buyur, ey Şah-ı Velâyet! Ne istersen, ne dilersen dile.” Dedi ki; “Çin Şahının oğlunun başparmak kemiği filan memlekette, bir uzak yerde, bir mağaranın içinde, bir kımızı taşin altındadır. Onu alın, bana getirin.” Balıklar gittiler, buldular, kemiği getirdiler. Bir balık Ali’ye sundu. Hz. Ali İsmi Azem duasını okudu, çocuk cana geldi, bir insan oldu. Çocuk yalvardı, eline ayağına düştü, “Ya Ali! Ya Şah-ı Merdan! Yarın Çin’e gidersem, bu kadar insanın babasına, anasına, hısım akrabasına ne diyeceğim? Beni nasıl kurtardıysan, onları da öyle kurtar.” Bir yeşil pençe vurdu denize, “Ey ahir zaman Peygamberi!” dedi,  “Sen, Çin Şahı ve Medine halkı, Medine’nin en yüksek dağlarına çikin, Hz. Ali’nin derya mucizesini seyir eyleyin.” Onların her şeyleri birbirlerine ayan oluyordu. Hz. Peygamber’in göz perdesi kalktı, baktı ki Hz. Ali pençeyi vurmuş denizin, deryanın ortasına, beş gemiyi, beş parmağıyla çekti, getirdi. İnsanlar olduğu gibi içinde. Bu kadar mücevher, bu kadar insanın hepsini Çin memleketine uçurdu.<br />
&#8211; Böyle mucizeleri oldu diyorsunuz, anlatılıyor.<br />
&#8211; Tarihin yazdığı budur, biz uydurmuyoruz. Söylenecek çok şey var, fakat Ayhancığım, hepsini söylemek sayfalara  sığmaz.<br />
&#8211; Hz. Ali’nin mucizeleri, diğer evliyalar, On İki İmamlar var, onlar da kutsi, büyük kişiler, Hacı Bektaş da aynı soydan, hepsi birbirine bağlantılı dediniz.<br />
&#8211; Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, duyduğumuz kadarıyla, evlâdı yok, yani mücerrettir. Kadıncık Ana, her sabah Hacı Bektaşi Veli ellerini yıkamak için elini tutar, o suyunu dökerdi. Hacı Bektaş’ın yüzünü elini yıkadığı o kirli suyu götürür, içerdi. Bir gün Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin boynundan, leğenin içine bir damla kan düştü. Kadıncık Ana’nın adetiydi, suyu gene içti. O gün, Eri olan İdris Hoca’yla buluştular, hamile kaldı, Timurlenk adında bir çocugu oldu. Hacı Bektaşi Veli o zaman dedi ki, “Biz size nefes evlâdı verdik.” Çelebiler oradan geliyor, bel evlâdı değil, nefes evlâdı.<br />
&#8211; Bazı dervişlerde mücerretlik var. Öyle bir gelenekleri var.<br />
&#8211; Hacı Bektaşi Veli’nin nefes evlâdı böyle, ispatlıdır. Bektaşi kitabında Bektaşiliğin iç yüzü var, “Kadıncık Anayla evlendi.” diyor. Bunun doğrusu neyse, onu yazsınlar. Hayır, Kadıncık Ana’yla evlenmedi, Kadıncık Ana, İdris Hoca’nın zevcesidir, Hacı Bektaş’a hizmet veren bir hanımdır. Bir gün, İdris Hoca Nevşehir’e gidecek. O zaman ufak bir köydü, sığırları nöbetle herkes bir gün götürür, güderdi dağda. İdris Hoca, “Yarın sıra bizde. Ben de Nevşehir’e gideceğim. Kadıncık Ana, hayvanları dağa sen götürürsün” demiş. Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, “Hayır, ben götürürüm” diyor. “Olmaz Pîrim, sen nasıl götüreceksin?” “Yok, ben götürürüm.” Denir ki, “Hz. Pîr sığır güttü.” Sığır gütmesi, budur. O beş taşların oraya, dereye götürüyor. İdris Hoca’nın Sarı İsmail diye bir kardeşi vardı. Çok fitne bir insandı, “Hacı Bektaş bir büyücüdür, Kadıncık Ana’ya dolaşiyor” gibi şeyler söylüyor, bilip bilmediğini konuşuyordu. Bir ilkbahar akşamı, Sarı İsmail çifte öküzleri almış geliyor, Hacı Bektaş’a diyor ki, “Öküzlerimi sığırlara kat, akşam geri getir.” “Sarı, senin öküzlerini katmam, kurt gelir, senin öküzlerini yer. Sonra dersin ki öküzlerimi kurda verdin.” Öküzleri kattı gitti, kurt geldi, Sarı’nın öküzlerini yedi. Akşam oldu. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Hazretleri malları aldı, köye götürdü. Dedi ki, “Sarı’ya haber verin, öküzlerini kurt yedi.” Sarı geldi, “Bu kadar öküzün içinde nasıl benim öküzlerimi kurt yiyor? Sen yedirdin” dedi. “Sarı, ben sana öküzlerini katma, öküzlerini kurt yer dedim, sonra bahaneyi bende bulma.” Sarı, İdris Hoca’nın kapısını taşladı. İdris Hoca Nevşehir’den daha gelmemişti. Sarı gidip, Nevşehir kadısına şikâyet etti. Dedi, “Hacı Bektaşi Veli benim öküzlerimi kurda yedirdi.” Kadı geldi, beş taşların üst tarafında Hacı Bektaşi Veli’yi sorguya çektiler. Hacı Bektaşi Veli dedi ki, “Sarı, ben sana söylemedim mi? Ben demedim mi ki, öküzlerini katma, kurt gelir öküzlerini yer. Sen cebir kullandın, öküzlerini kattın. Kurt geldi, senin öküzlerini yedi. Benim ne kabahatim var?” Kadı sordu: “Şahidin, dayanağın var mı?”  “Evet, beş taşlar benim şahidimdir.” Bazı insanlar diyor ki, “Beş taşlar karşıki dağdan uçup geldiler, şahitlik yaptılar” ama Vilâyetname öyle yazmıyor. Bunlara Allah’tan ses, nida geldi, dediler ki, “Biz şahidiz, Hacı Bektaşi Veli’nin söylediği doğrudur” Kadı bunu kabul etmeyince, orada kara taş kesiliyor. Bizim Alevîler oraya gittikleri zaman,  kara taşa taş atıyorlar. Ben 95’te gitmiştim. Baktım, bu taşa taş atıyorlar, dedim “Niye taş atıyorsunuz? Bu taşta ne var?” Dediler “Kara Kadı.” “Alevîlere bakın, ben de bir insanım, siz de. Biz, içimizdeki Kara Kadıyı temizleyelim, ondan sonra Kara Kadıyı taşlayalım. Orada Kara Kadı ne gezer? Bir  taştır o.” Eğer doğruysa, Hacı Bektaşi Pîr’in bedduasına rastlamış, orada taş kesilmiş, bir şey diyemem. Yalnız bu, insanlara bir işarettir ki, insan yüreğini temiz tutmalı. Kara Kadı niçin kara taş kesilmiş? İnançsız olduğu, Hacı Bektaşi Veli’nin gelenek, göreneklerine inanmadığı, nefsine uyduğu için.  “Hak hakikati kendimizde bulalım. Taşla taşa vurmanın bir anlamı yok” dedim.<br />
&#8211; Kerametlere, mucizelere, ululara, erenlere yüzyıllar boyunca Türk halkı inanmış. Bazıları hurafe, gericilik diyor, fakat biz gerçekçi olmak zorundayız. Birçok gerçek söylencelerde saklı aslında. Halkın gönlünde yaşattığı kişilere saygı olmazsa, halkın gönlünde yaralar açılır. “Yok Ali şöyleydi, ne gereği var da Hüseyin’i anıyorsunuz? Hacı Bektaş Sünniydi vb&#8230;” Günümüzde maalesef  Türk ve Alevi öncülerine, sembol şahıslarına karşi yoğun bir saldırı kampanyası var. Hem  gerçekleri bilemeyen Sünni vatandaşlarımız saldırıyor, hem de  bu yetmiyormuş gibi, Aleviler içinden çikanlar da saldırıyorlar. Bu konuda ne diyeceksiniz?<br />
Kendini bilmeyen Sünni kesim içinden bazıları, eskiden beri bize bu çamuru atıyor, ama çamurun sonu da geldi. Cem evleri açıldı, her şey meydanda. Gelsin, kendi gözleriyle görsünler. Bizimkilere gelince, doğru yapmıyorlar. Bir inancın varsa, Alevîysen, başin bir pîre, mürşide bağlıdır, yolun, erkânın vardır. Ebediyete kadar ona devam edeceksin. Ecdadımız bugünlere kadar getirmiş, bundan sonra da biz devam edelim. Pîrlik, mürşitlik, dedelik nedir? Nereden gelmiş? Nereye kadar gideceğiz? Bu toplumu nasıl bir araya getireceğiz?<br />
&#8211; Alevîlik kelimesinin özü nedir? Alevîler dünyaya, Sünnilere karşı ne diyorlar?<br />
&#8211; Bütün dünyada Alevîler vardır. Eskiden beri, bir hakka sahip olmak için uğraş vermişler. Emevi- Abbasi Saltanatı zamanında, baskı altında kalmışlar. Alevî; Ali’nin, Ehlibeyt’in yanında yer alan insanlardır. Biz, Türkiye’de yaşayan Alevîler diyoruz ki; bizim vergilerimiz devlete gidiyor, biz de bu memlekette yaşiyoruz, bu devlete hizmetlerimiz var. Bizim vergilerimizle, bize de bir hak tanınsın. Diyanet İşlerinde bizim bilinçli bir dedemizin yer alması lâzım.<br />
&#8211; Yani Alevîliği savunacak biri mi?<br />
&#8211; Olabilir, neden olmasın? Dedeler, bana kalırsa, maaşa bağlansın. Bizimki rıza kapısıdır, rıza lokmasıdır. Hiçbir imam, Ehlibeyt, kimseye el avuç açmadı. Evinde bulunan çoluk çocugun nafakasını her gece kim fakirse götürür, onun kapısına koyardı. O fakir sabah bakardı ki, bir çuvalin veyahut bir sepetin içinde bir yemek. Alır,  çocuklarina yedirirdi. O imam dâr-ı dünyadan göç ettiği zaman, bu rızk fakirin kapısından kesilirdi. O zaman anlardı ki;  İmam Zeynel Abidin bunu getiriyordu, İmam Bakır, İmam Cafer Hazretleri, İmam Musa-ı Kâzım Hazretleri, İmam Musa-ı Rıza getiriyordu. Biz halktan bir şey beklemeyelim. Dede olarak, bu işi menfaate dökmeyelim. Menfaate döküldüğü zaman, bu iş kaybedilmiş olur. Talip çalissin, çocugunu yetiştirsin, okulda okutsun, bir memur, bir amir olsun, Alevî olarak, devlet makamlarında yer alsın. Meselâ askeriyede okutsun, yüzbaşi, albay, binbaşi,  paşa olsun. Devlet makamlarında yer alsınlar. Devlet bizimdir, biz bu memlekette yaşiyorsak, bizim de haklarımız vardır. Çocuklarimiz yetişir, gider o makamlarda oturursa, devlet görevi üstlenirse, kötü mü olur? Bunu, Hüseyin Doğan dedem de söylemiştir. Dede yazın köyüne, bizim amcaların evine gelmiş, demiş ki; “Ey canlarım! Sizin yapacağınız iş, maarifi üst düzeyde tutmaktır. Çocuklarinizi yetiştirin, eğitim verin, devlet makamlarında yer alsınlar ki, bununla  ilerleme olur. Herhangi bir savaş için, kavga için, kötülük için değil, devlet görevi üstlensinler, insan haklarını savunsunlar, yeri gelince, Alevîlik-Bektaşilik nedir, bunu açıklasın, savunsunlar.” Bilinçli olmayan bir insan neyi savunabilir ki? Ben hiç okul yüzü görmedim, kendi kendime ancak okuma yazma öğrendim. Daha sonra bu işin bilincine varıp,  kitap aldım, okudum. Hele İstanbul’a geldikten sonra, kitaplar elimize geçti ve Alevîlik nedir? Nereden gelmiş? Nasıl zulme uğramış? Kerbelâ Olayı nasıl olmuş? Kerbelâ Olayından sonra Alevîlik Selçukluların, sonra Osmanlının zulmüne uğramış. Daha sonra Kahramanmaraş, Sivas Olaylarına gelmiş, dayanmış.<br />
&#8211; Hepsi zulüm dolu. Bunların hiç birini, meselâ Sivas olaylarını insan olarak kabul edebilir miyiz?<br />
&#8211; Edemeyiz tabii, edemeyiz. Burada bağlayalım artık.  Sayın Ayhancığım, ben Dervişçimli Ocağından, İmam Bakır soyundan Dede Kalender Kaya. Soyum, ocağım, Dervişçimli’nin soyundan gelen, Molla Halil Ocağı. Dervişçimli ocağı, Molla Halil’in torunları değil, rahmetli İsmail Dedemin bacısının torunu. Sayın İzzettin dedem başta olmak şartıyla, temenni niyazlarımı sunarım.<br />
&#8211; Teşekkür ederiz.<br />
&#8211; Bizi dinleyen insanlara saygı ve sevgilerimi sunarım, herkesin bu yolda yürümesini bekleriz.<br />
Sağ olun, ağzına sağlık. Kırmadınız bizi, aydınlattınız. Bu bizim tarihimiz, kültürümüz, inancımız, belgemiz. Gelecek genç kuşaklara, çocuklara elli-yüz yıl sonra, “nedir kaynağınız?” dedikleri zaman, “İşte dedemiz, ozanımız, aşigimız, yazarımız ve onların görüş ve düşünceleri, fikirleri, kitapları, yazıları” diyebilmeliyiz. Bunlar o yüzden çok önemli. Siz gördüğünüzü, duyduğunuzu, yaşadığınızı aktardınız. Birinci kaynaksınız, yani çok önemli bir işleve sahipsiniz. Bir kişinin kitap okuması başka, toplum içinde yeri olan, kendine bağlı talipleri olan, sevenleri olan insanların fikirlerinin kaydedilmesi de çok mühim. O yüzden tekrar tekrar teşekkür ediyoruz. Bu hizmetlerinizi Hak kabul etsin, yolumuz aydın olsun, sizin dualarınızla beraber,  birlikten, dirlikten cümlemizi Şah-ı Merdan ceminden ayırmasın, Hızır  yardımcımız olsun, gerçeğin demine HÛ diyelim, sağ olun.</p>
<p>20-07-1998/ CEM VAKFI GENEL MERKEZİ</p>
<p>Sorulara Cevaplar<br />
Yol erkan Muhammed Ali’ye dayanır.<br />
Ocak Muhammed ve Ali’nin soyundan gelenler ocaklıdır.<br />
Geldiğimiz ocak Muhammed Bakır evladıyız Dervişçimli ocağındanız.<br />
Ocaklar Evladı Resul evladı Seyidi saadettir.<br />
Ağuiçen, Baba Mansur, Kureyşan, Hüseyin Abdal, Hıdır Abdal, Karaca Ahmet daha bir çok ocak vardır.<br />
Ocakların artışları nüfusa göre artmıştır.<br />
Dedelerin soyu Muhammed Ali’ye dayanır. Arap soyuna da dayanabilir. Sonunda Türkleşmiştir.<br />
Soy kütüğünü gösteren seceremiz vardır.<br />
Ocağımızdan daha bir çok dedeler vardır.<br />
Taliblerimiz vardır ekonomi sorununda dağılmışlardır.<br />
Dedelik görevine 20-25 yaşlarında başladım.<br />
Taliblerin köylerinde cem yapardık.<br />
Köy dağıldı. Talib köylerinde Hatayı yörelerinde yaptık.<br />
Dede olmanın koşulları kültür görmektir.<br />
Dedelik soydan gelir atam olmaz.<br />
Dedeler toplumda talibleri birleştirir onları yolun hükmüne göre ahgamı tarikatı talibe telgin eder.<br />
Dedeler cemlerde görevi tarikatın hakimidir. Talibleri dört kapı üzerine sorar ve kurbanlarını keser.<br />
Dedeler birbirleri ile evlenirler talibden kız alıp vermezler.<br />
Dedelerin vefatı olursa bu yolu sürenin birisi posta oturur. Kültürsüz olmaz aynı soydan olur.<br />
Dedeler görevini köy köy dolaşarak yürütürlerdi.<br />
Dedelerin özel giysisi olmaz istediğini giyer.<br />
Dedeler fazilet kumru İmam Cafer buyruğu kuran bir çok kitap okurlar eksi yazı bilende okur bilmeyende.<br />
Dedeler sakal bırakırsa kesmezler. Ekseriyette bıyık bırakırlar.<br />
Dedelerde saz çalanda olur çalmayanda olur.<br />
Sazdan başka bir şey çalınmaz.<br />
Dedeler zakirlerle birlikte cemi yürütürler.<br />
Bizim ocağımızda üç türlü cem vardır. Lokma cemi, Abdal Musa cemi, Görgü cemi vardır.<br />
Dedeler düşkünlükte kadın boşayan, başkalarının helalini alanlar, adam öldürenler, başkalarının malını alıp vermeyenler haksızlardan bu hesaplar sorulur bunlar düşkündür.<br />
Musahiplik Muhammed Ali’den kalmıştır. Her türlü koşullarda yardımlaşmaktır.<br />
Cemlerimizde kırklar semahı yapılır başka semah olmaz.<br />
Kivreliğin koşulları sevgidir.<br />
Cemlerimizde pençe vurulur. Velayet kerem Ademdedir.<br />
Dedelere talibin içinde ne gelirse bir rıza lokması alırlar. Dergaha da lokma verirler Hacı Bektaş dergahına.<br />
Dedeler Hacı Bektaş’a gitmek zorundalar, Abdal Musa’ya giden olur.<br />
Her dede oğlu dedelik yapamaz. Kültürü varsa yapar.<br />
Dedenin soyu yürümezse başka bir ocak olan el tutar.<br />
Dede düşkün olursa dedelikten men edilir. Yetki hangi ocakta ikrarı varsa o ocak yetkilidir. Bir daha postta oturamaz.<br />
Dedelik kurumunun gelişmesi için cem evlerine kültür evi yapılmalıdır. Dede çocuklari okumalıdır.<br />
Aleviliğin ibadet anlamı iki kutsal emanete bağlıdır; biri Kuran biri Ehlibeyttir. Ramazan orucu tutmazlar, camide yapmazlar.<br />
Türkiye’de tahminen 25 milyon vardır.<br />
Cem evlerinin yararı olmuştur. En azından toplumu bir araya getirmişlerdir.<br />
Alevilerdeki Kuran anlayışı doğru ibadet yapmak, elin-beline-diline sahip olmaktır.<br />
Aleviler dernek ve vakıflarda doğru çalismalidir. Toplumun hastası olur ekonomiden düşkünü olur anlara ve yetimlere fakirlere yardımda bulunmalıdır.<br />
Cemlerde Muhammed Ali’nin yolu ne ise o olur.<br />
Alevilere resmen meclisteki kanun çıkarılarak aynı hakka sahip olmalıdır. Alevilerin vergisi alınır Alevi’ye hiçbir imtiyaz hakkı tanınmaz.<br />
Alevilerde devlet bütçesinde Diyanete verildiği gibi Alevilerde aynı hakkı vermeleri lazımdır.<br />
Okullarda Aleviliği içeren dersler verilmelidir.<br />
Düşkünlükde arınan taliblerde arınmayan taliblerde olabilir iki türlüdür. Günahı sağın, günahı kebir.<br />
Aleviler orucunu her birlikte tutmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/soylesi-dede-derviscimli-aguicen-ocagi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Söyleşi</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/soylesi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/soylesi/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 08 Jan 2008 18:32:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Hüseyin Aldoğan]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[OCAKLAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/soylethi/</guid>
				<description><![CDATA[Hüseyin Aldoğan aldoganh@anet.com Araştırmacı Yazar &#38; Koordinatör Sinemilli Baba Şemsk ve Şığraş Baba Pir Ocağı Evladı Kahramanmaraş/ Pazarcık İki asrın çınarı Mehmet Yüksel Dede ile bir akşam sohbeti (Kahramanmaraş /Elbistan Kantarma Doğumlu) Anadolu dedeliğinde günümüzde yaşayanlar ve kaybolanlar. Biz Alevi olduğumuz için değil, tarafsız olarak düşünülürse yol ve erkânı ile yaşayış biçimini gerçek demokrasinin içinde ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Hüseyin Aldoğan</p>
<p>aldoganh@anet.com</p>
<p>Araştırmacı Yazar &amp; Koordinatör<br />
Sinemilli Baba Şemsk ve Şığraş Baba<br />
Pir Ocağı Evladı<br />
Kahramanmaraş/ Pazarcık</p>
<p>İki asrın çınarı<br />
Mehmet Yüksel Dede ile<br />
bir akşam sohbeti<br />
(Kahramanmaraş /Elbistan Kantarma Doğumlu)<br />
Anadolu dedeliğinde günümüzde yaşayanlar ve kaybolanlar.</p>
<p>Biz Alevi olduğumuz için değil, tarafsız olarak düşünülürse yol ve erkânı ile<br />
yaşayış biçimini gerçek demokrasinin içinde bulabilirsiniz. Bunu Alevilerin<br />
cemlerinde, görgülerinde canlı olarak da bulursunuz. Bizler bu ilkeleri yıllarca<br />
uygulayıp kendi halimizce öğretmeye çalıştık. Bu yolun sorumlu bütün dedeleri bunu<br />
görev bilerek yapıyorlardı. Kimse bize cebren yapın demiyordu. Biz diyorduk bu<br />
vatanı sevin, çocuklarınızı okutun kız erkek ayrımı yapmadan. Komşunuzun malına göz<br />
dikmeyin, haram yemeyin, yani bizler diyorduk ki elinize, belinize ve dilinize sahip<br />
olun. Bu da demokrasinin ana ilkesi değil mi ?. Bugün kalkınmış devletlere<br />
bakarsanız aynı yolu takip ettiklerini görürsünüz. İşte bunun içinde Alevi erkânının<br />
bu yola baş vermiş insanlarının söyledikleri gibi; Ehl-i Beyit in bütün sözlerinden<br />
ilham alarak devamlı onların ismini yad ederek, onların sözlü ibadetini yaparak bu<br />
hizmete devam ediyorlardı. Ama son otuz sene gibi bir süredir bu biraz geriledi.</p>
<p>Bizim ibadet yerimiz cami değil, cem evidir. Bugün Alevilerin kurmuş olduğu vakıf ve<br />
derneklerin, Alevilere ibadetleri konusunda bazı hakların tanınması konusunda yapmış<br />
olduğu girişimlerden birkaçını sayacak olursak bunlar haklı taleplerdir. Mesela<br />
Aleviler  Türkiye Cumhuriyeti devletine  vergisini veriyor, askerini veriyor. Nasıl<br />
ki bütçeden Sünnilere ibadetleri için hak tanınıyorsa, devletin Alevilere de bu<br />
hakkı tanıması lazım.</p>
<p>Dedelik öyle bir şey ki bana göre her dedeyim diyen insan dede olamaz. Dedelik Hz.<br />
Peygamberin bir hadisinde, Piri Mürşidi olmayanın Allah ı da olmaz, bunu ispat eden<br />
ayet Kuran da mevcut. Bu yolun çetin menfezleri var. Korkulu yerleri var.</p>
<p>20. Yüzyılın Alevi gelenek ve göreneklerinden bizlere kalanlar&#8230;</p>
<p>Akşamın kızıl güneşinin batımıyla birlikte başlayan yolculuğumuz, buluşacağımız<br />
mekânın  görkemli yapısının önünde sona erdi.. Katlarını bir bir çıktığımız<br />
apartmanın asansörü on iki yazılı katta durdu.<br />
Ben ve arkadaşım dede Hasan Soysüren i kapıda karşılayan misafirperver genç bay ve<br />
bayan bizleri salona aldı. Karşımızda bir altmış, altmış beş boylarında Cumhuriyet<br />
döneminin ilk yıllarından kalan köylü şapkası, Anadolu ya has giysi olan şalvarı ve<br />
küçük gözlüklerinin ardındaki yaşlı bakışlarıyla bizleri süzen bir çınar<br />
duruyordu. Sıcak bir tebessümle bizleri karşılayan ev sahibi hoş bir sesle buyur<br />
etti.<br />
Sohbetimiz önce kendisini tanımak için yönelttiğim soruyla başladı.</p>
<p>H.A -Siz kimsiniz? Soy olarak kendinizi tanıtır mısınız?<br />
M.Y.D.- Soy olarak Sinemilliyim. Bir rivayete göre dört, bir rivayete göre beş<br />
kardeşten geliyoruz. Kalandar, Nadar, Haydar, Semks ve Aziz. Biz Elbistan<br />
Sinemillilerinin Kalandar dan gelme olduğumuz söylenir. Aziz den Pazarcık taki bir<br />
kısım, Şems ten yine bizim Elbistan daki Semiskanlılar, Haydar dan yine Pazarcık<br />
ile Malatya nın Arguvan  tarafında olanlar, Nadar dan ise bugün Erzincan da<br />
yaşayan Sinemillilerin geldiği söylenir.<br />
Sohbete katılarak parantez açan Hasan Söysüren; Dede kendisi Pazarcık tarafında<br />
yaşayan Sinemillerden olup Haydar ın çocuklarındandır. Kendisi de aynı zamanda dede<br />
çocuğu ve ocakzadedir, dedi.Mehmet dede  Öyle mi?  diyerek  kendisini soy ve aile<br />
olarak tanıtmayı sürdürdü.<br />
Elbistan da ki tayfaya Dedegiller derler. Bizim Hasangiller, İbo Dede, Şeyho Dede<br />
ve Mamo Dedegiller olarak bilinirler. Sinemillinin kendisinin ilk gelip yerleştiği<br />
köy, Horasan ın Piran köyüdür. Burada kalanların bir kısmı Sünnileşmiş. Orada<br />
dergâh vardır. Oradan kalktıktan sonrada buralara dağılmışlar.<br />
H.A &#8211; Elbistan a gelen Sultan Sinan ın oğlu kimdir biliyor musunuz?<br />
M.Y.D.- Bizim bildiğimiz Kalender dir.<br />
H.A &#8211; Dedem ben Sinemilli konusunu birazcık açmak istiyorum. Sizler yıllarca bu<br />
coğrafyada dolaşıp cemler, görgüler, dedelik ve talip ilişkilerine  dayanan<br />
hizmetler verdiniz. Bu bir ömürün tamamını aldı demek istiyorum. Neler<br />
söyleyeceksiniz.<br />
M.Y.D.- Evet kendimize göre halka hizmetler verdik. Bir şeyler de yaptık<br />
kanaatindeyim. Bunu da halk zamanla takdir etti ve bizi de onurlandırdı; biz de<br />
bunla bahtiyar olduk.<br />
H.A -Peki dedem,  Sinemilli dedelerinin bizim bölgemizde talipler olan diğer<br />
dedelerden ayrı bir çizgisi vardı. Bu farklı çizgiden söz eder misiniz?<br />
Dedeliğiniz nasıl yürüyordu? Diğer dedelik yapan ocak dedelerinin dedeliği nasıl<br />
yürüyordu? Sizler yarım asırlık gözlemlerinizle bunu nasıl gördünüz? Neyi ayrı<br />
gördünüz? Ne farklar vardı?<br />
M.Y.D.- Bu konuda onları bizden, bizleri onlardan ayıran olumsuz bir şey vardı<br />
diyemem. Fakat gezdiğimiz gördüğümüz yerlerde, mesela bizim talibimiz olmayan ve<br />
bizi seven, taliplerden aldığımız sevgi çoktu. Bize karşı ilgileri bir hayli<br />
fazlaydı. Bizleri biraz daha farklı görürlerdi. Bizim Pazarcık ın Cimikanlı ve<br />
Çöçeli köylerinde taliplerimiz var. Ben sordum; dedim ki artık  köylerde de cem<br />
evleri var. Cem evlerine gidiyor musunuz? Dediler ki, gidiyoruz, gidiyoruz  da<br />
bizim dedelerimiz gibi bize dedelik yapacak dede göremiyoruz. Kocolara gittim.<br />
Sohbet arasında bizler çok dedelerin ceminde bulunduk ve çok da dede gördük. Yine<br />
de bizim dedelerimiz gibi olanlarını bulamadık&#8230; Hüseyin Bey, ben sizleri<br />
anlıyorum, yetiştirildiğimiz yerden, dedelerimizden ve dayılarımızdan aldığımız<br />
görgü ve ilhama göre bizler iyisini yapmaya çalıştık. Aleviliği tam bir Alevilik<br />
öğretisi içerisinde yapıp, bildiğimiz kadarıyla da onlara  izah etmeye ve öğretmeye<br />
çalıştık.<br />
H.A -Sinemilli dedeleri arasında Sultan Sinemilli nin oğlu Haydar a bağlı Şırğaş ve<br />
Şemsk babaya bağlı talipler var. Elbistan da Kalender den gelen sizin ocağa bağlı<br />
talipler var. Ayrıca bu taliplerin bir kısmı bizim Pazarcık ta, bir kısmı Kayseri<br />
tarafında, bir kısmı Akçadağ ve Adıyaman Gölbaşı ndadırlar. Eskiden beri bizim bu<br />
bölgede bir Ali cilik sevgisi var. Bu Aliciliği nasıl gördünüz? Talip, Ali ye nasıl<br />
bakıyordu? Siz Ali yi nasıl tanıtıyordunuz?<br />
M.Y.D.- Aliciliğe; Hz. Ali nin Faziletnamesi nde yazılanları okursanız, âşıkları,<br />
gerçeklerim, sadıkların, deyişlerinden dinlerseniz, onun kim olduğunun farkına<br />
varırsınız. Onu Tanrı olarak yorumlamak tamamen doğru değildir. Bizim ona olan<br />
sevgimiz;  onun bu yolda gösterdiği cesurluk ile fedakârlık onun bizim yanımızda<br />
farklı bir yerinin ve de sevgisinin olmasına sebep oluyor dememiz daha doğru olur.<br />
Ancak Alicilik düşüncesini aşarak onu biraz daha farklı bir yere koyan Nusrailer<br />
Ali  Allah tır  derler. Başkasını da tanımazlar. Rivayetler onun yiğit ve<br />
cesurluğunun yanında, onun keramet sahibi olduğunu da  söyler. Onun yaptıklarını<br />
ancak büyük bir gücün yapabileceğini söylerler. Bizim talibimiz onu bu yapısıyla<br />
tanımaya çalışır ve kabul eder. Bizler Ali yi bu yapısıyla anlatmaya çalışırdık. O<br />
bir sevgi olarak kalbimizde farklı bir yere sahiptir. Ama Ali ile Muhammet bizim<br />
yanımızda et ile kemik gibidir ve de birbirinden ayrılmaz bir bütündür. O bu yolun<br />
sembolüdür. Bu yol var oldukça, o bu sevgisini koruyacaktır. Her Alevi nin<br />
gönlünde.<br />
H.A -Bugün kentlerde yaşayan  Alevilerin  kurduğu vakıflar kentlerde yaşayan<br />
Husrailerle, Mevlevilerle ortak ibadetler yapmaktadırlar. Özellikle de Cem Vakfı&amp;<br />
Sizce bizim Anadolu Alevilerinin sema grubu olan  Mevlevilerle, diğer Alici<br />
Nusrailerin ortak bir yanları olabilir mi? Gelecekle ilgili ibadet ve görgü olarak<br />
bir bütünlükleri olabilir mi ?<br />
M.Y.D.- Olur. Senin o saydığın o inanca sahip insanlarla Alevi kesimi beraber<br />
oturup sazını, sözünü yapar, cemini, ibadetini yaparsa hiçbir ayrımcılık olmaz.<br />
Tabii, hepsinin düşüncesi aynı yere dayanmamakta mıdır?<br />
H.A -Ama uygulamalara bakıyoruz, örneğin ülkemizdeki şiialar şeriata göre ibadet<br />
yapmaktadırlar. Ortak tek yanımız Aliciliktir. Ramazanda oruç tutuyorlar, namaz<br />
kılıyorlar, bizde ise bunlar yoktur.<br />
M.Y.D.- Ben o beraberliği insani anlamında söyledim. Bir Mevlevi ve Nusri bizimle<br />
beraber olur. Eğer bu anlamda bakarsak bizler bu insanlarla Aleviliği aynı potada<br />
eritebiliriz. Bana göre bir Hıristiyan gelip bizim cemde oturursa bile biz<br />
ibadetimizi rahat rahat yapabiliriz. Lakin ayrı zihniyette olan birisinin oturması<br />
halinde bizim ibadetimizi rahatça yapmamız mümkün olmaz. Senin söylediğin o<br />
inançtaki o insanlar birbirlerine o şöyle yapıyor, ben böyle yapıyorum demiyorsa,<br />
benim ibadetim, inancım şudur, onunki böyledir demiyorsa, seni horlamıyorsa, ayrı<br />
görmüyorsa, sana bir ayrıcalık yapmıyorsa hiç fark etmez. Eğer onlar kendi kendini<br />
dışarı veriyorlarsa tabii ki o ayrı bir iş, o vakit de beraberlikten de söz<br />
edilemez.<br />
H.A -İran  Şiilerini biliyorsunuz? İki yüz yıllık bir süreden beridir tamamen<br />
Sünnilik ve şeriat anlayışına dönmüş bir durumdadırlar. Bizim de böyle bir şeriat<br />
anlayışına dönüşümüzün olmaması için bizim ne yapmamız lazım, eski Alevilik<br />
anlayışını yürütmemiz doğru olur mu? Birlikte yürüttüğümüz bir konunun cuma gününe<br />
denk geldiğini düşünelim, o zaman bizlere buyurun camiye derlerse bizim karşımıza<br />
nasıl bir tablo çıkar.<br />
M.Y.D.- Cami meselesi bizim Alevilikte olmaz. Adam işte o zaman kendisini zaten<br />
ayırıyor. Sen onunla zaten beraber olamazsın. Bizim ibadet yerimiz cami değil, cem<br />
evidir. Bugün Alevilerin kurmuş olduğu vakıf ve derneklerin, Alevilere ibadetleri<br />
konusunda bazı hakların tanınması konusunda yapmış olduğu girişimlerden birkaçını<br />
sayacak olursak bunlar haklı taleplerdir. Mesela Aleviler  Türkiye Cumhuriyeti<br />
devletine  vergisini veriyor, askerini veriyor. Nasıl ki bütçeden Sünnilere<br />
ibadetleri için hak tanınıyorsa, devletin Alevilere de bu hakkı tanıması lazım.<br />
İfadelerden anladığım kadarıyla MEB olumlu cevap vermiş. Ama Başbakan diyormuş ki,<br />
Aleviler Müslümandır. Müslümanların ibadet yeri camidir. Aleviler de camiye<br />
gelsinler, ibadetini camide yapsınlar. Benim bildiğim kadarıyla Kuran da<br />
Müslümanların ibadet yeri camidir diye bir hüküm yoktur. Bütün dünya bir ibadet<br />
meydanıdır. İnsanlar istedikleri yerde ibadet yaparlar. Müslümanlıkta ibadet yeri<br />
cami olacak diye bir şartta yok. Tabii ki Aleviler camiye gitmezler.<br />
H.A -Dedem bizim çocuklarımıza Kuran öğretmek için imam hatipli, devletin maaşlı<br />
bir imamının cem evlerine atanması konusunda ki düşüncenizi öğrenebilir miyim?  Bu<br />
imamların Alevi çocuklarına öğretecekleri Kuran sizce Alevilik anlayışına uygun<br />
olacak mı?<br />
M.Y.D.- Bu öğretilecek Kuran hangi bakımından Aleviliği taşıyacakmış. Yani ne<br />
anlamda olacakmış. İmam hatipten gelecek olan bu imamlar, Aleviliği ne kadar bilen<br />
imamlar olacaklar. İmam hatip okulundan mezun olan bir imama biz Alevilere Kuran<br />
öretecekmiş. İşte bu doğrudan doğruya ayrımcılıktır. Doğrudan camiye gitmek<br />
anlamına geliyor. Bu meseleleri Alevilerin kendi aralarında toplu bir camia olarak<br />
çözmeleri gerekir. Kendi dedelerini kendileri yetiştirecekler. Bunun için de<br />
Aleviler sözünü bir kaba koymaları gerekir diye düşünüyorum. Böyle bir işlem bizim<br />
için iyi bir girişim olmaz kanaatindeyim. Ayrıca imam hatipli bir imamın gelip de<br />
cem evlerinde Alevi çocuklarına Kuran kursu vermesini Alevilerin kabul<br />
etmeyeceklerini tahmin ediyorum. Bu karar alınmış olsa bile. Ben şahsen yüzde beş<br />
yüz karşıyım. Tabii bunun sonu namaz olur, çocukların camiye daveti de beraberinde<br />
gelir. Bu konunun önemini bizlerin de kendi mürvetlerimize ve Anadolu Alevilerine<br />
izah etmemiz gerekir. Ben o zaman ne müftüsünü isterim, ne imam hatiplisini<br />
isterim; kendi halimde Aleviliğimi sürdürürüm.<br />
M.Y.D.- Hasan SOYSÜREN &#8211;  Dedem Radyolarda ve televizyonlarda yapılan bazı<br />
programlar da yayına bağlanan bazı Alevi vatandaşlarımız da  vakıf ve derneklerin<br />
yöneticilerinden bu eğilimde olan Alevi önder ve dedelerini, sizin de belirttiğiniz<br />
bir ifadeyle ikaz etmektedirler. Yani Alevi vatandaşlar bu konuda duyarlı bir<br />
itiraz da bulunuyorlar.<br />
Hasanım bunu Halil Öztoprak, Şinasi Koç hata bir ilahiyat fakültesi dekanı olan<br />
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de söylüyor. Kuran da namazla ilgili bir rakam mevcut<br />
değil. Yani insan olan insani kamil olan, kendini yetiştirmiş olan, Allaha vakf<br />
olmuş, insanlara vakf etmiş bir insanın alıp verdiği nefes ibadettir. Bütün<br />
insanlara sevgiyle, hoş nazarla bakan, tüm insanları aynı gözle görür. Bütün<br />
insanlara saygı duyar. Kuran ın insanı kamil için kabul edilmez tarafı yoktur.<br />
Bizim için de böyledir. Yalnız zamanla geçmiş farklı şeyler yazıla yazıla daha<br />
farklı anlamlar getirilerek buraya kadar bu hale getirmişler. Bu ayrımcılık bir<br />
arada asırlarca yaşamaya alışmış Anadolu insanları için de iyi bir şey değildir.<br />
H.A -Dedem asıl konumuz olan yol ve erkân konusuna yeniden dönmek istiyorum. Kaç<br />
yıl dede olarak görgü cemlerinde bulundunuz.<br />
M.Y.D.- 1950 lerde başladım<br />
H.A -Çok partili dönem olan Menderes dönemine mi rastlıyordu?<br />
Tabii tabii, o döneme rastlıyordu.<br />
H.A -Bizlere o dönemde halkın Aleviliğe bakışı, düşüncesi hakkında ne<br />
söyleyebilirsiniz? Ayrıca o günden bugüne kadar ne değişti. Yani 80 yıllık bir<br />
süreden söz ediyorum.<br />
M.Y.D.- Tabii  o zamandan bugüne kadar çok uzun  zamanda geçti ve ara verildiği içi<br />
bazı şeyleri hatırlamak biraz zor. Yalnız o zaman Alevilik daha tutkundu. İnsanlar<br />
edep ve erkân konusunda daha farklı özelliklere sahiptiler. İnsani kâmil vardı. Yol<br />
ve erkân konusunda insanlar birbirlerine karşı daha saygılı ve sevgiliydi. Bazı<br />
mücadeleler olabilir. Bu mücadeleden Alevi kesimi olarak bizlerin ders çıkarması<br />
gerekir. Bizim erkân yaptığımız dönemlerde ve hatta bu son dönemlere kadar dahi,<br />
mürşitler, dedeler, müşküller, insanı kâmiller bir  cemde veyahut bir mekânda bir<br />
araya gelirlerdi. Bizim içimizde meydana gelen müşküllerle ilgili olarak, işte biz<br />
şu işle ilgili olarak hemfikir olalım, bu meseleyi çözelim, bu yanlış bizlere zarar<br />
veriyor derlerdi. Erenler meclisleri  buna bir hal bulurlardı. Bilmem karakolmuş,<br />
mahkemeymiş bizim dönemimizdeki Alevilikte hemen hemen yoktu. Gecen zaman içinde bu<br />
ilişkiler azalmaya başladı. İnsanlar biraz birbirinden uzaklaşmaya başladı. Tabii<br />
bunun sebepleri de bugün değişen şartlarda oldu. Benim korkum o ki zaman geçtikçe,<br />
gelecekte bu ilişkiler daha da azalarak insanların kendi şahıslarına kalmalarıdır.<br />
En tehlikelisi de insanların birbirlerine karşı olan sevgilerini kaybetmeleridir.<br />
M.Y.D.- Biz Alevi olduğumuz için değil, tarafsız olarak düşünülürse yol ve erkânı<br />
ile yaşayış biçimini gerçek demokrasinin içinde bulabilirsiniz. Bunu Alevilerin<br />
cemlerinde, görgülerinde canlı olarak da bulursunuz. Bizler bu ilkeleri yıllarca<br />
uygulayıp kendi halimizce öğretmeye çalıştık. Bu yolun sorumlu bütün dedeleri bunu<br />
görev bilerek yapıyorlardı. Kimse bize cebren yapın demiyordu. Biz diyorduk bu<br />
vatanı sevin, çocuklarınızı okutun kız erkek ayrımı yapmadan. Komşunuzun malına göz<br />
dikmeyin, haram yemeyin, yani bizler diyorduk ki elinize, belinize ve dilinize<br />
sahip olun. Bu da demokrasinin ana ilkesi değil  mi. Bugün kalkınmış devletlere<br />
bakarsanız aynı yolu takip ettiklerini görürsünüz. İşte bunun içinde Alevi<br />
erkânının bu yola baş vermiş insanlarının söyledikleri gibi; Ehl-i Beyit in bütün<br />
sözlerinden ilham alarak devamlı onların ismini yad ederek, onların sözlü ibadetini<br />
yaparak bu hizmete devam ediyorlardı. Ama son otuz sene gibi bir süredir bu biraz<br />
geriledi.<br />
H.A -Dedem sizler bu ibadetleri yaparken ibadetin yapılmaması konusunda; nasıl<br />
sorunlarla veya sorularla karşılaşıyordunuz? Gittiğiniz köylerde dedeler bunları<br />
yapmamalıdırlar gibi sorunlarla karşılaşıyor muydunuz veya bir kurban kestiğinizde<br />
hangi sorunlarla karşılaşıyordunuz? Özellikle son dönemlerde.<br />
M.Y.D.- Ben şahsen hiç de bir sorunla karşılaşmadım. Yazar Taha Akyol bir<br />
televizyon programında,  Ben üniversitede iken Alevi arkadaşlarım vardı. Fakat<br />
kendilerini beyan etmiyorlardı. Kendileri biz Aleviyiz demiyorlardı. Korkuyorlardı.<br />
Şimdi çok şükür cem evleri var. Çok şükür diyorum. Bir çok Müslüman gider orada<br />
müzik dinleyebilir. Biz Aleviyiz cemimizi, cematımızı açık yapıyoruz. Aslında<br />
Kuran ın da belirttiği gibi ibadet sırrındır. Kerhen değildir. Bunun temeli bu.<br />
Sonra da Osmanlılar ın korkusundan ve zulmümden oraya buraya saçılmışlar.<br />
Biliyorsunuz Aleviler kesimi devamlı katliam ve zulümlere uğramışlar. Bu nedenle<br />
her zaman korku vardı. Ama gizli de olsa devamlı ibadetini yapıyorlardı.<br />
İbadetlerini asla yitirmemişler.<br />
H.A -Sizlerin siyasi dönemlere ait düşüncelerinizi de öğrenmek istiyorum. Sizler bu<br />
dönemleri de yaşadınız. Bu dönemler özellikle Menderes ve  27 Mayıs İhtilalini<br />
yapan Cemal Gürsel dönemleriydi. Adnan Menderes dönemindeki yapıyla, ihtilal<br />
yapıldıktan sonraki o dönem de Aleviler biraz daha rahat değil miydiler? Biraz daha<br />
özgür olarak ibadet yapabilme konusunda bir şeyler, olumlu değişmeler oldu mu?<br />
M.Y.D.- Efendim Cemal Gürsel Alevilere tam bir miman oldu. Hattta Alevi olduğu<br />
söyleniyordu. Adnan Menderes gittikten sonra onun yaptığı ihtilal, Aleviler bir<br />
rahatlık bir ferahlık verdi. Ondan sonra Aleviler şehre geldiler. Ondan sonra ortaya<br />
çıktılar. Fakat adam yaşamadı, yoksa çok rahat bir devir geldi.<br />
H.A -Dedem izah ettiğiniz gibi Aleviler için iyi bir dönemmiş. Bir nevi Alevi<br />
gençliğinin eğitiminin de önünü açmış. Çok çok rahat bir devirmiş. Fakat yetmiş<br />
dörtlere geliyoruz. Bu dönem artık Alevi gençliğinin dedelik müessesine karşı bir<br />
cephe aldığı bir dönem oluyor. Özellikle de 68 kuşağı. Sizin bu konuda fikriniz ne,<br />
bu cephe düşüncesi nereden kaynaklanıyordu. Yani bu solculukla gelişen eylem neydi?<br />
Yoksa bilerek yapılan bir şey miydi?<br />
M.Y.D.- Efendim Rusya da filan adam şunu söylüyor. Filan devlete veyahut filan yerde<br />
filan adam şunu söylüyor. Filan adam filan yerde şöyle solculuk yapmış. Pir Sultan<br />
devletin karşısına çıkmış. Hz. Hüseyin Kerbela da haksızlık yolunda kellesini şehit<br />
vermiş. Böyle söylemekle kendi kendini Hz. Hüseyin e benzetmekle insan Hz. Hüseyin<br />
değil, onun bastığı toprak olamaz. Kendi kendini Abdal Pir Sultan a benzetmekle, o<br />
yaptı demekle, bende yaparım demek olmaz. Bir insan yaptığı işi bilinçli olarak<br />
yapar. Hüseynim sizde o devrin insanlarısınız. Şimdi bir fikir üzerinde<br />
gidiyorsunuz, geniş bir alana açılmışsınız. Bunun üzerinde bir çalışma yapıyorsunuz.<br />
Çok güzel. O devrin insanlarından örneğin İzzettin Doğan, bize göre yanlış tarafı<br />
olabilir. Bugün zirveye çıkmış durumdadır. Eğer bizim o zamanki gençler, eğer boş<br />
hayallere kapılmasalardı, yani asırlardan beri Alevilere düşmemiş bir  fırsat düştü,<br />
öğretmen geldi, okul geldi, insanlar analar babalar bir hevesle başladı. Keşke öyle<br />
devam etselerdi. O tempoyla devam etselerdi. Tahsil yapmış olsalardı. Hocanın<br />
seviyesinde üç beş yüz adamımız olurdu. Bugün tek kişiyle üç kişiyle beş kişiyle bir<br />
iş yürümüyor. Ne oldu heder oldular. Sosyalistliğe, Kürtçülüğe, komünistliğe<br />
kapıldılar, hepsi sıfır oldu gitti. Körü körüne bugün 50-60 bin gencimiz kaybolup<br />
gitti. Böyle fırsatlar bir daha gelmiyor. Giden bir daha dönmüyor.</p>
<p>2.Bölüm.</p>
<p>H.A &#8211; Peki, dedem o günlerde çok dikkat çeken bir konu da yöremizin ve Türkiye nin<br />
çeşitli yörelerinde, özellikle de Alevilerin yaşadığı yörelerde, solcu gençler önce<br />
dedeleri hedef almasıydı. Siz de o dönemde dedelik yapıyordunuz. Özellikle Elbistan<br />
bölgesinde ve bizim Pazarcık ta, Tunceli de, Elazığ da, Sivas ta<br />
H.A &#8211; Bak o noktayı unuttum. Sen iyi temas ettin. Sen tam yerinde söyledin.<br />
H.A &#8211; Bizim bu dönemde ki dedelik olarak kayıplarımız nelerdir sizce? Acaba dedeler<br />
burada yeteri derecede kendilerini savunabildi mi ?<br />
M.Y.D.- Denilir ki hırsız içeride olursa kapı kilit tutmaz. Adam senin içinden<br />
çıkıp sana dönüyor. Yavrum bu neyin nesi? Maraşlılar bizi öldürüyor onlara yapın.<br />
Bakın Sivas ta bütün  dünyanın gözü önünde cayır cayır adam yakıyorlar. 40 adam<br />
yaktılar. Biriniz onlara bir şey yapın. Şevket Kazan gitti onlara avukatlık yaptı.<br />
Adalet Bakanı iken ( Hasan Söysüren ). Biriniz de gidin onlara bir şey yapın.<br />
Kalktılar herkes kendi köyündeki dedelere, az çok gediği olan yeri olan insana<br />
döndüler. Olmadı, bunun devrimle ne alakası var.<br />
H.A &#8211; Dedem buradan gelmek istediğim nokta şu; 1750 lerden itibaren, özellikle<br />
Andırın, Kayseri, Akçadağ ve Elbistan dörtgeninde Alevi dedeliğine karşı Bektaşi<br />
şeyhliği körükleniyor. Bu bölgede Bektaşi tarikatına ait çok adam yetiştiriliyor.<br />
Bildiğimiz Meluli, Şeyh Momo, Şöbeçemenli Aziz Dede, Gongollu Hüseyin. Bunların<br />
hepsini duydunuz.<br />
M.Y.D.- -Gongozade Cafer vardı. Cafer in büyük kardeşi vardı. Hüseyin büyük, iki<br />
kardeş..<br />
H.A &#8211; Burada  karşımıza şöyle bir şey çıkıyor;  Bir bakıyoruz   Bektaşi Tarikat<br />
(Osmanlı Bektaşi Tarikat anlayışı) anlayışı dedelikten daha baskın geliyor. Bu<br />
bölgede, mesela, Şeyh Momo nun yetiştirdiği müritlere bakıyoruz, Pınarbaşı ın da,<br />
Kırkısırak ta, Dallıkavak ta, Şöbeçömen de Elbistan ın içinde ve bizim Pazarcık ta,<br />
Ali Kutte, Pazarcıklı Ali, orda bir tarikat anlayışı  var. Özelliklede  1840 lara<br />
kadar uzanan süreçte dedeliğe karşı içten içe bir yapı oluşturuluyor. Mesela bu<br />
anlayışta olan  Melüli, Köse Dede ye karşı tepki koyuyor. Özellikle de Cumhuriyetin<br />
son dönemleri 1860 lardan 1940 a kadar bu bölgedeki Alevi dedeleri,  Osmanlı<br />
Bektaşi Tarikat  anlayışlı bir tepkiyle karşı karşıya geliyorlar. İlk cephede<br />
bizler ve Elbistan bölgesinde açılıyor. Solculara bakıyoruz, solcular da bu düşünce<br />
yapısıyla; bu coğrafyada bu anlayışı benimsiyorlar. Sizler bu ibadetleri yürütürken<br />
bu bölgede, Alevi- Bektaşi anlayışının bu çatlaklıklar ile karşılaşıyor muydunuz?<br />
Karşınıza  bu düşüncede olanlar çıkıyor muydu?<br />
M.Y.D.- Ben böyle bir şeyle karşılaşmadım. Bizim Elbistan havalisinde  bilhassa<br />
bizim Alhaslar da Bektaşilik değil de Şeyh Tarikatı vardı. Bunlara   Şeyh Tayfası<br />
falan derlerdi. Meluligil onlar bu Bektaşi yapıyı kurmaya çalışıyorlardı. Onlar<br />
zaten Bektaşi Tarikatını kurdular. Belik bizler farkına varmadık.<br />
H.A &#8211; Mesela Aziz Dede nin Aleviliği adlı kitapta Baba Mansurlu Araboğlu<br />
kardeşlerin gelerek bunları bu bölgede yetiştirdiklerini yazıyor.<br />
M.Y.D.- Dayım Tacım (Büyük Tacım  Bakır- Hasan Söysüren)  İbo Dede nin küçüğü<br />
Elbistan bölgesinde, o bölgeye Aziziye derler Binboğa Dağları da o bölgelerdir.<br />
Bir cemiyette Sarı Mehmet  dedikleri bir Bektaşi  ile karşılaşmış ve bir hayli da<br />
çarpışmışlar. Fakat bunu açıktan açığa yürüten yoktu.<br />
Gangoğlu Hüseyin den Cafer den basettiniz. Orada bir açıklama yapayım onlar öyle<br />
değildi.<br />
H.A &#8211; Aziz  Dede nin Aleviliği kitabın da  o grupla beraber olduklarını, cem<br />
bağladıklarını&amp;&amp;<br />
M.Y.D.- Cafer, İbo Dede ye geliyordu. Pazarcık ta da görüştük. Melüli nin grubundan<br />
değildi. Kırkısıraklıların, Dalkıkavaklıların içinde değildi. ( Hasan Söysüren<br />
Dede)<br />
H.A &#8211; Cafer son on beş sene bu fikrini açıklamaktan biraz çekinmiş. Neden dersen;<br />
çünkü bizden tarafı çoğunluk bir talip grubu var. Şimdi ben bir iki isim sorsan<br />
hatırlarımı sın; Sizin bölgenizde yaşayan Ali Kamke ( Ali Doğan )  dedegân değil mi<br />
?<br />
Ali Kamke çok iyi bildiğimiz birisi, beraber de yaşamışım. İki çocuğu vardı, bir<br />
öldü (Mehmet). Ali yaşıyor.<br />
H.A &#8211; Buradan bizim sivil toplum kuruluşlarına gelmek istiyorum. Cem Vakfı, Hacı<br />
Bektaş Dernekleri, Pir Sultan Abdal Dernekleri ve diğer vakıflar  olsun, bunların<br />
hepsinin ayrı ayrı çizgileri var. Bunların sonunu nasıl görüyorsunuz? Nereye gider<br />
bu akış, böyle bu ayırım nereye sürükler Aleviliği?<br />
M.Y.D.- Bu söylediğiniz adamların fikri Alevilikten ayrı mı?<br />
H.A -Hayır, Aleviliğin içinde fraksiyonlara ayrılmış durumdalar.<br />
M.Y.D.- Siz söylemeden önce de, hep kendi kendime, bu ne, bunlar niye böyle ayrı<br />
bir baş. Abdal Pir Sultan kim? Yani neye inanmıştır?  Alevi değimli mi?  Ehli<br />
Beyt e inanmamış mı? Sen niye ayrı bir şeydensin. Şimdi bunu bilmiyorum. Bana göre<br />
bu insanlar kendini gösterip milleti kandırıp, maddiyat sahibi mi olmak istiyorlar?<br />
Başka bir fikir mi var? Bana göre bunların hepsi yanlış. Abdal Pir Sultan olsun,<br />
Hacı Bektaşi Veli olsun, Alevi Cem evleri olsun, hatta konuştuğum Mevleviler olsun,<br />
bunların aşağı yukarı hepsinin de inancı bu yolda birleşir. Devlet öldürmesin mi?<br />
(H.S) vallahi oda olabilir.<br />
H.A &#8211; Yani siz doğru bulmuyorsunuz, değil mi ?<br />
M.Y.D.- Asla asla asla.. Bunun doğru bulunacak tarafı yok ki ? Siz konuyu<br />
atçığınızda, ben her zaman kendi kendime dedim ki, bu ne demektir? Niçin oluyor<br />
bunlar, bunların fikri nedir böyle?<br />
H.A &#8211; Dedem diyorlar ki,  kent Aleviliği, kırsal kesim Aleviliği , bizim<br />
insanlarımız kırsaldan kente göçtü, biz şimdi şehirli olduk, sizce şehirli olmak<br />
Alevilere neyi kaybettirdi?<br />
M.Y.D.- Şehirli olmak; herkes yerinden yurdundan oldu. Şehre geldiler, herkes kendi<br />
yerinden kalktıktan sonra eski birlik beraberlik kalmadı. Bazı şeyler bozuldu.<br />
Şimdi cem evleri var, Ama, tam rayına oturmuş bir Alevilik, bir topluluk tamamen<br />
yürümüyor. Bizler köye giderdik, adam gelirdi, neresi müsaitse orada bir cem,<br />
cemaat yapılır, lokma yapılırdı. İbadet edilirdi. Saz, söz, görgü olurdu, ibadet<br />
yerini bulurdu. Ama şehirlere akın bunu bozdu tabii. İnsanlar birbirine uzak kaldı.<br />
Tabii Dede tanımaz oldu, talip tanımaz oldu. Hepsi bir yerde kaldı.<br />
H.A &#8211; Asırlardır Bektaşilik hep kentlerde biçimlendi. Alevilik ise kırsal kesimde<br />
kaldı.<br />
M.Y.D.- Doğrudur.<br />
H.A &#8211; Bu nedenle dolayıdır ki, Bektaşiler kentlerde örgütlendikleri için devletle<br />
barışık oldular. Devletin için de yer edindiler. Biz ise devletle barışık olamadık.<br />
Acaba bundan sonra bu devletle bir barışıklığımız olur mu?<br />
M.Y.D.- Vallahi halihazırda devletle bir barışıklığımız olmaz. Hiç tahmin<br />
etmiyorum. Zaman değişir, siyaset değişir. Bir şeyler olur, ona bir şey diyemem.<br />
H.A &#8211; Ama bizi temsil eden kurumlar devletle barışıyor şimdi. Yanlış, olmaz değil mi?<br />
M.Y.D.- Yanlış diyorum ama ne yapacaksın (tereddütlü bir ifadeyle). Şimdi Alevi<br />
toplum olarak Aleviliğimize sahip çıksa, mesela bizim başımızda İzzettin Doğan var.<br />
Fikri bizimkine uymuyormuş. Siyasi bakımından, devletçilik bakımından, biz onu<br />
kendi rengimize kendi istikametimize çevirebiliriz, ama maalesef bizde öyle bir<br />
tutkunluk, bir beraberlik yok İzzetin Doğan, Alevi kemsini zaptına almış değil ki<br />
kendi kendine söylemiş, söyleyebilir.<br />
H.A &#8211; Diyorsunuz ki Aleviler kendi aralarında bir birlik oluşturmadıkları için<br />
hedefe ulaşmaları problemlidir. Doğrudur size katılıyorum, bizim de üzerinde<br />
durduğumuz sonuç budur.<br />
H.A &#8211; Eskiden beri dedeler arasında bu tür çekişmeler oldu. Bu dedelik çekişmeleri<br />
Aleviliğe ne kaybettirir? Sizin düşünce ve görüşünüz nedir, sonuçları neler<br />
olabilir?<br />
M.Y.D.- Dedelik öyle bir şey ki bana göre her dedeyim diyen insan dede olamaz.<br />
Dedelik Hz. Peygamberin bir hadisinde, Piri Mürşidi olmayanın Allah ı da olmaz,<br />
bunu ispat eden ayet Kuran da mevcut. Bu yolun çetin menfezleri var. Korkulu<br />
yerleri var.<br />
Dedelik bize lazım. Ama dede olan Allah la kul arasında, usul bilecek, onları<br />
herhangi sekteye uğratmadan, perişan etmeden Hüda ya kavuşturacak, haktan alacak<br />
kullara verecek. Bunlar çok alakalı meselelerdir. Ama hele şimdi bildiğimiz kadar,<br />
Talip Dayım Tacım a diyor ki; Tacım Dede siz bize ne yaptınız? Yavrum size bir şey<br />
yapamadıysak da sizi camiye göndermedik, insanlarla buraya kadar geldik. Bir kırık<br />
sazla asırlarca çile çektiysek de, hiç olmazsa kurtlara kaptırmadık. Anlamında bir<br />
şey söylüyor.<br />
H.A &#8211; Peki  Dedem, gelecekte ki dede nesilleri için ne söylersiniz? Siz dedeler<br />
olarak bu hizmeti yaptınız da sizden sonra gelecek dedelere ne tavsiyeniz var? Ne<br />
söylersiniz, ne yapmaları lazım? Neye dikkat etmeleri lazım?<br />
M.Y.D.- Benim şahsı görüşüm, eğer dedelik yaparlarsa, bizim eski kendimize göre<br />
doğru bildiğimiz yoldan ayrılmamalarını tavsiye ederim. Bu konuda ben isterdim,<br />
bizim çocuklardan birisi bu işte bulunsun,  bu işin üzerin de dursun, kendisini bu<br />
konuda yetiştirsin, insanlara taliplere, müritlere vâkıf olsun. Ama olmadı. Bundan<br />
sonrada bilmiyorum nasıl olacak? Nasıl gider? Nasıl geçer.<br />
H.A &#8211; Dede Hak Muhammed yolu sizin zamanınızda kesintiye uğradımı hiç ?<br />
M.Y.D.- Yok. Son zamana kadar uğramadı. Gittiğimiz yıllarda kurbanlar kesiliyordu.<br />
Lokmalar yeniliyordu. Cem, cemeatlar kuruluyordu. Müşküller meydana geliyordu.<br />
Haklı haksız seçiliyordu. Devlet tarafından yahut yobazlar tarafından öyle bir<br />
sekteye uğramadı. Biraz gizlice olsa da ibadetleri yapıyorduk.<br />
H.A &#8211; Ama seksenden sonra bu iş tamamen kesildi. Aslında seksenden önce  yavaşladı,<br />
seksenden sonrada tamamen kaldırıldı. Dede olarak ilk talip kurbanı ne zaman hangi<br />
yıllara da kestin?<br />
M.Y.D.- 1948 de kestim<br />
H.A &#8211; Nerede hangi köyde?<br />
M.Y.D.- Bir köy değildi. Biz Malatya toprağına giderdik. Akçadağ dan başlardık.<br />
Malatya nın Seyituşağı köyü vardı. O zaman Malatya nın içinde de taliplerimiz<br />
vardı. Malatya nın içinde de kurban kesmiştik.<br />
H.A &#8211; Peki dedem son kurbanı nerede kestin?<br />
M.Y.D.- Kusura bakma işte onu pek hatırlamıyorum<br />
H.A &#8211;  Sene olarak da mı hatırlamıyorsun?<br />
M.Y.D.- Son olarak altmışlar da kestim. Ondan sonrada altmış beşlere kadar talibin<br />
içine gidip geldim.<br />
H.A &#8211; Dedem bu söylediğiniz tarihler tabii ki bu yolun erkânı için çok önemli<br />
tarihler. Türkiye nin tek partili ve Milli Şeflik döneminde kurban kesmeye<br />
başlamışsınız.<br />
H.A &#8211; Bir açıklama yapmama müsaade ederseniz; Cumhuriyetin ilk yıllarında yol<br />
erkânının yürütülmesi Sinemililer arasında kesintiye uğramış ve on sene ara<br />
verilmiş. Çünkü tekke ve zaviyelerin 1925- 26  yıllarında  kapatılması kararı var.<br />
Bu nedenle 1935 lere kadar bir ara verilmişlik var. Bunu hatırlıyor musunuz?<br />
Bununla ilgili bir söyleminiz veya duyduğunuz bir şey var mı?<br />
M.Y.D.- Belirttiğinizi bu dönemlerde biraz ara verilmi. Tabii bizler onu yaşamadık.<br />
H.A &#8211; Dedem sizler II. Dünya Harbi ni hatırlarsınız.<br />
M.Y.D.- Evet<br />
H.A &#8211; II. Dünya Harbi sırasında bu konularda neler oldu? Ne gibi değişiklik oldu?<br />
Toplumun açlık ve sefaleti bu işe bugün ki kadar etki etti mi?<br />
M.Y.D.- Etti tabii. II. Dünya Harbi nde insanlar perişanlık çekti. Herkes kendi<br />
köyünde zar zor barınmaya çalışıyordu.<br />
H.A &#8211; Kıtlığı gördünüz değil mi?<br />
M.Y.D.- Bizim aile olarak o kadar olmadı. Toplum olarak çok etkilendi.<br />
Söze katılan dedeni eşi:<br />
M.Y.D.- Biz fasulye ektik her taraf iyice dolmuştu.<br />
H.A &#8211; II. Dünya Savaşı nda ki kıtlık yıllarını hatırlayan  nenem Döna Tape  diyordu<br />
ki: Askerler geldiğinde ekmek yoktu, hayvanları kesip etlerle ekmeksiz sofra<br />
kurduk.<br />
H.A &#8211; Dedem ben birazda farklı bir konuyla ilgili bir soru sormak istiyorum?  Bizim<br />
toplumda kadının farklı bir yeri var. Eskiden beri biz toplum olarak kadını, erkeğe<br />
eşit bir düşünce anlayışı ile görürdük. İç içe büyürdük. Cemlerde olsun, gelenek ve<br />
göreneklerin yaşanmasında ve uygulamasında olsun ayrı gayrımız olmazdı. Tarihin<br />
sayfalarında da bu böyledir. Lakin özellikle de Sinemilli aşireti lider kadın<br />
çıkarmamış. Hiç lider kadınımız yok. Neden?<br />
M.Y.D.- Dede Hasan Soysüren, Mehmet Dede nin annesi cem yaparmış, cemaat yaparmış,<br />
saz çalarmış. Evet, eşitlik bakımından cem ve cemaatler de belirttiğiniz gibi bir<br />
ayrı gayrı yoktu. Bir misal vermek istiyorum. Bir zamanlar  yaylada çadırdayken bir<br />
çerçi geliyor. Çerçiyle kadın  başa baş mücadele etmişler. Çerçi pekmez filan<br />
satıyormuş. Yükünü bizim evin çadırını önünde çözüp satıyormuş. Kadın aldığının<br />
karşılığı olan çerçinin hakkı olan bedeli  ödememiş. Biride demiş ki kadın mı,<br />
kadın değil mi!  Söylediklerini tekrarlarken diyor ki kadın değil mi! Lanet olsun.<br />
Annem duymuş hemen. Ne dedin? Ne dedin, diyor. Hiç bacı şurada arkadaşıma bir şey<br />
söyledim? Anne d, Hz. Muhammet Peygamber efendimiz, Hz. Ali efendimiz lanet<br />
okudukları yere ayak basarlar mıydı? Haşa diyor. Niye Hatice yle, Fadime yle<br />
birlikte kamere gitmediler mi? Bacım ne bileyim bizim kitapta öyle yazmıyor.<br />
Annem okuryazar değildi. Ama babam kitap okuduğu zaman babamdan daha iyi manasını o<br />
çözerdi. Anneme Selver derleri Savo Sige, İbo Dede ile Tacım Dede nin bacısıydı.<br />
Saz çalardı. Yedekte kendisi ayet söylerdi. İki yüz ayet ezberlemişti. Ben<br />
askerdeyken bazen beni istifa edermiş.<br />
Bir gün  Şiğaliye dedeliğe gitmişler. Kurban kesmişler. Milli Cive vardı. Ben<br />
ikrarımı sana (anneme) ve Mustafa  Dede ye verdim demiş. Evet, kadınlar dedelik<br />
makamına çıkmışlar. Osmanlı döneminde böyle kazanılmış kadınlar vardı.<br />
H.A &#8211; Dedem Elbistan da Cumhuri- yet döneminde annenizin dışında otorite olmuş<br />
kimler vardı. Toplumda öne çıkmış?<br />
M.Y.D.- Döna Kalandar ( Halil Öztoprak ın kız kardeşi), Okumuş Kuran a çok iyi<br />
hâkimdi. Bunun dışında evin içerisinde Osmanlıca; köy içerisinde de otoriter<br />
olanlar vardı. Ama ilim olarak pek öne çıkan yoktu.<br />
(Eşi)-  Kaynanamda bir şey vardı; ama kayınbabam Hüseyin de hiç demiyordu ki<br />
bunlara da bir şey öğretelim. Göstermedi. Aman konuşmayın kaynın ana oturuyor gibi<br />
telkinlerle uyarırlardı. Gizli konuşun ayıptır büyüklerimiz oturuyor. Pazarcıktayız<br />
dedeye saz verdiler. Dediler anne sende söyleyeceksin. Yok kurban, dedim biz ondan<br />
mahrumuz. Neden hep eski anlayıştan. Yok söylemeyin, yok ayıptır diye diye öyle<br />
kaldık. Mehmet söylerdi, bende öyle dinlerdim. Niye beraber söylemeyelim.<br />
H.A &#8211; Üzerin de durduğumuz aslında çok önemli konu vardı. Özellikle Cumhuriyet<br />
dönemindeki bizim Sinemilli dedelerinin  Sinemilliği yürütürken yaptıkları. Anti<br />
parantez şunu da belirtmek istiyorum; on yedi on sekiz ocakzadeyle röportajlar<br />
yaptım. Onlarla beraber oldum. Ağuçanlar dan, Baba Mansurlar dan, Kureyişanlar dan,<br />
Uryan Hızırlılar dan, Köçkirliler e  hepsinin dedeleriyle beraber sohbetlerim oldu.<br />
Benim aradığım  fakat bulamadığım nokta şuydu:<br />
Alevilik bir gönül bağı, Sinemilli toplumunda da yaşım elli, doksan dört yaşında<br />
vefat eden ninem Döna Tapa seksen beş yaşına kadar her şeyi çok düzgün bir<br />
Türkçeyle anlatabilen ve de olayları hatırlayan bir hafızaya sahipti. Derdi ki:<br />
Sinemilli, Türkiye de üç kez kesintiye uğradı. Cumhuriyet döneminde oldu, II.<br />
Dünya Savaşı ndaki kıtlık döneminde oldu, bir de Adnan Menderes döneminde 55-60<br />
yıllara rastlayan kısa bir sure oldu. Bu dönemde aynı zamanda baskıda yapılıyordu.<br />
Bizim buralarda pek hissedilmediyse de oluyordu. Bu üç dönemde de Sinemilli<br />
dedeleri kendi bölgelerinde öncüllük etmek suretiyle bu yolun erkânını yeniden<br />
başlamasını sağladılar.  Bununla birlikte ufak tefek vakalar olduysa da bizim<br />
Pazarcık bölgesinde bu öncüllüğe destekler olmuş talip bu konuda üstüne düşeni de<br />
yerine getirip bizim dedelerimize destek olmuşlar. Ben ki Sinemilli Baba nın Şırğaş<br />
ve Şemsık Baba pir ocağı evladıyım, ailemde bu konuda talibin takdire şayan bu<br />
desteğinde gönülden söz edilirdi. Özellikle Elbistan ve diğer yörelerde size bağlı<br />
Sinemilli talipleriyle ilgili bu konuda neler söylemek istersiniz? Yani herhangi<br />
bir olumsuzluğu yaşadınız mı?<br />
M.Y.D.- Biz Sinemilliler de hiçbir şey olmadı. Alhaslar da olmuş. İrbomi Sile<br />
varmış. Erdoğan Ademoğlunun babası o Ahlaslıların ağasıymış. Tabii biraz zalimmiş.<br />
O zamanın şartlarında biraz gaddarmış. Cumhuriyet döneminde demek istermiş ki hani<br />
kim bana karşı durur. Kim akıllı, kim bildik. Alhaslılardan diye 23 insanı şikâyet<br />
etmiş. Bunları Adana ya  götürüyorlar&amp; Bunlar Cumhuriyete karşı olan Şeyh Sait<br />
taraftarları diye. İbrahim Kâhya nın annesi Base ( Öztopraklar), İbrahim Hoca nın<br />
nenesi. Yeni Söğütlüler. Darende de Ermeniler varmış. Alhas köyleri ile<br />
birbirlerine olan yakınlık nedeniyle birbirlerine gidip gelirlermiş. Bu  Bese de<br />
mert bir kadınmış, misafirlikte bunlara hürmette kusur etmezmiş. Bu kadının da hali<br />
vakti yerindeymiş. Bunların içinde olan oğlunu kurtarmak için Adana ya gitmiş,<br />
Kentte dolaşırlarken bunlarla karşılaşmış, Bese yi gören Darendeli Ermeni koşup<br />
elini öpüyor. Onlar daha önceleri Adana ya göç etmişler. Soruyor Bese Hatun sen<br />
burada ne arıyorsun. Tabii başta Ermeniyi tanımıyor. Hatırladıktan sonra . Durumu<br />
Ermeniye anlatıyor. Alıp eve götürüyor. O Ermeninin kadı (hâkim) ile bir<br />
akrabalıkları varmış. Bese Hatun la gidip durumu anlatıyorlar. Bunun üzerine Bese<br />
Hatun un oğlunu serbest bırakıyorlar.<br />
M.Y.D.&#8211; Tartışılan bir konu var: Biz Aleviler Kürt müyüz, Türk müyüz?<br />
H.A -Biz Kürt müyüz? Türk müyüz? Hasan Soysüren Dede<br />
M.Y.D.- Bunun köküne inip de bilen olmadığı için bunlar böyle yanlış oluyor.<br />
Kürtler bir ırktır.<br />
M.Y.D.- Bizim Sinemilli olarak kökenimiz araştırılırsa şecerelere göre Hz.<br />
Peygambere kadar dayanır. Pek,i onlar Kürt müydü ? Hz. Peygamber diyormuş ki,  Arap<br />
benden, ben Arap tan değilim<br />
H.A &#8211; Bizim dergimizin birinci sayısında Av. İbrahim Sinemillioğlu, Sinemilliler<br />
hakkında bir yazı yazdı. Bu yazıyı okumuşsunuz, bu konudaki düşüncenizi öğrenebilir<br />
miyim?<br />
M.Y.D.- Şığo Amca diyordu ki  bizim ibadetimiz Türkçedir. Bizim edebiyatımızda hep<br />
Türkçedir. Kürtçeye dayanır bir tarafımız yoktur. Bizim  Kürtçemiz de sağlam Kürkçe<br />
değil. Bizim Kürtçemiz sonradan öğrenilen, yani kırma Kurmanca desek daha iyi olur.<br />
Bunun da sebebi bizler Kürtlerin içinde kaldığımız için öğrenmişiz. Bizimki halis<br />
Kürtçe değildir.<br />
&#8211; Hasan Soysüren Dede; Turabi Öztoprak da yazmış.  Biz  Kürt değiliz  diyor. Tek<br />
tek de Kürt olmadığımızı yazıyor. Sonradan Kürtçeyi öğrenip de Kürtleşmişiz.<br />
Körü körüne bizim insanlar bilinçsizce gidip kendi kendini ateşe atıyorlar.<br />
H.A &#8211; Dede, İranlı Persler Malatya nın Argavun  bölgesine  kadar geldikleri için o<br />
bölgede  kurdukları kentleri var. Bu bölgede kuzey Mezopotamya Kürtleri yerleşmiş<br />
olabilirler. Perslerden kalma. Bizim bölgemizde daha önceden yerleşik Kürtler<br />
değillerdir<br />
Ben bir parantez açmak istiyorum? Zerdoşit ve Şaman dinler konusu,  Alevileri bu<br />
dinlere yakın görülüyor bazı yazarlar tarafından&amp;<br />
M.Y.D (Gülümseyerek Kusura bakma Zerdoşit ve Şaman dinleri  konusunda şöyle<br />
desem daha doğru olur: Bizim şimdiki inancımızı götürüp oraya dayatıyorlar.<br />
Lakin bu dinler daha önce yaşanmış dinlerdir. Bu konuda daha fazla açıklamaya<br />
gerek yoktur. Bu konuda fazla bir fikrim de yok. İnancımız, kanaatimiz ve<br />
kayıtlara göre baktığımızda biz on iki imamlardan sonra gelmiş insanlarız.<br />
Onlarla bir alakamız yok. Ama daha önceleri varmış. Onların gidişatı bizim<br />
gidişatımıza benzermiş. Yahut aynıymış onu bilmiyorum.<br />
H.A &#8211; Dedem müsaade ederseniz ben Bektaşilik konusuna dönmek istiyorum.<br />
Bektaşilikle Aleviliği birbirinden ayıran çizgi nedir? Sizce Anadolu Aleviliğinde<br />
mi ayrılık var? Yoksa Bektaşilik Osmanlı nın himayesine girdiği için mi ayrılıklar<br />
oluştu? Bektaşilik bu nedenle bozuldu diyebilir miyiz?<br />
M.Y.D İkisi de gider aynı yere dayanır. Bizler gidip 12 İmama dayanırız. Hacı<br />
Bektaş Veli de İmamı Kâzım ın evlatlarından geliyor. İbrahim Sani diye bir zattan<br />
geliyor. Ama Hacı Bektaşi Veli Hazretleri nin bel evladı olmadı. Sonradan neslini<br />
yürütmüşler. O bakımından bir ayrıcalık olabilir. Burada sanki bir kefil gibi<br />
yürütmeleri nedeniyle ayrıcalılar olabilir. Osmanlı dönemindeki Bektaşilikte ki<br />
özünden kopmalar da zaten herkesçe bilinmektedir.<br />
H.A &#8211; Dedem burada bir parantez açmak istiyorum. Balım Sultan 1509 yılında tekkenin<br />
başına getirilmeden önce divanda postnişinin yanında bir de dede otururdu. Bu<br />
atamadan sonra dede divandan kaldırıldı. Balım Sultan ın gelmesinden sonra bizim<br />
Anadolu dedelerine karşı bir tepki doğmaya başlıyor. Burada Alevi dedelerin Osmanlı<br />
Bektaşi teke anlayışına tabi olmaları isteniyor. Bu düşüncenin de asıl amacı<br />
Anadolu Aleviliğinin Osmanlı Bektaşi tekke (Eskiden tarikat mensuplarının<br />
toplandıkları mekân) anlayışı içinde asimile edilerek eritilmesidir. ll. Mahmut<br />
döneminde de dergâh kapatılıp yıktırıldı ve tekke mensuplarına da Nakşi Bendi<br />
tarikatına bağlandıkları bildirildi ve de 0 tarikata bağlandı. Haci Bektaşi<br />
Veli nin de eğitim gördüğü bu tarikat, Ahmet Yesevi nin kurduğu bir tarikat olarak<br />
kabul edilmektedir. Fakat o da Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin tarihi asimile<br />
süreci içinde özünü kaybederek bir Şeri Sünni anlayışı yürüten tarikat halini<br />
almıştır. Bu anlayışın ürünleri olarak  atanan  dikme dedeler  yani Babagânlar<br />
kendilerini ayrı görmektedirler Alevi dedelerinden. Hata Alevi dedelerini sizler<br />
Aleviliği temsil etmiyorsunuz, sizin şecereleriniz Osmanlı tarafından sonradan<br />
verildi diyorlar. Yani  asalet benden başlar  tezini tarih boyunca işleyip<br />
durmaktadırlar. Benim kendi şahsi cevabım ise;  peki, sizleri kim dikti, ikincisi<br />
bu secereleri Osmanlı bize verdiyse yine Osmanlı Bektaşi tekke, tarikat anlayışı<br />
içinde yine bu teke tarafından verildi. Siz ise burası asıl diyorsunuz. Öyleyse bu<br />
secereler ne anlama geliyor. Bunlar önemli değilse tekkenin önemi nerde kalıyor.<br />
Sizin bu anlayışlarla ilgili görüşünüz nedir? Şunu da eklemek istiyorum. Dedelikte<br />
asalet babadan oğla geçer (Laikliyle başarana geçer ) bu görüşü reddetmektedirler.<br />
M.Y.D &#8211; Efendim her şey babadan oğla geçer. Şu bakidir ki her imamın birçok evladı<br />
vardı. Örneklemek gerekirse Musa-yı Kazım ın dokuz evladından bahs ediliyor. Ama<br />
içilerinden ancak bir tanesi imamlığa laik bulunur. Bir tanesi olabilir yani<br />
layıkıyla birisi başarabilmiş. Herkes kendi fikrine göre ben biliyorum benimki<br />
doğru diyebiliyor.Ama halkın mantığı; temiz ahlaklı, doğru hüsnüniyetli, insani<br />
düşüncelere sahip ve o düşünceleri taşıyabilecek kabiliyette olanları seçer; işte<br />
ancak onlar istediklerini yapabilirler. Her  ben doğruyum veya benim dediklerim<br />
doğrudur diyen insanın fikirleri doğru değildir. O insanda doğru değildir. Olabilir<br />
onlar öyle düşünmüş olabilirler. Fakat tarihe baktığınızda, bu yolu kimlerin hangi<br />
çilelerle yaşattıkları ve halkın (son otuz yıldır olup bitenler hariç ) takdirleri<br />
de şayandır. Bunu görmeyenlere sözüm yoktur. Yol Hak-Muhammet-Ali nin yoludur demek<br />
bence kafi bir cevaptır.<br />
H.A &#8211;  Dedem bir diğer konu ise Bektaşi  tarikat Anlayışı diyor ki  Gelin Hacı<br />
Bektaşi Veli nin tarikat anlayışı altında birleşelim  Tabiibu tarikat anlayışı<br />
bugünkü  Osmanlı Bektaşi Tekke tarikat  anlayışıdır. Yani bir anlamda Anadolu<br />
Alevilerinin tarihler boyunca yürütmüş oldukları kendine özgü cemin şekil ve öz<br />
olarak bırakılarak bu tekke anlayışının biçim ve şeklini kabul edilmesi anlamına<br />
geliyor. Bu konuda ne düşünüyor sunuz?<br />
M.Y.D Doğru değil, sen Bektaşiliğini yapıyorsan yap. Bektaşilik 800 senelik bir<br />
meseledir. Ama bugün Anadolu da yaşayan Aleviliğin var oluş tarihi ise 1500<br />
senedir. Aleviliğin içinde zaten özünü kaybetmemiş Bektaşilik mevcut ve de yaşıyor.<br />
Bugün kü senin o bahsettiğin Bektaşilik anlayışı ise yaşayamaz, bugüne kadar da<br />
yaşamadı. Çünkü o anlayış söylediğiniz gibi Abbasiler  en miras olarak<br />
Selçuklulara, oradan da Osmanlılara intikal eden dayatmacı bir Bektaşilik<br />
anlayışıdır. Bu anlayış Hünkâr Hacı Bektaşi Veli ni Anadolu ya Osmanlılar zamanında<br />
gelmesine rağmen daha öncede de hayata geçirilen bir siyasi düşünceydi. Bunu Hacı<br />
Bektaşi Veli nin özüyle bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü hiç ilgisi yoktur. Hele<br />
Anadolu Aleviliğinin felsefi ve kültürel bütünlüğünde de yaşaması imkânsızdır.</p>
<p>H.A &#8211; Dede sohbetimize sazıyla ara verdirip Ali Kamke den deyişler okudu. Zaman<br />
zaman  saza ara verip deyişlerini okuduğu çocukluk arkadaşı değerli dostunun<br />
yaşamından örnekler vererek gecemizi aşkı muhabbetle noktaladı.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
