<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>SERÇEŞME&#8217;DE 12 POST &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/sercesmede-12-post/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Mar 2016 22:05:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.3</generator>
	<item>
		<title>4. NAKİP POSTU – KAYGUSUZ ABDAL SULTAN</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/4-nakip-postu-kaygusuz-abdal-sultan/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/4-nakip-postu-kaygusuz-abdal-sultan/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 13 Aug 2008 16:37:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[SERÇEŞME'DE 12 POST]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/kaygusuz-abdal-sultan-2/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan “Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir” Kaygusuz Abdal 1. Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabaları Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çoğunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”, “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz</p>
<p>Büyük Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan<br />
“Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir”<br />
Kaygusuz Abdal<br />
1. Kaygusuz Abdal’a Yeni Ad Bulma (ve Sünnileştirme) Çabaları<br />
Alevi-Bektaşi sözlü ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal’dan çoğunlukla “Kaygusuz Sultan”, “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Baba”, “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilmektedir. Kendisi şiirleri ve düz yazılarında en çok “Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal”ı kullanmıştır. Ayrıca birkaç şiirinde tasavvufi anlamda “kul ve miskin” sıfatlarıyla “Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi” adlarını görmekteyiz. Kaygusuz Abdal’ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, söz konusu tartışma noktalanmış görünüyor. Kaygusuz’un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş Türk-İslam sentezcisi Abdurrahman Güzel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz’u Hanefi inancı dairesinde Sünnileştirmekten de geri kalmamıştır. “Sen insanı sorarsan / Hak’tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası çar pareden” diyen Kaygusuz Abdal’a yeni ad koyma ve Sünnileştirme gibi bilinçli çabalar boşunadır. Hangi gerekçeyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel gerçekler değiştirilemez; sadece çarpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal’ın, önemsemediği için iki kere kullandığı tartışmalı göbek adı (!) üzerinde duralım; yani “Dolapname” ve “Hünername” adlı kasidelerinden bazı beyitler geçerek, Alaaddin Gaybi uydurma adını açıklığa kavuşturmak gerekiyor.<br />
Dolapname’den:<br />
“&#8230;<br />
Baka yurdı degüldür ki bakasun<br />
Fena ehli tıtar bunda otağı<br />
Bu dünya bir büyut’l &#8211; ankebut’tdur (=örümcek evleri)<br />
Pes ol oldı negeslerin duzağı<br />
Alai Gaybi bunda tekye kılan<br />
Hak’un fazlı durur ancak tayağı<br />
Sabır seccadesin altına almış<br />
Tevekkülde kuşanmışdur kuşağı<br />
Sözini Kaygusuz arife söyle<br />
Ne bilsün şekkeri tana buzağı”<br />
“&#8230;<br />
Cihanın varlığı baştanbaşa hep<br />
Bela yurdudürür mihnet ocağı<br />
Resul buna çü beyt-ül- ankebut (akrep evi) der<br />
Pes ol olur nekeslerin duzagı<br />
Baka ehli fenada mülk edinmez<br />
Bakadır onların yeri durağı<br />
Alai Gaybi bunda tekke kılmaz<br />
Hak’ın fazlıdürür ancak dayagı<br />
Sabır seccadesin altına salmış<br />
Tevekkülden kuşanmıştur kuşağı<br />
Sözünü Kaygusuz arife söyle<br />
Ne bilsün sükkeri dana buzagı”<br />
Değişik ellerden çıkan menakıbnâmelerde farklı sözcüklerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde dünyayı kötülüyor gibi görünse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep yöresinden söz ediyor: Büyük sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin çekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan örümcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhakçı (vahdet-i vücudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hiç değildir; aynı yıllarda derisi yüzülen Seyyid İmaddedin Nesimi’nin henüz kanı kurumamıştır Halep’te. Belli ki, Şeyh Bedreddin’den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal’dan da Kahire’dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı&#8217;nın keremi ona dayanak-destek olmadıkça Alai Gaybi burada tekke kurmaz. Çünkü onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekkül kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı sözlerini anlayanlara söyle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın?<br />
Minbernâme&#8217;den:<br />
“&#8230;<br />
Eğer malin var ise kavm ü kardaş<br />
Cihan halkı seninle cümle yoldaş<br />
Eğer kendü halinde bir aşıkdur<br />
Ana derler ki iş sevmez ışıkdur<br />
Aşık olsam adım tenbel Alayi<br />
Eğer sofi isem derler mürai<br />
Ha bir cenkdir biri birin beğenmez<br />
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez<br />
&#8230;.<br />
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal<br />
Ki sözden açılur cümle kil ü kal”<br />
Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların “dediklerini ve senin aşık halini kimse anlamadığına göre, konuşmaktan vazgeç; dedikodu zaten boş sözden çıkar” diyor. Sözde âşık olan iş sevmezmiş; bu yüzden kendisine de “tembel Alayi” diye çağırırlarmış.<br />
Bu şiirlerde geçen “Alai (Alayi)” sözcüğü sadece bir toponymon’dur , yani Gaybi’nin (Kaygusuz Abdal’ın) nereli olduğunu göstermektedir. “Alai (Alayi)” sözcüğünü, “Alaeddin” adının, “Seyfi, Bedri, Şemsi vb.” gibi, kısaltılmış biçimi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize göre Rıza Nur’un “Alaylı Gaybi” tanımlaması doğrudur. Buradaki “Alai (Alayi)”, tıpkı “Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)” gibi, “Alaylı, yani Alaiyyeli” anlamındadır. Şehabeddin Ömeri, “Mesaliku’l-Ebsar” adlı yapıtında 14. yüzyılda, “Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında “Alay” veya “Alaya” diye bilinmektedir” diye yazıyor. Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan “Alay” adından “Alai-Alayi” (Alaylı) sıfatını üretmiş ve konuştuğu Türk dilinin kuralını uygulayarak isimden önce yazmıştır. Kaygusuz’un bazan aynı anlama gelen Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçesiyle bir arada ve çok kere de onları ana dilinin kurallarına göre kullanmış olduğu bilinir.<br />
Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın huzurunda özünü dar’a çekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez dünyaya gelmiş sayıldığı için, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı üstünden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, “Abdal Musa’ya kul oldı candan / Çekti elini iki cihandan” diyerek bunu açıklamıştır.<br />
Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek” sayılıyor. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, “yol oğlu, yol evladı” olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor:<br />
“Berzahtan kurtulup çıktım aradan<br />
Onyedi yaşında doğdum anadan<br />
Muhammed Ali Hilmi Dedebaba&#8217;dan<br />
Çok şükür hamdolsun geldim imkane”<br />
Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan&#8217;a gönderilmiş ilk İsmaili Dai&#8217;si Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l- Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin el kitabı)” adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, “ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu süreçten geçmiş; nasıl ki Harabi “onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba”dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan’dan ikinci doğuşunu yaşamış ve “yol oğlu” olmuştur.<br />
Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi’nin “Kaygusuz” adını alması Menakıbnâme’de şöyle anlatılıyor:<br />
“Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (gösterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, sünnet nazarıyla Gaybi’nin yüzüne baktı ve: ‘Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun’ dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet (miskinlik) gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beğzade’nin ismini ‘Kaygusuz’ diye söyledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ’in adı ‘Kaygusuz’ oldu.”<br />
Menakıbnâme’de<br />
“&#8230;ehl-i tarik içinde ma’ruf ve meşhur Dilguşa (gönüle ferahlık verici, içaçıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi’nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi”<br />
biçiminde bir girişten sonra genç Kaygusuz Abdal şöyle tanımlanmaktadır:<br />
“(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve tüvane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira çok kitablar okımışdı, ulumı bi’t-tamam (ilimleri noksansız) bilürdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at üzerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılıç çalmada ve gürz salmakda ve sünü oynatmakda hünermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi&#8230;<br />
&#8216;Görünmezlik, gizem dünyasına mensup, nesnelliğin ötesindeki yoklukta bir varlık&#8217; gibi birçok anlamlar içeren “gaybi” sözcüğü dahi bizce, Kaygusuz Abdal’ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (büyüklüğünü) küçümseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.<br />
Bize göre Kaygusuz Abdal’ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne “Alaiyeli Gaybi” ne de hiçbir gerçekliğe dayanmayan “Alaeddin Gaybi” olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. Böyle bir ilişkiyi de belki gözden kaçırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı&#8217;nın, Ali ile görünüm alanına çıktığı, sonra da gözden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (görünmez) dönemidir. Böylece onlar Tanrı&#8217;yı (Ali), görünmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi gökyüzü ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.<br />
2. Kaygusuz Abdal Menakıbnâmesi ve Tarihsel Gerçekler<br />
Menakıbnâme yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal’ın yaşam öyküsünü kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış görünüyor. Bu kişi çok büyük olasılıkla Mısır’da eğitim görmüş biridir. Kaygusuz’un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve düzyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya çevresi) bölgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen içine yerleştirmiş görünüyor. Abdurrahman Güzel’in doğruluğundan – sözde Bektaşi geleneğinin ve bugüne değin yapılan araştırmalarda kabul gördüğü için- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbnâme tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasrü’l Ayn’ın köşk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) sapladığı okları gördüğünü söylemesi Menakıbnâme’nin 1517’den sonra, yani Yavuz döneminde yazıldığını gösteriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetnâmesi’nde de benzer biçimde anlatılan, Kaygusuz Abdal’ın Abdal Musa’ya bağlanması, avlamak için peşine düştüğü geyiğin tekkesine girmesi ve onunla bütünleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa’nın vücudunda kaybolması kerametiyle gerçekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (içinde) olduğunu, attığı oku vücudundan çıkarıp ona göstererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa’nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi’nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğaüstü olay, Kaygusuz Abdal’ın, Mısır’da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında geçen bir tasavvufi öykünün tersine çarptırılarak, sahibine çevrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında düşlere dalarak, çöllerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki serüvenlerini anlatır. Adem’den başlayarak tüm peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, Süleyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim gölgeme geldi, na-bedid (görünmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). Süleyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş’i kurtarır. Burada Kaygusuz’un “yerde gökte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)” inancı sözkonusudur. Bu geyik öyküsü bir keramet olarak, Menakıbnâme’yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetnâmesi’ne geçirilmiştir. Bu karşılaşma da keramet biçimine dönüşerek Menakıbnâme’ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu için) Mısır Sultanı’nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu rüyasında Sultan’a (Büyük olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melikü’z-Zahir Seyfeddin Berkuk’tur) övücü şiirler okur.<br />
Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da görmek istemeyip Menakıbnâme’deki kerametleri Kaygusuz’un ve Abdal Musa’nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava çıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış. İçeri girdiğinde onu Abdal Musa’nın huzuruna çıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu çıkarıp ona geri vermiş. Böylelikle Gaybi’nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa’ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş. Oysa Kaygusuz Abdal’ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbnâme’ye geçirilmiş daha birçok şeyler gözlenebilecektir.<br />
Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu dönemde kaleme alınmış Menakıbnâme’ye, günün siyasetine uygun olan mücerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal Musa’nın geyik donuna girme kerametini görmüş olan Alaiye beyinin genç oğlu şöyle söyler:<br />
“Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm.”<br />
Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:<br />
“ Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerrredlik gerekdür. Sonunı düşünmeyüp sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür&#8230; Senün pederün bir (Sancak Begi)dür. O sana riyazatı çekmege rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasın&#8230;”<br />
Beg oğlu kararını verir:<br />
“Sultanım! Benim pederüm sizsünüz&#8230;ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, dönmek yok.”<br />
Arapça mücerred sözcüğü, “soyut, yalın, çıplak” anlamlarının dışında “tek, yalnız ve bekar” karşılığında da kullanılır. Burada sözkonusu olan ikinci anlam kümesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır mücerredlik.<br />
Alevi-Bektaşi inancında böyle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, özellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve hérésie (sapkınlık) olarak Avrupa’da Ortaçağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan “Mükemmeller-Kamil insanlar” üst grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar tüm dünya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti’ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II’nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin ürünüdür mücerredlik.<br />
15. yüzyılın son on yılı içinde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi’nde Hünkâr’ın hiç evlenmediği ve Kadıncık Ana’dan olan çocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Amaç Alevi inanç önderlerini manastır keşişleri gibi, dünyadan ele etek çektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa mücerretlik, Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”sinde yazdığı<br />
“Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine girüb mest olmak, bin yıl kendü başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegdür”<br />
sözünün temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?<br />
Sultan Bayezid II’nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o dönemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine dönüştü. Bu siyaset hep sürdürüldü. Cumhuriyet Türkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hiç sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde mücerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr’u-l Ayn’ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan’ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinde anlatılan sözde mücerredlikten oğlunu kurtarmak için Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş açması inanılır olaylar mı? Üstelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor&#8230;<br />
Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal’ın mücerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik konularını çokca işlemiştir. Kötü evlilikler ve ilişkiler geçirdiği, hatta âşık olduğu için her sabah önüne çıktığı kadının kendisini nasıl küçümsediği şiirlerinde açıkça görülmektedir.<br />
Menakıbnâme yazarı, daha önce söylediğimiz gibi Kaygusuz’un yapıtlarını çok iyi incelemiş. Onlarda geçen bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış. Kaygusuz Abdal’ın, şiirlerinden Gevhernâme’yi Muhammed’in kabrinin başında, Dolabnâme’yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su çıkartan su dolabı için yazdığını bu şiirlerden çıkarıp, Menakıbnâme’ye koymuştur. Yukarıda söylediğimiz gibi, Menakıbnâme’deki Kaygusuz’un Mısır’dan “dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah’a doğru yaptığı çöl yolculukları üzerindeki betimlemeleri” de Kitab-ı Miglate’deki kişinin (Derviş’in) şeytan ile yaptığı düşsel kavgalar sırasındaki çöl (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.<br />
“Menakıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke’de şu güzergâhı takip ederek Anadolu’ya gelirler: Medine- Şam – Hama – Humus – Halep – Kilis – Birecik – Bağdad – Hille – Küfe – Necef – Kerbela – Bağdad – Musul – Nusaybin – Abdal Musa Asitanesi.&#8221;<br />
Peki Kaygusuz Abdal’ın Güney ve Batı Anadolu’da, Rumeli’de ve Balkanlardaki gezilerinden niye söz etmiyor Menakıbnâme yazarı? Edemezdi, çünkü Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır’dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birkaç yıl sonra “Edrene şehrinde” buluşacaklardır. Batı Anadolu’da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama köylünün ve göçerlerin yararlanamadığı, yani “kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup biçtiği Manisa ovasında” Torlaklarla birlikte mücadele vermiştir. Yine şiirlerinde, düzyazılarında “Hem iki yüzlü zahidlere (ibadet düşkünü), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi gören Şeyhlere” karşı olduğu onları açıkça eleştirdiğini; Trakya&#8217;daki malikâne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, büyük şölenlerini aşağıda örneklerini sunup açıklamaya çalıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini görüyoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal’ın yaşamında kural dışı ve Menakıbnâme yazarının inanç ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak çok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır&#8230;<br />
3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İçin Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir<br />
Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve düzyazı yapıtlarında, yaşamına dair açık bilgiler vermediği için, Menakıbnâme’ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz’un tarihsel yaşam gerçeği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Menakıbnâme’den yola çıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya çalışacağız. Düzyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde gördüğümüz simgesel anlatımda, ironi ve mizahla süslediği gerçek ötesindeki nesnel doğruları yakalama çabamızı sürdüreceğiz.<br />
Kaygusuz Abdal’ı tasavvufa yönelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını açan kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha çıkmadığı öyküsü tutarlı gözükmüyor. Keramet gösteriminin de temelini yukarıda açıklamaya çalıştık. Bize göre, Bursa’nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey’le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330’larda Elmalı’da tekkesini kurmuş. Teke yöresinde yaşayan yerleşik ve göçer Türkmenlerin Alevi inançlı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279’da kurulmuş Teke Beyliği ve çevresinde büyük nüfuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi’nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek’ten yönetiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz’e açılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman ülkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi büyük ve özellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, müritler edinmişti. Menakıbnâmeler ve onun yolundan giden pek çok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, “dağlar, taşlar ve ağaçların semah dönerek Abdal Musa’nın ardından” gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağaçlar dolusu müridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa’nın kırk bin askerini doyuracak yüksek ekonomik düzeye ulaşmıştı daha 1340’larda Abdal Musa tekkesi.<br />
Kısacası Abdal Musa Sultan’ın, Karaman Beyliği’ne bağlı 1333’lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu Hüsameddin Mahmud’dan da ilgi ve saygı görmediği düşünülemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal’ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa’ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da söylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İç ile (İçel) kadar uzanan birçok beyliği içine alan geniş bir bölgenin inanç önderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile böyle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın üzerinde bulunan ak sakallı Pir’i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına büyük merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa’dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi çevresindeki sözlü gelenek, Kaygusuz Abdal’ın 13-14 yaşlarındayken içine Abdal Musa’nın (ona gaybdan göründüğü yada kerametiyle içine düşürdüğü) aşkının düştüğünü ve günden günden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir gün babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara çıkar. Sonra bilinen geyik avı öyküsüyle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur&#8230;<br />
İşte bu buluşmanın gerçekleşmesi, yani Kaygusuz’un tekke eğitimi almaya başlaması, babası Hüsameddin Mahmud’un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Menakıbnâme’ye göre aracı koyduğu Teke Beyi’nin, Abdal Musa’nın kerametleri karşısında, ölümle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği önemi gösteriyor; bu bey oğlunun bir çeşit eğitime başlatma törenidir. Her ne kadar kerametiyle çeşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği gösterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları üç gün boyunca yedirip içirerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbnâme’de onun söylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu sözleri, bizce asla rızası dışında değildir:<br />
“Oğlum fahrin mezid olsun (övüncün artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani dünyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir mürşid eteğine yapışa, salikler-veliler güruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!&#8230;”<br />
Menakıbnâme yazarı sürdürüyor:<br />
“Alaiye Sancağı Beği, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi’yi hatır u safa ve hüsn ü rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu&#8230; Gaybi Beğ Asitane’de kaldı&#8230;.”<br />
İşte gerçek durum budur: Alaiye Sancak beyi Hüsameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her türlü eğitimi almayı sürdüren oğlu Kaygusuz’un birkaç yıl da tekke eğitiminden geçmesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin çok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır’a gönderecektir. O dönemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır’a gönderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin büyük esnaf ve zanaatkar sınıfından gençlerin gruplar halinde Mısır’a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin’in 14 yaşlarında Mısır’a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, “usul –i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri görmüş dört mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.”<br />
Bilindiği gibi 1383’de 20 yaşlarında bir grup gençle Mısır’a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, döneminin en büyük fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.<br />
Çok büyük olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbnâme’de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi’nin oğlu, yeniyetmelik döneminde Abdal Musa tekkesinde “Abdal Musa Sultan’ın terbiyesine verilir.” Beş-altı yıl (Mekakıbnâme’deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek söylemdir, bunun için Abdal Musa’nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inanç (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan açılır; bir ikrar verme (initiation) töreniyle, Hacı Bektaş Veli’den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan’ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.<br />
Abdurrahman Güzel’e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42’yi izleyen 15-20 yıl içinde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan’a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, özellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl önce ölmüş bulunuyordu. Öbür yandan Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır’a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman Güzel’in bazan temkinli yaklaştığı , ama çoğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam sürmüştür&#8230;<br />
4. Kaygusuz Abdal’ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi<br />
1359’larda Abdal Musa Sultan ömrünün son yıllarını yaşıyordu. Henüz 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal’ın akıl, inanç ve bilgi gücünü çok iyi anlamıştır. Ona en gözde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz’u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun için genç Kaygusuz’un zamanın tüm inanç, felsefe, mantık, hey’et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini öğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı amaçlarına rağmen, Kaygusuz’un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona güvendiğinden ötürü, çok iyi yetişmesi için Kaygusuz’un Mısır’a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye düşünüyoruz. Kıyı kentleriyle çok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı&#8217;nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal’ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla üç yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır’da. Kıbrıs kralı Piérre’in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya’yı ele geçirmesiyle bölgede büyük bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en geç 1362’de ölmüş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane’ye dönüşünde Mürşidini bulamamıştır. Menakıbnâme yazarının söylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman Güzel’in, “Kaygusuz’un şeyhi Abdal Musa’ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren” diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir çeşit övgüsel ağıt gibi bakıyoruz.<br />
Abdal Musa Sultan’a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar’a durduklarını, hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kudümler çaldıran sultanlar ve Avlan gölü çevresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan’dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, açlar doyurulurdu. Ali’nin zülfikarı kullandığı gibi kılıç kullanan Abdal Musa, batıni inançla kafirlerin üstüne yürürdü. O yürüyünce arkasından dağı-taşı kaplamış tümen tümen erleri gelerek Genceli’yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem’de) Hüseyin için kanlarını dökerler; çerağlar uyandırıp, gülbenk çekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı&#8217;ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-sünnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını söyleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı düştüğü için ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa’ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır dönüşü yolda duymuştur onun Hakk&#8217;a yürüdüğünü ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevinç ağlaması aramayalım. Bir de bu gözle okunması için şiiri verelim:<br />
Beglerimiz Avlan gölün üstüne<br />
Onlar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Urum abdalları postın egnine<br />
Baglar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Urum abdalları gelür dost diyü<br />
Giydükleri nemed (aba) ile post diyü<br />
Hastalar gelür derman isteyü<br />
Sağlar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Talip oldur bi rün nefsün haklar<br />
Pir oldur talibi hatadan saklar<br />
Çalınur kudümler açılun sancaklar<br />
Tuğlar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Er oglınun ikrarıdur yuları<br />
Muhannidi çeksen gelmez ilerü<br />
Ak Pınar’ın Yeşil Göl’ün suları<br />
Çağlar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Hind’den bezirganlar gelür yayılur<br />
Lokması çekilür açlar toyulur<br />
Hakka aşık olan canlar soyulur<br />
Begler gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Ali zülfikarın aldı destine<br />
Batın saldı kafirlerün üstüne<br />
Tümen tümen olur Gencel(i) üstüne<br />
Daglar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Aşure aylarında kanlar dökerler<br />
Çeraglar uyarub gülbenk çekerler<br />
Anlar bir olmuş birlüge biterler<br />
Birler gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Bir niyazım vardur Gani Kerim’den<br />
Münkir bilmez evliyanın sırrundan<br />
Kul Kaygusuz ayru düşmiş pirinden<br />
Aglar gelür sultan Abdal Musa’ya<br />
Kaygusuz Abdal’ın dönüşü sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan çıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi Korkuteli’ne çekilmiştir. Çevrede çok büyük inaçsal güç otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz’un şiirinde görüldüğü gibi sıkıntılı, kavgalı dönemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. Çünkü Beylerin kendi topraklarında yaşayan Türkmen toplulukların büyük çoğunluğu onun müridleriydi, Hacı Bektaş Veli’den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete geçirebilmesi Abdal Musa Sultan’ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa dünyadan göçüşüyle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu büyük dost desteğinden yoksun kalmışlardı.<br />
Kıbrıs kralı Piérre 1366’da bir donanma göndererek Alaiye’yi almak istemişse de Karamanoğulları’nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl içerisinde, Alaiye beyi Hüsameddin Mahmud, Teke beyi Mübarizüddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, güçlerinin birleştirip 1373 yılında Antalya’yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi’nin kayıtlarına göre, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) için mektup yazmıştır. Öyle sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz’la göndermişti. Menakıbnâme’de geçen icazetnâme bu mektup olmalıdır. Böylece Kaygusuz Abdal’ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir görev yaparken, öbür yandan Mısır’da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.<br />
Kaygusuz Abdal’ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine dönüp dönmediğini tahmin etmek güçtür. Ancak 1397-8’de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır’a döndüğü ve Dilguşa’yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu’l Ferec’e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr ül-ayin’i bu tarihten sonra aynı Sultan’ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır’a geldiğinde, Kaygusuz birkaç Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire’de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8’e kadar Hicaz’ı, Suriye, Irak Güney ve Doğu Anadolu&#8217;yu, Azerbaycan ve İran-Horasan’ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve düzyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.<br />
5. Kaygusuz Abdal’da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud Çizgisi<br />
Öyle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu söylenen Fazlullah Hurufi’yle (ölm. 1393-4) de görüşmüştür. 1386&#8217;da Tebriz&#8217;de ortaya çıkan; Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi’nin inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, “insanı tanrılaştırmaktır”. Hurufi inanç sistemini şöyle özetlenebilir:<br />
Varlığın ortaya çıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çıkar ve sözcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir.<br />
Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çıkışıdır). Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.<br />
İnsan bu dünyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşısındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur.<br />
Hurufiler “Dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz&#8221; demektedirler. Bu düşünceler Şeyh Bedreddin’e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal’ın da benimseyip işlediği düşüncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal’lın “Vücudnâme”si incelendiğinde bu düşüncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu görülür. Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal “Adem’ün vücudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) üzere yaradılmuşdur” diyerek şöyle bir sıralama yapar:<br />
“Ademün: Başı arş’dur ve Nokta-ı Ba’dur ve iki kaşı, biri fa’dur ve biri kaf’dur. İki gözleri, biri ayn’dur ve biri gayn’dur ve iki kulağı, biri zal’dur ve biri dal’dur. Çenesi cim’dür ve gerdanı tı sin mim’dür. Burnu elif’dür ve dudağı te’dür. Üst dudağı be’dür&#8230;Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha’dür vb.”<br />
Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal.<br />
1383-4 yıllarında eğitim için Kahire’ye gelip, Mısır’da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin’in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal’ı tanımaması ve onunla görüşmemesi olanak dışıdır. Bizce bu büyük İslam bilgini ve hukukçusunun kafasına tasavvufla birlikte batıni düşünceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal’dır. Torunu Hafız Halil’in Bedreddin Menakıbnâme’sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı Hüseyin Ahlati’dir. Bize göre Mısır’da başlayan Kaygusuz-Bedreddin düşünce yakınlığı, eylemliliklerinde de sürmüş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu’ya gelmişler ve Küçük Asya’yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi Türkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı öztürkçe ve mizahi (ironik) şiirleriyle, düzyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en büyük propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve düzyazıları nesnel açıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin’in düşünce ve eylemleriyle içiçe olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı örnekler üzerinde yaptığımız yorumlar ve gösterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, dönemin ekonomik, toplumsal ve inançsal koşulları göz ardı edilmeden açık açık tartışılsın ve eleştirilsin.<br />
Kaygusuz Abdal’ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak yüce bir gönül bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan Yunus Emre’den esinlenmiş ve onu üstad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve yöntemlerinden açıkça bellidir.<br />
6. Karşılaştırmalı Birkaç Şiir ve Düzyazı Örneklemeler<br />
Önce dost yüzü ve dost kapısı. Dost yüzüne dönüp, dost kapısından geçerek kendini bulmak ve özünü tanımaktır Kaygusuz’un felsefi inancı. Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan emanettir bu inanç ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından geçilerek barış ve sevgiye ulaşılır.<br />
Kaygusuz Abdal:<br />
“Çün dost bizüm, sözi dahı bizümdür. Her dem dost yüzine bakalum, özümüzle diyelüm, işidelüm.” Budalanâme, s.51<br />
Dost senin yüzünden özge ben kıble-i can bilmezem<br />
Pirin hüsnünü severem bir gayri iman bilmezem<br />
Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır<br />
Ben şu zerrak(ikiyüzlü) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem<br />
Sui-i salus nedendir hüzne münkir geçindiği<br />
Ne acep bela gelüptür şu ki ben Hak’tan bilmezem<br />
İnsan-ı kamil ki derler Mustafa’dır Murtaza’dır<br />
Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem<br />
O şah-ı hüsnün ışkına özümü viran kılmışam<br />
Kaygusuz Abdal’dır adım cübbe vü kaftan bilmezem<br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli: “Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.”<br />
Yunus Emre:<br />
Işk imamdır bize gönül cemaat<br />
Dost yüzü kıbledir daimdir salat<br />
Dost yüzün göricek şirk yağmalandı<br />
Anınçün kapuda kaldı şeriat<br />
Can secdeye vardı dost mihrabında<br />
Yüz yere koyuban eyler münacat<br />
Derildi beşimiz bir vakte geldi<br />
Beş bölük oluban kim kıla taat<br />
&#8230;.<br />
Doğruluk bekleyen dost kapısında<br />
Gümansız ol bulır ilahi devlet<br />
Yunus öyle esirdir ol kapıda<br />
Diler ki olmaya ebedi azad<br />
7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne’dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) Döneminde Değil<br />
Edrene şehrinde bugün bir dükkan aldım kiraya<br />
Ol mahalde sataşmışam bir akçası çok karıya<br />
Sordu bana garib misin hiç bu şehri görüb misin<br />
Yohsa gelişün şindi mi Anatolı’dan beriye<br />
Dedüm ki bu dem gelmişem kiraya dükkan almışam<br />
Eydür yigit gel içerü döşek getürsin cariye<br />
İy kurban oldugum yigit gör ne direm sözüm işit<br />
Bu Edrene şehrinde sen gezmeyesen serseriye<br />
Eydür ki bu Rum-ili’dür sanma ki Anatolı’dur<br />
Bunda esir-bendler çok olur düşmeyesin bazariye<br />
Harçlıg içün kayurma dir tek benüm terkim urma dir<br />
Sen gel yi iç otur heman varma akına çeriye<br />
Çağırdı Nergis Gülbahar büryan getür bazara var<br />
İçerü evi sil süpür odun vurun bahariye<br />
Aldı beni girdi içerü yapdu kapusını girü<br />
Getürdi şol nimetleri kim bakar aka sarıya<br />
&#8230;.<br />
Karı beni aldatdı çün hükmine eyledi zebun<br />
Anca dürişdüm dün ü gün sarlanı kaldum deriye<br />
Şol hadde irişdi belüm külli unıtdum bildügüm<br />
Başladı şindi iligüm sünük içinde eriye<br />
Gönlegi kaftan eyledi hükm,ne ferman eyldi<br />
Hamama da varur-ısa beni yanınca süriye<br />
Dişi kırık yüzi sovuk fitnesi çok kendü çabük<br />
Ben biçare haberüm yok uğramışım zemheriye<br />
Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga<br />
Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye<br />
Murad Han ’a varımadum özümi kurtarımadum<br />
Kaygusuz Abdal biçare uğradı bir haşarıya<br />
Avladı tutdı beni<br />
Yanbolı’da bir karı<br />
Veli ki akçası çok<br />
Karabaşı kulları<br />
&#8230;.<br />
Karı dime al beni<br />
Ben donadayım seni<br />
Nene gerekdür senün<br />
Garibsin akın çeri<br />
Yanbolı’ya varıcak<br />
Mahallesin sorıcak<br />
Tunca kıranındadır<br />
Yeni Hamman’dan beri<br />
&#8230;..<br />
Kanda bir yigit görse<br />
Akça(y)la avlar anı<br />
Utanmaz oglan sever<br />
Saçı ak döşi sarı<br />
&#8230;..<br />
Bir gice fursat-ıla<br />
Koynına girdüm nagah<br />
Göbegünün sovugı<br />
Unutdurdu mermeri<br />
Karıyla halini göre<br />
Kaygusuz Abdal’un<br />
Eli gitmiş sünüge<br />
Sarlanı kaldı deri<br />
Abdurrahman Güzel’in ısrarla ileri sürdüğü gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hiç değildir. Güncel maddi yaşam içerisinde başından geçen ya da kendisine anlatılan olayları hikâye etmiş olduğu açıkça görülmektedir. Burada bizim için önemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak için fetva ve yardım almak istediği kişilerin gerçekte kim olduğudur. Abdurrahman Güzel’in açıklaması şöyle:<br />
“Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına göre, Kaygusuz Edirne’ye Anadolu’dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli’de “garip”tir ve henüz Rumeli hakkında malumatı olmadığından, “sanma ki (burası) Anatolı’dır” diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında geçen “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari’ye” mısraından, Kaygusuz’un Anadolu’dan Edirne’ye geliş tarihinin İbn-i Fenari’ninn şeyhülislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında Rumeli’ye geçen Kaygusuz’un buradaki ilk durağı Edirne’dir.”<br />
Görüldüğü gibi, bu şiirin son dizelerinde “Murad Han’ın (1421-1451)” da adı geçmektedir. Abdurrahman Güzel, aynı sayfalarda Kaygusuz’un, birkaç şiirinden aldığı dörtlüklerde adı geçen Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını söylüyor. Daha da önemlisi, Kaygusuz Abdal’ın ölüm tarihi için 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra ölmüş olması gerektiğini söylüyor. Şiirin verilerinden hareketle çizilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı geçen kentleri, kısacası tüm Trakya’yı dolaşıyor. Öyle ki bugün bile Kaygusuz’un adı, Makedonya’da bulunan Manastır’da bir mahalle ve çeşme adı olarak yaşamaktadır. Bölgede Kaygusuz Abdal’ın yüzyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun ömrünün son birkaç yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2’larda doğmuş ise, 1425-30’larda 85 yaşın üzerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne’ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşıp Yanbolu’ya varacak, “Filibe’de yiniden bir karı sevecek onu”, “karıdan kaçıp Sofya’ya göçecek” ve sonunda “Manastır’da bir başacuk (karı) gönülcüğünü alacak” Kaygusuz Abdal’ın. Bunlar olacak şey değil.<br />
“Edrene şehrinde bugün” şiirinde geçen isimlerden hareketle Abdurrahman Güzel’in bu açıklamalara girişmesi, görüldüğü gibi havada kalıyor. Üstelik Abdurrahman Güzel, adı geçen kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına müdahale ederek, Kaygusuz Abdal’ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. Sözde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı sözcükleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin içeriğine tasavufi simgesel anlamlar yüklüyor; dükkan = vücud, karı=dünya, pazar=ömür&#8230; Bunlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun gerçek simgesel şiirleri, Türk edebiyatında eşi az bulunan sürrealist-ironik şiirsel öyküleridir, tasavvufi şiirleri değil.<br />
Bize göre Kaygusuz Abdal, “Edrene şehrinde bugün” şiirini 1410-11 yıllarında, 60’lı yaşlarda yazmıştır. Birkaç yıldan beri zaten Trakya’da Saray kasabasında oturmaktadır. Öbür kentlerin bir kısmını daha önce gezmiş olmalıdır. O zaman “Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari ‘ ye” ve “Murad Han’a varımadum özümi kurtarımadum” dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. Çünkü bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının “Fetva bulam mı ki aceb varsam’ola Kazasker’e” ve “Musa Han’a varımadum özümi kurtarımadum” olduğunu düşünüyoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal’ın “Divan”ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal’ın günümüze kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocatürk’ün kendi özel kitaplığında bulunduğu A. Güzel söylemektedir. Kaygusuz Abdal’ın kendi ya da bir müridinin elinden çıkmış Divan’ı günümüze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı’nı istinsah eden (suretini çıkaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu korktukları için yaptıkları gibi, inanç ve düşünce yönünden karşı oldukları için de yapmış olabilirler.<br />
Bu şiirdeki ‘Kazasker’, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa Çelebi’dir. Musa Çelebi, kardeşi Süleyman Çelebi’yi yendikten sonra 1410 yılında Edirne’de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra öbür kardeşi Mehmed Çelebi’ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli’den atmış bulunuyordu. Ancak 1413’te Bizansın yardımı ve Trakyalı malikâne sahipleri beylerin onu terk etmesi yüzünden Musa Çelebi kardeşine yenildi ve öldürüldü. Musa Çelebi’nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, dönemin en büyük hukukçu ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukukçu Necdet Kurdakul’un saptamalarına göre Bedreddin, Musa Çelebi’nin Kazaskerlik önerisini kabul ettikten sonra Camü-ul Fusuleyn’i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini öne çıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa Çelebi ile birlikte uygulamaya başladılar bu kuralları. Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise Börklüce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.<br />
Murad Han şehzadeliği sırasında 1416’dan 1419-20’ye kadar Batı Anadolu’yu ve tüm Rumeli’yi saran Börklüce-Torlak Kemal-Bedreddin başkaldırılarının bastırılması için yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa Çelebi ile birkaç savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini ortadan kaldırarak iç durumu düzeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın ve şiddetin içinden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında bulunan Murad Han’ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa Çelebi’nin adları gitmesi, müstensihler (suret çıkaranlar) için ölüm tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu&#8217;nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve mücadeleyle yönetimi ele geçirip kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden önceki imparatorun adını tüm yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans’ta da yaşamış. Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi gözle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin öldürüldükleri ya da hapislerde çürüdükleri Mihailoğlu gibi örnekleri vardır&#8230;<br />
Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han’a dönüştürülmüş olduğunu düşünmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan’daki bir şiirin “Bize bin mut piriç dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege&#8230;Murad Han’a halvet anlatsa sözi / Kapuda kim bile veziri söre” dizelerinde geçen Murad Han da aslında Musa Han’dır. Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır Kaygusuz Abdal. Ondan, malikânelerdeki beylerin şölenlerinde yenilen bin mut pirinç ve onbin koyunun, ‘hepimizin olsun hep birlikte yiyelim’ demesini istiyor. Bunları Murad Han’dan istiyemezdi. Çünkü Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta çıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı bölge olan Trakya’dan çoktan ayrılmış; yetmiş yaşın üzerinde bulunmakta ve Kahire’deki tekkesinin başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır hükümdarı Ebul Ferec oğlu Melik Müeyyed’in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar küçük olan Şeyh Bedreddin’i, inanç-felsefi-düşünsel yönden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-Börklüce-Torlak hareketinin dışında olması düşünülemez. Özellikle Kaygusuz Abdal Divanı’ndaki şiirlerinin tümü incelendiğinde bu düşüncemiz tam açıklığa kavuşacaktır.<br />
8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (Sürrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?<br />
Erişti bad-ı nevruz gülsitane<br />
Gülistan vakti yetti kim uyane<br />
Temamet yeryüzü cünbişe geldi<br />
Behişte benzedi devr-i zemane<br />
Gülistan goncesin açtı donandı<br />
Divane oldu bülbüller divane<br />
Yine simurga haber verdi hüdhüd<br />
Otağın başına konmuş şahane<br />
Güvercin çifti ile ötegeldi<br />
Dudak dudağa verdi canı cane<br />
Kışın humuş olan kuşlar acep kim<br />
Fırak u derd ile geldi lisane<br />
Yine bülbül gülistan arzu kıldı<br />
Tutiye şekker ü baykuş virane<br />
Zihi fasl-lı behar ü revnak-ı gül<br />
Zihi zevk u safa nam ü nişane<br />
Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet<br />
Nihani nesneler geldi iyane<br />
Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal<br />
Yüzün hak eylegil pir ü cüvane<br />
Görünüşte şiirde, gül bahçesinin gonca güllerle donandığı, güvercinlerin dudak dudağa seviştiği ve gülün bahar müjdecisi olduğu vb. söylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz’un, mutlu günleri anlatmak için bunları simge olarak kullandığı apaçık ortadadır. Çünkü yeryüzünün tamamının sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir dönem sözkonusu etmektedir. Üçüncü beyitte Kaf dağındaki Simurg’a (Anka kuşu), hüdhüd kuşunun bir müjdesi var: “Bir padişah (şahane) saltanat çadırının (otağ) başına konmuştur” Bu nedenle yeryüzü sevinç içinde ve devir cennete dönüşmüştür. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına yüz sürmesini öneriyor.<br />
Bize göre bu padişah Musa Çelebi ve dönem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah’ın yeni bir yönetim düzeni getirme çabası içindeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu dönem içinde, Edirne’de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan yönetime yol gösterme, öbür yandan toplumsal haksızlıklara karşı mücadelesini yaparken yazdığını düşünüyoruz. Rumeli’deki büyük malikâne sahibi beylerin büyük varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini düşünen bencil yaşamlarını gerçeküstü (sürrealist) ögeler kullanarak, ironik simgelerle güldürü havası içinde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:<br />
-Doymak bilmeyenlere gerek olur-*<br />
Koyun bine yeteceğiz sürmeğe de yarağ (gereksinim) olur<br />
Beş yüzünü satıcağız harçlanmaya gerek olur<br />
Berkdir erenler barusu bine sayılır birisi<br />
Ell’iki teke derisi papucuma yorağ (yama) olur<br />
Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi düzen<br />
Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur<br />
On iki kazan aşıyı yigirmi dokuz başıyı<br />
Otuz üç yağlı döşüyü sonra için ferağ olur<br />
Doymaz isen yalvar Hakk’a nazar kıl bucağa yüke<br />
On sekiz kalınca yuka tam gönlünce gevrek olur<br />
Kaygusuz Abdal bulunca gel otur pilav gelince<br />
On tekne hamur salınca bir onarı çöreğ olur<br />
-Emirler sofrasına buyurun hem yeyin hem de götürün-*<br />
Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa<br />
Issı souk olmasa havası hub sağ olsa<br />
Pireden incinmesek kar u yağmur olmasa<br />
Sinek hey vızlamasa ana hem yasağ olsa<br />
Dobruca ovasından büyük yağlı çörekler<br />
Akkirman’ın yağından benzimle hey ağ olsa<br />
Cümle cihan koyunun semiz yahnı etseler<br />
Biz yemeye başlasak engeller ırağ olsa<br />
Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa<br />
Zülbiye halkaları sütü dahı çoğ olsa<br />
Kanda bir göl varsa badem paluze olup<br />
Bir yanından diş ursak çevresi bal yağ olsa<br />
Dümdüz bu yaş ovalar her biri boş durmasa<br />
Sulu şeftalisi çok bin üzümlü bağ olsa<br />
Kaygusuz Abdal otur kimin ye kimin götür<br />
Sufiye koz kalmadı abdala kaymağ olsa<br />
-Hayvanlar börtü-böcek yönetmeğe durunca<br />
Zamanın insanları başlamışlar kaçmağa-*<br />
Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış uçmağa<br />
Kertenkele derilmiş diler Kırım geçmeğe<br />
Kelebek ok yay almış ava şikara çıkmış<br />
Donuzları korkudur ayuları koçmağa<br />
Ergene’nin köprüsü susuzluktan bunalmış<br />
Edirne minaresi eğilmiş su içmeğe<br />
Kazzaza (ipekçiye) balta koydum çervişin deremezem<br />
Çuval çayırda gezer seğirdüben kaçmağa<br />
Allahımın dağında üç bin balık kışlamış<br />
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe<br />
Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna çalar<br />
Balık kavağa çıkmış söğüt dalın biçmeğe<br />
Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına<br />
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe<br />
Bir sinek bir devenin çekmiş budun koparmış<br />
Salunuben seğirdir bir yar ister kaçmağa<br />
Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş<br />
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa<br />
Donuz düğün eylemiş ayuya kızın vermiş<br />
Maymun sındı getirmiş kaftan gömlek biçmeğe<br />
Deve hamama girmiş dana dellaklık eder<br />
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa<br />
Kaygusuz’un sözleri Hindistan’ın kozları<br />
Bunca yalan söyledin girer misin uçmağa<br />
[***Şiirlerin temasını belirleyen başlıklar tarafımdan konuldu İ.K.]
Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir öpücük isteyince, kendisine karşı kadının küçümseyici ve hakaret edici davranışlarını sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, dünyaya bakışı, sosyal durumu, görünüşü hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal’ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler içinde marjinal yaşadığı anlaşılıyor. Şiirin açıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şeyh Bedreddin’in 1408’lerde Kütahya’nın bir köyünde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşı büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.<br />
Dedim ey dilber kulunum<br />
Yürü hey Torlak der<br />
Sen dahi yolunmamışsın<br />
Sözlerin taslak der<br />
Dedim ey dilber lebinden<br />
Bir buse versen n’ola<br />
Alnına sapan kayası<br />
Ensene tokmak der<br />
Sordum suçum nedir benim<br />
Halime kılmaz(sın) nazar<br />
Bu söz senin ne hakkındır<br />
Söyleme küstah der<br />
Haline bak çuluna bak<br />
Bu dahı sevmiş (mi) seni<br />
Niyyet-ül gaza değil mi<br />
Dönüben ahmak der<br />
Yürü hey derviş yoluna<br />
Sende yoktur sim ü zer (gümüş ve altın)<br />
Akılsız sersem zavallı<br />
Cimri vü çıplak der<br />
Serteser (baştanbaşa) gezmiş cihanı<br />
Kurt üşmüş tabanına<br />
Borusu yanını döver<br />
Kabağı tak tak der<br />
Yatağı külhan bucağı<br />
Yüzü gözü is ü pas<br />
Giydiği eski kepenek<br />
Eteği sak sak der<br />
Kaçuban kurtulamadım<br />
Şol torlağın elinden<br />
Her seher karşıma çıkar<br />
Çağırır Hak Hak der<br />
Hoş gelir Kaygusuz’a<br />
Bir kazan kuzlu pilav<br />
Yüz elli yağlıca çörek<br />
O dahı yumşak de<br />
Kaygusuz Abdal Trakya’da, Saray kasabasında oturduğu dönemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9 şiirini saptamış olan Abdurrahman Güzel’in, Kaygusuz’un Emir sarayında doğup büyüdüğü için bu mahlası kullandığını söylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup büyümüş yetişmiş şehzadelerin, prenslerin Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği seçmiş; torlakça yaşayan, ama bilinçli bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben ‘Saraylı’yım diye övünür mü?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal.<br />
Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini örnekleyerek, başka bir deyimle kendisi üzerinden dönemin insan ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir:<br />
Yamru yumru söylerim her sözüm kelek gibi<br />
Ben avare gezerim sahrada leylek gibi<br />
İşim kalp sözüm yalan ben değil adım filan<br />
Bu halk insana derem sözümü gerçek gibi<br />
Aşk kuşları derilse aşktan dane verilse<br />
Usülüm toya benzer avazım ördek gibi<br />
Terketmedim benliği bilmedim insanlığı<br />
Suretim adem veli her huyum eşek gibi<br />
Arifler sohbetinde marifet söyleseler<br />
Ben de hemen düşünmem ürerim köpek gibi<br />
Gerçi Hakkın halkıyım marifetsiz aylakım<br />
Arifler sohbetinden kaçarım ürkek gibi<br />
Bu marifet ilminden haberim yok cahilim<br />
Benden mana sorsalar sözlerim sürçek gibi<br />
Aşıklar can içinde aşikar gördü Hakkı<br />
İşitmenin manası olmaya görmek gibi<br />
Miskin Sarayi kıydın kul oldun sen nefsine<br />
Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi<br />
Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşılıklı ilişkilerini düzeltmeleri için edepli olmaları üzerine öğütlerde bulunuyor:<br />
İy özin insan bilen var edep öğren edep<br />
(İy) edep erkan bilen var edep öğren edep<br />
Edebdür asl-ı taat külli sıfat cümle zat<br />
Varlıgun edebesat var edep öğren edep<br />
Gel Hakk’a olma asi ta gide gönlün pası<br />
Dört kitabun ma’nisi var edep öğren edep<br />
Gaflet içünden uyan edepsiz olma iy can<br />
Edebdür asl-ı iman var edep öğren edep<br />
Edep gerektür kula ta işi temiz ola<br />
Edebsüz girme yola var edep öğren edep<br />
Edebdür Hakka yakın bilür isen Hak hakkın<br />
Edebsüz olma sakın var edep öğren edep<br />
Bu edeb atayidür aşıka yüz suyıdur<br />
Evliyalar huyı dur var edep öğren edep<br />
Gel Hakk’a ikrar isen aşıklara yar isen<br />
Yüz suyın ister isen var edep öğren edep<br />
Edep gerekdür ereta yolı dogrı vara<br />
Edepsiz olma yire var edep öğren edep<br />
Edebi bekler talib edebdür Hak’dan nasib<br />
Edepsiz olma habib var edep öğren edep<br />
Edeblü ol can isen Hakk’ı bil insan isen<br />
Müştak-ı Sultan isen var edep öğren edep<br />
Edebdür Hakk’a delil edebden olma gafil<br />
Olmayasın bi-hasıl var edep öğren edep<br />
Kaygusuz Abdal uyan ışkı bil ışka boyan<br />
Şöyle demiştir diyen var edep öğren edep<br />
Kaygusuz’un halk söyleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi öğüdünü görelim:<br />
Aşık oldum zangadek ırlayuben fingedek<br />
Yarum ögütler beni yanramagıl bangadak<br />
Yarım severse seni sen dahi sevgil anı<br />
Lutf-ıla söyle yare söylemegil vangadak<br />
Yar ila otururken agyar gelse katıma<br />
Kendüzini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak<br />
Gördüm yarim oturur Çin ü Hıtay elinde<br />
Yarım anda (orda) ben bunda tapu kıldum zengedek<br />
Yarım Urum elinde benem Şiraz şehrinde<br />
Arkıncacık söylerem şiveyile cingedek<br />
Yare işaret eyledüm remiz ile söyledim<br />
Bir taşçağız atmışam sapanıla fingedek<br />
Işk-ıla hemdem oldum Mesih ü Meryem oldum<br />
Çal ahı eyit begüm aklıcagun kangadek<br />
Işkun-ıla faş oldum yolunda tıraş oldum<br />
Melamet dümbecegin kakuverdim dümbedek<br />
Luf u ihsan eylegil yare eyi söylegil<br />
Işkunun denizine ben de düştüm cumbadak<br />
Ben yarin mahallesin yöreneydüm dembedem<br />
Agyar görüp ürmese köpek gibi fengedek<br />
Kaygusuz Abdal’ı gör Işk-ıla oldug içün<br />
Aklı deryadur anun kendüzi nihekkidek<br />
9. Kaygusuz Abdal’da Tasavvuf ve Tanrı İnancı / Maddeci Pantheizm<br />
Çok iyi eğitim görmüş ve dönemin en geçerli dillerini (Arapça ve Farsça) tasavvuf konularını yazıp yorumlayacak kadar bilen bir mutasavvıf ve batıni halk ozanıdır Kaygusuz. Onu bir ortodoks (Sünni) mutasavvıf olarak görmek yanılgının ötesinde büyük yanlıştır. Hatta giderek Kaygusuz Abdal’ın düzyazı ve şiirlerinde kullanmış olduğu ayet ve hadislerden hareketle “Hanefi inancına aykırı olmadığını”, dolayısıyla onu Hanefi bir mutasavvıf gibi tanımlama girişimi kasıtlı bir zorlamadır.<br />
Heresiyograflar (dinsel sapkınlık yazıcıları), insanı Tanrı ilan eden antropomorfist (insan biçimci) El Mugira (737), Abu’l Hattab (762) ve yandaşlarının yakılarak öldürülmesinden tutunuz, “Enelhak=Ben tanrıyım” diyen Hallac’ın bin parçaya bölünmesinden günümüze değin, ortodoks İslamın kendi dışındaki aykırı inanç anlayışında olanları nasıl gördüğü, neler yaptığı ve uygulayıcılarını övgülerle göklere çıkararak anlatmaktadırlar. Yandaşlarıyla birlikte zulümlere ve kırımlara uğramış olan tüm gayri-sünni (heterodoks, yani Alevi) mutasavvıflar, Kuran ayetleri ve hadislere, onların içsel (batıni,ésotérique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) inaçlarını yazılı ya da sözlü açığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inanç Sunniliğin dört mezhebine de aykırıdır. Kaygusuz Abdal’ın tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir.<br />
Aşağıda şiirsel ve düzyazı yapıtlarından verdiğimiz örneklemelerde görüldüğü gibi Kaygusuz Abdal, vahdet-i vücud’dan (vücut birliği) Vahdet-i mevcud’a (varlık birliği) uzanan çizgi üzerinde yürümekte:<br />
“Evvel ü ahir menem&#8230; Cümleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem külli vücudumdur vücudum, Özüm özüme kıluram sücudum (Secdeleri, tapınmamı kendime yaparım,İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik’ten ayrı degüldir (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. İ.K.)”<br />
diyerek Madde-Tanrı birliği düşüncesine, yani tam anlamıyla Pantheism (pan=Theos=s’tan, ‘Herşey Tanrıdır’ anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. Kaygusuz’un aşağıda yapıtlarından yaptığımız alıntılar dikkatli okunduğunda, hiçbir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inanç özellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır.<br />
Yaptığımız karşılaştırmalarla Kaygusuz Abdal’ın Hacı Bektaş Veli’den ve Yunus’dan ayrı düşünmediği, ayrı inançta olmadığı; çağdaşları Seyyid İmadeddin Nesimi ve Şeyh Bedreddin ile birer heterodoks (Alevi) mutasavvıf olarak karşılıklı etkileşim içinde bulundukları açıkça görülmektedir:<br />
Dilguşa (Gönüle Ferahlık Veren)’dan:<br />
“&#8230;Hak ile kul arasındaki hicap (örtü) kulun kendisidir. Allah zerreden güneşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu&#8230;İnsan vücudunun hareket ve cümbüşü Haktır. Onsuz eşya deprenmez&#8230;<br />
Herkesin gönlü bir nesneye emin olur; kimi aya güneşe, kimi kendi eliyle yaptığı şeye, kimi Allaha tapar; bunların cümlesi ‘pergal’den (daire) dışarı değildir, hepsi Allah’ın yed-i kudretindedir&#8230;<br />
Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. Çünkü Allah bütün yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır görenler, Haktan gayri iş işlemezler. Bütün ibadetlerin aslı Hakkı hazır görmektir. Vacip olan, Allah’ı bulmak için herkesin kendisine yönelmesidir.”<br />
(Hakka erişmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir. )<br />
“Hakkı istemek adet ile kaideden dışarı değildir. Bu kaidenin aslı üç nesnedir: Tanrıyı heryerde hazır görmek, özünden tamamen fena olmak(yokolmak), taatı temiz kılmak. Fer’i (ayrıntısı, ikinci derecesi) üç nesnedir: Mürşid-i kamil, mülazemet (sımsıkı bağlılık), kaabiliyet. Bu altı nesne ile hidayete erişilir..Bir sanata kulluk eylemek ile Allaha kulluk etmek farklı değildir&#8230; Bu alem olmazdan evvel on sekiz bin alem içinde Hak celle ve Ala, kamış içinde şeker ve gülap gibi vaki olmuştur..Bu adem kisvetin giymedin can idük didi dir, Sultan vücudunda bir idük&#8230; nagah gördüm bu yir ve gök, bu kevakib ü seyyare, bu nakş ü pergal tamam oldı dir. Her eşya yirlü yirin aldı, durdı; resm ü şekl kurıldı&#8230;Padişah-ı alem bu pergalün içinde sır oldı (= Padişah-ı alem heman bu karhanenün içünde sır oldı )<br />
“&#8230;Men arafe nefsuhu babında birkaç söz söyledim. Aklımın erdiği kadar remiz eyledim. Alim değilim ibadet bilmem. Veli değilim keramet bilmem. Sözü karpuz gibi yamru yumru söyledim. Sözden top yontup aşk meydanına koydum. Eriştiğim menzillere nişan verdim. Gördüğüm nişanları remiz ile söyledim. Deliyi zincirle bağladım, akıllıya nasihat eyledim. İşte armağanım budur, daha ne vereyim? Nereye baktımsa vücudumdan başka nesne görmedim.”<br />
“&#8230;İnsan kisvetini giymeden önce can idik ve sultanın vücudunda bir idik. Aniden gördüm ki yer, gök, yıldızlar, seyyareler (gezegenler) tamam oldu. Her eşya yerli yerini aldı ve padişah-ı alem (Tanrı) bunların içinde sır oldu. Alem cümbüşe geldi, her şekil ve suret bir ayrıksı şubede göründü. Padişah adem donunu (insan kılığını) bize hilat olarak verdi, donu giyip bu mülkü seyrana geldik&#8230;”<br />
“Yer vücudum, sular damarım, gök çadırım, arş sayvanım, çarh devranım, yıldızlar meşalem (Yeryüzü etim, tenim / Akar sulardır kanım/Tahkik burcundan togar / Uyanmaz benim günüm ), nakş ü hayaller teferrücüm (seyre dalmak, gezinme), yedi kat yer avucum, dokuz felek bir değirmen, gece velayet, gündüz nübüvvet, kış koz(alak!) , yaz keven (dikeni), doğmak bahar, ölmek güz, sağlık gülüstan, sayrılık (hastalık) zindan, yalan söylemek zagallık, doğrusunu dimek erlik&#8230; Cennet halk, Cehennem kahr, yerden göğe bir kulaç, yerin eni uzunu bir arşın, evliyalar vezir, peygamberler elçi, kitaplar vasf-i halim, külli kainat hilkatim, beglik hakimliğim, kulluk mertebemdir&#8230; Aşk muhabbetten doğar, akıl fikirden biter, inancın aslı ikrar, marifetin aslı tevhid, tevhidin aslı herşeyde Allahı (ya da herşeyi Allah) görmektir..”<br />
Vücutnâme’den:<br />
“&#8230;İmdi herkim herşeyi görür, Hakk’tan ayru nice görür. Bunlar Hakk’tan ayru degildür. Çünki Hak taala hazretleri eşyaya ‘muhit’ imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili ‘adem’dür. Yani ‘insan-ı kamil’dür&#8230;Delil ‘adem’dür, sıfat ‘adem’ sıfatıdur. Ve zat-ı kadim’dür. Ezelidür ve ebedidür; Tanrı’dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur. Beyt:<br />
Bir bazar kurdı ezelden her metaı koydı<br />
Ol kendi aldı kendi satdı kendi bazar eyledi”<br />
“&#8230;Adem hakkiki kainatın defteridir. Yirlerde ve göklerde her neki vardur, ademde mevcutdur. Zira Hakk, sade bir şey ile bilinmez&#8230; Hakk Taala buyurur: ‘Ela inne evliyu’llahi la havfün aleyhim velehüm yahzenun. Öyle olınca hiçbir şeyden faide okumam ve hiçbir şeyden keyf eylemem. Ancak Allah’ü azimişşan ki balada (yukarıda, yükseklerde) zikr olundı. Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahı Tanrı ‘bir’ degüldür. Çok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallahü Aleyhi vesselem buyurdu ki: ‘Külli maksudin mağbudun’ . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira özini bir mürşide irişdür. Gözin aç özin bak gör heman kul mısun, sultan mısun?&#8230;”<br />
“Pes adem kendüyi bilmek mücerred (soyut) Hakk’ı bilmek gibidür&#8230; Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak’dur. Çünki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. Çünki Akıl Allahu Taala’nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekdür ki egri yola gitmeyüz. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik’den ayrı degüldür (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz=Madde-Tanrı birliği İ.K.)&#8230;”<br />
“&#8230;Yirde ve gökte her ne var ise adem(de)dür. İşte yirün gögün ‘Halifesi’ ‘adem’dür. Her ne ki istersen ademde bulınur. Zira insan yirün ve gögün halifesidür&#8230; Zira zahirde ve batında yirde ve gökde ademden eşref vücud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule’l vücud’dur. Ademoğlu yerde ve gökte var olan cümle eşyanın en güzidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı&#8230;anun için ademin hali cemi eşyanın üzerine malikdür. Ve hem alemdür. Ve Haki(le) birdür. Cümleye hükmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz. Ve yine ol seyr ü her-bar (vücud-ı daim, yani Tanrı!) anunla kaimdür&#8230; ”<br />
“Zira eşya yir ü gök mahsülidür ve eşya cesedler tılsımıdur, alem-i zat-ı Hak onların ruhudur. Belki ruhun ruhıdur. Bir cesedden ruh götürüle ve ruh-ı hakikat deryasında yalnız başına mahvolur, cesed türabda (toprakta) mahvolur. Zira ruh yele tabidür. Kan ataşe tabidür. Yil ile ateş biri birüne müştakdür. Ve et dahı suya tabidür. Ve kemük türaba tabidür. Ve ruh kendisü yil ile ateşe tabidür. Her adem ki fetv olur (ölür) ruh ervah-ı aleme (ruhlar dünyasına) gider. Cesedi yine defn olur ki anasır-ı erbaa’dan (dört unsurdan) hasıl olmışdur ve andan hasıl olur ve ateş ile bad (hava, yel) ulvidir ve ab (su) ile hak (toprak) süflidür&#8230;”<br />
“Halk birbirine sorarlar ki, acep bu karhaneyi bünyad iden (yapan) üstad nirede ola?, diye hayran ve sergerdan (başı dönük) kalmışlardır. Gökdeki mahluk yine bakar ki aşağıda mı ola dir ve yerdeki göge bakar ki yukarıda mı ola dir&#8230; (Biz) Karhaneyi (dünyayı) bünyad iden üstadı yine bu karhane içinde bilirdik ve (çünkü) nişanını bu eşya içinde verdi&#8230;”<br />
Ey bene na-hak diyenler kandedir bes yaradan<br />
Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan&#8230;<br />
Yel ü su toprak u oddan böyle suret bağlayan<br />
Böyle dükkanı düzen kendi çıkar mı aradan&#8230;<br />
Gelberu söyle bana kimdir senin nutkundaki<br />
Söyleyen işittiren hem gösteren her yaradan&#8230;<br />
Ey Nesimi onsekiz bin alemin mevcudusun<br />
Kim ki bu devre irişmez koy gide devvareden<br />
“Ol bu cümle eşyadan gayrı mıdur<br />
Eşya gayrı ol özi gayri mıdur<br />
“Ger insanı sorarsan<br />
Hak’dan gayri değildir<br />
Sıfatı nur-ı Mutlak (yüzü, Tanrının ışığı)<br />
Hırkası çar pareden (dört nesne, yani toprak hava su ve ateşten)<br />
10. Kaygusuz Abdal’ın Vahdet-i Mevcud ve Vahdet-i Vücud İnancını Belirleyen Şiir Örnekleri ve Bazı Karşılaştırmalar<br />
Kitab-ı Miglate’den dörtlükler:<br />
Benem mevcud olan cümle vücudda<br />
Benem maksud heman Kabe’de putda<br />
Benem neheng benem derya ü umman (neheng: timsah)<br />
Benem kıymetlü kan Bahr-i muhide<br />
*<br />
Alem külli vücuddur can ben oldum<br />
Vücudda can ile canan ben oldum<br />
Suretimi göründir ki ademdür<br />
Ma’nide sıfat-ı rahman ben oldum (ma’nide: mana aleminde)<br />
*<br />
Zahir batın kamu alem ben oldum<br />
Nekim var puhte ü ham ben oldum<br />
Her nekim var ayan gizli cihanda<br />
Gör ahi cümleye derhem ben oldum<br />
*<br />
Benem ol gevher-i vahded ki derler<br />
Benem cümle sıfat ü zat ki dirler<br />
Benem Mansur benem dem-i enelhak<br />
Benem Ayyar benem Bagdad ki dirler<br />
*<br />
Alem külli vücudumdur vücudum<br />
Özüm özüme kılurum sücudum (=Kendi özüme secde ederim)<br />
Özüm özüme söylerem sözümi<br />
Özüm şeyhüm özümdür hem müridüm<br />
Budalanâme’den:<br />
Kamu şeyde menem ayn-ı hakikat<br />
Sıfat-ı zat-ı mutlak bahr-i hikmet<br />
Derya-ı umman menem gevher-i kan bendedür (kan:maden)<br />
Aç gözini anlayu bak hem iki cihan bendedür<br />
Cism ü suret menem delil ü bürhan menem<br />
Sud menem ziyan menem işde dükkan bendedür (sud: kazanç)<br />
Maksad-ı insan menem gerdiş-i devran menem<br />
Mekteb-i irfan menem işde nişan bendedür<br />
Bagdad-ı ayyar menem cümleye serdar menem (ayyar:hırsız,dolandırıcı)<br />
Bürhan-ı esrar menem sırr-ı nihan bendedür<br />
Zahid ü Tersa menem Mescid-i Aksa menem (zahid: aşırı dindar, tersa:hristiyan)<br />
Mürde-i İsa menem yahşi yaman bendedür (mürde: ölü)<br />
Muhit-i Zevrak menem Hak menemdür Hak menem (muhit &#8211; i zevrak: kayıkhane)<br />
Tamu vu uçmak menem cümle mekan bendedür (tamu &#8211; uçmak: cehennem-cennet)<br />
Evvel ü ahir menem gani ve fakir menem<br />
Zakir ü mezkur menem küf ü iman bendedür<br />
Cümleye ma’bud menem Kabe menem put menem<br />
Ademe maksud menem işte fulan bendedür<br />
Zerre ve güneş menem gizlü menem faş menem<br />
Her ne ki var uş menem can u canan bendedür<br />
Kaygusuz Abdal menem cümledeki can menem<br />
Evvel ü ahir menem genc-i nihan bendedür (genc-i nihan: gizli hazine)<br />
Yunus Emre’den (ölm. 1320):<br />
Ol kaadir-i kün feyekün lütfedici Rahman benim<br />
(Ol deyip herşeyi yaratan bağışlayıcı benim)<br />
Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim<br />
Lütfedip adem yaratan yumurtadan kuş üreten<br />
Kudret dilini söyleyen zikreyleyen Subhan benim<br />
Kimin zahid eyleyen kimin fasık eyleyen<br />
Ayıplarını örtücü ol delil-i burhan benim<br />
Bir kuluna atlar verip avret ü mal çiftler verip<br />
Hem birinin bir pulu yok ol Rahim ü Rahman benim<br />
Benim ebed benim bakaa ol kaadiri hay mutlaka (hay: canlı, diri, sağ)<br />
Hızır ola yarın sakka onu kılan gufran benim<br />
Dört türlü nesneden hasıl bilin benim işte delil<br />
Od ile su toprag u yel bünyad kılan Yezdan benim<br />
Ete deri sünük çatan ten perdelerini tutan<br />
Kudret işi çoktur benim hem zahir ü ayan benim<br />
Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim<br />
Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerim ü han benim<br />
&#8230;..<br />
Kabe vü büt iman benim çerh uruban dönen benim (büt: put)<br />
Bulutca havaya ağıp rahmet olup yağan benim<br />
&#8230;..<br />
Et ü deri sünük çatan hükmeyleyip diri tutan<br />
Kudret beşiğinde yatan hikmet sütün emen benim<br />
Bu yeri göğü yaratan bu arşı kürsü durduran<br />
Binbir adı vardır Yunus ol sahibi Kur’an benim<br />
&#8230;.<br />
Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen<br />
Mutlak kafir inanmayan evvel ahir heman benim<br />
Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404):<br />
Çeşme-i hayvan benim bendedir ab-ı hayat (çeşme-i hayvan: canlılar kaynağı)<br />
Dur neçe bir yatasın fizulumat’il memat (fizulumat’il memat=ölüm karanlığında)<br />
Cennet ü huri benim Kevser ü Tuba benim<br />
Nar vu nuru benim hem susuzum hem Fırat<br />
Kıble-i iman benim suret-i Rahman benim<br />
Levh ile Kur’an benim Mısr ile kand u nebat<br />
Genc-i nihan uş benim kevn ü mekan uş benim<br />
(Gizli hazine benim işte, varlık ve yer de benim)<br />
Cism ile can uş benim vacib ile mümkinat<br />
Bag ile bostan benim taze gülistan benim (gülistan: gül bahçesi)<br />
Kafire tufan benim münine Nuh u necat (necat: kurtuluş)<br />
&#8230;.<br />
Bay ile yoksul benim yolcu ile yol benim<br />
Kim ki bu mensubeyi oynamadı oldu mat<br />
Mülk ile ile malik benim muhyi vü halik benim<br />
(muhyi vü halik: canlandırıcı ve yaratıcı)<br />
Mürşid ü salik benim abid-i aşnam ü Lat<br />
(Mürşid ve talib-mürit, dosta ve Lat’a (Kabedeki put) tapan benim)<br />
Haşr ile mahşer benim sahib-ül kevser benim<br />
Hem gezerim derbeder ki ehl-i zekatım zekat<br />
&#8230;.<br />
Şem ile pervaneyim bahr ile dür daneyim<br />
Mescid ü meyhaneyim mabed ile Sumenat (Sumenat: Hindu tapınağı)<br />
Çarh-ı muallak benim fa’ili mutlak benim<br />
Hak ileyim Hak benim ayet ile beyyinat (beyyinat: açıklık, ispatlanabilir)<br />
Hem yetiren hem yeten hem bitiren hem biten<br />
Cümle benim cümle ben dehr ile hem kainat (dehr: zaman)<br />
Kendi vücudunda çün buldu Nesimi seni<br />
Bildi yakın kendidir mazhar-ı envar-ı Zat (=Tanrı nurlarının açınımı, mazharı)<br />
Şeyh Bedreddin’den (ölm. 1420):<br />
“İnsan Mutlak varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hiçbir mahluk böyle bir nailiyet (erişim) görmemiştir&#8230; Öyleyse ‘Ben Hakkım, ben bu gerçeğin kendisiyim (ene’l Hak)’ denilebilir mi? Bir ağacın ‘inni enellahü ’, yani ‘ben Allahım’ demesi ve bir insanın bu sözü söylemesinde şaşılacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. Mademki bütün alem Hakkın suretinden ibarettir. O halde her kim ve her hangi şey ‘ben O&#8217; yum’ dese, yalan söylemiş olmaz. Çünkü buradaki ‘ben’ sözcüğü alemin bir parçası olan söylemek mazharını taşıyan şahsa değil, alem suretinin gerçek sahibi bulunan Hakk’a işarettir&#8230;”<br />
11. Kaygusuz Abdal’ın Değişik Konular İşlediği Başka Şiirlerinden Örnekler<br />
11.1 Kaygusuz Abdal Tanrı&#8217;nın Anasını Babasını Soruyor<br />
Kaygusuz Abdal&#8217;da Tanrı&#8217;yı sorgulama, aşağılama, sövgü, hakaret tehdit ne ararsanız bulursunuz. Yücelttiğini sandığınız an, yerin dibine batırmıştır. Ali ile kıyaslar, okuma yazmada ondan geri kaldığını söyler. Kıldan köprüden önce kendisinin geçmesini ister. Cennet neyise; bahçedir, muhabbet yeridir ama cehennemi karşısına dikmeyi akılsızca bulur. Hele namaz kılmayanı ateşe atan, ancak onun gibi anasız babasız bir piç olabilir. Tanrı&#8217;nın heryerde ve herkeste zuhur ettiğini ve tüm sırlarını bildiğini söyler. Bu sırları açıklayıp, onu dile düşürmekle tehdit eder. Dinlerdeki bu tür inançlarla alay ederken, inananları da eleştirmektedir. Tanrı&#8217;ya onca başkaldırı ve amansız saldırısına rağmen, sonunu kurnazca bağlıyor, kendini güvenceye almak için. Yaradana inancını ortaya koyup, onunla dost olmak istediğini vurguluyor. Böylelikle tanrıyla şakalaştığı ve ona naz yaptığına inandırıyor okuyanları:<br />
Yücelerden yüce gördüm<br />
Erbabsın sen yüce Tanrı<br />
Bu allahlığı sen nereden<br />
Satın aldın kaça Tanrı<br />
Ali ile bir olmuşsun<br />
Bir mektepte okumuşsun<br />
Ali olmuş hafız kelam<br />
Sen okursun hece Tanrı<br />
Kıldan köprü yaratmışsın<br />
Gelip geçsin kullar deyu<br />
Hele biz beri duralım<br />
Yiğit isen geç a Tanrı<br />
Yaratmışsın bağ ü cennet<br />
Kulların etsinler sohbet<br />
Cehennemi niçin yarattın<br />
Be akılsız koca Tanrı<br />
Unuttun diye namazı<br />
Bizi ateşe atarsın<br />
Kul yanması abes değil<br />
Gel bas kızgın saca Tanrı<br />
Senin kulların anılır<br />
Atası anası ile<br />
Senin anan baban yoktur<br />
Benzersin bir pice Tanrı<br />
Seni her yerde görürüm<br />
İçini dışını bilirim<br />
Sırrın halka faş edersem<br />
Halin olur nice Tanrı<br />
Kaygusuz&#8217;em der buradan<br />
Cümle mahluku yaradan<br />
Kaldır perdeyi aradan<br />
Gezelim bilece Tanrı<br />
Kaygusuz Abdal bir başka şiirinde Tanrı&#8217;nın, neden insanı çamurdan yaratıp da işleri karıştırdığını sorguluyor. Balçıktan yoğurup yaptığı(!) insanlara günah yükleyip, hem de bakkalmış gibi onları tartması, ağır gelenleri katran kazanlarına atması, kıldan köprüden geçirmesini anlamsız buluyor. Bütün bunları neden yaptığını sorarken, bu saçmalıklarla insanların kafalarının bulandırılması, aşağılanması ve korkutulmasını dile getirerek, toplumsal eleştiriye dönüştürüyor. Gerektiğinde en yapılamaz denileni, uçmayı başararak korkuların aşılabileceğini gösteriyor Tanrı&#8217;ya meydan okuyarak:<br />
Adem&#8217;i balçıktan yoğurdun yaptın<br />
Yapıp da neylersin bundan sana ne<br />
Yarattın insanı saldın cihana<br />
Salıp da neylersin bundan sana ne<br />
Bakkal mısın teraziyi neylersin<br />
İşin gücün yoktur gönül eğlersin<br />
Kulun günahını tartıp neylersin<br />
Geçiver suçundan bundan sana ne<br />
Katran kazanını döküver gitsin<br />
Mümin olan kullar didara yetsin<br />
Yılana emreyle tamuyu yutsun<br />
Söndür şu ateşi bundan sana ne<br />
Sefil düştüm bu alemde naçarım<br />
Kıldan köprü yaratmışsın geçerim<br />
şol köprüden geçemezsem uçarım<br />
Geçir kullarını bundan sana ne<br />
Kaygusuz&#8217;um aydur cennet yarattın<br />
Nice kullarını ceh&#8217;neme attın<br />
Nicesin ateş-i aşk ile yaktın<br />
Yakıp da neylersin bundan sana ne<br />
Bu şiirden tasavvufun naz makamını belirleyecek inanca ilişkin tek dize, “Mümin olan kullar didara yetsin” olabilir. İnanan, korkuyla değil sevgiyle sana ulaşır, didarını (yüzünü) görür, anlamındadır.<br />
11.2 Kaygusuz “Pişmeyen Kaz” Gerçeküstü Simgesiyle Yaşamın Güçlüklerini, Toplumsal ve Bireysel Sorunların Çözülmezliğini Anlatıyor<br />
Bir kaz aldım karıdan<br />
Boynu uzun borudan<br />
Kırk abdal kanı kurutan<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Sekizimiz odun çeker<br />
Dokuzumuz ateş yakar<br />
Kaz kaldırmış başın bakar<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kaza verdik birkaç akça<br />
Eti kemiğinden pekçe<br />
Ne kazan kaldı ne kepçe<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kaz değilmiş be bu azmış<br />
Kırk yıl Kafdağında gezmiş<br />
Kanadın kuyruğun düzmüş<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kazı koyduk bir ocağa<br />
Uçtu gitti bir bucağa<br />
Bu ne haldir hacı ağa<br />
Kırk gün oldu kaynatırız kaynamaz<br />
Kazımın kanadı selki<br />
Dişi koyun emmiş tilki<br />
Nuh nebiden kalmış belki<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kazımın kanadı sarı<br />
Kemiği etinden iri<br />
Sağlık ile satma karı<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kazımın kanadı ala<br />
Var yürü git güle güle<br />
Başımıza kalma bela<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Suyuna biz saldık bulgur<br />
Bulgur Allah deyü kalgır<br />
Be yarenler bu ne haldir<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kaygusuz Abdal nidelim<br />
Ahd ile vefa güdelim<br />
Kaldırıp postu gidelim<br />
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz<br />
Kaygusuz Abdal, şiirin sonunda kendini ele veriyor: Bunu verdiği söze (ahd) sadık kalarak (vefa) postunu (sırtına atıp) kaldırıp gitmesinden anlıyoruz. Görünüşte kendi üzerine aldığı bir hizmeti yerine getiremeyişi, çeşitli nedenlerden dolayı işini pişirip kotaramadığını anlatıyor Kaygusuz. Bir türlü pişmek bilmeyen kaz simgesiyle gerçeğin ötesindeki doğruyu (sürrealistik gerçekliği), yani döneminin inançsal ve toplumsal yaşamı içinde yaşanan zorlu koşulları ve olayları, sorunların çözülmezliğini gösteriyor; onları alaya alarak, gülmeceye çevirerek irdeliyor. Bu tür şiirlerinde Kaygusuz olmazları, zıtları, benzemezleri ve birbirine aykırı özne ve nesneleri öylesine eylemlerde buluşturuyor ki, asla karşı çıkamıyor ve gülerken düşünüyorsunuz.<br />
Toplumsal eleştirilerini, amansız yergilerini simgelerle örgülemiş ve gerçeküstü ögelere dönüştürmüştür Kaygusuz Abdal. Gerçekleri tüm çizgisel ayrıntılarıyla (realistik) değil, o çizgilerden geometrik paraboller, biçimlenmeler oluşturarak gösteriyor. Özümsediği gerçekliği, kaba çizgisel doğrularından uzaklaştırıp kendisine yabancılaştırılmış havası veriyor, ama bu şiirlerindeki simgelere yüklediği yoğun anlamlar içinde, okuyan dinleyen her birey ve topluluk kendi gerçeklerini görüyor ya da düşlerini, özlemlerini yaşıyor. Kaygusuz’un bu şiirlerde kullandığı dil, kırda bayırda dolaşan gün bulup gün yiyen gezgin Torlakların, Kalenderlerin; yaylaktan yaylağa göçen, mezralar, köyler ve küçük kasabalarda en kötü sosyo-ekonomik koşullar içinde yaşayan Alevi Türkmen halkların Türkçesi; yani ağır vergilerin, zorla alınan borçların altında ezilen alt toplumsal tabakaların dili.<br />
“Boru boyunlu kazlar, tarlalara üşüşen kelebek sürüleri, işlenmeyen ve bataklığa dönüşerek sivrisineklere yuva olmuş tarlalar, develer, eşekler, balıklar, leylekler, kavaklar, dağlar, ovalar”<br />
onların koyun koyuna yaşadıkları doğa ve can yoldaşları.<br />
Bu nedenle Kaygusuz Abdal’ın bu sürrealist şiirlerini çok rahat anlıyorlardı. Zaten halk, kendi aralarında bu sözcüklerin ve söz kümelerinin her birine onlarca mecazi anlamlar yükleyerek -simgeler aracılığıyla- konuştukları dili yönetici sınıfa karşı koruma aracı yapmışlardır. Devleti, padişahı, memurları ve beyleri simgeler kullanarak, mecazlar üreterek eleştirmişlerdir. Toplumsal korunma içgüdüsünün, ya da toplum bilincinin yarattığı masallarda, destanlarda türkülerde hâlâ yaşamaktadır. Örneğin,<br />
“Manda yuva yapmış söğüt dalına / Yavrusunu sinek kapmış gördün mü? Amanın tiridine bandım&#8230; Sabahtan erkenden çifte giderken / Öküzüm torbadan düştü gördün mü? / Amanın tiridine bandım&#8230;”<br />
gibi türküler çığırıp ve “Aslı yok yaylasında onbin koyundan” haber veren uzun havalı kaşık oyunuyla hem eğlenir-eğlendirir, hem de toplumsal eleştirilerini yaparlar.<br />
Kaygusuz Abdal da aynı kaygıyla, yergilerini, toplumsal eleştiri ve gerçekleri, halkın diliyle halka bu yöntemle götürmüştür. Bu şiirler aynı zamanda, genele açık pazar yerlerinde, hanlarda kervansaraylarda, çarşılarda ve panayırlarda sazla okunup gülünecek, eğlenilecek ve zevk alınacak destanlardır.<br />
Olmazlar destanı ile gerçeği anlatmak!<br />
Allahımın dağında üç bin balık kışlamış<br />
Susuzluktan bunalmış kanlı ister göçmeğe<br />
Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna çalar<br />
Balık kavağa çıkmış söğüt dalın biçmeğe<br />
Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına<br />
Sivrisinek derilmiş ırgad olup biçmeğe<br />
Bir sinek bir devenin çekmiş budun koparmış<br />
Salunuben seğirdir bir yar ister kaçmağa<br />
Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklenmiş<br />
Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa<br />
Donuz düğün eylemiş ayuya kızın vermiş<br />
Maymun sındı getirmiş kaftan gömlek biçmeğe<br />
Deve hamama girmiş dana dellaklık eder<br />
Su sığırı natır olmuş növbet ister çıkmağa<br />
Kaygusuz’un sözleri Hindistan’ın kozları<br />
Bunca yalan söyledin girer misin uçmağa<br />
Kendi kendisine sözde övgü<br />
Dinle imdi şu ben beni ögeyin<br />
Usta Kerem elüm vardur her işde<br />
Şöyle kesad düşmiş iken&#8230;<br />
Ya alkışda bulınasız ya kargışda<br />
Durup bir şehre ugruluga vardum<br />
Bir ok ile bin bir varyimez urdum<br />
Çarşu çarşu dükkan komadum yardum<br />
Bin tay ipek çıkardum bir kirişde<br />
Evvel vardum usta yanunda okıdum<br />
Ustam beni dögdi ben kakıdum<br />
Çulla hem bin bir çile bez dokıdum<br />
Hisabı var argaç ile arışda<br />
Terziyüm parmaga yüksük takarum<br />
Yanum sıra yitmiş şakird nökerüm<br />
Bir dürtişde bin bir kafdan dikerüm<br />
Aslı vardur ignesini sürişde<br />
Bir sıçrayışda doksan tepe aşdum<br />
Bir avuçda yüz mut darı saçdum<br />
Marsuvanla at katır komadum geçdüm<br />
Hiç önüme kimse gelmez yarışda<br />
Dahı yeltenürem illa geçmedüm<br />
Çok günah işledüm illa açmadum<br />
Anında muzlimesinden kaçmadum<br />
Üç yüz altmış kelek kuçdum oruçda<br />
Kaygusuz dir günahlarun çok senün<br />
Günahını bağışlasın Hak senün<br />
Hiç bu sözde bir kusurun yok senün<br />
Oranlayıp top top idüp sürişde<br />
11.3 Kaygusuz Abdal “aşka düşmüş sakalını bıyığını kırkarken” , “dizini dikip oturan” Eksik ve Bilgisiz Kadınların Okutulup Eğitilmesini İşaret Ediyor<br />
Ben bu aşka düşeli<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Dost ile bilişeli<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Ben kırkarım o biter<br />
Çimende bülbül öter<br />
Usta berber der yeter<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Aşka olup mülazım<br />
Bilindi cümle razım<br />
Gayrı sakal ne lazım<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Ben çaları tanbura<br />
Giyinirim tennure<br />
Hak çerağın uyara<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Var mı bunda bir hatam<br />
Gayrı gönülden atam<br />
Çok mu gelir bir tutam<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Bem gezerim yazıda<br />
Kuvvetim var bazuda<br />
Ne işim var kadıda<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Kaba sakal istemem<br />
Hep kesilse gam yemem<br />
Hiç kısa uzun demem<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Sakalımla başımı<br />
Bıyığımı kaşımı<br />
Hak onara işimi<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
Kaygusuz Abdal menem<br />
Fartı furtu bilmenem<br />
Bir tüyünü koymanam<br />
Bu sakalı kırkarım<br />
***<br />
Hey erenler hey gaziler<br />
Avrad bizi döğeyazdı<br />
Çekdi sakalım kopardı<br />
Bıyığımı yolayazdım<br />
Baltanın sapını kaptı<br />
Kağnının küpünü söktü<br />
Silkindi üstüme çıktı<br />
Kemiklerim kırayazdı<br />
Avrad sormadı suçumu<br />
Çekdi kopardı saçımı<br />
Kırdı eğemin ucunu<br />
Yine bizi döğeyazdı<br />
Avrad oldu bize vezir<br />
Bizi etdi köye kizir<br />
Gahi tuz ister gah bezir<br />
İnek gibi gibi sağayazdı<br />
Kaygusuz’um der ki ni’dem<br />
Başım alam nere gidem<br />
Ben bu avradı ne idem<br />
Bizi köyden koğayazdı<br />
***<br />
Eksik avradın kötüsü dizini dikip oturur<br />
İşinin kolayın bilmez yüzünü yıkıp oturur<br />
Boğaza takmış akigi aşına bulmaz kekigi<br />
Yeni donunun sökügü dizine takıp oturur<br />
Ayağında meşin fesi kolunda gümüşün hası<br />
Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur<br />
Yata yata karnı şişer eşiğin başaına işer<br />
Bitler kanatlanmış uçar sirkeye bakıp oturur<br />
Eline yakmış kınayı ocağa vurmuş tavayı<br />
Suya batırmış kovayı akara bakıp oturur<br />
Çocuklar oynar aşığı köpekler yur bulaşığı<br />
Karga da kapmuş kaşığı havaya bakıp oturur<br />
Başa bağlamış emiri rençberler sever demiri<br />
Danalar yemiş hamuru tekneye bakıp oturur<br />
Kaygusuz aydur atılmaz pazara çeksen satılmaz<br />
Soyunup koyna yatılmaz bir manda çöküp oturur<br />
Kaygusuz son iki şiirde öyle simgelere filan başvurmuyor; birlikte yaşadığı, çok yakından tanıdığı iki kadın kişiliğinde topladığı kötü ve yakışıksız davranışları ayrıntılıyor. Ancak kadın tiplerinden böylesine yakınmasını kimseyi, Kaygusuz’un kadınları sevmediği, onları aşağıladığı varsayımına götürmesin. Kaygusuz’un kadınsız günü yoktur; “zangadek (ansızın) âşık olan” ve Torlak kılığına bakmadan, “her seher vakti karşısına” çıkıp bir dilberin “lebinden buse” isteyen bir ozandır o. Urum’da, Şiraz’da, Çin ve Hitay’da gönül eğlendirdiği “yari” vardır, Şiraz’dakiyle birlikteyken, Urum’dakini düşünür. Edirne’de, Filibe’de, Yanbolu’da, “Manastır’da başı açık” kadınlarla ilgilendiği ve seviştiğini açık açık anlatır şiirlerinde.<br />
İlk bakışta, huysuz bir kadınla yaşanan mutsuz bir aile ortamını anlatan üçüncü şiirde, dönemin günlük yaşamını da görmekteyiz. Ailede bu türden olumsuz özelliklere sahip bir kadının bulunmasının, nasıl mutsuzluklar ve sorunlar yaratacağı ortadadır. Bu bağlamda şiirin içinde kadının okutulup eğitilmesi, kurtulması gerektiği sürrealist gerçeklik yatıyor. Bir önceki şiirden rahatça anlaşıldığına göre, Kaygusuz Abdal mutsuz bir evlilik geçirdiği için, yaşadığı gerçekliği topluma malederek kendisi gibi olanların da sözcülüğünü yapmaktadır.<br />
12. Kaygusuz Abdal’ın Yapıtları Üzerine Birkaç Söz ve Sonuç<br />
Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda olan yapıtlarını anlatım yönünden üçe ayırmak gerekiyor:<br />
1) Şiirsel yapıtları,<br />
2) Düzyazı yapıtlar,<br />
3) Düzyazı-şiir karışımı yapıtlar.<br />
Abdurrahman Güzel bu yapıtları (Doçentlik yıllarında), farklı nüshaları dahil, tek tek görmüş ve incelemiş; karşılaştırmalar yaparak kendi anlayışına uygun olanları öne çıkartıp dökümünü yapmış ve yapıtların çok kısa özetlerini vermiş bulunmaktadır. Bu sayfalardan özetlersek: Kaygusuz’un şiirsel yapıtlarından Divan’ında bulunan iki yüz şiirin büyük çoğunluğu gazeldir. Hece vezniyle yazdığı otuza yakını ise Güzel’in şathiye olarak adlandırdığı, başlarda açıklamalı örneklerini verdiğimiz gerçeküstücü toplumsal yergi şiirleridir. Gülistan, batıni tasavvuf inanca göre dünyanın ve Adem’in yaratılışı ve peygamberler tarihinin şiirsel öyküsüdür. Baba Kaygusuz üç lirik Mesnevi’sinde tasavvufi konulardaki coşku ve heyecanını dışa vurur.<br />
Aşağıya aldığımız 71 beyitlik bir mesnevi olan Gevhernâme onun vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışını gevher simgesiyle dile getirir. Minbernâme şiirinde ise kendi özünü (nefsini) bilmenin Tanrıyı bilmekle eşdeğer olduğunu açıklığa kavuşturur.<br />
Kaygusuz Abdal, şiirlerinden ancak yüzde yirmisini hece vezniyle yazmış. 500’e yakın gazeli ve 8000 beyit dolaylarındaki mesnevilerinde ise aruz vezni kullanmıştır.<br />
Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un “Budalanâme, Kitab-ı Miglate, Vücudnâme ve Risale-i Kaygusuz Abdal” adını taşıyan dört düzyazı eserini, uzun özetleriyle birlikte eleştiri ve yorumlarıyla tam metinlerini yayınlamıştır Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkan kitabında. Zaten 1981 yılında Kültür Bakanlığı’nın yayınlamış olduğu olduğu “Kaygusuz Abdal” kitabında, şiir-düzyazı karışımı Saraynâme ve Dilgüşa’la birlikte Kaygusuz’un tüm yapıtlarının özetlerini vermiş; edebiyat ve tasavvuf inancı yönünden inceleme ve değerlendirmelerini yapmış bulunuyordu.<br />
Ancak, yukarıda karşılaştırmalı örneklerde çok kısa bazı paragraflarını verdiğimiz bu metinler Abdurrahman Güzel’in düşünce ve yorumlarıyla öylesine birbirine karışmıştır ki, onların özgünlüğü güven uyandırmamaktadır. Araştırmacı ve bilim adamlarının tarih ve topluma karşı büyük sorumluluğu vardır, bunu asla unutmamalıdır. Bu tür bilimsel çalışmalarda özgün metin (ilk yazıldığı dil ve yazı), çeviriyazı (transcription) ve çeviri-açıklama-yorum birbirinden bağımsız olarak verilir aynı kitap da olsa. Yapıtın tümelliğini sayfalar ve paragraflara yollamalar-dipnotlar sağlar. Bu kurallara uymadığınız takdirde, sizden farklı düşünen başka araştırmacılara inceleme olanağı vermemiş ve o yapıtı tekelinize almış olursunuz. Bu asla bilimsel tavır değildir ve bilimin onurunu çiğnemektir. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz’un yapıtlarına Sünni görüş açısından ve 12 Eylül anlayışının devlet felsefesi ve kendisinin de mimarlarından olduğu Türk-İslam sentezi doğrultusunda değerlendirmiş. Bilim adamı tarafsızlığını göstermemiş ve kendi düşünce yapısına uygun davranmıştır.<br />
Güzel’in tamamıyla karşı olduğumuz olumsuz değerlendirmelerine rağmen kitaplarını, Kaygusuz Abdal üzerine şimdiye kadar yapılmış araştırmalar arasında en ciddiye alınacak çalışma olarak görüyoruz. Gerçekten de Kaygusuz Abdal Sultan’ın bilinen ve bilinmeyen tüm yapıtlarını, elyazmaları halinde kitaplıkların küflü arşiv raflarından gün ışığına çıkarmış ve biraraya getirerek incelemiş olması büyük önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, bu çalışmamızı Abdurrahman Güzel’in kitapları üzerinden yaparak, Kaygusuz Abdal’ın kimliği, yaşamı, inanç felsefesi hakkındaki düşünce ve görüşlerimizi özetlemeye çalıştık.<br />
Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz: Kaygusuz Abdal Sultan’ın bütün bu şiirsel, düzyazı ve karışık yapıtlarının özgün metinleri, doğru ve düzgün çeviriyazıları (transkripsiyonu), uzmanları tarafından tüm tarihçi, araştırmacı yazar ve bilim adamlarının incelemesine sunulmadıkça, bu büyük Alevi düşünür ve ozanını gerçek anlamda tanımak ve değerlendirmek olası değildir.<br />
13. Kaygusuz Abdal’ın Mesnevilerinden Örnekler<br />
-Dolapnâme-<br />
Sual ettim bugün ben bir dolaba<br />
Niçün daim sürersin yüzün aba<br />
Niçün bağrın deliktir gözlerin yaş<br />
Sebeb neden dolaştın bu itaba<br />
İnildinden delindi dertli bağrım<br />
Firakından ciğer döndü kebaba<br />
Ne zulmetti sana bu çerh-i gerdun<br />
Ki derdin defteri sığmaz kitaba</p>
<p>Dolab eydür eya gözüm çırağı<br />
İşitmeğe cevabım aç kulağı<br />
Benim budur sorarsan sergüzeştim<br />
Ki ben yaylar idim bir yüce dağı<br />
Geçirmiştim seradan göklerimi<br />
Eriştirdim süreyyaya budağı<br />
Durağa derneşüben kaumu kuşlar<br />
Budağunda tutarlardı otağı<br />
Öterdi tuti vü kumri vü dürrac<br />
Geçirdim bir zaman bu resme çağı<br />
Heves bağında can mürgi gezerken<br />
Üzüldü ömr kuşunun tuzağı<br />
Kaza koptu meğer dest-i Huda’dan<br />
Ki bir şahs irişüb saldı nacağı<br />
Delüben bağrımı taktı kemendi<br />
Sürüdüler dolaştım her sokağı<br />
Sokaklarda niçe müddet yaturken<br />
Gelen geçen ururlardı ayağı<br />
Demir mıhlar dokundu yütrgimr<br />
Kaza destiyle çerhin çomağı<br />
Zekerya gibi bağrımdan delüben<br />
Dolap içün düzelttiler yerağı<br />
İnilerüm ben anda dost deyüben<br />
Gözüm yaşı sular büstan ü bağı<br />
Felek kime tatırdı bir kaşık bal<br />
Sonunda sunmada tas ile ağı<br />
Şüleyman kim sürerdi tahtını yel<br />
Son ucu toprağa kodu yanağı<br />
Skender kim cihanı Kaf ber Kaf<br />
Tutup hükmiyle sürmüştür yasağı<br />
Gezip zulmet ararken ab-ı hayvan<br />
Dolu zehr ile sundular eyağı<br />
Kani Kayser kani Kisra kani Sam<br />
Belürmez bunların yurdu durağı<br />
Cihanın varlığı baştan başa hep<br />
Bela yurdudürür mihnet ocağı<br />
Resul buna çü beyt-ül-ankebut der<br />
Pes ol olur m(n)ekeslerin durağı<br />
Baka ehli fenada mülk edinmez<br />
Bakadır onların yeri durağı<br />
Alai Gaybi bundan tekke kılmaz<br />
Hak’ın fazlıdürür ancak dayağı<br />
Sabır seccadesin altına almış<br />
Tevekkülden kuşanmıştır kuşağı<br />
Sözünü Kaygusuz arife söyle<br />
Ne bilsün sükkeri dana buzağı<br />
-Minbernâme-<br />
Eya aklı ile irfanım deyenler<br />
Eya mülke Süleyman’ım deyenler<br />
Eya bildim deyenler cümle hali<br />
Eya vardım deyenler doğru yolu<br />
Hakkı buldum deyu irşad edersin<br />
Depersin minberi feryad edersin<br />
Ne bildin neye erdin işbu halde<br />
Akıllar mat olubdur bu hayalde<br />
Buna akl ile kimse ermemiştir<br />
Göziyle kimse Hakk’ı görmemiştir<br />
Bu bir deryadürür akıllar ermez<br />
Özünden geçmeyen Rab’bini bilmez<br />
Dilersen bulasın kevn ü mekanı<br />
Özünden fariğ ol Rab’bini tanı<br />
Ki sen benliğini gider aradan<br />
Bilesin ta seni kimdir yaradan<br />
Sen ü ben eylemek şeytan işidir<br />
Sen ü ben eylemez ol kim kişidir<br />
Özünden gayri kul görmez arada<br />
Hak’ı hazır görür ağ ü karada<br />
Dilersen olasın mahrem-i esrar<br />
Bu dünya gavgasına uyma zinhar<br />
Feragat ol cihanın gavgasından<br />
Ki nefsin kurtarasın fitnesinden<br />
Hemen seyrancısın seyranın eyle<br />
Sakın deme ol öyledir bu böyle<br />
Özüne gel özüne Tanrı dostu<br />
Sana direm budur sözün dürüstü<br />
Cihan halkının işbudur hayali<br />
Hayali gice gündüz mülk ü mali<br />
Eğer söyler olursan Hak sözünü<br />
Çevirir yüzünü örter gözünü<br />
Azazildir Hak’a eylemez ikrar<br />
Gerekse söyle ana bunca tekrar<br />
Binüpdür nefs atına ha seğirdir<br />
İşitmez kulağı hemen sağırdır<br />
Hemen bir birinin aybın gözedir<br />
Ne idüp nice ideceği bilmez<br />
Birinin unduğun biri dilemez<br />
Eğer malin varsa kavm ü kardaş<br />
Cihan hlkı seninle cümle yoldaş<br />
Eğer kendü halinde bir aşıkdur<br />
Ona derler ki iş sevmez ışıkdur<br />
Aşık olsam adım tenbel Alayi<br />
Eğer sofi isem derler mürai<br />
Ha bir cenktir biri birin beğenmez<br />
Arifler Hak’dan özge nesne bilmez<br />
Bulurlar bir sözü bin söz ederler<br />
Koyup doğru yolu eğri giderler<br />
Söz ile bulmak olsa idi Hak’kı<br />
Uçup arşa çıkay(r)dı fakı<br />
Cihanda şimdi kavga çoğalubdur<br />
Cihanı fitne-i şeytan alubdur<br />
Eğer alim eğer sofi vü derviş<br />
Heman şöhret olubdur cümle cünbiş<br />
Ko sözü fariğ ol Kaygusuz Abdal<br />
Ki sözden açılur cümle kil ü kal<br />
-Esrarnâme-<br />
Esrarı gördüm bugün binmiş gider bir ata<br />
Şöyle kim derviş olmuş herkiz (asla)söylemez hata<br />
Hızır donudur donu Hakk’a doğrudur yönü<br />
Şöyle cüst eyler beni erişince gizlü ta<br />
Kırmızı don giyinür yeşil kubbe sarınur<br />
Miskinlikten görünür iner alçak sıfata<br />
Sufiler bunu yerer bittiği yeri sorar<br />
Gazel olmadan derer hissesi var kuvvete<br />
Sufi yemez haram der gizlice de görem der<br />
Gelen yıl çok derem der ister birazın sata<br />
Bir kişi kim ayıktır yabanda bir o yoktur<br />
Anın hiç aklı yoktur ta’neyleye bu ota<br />
Bir kişi kim hayrandır yer gök ona seyrandır<br />
İnsan değil hayvandır başın bürüye yata<br />
Gel ey miskin Kaygusuz esrardan al öğüdün<br />
Bu aşıklar otudur yemez verme her tata<br />
-Gevhernâme-<br />
Esselam iy dürr-i derya-yı cemal<br />
Esselam iy afitab-ı bizeval<br />
Esselam iy heşt Cennetü’n-Naim<br />
Esselam iy bag-ı erzani vihal<br />
İy sıfatım “Kulhüv’allahü ahad”<br />
Her dem içinde kadirsin her sahad<br />
Cümle sıırı sen bilürsin iy Kadir<br />
Bi-şeriksin bi-misalsin bi-nazir<br />
Külli sensin aşikare vü nihan<br />
Yirde gökde yine sensin cisme can<br />
Külli sensin mute’ber ü mıhtasar<br />
Ol ki sensüzdür fişar ender fişar<br />
Senden özge cümlenin canı yok<br />
Pür kemalsün kudretün noksanı yok<br />
Malike’l-mülksün kadim ül lemyezal<br />
Mahlukun haliki sensin Zü’l-celal<br />
Degme bir zerrede bin dürlü aceb<br />
Sen bilürsün sen kılarsun iy Çalab<br />
Padişahsın bi-sipah (u) bi-vezir<br />
Kalmışa hem yine sensin destigar<br />
Söz öküşdür kendü halüm söylerem<br />
Derdümi vasf-ı hikayet eylerem<br />
Kim bu tenüm yoğidi ben can idüm<br />
Katre degül ezeli umman idüm<br />
Ol alemde bu alem olmaz idi<br />
Ay (u) güneş gedilüb tolmaz idi<br />
Birlik idi olmaz idi ayrulık<br />
Yoğidi ölmek direlmek sayrulık<br />
Hem o demde biz dahı andayıduk<br />
Ol alemde bile cevlandayıduk<br />
Hem o demde yogidi ins (ü) melek<br />
Gerdiş-i gerdan degüldi nüh felek<br />
Dahı yirler kan-ı ma’dendeyidi<br />
Ketre varı külli ummandayidi<br />
Arş u fer ü gav (u) mahi yogidi<br />
Cümle varlık heman ol Allah idi<br />
Diledi kim sani-i perverdigar<br />
Kendi kudretin kılaydı aşikar<br />
Mevce gelüben o derya kıldı cuş<br />
Mevc ıle beni kenara saldı uş<br />
Mevc içinden taşra düşdi bir güher<br />
Öyle gevher kim misal-i muteber<br />
Deryayidüm katre oldı menzilüm<br />
Buyidi bu hal içinde müşkilüm<br />
Çünki gevher taşra düşdi deryadan<br />
Vuslatı fürkat ayırdı ortadan<br />
Ol gühere bunca zaman Tanrılık<br />
Eyleyüben kendüsi oldı aşık<br />
Işkun dahı bünyadı andandurur<br />
Işk-ı varak hem ol divandandurur<br />
Ol güherden bunca hüner eyledi<br />
Bunca hikmet bahr u hem berr eyledi<br />
Asl-ı hikmet ol bir gevherdendürür<br />
Gevher aslı heman ol birdendürür<br />
Ol güherden oldı bu cümle alem<br />
Ne kim vardur yir ü gök levh ü kalem<br />
Yidi yılduz hem ol gevherdendürür<br />
Cümle hüner hem ol gevherdendürür<br />
Andan oldı evliya vü enbiya<br />
Birlik olur karışıcak su suya<br />
Toprak aslı gine toprakdandurur<br />
Cümle varlık heman ol Hak’dandurur<br />
Ol güherin bir adı Mahmud idi<br />
Baht içinde tali’i mesud idi<br />
Ol gher Adem tonunı ihtiyar<br />
Eyleyüben hem o dem kıldı karar<br />
Adem’i gevhere sadef eyledi<br />
Yani bu mülki müşerref eyledi<br />
Sadef içinde muradum dürdürür<br />
Dürr ü sadef Hak katında birdürür<br />
Dürr ü sadef yine ma’dende biter<br />
Aslı birdür yine bir kanda biter<br />
Su dilersen bardağa kılma nazar<br />
Bardak içinde suyı kıl ihtiyar<br />
Cümle bir çeşme suyıdur iy veli<br />
Tutalum bardag kiçidür ya ulı<br />
Külli suyun aslı birdür iy aziz<br />
Su temizdür bardagun kılgıl temiz<br />
Ger degülsen sen bu hikmetden gafil<br />
Gafil olma yol içinde iy akil<br />
Ehl-i tevhid ol ki canun şad ola<br />
Şakird olan akıbet üsted ola<br />
Ol güher idi Muhammed’in canı<br />
Anun içün dutdı cümle sayvanı (cihanı)<br />
Anun için oldı alem gül-sitan<br />
Ud sandal serv ü tüba ergavan<br />
Hur u Cennet vahş u tayr u akl u can<br />
Ol güherdür cümlenin aslı heman<br />
Cümle alem ışkına kıldı karar<br />
İhtiyar oldur kamuda ihtiyar<br />
Buyidi kim vasf-ı halüm söyledüm<br />
Anı kim gördüm hikayet eyledüm<br />
Her ne ilm üstaddan gördümise<br />
Akl içinde her neye irdümise<br />
Nazm kıldum bir dasitan eyledüm<br />
Buyidi şikeste beste söyledüm<br />
Taze gülden desteler çin eyledüm<br />
Her nefesi buy-i müşkin eyledüm<br />
Benefşe(yi) nergise kıldum nisar<br />
Tuninün öninde komışam şeker<br />
Goncenin yüzinden açdum perdeyi<br />
Güneş ile bile görmişem ayı<br />
Nesterani güle burka eyledüm<br />
Gülşeni bülbüle otag eyledüm<br />
Ben fakirem kuş dilinden anlamam<br />
Tutiye şekker gerek hare saman<br />
Ne ekersen anı bitürür çekirdek<br />
Tavuk yumurtasından çıkmaz ördek<br />
Şahbazun cinsi heman şahbaz ola<br />
Hümanun hüma bazun baz ola<br />
Dervişem ben Mustafa kıldı nazar<br />
Hem anun bahşayişidür bu haber<br />
Yohsa ben kendü halümi anlaram<br />
Sözümi heman yirinde banlaram<br />
Aşık isen Kaygusuz Abdal gibi<br />
Sana bir hırka hemandur şal gibi<br />
Anı ko kim Mustafa murdar didi<br />
Anı koyana erenler er didi<br />
Tekebbürlük eyleyen mel’un olur<br />
Nitekim şeytan gibi bi-din olur<br />
Yol içinde alçaga ko menzilün<br />
Ta ki hallolmak dilersen müşkilün<br />
Meskenet toprağına her dem yüzün<br />
Süre dur kim ta bilesin kend’özün<br />
Toprak olmayınca gevher olmadı<br />
Toprağa düşen güher hiç solmadı<br />
Toprak ol toprak gibi teslim vücud<br />
Cümle alem toprağa kıldı sücud<br />
Evliyayı bil ki benzin solmaya<br />
Hiç mukallidler müselman olmaya<br />
Evliya oldı delil- bürhanum<br />
İnsan-ı kamilde buldum sultanum<br />
Yidi gün yidi gice ol na tüvan<br />
Bekledi peygamberün kabrün heman<br />
Bu nasibi anda sundular ana<br />
Hem didiler aduna Gevhername<br />
Kıymetün bilür anun sarraf olan<br />
Gıll u gişdan kalbi daim saf olan<br />
Gevhername burada oldı temam<br />
Vir Resul’un ruhına yüzbin selam<br />
Kaynaklar:<br />
Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981.<br />
Abdurrahman Güzel:Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri.Ankara 1983.<br />
Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963.<br />
Bernard Lewis: The Jews of Islam (İslam Yahudileri). Princeton University Press 1987.<br />
İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995.<br />
İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995.<br />
İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996.<br />
Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977.<br />
Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955.<br />
Saint Athanase, çev. Arnauld D&#8217;Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert (Çöl Keşişlerinin Babası Saint Antoine&#8217;nın Yaşamı), Paris 1943.<br />
Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970.<br />
Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti&#8230; II. Ankara 1989.<br />
Yaşar Yücel: Çobanoğulları-Çandaroğulları Beyliği I. Ankara 1988.</p>
<p>________________________________________<br />
[1] Menakıbnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 22.<br />
[2] Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955: 26.<br />
[3] Sadeddin Nüzhet Ergun, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, s. 28.<br />
[4] Mesaliku’l-Ebsar’dan aktaran Yaşar Yücel: Çobanoğulları-Çandaroğulları Beyliği I. Ankara 1988: 184, 201.<br />
[5] Kaygusuz Abdal Menakıbnâme’sinden aktaran, Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 41-42.<br />
[6] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 54, dipnt. 25.<br />
[7] Bu motif zaten 8. yüzyılda “tacını tahtını terkeden İbrahim Ethem (ölm. 777) ile İslam sufizmine, yani tasavvufa girmiştir. Belh prensi olan İbrahim Edhem, Suriye gezisi sırasında tanıştığı Hıristiyan mistiklerinden rahip Simeon&#8217;dan gnosizmi, yani marifeti tanıma yöntemi olan dünya nimetlerini terk etmek olan çilecilik (murakaba, inziva) sanatını öğrenmiş. Sonra bunu İslam tasavvufuna taşımış olduğu bilinmektedir. Ancak, Suriyeli rahip Simeon&#8217;dan dört yüzyıl önce Hristiyanlığa bu inanç yöntemi girmiştir. Mısırlı &#8216;çöl keşişlerinin babası&#8217; olarak tanınan Aziz Antonius&#8217;a (ölm. 356-357), genç ve çok varlıklı bir kimsenin oğlu iken Tanrı şöyle sesleniyordu: &#8220;Eğer mükemmel (kamil insan) olmak istiyorsan, git sahibolduğun herşeyi sat ve parasını yoksullara dağıt. Sonra gel beni izle; sen gökte bir hazine olacaksın!&#8221; (Saint Athanase, çev. Arnauld D&#8217;Andilly: Vie de Saint Antoine, Pére des Moines du Désert. Paris 1943: 8.)<br />
[8] Abul Hattab (ölm. 762) tarafından yazıldığı ispatlanan ve Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen Ummu’l Kitab’daki Salsal’ın (Salman) Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal’ın esinlendiğini görüyoruz. Kaygusuz’un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, çeşitli kötülük gösterileri içinde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına çıkan Şeytan’a karşı dokuz kez kavgaya girdiğini görmekteyiz. Ummu’l Kitab’daki ‘Göksel Adem, yersel Cebrail’ Salsal’ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve üçüncü kavgasından iki kısa betimleme geçelim:<br />
“ … ‘Ya Şeyh! yine mi geldün bunda?’ dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun çeküb dervişün üstüne yüridi…Peygamberler tuş tuş söyleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi öldürür dirler. Bunlar bu sözde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepenegün çıkardı. Şöyle kodı. Heman ilerü yürüyüp hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan içinde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepenegün arkasına giyüb geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eydür: ‘Eyü urdın derviş, sen anun hakundan geldün’. Derviş eyitdi: ‘Ya Resula’lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı aç. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş’e ta’am getürdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi&#8230;Düşidir. Yalnız kendünden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:<br />
Cümle aleme sultan ben oldum<br />
Saadet gevherine kan ben oldum<br />
Ben ol bahr-i muhitem her gönüle<br />
Veli bu suret-i insan ben oldum<br />
…<br />
Suretümi gören dir ki ademdür<br />
Surette sıfat-ı Rahman ben oldum”<br />
“…Derviş’e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerlü yerünce…Derviş şah Ali’yi gördi. Elin öpüp eyitdi: ‘Ya Şah! Ol şeyh benümle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?’ dir. Nagah ol demde Şeytan çıkageldi. Derviş gördü ki ol herifdür…Şeyh dahi gördi. Derviş gelür, eyitdi: ‘Bu ne beladur ki ugradum’ dir. Derviş kepenegün çıkardu, şöyle kodı. Şeytanın üzerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. Cümle peygamberler turup bakarlardı…”<br />
Derviş Şeytan’ı kaçırdıktan sonra Şah Ali ile Uçmag’ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:<br />
Hak’a minnet canum külli nur oldu<br />
İçüm taşım nur ile mamur oldu<br />
Uyandı devletüm gaflet habından<br />
Bir ile külli varlıgum bir oldu<br />
“Bunu didi. Derviş gözün açub baktı. Gördü ki, yerde gökde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, cümle fasih kelam ile (açık sözle) söyler. Derviş bu kez bunı böyle söyledi:<br />
Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcud<br />
Kamu şeyde görinen nuru Mab’ud<br />
Ne kim vardur heman nur-ı tecelli<br />
Ticaretde kamusu buldılar sud (kazanç)”<br />
(“Kitab-ı Miglate”, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 75-129; 89-91)<br />
[9] Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 80.<br />
[10] İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995: 208-216.<br />
[11] Menakıbnâme AG nüshasından aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.41.<br />
[12] Yaşar Yücel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti&#8230; II. Ankara 1989: 41-42.<br />
[13] İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995: 147-150.<br />
[14] Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman Güzel. Ankara 1983: 135-152.<br />
[15] Divan’dan aktaran Abdurrahman Güzel, agy. s.202-203.<br />
[16] Divan, Mar., v.334a.<br />
[17] Abdurrahman Güzel, agy. s.81-82.<br />
[18] Abdurrahman Güzel, agy. s.205-208.<br />
[19] Abdurrahman Güzel, agy. s.102; Vasfi Mahir Kocatürk: Türk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970: 144.<br />
[20] Necdet Kurdakul: Bütün Yönleriyle Bedreddin. İstanbul 1977: 229.<br />
[21] 1 Edirne mud’u 11,546 kg olduğuna göre, 11,5 ton pirinç söz konusudur.<br />
[22] Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press 1987: 104, 208.<br />
[23] Abdülbaki Gölpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963: 247-252.<br />
[24] Abdülbaki Gölpınarlı, agy. s. 214-215.<br />
[25] Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 180-181.<br />
[26] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 212-213.<br />
[27] Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 260.<br />
[28] Varidat, s.125.<br />
[29] Budalanâme s.18’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s.263.<br />
[30] Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal. 146-7, 264.<br />
[31] Hacı Bektaş Veli, Makalat, s.88.<br />
[32] Dilgüşa’dan aktaran, Abdurrahman Güzel, agy. s143-144)<br />
[33] Yunus suresi, ayet 62: İyi bilin ki, Tanrının dostlarına, yani evliya (veli’nin çoğulu) için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.<br />
[34] Pes Hak Taala celle cellale dünyada her nekim halk etti ise adem oglanında mevcutdur. Bilki ademde dahı artık vardır. Hacı Bektaş Veli (ölm. 1270 / 72), Makalat, s.79; Seyyid İmadeddin Nesimi’den (ölm. 1404): Hak teala varlığı ademdedir / Ev anundur ol bu evde demdedir&#8230; Her ne yerde gökte var ademde var / Her ne ne ki yılda ayda var ademde var / Ne ki elde yüzde var kademde var / Bu sözü fehmetmeyen adem davar, Ey Hakk’ı her yerde aydursun ki var / Sende bes Hak var imiş Hak sende var&#8230;<br />
[35] Arş ile ferş arasında çok nesneler vardır. İlla ademden ulusu yoktur. Dügeli (bütün) alem adem için halkolmuştur. İmdi gafil olan kimesne ilm ile irade-i ezeliye istiye, gözleye. Arştan ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa kendude (kendinde) bile ve bula. Hacı Bektaş Veli, agy. s. 69; İnsan saltık varlığın (Tanrı’nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. Bütün alem kendisini örgüleyen cüzleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek mücerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık için bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır. Şeyh Bedreddin, Varidat, s.160-167.<br />
[36] Bu beden için ölümsüzlük olmadığı gibi, kaybolduktan sonra cüzileri için de eskisi gibi bir birleşme yoktur. Şeyh Bedreddin, Varidat, s. 150; Halkın zanneylediği üzere cesedlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çıkması olanaksızdır. Şeyh Bedreddin agy, s. 129.<br />
[37] Vücudnâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri, s. 145-151.<br />
[38] Budalanâme’den aktaran Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal, s. 227.<br />
[39] Seyyid İmadeddin Nesimi Divanı’ndan.<br />
[40] Kaygusuz Abdal,Gülistan’dan.<br />
[41] Kaygusuz Abdal, Divan.<br />
[42] İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 109-112.<br />
[43] Haz. Abdurrahman Güzel: Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 38-42.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/4-nakip-postu-kaygusuz-abdal-sultan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>1. HORASAN POSTU – PİR HÜNKÂR HACE BEKTAŞ VELİ</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/1-horasan-postu-pir-hunkar-hace-bektas-veli/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/1-horasan-postu-pir-hunkar-hace-bektas-veli/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 05 Aug 2008 15:09:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[SERÇEŞME'DE 12 POST]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hunkar-hace-bektas-veli/</guid>
				<description><![CDATA[ANADOLU&#8217;DA ALEVİ-BEKTAŞİ YOLUNUN KURUCUSU BÜYÜK DÜŞÜNÜR HÜNKAR   HACI BEKTAŞ VELİ (1200/9-1270/3) İsmail Kaygusuz   I Hacı Bektaş Veli&#8217;yi  Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek Hünkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin (Ö.1270-3) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>ANADOLU&#8217;DA ALEVİ-BEKTAŞİ YOLUNUN KURUCUSU BÜYÜK DÜŞÜNÜR</p>
<p>HÜNKAR   HACI BEKTAŞ VELİ</p>
<p>(1200/9-1270/3)</p>
<p>İsmail Kaygusuz   I</p>
<p>Hacı Bektaş Veli&#8217;yi  Anlamak İçin Doğru Tanımak Gerek</p>
<p>Hünkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin (Ö.1270-3) yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışılık biribirine karışmış. Onları halkın ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, hem yönetime yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, hem de hayallerini katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyıılın sonlarında (1481-1500) ilk kez Uzun Firdevsi (İlyas ibn Hızır al-mutahallas bi-l-Firdevsi) tarafından yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin Molla&#8217;nın türkçeleştirdiği Makalat elimizde bulunmaktadır.</p>
<p>Menakıbname&#8217;lerdeki keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak araştırmacıların görevidir. Yine Makalat&#8217;ı iyi anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahibolarak işe başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi,  büyük  reformcu Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur.</p>
<p>Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel olaylara bakış çarpık,  yöntemler yanlış olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaş&#8217;lar  çıkıyor:</p>
<p>1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü şeriatçı Sünni müslüman</p>
<p>2) Ahmet Yesevi tarafından Anadolu&#8217;da Türklüğü ve Türkçeyi yaymak için gönderilmiş bir şeyh</p>
<p>3) Anadolu&#8217;yu türkleştiren ve islamlaştıran alp erenlerin başı, bir fetihçi</p>
<p>4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış ve  Osmanlı işbirlikçisi bir tarikat kurucusu</p>
<p>5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde &#8220;riyazat ve ibadetle iştigal</p>
<p>edip&#8221; kerametler göstermiş bir ermiş</p>
<p>6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca birden ortaya çıkmış</p>
<p>‘meczup&#8217; ve korkak bir derviş.</p>
<p>Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve olamaz!</p>
<p>Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış. Bilimsellik adına yeni yapılan çalışmaların bile, geleneksel bilgilerin yinelenmesiden ve ‘filan araştırmacıya, filan yazar ve Prof&#8217;a göre&#8217;den öteye, bu çerçevenin dışında olduğu söylenemez. Yeni görüşler, değerlendirme ve yorumlar üretme gereksinimi duyulmadan,sadece alıntılar ve dipnotlarla bilimsel inceleme ve makaleler yazılabileceğine, ya da bunlara ‘bilimsel&#8217; denilebileceğine biz inanmıyoruz. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veli&#8217;yi bu anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz.1</p>
<p>Ayrıca sanki, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Osmanlı devletinin kuruluşuna katkısı olduğu;  Osman&#8217;a elverdiği, Orhan Bey&#8217;e dua ettiği iddialarını ıspatlamak istercesin kimi yazarlar onun 1240 ya da 1242 yılında ( yani Yunus Emre&#8217;nin doğduğu yıllar!) doğduğu, 1327 ya da 1338 yılında hakka yürüdüğünü, dayandıkları hiçbir belge olmadığı halde, hala ısrarla yazmaktadırlar. Onların ayrıca kafalarının ardında, Hacı Bektaş&#8217;ın Babai Halk Ayaklanmasından uzaklaştırmak ve harekete katılmadığı, katılamıyacağını göstermek de var kuşkusuz! Ama aynı yazarların bazıları bir başka kitabında, bir bakıyorsunuz Hacı Bektaş&#8217;ın, 1167-9&#8217;da dünyadan göçmüş bulunan Ahmet Yesevi ya da ardılı Lokman Perendi tarafından Anadolu&#8217;ya gönderildiğini yazıyor ciddi ciddi. Yani, doğumundan en az yirmi yıl önce! Bu ciddiyetsiz ve yalan bilgiler giderek de bayağılaştırılarıp bazı yayınevleri tarafından tekrar tekrar yayınlanıyor.</p>
<p>Öbür yandan son zamanlarda Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Hace Ahmet Yesevi ile ile ilişkisine, hatta onun tarafından Rum&#8217;a gönderildiğine, Yesevi&#8217;ye ait ve onun 120 yıldan fazla yaşadığı anlatılan bir keramet söylencesi kanıt olarak öne sürülmektedir. Hernedense, Rus araştırmacılarının bu söylenceyi yayınlamış olmaları bilimsel bir açıklamaymış gibi değerlendiriliyor. Söylenceyi birkaç cümle içinde verelim: Ali&#8217;nin oğlu Muhammed Hanefi soyundan geldiğine inanılan Hace Ahmet Yesevi, Muhammed Peygamberin  dünyadan göçtüğü 63 yaşına gelince, yeryüzünde ondan daha uzun süre yaşamak istemeyip, yeraltında hazırlanan çilehaneye çekilmiş ve yeryüzünde yaşadığı kadar  da yeraltında çilede kalmıştır. Mezarı, 15.yüzyılda yapılmış olan anıtsal türbesinin üzerine kurulduğu yerin-zeminin altında bulunmaktadır. Bunu kanıt olarak alan araştırmacılar, Ahmet Yesevi&#8217;nin 1230&#8217;lu yıllarda gerçekten dünya değiştirmiş olduğunu düşünüp rahatlıkla Hacı Bektaşı Türklüğü ve İslamlığı Ruma&#8217;yaymak için göndertebiliyor. Buna sadece ayıptır denir!</p>
<p>Biz,  aşağıda genişçe açıkladığımız gibi, ikisi arasındaki yarım yüzyıla yakın zaman farkı,   o tarihlerde yaşanmış olaylar, bölgesel ve siyasal koşulların doğrudan ya da bir halifesi aracılığıyla Hacı Bektaş&#8217;ın,  Yesevi&#8217;nin kendisi ve içinden Nakşibendiliğin çıktığı dönem Yeseviliğiyle  de  ilişkisi olmadığını tartışıyoruz. Ama, Hace Ahmet Yesevi&#8217;nin de yetiştiği ve ölümüne kadar (1167-69) yaşadığı yıllarda ve bölgelerde Nişabur&#8217;dan, Belh&#8217;ten, Rey&#8217;den Fergana vadisine-Bedehşan&#8217;a ve Pamire&#8217;e kadar, gerek kentlerdeki halklar ve gerekse bozkırlardaki nomad(konar-göçer) Oğuzlar-Türkmenler arasında yayılmış Batınilik-Alevilik dışında olduğunu asla düşünmüyoruz.</p>
<p>Öyleyse Hacı Bektaş Veli kimdir ve nasıl yetişmiş; hangi koşullarda Rum&#8217;a (Anadolu&#8217;ya) gelmiş ve kim göndermiştir? Onun yanıtını bulmaya çalışalım.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli  Bir Batıni  Dai&#8217;siydi</p>
<p>Yukarıda söylediğimiz gibi, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Hace Ahmet Yesevi&#8217;den (ö.1167-9) el aldığı ve  Anadolu&#8217;ya onun gönderdiği doğru olmadığı gibi mümkün de değildir.</p>
<p>Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi&#8217;nin halifesi Lokman Perende&#8217;den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya&#8217;da &#8220;Hacegan (Hocalar) Hanedanı&#8221;nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani&#8217;nin (ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya&#8217;da yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi &#8211; Lokman Perende &#8211; el Harasami üzerinden Bektaşilik&#8217;in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır Nakşibendi araştırmacıları.2</p>
<p>Hacı Bektaş Veli&#8217;nin, Hace Ahmet Yesevi sonrası Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya &#8220;evet&#8221; diyorduk. Zaten İttihat Terakki&#8217;ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi çevreler, Hacı Bektaş&#8217;ın Ahmet Yesevi&#8217;nin ölümünden kırk yıl sonra doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu&#8217;yu &#8220;Türkleştirmek&#8221; ve Türkçeyi yaymak için gönderildiğini ciddi ciddi ileri sürdü, yazdı çizdiler. Bile bile yanlış olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende aracılığıyla yetişmiş olması da onun Yeseviliği Anadolu&#8217;ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini kesinlikle göstermez.</p>
<p>Yıllar önce bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:</p>
<p>&#8220;Hacı Bektaş&#8217;ın, Mevlana&#8217;ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya 4karşılık Bektaşilerde Türkçenin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi&#8217;nin bulunduğu bir teşkilat tarafından bu maksatla Anadolu&#8217;ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler verenler çıktı&#8230;&#8221;3</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın soyunun İmam Musa Kazım&#8217;a (ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım&#8217;ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş&#8217;ın doğumu arasında tam dörtyüz yıl var. Adı geçen İmam uzun süre Bağdad&#8217;da ve oğlu İmam Rıza ise Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin soylular zaten İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan&#8217;a yayılmış bulunuyorlardı. Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, İmam Cafer&#8217;in oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu İmamlar da yaşamışlardı.</p>
<p>Örneğin İsmaili geleneğinin bildirdiğine göre; Muhammed bin İsmail, kendisini ele vermediği için eşinin dayısı Rey valisi İshak bin al-Abbas al-Farsi&#8217;nin Halife Harun Reşid tarafından öldürüldüğü tarih olan 805 yılında kaçarak esas olarak doğu Uzbekistan&#8217;da ve kısmen Tacikistan ve Kırgızistan&#8217;da 8500 milkarelik alan kaplayan Farghana vadisine sığınmıştır. Muhammed bin İsmail buradan dailerini, Tacikistan&#8217;daki Gorno-Badakhshan&#8217;ı da içine alan Orta Asya&#8217;nın yüksek dağlık bölgesi Pamir&#8217;e göndermiştir.4</p>
<p>Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik olarak Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat Çoşan&#8217;ın, Makalat&#8217;ı Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için; &#8220;demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayı uygun görmüş&#8221; yargısını vermesi saçmalığın en büyüğüdür. Zaten Coşan, Ahmet Yesevi&#8217;nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş&#8217;ı Yesevi tarikatından kabul edip, &#8220;Nakşilere amcazade&#8221; yapıyor, &#8220;akraba olarak&#8221; görüyor. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye &#8211; hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere &#8211; Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve kültürlerin kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış olursunuz.</p>
<p>Hacı Bektaş Yesevi Yolu Yolcusu Değildir</p>
<p>Hacı Bektaş Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur&#8217;da geçen olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200&#8217;ün ilk on yılı içinde doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende&#8217;den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi&#8217;nin halifesi olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş&#8217;ın Yeseviliği öğrenip, ona bağlanması olası görülmüyor. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, &#8220;hasılı bizce,&#8221; diyor, &#8220;Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa, Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş&#8217;a hocalık ettirilmiştir&#8221;.5 Elbette bu kişiler sadece &#8220;şöhretleri&#8221; yüzünden değil, Hacı Bektaş&#8217;ın &#8220;menkıbe&#8221;lerinin yazıya geçirildiği dönemin Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname&#8217;ye sokulmuştur. Gölpınarlı&#8217;nın asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki aşağıdaki saptaması çok yerindedir:</p>
<p>&#8220;Hacı Bektaş, bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan) bir batıni dai&#8217;siydi. Bunu ‘Makalat&#8217; açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.&#8221;</p>
<p>Abdülbaki Gölpınarlı&#8217;nın Hacı Bektaş&#8217;ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz. Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş&#8217;ı tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine etme niyetini ortaya koyuyor:</p>
<p>&#8220;Halbuki Horasani&#8217;lerden olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat&#8217;ına ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye&#8217;sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- İ.K.) arda kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre, ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.&#8221; 6</p>
<p>Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş&#8217;a bir batıni dai&#8217;si diyorsa &#8211; ki bu en doğru saptamadır-, bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi. Ama, o bunu bir hakaret gibi kullamaktaydı.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur&#8217;u Zaptı</p>
<p>Nedense araştırmacılar o yıllardaki bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname&#8217;de anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte, doğduğu kent olan Nişabur&#8217;dan en geç 1221&#8217;in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır. Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı. Hacı Bektaş 12-15 yaşlarındadır. Olasıdır ki Vilayetname&#8217;de anlatıldığına gibi, babası &#8220;İbrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.&#8221; Ayrıca aynı paragrafta, &#8220;padişahlığı Hacı Bektaş Veli&#8217;ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan&#8217;a verdiler&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Bu gerçek Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed-Ali soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve İmamları sevenler için bir padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş&#8217;ın henüz çocuk olması dolayısıyla, babasının yerine amcası Seyyid Haydar Ata &#8211; ki bu kişi kaynaklara göre Abdal Musa&#8217;nın babası Seyyid Hasan Gazi&#8217;nin babasıdır- seçilmiştir.Eğer İbrahim el-Sani Nişabur&#8217;da ölmüşse, aile ve aileye bağlı olanlar Abdal Musa Sultan&#8217;ın dedesi  önderliğinde Nişabur&#8217;dan çıkıp yollara düşmüştür.</p>
<p>Moğollar Türkistan&#8217;dan Azerbaycan&#8217;a kadar Horasan&#8217;ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar, kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu&#8217;ya değil Batı İran ve Irak&#8217;a doğru gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut&#8217;a bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan&#8217;daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktı.</p>
<p>Nişabur 1142&#8217;de Selçuklu prensi Atsız tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan&#8217;a yeniden egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr&#8217;in egemenliği altına girdi. 1187&#8217;de Melikşah bin Tekiş ve 1193&#8217;de Kutbeddin Muhammed&#8217;i Nişabur&#8217;un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu. Son olarak;</p>
<p>&#8220;10 Nisan 1221, Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv&#8217;den) daha acıklı oldu. Halk, Kasım 1220&#8217;de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan Tokuçar&#8217;ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.&#8221; 7</p>
<p>Kuşkusuz Hacı Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur&#8217;a bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü? Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan&#8217;ın batı sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında şu bilgileri veriyor:</p>
<p>&#8220;Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Alamut Nizari İsmaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari İsmaili önderleriyle Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan&#8217;da bulunan Cengiz Han&#8217;a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.&#8221;</p>
<p>&#8220;Kuhistan Nizari İsmailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür yönetimlerini sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin (Shihab-al Din) mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki bu, Nizari bölgesinden Alamut&#8217;a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut&#8217;tan onun yerine atanmış olan yeni muhtaşim (Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) mültecilerde eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan&#8217;daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226 arasında üç kez Kuhistan&#8217;ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı Şihabeddin&#8217;i hem de Şemseddini&#8217;i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik görüşmeler yapmıştı.&#8221;8</p>
<p>Hacı Bektaş ve Şemseddin Muhammed Tebrizi</p>
<p>Yukarıda söylediğimiz gibi Hacı Bektaş&#8217;ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,Kuhistan&#8217;daki İsmaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin ve İsmaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtaşim idi. Bu İsmaili valisi, İsmaililiğin kurucusu, büyük İmamı İsmail&#8217;in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdır. Hacı Bektaş&#8217;ın, 1224&#8217;te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan Şemseddin Muhammed Hasan-i İhtiyar ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.</p>
<p>Yaşamı tamamıyla aydınlanmamış ve (batıni İsmaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan Şemseddin Tebrizi&#8217;nin, Alamut İmamı Celaleddin Hasan III&#8217;ün (1210-1221) oğlu olduğu ve İmam İsmail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.  A. Gölpınarlı aynı yapıtında (s.50) bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, İsmaililerin büyük düşmanı tarihçi Cuveyni&#8217;nin &#8220;Nev Müsülman Celaleddin Hasan&#8217;ın Alaaddin Muhammed&#8217;den başka oğlu yoktu&#8221; diye yazmış olmasını geçerli görüyor. 9</p>
<p>Genç Hacı Bektaş&#8217;ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari İsmaililerden, Kuhistan ve Alamut&#8217;ta almış olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş&#8217;ın durumu, 1227&#8217;de Kuhistan baş dai&#8217;si Nasuriddin Abdurrahman&#8217;ın korumasına girmiş büyük İsmaili bilgini Nasıruddin Tusi&#8217;nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça&#8217;yı geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava&#8217;yı sözlü ve yazılı yayacak dereceye yükselmiş olmalı. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını da öğrenmişti.</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ındaki bilim ve akıl-usun tanımları ve batıni yorumların hepsi, kısacası tüm inanç ve anlayış biçimi, eğitimini yaptığı İsmaili yapıtlarına dayanmaktadır.</p>
<p>Hacı Bektaş, Alamut kitaplığında tüm dai&#8217;lerin okuduğu,İmam Cafer Sadık Risaleleri, Abul Khattab&#8217;ın Ummu&#8217;l kitab, Mansur el-Yamani&#8217;nin Risalat el-alim ve&#8217;l Ghulam, İhvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev&#8217;inkileri (Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah&#8217;ın Dört Faslı ve Sergüzeşt&#8217;ini,1166&#8217;de Büyük Kıyameti ilan etmiş Zikri Selam Hasan II&#8217;nin yazdığı, İsmaililiğin yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i Baba Sayyidina vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir İsmaili dai&#8217;siydi&#8230;</p>
<p>Ayrıca İsmaili ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş. Vilayetname&#8217;de, Ahmet Yesevi&#8217;nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar&#8217;ı kurtarmak için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin Tebrizi&#8217;nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.</p>
<p>Babasının amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan&#8217;da Hoy kentine yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş vekardeşi birlikte Nizari İsmaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı Bektaş, İsmaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230&#8217;lu yıllarda bir İsmaili dai&#8217;si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Dai&#8217;ler listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi İsmailileri zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1257&#8217;da toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.</p>
<p>Fatımiler döneminden bir örneği, bizi yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani&#8217;nin (936-1025), Kahire&#8217;yi ziyaret eden dai&#8217;ler listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. 10 (1017 yılında öldüğü bilinen, Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da 11, Fatımi İsmaili dai&#8217;si olarak Irak&#8217;tan Azerbaycan&#8217;a İsmaili davasını yayıyordu. Hacı Bektaş&#8217;ın da Alamut dai listelerinde mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid Muhammed diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; İsmaili inancını yayan demektir. Dailer daisi (İmamın vekili, hüccet), Du&#8217;i l-Kebir (büyük dailer) ve Du&#8217;i (sıradan dailer, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında yer almış olmalıdır.</p>
<p>Hacı Bektaş önce Hindistan&#8217;a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Multan, Pencap ve Gucerat&#8217;ta İsmaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan&#8217;ı gezmiş olabileceği, Vilayetname&#8217;deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal&#8217;ı Delhi&#8217;deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri (adağı) almaya göndermiştir.</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın Halep, Şam ve Necef&#8217;i dolaştığını; Mekke ve Medine&#8217;ye gittiğini ve özellikle İmam Bakır&#8217;ın mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları, kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname&#8217;den okuyoruz.</p>
<p>Bu üç yıllık riyazat abartı da olsa çok önemlidir: Olasıdır ki Hacı Bektaş, Heterodoks İslamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu&#8217;l Hattab&#8217;ın Ummu&#8217;l Kitabı&#8217;nda İmam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar tekrar okudu; soyundan geldiği İmam Musa Kazım&#8217;ın dedesini can gözüyle seyretti.</p>
<p>Yine Hacı Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ında (s.81-82) &#8220;Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder&#8221; başlığını taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem&#8217;i topraktan yaratması üzerine çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem&#8217;in organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevinin, toprağından yapılmış olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat&#8217;taki bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (ö. 1393-4) Cavidanname&#8217;sinde kullanmıştır.) Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara&#8217;dan Mısır ve Kuzey Afrika&#8217;ya, Hindistan&#8217;dan Konstantiniye&#8217;ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.</p>
<p>Otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai&#8217;si olarak batıni derviş Hacı Bektaş&#8217;ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu&#8217;ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III&#8217;ün (1221-1255) onayıyla, baş dai Şemseddin Muhammed Tebrizi  olmuştur. Alamut&#8217;tan Horasanlı Baba İlyas&#8217;a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık Paşaoğlu&#8217;nun söylemiyle &#8220;Bu Hacı Bektaş&#8230; kardeşiyle Anadolu&#8217;ya gelmeye heves ettiler&#8230; O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu&#8217;da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur&#8230;&#8221; Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, &#8220;bu çok hikayeleri&#8221; alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas&#8217;ın, Hacı Bektaş&#8217;ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak&#8217;ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut&#8217;un habersiz olduğu düşünülemez. Celaleddin Hasan III zamanında (1210-1221) bile Anadolu&#8217;da  Alamut&#8217;un büyük bir otoritesi olduğunu gösteren bir tarihsel belge sözkonusudur:  Şöyleki, Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus I (1211-1220), 1216 yılında  Antalya&#8217;yı  üç aylık bir kuşatmadan sonra Frankların elinden alınca, kentin fethi haberini çevredeki hükümdarlarla birlikte Celaleddin Hasan&#8217;a da bir mektupla (fetihname)  bildirmiş ve ondan Selçuklularla dostluk ilişkisi dilemiştir.12  O zaman Şamseddin Tebrizi daha önce de, yani babasının zamanında Anadolu&#8217;ya gidip-gelmiş olmalıdır. Bu da gösteriyor ki, Baba İlyas&#8217;ın dahi Dede Garkın&#8217;ın yerine geçirilmiş bölge baş dai&#8217;si olması çok mümkündür. Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır.</p>
<p>Bu arada ayrıca Selçuklu Sultanlarının Alamut&#8217;a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini İsmaili kaynaklarından öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut&#8217;a vergi vermiş olması düşündürücüdür :</p>
<p>&#8220;1227 yılında ise Suriye baş dai&#8217;si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat&#8217;a ellçisinigönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut&#8217;a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.&#8221;13</p>
<p>Babai hareketinin bağımsız olduğu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye baş dai&#8217;si Raşidüddin Sinan&#8217;ın (ö.1193-1194), Alamut İmamı Hasan II (Ö.1166) tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut&#8217;a yaptıkları işler hakkında bilgi geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini biliyoruz.</p>
<p>Baba İlyas&#8217;ın piri olan Dede Garkın&#8217;ın Abu&#8217;l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba İlyas ile Baba İshak&#8217;ın Abu&#8217;l Vefa&#8217;ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu&#8217;l Vefa, Fatımi İsmaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai&#8217;si olarak geçiyor. Yaşamının son zamanlarında ise Irak&#8217;ta Bağdad baş dai&#8217;si görevinde bulunmuş olup, Abu&#8217;l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş&#8217;ın ve Babai ayaklanması önderlerinin batıni İsmaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk arasında Alamut önderleri &#8220;Baba Seyyidina&#8221;(Baba Efendimiz) diye çağrılıyordu.</p>
<p>Vilayetname&#8217;de Hacı Bektaş Veli&#8217;nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı Bektaş, Vilayetname&#8217;sinde batıniliğinden &#8211; bir suçmuş gibi &#8211; aklanıp, sünnileştirilmiş. Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona namaz kıldırtılmıştır. Bir yandan da tam tersine onun, Nureddin Caca ve Mevlana ilişkilerinde Şeriat kurallarını yerine getirmediği için kınandığı görülür. Ayrıca Vilayetname&#8217;ye sokulan bazı keramet ögeleri de, çok daha önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.</p>
<p>Örgütlü batıniliğin son temsilcileri (devlet kurmuş) Nizari İsmaililerin (1090-1257), Sünni yönetimler tarafından İslam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi nedeniyle menakıbname yazarları &#8220;dai ve İsmaili&#8221; adları kullanmaktan çekinmişlerdir. Oysa Vilayetname&#8217;de Hacı Bektaş&#8217;ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı Kalenderiler, Haydariler İsmaililerden başkası değildir.</p>
<p>Gerçek böyle iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari İsmaililerle ilişkisi bir yana içinde yeraldığı  Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş&#8217;a &#8220;amcazade&#8221; diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini &#8220;iftira&#8221; kabul ediyorlar.</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında İzzeddin Keykavus II&#8217;a destek vermesi ve Bizans&#8217;a yakınlık duyması, Anadolu&#8217;da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve İslam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli, 1257&#8217;de Alamut&#8217;un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu İsmaililerle ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak ortaya çıkıp, Alamut İmamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina&#8217;ya göre Alamut İmamı Ali&#8217;yi temsil ediyor, bütün İsmaili inançlıların her biri de Salman&#8217;nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler) Ali&#8217;nin donuna bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede&#8217;den (Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:</p>
<p>Yerlerin göklerin binasın düzen</p>
<p>Ak üstünde kara yazılar yazan</p>
<p>Engür şerbetini Kırklara ezen</p>
<p>Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir</p>
<p>Hacı Bektaş Veli&#8217;yi Doğru Tanıyarak Anlamak &#8230;</p>
<p>Her yıl Ağustos ayının üçüncü haftasında iki üç gün süren Hacıbektaş ilçesindeki şenliklere yüzbinlerce Alevi-Bektaşi canlar akın eder. Bunların büyük çoğunluğu bu resmi şenlik eğlencelerine katılmak için değil, Hünkar&#8217;ın dergahına yüzsürmek için giderler; Çilehane,Kulunçkaya, Pir tepesi, Alıç ağacı, Beştaşlar, Hamurkaya gibi keramet söylencelerinde adı geçen yerler ziyaret edilir. Türbelerde dualar eder, temsili Cemler yaparlar; Hacı Bektaş Veli&#8217;nin ruhundan yeniden kerametler bekler; &#8220;dildeki dilekleri, gönüldeki muratlarını&#8221; isterler  ve hep bu beklenti içindedirler. Alevi toplumu da Hünkar&#8217;a sadece bu gözle bakmayı sürdürürlerse, onun tarihsel kişiliği ve büyük insanlık önderliğini asla anlayamıyacaklardır.</p>
<p>Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış ve &#8220;bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır&#8221;demiş olan  Hünkar&#8217;a bu kötülüğü yapmayalım. Ancak nevar ki, nesnel dünyasına girerek onu doğru tanımak ve tanıtmak için, 13.yüzyıl  Anadolu&#8217;sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır. Selçuklu-Mogol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi  incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir.14</p>
<p>Horasanlı genç batıni dervişi Hacı Bektaş, Güneydoğudan Anadolu&#8217;ya girer Hacı Bektaş. Burada Abu&#8217;l- Vefa yolağından olan Dede Garkın&#8217;ın-ki Baba İlyas&#8217;ın da Piridir- elinden geyik derisinden Elifi taç giyip, nasip aldığı Vilayetname&#8217;de belirtilmektedir. O yıllarda, yani 1230&#8217;ların ortalarından itibaren,göçer ve yerleşik alevi halklarla (Türkmen ve Kürt), yerli Hristiyanlar arasında Baba Resulullah olarak tanınan Baba İlyas&#8217;ın geniş propagandası yapılmakta ve Selçuklu sultanı ve feodal beylerinin zulüm ve baskılarına karşı ayaklanma hazırlıkları sürmektedir. Ayrıca, &#8220;Tanrının elçisi Baba (Baba Resu&#8217;l Allah)&#8221;, yani peygamber olarak inanılan Baba İlyas&#8217;ın, en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodalların topraklarını boğaztokluğuna işleyen köylüler, konar-göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul&#8217;un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu. Olasılıkla Hacı Bektaş, Baba İlyas&#8217;tan önce Alamut&#8217;tan tanıştığı Baba İshak&#8217;la burada görüşüp konuştular. Böylece daha başlangıçta Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu.</p>
<p>Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak&#8217;la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Sonra Dede Garkın, olasılıkla Baba İshak&#8217;ın yanına katarak onu Baba İlyas&#8217;ın dergahına Amasya&#8217;ya göndermişti. Bize göre, Babai ayaklanmasınıdaki en büyük hizmeti ise, Kayseri ve Kırşehir civarında Bizans sınırboylarında, yani Uc&#8217;larda yaşayan Türkmenler&#8217;in harekete katılmalarını sağlama çalışmasıdır. Gerçekte Hacı Bektaş&#8217;ı 57 bin Rum erenlerine gözcülük yapan Karaca Ahmed&#8217;e, peyik (elçi) olarak yollayan Baba İlyas&#8217; idi. Horasanlı Hacı Bektaş, Rum Gazileri (Gaziyan-i Rum) ve Rum Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütlerini harekete bağlamıştır. Kardeşi Menteş&#8217;i 1240 yılı içinde Sivas savaşı sırasında şehit veren Hacı Bektaş, hareketin son çarpışması olan Malya&#8217;dan önce,bilinçli olarak savaşın dışına çıkarılarak Kendek&#8217;te Hacı Bereket&#8217;in yanına gönderilmiştir. Bu buyruğu, bizzat baş kumandan, halifesi bulunduğu bildirilen Şamlu Baba İshak (2011 Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012 Kendek&#8217;e çık seni selamet bil/Bereket Hacı&#8217;yı ziyaret kıl) vermiştir. Elvan Çelebi, Menak ıbu&#8217;l Kudsiyye&#8217;de  Hacı Bektaş&#8217;ı ve bu olayı 1992 ile 2016 arasındaki beyitlerde genişçe anlatmaktadır.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli, bu ayrılışın üzerinden daha on yıl geçmeden Sulucakarahöyük&#8217;de tekkesini kurmuş ve Alevi-Bektaşi öğretisini yaymaya başlamıştır. Buradan önce bir küçük yerleşme olan Kendek&#8217;te oturduğu anlaşılan, aralarına gönderildiği Bereket Hacı ve onun çok sayıda, &#8220;Kaf&#8217;tan Kaf&#8217;ı tutmuş edep, ilim ve hilm sahibi halifeleri&#8221; (2013 Dakı bunca halife etrafı/Ki bular dutdi Kaf ta Kafı, 2015 Edeb ü ilm ü hilm ü takvi&#8230;) de kendisine yardımcı oldukları yadsınamaz. Geleneksel olarak Vilayetname&#8217;den gelen bilgilere göre, Hacı Bektaş Veli Sulucakarahüyük&#8217;te Çepni Türkmenlerinden Yunus Mukri&#8217;nin yanında kalarak kırımdan kurtulmuştur. Ancak, Vilayetname&#8217;den yaklaşık yüzyıl önce yazdığı yazdığı kitabında  Elvan Çelebi&#8217;nin verdiği bu önemli bilgi, onun daha önce Kendek&#8217;te Bereket Hacı ve halifeleri arasında kalıp, hem Babai avcılarından kendini koruduğu hem de iyice olgunlaştığını gösteriyor.</p>
<p>Hacı Bektaş Dergahı, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını  aşarak, Alevi-Bektaşi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştır. Hiç kuşkusuz bunda, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, Malya yenilgisiyle ardından gelen Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin büyük katkıları vardı.</p>
<p>Sulucakarahüyük aynı zamanda, 24-25 yıl içinde, yani 1246-7lerden (Gıyaseddin Keyhusrev&#8217;in ölümünden sonra) Hünkar&#8217;ın dünyadan göçüşüne (1270-73) dek, Anadolu&#8217;da güçlü bir merkezi yönetim kurulması ve birlik oluşturması için politika üreten yer olmuştur. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin, el verdiği ve icazetledirdiği 360 halifesini Anadolu&#8217;nun dört bir yanına ve Balkanlara kadar göndermiş ve onların siyasal doğrultuda birçok eylemlere katılmış olması; Mogol istilacılar ve korumalığındaki Konya Selçuklu feodal devletine karşı İzzetin Keykavus&#8217;un desteklenmesi bunun açık kanıtlarıdır. Büyük olasılıkla Dergah&#8217;ta saklanıp, yetiştirilen ve resmi tarihin Cimri diye adlandırdığı İzzeddin&#8217;in oğullarından Siyavuş&#8217;u Konya&#8217;da padişah yaparak, kendisi başvezir olan Karamanoğlu Mehmet Bey hareketi de aynı Sulucakarahüyük siyasetinin ürünüydü. Bu dönemlerde hangi Anadolu beyliğini incelemiş olsanız, oraya yerleşmiş ve etkin bir veya birkaç Hacı Bektaş halifesi bulursunuz&#8230;</p>
<p>II</p>
<p>Hacı Bektaş Veli,  Makalat&#8217;ı ve Siyaseti</p>
<p>Hacı Bektaş Veli İslamın aykırı yorumu Batıni Aleviliği, yani Alamut Nizari-İsmaili Aleviliğini,  yaşadığı 13. yüzyılın Anadolu&#8217;sunda tarihsel çevre, sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarında yeniden yorumlayarak Alevi-Bektaşi yolunu kurmuş. Alevilik inanç ve felsefesini (tasavvuf) kamaşıklığından arındırarak, yüksek düzeyden aşağılara çekmiş ve sıradan halkın, daha çok kasaba, köy ve konar-göçer toplulukların küçük birimler halinde kendi kendilerini eşitlik ve adalet içinde yöneten, birlik beraberlik ve ortakçı-paylaşımcı bir yaşam düzeni kurmayı getiren dinsel inancı yapmıştır. Ve bu bağlamda bir inanç önderi olduğu kadar refomcu bir düşünürdür. Ve aynı zamanda dönemin bilgin politikacısıdır. Hacı Bektaş düzenlediği-kuramlaştırdığı inançsal ilke ve kuralları, çağını aşan bilimsel düşünceleri ve bilginliğini günümüze ulaşan küçücük Makalat&#8217;ına sığdırmıştır. Siyasetçiliği, toplumsal ve siyasal eylemleri ise, ölümünden  215-220 yıl sonra derlenip yazılmış Vilayetname&#8217;de anlatılan çok sayıdaki keramet söylencelerinde gizlidir. Aşağıda onun kurduğu yolun inanç ilkelerinden  örneklerle birlikte, çıkarsamalar ve yorumlarla siyaset anlayışı ve eylemlerinden bazılarını da sergilemek istiyoruz:</p>
<p>Makalat&#8217;ın İçeriği  ve Kasıtlı Yorumlar</p>
<p>Makalat&#8217;taki &#8220;Dört kapı kırk makamın, Ahmet Yesevi&#8217;nin(ö.1167-69) Fakrname&#8217;sinden alındığı&#8221; yazılıp çizilerek Hacı Bektaş&#8217;ın Sünniliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Oysa Gölpınarlı bu konuları herkesten daha iyi biliyordu; böyle bir şey olsaydı bu bilgiye önce o sarılırdı. Çünkü Ahmet Yesevi&#8217;nin böyle bir kitabının varlığı kesin değildir. Ona atfedilen Hikmetler&#8217;in ise sadece 17.yüzyıl kopyaları bilinmekte ve 12.yüzyıl Türkçesiyle hiçbir ilgisi yoktur.15 Tam tersine 19.yüzyıl Anadolu halkının konuştuğu dile çok daha yakındır. 1826&#8217;dan itibaren Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nı resmen işgal etmiş olan Nakşibendiler tarafından Makalat&#8217;tan aşırılarak, şer&#8217;i hükümlere uydurulup kime ait olduğu belli olmayan kitaba sokuşturulmuş olmalıdır. Oysa, Makalat&#8217;taki &#8220;Şeriat Kapısı ve On Makamı&#8221;na mal bulmuş mağribi gibi sarılanlar; bu kapıya bağlıların &#8220;abidler&#8221; (yaşamları nafile ibadetle geçenler) olduğunu bilmiyorlar mı? Ve ‘abidler bölümünün&#8217; sonunda &#8221; (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)&#8221; diye yazılı olduğunu görmüyorlar mı? 16</p>
<p>İnsanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi olan abidler&#8217;in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla ilişkilidir. Sonunda onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz makam dahi &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat) iman ehli için&#8221; diye vurguluyor. (Makalat, s.49-50) Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Nakşibendiler, ilahiyatçı-tarihçiler ve Diyanet bilginleri, kendilerine sadece öğüt veren ve yol gösteren Ulu Piri hangi mantıkla Sünni yapıyorlar, anlamak olası değil.</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, &#8220;Marifet ve Hakikat makamlarının&#8221; ehli olan &#8220;arifler ve muhibler zümresidir&#8221;, yani batıni inançlılardır, Alevilerdir. Bu kesim  için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut&#8217;ta ilan edilen &#8220;Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)&#8221; ile şeriat dönemi bitmiştir.</p>
<p>Öbür yandan Hacı Bektaş&#8217;ın Sünniliğini, Ortodoks İslamın din ve iman koşulları ile ibadetlerini sadece birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına dayandırıyorlar. Oysa düşünmüyorlar ki Hacı Bektaş Makalat&#8217;ını asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapça yazmış. Amacı, onlara  yolun ilkelerini göstermektir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece şeriatın yetmediğini, inancı tamamlamak ve &#8220;Hak ile Hak olmak, onunla birleşmek için&#8221; tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin ne Şünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur. Nitekim dönemin Sünni alimlerinden Molla Sadeddin, Makalat&#8217;ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş&#8217;a bağlanmış. Sonra Hünkar&#8217;ın buyruğu üzerine, herkes okusun diye oturup bu kitabı türkçeleştirmiş.</p>
<p>Hacı Bektaş Makalat&#8217;ında, &#8220;İnsandan ulusu yoktur&#8230; Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. (İmam Cafer Sadık&#8217;tan nakledilen)Ali&#8217;ye sordular, ‘Tanrı&#8217;ya, görürmüsün ki taparsın?&#8217; Ali eder: ‘Görmesem tapmaz idim&#8221; diye yazıyor. Bu anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri söyleyen kafirdir.</p>
<p>Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız :</p>
<p>&#8220;Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim (yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli birşey yoktur. Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle  gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur&#8230;&#8221;</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın  Makalat&#8217;ta geçen bu sözlerinin şeriat dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca  kendisine bağlı olanların ibadetlerini de gösteriyor:</p>
<p>&#8220;&#8230;Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilen Alevilerin) taatı münacaattır (dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözleme), arzularına ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)&#8230; Ve halleri birüküb bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak,  tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda da ancak bu inanç-ibadet vardır)&#8230;Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim, kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı, Tanrıda  da kendimizi bildik, onunla bütünleştik)&#8230; Ve insanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir&#8221; (Makalat, s.32, 36, 73).</p>
<p>Alevi-Bektaşiliğe Nakşibendilik,  Kadirilik vb. gibi tarikat diyenler, görmüyorlar mı ki Makalat&#8217;ta tarikat sadece on makamı bulunan bir kapıdır. Sünnilikte tarikat son kapıdır ve o kapıdan öteye geçemezler. Geçen dinden çıkar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. Çünkü ötede ‘ben&#8217; yoktur, ‘biz&#8217; vardır; daha da ötede, yani Hakikat kapısında  ‘ben ve biz&#8217; de yoktur, ‘sen&#8217; diye hitabettikleri ‘O&#8217; vardır ve O&#8217;nunla birleşilir (Theosis=Tanrılaşma). Hacı Bektaş&#8217;ın yukarıda söylediklerine Sünni inancı için dinsizlik demektedir, çünkü kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancı budur.</p>
<p>Gönlü Kabe&#8217;ye benzeten Hacı Bektaş Veli, &#8220;&#8221;Kabe&#8217;de ihram giymek, hakkı batıldan seçmektir&#8221; diyor Hacı Bektaş Veli; &#8220;Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe&#8217;de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe&#8217;de kurban kesmeğe benzer &#8221; diyor. (agy, s.75) Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartının reddidir:  Hacca gidip Kabede ihram giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta şeytan taşlayacağına,  yoldaki taşları temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır! Bir batıni velisi olan Hacı Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir?</p>
<p>Vilayetname&#8217;de Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Merkezi Feodal Devletler ve Toplumlara Karşı İzlediği Siyasete  Dair Değinmeler*</p>
<p>Hünkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Hristiyan keşişleriyle sıkı ilışkilerde bulunduğu, Vilayetname&#8217;deki söylencelere yansımış ve keramet boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı Bektaş&#8217;ın büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki inançlı yaşadıklarını, yani Hünkar&#8217;ın yolunu gizli olarak sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu, Hristiyanların, üstünlüğünü kabul ettiklerinden dolayı, İslam dinine döndükleri anlamına gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hrisiyanlık  sürekli birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin inançlarını yadsıyan ve &#8220;dinsiz-kafirler&#8221; olarak niteleyen konumdaydılar. Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler,  karşılıklı kabul, anlaşma ve uzlaşma dönemlerinde bile halkları, yani teb&#8217;alarını sürekli birbirine düşman tutmaya büyük özen göstermişlerdir.</p>
<p>Buna karşılık heterodoks inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu. Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür. Anadolu&#8217;da İslami halk tasavvufunu, Hacı Bektaş Veli ve onun Sulucakarahöyük&#8217;teki dergahına bağlı halife ve dervişleri temsil ettiği gibi, Hristiyanlık halk mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi. Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent merkezlerinde yaşayan Bizanslıların küçümseyerek, Trogtlytai/Troglutai (toprak altındaki  deliklerde yaşayanlar) diye  adlandırdıkları  bölge Hristiyanları içiçe yaşamaktaydılar.</p>
<p>1239-40 yılındaki büyük Babai Halk ayaklanmasından 5 yıl sonra Anadolu&#8217;nun Mogollar tarafından istilasına karşı koyamayan bağımsız Konya Selçuklu merkezi Feodal devleti dağılmış ve Büyük Mogol İmparatorluğunun Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür.</p>
<p>Horasanlı Hacı Bektaş&#8217;ın piri Horasanlı Baba İlyas ve Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaaddin&#8217;in (Ö.1237) son dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği 7-8 yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti&#8217;yle, Konya&#8217;ya yürümüşlerdi. Amaçları, iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmaktı. Ancak, kazandıkları onca zaferlere rağmen, çok büyük bir yenilgi ve kırımla sonuçlanmıştı bu başkaldırı.17</p>
<p>Hünkar Hacı Bektaş siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, Mogol istilasıyla yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya gitmedi, yani Türkmen halk gruplarını Selçuklu Sultanlarına karşı isyana yöneltmedi. Çünkü önce dış düşman tehlikesinden kurtulmak gerekiyordu. Kısacası, istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür. Bu nedenle Mogol korumalığındaki işbirlikçi yönetime ve kentleri köyleri yakıp yıkan, ezeli düşman Mogollara karşı, Selçuklu prensi İzzeddin II.Keykavus&#8217;u savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldılar.</p>
<p>Öbür yandan Hacı Bektaş Veli, (halife ve dervişleri  dahil)  içiçe yaşamakta oldukları Hristiyan halk ve manastır keşişleriyle dostluk, yakınlık ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün Bizans İmparatorluğunun başkenti ve aynı zamanda bilim ve kültür merkezi İznik&#8217;den de haberliydi; gelişmeleri izliyordu. Orada 1241&#8217;de rakiplerini yenerek yönetimi tam ele geçirmiş olan İoannes Vatatzes ertesi yıl  Moğollarla anlaşma yapıp devletini güvenceye almış ve bir barış dönemine girmiş bulunuyordu. Öyle ki, 1243 yılında Konya Sultanlığıyla da ittifaka girdiği halde, kendisine dokunulmadı. İznik&#8217;teki sürgün Bizans devleti, 1260&#8217;lara kadar bölgenin ekonomik yönden en gelişmiş zengin devleti olma ününü korudu. Gerek Vatatzes I. İoannes ve gerekse oğlu  Theodoros II. Laskaris dönemlerinde İznik, aynı zamanda tam anlamıyla bilim, felsefe eğitim merkezine dönüşmüştü. Özellikle Hacı Bektaş ile yaşıt ve aynı yıllarda ölmüş bulunan Nikephoros Blemmydes (1197-1272), kendi manastırında verdiği felsefe derslerinde evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi: Burada, aşağıdaki varlıklar tarafından şekillendirilmeden önce, ırk ve türlerin her cinsinin Tanrı&#8217;nın düşüncesinde yeraldığını farzeden nominalizim ile realizmi uzlaştırma yollarını araştırıyor. Aynı zamanda &#8220;herkese, herşeye  yeryüzünde gerçek tanrı olacak&#8221; ideal bir filozof-kral  portresi çiziyordu. Nikephoros Blemmydes, Vatatzes I&#8217;in oğlu,  öğrencisi Theodoros II. Laskaris&#8217;i bu amaçla yetiştirmişti. 13.yüzyılın  sonu ve 14.yüzyılın başlarında Bizans düşüncesine hep Aristoteles felsefesi egemendir.18</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın günümüze ulaşmış yapıtlarında akıl, bilim, evren ve dünya üzerine sözlerinde gününün felsefesinin izlerini görmemek olanaksızdır. Sulucakarahöyük&#8217;de yaşadığı yaklaşık otuz yıl boyunca yeni bir inanç ve yaşam tarzı oluşturmuş; yeni bir toplum örgütlemesi yaratmış olan Hünkar Kapadokya, İznik, Konya ve sonra İstanbul hattı üzerinde yürümekten çekinmemiş. Düşünsel, inançsal ve siyasal düzlemi genişleterek, daha sonraki yıllar Halifesi Saru Saltuk&#8217;u da 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle İstanbul&#8217;a Mikhail VIII. Paleologos&#8217;a göndermiştir.</p>
<p>Vilayetname&#8217;deki Frengistan&#8217;a atılan genç çoban ve iki inançlı keşişin işaret ettiği tarihsel olayların arkasında yatan bu ilişkilerdir. Öyleyse, &#8220;İslam ülkesinin öte yanındaki bir memlekette bulunan bir keşiş, biz de Hünkar&#8217;ın dervişiyiz&#8221; boşuna dememiş. Ayrıca Hünkar durup dururken, sırf kendisine şaka yaptı diye, neden çobanı Frengistan&#8217;a atıp, keşişin kara canavarlarını (domuzlarını) otlattırsın? 19</p>
<p>Hacı Bektaş Veli Dergahı herkese ve hangi din ve inanca mensub olursa olsun her insana açıktır. Onun Horasan&#8217;dan kalkıp ziyaretine gelen Kalenderi, Haydari konukları -ki biz bunları kendilerini gizleyen İsmaili dai&#8217;leri olduğunu düşünüyoruz- da vardır; her yıl düzenli olarak Dergaha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata katılan ve lokma yiyen Hristiyan köylülerinden müridleri de&#8230;Hacı Bektaş&#8217;ı Kapadokyalı Aziz Kharalambos&#8217;la aynılaştırıp, din değiştirmeden onun hoşgörüsüne sığınmış köylülere karşı, kentli Hristiyanlar ve manastır keşişleri gizli gizli haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını da alıyorlardı. Keramet öyküsünde Hacı Bektaş&#8217;a derviş olduğunu söyleyen Keşiş, çıkarcı ve hilekar derviş gibi bir müslüman olmaktansa Hristiyan kalmayı tercih ediyor. Çünkü Hünkar&#8217;ın Bizanslı Hristiyanlara yaklaşımı insancıldır; eşitlik ve sevgi yüklüdür davranışları. O İsa&#8217;yı da, Muhammed&#8217;den aşağı görmemektedir. Hünkar Hacı Bektaş Fevaid (Haz.M.Yaman,  s.51) adlı yapıtında İsa peygamberden şu sözleri nakleder:</p>
<p>&#8220;&#8230;Ve dört şeydir ki insanı Hakk&#8217;a eriştirir: Büyüklerle oturmak, akıllı kişilere danışmak, kısmetsiz kişilerden (çalışmayan, kendine bile yararı olmayanlardan İ.K.) sakınmak, münzevilerden (köşesine çekilmiş sadece ibadetle uğraşanlar İ.K.) yardım istemek.&#8221;20</p>
<p>Hacı Bektaş, Vilayetname&#8217;deki söylencelerden anlaşıldığı üzere, gerçekten bu dört ilkeyi aynısıyla uygulamıştır Hristiyanlarla ilişkilerinde: Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına danışmış; düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı olmayan, yani çalışıp da kısmetini ele geçiremiyenlerinden, tembellerinden uzaklaşmış. Ama asıl yoksul Hristiyan halkla karşılıklı yardımlaşmalarını sürdürmüştür.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli&#8217;nin pek çok yerleri gezdiği, adı Frengistan adaları diye geçen o dönemlerde Frankların egemen olduğu Ege Adaları&#8217;ndaki keşişlerden de muhibleri olduğunu anlıyoruz. Hünkar&#8217;ın, kendisiyle alay eden çobanı, vilayet eliyle kaldırıp Frengistan&#8217;a attığı keramet söylencesi, bize göre önemli bir tarihsel olayla Hacı Bektaş&#8217;ın yakından ilgili olduğunun işaretlerini veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim:</p>
<p>&#8220;Bayamlu Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu kışlağında Hünkar&#8217;a inanmayan ve onunla hep alay eden bir çoban vardı.  Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya başlayınca, Hacı Bektaş vilayet elini uzatarak, adamı tutup Frengistan&#8217;da bir adaya fırlattı..Aklı başına geldiğinde adanın içine doğru ilerlerken bir kilise gördü. İçinden  çıkan ermiş bir Keşiş: &#8216;Sen nasıl, öyle bir cihan kutbu veli ile uğraşırsın?&#8217; diye ona çıkıştı.  Sonra kendisini kara canavarlarına (domuzlarına) çoban yaptı. Bir yıl tamam olunca Hünkar adaya geldi; Keşiş&#8217;le birkaç gün konuşup görüştüler. Bu arada Hünkar&#8217;dan, çobanı bağışlamasını diledi. O da, Sulucakarahöyük&#8217;e değil, Mekke&#8217;ye gideceğini; Karahöyük&#8217;e döner dönmez, adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Hünkar sözünü yerine getirerek, bir dervişini gönderip çobanı aldırttı. Bayamlu Deresindeki koyunlarının başına bıraktı. Kışlak&#8217;tan kardeşi yanına geldiğinde onu kendi kendine ağlar buldu. Olup bitenleri anlattığında kardeşi şaşırıp, ‘sen çıldırmışsın dedi, nasıl bir yıl Frengistan&#8217;da kaldığından  söz ediyorsun? Bir saattan beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum.&#8217; Çoban, kendisine bu olayı yaşatan  Hünkar&#8217;ın, velilik gücüyle  bir oyun oynadığını anladı. Erenlere canla başla ve gönülden muhib yar oldu.&#8221;21</p>
<p>1206 yılında Antalya ve çevresinin Gıyaseddin I.Keyhüsrev tarafından Frenkler&#8217;den alınıp Tekelü Türkmenlerinin yerleştirildiğini; 13.yüzyılın son yarısında Menteşe Oğulları&#8217;nın Frenk (ya da Frank) memleketleri İskenderiye ve civar adalarıyla ticari ilişkilerde bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu Beylikleri&#8217;nin Bizans&#8217;la birlikte Frenkler ile sürekli mücadele ettiklerini ve Frenkler&#8217;in zaman zaman birine karşı diğerini tuttuklarını biliyoruz. (İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s.67, 81, 228) Ama asıl Frank ya da Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını vurmuştur; Latinler&#8217;in İstanbul&#8217;u  1204&#8217;de işgal etmesiyle  başlayan bu egemenlik 1428&#8217;lere, yani Osmanlı fetihlerinin arifesine kadar sürmüştür. (Ostrogorsky, agy., s.179, 401, 517) Demek ki, gerek Vilayetname&#8217;de ve gerekse Yunus Emre&#8217;nin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk (ülkesi) ile daha çok, Ege adaları dahil Yunan yarımadası kastediliyordu. Hatta Pir Sultan Abdal&#8217;ın, &#8220;Şah İstanbul&#8217;da otura/Frenk&#8217;ten yessir getire&#8221; dizelerini gözönüne getirirsek, 16. yüzyılda da bölgeye halk arasında hala bu adla çağrıldığını anlamış oluruz.</p>
<p>Bu söylencede Hacı Bektaş&#8217;ın, Frengistan&#8217;a gidip geldiği ve orada manastır keşişlerinden kendisine muhibler (sevenler) ve dervişler edinmiş olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca Hünkar&#8217;ın bu bölgeye dervişlerini gönderdiği gibi Bayamlu Deresi kışlağında yaşayan çoban gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği anlaşılıyor. Genç bir çobanın Frengistan&#8217;a gönderilip bir süre kaldıktan sonra sağsalim geri dönmesi, o günün yaşam koşullarında öylesine  olağanüstü bir olay olarak algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp parlatılarak Hacı Bektaş&#8217;ın  velilik gücüne bağlanmıştır. Oysa bir değil binlerce Türkmen genci Frengistan&#8217;a gitmiş, bazan Bizanslıların yanında Frenklerle, bazan Frenklerin yanında Bizanslılara karşı savaşmışlardır. Bunun nasıl olduğunu açıklamayı, yargımızı,  bilinen gerçek tarihsel olayla birleştirerek, yapacağız:</p>
<p>1260&#8217;larda Hacı Bektaş Sulucakarahöyük&#8217;ü, Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının ötesinde, burada çağının, her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi kendisine bağlı Alevi Türkmenleriyle, Moğollara ve onlarla işbirliği yapan kardeşlerine karşı mücadelede İzzeddin II. Keykavus&#8217;u desteklemişlerdi. Ancak İzzeddin, 1256-57 ve 1261 girişimlerinde, üstün savaşçı Moğol güçleri tarafından yenilince İstanbul&#8217;a gelip, VIII. Mikhael Palaiologos&#8217;dan istediği yardımı elde edemedi ve Kırım&#8217;a geçti. Bizi ilgilendiren, onunla birlikte 1262 yılında, başında Hacı Bektaş&#8217;ın halifelerinden Saru Saltuk&#8217;un bulunduğu 12 bin kişilik Alevi Türkmen gücüdür.22</p>
<p>Bu güç Hacı Bektaş&#8217;ın bilgisi ve olasılıkla  Sulucakarahöyük&#8217;deki Dergah&#8217;ta alınan kararlar doğrultusunda toplanmış ve orada bulunmaktadır. 1246&#8217;dan sonra tek ya da üçlü-ikili (triumviri-duumviri) on yıla yakın Konya Selçuklu tahtında oturduğu dönem içerisinde, bir süre Kırşehir&#8217;de kaldığı ve Babai ayaklanmasının bastırılması sırasında zindanlara atılmış Babai Türkmenleri salıverdiği bilinen  İzzeddin II. Keykavus kadar; o yıllarda kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur) yapmış ve Türkmenlerin başında Selçuklu adına savaşmış, son savaşta yenilince Kastamonu bölgesindeki Türkmenler arasına sığınmış ve şimdi Bizans imparatoru bulunan Mikhael  VIII. Palaiologos da Hacı Bektaş&#8217;ı ve Saru Saltuk&#8217;u çok iyi tanıyordu.</p>
<p>Daha önce adı geçen kitabımızda açıkladığımız gibi, bu İmparator Saru Saltuk&#8217;un güçlerinden 5000 savaşçıyı, Yunanistan&#8217;daki Latin güçlerine karşı kullanmıştır. (İ. Kaygusuz, agy., s.116) Bu Latin güçlerinin, Yunanistan yarımadasında uzun yıllardır egemenlik kurmuş  Frenkler olduğunu görüyoruz. Mikhael VIII. Palaiologos, kardeşi Konstantinos yönetimindeki bu Türkmen savaşçılarını Peloponsessos&#8217;a (Mora yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar kazandılar. Güney Yunanistan&#8217;daki savaşlar, ilk başarılardan sonra kötüye dönmeye başladı. Ücretleri düzenli ödenemeyen Türk savaşçıları Frenkle&#8217;rin tarafına  geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar zaferler kazanarak ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır. 23</p>
<p>Bize göre Hacı Bektaş Veli&#8217;nin, bütün bu olaylarla doğrudan ilişkisi vardır ve çok yakından ilgilenmektedir. Genç çobanın bu savaşçı erlerden biri olması ve savaş sonrası ya da kaçarak, Hacı Bektaş&#8217;ın keşiş muhiblerinden birinin yanına sığınmış olması çok olasıdır. Keşiş&#8217;in, Hacı Bektaş&#8217;ı tanıyan ve ona bağlı bir genç savaşçıyı korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği anlaşılıyor.</p>
<p>Saru Saltuk Dede ise 12 bin kişilik Türkmen gücünün başında, İmparator&#8217;a savaşçı asker kiralayarak, karşılığında Balkanlar&#8217;da  yerleşmek üzere yola çıkmadan önce kuşkusuz Pir&#8217;inden &#8220;destur&#8221; almıştı. Olasıdır ki Hünkar Hacı Bektaş&#8217;ın Fevaid&#8217;inde ona verdiği öğütler bu döneme rastlamaktadır:</p>
<p>&#8220;Bir gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuk&#8217;a buyurdu ki: ‘Diğer şeyhlere yüzünü çevirme; onların sohbetleri zarar verir. Bizim nazarımız ise güneştir. Mürid taştır. Ancak  kaliteli taş (yetenekli mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür. Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse, değerli taşa dönüşmez.&#8221; (Agy., s.73) &#8220;Ve Hacı Bektaş kendini Saru Saltuk&#8217;a göstererek buyurdu: ‘Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte o benim; istediğini-dileğini ondan elde et.&#8221; (Agy.s.76)</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın , Nureddin Caca ve Mevlana Celaleddin İlşkilerinden Ortaya Çıkan İç Siyaset Anlayışı</p>
<p>Vilayetname&#8217;de Kırşehir ( ikda) Emiri Nureddin Caca ile Hünkar arasında geçen keramet olayları göstermektedir ki, Moğol yandaşı yönetim, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Sulucakara-höyük&#8217;e yerleşmesini ve orada yaşamasını istemiyordu. Eski Babai önderleri, Baba Resul ardıllarının yavaş yavaş onun çevresinde toplandıkları, haberleştikleri ve ilişkilerinin sıklaştığının farkına varılmıştı. Olasıdır ki, bu işte bizzat Hacı Bektaş&#8217;ın konuğu olduğu İdris Hoca&#8217;nın kardeşi Saru kullanılmış ya da  görevlendirilmişti. Belki ortadan kaldırılması planı da vardı. Saru&#8217;nun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da yengesini kıskanması yüzünden Hacı Bektaş&#8217;a karşı çıkmayıp, doğrudan bölgenin Emir&#8217;ini devreye sokmasından anlaşılıyor. Çünkü Hacı Bektaş çalışkanlığı, bilgisi, ululuğu ve önderlik konumuyla çevre halkının güvenini kazanmış bulunuyordu. Saru&#8217;nın tüm iftira ve aleyhte girişimleri, tersine onun daha çok sevilip sayılmasına yaramıştı.</p>
<p>Nureddin Caca&#8217;yla Hünkar&#8217;ı karşı karşıya getirerek, Caca&#8217;nın başına kerametle işler açtırılan bu bölüm içinde ilginç bilgiler saklıdır. Saru, Hacı Bektaş aleyhinde çok uğraşmış. Ama her seferinde, keramet gösterileriyle(!) yenilgiye uğramış ve kendine yandaş bulamamıştır. Gerçekte, Vilayetname yazarı ya da ‘menakıb&#8217; toplayıcısının dediği gibi, başlangıçta hemen  Nureddin Caca&#8217;ya gitmediği anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Caca&#8217;ya vardığında da Hacı Bektaş&#8217;ın, yengesi Kadıncık&#8217;ı sevmesinden filan sözetmiyor:</p>
<p>&#8220;Saru&#8230;Kırşehri&#8217;ne doğru yola çıktı. Nureddin Hoca&#8217;ya vardı. ‘Sultanım&#8217; dedi, ‘kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderin de bu dervişi ordan yollasın.&#8217; Bunun üzerine Nureddin Hoca, bir naip gönderdi&#8230;&#8221;24</p>
<p>Nureddin Caca&#8217;nın adamına Hacı Bektaş&#8217;ın, &#8220;mülk sahibi gibi konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git yoluna&#8221; diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet gücü mü vardı diyeceğiz? Elbette ki, hayır. Arkasında bir Türkmen gücü oluşturmamış olsaydı, Caca&#8217;yı, hemen atına atlayıp Sulucakarahöyük&#8217;e gelecek kadar kızdırır mıydı? Olasıyla İkda beyi olarak oturdukları ilin toprakların yasal olarak kullanan Nureddin Caca&#8217;ydı. Ona meydan okumanın neye mal olacağını bilmez miydi Hacı Bektaş?</p>
<p>Caca&#8217;nın, Hacı Bektaş&#8217;ı sakalı-bıyığı ve tırnaklarının uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Vilayetname&#8217;ye yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir?</p>
<p>Hünkar, sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında, &#8220;şahin perçemsiz, pençesiz olmaz!&#8221;derken güvercin değil, korkusuz bir şahin olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp namaz kılması istendiğinde, kendisine verilen abdest suyunu kan olarak nitelemiştir.</p>
<p>Vilayetname&#8217;de, Nureddin Caca&#8217;nın adamlarının Hünkar abdest alıp namaz kılması için getirdikleri suyun kana dönüştüğü anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Caca, herhalde avladıkları kekliklerin kanının suya karıştığını söyleyerek, bizzat kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları Üçpınar&#8217;dan doldurup eline döker. O da kan olmuştur. Hacı Bektaş&#8217;ın suyu kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflaki&#8217;nin yapıtına da yansımıştır. 25 Vilayetname&#8217;den 125 yıl kadar önce yazılmış olan kitapta olayın geçmesi elbetteki önemlidir ve çok şeyler açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu Mevlevi kitabında, Vilayetname&#8217;de yeteri kadar açık olduğu üzere, Nureddin Caca, Hacı Bektaş&#8217;a gözdağı vermek ya da onu cezalandımak için Sulucakarahüyük&#8217;e gitmemiş;  tam tersine onun hizmetine gittiğinden söz edilmektedir. Ama, aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin Caca&#8217;nın kimin adamı ve Mevlana&#8217;ya ne derece yakın olduğu da ortaya çıkacaktır:</p>
<p>&#8220;Pervane&#8217;nin  yar-ı gar&#8217;ı ve naibi, Kırşehir vilayetinin emiri ve Mevlana&#8217;nın candan müridi Caca&#8217;nın oğlu emir Nureddin, birgün Mevlana hazretlerinin yanında, Hacı Bektaş-ı Horasani&#8217;nin kerametlerinden bahsediyordu: ‘Bir gün Hacı Bektaş&#8217;ın hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılması gerektiğine dair ısrarda bulundum. O: ‘git su getir de abdest alayım, taharetleneyim&#8217; diye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup onun önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve ‘dök!&#8217;dedi. Onun eline su döktüğüm vakit, berrak suyun  kan olduğunu gördüm. Bu durum karşısında şaşakaldım.&#8217;  Mevlana Hazretleri: ‘Keşke kanı su yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner değildir&#8230; (Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın değiştirilmesi derler ki, Kuran&#8217;da: ‘Şüphesiz israf edenler şeytanın kardeşleridir.'(Kur&#8217;an, XVII, 27) buyrulmuştur. Has tebdil (değişim)  senin şarabının sirke olması ve güç sorununun çözülmesidir. Senin alçak bakırın saf altın olur, kafir nefsin islam olur&#8230;&#8217; Hemen o anda Nureddin baş koyup, Hacı Bektaş&#8217;a gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir: İnsan yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek doğru değildir.&#8221;26</p>
<p>Bu olayla Mevlana Celaleddin&#8217;in kişiliği ve siyasetine girmek zorundayız. Hemen soruları ardarda soralım: Mevlana Celaleddin&#8217;in Hacı Bektaş&#8217;a karşı bu kadar nefret ve düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu? Kur&#8217;an&#8217;dan 17.surenin 26.ayetini (&#8220;Bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma&#8221;) tamamlayan 27. ayeti (&#8220;Zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir&#8221;) ilgisiz bir biçimde,  Caca&#8217;nın anlattıklarına kanıt  göstererek, Hacı Bektaş&#8217;a şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Acaba Caca&#8217;nın Hacı Bektaş&#8217;a</p>
<p>yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu?</p>
<p>Nureddin Caca, yukarıdaki alıntı metinde görüldüğü gibi Mevlana&#8217;nın çevresindekiler tarafından peygamber gibi nitelenen, Moğol korumalığındaki Selçuklu devletinin başveziri Muineddin Pervane&#8217;nin ‘yar-ı gar&#8217;ı (mağara arkadaşı), yani Ebubekir&#8217;i ve naibidir. Başvezirin  adına iş yapan, görevde bulunan en yakın yardımcısı durumundadır. Asıl adı  Cibril Nureddin olan  bu kişinin kendisi de Mogol soyludur. Ayrıca, Ahmet Eflaki&#8217;nin bu yapıtında adı, Muineddin Pervane, Sahib Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları, Emideddin Mikail vb. gibi Mevlana&#8217;yı ziyarete gelen ünlü Selçuklu beyleri arasında geçmektedir.27</p>
<p>Biz burada  metnin aynısını alıntıladık. Abdülbaki Gölpınarlı ise bu olayı kendi yorumuyla verip sonunda, &#8220;Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı, belki yapmamıştı. Fakat menkabeden aradaki ayrılığı ve Mevlana&#8217;nın keramet hakkındaki telakkisini anlıyoruz&#8221;diyor.28</p>
<p>Böyle bir keramet yakıştırmasının altında yatan nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlana&#8217;nın ‘temizi pis etmiş&#8217; yargısını haklı göstermek için, bu kerametin varlığını kabul ediyor ama bunu gösteren insan Hacı Bektaş olunca ‘hokkabazlık&#8217; olarak niteliyor.  Kitabında  Mevlana ile karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde, sürekli küçük düşürücü cümlelerle anması, &#8220;Hacı Bektaş&#8217;ın bütün manasıyla batıni inanışların bir mürevvicisi (yayıcısı), ‘Makalat&#8217;ında açıkça gösterdiği gibi Batıni Dai&#8217;si olması&#8221;ydı.29  Gölpınarlı bir ortodoks müslüman olarak, aşağılık bir suçmuşçasına, baştan bu doğru hükmü verdikten sonra onun hakkında kafasındaki olumsuzlukları sıralıyor. Oysa Mevlevi Dedesi Ahmet Eflaki&#8217;nin kitabında anlatılan olayda, yukarıda belirtildiği gibi, hiç ilgisiz yere bir Kur&#8217;an ayetini kanıt göstererek, asıl Mevlana ‘hokkabazlık&#8217; yapmıştır. Eğer olay Eflaki&#8217;nin yazdığı gibi geçmişse Mevlana Celaleddin, Nureddin Caca&#8217;yı  Hacı Bektaş&#8217;tan uzaklaştırmak için son çare olarak Kur&#8217;an&#8217;a başvurmuş ve onun ‘insan yüzlü iblis(!) olduğuna&#8217; Caca&#8217;yı inandırmıştır.</p>
<p>Mevlana Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü konar-göçer ve yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II. Keykavus&#8217;u tutmuyordu. Çünkü ona göre Mogollar, Muhammed&#8217;in şeriatını yerine getirmeyen bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmişti. Annesi Hristiyan olan İzzeddin Keykavus&#8217;un da, bu çevreye göre İslam şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin adamıydı!</p>
<p>Sultan İzzeddin II. Keykavus&#8217;un ve emirlerinin, atabeylerinin bu propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini Ahmet Eflaki&#8217;nin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de kuşkusuz Mevlana&#8217;nın dergahından ve onu saflara kazanmaktan geçiyordu. Bir çok yol denenmiş olabilir, ama bu başarılamamış; Mevlana tarafından kabul görmemiş uzlaşma sağlanamamıştır. İzzeddin siyaseti bağlamında Sultan kardeşler arası anlaşma asla gerçekleşmemiş. Kent yaşamının rahatlığına alışmış başlarında Mevlana olmak üzere, Konya mutasavvıfları, dervişleri ve ahileri düzenlerinin bozulmaması için Moğol korumalığı siyasetine angaje olmayı yeğlemişlerdir. Emirler için zaten birşey farketmiyordu; tımar ya da ikda olarak sahibi bulundukları illerin geniş topraklarında yaşayan yoksul halk yığınları üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi&#8230;</p>
<p>Eflaki&#8217;nin, Mevlana ve İzzeddin II. Keykavus ilişkilerine dair öykülerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden birinde, emirlerinden Sahib Şemseddin, İzzeddin&#8217;in Mevlana&#8217;yı ziyareti için aracılık ettiğini görüyoruz. Defalarca Mevlana&#8217;yı överek, onu mutlaka ziyaret etmesini istemektedir. İzzeddin Keykavus, birgün altın bir hokka içine yılan yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne bulunduğunu sorar. Bu davranışına kızan Mevlana onu yanıtlamaz bile, yakın halifesi Şeyh Selahaddin&#8217;e hokkanın sırrını söyletir. Böylece sözde İzzeddin&#8217;in Mevlana&#8217;ya saygısı artar. Diğer iki öyküden birinde Mevlana, vezir, naib ve emirleriyle birlikte ziyaretine gelen İzzeddin&#8217;i kabul etmeyerek, hücresine girip ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise, ziyareti sırasında İzzeddin Keykavus Mevlana&#8217;dan bir öğüt isteyince, &#8220;Sana çobanlık emretmişler, kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun&#8221; demiş.30  Görülüyor ki Mevlana, İzzeddin&#8217;i Sultan olarak kabul etmiyordu.</p>
<p>Ayrıca bu durumu, Moğol hakanı Hulagü Han tarafından, Selçuklu kentlerinden baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle gönderilmiş vezir Taceddin Mutez el-Horasani ile olan dostluğu da açıkça gösteriyor. İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin II. Keykavus tarafından Konya&#8217;da kabul görmeyen Taceddin Mutez, Sivas&#8217;a Rükneddin&#8217;in yanına gitmiş, orada Muineddin Pervane tarafından çok iyi karşılanmış ve bundan sonra İzzeddin II. Keykavus aleyhinde çalışmıştır. Moğol hanları adına toplanan vergilerin miktarını görünce, vezir makamındaki bu kişinin modern ‘sömürge valisi&#8217; tipindeki korkunç yüzünü öğrenmiş olacağız:</p>
<p>Bedreddin Ayni&#8217;ye göre ilk Moğol baskısı döneminde Anadolu vergisi 60 000 dinar, 10 000 koyun, 1000 sığır ve 1000 at&#8217;tan oluşuyordu. Oysa Baycu&#8217;nun Anadolu kumandanlığı zamanında -Aksarayi&#8217;ye göre- bu vergi 200 000 dinara yükselmiştir. 1256 yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl sonra Gazan Han döneminde 600 000 dinara çıkacaktır.31  Bütün bu ağır vergiler Anadolu&#8217;nun yoksul halk yığınlarının sırtından ödenmiştir.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın  istilacı, kan dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir Taceddin Mutez&#8217;e yazılmış 9 mektubu bulunmaktadır. Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye hitabetmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin görülmesi ya da parasal yardımda bulunulmasını rica etmektedir. Her nedense bir türlü işleri yoluna girmeyen halifesi ve katibi Hüsameddin&#8217;in damadı Nizameddin için de mektup yazmıştır. Bakalım yoksul halkın, mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası, kadı Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Mutez&#8217;e nasıl övgüler düzmüş:</p>
<p>&#8220;Devlet güneşi, emirler padişahı, Rabbani emir, anısı büyük, düşüncesi güzel, emin ve kutlu kişilerin gıpta ettikleri er, yosulların ışığı (!)&#8230;Horasan&#8217;la Irak&#8217;ın övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli; adaleti yayan, mazlumu besleyip yetiştiren&#8230; şehirlerin amanı, kulların sığınağı olan, yoksullara inanan  Hak ve Dinin Tac&#8217;ı (Taceddin Mutez İ.K.), ‘insanları bağışlıyanları, ihsanda bulunanları Allah sever&#8217; (Kur&#8217;an 3,76) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürtsün, kendisini kuvvetlendirsin &#8230; Nimet verene şükür vaciptir ama, lütfunuz sınırı aştı; şükürden aciziz&#8230; Allah işlerini düzene soksun, özü doğru inanç ıssı&#8230;  Nizameddin, bu duacının oğludur. Bu duacıya evlatlık haklarını yerine getirmiştir&#8230; Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin (Mevlana kendisini kastediyor. İ.K.) kapısında, mal da nedir ki canını vermiştir. Çünkü fakıyrlerin kulluğunda bitmiş, gelişmiştir&#8230; İnsanın gidişinden sormaya hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor ona baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin demeye hacet yok; nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13.yy.  kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk düşmanı görüş ve anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı  yönetimlerin anlayışıyla koşut olması ilginç değil mi? İ.K.)  Emirler padişahının&#8230; her lütfu, her keremi her padişahlığı, önden sona dek hepsi bu duacıya yapılmıştır&#8230; Hatta bu mektubu yazmak doğru da değildi. Özü doğru duacı, bizzat gelip kendi ağzımla söylemeyi isterdim&#8230; Utanmakla beraber &#8230;padişahçasına, sultancasına ululuğuna layık olarak bu sefer de yardım gölgesini, oğlumuz Nizameddin&#8217;in üstüne salarlar da bu ağır yükün altından çıkar&#8230; Allah için olsun, bu ihsanı öbür ihsanlardan saymayın.&#8221; Sonra coşa gelip dizeler döktürüyor Mevlana:&#8221;Sürme çekmek, sürmegöz ıssı (sahibi) olmaya benzemez. O göz ki, inciyi saman çöpünden ayırdetsin, o göz ki, doğan&#8217;ı sinekten ayırsın.&#8221;32</p>
<p>Yeri geldiği için bazı bölümlerini aldığımız mektubun içerdiği anlam, yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır. Koca  Mevlana&#8217;nın kimlere ‘gel, sen de gel!&#8217; dediği ortadadır.</p>
<p>Nureddin Caca Mevlana İle Buluşmasının Arkasındaki Gerçek Nedenler</p>
<p>Mevlana Celaleddin&#8217;in, Nureddin Caca&#8217;ya yazdığı bir diğer mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra gönderdiği anlaşılıyor. Hemen arkasından da Ahmet Eflaki&#8217;nin anlattığı buluşma olmuştur. Bu mektubun başında da öbürlerinde olduğu gibi &#8220;Devlet ve Dinin Nur&#8217;una&#8221; övgüler, selam ve duadan sonra Mevlana, bir ayetle buluşma arzuluyor:</p>
<p>&#8220;Yüzlerinde secde belirtileri görünür&#8221; (Kur&#8217;an, 48, 29) ayetinde bildirilen yüzlerden olan yüzünüzü görmeyi özlediğimi, sizinle buluşmayı pek arzuladığımı da bilin. Hayırlı buluşmalar nasibolsun&#8230; Özü doğru oğlumuz Nizameddin pek çok çeşitli ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri yaralıdır, o yana yönelmiştir&#8230; Dostluğunuzdan umulan&#8230; adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini tutmanız, yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar ettiniz; kendiniz  ziyanlara girdiniz&#8230;&#8221;</p>
<p>Nureddin Caca, Mevlana&#8217;ya, bu denli üzerine düştüğü Nizameddin&#8217;in kim olduğunu sordurmuş olacak ki,</p>
<p>&#8220;O, şeyhlerin padişahı, Hak ışığı, kalblerin emini, zamanın Cüneyd&#8217;i Hüsameddin&#8217;in -Allah Müslümanları, ona uzun ömür vererek faydalandırsın- yakınıdır, damadıdır&#8221;</p>
<p>diye mektupta tanıtma gereği duyuyor. Sonundan anlaşıldığına göre, mektubu bizzat Nizameddin ile göndermiştir:</p>
<p>&#8220;Umarım ki oğlumuz Nizameddin de&#8230; ihsanınıza, lütfunuza  mazhar olur&#8230; şükrederek, lütfunuzu anarak, o kutlu, o mutlu tapıdan korumanıza ererek, himayenize girerek, bol lütuflarınızı elde ederek esenlikle, ganimetlerle, sevine sevine döner&#8230;&#8221;33</p>
<p>Şimdi Vilayetname&#8217;deki olaya dönersek: Hacı Bektaş Veli, Nureddin Caca&#8217;nın namaz kılması gerektiği zorlamasını, &#8220;kanla abdest alınmaz&#8221; diyerek, reddetmiştir. Bu, ‘‘dünyayı kana bulayanlara, kan dökenlere çanak tutmayın, onlardan yana  olmayınız&#8217; demektir bizce. İşte bu çerçeve içerisinde hareket ederek diyoruz ki, öfkeyle atına atlayıp adamlarıyla Sulucakarahöyük&#8217;e gelen Kırşehir emirini, Hacı Bektaş Veli siyaseten ikna etmiş ve onu şeyhi Mevlana&#8217;ya bizzat göndermiş olabilir. Yine bizce, İzzeddin Keykavus tarafını tutarak Moğol is</p>
<p>tilacılarına karşı mücadele siyasetine çekme amaçlıdır.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli büyük öngörüsüyle, genç İzzeddin II. Keykavus&#8217;un birinci tek başına saltanat dönemi(1246-1248) ve ortaklığı(1249-1254) sırasında, -olasılıkla Sultanın çevresiyle doğrudan ilişkilerine dayanarak-, onun üstün geleceğine Nureddin Caca&#8217;yı inandırmış;  Moğol korumacılığı yandaşı olan Rükneddin&#8217;i tutmayı sürdürdüğü taktirde sonunun iyi olmayacağını, zindanlara düşeceğini anlatmıştır. Sürdürdüğü siyasetin yanlışlığına onu gerçekten ikna etmiş olmalı. Ülkede birlik, İzzeddin&#8217;in padişahlığı altında Moğolların atılmasıyla sağlanabilirdi.34  Ancak Nureddin Caca kadar, Hacı Bektaş da biliyordu ki İzzeddin Keykavus, kardeşinden değil, Kösedağ savaşından beri Moğollarla içli-dışlı olan Muineddin Pervane&#8217;den çekiniyordu. Pervane&#8217;yi de ancak, kendisine çok düşkün olduğu ve her arzusunu yerine getirdiği Mevlana ikna edebilirdi. Mevlana Celaleddin hem karısının hem kendisinin tapınacak kadar çok sevdikleri Şeyh&#8217;leriydi; onu çağırıp sarayında sık sık ‘semah ayinleri&#8217; düzenlerlerdi. Zaten iki kardeş sultan olan İzzeddin Keykavus ve Rükneddin Kılıcarslan, arasında anlaşma-uzlaşma çabalarına giren Fahreddin Arslandoğmuş gibi emirler yok değildi. Ancak bunların yaptığı, Moğolların istediği biçimde Rum&#8217;u iki-üç kardeş arasında paylaştırıp geçici olarak savaşları önlemekti.</p>
<p>Bize göre, bir şikayet bahanesiyle Hacı Bektaş üzerine kızgınlıkla gelen Nureddin Caca, Vilayetname&#8217;de Hünkar&#8217;ın bir kerameti gibi sunulan belki günlerce süren konuşup gö-rüşmeler sonunda ikna edilmişti. Büyük olasılıkla (İzzeddin Keykavus ile ilişkiler konusunda tek bilinen Saru Saltuk olmakla birlikte) Hacı Bektaş&#8217;a bağlı ve İzzeddin&#8217;i destekleyen hayatta kalmış eski Babai şeyh-önderleri, Baba İshak halifeleri de orada bulunmaktaydı. Zaten sözünü ettiğimiz İzzeddin&#8217;in ilk saltanat döneminde Babai Türkmenlere hoşgörüyle yaklaşması, Sulucakarahöyük&#8217;ün Hacı Bektaş önderliğinde kısa bir zaman içinde büyüyüp gelişmesini de  mutlaka etkilemişti.</p>
<p>Caca&#8217;nın anlattıklarına kanıt  göstererek, Hacı Bektaş&#8217;a Şeytan&#8217;ın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Caca&#8217;nın Hacı Bektaş&#8217;a yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu? Şimdiye kadar mektuplarından öğrendiklerimiz, dolayısıyla Mevlana&#8217;nın karakter yapısı ve siyaset anlayışı üzerinde edindiğimiz bilgiler, bu iki sorunun ötesinde yanıtlar getirdi sanıyoruz.</p>
<p>Elbette ki, Ahmet Eflaki&#8217;nin anlattığı gibi Nureddin Caca Mevlana ile, Hacı Bektaş&#8217;ın kerametlerini değil, gönderdiği haberi tartıştı. Ancak Mevlana böyle bir öneriyi kabul etmek bir yana, Nureddin Caca&#8217;yı ‘İblis, yani Şeytan&#8217;la elbirliği yapılmaz&#8217; diye paylamış, Hacı Bektaş&#8217;tan uzak durmasını sağlamıştı. Mevlana&#8217;nın Moğollara karşı olması ve böyle bir amaç için  Pervane&#8217;yle konuşması ne siyaset anlayışına ve ne de yaşam biçimine uygun düşüyordu. Nureddin Caca&#8217;yı, böyle birşey yapmaması için, olayı Pervane&#8217;ye bildirmekle tehdit bile etmiş olabilir. Onun Caca&#8217;dan beklediği ve istediği sadece, Nizameddin&#8217;ine &#8220;lütuflar yapması, onu himayesine almasıdır!..&#8221;</p>
<p>Hacı Bektaş&#8217;ın Mevlana&#8217;ya daha önce Şeyh İshak adlı bir dervişini de gönderdiğini biliyoruz. Ahmet Eflaki, Hacı Bektaş&#8217;ın bu dervişini göndererek Mevlana&#8217;ya, &#8220;Ne iştesin, ne istiyorsun? Dünyada kopardığın bu kıyamet nedir? Eğer aradığını buldunsa sus, bulmadınsa saldığın bu gürültü nedir? Kendini insanoğullarının en beğenileni yaptın. Halkın bu kadar evini barkını yıktın&#8230; nedir bu hal?&#8221;diye sordurttuğunu yazıyor. Eflaki, Mevlana&#8217;nın ününün büyümesi ve herkesin ona mürit olması yüzünden kıskanıldığı ve aleyhine söylenen sözler ve nüktelerle eleştirildiğini söylüyor. Ona göre Hacı Bektaş da Mevlana&#8217;yı kıskandığı için böyle davranmış. Mevlana da ona şiirle karşılık vermiş:</p>
<p>&#8220;Başımızı ayak yapıp Ceyhun tarafına doğru koşuverdik/ Biz dünyayı birbirine kattık ve sonra oradan fırlayıp çıktık&#8230;/Biz Mecnun&#8217;un sınırını da aştık&#8230;&#8221;</p>
<p>Kuşkusuz Hacı Bektaş bunları sordurmak için dervişi İshak&#8217;ı göndermemişti. Onun biraz Konya&#8217;nın, kentin dışına çıkıp, ezilen, baskı gören halkın arasına girmesini istiyordu. Ama, onun yüzü Ceyhun&#8217;a, Ceyhun&#8217;dan gelenlere (Moğollara) dönüktü; aşktan-meşkten başını kaldırıp, avama (halka) bakacak hali yoktu. Mevlana asıl karşılığı, Şeyh İshak&#8217;la konuşurken aynı anda Sulucakarahöyük&#8217;te Hacı Bektaş&#8217;a görünüp(!), boğazına sarılarak veriyor. Eflaki bu kerameti şöyle anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Şeyh İshak&#8230;görüp işittiğini olduğu gibi anlatıp, bunları söylediği tarihi verince Hacı Bektaş: ‘Aynı günde Mevlana hazretleri kükreyen bir arslan gibi içeri girdi ve bana: ‘Ey kahpenin kardeşi! Bizim heyecanımız neşe ve aşktan geliyor, yanma ve aramaktan değil,&#8217; deyip boğazımı sıktı. Öleceğimden korktum&#8230;&#8217;dedi.&#8221;35</p>
<p>Görüldüğü gibi Mevlana Hacı Bektaş&#8217;ın elini değil, boğazını sıkmayı tercih ediyordu.</p>
<p>Vilayetname yazarı Uzun Firdevsi ise, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin kendisine en yakın halifesi olan Saru İsmail&#8217;i Mevlana&#8217;ya gönderdiğini anlatıyor: Aynı zamanda ibriktarlık hizmeti gören Saru İsmail, su ısıtıp Hacı Bektaş&#8217;ın  yıkanmasını ister. Hacı Bektaş, önce onun Konya&#8217;ya gidip, Mevlana&#8217;da bulunan bir kitabını alarak hemen gelmesini  söyler. Saru İsmail, Hacı Bektaş&#8217;la aralarında geçeni ve kitabını istediğini anlatınca Mevlana:</p>
<p>&#8220;Hünkar Hacı Bektaş katına, her gün yedi deniz, sekiz ırmak uğrar. Onların suya girmeye ne ihtiyaçları var ki, böyle dedin, yıkanmaya davet ettin erenler? Kitaptan maksat işte sana verdiğim öğüttür&#8221;der.36</p>
<p>Menakıbname yazarlarının özelliğidir, herkes kendi velisinin üstünlüğünü öne çıkarır. Yoksa Mevlana&#8217;nın, Hacı Bektaş için bu övgüye kesinlikle dili varmaz, Yunus&#8217;un deyişiyle ‘yapası yoktur&#8217;. Ne de Ahmet Eflaki&#8217;nin aynı sayfada anlattığı gibi, mana aleminde Mevlana tarafından boğazı sıkılan (!) Hacı Bektaş da,</p>
<p>&#8220;şimdi ey dervişlerim, Mevlana&#8217;nın saltanat ve ululuğu, bizim tasavvurumuza ve benzetmelerimize sığmaz. O mana simgesinin fermanına itaattan başka bizim için yapılacak şey yoktur&#8221; demiştir.</p>
<p>Sonuç olarak, Nureddin Caca&#8217;nın ikna edilip Mevlana&#8217;ya gönderilmiş olması işe yaramamış. Caca da, Şeyhi Mevlana Celaleddin&#8217;e itaat ederek, Hacı Bektaş&#8217;ı kendisini kandıran İblis olarak görüp ondan uzaklaşmıştır. Ancak Vilayetname&#8217;de Hacı Bektaş&#8217;ın bir kerametiymiş gibi anlatılan zindan olayının gerçekleştiği anlaşılıyor.</p>
<p>Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname kitabının arkasında (s.111-113) Nureddin Caca hakkında  bilgi verirken &#8220;onun Mogollar tarafından çok sevildiğini anlıyoruz&#8221; diyerek, kendisi de Mogol asıllı olan Caca&#8217;nın müthiş bir Mogol yandaşı olduğunu vurguluyor. Ama yazısının sonunda neye dayanarak ve nasıl &#8220;Nureddin Caca, Hacı Bektaş&#8217;ı sevmektedir&#8221; yargısına vardığını anlamak olası değil. Ancak, Nureddin Caca&#8217;nın, Hacı Bektaş&#8217;ın gazabına uğrayıp, zındana atıldığı konusunda tarihi bir bilgiye sahip olunmadığını olarak söylemektedir.</p>
<p>Nureddin Caca&#8217;nın Hacı Bektaş&#8217;ı ne kadar sevdiği(!), anlatmış olduklarımızda görülmektedir. ‘Ariflerin Menkıbeleri&#8217;nde yazılanların büyük çoğunluğu, her nedense ‘tarihi bilgi&#8217; kabul ediliyor. Ama Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Vilayetname&#8217;de anlatılanlar sadece olağanüstü söylenceler, masallar olarak görülüp üzerinde durulmuyor. Derinliğine inilip, tarihsel bilgiler çıkarılmıyor. Yani, anlatılanların tümü masal mı? Değil elbette. Kerametlerin, söylencelerin nesnel temellerine inildiği zaman tarihsel, toplumsal  ve de felsefi bilgilerin günışığına çıkmaması için hiçbir neden ve zorluk yoktur. Hacı Bektaş Veli ortodoks (Sünni) inançlı ve yönetimin, güçlünün yanında olsaydı; hem yapıtları günümüze noksansız gelmiş, hem de üzerine ciltlerce inceleme araştırma kitapları yazılırdı Mevlana gibi. Günümüze ulaşabilenlerin içinde bazıları ‘takiye&#8217; olarak verilmek durumunda kalınmış, ya da kopya edenlerin eklemiş olduğu bazı Şer&#8217;i bilgilere sarılarak, Hacı Bektaş&#8217;ın nasıl sünnileştirilmeğe çalışıldığı zaten ortadadır.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın aynı anda ‘mana aleminde&#8217; Hacı Bektaş&#8217;ın boğazına sarılması kerametinin  yorumunu yapmaya gerek görmedik. Çünkü bunun, Nureddin Caca ile Hacı Bektaş üzerine tartışırken Mevlana&#8217;nın köpürmüş durumda, &#8220;Hacı Bektaş şimdi yanımda olsaydı,İblis&#8217;in kardeşinin boğazına sarılır onu boğardım&#8221; diye haykırmasının ötesinde bir anlamı yoktur. Ama ona inanan, onu seven, yücelten müridlerinin ağzında keramete dönüşüp, yetmiş-seksen yıl sonra Ahmet Eflaki&#8217;nin kitabına kayıtlanıyor&#8230;</p>
<p>Biz bu bağlamda, Vilayetname&#8217;de Nureddin Caca&#8217;nın zindana atılmış olmasına, Hacı Bektaş&#8217;ın gazabı ya da bedduası olarak değil, yeni bir tarihsel bilgi olarak bakıyoruz. Aynı zamanda bu olay gösteriyor ki, Hacı Bektaş Veli, kurduğu Dergah&#8217;ta dünyadan elini eteğini çekmiş bir ermiş derviş gibi yaşamıyor. Ülke siyasetinin tamamıyla içindedir; Karaman, Çepni, Ağaçeri, Bayad, Döger vb. heterodoks İslam (Alevi) inançlı diğer Türkmen gruplarının, (Ali donunda düyaya geldiğine inanılan) manevi önderleri olarak, tüm eylem ve hareketleri onun bilgisi çerçevesinde yapılmaktadır. Anadolu son yurtlarıdır; gidecekleri başka yer yoktur. 1200&#8217;ün ilk on yıllarından beri, yarım yüzyıldır peşlerini bırakmayan Moğol felaketini canları pahasına yok etmeleri gerekiyordu. Bu da ancak merkezi güçlü bir devletin varlığıyla gerçekleşebilirdi. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin zamanıydı. Hacı Bektaş Veli, &#8220;bir olalım, iri olalım, diri olalım&#8221; sözünü boşuna söylememişti.  Selçuklu Devletinin, Sultan Alaaddin Keykubat I (1220-37) dönemi güçlü merkezi yönetiminin ve Türkmenleri sayısız vakıf topraklarıyla yerleştirme politikasının (Uç&#8217;lara yerleştirip merkezi güvenceye almış da  olsa) anıları onların arasında hep yaşıyordu. Onun içindir ki, Menakıbname&#8217;lerde, veli söylencelerinde geçen tüm Selçuklu sultanlarının büyük çoğunluğunun adı Sultan Alaaddin&#8217;dir. Görüldüğü gibi, Vilayetname&#8217;ye göre Nureddin Caca&#8217;yı zındana gönderen de odur. Demek ki, Türkmenler İzzeddin II. Keykavus&#8217;u, Alaaddin&#8217;le eşleştirmiş ve onun Moğol istilasından ülkeyi kurtarma siyasetiyle özdeşleşmişlerdi. Moğol işbirlikçilerinin, İzzeddin için kadın düşkünü, ahlaksız, şarapçı bir Hristiyan yeğeni propagandaları onları etkilemiyordu. Oysa  büyük Sultan Alaadin&#8217;in de babannesi Hristiyandı ve on bir yılı Bizans başkentinde geçmişti.</p>
<p>Bu Vilayetname metninden, Selçuklu döneminde tutuklanan kişilere yapılan, &#8220;tutukluyu yaş göne sarıp, içinde kurumaya bırakma ve zindan hücresini kireç beyazına boyayıp gözlerini kör etme&#8221; gibi işkence çeşitlerini de öğreniyoruz. Nureddin Caca&#8217;yı yakalatıp, yaş deriye sardırıp, gözleri de kör olsun diye kireç beyazı zindana attıran İzzeddin II. Keykavus&#8217;tan  başkası olamaz. Çünkü o kardeşi Rükneddin&#8217;in yandaşı ve büyük düşmanı Pervane Muineddin Süleyman&#8217;ın, Ahmet Eflaki&#8217;nin deyimiyle Muhammed&#8217;in mağara arkadaşı Ebubekir gibi, &#8216;yar-ı gar&#8217;ıdır. Hacı Bektaş Veli, yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi yetkin bir ileri görüşlülükle onu uyarmış, hatta ikna etmiştir. Ama, Caca Mevlana&#8217;nın cazibesiyle, Hünkar&#8217;dan uzaklaşmıştır.</p>
<p>Bu tutuklamanın tarihine gelince: 1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirip, Rükneddin&#8217;in kaçmasını sağlayarak onu Kayseri&#8217;de tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğu&#8217;daki birçok kentte onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine Kırşehir&#8217;de bulunan İzzeddin II. Keykavus bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç vermeyince de savaş açarak onları yenilgiye uğratmıştı. Böylelikle Rükneddin Kılıcarslan, 1254 yılının sonlarına doğru ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin görünüşte barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınıdaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi.</p>
<p>Anlaşılıyor ki İzzeddin, kardeşi Rükneddin Kılıcarslan&#8217;ın güçlerini yenip onu kaleye kapattıktan sonra, onu tutan emirlerinden de yakaladıklarını zindana attırmıştı. Süleyman Per-vane gibi bazıları Tokat&#8217;a kaçıp kurtulmuşlardı. Şu halde Kırşehir emiri Nureddin Caca, bu savaştan sonra -ki Abu-l-Harp (savaş babası) unvanı taşıyan Caca&#8217;nın İzzeddin&#8217;e karşı savaştığı kesindir- sonra tutuklanmış. En az iki yıl zindanda kalmış olmalıdır. Çünkü iki yıl sonra  Moğol kumandanı Baycu ordusuyla geldi ve 11 Ekim 1256&#8217;da  Sultan Hanı civarında yapılan savaşta, İzzeddin&#8217;in Türkmen gruplarından oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddin&#8217;den hoşnut olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek, kalede tutsak bulunan Rükneddin Kılıçarslan IV&#8217;ı alıp saltanata geçirmişlerdir.</p>
<p>Vilayetname&#8217;ye göre, Nureddin Caca&#8217;nın zindandan çıktıktan sonra itibarını yitirdiği görülüyor. Uç illerden birine atandığı ve yakınlarına hasret kalmış, onlara kavuşamadan öldüğü anlatılıyor. Olasıdır ki, zindandan çıkarıldıktan uzun yıllar sonra Eskişehir emirliği yaparken ölmüştür. Burada Hünkar&#8217;ın yüce erdemlerinden birini daha vurgulamak gerekir: Başına gelebilecekleri kendisine anlatmasına rağmen, Nureddin Caca&#8217;nın sözünü dinlemeyeceği ve siyasetinden vazgeçmeyeceğini anlıyor. Belki yıllarca yatacağı zindanda, ak kireç işkencesinden gözlerini-zindanın bir köşesine ekeceği bir avuç buğdayın çimlenmiş yeşilliğine bakarak- korumanın yolunu göstererek ona, yani düşmanına bile en büyük iyiliği yapıyor&#8230;</p>
<p>Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Celaleddin&#8217;in Toplumsal, İnançsal ve Siyasal konumlarının Kısa Özeti</p>
<p>Mevlana Şeriatın gerekliliklerini göze çarpacak biçimde yerine getirerek, aykırılıklarını egemen yönetimlerin Sünni inancıyla çatışmadan sürdürmüş.  Verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, Mogol korumalığı altındaki Selçuklu sultanları, sultan naibleri, emirler ve Mogol İmparatorluğunun temsilcileri büyük vezirlerle çok sıkı dostluk ilişkileri kurmuştu. Mevlana çağını aşan felsefi ve dinsel  bilgi birikimi; birer duygu seli olan, aşk ve cinsellik, yaşama sevinci dolu beyitlerle örgülenmiş Mesnevi tarzı şiirleri arasında batıni yönünü ustalıkla gizlemeyi başararak onları etkilemiştir. Düzyazı metinlerinde (mektuplarında) o incelmiş edebiyat dili Farsça ile yöneticilere düzdüğü övgüler, onun aşırı uzlaşmacılığının ötesinde, bencil ve dar çevre çıkarcısı kişiliğini ortaya çıkarmaktadır. Konya dışında olup bitenlere, kıyımlara zulüm ve saldırılara gözünü kapamış olan Mevlana, Hacı Bektaş&#8217;ın yaşam biçimine, sosyal ve siyasal anlayışına tamamıyla karşıt konumdaydı. Esnaf, tüccar, zanaatkar ve başkent aristokrasini oluşturan zengin sarraflar, taşrada toprak ve çitflik sahibi olup kentte oturan varlıklılardan (dikhanlar) pek çok yandaşları vardı. Ayrıca büyük temlik ve ikda sahipleri Emirlerden de müritleri bulunuyordu. Kendisi ne Türk dilinin ve ne de Türkmen halkların dostuydu. Rum ve Ermeni etnik Hristiyan gruplara gösterdiği yakınlığı onlara asla göstermemiştir.</p>
<p>Mevlana Celaleddin, daha otuzlu yaşlarındayken büyük ün sahibi olmuştu. Ona batıni eğitimi vererek İsmaili yapma görevini üstlenmiş olan Şemseddin Tebrizi Konya&#8217;ya 1243 yılında geldi. Konya&#8217;da  kaldığı üç yıl içinde Şems Mevlana&#8217;yı istediği biçime sokmuş, değiştirmiştir. İlhan Başgöz Yunus Emre üzerinde yaptığı çalışmada</p>
<p>&#8220;Mevlana&#8230; coşkun bir dervişe, Şems&#8217;e rastlıyor; onunla yedi gün halvet oluyor. Bu halvetten çıkan Mevlana artık bambaşka bir Mevlana&#8217;dır. Devrinin en büyük camilerinde ders veren, ayakkabılarını çıkarıp  saray kadınlarıyla semah ettikten sonra, ayakkabılarını altınlı, elmaslı, pırlantalı küpe ve yüzüklerle dolu bulan, dinleyicileri beylerden ve sultanlardan oluşan Mevlana tümden değişecektir. Dergahının kapısını yoksullara ve kötü kadınlara açacak, kurulu düzenin hoş görmediği yerlerde semaha duracaktır. Mevlana&#8217;yı karşı kültüre ve aykırı yola çeken Şems, bu nedenle öldürülecektir.&#8221;37</p>
<p>Elbette ki Mevlana Şems ile halvette kaldığı bir hafta içinde değişmedi. Şems Konya&#8217;da kaldığı sürece 1247&#8217;de öldürülmesine dek, zorunlu geziye çıktığı bir yıl dört ay dışında, tüm zamanını verdiği batıni eğitimle Mevlana&#8217;yı değiştirmekle geçirmişti.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın oğlu Sultan Veled, ‘İbtidaname&#8217; adlı yapıtında Mevlana ile Şems&#8217;in buluşmasını Musa Peygamber&#8217;le Hızır&#8217;ın buluşmasına  benzetmekte. Ona göre Mevlana Musa&#8217;yı, Şems de Hızır&#8217;ı temsil ediyordu.</p>
<p>İşte bu buluşmayla Şems ile birlikte geçirdiği yıllar içinde Mevlana, en insancıl, en güzel aşk ve güzellik şiirlerini, ayrıca en keskin batınilik içeren düzene aykırı söylemlerini yazıya geçirtmiştir. Bahaaddin Veled oğlu Celaleddin&#8217;i, Mevla-na (Farsçada Mevla-na  &#8216;Efendi-miz, Tanrı-mız&#8217; anlamlarına gelmektedir) yapan da bunlar olmuştur. Ancak yine İlhan Başgöz&#8217;ün kapalı olarak belirttiği gibi, Şems&#8217;in siyasi cinayete kurban gitmesinden  bir süre sonra, Mevlana&#8217;nın yine eski neşesine dönmüş ve egemen siyasetin bir parçası olmuş bulunduğunu görmekteyiz. 38</p>
<p>Onun bu özelliği dolayısıyladır ki hem kendi yapıtları, yani Mesnevi&#8217;si ve Divan&#8217;ı  eksiksiz olarak günümüze kadar korunmuş, hem Menakıbname&#8217;ler dışında da, hakkında yüzlerce kitap yazılmış incelemeler yapılmıştır. 19.yüzyılın başlarından beri Batılı araştırmacılar, Mevlana&#8217;nın tam korunmuş yapıtlarında saklı tuttuğu duygusal yoğunluğu ve batıniliğin derin hümanizmasını açığa çıkardıktan sonra, onu bu derece yüceltmişlerdir. Mevlana Celaleddin belki kişiliğiyle değil, ama kuşkusuz yapıtlarıyla bu yüceliğe layıktı.</p>
<p>Kısacası görülüyor ki, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin Rumi&#8217;nin toplumsal ve siyasal konumları birbirinden farklı olduğu kadar da karşıt durumdadır. Birisi istilacı Mogollara karşı mücadele siyasetine girmiş bulunan ve onları Rum&#8217;dan (Anadolu) çıkarmaya çalışan İzzeddin II.Keykavus&#8217;un, diğeri ise Mogol korumaclığını yeğleyen, Cengiz oğullarının bir Uç beyliği ya da eyaleti olmayı kabul eden kardeşi Rükneddin Kılıcarslan&#8217;ın yandaşıydı. Selçuklu ve Mogol yöneticilerinin has adamı bir aristokrat mutassavvıfıydı</p>
<p>Hacı Bektaş Veli, Anadolu&#8217;da geniş çoğunluğu oluşturan köyler ve kasabalarda oturan ya da konar-göçer olarak en zor koşullar içinde yaşayan batıni inançlı, İslam heterodoksizmini benimsemiş,  gayri-sünni, yani alevi Türkmen halkların tarihsel inanç önderi. Mevlana ise, diliyle, kültürüyle, güzel konuşması ve tükenmez enerjisiyle döndüğü semahıyla, eşsiz yapıtlarıyla Konya&#8217;da yaşayan tüm aristokrat çevrenin ve orada yaşayan herkesin  gözdesiydi. Dahası ona bir peygamber, Mesnevi&#8217;ye ise Kuran gibi bakıyorlardı. Sultanın ve Emirlerinin olduğu kadar, Mogol yüksel temsilcilerinin de  yakın adamı olduğunu özel mektupları açıkça göstermektedir; bir işbirlikçi ve ezilen soyulan halk çoğunluğunun karşısındaydı.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın, babasından, diğer şeyhlerinden ve medreslerden aldığı eğitim, yetişme koşulları; sahip olduğu inanç ve yaşam biçimi ona bu seçimi yaptırdığı kesindir. Mevlana Celaleddin&#8217;i yargılama veya sorgulama gibi bir niyetimiz elbette ki olamaz. Ancak şu gerçeği unutmayalım: Kim olursa olsun göklere yüceltilen tarihsel kişilerin yanlışlarını, hatalarını gizlemek, görmemezlikten gelmek,-hatta o kişilerin hata yapmayacaklarına inanmak- onlara en büyük kötülüğü yapmakla eşdeğerdir.</p>
<p>Son söz olarak Hacı Bektaş Veli ile Mevlana Celaleddin biribirine aykırı yaşamış, inançta birleşemedikleri gibi toplumsal ve siyasal yönden de biribirlerinin karşısındaydılar.  Mevlana&#8217;yı Hacı Bektaş Veli meşrebine sokmaya çalışanlar,  Mevlevileri  bir Alevi-Bektaşi inançlı topluluk olarak tanımlayanlar çok yanılmaktadır. Ancak Mevlana ile Hacı Bektaş arasındaki bir ortak noktayı söyleyeyebiliriz:</p>
<p>İkisi de büyük İsmaili Dai&#8217;si Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;den feyz almış, ışıklanmıştır. Hacı Bektaş Kuhistan&#8217;dan (1224&#8217;den) beri bu güneşin (Şems&#8217;in) batıni ışığını yüreğinde ve kafasında sindirerek parlamış ve Türkmen halklarını aydınlatmış. Üç yıl içinde &#8220;ayağının bastığı yere ayağını değil, başını koyacak&#8221; kadar Şems&#8217;e tapan Mevlana ise, o yokolunca  içindeki güneşi (Şems&#8217;i) sindirememiş, söndürmüş. Konya&#8217;da loş bir ışığa bürünerek, kendi ekseni çevresinde dönmeyi seçmiştir&#8230;.</p>
<p>III</p>
<p>Hünkar Hacı Bektaş, İki Emre (Said ve Yunus) ve Ulu Dergahı&#8217;na Çağrı</p>
<p>Hünkar Hünkar HacıBektaş Veli üzerine çok sayıda nefes, deyiş vardır. Hemen bütün Alevi-Bektaşi ozanları bir veya birkaç şiirinde Hacı Bektaşı en az bir kere anmıştır. Onun Horasan&#8217;dan kalkıp Rum&#8217;a gelişi, bütün yaptıkları ve başardığı büyük işler keramet söylemi içinde nefeslerde dillendirilmiştir. Muhammed Ali yoluna giden ve Hacı Bektaş  süreği süren Alevi-Bektaşi ozanları, onun kurduğu dergaha bağlılıklarını, sevgi ve saygılarını dile getirmiş ve ona niyazda bulunmuşlardır. Hacı Bektaş&#8217;ın adını nefeslerinde ilk kullanan ozan çağdaşı ve Makalat (Sözler) adlı Arapça yapıtını Türkçe&#8217;ye çeviren Said Emre&#8217;dir:</p>
<p>Secdeye indi yüzüm didar gördi bu gözüm</p>
<p>Dağıldı aklum sözüm zihnümi mat eyledi</p>
<p>Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü</p>
<p>Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi</p>
<p>Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih</p>
<p>Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi</p>
<p>Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli</p>
<p>Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi</p>
<p>Said Emre, her nereye baksa Hacı Bektaş&#8217;ı gördüğünü ve onun basit bir kulu olmayı adet eylediğini söylüyor. O, Hacı Bektaş&#8217;ın irşadıyla tasavvufun içine öyle bir dalıyor ki, Can (ruh)-Cisim (madde)- Tanrı birliğine sarılıyor. Bu birliğin sağlanması için besleyici ögeleri Hünkar&#8217;ın bal tadındaki sözlerinde bulup, onlara yaslanıyor. Can ve cismin besleyicilerini araştırırken, bir maddeci düşünür gibi, &#8220;ruhsal olanı, maddenin değişmesinin ürünü&#8221;görüyor. Maddi dünya onu ilgilendiriyor; can boğazdan gelir. Bütün bunlar, geçmişte inandıklarını inkar sayılırsa da önemli bulmuyor artık. Hünkar&#8217;ın mürüvvetine erişmiştir, bu ona yeter:</p>
<p>Can bir ulu kimsedür suret anun atıdur</p>
<p>Nice lokma yirisen suretün kuvvetidür</p>
<p>Nice ki yirisen çok ol denlü yürürsin tok</p>
<p>Cana hiç assısı yok suret maslahatıdur</p>
<p>Bu can nimeti kanu gelsün bulalum anı</p>
<p>Asayiş kılalum canı ol evliya sohbetidür</p>
<p>(&#8230;)</p>
<p>Erenün yüzi suyu himmeti arştan ulu</p>
<p>Kim tadarısa balı Hünkar inayetidür</p>
<p>(&#8230;)</p>
<p>Sa&#8217;di&#8217;in yüzüne tacı kamudan gönlü kiçi</p>
<p>Suça sayılmaz suçı Hünkar&#8217;ın mürvetidür</p>
<p>Hacı Bektaş ve onun düşüncelerinin sevgisine tutsaktır Said. Bu aşk ile varlığını koyup gitmiş ve Didar uğruna yokluğu kabul kılmıştır. Hünkar&#8217;ın sevgisini övmezse Said, kendini işe yaramaz kabul etmektedir:</p>
<p>Işk üni arşa irer ışk gözi didar görer</p>
<p>Işka yarayan gönğül mutlak didara yarar</p>
<p>(&#8230;)</p>
<p>Işk yokluk kabul ider varluğın koyup gider</p>
<p>Varluk mülkinden sonra ışk ebed ömür sürer</p>
<p>Dirliğin ışka virüb kendü ışka kul olup</p>
<p>Hünkar ışkın öğmedin bu Said neye yarar</p>
<p>Ve Yunus Emre&#8230;</p>
<p>Aynı dönemde yaşamış ve Hacı Bektaş&#8217;ın halifelerinden Tapduk Emre&#8217;nin yoloğlu Yunus&#8217;un ona şiirlerinde yer vermemesi mümkün değildir. Günümüze ulaşan Yunus şiirlerinde -ki bazıları Said&#8217;inkiyle karışmıştır- Hacı Bektaş&#8217;ı göremeyişimiz, onun adının geçtiği şiirlerin ayıklanıp yokedilmesiyle açıklanabilir ancak. Yunus&#8217;un şiirlerinin birçoğu Hacı Bektaş felsefesinin yorumlarından başkası değildir. Aşağıya aldığımız dizelerinde, doğruluk beklediği dost kapısı Hacı Bektaş dergahının kapısıdır. Yunus o kapıda (tıpkı Said gibi) basit bir kul görüyor kendini. Bu onun için sonsuza dek sürecek bir izzet, onurdur. &#8220;Doğruluk dost kapısıdır&#8221; diyen Hacı Bektaş Veli&#8217;nin kendisidir ve ona göre  tapınma Dosta&#8217;dır. 1200 yılında yazılmış İsmaili Kıyamet dönemi kitabı Haft-i Bab Baba Seyyidna&#8217;da,</p>
<p>&#8220;Tanrıya tapınma, Azizi&#8217;nin dizelerinde söylemiş olduğudur: ‘Dostun kapısı iki adımdan fazla değil/Sen ise birinci adımda duruyorsun&#8221; diye tanımlanmaktadır.</p>
<p>Böylece Hacı Bektaş&#8217;daki  bu inancın kaynağı ve bu düşünceyi nereden kazandığı da açıklanmış oluyor.Yunus Emre, Hacı Bektaş&#8217;ın bu sözünü kullanarak, bakınız o kapıda kulluğa nasıl kendini layık görüyor:</p>
<p>Aşk imandır bize gönül selamet</p>
<p>Kıblemiz dost yüzü daimdir salat</p>
<p>Dost yüzün göricek şirk yağmalandı</p>
<p>Anın çün kapıda kaldı şeriat</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>Doğruluk bekleyen dost kapısında</p>
<p>Gümansız ol bulur ilahi devlet</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Yunus o kapıda keminde kuldur</p>
<p>Ezelden ebede dektir bu izzet</p>
<p>Bu izzetin tadını Alevi-Bektaşi ozanlarının Hünkar Hacı Bektaş hakkında yazdıkları nefeslerden de alıyoruz.  En yakın tarihten, 20.yüzyılın ilk yarısında yaşamış Kemteri&#8217;den (ö.1939) vereceğimiz aşağıdaki tek bir nefes bile dikkatle incelersek, Hünkar&#8217;ın büyüklüğünü daha iyi hisseder  ve Hacı Bektaş Dergah&#8217;ında birliğe varmanın, birleşmenin anlamını daha iyi kavrarız.</p>
<p>Hacı Bektaş-i Veli Hünkar&#8217;a Gel</p>
<p>Andelib olmaksa kasdın ey gönül gülzara gel</p>
<p>Aşık-ı şuride meşrebsen eğer dildare gel</p>
<p>Şişe-i namusunu eyle şikest ikrara gel</p>
<p>Vuslat istersen eğer Mansur olub hoş dar&#8217;a gel</p>
<p>Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar&#8217;a gel</p>
<p>Hubb-i Ehl-i Beyt ile olsun derunun pür kemal</p>
<p>Gel gel arslanım erenler babına kıl ruymal</p>
<p>Her ne dürlü dünyede sürsen ömür sonu zeval</p>
<p>Olmak istersen cihanda nail-i bezm-i visal</p>
<p>Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar&#8217;a gel</p>
<p>Serseri gezme cihanda hoş zamir-i ruşen ol</p>
<p>Hemdem olma gel teberra kavmi ile sen sen ol</p>
<p>Ehl-i Beytin dostuna dost düşmeninine düşmen ol</p>
<p>Haric-i surda bulunma içeru gir evden ol</p>
<p>Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar&#8217;a gel</p>
<p>Küfrüdür zahidlerin aşıkların imanıdır</p>
<p>DestgirimHazret-i Pirim mürüvvet kanıdır</p>
<p>Yürüden dıvarı ezcümle anın burhanıdır</p>
<p>Kemteri&#8217;nin dü cihanda hasılı sultanıdır</p>
<p>Astan-ı Hacı Bektaş-ı Veli Hünkar&#8217;a gel</p>
<p>Sözcükler:</p>
<p>Andelib: Bülbül, Gülzar: Gül bahçesi, Aşık-ı şuride meşrebsen: İnleyen aşık yolundaysan, Dildar:Sevgili, Şikest eylemek:Kırmak, Vuslat: Kavuşma, As(i)tan-ı Hacı Bektaş-ı Veli: Hacı Bektaş Veli&#8217;nin dergahı, makamı, eşiği Hubb-i Ehl-i Beyt ile olsun derunun pür kemal: İçin Ehlibeyt güzelliği ile tam olgunluğa ulaşsın, Ruymal kılma: Yüz sürme, Nail-i bezm-i visal: Erenler meclisine ulaşma, Zamir-i ruşen: Parlak vicdan, yürek; içi aydınlık, Destgir: Elden tutucu, yardımcı.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli Diyor ki&#8230;</p>
<p>&#8220;Ara, bul.</p>
<p>Akıl, başta sultandır.</p>
<p>Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli bir şey yoktur.</p>
<p>Çünkü herşeyi iyi bilen ve buyuran akıldır.</p>
<p>Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir.</p>
<p>Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.</p>
<p>Bilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli.</p>
<p>Arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır.</p>
<p>Şimdi gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur.</p>
<p>Arştaki değme bir kandilin (yıldızın) genişliği, bu dünyadan yetmiş kat artıktır.</p>
<p>Dügeli (bütün) alem (evren), adem için halkolmuştur.</p>
<p>İncinsen de incitme.</p>
<p>Kadınlarınızı okutunuz,</p>
<p>Kendinden sözetme.</p>
<p>Asıl kör, nankördür.</p>
<p>Kendi ayıbını görür ol.</p>
<p>Büyüklenen cahilden kork.</p>
<p>Yalanla uyuşma, abartma.</p>
<p>Alınmayacak şeyi söyleme.</p>
<p>Yanıt vermede acele etme.</p>
<p>Sorulmadan yanıt verme.</p>
<p>Doğruluk dost kapısıdır.</p>
<p>Yapmadığını olmuş sanma.</p>
<p>Ev içindeki düşmandan kork.</p>
<p>Dost yüzlü düşmandan kork.</p>
<p>Hatır yıkma, başa kakma.</p>
<p>Alimler arıdır ve arıtandır.</p>
<p>Bir dilden iki söz söyleme.</p>
<p>İyi yaratılışlı olmak, esenliktir.</p>
<p>Gönlü, dev oyuncağı yapma.</p>
<p>En büyük keramet, çalışmaktır.</p>
<p>Keramet dilemek, eşekliktir.</p>
<p>Nefs bedenin zalim hükümdarıdır.</p>
<p>Bir insanı içten yaralamak, cellatlıktır.</p>
<p>Kendini bilmemek, işe yaramamazlıktır.</p>
<p>Halkı Hakk&#8217;a ısmarlamak, gammazlıktır.</p>
<p>Kötülerden sakın, temizlerle dostluk et.</p>
<p>Kendi nefsinin buyurmalarından kaçın.</p>
<p>Nefis değerlendirmesinde aymaz olma.</p>
<p>Biz söze bakmayız, hale, içe bakarız.</p>
<p>Hakk&#8217;ın yüzü insan yüzünde görülür.</p>
<p>Doğruyu söylemekten geri durma.</p>
<p>Okunacak en büyük kitap insandır.</p>
<p>Marifet, nefsi silmek değil, bilmektir.</p>
<p>Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.</p>
<p>Hakk&#8217;ı bilmek istersen, kendini bil.</p>
<p>Mürşidlik, alıcılık değil vericiliktir.</p>
<p>Kendine güç geleni, başkalarına uygulama.</p>
<p>Özü doğru olmayanın imanı da eksiktir.</p>
<p>Çalışmadan geçinenler bizden değildir.</p>
<p>Akla, ilme uymayan yolun sonu kapalıdır.</p>
<p>Hamı pişiremezsen, bari pişmişi ham etme.</p>
<p>Her adem suretinde görünen adem değildir.</p>
<p>Kendisi temizlemeyen, başkasını temizleyemez.</p>
<p>Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.</p>
<p>Oturduğun yeri pak et, yediğini haket.</p>
<p>Kendini insanlıkhizmetine adayanlara ne mutlu.</p>
<p>Ayağa kalkarsan, hizmet için kalk.</p>
<p>Bir olalım, iri olalım, diri olalım.</p>
<p>Aç gözlüler, ömürleri boyunca yoksul sayılırlar.</p>
<p>Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.</p>
<p>Hak&#8217;kın yolu bilim ve mantık kapısından geçer.</p>
<p>İnsanın değeri, taşıdığı vicdan ölçüsüyle ölçülür.</p>
<p>Bilginlerin sohbeti, cahilleri ibadetinden yeğdir.</p>
<p>İman makamına eren abid</p>
<p>Zühd makamına eren zahid</p>
<p>Keramet makamına eren Veli</p>
<p>Mucize makamına eren nebidir.</p>
<p>Şeriat&#8217;ta &#8220;Bu senin, bu benim&#8221;</p>
<p>Tarikat&#8217;ta &#8220;Hem senin, hem benim&#8221;</p>
<p>Hakikat&#8217;te &#8220;Ne senin, ne benim,</p>
<p>Cümle varlık Hakk&#8217;ındır.&#8221;</p>
<p>Hararet nar&#8217;dadırsacda değildir</p>
<p>Keramet baştadır, tacda değildir</p>
<p>Her ne arar isen kendinde ara</p>
<p>Kudüs&#8217;te, Mekke&#8217;de, Hac&#8217;da değildir (!?)</p>
<p>Dostumuzla beraber yaralanır, kanarız</p>
<p>Her nefeste aşk ile yaradanı ararız</p>
<p>Erenler meydanına vahdet ile gir de gör</p>
<p>Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız</p>
<p>Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde</p>
<p>Hakk&#8217;ın yarattığı harşey yerli yerinde</p>
<p>Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok</p>
<p>Noksanlık eksiklik senin görüşlerinde</p>
<p>Herşeyin büyüğü ilim ve hilim (yumuşaklık):</p>
<p>Çünkü ilimle Hakk&#8217;a yol bulunur.</p>
<p>Hilm ile de Halk&#8217;a tahammül edilir.</p>
<p>Kıskançlık daima insanın eksikliğinden gelir.</p>
<p>Ölene dek edep elbisenizi üzerinizden çıkarmayınız.</p>
<p>İnsanın kendini bilmesi Tanrı&#8217;ya kavuşması demektir.</p>
<p>Bildiğinin daha üstünü öğren ve herkese öğret.</p>
<p>Kudretin varken affet, devletin varken alçakgönüllü ol.</p>
<p>Bilgin kişinin zekatı,bilgisini başkasına öğretmektir.</p>
<p>Aklından yararlanmasını bilen için gizli bir şey yoktur.</p>
<p>İnsanın iyiliği olgunluğu, sözünün içinin güzelliğidir.</p>
<p>Yolumuz, ilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur.</p>
<p>Gözü ileride, gönlü geride olan kimse, yola giremez.</p>
<p>Yaratılmışlar içinde aklı sayesinde insandan ulusu yoktur.</p>
<p>Sevgi ve acıma insanlığın, şehvet ve hırs hayvanlığın vasfıdır.</p>
<p>Beytül mamur var, Kabe var, lakin gönül kabesi hep-sinden yeğdir.</p>
<p>Cümleler doğrudur sen doğru isen, bulunmaz doğruluk sen eğri isen.</p>
<p>Benim tarikatımın esası edeptir; ele, dile ve belesahip olmaktır.</p>
<p>İnsanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir.</p>
<p>Velileri tanımak zordur. Çünkü onların hünerleri kendileri gibi gizlidir.</p>
<p>BANA BU SIRLARI, HÜNERLERİ ÇOK GÖRMEYİN. ÇÜNKÜ BEN ALİ&#8217;NİN SIRRIYIM.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>1 İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alev Yayınları, İstanbul-1998, s.6-7)</p>
<p>2 Hasan Şuşud, Fr. Çev. Charles Antoni, &#8220;Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l&#8217;Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları&#8221;, Le Soufism, la voie de l&#8217;Unité, Paris-1980, s.47-80)</p>
<p>3 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.237</p>
<p>4 www.ismaili.net</p>
<p>5 Uzun Firdevsi, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname, İstanbul, 1990, s.103)</p>
<p>6 A. Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, İstanbul-1985, s.239-40</p>
<p>7  V.V. Barthold, Türkistan,s. 472, 558,560; dpnt.385</p>
<p>8 Farhad Daftary, İsmailis, their history and doctrines, s.204, 216</p>
<p>9 Tezkire-i Devletşah&#8217;da, (Nefahat çevirisi, İst. 1289, s.195), Şems&#8217;in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah&#8217;a göre Şemseddin bir prensestir, Celaleddin Nev-Müsülman&#8217;ın (ö.1221) oğludur ve gizlice Tebriz&#8217;de okumuştur; al-Shushtari, Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110. Ayrıca A. Semenov, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov adlı yapıtında, Orta Asya ve diğer bazı bölgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta olduğu düşünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerinin fikirlerinin geniş analizini yapıyor. (F.Daftary, The Ismaili&#8217;is, s. 414, 695)  Konu hakkında geniş bilgi &#8220;Şemseddin Muhammed Tebrizi (1183/4-1247/8),Şems&#8217;in Tarihsel,İnançsal ve Siyasal Sorunsalının Çözümü Üzerine Bir Deneme, www.alewiten.com &#8221; incelememizde bulunmaktadır.</p>
<p>10 Abul Cabbar Hamdani, &#8220;Tathbit Dala&#8217; il Nubuwwat, s.180</p>
<p>11 İ.Kaygusuz, Alevilik&#8230;Tarihi ve Uluları I, İstanbul-1995, s.52-54</p>
<p>12 Bkz. Osman Turan, Türkiye Selçukluları Resmi Vesikalar, Ankara, 1988, s. 106-108)</p>
<p>13 Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340&#8217;dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420</p>
<p>14 Hacı Bektaş Veli ve kerametleri üzerinde nesnel değerlendirme ve yeni yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş, Alev Yayınları: İstanbul, 1998, s.6-51</p>
<p>15 Jean-Paul Roux, Çev. Lale Arslan, Orta Asya, Tarih ve Uygarlık, Kabalcı Yayınevi: İstanbul, 2001, s.270)</p>
<p>16 Hacı Bektaş Veli,  Makalat, Haz. Sefer Aytekin, İst.1954,  s.27.</p>
<p>* Aşağıdaki yazının bir kısmını &#8220;Hünkar Hacı Bektaş&#8221; çalışmamızdaki I. Bölüm&#8217;ün bazı alt başlıklarını (s. 52-85) yeniden gözden geçirip özetleyerek oluşturduk. Amacımız konuyu tartışmaya açmaktır.</p>
<p>17 Babailer ve Hacı Bektaş&#8217;ın Babai ayaklanmasındaki rolü için bkz. İsmail Kaygusuz, &#8220;Babailer ve Babai Ayaklanması&#8221;, YOL Dergisi 7, s. 5-17)</p>
<p>18 Louis Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12</p>
<p>19 Vilayetname/Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Haz.A. Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi: İstanbul, 1990, s.55; Vilayetname /Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli, Haz. E.Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul, 1995, s.107-108)</p>
<p>20 Hacı Bektaş Veli, Fevaid ,Haz.Mehmet Yaman,  s.51</p>
<p>21  (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.65-66; Haz. E.Korkmaz, 123-124</p>
<p>22 İsmail Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür,Siyaset Tarihi Ve Uluları I,  Alev Yayınları, İstanbul-1995, s.115-118)</p>
<p>23  G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, s.419</p>
<p>24 Vilayetname, Hz.A.Gölpınarlı, s.28-29; Hz. E. Korkmaz, s.56-59)</p>
<p>25 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, Çev. Tahsin.Yazıcı, s.345, Hikaye.476</p>
<p>26 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, ibidem,</p>
<p>27 Ahmet Eflaki, Agy. I, s.155</p>
<p>28 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.238)</p>
<p>29 A.Gölpınarlı, agy. s.237</p>
<p>30 Ahmet Eflaki, agy. I, s. 108-109; 218, 317)</p>
<p>31 Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4.baskı, Ankara-1991, s.55</p>
<p>32 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.36-39)</p>
<p>33 Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.42-43</p>
<p>34 Özel ilişkilerinde de fazla serbestçe ve gönlünce davranmayı adet edinmiş İzzeddin Keykavus II, hiçbir zaman Moğol egemenliğini kabule yatkın olmayan, devlet kudretinin noksan kılınmasına karşı çıkan bir tavıra sahipti&#8230; Türkmenleri örgütlemeye çalışıyordu: Ümit Hassan, ‘Siyasal Tarih, Açıklamalı Bir Krolonoji&#8217;, Türkiye Tarihi 1, İstanbul-1980, s.253-254)</p>
<p>35 Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri I, s.285)</p>
<p>36 Uzun Firdevsi, Haz. A.Gölpınarlı, Menakıbname, s. 48</p>
<p>37 İlhan Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul-1999, s.49):</p>
<p>38 Gerçekte Selçuklu çevresini aşan bir siyasi cinayet sözkonusudur; bunu &#8220;Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8221; incelememizde genişçe verdik.Şems&#8217;in katledilmesini A.Gölpınarlı, Mevlana&#8217;nın oğlu  Alaaddin Çelebi, Şems&#8217;in karısı Kimya hatunu önceden sevdiği için onun kıskançlığına bağlamakta. Son yıllarda Ahi Evren üzerine geniş araştırmalar yapmış olan Mikail Bayram ise, birkaç toplantıda inançsal görüş çatışmasından ötürü, Şeyh Nasırüddin Mahmud el-Hoyi (Ahi Evren?) tarafından öldürüldüğü gibi, hiç de akılcı olmayan bir görüş ileri sürmektedir: A. Gölpınarlı, agy. s.81-83; Ahi Evren (Şeyh Nasırüddin Mahmut al-Hoyi), İmanın Boyutları</p>
<p>(Metali-ül İman), Çeviri ve İnceleme: Doç.Dr. Mikail Bayram, Konya, 1996, s.28-34.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/1-horasan-postu-pir-hunkar-hace-bektas-veli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>3. EKMEKÇİ POSTU – BALIM SULTAN</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/3-ekmekci-postu-balim-sultan/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/3-ekmekci-postu-balim-sultan/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 27 Jul 2008 01:23:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[SERÇEŞME'DE 12 POST]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/balym-sultan/</guid>
				<description><![CDATA[BALIM SULTAN Gülağ Öz Bektaşiliğin ikinci piri olarak kabul edilen Balım Sultan, bugünkü Bektaşiliğin edep ve erkanını kuran, Bektaşilik yolunu çizen, pir olarak gösterilmektedir. 1501 tarihinde 11. Bayazıt tarafından Hacı Bektaş postnişinliğine getirilmiş olup, o zamana kadar Bektaşilikte etkileri, bulunan Kalenderilik, Babailik, Haydarilik, Hurufilik gibi etkileri Bektaşiliğe özgü kurallara çevirmesi ile ünlenmiştir. Bugün Anadolu Alevilerinde ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BALIM SULTAN</strong></p>
<p><strong><br />
Gülağ Öz<br />
</strong>Bektaşiliğin ikinci piri olarak kabul edilen Balım Sultan, bugünkü Bektaşiliğin edep ve erkanını kuran, Bektaşilik yolunu çizen, pir olarak gösterilmektedir. 1501 tarihinde 11. Bayazıt tarafından Hacı Bektaş postnişinliğine getirilmiş olup, o zamana kadar Bektaşilikte etkileri, bulunan Kalenderilik, Babailik, Haydarilik, Hurufilik gibi etkileri Bektaşiliğe özgü kurallara çevirmesi ile ünlenmiştir. Bugün Anadolu Alevilerinde Balım Sultan ismi hemen hemen her kişi tarafından bilinmektedir. Ancak onun adının ötesinde, yaşamı, etkileri, kaynakları, nerede ne zaman doğduğu konusunda aydınlatıcı bilgiler bulunmamaktadır.<br />
Hacı Bektaş’tan sonra pir postuna İdris Hoca’nın oğlu Hızır Balı geçmiştir. Ondan sonra Resul Balı, Yusuf Balı, ardından da oğlu Balım Sultan posta oturmuştur. Balım Sultan evlenmemiş (mücerret) olduğundan Hacı Bektaş postunda babadan oğula geçme şansı olmamış, ancak Kalender Çelebi bu postun sahibi olmuştur. Kalender Çelebi, Balım Sultan’ın kardeşi olup, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaya öncülük yapmış, halkın isteklerine kulak vererek, Anadolu’da en büyük başkaldırılardan birisinin liderliğinden kaçamamıştır. Kanuni Sultan Süleyman ayaklanmayı bastırmak için Macaristan seferini yarıda kesip Anadolu’ya dönmüştür. Bu ayaklanmada Kalender Çelebi öldürülmüş olup, çevresinde bulunan halifelen sürgüne gönderilmiştir. Bu ayaklanmayla birlikte Hacı Bektaş postu 35 yıl postinişinsiz kalmış, 1551 yılında Dedebaba ünvanıyla Sersem Ali Dedebaba Hacı Bektaş postuna oturmuştur. Bu tarihten sonra Dedebabalar Hacı Bektaş postunun sahipleri olmuştur.<br />
Babagan ve Dedegan koluyla ikiye ayrılıp yıllarca karşılıklı olarak hak iddiasında bulunmuşlardır. Hatta bugün Hacı Bektaş’da Çelebiler adıyla bilinen Ulusoylar kendilerinin Hacı Bektaş’ın bel evladı olduklarını söylerken, Dedebabalar ise Hacı Bektaş’ın bel evladı yerine yol evladının olduğunu söylemekteler. Hacı Bektaş yolunun, yani Bektaşiliğin Yol evladı aracılığıyla yürüdüğünü söylemekteler.<br />
“Nitekim Hacı Bektaş Veli’nin evlenmemiş olduğu iddiası, Dede-Baba ve Mücerred Dervişlik, onun ölümünden 36 yıl sonra Kalender Çelebi isyanmın ~getirdiği kargaşa içinde ortaya atılmış ve Balım Sultan ‘in ünlü kişiliğine bağlanmak istenmiştir. Alevi Bektaşilerce ciddiye alınmayan ve benimsenmeyen Dede-Babalık ve Mücerred Dervişlik, Balım Sultan’ın sağlığında kesinlikle yoktur. İlk Dede-Baba olan Sersem Ali, Balım Sultan ‘in ölümünden 36 yıl sonra Istanbul’dan gönderilmiştir.”<br />
Ulusoy’un bu görüşlerinin aksine son Dedebaba olan Bedri Noyan ise Hacı Bektaş’ın evlenmemiş olduğunu, neslinin olmadığından posta yakınlarından İdris Hoca’nın oğlu Hızır Bali’nın geçtiğini, sırasıyla Resul Balı, Yusuf Balı, Mürsel Balı ve oğlu Balım Sultan’ın postnişin olduğunu. Balım Sultan’ın ölümünün ardından çocuklarının bulunmadığını, Kalender Çelebi’yle birlikte bu neslin post ilişkisinin bittiğini, artık Dedebabalık makamının devrede olduğunu söylemektedir.2<br />
Balım Sultan’ın Bektaşi postnişini olduktan sonra merkezi otoritesi güçlü bir dergah oluşturduğu, bu dergahın kuvvetli gelirlerle güçlendiği, Anadolu’da yeterince zaviyeler ve tekkelerin açıldığı, buralara Tekkelerde yetişen dedelerin ve dervişlerin atandığı ve bu durumun kesintisiz devam ettiği bir gerçektir. Sersem Ali, Dede Baba’nın postnişinliğe atanması bu merkezi sistemi değiştirmemiş, aksine bu yolda kesintisiz devam edilmiştir. Ta ki İİ. Mahmut’un Bektaşi dergahlarını kapatıp, dedeleri ve dedebabaları sürgün edip, yerlerine Nakşi Şeyhlerini tayin edinceye kadar sürmüştür. Burada ikili bir durum yaratıp bu kurumu karalamak ne dedelere, ne de dedebabalara yaramaktadır. Amaç, bu yolun değişmeden kesintisiz ve Anadolu bağlantılı yürütülmesidir.<br />
Balım Sultan’ı Mürsel Balı’nın oğlu olarak gösteren kayıtların yanında onun Dimetoke’deki Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli)’nin tekkesinde yetiştiği, ardından da Anadolu’ya pir dergahına gelerek postnişin olduğunu, bununla birlikte Balım Sultan’ın Sırp ve Macar asilzadesi olduğu, Macaristan seferi sırasında getirilen esirlerle birlikte Anadolu’ya getirildiği belirtilmektedir. “İstanbul ‘a getirildiği ve hüsnü cemaline meclup ve meftun olan 11. Bayazıt tarafından bir müddet sarayda alıkonulduktan sonra, terbiye edilmek üzere Demetokadaki Seyit Ali Sultan Dergahına gönderildiği&#8230;”3<br />
Daha başka bilgiler de vardır. “Macar asilzadelerinden olan Hersekli Zade Gedik Ahmet Paşa’nın oğlu” olduğunu bildirmektedir.4<br />
Alevi-Bektaşi düşüncesinde “Piri Sanı” ünvanıyla onurlandırılmış, Alevi düşüncesinin edep-erkanını ortaya koyarak, Bektaşiliği disipline etmiştir. Yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir düzen kurmuş, Anadolu bağlantısını sürdürmüş, Dergahın devlet ve dünya kamuoyunda itibarını güçlendirmiştir. Balım Sultan’ın yapmış olduğu yeni reformlar halk tarafından tutulmuş, desteklenmiştir.<br />
BALIM SULTAN’DAN ŞİİRLER<br />
BİZ URUM ABDALLARIYIZ<br />
Biz Urum abdallarıyız<br />
Maksudumuz yardır bizim<br />
Geçtik ziynet kabasından<br />
Gencinemiz erdir bizim</p>
<p>Daim kılarız biz zarı<br />
Harc eyleriz elde varı<br />
Dost yoluna verdik seri<br />
Münkirimiz hordur bizim</p>
<p>Aşk bülbülüyüz öteriz<br />
Rüh-ı Hak’ka yüz tutarız<br />
Ma’na gevherin satarız<br />
Müşterimiz vardır bizim</p>
<p>İstivayı gözler gözüm<br />
Seb’ulmasını’dir yüzüm<br />
Enelhak’kı söyler sözüm<br />
Mi’racımız dardır bizim</p>
<p>Haber aldık Muhaınmed’den<br />
Geçmeyiz züt ıı sıfattan<br />
Balım nihaıı söyler zattan<br />
İrşadımız sırdır bizim<br />
HAKİKATTEN BİZE HABER VER İMDİ<br />
Evvel baştan Muhammede salavat<br />
Arif isen bu münayı ver imdi<br />
Şeriattir tarikattir marifet<br />
Hakikatten bize haber ver imdi</p>
<p>Yahşilerle konuş yaramazdan kaç<br />
Marifetin varsa gel gevherin saç<br />
Al bu dört kilidi dört kapuyu aç<br />
Ev içinden bize haber ver imdi</p>
<p>Dikensiz develik nereden bitti<br />
Bu dört kilid anın dibinde bitti<br />
O ne nesne idi cihanı yuttu<br />
Cihanı yutaııdan haber ver imdi</p>
<p>Şah-ı Merdan gibi ere tapının<br />
Kim idi bekçisi o dört yapunun<br />
Muhammed bekçisi o dört kapunun<br />
Ev içinden bize haber ver imdi</p>
<p>Balım çoklar ile Konuk Defteri edübdür<br />
Bu yola erkana emek verübdür<br />
Gidin görün pirim nerde durııbdur<br />
Pir durduğu yerden haber ver imdi</p>
<p>ALİ’Yİ SEVERSEN DEĞME YARAMA<br />
Benim sevdiceğim Ali’dir Ali<br />
Ali’yi sevenler olmaz mı Veli<br />
Pirimin elinden içmişim dolu<br />
Ali’yi seversen değme yarama</p>
<p>Hak’kı bilmez ile eyleme pazar<br />
Bir munafık bin ehl-i iman bozar<br />
Mürşidler olmasa yaralar azar<br />
Pirimi seversen değme yarama</p>
<p>Mü’min müslim bir araya gelince<br />
Pirlerin elinden dolu alınca<br />
Günah savab hep anda sorulunca<br />
Şah’ı sever isen değme yarama</p>
<p>Benim yaralarım bağlıdır bağlı<br />
Aşık-ı sadıkın çiğeri dağlı<br />
Balim Sultan Mürsel Baba’nın oğlu<br />
Ali’yi seversen değme yasama</p>
<p>PİR BALIM SULTAN<br />
Aşk ile uyandım aradım dermaıı<br />
Bu derde dermanım Pir Balım Sultan<br />
Gece gündüz yandım, ta bulam derman<br />
Derdime dermanım Pir Balım Sultan</p>
<p>Tabibe varmayan cahildir nadaıı<br />
Başına hazırdır kılıcı uyan<br />
Tabib oldu bana ol şahı merdan<br />
Kurban tenim, canım Pir Balım Sultan</p>
<p>Kabim rüşen oldu nur ile doldu<br />
Tenim uryan oldu hayatı buldu<br />
Dil cihan perdesi ondan ref-oldu<br />
Gönlümün ziyasi Pir Balım Sultan</p>
<p>Muharrem Mahzun pire dayandı<br />
Çerağımız Kırkbudak’tan uyandı<br />
Kırklar meydanında gülbenk çalındı<br />
Hayır Himmet verdi Pir Balım Sultan</p>
<p>Notlar :<br />
1  ULUSOY,A. Celaleuin; ilacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, s.75.<br />
2 NOYAN, Bedri; Bekıaşilik Alevilik Nedir? s. 22,23.<br />
3 OYTAN, M. Teyfik; Bektaşiliğin İçyüzü, s.28.<br />
4 Büyük Osmanlı Tarihi, s.155<br />
<strong>Balım Sultan<br />
</strong>Bektaşiliği kurumlaştıran önder olarak bilinen Balım Sultan, 1457’de Dinetoka’da doğmuştur. 1517 tarihinde hakka yürümüştür.<br />
Balım Sultan üzerine alabildiğine spekülasyonlar, karalamalar mevcut. Bu iftiraların, eleştirilerin çoğu dayanaksızdır. Diğerleri ise yanlış bilgi ve yanlış yorumlamadan kaynaklanmaktadır. Bu iddiaların neler olduğu ve bunlara karşın gerçeklerin neler olduğuna burada değinmeyeceğiz. Bizce bilinmesi gerekenler, Balım Sultan’ın Bektaşiliği kurumlaştıran önder olduğudur. Kurumlaşma beraberinde sürekliliği de getirmiştir. Ve Bektaşilik günümüze kadar baskılara, katliamlara rağmen gelmiştir. Bektaşiliğin bugüne kadar kurumsal anlamda gelmesindeki en büyük faktör Balım Sultan’dır. Balım Sultan, dergâhtaki bütün çalışmaları kayıt altına almıştır. Gerçi bu kayıtların çoğu çeşitli zamanlarda yok edilmişlerdir. Buna rağmen bu durum Balım Sultan’ın önderlik kabiliyetini göstermektedir. Balım Sultan, salt kayıt tutmakla yetinmemiş, mevcut olan bir çok olguyu da sistemleştirmiştir. İşte Balım Sultan’ın Cem ayinlerinden tutalım, dergâhtaki eğitime kadar verilen bütün hizmetleri sistemleştirmesi bir noktada merkezileştirmesi, bazı dar kafalıların ve art niyetlilerin Balım Sultan’ı karalamalarına nedendir.<br />
Kaynak: <a href="http://www.zulcenah.net/Sayfa_Modul.asp?nedir=sayfa&amp;id=57">http://www.zulcenah.net/Sayfa_Modul.asp?nedir=sayfa&amp;id=57</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/3-ekmekci-postu-balim-sultan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>6. MEYDANCI POSTU – SARI İSMAİL SULTAN</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/6-meydanci-postu-sari-ismail-sultan/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/6-meydanci-postu-sari-ismail-sultan/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 27 Jul 2008 01:15:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[SERÇEŞME'DE 12 POST]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/sary-ysmail-sultan/</guid>
				<description><![CDATA[SARI İSMAİL Yaşamı konusunda aydınlatıcı bilgiler bulunmamasına karşın Sarı İsmail, Bektaşi ve Alevi yazınında isminden en çok söz ettiren pirlerden birisidir. Anadolu’ya 13. yy.da gelmiş olduğu, Hacı Bektaş’a Karaca Ahmet’le birlikte geldiği kayıtlarda işlenmiştir. Hacı Bektaşı Veli’nin en yakın çalışma arkadaşlarından birisi olarak bilinir. Hünkar ona en güvendiği işleri vermiştir. Hacı Bektaş Vilayetnamesi Sarı İsmail’i ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>SARI İSMAİL<br />
Yaşamı konusunda aydınlatıcı bilgiler bulunmamasına karşın Sarı İsmail, Bektaşi ve Alevi yazınında isminden en çok söz ettiren pirlerden birisidir. Anadolu’ya 13. yy.da gelmiş olduğu, Hacı Bektaş’a Karaca Ahmet’le birlikte geldiği kayıtlarda işlenmiştir. Hacı Bektaşı Veli’nin en yakın çalışma arkadaşlarından birisi olarak bilinir. Hünkar ona en güvendiği işleri vermiştir. Hacı Bektaş Vilayetnamesi Sarı İsmail’i şöyle anlatıyor.</p>
<p>“Birgün Sarı İsmail Hünkar’ın huzuruna gelip el kavuşturdu. Hünkar şöyle dedi. Sarı İsmail, sizin için sucağız ılıttım, lütfedip gelseniz dedi. Hünkar, şimdi onun vakti değil dedi, Konya’ya Mevlana Celalettin ‘in huzuruna git, onlarda bir kitabumz var, onu al gel.”</p>
<p>Kaynaklarda Sarı İsmail ile ilgili detaylı bilgileri bulmak olası değil. Rastlanılan kaynaklar salt Sarı İsmail ismiyle geçer, hizmetlerini ve konumunu belirtir.</p>
<p>Daha evvel Karaca Ahmet’e gelmiş bulunan Sarı İsmail, bir zamanlar Karaca Ahmet’in hizmetinde bulunmuş, birlikte Hacı Bektaş Sultan’a geldiklerinde ise, Hacı Bektaş onu yanında kendi tekkesinde alıkoymuştur. Burada da önemli hizmetlerde bulunmuştur.</p>
<p>Hacı Bektaş Veli hakka yürüdüğünde Sarı İsmail Hünkar’ın buyruğu üzere Menteş iline gelerek, burada bulunan eski kiliseyi onararak kendi adına bir tekke binası inşa ederek yaşamının sonraki bölümlerini burada geçiriyor.</p>
<p>Yine Sarı İsmail Sultan ile ilgili Vilayetname de kendisiyle ilgili bölümden sürdürelim “Sarı İsmail arkadaşlarıyla gezinirken, çift süren bir çift öküz yanı başında duruyor. Öküz dile gelip, Yirmi yıldır bu kişinin çiftini sürerim, kocadım, güçten kuvvetten düştüm, yarınki gün dilerler ki beni boğazlayalar. Lütfet Allah aşkına beni bunun elinden kurtar, der. Sarı Isnıail öküzü satın alıp azat eder. Bu nedenle çevresi Sarı İsmail’e ‘Öküzü Söyleten Sarı İsmail Padişah’ adını takarlar. “<br />
Sarı İsmail’in hizmetleri ve kişiliğiyle ilgili anlatılan yazılar ve menkıbeler ne yazık.ki, ölüm ve doğum tarihleri konusunda hiç bir bilgi verilmemektedir. Hatta kimin oğlu, nerede doğdu, nereden nasıl geldi diye bir kayıta rastlanılmamaktadır.</p>
<p>&nbsp;<br />
HACI BEKTAŞ VİLAYETNAMESİ’NDE SARI İSMAİL</p>
<p>Hünkür’ın hususi hizmeti, Saru İsmail Padişah’a aitti. Hünkar, onu pek çok severdi. Halifelerden hiçbiri, onun mertebesine erişemedi. Hünkar’ın ibrik darı da oydu. Sulucakaraöyük’den bir yere gitmek istese çok defa yanına onu alırdı.</p>
<p>Birgün, acaba Hünkar, bize nereyi yurt verecek, nerde dem-yom oynatacağız fikrine daldı.. Hünkar’a malüm oldu. İsmail’im dedi, ben göçtükten sonra sopanı at, nereye düşerse orası yurdun olsun, yeşil fermanı da yanında götür, sana lazım olur buyurdu. Hünkar’dan sonra seccadeye geçen Habib Emirci’den izin aldı, dergahtan çıkıp sopasını attı.Can gözüyle gördü ki,Menteş ilinde Tavaz’da bir kilisenin kubbesini delip içeri düştü.O sırada meğer bir keşiş kilisede incil okurmuş,sopa kubbeyi delip içeri girince keşişin gözüne bir ejdarha gibi göründü.</p>
<p>Derken Sara İsmail, gide-gide Tavaz’a, o kiliseye vardı, keşişi müslüman etti, kiliseyi yıktı, tekke haline getirdi.</p>
<p>Bundan sonra Sam İsmail, keşişe, ben dedi burda karar edeceğim, seninle komşu olalım. Bu sözü söyleyip silkindi, bir sarı doğan şekline girdi, uçup Tavaz’da bir yere kondu. Boynunda halkası, ayağında çingırağı da vardı. 0 sıralarda şehrin beyi Zpaun (?) isminde bir kafirdi. Adamları, o güzelim sarı doğanı görüp gittiler, beye haber verdiler. Bey, amanın dedi, onu tutmak gerek. Ya Müslüman Padişahından kaçıp gelmiştir, ya da kafir padişahından. İki adam gitsin, biri,Müslümanların giydiği elbiseyi giysin, biri kafirlerin. Müslüman padişahından kaçtıysa Müslümana tutulur, kafir padişahından kaçtıysa kafire tutulur dedi. Öyle yaptılar. 0 iki kişi, doğanın konduğu yere geldiler. Fakat Sarı İsmail, ondan önce adam şekline girmiş, konduğu taşın dibine oturmuştu. Onu görünce vardılar, elini öptüler, koşup beye geldiler, dediler ki: 0 doğan değilmiş, Isa Peygambermiş. Bey, bunu duyunca pek sevindi, sanki aklını kaybetti. Hemen adamlarıyla kalktı, geldi. Gördü ki taşın dibinde sarışın, güzel bir er oturmada. Elini öptü, ayağına yüz sürdü. Sarı İsmail, onları Müslümanlığa davet etti, kabul ettiler.</p>
<p>Sarı İsmail, orda yerleşti. Birçok kişiler, gelip derviş oldular. Bir gün, gezerken bir çiftçiye rastladı. Iki öküzü vardı, çift sürmedeydi. Sari İsmail, gelince öküzlerin biri, dile geldi, erenler şahı Sari İsmail Padişah dedi. Sari İsmail, öküzün yanına geldi, nedir halin diye sordu. Oküz, kocaldım, gücüm-kuvvetim kalmadı, beni boğazlamaya götürecekler, er hak aşkına kurtar beni dedi. Saru İsmail, o öküzü sahibinden satın aldı, azad etti. Bu yüzden o ilde Sari İsmail’in adı, “öküz söyleten” kaldı.</p>
<p>Sari İsmail’den birçok kerametler belirdi. Bir nice zaman orda dem-yom oynattı, sonucu güçtü, yeşil fermanla beraber gömdüler. Dem geçti, devran geçti, Hünkar oğullarından biriyle Sivrihisar’ın gün doğusu tarafından, Seyyid Ahmed oğulları arasında, icazet hususunda bir bahistir geçmeye başladı. Nihayet Hünkar sözünü hatırlayıp Sari İsmail’in mezarın geldiler.Ey Sari İsmail padişah dediler. Sizde emanet olan yeşil ferman bize lazım.Lütfet ver.Hemen mezar yarıldı,yeşil ferman çıktı.Okuyup maksatlarına erdiler.<br />
Kaynak: Gülag Öz</p>
<p>Balıklı Dede Efsanesi Sarı İsmail Sultan</p>
<p>Balıklı yolu toz oldu.<br />
Yar gitti gelmez oldu.<br />
Ya haberin, ya kendin<br />
Yürek dayanmaz oldu..<br />
Balıklı havuzunun serin sularına gömdüğü ayrılık sıkıntısını manilelerinde dile getiren gençlerin bugünün ekonomik, sosyal ve kültürel stresi içindeki insanına da sıcak kucak açıyor Balıklı. Serin havası soğuk suyu ve nezih görüntüsüyle&#8230;</p>
<p>Bundan tahminen yedi yüz sene kadar önceydi.; Horasan erenlerinden el alan, düşünce ve inançlarını yaymak üzere Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli Suluca Karacahöyük’te yerleştiğinde sadık müridi Sarı İsmail de yanında idi.. Bir süre sonra sadık erenlerini Anadolu içlerine gönderme zamanının geldiğine karar verdi. Ve Sarı İsmail’i yanına çağırarak;</p>
<p>-Gel bakalım benim sadık İsmail’im bak şu yayımın kirişindeki iğde dalı çeliğe, onu fırlatıyorum. Düştüğü yeri bul ki, bu topraklarda gerçek sahibini bulsun. Dedi ve Ya Allah diyerek fırlattı. Ve dedi ki Sadık İsmail’ine;</p>
<p>-Sadrın her zaman feyz dolsun, destur ve himmet üzerine olsun&#8230;.</p>
<p>Gündüzler geceleri, geceler haftaları kovalarken, Sadık İsmail de hocasının yayından fırlayan okunu aradı. Nihayet çelik Sadık İsmail’i, Sadık İsmail’de çeliği tanıdı. Dedeler Köyünde..</p>
<p>Moymul’un ünürüstü; Sadık İsmail’in çevreye en hakim yer olarak hizmette karar kıldığı mekan.. Ve burada başlar efsanemiz. Buralara ilk gelen Türkmenlerin çocuklarını okutmaya, maddi ve manevi şifalar dağıtmaya, imparatorluk kuracak nesillere milli değer yarğıları vermeye.Derman arayan dertliler, İslam’a hizmeti dert edinenlerle dolar dolar taşar Sadık İsmail’in çevresi..</p>
<p>Keles’in Oydas Köyü’nden bir baba ümitsizlik içerisindeyken kızının hastalığından, bir ümit der ve varır Sadık İsmail’in makamına ve şifa bulur kızı Dölek, son derece mutlu olan baba derki Sadık İsmail’e;</p>
<p>-Hocam bende kız çok, Dölek’im hizmet etsin bu dergahta, sana evlatlık olsun der.</p>
<p>Dölek kız yeni makamında su taşır, bulaşık yıkar, çamaşır yıkar, yemeğini yapar, sevilir hem hizmetinden, hem güzelliğinden. Güzelin düşmanı çok olurmuş, dergâha su getirirken lafla rahatsız ederler Dölek’i. Rahatsızlıktan rahatsız Sadık İsmail, sadık evladını rahatsız etmesinler diye şimdiki balıklı havuzunun olduğu yere vurur asasını, fışkırır yerden pırlantalar gibi sular. Çamaşır için su bulamayan kadınlar çamaşırlık yapar, hayvanını sulayacak çobanlar büyük akarlar koyarlar kaynağa, ihtiyarlar önünü gerer, havuz yaparlar şöyle dibinde sohbet yapmak için, tarlasını sulamak için.</p>
<p>Peki ya havuzdaki balıklar nerden geldi? Kim attı onları buraya? Neden kutsallaşmıştır diğer balıklardan farklı olarak??</p>
<p>Sadık İsmail’in talebelerinden bir genç aşık olmuş Dölek kıza ama bir türlü açıklayamaz aşkını, terbiyesi müsaade etmez, belki hocasına sonsuz sevgi ve saygısı sebeptir bilinmez. Havuzun suları çoğaldıkça dergâhta içtiği sularla aşkı da çoğalır. Çoğalır ya derslere çalışması azalır, gönlü kırık, boynu bükük olur. Gencimize çare bulunur hocamızdan, o zamanlar yeni Çıkan bir sefere nefer gönderir genci, gurbet söndürecekken bir kat daha arttırır aşkını Delikanlımızın, anlatır Dölek kızı yeni arkadaşlarına, duymayan kalmaz bu ümitsiz aşk hikâyesini.. Her günün belirli bir vaktinde;</p>
<p>-Ah dermiş ah! O şimdi su doldurmaya gitmiştir havuza, ne olurdu Allah’ım balık olsam Şimdi o havuzda da Dölek’imi görsem der, söyleyen dinleyen bıkmaz nakarat olur her gün aynı vakitte. Kader onu bu savaşta ayağından yaralar, şehit olmadan yanına gelen arkadaşlarına gene aynı nakarat;</p>
<p>-O şimdi su doldurmaya geldi. Allah’ım o havuzda balık olsam da Dölek’imi doyasıya görsem derken şehit olur. Arkadaşları bu olaydan fevkalâde duygulanır ve harpten sonra Dölek kızı ve Sadık İsmail’i görmeye karar verirler ve aylar sonra gelirler Moymul’a. Sadık İsmail’e arkadaşlarının şehit olduğunu anlatırlar, el öperler, himmet alırlar, gelirler havuzun başına ezberledikleri saatte, havuzda birçok balık, içlerinden biri kuyruğundan yaralıdır. İşte o balık havuz başındaki gençlerin yanına varır. Onlar nereye o oraya. Balığın birden hızla başka bir istikamete gidişini gören gençler orada Dölek’i görürler. Balık suyun içinde hızla Bir gençlerin yanına birde Dölek’in yanına gider gelir. Sanki daha önce anlatılanları doğrularcasına balığın hareketleri Dölek’in hali şaşkına çevirir gençleri, içlerinden biri sorar oradaki oturan ihtiyarlara;</p>
<p>-Bu balıkları kim koydu havuza?</p>
<p>-Biz de bilmiyoruz kimin koyduğunu, bundan birkaç ay evvel peyda oldu dediler. O soruyu duyan Dölek biliyordu balıkların ne zaman geldiğini, ama nasıl cevap versin kendisine mahrem olan insanlara. Ama balıklarla gördüğü rüyayı babalığına birde yakın arkadaşlarına anlatmıştı. Kendisinin yakından tanıdığı o genç gelmiş rüyasında ona demişti ki;</p>
<p>-Dölek biz yarın kırk arkadaşımız ile havuza geleceğiz..</p>
<p>Rüyanın ertesi günü havuz balıklarla dolmuştu. İçlerinden biri, kuyruğu yaralı olan devamlı Dölek’i takip ederdi, o nereye o da oraya. O sıralar harplerin ardı arkası kesilmez, her harpte balıkların kayboluşu, harpler bitince tekrar görünmeleri sonucu hem havuz hem de balıklar halk arasında kutsallaştı. Herkes saygı içindedir. Balıklı havuzunun balıklarının tutulunca, o eve uğursuzluk, hastalık getireceğine inanılır. Sadık İsmail’in balıkları, Dölek kızın aşıkları vatanın gerçek sahipleri olarak nitelenir.<br />
Balıklı havuzunun yanındaki türbede yatan dedenin kimliğini Allah’tan başka kimse bilmiyor.Ancak rivayetler Dölek kıza aşık olan gencin babası Sadık İsmail’e oğlu hizmet edemeyince Kendisi gelir hizmetine. Ona oğlunun Dölek kıza aşkından bahsederler, olayları, balıkları ve bilhassa yaralı olan balığı tanıtırlar, garip baba ölene dek Dölek kızla yaralı balığın birbirlerine bakışını nazar eder havuz başında. Dergâha hizmette kusur etmez. Vefat ettiğinde de oğlunun yanına gömerler onu. Onun da adı bundan böyle Balıklı Dede olur !&#8230;..</p>
<p>&nbsp;<br />
Katarlandık Hakk Yoluna Katarız,<br />
Çıkarız Yükseklere Sema Tutarız,<br />
Her Kuşun Dilinden Bilir Öteriz,<br />
Onun İçin Farketmiyor El Bizi..</p>
<p>Horasan’dan çıktım sökün eyledim<br />
Geldim tavşanlıya mekan eyledim<br />
Yüz bin evliyaya hizmet eyledim<br />
Keskindir nefesi Allah kulunun..</p>
<p>Moymul’un ünürüstünde oturur.<br />
Gelen talebeleri kendi okutur.<br />
Balıklıyı nefesiyle akıtır,<br />
Keskindir nefesi Allah kulunun..<br />
alıntı<br />
<a href="http://www.moymulluyuz.net/">www.moymulluyuz.net</a><br />
Sarı İsmail Sultan’ın Türbesi Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinin Dedeler köyünde yer almaktadır. Dedeler köyünde, soylarını Sarı İsmail Sultan’a bağlayan ocaklı dede ailesi de yaşamaktadır. Bu ocaklı dedeler, Sarı İsmail Sultan Ocağı mensubu olduklarını belirtmektedirler. Dedeler köyü ocaklılarının Kütahya ve Bursa illerine bağlı yerleşim birimlerinde talipleri vardır. Bu ocaklı grup Sarı İsmail Sultan’ı, “Uzun Allah Kulu” olarak da adlandırmaktadır.<br />
..dedeler köyü asimilasyondan nasibini alan bir köy,artık 3, 5 alevi aile var,alevi tv ler sayesinde yeniden toparlanma göze çarpsada yetersiz.<br />
Kaynak: <a href="http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=19131">http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=19131</a></p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/6-meydanci-postu-sari-ismail-sultan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>12. MİHMANDAR POSTU – HIZIR ALEYHİSSELAM</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/12-mihmandar-postu-hizir-aleyhisselam/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/12-mihmandar-postu-hizir-aleyhisselam/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 18:35:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Y.Doç.Dr. Yağmur Say ]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[SERÇEŞME'DE 12 POST]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/alevy-ynancinda-hizir-aly-senkretyzmy/</guid>
				<description><![CDATA[ALEVİ İNANCINDA HIZIR-ALİ SENKRETİZMİ Y.Doç.Dr. Yağmur Say ‘Hızır’ kelimesinin İslami kaynaklarda isim olarak değil, bir lakap kabul edildiği, ancak pratikte adı yerine kullanıldığı anlaşılıyor. &#8220;Yeşil&#8221; anlamına gelen bu lakabından dolayı Hızır&#8217;a Şiilikte üstün bir mevki tanınmıştır. Zira bilindiği üzere yeşil renk hem genel olarak İslamın dinsel rengi, hem de Hz. Ali sülalesinin ve dolayısıyla şiiliğin ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>ALEVİ İNANCINDA HIZIR-ALİ SENKRETİZMİ</p>
<p>Y.Doç.Dr. Yağmur Say</p>
<p>‘Hızır’ kelimesinin İslami kaynaklarda isim olarak değil, bir lakap kabul edildiği, ancak pratikte adı yerine kullanıldığı anlaşılıyor. &#8220;Yeşil&#8221; anlamına gelen bu lakabından dolayı Hızır&#8217;a Şiilikte üstün bir mevki tanınmıştır. Zira bilindiği üzere yeşil renk hem genel olarak İslamın dinsel rengi, hem de Hz. Ali sülalesinin ve dolayısıyla şiiliğin mukaddes rengidir. 12. İmam Mehdi de bu inanç içinde &#8220;Beyazlı Denizi&#8221;nin ortasındaki Yeşil Ada&#8217;da oturmaktadır.1</p>
<p>XVII. yüzyıl Osmanlı devlet adamı ve müelliflerinden Köprülü zade Numan b.Mustafa eserinde Hızır&#8217;ın ölmezliğini kanıtlamaya çalışmıştır. Hızır&#8217;ın ölümsüzlüğünü savunan görülerin dayanakları unlardır;</p>
<p>1-Zulkarneyn&#8217;in Hızır&#8217;la beraber Hayat Çeşmesi&#8217;ni aramasını anlatan efsanenin çeşitli versiyonları.2</p>
<p>2-Hızır&#8217;ın Hz. Âdem döneminde hayatta olup, Nuh Tufanı&#8217;ndan sonra o zamana kadar korunun Hz. Âdem’in cesedinin defin töreninde bulunduğu, bunu yaptığı için Allah&#8217;ın, ömrünü Kıyamete dek uzattığı, sonraki pek çok peygambere musahiplik ettiği, hatta Hz. Muhammed&#8217;le buluştuğu, üstelik Hz. Muhammed&#8217;in defni esnasında bile hazır bulunup Hz. Ali ile de görüştüğü vb. eklindeki sayısız rivayetler.3 Hızır’ın yaşadığına inanılmasının ilahiyat açısından önemli bir yönüne dokunmamız gerekiyor. Bu da şiilikteki Hızır&#8217;ın yeri ve önemi sorunudur. Bilindiği üzere şiilikte Hızır&#8217;ın Sünniliktekinden apayrı bir durumu vardır. Özellikle 12 İmam (İmamiyye) şiiliğinde Hızır&#8217;ın sağ olduğuna kesinlikle inanılmaktadır. Örneğin rivayete göre, Hz. Ali&#8217;nin vefatında gelip cenaze törenine katılmış ve Ehl-i Beyt&#8217;e başsağlığı dilemiştir. Hz. Hüseyin şehid olduğunda arkasından mersiye okumuştur.4</p>
<p>Şiilikte Hızır&#8217;ın sağ olduğuna bu derece kuvvetle inanılması, belli ölçüde &#8220;İmam&#8221; kavramının mistik yönüyle ilgili görünmektedir. öyle ki: Nasıl Hz. Musa ve Hızır ilikisinde birincisi şeriatı, öteki batını temsil ediyorsa, ilk İmam Hz. Ali ile Hz. Muhammed de aynı çerçeve içinde değerlendirilmektedir. Yani Hz. Muhammed&#8217;in batını temsil eden Hızır&#8217;ı, Hz. Ali&#8217;dir.5</p>
<p>H. Corbin&#8217;in naklettiğine göre, şiilerin elindeki Hz. Ali&#8217;ye izafe edilen meşhur hutbelerden birinde, yaratılıştan bu yana, yeryüzündeki çeşitli din mensupları arasında Hz. Ali&#8217;nin hangi isimler altında göründüğünü anlatan bir parça bulunmaktadır. Bu parçada da Hz. Ali Hıristiyanlara hitaben, &#8220;Ben İncil&#8217;de adına İlya denilen kişiyim&#8221; demektedir. Burada Ali adıyla İlya, daha doğrusu Eli arasındaki benzerlik gözden kaçırılmamaktadır. Çünkü bu şekilde Hz. Ali&#8217;nin Eli (İlya) olduğuna dikkat çekilerek, Hızır ile İlyaya&#8217;nın aynı kişi olduğu hatırlanırsa, Hz. Ali&#8217;nin Hızır olduğu vurgulanmak istenmiştir.6</p>
<p>Şiilikte Hızır&#8217;ın hayatta olmasına verilen bu önemin, aslında bu mezhepteki Mehdi anlayışı ile de derin ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira (Mehdi bekleme ümidinin), Hızır (Hz. Ali) gibi bir ebedi şahsiyet kavramı ile ne ölçüde takviye göreceği açıktır.7</p>
<p>Hızır, bütün umut ve olanakların tükendiği, çarelerin sona erdiği durumlarda yardıma çağrılan ve çağrıldığında da mutlaka geleceğine inanılan, sonsuz güce sahip semavi bir kurtarıcıdır. Türkçedeki &#8220;Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez&#8221;, &#8220;Hızır gibi yetişti&#8221; vb. atasözü ve deyimler, hep bu halk inancının bir ifadesidir. Bu itibarla Hızır&#8217;ın bütün İslam uluslarının folklorlarındaki en canlı, en maruf sima olup, özellikle Türkler içinde Hz. Muhammed ve Hz. Ali&#8217;den sonra en çok bilinen bir kimlik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. O kadar ki, bugün bazı folklor araştırıcılarının tespitlerine göre, Anadolu Türklerinin büyük bir çoğunluğunun, Hızır veya Hızır İlyas&#8217;a inandığı, yardımını sağlayacağından mutlaka emin olduğu ileri sürülmektedir. Hatta hayatta hiç olmazsa bir defa, başına gelen bir felaketten, Hızır aracılığıyla kurtulduğuna veya Hızır sayesinde bir nimete, bir mevkie eriştiğine inanmayanın, hemen hemen yok denecek kadar az olduğu da belirtilir.8</p>
<p>Zor durumlarda ve felaketlerde yardımcılık vasfı dolayısıyla Hızır&#8217;ın Kızılbaş ve Bektaşi inançlarında da büyük bir yeri vardır. Bu yer Pir Sultan Abdal’ın;</p>
<p>Bin bir adı var bir adı Hızır.<br />
Her nerede çağırsan orada hazır,<br />
Ali Padişahtır Muhammed vezir,<br />
Bu fermanı yazan Ali değil mi?</p>
<p>Eklindeki nefesinde9 tam ifadesini bulmaktadır. Görüldüğü üzere, Hızır&#8217;ın bu özel ve üstün yeri bir bakıma bu Hz. Ali ile Hızır özdeşleştirilmesinden gelmektedir. Zaten bu sebeple bazı halk hikâyelerinin, hatta Köroğlu gibi bir kısım destanî romanların bile Alevi rivayetlerinde Hızır rolünün Hz. Ali&#8217;ye verilmiş olduğu da bir gerçektir.10</p>
<p>Bazı Bektaşi menakıpnamelerinde ise Hızır yerine ara sıra Hacı Bektaş, Hacım Sultan ve benzeri Bektaşi evliyasının ikame edildiği, bu suretle dolaylı olarak onlarla Hızır&#8217;ın özdeşleştirildiği görülmektedir. Kısaca Hızır&#8217;ın bu kimlikler olarak yeryüzünde ortaya çıktığına inanılmaktadır.11</p>
<p>Alevi ve Bektaşi inançlarında Hızır&#8217;ın bu önemi çeşitli şekillerde takdis fiilleriyle de ortaya konulmuştur. Mesela Bektaşilikteki 12 post (12 Makam&#8217;dan) Mihmandar Postu Hızır&#8217;ı temsil eder.12 Yakın zamanlarda Erzincan havalisinde Alevi Zaza’lar da sabah güneşinin ilk ışıklarının aksettiği taş ve kayaların &#8220;Ya Hızır&#8221; diye dualarla tazim olunduğu gözlenmiştir. Zira onların arasında yaygın bir inanca göre, Hz. Ali şehid edildiği zaman güneşe dönüşüp göklere yükselmiştir.13 Dolayısıyla bu şekilde Hızır adına dua edilmekle aslında Hz. Ali&#8217;ye hitap edilmektedir. Nitekim Edip Yavuz&#8217;un tespitleri de bu düşünceyi doğrulamaktadır. Ona göre Hakk Muhammed Ali eklindeki ulûhiyet ifadesinde Hızır, Hakk&#8217;ın yerini almış olup, bu noktayı açığa çıkaran pek çok dualar ve yeminler bulunmaktadır14. Eğer bu tespitler doğru ise bu Hızır&#8217;ın ulûhiyet (Tanrılık) kavramı ile özdeşleştirildiğini gösteren bir baka olaydır.</p>
<p>Hz. Ali ile Hızır arasındaki özdeşleştirmeyi gösteren diğer bir yaklaşım da Hurufi eğilimlidir. Bunun için Kazım Baba&#8217;nın15 nefesi dikkat çekicidir;</p>
<p>Makes-i vech-i Huda Fazl-ı Kitab-ı Cavidan<br />
Ayet Ayet beyyinatdır. Nokta-i İlm-i Beyan<br />
Hem Hızırdır. Hem de İsa İsm-i Azam bigüman<br />
Haliku&#8217;r-Rahman-ı mana eklen insandır Ali.</p>
<p>Buna bağlı olarak, Şükrü Metin Baba&#8217;nın16 nefesi de dikkat çekicidir;</p>
<p>Zulmet deryasını nur edip gelen,<br />
Hızır İlyas ah-ı Merdan Ali&#8217;dir.<br />
Garibin mazlumun halini bilen,<br />
Hızır İlyas Şah-ı Merdan Ali&#8217;dir.</p>
<p>Bir anda cevelan eder cihanı<br />
Kalbi saf olanın dest-ü damanı<br />
Bir ismi Behruz&#8217;dur lisanı Süryani<br />
Hızır İlyas ah-ı Merdan Ali&#8217;dir.</p>
<p>Merdi meydan eylemek dir iyi er<br />
Gafil olma kardaş çerağın söner<br />
Her gördüğün Hızır bilmek dir hüner<br />
Hızır İlyas ah-ı Merdan Ali&#8217;dir.</p>
<p>Ehl-i iman eyler ikrar sebatı<br />
Kendinde seyr eder sıfatı zatı<br />
Hızır ile içen Ab-ı Hayatı<br />
Hızır İlyas ah-ı Merdan Ali&#8217;dir.</p>
<p>Şükrü Metin Baba bu demden içer<br />
Saki-i Kevserle Sırat&#8217;ı geçer<br />
Hızır-ı Âdemde arayıp seçer<br />
Hızır İlyas ah-ı Merdan Ali&#8217;dir.</p>
<p>Destanî romanlarda bazen Hızır&#8217;ın yerini bir baka mukaddes kişilik alabilmektedir. Örneğin Ebu Müslim romanında Hz. Ali; bir keresinde Danişmendnamede Hz. Muhammed olmuştur. Ebu Müslim Horasani Mervan&#8217;ın askerleriyle savaşırken çok sıkıştığı bir anda, korkunç bir gök gürültüsü duyulur. Hemen peşinden, kıble tarafından &#8220;Ateşten bir kılıç çekmiş bir süvari&#8221; görünüverir. Bu süvari sapıkları yok edip Mervan&#8217;ın sancağını devirir. Aynı süvari Ebu Müslim Horasani esir edilip Nişabur&#8217;a götürülürken ortaya çıkar ve askerleri öldürerek onu kurtarır. Ancak kimse bu süvariyi teşhis edemez.17 Metinde süvarinin kimliği açıklanmaz ise de genel anlatımdan bunun Hz. Ali olduğu anlaşılmaktadır. Danişmendnamede ise iki yerde Melik Danişmend&#8217;i tehlikeden kurtaranın Hz. Muhammed olduğu açıkça zikredilir. Hızır&#8217;dan baka bu şahsiyetlerin bu eserlerde yer almasının bir sebebi belki de Türk destanî roman ürünlerinin ilk ortaya çıktığı dönemlerde Hızır figürünün bunlara henüz girmeye başlamış olmasıdır diye düşünülebilir. Nitekim daha geç dönemlerde oluşanlarda artık Hızır&#8217;dan başka bir kişiliğe seyrek rastlanır. Bir başka sebep de, özellikle Ebu Müslim romanında olduğu gibi, şii eğilimlerin etkisi olabilir. Zaten bu duruma bazı halk hikâyelerinde rastlanacaktır.18</p>
<p>Şii eğilimli halk hikâyelerinde Hızır yerine Hz. Ali&#8217;nin konduğu görülür. Bunun yanında aynı hikâyenin Sünni rivayetinde Hızır&#8217;ın, şii rivayetinde ise Hz. Ali&#8217;nin rolü vardır. Örneğin Tufarkanlı Abbas hikâyesinde Hz. Ali mazlum aşıkın yardımına koşmakta, kuyunun ağzındaki değirmen taşını bir el işaretiyle atar, orada mahpus bulunan Abbas&#8217;a parmağını uzatarak onu 40 kulaç derinlikten çıkarır. Abbas kuyuda iken Hızır yerine Hz. Ali&#8217;ye öyle seslenmektedir; &#8220;Esma sıfatında Aslan donunda İresul yolunda yatan meded&#8221;19<br />
Bektaşilikteki 12 posttan sonuncusu nasıl Hızır&#8217;a tahsis edilmişse (Mihmandar Postu), Alevilerde da eve gelen her misafirin Hızır olabileceği inancı, misafire büyük kıymet ve önem izafe edilmesine sebep olmuştur. Bu bakımdan misafir ağırlamayı adet haline getiren &#8220;Hanedan&#8221; evleri &#8220;.Ağa&#8217;nın Ocağıdır&#8221; diyerek mübarek sayılmış, buralarda Hz. Ali yani Hızır&#8217;ın yemek yediği farz edilmiştir. Bu evler mukaddes tanındığı içinde bunlar üzerine kesinlikle yemin edilmez.20</p>
<p>Şah İsmail Hatayi veya Pir Sultan Abdal&#8217;a izafe edilen şu nefes Alevi inançlarındaki misafir -Hızır ilişkisini çok güzel bir biçimde anlatır;21</p>
<p>Misafir aşk kapusunun dilidir<br />
Hızır&#8217;ı sev kim sahibinin gülüdür<br />
Tanrı misafiri Pirim Ali&#8217;dir<br />
Mihmanlar siz bize safa geldiniz</p>
<p>Bir eve kahrola misafir gelmez<br />
Çalınsa çırpınsa ektiği bitmez<br />
Çağırsa bağırsa bir yere yetmez<br />
Mihmanlar siz bize safa geldiniz</p>
<p>Hizmet eyle sen ki daima gele<br />
Yavan yaşık bizim yüzümüz güle<br />
Büyük küçük anı hep Hızır bile<br />
Mihmanlar siz bize safa geldiniz</p>
<p>Misafir gelir ki kısmeti bile<br />
Misafir Hızırdır özrünü dile<br />
Hatayim uğruyu tut ver gel ele<br />
Mihmanlar siz bize safa geldiniz.</p>
<p>Görüldüğü üzere Alevi inançları misafiri Hızır&#8217;la, Hızır&#8217;ı da Hz. Ali ile özdeşleştirmiştir. Misafir sanki Hz. Ali imiş gibi itibar görecek, memnun edilecektir. Bu bakımdan Bektaşi babalarına verilen icazetnamelerde &#8220;Ayende ve Ravendeye it&#8217;am-ı ta&#8217;am&#8221; (gelene gidene yemek verme) artı konmuştur. Eskiden Alevi ve Bektaşilerde her evde ve tekkede &#8220;Gaib Erenler&#8221; hissesi olarak bir miktar yiyecek ayrılıyordu; misafir gelirse ona çıkarılır, gelmezse bir fakire verilirdi. Misafirin sahip olduğu bu önem dolayısıyla bir eve misafir geldiği zaman ne var ne yok hepsi büyük bir saygıyla ikram edilirdi.22 Misafir gelmeyen, yenilip içilmeyen evler makbul tutulmaz, ektiğinin bitmeyeceğine, kahra uğradığına inanılırdı. Böylece bu inanç sayesinde her evin misafir ağırlaması sağlanmış olurdu.</p>
<p>Hızır-Hz. Ali Kültünde At</p>
<p>Şamanizm’de şamanların üstüne binerek Gök Tanrı ile konuşmaya gittikleri atlar hep bozdur. Kurbanlık atlar içinde de en değerlisi boz veya kır olanıdır.23 Bu büyük önem dolayısıyla kahramanların atlarına Türk inançlarında ölüm layık görülmemiştir. Hz. Ali&#8217;nin Düldül&#8217;ü gibi ah İsmail&#8217;in Kamer Tay&#8217;ı, Köroğlu’nun Kıratı, Baba İlyas&#8217;ın Boz&#8217;u hep ölümsüzdürler.</p>
<p>Nebi (Hızır Nebi) Bayramı</p>
<p>Hıdrellez törenleri Sünni, Gayr-ı Sünni bütün Türkler arasında genel bir şekilde kutlanan bir halk bayramıdır. Örneğin Edirne Bektaşileri, Batı ve Güney Anadolu Tahtacıları, Çepniler, Orta Anadolu Alevileri ve diğer bütün Alevi ve Bektaşi Türk toplulukları da Hıdrellezi aşağı yukarı aynı şekilde kutlarlar.</p>
<p>Onlara göre Hızır ve İlyas&#8217;ın buluştuğu bu Hıdrellez günü, &#8220;İnananların&#8221; sohbet ve şenlik yapması gereken bir bayramdır. Ölüler ziyaret edilir, ruhları için yemekler hazırlanıp uygun yerlerde semah dönülüp rakı içilir.24 Ancak Alevi topluluklarının Hıdrellezden baka, onun kadar tanınmamasına rağmen asıl önemli diğer bir bayramları da Nebi Bayramı veya Hızır (Hıdır) Nebi Bayramı denmektedir. Bu bazılarınca Hıdrellezle karıştırılmaktadır. Hıdrellezi kutlama tarihi 6 Mayıs olmasına karşılık Hızır Nebi çok daha erken bir tarihte kutlanır ve onların üç önemli bayramlarından biridir.</p>
<p>Nebi Bayramı, İranlıların Nevruzundan 5 hafta öncesine, yani Şubat ayının ortasına rastlamakta olup, bunun eski 12 hayvanlı Türk takvimindeki yılbaşı ile aynı olduğu, dolayısıyla bu bayramın aslında eski Türklerin yeni yıl bayramı olduğu gösterilmiştir.25 Aynı bayramın Azerbaycan Türklerinde Hıdır Nebi Bayramı,26 İran&#8217;da Ehl-i Hakk toplulukları arasında da Zat-ı Mutlak (Hz. Ali) şerefine id-i Ali Haydar adıyla kutlandığı görülür.</p>
<p>Abdurrahman Yılmaz, Tahtacılarda Gelenekler, Ank.1948, s.25; M. Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, İst.1977, s.361. 25 İ. Melikoff, I. Uluslararası Türk Folkloru Kongresi Bildirileri, Ank. 1976, C.IV, s.176 26 Ehliman Ahundov (Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, Çev: S.Tezcan, Ank.1978, s.433) çalımasında bayramın Ermeniler tarafından da kutlanıldığını bildirmektedir.</p>
<p>1 A.Y. Ocak, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ank.1985, s. 61<br />
2 Efsanenin İslami kaynaklarda ilenen eklinin özeti öyledir ; &#8220;Nuh Peygamberin torunu Yunan&#8217;ın soyundan gelen İskender-i Zülkarneyn, ebedi hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran bir hayat çeşmesinden bahsedildiğini duyar ve bunu aramaya karar verir. Rivayete göre Allah bunu Sam&#8217;ın soyundan birine nasip edecektir. Zülkarneyn, halasının oğlu olup, Hızır diye anılan Elyesa ile askerlerinin refakatinde yolculuğa balar. Hayat çeşmesi, Karanlıklar Ülkesi&#8217;ndedir. Yolda bir fırtına yüzünden Zülkarneyn ve Hızır askerlerden ayrı düşerler. Bir süre sonra Karanlıklar Ülkesi&#8217;ne gelirler. Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını bulmaya çalışırlar. Bu esnada uzun maceralar yaşarlar, tehlikeler atlatırlar. Günlerce yol aldıktan sonra Hızır, ilahi bir ses duyar ve bir nur görür. Bunların kendini çektiği yere gidince de orada hayat çeşmesini bulur. Suyundan içer ve yıkanır. Böylece hem ebedi yaşama kavuşur, hem de insanüstü güçler, yetenekler kazanır. Sonra Zülkarneyn ile karşılaşırlar. Zülkarneyn durumu öğrenir ve çeşmeyi arasa da bulamaz. Kaderine razı olur ve bir süre sonra ölür (Ocak, İslam-Türk. S. 56,57).<br />
3 İbnü&#8217;l-Esir (El, Kamil fi&#8217;t-Tarih, C.I, Kahire 1932, s. 327,336) eserinde bu gibi rivayetlerin Yahudi raviler tarafından rivayet edildiğini kaydedip bunları eleştirmekte ve bu gibi rivayetlere inanılmaması gerektiğini belirtmektedir; Ocak, İslam-Türk. s. 69.<br />
4 A.Y. Ocak, İslam-Türk. s. 70; A. Gölpınarlı, Gülen-i Raz şerhi, İst. 1972. s. 58.<br />
5 A.Y. Ocak. İslam-Türk. S. 70<br />
6 Ocak. İslam-Türk. S. 70.<br />
7 Ocak. İslam-Türk. S. 70<br />
8 Ocak. İslam-Türk. S.102.<br />
9 Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, İst.1971, s. 94; Ocak, İslam-Türk. s. 105.<br />
10 Bu konu hakkında bkz. P.N. Boratav, Köroğlu Destanı, İst.1931, s. 90,91; Boratav, &#8220;Türklerde Hızır&#8221;, İslam Ansiklopedisi,<br />
11 Bu konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli, s.15.70.71.79; Burhan Abdal, Vilayetname-i Hacım Sultan, Yay. Rudolf Tschudi, Berlin 1914, s. 23; Ocak, İslam-Türk. S. 105.<br />
12 Bektaşilik erkânında 12 İmamın hatırasını yansıtan bu 12 posttan her biri, Bektaşilerce takdis edilen büyük şahsiyetlere izafe olunmuştur. Hz. İbrahim&#8217;de bunlardan biridir. O&#8217;nun sık sık Hızır&#8217;ı misafir ettiği inancının bir ifadesi olarak 12. posta Mihmandar postu denilmiştir. İte bu post Hızır tarafından temsil edilmektedir (Murat Sertoğlu, Bektaşiyik Nedir? İst.1969, s. 255; Boratav, &#8220;Türklerde Hızır&#8221;,<br />
13 Ali Kemali Aksüt, Erzincan Tarihi, Ank.1931, s. 181.<br />
14 Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Ank.1968, s. 406,407.<br />
15 Kazım Baba Divanı, Neşr. Turgut Koca, İst.1959, s. 35<br />
16 M.Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü, Dibi Köşesi Bucağı, İst.1979, s. 417,418.<br />
17 Ocak. İslam-Türk. s. 189<br />
18 Ocak. İslam-Türk. s.189.<br />
19 Umay Günay, &#8220;Türk Masallarında Geleneksel ve Efsanevi Yaratıklar&#8221;, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fak. Dergisi, C.I. Ank.1983, s. 24.<br />
20 Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve tarikatlar Tarihi, İst.1964, s.283; Ocak, İslam-Türk. s. 108.<br />
21 Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, İst.1971, s.146,148.<br />
22 Bedri Noyan, &#8220;Bektaşilik, Alevilik&#8221; Günaydın Gazetesi, 12.2.1977.<br />
23 W.Radloff, Sibirya’dan, Çev. A. Temir, Ank. 1957, 23,29; A. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ank. 1972, s.101.<br />
24 Abdurrahman Yılmaz, Tahtacılarda Gelenekler, Ank. 1948, s. 25, M. Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, İst. 1977 s. 361<br />
25 İ. Melikoff, I. Uluslararası Türk Folkloru Kongresi Bildirileri, Ank. 1976, C. IV, s. 176<br />
26 Ehliman Ahundov (Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, Çvr: S. Tezcan, Ank. 1978, s: 433) çalışmasında bayramın Ermeniler tarafından da kutlandığını bildirmektedir.</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/12-mihmandar-postu-hizir-aleyhisselam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>11. AYAKÇI POSTU – ABDAL MUSA SULTAN</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/11-ayakci-postu-abdal-musa-sultan/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/11-ayakci-postu-abdal-musa-sultan/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 11 Aug 2007 16:17:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[SERÇEŞME'DE 12 POST]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/abdal-musa-sultan-velayetnamesi-ve-kaygusuz-abdal-pendnamesi/</guid>
				<description><![CDATA[Abdal Musa Velayetnamesi ve Kaygusuz Abdal Pendnamesi&#8217;ni İçeren Veli Baba Elyazması Üzerinde Kısa Bir Sunuş İsmail Kaygusuz İki ayrı metin içeren bu elyazmasının fotokopisi Almanya’da yaşamakta olan değerli dostum ozan Budak Ali (Ali Kaykı) tarafından bize verildi. Kendisi fotokopinin elde edilişi hakkında şunları yazmıştı: “2003 senesinde Elmalı- Tekke Köye gittiğimde Abdal Musa Tekkesi dedelerinden Gündüz ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Abdal Musa Velayetnamesi ve Kaygusuz Abdal Pendnamesi&#8217;ni İçeren Veli Baba Elyazması Üzerinde Kısa Bir Sunuş</p>
<p>İsmail Kaygusuz</p>
<p>İki ayrı metin içeren bu elyazmasının fotokopisi Almanya’da yaşamakta olan değerli dostum ozan Budak Ali (Ali Kaykı) tarafından bize verildi. Kendisi fotokopinin elde edilişi hakkında şunları yazmıştı:</p>
<p>“2003 senesinde Elmalı- Tekke Köye gittiğimde Abdal Musa Tekkesi dedelerinden Gündüz Ali Koca Baba Menakıbname’yi bana verirken, Fransa\&#8217;dan bir talibinin getirdiğini söylemişti. Fransa\&#8217;nın neresinden bilmiyorum sadece bir kütüphanede bulmuş ve fotokopisini çekmiş. Koca Ali Baba, başkalarının istemesine rağmen vermediğini, beni beklediğini söylemiş ve ‘bunu değerlendir’ demişti. İsteği yerini buldu çok şükür! Hem de en iyi şekilde.”</p>
<p>En iyi şekilde değerlendirebildik mi? Bizim dar olanaklı koşullarımızda buna olumlu yanıt vermek olası değildir, elimizden geleni yaptık. 2005’in Aralık ayı başlarında Hannover’de dostumuza konuk olma şansımız doğdu. Ali Koca Baba’ya telefon ederek kendi ağzından da duymak istedik. Ancak bize anlatılanlardan fazlalık olarak, bir talibinin İstanbul’da yaşayan ve öğretmenlik yapmakta olan bir Fransız bayan öğretmenden almış olduğunu öğrendik.</p>
<p>Veli Baba Elyazmasındaki Velayetname metni, Musa Seyirci’nin Abdal Musa Sultan kitabına almış olduğu metinden çok az da olsa bazı farklılıklar göstermektedir. İlk kez 1930’lu yıllarda Sadeddin Nüzhed Ergun’un Türk Şairleri yapıtında yayınlanan bu metnin Naci Kum’un Isparta’da bulduğu elyazmasından alınmış olduğunu öğreniyoruz.</p>
<p>Aşağıdaki metinlerin orijinal elyazması da, 17.yüzyılın üçüncü<br />
çeyreği başlarında Uluğbey kasabasındaki bir Alevi-Bektaşi dergahında istinsah edilmiştir, yani Isparta kökenlidir. Metinlerin sonundaki isim ve tarihler bunu açıkça göstermektedir. Elyazmasını istinsah eden ya da denetimi altında, başında bulunduğu Dergah’ta istinsah ettiren kişi Dördüncü İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd’in soyundan “El-Hüseyin el-Veli el-Seyid el Meşhur Salıncak Dede oğlu Veliyeddin el-Gazi Baba el-meşhur Veli Baba Sultan”dır. 1647-8’de öldürüldüğü bilinen Veli Baba Sultan’ın Arapça yazmış olduğu bizce önemli bir tarihsel yapıt olan “Menakıbname”si 1890’larda Türkçeleştirilmiş ve kendisinden sonra soyundan gelenlerin şecereleri, Osmanlı yönetimiyle yakın ilişkiler, Dergah’ın vakıf arazisine ilişkin padişah fermanları, kasideler vb. eklerle yeniden yazılmıştır.</p>
<p>Velayetname’yi ilk yazan kişinin, Abdal Musa Sultan’ın hakka yürümesinden hemen sonra 14.yüzyılın sonlarında bir müridi olduğunu düşünüyoruz, ya da 15. yüzyılın ilk çeyreği içinde, Teke bölgesinin henüz Osmanoğulları’na bağlanmadan önce olmalı. İncelemekte olduğumuz Veli Baba Elyazması fotokopisinin ise aslının nerede bulunduğunu ve ele geçirilişine ilişkin yukarıdaki bilgilerin doğruluğuna dair kesin bir şey bilmiyoruz ve bunlar hakkında fazla konuşmamız da kuşkusuz olası değil. Ancak bu metinlerin,Türk-İslamcı yazar ve tarihçilerden Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in TTK. Yayınları arasında çıkan Abdal Musa Velayetnamesi kitabındaki ile aynı olduğunu görmekteyiz. Elindeki geniş malzemeyi bir sistematikten yoksun ve hoyratça kullanmış, gereksiz ayrıntılarla doldurmuş; ama Anadolu Alevi-Bektaşilerinin ikinci Piri (Pir-i sani) Abdal Musa Sultan’ı gerçek anlamda ne tarihsel ve ne de inançsal olarak tanıtmayan ve yüzü kızarmadan, Kaygusuz Abdal’ı “Hanefi mezhebine” dahil ettiği gibi, ona da “ehl-i sünnetten”, yani Sünni olduğu iftirasını atan Prof. Güzel, bu kitabının arkasına, 60 sayfa olan elyazması metnin 42 sayfasını koyduğu tıpkıbasımın, “transkripsiyonlu metnin birinci elden nüshası olduğunu” belirtmektedir. Ancak kitabın hiçbir yerinde, kendi kitaplığında bulunan bu original nüshayı nereden, nasıl ve ne zaman elegeçirdiğine dair bilgi vermemesini de fazlasıyla yadırgadık. Bizim bildiğimiz bir bilim adamı, tarihsel ya da inançsal bir temel kaynağı yayınlarken bunları açıklaması gerektiği bilinç ve sorumluluğunu taşır; öyle sadece “AG original nüshası” diye geçiştirmez!</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, incelediğimiz fotokopi metinler Ali Baba elzamasının bir başka nüshasından çekilmiş bulunmaktadır. Belki daha daha doğrusu, herhangibir kütüphane ya da bir kişide bulunan, 1125/1713 tarih ve Mehmet oğlu Pir Efendizade imzalı AG nüshasının bir başka kopyasından alınmadır. Ancak bizdeki fotokopinin sonunda bu tarih ve imza bulunmamakta ve olasıdır ki elyazmasından çekilirken gözden kaçmış ya da çıkmamıştır.</p>
<p>Yadırgadığımız, hatta bizi çok şaşırtan bir başka nokta Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in kitabında, Elyazması’nın yazarı olarak kabul ettiği ve metnin sonunda Pir Efendizade tarafından kendisine kadar (83-84 yıllık) soyağacını çıkarmış olduğu “Veli Baba Sultan bin Hüseyin Seyyid-i Sülale-i Tahire Zeynel Abidin” için, “hayatı hakkında bilgi elde edemedik” diye yazmasıdır Oysa Veli Baba hakkında geniş bilgi bulunan Bedri Noyan Dede Baba’nın hazırladığı kitap 1993’te çıkmıştı. Gerçi biz de bu tarihten iki yıl sonra yayınlamış olduğumuz bir çalışmada Veli Baba hakkında epeyce yorum ve bilgi sunmuştuk. Üstelik kendisinin görüş ve anlayışları bakımından da sıkı yakınlıkları vardı Bedri Noyan’la. Onun kitabını görmemesi ve ondan bilgilenmemesi olanaksızdı. İlginç olan, Bibliyografya listesine “Veli Baba Menakıbnamesi” konulmuştur. Demek merak edilerek, okuyup bilgilenme gereği duyulmamış. Bu gözden kaçmış bir hata değil, bilim ve araştırmayı ciddiye almamaktır. Ya da kasıtlıdır; bir Menakıbname üzerinde çalışırken, öbürünü önemsememek, hiçe saymaktır. Ama kimsenin göreceği yoktur bu türden ciddiyetsizlikleri ve de hataları! Nasıl olsa TTK, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının basım ve yayın hizmetleri Prof. Dr. Abdurrahman Güzel gibi Türkçü ve İslamcıların arpalığı, bilimsel ciddiyeti kim sorup soruşturacak?</p>
<p>Veli Baba Elyazması’nın 39. sayfasında Abdal Musa Velayetnamesi sona eriyor. 60.sayfa, Veli Baba’dan itibaren olasılıkla beşinci kuşakta eklenmiştir. Öyle sanıyoruz ki, Veli Baba Sultan’ın, 1630/1 istinsah edip 7 yıl sonra gözden geçirerek yeniden imzaladığı ‘Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ve Kaygusuz Abdal Pendnamesi ‘ 83-84 yıl sonra Seyyid Sultan Mehmet’in 1688 yılından itibaren dergahın başında bulunduğu dönemde yeni bir kopyası çıkarılmış. Müstensih Pir Efendizade Mehmet Oğlu, kendi kardeşi Hüseyin Efendi’ye hediye olarak sunmuştur.. Bu soyağacında belirtilen ve birbirinin oğlu olduğu gösterilen 15 kişinin birer kuşağı temsil etmiş olması olanak dışıdır. Öyle olunca 20.yüzyıla kadar uzanması gerekir. Dergahın başında bulunmuş dördü ya da beşi dışındakiler kardeşler, amca ve çocukları olabilir diye düşünüyoruz. Veli Baba Menakıbnamesi’nde şöyle bir açıklama bulunmaktadır:</p>
<p>“Seyyid Ali Çelebi Hocabey’de şehit oldu. Ve bade’dehû oğlu Seyyid Mehmed efendi uhdesine tevcih olunarak efendi-i mûmâileyh(adı geçen) İstanbul’a geldi. Yedi sene kadar tahsil-i ulûm ve fünûn eyledi(fen ve bilim tahsil etti). Ve ma’a-ziyâde (fazlasıyla) ilm-i hikmet okudu&#8230;İşte bu Mûmâileyh (Seyyid Mehmed Bürûcî) efendi, Seyyid Veliyiddin Gaazi Hz.lerinin asrına kadar şeceresini kayıd ve tescil ettirdiği gibi hafîdlerine(evlatlarına) kadar nakıyb-ül eşrâf kaleminin 480 adet numarasında kayda geçtiği el’an mestûr(gizli) ve mukayyeddir(korumadadır)&#8230; Mûmâileyh dahi 1100 (1688) tarihinde Dergah’ı Şerife gelip postuna oturup, (tarih yazılı yeri silinmiş) tarihinde irtihal-i dâr-i beka eyledi (öldü). Tarih (bu tarih yeri de silinmiş ve kötü bir yazıyla 1208/1793 yazılmış(!) oğlu Deli Nebi Dede uhdesine mücedden tevci-i berevat olundu (yenilenmiş beratlar sorumluluğuna verildi) &#8230;”</p>
<p>Seyyid Deli Nebi Çelebi’nin erkek evladı olmadığı için, o ölünce kardeşi Seyyid Hüseyin Çelebi ve onun soyundan gelenlerin dergahın başında bulundukları anlatılıyor. Burada verilmiş olan tarihin yanlış (1208/1793) olmasına rağmen, kitabın 132.sayfasındaki Veli Baba Şeceresinde bu adların aynen geçtiğini görmekteyiz. Ancak şecerede verdiği adların sıralanmasında farklılıklar bulunmasına rağmen Menakıbname’deki şecerede hemen hepsini görmekteyiz.</p>
<p>Veli Baba Elyazaması’daki, 40. sayfadan başlayarak 59.sayfanın sonuna kadar süren metin ise, Abdal Musa Sultan’ın sevgili talibi Kaygusuz Abdal’ın Pendnamesi’ni oluşturmaktadır. “Öğüt Kitabı” anlamına gelen Pendname’nin diğer adı ise Budalaname ya da Delil-i Budala’dır. Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Kaygusuz Abdal’ın Mensur Eserleri kitabından Budalaname’nin, Türkiye ve Dünyanın çeşitli kitaplıklarında, ortalama 50-60 sayfa olmak üzere 36 elyazma nüshası bulunduğunu öğrenmekteyiz. Prof. Güzel, kitabında birkaç sayfalık özetiyle birlikte, bir Halveti Şeyhi tarafından 1170/1756 yazılmış nüshanın tam metnini Türkçe çevirimyazıyla verdiği için, Budalaname’yi en geniş biçimiyle okumuş oluyoruz. Anlaşılmaktadır ki, elimizde bulunan Veli Baba Elyazması fotokopisinde sadece 19 sayfalık bu bölüm, Kaygusuz Abdal’ın Budalaname’sinde genişçe anlattığı batıni tasavvuf ve Tanrı inancı çerçevesinde verdiği öğüt biçiminde özet bilgilerdir. Kaygusuz’un anlatım biçemini bozmadan, günümüz Türkçesiyle verdiğimiz metin kolayca anlaşıldığı için, dipnotlarda yaptıklarımız dışında, açıklama ve yoruma gerek görmüyoruz.</p>
<p>Metinlerin Günümüz Türkçesine Çevirileri:</p>
<p>1.BU KİTAP ABDAL MUSA’NINDIR<br />
(Haza kitab-ı Abdal Musa)</p>
<p>Esirgeyen bağışlayan Tanrının adıyla</p>
<p>Abdal Musa Sultan (Tanrı onun aziz sırrını kutsasın. Tanrı mezarını nurlandırsın.) Velayetnamesi O sözleri gizem dolu, hoş sohbet (kelecisi tuzlu), güzel gözlü ve güler yüzlü Horasanlı Sultan Hacı Bektaş Veli (Tanrı onun aziz sırrını kutsasın) bir gün avlusunda otururken, kutsal özünden doğan şu sözleri söyledi: “Ey Erenler! Genceli’de yeni (genç) ay gibi doğarım. Adımı Abdal Musa çağırttıracağım; beni isteyen [S.2] gelsin orada bulsun.”<br />
Hünkar Hacı Bektaş vefat edince, Abdal Musa ortaya çıktı. Seyyid Hasan Gazioğlu Seyyid Musa anadan yetim kalmıştı. Genceli kentinin halkı inkarcı olup Abdal Musa’yı (barış üzerine olsun) sevmediler. Yüce Tanrı bu kentin başına öyle bir bela verdi ki, oturanları birer birer dağılıp gitmeye başladılar. Öğrendiler ki, Abdal Musa velayet (velilik) sahibidir; gitmeye niyet eden şehirlinin yolları üzerine çıkıp “oturalım, gitmeyin” dedi. Onlar ise, “biz sizin hatırınızı yıkmışız, artık burada-huzurda duramayız, başka bir yere gidelim” dediler. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan [S.3] dedi ki:<br />
“Kanlı gömleğimi boyumca yudum; bir kez gelip bize haliniz ne demediniz ve münkir/inkarcı oldunuz. Bu nedenle Yüce Tanrı size kahredip, gökten üzerinize bela yağdırdı. yardım isteyip ‘meded ya Abdal Musa’ diye (beni) çağırmadınız. O zaman üzerinizden belayı kaldırmam zorunlu olurdu. Haydi şimdi her biriniz bir ile gidiniz.”<br />
Abdal Musa Sultan da oradan, yaylaktan sahil boyuna indi ve orada bir tekke yaptırdı. O tekkeyi yaptıkları yerden bir kazan altın çıkardılar. Abdal Musa Sultan,<br />
“ bu malın yetimleri vardır, dedi, yiyene kan ve irin olur. Deniz [S.4] kıyısında bir kafir gemisi vardır ve o malın varisleri de geminin içindedir. Gidip haber verin gelsin, mallarını alıp götürsünler.” Gönderdiği abdallar vardı gemiye, haber verdi. Geminin içinde bulunanlar sordular: “Bu nasıl kişidir?”<br />
Abdallar dediler ki,<br />
“o Tanrı dostu (veliyullah) bir ademdir; velayet ve keramet ehlidir. O (kazan dolusu altın) sizindir, atalarınızdan kalmıştır dedi ve bizi haber vermeye gönderdi”.<br />
Kafirler bu sözü iştince, ‘eğer bu kişi Tanrı dostu (Hakk Veli) ise, biz vardığımızda şarabımız hazır ve domuz yavrusu pişmiş [S.5] ola’ diye içlerinden geçirdiler. Hemen o anda bu söz Abdal Musa Sultan’a ayan oldu ve bir abdalı ava çıkardı. “domuz yavrusunden ak ya da kara ne bulursanız yakalayıp getirin” dedi. İki domuz yavrusu bulup getirdiler, bunları yüzüp ocağa koydular. Şarap getiririp götüren bir kafir gördüler, onun şarabını da alarak hazır eylediler. Böylece kafirler gemiden geldiğinde (istediklerini) hazır buldular. Bildiler ki o gerçek veli, Tanrı dostudur. Abdal Musa Sultan buyurdu:<br />
“Verin mallarını, alsın götürsünler!”<br />
Tekkenin yanından akan suyun içine bir sandal getirdi ve kazanla malı içine koyup sandala bindiler. [S.6] Sandal yürümedi. O kadar güç/çaba harcadıkları halde sandalı yürütemediler. Meğer, kazanı Abdal Musa’ya verelim, diye söz vermişler idi. Onu anımsayınca kazanı çıkardılar ve sandal hemen hareket edip yola düştü.</p>
<p>Ondan sonra mal/hazine bulunduğu Teke Beyi’ne bildirdiler. Teke Beyi dedi ki: “Ne hoş! Biz burada İslam padişahı iken bize vermedi; kafire niçin veriyor?” Bir kulunu gönderip, “o kimseyi alıp huzuruma getirin” dedi. Giden kul geri gelmedi. Yeniden bir kul daha gönderdi, o da geri dönmedi. Her gün iki üç tane kul göndermiş [S.7] idi. Varanlar hemen Abdal Musa’ya derviş oluyorlardı. Bu şekilde yaz oluncaya dek tam beş yüz kul geldi ve gelen kullardan hiçbirisi geri gitmedi. Hepsi Abdal Musa Sultan’ın yanında toplanıp kaldılar. Teke Beyi de silahlanıp (yarağlanub) yaylağa çıktı. Abdal Musa Sultan dahi Genceli’ye, yaylağa gitti. Teke Beyi bu kez günde beş-on kul gönderir oldu. Derler ki, Abdal Musa Sultan’ı getirmek için gönderdikleri kulun toplam sayısı sekiz yüz kadar oldu. Cümlesi de Abdal Musa’ya derviş olup yanında kaldılar. Hiçbiri gitmedi. Çevresinde bulunan köy [S.8] halkı Teke Beyi’ne şikayette bulundu. Teke Beyi de köy halkına emir buyurdu; “ ev başına birer yük odun getirin, dedi, ateşe atalım. Eğer gerçek er ise, gelsin odu çiğnesin geçsin. Ben de ona inanayım”. Köy halkı ev başına birer yük odun getirip, hepsini biraraya biriktirerek harman ettiler. Meğer Teke Beyi’nin yanında kalan tek sadık kulu bir vezir vardı. Vezir ona dedi “Sultanım siz buyurun, ben varıp aşığı huzurunuza getireyim”. Geldi Abdal Musa Sultan’a seslendi:<br />
“Çık dışarı aşık padişahın kapısına varalım, suçlusun!” [S.9]
Abdal Musa Sultan ona sordu:<br />
“Senin adın nedir?”<br />
Vezir:<br />
“Sana gerçek er diyorlar, ama adımı bile bilmezsin.”<br />
Abdal Musa yineledi:<br />
“Adını bize bağışla!”<br />
Vezir söylendi:<br />
“Benim adım Gurde Yusuf’dur”<br />
Abdal Musa Sultan öfkelenerek karşılık verdi:<br />
“Senin adın Gurde Yusuf ise, bana da Köselen Musa derler; senin gibi nice Gurde’nin (kurdun?) keskinliğini (kalagısın) yokettim.”<br />
Bunun üzerine Gurde Yusuf da “inip bakayım, şu kişi ne kişidir” diyerek atından aşağı inerken, ayağı üzengiye takıldı. Koşmakta olan at onu sürükleyip helak eyledi.Abdal Musa Sultan “hü!” dedi coşa geldi yanındaki tüm fukarasıyla birlikte. [S.10] Abdal Musa Sultan kalktı ve “sizlerle şöyle oynayalım, bir işbölümü yapalım; kimi odun yedsin, kimi çayır biçsin. Ve dahi beni seven peşimden yürüsün!” dediği gibi, tüm dağlar taşlar ardınca koşup birlikte geldi. Genceli şehrini bastı altına aldı. O şehirde bir yaşlı kadın ve onun bir ineciği vardı. Kadın o ineğin südünü her zaman Abdal Musa Sultan’a getirirdi. Sadece onun evi kurtuldu, sağlam kaldı. Diğerlerinin hepsi alt üst oldu. Yanındaki yoksul abdallar “dağlar taşlar bile yürüdü Sultanım” dediler. Abdal Musa Sultan seslendi: “Dur dağım dur, senin yanında olsun bizim mezarımız!” [S.11] Bunu söyleyince dağ durdu, ama taşlar durmadı; “geri geliyorlar” diye bağırdılar. Abdal Musa Sultan da “demek durmazsınız” deyip, kara çomağını bir kez (yere) vurdu. Taşlar da sakinleşti. Kendisi fukarasıyla birlikte Teke Beyi’ne vardılar. Teke Beyi bir yüksek yerden onları seyrederdi. Hemen ona doğru yürüdüler. Tutalım dediler, durmadı kaçtı. Abdal Musa Sultan bütün fukarasıyla ateşin içine girdi, semah tuttu. Ateş söndü ve yerinde çayır bitti. Teke Beyi orada duramadı, ormandan ormana kaçtı. Sonra birdenbire çıktı geldi ve “varayım Er’in ellerinden öpeyim; Er’in işi [S.12] keremdir” dedi. Kalktı Abdal Musa Sultan’nın katına varmak için ona doğru yöneldi. Abdal Musa’ya onun geleceği malum oldu ve kullarına “Teke Bey’ini içinize koymayın; o size bey olamaz”dedi. Kendi kulları dahi gördüler ki beyleri geliyor; cümlesi bağırıp çağrıştılar ve dediler ki, “sen bizim beyimiz olamazsın, biz beyimizi bulduk”.<br />
Teke Beyi geldi ve yüzünü yere sürdü. “Biz kendimizi bilmezliğimizden (bunları) ettik Sultan’ım”dedi. Abdal Musa Sultan konuşmaya başlayıp dedi ki:<br />
“Okun attık, yayın yastık. Atılan ok geri gelmez, başına silah eyle(at).”<br />
Teke Beyi yalvardı:<br />
“Hay Sultanım kıyma bana, ne dilersen [S.13] dile benden.”<br />
Abdal Musa Sultan :<br />
“Ne dileyeyim ki senden; dünyada dünyan, ahirette ahiretin yok.” Bunun üzerine Teke Beyi, “şimdiden geri bize yürümek yok” diyerek oğlu Halil Bey’e padişahlık emanetini ısmarladı. Abdal Musa Sultan uyardı:<br />
“Bizim sağlığımızda onun (Halil Bey’in) üzerine hiç kimse gelmesin.”</p>
<p>Teke Beyi İstanaz kentine ulaştı, seher vaktinde kalkıp gitmişti. Abdal Musa Sultan namaz vaktinde çoşa geldi. Gördü ki bir kara canavar yer kazıp çığrışıp durmaktadır. Sultan, Kara Abdal’a “baltanı bile, getir” dedi. Derviş baltasıyla geldi. Kara canavarı gösterdi. “Öyle seğirt ki yakalayasın, Teke Beyi’nin ruhudur o; evliyaya yetişecek, [S.14] yetiştirmeyelim” dedi Abdal Musa Sultan. Kara Abdal Koğarak’da yetişip, onu tepeledi.Tam o sırada Teke Beyi, Döşeme içinden (Döşeme Derunu), Antalya’ya giderken ayakları sürçen attan yıkılınca, başı taşa çarptı ve öldü. Leşini Antalya’ya getirdiler. Oğlu babasının halini gördü. “Buna ne oldu?” diye sorunca, yanında olanlar durumu tek tek bildirdiler. “Abdal Musa gerçek er imiş. Böyle böyle oldu” dediler. Bunun üzerine Halil Bey “onun kendisi Er okuna uğramış. Şimdiden geri o (Abdal Musa) benim babam olsun” dedi. Hemen onca askerini çekti. Kalkıp Abdal Musa [S.15] Sultan’a geldi ve onun elini öperek, “etti ise babam etti, benim suçum yoktur Sultan’ım” dedi. Abdal Musa Sultan “var otur aşağı, bizim sağlığımızda korkma sen oğul” dedi. Halil Bey düşündü; Abdal Musa Sultan oğluna vezir olmasa beyliğimi edemem, dedi. Padişah iken sultanı vezir eylediler.</p>
<p>Ondan sonra Abdal Musa Sultan kalkıp harekete geçerek dağa çıktı. Rodos cemaatına, Rodos’a çomağını attı. Erenler’ine selam verdi. Erzade Menteşa Bazarı’nda, [S.16] Ahmet Dudu gelip üç kez selamını aldı. Dükkanında nesi var ise devşirip evine vardı. Değirmene zahire gönderdi ve “öğütülen unu, tez ekmek pişirin eve adam gelmektedir” dedi. Bu yana Abdal Musa geldi ve durduğu yerden bir taş aldı; “erenler birer taş alalım” dedi. Sekiz yüz abdal (birer taş) getirdiler. Üç çatal(lı) bir ağaç da birlikte koşup geldi. Bu yanda Ahmet evinde yemek ısmarladı. Hazırlığını yapıp kendisi (onları) karşılamaya çıktı. Dediler ki, “ Ahmet divane oldu, gözleyin bakalım nereye gider?” Ahmed’in gittiği [S.17]) yandaki yola baktılar ki sonsuz sayıda adam geliyor. Vardı Ahmed bunların elini öptü, önüne düştü. Geldiler evinin önüne ve Abdal Musa Sultan elindeki taşı yere bıraktı. O üç çatal(lı) ağaç dahi orada karar kıldı. Abdal Musa Sultan o ağacın dibinde oturdular. Hep gelenler ellerindeki taşı yere bıraktılar. Ondan sonra yemek getirdiler. Abdal Musa Sultan, “yemek yiyelim gelin” dedi. Ahmet geldi yemek yediler. Abdal Musa,<br />
“Ahmet siz Hocalığı tamam ettiniz, şimden geri adın Hoca Ahmet olsun, dedi. Şu arayı Tekke ve mutfak yap. [S.18] Senin nasibin ayağına gelsin”. O arada Abdal Musa Sultan kalktı. Yarışçam’a kondu. Adamın biri bir kısrağı yederek gitmekteydi. Abdal Musa Sultan sordu:<br />
“Nereye gidersin?”<br />
Adam yanıtladı:<br />
“Şu kısrağı aygıra çektirmeğe iletirim.”<br />
Abdal Musa Sultan:<br />
“Aygır sahibine vereceğini bize ver; sana gülbenk edelim, muradın hasıl olsun.”<br />
Arkasından Abdal Musa Sultan gülbenk eyledi ve “var git şimdi, hacetin kabul oldu. Taycağızı bana sakla” dedi. Meğer onun aygır sahibine ileteceği sadece bir yağlı çörek idi.</p>
<p>Bir saatten sonra bir kafir geldi [S.19], selam verdi. “Getirin kafir şarabından içelim” dedi Abdal Musa Sultan. Kafir “bu sana yaramaz Sultanım” dedi. Abdal Musa Sultan üç kez “getirin!” diye seslendi ve sonunda Abdallara “getirin şu şarabı içelim” dedi.Abdallar kalkıp şarabı getirdiler, kafircik de onlarla birlikte geldi yanına oturdu. Kadehini eline aldı ve Abdal Musa Sultan abdallara “getirin keşküllerinizi” dedi. Abdallar keşküllerini getirdiler. Tulumdan şarabı sıka sıka çıkardılar. Gördüler ki, tulumdan şarap yerine bal çıkıyor; şarap bal olmuş. Kafir, “behey abdallar dedi, ben buna kendi ellerimle şarap doldurmuştum. Siz bunu bal eylediniz.” Abdalın birisi [S. 20] “kişi aç gözünü, bunlar gayb erenleridir” dedi. Kafir sordu: “Dininiz ne dindir?” Abdal Musa Sultan, “dinimiz Muhammed dinidir, iman getir Kafir” dedi. Kafir iman getirip müslüman oldu. Balı çörek ile yedi kalktılar. Üç kez semah tuttular. Abdal Musa Sultan “bu çamın kabuğu her derde derman olsun” dedi. Sonra oradan göçüp gittiler. İncirli Ev’e yetiştiler. Öte ucda Devletlü Veli Dede bina yapar idi. Bir ağacı kısa geldi, yetişmedi. Onun üzerinde çalışırlar idi. Abdal Musa Sultan yaklaşıp selam verdi. Dediler ki “sizin de beyiniz [S. 21]) var mı? Biz de bilelim; eğer bu gelen askerin begi var ise, bu kısa dögeri çeksin uzatsın”. Abdal Musa Sultan, “bir papuççununki kadar gayretiniz yok mudur? Papuççu bir gönü çeke çeke uzatır, başka biçime sokar. İşte şöyle” deyip yapıştı ağacı çektiler. Ağaç aslında ne kadar ise, o kadar daha uzattı. Oradakilerin cümlesi eline ayağına düştüler ve “Sultanım ne istersen verelim” dediler. Abdal Musa Sultan da “hemen bize incir getirin” [S. 22] dedi. Onlar vardılar incir getirdiler, döktüler orta yere. Sanırsınız bir Hac oldu. Üşüştüler başına inciri yediler. Abdal Musa Sultan su istedi. Meğer onların suları uzaktan gelir idi. Evi sahibi yalvardı; “Devletlü geldin yetiştin el-hamdilullah, bize su da himmet eyle efendim.” Diğerleri de “suyumuz uzaktan gelir” dediler. Abdal Musa Sultan yumruğunu yere vurdu. O yerden bir güzel su çıktı, içtiler kalktılar, gittiler. Bu arada onlar incirin tanesini (degnesini) toplayıp saydılar, tam sekiz yüz tane çıktı. Abdal Musa Sultan denizden çomağını aldı. Yine seher vaktinde eve [S. 23]) geldi indiler. Yanına bir kaç abdal aldı, vardı bir taştan iki testi çıkardı. Meydana getirdi. Birisini oğluna, diğerini Kızıl Deli Sultan’a verdi. Kırk nefer de abdal verdi ve buyurdu:<br />
“Hacı Bektaş Hünkar’ın üzerine türbesini, Tekkesini, fırınını ve mutfağını yapın. Dairesini uzaktan avluya alın. İçine bahçe dikin. Her ağaç yemiş verinceye kadar durun, kulluk eylen. Her ağaç yemiş verdikte, her birinden alıp getirin, meydana dökün. Meydanda toplanmak gerekir. Oradaki Abdallar dahi size cevap verseler (itiraz etseler) gerektir. O sözlere bakmayın.. Deyin ki, [S. 24] ‘Hünkar olup geldiğim vakit üç nesne emanet koymuştuk; size versinler, alıp gelin..”</p>
<p>Ama emanetin yerini bulamadılar, Sultan’a abdal göndediler. Geldi “Sultan’ım dedi, sizin buyurduğunuz emanetlerin yerini bilmediler. Yine bizi size saldılar. Neredeyse deyiveriniz”. Abdal Musa Sultan açıkladı:<br />
“Bir un anbarındadır; o bir sarı alemdir. Birisi mermer çırağdır(curak); Hacı Bektaş Hünkar’ın önünde yanmıştı. Birisi yeşil fermandır; o da Sarı İsmail’dedir, el uzata (yardımcı ola)” Abdal gelinceye kadar Sarı İsmail dünyadan göçtü, defnettiler. (Abdal), mezarın [S. 25] tenha olduğu bir zamanda üzerine vardı ve ona çığırdı: “Ya Sultan Sarı İsmail, benim hizmetim de Hünkar’a geçti. Yeşil Fermanı senden istediler, ne buyurursun?” Bunları dedikte, Sarı İsmail kabrin içinden ışıklanmış-nurlanmış (yed-i Beyza) bir eliyle sunuverdi. Abdal aldı, Allahaısmarladık deyip geldi. Hacı (Bektaş) evinde Kızıl Deli Sultan’a yeşil fermanı verdi. Sonuçta mermer Curağı ve Sarı Alemi verdiler. Kızıl Deli Sultan Hazretlerine emanetleri teslim eyledi.</p>
<p>Ondan sonra Abdal Musa Sultan kalktı, deniz kıyısına indi ve dediki: “Buraya asker geliyor, karıncıkları açtır, bir av bile sunmadılar. [S. 26] Karıncıklarını doyuralım. Bir saat sonra denizden bir gemi göründü. Kıyıya varınca, “Hey burada yalnız abdallar var” dediler. Gemiden çıkanlar abdalların yanına gelip, “ey abdallar siz burada ne ararsınız?” diye sordular. Abdallar da “burada bir gerçek Er vardır, dediler; sizi beklemektedir, sizin için yemek hazırladı.” Onlar da sürüp Er’in yanına geldiler. Ocakta Er’in haranisini gördiler ve onlara içinde pişen yemek az göründü. “Hey Sultan’ım, dediler, bu yemek sizin askere mi bizim askere mi yeter?” Abdal Musa Sultan [S. 27} kalkıp aş kazanının yanına vardı, kepçeyi eline aldı. “Haydi abdallar şimdi yemeği üleştirin” dedi. Gemiden çıkanlar tamam kırk bin erdi. Abdallar yemeği üleştirdiler ve yetişmeyenine yeniden verdiler. Yemek cümlesine yetişti. Karınları doyduktan sonra önlerinde yığılı kaldı. “Yeter Sultan’ım” dediler. Abdal Musa Sultan kepçeyi aş kazanı haraninin üzerine koydu, geri çekildi. Abdallar gördüler ki, aş kazanı yine önceki gibi dolu durmaktadır, hiç eksilmemiş. Abdalın birisi dedi ki, “hey gaziler niçin geri çekildiniz, gelin görün harani dolu durur. [S. 28] Siz ancak birimize yeter sanırdınız, ama hala dopdolu.” Gaziler/askerler gelip baktılar. Anladılar ki bu er gerçek velidir. Gazi Umur Bey geldi ve dedi ki: “Şimdiden geri biz sana çağırırız; efendim himmet eyle!” Abdal Musa Sultan “bir börk getirin, dedi, Umur Bey’e giydirelim”. Bir kızıl börk getirdiler, Umur Bey’in başına giydirdiler. “Ey gaziler şimdiden geri buna Gazi Umur Bey deyiniz, dedi; varsın bu Bey de Gazi olsun gayri. Şimdiden sonra biz gazilik vereceğiz.” Gazi Umur Bey, “bize bir de yadigar verin Sultan’ım” dedi. [S. 29] Sultan “Kızıl Deli’yi size verdik, alın gidin”dedi. Bu gaziler kalktılar “gider misin Baba?” diye sordular. Kızıl Deli Sultan işaretle “giderim” dedi. Abdal Musa Sultan onu çağırıp bir tahta kılıç sundu. Kızıl Deli Sultan aldı, öptü başına koydu, ondan sonra yürüdüler. Abdal Musa Sultan ardlarından seslendi: “Şimdi başka yere gitmeyin, doğru Boğazhisarı’na varın. Üzerine düşüp çok gayret eder, çalışırsanız (orayı) alırsınız. Boğazhisarı’nı aldıktan sonra Rumeli’ni size verdim. Önünüzde kimse durmasın!.”<br />
Bir gün Abdal Musa Sultan sabahleyin [S. 30] durdu “abdallar dedi, size bir kişi gelir, gafil olmayın”. Abdallar sordu: “Nasıl edelim Sultan’ım?” Abdal Musa Sultan açıkladı:<br />
“Öyle bir kuvvetli ateş yakın ki Tekke tam anlamıyla ısınsın. Mutfağın ocağını da tutuşturun, kır koyusu dumanlar çıksın. Suyu sık sık ulaştırın, Çarşafı-örtüyü (Carunuz) çekiniz ve her erkanınız tamam olsun. O gelen adama sofra döşeyiniz.”<br />
Birer birer çevreye baktılar, gözetlediler. Akşama yakın bir kişi geldi. Abdallara dedi ki, “abdallar şimdi sizinle üç gün üç gece oturup, birlikte yemek yiyelim.”<br />
O gün yemek gelmedi. Her sabah fırına, mutfağa bakarlardı ekmek yemek gelsin diye.Üç gün bu hal üzere yemek gelmedi. [S. 31] Dördüncü gün oldu bu konuk acıktı. Birbirine danışıp, konuştular. “Buna gerçek Veli diye geldik. Öyleyse her dilden anlar. Ona Farisi dilince söyleyem” dedi konuk. Dediler ki, “söyle görelim n’ola?” O da Acem dilince konuşup bir beyit söyledi:<br />
“Ateş germ ab bisiyar nan nist,<br />
Havş-i Abdal Musa est.”<br />
(Çevirisi: Ateş sıcak, su bol ama ekmek yok, burası Abdal Musa avlusu!)<br />
Abdal Musa Sultan onun dilince yanıt verdi:<br />
“Ez miyan-i der meyan hezar eşrefi<br />
Pür hadd-i Abdal kef est.”<br />
(Çevirisi: Abdal Kef’in tam değeri/gücü, yanında bulunan bin Eşrefi altındır. Ya da yanında bin altın var, ama (bu) Abdal’ın tüm değeri köpükten ibarettir.)<br />
Abdal Kefi’nin can başına sıçradı. Duraladı. Vardı çıktı, altınları bir pisliğin (tersiyin) altına koydu, geldi. “Altın yoktur” dedi. Abdal Musa [S. 32] Sultan “abdallar varın boku boka kattı” dedi. Öyle deyince, Acem hemen kalkıp altını getirdi ve “İşte Sultan’ım artık(altınım) yoktur” dedi. Abdal Musa Sultan “varın abdallar bunu hep yiyeceğe verin, dedi. Parasından ortada hiçbir şey kalmasın” Abdallar vardılar, paranın hepsini pirince yağa verdiler. Bir günde yedi kez yemek pişirdiler, zerde pişirdiler. Abdal Kefi zerdenin balı ve yağından meraklandı (gussalandı). Aşçı “ne merak edersin? Bunda bir hikmet vardır; efendimize götürelim, görelim ne buyurur”dedi. Abdal Musa Sultan dedi “ne gam, [S. 33] varın filan pınardan bal, şu pınardan da yağ alıp yemekleri pişirin.” Yemek pişirdiler, yediler. Sofra kalktıktan sonra Abdal Musa Sultan sordu: “Pınardan su hep bal yağ olup akar mı?” “Akarlar Sultan’ım” dediler oradakiler. O da “gelin biz de varalım görelim” dedi. Kalktılar hepsi pınarın üstüne vardılar. Bu kez Abdal Musa Sultan dedi ki, “yine su alın”. O zaman abdallar çağrıştılar: “Bırakın bal-yağ aksın Sultan’ım.” Abdal Musa Sultan, “şahine yuvası (uygun) olur illaki, dedi, bırakalım su aksın”. Abdallar da tınmadı, ama su akmaya başladı. [S. 34] Baba Gaybi odundaydı. Dediler ki, “ Baba Gaybi, efendimiz şu pınarlardan bal ve yağ akıttı, sen göremedin.” Baba Gayb’a yemek verdiler yedi, yine oduna gitti. Giderken bunu göremediği için gussalandı, üzüldü. Kendikendine “efendim, sen beni sevmez misin? Ben senin yüzüne bakmaya doymadım, senden hiç bir şey görmedim. Bana yakınındaki hizmetlerini gördürmezsin. Beni her sabah uzaklara salarsın, senin didarından ayrı düşüyorum ” diye konuşarak serzenişte bulundu.</p>
<p>Gaybi odundan geldiğinde, Abdal Musa Sultan, “Gayb’e kadar gidin, bizden iyisine hizmet eylesin” deyin. Abdal geldi Gayb’e bunu söyledi, Gaybi çok üzüldü ve dedi [S. 35] “şurada ben bir padişah oğluydum. Geldim şu Dede’ye kulluk eyledim; Er-hak evliya bildim. Ben ondan yüz döndürsem, çoktan yüz çevirirdim. Elimden ne gelir? Koyup gitmek de olmaz, uzaklaşmak da nazarından. “Yanalım bari”diyerek, akşam olunca kendisini bacadan ocağın içine attı. Tam ocağa düşeceği vakit, Abdal Musa Sultan “tutun şu Gaybi’yi” dedi. Abdallar onu tutup yine kapıdan bıraktı, kovdular. Baba Gaybi, “elimizden ne gelir? Eşiğe yaslanalım bari”dedi. Abdalların hepsi birden uykuya dalınca Baba Kaygusuz eşiğe yaslandı. Abdal Musa [S. 36] Sultan kalktı dışarı çıktı. Ayağını Gaybi’nin üzerine bastı. Gaybi tınmadı. “Kimdir şu?” dedi. Gaybi “Buyur (Lebbeyk) Sultan’ım kulun Gaybi’dir”dedi. Abdal Musa Sultan “aldın mı Kaygusuz’um? Aldın, Kaygusuz’um aldın” dedi ve eline yapışıp içeri getirdi. Namaz vakti Abdal Musa Sultan dışarı çıktı üç kere çağırdı: “Varın gelin, nasib isteyin!” Hemen Abdal Kefi seğirtti “medet Sultan’ım, himmet eyle” dedi. Abdal Musa Sultan “yürü sana öncesi ve sonrasıyla Lutanya’yı verdim” dedi. Kara Aşık Baba geldi; [S. 37] “yürü sana Egridir’i verdim”, Tahtalı Baba geldi; “yürü sana Tahtalı Dağı’nı verdim” diyerek herkim geldiyse nasibini verdi. Sözün kısası o gün kırk abdala nasip verdi.<br />
Oradan geldi Abdal Musa Sultan oturdu, eliyle ocağı karıştırdı. Abdal Kefi sordu “Sultan’ımızın eli yanmaz mı?” Abdal Musa Sultan yanıtladı: “Abdallarız, Kıtallarız, Uryanlarız!” Abdal Kefi bu kez de “acaba bu Sultan ne soydandır?” diye sordu. Abdallar ise “biz bu Sultan’ın ötesini sormayız. Sadece onun didarının aşıkıyız” dediler. Abdallara bu vesile oldu ve [S. 38] gönül evinde onu öğrenmek istediler. Abdal Musa Sultan duydu ve şu (nefesi) deyiverdi:</p>
<p>Kim ne bilür bizi biz ne sırdanuz<br />
Ne bir zerre oddan ne hod sudanuz<br />
Bizim hususumuz marifet söyler<br />
Biz Horasan mülkindeki babdanuz<br />
Yedi derya bizüm keşkülümüzde<br />
Hacı\&#8217;m umman oldı biz ol göldenüz<br />
Hızır İlyas bizüm yoldaşımızdur<br />
Ne zerrece günden ne hod aydanuz [S. 39]
Yedi tamu bize nevbahar oldı<br />
Sekiz uçmak içindeki köydeniz<br />
[ bir beyit eksik]
Musa durup biz münacaat eylerüz<br />
Neslimiz sorarsan aslı HÛ\&#8217;danız<br />
Ali oldum adım oldı bahane<br />
[ bir dize eksik]
Abdal Musa oldum geldim Cihane<br />
Arif anlar bizi nice sırdanız</p>
<p>2) BU KAYGUSUZ’UN NASİHATNAMESİ’DİR</p>
<p>(Haza Pendname-i Kaygusuz)</p>
<p>Buna budalanın delili, aşıkların defteri, doğruların-sadıkların gözlemi ve ateşin hayali derler. Çünkü akla sığmayan bilgilerdir ve akl-ı maaş düzenlemesi bu yolda lengerdir, yani yaşam gemisini durduran çapadır. Bu aklı-ı maaş tasarımı, yani dünyasal geçim/kazanç düşüncesi anadan gözsüz doğmuştur. [S. 40] Dünyada ve ahirette kördür. Sadece akl-ı maaşı kullanan, eğer yüz adet Kur’an ayeti okuyup anlamını versin, yine kara renkten gayrısını görmez. Başka renklerin varolduğunu bilmez ve deyiversen dahi inanmaz. Bilmeyen de ahmak ki, bu aklın eteğine yapışmış hak ister ve aklı arkadaş edinmiş, Güneş ışığını bulayım diye çalışırlar. Bu akl-ı maaş yaşam aklı sadece nesneyi bilmiştir. Bilmek işte budur deyip durmuştur. Bilmez ki, bu yerden ve gökten gayri bir yer ve gök dahi vardır ki, orada türlü türlü yapıcı ile koruyucu (Sun ve Settar) bulunur. O yer ile göğün arasında iki [S. 41] direkli bir şehir vardır ki, oraya girmeyen Tanrının gizeminden bir şey hissedemez (nesne duymaz). Eğer bin yıl çalışsa dahi, onun bal yemede nasibi olmaz. Bal bal demekle, ağız tatlanmaz. Akl-ı maaş bilmez ki, ariflerin gecesi Kadir, gündüzü de bayramdır. Zira onun arkadaşı Tanrı (Hakk) olur, Cebrail’in söylediğini neylesin? Gel şimdi sen dahi akl-ı maaş’ın işitmediği sözlerden, Cebrail ve anın görmediği yüzlerden nazar al. Bu akl-ı maaş her zaman çaba harcar da arifler menziline yol bulamaz. Çünkü bu ilimde sırlar bilinmez, ama mana alemine ve akl-ı mead [S. 42] ilmidir ki, buna Mantık u’t Tayr denir, değme kimseye kolay olmaz. Her rüzgar(bâd) Mantık u’t Tayr’ı bilmez; ya Süleyman gerek yahut Attar. İşte şimdi bu ilmin ne demek olduğunu, gönül gözü açık olanlar ve arifler bilirler. Bu akl-ı maaş ancak zahir mimarlığını bilir, batın ilminden haberi yoktur. Eğer marifette Allah’tan haberdar olan gönül ehli ve kamiller sohbetine layık olsa, o zaman bu ilimden haberli olup, bilmediği ve işitmediği mertebeyi bilir ve anlar. Bilesin ki (Mî-dâni), işte mest olmak, bir saat bilgin ve arifin sohbetine girip mest olmak, [S. 43] bin yıl kendi başına ibadet ve riyazet kılmaktan yeğdir. “Kavluhu Taala (Yüce Allah buyurur ki), ve İnne yevmen inde Rabbike ke elfi senetin mimma te’uddun (Muhakkak ki, Tanrının nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir: Kur’an, XXII, 47)” Ve Peygamber (Tanrının selamı üzerine olsun) buyurmuştur ki: “Cezbetun min cezabati’l Hakkı tuvazi ameli’s sakaleyn (Tanrının kula olan cezbesi iki cihan halkının amellerine denktir)”</p>
<p>Bilgin ve arif (dânâ ve ârif) sohbetine girmeyen bir kimsenin maksatlarına ermesi mümkün değildir. Ama çok kimseler girdilerse de bir yarar kazanamadılar. Bu durum onların, ya can-ı gönülden istekli olmadıklarından ya da fazla taklitçi olduklarından ötürüdür. Kişiye ana/baba taklidi büyük utançtır. Bu dünyadan merdler [S. 44] geçer, mert olmayanlar geçemez. Ve bu ilmi bilgeler bilir, cahil olan bilmez. Zira öte dünyalara ilişkin düşüncesi, yani akl-ı meâd’ı yok ki anlaya. Böyle bilgileri işittiği yok ki bilebilsin, öğrensin. Öyle başıboş kalır; arif bir üstadı yok ki, bile ve anlaya. Bu kere gözü gönlü kötülük ve kinle dolar, çaresiz kalır. Kalır, çünkü ona göre bu halkın davranışları ve sözleri küfürdür; az iken bunları kırmak gerek diye çalışırlar. Ama o (ol) halkın daha kötüleri (ebteri) öyle sanır ki, Hakk erleri kırmakla tüketilir. Oysa onların yardımcıları Hakk’tır, mahluk, yani yaratılmış ona ne edebilir?</p>
<p>Eğer onlardan [S. 45] biri amcamın(ammin) oğlundan [sual] ederse, ben dahi özümden demezim ki, (onun) gönlü kin ve kötülükle dolu(tolı). Derim ki, Molla (Mınle)Sevinirik(n) oğlu Doyuran ağanın ulu babası Hızır’dan böyle işittim. “Kabul ederse ne hoş, etmezse, amcam oğlu kendisi kabul eder” dedi.</p>
<p>Öyleyse bilesiniz, şimdi Tanrı hakkı için da’vam odur ki, gözüm ile gördüm, gönlüm ile inandım; görmediğim ve bilmediğim yerden haber vermem, elim ermediği yere el uzatmam. Sözümün geçtiği yere de söz demem. Gördüğümü görmüş, nişan verdiğime ermişimdir. Övüşte tanığım [S. 46] o kişi(den)dir ve benim istediğim odur. Bu yolda bana o yoldaş ola; söylediğimi o anlaya ve onun söylediklerini ben anlayayım. Ben dahi güç sorunlarımı ondan sorayım, onları çözerse teşekkür için canımı vereyim. Bilenden sormak ayıp değildir, zira şükür için kaşın? sormaya. Çünkü dost bizim, söz dahi bizim; her dem dost yüzüne bakalım. Özümüz ile diyelim, özümüz ile işitelim yarenleri. Hakk yoluna düşüp, her an ölümsüzlük suyu (ab-ı hayat) içelim. Gerçek temizlik ve doğruluk, sözünde durmak ve ikrarına bağlılık olmalı (sıdk-ı sefâsı ahde vefası oluna). Yoldaş olalım, söyleyen işiten bir olalım.</p>
[S. 47] Azizim sözün aslı, sen seni bil demektir. Kendini gör bakalım, suret misin yoksa can mısın? Ya da kul musun, sultan mısın? Niçin sen seni bilmeyesin ki? Neden melek oğlu (Melek-zade), yani meleklik mekanın gülbahçesi(gülşân) iken, hamam külhanına razı olasın? İyilik midir (hayrmıdır) sana Sultan iken kul ve can iken ten olasın? Eğer Sultan isen emin ol, eğer can isen temiz oyuncu (pak-baz) ol. Aslını gözle ve eğer ten isen, -ne yazık ki-toprağa gömüldüğünde, bir daha can olasın, ya da kul iken sultan olasın. Şu halde şimdi bu cesareti sen sana göster ki, o zaman sen seni [S. 48] bilesin. Zira kendisini bilene atasının kanı helaldır, kendisini bilmeyene anasının südü haram ve cümle yediği boş ve yararsızdır. Nedenine gelince, fırsatlar elde iken ince- göz-kaş işaretini (gamz-ı nazenini) boşa harcadın ve yoldaşlarından ayrı düştün; yana yakıla gezersin.. Çok çok önceden seni asıl yurdundan, doğduğun ülkeden gönderdiler. Ardından mektup geldi ve haberciler de haber verdi. İyi amel ile yurduna döndüğün zaman birlikte alıp gidesin ve sana habercilerin sözüyle hareket etmeyip yüz çevirdin diyeler. Dünyanın süsü seni aldatıp, gaflet ağacına sağlamca bağladı. Cümle (yaptığın) işi tamam sandığın için şaşkınlığa düştün. [S. 49] O halde sen kendi bildiklerini (bir yana) koy da bir mürşid-i kamile eriş, arif ol. Bilgin ve gönül ehlinin sohbetine gir ki, gönlünde hikmet ve marifet çeşmeleri ortaya çıksın. Başkasının dertlerinden (aherin marazından) emin olasın . Çünkü insanda gizli dertler çoktur. Halkın sağ ve salim dediğine aldanma. Bencil ve şeytan sıfatlı olma. Niçin mi? Çünkü bu halk dünyanın ünü ve süsüne aldandığından, düzen ve hilesi onları mahrum bırakmıştır. Kendi canlarından haberleri yoktur, vade eriştiğinde sihir çubuğuyla vurur; kimini eşek, kimini maymun, kimini sığır ve kimini hınzıra çevirir. Her birini bir surete dönüştürmüş [S. 50] olduğunu görürsün.</p>
<p>Keder ve üzüntü başına üşüşmüş şaşkın ve başıboş kalmış olan dahi kim olduğunu (bendeciğin) bilmez olmuş. Çok pişman olurlar ama ne fayda? Yazık! Çirkin suretten kurtula, onu (başından) def’ede. Eynine ariflere yakışan giysiler giyinmiş ola. Kıyamet sabahı kabrinden doğrulunca yüzü ak, keder ve üzüntüsü yok ola, gözü Hakk’tan gayrisini görmeye.</p>
<p>Ey Dostlar, bilesiniz ki(Mî-dâni), Sizlere diyorum! yani bilir misin Efendi, daha aydınlık bir haber söyliyeyim. Eğer anlamadınsa bu haberden anlayasın, zira burada bir gizli anlam vardır. Ama o anlam gönülde yazılıdır, dile gelmez. Her kim gönüle yol bulursa, o ma’nayı çözrek kavrarsa [S. 51] hakikatin adamlarından olur. Bu kere onun hükmü Kaf’tan Kaf’a, yani en uzak mesafelere dek geçer. Her nerde olsa dahi onunla birlikte olur. Çünkü sözün aslı gönüldür. Herkim gönül denizine yol bulursa, hangi gün isterse dalıp onu çıkarır. O zaman anlar ki, surete baktı, gaflete düşme ayıbını boynuna taktı ve tapınma hizmetlerini (ta’at hizmetin) ateşte yaktı. Dumanı göklere çıktı. Zira gönlü Hakk kendisi için yarattı. “Her kim beni isterse sınık gönüllerde bulsun”dedi. Her kim gönüle girmedi, istediğini orada bulmadı. Yarın o, cemaata dahi girip Padişah didarı göremez. Gafil olma, gönüle yol [S. 52] bulan kişiye kul olan şaşkın değildir. Eğer o seni kabul ederse daha ne devlet? Şimdi o ki gönülden haberi olmaz, kamışı şekerden ayırmış olur. Ben ona ne diyeyim, ya o ne anlıya? Zira öğüdü ehline vermek uygundur. Ceylan göbeği sedefde gerektir demişler. Şimdi cahil kimse marifete Allah derse, tuzlu yere tohum ekmek gibi olur ve merkep boynuna cevahir taşı asmaya benzer. Ve de sığır önüne şeker dökmek gibidir. Öğüt inanana, devlet cahile sıkıntıdır, eziyettir. Ancak isterse Allah deyip, Hakk tealanın askeri olur. Her kim kötü (kem) gönüle girerse, orada ne kadar nesne var ise [S. 53] sürüp çıkartır. Alçak ve hainleri (Muhanetleri) er yapar; erleri korkusuz aslan (şir-i merd) ve cesur aslanları birey (ferd) eder. Ferdleri dert ehli eder, dertli bireylere şerbet verip paklaştırır saf eder. Bu kez, men dahele hukane aminen ila ahirihi (Oraya giren sonuna kadar emniyette olur: Kur’an III, 97) tahtına dahil olur ki, haklarında bu ayet inmiştir. Ve yine sonuna kadar (ila ahirihi) “keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duyarlar (la havfe aleyhim ve la hum yah zenun: Kur’an III. 170) Gel şimdi sen dahi gönül al, ailene Tanrısal bilim (ilm-i Rabbani) kitabından oku. Gönül göğünden doğan şans ayını ve mutluluk güneşini gör, ta ki gözünden gaflet perdesi kalkıp, Hakk kitabı parlaya. Kara dikenden [S. 54] ak güller açıla. Vücudun karanlığından ışıklar saçıla. Gönül sarayı aydınlana ve hırsızlar çekilip çıka, yerine melekler dola. Zira bu vücud bir mekandır ve sana kiraya verilmiştir; içinde oturup rençberlik edesin. O dükkanın içinde hazine vardır. Dükkan elinde iken o hazineyi bul, yoksa vade eriştiğinde seni dükkandan çıkarırlar ve hazineyi bulup alırlar. Ardınca bakakalırsın İşte vücut mülkü o zaman sana teslim edilmiş olur ki, Süleyman mührünü nefsin devi, bencillik şeytanının elinden kurtarıp emin olasın. Yoksa hatemi, yani mühürü şeytanın eline verirsen [S. 55] Tanrıya tapan (Hüdaperest) iken, Şeytana tapan (Devperest) olursun. Örneğin bir kadın bir kimseye nikahlı olsa, bir başkası ile dahi nikahlanmaz. Yani insan dünyaya bağlı ise onda Hakk tasarrufu, yani Hakk ile birlikte olmaz. Amaç budur ki, talip benliği terketmeyince Tanrıyı gören (Hüdabin) olamaz. Sana diyorum kardeş(karındaş), hem de açıkça diyeyim; bu kez anlıyasın herif misin, zarif misin, şerif misin? Gönlü külli çorgil(dert dolu?), gönül gözü ile gör; gönül kulağı ile dinle ve söyle! Koy beni, söyledene bak. Sakın kelle göz olma, dinle kabul eyle. Eğer sana kelle güzelliğini desem, gönlün halden hale döner, melul [S. 56]mahzun olursun. Neyliyeyim ki, senin senden haberin yok. Bu nazenin, bu zarif ömrü yele vermişsin, duz-i kârın (?) bu hale geçti. Kıyamet sabahı seni uykudan uyardıklarında, buradaki canı ve teni bulmazsa, o zaman vücudun mülkü de elinden gider. Çarkı felek o hisarı yıkar, suret ve ma’na elinden gider. Öyleyse, neden elindeyken can mülkünden haber almıyorsun? İki denizin kavuştuğu yer, o kavşak (Mecmâu’l bahreyn) sende iken ve Cam-ı cem padişahı iken niçin dilenci olursun? Alemin canı ve maksudu, ulaşmak istediği sen iken neden öğrenci(şakird) olursun? Eğer said, yani mutlu isen, yokluk-hiçlik (fenâ) donunu [S. 57] çıkartıp sana sonsuzluk giysisi (bekâ geysusîn) giydirirler. Eğer şikayetçi(şâki) isen, nûr donunu çıkartıp, nar (ateş) giysisini giydirirler. “Dünyada ömrünü neye sarf ettin? İş kazancını(kâr kisbni) neye harcadın?”diye sorarlar. Yanıt verdinse ne hoş, veremedin ise gel gör toz-dumanı(?)(ukâbı) Ama, neyliyeyim, sen halinden haberdar değilsin; vücudun İskender’in aslanı (esed-i İskender)olmuş, sana öğüt bağı (bend-i nasihat) kâr etmez. Ne oldu sana? Sen dahi uyanık ol. Öbür dünyaya, ruhsal aleme ilişkin akılda yerini (akl-ı meâd-ı makarrin) alırsan, hasıl eyler dermanın, ona eresin.</p>
<p>Kör ve arsız olma. Senin taptığın Tanrı değil puttur. (Tanrıya) varma arzusunu [S. 58] duyarsın ama gönlün Lat ve Menat ile dolmuştur; Kutsal Ruh’u (Ruhu’l Kuds’ü) dahi ister, ama lanetli yalancı Mesih’den (Deccal-ı Lain) ayrılmaz. O zaman pişman olsan da fayda etmez. Şimdi artık Ruhu’l Kudüs’ün manasını bilen Arapça gramer lügatini (Sarf-ı Nahiv) neyler?Eğer şekere sahip olsan mısırı neylersin? Eğer misk-i halis, yani ceylanın derisi altından çıkarılan gerçek güzel koku sende varsa, Orta Asya’daki Hıta ve Hatin illerine neden gideceksin? Onlar ki gelenekten yetişip arif oldu, onların gecesi Kadir gündüzü de bayram olmuştur. Onlar taklitçi iken arif, arif iken aşık ve aşık(seven) iken maşuk(sevilen) olur. Bundan ileri makam yoktur. Buna makam-ı Mahmut (En yüksek övgüye değer Muhammed’in şefaat makamı) derler; bilesiniz ki (Mî-dâni), bunu sadece arifler [S. 59] bilir! Ancak bundan maksat odur ki, Hakk’ı burada iken bulasın ve hakikat sende iken sen seni bil, Hakk’ı bul. Ebedi yar ararsan, kendinden başkası değildir. Aşık olur isen kendi cemaline aşık ol. Zira sana senden güzel baki yar yoktur. Sen kendi ruhundan ayrılma, (o) mukaddestir. Ruhun cesedi arzu eder, cesedin ruhuna aşıktır. Daima birbirini arzu ederler. Birbirinden türemiş, çıkmıştır. Lakin varlığın İskender seddi olmuş, onun ruhuna örtü yaparsın. Eğer aslına/özüne ulaşırsan, Fenâ’dan Bekâ’ya, yani yokluktan-hiçlikten sonsuzluğa erersin. Sözün sonu(ve’sselam), Cennet ehli olursun.<br />
TAMAMLANDI ve SONA ERDİ.</p>
[S. 60] Atamızın aslı, atamızın atasının, atasının&#8230;aslı nereye çıkar? Onların künyesini açıklamaktadır. H.1047(1638) senesi Veli Baba hayattadır:</p>
<p>Sultan Mehmed,<br />
bin Nebi Efendi Çelebi,<br />
bin Mehmed Çelebi-bin Bayraktar Süleyman Çelebi,<br />
bin Ahmed Çelebi,<br />
bin Kara Ahmed Çelebi,<br />
Bin Hacı(?) Mehmed Çelebi,<br />
bin Budala Ahmed Çelebi,<br />
bin Deli Nebi Çelebi,<br />
bin Mustafa Çelebi,<br />
bin Hüseyin Çelebi,<br />
bin Ahmed Çelebi- bin Nebi Çelebi,<br />
bin Şayh Hasan Çelebi,<br />
bin Şeyh Mustafa Çelebi, digeri Hüseyin Şeyhoğlu(?),<br />
bin Veli Baba Sultan bin Hüseyin Seyyid-i Sülale-i tahire-i (temiz soylu) Zeynelabidin. Sene 1040 (1630-31)</p>
[ İzzetli saadetli benüm biraderüm Hüseyin Efendi Hazretlerine, sene 1125/1713, Pir Efendizade Mehmet oğlu ]
<p>Kaynak Dosyaları İçin Tıklayınız</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/11-ayakci-postu-abdal-musa-sultan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
