<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. İSMAİL KAYGUSUZ &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/yazarlar/dr-ismail-kaygusuz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 May 2019 00:24:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.3</generator>
	<item>
		<title>Aleviliğin büyük bilge ozanı Yunus Emre (1240-1320)</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/aleviligin-buyuk-bilge-ozani-yunus-emre-1240-1320/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/aleviligin-buyuk-bilge-ozani-yunus-emre-1240-1320/#respond</comments>
				<pubDate>Wed, 07 Nov 2012 23:46:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Dr. İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/alevilidin-buyuk-bilge-ozany-yunus-emre-1240-1320-2/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz Yunus&#8217;un Kıblesi Dost Yüzü, Secdesi  Dostadır Yunus Emre&#8217;den, bizim Yunus&#8217;tan, onun evreni kucaklayan hoşgörülü ulu gönlünden dostlara binlerce merhaba diyerek, bir şiiriyle giriş yapalım.         Aşk imandır bize gönül selamet Kıblemiz dost yüzü daimdir salat  Dost yüzün göricek şirk yağmalandı Anın çün kapıda kaldı şeriat Gönül secde eder dost mihrabına Yüzün yere ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><img class=" size-full wp-image-1234" style="margin: 5px;" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2012/11/Makaleler_Yunus-emre.jpg" alt=" " width="357" height="379" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2012/11/Makaleler_Yunus-emre.jpg 357w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2012/11/Makaleler_Yunus-emre-283x300.jpg 283w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">İsmail Kaygusuz</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un Kıblesi Dost Yüzü, Secdesi  Dostadır</span></strong></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre&#8217;den, bizim Yunus&#8217;tan, onun evreni kucaklayan hoşgörülü ulu gönlünden dostlara binlerce merhaba diyerek, bir şiiriyle giriş yapalım.      </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Aşk imandır bize gönül selamet </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kıblemiz dost yüzü daimdir salat  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dost yüzün göricek şirk yağmalandı</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Anın çün kapıda kaldı şeriat</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gönül secde eder dost mihrabına </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yüzün yere koyup kılar münacat</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Münacât için vakt olmaz arda </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kim ola dost ile bu demde halvet</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Derildi beşimiz bir vakte geldi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Din tamam olıcak değer muhabbet</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Doğruluk bekleyen dost kapısında </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gümansız ol bulur ilahi devlet</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">                                     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yunus o kapıda keminde kuldur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ezelden ebede dektir bu izzet </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">“İnancımız sevgi” diyor Yunus, “kıblemiz dost yüzü, namazımız niyazımız onadır. Dostun yüzünü görünce şeriatı kapıda koyduk. Dostun yüzü, insanın kendisidir, bizim mihrabımız ve secdemiz onadır. İbadet için vakit mi olurmuş? İbadet sevgi-muhabbettir, hiç vakitle kısıtlanır mı? Derip devşirip bire indirdik biz o beş vakti! Bu bir vaktin sınırsızlığında din sevmekle tamamlanır&#8230;”</span></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre ve Hünkar Hacı Bektaş</span></strong></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Aynı dönemde yaşamış ve Hacı Bektaş&#8217;ın halifelerinden Tapduk Emre&#8217;nin yoloğlu Yunus&#8217;un ona şiirlerinde yer vermemesi mümkün değildir. Günümüze ulaşan Yunus şiirlerinde Hacı Bektaş&#8217;ı göremeyişimiz, onun adının geçtiği şiirlerin ayıklanıp yokedilmesiyle açıklanabilir ancak. Yunus&#8217;un şiirlerinin birçoğu Hacı Bektaş felsefesinin yorumlarından başkası değildir. Yunus bu dizelerinde, doğruluk beklediği dost kapısı Hacı Bektaş dergahının kapısıdır. O kapıda (tıpkı Said gibi) basit bir kul görüyor kendini. Bu onun için sonsuza dek sürecek bir izzet, onurdur. “Doğruluk dost kapısıdır” diyen Hacı Bektaş Veli&#8217;nin kendisidir ve ona göre  tapınma Dosta’dır. 1200 yılında yazılmış İsmaili Kıyamet dönemi kitabı Haft-i Bab Baba Seyyidna’da,</span></p>
<blockquote><p><span style="font-family: times new roman,times;">“Tanrıya tapınma, Azizi’nin dizelerinde söylemiş olduğudur: ‘Dostun kapısı iki adımdan fazla değil/Sen ise birinci adımda duruyorsun” diye tanımlanmaktadır.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Böylece Hacı Bektaş’daki  bu inancın kaynağı ve bu düşünceyi nereden kazandığı da açıklanmış oluyor.Yunus Emre, Hacı Bektaş’ın bu sözünü kullanarak, bakınız o kapıda kulluğa nasıl kendini layık görüyor:</span></p>
<blockquote><p><span style="font-family: times new roman,times;">Aşk imandır bize gönül selamet </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kıblemiz dost yüzü daimdir salat</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dost yüzün göricek şirk yağmalandı</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Anın çün kapıda kaldı şeriat </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">….</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Doğruluk bekleyen dost kapısında </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gümansız ol bulur ilahi devlet </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">…..</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yunus o kapıda keminde kuldur</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ezelden ebede dektir bu izzet</span></p></blockquote>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şeriatı kapıda bırakıp gönül evine, hakikat evine girmiş olan Yunus Emre&#8217;mizi devlet,  şeriatçılar sahiplenmeye kalkıyor. Kapısının önünde yığılmışlar, basın-yayın araçlarıyla, devlet ulemasıyla Yunus&#8217;u gönül evinden çıkarmak, sünnileştirmek istiyorlar. Oysa Yunus, şeriata ve onun ilkelerine, bu ilkelerle yönetilen beyliklere ve devlete karşı muhalefetin bayrağını şiirlerinde dalgalandırıyordu.    </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, Anadolu’da yaşayan Aleviliğin ilk büyük ulularındandır. O, şeriatı, şeriat inançlı devleti zararlı bulmuş ve başkaldırmıştır. Şeriat ilkeleriyle birlikte zamanın yönetimlerini, hanlarını ve beylerini hep eleştirmiştir. Bakınız ne diyor Yunus: </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Danişmand okur tutmaz derviş yolun gözetmez</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bu halk öğüt işitmez ne sarp zaman olığsar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gitti begler mürveti binmişler birer atı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yedigi yoksul eti içtiği kan olığsar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Müsülmanlar zamana yatlu oldu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Halal yenmez haram kıymatlı oldu</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Haram-i hamir tuttu cihanı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Fesat işler eden hürmetli oldu</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şakird ustat ile arbede kılur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Oğul atayıla izzetlü oldu</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Fakır miskinlikten çekti elini </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gönüller yıkuben heybetlu oldu</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Peygamber yerine geçen hocalar </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bu halkın başına zahmetli oldu</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre&#8217;nin bu dizelerini Sünni yorumcuların dediğince, “bir zahidin, yani dindar bir kimsenin zamanından şikayeti” olarak değerlendirmek tamamen yanlıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dost yüzün göricek şirk yağmalandı</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Anın çün kapıda kaldı şeriat</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gönül secde eder dost mihrabına </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yüzün yere koyup kılar münacat</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Münacât için vakt olmaz arda </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kim ola dost ile bu demde halvet</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Derildi beşimiz bir vakte geldi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Din tamam olıcak değer muhabbet</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Doğruluk bekleyen dost kapısında </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gümansız ol bulur ilahi devlet</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">                                       </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yunus o kapıda keminde kuldur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ezelden ebede dektir bu izzet</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;"><strong>I. 3. 2. Yunus, Düzene ve Şeriata Başkaldırmıştır   </strong>  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus döneminin düzenine ve yönetimlerine karşıdır. Düzenin temelden bozukluğuna, zalimliğine ve kandökücülüğüne başkaldırmıştır. Şiirlerinde “öğüt işitmez halka” durup dinlenmeden bunu anlatmaktadır. Feodal beyler yoksul halkı iliklerine değin sömürmektedir ve onlar için öldürmek zevktir. Haram-i hamir, yani mayası bozuklar cihanı doldurmuştur, onca fesat ve namussuzluklarına rağmen saygı görürler.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Düzenin getirdiği ahlak bozukluklarına da dikkat çeken Yunus, dervişlerin yolgöstericilik görevlerini yerine getirmediklerinden de yakınıyor. Konyalı dervişlerle birlikte, kendi batıni-Alevi çevresinden bazı gezginci dervişleri de kıyasıya eleştirmektedir. Bunların halkı aydınlatma-eğitme görevini bırakıp, bey olarak çevreye korku ve heybet saldıklarını, düzenle kaynaştıklarını kapalı da olsa söylüyor.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre ve onun mensup olduğu çevrenin dervişleri, yolgösterici ve aydınlatıcı, inanç ve düşüncelerinin propagandacısıdırlar. Yunus şiirlerinden birinde;</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Vardığımız illere şol sefa gönüllere </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Halka Taptuk ma&#8217;nisin saçtık elhamdülillah  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diyerek, piri Tapduk Emre&#8217;nin düşüncelerinin yayıcısı olduklarını açıkça söylüyor. Biraz önce verdiğimiz alıntıdaki son beyite dikkat  edelim. Hocaları halkın başının belası gören Yunus, benzetme-kıyas yöntemiyle peygambere de taş atmaktan çekinmiyor.</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, tanrıyı kendi sıfatında görmüştür, bundan hiç kuşkusu-gümanı yoktur. Oruç, namaz, zekat hac, yani şeri tapınmalar onun için bir cinayettir. O, kendinde gördüğü tanrıyla birleşmiş ve Hak ile Hak olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şeriat ve ilkeleri, ibadetler hakkındaki bu düşüncelerinin ayrıntılarını Yunus&#8217;un kendi dilinden izleyelim:    </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Can olgıl can içinde kalma güman içinde   </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">İstediğin bulasın yakın zaman içinde  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Rüku sücuda kalma ameline dayanma  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">İlm ü amel garkolur naz ü niyaz içinde  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Oruç namaz zekat hac cürm ü cinayettürür  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Fakir bundan azattır has-ül havas içinde  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ayn-el yakın görüptür Yunus mecnun olupdur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bir ile bir olupdur Hakk-al yakın içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus çok çalışmış, çabalamış, çok çileler çekmiştir bu olgunluğa erişmek için. Nefsine kılıç çalmıştır. O şimdi “herkestir”. Kuran okuyan da, Kuran&#8217;ın içindeki de kendisidir. Üstelik meydana çıkmış, bunun siyasetini yapmaktadır:</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Siyaset meydanında galebeden çıkan o </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Siyaset kendi olmuş girmiş meydan içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Tartmış kudret kılıcın çalmış nefsin boynuna </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Nefsini tepelemiş elleri kan içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Sayrı olmuş iniler Kur&#8217;an ününü dinler </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kur&#8217;an okuyan kendi kendi Kur&#8217;an içinde </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;) </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Baştan ayağa değin Haktır ki seni tutmuş </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Haktan ayrı ne vardır kalma güman içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Oruç namaz gusül hac hicaptır aşıklara </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Aşık andan münezzeh halis heves içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Girdim gönül şehrine daldım onun bahrine </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Aşk ile gideriken iz buldum can içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus senin sözlerin ma&#8217;nidir bilenlere </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Söyleniser sözlerin devr-i zaman içinde   </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Seksen yılı aşkın yaşamı boyunca bir kez bile hacca gitmemiş olan Yunus, er-evliyayı ziyaret edip erin eşiğine yüz sürmekle Kabe’yi tavaf kılıyor. O, Hakkı er yüzünde görmektedir. Yunus için bir gönüle girmek, binlerce kez Kabe&#8217;ye gitmekten yeğdir:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Aşık oldum erene ermek ile </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakkı gördüm er yüzün görmek ile  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Her nere baktım ise er oturur  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gönlün aldım yüz yere sürmek ile  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Haktan erer türlü nasip erlere </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Olmaz imiş Kabeye varmak ile  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Kabe senin eşiğindir bilmiş ol </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bulamazsın yol çekib aramag ile </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;) </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ey erenler ey kardeşler görün beni nittim ahi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ere erdim eri buldum er eteğin tuttum ahi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Canım bir gözsüz bir can idi içi dolu sen-ben idi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Tuttum miskinlik etegin ben menzile yettim ahi     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre için cümle yaratıklar birdir, ayrısı gayrısı yok, eşittir. Cümle varlığa tek bir gözle bakmayan, şeriatın evliyası da olsa hakikatte asidir. Hakikat bir denizdir, şeriat bir gemi. Tahtaları ne denli sağlam olursa olsun gemiye güvenilmez, dalga biraz arttı mı tahtalar kırılıverir. Öyleyse o gemiden çıkıp hakikatın kucağına atılmalıdır. Kurtuluş buradadır. Hakikatın kafiri şeriatın evliyasıyla eşdüzeydedir. Şeriat oğlanları ortalıkta “şeriat da şeriat” diye çığlık atıyorlar. Girip de Hakikat kapısından şöyle bir baksınlar, bakalım bir daha geri dönebilecekler mi?</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;"><strong>I. 3. 3. Yunus “Biz İlimin Talibiyiz, Aşk Kitabını Okuruz” Diyor</strong>   </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bizler bilimin talipleriyiz ve aşk kitabı okuruz, diyor Yunus. Öğretmenimiz Çalap&#8217;ın kendisidir. Gittiğimiz yola gelmek istersen, dört kitabı yüzeyden şerhedenleri dinleyerek değil, içanlamlarını, yorumlarını öğrenmelisin. BEN&#8217;likten çıkıp, adını değiştirip öyle geleceksin. Çünkü bizim inancımızın temel ilke ve buyrukları hiçbir dinde bulunmaz.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, “sözün hülasasını” kendi coşkun diliyle şöyle dile getiriyor:   </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Söylememek harcısı söylemegin hasıdır </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Söylemegin harcısı gönüllerin pasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gönüllerin pasını ger sileyim derisen </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şol sözü söylegil kim sözün hülasasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şer&#8217;in evliyasıysa hakikatta asidir</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şeriatın haberin şerh ile aydam işit </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şeriat bir gemidir hakikat deryasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ol geminin tahtası her nice muhkem ise </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Deniz merci kat&#8217;olsa tahta uşanasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bundan içeri habar işit aydeyim ey yar </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakikatın kafiri Şer&#8217;in evliyasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Biz talibi ilimleriz aşk kitabın okuruz </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Çalap müderris bize aşk hod medresemizdir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;) </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakikatın ma&#8217;nisin şerh ile bilmelidir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Erenler bu dirliğe riya dirilmelidir</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hakikat bir denizdir şeriattır gemisi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Çoklar gemiden çıkıp içine dalmadılar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bunlar geldi tapıya şeriat tuttudurur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">İçeri giribeni ne varın bilmediler</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dört kitabı şerheden asidir hakikate </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Zira tefsir okuyup ma&#8217;nisin bilmediler</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şeriat oğlanları bahsedüp da&#8217;vi kılur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakikat erenleri da&#8217;viye kalmadılar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus adın Sadık&#8217;tır bu yola geldin ise </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Adın değiştirmeyenler bu yola gelmediler            </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;) </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Severem ben seni candan içeri </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yolun ütmez bu erkandan içeri</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şeriat tarikat yoldur varana </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakikat marifet andan içeri </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;) </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gayridür her milletten bizim milletimiz </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bu din ü diyanette yetmiş iki millette </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bu dünya ol ahrette ayrıdur ayatımız</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Zahir suya banmadan el ayak deprenmeden </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Baş sücuda varmadan kılunur taatımız</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ne Kabe vü ne mescid ne rüku ne sücud </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hak ile daim becid olur münacatımız</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gerek Kabeye varalım gerek meclise girelim</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gerek suyla yunalım çün bile illetimiz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus canın yenile kim dostluğun anıla </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Aşk ile dinlerisen bilesin kudretimiz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un okuduğu kitabı kalem yazmamıştır, yazabilmesi için yedi deniz dolusu mürekkep olmalıdır. Yunus, oruç namaz için içki içer, sarhoş olur. Seccade üzerinde ise altı telli saz ya da kopuz dinlemeyi tercih eder:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben bir kitap okudum kalem yazmadı onu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Mürekkep eyler isem yetmeye yedi deniz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben oruç namaz için suci içtim esridim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Tesbihü seccadeyçün dinledim çeşte kopuz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Açıktır ki, Yunus&#8217;tan verdiğimiz bu birkaç örnekte bile şeriatı, Sünniliği öven tek bir sözcük yoktur. Zamanının bey ve yöneticilerinin yanında olduğunu belirleyen bir dolaylı söylem de yok.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;"><strong>I. 3. 4. Yunus Emre,  Sadece Aleviliğin Siyasetini Yapmıştır</strong>     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Her fırsatta Osmanlı&#8217;nın kanlı geçmişiyle övünen Türkiye Cumhuriyeti devleti, Yunus&#8217;u neredeyse “devlet sanatçısı” yapıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">O Osmanlı ki, Alevi kanı içmekten doymayan şeyhülislamı Ebu Suud efendi, ölümünden ikiyüz yıl sonra Yunus için “katli vaciptir” diye fetva yazıyordu. O yönetim ki, 12 Eylül faşist darbesinin ardından, çoğunluğu Alevi ilerici, devrimci binlerce insanımızı kırıma uğratır, hapislerde çürütürken Osmanlı&#8217;yı aratmıyordu. O burjuva devlet ki, &#8220;Türkiye&#8217;nin %98&#8217;i Sünnidir&#8221; diyerek 20 milyon Alevinin varlığını yadsıdığı gibi, “Türk-İslam sentezi” denilen devlet felsefesini güçlendirmek için düşünür ve ozan avına çıkmış.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yazarları, çizerleri, tüm basın-yayın araçlarıyla Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre&#8217;yi bu sentezin içerisinde eritme ve Sünnileştirme çabaları boşunadır. Tarihsel gerçek değiştirilemez! Bu çaba yeni değil, ötedenberi vardı. Şeriatçı ve milliyetçi yazarlar bunları hep işliyorlardı. Vaktiyle doğruyu yazmaya eğilim göstermiş olanlardan bazıları da, sonradan yazdıklarını yalanlayıp yadsıyarak bu felsefenin temeline harç koydular. Bunun en önde gelen örneği, Yunus Emre üzerine çok sayıda makaleler yazmış ve kitaplar yayınlamış olan Abdülbaki Gölpınarlı&#8217;dır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Abdülbaki Gölpınarlı, 1961&#8217;de yayınlanan “Yunus Emre ve Tasavvuf”ta şöyle yazıyordu:</span></p>
<p style="margin-left: 30px;"><span style="font-family: times new roman,times;">“Alevi-Bektaşi şiiri bu zümrenin inançlarından bahseder; kudret kandilindeki nuru, Ali&#8217;nin Cebrail&#8217;e hocalık ettiğini, Kırklar Meclisinde birine vurulan neşterin kırkından kan akıttığını, bir üzümün ezilerek kırk kişiye içirildiğini, Kırkların mest olup semaa girdiklerini, Mi&#8217;rac&#8217;da, bir arslanın, Muhammed&#8217;in yolunu kestiğini, Cebrail&#8217;in sözüne uyan Muhammed&#8217;in, bu arslana yüzüğünü verdiğini, ertesi sabah, Ali&#8217;nin, yüzüğü Muhammed&#8217;e teslim ettiğini, Hacı Bektaş `Vilayetname&#8217;sindeki menkabeleri&#8230; zaman geçtikçe Alevi-Bektaşi azizleri adına meydana gelen gelenekleri anlatır.”    </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">“Adab ve erkandan bahsederken dört kapıdan, kırk makamdan, mürşitten, rehberden, uyanan çerağdan, tutulan elden, etekten, elin, dilin, belin bağlanmasından, eşikten, dâr-ı Mansur&#8217;dan, Sakaahum şerbetinden, demden, sema&#8217;dan bahseder.”</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">“Alevi-Bektaşi şiirinde dünya unutulmaz, dünya nimetleri sevilir, aşk, beşeridir, sevgi yaşayışın bir sonucudur. Sevgili Tanrı oluverir ve sevilen o&#8217;dur.” (A. Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, 1961, s.234)     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Güzel anlatıyor, eksik ama doğru. Burada Yunus Emre için söyledikleri bizi daha çok ilgilendiriyor.     </span></p>
<p style="margin-left: 30px;"><span style="font-family: times new roman,times;">“Artık Yunus&#8217;a, Yunus&#8217;umuza dönebiliriz&#8230; Kudret kandilindeki nur, Ali&#8217;nin Cebrail&#8217;e hocalığı ve Kırklar meclisi, Üveys, bir neşterle kırkından kan akması, bir üzümün ezilerek Kırklara şerbet oluşu, dört kapı, kırk makam, dünyaya bağlılık, sevgi, sevgili, zahiri emirleri intikad (şeriat kurallarının eleştirisi-İ.K.), moral düşünce&#8230; ve kınayan, güzel güzel alay eden eda! Bütün bunlar Yunus&#8217;ta var. Yunus, bütün bunlarda ilk. Her Alevi-Bektaşi bunlardan bahseder. Yalnız kıyasıya düşmanlık, Yunus&#8217;un bütün insanları kucaklayan düşüncesinde yer bulmaz bir nesnedir.” (A.Gölpınarlı, agy, s.235)     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gölpınarlı&#8217;nın son cümleyi satırların arasına sıkıştırmasının bir nedeni var. Yunus&#8217;tan sonraki Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde kullandıkları Teberra&#8217;yı, yani Ehlibeyt düşmanlarına, Yezit ve Muaviye soyuna lanet etmeyi içine sindiremediği için, “kıyasıya düşmanlık” vurgulaması yapmış burada.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">15.yüzyıldan sonra yetişen Alevi-Bektaşi ozanları, Alevi toplumunun sürekli kırımlarla kökünü kazımayı amaçlayan Osmanlı yönetimini ve şeriat mensuplarını Muaviye, Yezit ve Mervan&#8217;la eşleştirerek, Ehlibeyt ve oniki imam düşmanı gibi sürekli lanetlemişlerdir. Görgü cemlerinde Cem birleme, yani bitiş töreninde, toplu halde “lanet Yezid&#8217;e!” çığırışını, Osmanlı&#8217;ya karşı sürekli muhalefetin simgesi olarak değerlendirmek olasıdır.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Konuya ilişkin çok geniş bilgisi olmasına rağmen Alevileri hiç de sevmeyen Gölpınarlı, dili sürçmüş olacak ki, Alevi-Bektaşi edebiyatı ve Yunus&#8217;un şiirlerini, bu karşılaştırma sırasında şöyle bağlıyor:</span></p>
<p style="margin-left: 30px;"><span style="font-family: times new roman,times;">“Görülüyor ki Alevi-Bektaşi zümre edebiyatının kaynağı, bitmez tükenmez Yunus&#8217;tur. (&#8230;) Kaygusuz Abdal, Yunus edasını (söyleyiş biçimini-İ.K.) şahsileştirmiş, onun istihzasını, (alaycılığını-İ.K.) kendi psikolojisiyle daha umumi bir hale getirmiştir&#8230; Alevi-Bektaşi edebiyatı,.. didaktik vadide en büyük kudretini Hatayi mahlasıyla şiirler yazan Şah İsmail-i Safavi&#8217;de bulmuştur.” (A.Gölpınarlı, agy, s.235-236)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Alevi-Bektaşi, yani Batıni inanç ve gelenekleri, Anadolu&#8217;da kesin olarak ilk kez Yunus Emre&#8217;nin şiirleriyle &#8211; onun kendi deyimiyle – “siyaset meydanına” çıkmıştır. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye bağlı Tapduk Emre&#8217;den el etek tutan, nasibalan Yunus, Anadolu batıniliği olan Aleviliğin siyasetini yapmıştır.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Erler meydanından geçmiş olan Yunus canını satılığa çıkarmış ve &#8220;burada yiter başlar, soran olmaz&#8221; demektedir. Alevi cemlerinde &#8220;bu meydan er meydanıdır, bu meydanda nice başlar kesilir de hiç soran olmaz&#8221; diye gülbenk çekildiğini hatırlayalım. </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Aşk pazarıdır bu canlar satılır</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Satarım canımı kimseler almaz  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Aşık bir kişidir bu dünya malın  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ahiret korkusun bir pula saymaz  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Begim aşık isen var sen yoluna  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Burda başlar yiter başlar sorulmaz  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Erenler meydanı arştan uludur  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Salarlar çavganı topu belirmez  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus bu tertibe garkoldu gitti  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Geri gelmekliğe aklı derilmez</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diyen Yunus, yukarıdan beri yaptığımız alıntı ve açıklamaların da açıkça gösterdiği gibi, Anadolu Aleviliği inanç ve felsefesinin ilk öncülerindendir.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gölpınarlı, Alevi-Bektaşi düşün ve edebiyatında bitmez tükenmez kaynağın Yunus olduğu üzerinde ispatlayıcı açıklamalar geçtiği halde, aynı kitabın bir başka yerinde “Yunus, batıni inançları, telakkileri ve gelenekleri benimsemekle birlikte aşırı bir Alevi değildir” diyor. Bu çelişkisine kanıt olarak da, üç-dört şiirde Ebubekir, Ömer ve Osman&#8217;ın adlarının geçmesini gösteriyor.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bir kez, bunların Yunus&#8217;a ait olup olmadığı kesin bilinmiyor. Yunus&#8217;a ait olduğu kabul edilse bile, eğer bunlar gerçekten takıyye (kendini gizleme) zorunluluğundan yazılmamış olsaydı, daha çok benzerleri bulunabilirdi.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">A. Gölpınarlı Yunus&#8217;a Alevi dememek için bu dört beyite sarılıyor. Bununla da kalmamıştır. Ölmezden önce giderayak Yunus&#8217;a en büyük kötülüğü yapmış, onu Mevlana&#8217;ya bağlayıp Sünnileştirmeye çalışmıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz kitaptan on yıl sonra Altın Kitaplar Yayınevi&#8217;nden yayınlamış olduğu “Yunus Emre” kitabında, “Yunus&#8217;da biraz melametilik ve batınilik varsa da yol, erkan, yani tarikat silsilesi Mevlana&#8217;ya çıkmaktadır” demektedir.</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bunu yaparken Gölpınarlı iki çürük destek kullanıyor: Birincisi Ebu&#8217;l Hayri Rumi adlı birinin yazmış olduğu Saltukname. İkincisi ise Yunus&#8217;un iki şiirinde Mevlana&#8217;nın, bir şiirinde de Konya&#8217;nın adlarının geçmesi. Öyle ama, Yunus&#8217;un en az 12 şiirinde de Tapduk Emre&#8217;nin adı geçmektedir. Onu bir server, ulu şeyh, kendisini ise kapısında bir kul görmektedir. Yunus&#8217;un aşk sultanıdır O. Yüzünü görünce esrimiş, coşmuş ve çiğken pişmiştir. Bu şiirlerden bir beyitte,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;a Tapduk&#8217;tan oldu hem Barak&#8217;tan Saltuğa </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bu nasib çün cuş kıldı ben nice pinhan olam </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">diyerek Tapduk, Barak ve Saltuk&#8217;u, dolayısıyla Hacı Bektaş Veli&#8217;ye ulaşan yol silsilesini belirtmiştir.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">I. 3. 5. Yunus&#8217;un Yaşadığı Dönemde Bizans-Türk, </span><span style="font-family: times new roman,times;">Türkmen İlişkileri, Dinsel ve Siyasal Olaylar</span></strong></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus ve Tapduk Emre hakkında uzunca bilgi bulunan Hacı Bektaş Velayetnamesi dahil, Otman Baba ve Hacım Sultan Velayetname&#8217;lerinde ve Mohaçname&#8217;de Sarı Saltuk Dede hakkında hemen hemen aynı bilgiler verilmektedir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Saltuk&#8217;un Hacı Bektaş Veli&#8217;nin gözde halifelerinden biri olduğu, Hacı Bektaş&#8217;ın onu önce Gürcistan&#8217;a, sonra da Kırım ve Balkanlar&#8217;a gönderdiği, büyük olağanüstülükler ve keramet sarmalı içerisinde anlatılır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bilinen tarihsel gerçeklere göre, Alevi Türkmen halkı, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin yönlendirmesiyle, Küçük Asya&#8217;yı (Anadolu) baştanbaşa çiğneyerek Selçuklu ülkesini kendilerinin bir ili durumuna sokmuş Moğollara ve işbirlikçi vezir Pervane&#8217;ye karşı, İzzettin Keykavus I&#8217;i desteklemiştir. Ancak İzzettin, 1256 ve gerekse 1261 girişimlerinde üstün savaşçı Moğol güçleri tarafından yenilir. 1262 yılında 10-12 bin kişilik Türkmen gücünün başındaki Sarı Saltuk Dede ile Konstantinopol&#8217;e (İstanbul) gelip Bizans imparatoru Sekizinci Mikhael Paleologos&#8217;dan yardım isterse de, bunu elde edemez. İstanbul&#8217;u Latinlerin elinden yeni almış ve Bizans&#8217;ın restorasyonuyla uğraşmakta olan ve büyük sorunlarla yüzyüze bulunan imparator, Moğolları kendisine düşman etmek istememiştir. Oysa kendisinin Nikaia&#8217;da (İznik) imparatorluk tahtına oturuşunu, daha önce Anadolu&#8217;daki bağımsız Selçuklu sultanlarının dostluk ve yardımlarına borçluydu.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İzzettin tek başına Kırım&#8217;a geçer. İzzettin&#8217;in Kırım&#8217;a geçmesine aldırmayan imparator, Sarı Saltuk Dede&#8217;nin güçlerinden yararlanmak istediğinden, onu alakoyar. Bizans tarihçilerinin, 1262 yılında İmparatorun 5 bin kişilik bir Türkmen gücünü paralı asker olarak kullanmış olduğunu yazdıklarına bakılırsa, bunlar Sarı Saltuk&#8217;un Alevi Türkmenleri olmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Velayetnamelerde Sarı Saltuk&#8217;un Kalligra kalesini fethettiği ve oradaki kerametleri uzun uzun anlatılır. Örneğin, boynuna geçirilen bir değirmen taşıyla denize atılır, sağ çıkar. Ya da manastır keşişleriyle kaynayan kazanların içine girer, keşişler ölür, kendisi sağ çıkar&#8230; Yunan yarımadasında kullanılan bu Türkmen güçlerinin paraları ödenmediğinden, önlerine gelen kalelere, yerleşim birimlerine saldırarak talan ettikleri ve korsanlık yaptıkları bilinmektedir. Kalligra bunlardan biri olmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">13. ve 14.yüzyıllarda, Yunus&#8217;un yaşadığı dönemde Bizans mistik (Hristiyanlık tasavvufu) akımlarından Hesykhia&#8217;nın merkezi Athos dağıydı. Buradaki manastırlarından Kutlumuş manastırının (bu manastırı 12.yüzyılın başlarında Hristiyan olmuş bir Selçuklu prensi Kutlumuş&#8217;un kurduğuna ve manastırın bulunduğu yörenin bugün bile Kariye (Köy) adını taşıdığına dikkat çekelim) arşiv belgelerinden, manastır yöneticilerine ilişkin 1313 tarihli bir akt&#8217;da “Kalligra kulesi ve manastırının, 50 yıl önce (yani 1263&#8217;de) `karadan ve denizden dinsiz-kafirler tarafından saldırılarak&#8217; yıkıldığından” sözedilmektedir. Yer, tarih ve olayların benzerliğini gözönünde tutulursa, bu &#8220;kafirler&#8221; Sarı Saltuk&#8217;un erleri olmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bizans imparatoru aynı yıllarda, Sarı Saltuk&#8217;u, Türkmenleriyle birlikte (bugünkü Romanya&#8217;da bulunan) Dobruca bölgesine yerleştirmiştir. Nedeni var. Dobruca çevresinde Valaşlar ve Bulgarlar aasında gelişip güçlenen Bogomilizm, siyasi bir güçtü. Bizans, &#8220;dinsel sapkınlık&#8221; olarak nitelediği düalist (Manicheizm ve Hristiyanlık mistisizmi karışımı) Bogomilizm akımını ezmek için her türlü aracı kullanmış ve kullanmayı sürdürüyordu. İmparator, Sarı Saltuk&#8217;u oraya yerleştirerek, Selçuklu sultanlarının “Türkmenleri `Uç&#8217;lara, yani sınırboylarına yerleştirip buraları güvenceye alma ve düşmana karşı etten kaleler kurma” siyasetini aynen uygulamıştı.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ancak, Sarı Saltuk&#8217;un inancı da Sünni İslam açısından &#8220;sapkınlık&#8221;tı. Böylece, birbirine yakın inanç ve politik ögeler taşıyan iki akım (Alevi-Bektaşilik ve Bogomilizm) karşılıklı etkileşim içine girdi. Romen asıllı din felsefesi tarihçisi Mircea Eliade&#8217;ın tespitlerine göre, l4.yüzyıldan sonra Bogomiller kitleler halinde İslamiyete geçmişlerdir. Bu, Saltuk Dede ile başlıyor. Ve, “Balkan Bektaşilerinin ataları bunlar olmalıdır” dersek büyük bir iddia olmaz. [1] Sarı Saltuk&#8217;un, piri Hacı Bektaş Veli&#8217;yi sık sık ziyarete geldiği ve onun buyruklarına göre hareket ettiği velayetnamelerden bilinmektedir. Evliya Çelebi, Dobruca&#8217;da Babadağı&#8217;nda bulunan Sarı Saltuk türbesi ve tekkesinden ve kendisinden uzun uzun sözetmekte olup, Kanuni Süleyman&#8217;ın bölgedeki Sarı Saltuk dervişlerinin kovuşturulmasına ilişkin buyrultuları vardır.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">O açıdan, Saltuk&#8217;un Hacı Bektaş halifesi olduğu gerçeğini yadsıyarak ve &#8211; Sultan Cem&#8217;in isteği üzerine ve ona yaranmak için Sünni inanç ve anlayışı içerisinde kasıtlı yazılmış olan &#8211; Saltukname&#8217;de Saltuk Dede&#8217;yi Mahmut Hayrani&#8217;nin halifesi göstererek, bu yolla Yunus&#8217;u Mevlevi ve dolayısıyla Sünni yapmak, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Çok büyük olasılıkla bu yıllarda Yunus Emre yirmi yaşlarında ve Konya&#8217;da tahsildeydi, belki dış dünyadan da habersizdi.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">I. 3. 6. Bilge Türkmen Alevi Ozanı Yunus Emre</span></strong></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un yaşamı hakkında Velayetname&#8217;deki söylencelerin ve halk arasında anlatılanların dışında fala birşey bilinmemektedir. Bunlara göre, Yunus yoksul mu yoksuldur. Son belgelere göre ise, 1238-40&#8217;larda doğan Yunus, olasıdır ki varlıklıca bir Türkmen oymak beyinin oğluydu. </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Belgelerin gösterdiği gibi bu oymak Hacı İsmail topluluğu olabilir. Sakarya-Porsuk havzasında yaşadıkları düşünülürse, demek ki Horasan&#8217;dan geldiklerinde Bizans sınırı boyuna yerleştirilmişlerdi. Belki de bu coğrafi konum nedeniyle, 1240 yılında kopan büyük Baba İlyas-Baba İshak halk ayaklanmasının bastırılmasıyla başlayan “Babai-batıni Türkmen kırımı”ndan Yunus&#8217;un oymağı zarar görmemişti.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre&#8217;nin kırsal kesim halkı arasında yetişmiş, doğaçlama şiir söyleyen bir “halk aşığı” olduğunu düşünmek yanlıştır. O iyi eğitim görmüş ve çağının dil ve bilgileriyle donanmış ve bilinçli tercihini yaparak halkın arasına girmiş bir &#8220;bilge ozan&#8221;dır! Şiirlerinden büyük bölümünün ve Risalet-ül Nushiyye adlı mesnevisinin içeriği, Yunus&#8217;un çağının tüm felsefi bilgi ve akımlarını tanıdığını göstermektedir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre, Konya&#8217;da medrese eğitimi görmüş olup, Arapça ve Farsça bilmektedir. En azından, Mevlana ile tartışacak, Ferüdeddin Attar&#8217;ı okuyup tasavvufi öykülerini şiirlerinde kullanacak ve Sadi&#8217;den şiirler çevirecek kadar Farsçası vardı. Kuran&#8217;ı yorumlayacak, Hallacı Mansur&#8217;un yapıtlarını okuyup inceleyecek ve onun enelhakçılığını iyi anlayacak kadar Arapça biliyordu Yunus.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Massignon&#8217;un Fransızca tertiplemiş olduğu Hallac Divanı&#8217;ndaki bazı şiirlerden bir kaç dize Türkçeleştirmeyi deneyerek bir küçük karşılaştırma yapalım: </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yeryüzü sensiz ne denli boş hey </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Herkesin başı yukarıda</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dikelmiş durduklarına bakılırsa </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Seni göklerde arıyorlar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Onların sana doğru görünüşte baktıklarını biliyorsun </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Oysa sen öylesine yakınsın ki</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Kör olduklarından varlığını farkedemiyorlar </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Artık tanrıyla benim aramda</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Beni kandıracak ne bir mucize </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ne de onu bana anlatacak bir elçi yoktur</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Benim varlığım, dinim imanım hepsi tanrısal birliktir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Sana sesleniyorum </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hayır, hayır, beni sende çağıran sensin</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Seni nasıl bende sen diye çağırabilirdim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Eğer sen bana `Ben&#8217; diye</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">mırıldanmamış olsaydın</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ey benim varlığımın özümün özü </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ey içinde ruhum asılı olan sen</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre de Hallac-ı Mansur kadar cesurdur. O, aradığının yeryüzünde olduğunu söylemekle yetinmiyor. Yunus yaratan ve yaratılandır. İsa ve Muhammed&#8217;le göklere ağar, Musa&#8217;ya binbir kelam eden odur! Hallacı Mansur ile birlikte “enelhak” der ve dâra asılır. Ama onun boynuna dâr urganını geçiren de kendisidir. Evvel odur, ahir odur. Kendi adını Yunus takmıştır ya, bu söylediklerine inanmayanlara kafir demekten de çekinmez:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben ayımı yerde gördüm ne isterim gökyüzünde </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Benim yüzüm yerde gerek bana rahmet yerden yağar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gökte peygamber ile miracı kılan benim     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ashab-ı soffa ile yalıncak kalan benim     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Musa peygamber ile binbir kelamı kıldım     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">İsa peygamber ile göklere çıkan benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hallacı Mansur ile dâra asılan benim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">O Hallacı Mansur ile söylerdim Enelhakkı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Benim gene onun boynuna dâr urganı takan benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Evvel benim ahir benim canlara can olan benim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dost ile birliğe yeten buyruğu ne ise tutan </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Mülk yaratıp dünya düzen ol bahçevan heman benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Halk içinde dirlik düzen dört kitabı doğru yazan </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ağ üstünde kara düzen ol yazılan Kuran benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus değil bunu diyen kendiliğidir söyleyen </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kafirdürür inanmayan evvel ahir heman benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Adımı Yunus taktım sırrımı aleme çaktım </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bundan ileri dahi dilde söylenen benim    </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diye yazmıştı.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Anadolu Türkçesinin yazı dili olmasında öncülük eden, Türk halk edebiyatının ilk büyük ozanı Yunus Emre&#8217;nin ilk gençlik ve tahsil yılları Selçuklu başkentinde geçmiş olmalıdır. Gölpınarlı&#8217;nın “Yunus Emre&#8217;nin Konya&#8217;da medrese eğitimi görmüş olduğu” düşüncesine katılıyoruz.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Moğol korumalığındaki Selçuklu devletinin başkenti Konya, o dönemde hâlâ yüksek din, felsefe, kültür ve sanat merkeziydi. Suhreverdi, Muhiddin-i Arabi ve Sadettin Konevi gibi mutasavvıflar bu kentte bulunmuşlarsa da, Konya&#8217;ya damgasını vuran, hiç kuşkusuz Mevlana Celaleddin Rumi&#8217;dir.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">I.  3.  7. Yunus Konya&#8217;daki Mevlana Meclislerinden Kaçıp Halka Yönelmiştir</span></strong></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, medrese eğitimi yıllarında, İran dilinin Anadolu&#8217;daki büyük ozanı ve Sünni mutasavvıfı Mevlana&#8217;ya, onun görkemine ve görkemli yaşamına hayranlığını, onunla karşılaşmasını belirleyen şiirinde dile getiriyor. Mevlana&#8217;ya büyük bir dost olarak yaklaşıyor. Bu şiirde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">derken, olasıdır ki, Mevlana&#8217;nın aleyhinde konuşmuş olan Geyikli Baba&#8217;yı bile kınamaktadır:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Geyiklinin ol Hasan söz ayıtmış kendinden </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kudret dilidir söyler kendinin sözü değil</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Miskin ol bre miskin gide senden kibr ü kin </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Rüzgardır gelip geçer pes kime ne kalasıdır</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Müzik ve sazdan konuşurken, Yunus&#8217;un Mevlana&#8217;nın saz ve eğlence sohbetlerinde bulunduğuna dair bir ima varsa da, duyduklarını da söylemiş olabilir:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ey kopuz ile çeşte aslın nedir bu işte </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Sana sual sorarım aydiver bana işte</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Aydır ki aslım ağaç koyun kirişi birkaç </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)   </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Mevlana sohbetinde saz ile işret oldu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Arif ma&#8217;niye daldı gün biledir ferişte</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, bu gençlik ve tahsil yıllarında adeta şeriat dindarıdır. Öyle ki, “Müslüman kişinin şeriatın koşullarını yerine getirmesi ve beş vaktini şaşırmadan kılması gerektir, yoksa ona Müslüman denmez”, diyor. Bununla da kalmıyor, kıyamet gününde sorulacak soruları yanıtlayabilmek için Arap dilinin öğrenilmesi gereğine bile inanıyor. Demek ki Konya medreselerinde bunlar öğretiliyormuş. Şu beyitler, yazımızın başlarında verdiğimiz şiirlerine taban tabana zıt. Sanki Yunus&#8217;un elinden çıkmamış:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Müslümanım diyen kişi şartı nedir bilse gerek </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Tangrının buyruğun tutup beş vakt namaz kılsa gerek</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Tanla durup başın kaldır ellerini suya daldır </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Tamudan azatlı oldur kullar azad olsa gerek</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Herkim Müslüman olmadı beş vakit namaz kılmadı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bil ki müslüman olmayan ol tamuya girse gerek</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İki ferişteh ine gele karşıma dura </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Günahlarını yaza boynuna biti</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Günahların tartalar andan sırat edeler </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Zebaniler tutalar figanlar olur katı    </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Evvel bize vacip budur iyi hulku amel gerek </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">İslam adı konucağız yoldaşımız iman gerek</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İsrafil surun urunca cümle mahluk uyanınca </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Sorgu hesap sorulunca Arap dili bilmek gerek</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bununla birlikte Yunus giderek aşk deryasına dalıyor ve orada kendini aramaya başlıyor. Oysa, akıllı uslu biridir, herkes kendisine “çok iyisin” demektedir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bu kendini arayışın başkaldırısı içinde Yunus Mevlana ve çevresini terkeder. Artık onlarla zıtlaşmaya başlamıştır. Melamet yolunun ve batıniliğin açık belirtileri içerisinde, o çevrenin çok küçümsediği ve kaba bulduğu Türk diliyle şiirler yazmaktadır. Hem kendisini ve hem de Mevlana ve çevresini eleştirmeye başlamıştır. Okumaya başladığı aşk kitabını denizler dolusu mürekkebin yazamıyacağını ileri sürmekte, oruç-namaz yerine içki içmeyi ve seccade üzerinde saz dinlemeyi tercih etmektedir. Kısacası Konya minaresini “sivri uçlu bir çuvaldız” olarak görmekte ve büyük rahatsızlık duymaktadır. İnsanların ve toplumun dertleri onu ilgilendirmeye başladığından “Konya rahatlığı”ndan nefret etmektedir.    </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gölpınarlı&#8217;nın kabul etmemesine rağmen genç Yunus, yaşlı Mevlana ile tartışmış ve onu şu tek beyitle dize getirmiştir:  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Et ü deri büründüm geldim size göründüm  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Adem adın urundam uşde zuhura geldim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Aralarındaki tartışma sırasında Mevlana, büyük bilgeliğini göstermek için koca Mesnevi’sini ortaya koyunca, Yunus evirir çevirir, sonra yukarıdaki beyiti (ya da değişikliğe uğramış olarak, “ete kemiği büründüm / Yunus deyu göründüm” beyitini) söyleyerek Mevlana&#8217;nın kitabını iki küçük dizenin içine sığdırıverir.    </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gerçekten aralarında bir tartışma olmasaydı, halkın bilincinde bu geleneksel öykü yaratılamazdı. Düşünelim, Mevlana Yunus&#8217;un şu şiirine hiç tahammül edebilir miydi?</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ey bana eyi diyen benim kamudan yavuz </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Alnımı ay bilirüm bu gözlerimi yılduz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bu vücudum şehrinde buçuk pulluk ıssım yok </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Amelim mahalleri ser be ser kalmış ıssız</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hücre ne bucakta Hakka layık amel yok </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kimde derd ü firak var kimlerde eserlü söz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Halk hep ayağın durur ben seğirttim oturdum </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Geçtim sedir yerine döşek kalın yerim düz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bunun için salusluk çünkim elime girdi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Artık n&#8217;işime yarar derd ü firak ah ü sız</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben bir kitab okudum kalem yazmadı anı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Mürekkeb eylerisem yetmeye yedi deniz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben oruç namaz içün suci içtim esridim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Tesbüh-ül seccadeyçün dinledim çeşte kopuz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un bu sözünden sen ma&#8217;ni anlar isen </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Konya minaresinü göresün bir çuvalduz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Öyle anlaşılıyor ki, Yunus Konya&#8217;yı, Sünni İslam şeriatının tüm bilgileriyle donanmış olmakla birlikte, tasavvufun içerisine balıklamasına dalmış olarak terketmiştir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, yaldızlı bir yaşam içinde, vezirlerle sultanlar ve sultan karılarıyla yüzyüze dizdize oturan, bir dediği iki edilmeyen, Türkler için en kaba sözcükleri kullanarak onları horlayan, daima güçlünün yanında durarak “gel, sen de gel, kim olursan ol” derken beyleri, emirleri, tekfurları ve basilleri çağıran Mevlana&#8217;nın tasavvuf anlayışına karşı çıkmıştır. Bir duygu denizi içerisinde tanrısı ile ülfet eden, ama günlük yaşamının cinsel ayrıntılarını bile terennüm etmekten çekinmeyen, bireyci üstünlüğünün, sevilmişliğinin zevkini çıkaran Mevlana ile görüş ve yaşam biçimi ayrılığına düşmüştür.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hücre ne bucakta Hakka layık amel yok </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kimde derd ü firak var kimülerde eserli söz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Halk hep ayağın durur ben seğirttim oturdum </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Geçtim sedir yerine döşek kalın yerim düz</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">biçimindeki söylemleri, mutlaka Mevlana&#8217;yı çileden çıkartıyordu. Çünkü Mevlana için zaman öyle bir zamandır ki, istediğini söylemekte ve yapmakta, coşku içinde sema dönmektedir. Mevlevi yazar Ahmet Eflaki&#8217;nin, Mevlana&#8217;dan seksen küsur yıl sonra yazmış olduğu Ariflerin Menkıbeleri adlı kitabında, oğlu Sultan Veled&#8217;in ağzından “Mevlana için zamanın güzelliğini” vurgulaması oldukça ilginçtir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Konya ve Kayseri surları dışında ezilmekte olan halk yığınları ve Anadolu Selçuklu devletinin Moğol imparatorluğunun bir uç ili haline dönüşmüş olması, Mevlana&#8217;yı ve oğlunu hiç ilgilendirmiyordu. Sultan Veled babasına bir sohbet anında şöyle diyor:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “Bu zaman ne güzel bir zamandır, bütün insanlar samimidir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">inançlıdır. İnkarcılar varsa da güçleri yoktur!”     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Mevlana, “Bahaaddin neden söylüyorsun bunu?”diye sorunca,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “Şundan dolayı,” diye karşılık veriyor oğlu, “önceki zamanlarda, `Enel hak&#8217; dediği için Hallacı Mansur&#8217;u dârağacına çektiler. Onca ulu şeyhi öldürdüler. Tanrıya hamdolsun! Zamanımızda babamız Mevlana Hüdavendigar&#8217;ın her beyitinde `Ben allahım ve tesbih edilmeye, zikredilmeye layığım&#8217; sözü vardır, ama kimse ağzını açıp da bir şey demiyor!”</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Mevlana&#8217;nın buna yanıtı tam kendi şanına uygun:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “Onların makamı aşıklar makamıydı oğlum, aşıklar belalara düşkün olurlar. Bizim makamımız ise maşukluk (sevilmeklik) makamıdır!”</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Görüldüğü gibi Küçük Asya, yani Anadolu halkları için bir felaket olan dönem, Mevlana ve çevresi için mutlu bir dönemdir. Devletin, iktidar ve yöneticilerin yanında olmak budur. “Devlet sanatçısı” diye işte böylelerine denir. Ama Yunus Emre&#8217;mize bunu diyemezsiniz, o halkın ozanıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, şiirlerinde “suçlandığını” söylüyor. Yetmiş iki millete hoşgörü içinde ve bir gözle baktığı için ve taatı, yani şeriat tapınmalarını terkettiği için suçlu görülmektedir. Ama o hiç üzülmüyor, çünkü Konya çevresinde ihaneti iyi tanımıştır. O artık varlıksızın, yoksulun, emeğin ve emekçinin yanındadır. “Yunus zalimlere karşı ve yetmiş iki milletin ayak türabı. Halk yığınlarının sanatçısı”dır o. Bunlar bizim yakıştırmamız değildir, şiirlerinden okuyacağız:   </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Süleyman zembil ördü kendi emeğin yerdi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Onun ile bildilar onlar berhudarlığı</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dürüst kazan ye yedir bir gönül ele getir     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yüz Kabeden yeğrektir bir gönül ziyareti     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Uslu değil delidir Halka salusluk satan     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Nefsin Müslüman etsin var ise kerameti      </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Biz kime aşık isek alemler ona aşık </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Kime değil diyelim bir kapıdır bir tarık</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yetmiş iki millete kurban ol aşık isen </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ta aşıklar safında tamam olasın aşık</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bir çeşmeden sızan su acı tatlı olmaya </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Edeptir bize yermek bir lüleden sızarım</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yetmiş iki millete suçum budur hak dedim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Korku hiyanettedir ya ben niçin kızarım</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;) </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yayıldı Yunus adı suçludur kamu taatı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Padişah inayeti suçun geçüre meger</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Görülüyor ki, Yunus Emre, düşünce ve inançlarından ötürü suçlanmış, kovuşturmaya uğramıştır. Padişahtan da inayet filan gelmemiştir.  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;"><strong>I. 3. 8. Yunus Emre ve Hacı Bektaş Dergahı</strong>    </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Konya&#8217;dan çıkış o çıkıştır. Yunus, Belhli feodal bey oğlu İbrahim Edhem&#8217;in gizemine ermiş:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İbrahim Edhem baktı tacı tahtı bıraktı   </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hak yoluna uyaktı ol sırrı duyan benim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diyerek kırsal kesimdeki halk arasına karışmıştır. Belki daha doğrusu, muhalif Türkmen halk yığınları arasına girmiştir. Uzun gezilere çıkıp, kendini ararken, bu tanıma arayışı onu çekerek ulu Pir Hacı Bektaş&#8217;a getirmiştir. Tapduk Emre&#8217;nin kişiliğinde “Er”ini bulmuş ve onun rehberliğinde Hacı Bektaş’ın ulu dergahına ulaşmıştır.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Deniliyor ki “mademki Yunus&#8217;un Hacı Bektaş&#8217;a bu bağlılığı vardı, neden şiirlerinden hiçbirinde Hacı Bektaş Veli&#8217;den sözetmez?” İki şiirinde adı geçiyor diye Mevlana&#8217;ya bağlamak daha mı mantıklı? Kaldı ki, yazımızın başlarında da sözünü ettiğimiz gibi, en az 12 şiirinde Tapduk Emre&#8217;nin adı geçiyor. Kaldı ki Yunus, girişte verdiğimiz şiirinde Hacı Bektaş’ın “doğruluk dost kapısıdır” sözünü işlemiş ve:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">“Doğruluk bekleyen dost kapısında </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gümansız ol bulur ilahi devlet</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">                                       </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yunus o kapıda keminde kuldur </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ezelden ebede dektir bu izzet”   </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Demektedir. O, doğruluğu dost kapısında bekliyor; çünkü  tanrısal varlığın-varsıllığın orada bulunduğundan kuşku duymuyor. Bu kapı Hacı Bektaş dergahının kapısıdır ve Yunus burada hizmet etmeyi başlangıçtan sona kadar (ezelden ebede) bir onur saymaktadır.  </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bir nokta daha var: Yunus Emre&#8217;yi çağından günümüze değin taklit etmeyen ozan yok gibidir. En azından düşüncelerine sanat anlayışına değinilir ve adı mutlaka geçer. Bu yüzden, günümüze ulaşan şiirlerin birçoğunun onun olmadığı söylenir. Hatta Gölpınarlı, kendine özgü ölçütlerle ayıklamayı bile denemiştir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gerçek şudur ki, Yunus Emre, uzun yaşamı boyunca elimizdekilerden çok daha fazla şiir üretmiştir. Burada asıl yanıtlanması gereken soru, Yunus&#8217;un bu şiirlerinin başına ne geldiğidir. Dünyadan göçüşünden tam iki yüz yıl sonra Yunus&#8217;un “katlinin vacip olduğunu” ilan eden şeriat devleti anlayışının onun tüm şiirlerine hoşgörüyle baktığı düşünülebilir mi?     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, Hacı Bektaş&#8217;tan, elbette Aşık Paşa döneği gibi “meczup biriydi, aptalın tekiydi” diye söz etmeyecek, onu “Ulu Pir” ve “Kutb-ül Evliya” olarak gösterecek, göklere yükseltecekti. Ancak, Baba Resul&#8217;un gözde halifesi Hacı Bektaş Veli&#8217;ye yapılan övgüler, ne Selçuklu&#8217;nun, ne Osmanlı&#8217;nın ve ne de öteki Sünni beyliklerin işine gelirdi.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Söylenen o ki, Yunus&#8217;un Divan&#8217;ını ele geçiren Molla Kasım, Yunus&#8217;un bin şiirini okuyup havaya, binini de suya atmış, “şeriata aykırı” diye. Derken şiirlerden birinde kendi adının geçtiğini ve yapmakta olduğu şiir katliamını önceden haber verdiğini görünce Yunus&#8217;un büyüklüğünü anlayıp, bin kez tövbe ederek yırtmaktan vazgeçmiş. Bize kalanlar, bu son bin şiiriymiş.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Halkın belleğinde günümüze değin taşınmış ve güldürü biçiminde öyküleşmiş bu olay, bize Yunus&#8217;un şiirlerinin büyük çapta yokedildiği gerçeğini yansıtıyor. Yunus&#8217;un Aleviliği hakkında kuşku yaratmaya çalışanların sorularını yanıtlamış oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;"><strong>I. 3. 9. Yunus Emre Çağının Bilgileriyle Donanmış Bir Düşünürdür</strong>  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre, sadece ozan ve halk tasavvufçusu değil, aynı zamanda çağının tüm bilgileriyle donanmış bir halk düşünürüdür. Çünkü, görüşlerini, halkın konuştuğu dille, basit kavramlar ve anlaşılırlık içinde halka taşımıştır. Örneğin, insan-tanrı birliğini, insan biçimli tanrıyı (anthropomorphos theos),</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Baştan ayağa değin Haktır ki seni tutmuş </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Haktan gayri ne vardır kalma güman içinde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diyerek ne güzel belirtmiştir. Onun aklı fikri “Enel Hak”tır ve Tanrıyı gökten indirip gönlüne yerleştirmek, onunla birleşmek!     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre&#8217;nin “gönül gözünün açılması olgunluğuna ulaşarak tanrısal birliğe varma” düşüncesinde ve şiirlerinde kullandığı batıni kavramların ikinci kaynağı Bizans mistisizmi, yani Hristiyan tasavvufudur.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Çok yer gezmiş olan Yunus Emre&#8217;nin Anadolu Selçuklu ülkesinin Bizans kome ve khora’ları (<strong><strong><span style="font-size: 11pt; font-family: Symbol;">komh kai cwra</span></strong></strong> / köy ve küçük kasaba) ile içiçe geçtiği bir kırsal bölgede doğup büyüdüğünü unutmayalım. Konya&#8217;ya medrese tahsilini yapmak için, ya da hangi nedenle gelmiş olursa olsun, yeniyetmelik dönemi buralarda geçmiştir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Arapça ve Farsça öğrenmiş olan Yunus&#8217;un Bizans dilini de bildiğini söylemek, büyük bir iddia olmaz. Yunus Emre&#8217;nin bir şiirinde &#8211; biraz ileride genişçe anlatacağımız &#8211; Bizans yöntemiyle tarih düşmüş olduğunu saptadık.       </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Çalap Adem kısmını topraktan vareyledi     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şeytan geldi Adem&#8217;e tapmaya ar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diye başlayan bu şiirin sonu</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Altı bin yedi yüz yüz yıldan geçen Adem&#8217;i     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Dile getirdi Yunus şimdi tekrar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">beyitiyle bitmektedir. Buradaki “altı bin yedi yüz yüz” sayısı boşuna yazılmamıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bizans yazarları dışında, Yunus&#8217;un çağdaşlarından hiç kimse ne şiirlerinde ne de tarih yazılarında bu yöntemi kullanmamış. Yunus&#8217;umuzun Bizans kentlerine geziler yaptığı, dillerini bildiği, dolayısıyla Bizans kültürüne yabancı olmadığı düşüncesindeyiz.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gerek bu tarihleme yöntemini tanıması, gerekse evrenin yaratılışını konu alan şiirlerinde işlediği felsefi düşünceler bunu gösterdiği gibi, Bolu&#8217;dan Salihli&#8217;ye değin batı Anadolu&#8217;da Yunus Emre adına anlatılan söylencelerde “onun Hristiyan keşişleriyle yaptığı keramet yarışmalarını kazanarak, düşmüş olduğu savaş tutsaklığından kurtulması” olayları bu ilişkiyi vurgulamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un ilk büyük temsilcilerinden olduğu Anadolu batıniliğinde, yani Aleviliğin inanç ve düşünce sisteminde Zerdüşt ve Mazdek&#8217;ten Manicheizme, eski Anadolu çoktanrıcı dinlerinden Neoplatonizm&#8217;e, Kabbalizm&#8217;den Sabin Hermetizmine ve Şamanizme değin her çeşit izler vardır ve arandığında çok rahat bulunabilir. Hacı Bektaş Veli çevresinin, Horasan erenlerinin Bizanslı din adamları, aziz ve keşişleriyle karşılaşmaları ve ilişkileri masallaşmış, üzerlerine söylenceler oluşturulmuştur. Ama her nedense bu ilişkiler ve Aleviliğin 13-14.yüzyıllardaki Bizans mistik akımlarıyla etkileşimi gözardı edilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bizans imparatorluğu 1204&#8217;den 1262&#8217;ye kadar Nikaia (İzmit) sürgünü yaşadı. İznik kenti bu imparatorluğa başkentlik yaptı. Altmış yıla yakın süren bu dönemde, Selçuklu sultanlarıyla Bizans imparatorları arasında sıcak siyasi ve ekonomik ilişkiler yaşandı. Yüksek düzeydeki bu ilişkilerin, zaten içiçe yaşamakta kırsal bölge Alevi Türkmen halkına yansımamış olduğu düşünülemez!</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İznik, Nikephor Blammydes, Georgos Akropolites gibi doğabilimci ve tarihyazıcıların, Theodoros Metokhites ve Nikephor Gregoras gibi hümanist, Neoplatonist ve Aristotelesçilerin evren, insan ve doğa, tanrının özü üzerinde yoğun tartışmalarına sahne olmuştur. Bu kentte okullar üniversiteler açılmış, çok sayıda kitaplar yazılmıştır. İznik&#8217;de doğup gelişen bilim, felsefe ve hümanizm daha sonra İstanbul&#8217;a taşınmıştır. Doryleion (Eskişehir) çevresinde yaşamış olan Yunus Emre, yüz küsur kilometre ötedeki Nikaia&#8217;ya (İznik) gitmemiş olabilir mi?  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;un yaşadığı çağda, büyük bir mistik akım olan Hesykhasmos ya da Hesykhia (=<strong><span style="font-size: 11pt; font-family: Symbol;">Hesucasmo</span><span style="font-size: 11pt; font-family: 'Times New Roman','serif';">s</span><span style="font-size: 11pt; font-family: Symbol;"> ou Hesucia</span></strong><span style="font-size: 11pt; font-family: 'Times New Roman','serif';">) </span>) akımı gelişimini tamamlamış ve Ortodoks Hristiyanlığın hemen hemen dört yüzyıl boyunca tüm sistemini altüst eden, “sapkın inanç” dedikleri düalist(ikilemci) Bogomilizm son dönemlerindedir. Yunus gibi çağının karanlığı içinde parıldayan birinin, “yetmiş iki milletin ayak türabı olma” düşüncesini taşıyan bir bilgenin, tüm bunlardan haberi olmaması ve etkilenmemesi düşünülemez.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hristiyanlıkta “Theosis”(<strong><span style="font-size: 11pt; font-family: Symbol;">Qeosi</span><span style="font-size: 11pt; font-family: 'Times New Roman','serif';">s</span></strong>), yani “tanrıyla birleşme, tanrılaşma” öğretisini sistemleştiren kişi Maximus Confessor&#8217;dur. Ortodoks mistisizmi, Theosis&#8217;e dayalı, “Sessizlik” anlamına gelen bu Hesykhia mistik akımı, Sina yarımadasında Sina dağı manastırlarında başlamış ve oradan Bizans dünyasına yayılmıştır. Bu akımı 13.yüzyılda Athos dağındaki ve diğer manastırlara taşıyan kişi, Nikephor Solidarius&#8217;dur.</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">     </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bunlara göre, “tanrı kalpte saklı bir hazinedir. Onu ancak can gözüyle görebilirsin! Derin derin soluk alıp, adını aralıksız tekrarlıyarak, yani sessiz zikirle tanrıyla birleşilir”.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hesykhia mistisizmi, 14.yüzyılın ortalarına doğru, Gregorios Snaites ile doruk noktasına varmıştır. Bu akımın mistikleri, tanrının kendisini açıkça gördüklerini, ya da tanrıdan bir vizyon (görüntü) aldıklarını, ancak bunu beden gözüyle değil, “can gözüyle” yani “gönül gözüyle” gördüklerini iddia ediyorlardı. Aristotelesçi Barlaam ile Hesykhasmos&#8217;u savunan Gregoros Palamas&#8217;ın 1330 yılında İstanbul&#8217;da yaptıkları tartışmalar çok ünlüdür&#8230;  Yunus Emre&#8217;deki tanrıyı “özünde görme”, “tanrısal birliğe” ulaşma inancını bu anlattıklarımızla rahatça karşılaştırabiliriz:  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Nicekim ben beni bildim yakın bildim Hakkı buldum </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakkı buluncadı korkum şimdi korkudan kurtuldum</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Azrail gelmez canıma sorucu gelmez sinime </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bunlar beni ne sorsunlar ona sorduran ben oldum</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;a Hak açtı kapı Yunus hakka kıldı tapı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Baki devlet benim imiş ben kul iken sultan oldum   </span></p>
<p><strong><span style="font-family: times new roman,times;">I. 3. 10. Yunus Emre Bir Şiirinde Bizans Yöntemiyle  Tarih Düşmüştür</span></strong></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus, “yetmiş iki millete bir göz ile bakmış” ve şu dizeleriyle insanı kucaklamış, dünyayı sarmıştır:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben ay&#8217;ımı yerde gördüm </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ne isterim gökyüzünde</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Benim yüzüm yerde gerek </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bana rahmet yerden yağar</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(&#8230;)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Dervişlik baştadır, tacta değildir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Issılık oddadır, sacda değildir</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Eğer bir insanın gönlün yıkarsan </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Hakka eylediğin secde değildir</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus&#8217;umuzun şiirleri geniş araştırma ve yorumlara her zaman açık durmaktadır. Çok sayıda yerli ve yabancı bilim adamı, araştırmacı yazarlar Yunus&#8217;u değişik açılardan ele almışlardır. Halk ozanı, hümanist ve mutasavvıf olarak&#8230;     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Doğudan batıya Anadolu&#8217;nun dört bir yanında mezarı olduğu söylenen Yunus Emre&#8217;nin, son zamanlarda bulunan yeni belgelere dayanarak 1238&#8217;lerde doğduğu ve 1320-1321 yıllarında öldüğü kabul edilmektedir. Şiirlerinde andığı bazı mutasavvıf ve ozanların 13.yüzyılın sonları ile 14.yüzyılın başlarında yaşadıklarının bilinmesi, onun çağını belirler. Kaldı ki aruz ölçüsüyle yazmış olduğu Risalat-al Nushiyye&#8217;sinin son beyitlerinden birine tarih de düşmüştür:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Söze tarih yediyüz yidiyidi    </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yunus canı bu yolda fidiyidi                  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">(Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre: Hayatı ve Bütün Şiirleri, </span><span style="font-family: times new roman,times;">İstanbul-1971,s.95, beyit 556)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Hicri 707&#8217;de (Miladi 1307) yazmış olduğu bu yapıtında Yunus, İslami din ve ahlak felsefesi yapmıştır. Sanki bununla, Arapça ve Farsça yazan ulemaya, güç ve karmaşık konuların kendi öz dili Türkçeyle halka nasıl taşınacağını ve nasıl anlaşılır kılınacağını göstermeyi amaçlamıştır. O halk için şiir söylüyor, çalıp çığırıyordu. Oysa Arapçayı, Farsçayı da çok iyi biliyordu. Bu açıklamalardan sonra şimdi isterseniz asıl konumuza, Yunus Emre&#8217;nin bir başka şiirinin sonuna Bizans takvim sistemiyle attığı tarihe geçelim:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre ve şiirleri üzerinde çalışmış araştırmacılardan kimsenin ilgisini çektiğini göremediğimiz bu tarih, Gölpınarlı&#8217;nın kitabında “İnanca ait kıssalar” bölümüne soktuğu 169 numaralı şiirin son beyitindedir. </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Yedi şiirden oluşan bu bölüme, “Yunus&#8217;un Yaratılış Destanları” başlığı konulsaydı belki daha doğru olacaktı. Bu destanlardaki; </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “evrenin özü”,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “insanı oluşturan dört karşıt nesne”,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “evren çekirdeği (gevher),</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “son hızla dönen gevherden oluşun buğu”&#8217;,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “buğudan oluşan gökyüzü ve yıldızlar”,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; “dönmeye başlayan gökyüzü ve ay”,</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">&#8211; boşlukta duran denizler üstüne kurulan yer” gibi, İslami inançlar dışındaki yaradılış düşünce ve varsayımlarını, Greko-Bizans bilim ve felsefi düşüncelerine dayandırarak yorumlamak olasıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Çalap Adem cismini topraktan var eyledi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şeytan geldi Adem&#8217;e tapmağa ar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Aydır ben oddan nurdan ol bir avuç topraktan </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bilmedi kim Adem’in batınına bakmadı</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Zahir gördü Adem’in batınına bakmadı</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bilmedi kim Adem’i halka server eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Kırk yıl kalıbı yattı adı alemi tuttu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gör şeytanı buğzundan ne fitneler eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Adem toprak yatmıştı ad&#8217;alemi tutmuştu </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Fikrine bak İblis&#8217;in ya&#8217;ni hüner eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ol yürüyen atlar&#8217; sürdü Adem üstüne </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Adem&#8217;e mekreyleyip ya&#8217;ni zafer eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ademin göbeğinden Çalap yarattı atı </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Vaf diye durugeldi atlar güzer eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Çün gitti Adem ahdı yetti Musa&#8217;nın vakti </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">İblis&#8217;e işbu işler yavlak eser eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Musa gönüldü Tur&#8217;a Hakka münacat ede </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gördü kim bir akar su Musa nazar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Musa aydır göreyim işbu su nerden gelir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ger böyle akar ise zir ü zeber eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İleriye vardı Musa gördü Lain&#8217;i ağlar </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Gözü yaşı imiş su gözün pınar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Musa sordu Lain&#8217;e ağladığın niçindir </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Nideyim ağlamadan işimi zar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Mukarreb idim ben o Hakkın dergahında bol </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Götürdü urdu yere candan bizar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Sen bilme misin Musa ben neden ayrıldığım </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şunlar önüme düşer beni efkar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Vargıl ayıtgıl Musa rahmet eylesin bana </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Tövbe kıldım işime boş istiğfar eyledim</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Musa erdi Hazrete başladı münacata </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Unuttu emaneti söz muhtasar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Çalap&#8217;tan erdi nida hani emanet dedi </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ol nidaya canını Musa nisar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Vargıl ayıtgıl Musa rahmet edeyim ona </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Secde etsin Adem&#8217;e çün istiğfar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Musa geldi Lain&#8217;e dedi Hakk&#8217;ın buyruğun </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Secdeyi işitince döndü inkar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben ondan umar idim derdime derman kıla </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Derdim dahı artırdı ya&#8217;ni tımar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben eger tapsa ona ol vakıt tapar idim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şimdi hod toprak olup zir ü zeber eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Adem İblis kim ola kim işi işleten Çalap </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ay u Günü yaratıp leyl ü nehar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ma&#8217;ni nedir İblis&#8217;ten fuzullukturur bizde </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Duydunsa işbu sözden sırr&#8217;aşikar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Çalap aydır şol kula inayet benden ola </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Ne Şeytan azdırısar ne kimse kar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Altı bin yedi yüz (y)ü(z) yıldan geçen Adem&#8217;i </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Dile getirdi Yunus şimdi tekrar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bu 25 beyitlik şiirinde  Yunus, kutsal kitaplarda geçen “Şeytan Söylencesi”ni ta Musa Peygamber zamanına indirip, onunla rastlaştırarak ilginç bir yorum getirmektedir:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Şeytan tanrısal buyruğa uymayıp, Adem&#8217;e tapmadığı gibi, ateşten atlarıyla ona karşı savaş açmıştır. Tanrı Adem&#8217;in kendi göbeğinden yarattığı atla onu korur ve şeytanı cennetten kovarak dünyaya salar. Vakit erişir Musa gelir. Şeytan Musa peygamberden, kendisini bağışlaması için tanrıya dua etmesini rica eder. Ancak Musa tanrıya yakarışı sırasında onun arzusunu unutmuştur. Tanrı anımsatır ve:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Vargıl ayıtgıl Musa, rahmet edeyim ona </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Secde etsin Adam&#8217;e, çün istiğfar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">diyerek eski buyruğunu yineler. Şeytan ise:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Ben eğer tapsam ona, ol vaktin tapar idim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şimdi hod (kendisi) toprak olup Zir-ü zeber eyledi (tozu bile kalmadı)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">sözleriyle karşı koyuşunu sürdürür. Yunus, “bu iblis öyküsünün anlamı, yaşamda fodulluk etmemektir, insan kendi kendisini azdırmazsa ona kimse kar eylemez” dersini çıkararak, olumlu bir yargıya varır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">İşte bu şiirinin sonuna tarih düşmektedir Yunus. Ancak bu tarih, Risale&#8217;sine attığı Hicri tarih yılı değildir:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Altı bin yediyüz ü yıldan geçen Adem&#8217;i </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Dile getirdi Yunus şimdi tekrar eyledi         </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Gölpınarlı, Yunus Emre&#8217;nin şiirlerinde geçen, “yedi, dört, onsekiz, yetmiş bin, doksan bin, yüz yirmidört bin” gibi sayılar hakkında geniş denecek açıklamalar yaptığı halde, bu rakamı görmezlikten gelmiş. Oysa bu sayı Yunus Emre&#8217;nin yaşadığı çağda, Bizans&#8217;lıların kullandığı tarih atma sisteminin, yaratılıştan o güne kadar geçen yılı gösteren tarihten başkası değildir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Farklı el yazmalarına dayanarak, Yunus Divanı&#8217;nın çeşitli yazarlar tarafından yapılan baskılarında bu beyitin ilk dizesinin “altı bin yidi yüzi yıldan&#8230;”, “altı bin yedi yüz yıldan&#8230;”, “altı bin yedi yüz yıllık&#8230;” okunuşları da mevcuttur. </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;"> </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Risale&#8217;deki tarih için de aynı durum söz konusudur. Karaman&#8217;daki el yazmasında bunun “sene tarih yedi yüzdeyidi” olarak geçtiğini Gölpınarlı belirtmektedir.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Bu örneklemelerden de destek alarak biz bu beyitin aslının:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Altı bin yedi yüz (y)ü(z) yıldan geçti Adem&#8217;i </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Dile getirdi Yunus şimdi tekrar eyledi</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Biçiminde olması gerektiği kanısındayız. Böylece hece sayısı 7 + 7 = 14 olduğu gibi, uyak (kafiye) uygunluğu da gerçekleşir.  </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre Adem&#8217;den kendi zamanına kadar geçen yılları açık bir sayıyla verdiğine göre, bu tarihleme sistemini biliyordu; yüz yıllık yanlışı yapmış olamaz. Yani yüz rakamı yinelenmiş ve 6700 + 100 = 6800 rakamı söz konusudur.     </span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre&#8217;nin rakam ekleme yoluyla sayı basamakları oluşturduğu örnekler vardır.Birini verelim:</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yüz bin yirmi dört bin hası dört yüz kırk dört tabakası </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Bu mülke bünyad olmada mülkü yaratanda idim </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">(Şiir 135, beyit 100)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Olasıdır ki Yunus, hece ölçüsünü tutturmak için bu tür kullanıma zaman zaman başvurmuştur. </span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">Şu halde Yunus Emre, adı geçen şiiri, yaratılışın 6800. yılında, yani günümüzün tarihleme sistemine göre 1292 (Hicri 692) yılı içinde, 54 yaşlarında iken yazmıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Erken Bizans&#8217;tan başlayarak geliştirilen ve Geç Bizans döneminde diğer bölgesel &#8220;Era&#8221; sistemlerinin (bölgelerin Roma imparatorluğuna katılış tarihini başlangıç olarak alan) tamamıyla terk edilmesiyle, kullanılması yaygınlaşan “yaratılış yılı”, Adem&#8217;in ya da dünyanın yaratılmasından İsa&#8217;nın doğumuna kadar 5508 yıl geçmiş olduğu hesabına dayanırdı. Yani, yaratılışın ilk günü, İsa&#8217;dan 5508 yıl önce 31 Mart Pazar olarak kabul edilir, İsa&#8217;dan sonraki yıllar bu sayıya eklenerek tarih atılırdı. (Bkz. V. Grumel, Traite d&#8217;Etudes Byzantines I, La Chrolonogie, Paris-1958, s.191-192, 219-224 ve genel kronolojik tablo s.240- 264)</span></p>
<p><span style="font-family: times new roman,times;">Yunus Emre aruz ölçüsüyle yazdığı Risale&#8217;sinde Hicri 707 (Miladi 1307) tarihini, Risale&#8217;den daha önce yazıp, Adem ile şeytan söylencesini işlediği ve hece ölçüsünü kullandığı bu şiirinde ise, Bizans yaratılış yılı (6800 &#8211; 5508 = 1292) tarihini düşmüştür. Yunus&#8217;un tek bu şiiri bile, bizce onun Greko-Bizans dünyasını yakından tanıdığının göstergesidir.</span><br />
<span style="font-family: times new roman,times;">[1] Bogomil sözcüğü &#8221;evliya, yani tanrının dostu&#8221; anlamına gelir ve Ortodoks Hristiyanlığa aykırı düşen bu &#8221;sapkın&#8221; dinsel ve sosyal akım, Paulikienizm olarak Anadolu&#8217;da doğmuştur ve Anadolu kültürünün bir parçasıdır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak: www.ismailkaygusuz.com</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/aleviligin-buyuk-bilge-ozani-yunus-emre-1240-1320/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ CEMEVİ İNKÂRCILIĞI 2</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/diyanet-isleri-baskanliginin-cemevi-inkarciligi-2/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/diyanet-isleri-baskanliginin-cemevi-inkarciligi-2/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 27 Jul 2012 23:45:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/dyyanet-ythlery-bathkanlidinin-cemevy-ynkarcilidi-2/</guid>
				<description><![CDATA[&#160; DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&#8217;NIN CEMEVİ İNKÂRCILIĞI 2 İsmail Kaygusuz Diyanet İşleri Başkanlığı ya da Devlet kabul etse de etmese de Cemevi Alevilerin inanç ve kültürünün merkezi olduğu kadar, aynı zamanda  tapınma yeridir. Cemevi ya da İsmaili ve Ehlihakçı Alevilerin adlandırdığı gibi Jamaat Khana (Cemaat Hane) ya da Gat Ganga bir ibadet hanedir. Üç yıl önce ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> &nbsp; </p>
<h1 class="contentheading clearfix">DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI&#8217;NIN CEMEVİ İNKÂRCILIĞI 2	</h1>
<div class="article-content">
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva">İsmail Kaygusuz</p>
<p> Diyanet İşleri Başkanlığı ya da Devlet kabul etse de etmese de Cemevi  Alevilerin inanç ve kültürünün merkezi olduğu kadar, aynı zamanda   tapınma yeridir. Cemevi ya da İsmaili ve Ehlihakçı Alevilerin  adlandırdığı gibi Jamaat Khana (Cemaat Hane) ya da Gat Ganga bir ibadet  hanedir. Üç yıl önce Sultanbeyli ve Çankaya ilçelerinde oturan  Alevilerin, Cemevi yaptırma talepleri için, Diyanet İşleri Başkan  yardımcısı imzası altında verilen bilirkişi raporunda,<br /> </span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva"> </span><span style="font-family: verdana,geneva"><br /> &#8220;Anayasanın &#8220;  İnkılap Kanunlarının Korunması&#8221; başlıklı 174. Maddesinin 3 numaralı  bendinde zikredilen 677 sayılı &#8216;&#8217; Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin  Seddine ve Türbedarlık ile Bir Takım Unvanların Men ile Ilgasına Dair  Kanun&#8217;&#8217; değiştirilmeksizin, kaldırılan tekke ve zaviyelerin ihyası  anlamına gelebilecek, ayin-i Cem icra etmek üzere Cemevi tesis edilmesi  anılan kanuna uygun düşmemektedir&#8230;&#8221;deniliyordu.</p>
<p> Daha sonra  çeşitli gazetelerde bu konuda verdiği demeçlerde ise aynı kişi doğal  olarak, bağlı bulunduğu Devlet Bakan&#8217;ı ve Başkanın söylediklerini  yineliyor; ayrıca bilgiç bir tavır içinde ve birkaç konuyu birbirine  karıştırarak şunları söylemişti:</p>
<p> &#8220;Din, tarihi ve bilimsel kabule  göre ; Islam&#8217; dan ayrı bir Alevilik- Bektaşilik Dini; cami ve mescitten  gayri &#8216;&#8217;Cemevi&#8217;&#8217; adında bir Islam mabedi de bulunmamaktadır. Ayrıca  Müslüman olan Alevi-Bektaşi vatandaşlarımızın Kur&#8217;an dan başka bir  kutsal kitabı, Hz. Muhammed&#8217; den gayri bir peygamberi de yoktur.&#8221;</p>
<p> Cemevi&#8217;nin Alevilerin Tapınma Mekânı Oluşu Tarihsel Bir Gerçekliktir</p>
<p> Tarikat şeyhlerinin elleri öpülerek siyaset yapıldığı; tarikatçıların başbakan  ve bakan olduğu; bir takım tarikat önderlerinin devletin, hükümetin,  hatta ordunun içine kadar adamlarına buyruklar verdiği ve de dinci  hükümetler tarafından yönetilmekte olan bu ülkede, hem de her fısatta  devrim yasalarını çiğnemiş, laikliğe ve Anayasa&#8217;nın ruhuna aykırı bu  kurumun Başkan yardımcısı, Alevilerin Cemevi istemini engellemek için  tekke ve zaviyelerin kaldırılması yasasını işletmeye çalışıyor!</p>
<p> Bilimin yöntemine ve verilerine karşı olup da işine geldiği zaman onu öne  çıkaranlara, tarihi hiç bilmeden tarihsel gerçekliklerden sözedenlere ne ad veriliyor doğrusu çok merak ediyoruz. Diyanet İşleri Başkan  yardımcısı, benim dinsel görüşüme göre demiyor da &#8220;dini,  tarihi ve  bilimsel kabule göre ; cami ve mescitten gayri &#8220;Cemevi&#8217;&#8217; adında bir  İslam mabedi de bulunmamaktadır&#8221; diyor.  Bunu da  &#8220;İslam&#8217; dan ayrı bir  Alevilik- Bektaşilik Dini olmadığı&#8221; örneklemesiyle sözde kanıtlıyordu.  Dinler ve inançlar tarihini derinliğine bilen, ortodoks ve heterodoks  inançların ayırdına varan ve bilimsel konuştuğunu ileri süren kimse  böyle bir kanıt göstermez.</p>
<p> Diyanetçilerin ve Sünni bilginlerin ,  iktidardaki yönetimin yadsıyarak, tapınma yeri kabul etmemesinin, bu  inkarcılığın tarihsel ve bilimsel temeli de, tutarlılığı da yoktur. Hem  sonra bir kere, işlev olarak da cami, ne kilisenin ne de sinagogun  İslamdaki karşılığıdır, yani o çok kullandıkları &#8216;alternatif&#8217;i filan da  değildir. Çünkü bu iki tapınakta aynı zamanda cemaatlarının tapınma  dışında çeşitli sosyo-psikolojik, sanat, müzik ve bilgilendirme  gereksinimlerini karşılayan etkinlikler de gerçekleştirilir. Bu  tapınakların çok iyi yetişmiş çocuk ve yetişkin koroları, müzisyenleri,  çağdaş eğitim yapan okulları vardır. İçinde konferanslar verilir,  tiyatro oyunları sahnelenir, konserler düzenlenir. Camilerin bünyesinde, çağdaş bilim ve yaşam biçimine karşıt eğitim veren Kur&#8217;an kursları ve  bazı ticari etkinlikler dışında ne yapılır? Herhangi birinde bir konser  ya da bilimsel bir konferans vermek için bir başvuru yapın da görün  dünyanın kaç bucak olduğunu! Cami cemaatını oluşturan erkekler birbirini tanımaz, ilşikileri bir &#8220;selamun aleykum&#8221;dan fazlası değildir; düzgün  ahlaklı, gerçek inananlar ve temiz insanlarla birlikte, hırsız,  ahlaksız, katil, dolandırıcı vb. müminler(!) de oradadır; camiden  çıktıklarında yine soysuzluklarını sürdürürler. Nasıl olsa iki rekat  nafile ya da tövbe namazı kılındı mı, Tanrı tüm günahları bağışlıyormuş! Öyle değil mi??</p>
<p> Cami Ve Cemevi&#8217;nin Kökeni Aynı, Ama İçinde Yapılan Tapınma Ritüelleri Farklıdır</p>
<p> Mekke&#8217;de ilk İslam topluluğunun tapınma yeri yoktu. İbn Hişam&#8217;ın (ö.883) Siyar-ı Nebi&#8217;sine (s. 159, 190) göre, İslam Peygamberi yaklaşık 13 yıllık Mekke döneminde, ancak 7.yılında tamamladığı kadınlı erkekli kırk kişilik  inananlarıyla kendi evinde, Mekke&#8217;nin en dar ve gizli sokaklarında  bulabildiği uygun bir mekanda ya da bir mağarada tapınma düzenlemeye  başlamıştı. Akşam, gece ve sabah olarak bildirilen bu Tanrıya dua  etmeyi/salat&#8217;ı, anlaşılıyor ki, putperest Mekkelilerin ağır baskıları  yüzünden, kendilerini güvencede hissettikleri ya da güvenceye aldıkları  zamanlarda akşamdan başlayarak sabaha kadar toplu tapınma biçiminde  yerine getiriyorlardı. Kutsal &#8220;Kırklar Meclisi ya da Kırklar Cemi&#8221;  adıyla  yaşatılan ve Alevi-Bektaşi toplu tapınması Görgü Cemi&#8217;nin  tarihsel kökeni olan olan bu gizli toplantılarda, kuşkusuz sadece ibadet yapılmıyor; topluluğun varlığını sürdürmesine ve İslamın  yayılması/propagandasına ilişkin sorunlar konuşulup tartışılıyor  çözümler üretiliyor ve hizmetler görülüyordu. İbn Hişam&#8217;ın verdiği  bilgiler İmam Bakır(ö.734) ve oğlu Cafer Sadık&#8217;ın (ö.765) batıni  çevresinde hazırlanmış Ummu&#8217;l Kitab ve 9.yüzyılın sonlarında yazılmış  İkhvan-as Safa Risaleleri tarafından desteklenmektedir.</p>
<p> Muhammed  peygamber 622 yılında Medine&#8217;ye göçedince,  tapınmalarını yapmak ve her  türlü toplumsal ve güvenlik sorunlarını konuşmak için geniş bir avlu   yaptırdı. Tapınma sırasında, yani dua ederken yüzler Kudüs yönüne  çevriliyordu. Muhammed Mekke&#8217;den gelen müslümanlarla (muhacir), bir yıl  önce Kırklar arasından 12 kişinin nakip olarak gönderdiği kişilerin  Medine&#8217;de İslama çevirdiği yerlileri (ensar) burada kardeşleştirdi.  Tapınma törenlerinin  bir parçası olarak, ortak çalışıp, kazancı  ortaklaşa kullanmak ve bölüşümcülük temelinde ömür boyu ailecek  sürdürülen yol ve inanç  kardeşliğiydi bu. Ortodoks tarihçilerin &#8220;Muahat Akdi&#8221; (Kardeşlik Anlaşması) adını verdikleri bu tören, Alevi toplu  tapınması Görgü Cemi&#8217;nin en önemli kurumu Müsahipliğin temelidir ve  kesintisiz aynı ilkeler bağlamında &#8220;ikrar verme, yola girme, yolkardeşi  olma&#8221; ritüelleriyle günümüze değin sürmüştür. Bu ilk toplanma, &#8220;cem&#8221;olma yerinin adı cami değil, mescid (secde edilen, ibadet yapılan yer) idi.  Alevilerin  tapınma yeri olan Cemevi/Meydanevi, bu ilk mescidin  işlevlerini sürdürmektedir.</p>
<p> Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve  Muhammed&#8217;in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı&#8217;nın adının  anılması(Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua  edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini&#8230;Rabbin biliyor); yatarken, otururken,  at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı&#8217;ya  dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları  üzerine yatarken Allahı anarlar&#8230;Kuran 2, 239: Eğer-herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine  getirin&#8230;) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua  edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da  cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde,  yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami yapısı türünden bir  İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:</p>
<p> &quot;1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.</p>
<p> 1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.</p>
<p> 1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina  işle ne de sadaka dağıt!&#8221; (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat  Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)</p>
<p> Cami, cem  sözcüğüyle aynı kökten ve &quot;toplanma yeri&quot; demektir. Hemen anlaşılacağı  gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak  cami bu gerçek anlamından  uzaklaştırılarak ona &quot;Tanrının evi&quot;, &quot;Müslümanların tapınağı&quot; vb.  biçimde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Nasıl ki salât, yani  Tanrıya &#8220;dua etme-yakarma&#8221;, Farsça namaz olarak, Muhammed peygamberin  ölümünü izleyen yüz-yüzelli yıl içinde değişmez biçim ve kurallara, beş  vakite bağlanmış ise; camiler de özellikle Sünni  (Hanedan)  İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam  simgesi olmuştur.</p>
<p> Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı,  Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı Heterodoks  İslam&#8217;da, yani Alevilikte yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din  sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler  (9.yüzyılın ilk yarısı) dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda,  açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış  bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı.  Ayrıca  Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks  Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde-  camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.</p>
<p> Nuvayri&#8217;nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında  ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler.  Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu  kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük  bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım  yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi)  diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler,  tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra&#8217;larda yaptılar.</p>
<p> 1051 yılı  kışında başkent al-Ahsa&#8217;yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını  tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların  (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma  camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki bu  proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla  dayatmamışlardı</p>
<p> Alevi konar-göçer Türkmenler&#8217;in Anadolu&#8217;dan bir  Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas&#8217;ın Piri  Dede Garkın&#8217;ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz  şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk  gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu&#8217;l Kudsiyye&#8217;sinde  (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar&#8217;a durarak  yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet  dilemekte. &quot;Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!&quot;  demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet  göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir&#8230;</p>
<p> Büyük İsmaili Aleviliğinin Hind ve Sind baş dai&#8217;lerinden Pir Sadruddin&#8217;in  (ölm. 1416) İmam İslam Şah&#8217;ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir&#8217;de Gat Ganga&#8217;lar yaptırdığını biliyoruz. Hind  diyalektlerindeki Gat Ganga&#8217;nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi&#8217;dir.  İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi&#8217;nde  yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.) Bugün de İsmaililerin tapınma yerleri Camaat Hana, yani Cemevi   adını taşır.</p>
<p> Daha sonraki yüzyıllar içinde Anadolu&#8217;da Alevi  inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve  toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda  kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu  tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak  sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergâhı külliyesindeki Meydanevi  bunun en önemli kanıtıdır.</p>
<p> Alevi-Bektaşilerin bir tapınma yeri  vardır ve bu Cami değil, Cemevi&#8217;dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir  tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız  Tanrıya tapınmamızı; Tevhid&#8217;imiz, Dâr&#8217;ımız, Semah&#8217;ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran&#8217;ın buyurduğu gibi heryerde yaparız; meydanlarda da  evlerde de uygularız inancımızın gereklerini.  Günümüze kadar kalan  tarihsel Cemevi örneklerini de vereceğiz.  Anca ayrıca  Başbakan,  Alevileri camiye çağırıyordu: Kendisine deriz ki, &#8220;açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye&#8230;camilerinin kapılarını;  sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan  Cem&#8217;imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler!&#8221; Sayın Başbakanımız İslam  dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak  algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş.  Daha fazlası da beklenmezdi.</p>
<p> Üç Tarihsel Cemevi, Hem de Resmi Örnek!</p>
<p> Sözü fazla uzatmadan, 13, 14 ve 15.yüzyıldan ve  hâlâ ayakta olan aşağıda  resimlerini de verdiğimiz üç tarihsel örneği, Alevi-Bektaşi  Cemevlerinin  tapınma yeri kanıtı olarak, inkârcı Diyanetin gözüne  sokmak gerekli oldu:</p>
<p> 1) Malatya&#8217;ya bağlı Arapgir ilçesinin Onar  köyünde bulunan, 1224 yılında Selçuklu Sultanı Alaaddin&#8217;in Malatya  Emiri&#8217;inin verdiği &#8220;Zaviye Vakıf Belgesi&#8221; ile Şeyh Hasan Onar tarafından kurulmuş ve &#8220;Şeyh Hasan Onar Zaviyesi&#8221;ne ait olan Büyük Ocak ve daha  sonra oğlunun kurduğu Şeyh Bahşiş adlarıyla hâlâ yaşayan iki  Meydanevi/Cemevi. 300-400 kişiyi içine alan ve kare planlı iki yapının  da duvarları penceresiz, çok sayıda direklerle (bunlardan ortada bulunan kutsal Karadirek adı verilmiş olanın dibindeki postta Cemi yöneten Dede oturur) desteklenmiş kirişlerin üzerine küçülen kareler biçiminde  oturtulmuş kırlangıç ya da bingi çatısının/damının ortasında pencere ve  baca görevi yapan, küçük çaplı bir yarım kubbenin altında  yandan dışarı dönük 50-60 cm. çapında oyulmuş birer delik taş bulunmaktadır. İkisi de kutsal mekanlar olarak, ilkel de olsa biçimlerini bozmadan onarıla  onarıla 784 yıl boyunca &#8220;Cemevi&#8221; olarak, bugüne kadar yaşatılmıştır. [1]
<p> 2) Hünkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin (ö.1271/3) 1250&#8217;nin ilk yarısında  yapılandırmaya başlayıp, 360 halifesi aracılığıyla batıni inançlı Alevi  Türkmen toplulukları birliğini sağlayarak 1260&#8217;a doğru, Selçuklu Sultanı İzzettin&#8217;in Moğollara karşı mücadelesinde desteklediği ve onun  bağımsızlık siyasetinde ağırlığını gösterdiği yıllarda, Dergâh külliyesi içinde ibadet yeri olarak bir Meydanevi/Cemevi&#8217; kuşkusuz bulunuyordu.  Yüzyıl sonra 1367&#8217;de bizzat devlet eliyle yeniden, Büyük Ocak ile aynı  plan ve mimari tipte, fakat duvarlarında geniş pencereleri bulunan  gelişmiş, kentleştirilmiş biçimde bir Meydanevi yaptırılmıştır. Halen  Müze olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı&#8217;nı ziyaret edenler zaten görmüş  olmalıdır;  www.Hacıbektas.gov web sitesinde şu küçük açıklama vardır:</p>
<p> &#8220;Tekkenin en önemli bölümlerinden biri olup, girişindeki kitabesine göre Sultan  Murat I Hüdavendigar tarafından 1367 yılında bu Meydanevi  yaptırılmıştır. Burada tarikata intisap etme yani ikrar verme ve nasip  alma törenleri yapılıyordu. Meydan Odası&#8217;nın rekonstrüksiyon olarak  bingi tekniğinde inşaa edilen tavanı ilgi çekicidir.&#8221;</p>
<p> 3)  Yunanistan topraklarında bulunan Didymetikon&#8217;un (Dimetoka) Mega Dereion  (Büyük Viran) bölgesinde Ruso (Ruşenler) köyündeki Seyyid Ali Sultan  Kızıl Deli Dergâhı Meydanevi. Görgü cemlerinin yapıldığı bu  Meydanevi&#8217;nin kapısı üzerindeki yazıtta.binanın ilk yapılış tarihinin  H.804 (M.1401- 2) olduğu ve H.1173 (M.1759) yılında Derviş Ali  tarafından onarıldığı yazılıdır. Asıl önemli olan bu meydanevi/cemevinin yapılışı, Osmanlı tapu tahrir defterlerinde kayıtlı olduğu üzere  &#8220;Sultan Yıldırım Han Kızıl Deli&#8217;ye Büyük Viran, Daru Bükü ve Turfillü  Viranı köylerini vakıf olarak verdiği yıla rastlar. H.804 (11 Ağustos  1401 &#8211; 31 Temmuz 1402) tarihli bu vakıf fermanıyla bir başkası gelip de  el koyamasın diye, bir sahiplik unvanı verilmiştir. Kızıl Deli adı bu  mülkü daha sonra varislerinin yararına bir dinsel vasiyete  dönüştürmüştür&#8221;.(TT.470)</p>
<p> Bu tarihten on-on bir yıl sonra, Hicri  815 (1411-12)&#8217;de, Yıldırım Han&#8217;ın oğlu Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin&#8217;in  kazaskerliği döneminde vakıf hakkını yenilediği belgede &#8220;Şeyh Kızıl  Delu&#8217;nun köyünü evvelki beyler vakf ve tesellüm etmişlerdir&#8230;ben dahi  eline nişan-ı hümayun verdim ki&#8230;.&#8221;ifadesini kullanmıştır.[2]
<p> Çok daha eskilere gitmeden ve daha sonrakileri de araştırmaya girişmeden,  bu üç tarihsel belgeli yapı, iki Ortaçağ feodal devletinin, yani Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nin genişleme ve Osmanlı Devletinin kuruluş  dönemlerinde Alevilerin tapınma mekânının Cami değil, Cemevi olduğunu  kabul ettiğinin resmi kanıtıdır. Demek ki, bu 13.,14. yüzyıl Türk  devletleri hangi nedenden olursa olsun, 21.yüzyılın Türkiye  Cumhuriyeti&#8217;nden Alevilerin inanç ritüelleri ve onların uygulandığı  mekâna daha saygılı ve onlara o dönemlerde daha hoşgörürlükle  davranıyorlardı. Bu durum, kendisini çağdaş, laik ve demokratik gören  bir 21.yüzyılın devleti için büyük utançtır. Eğer Avrupa Birliğine  girmek için bu ayıbı silmek zorunda kalsa bile, kalan lekeleri de  katmerli ayıp olarak tarihe geçecektir.</p>
<p> Ankara&#8217;ya Uzun Yürüyüş!</p>
<p> Alevi-Bektaşilerin inanç ritüellerini uyguladığı bir tapınma yeri olan Cemevi tarihsel bir gerçekliktir, bunu kabul etmeyen Diyaneti de, destekçi siyasetleri de  kınıyoruz; misyoner tavrı içinde Alevilere yaklaşarak, Sünni-Şii  dogmalarını dayatıp onları camiye çağıran devlet ve yönetim anlayışını  ise şiddetin son noktasında kınamak hakkımız doğmuştur. Bu hakkı, devlet Alevi-Bektaşi inanç kimliğimizi tanıyarak, Cemevlerimizi  tapınma   mekânı olarak resmen kabul edinceye ve camilere yapılan devlet  yardımlarından yararlanıncaya dek, her türlü hukuksal başvurularla  birlikte kitlesel toplu eylemlere gidilmesinin de zamanı çoktan gelip  geçmiştir.</p>
<p> Vurdumduymazlık mı yapılıyor, gözardı edilerek   dayatmacılık sürdürülüyor mu; o zaman Türkiye nüfusunun üçte birini  oluşturan Alevi-Bektaşi toplumunun kitlesel olarak hiç vakit geçirmeden  yapacağı tek şey kalıyor: Kuruluşundan bu yana kendisine hizmet vermemiş ve vermeyen  Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesinin, kendisinden  alınan üçte bir payın kesilmesi ve bu miktarın Milli Eğitim ve Sağlık  Bakanlığına aktarılmasını sağlamak için her türlü eyleme başvurması.  İlki Ankara&#8217;ya uzun yürüyüş!</p>
<p> &#8220;Kimliğimizi istiyoruz!&#8221;, &#8220;Tapınma  mekanımız Cemevleri yasallaşsın!&#8221;,  &#8220;Diyanet&#8217;e artık vergi ödemek  istemiyoruz!&#8221;  &#8220;Ya Diyanet, kamu alanından uzaklaştırılsın ya da  vergilerimiz derhal bütçesinden düşürülsün!&#8221; sloganlarıyla seksen ilden  milyonlarca Alevi-Bektaşi Ankara&#8217;ya yürümeli ve  bu haklı istemleri  gerçekleşinceye dek Ankara&#8217;yı &#8220;mesken&#8221; ve meydanlarında ise &#8220;Cem&#8221;   tutmalıdır! </span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva"><img class=" size-full wp-image-1228" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2012/07/ictengorunus.jpg" alt="" width="395" height="326" /></span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva">Büyük Ocak Cemevi&#8217;nin içten görünüşü</p>
<p> <img class=" size-full wp-image-1229" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2012/07/clip_image003.jpg" alt="" width="395" height="326" /></span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva">Şeyh Bahşiş Cemevi&#8217;nin içten görünüşü</p>
<p> <img class=" size-full wp-image-1230" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2012/07/clip_image004.jpg" alt="" width="395" height="326" /></span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva">Haci Bektas Veli Dergâhı Meydanevi</p>
<p> <img class=" size-full wp-image-1231" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2012/07/agustos-eyll2006_kizildeli_dergahi_cemevi_girisi__tr2_083.jpg" alt="" width="395" height="326" /></span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva">Kızıldeli Dergâhı Meydanevi Giriş Kapısı</p>
<p> <img class=" size-full wp-image-1232" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2012/07/agustos-eyll2006_tr2_130.jpg" alt="" width="395" height="326" /></span></span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt"><span style="font-family: verdana,geneva">Kızıldeli Dergâhı Meydanevi</p>
<p> [1] Şeyh Hasan Onar, Bağdat Halifesi el-Nasır&#8217;ın (1180-1225 ) Konya Sultanı Keyhusrev I&#8217;e, vassal Sultanlığını onaylama simgesi  &#8220;Ahi şalvarı  giydirmek&#8221; ve Anadolu&#8217;da resmi Ahi Örgütü&#8221;nü kurmaları için 1205 yılında elçilik heyeti olarak gönderdiği Muhyiddin İbnül Arabi , Şeyh  Evhadüddin el-Kirmani, Şeyh Nasuriddin Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu  Cafer Muhammed el-Barzani, Mukaddis Ebu&#8217;l Hasan Ali el-İskenderani gibi  dönemin bilginleri arasında bulunmaktadır. Irakta&#8217;ki Bayat Türkmen  oymağının aynı zamanda beglerinden biri Şeyh Hasan Onar, bu tarihten tam yirmi yıl sonra Malatya bölgesine gelip yerleşmiştir. (KAYGUSUZ İsmail, Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner, İstanbul, 1983, Büyük Ocak ve  Şeyh Bahşil Cemevi için bkz. Res.26,27; Prof. Dr. Mikail Bayram, Ahi  Evren ve Ahi Teşkilatı&#8217;nın Kuruluşu, Konya,1991, s.27-28; ONARLI İsmail, Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadolu&#8217;ya, İstanbul, 2001)</p>
<p> [2]  Ahmet Hezarfen, Tarihî Belgeler Işığında Kızıl Deli Sultan,  Istanbul-2006, s.47-48). Bu ifade aynı zamanda  1402&#8217;de öldüğü bilinen  Seyyid Ali Sultan&#8217;ın yaşamakta olduğunu göstermekte. Dolayısıyla daha  sonra Şeyh Bedreddin&#8217;in bu bölgedeki büyük destekçisi olduğu kuşkusuz  görülmektedir.</span></span> </p>
</p></div>
<p> &nbsp; </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/diyanet-isleri-baskanliginin-cemevi-inkarciligi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>2 Temmuz Sivas Kırımı, Devletin Alevi Toplumuna Verdiği Bir Gözdağıydı</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/2-temmuz-sivas-kirimi-devletin-alevi-toplumuna-verdigi-bir-gozdagiydi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/2-temmuz-sivas-kirimi-devletin-alevi-toplumuna-verdigi-bir-gozdagiydi/#respond</comments>
				<pubDate>Mon, 12 Mar 2012 23:05:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/2-temmuz-sivas-kyrymy-devletin-alevi-toplumuna-verdidi-bir-gozdadyydy/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz 2 Temmuz 93&#8217;te Sivas&#8217;ta Madımak&#8217;tan yükselen kara duman, yobazın yüzünün karası ve Devleti yönetenlerin bağışlanmaz hatasıdır 2 Temmuz 93&#8217;te Sivas&#8217;ta Madımak&#8217;tan göğe yükseliyor kızıl yalımlar Seyre çıkmış polisler jandarmalar İçinde Ozanlar yazarlar sanatçılar Cayır cayır türküler şiirler Tutuştu yandı sazların telleri Şeytan diyor ki, Saçlarından yakalayıp  aynı ateşe doğru sürmeli &#34;Çok şükür dışardaki  ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<div class="article-content">
<p> <strong>İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> <em><strong>2 Temmuz 93&#8217;te Sivas&#8217;ta</strong></em><br /> <em><strong>Madımak&#8217;tan yükselen kara duman,</strong></em><br /> <em><strong>yobazın yüzünün karası ve</strong></em><br /> <em><strong>Devleti yönetenlerin bağışlanmaz hatasıdır</strong></em> </p>
<p> <em><strong>2 Temmuz 93&#8217;te Sivas&#8217;ta</strong></em><br /> <em><strong>Madımak&#8217;tan göğe yükseliyor kızıl yalımlar</strong></em><br /> <em><strong>Seyre çıkmış polisler jandarmalar</strong></em><br /> <em><strong>İçinde Ozanlar yazarlar sanatçılar</strong></em><br /> <em><strong>Cayır cayır türküler şiirler</strong></em><br /> <em><strong>Tutuştu yandı sazların telleri</strong></em><br /> <em><strong>Şeytan diyor ki,</strong></em><br /> <em><strong>Saçlarından yakalayıp  aynı ateşe doğru sürmeli</strong></em><br /> <em><strong>&quot;Çok şükür dışardaki  vatandaşlara birşey olmamıştır&quot; diyen Çiller&#8217;i</strong></em> </p>
<p> Aradan tam on yıl  geçti, yaralarımız hala kanıyor ve yanıklarımız  içten içe sızlamaktadır.  2 Temmuz 1993&#8217;te Sivas&#8217;ta kapkara bir gün  yaşandı; Sivas yangını  planlı bir kırım ve Alevi-Bektaşi toplumuna bir  gözdağıydı.  4. Pir Sultan Kültür Şenlikleri&#8217;inde  şeriatçı ve faşist  canavarlar, büyük Alevi ozanı Pir Sultan&#8217;a ve onun temsil ettiği Alevi  kültürüne, Alevi-Bektaşilere saldırdılar. Halkımızın sanat ve kültür  hazinesi olan aydınlarımızı, yazar ve sanatçılarımızı yakarak  öldürdüler. </p>
<p> Sivas&#8217;ta yaşanan kanlı olayın baş sorumlusu devlet ve dönemin  koalisyon hükümetidir. Her ne söylenirse söylensin, bu sorumluluktan  kendilerini kurtaramazlar, ellerimiz hep yakalarında olacak.  Anımsayalım: Daha şenlikler başlamadan on-onbeş gün önce, Sivas yerel  basını saldıracaklarını açıkça ilan ediyor. Geceleri &quot;bir grup müslüman&quot; imzalı tehdit ve düşmanlık dolu bildiriler başta Alevi mahalleleri  olmak üzere tüm Sivas&#8217; dağıtılıyor. Devletin güvenlik güçlerinin önünde, günlerce önceden saldırı hazırlıkları yapılıyordu. &quot;Müslüman Kamuoyuna&quot; başlığını taşıyan bildiride Sünni halk cihada çağrılıyor: &quot;Kafirler  şunu bilmelidir ki: İslamın Peygamberini ve kitabın izzetini korumak  için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün  Müslümanlığın gereğini yerine getirmenin günüdür&quot;diye yazmışlardı. Ama, HİÇBİR ÖNLEM  ALINMADI&#8230; </p>
<p> Devletin tepe organları, şeriatçı gericiler ve milliyetçi-faşist  sürülerinin Cuma namazıyla birlikte başlayıp, gece geç saatlere kadar  süren saldırılarına kayıtsız kalırken, Sivas&#8217;taki devlet güvenlik  güçleri olayların gelişmesini engellemediler. Pir Sultan Abdal Kültür  Merkezi&#8217;ne, valiliğe saldıran, aydın ve sanatçıların kaldığı Madımak  otelini kuşatan bu gözü dönmüş, insanlıkla ilgisi kalmamış kalabalığa,  henüz zaman ve olanak varken MÜDAHALE EDİLMEDİ. İçerideki canlar, güzel  insanlar tam sekiz saat kendilerine devletin yardım elini bekledi.  Havadan kurtarma helikopterleri gönderecekleri yerde,  Cumhurbaşkanı  Demirel, &quot;Güvenlik güçleriyle halkı karşı karşıya getirmeyin!&quot; buyruğunu veriyor. Başbakan Tansu Çiller ise, ona karşılık verircesine  üzülmeyiniz(!) &quot;devlet oradadır; çok şükür dışarıda oteli saran  vatandaşlarımıza hiçbirşey olmamıştır&quot; diye demeç veriyordu. Devletin  tepesindekiler, halk dedikleri, vatandaşlar dedikleri gözüdönmüş  saldırganları açıkça korudu; kitapları, sanatı ve müziğiyle halkı  aydınlatan o mazlum canların cayır cayır yanmasına ise göz yumdular. Bu  sözleri söyleyenlerin, 15 ve 16.yüzyıllarda salt Sünnilik dışı inanç ve  düşüncelerinden ötürü Hurrufi ve Kızılbaşların (yani  Alevi-Bektaşilerin)  ihrak-ı binnar  edilmeleri (ateşte yakılmaları)  için fermanlar yazdırmış Osmanlı Sultanlarından ne farkı vardı? </p>
<p> <em><strong>2 Temmuz 93&#8217;te Sivas&#8217;ta</strong></em><br /> <em><strong>Madımak&#8217;tan kara dumanlar yükseliyor gökyüzüne</strong></em><br /> <em><strong>Madımak&#8217;tan kızıl yalımlar yükseliyor</strong></em><br /> <em><strong>Ama içindekilerden tek çığlık yok</strong></em> </p>
<p> <em><strong>Edibe&#8217;nin saçları yandı</strong></em><br /> <em><strong>Kirpikleri kaşları yandı</strong></em><br /> <em><strong>Sonra ateş tüm bedenini sardı</strong></em><br /> <em><strong>&quot;Yetiş ya Ali!&quot; dedi sustu</strong></em> </p>
<p> Olayı, karanlık güçlerle birlikte şeriatçı gericiler ve faşistler  elele vererek planlamışlardı; devlet bundan haberliydi. Yazar Aziz Nesin tahrik aracı (!) olarak kullanılacaktı. Çünkü 80&#8217;li yılların ikinci  yarısından itibaren Alevi toplumunda başlayan uyanış; kendi öz kültürünü tanıma ve tanıtma, inanç kimliğine sahip çıkma sürecine girilmiş  olmasından rahatsızlık duyuluyordu. Bu süreç, demokrasi gelişiminin  hızlandırılmasını ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu laikliğin tam  anlamıyla uygulanmasını getirecekti. Faşistlerle şeriatçılar herikisine  ve her zaman düşmandır. Devlet ise halkına demokrasiyi layık görmüyordu. Bu anlayışlar birleşince plan tamamdı ve uygulamaya konuldu;  Alevi-Bektaşi toplumuna kolay kolay unutamıyacağı bir gözdağı vermek  gerekiyordu. Bu gözdağını, Madımak Oteli&#8217;nde otuz beş canı cayır cayır  yakarak verdiler: </p>
<p> <em><strong>Dışarıda itler kurtlar ulurken</strong></em><br /> <em><strong>Onlar nefes söyleyerek</strong></em><br /> <em><strong>Onlar semah dönerek</strong></em><br /> <em><strong>Onlar şiir okuyarak</strong></em><br /> <em><strong>Ve onlar saz çalarak yandılar</strong></em> </p>
<p> <em><strong>Hasret&#8217;in önce sazı tutuştu</strong></em><br /> <em><strong>Elinden bırakmadı onu</strong></em><br /> <em><strong>&quot;Merhaba çocuk&quot;la karşıladı alevi</strong></em><br /> <em><strong>Ah &quot;Dört Kurşun&quot; olsaydı dedi</strong></em><br /> <em><strong>&quot;Bu canı sana vermezdim&quot;</strong></em> </p>
<p> <em><strong>Koca Nesimi&#8217;in </strong></em><br /> <em><strong>Bıçak vurulmamış kızılbaş bıyıkları</strong></em><br /> <em><strong>Tutuşmuş yanıyordu</strong></em><br /> <em><strong>Üç telli curasını bırakmamış</strong></em><br /> <em><strong>Hala Olef Palma&#8217;ya ağıt söylüyordu</strong></em> </p>
<p> <strong>Onlar Yaşarken Işık Olmuşlardı</strong> </p>
<p> Onlar alev alev yandılar yakıldılar; ama yanarken halkın yüreğini  ışıttılar ve Alevi toplumunun bilincine aydınlık taşıdılar. Devletin ve  diğer tüm karanlık güçlerin planları tutmadı; verdikleri gözdağı geri  tepti. 2 Temmuz kırımıyla Alevi-Bektaşi toplumu silkinip attı üstündeki  ölü toprağını. Yurt içinde ve yurt dışında sivil örgütlenmeler,  dernekleşmeler çığ gibi büyüdü; sık sık laiklik, demokrasi, özgürlük  adına, kültürel sanatsal etkinlikler yapılarak, Faşizm ve şeriatçı  gericiliğe karşı çıkıldı. İnançsal ve siyasal boyutlarda da çeşitli  gelişmeler ve tartışmalar sağlandı. </p>
<p> Bu gelişmeler doğrultusunda devlet, Türkiye nüfusunun üçte birini  oluşturan bir  inanç toplumuna gözdağı dayatmasının yanlışlığını,  korkutma ve baskının tam tersine patlamaya neden olacağının farkına  vardı. Bunun üzerine, onları egemen inanca (Sünniliğe) assimile etme  siyasetine yapıştı ve  bunu kuramsal üretimler içinde Diyanet  aracılığıyla aralıksız sürdürmektedir.  Ancak Alevi-Bektaşi toplumunda 2 Temmuz&#8217;la büyüyen örgütlenme ve dernekleşmeler yanlış politik sapmalara uğradı; burjuva partilerine politikacı yetiştirme işlevi yüklendi. Pek  çokları büyük çapta devletle işbirliği yapma, uyum ve kazanç sağlamaya  yatkın biçime sokularak vakıflaştırıldı.    </p>
<p> <strong>Asım Bezirci</strong><br /> <strong>Yeni kitabının başında yakalandı alevlere</strong><br /> <strong>Kağıtları yanıp kül olunca</strong><br /> <strong>Kömürleşmiş kalemiyle duvara</strong><br /> <strong>Beni okuyun diye yazdı</strong><br /> <strong>Parmakları yanmadan önce&quot;</strong> </p>
<p> <strong>Akarsu  sazına düzen vermekteydi</strong><br /> <strong>Dumanlar gözlerine dolduğunda</strong><br /> <strong>Alevlere dolanmış eşini farketti bir an</strong><br /> <strong>Kırmızı ne de yakışmıştı</strong><br /> <strong>Tutup öpmek istedi onu</strong><br /> <strong>Elleri kavruldu</strong> </p>
<p> <strong>Birden o türküsü</strong><br /> <strong>Yanacağını söylediği türküsü aklına düştü</strong><br /> <strong>Hüzünlendi</strong><br /> <strong>&quot;Akarsu&#8217;yum yansam da</strong><br /> <strong>Kül olup kavrulsam da&quot; dedi</strong><br /> <strong>Sonunu getiremedi</strong><br /> <strong>Yanıp kül oldu,  kavruldu.</strong> </p>
<p> Her yıl 2 Temmuz&#8217;u şiddetle kınarken, şehitlerimizi büyük saygıyla  anarız. Anma günleri ve geceleri vardır; ağıtlar yakılır, gözyaşları  dökülür, ertesi gün unutulur. Gün vardır yolu aydınlatır ve o yolda  yürüyenlere güç sağlar; bir oluşumun simgesi olur. 2 Temmuz gününü biz,  gözümüz yaşlı, ama başımız dik ve gelecekten korkmadan bir emanet gibi  aldık, o demokrasinin ve laikliğin simgesi oldu. Bu acı simge yukarıda  söylediğimiz gibi, Alevi-Bektaşi toplum bilincini aydınlatan, harekete  geçiren meşale olmuştur. </p>
<p> Nevar ki,  bu süreç durağanlaşmış ve yanlış yönelmelerde yaşamaktadır. <br /> Bugün hala Alevi toplumu, hemen hemen 40-50 yıldır sosyo-politik ve ekonomik  değişimlerden ötürü işletip uygulamadığı için,  inanç ve tapınma  kurumlarını unuttugu gibi, tarih ve kültürü hakkında da yeterli bilgiye  sahip bulunmamaktadır. Sağlıklı ve doğru bilgilerin ışığında değil,  geleneksel evliya söylencelerinin alaca karmaşası içinde kendilerini  tanımaya, kimliklerini kanıtlamaya çalışıyorlar. </p>
<p> Bağlı olduğu inanç sisteminin temel yapısı hakkında tam bilgi sahibi  olmayan Alevi toplumu, Sünni, Şii ve Alevi inanç ve tapınmaları arasında savrulup durmaktadır. Alevilerin birey olarak büyük çoğunluğu  bilgisizlik, bir kısmı korku ve bazıları da çıkar hesaplarıyla bu  savrulmanın içindedir. Assimilasyoncu devletin istediği de Alevi  toplumunun böyle bir gerici sürece girmesidir. Alevi araştırmacıların  bir çoğu  ne yazık ki, kitaplarında sadece geleneksel bilgileri,  söylenceleri ve nefesleri-deyişleri yinelemekten başka birşey  yapmadıkları için  sürece hizmet etmektedirler.      </p>
<p> Bu inanç toplumu, gerçek anlamda Alevi-Bektaşi bilincine kavuşması  için yeni bir 2 TEMMUZ yalımı bekleme durağanlığı ve yanlışından hızla  uzaklaşmalıdır. Herseyden önce yakın ve uzak geçmişini, yani kendi  toplumsal mücadeleler tarihini en  iyi biçimde öğrenmesi gereklidir.  Alevi halkların toplumsal tarihine de Sünni bakış açısından bakıldığı  için, kuşkusuz egemen inancın çıkarları işletilmekte; onu kendi  tarihinin küçük bir parçasi görüp, bütünselliğini yoksaymaktadır. Oysa  Sünnilik ya da Ortodoks İslam tarihi, yönetenlerin, yani devletlerin  tarihidir.  Alevi  toplumu, Ortodoks İslam (Sunnilik) dışında bir koca  inanç, düşün ve siyasal tarihe sahip olduğunun bilincine varmalı,  ayrıntılarını öğrenmelidir. Çünkü Alevi-Bektaşi toplumu  siyasal  geçmişini iyi bilmeden, şimdi ve gelecekte, ne inançsal ne de siyasal  konumlarını belirleyebilirler. Yeni yangınlar ve saldırılar beklemeden  kendimizi tanıyalım. </p>
<p> <em><strong>2 Temmuz 93&#8217;te Sivas&#8217;ta</strong></em><br /> <em><strong>Pir Sultan sevdalıları gencecik semahçılar</strong></em><br /> <em><strong>Uçarak alevlere karıştılar</strong></em><br /> <em><strong>Pir Sultan&#8217;ı dar&#8217;a çeken yezit soylulular</strong></em><br /> <em><strong>Onları ateşe atmışlardı</strong></em> </p>
<p> <em><strong>Otuz beş can yanıp kavruldu</strong></em><br /> <em><strong>-İkisi kurşunlandı-</strong></em><br /> <em><strong>Kömür oldu kül oldu</strong></em><br /> <em><strong>Düşlerinde hep yananlar ise</strong></em><br /> <em><strong>Kurtarılanlardı&#8230;</strong></em> </p>
<p> <strong>Temmuz 2003, Londra</strong> </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com </p>
</p></div>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/2-temmuz-sivas-kirimi-devletin-alevi-toplumuna-verdigi-bir-gozdagiydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli*</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/makalat-i-haci-bektas-veli-2/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/makalat-i-haci-bektas-veli-2/#respond</comments>
				<pubDate>Tue, 22 Nov 2011 20:14:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/makalat-y-hacy-bektath-veli/</guid>
				<description><![CDATA[Kaygusuz&#8217;un TÜYAP&#8217;ta yaptığı yeni kitabını tanıtım konuşması: MAKÂLÂT-I HACI BEKTAŞ VELİ* İsmail Kaygusuz 1) Makâlât&#8217;ın Yazılış Üzerine &#160; Makâlât&#8217;ı, Hacı Bektaş&#8217;ın bizzat kendisi mi Arapça yazmıştır, yoksa kendisinden edinilen ve öğrenilen bilgiler, biri tarafından mı Arapça kitap haline sokulmuştur? Kesin bilinmemektedir. Zamanın İmamının ve büyük inanç önderlerinin sözlerini, konuşmalarını yaşarken veya ölümünden sonra müritleri-öğrencileri tarafından ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaygusuz&#8217;un TÜYAP&#8217;ta yaptığı yeni kitabını tanıtım konuşması:</strong> </p>
<p style="text-align: center"> <strong>MAKÂLÂT-I HACI BEKTAŞ VELİ*</strong> </p>
<p> <strong>İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> <strong>1) Makâlât&#8217;ın Yazılış Üzerine</strong> </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> <img class=" alignleft size-full wp-image-1226" style="float: left" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2011/11/makaleresimleri_H.B.V.Makalat.jpg" alt="H.B.V.Makalat" width="270" height="420" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2011/11/makaleresimleri_H.B.V.Makalat.jpg 270w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2011/11/makaleresimleri_H.B.V.Makalat-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" />Makâlât&#8217;ı, Hacı Bektaş&#8217;ın bizzat kendisi mi Arapça yazmıştır, yoksa kendisinden  edinilen ve öğrenilen bilgiler, biri tarafından mı Arapça kitap haline  sokulmuştur? Kesin bilinmemektedir. Zamanın İmamının ve büyük inanç  önderlerinin sözlerini, konuşmalarını yaşarken veya ölümünden sonra  müritleri-öğrencileri tarafından toplayıp kitaplaştırma geleneği 5.İmam  Muhammed Bakır (ö.733-4) dönemine kadar inmektedir. Onun, tarafımızdan  hazırlanıp Türkçe&#8217;de yayınlanan Ummü&#8217;l Kitab adlı yapıtı ilk örneklerden biridir. Ayrıca Hacı Bektaş&#8217;ın dervişleriyle konuşmalarını, bazı  öğütleri ölümünden sonra toplanıp yazıldığı ve bunun Farsça&#8217;ya  çevrilerek, bir müstensihin farklı konuları ve değişik yazarların  risalelerini topladığı elyazması Mecmua&#8217;nın içinde Fevaid (Öğütler)  adıyla yayınladığı bilinmektedir. </p>
<p> Makâlât da tıpkı Şeyh Bedreddin&#8217;in (1357/8-1420/1) &quot;Varidat&quot;ıyla aynı sorunsallığı taşımaktadır; ikisinin de büyük olasılıkla Arapça bilen  Sünni din bilginleri ve Medrese mollaları arasında okunması ve batıni  inanç ve düşüncelerin tanıtılması, propagandası için hazırlanmış olması  ortak özelliktir. </p>
<p> Hacı Bektaş&#8217;ın kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan,  bazıları kuşkulu Şatiyye&#8217;leri ve Fevaid (Yararlı sözler) dışında sadece  tam olarak Sadeddin Molla&#8217;nın türkçeleştirdiği Makâlât (Sözler) elimizde bulunmaktadır. İçerikleri Şeriat ögeleriyle donatılmış ve hiçbir  biçimde ilişkisi olmadığı kişilerin adları bulunan &quot;Besmele&#8217;nin Şerhi ve Makâlât&#8217;ı Gaybiyye Kelimat-ı Ayniyye&quot;(Gizli sözler, açık sözcükler)  isimli kitaplar bütünüyle Hacı Bektaş Veli&#8217;ye ait olması olasılık  dışıdır; yazıcı-müstensih tarafından Makâlât tahrif edilmiştir. </p>
<p> Bu arada Makâlât&#8217;ın Hacı Bektaş Veli&#8217;ye ait olmadığını ileri  sürenlerin kuşkularını ortadan kaldıracak, çok yeni ve doğrulayıcı  kanıtları da burada vermek istiyoruz. 14.yüzyılın sonunda yazılmış Sâdık Abdâl Divânı&#8217;nın günümüze ulaşmış nüshasında Makâlât&#8217;ın tanım ve  içeriğine ilişkin beyitlerde şunları okuyoruz: </p>
<p> Onun(Hacı Bektaş&#8217;ın) ayin ve erkânı benzersiz nurdan delildir.  Tanrıya kavuşmanın rehberi onun işareti olan Makâlât&#8217;tır. Ve ondaki nur  açıkça cümleye yolgöstericidir. Makâlât&#8217;ta Tanrının varlıklarla bir  olduğu (ilâh-ı vâhid-i mevcud) dolaylı olarak anlatılmıştır. Onu okuyan  olgunlaşır, kemal ehli olur ve kendilerine yardım ulaşır. Hacı Bektaş&#8217;ın en kutsal sözleri Makâlât-ı Şerif&#8217;tedir. Kelimeleri öyle güçlüdür ki,  her birinde bin hikmet (bilgelik) vardır. Onun erkân olarak buyurduğu  ilkeler aynısıyla Hakk&#8217;ın sözleridir. O erkânı yürütmede ehil olanlar  bilsin ki, şerefli ve yücedir. Bize Pir&#8217;imizin o Makâlât&#8217;ı yeter! </p>
<p> On altıncı yüzyılda yaşamış olan büyük Alevi-Bektaşi ozanı Virânî  Baba&#8217;nın İlm-i Cavidan adlı eserinde şu alıntıya rastlıyoruz: &quot;Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli&#8217;de buyurulur: &#8216;Yel esmese dâneler samandan ayrılmaz&quot; </p>
<p> 2)Makâlât bir şeriat kitabı olabilir mi? Ve Arapça ve Türkçe nüshalarında yapılan tahrifatlar sorunu </p>
<p> a-Şeriat kapısının on makamının açıklanması abidler ve zahitlere  (şeriatçılara) bir çeşit uyarı ve Tanrıya karşı görevlerini  anımsatmadır. </p>
<p> b-Bir Bâtıni dai&#8217;si olan Hacı Bektaş&#8217;ın Makâlât&#8217;ı bâtıni Aleviliğin  propaganda kitabıdır. Tanrıya ulaşmanın, yani insan-ı kâmil olabilmenin  yol ve yöntemlerini öğretir. Alevi-bektaşi inancının temel ilkelerini  gösterir. </p>
<p> Makâlât&#8217;taki &quot;Şeriat Kapısı ve On Makamı&quot;na dayanarak, onu bir şeriat kitabı gibi değerlendirenler; &#8216;abidler&#8217;i, yani Şeriat ehlini anlatan  kısmın sonunda &quot; (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık)  ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak  bunlardadır)&quot; diye yazılı olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa  insanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi  olan abidler&#8217;in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam  öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla  ilişkilidir. Onları adam edecek dindar yapacak olan madde madde sunduğu  diğer dokuz makamı uygulamaları gerektiğini vurguluyor. Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Yine  şeriat ehlinin ulaşacağı son kapı olan Tarikat&#8217;ın zahidleri için de  benzer sözler ediyor. </p>
<p> Makâlât&#8217;ta, esas olarak şeriat, tarikat, marifet ve hakikat adlarıyla dört kapı ve onardan kırk makamının açıklanması; Alevi-Bektaşi  inancının felsefesi ve yol ilkeleri yer almakla birlikte, mantık ve  maddi dünyaya dönük yaşam felsefesiyle birlikte, yazıldığı çağın bilim  anlayışı üzerinde bilgiler de bulunmaktadır. </p>
<p> Hacı Bektaş Veli Makalat&#8217;ında, insan olmak, kendini tanımak için  sadece şeriatın yetmediğini, inancı tamamlamak ve &quot;Hak ile hak olmak,  onunla birleşmek için&quot; tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek  gerektiğini anlatmıştır: &quot;İnsandan ulusu yoktur&#8230; Arifler marifet tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. Ali&#8217;ye sordular,  &#8216;Tanrı&#8217;ya, görürmüsün ki taparsın?&#8217; Ali eder: &#8216;Görmesem tapmaz idim&quot;  diyor. Bu anlayış Sünniliğe sığarmı ki, Makâlât&#8217;ı şeriat kitabı olarak  görebiliyorlar? </p>
<p> &quot;&#8230;Akıldan yararlanmasını bilen için gizli birşey yoktur. Bilim  evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu  karanlıktır..&quot; </p>
<p> Akıl ve bilim hakkında söylediği bu türden sözlerin şeriat  dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur ? Ayrıca &quot;Makalat&quot;ta Hacı Bektaş  kendisine bağlı olanların ibadetlerini de gösteriyor, sonunu da &quot;&#8230;Ve  insanoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir.&quot; diye  bağlıyor. </p>
<p> Gönlü Kabe&#8217;ye benzeten Hacı Bektaş Veli, &quot;Kabe&#8217;de ihram giymek demek, hakkı batıldan seçmektir. Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe&#8217;de Arafatta  taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek ise Kabe&#8217;de  kurban kesmeğe benzer&quot;diyor. Bu ifadeler, Sünni İslamın Hac şartını  yoksaymaktır, reddidir. Arafatta şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları  temizle; hem sen hem başkaları rahat yürürsünüz., anlamına gelir. Hacı  Bektaş&#8217;ın önderliğini yaptığı, kendi fadesiyle &quot;Marifet ve Hakikat  makamlarının&quot; ehli olan &quot;arifler ve muhibler zümresidir&quot;, yani batıni  Alevi inançlılardır. Onlar için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut&#8217;ta ilan  edilen &quot;Büyük Kıyamet Çağrısı&quot; ilkeleriyle &quot;tatil-i Şeriat&quot; dönemi  başlamıştır; Şeriat tam 847 yıldır tatilden dönemedi. </p>
<p> Tahrifatlardan üç örnek: </p>
<p> 1-1314 tarihli Arapça nüshada &quot;Hakikat&#8217;in beşinci makamı, konuğa  ikramda bulunmaktır&quot;diye yazmış müstensih Fakih b. Hasan. Bu kişi,  Hakikat Kapısı&#8217;nın beşinci makamını, eğitimini aldığı ve bağlı bulunduğu Şeriat&#8217;a, zahiri İslami ilimlere tamamyla aykırı bulduğundan, böylesine anlamsız bir biçimde ve sorumsuzca değiştirmiştir. Saa&#8217;deddin  çevirilerinde Hakikat&#8217;ın &quot;beşinci makâmı mülk ıssına yüz sürüb yüzsuyun  hâsıl kılmakdur. Zirâ kim vahdet dahi andadur, vahdet evindedir./21b/&quot;  biçiminde verilir. Bu cümlenin bâtıni tasavvufta anlamı derindir:  Evrenin sahibine, yani Tanrı&#8217;nın huzuruna varıp, Kaygusuz Abdal&#8217;ın  &#8216;Veliler, araya Cebrail&#8217;i koymadan Tanrı ile yüzyüze sohbet  ederler&#8217;dediği gibi, O&#8217;na yüzünü sürmek, sohbete oturmaktır . Bu makamda muhib, birlik (vahdet) evindedir; Tanrısal birliği yaşamaya başlar,  O&#8217;nda yokolup tanrıyla bütünleşmiştir artık. </p>
<p> 2-Şeriat kapısının on makamını sıralarken, Sünni İslamın beş şartını  birer makam olarak değiştirip onbeşe çıkarmış Fakih bin Hasan. Oysa  Sa&#8217;adeddin çevirisinde bunlar sadece bir makam olarak gösterilmiştir.  Ayrıca yukarıda verdiğimiz Hacı Bektaş&#8217;ın Şeriat ehli için söylemiş  olduğu sözler atılmıştır. </p>
<p> 3-&quot;Soru: Sevenler (muhipler), Yüce Tanrı&#8217;yı nasıl tanıdı? Cevap:  Bazılarına göre, [108b]O&#8217;nun özellikleri ve nitelikleri yoktur. O&#8217;nun  anlatımıyla O&#8217;nu tanıdılar.&quot; Bu, şeriat ehli Uzun Fakih&#8217;in kendi yanıtı. Saa&#8217;deddin çevirisindeki bâtıni yanıt şöyledir: &quot;/9a/eger muhibbe  sorurlarsa kim Tengri nite (nice, nasıl) bildün? dirlerse pes muhibler  cevab virürler kim Tengri&#8217;yi kendümüzden bildük ve hem kendümüzü Çalap  Teâlâ ile bildük dirler.&quot; </p>
<p> 2)Makâlât&#8217;ın içeriğinden bir örnek: İslâm toplumunun  sınıflandırılması (Abidler, zahidler, arifler ve muhibler) ve bu  düşüncenin kaynağı </p>
<p> a-Makâlât&#8217;ın dayandığı yazılı kaynaklar ve bazı alıntılar </p>
<p> b-Hünkâr&#8217;ın sağlığında Makâlât&#8217;ı Türkçeye çeviren Molla Sa&#8217;adeddin,  diğer adıyla Said Emre&#8217;dir. Günümüze kalan nesir/düzyazı nüshalar onun  kopyalarıdır. </p>
<p> Makâlât&#8217;ın giriş bölümünde &quot;Ol din çerağı ve erenlerin durağı (Hacı  Bektaş) şöyle beyan kılurkim, &#8216;Hak Sübhanallahu Teâla Âdem&#8217;i dürlü  nesneden yarattı, hem dört bölük kıldu: Abidler (ibadet edenler) şeriat  topluluğu, aslı yeldir. Zahidler, tarikat topluluğu ve aslı ateştir.  Arifler, marifet kavmi ve aslı sudur. Muhipler (sevenler), hakikat  topluluğudur ve asılları topraktır ve toprak teslim-i rıza olmaktır&quot;  biçiminde insan toplulukları dört bölükte açıklanıyor. </p>
<p> 1200 tarihinde bir İsmaili baş dai&#8217;si tarafından yazılmış Haft-ı Babı Baba Seyyidna risalesinde taddad (muhalif halk), tarattüb (sıradan  halk) ve vahdad ehli (Birliğe, Tanrı-insan birliğine, yani Tanrının  insanda tecellisine inanan halk/batıni topluluklar) diye insanları üç  bölüğe ayrıldığını görüyoruz. Bir batıni dai&#8217;si olan Hacı Bektaş, bu  ayrıştırmayı zamanının koşullarında özelleştirerek İslami toplulukları  idealize edip dört bölükte açıklamayı yeğlemiştir. </p>
<p> İçinde adı geçen ve alıntı yapılan kişiler ve onların yapıtları  Makâlât&#8217;ın kaynaklarından bazılarını oluşturmaktadır. Kur&#8217;an ayetleri ve Muhammed&#8217;in hadisleri dışında İmamAli (ö.661), İmam Cafer Sadık  (ö.765), Saad bin Abdullah (ö.656), Yahya bin Maaz&#8217; (ö.872-5) dan  alıntılar bulunmaktadır. Örneğin 9.yüzyılda Rey ve Nişabur kentlerinde  yaşamış Yahya bin Maaz (bin Cafer Razi)&#8217;ın eserlerini incelemiş; gönülü  tanımlarken ve marifet düşüncelerini destekleyen şu sözlerini alıyor: </p>
<p> &quot;/32a/ &#8230;Benim gönlüm dünyadan ve ahretten yegdür. Zirâ kim dünya  mihnet evidür. Ve ahret nimet evidür. Benüm gönlüm mârifet evidür. Pes  mârifet dünyadan ve ahretten yegdür.&quot; Olasıdır ki İbn Maaz bu sözleri,  &quot;dünya sevgisini terketmek gayet zordur, ama cennete kavuşmak için  dünyayı terketmek gerektir&quot; demesinden sonra söylemiştir. </p>
<p> Ayrıca Hacı Bektaş&#8217;ın Fevaid&#8217;de, Ahmet Yesevi&#8217;nin (ö.1066-7) çağdaşı  Heratlı Hace Abdullah el Ensari&#8217;den (ö.1089) de bir alıntısı vardır.  Şeyh Ebu&#8217;l Hasan el Harakani&#8217;nin müridi bu coşkulu sûfi şair ve bilgin  Hace Abdullah&#8217;ın dünya hakkındaki görüşüne yer veriyor: </p>
<p> &quot;El Ensari&#8217;ye Dünya hakkındaki görüşünü sordular; &#8216;ne diyeyim ki, o  şeyin içerdiklerini insanlar zorlukla elde eder, cimrilikle korur ve  hasretle bırakırlar&#8217;dedi.&quot; </p>
<p> Şimdi sormak gerekiyor: Makalat&#8217;taki dört kapı ve kırk makamının  Ahmet Yesevi&#8217;nin Hikmetler&#8217;inden alındığını(!) ve Hacı Bektaş&#8217;ın Piri  olduğunu ileri sürenler, neden Makâlât&#8217;ta Ahmet Yesevi adını  göremediklerini merak etmiyorlar? Öyle olsaydı; bir tek cümlesini  alıntıladığı sûfi bilginlerin bile adını anan Hacı Bektaş, Ahmet  Yesevi&#8217;den sözetmez miydi? </p>
<p> Makâlât&#8217;ı Türkçe&#8217;ye çeviren Said Emre&#8217;ye gelince; Hacı Bektaş ve onun düşüncelerinden fışkıran sevgiye tutsaktır o. Bu aşk ile namazı, orucu  ve hatta kendi varlığını koyup gitmiş ve onun didarı uğruna yokluğu  kabul kılmıştır. Hünkâr&#8217;ın sevgisini övmezse Said, kendini işe yaramaz  kabul etmektedir: </p>
<p> &#8230;&#8230; </p>
<p> Işk da&#8217;visi uludur ışk hısımı bellüdür </p>
<p> İki cihan ilmini ışk bir adımda direr </p>
<p> Işk yokluk kabul ider varluğın koyup gider </p>
<p> Varluk mülkinden sonra ışk ebed ömür sürer </p>
<p> Dirliğin ışka virüb kendü ışka kul olup </p>
<p> Hünkâr ışkın öğmedin bu Said neye yarar </p>
<p> *** </p>
<p> Salâ geldi müezzin geldi kaamet eyledi </p>
<p> Kıbleye karşı yüzin tutdı niyyet eyledi </p>
<p> Secdeye indi yüzüm didar gördi bu gözüm </p>
<p> Dağıldı aklum sözüm zihnümi mat eyledi </p>
<p> Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü </p>
<p> Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi </p>
<p> Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih </p>
<p> Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi </p>
<p> (&#8230;) </p>
<p> Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli </p>
<p> Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi </p>
<p> *İ. Kaygusuz&#8217;un, 16 Kasım 2011 tarihinde 30.Kitap Fuarı&#8217;ında (TÜYAP)  yeni çıkan &quot;Hacı Bektaş Veli, MAKÂLÂT (Her lâfzında var bin hikmet)&quot;  kitabı üzerinde yaptığı tanıtım söyleşisi metni. </p>
<p> [1] Bu büyük gün için bkz. İsmail Kaygusuz, Nizari İsmaili Devletini  Kurucusu Hasan Sabbah ve Alamut (Öğretisi, Tarihi, Felsefesi), Su  Yayınları, İstanbul, 2004, s.85-89. </p>
<p> [2] Bkz. İsmail Kaygusuz, Hasan Sabbah ve Alamut (öğretisi, tarihi, felsefesi), Su Yayınları, İstanbul-2004, s. 294-343 </p>
<p> [3] Hacı Bektaş Veli, Fevaid (Yararlı Öğütler), s.46 </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/makalat-i-haci-bektas-veli-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Kızılbaş-Aleviliğin Alevi-Bektaşilik&#8217;le Buluşup Bütünleşmesi *</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/kizilbas-aleviligin-alevi-bektasilikle-bulusup-butunlesmesi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/kizilbas-aleviligin-alevi-bektasilikle-bulusup-butunlesmesi/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 09 Oct 2011 22:17:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/kyzylbath-alevilidin-alevi-bektathilikle-buluthup-butunlethmesi/</guid>
				<description><![CDATA[Dr.İsmail Kaygusuz I. Makâlât-ı Şeyh Safi [1]Kızılbaş-Aleviliğin Önemli Yazınsal Kaynağıdır Sünni ve Şii araştırmacıların çoğunun yıllardır Şeyh Safi&#8217;nin(1252-1334) Sünni-Şafii olduğu iddiasının hiçbir geçerliliği yoktur. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye, Yunus Emre&#8217;ye ve Kaygusuz Abdal&#8217;a Sünni inançlıdır demek kadar gerçek dışıdır. Şeyh Safi&#8217;nin oğlu ve ardılı Şeyh Sadreddin&#8217;in (1334-1392) döneminde yazdırılmış çok önemli bir yapıt olan Farsça Safvatü&#8217;s-safa ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p><img class=" alignleft size-full wp-image-1225" style="margin: 5px; float: left" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2011/10/kitaplar_ARASTIRMA_VE_INCELEME_KITAPLARIM_Malakat_sehsafi.jpg" alt=" " width="175" height="275" />Dr.İsmail Kaygusuz </p>
<p> <strong>I. Makâlât-ı Şeyh Safi [1]Kızılbaş-Aleviliğin Önemli Yazınsal Kaynağıdır</strong> </p>
<p> Sünni ve Şii araştırmacıların çoğunun yıllardır Şeyh  Safi&#8217;nin(1252-1334) Sünni-Şafii olduğu iddiasının hiçbir geçerliliği  yoktur. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye, Yunus Emre&#8217;ye ve Kaygusuz Abdal&#8217;a Sünni  inançlıdır demek kadar gerçek dışıdır. Şeyh Safi&#8217;nin oğlu ve ardılı Şeyh Sadreddin&#8217;in (1334-1392) döneminde yazdırılmış çok önemli bir yapıt  olan Farsça Safvatü&#8217;s-safa ve özellikle onun Makalat-ı Şeyh Safi adıyla  Türkçe&#8217;ye çevrilmiş olan 4. Bölüm&#8217;ü bunun açık seçik kanıtıdır. </p>
<p> 1357-58 de İbn Bazzaz&#8217;ın hem Şeyh Safi&#8217;den kalma bazı yazılı  malzemeyi kullanarak, hem de talipleri arasında anlatılan Şeyh Safi&#8217;nin  yaşamını, sözlerini, kerametlerini, Emir&#8217;lerle olan ilişkileri üzerine  söyleşileri dinleyerek Safvatü&#8217;s-safa&#8217;yı hazırlamış. Baş danışmanı Şeyh  Sadreddin&#8217;in denetimi altında ve onunla konuşarak bu eseri yazmıştır.  1334&#8217;den 1392&#8217;ye kadar 58 yıllık Erdebil şeyhliği yapmış, yani Darü&#8217;l  İrşad&#8217;da (mürşidlik makamı) oturmuş olan Şeyh Sadreddin&#8217;in, kendi görüş  ve düşünceleriyle de esere katkısı çok büyüktür; Şeyh Safi&#8217;nin Safevi  öğretisini o geliştirip yaygınlaştırmıştır denilebilir. Bu amaç  çerçevesinde iki yıl sonra da Safvatü&#8217;s Safa&#8217;nın 4. Bölümünü seçerek  Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçeye çevirtmiştir. Yaşadığı dönemde her  inançtan Emir&#8217;ler, sultanlar ve de Halife ile ilişkilerinde saygın bir  yer edinmiş çok ünlenmiş ve bu ününe lâyık görkemli bir türbe yaptırmış  olduğu babası Şeyh Safi&#8217;nin adını kullanarak eseri ona mal etmiştir.  Moğol hanları ve onların Emir&#8217;lerinin ardılları Çobanlılar ve Celayirli  beylerin yarattığı siyasal şiddet olayları içerisinde yaşamış zindanda  yatmış ve yıllarca sürgünde kalmış olan Şeyh Sadreddin&#8217;in böyle bir eser yazdırırken dengeleri nasıl koruduğunu da görüyor ve onun yüksek  siyasetine de tanıklık ediyoruz. </p>
<p> Makalat-ı Şeyh Safi dikkatle incelendiğinde Hacı Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ı, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Dilgûşa&#8217;sı, Yunus ve Nesimi&#8217;nin şiirlerindeki  Alevi-Bektaşi inancının genel ilkelerinin, zenginleştirilip batıni  tasavvufun doruk noktalarına taşınmış olduğu açıkça görülmektedir. </p>
<p> Makâlât-ı Şeyh Safi Kızılbaş-Aleviliğin yazınsal kaynağı olarak  karşımıza çıkmaktadır. Alevi-Bektaşiler arasında kaynaştırıcı ve irşad  edici-aydınlatıcı hizmet görmüştür. O yıllarda mevcut olan Hacı Bektaş,  Abdal Musa, Kızıl Deli, Hacim Sultan vs. dergâhlarına bu yapıt zaten bir Pir-i Samit (konuşmayan-sessiz pir, davetçi üstat) gibi Şeyh  İbrahim&#8217;den çok önce ulaştırılmıştı. Kuşkusuzdur ki bu dergâhlarda  Makalat-ı Şeyh Safi; &quot;onun erkân olarak buyurduğu ilkeler Hakkın  sözleridir&quot;, &quot;her sözünde bin hikmet vardır&quot; ve &quot;Tanrı&#8217;ya ulaşmanın yol  rehberi&quot; diye niteledikleri [2] Hacı Bektaş&#8217;ın Makâlât&#8217;ına aykırı değil, tersine onu açan ve yorumlayıcı, açıklayıcı bâtıni söylemlerini  benimseyip kabul ederek özümsenmiştir. </p>
<p> Şimdi Makâlât-ı Şeyh Safi&#8217;den vereceğimiz Şii ve Sünni şeriatına  aykırı bazı bâtıni söylemler işitildiğinde; kitabın Kızılbaş-Aleviliğin  çok önemli bir yazınsal kaynağı olduğu daha iyi anlaşılacak ve bunları  söyleyen Şeyh Safi&#8217;nin Sünni-Şafii olduğu iddiasının gülünçlüğünün hemen farkına varılacaktır: </p>
<p> 1) Kitaba Muhammed peygamberle birlikte, özellikle evlâdı ve  soyunu&#8217;tayyip ve tâhir&#8217; niteleleyerek yapılan başlangıç, onun  gayri-sünni niteliğini hemen ortaya koymaktadır. Çünkü Sünni inancında  sadece Muhammed peygamber bu niteliklere sahiptir. </p>
<p> 2) Şeyh Safi&quot;Tanrıya erişmenin, onunla buluşup birleşmenin ve onun  varlığında yokolmanın adı aşk makamıdır. Ayrıca tâlip ma&#8217;rifet makamıyla Tanrı&#8217;yla dost olup muhabbete başlar ve hakikatta ise O&#8217;nunla  birleşir&quot;diyor. Bunu Sünni ve Şii şeriatının neresine koyabilirsiniz? </p>
<p> 3) &quot;Her kim ki bu dünyada Tanrıyı görmezse ahirette de görmez.&quot; Şeyh  Safî&#8217;nin bu tek cümlede verdiği bu çok ileri bâtıni inanç anlayışıdır;  insan-ı kamili Tanrı&#8217;nın mazharı olarak görmektir. </p>
<p> 4) &quot;İnsan, kendi vücudunda sefere çıkıp Tanrı&#8217;yla birleşebilir. Bu  Tanrı&#8217;nın birliğini ispat etmektir ve bu mertebeye Tanrı&#8217;da yokluğa  erişim (fenâ-fillah) derler.&quot; İnsanlıktan yükselip Tanrı&#8217;da yokoluş,  tanrılaşmaktır. Bu inanç anlayışı Sünni ve Şii şeriatında tanrıya şirk  koşmaktır. </p>
<p> 5) &quot;Vahdet-i hakikata ermiş olan insan-ı kâmil şeriat dairesinden  çıkar ve onun farzlarından muaftır. Hakikat Tanrıyı bilmek, gözlemek ve  onunla bir olmaktır.&quot; </p>
<p> 6) &quot;Senin kendini gördüğün yer tanrıyı göreceğin yerdir. Çok namaz ve çok oruç ile dünyada ve ahrette bu yola varamazsın&quot;. </p>
<p> 7) &quot;Talibin ereceği son makam turab (toprak) olmaktır; burada  nübüvvet ve velâyet bir olur. Batında velâyet peygamberliktir, zahirde  ise nübüvvet veliliktir&quot;. Şeyh Safi&#8217;nin belirttiği, velilik ve nebiliğin eşitliği Muhammed ile Ali&#8217;nin birbirinden ayrılamayacağı anlamına gelir ki, Sünniliğin bütün mezheplerine aykırıdır. </p>
<p> Makâlât-ı Şeyh Safi mevcut Buyruk metinlerinin de temel kaynağıdır.  Burada, çok sayıda örneklerden sadece ikisini vermekle yetineceğiz: </p>
<p> <strong>1) [138b]</strong> &quot;Yine gerekdir ki, insanlık yoluna çaba  harcamalı. Hazreti Resul hadis-i kudside dimiştir ki, &quot;miracta Hakte&#8217;alâ buyurmuşdur: &#8216;ya Muhammed! Eşyayı yarattım insan için, insanı yarattım  kendim için&#8217;. İnsan demek &#8216;ya Muhammed demektir. Zira ki insan büyük  alem, küçük alem, en yüce ve en alçak alemdir. Ve de insan hem yaşam,  hem ölüm alemidir.&quot; </p>
<p> &quot;..Bir sufîye gerektir ki kademini tarikate basa ki insaniyetliği  belli ola. Çünkü Hak te&#8217;âla buyurmuştur ki, &#8216;Ya Muhammed bu cihanı  yarattım insan için ve insanı yarattım kendim için. İnsan demek ya  Muhammed&#8217;dir ve iki âlemdir: Birisi âlemi kübradır, biri âlemi suğradır  ve biri âlemi ulvîdir, biri âlemi süflidir. Ve biri âlem-i hayattır,  biri âlem-i memattır.&quot; </p>
<p> <strong>2) [141b]</strong> &quot;&#8230;İmam Cafer -i Sadık buyurmuşdur ki,  &#8216;tarikatin anlamını on iki nesne tamamlar: İlkin sufi kendisini  toprak-yer gibi bilmek gerek; ikinci ma&#8217;rifet tohumunu (bu) yere saçmak  gerek; üçüncü şevk suyu ile suvarmak gerek; dördüncü riyâzet orağıyla  biçmek gerek; beşinci kibirini-gururunu bile düşürmek gerek; altıncı  velâyet harmanına götürmek gerek; yedinci halvet yerde öğütmek (hurd  eylemek) gerek; &#8230; on birinci muhabbet fırınında pişirmek gerek, on  ikinci cömertlik sofrasında yedirmek gerek; örtücü (perdepuşi), yani  örten-gizleyen (settar) ve zehir içici (zehr-nuşi) olmak gerektir&#8230;&quot; </p>
<p> Şeyh Sâfi&#8217;nin Makalât&#8217;ı bâtıni tasavvufun büyük üstadı ve kuramcısı  6.İmam Cafer Sadık&#8217;ın tarikatın anlamı ve kurallarını on iki madde  halinde simgelerle açıkladığı bu çok önemli paragrafla bitiyor. İmam  Cafer Sadık&#8217;tan nakledilen bu &quot;oniki nesne&quot; Buyruk&#8217;a &quot;Oniki İşlek&quot;  olarak yansımıştır: </p>
<p> &quot;Sual etseler ki, Tarikatın icabı kaçtır? Cevap ver ki onikidir.  Birinci: Evvel kendi özün hassasıdır, yani özel yaratıldığı niteliği  (olan yer?) dir. İkinci: Ma&#8217;rifet tohumunu ekmektir. Üçüncü: Şefkatla  beslemektir. Dördüncü: Riyâzetini tutmaktır&#8230;Sekizinci: Özünü sabır  eline vermek&#8230;Onuncu; Takva değirmeninde özün barındırmaktır.  Onbirinci: Su ile yoğrulmak. Onikinci: İradet tennurunda (fırınında)  pişmek ve ihlâs sofrasına girerek özünü dervişlere ve fıkaralara  vermektir.&quot; [3] </p>
<p> <strong>II. Şeyh İbrahim Erdebilî&#8217;nin Anadolu&#8217;ya Gelişi ve Etkinlikleri Üzerinde Görüş ve Yorumlarımız</strong> </p>
<p> Sadreddin&#8217;den sonra oğlu Hace Ali de 1429&#8217;a kadar babası gibi denge  siyasetini güdecek ve Timur gibi bir zalim ve acımasız Moğol sultanını  idare edecektir. Öyle ki, bir ricası üzerine Timur, Rum&#8217;dan (Anadolu)  getirdiği 30 000 tutsağı kendisine bırakmıştı. Onları Erdebil&#8217;de  yerleştirdiği mahalleye de Sûfiyan-i Rûm (Anadolu Sufileri) adı verildi. Şeyh Hace Ali&#8217;nin son zamanlarında Erdebil&#8217;den bu Tekelü, Rumlu ve  Karamanoğulları Türkmen Alevilerin büyük bir kısmı geri memleketlerine,  ailelerine dönmüşlerdi. </p>
<p> 1400&#8217;lerin başında gelen Şah İbrahim&#8217;in Anadolu&#8217;daki etkinliklerini,  ancak onun ölümünün arkasından beş yıl bile geçmeden oğlu Şeyh Cüneyd&#8217;in bu bölgede yükselttiği büyük toplumsal ve siyasal hareket olan Kızılbaş İhtilali&#8217;inin başarısıyla değerlendirebiliyoruz. </p>
<p> Şah İbrahim Veli 1365 yılında doğduğuna göre 35-36 yaşlarında  Anadolu&#8217;ya gelmiş ve Hekimhan-Mezirme (Ballıkaya)&#8217;de tekkesini kurup,  uzun süre burada kalarak geniş bir talip çevresi ve yandaş edinmiştir.  O, kendisinden önce Erdebil&#8217;de tutunamıyarak gelen Safevi soylulardan  bazıları gibi Osmanlı sarayında veya diğer aristokratik çevrelerde  kapılanmayıp, halk toplulukları arasında Safevi (batıniliği) öğretisinin bir davetçisi olarak propaganda yapmıştır. Babası Hace Ali&#8217;nin Erdebil  Dergâhının, yani Daru&#8217;l İrşad&#8217;ın başında bulunduğu sürece bu görevi  sürdürmüş. Şah İbrahim, bize göre Safevi davetçiliğini, dedesi Sadreddin Musa&#8217;nın İbn Bazzaz&#8217;a 1358&#8217;de yazdırmış olduğu Safvatu&#8217;s Safa ve  Makalat-ı Şeyh Safi yapıtlarıyla yapmıştır. Onun bu davetçiliği, sıradan bir batıni dai&#8217;sinin görevi değildi; Mürşid-i Kâmil makamında oturan  babası Hace Ali&#8217;nin temsilcisi, hüccet; daha doğrusu o yüzyıl içinde sık kullanılan post-Alamut batınilerin ve sufilerin deyimi olan Pir-i Natık (konuşan Pir, üstat ) görevi üstlenmiştir. Elinin altındaki bu yapıtlar ve beynine, belleğine kazınmış batıni söylemler ve bilgileriyle Tekelü, Rumlu, Çepni gibi Alevi-Bektaşi Türkmenler, Bedreddinli Varsaklar ve  diğer Türk ve Kürtlerden Bektaşlu (Bektaşi) cemaatları arasında  dolaşmış; onları irşad etmiş, aydınlatmıştır. </p>
<p> Hiç kuşkusuz Şeyh İbrahim pir-i natık olarak bu dergâhların bir  kısmını da ziyaret etmiş olmalı. Özellikle güneyde Abdal Musa&#8217;ya bağlı  Tekelü, Orta ve kuzey Anadolu&#8217;da, Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;na doğrudan bağlı  Rumlu, Karamanlu ve Çepni Türkmenlerinden bir çoğu Timur&#8217;un esaretinden  kendilerini kurtarmış Erdebil Şeyhi Hace Ali&#8217;yi ve oğlu Şeyh İbrahim&#8217;i  şahsan tanıyor ve Safevi öğretisinin erkânlarını öğrenmiş; karşılıklı  inançsal etkileşim içerisinde tanışıp kaynaşmış bulunuyorlardı. Şah  İbrahim&#8217;in Erdebil dergâhı piri olarak Anadolu&#8217;ya yerleşip Mezirme&#8217;de  ocağını kurmasıyla birlikte, onu bağırlarına basmış ve kendisine talip  olmuşlardır. </p>
<p> Babası Hace Ali&#8217;nin 1429&#8217;da hakka yürümesine kadar geçen yaklaşık  otuz yıla yakın bir süreç içinde Şah İbrahim, Anadolu&#8217;da kazandığı çok  geniş bir talipler ağı içinde Erdebil Safevi-Kızılbaş öğretisinin  temelini atmış; Bedreddinilik dahil Alevi-Bektaşi öğretisiyle  kaynaşması, gerçekleşme aşamasına ulaşmıştır. </p>
<p> Kuşkusuz Şah İbrahim, bu yıllar içinde &#8211;diğer bazı amcazadeleri gibi- Erdebil ile ilişkisini kesmemiş, oraya gidip gelmektedir. 1429 yılı  itibarıyla Darü&#8217;l İrşad&#8217;ın başına geçmiş ve mürşidlik makamına  oturmuştur. Bu makama geçince, Mezirme Erdebilî dergâhının başına oğlu  Şeyh Tursun&#8217;u Pir olarak görevlendirdiğini, 1620 tarihli İcazetname&#8217;de  yazılı şecereden, yani soyağacından anlıyoruz. Şah İbrahim evlatlarından Şah Kulu oğlu Şah Hüseyin&#8217;in Kerbelada&#8217;ki Hacı Bektaş Dergah&#8217;ında Ali  Dede tarafından, &quot;kazan kaynatıp, canla başla safa nazar olup kendisine  sofra ve çerağ havale edildiği&quot; belirtilen bu İcazetame&#8217;de 6 kuşak  temsilcisi Şah İbrahim soyundan 6 isim verilmektedir. Onun Erdebil  Dergâhı&#8217;nın başında bulunduğu 18 yıllık dönemi, kardeşleriyle mücadele  içinde çok sıkıntılı geçtiği anlaşılıyor.[4] Bunu, ölümünün daha ikinci  yılında, özenle yetiştirip kendi yerine geçmesini vasiyet ettiği Şeyh  Cüneyd&#8217;in, kardeşi kezzap (yalancı) Şeyh Cafer&#8217;in Karakoyunlu Cihangir  Şah&#8217;la işbirliği yaparak Erdebil&#8217;den çıkarılmasından anlıyoruz. </p>
<p> 1449&#8217;da Anadolu&#8217;ya kaçarak canını kurtaran Şeyh Cüneyd&#8217;in  Anadolu&#8217;daki başarılı siyasal mücadelesiyle Kızılbaş İhtilalini  başlatması, yazılı resmi tarihler sözetmese de, babasının otuz yıla  yakın Safevi davetçiliği göreviyle emek verip kurduğu Mezirme  Dergâhı&#8217;yla yaratılan Anadolu&#8217;nun değişik bölgelerine geniş talip  toplulukları sayesinde olduğu açıktır. Bu dergâhın Pir&#8217;i büyük kardeşi  Şeyh Tursun da büyük destekçisidir. Olasıdır ki, Şeyh Cüneyd bu dergâhı  yedi yıllık mücadelesinin karargâhı olarak kullanmıştı. Şeyh Cüneyd&#8217;in,  Uzun Hasan Padişah&#8217;ın eniştesi olması da Pontuslularla yaptığı  savaşlardaki başarılarıyla birlikte, Akkoyunlu Türkmenleri arasında  babasının taliplerinin fazlaca bulunmasına da bağlanabilir. </p>
<p> Özetlersek: Sadreddin Musa&#8217;nın uzun şeyhlik döneminin ikinci  yarısından itibaren bu Makalat-ı Şeyh Safi&#8217;nin Anadolu&#8217;da  Alevi-Bektaşilerin arasında dolaşmaya başladığını; Hacı Bektaş Veli  Dergahı ve ona bağlı Teke yarımadasında Abdal Musa, Germiyan&#8217;da Hacim  Sultan, Dimetoka&#8217;da Kızıl Deli Sultan dergahlarına ulaştırılmış olduğunu söylemek kuşkuların ötesindedir.Hace Ali (1392-1429) döneminde başlayan Erdebil&#8217;e gidiş-gelişler ve yerleşmelerle, asıl oğlu Şeyh İbrahim&#8217;in  1400&#8217;lü yılların başında Hekimhan çevresinde kurduğu zaviyeyle/dergahla  birlikte, Kızılbaş-Alevilik öğretisinin kaynağı Erdebil Safeviye yolunun Rum&#8217;daki Alevi-Bektaşilikle nesnelde buluşup kaynaşması tamamlanmış.  Düşünce ve inançtaki bu kuramsal kaynaşma Şeyh Cüneyd&#8217;le (1449&#8217;da)  başlayan siyasal eylemliliğe dönüşüp, simgesini de Şeyh Haydar&#8217;dan alan  Kızılbaş ihtilalci siyaset yarım yüzyıl içinde Şah İsmail&#8217;le Kızılbaş  Safevi Devletini yaratmıştır. </p>
<p> <strong>* 1 Ekim 2011&#8217;de Malatya&#8217;da yapılan 1. Uluslararası Şah İbrahim Semposyum&#8217;unda yaptığım konuşmanın tam metni</strong> </p>
<p> <strong><br /> </strong> </p>
<hr />
<p> [1] Şemseddin Tevekküli bin İsmail İbn Bazzazi, Hazırlayan: Dr.  İsmail Kaygusuz, Makâlât-ı Şeyh Safi, Alevi Akademisi Yayınları,  Almanya-2009 </p>
<p> [2] Hacı Bektaş Makâlâtı hakkında bunlar ve diğer söylemler için bkz. Sadık Abdal Dîvânı, Yayına Hazırlayan: H.Dursun Gümüşoğlu, Horasan  Yayınları, İstanbul, 2009, s. 157-162 </p>
<p> [3] Bu örnekler ve batıni söylemler Makâlât-ı Şeyh Safi&#8217;nin, &quot;Sunuş&quot; bölümünden kısaltılarak alınmıştır. </p>
<p> [4] İcazetname için bkz.Alemdar Yalçın- Hacı Yılmaz, &quot;Şah İbrahim  Ocağı Üzerine Yni Bilgiler&quot;, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 2004/30, s.25-29 </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com </p>
<p> &nbsp; </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/kizilbas-aleviligin-alevi-bektasilikle-bulusup-butunlesmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/resmi-cevreler-ve-muttefiklerinin-alevi-bektasi-gunceli-uzerinde-aykiri-tarihsel-degerlendirmeler/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/resmi-cevreler-ve-muttefiklerinin-alevi-bektasi-gunceli-uzerinde-aykiri-tarihsel-degerlendirmeler/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 09 Oct 2011 22:12:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/resmi-cevreler-ve-muttefiklerinin-alevi-bektathi-gunceli-uzerinde-aykyry-tarihsel-dederlendirmeler/</guid>
				<description><![CDATA[12 Yıl Önce Yapılmış Bir Söyleşi Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler Söyleşisi Bu yazı, Star Gazetesi yazarı Musa Ağacık ile İnternet üzerinden yaptığımız bir sanal sohbetten doğdu. Musa Ağacık, gazetedeki sütunu &#34;Musa&#8217;nın Teybi&#34;için, 16 Ağustos 1999 tarihinde, 36.geleneksel ve 10.uluslararası Hacı Bektaş Veli&#8217;yi Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri dolayısıyla ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<div class="article-content">
<p> <strong>12 Yıl Önce Yapılmış Bir Söyleşi</strong> </p>
<p> <strong>Resmi Çevreler Ve Müttefiklerinin Alevi-Bektaşi Günceli Üzerinde Aykırı Tarihsel Değerlendirmeler Söyleşisi</strong> </p>
<p> Bu yazı, Star Gazetesi yazarı Musa Ağacık ile İnternet üzerinden  yaptığımız bir sanal sohbetten doğdu. Musa Ağacık, gazetedeki sütunu  &quot;Musa&#8217;nın Teybi&quot;için, 16 Ağustos 1999 tarihinde, 36.geleneksel ve  10.uluslararası Hacı Bektaş Veli&#8217;yi Anma Törenleri ve Kültür Sanat  Etkinlikleri dolayısıyla sorular sordu. Aldığı yanıtlardan kendine özgü, o hoş esprisiyle yeni sorular çıkarıp, yeniden sordu. Böylece aşağıdaki söyleşi oluştu. Söyleşi resmi çevreler ve müttefiklerinin öznel  Alevi-Bektaşi güncellemesine tam anlamıyla aykırı tarihsel  değerlendirmelerdir. Ancak sütununun sınırlarını aşan uzun yorum ve  değerlendirmeler, yanıtlar çok fazla yer aldığı için, yazının ancak onda biri yayınlanabilmişti. Güncelin tarihselliğine katkısı olduğu için  burada biz söyleşinin tamamını veriyoruz. </p>
<p> <strong>İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> <strong>Sorular: Musa Ağacık (Star Gazetesi yazarı)</strong> </p>
<p> <strong>Yanıtlar ve ara başlıklar: İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> <strong>1. Devletin ve Sağ Siyasetin Aleviliğe Bakışları, Alevilik Tanımlamaları ve Bir kaç Yazar</strong> </p>
<p> <strong>Ağacık.</strong> <em>DSP lideri ve Başbakan Bülent Ecevit&#8217;in sözünü ettiği &quot;Bektaşi Aleviliği!&quot;?</em> </p>
<p> <strong>Kaygusuz.</strong> İlk bakışta Nusayri Aleviliği, İsmaili  Aleviliği, Karmati Aleviliği vb. söylemlerden esinlenilerek söylenmiş  gibi görünüyorsa da yanlış alıntıdır, daha doğrusu yanlış ve zoraki  benzeştirmedir. Bu tarihsel adlar, çok büyük ve imparatorluklar sarsan  toplumsal hareketlerin; değişim ve gelişimlerin adları olarak Aleviliği  niteleyen kalıcılığı sürdürmüşlerdir. &#8216;Bektaşi Aleviliği&#8217; kasıtlı olarak ortaya atılmış bir kavram gibi geliyor bana. İlk kez 1997 Ağustos  ayında Hacıbektaş&#8217;ta yapılan şenliklerde Ecevit, büyük bilge tavrı  içinde bu &quot;Bektaşi Aleviliği&quot; söylemi armağan(!) etti Alevi-Bektaşi  literatürüne. </p>
<p> Ecevit&#8217;in &quot;Biz evvela Şah İsmail ile Yavuz&#8217;u barıştırmalıyız. İki  düşman gibi görmemeliyiz&quot; sözleriyle birliğe ve birlikteliğe çağırırken, öbür yandan Bektaşi Aleviliği söyleminde ise tam bir ayırımcılık,  Alevileri ve Bektaşileri birbirinden ayırma amacı seziliyor. Yani bir  Alevilik var, bir de Bektaşi Aleviliği var. Söylemin altında şunlar  yatıyor: &quot;Bektaşilik Sünniliktir ve Türklüktür ya da Sünniliğe yakındır; biz onu tercih ederiz. Oluşturduğumuz Araştırma merkezinin çalışma ve  araştırmaları Bektaşiliğe yöneliktir.&quot; Başbakan ve Cumhurbaşkanının  koruması altındaki Gazi Üniversitesinde &quot;Türk Kültürü ve Hacı Bektaş  Veli Araştırmaları Merkezi&quot;nde tam da bunlar uygulanıyor. O zaman Şah  İsmail ile Yavuz&#8217;u nasıl barıştıracaksınız? Bayezid II&#8217;den itibaren, Şah İsmail&#8217;in Kızılbaş siyasetine karşı Osmanlı siyaseti olarak namazlı,  ramazanlı-muharremli ve ayn-i cemli, Şiiliğe yakın bir Bektaşilik  yaratılıp yükseltildi. Ama bunu benimseyip Şiileşen çok küçük kentli  çıkarcı azınlık olmuştur. Yavuz, Kanuni Süleyman ve diğerleri de  kullandılar bu siyaseti. Cumhuriyet hükümetleri olarak Osmanlının bu  siyasetini kullanırsanız, bu &quot;böl ve yok et&quot; değil midir? </p>
<p> Bektaşilik, Aleviliğin ilkelendirilmesi; ritüel kurumlaşma ve  inançsal kuralların felsefi açınımıdır, Aleviliğin bizatihi kendisidir.  &quot;Bektaşi Aleviliği&quot; diye bir kavram uydurmak kasıtlıdır ve Bayezid  II&#8217;den (1481-1512) beri Alevileri bölerek bir bölümünü devletin koltuk  değneği yapma taktiğine biçim kazandırmaktır. Bu bağlamda &quot;Bektaşi  Aleviliği Araştırma Merkezi&quot; adı da yanlış ve kasıtlıdır. Sadece  &quot;Bektaşilik Araştırma Merkezi&quot; ya da &quot;Alevilik-Bektaşilik Araştırma  Merkezi&quot; denilebilir. </p>
<p> Yaklaşık 1350 yıldır Sünnilikle birleşmeyen ve ona aykırı inançlarını sürdüre gelmiş Alevilik, şimdi mi onunla bütünleşecek Türk Müslümanlığı uydurmasında? Bu girişimlere kucak açan ve hatta tezgâhlayan bir avuç  Alevi burjuvası için böyle bir bütünleşme maddi ve politik çıkarlar  doğrultusunda zaten gerçekleşmiştir. Elbette ki, ikrarından dönmüş yol  düşkünlerine söyleyecek sözümüz yoktur. </p>
<p> Önce söylediğim gibi Bektaşilik, Anadolu&#8217;da Hacı Bektaş&#8217;ın adına  bağlı olarak, Aleviliğin inanç, ibadet (ritüeller, tapınma kurumları  anlamında), siyaset ve felsefi kurumlaşmasıdır. Hacı Bektaş Veli&#8217;den  sonra ikinci büyük Pir sayılan Balım Sultan (Ö.1519-21) reformlarıdır.  Bu kurumlaşmada Ortodoks İslam(Sünnilik) kurallarına verilen bazı  ödünler Takıyye tarzındadır; Osmanlının büyük kentlerinde yaşayan  Alevilerin kendilerini korumaya yöneliktir. İkrarından-inancından dönme  sözkonusu değildir hiçbir Bektaşi&#8217;nin. Osmanlı yönetiminin onca ölümcül  baskısı ve parçalama siyasetlerine rağmen Sünnilikle bütünleşme  gerçekleşmemiştir. Bu gerçek, en güzel biçimde Bektaşi mizahına bir  fıkra ile yansımıştır: </p>
<p> Şarabını yudumlamakta olan bir Bektaşi Babası&#8217;na Hoca öfkeyle, &quot;Sen  müslüman değil misin?&quot; diye sorar. Baba kafasını kaldırıp, &quot;He ya,  müslümanım&#8230;&quot;diyerek içmeyi sürdürür. Hoca&#8217;nın öfkesi daha da kabarmış  durumda, &quot;Söyle öyleyse der, İslamın şartı kaçtır?&quot; Baba istifini  bozmadan, sakin bir biçimde &quot;Bir&quot; diye yanıtlayınca, Hoca öfkeyle üstüne yürüyerek bağırır: &quot;Bre kafir, sen nasıl müslümansın? Müslümanlığın  şartı bir olur mu? Beş&#8217;tir.&quot; Bektaşi Baba&#8217;sı aynı sakinlikle şunları  söyler: &quot; Niye kızıyorsun Hoca? Sen Beş diyorsun, ama benim için  Bir&#8217;dir. Namaz ile oruç senin gibi zahidlerin, Hac ve Zekat zenginlerin. Bana da Kelime-i Şehadet kalıyor&#8230; Alevi-Bektaşiler bu bağlamda,  yeniden yapılanmış bir Diyanete &quot;Allah Eyvallah&quot; rahatlıkla  diyebilirler, var mısınız? Ne dersiniz İslamın şartını Bir&#8217;e indirir mi  bu devlet? </p>
<p> <strong>A<em>. </em></strong><em>Çok övülen kitabıyla Taha Akyol&#8217;un Aleviliğe bakışına sözünüz?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Pek az olmayacak. Eski ülkücü ve 80 sonrası  Türk-İslam sentezcilerinden, günümüzde ise MHP&#8217;deki sözde değişimci  görüntünün akıl hocası ve çok liberal gazeteci Taha Akyol&#8217;un son kitabı  birkaç baskı yaptı. &quot;Osmanlı&#8217;da ve İran&#8217;da Mezhep ve Devlet&quot; konularını  ele aldığı ve çoğu köşe yazarı arkadaşları tarafından göklere çıkarılan  bu kitabında Aleviliği, &quot;Halk İslamı&quot; olarak gören Akyol, aynı zamanda  &quot;bir anlamda heterodoks mezheptir&quot; diyor. Arkasından, tarihçi Cemal  Kafadar&#8217;ın ortaya atmış olduğu &quot;inanç-düşünce ötesi&quot; anlamıyla ele  alınan &quot;metadoxie-metadoxy&quot; bir müslümanlık nitelemesini benimsemiş  görünüyor (s.22-23). Oysa daha önceki sayfaların birinde  Alevi-Bektaşiliği &quot;marjinal sufizm&quot; olark sunarken, bir yerde  &quot;Osmanlı-Türk-İslam sentezi&quot; içinde değerlendiriyor; ancak başka  biryerde &quot;Otman Baba&#8217;nın Türkmen-İslam sentezi olduğunu düşünüyor&quot;  (s.24, 47). Fetvalarıyla ortodoks İslam dışı inanç sahiplerinin  (Bedreddini, Halveti, Hurufi, Kızılbaş vb) kanlarına doymamış  Şeyhülislam Ebussuud&#8217;a övgüler yağdıran (s.165-166) Taha Akyol&#8217;un,  Osmanlının &quot;zındık, mülhid, rafızi, eşirra (dinden çıkmış,  dinsiz-allahsız, sapkın, edepsiz-ahlaksız anlamlarında)&quot; olarak  nitelediği Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlar ile Cumhuriyet döneminin  &quot;mürtecilerini (gericilerini&quot; benzeştirme zorlaması, yani Aleviliği  &#8216;irticaya&#8217; indirgemesi (?); Alevilere ve Aleviliğe hakaret olduğu kadar, laik Cumhuriyete de haksızlık değil midir? </p>
<p> Toplumsal çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek nereye varılmaya çalışılıyor? Bir sonraki sorunun, yani  Fethullahçılığın Babailer&#8217;e benzetilmesinin kökeninde de bu saptırma  yatıyor. Çok akıllı, çok liberal milliyetçi ve Türk-İslam sentezci Akyol Aleviliğe bakarken, diğer birçok Türkçü-İslamcı yazar ve bilim  adamlarının yaptığı gibi ortodoks İslam (Sünnilik) gözlüğünü  çıkarmamıştır. Örneğin A. Yaşar Ocak da, tarihsel, dinsel hukuk, aykırı  inançlar bilgi birikimini, &quot;Zındıklar ve Mülhidler&quot; kitabında aynı  bakışla değerlendirmiş: Bazan bir Hanifi fıkıh bilgini cübbesini giymiş, bazan Emevi-Abbasi halifesinin askeri kumandanı olmuş, bazan bir  Osmanlı padişahı ya da sadrazamı, şeyhülislamı yerine geçip fetvalar  vermiş; hükümler uygulamış. Bu gözlükle bakıldığı sürece Aleviliği,  Osmanlı şeyhülislam ve ulemasının görmüş olduğundan farklı algılamak ve  tanımlamak olası değildir&#8230; </p>
<p> <strong>A</strong>. <em>Ya Reha Çamuroğlu&#8217;nun &quot;İsmail&quot; romanındaki Şah İsmail&#8217;e bakış?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Çok yerinde bir soru, çünkü gazeteler ve  görüntülü basında sık sık Taha Akyol&#8217;la birlikte geçiyor Reha&#8217;nın adı.  Aleviliğe aynı bakış açısıyla yaklaştığı ve yöntemini paylaştığından  dolayı Taha Akyol hem kitabında, hem de gazetedeki köşesinde övgülere  boğuyor kendisini. Eğer &quot;İsmail&quot; romanında Akyol&#8217;un gözlüğünün  tersinden, yani tamamıyla heterodoks bakış açısından olayları  irdeleseydi; Şah İsmail&#8217;i &quot;Ali donuna bürünmüş&quot; bir veli gibi görseydi  yine büyük yanlış yapardı. Ama yine de yazar, kökenindeki inançsal  geleneklerden gelen bilgileri toparlayıp romanını kurgulamış,  destanlaştırmış denirdi. </p>
<p> Araştırmaya dayanan, gerçekçi bir tarihsel roman yazmaya soyunmak,  büyük sorumluluk taşıyan bir uğraştır. Eğer sen tutar, olayları  saptırır, gerçekleri görmezlikten gelir ve tam bir  milliyetçi-islamcı-uzlaşmacı davranış sergileyerek Şah İsmail&#8217;i  değerlendirirsen, kendi inancını da tarihini de yadsımış olursun.  Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliğinin bir siyasetidir. Bu siyaset uzunca bir döneme damgasını vurmuştur. Şeyh Cüneyd&#8217;in 1449 yılında Anadolu&#8217;da  Canik&#8217;te Çepni Türkmenleriyle başlattığı Kızılbaş ihtilali, 50 yıl sonra torunu Şah İsmail&#8217;e Kızılbaş Safevi Devletini kurdurmuştu. Devleti  kuranlar Anadolulu Kızılbaş Türkmenlerdi. Şeyh Safi&#8217;nin kurduğu Erdebil  tekkesinin Sünni (Şafii) karakteri, Hoca Ali&#8217;nin zamanında (1392-1429)  Hacı Bektaş Veli&#8217;yi Pir bilen ve onun kurduğu dergâha bağlı Anadolu  Alevileriyle ilişkisinden sonra değişime uğramış. Şeyh Cüneyd ve oğlu  Haydar ile Hacı Bektaş&#8217;ın batıni yol ve erkânı Erdebil&#8217;de Kızılbaş  siyasetine dönüşmüş bulunuyordu. Şah İsmail, hakkında nefesler yazdığı  Hacı Bektaş&#8217;ın dergâhını ziyaret amacıyla (siyaset için bile olsa!)  Yıldız Dağı&#8217;na geldiği halde, Çamuroğlu&#8217;nu romanında bir kere olsun  adını anmıyor. Ne Şah İsmail ve ne de çevresini hiçbir şekilde  ilgilendirmediği halde Mevlana&#8217;ya romanında yer verip, Hacı Bektaş&#8217;ı  dışlamasını doğrusu içime sindiremiyorum. </p>
<p> Safevi devletinin kuruluşunda hiçbir katkısı olmamış İranlı şii  unsur, uleması (din bilginleri) ve umerasıyla (beyleri, vezirleriyle)  1510&#8217;dan sonra yönetimi tam kuşattı ve Şah&#8217;ı kendi saflarına geçirdiler. Şah İsmail Kızılbaş beyleri tımar ve valiliklerle &quot;Han&quot; adıyla  başkentten uzaklaştırıyor ve birbirine düşürüyordu. Adına yapılan  Anadolu&#8217;daki Kızılbaş ayaklanmalarının hiçbirini de desteklemedi.  Kızılbaş beylerin zorlamalarıyla İsmail, Osmanlı&#8217;yla Çaldıran savaşına  girişmiştir. Şah İsmail&#8217;in kapalı, Yavuz&#8217;un ise açık hedefi Kızılbaşları yok etmekti; hedefte birleşiyorlardı. Dedesi Uzun Hasan 41 yıl önce top kullandığı halde Şah İsmail neden top kullanmadı? Oysa Yavuz&#8217;un  ordusunda 550 top, 12 bin tüfek vardı. Üstelik, Osmanlı ordusuyla  savaşmış onları iyi tanıyan iki kumandanının savaş taktiklerini  uygulamamıştır Şah İsmail. Bütün bunlar &quot;civanmertlik ya da  şövalyelikle&quot; açıklanamaz. Çaldıran savaşı öncesiyle ve sonrasıyla  yüzbinleri çok aşan bir Kızılbaş kıyımıdır&#8230; </p>
<p> Bütün bu siyasetlerden habersiz görünen Çamuroğlu, &quot;Yavuz  Kızılbaşları kestiyse, Şah İsmail de Sünnileri kesti&quot; mantığı içerisinde uzlaşmacı tavır sergilemiş görünüyor. Keşke korku ya da çıkar duygusunu aşarak, konuya nesnel ve diyalektik yaklaşsaydı.. </p>
<p> <strong>2 Toplumsal Çelişkileri Tersinden Yorumlamak ve Olmazları Benzeştirmenin Büyük Yanlışlıkları</strong> </p>
<p> <strong>A.</strong> <strong>Ankara Emniyet Müdürlüğü&#8217;nün hazırlamış  olduğu &quot;irtica raporu&quot;nda Fethullah Gülen&#8217;i Babailer ve Alevi Işık  taifesi ile ilişkilendirmesi? (Işık ne ola bu arada?)</strong> </p>
<p> K. Rapor hazırlatılıyor, ama arkasından da derinlerden gelen emirle,  raporu yazmakla görevlendirilenler işlerinden uzaklaştırılıyor. Türkiye  Cumhuriyeti Devleti, Fethullah Güven üzerinde kedi-fare ya da  tavşan-tazı oyunu oynuyor gibi görünüyor: Beş kıtaya yayılmış kolejleri  ve Üniversiteleriyle, yurtiçi-yurtdışı büyük yatırımları, yazılı ve  görüntülü medyasıyla, kravatsız takım elbiseli Şeyh-ül evliyasıyla (!)  ve yüzbinlere ulaşmış müridleriyle Fethullahçı sermayeyi, Türk  emperyalizmi hizmetine ( Haydi, Böyük Türkiye&#8217;nin dünyaya açılımının  hizmetine, diyelim) almış. Fethullahçı sermaye, aynı zamanda Pax  Americana&#8217;nın (Amerikanın dünya barışı siyaseti) &quot;ılımlı İslam kuşağı&quot;na da hizmet veriyor. Toplum bilincinde &quot;Nurcu&quot; sözcüğünün iticiliğini,  kabul görmezliğini keşfedip, Türkçesini cemaatına ad yapan &quot;Işıkçı&quot;  Fethullah Gülen, &quot;takıyyeyi &quot; yaşam biçimi seçmiş bir din baronudur.  Çizmeyi aşan işlere giriştiğinde (Türkmenistan&#8217;da olduğu gibi) hemen  derin Devlet harekete geçip, kasetlerle ve irtica raporlarıyla ipliğini  pazara çıkarıyor; kamuoyunun büyük öfkesi ve yasalarla korkutarak  sindirtiyor. Ama cezalandırmıyor, cezalandırmaz da&#8230;Şeyhül-evliyanın  (!) teke tek ilişkilerine de girmeyelim&#8230;. </p>
<p> Fethullah Gülen&#8217;in Babailer ve Işık taifesiyle ilişkilendirilmesi ise sözcük anlamıyla tam saçmalık! Ama devletin, uzmanları aracılığıyla bu  saçma ilişkilendirmeyi yapma nedeni, bundan sonraki soruya verilecek  &quot;Evet&quot; yanıtında saklı. </p>
<p> Taha Akyol&#8217;un Alevilik hakkındaki görüşlerini irdelerken, &#8216;Toplumsal  çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek nereye  varılmaya çalışılıyor?&#8217; diye sormuştum. Çünkü Akyol, Osmanlı döneminin  &quot;mülhidleri rafızileri&quot; Alevi-Bektaşilerle, Cumhuriyet dönemindeki  &quot;mürtecileri&quot; aşırı dinci-siyasal islamcıları benzeştirmekte. Yukarıda  söylediğim gibi, Fethullahçılığın Babailer&#8217;e benzetilmesinin kökeninde  de bu saptırma yatıyor. Alevi-Bektaşilerden başkası olmayan &quot;ışık  taifesi&quot;ne benzetilmesi de aynı saptırmadır. Bu arada &quot;Işık da ne ola?&quot;  soruna kısaca değinip, Fethullahçıların Babaileri benzetilmesinin  yanlışlıklarını anlatmayı sürdüreceğim. </p>
<p> &quot;Işık Taifesi&quot;, saraydan çıkan adalet hükümleri, padişah fermanları,  buyrultularında geçen bir Osmanlı uydurması. Ahmet Refik&#8217;in &quot;16. Asırda  Rafızilik ve Bektaşilik, İstanbul-1932 &quot; adlı kitabındaki bazı örneklere bakalım: &quot; Eskişehir kadısına hüküm ki&#8230; Seydi Gazi Iş(ı)klarının  bazısı ehl-i fesad olup, onun gibilerin&#8230; Kütahya kalesine habs  idesin&#8230;(s.13)&quot; Bunun gibi, Edirne (s.15), Varna&#8217;daki Sarı Saltuk  zaviyesi (s.6, 17), Varna&#8217;daki Akyazılu Baba tekkesi (s.19) Işıklarının  gözlenmesi, yakalanması, cezalandırılması, defterinin dürülmesi  (öldürülmesi) emirler ve yargılar bunlar. Işık taifesi, Alevi-Bektaşi  (Hurufi, Bedreddini adları kullaılmış olsa bile) topluluklarından  başkası değildir. &quot;Işk taifesi ya da Işklar&quot; okunuşuyla, ( &quot;Ayn&quot; ile  &quot;Elif&quot; harfleri birleştirilerek yazılması gerekirken &quot;Ayn&quot; atılmış  olabilir) &quot;Aşık taifesi ya da Aşıklar&quot; anlamındadır. Alevi-Bektaşi  toplulukları kendilerine hiçbir zaman &quot;Işık taifesi&quot; olarak  tanımlamamışlardır. Alevi-Bektaşi literatüründe &quot;Nur, nurlu&quot; sözcükleri  çok kullanılır. Çünkü inançlarındaki nur, Muhammed Ali&#8217;nin nurudur. Eğer kendilerine ışıkla ilgili ad vermiş olsalardı, &quot;Nurlular&quot; derlerdi. Bu  Osmanlı uydurması adlandırma, Alevilerin geceleri kadın erkek toplanıp  ışıkları söndürdükleri iftirasına bir göndermeden başka birşey  değildir&#8230; </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Devletin, Babaileri Fethullah Gülen&#8217;le  ilişkilendirmesi, bir taşla kuş sürüsünü avlamak anlamına gelmez mi,  ikincisi Fethullah Gülen&#8217;in adı kullanılarak Alevi- Bektaşilere aba  altnda sopa göstermek değil mi?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Bu soruyu &quot;Evet&quot; olarak yanıtlarken, üzüntümü de  belirtmeliyim. Bir taşla kuş sürüsü avlanmaz, ama daha kötüsü  gerçekleşir; sürü darmadağınık olur, birlik-beraberlik ortadan kalkar,  herbiri bir dalın-yaprağın ya da bir taşın oyuğuna çekilip kendini  yoksar. Sen de bu mantıksız benzeştirmenin amaçlı olduğunu düşündüğün  için bu soruyu soruyorsun. Ve de &quot;Hayır&quot; dememi beklemedin. </p>
<p> Fethullahçıların takıyye kullanarak (Onlara &#8216;Neo-batıniler ve batıni  yöntemleri kullanıyorlar&#8217;, diyenler çıktı), yani kendilerini gizleyerek  devleti ele geçirip, şeriat ve Kur&#8217;an hükümleriyle yönetme amaçlı  stratejilerinden dolayı Babailere benzetilmesi kuşkusuz kasıtlı.  Tarihsel olarak feodal dönemin, ortaçağın Anadolu&#8217;da yükselen bu büyük  toplumsal hareketi, hiçbir bakımdan karşılaştırılamaz. 1239-1240  tarihinde Anadolu&#8217;da Selçuklu Sultanlığına karşı yükselen, Baba  İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki bu toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailik  yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve  Karmati-mazdek komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu&#8217;daki  yansımasıydı. Gordlevski&#8217;nin tanımlamasıyla, &quot;Köy, kentin üzerine  yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, Sultan&#8217;ın baskısı  ve zulmedici feodal beyler arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir  sınıf savaşımıydı&quot;. Kendini dünya mülkünün mutlak sahibi gören Sultan ve &quot;onun düzeni, köylüleri, barış zamanında feodal için çalışmaya, savaş  zamanında ise uğrunda ölmeye zorluyordu&quot;. (V.Gordlevski, Çev.Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara-1988, s.180) Önderleri Baba Resul,  &quot;Dünya mülkü Halkındır&quot; diyordu; herkes topraktan ortak yararlanacak ve  ganimet bölüşülecek&quot;. Hazırlık ve propaganda dönemi en az 3 yıl alan  başkaldırı 2 aydan biraz fazla sürdü. Ancak bu kısa süre içinde Babailer tam 12 kez Selçuklu ordularıyla yapılan savaşları kazandılar. 1240  sonbaharında Malya ovasında yapılan son savaşta, Selçuk Sultanı  kiraladığı zırhlı Frank şövalyelerinin yardımıyla Babailer yenildi ve  kırıma uğratıldılar. Böyle bir devrimci karakterli bir toplumsal  başkaldırı, nasıl Fethullahçı hareketle benzeşir? </p>
<p> Benziyor derseniz; Türkiye Cumhuriyeti de o zaman, 13.yüzyılı  Selçuklusuna ve onun zulmeden yönetimine benzediğini de kabul edersiniz. Elbetteki böylesine bir saçma benzetme olamaz! Ama Babailer, Alevilerin inanç atalarıysa, ve ulu pir bildikleri, Cemlerinde adını anıp yardım  diledikleri Hünkar Hacı Bektaş Veli Babailerin içinden gelmiş ve bir  Baba Resul halifesiyse; demekki o zaman bu devlet, Alevi-Bektaşi  toplumuna &quot;aba altında sopa gösterme&quot; hakkını kendinde bulabiliyor:  Çünkü onları potansiyal ihtilalci görüyor&#8230; </p>
<p> <strong>3 Devletin Siyasal, Dinsel-Kültürel ve Eğitim Üst  Kurumlarında Alevileri Sünnileştirme Çabalarında Hacı Bektaş Veli&#8217;nin  Kullanılması</strong> </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Gazi Üniversitesi&#8217;nde Cumhurbaşkanı Demirel  ve Başbakan Ecevit&#8217;in desteğiyle &quot;Hacı Bektaş Veli&quot; yi &quot;Sünnileştirme  faaliyeti&quot; ne sözünüz?</em> </p>
<p> K. Üniversitelerde Alevi-Bektaşi kültürü, Hacı Bektaş Veli ve  Alevi-Bektaşi ozanları üzerinde akademik araştırma ve incelemelerin  yapılmasına kuşkusuz karşı değiliz. Eski bir akademisyen olarak bunu  gönülden istiyoruz. Ancak bu etkinlikler bilim dışı bir amaca; tarihsel  kişilikleri ve doğruları devlet siyaseti adına ya da resmi görüşü  güçlendirmek için saptırmaya yönelikse, siyasal görüşü ne olursa olsun  her namuslu aydın karşı çıkar. Ama, Gazi Üniversitesi&#8217;ne bağlı &quot;Türk  Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi&quot; etkinlikleri bu yöndedir  ve açık açık Türk-İslam sentezi anlayışının merkezliğine soyunmuştur.  Cumhurbaşkanı ve Başbakanın destekleriyle bu kuruma üç görev yükletilmiş görülüyor: </p>
<p> 1) Türkmen kökenli Hacı Bektaş Veli&#8217;nin, Anadolu&#8217;ya Türklüğü yaymak  ve halkını müslüman yapmak için geldiği üzerinde ısrarla duran yayınlar  yapmak. </p>
<p> 2) Osmanlı Devletinin kuruluşuna Hacı Bektaş Veli&#8217;in el verdiğini  yazıp-çizmek. Bunu, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin doğumunu 1240&#8217;lara kadar  indirip, ölüm tarihini 1338&#8217;e kadar yükselterek yapıyorlar. Böylelikle  Hacı Bektaş&#8217;ın batıni Babailerle ilişkisi de kesilmiş oluyor. </p>
<p> 3) Hacı Bektaş Veli&#8217;yi sünni bir mütefekkir, namazını, orucunu ve  haccını yerine getiren ve hatta çile mağarasında yaşamını ibadet ile  geçiren bir zahid bir kişi olarak göstermek. </p>
<p> Bu kurumun, periodik olarak çıkardığı &quot;Hacı Bektaş Veli Araştırma  Dergisi &quot;nde (Yaz 98/6, s.11) Aleviliğe nasıl baktığı da ortada: Bir  Doçent Dr. inceleme yazısının başlığını &quot;Çubuk Yöresi Aleviliğinde Dar  Kurbanı&quot; koyabiliyor. Bu kişi adı geçen yörede katıldığı bir Alevi  Cem&#8217;ini anlatıyor. Ama koyduğu başlığa bakarsanız; bırakınız  Bektaşiliğin farklı olduğunu, her bölgeye, yöreye göre de bir Alevilik  vardır. Çünkü Cumhurbaşkanı ve Başbakan destekli bu akademik kuruluş,  Türkiye nüfusunun üçte birinin bağlı olduğu Aleviliği, bir inanç sistemi olarak kabul etmiyor. Aleviliğe, ortodoks İslam (Sünnilik) gözlüğünü  takarak, Osmanlı gözüyle bakıyorlar. Kitaplarında Bektaşiliğe &quot;Türk  Sünniliği&quot; diye yazanlar var. Yani önce Hacı Bektaş Veli&#8217;yi Sünni  yapacaklar ki, Alevileri de toptan sünnileştirsinler . </p>
<p> Abdal Musa dost! Şimdi sayın Demirel ve Ecevit&#8217;e birlikte soralım:  Sizde mi böyle düşünüyorsunuz? Onun için mi &quot;Hacı Bektaş Veli&#8217;yi  sünnileştirme faaliyetini&quot; destekliyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanı,  inancına saygı gösterilmeyen ve incitilen Alevi-Bektaşi toplumuna karşı, hangi gerekçeyle Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &quot;İncinsen de incitme&quot; sözünü sık  sık anımsatıyorsunuz? </p>
<p> Heterodoks İslam olarak Alevilik-Bektaşilik, Budizm&#8217;den, Şamanizme,  Zerdüştlük-Mazdekizm ve Manikheizm&#8217;den, Paulikienizm-Bogomilizme ve  antik Anadolu inançlarına, Hristiyanlığa ulaşan, her türlü  dinsel-felsefi düşünce ve inançların kaynaşmış (synkretizm)  bütünlüğüdür. Bunun içindir ki, insanlığı kucaklayan, millet ve ümmet  tanımayan bir evrenselliğe sahiptir. &quot;Yetmiş iki millete bir gözle  bakmanın&quot; anlamı budur. Türk Müslümanlığı doğru olmadığı gibi, Türk  Aleviliği ve Kürt Aleviliği ya da Arap Aleviliği kavramları da doğru  değildir. Yerel, bölgesel Alevilikler de yoktur. Değişik uluslardan  Aleviler, yani alevi inançlılar vardır: Kürt Aleviler (Alevi Kürtler),  Türk Aleviler (Alevi Türkler), Arap Aleviler, filan bölgedeki Aleviler  vb. Alevi toplu tapınmalarında (Görgü Cemleri) biçimsel farklılıklar  olması; zaman ve yer olarak ortama uygunluk göstermesi, yani ileriye  dönük ve değişen yeni koşullara özünden ödün vermeden uyum sağlamış  olmasındandır. </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Ya Diyanet&#8217;in &quot;Makalat&quot;a dayanarak &quot;Hacı Bektaş&#8217;ın sünniliği&quot;ni öne sürmesi?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Hacı Bektaş Veli&#8217;yi neden sünnileştirmek  istediklerini anlattık. Ayrıca devletin Hacı Bektaş Veli&#8217;yi Sünni görme  siyasetini gerçekleştirme görevini Gazi Üniversitesiyle birlikte, asıl  Diyanet İşleri yüklenmiş görünüyor. Daha doğrusu birbirlerini  tamamlıyorlar. Makalat&#8217;ın o dar kapsamı içerisinde Kur&#8217;andan 135  geçilmiş ve açıklamaları yapılmıştır. Gerek bu ayetler ve gerekse  kendisinin düzenlemiş olduğu dört kapıdan ilki Şeriatı ve on makamını  anlatırken Ortodoks İslamın din ve imam koşullarıyla ibadetlerini birkaç sayfaya sıkıştırmış olmasına dayandırıyorlar Hacı Bektaş&#8217;ın  sünniliğini. Oysa düşünmüyorlarki Hacı Bektaş Makalat &#8216;ı asıl Sünnilerin mollaları, din adamları için Arapca yazmış. Onlara kurduğu yolun  ilkelerini göstermek içindir. İnsan olmak, kendini tanımak için sadece  şeriatın yetmediğini, inancını tamamlamak &quot;Hak ile Hak olmak, onunla  birleşmek için&quot; tarikat, marifet ve hakikat kapılarını da geçmek  gerektiğini anlatmıştır kitabında. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin ne sünni şeriatı ve ne de ibadetleriyle bir ilgisi yoktur. Dönemin sünni alimlerinden  Molla Sadeddin, Makalat&#8217;ı okuyarak, doğruyu bulmuş ve Hacı Bektaş&#8217;a  bağlanmış. Sonra Hünkar&#8217;ın buyruğu üzerine, oturup türkçeleştirmiş  herkes okusun diye. </p>
<p> Hacı Bektaş Makalat&#8217;ında: &quot;İnsandan ulusu yoktur.. Arifler marifet  tahtı üzerinde oturur. Tanrıyla söyleşirler, konuşurlar. Ali&#8217;ye  sordular, &#8216;Tanrı&#8217;ya, görürmüsün ki taparsın?&#8217; Ali eder: &#8216;Görmesem tapmaz idim&quot; diye yazıyor. Bu anlayış Sünniliğe sığar mı? Şeriatta bu sözleri  söyleyen kafirdir. </p>
<p> Akıl ve bilim hakkında söylediği şu sözlere bakınız : </p>
<p> &quot;Akıl, başta sultandır. Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey  yoktur. Çünkü herşeyi bilen ve buyuran akıldır. Herşeyin büyüğü bilim ve hilim (yumuşaklık). Akıldan yararlanmasını bilen için gizli bir şey  yoktur. Bilim evrenin tüm değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen  yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli gözlemeli. Yolumuz bilim ve irfan sevgisi üzerine kuruludur&#8230;&quot; Hacı Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ta  geçen bu sözlerinin şeriat dogmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. </p>
<p> Hünkar yine &quot;Makalat&quot; da kendisi ve kendisine bağlı olanların ibadetlerini gösteriyor: </p>
<p> &quot;Pes imdi, abidlerin (ibadet düşkünleri Sünnilerin ) taatları  (ibadetleri) namazdır, oruçtur, zekattır, hacdır. Nefir-i am(asker)  olucak gaza eylemektir (savaş yapmaktır). &#8230;gusl eylemektir. Ve  arzularun istemeyüb dünyayı terk itmektir&#8230; ahireti sevmektir&#8230; Ve  halleri (görünüşleri ) birbirin incitmemektir. Pes kibir ve haset ve  buhul ve adavet bunlarda hemandır (İşte böyle, büyüklenme ve kin tutma  ve hasislik ve düşmanlık ancak bunlardadır)&#8230;&quot;Amma, muhiblerin (sevgi  düşkünü, sevgiyi öne alan Alevilerin) taatı münacaattır (dua etmektir),  seyirdir (Hakka doğru yolculuk), müşahededir (Hakkı gözlem), arzularına  ermektir. Ve Çalap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır  (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)&#8230; Ve halleri birüküb bir olmaktır  (Tanrıyla bir olmak, tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda  da ancak bu inanç-ibadet vardır)&#8230;Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı  nice bildiniz. Pes, muhibler cevap verelerkim, kendü özümüzden bildik ve hem kendü özümüzü Çalap Tanrıdan bildik (kendi özümüzde Tanrıyı,  Tanrıdan de kendimizi bildik, onunla bütünleştik)&#8230; Ve insaoğlu için en önemli ibadet; doğruluk ve insan sevgisidir&quot; </p>
<p> Ayrıca gönülü Kabe&#8217;ye benzeten Hacı Bektaş Veli, &quot;Kabe&#8217;de ihram  giymek, hakkı batıldan seçmektir&quot; diyor; &quot;Ve hem yoldan taş arıtmak,  Kabe&#8217;de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (kötü) heveslerini depelemek  ise Kabe&#8217;de kurban kesmeğe benzer&quot; diyor. ( Makalat, s.75) Bu ifadeler,  Sünni İslamın Hac şartının <span style="text-decoration: underline">reddidir: Hacca gidip Kabede ihram giyeceğine araştırarak doğruyu bul; Arafatta  şeytan taşlayacağına, yoldaki taşları temizle; hem sen hem başkaları  rahat yürürsünüz. Orada kurban keseceğine, kötü huylarından bencillikten vazgeç; kibrini gururunu kır!</span> Bir batıni velisi olan Hacı  Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ta Sünniliğe bu denli aykırı şeyler söylediği ortada  iken, ona nasıl Sünni yakıştırması yapılabilir? </p>
<p> Diyanet de, Gazi Üniversitesindeki araştırmacılar da Hacı Bektaş&#8217;ı  sünnileştirmeye boşuna uğraşmasınlar. Şeriat ilkelerine uymadığı için,  Kırşehir emiri Nureddin Caca&#8217;nın onu Mevlana Celaleddin&#8217;e şikayet  ettiğini Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri adlı yapıtında  anlatmaktadır. Aynı konu Vilayetname&#8217; de de işlenmiştir. Yedi yüz elli  yıl sonra Hacı Bektaş&#8217;ı zorla sünni yapmaya kimsenin gücü yetmez. </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &#8216;hacılığı&#8217; nereden geliyor?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Hac ve Kabe hakkında yukarıdaki paragrafta  yazdıklarımızı söyleyen Hacı Bektaş Veli&#8217;nin, &quot;Hacı&quot; olmak için Kabe&#8217;yi  ziyarete gitmiş olduğu sanılmasın. Horasan&#8217;da, Türkistan&#8217;da &quot;öğretmen,  öğretici, hoca&quot; anlamında kullanılan &quot;Hace&quot;nin, Anadolu&#8217;da &quot;Haci ya da  Hacı&quot; biçimine dönüşmesidir. </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Demirel&#8217;in Hacı Bektaş Veli şenliklerinde sık sık, &quot;incinsen de incitme&quot; sözünü telafuz etmesinin amacı?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Hacı Bektaş Veli, &quot;Benim yolumun esası edeptir;  ele, bele ve dile sahip olmaktır&quot; gibi bazı sözleriyle, Alevi toplumu  içerisinde bireysel ilişkileri düzenleyen ahlaksal kurallar koymuştur.  &quot;İncinsen de incitme&quot; sözü de bunlardan biri ve bireysel ahlak  kuralıdır. Bu kuralı topluma dayattığınızda onları edilgenliğe ve boyun  eğmeciliğe yöneltirsiniz. Demirel&#8217;in, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bu sözünü  seçmiş olması bilinçlidir. Alevi toplumunu edilgenliğe yönlendirme amacı taşır. Neden &quot;Bir olalım, iri olalım, diri olalım&quot; sözünü hiç telaffuz  etmiyor? </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Hacı Bektaş Veli eğer İmam Musa Kazım&#8217;ın  soyundan ise, o zaman Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi&#8217;den &quot;el aldığı,  Türkmen olduğu&quot; iddiası ne anlama geliyor?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Türkistanlı Hace Ahmet  Yesevi&#8217;den (Ö.1167-9) el aldığı doğru değildir. Geleneksel bilgiler,  özellikle Vilayetname, Hacı Bektaş&#8217;ı hem Ahmet Yesevi&#8217;nin el verip Rum&#8217;a saldığını, hem de halifesi Lokman Perende&#8217;de tarafından Hacı Bektaş&#8217;ın  yetiştirilip Anadolu&#8217;ya gönderildiği anlatılmaktadır. Bu anlatımlar,  çelişkili olduğu kadar, yanlış ve uydurmadır. Ahmet Yesevi, Orta Asya&#8217;da &quot;Hacegan (Hocalar) Hanedanı&quot;nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani&#8217;nin  (Ö.1140) öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halim el-Gucvani yol  zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (Ö.1296) aracılığıyla Safevilik,  Halvetilik ve Bayramilik; Nakşibendi araştırmacıları Ahmet Yesevi,  Lokman Perende el Harasami üzerinden Bektaşilik&#8217;in çıktığı hakkında bir  Tarikat zinciri kurma iddiasındadırlar. (Hasan Şuşud, &quot;Hacegan  Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l&#8217;Asie Centrale-Orta Asya Bilgelik  Üstatları&quot;, Fransızcaya Çev. Charles Antoni, Le Soufism, la voie de  l&#8217;Unité, Paris-1980, s.47-80) </p>
<p> Bir kere Ahmet Yesevi&#8217;nin dünyadan göçüşünden en az kırk yıl sonra  Hacı Bektaş Veli doğmuştu. Eğer Lokman Perende Ahmet Yesevi&#8217;nin halifesi olduğu kesinse, Yesevi&#8217;nin öldüğü tarihte kırk yaşların altında  olmaması, yani bir mürşidin ölümünde onun yerini alacak ve onu temsil  edecek kişinin, o makamı dolduracak yaş olgunluğu gerektirir. Böyle  olunca, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin doğumunda Perende seksen yaşın üzerinde  bulunuyordu ve olsa olsa ona okuma yazma öğretmiştir; el vermesi ve  Yesevi yolağına sokmuş olması olanak dışıdır. Ayrıca, 1220&#8217;lerden sonra  Nişabur ve Horasan bölgesinin tarihsel koşulları buna elvermezdi. </p>
<p> Hacı Bektaş&#8217;ın soyunun İmam Musa Kazım&#8217;a (Ö.799) kadar çıkması, onun  Türk olmasına engel değildir. Yedinci İmam Musa Kazım&#8217;ın ölümüyle 11.  Kuşaktan Hacı Bektaş&#8217;ın doğumu arasında tam dört yüz yıl var. Adı geçen  İmam ve oğlu İmam Rıza Horasan bölgesinde yaşamış ve kendileri ve  çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri kurmuşlardır. Musa Kazımın kız erkek yirmiden fazla çocuğu olduğu bilinir. Elbetteki bunlar bir tek  anadan değillerdi. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye &#8211;seyyidlere, dedelere de- Ali  soylu diye Arap gözüyle bakarsanız, ulusların, halkların ve kültürlerin  kaynaşmasını yadsımış olursunuz. Ahmet Yesevi&#8217;nin de Ali&#8217;nin oğlu Abu  Hanefi soyundan geldiği üzerine soy zinciri vardır. Ama, bilinen ilk  Türk tarikatçısıdır. Benim söylemek istediğim: Hacı Bektaş Veli&#8217;nin  Yesevi çevresinde yetişmiş bile olsa &#8211;ki mümkün değil-; ne onun  Yeseviliği Anadolu&#8217;ya taşıyıp Bektaşiliğe dönüştürdüğünü, ne de aynı  çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderdiğini kesinlikle  göstermez. Hacı Bektaş Veli, uzun yıllar ve pekçok ülkeler dolaşmış.  Batıni dervişi olma özelliğini Alamut İsmailileriyle ilişkilerinde ve  aralarında kalmış olmasından kazanmıştır. Hacı Bektaş&#8217;ın Makalat&#8217;ında  &quot;Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder&quot; başlığını tasıyan bir bölüm  vardır. Burada, Tanrının Adem&#8217;i topraktan yaratması üzerine çok ilginç  bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yy.) iyi tanınan yirmiden  fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem&#8217;in tüm dış  organlarının herbirinin, bunlardan birinin toprağından yaratıldığını  söylemekte. Çok büyük olasılıkla, tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip  gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği yerlerdir. Üzerinde biraz  düşünülünce, her organın işlevi, toprağından yapılmış olan kent ya da  ülkeninin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. Burada geçen coğrafi  adlara bakılırsa, Buhara&#8217;dan Mısır ve Kuzey Afrika&#8217;ya, Hindistan&#8217;dan  Konstantiniye&#8217;ye (İstanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu yıllarca  gezmiş olabileceği varsayılabilir. Otuz yaşlarındaki genç batıni dervişi Hacı Bektaş&#8217;ın son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuş ve kendini  Babai hareketinin içinde bulmuştur. Aşık Paşaoğlu&#8217;nun söylemiyle &quot;Bu  Hacı Bektaş&#8230; kardeşiyle Anadolu&#8217;ya gelmeye heves ettiler&#8230; O zamanda  Baba İlyas gelmiş, Anadolu&#8217;da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe  gelmişler&#8230;&quot; </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &quot;keramet&quot; sarmalı içinde halktan koparılmasının altında yatan gerçek?</em> </p>
<p> K.. Aslında Hacı Bektaş Veli, sürekli keramet sarmalı içinde  değerlendirildikçe halktan kopmuyor. Tersine ona ermiş bir veli olarak  ona iyiden iyiye sarılıyorlar. Yapılması gereken onu kerametler  sarmalından çıkarıp; halkı yanlıştan, Hacı Bektaş Veli&#8217;yi yanlış  algılamaktan beri almaktır. 13.Yüzyıldan itibaren çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu yüce tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler  sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı yoktur.  Yaşadığı çağ Anadolu&#8217;sunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri,  Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-ekonomik  ve inanç yapılanmalarını derinlemesine incelemeden gerçek Hacı Bektaş&#8217;ı  ortaya koyamazsınız. Sultan Bayezid II&#8217;nin (1481-1512) ilk yıllarında,  Uzun Firdevsi&#8217;ye yazdırttığı Hacı Bektaş Veli Vilayetname&#8217;sinde keramet  söylencelerinin arasında fazlasıyla tarihsel gerçekler bulunmaktadır.  Ancak Keramet olaylarını nesnel bakışla, diyalektik çözümlemelerle  incelemediğiniz ve zamanın koşullarını bilerek değerlendirmediğiniz  sürece onlara ulaşmanız olanağı yoktur. Veliler hakkında yaratılan  keramet söylenceleri-hatta masallar- halkların, baskı ve zulme, dünyasal yaşamın acılarına edilgen tepki ve başkaldırılardır. Söylencelerde  yarattıkları olağanüstülükler dünyasını, yaşamayı özledikleri dünyayla  özdeşleştirirken, toplumsal mücadeleye hazır olmayan halk ortak  bilinciyle kendini pasifize etmektedir. Bu durum, yani halkın  söylencelerle yaşaması egemenlerin ve yönetimlerin hep işine gelmiştir.  Biz &quot;Hünkar Hacı Bektaş Veli&quot; (Alev Yayınlar, İstanbul-1998) isimli  küçük kitabımızda Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bazı kerametlerini inceleyip  yorumlarken, şaşırtıcı sonuçlara ulaştık. Vilayetname&#8217;deki her keramet  olayı Üniversitelerin Tarih, Sosyoloji, Felsefe, Antropoloji, hatta  Arkeoloji bilim dallarında bir tez oluşturacak zenginliktedir. Ancak  Türk-islam sentezi misyonu yüklenmiş &quot;Gazi Üniversitesi, Hacı Bektaş  Veli Araştırma Merkezinin&quot; böyle bir çalışma yapması işine gelmez. </p>
<p> <strong>4 Alevi-Sünni Bütünleşmesi ve Türk Müslümanlığı Üzerine</strong> </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>&quot;Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar  Müslüman&quot; Profesör Orhan Türkdoğan&#8217;ın , &quot;Bektaşilik Sünni bir  kuruluştur. Ancak bir dönem (Şah İsmail zamanında) Kızılbaşlığın  etkisinde kalmıştır savı&quot;?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Kasıtlı ileri sürülmüş ve hiçbir doğru yanı  olmayan bir sav. Bu Prof. Dr. Orhan Türkdoğan&#8217;ın devletin desteği,  çalıştığı Üniversitedeki kafa yapısına uygun öğretim üye ve öğrencilerin de katkılarıyla yazdığı &quot;Alevi-Bektaşi Kimliği &quot; kitabı üzerinde,  &quot;Görmediğim Tanrıya Tapmam (İstanbul &#8211; 1996)&quot; adını taşıyan kitabımda  bir eleştiri yazmıştım (agy.s.179-198) Bu kişi Türk-İslam sentezi  doğrultusunda &quot;Türk Müslümanlığı&quot;, &quot;Sünni-Alevi  bütünleşmesi&quot;kavramlarının -hatta &quot; Bektaşi Aleviliği&quot; için de  denilebilir- fikir babalarından biridir. Zaten yukarıda birkaç yerde  Bektaşiliğin, Alevilik ve Kızılbaşlığın birbirlerinden farklı olmadığı  üzerinde durmuştum. Ancak, bu çok milliyetçi ve çok dindar Profesörümüz, senin mantıklı bir biçime sokarak sorulaştırdığın cümleyi, kitabının  98.sayfasında aynen şöyle kurmuş: &quot;İlkin cemaat-içi Sünni bir kuruluş  olan Bektaşilik, Şah İsmail&#8217;in 25 yıla yaklaşan idaresi altında Bağdad  üzerine yürüyerek Sünni müslümanları katletti&#8230;&quot; Ben de bu saçma  cümleye şu karşılığı vermiştim: </p>
<p> &quot;Neresinden ele alırsınız? Cümlenin yanlışlığını mı? Bilgi hatasını  mı? Yoksa yarattığı mizasenle vermek istediği düşmanlık imajını mı?  Yazarı da &#8216;profesör&quot;! Bektaşilik bir inanç ve felsefe kurumudur, bir  vurucu güç değil ki Şah İsmail ile Bağdad&#8217;da Sünni müslümanları  katletsin. Demekki, Şah İsmail&#8217;in de 24 yıllık hükümdarlığı boyunca tek  yaptığı iş, Bektaşilerin başına geçip Bağdad üzerine yürümek olmuş&#8230;&quot;  (agy.s.190) </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Devletin &quot;Türk Müslümanlığındaki amacı? Ve &quot;Sünni &#8211; Alevi bütünleşmesi&quot;nin altındaki niyet?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Devlet kendisini Siyasal İslam, yani Şeriattan  korumak için, içine Türkçülük karıştırıp,, &quot;Türk Müslümanlığı&quot; adı  altında Aleviliği de içine katarak, yeni bir İslam siyasetini yükseltme  girişimi bir başka dinsel despotizme gidiştir. Siyasallaşmamış  Sünnilerin hatırına devletin dini tekeline alması ve &#8216;Türk  Müslümanlığı&#8217;nda Sünni-Alevi bütünleşmesi tarzında yaklaşımları  tehlikeli sonuçlar doğurur. İnançlarda, devlet ya da yönetimler ve  önderler eliyle ortak payda yaratılamaz. Onların görevi, ulusların,  halkların birbirlerinin farklı inançlarına saygılı, her topluluğun kendi inançları doğrultusunda yaşamalarını sağlayacak, barışçıl ve demokratik siyasal ortam yaratmaktır. </p>
<p> Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devleti İslam dinini tekeline almayı, Türk  Müslümanlığı ve devlet Aleviliği sentezi oluşturma biçiminde  hızlandırmıştır. Gazetelerde &quot;İlahiyat Fakültelerinde Türk Müslümanlığı, sessizce ders programlarına konuldu&quot; haberlerinin arkasından, görüntülü basında boygösterdi. Böylelikle olay, medyatik etki alanı geniş kişiler aracılığıyla topluma maledilmeye çalışılıyor. </p>
<p> ATV&#8217;nin bir &quot;Siyaset Meydanı&quot; proğramında, Türk Müslümanlığı  bağlamında İslam dini çok ilginç boyutlara taşınıp tartışıldı. Alevilik  inancı üzerinde ise, son on yılda değişen devlet siyasetine uygun,  yumuşatılmış Ortodoks İslam gözüyle, çok kısa bazı değinmelerde  bulunuldu. Türk Müslümanlığı tartışması doğruları, yanlışları,  zıtlıkları, yalanları ve saptırmalarıyla bu minval üzere sabaha kadar  sürdü. Bu tartışmada, tam da devletin arzu ettiği sonuca varılmıştır: </p>
<p> &quot;Kuran&#8217;daki İslama dönülmelidir. Türk toplumunun karakterinde ve  Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yapısında Türk Müslümanlığı vardır. Bu  söylem, Alevi-Sünni buluşması ve bütünleşmesidir. Bu kavramın  işletilmesiyle Siyasal İslamın &#8211;ki bunun Emevi İslam ile eşleştirilmesi  belki en doğru tanıydı- önüne geçilebilir.&quot; </p>
<p> İslam Dini de diğer kitaplı büyük dinler gibi bütün insanlığa  hitabeder; İslamın ümmeti vardır, milleti olmaz. Ümmet, Muhammed  Peygamberin dinine inanan çeşitli ırk, ulus ve diğer tüm etnik grupların oluşturduğu müslüman toplumdur. Bu bağlamda evrenseldir ve Arap  müslümanlığı, Pers Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı kavramları İslamın  çıkıştaki özüne tamamıyla aykırıdır. Alevi ve Sünnilerin Türk  Müslümanlığında bütünleştirilmesi amacının altında yatan ise, Alevileri, çoğunluğun dini olan Sünniliği benimsemeye zorlamaktır. </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Tüm bu oluşumlara karşı sözde &quot;Alevi &#8211;  Bektaşi dernekleri, vakıfları, birlikleri, federasyon&quot; vs.nin  tepkisizliğinin hikmeti ne ola ki?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Ne yapsınlar? Birbirleriyle dalaşmaktan, kişisel  tutku ve kariyer peşinde koşmaktan, bazı siyasal partilerle filört  etmekten zaman bulamıyorlar ki garipler, tepki göstersinler! Ama asıl,  galiba Kızılbaş olduklarını unutmaya başladılar&#8230; </p>
<p> A. Cem Vakfı Başkanı Profesör İzzettin Doğan&#8217;ın sürekli olarak Hacı  Bektaş Veli ve Mevlana birlikteliğine &#8211;ki farklı olduklarını bilmemesi  olası değil- vurgu yapması ne anlama geliyor? </p>
<p> <strong>K.</strong> Elbetteki, bu sürekli vurgulamada bilgisizlik  değil, önemli bir kasıt yatıyor: Devletin istediği Türk müslümanlığında  Alevi-Sünni bütünleşmesine hizmette bulunmak. Bu davranış kendi  inancının özünü yadsımaktır. Biz Alevi İslamız diye sürekli yaygara  yapan da kendileri değil miydi? </p>
<p> <strong>A.</strong> <em>Mustafa Timisi&#8217;nin Diyanet İşleri Baş  Müfettişi Abdülkadir Sezgin&#8217;in &quot;Hacı Bektaş Veli&quot; kitabında Alevi &#8211;  Bektaşilere hakaret etmesini ve yaptığı asimilasyon çalışmalarını  takdirle karşılaması?</em> </p>
<p> <strong>K.</strong> Alevi dedeleri böylelerini, &quot;seni ikrarı boynuna  dolanasıca!&quot; diyerek, Cem&#8217;den kovarlar. Demek Timisi&#8217;de artık Aleviliğin izi kalmamış. Alevi-Bektaşilere ve Aleviliğe hakaret eden Sezgin&#8217;den  herşey beklenir. Ona çanak tutanlar da Alevi ihanetçileridir. Abdülkadir Sezgin, Diyanet İşleri Baş Müfettişi olarak katıldığı, 2. Ehl-i Beyt  Kurultayı adı verilen, aslında ise &#8216;Ehl-i Düzen Şii Kurultayı&#8217; olan  toplantıda, &quot;Alevilerin bir hareket olarak birşeylere karışıp, olay  çıkarmaları halinde, &quot;Kerbela vakası&quot; türünden olayların  tekrarlanacağını&quot; söyleyerek, devlet adına uyarı ve tehditlerde  bulunmuştur. Alevi-Bektaşilerin de hiç sesleri çıkmadığına göre, demek  tehdit yerini bulmuş! </p>
<p> <strong>Ağacık</strong> . <em>Sayın Kaygusuz son sorumu soruyorum:  Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Profesör Ahmet Akgündüz&#8217;ün  &quot;Osmanlı&#8217;yı hoşgörünün timsali&quot; olarak lanse etmesine ne diyorsunuz?</em> </p>
<p> <strong>Kaygusuz.</strong> Onu, bir televizyon programında izleme  bahtsızlığına uğradım. Saldırgan konuşma stili, çok bilmiş davranışları, yalan beyanları yüzüne vurulduğunda gösterdiği pişkinliğiyle tam  anlamıyla bir Osmanlı goygoycusuydu. Osmanlı padişahlarını birer evliya  olarak niteleyen bu kişi, eminim ki ilk fırsatta Osmanlı yönetiminin,  değil &quot;hoşgörünün timsali&quot;, &quot;laik ve demokratik&quot; olduğunu da ilan  edecektir. Adam sınırsız olanakları bulunan bir vakfın başına getirilmiş ve kendisine &quot;Osmanlının imajını yücelt&quot; emri verilmiş. Konuşana değil, konuşturana bakınız. Devlet kimleri nerede, nasıl nasıl kullanacağını  çok iyi biliyor. Aynı kişi, örneğin Cumhuriyeti koruma vakfının başına,  daha geniş olanaklarla gelip otursun, Osmanlı&#8217;yı &quot;reddi miras&quot; yapmaktan çekinmez. </p>
<p> Bugün, ekonomi büyümede dünya devletleri arasında 16.sıraya oturmuş  olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kapitalizmin sınırlarını zorlayarak  girdiği emperyalistleşme aşamasının tarihsel temel taşlarını döşeme  çabasındadır. Balkanlardan Çin seddine kadar uzanmaya başlamış ekonomik  egemenliğin Büyük Türkiye&#8217;sine Osmanlı köprüsünü kurmaktadır. Bu  köprünün üzerinde &quot;Osmanlının gayrimüslimlerin inançlarına hoşgörü  gösterdiği ve imparatorluğun sınırları içerisindeki çok çeşitli ulusları barış içinde yaşattığı&quot; resmi yürüyüşü yapılmalıdır. Durup dururken  neden Kemalist burjuva devrimiyle yıkılmış Osmanlının 700.kuruluş  yıldönümü kutlanıyor? Büyük Osmanlı yayılmacılığının, baskıcı, kıyımcı  yüzü, unutturulup; gülümser gösterilen (maskeli) yüzü sürekli  vurgulanarak yüceltilmesi için&#8230; </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com </p>
<p> &nbsp; </p>
</p></div>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/resmi-cevreler-ve-muttefiklerinin-alevi-bektasi-gunceli-uzerinde-aykiri-tarihsel-degerlendirmeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>İ.Kaygusuz&#8217;dan çok yakında yeni bir çalışma:</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/i-kaygusuzdan-cok-yakinda-yeni-bir-calisma/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/i-kaygusuzdan-cok-yakinda-yeni-bir-calisma/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 26 Aug 2011 16:14:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/y-kaygusuzdan-cok-yakynda-yeni-bir-calythma/</guid>
				<description><![CDATA[Hacı Bektaş Veli MAKÂLÂT &#34;Her lâfzında bin hikmet&#34; Eleştirel ve karşılaştırmalı hazırlayan: İsmail Kaygusuz İÇİNDEKİLER Önsöz Sunuş Yazıları 1. Hacı Bektaş&#8217;ın Pir&#8217;i Gerçekten Hoca Ahmet Yesevi midir? 1a. Ahmet Yesevi&#8217;yi Temsil Eden Bir Post veya Hizmet Yoktur 1b. Namık Kemal Zeybek&#8217;in Kanıtlarının Mantıksal Bir Yanı Yoktur 1c. İleri Sürdüğü Örneğin Yanlışlığı 1d. Divan-ı Hikmet&#8217;e Gelince ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"> <strong>Hacı Bektaş Veli</strong> </p>
<p style="text-align: center"> <strong>MAKÂLÂT</strong> </p>
<p style="text-align: center"> <strong>&quot;Her lâfzında bin hikmet&quot;</strong> </p>
<p> Eleştirel ve karşılaştırmalı hazırlayan:<strong> İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> <strong>İÇİNDEKİLER</strong> </p>
<p> <strong>Önsöz</strong> </p>
<p> <strong>Sunuş Yazıları</strong> </p>
<p> <strong>1. Hacı Bektaş&#8217;ın Pir&#8217;i Gerçekten Hoca Ahmet Yesevi midir?</strong> </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1a. Ahmet Yesevi&#8217;yi Temsil Eden Bir Post veya Hizmet Yoktur </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1b. Namık Kemal Zeybek&#8217;in Kanıtlarının Mantıksal Bir Yanı Yoktur </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1c. İleri Sürdüğü Örneğin Yanlışlığı </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1d. Divan-ı Hikmet&#8217;e Gelince </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1e. Hoca Ahmet Yesevi&#8217;yi Önemsiyoruz, Karşı Değiliz </p>
<p> <strong>2. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Makâlât ve Hünkâr Dergâhı</strong> </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2a. Hacı Bektaş Veli ve Dergahı&#8217;nı değersizleştirilme Çabaları! </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2b. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Yapıtları ve Makâlât </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2c. Hacı Bektaş Veli Dergâhı&#8217;nın Kuruluşu, Alevi-Bektaşi İnancındaki yeri ve İşlevi Hakkında Kısa Betimlemeler </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2d. Dergâh&#8217;ın Tarihinden Kesitler </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2e. Makâlât&#8217;a İlişkin Bazı Ayrıntılar ve Karşılaştırmalar </p>
<p> <strong>3. Makâlât&#8217;ı Türkçeleştiren Said Emre (Molla Saa&#8217;deddin)</strong> </p>
<p style="margin-left: 30px"> 3a. Vilayetname&#8217;de Molla Saa&#8217;deddin </p>
<p style="margin-left: 30px"> 3b. Sevgi Kazanından Doğan Said Emre&#8217; den Şiir Örnekleri ve Makâlât&#8217;tan Kazandığı Bâtıni Anlayış </p>
<p> <strong>I.KİTAP: Makâlât&#8217;ın Arapça Yazma Nüshası&#8217;nın Çevirisi</strong> </p>
<p> <strong>II.KİTAP: Makâlât&#8217;ın Türkçe Yazma Nüshası</strong> </p>
<p style="margin-left: 30px"> <strong>Makâlât Sözlüğü</strong> </p>
<p style="margin-left: 30px"> <strong>Arapça ve Türkçe Metinlerin tıpkıbasımı</strong> </p>
<p style="text-align: center"> <strong>Önsöz</strong> </p>
<p> Makâlât&#8217;ın günümüze gelen nüshaları üzerinde birçok inceleme ve  yayınlar yapıldı. Çoğu Hünkâr&#8217;ın çağdaşı ve daha sonra onun müridi olmuş Molla Saa&#8217;deddin, diğer adıyla Said Emre&#8217;nin türkçeleştirdiği  nüshalardı. Ne yazık ki eserin ne Arapça&#8217;sının ne de Türkçe&#8217;sinin yazar  nüshası elegeçmemiştir. Günümüze ulaşan ve tarihsel olarak orijinale en  yakın, en eski Arapça nüsha üzerinde bir çalışma yapılmamış,  görmezlikten gelinmişti. </p>
<p> <strong>I.KİTAP</strong> olarak incelediğimiz çalışmada esas  aldığımız1314 tarihinde istinsah edilmiş bu Arapça nüsha, Süleymaniye  Kütüphanesi, Denizli 393 numara ile kayıtlı bir elyazmasının kapsamı  içinde bulunuyordu. Bu elyazması mecmuanın dördüncü risalesi Makâlât&#8217;ı  gördüğümüzde, şimdiye kadar incelenenelerin en eskisi olduğu için,  doğrusu gerçeğe en yakın bulunacağından umutlanmıştık. Ama ne yazık ki,  mutaassıp bir Sünni şeriatçısı olduğu anlaşılan müstensih, kopyaladığı  Arapça Makâlât&#8217;ın sayfalar atlayıp anlatım düzenini değiştirmekten  çekinmemiş; şeriata aykırı gördüğü cümleleri ya atmış ya da kendince  yumuşatarak inancına uyan eklerle tersyüz etmiştir. Bu yazmayı müstensih Uzun Fakih b. Hasan, büyük olasılıkla Makâlât&#8217;ın ilk (yazar)  nüshasından ya da ikinci elden kopya etmiş. Elinde Saa&#8217;deddin&#8217;in  orijinal Türkçe çevirisinin de bulunduğunu, Türkçe başlayıp üstünü  karalayarak Arapça&#8217;ya geçtiğini gösteren kanıtlar var. Pekçok yerde  kendi inanç anlayışına uygun biçimde kısaltmalar, atlamalar,  değişiklikler ve ekler yapmakta bir sakınca görmemiştir. Bütün bunlar  dipnotlarda tek tek açıklanmış ve <strong>II. KİTAP</strong> olarak  yayınladığımız Saa&#8217;deddin çevirisi Türkçe nüshadaki sözcükler, cümleler  gösterilerek doğrusu belirtilmiştir. Burada vereceğimiz tek örrnek bile  tahrifatın nasıl yapılmış olduğunu açıklamaya yeter: </p>
<p> &quot;Hakikat&#8217;in beşinci makamı, konuğa ikramda bulunmaktır&quot;diye yazmış  müstensih Arapça nüshada. Fakih b. Hasan Hakikat Kapısı&#8217;nın beşinci  makamını, eğitimini aldığı ve bağlı bulunduğu Şeriat&#8217;a, zahiri İslami  ilimlere tamamyla aykırı bulduğundan, böylesine anlamsız bir biçimde ve  sorumsuzca değiştirmiştir. Saa&#8217;deddin çevirilerinde Hakikat&#8217;ın <strong>&quot;beşinci makâmı mülk ıssına yüz sürüb yüzsuyun hâsıl kılmakdur. Zirâ kim vahdet dahi andadur, vahdet evindedir./21b/&quot;</strong> biçiminde verilir. Bu cümlenin bâtıni tasavvufta anlamı derindir:  Evrenin sahibine, yani Tanrı&#8217;nın huzuruna varıp, Kaygusuz Abdal&#8217;ın  &#8216;Veliler, araya Cebrail&#8217;i koymadan Tanrı ile yüzyüze sohbet  ederler&#8217;dediği gibi, O&#8217;na yüzünü sürmek, sohbete oturmaktır. Bu makamda  muhib, artık birlik (vahdet) evindedir; Tanrısal birliği yaşamaya  başlar, O&#8217;nda yokolup tanrıyla bütünleşmiştir artık. Hacı Bektaş&#8217;ın  hakka yürümesinden fazla değil, 42-43 yıl sonra (1314&#8217;de) İslâm  hukukçusu (Fakih) adını taşıyan İbn Hasan bu makamı anlamsızlaştırarak  bilinçli olarak konukseverliğe indirgemiştir. </p>
<p> Çalışmamızda kullandığımız <strong>II. KİTAP</strong> olan Türkçe  Makâlât nüshası, Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli-1500 numara ile  kayıtlıdır. 1569 tarihinde Hacim Sultn Dergah&#8217;ında Fakir Derviş  Hüdaverdi tarafından istinsah edilmiş olan bu nüshayı, Sefer Aytekin ve  Diyanet Vakfı yayını 15.ve 17.yüzyıl nüshalarıyla karşılaştırmalı  inceledik. Eksik, fazla ve farklı sözcük ve cümleleri belirtip çok  sayıdaki dipnotlarda irdeledik. Elyazması kitapların varak (yaprak)  sayfa numaraları köşeli ayraç [.] ve slash-eyik çizgiler /../ arasında  verildi. </p>
<p> Çalışmamızın başında bir Sunuş bölümü oluşturan üç yazımız  yeralmaktadır. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Hacı Bektaş Veli Dergâhı ve  Makâlât hakkında görüş ve düşüncelerimizi ve bazı tartışmalara nokta  koyan yeni bilgileri, açıklamaları içeren bu yazıların yararlı olacağını umuyoruz. Ayrıca, Makâlât&#8217;ı ilk kez Türk diline kazandıran ve Hacı  Bektaş&#8217;ın bâtıni tasavvuf anlayışı ve öğretisini günümüze ulaştıran  Molla Saa&#8217;deddin&#8217;i tanıtan yazımızı da yeniden gözden geçirerek buraya  aldık. Kendisini Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;nın kapısına kul yaparak, Tanrı&#8217;nın tecellisini gördüğü onun didarına secde eylemiş bu mutlu aşığı (Said  Emre&#8217;yi) anmayı görev bildik. II. KİTAP&#8217;ın arkasına koyduğumuz Makâlât  sözlüğü de yazıldığı dönemin Türkçesini anlamamızı kolaylaştıracaktır. </p>
<p> 14. ve 16.yüzyıla ait iki elyazmasını temel alıp, dört Makâlât  nüshasını irdeleyerek, yaptığımız bu karşılaştırmalı ve eleştirel  çalışmamızın gerçekleşmesi iki değerli insan sayesinde olmuştur:  İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi öğretim üyesi değerli dostum Prof. Dr. Ali Güzelyüz, yoğun çalışmaları arasına sıkıştırarak Arapça  metni Türkçe&#8217;ye çevirdi. Tarih doktoru genç hemşehrim ve dostum Vural  Genç de ikinci metni Türkçeyazıya aktardı. Kendilerine en içten  duygularımla teşekkür ediyorum. </p>
<p> İsmail Kaygusuz            12 Ağustos 2011, Sefaköy/Küçükçekmece </p>
<p> Metinlerin incelenmesinde kullanılan bazı işaretler ve kısaltmalar: </p>
<p> [..] Unutulmuş veya okunamadığı için tamamlanan sözcükler köşeli ayraç içine yazıldı. </p>
<p> (..) Ayraç arasına eş anlamlı sözcükler veya anlamları konuldu. </p>
<p> {.} Yanlış ya da yinelenmiş sözcük araya yazıldı. </p>
<p> <strong>ADVYM: Diyanet Vakfı Yayını Makâlât</strong>; Alevi-Bektaşi  Klasikleri, Makâlât/Hünkâr Hacı Bektaş-i Veli, Hazırlayanlar: Prof.Dr.  Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk, Türkiye Diyanet  Vakfı Yayınları, Ankara, 2007. </p>
<p> <strong>SAYM: Sefer Aytekin Yayını Makâlât</strong>; Hacı Bektaş Veli, Makâlât, Haz. Sefer Aytekin, Emek Basım Yayımevi, Ankara, 1954 </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/i-kaygusuzdan-cok-yakinda-yeni-bir-calisma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Dergâhta Birliği Sağlayacak Yeni Oluşum ve Kurumlaşmaya Doğru</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/dergahta-birligi-saglayacak-yeni-olusum-ve-kurumlasmaya-dogru/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/dergahta-birligi-saglayacak-yeni-olusum-ve-kurumlasmaya-dogru/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 20:56:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/dergahta-birlidi-sadlayacak-yeni-oluthum-ve-kurumlathmaya-dodru/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz Birlik olmanın çözüm yolu, Anadolu Aleviliğinin ve Alevilerin serçeşmesi, yani inanç ve bilim/bilgi baş pınarımız Hacı Bektaş Veli Dergâhından geçer. Boşalan kaplarımızı bu pınardan doldurmak ve dağılıp savrulmuş kafalarımızı-zihinlerimizi bu kaynaktan beslemek zorundayız. Serçeşme, &#34;bilim evrendeki bütün değerlerin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Her şeyden büyük olan bilim ve hilim, yani yumuşak ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<div class="article-content">
<p> <strong>İsmail Kaygusuz</strong> </p>
<p> Birlik olmanın çözüm yolu, Anadolu Aleviliğinin ve Alevilerin  serçeşmesi, yani inanç ve bilim/bilgi baş pınarımız Hacı Bektaş Veli  Dergâhından geçer. Boşalan kaplarımızı bu pınardan doldurmak ve dağılıp  savrulmuş kafalarımızı-zihinlerimizi bu kaynaktan beslemek zorundayız.  Serçeşme, <strong>&quot;bilim evrendeki bütün değerlerin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Her şeyden büyük olan bilim ve  hilim, yani yumuşak davranış-hoşgörüdür, çünkü Hakk&#8217;a bilimle yol  bulunur-ulaşılır, Halk&#8217;a yumuşaklıkla-hoşgörüyle. Yolumuz bilim, irfan,  sevgi üzerinde kuruludur. Bir olalım, iri olalım, diri olalım&quot;</strong>  diyerek 13.yüzyıl Anadolu&#8217;sunda Alevi halk topluluklarını birleştirip  ilk inançsal birliği sağlayan ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Ulu  Dergâhıdır. Cemimiz ve gönlümüz orada birlenir, Cem bülbülleri zakirler  ve telli Kurân&#8217;ımız orada dillenirdi.{seyretpic id= align=center} </p>
<p> Orası gönüllerimizin kâbesi ziyaretgâhımızdır. Kızıl Deli Sultan&#8217;a  ikrar verip ona talip olmuş Sadık Abdal, 14.yüzyılın sonu 15.yüzyılın  başında yazdığı Divan&#8217;ında bunu açıkça vurgulamakta ve hatta Kâbe&#8217;yi de  aşırtıp &quot;arş-ı a&#8217;lâ sidre-i âli makâmı&quot; olarak görmektedir: </p>
<p> Müşerref hânkâh-ı Kâ&#8217;be-i ulya ale&#8217;t-tahkik<br /> Münevver hem tarik-i keşt-i Nuh anla bi-enkâz </p>
<p> <em>(Hakikati araştırma yeri olan (Hacı Bektaş) hânkâhı-dergâhı çok  yüce Ka&#8217;be (gibi) onurlandı. Oradan ışık saçan yolunu Nuh&#8217;un gemisi  olarak anlamalısın; bu yol asla yıkılmayacaktır.)</em> </p>
<p> Hânkâh-ı a&#8217;zam hem Kâbe-i ulya durur<br /> Beyt-i ma&#8217;mûr ol semâi bî-yasag u bî- ferag) </p>
<p> <em>(Onun ulu dergâhı hem yüce Kâbe&#8217;dir. Aynı zamanda gökte imar  edilmiş, yasaksız ve vazgeçilmez kutsal evi, yani meleklerini kâbesini  (temsil eder).</em> </p>
<p> Ol ulûhi sırrına ekmel olan sâdıklara<br /> Hânkâhı arş-ı a&#8217;lâ sidre-i âli makâm </p>
<p> <em>(Tanrısal sırla olgunlaşmış olan sâdıklara, (Hacı Bektaş) Veli  dergâhı, en yüce makam olan arş-ı a&#8217;lâ, yani tanrının oturduğu makamdır</em>.[1] </p>
<p> 21. yüzyılda biz Alevi-Bektaşilerin inançsal birliği de ancak onun  kurduğu gönüller kâbesi Dergâhın çevresinde toplanmak ve ona bağlanmakla gerçekleşir. Bunu 90&#8217;lı yılların başlarından beri yazıyoruz,  söylüyoruz. </p>
<p> Ne var ki yıllardır bazı politikaların veya kişisel ve kesimsel  çıkarların etkisiyle değil dergâhı, Hacı Bektaş Veli&#8217;yi bile dışlamaya  çalışan bazı Alevi örgütlerinin olumsuz yaklaşımlarına karşı devlet,  Dergâh &#8216;ta Alevi-Bektaşi birliği sağlanmasının Alevi-Bektaşiler için  önemini, ancak kendisi açısından tehlikesini anlamakta gecikmedi. Alevi  kitle örgütlerinin ayrılıkçı fikirlerini teşvik ederek, alabildiğince  parçalara bölünmesini sağlarken, öbür yandan, Hacıbektaş ilçesiyle  birlikte Dergâhı öne çıkartıp, kutsal merkez olarak dinsel turizm  çerçevesinde önem kazandırıyordu. Bununla da kalınmadı. Bir dönemin  başbakanı Mesut Yılmaz, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Sulucakarahöyük&#8217;te 760 yıl  önce kurmuş olduğu bilim ve inanç merkezi ve dönemin bir çeşit halk  üniversitesi olan dergâhından esinlenmiş davranış göstererek, Hacıbektaş ilçesinde tarih ve Alevilik araştırmalarının yapılacağı ve çeşitli  bilimlerin okutulacağı bir Üniversite&#8217;den söz ediyor. Arkasından, hiç de dostça olmayan &quot;Bektaşi Alevileri&quot; ayırımcı kavramını ortaya atan,  sonra da &quot;Yavuz&#8217;la Şah İsmail&#8217;i barıştırmaya&quot; soyunan başbakan Bülend  Ecevit, Gazi Üniversitesi/Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Merkezi&#8217;ne açıktan destek vererek orayı Alevilik-Bektaşilik  araştırmaları yapan ve bu inanç toplumu hakkında bilgi ve siyaset üreten tek devlet (resmi) kurumu yaptı. Özellikle de Hacı Bektaş Dergâhı  çevresiyle sıkı ilişkilere girmek ve orayı yönlendirmekle görevli  kılındı. Kısacası devlet, Alevi-Bektaşi inanç toplumunun Dergâh  çevresinde birlik sağlaması, erinde gecinde geliştirip ulaşacağı süreç  olduğunu iyi kavradığı için, kendi yönlendirmesi altında ve Türk-İslam  felsefesi anlayışı içinde bunun gerçekleşmesini düşünüyordu. </p>
<p> Ancak bu etkili devlet kurumu, çok uğraşmalarına &#8211;hatta çeşitli  vaatlerine- rağmen Hacı Bektaş Veli Dergâhı&#8217;nı ele geçiremedi. Bizim  gözümüzde büyük bir başarı olan Gazi Üniversitesinin bu başarısızlığı,  Hacı Bektaş evladı Dergâh postnişini, yani ecdadının postunda oturan  değerli Mürşid Veliyettin Ulusoy&#8217;un aydın, ilerici ve bilinçli kişiliği, olgunluk ve bilgi düzeyiyle birlikte büyük sezgi gücü sayesindedir. </p>
<p> <strong>Dergâh &#8216;ta Gönülleri Birlemek İnançta Birlik Sağlamaktır</strong> </p>
<p> Neler ve nasıl yapılması gerektiğini demokratik kitle örgütlerinden  başlayarak sıralayalım. Eski bir akademisyen ve Şeyh Hasan Onar ocağına  mensup bir Dede oğlu olarak düşünce ve önerilerimiz aşağıdadır: </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1) Dernekler, kültür merkezleri ve cem  evleri, siyaset alanı ve sadece Alevi sanatçıları çağrılı geceler,  göstermelik &#8217;12 Hizmet Cemleri&#8217; düzenleme kuruluşları olmaktan  çıkarılmalıdır. Yan kurumlar ya da kol etkinlikleriyle eğitim,  araştırma-inceleme ve bilgilendirmeye ağırlık vermelidir. Edebiyat ve  sanat (müzik-resim-dans) ve tiyatro etkinlikleri hızlandırılmalı. Daha  da önemlisi başkanların alevi inancının ahlak anlayışı ve yaşamı  algılayış biçimine uyması için ikrarlı ya da musahipli olmalıdır.[2] </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2) Alevi Dernekleri, birlikleri ve  vakıfları (Federasyon ve konfederasyonlar) ortak amaca yönelik çalışma  ve araştırmaları hızla artırmalı. <em>(Örneğin yurtdışı örgütlerde  çeviri çalışmalarına ağırlık verilip, yabancı dillerdeki Alevi  kaynakları araştırılarak türkçeleştirilmelidir.)</em> Böylelikle  Aleviliğin evrensel kültür tarihine katkıları araştırılıp ortaya  çıkarılmalıdır. O zaman bu dernekler, bilim adamları ve araştırmacıları  çekecek; inanç, kültür, doğru siyaset ve eğitim merkezlerinin  kaynaklanma ve ilgi odakları olacaktır. Alevi toplumu, kendi tarihlerini doğru tanıyacaktır. Alevi toplumu kendi gerçek tarihini bilmediği için  bugünü değerlendiremiyor, savrulup duruyor, kirli bilgilerle bir kaosu  yaşıyor. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 3) Alevilik inanç ve toplumsal-demokratik  örgütlenmelerine inançsal bağlamda piramidal bir biçim kazandırılması,  Alevilerin birliği için önkoşul olmalı. Piramidin tepesinde Hacı Bektaş  Dergâhı ve dergâhın bulunduğu bu tarihsel kent bulunmalı. Uzun devrede,  tabandan tavana geniş kapsamlı araştırmalar, inançsal-kültürel etkinlik  ve çabalarla bu piramit oluşturulabilir. Ancak kısa dönemde bu piramidin oluşturulması ise tepeden başlayarak gerçekleşebilir. Bu gün hiç zaman  yitirmeden, hızla bunun yöntemleri üzerinde düşünce üretip, öneriler  geliştirmeliyiz. </p>
<p> Hacı Bektaş Veli dergâhı en başında Selçuklu ve Beylikler, daha sonra Sünni Osmanlı egemen yönetimlerin bâtıni Alevi-Bektaşi-Kızılbaş  inançları kuşatma, saldırı ve yok etme siyasetlerine karşı inançsal  birlik sağlayarak var olma savaşımı sürdürmüştür. İnançsal birlik, gönül birliğidir. Gönüllerin birlenmesi; Hakk&#8217;ın birliğine ve de <em>Makâlât</em>&#8216;ta Hacı Bektaş&#8217;ın, <em>Dilgûşa</em>&#8216;da Kaygusuz Abdal&#8217;ın dediklerini birleştirerek söyleyelim: &quot;Hakk&#8217;ın  insanda mevcut olduğuna, yani Halîk&#8217;ın mahlûktan/Yaratanın yaratılandan  ayrı olmadığına&quot; inanmada birlik olmaktır. </p>
<p> Gönülden inanmakla gönüller birlenir. Bu gönül birliği olmasaydı,  altı yüzyıllık şeriatçı Sünni Osmanlı egemen yönetimi bu inancı çoktan  yok etmişti. Tarihsel dönemlerdeki inançsal birlik, aynı zamanda  toplumsal ve siyasal birliktelikle özdeşti, birbirinden ayrılamazdı.  İnanç toplulukları varoluşlarını bu özdeşleşmiş mücadeleyle  sürdürebilmişlerdir. </p>
<p> Yüzyılımızda toplumsal ve siyasal kavramlar değişmiş farklı  disiplinlerde uygulama alanları bulmuştur. Bugün Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;nın işlevi, sadece inançsal bağlamda gönül birliğini sağlamak olacaktır. Ne Alevi demokratik kitle örgütlerini ve onların siyasal duruşlarını ve ne de Alevi meslek örgütlerini tek çatı altında toplama, Yeni Alevi  Yapılanması biçiminde veya adıyla Dergâh &#8216;tan yönetilmesi gibi bir  düşünce ileri sürmek bugün için doğru olamaz. Ancak Dergâh&#8217;ın, bu türden başında açık veya kapalı &#8216;Alevi&#8217; sıfatı taşıyan kurum, kuruluş ve  örgütlerinin, Alevi-Bektaşi edep erkânına aykırı davranış ve  eylemlerinde inancımızın erkânlarına uygun biçimde uyarma-sorgulama  işlevi ve saklı tutulmalıdır. Bu da kurum ve kuruluşların başındakilerin ikrar vermiş ya da müsahip tutmuş olmalarıyla gerçeklik kazanır. </p>
<p> Altı ayı aşkın bir zamandır Dergâh postnişini sayın Veliyettin Hürrem Ulusoy&#8217;un başkanlığında çekirdek kadronun ülke içinde ve dışında  yaptığı çok sayıda toplantılarda gönülleri birleme rızalığı alınmış. Bu  bağlamda inançsal birliğin, ancak Dergâh&#8217;ta sağlanabileceği yönünde  içtenlikle ortak irade ortaya konulmuştur. Ayrıca Hacı Bektaş  Dergâhı&#8217;nın, işlevini yerine getirebilmesi için, günümüzün koşullarına  uygun yeniden yapılandırılmaya ve kurumlaştırılmaya gereksinimi olduğu  vurgulanmış ve istenmiş bulunmaktadır. </p>
<p> Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi inanç  toplumunun birliğinin inançsal temelde sağlanması dernekler ve vakıflar, diğer kitlesel örgütler aracılığıyla olmayacağı artık iyice anlaşılmış  durumdadır. Bu birliğin, Hacı Bektaş Veli Dergâhının çevresinde  toplanarak sağlanması kaçınılmazdır. Ulu Hünkâr Dergâhı&#8217;na toplum olarak sahip çıkıp, oranın tarihsel işlevine kavuşturulması gerekir. </p>
<p> Ancak &#8216;el ele, el Hakk&#8217;a&#8217; ilkesi gereğince bu inançsal hiyerarşik  (Dede-Baba, Pir, Mürşid) yapının işletilmesi, Alevi-Bektaşi  topluluklarının yaşadığı bölge ve ülkelerden gelecek olan seyyid  ocakları temsilcileri dedeler ve babalar arasından seçilen bir <span style="text-decoration: underline">Yüksek Dergâh Kurulu</span>&#8216;nun oluşturulmasıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Dede yetiştirilmesi,  erkânlarımızın günümüz koşulları çerçevesinde yürütülmesi, bunları  yürütecek Dedelere icazetname verilmesi ve inanç toplumu olarak  sorunlarımızın-müşküllerimizin çözülmesinden bu kurul sorumlu olmalıdır. </p>
<p> Dergâhın yeniden yapılandırılması ve kurumlaşması bazı organların  oluşturulmasıyla gerçekleşir. 1) Yüksek Dergâh Kurulu, 2) Dergâh Bilim  ve Sanat Kurulu, 3) Hünkâr (Hacı Bektaş Veli) Vakfı. Bunların nasıl  oluşturulacağına ilişkin düşünce ve önerilerimize gelince: </p>
<p style="margin-left: 30px"> 1) Yüksek Dergâh Kurulu, Hacı Bektaş Veli  Dergâhı postnişinin başkanlığında tanınmış ve yetkin 5 Babağan kolu  Bektaşi babası ve 15 Dedegân (Hacı Bektaş Veli soylu Çelebiler dâhil,  diğer Seyyid ocakları) kolu temsilcisi dedeler tarafından seçilmek  koşuluyla 7 kişiden az olmamalıdır. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 2) Yedi kişilik Yüksek Dergâh Kurulu&#8217;nun <em>İkdaniye</em> kurulundaki gibi üyelerin birer yardımcısı bulunması çalışmaları  kolaylaştırabilir. Kurul üyesi yardımcısını kendisi, post dedesi veya  bektaşi babaları arasından seçer. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 3) Yüksek Dergâh Kurulu&#8217;nun seçicileri  olan (20 kişilik) ocak dedeleri ve babalar, ya 11 Eylül toplantısında  aday gösterilerek (olunarak) seçilebilir. Ya da toplantı sonrasında  tanınmış dede ocakları ve babalarıyla iletişim kurulup, kendi  aralarından seçip gönderecekleri temsilcilerden seçilir. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 4) İkinci organ olarak Yüksek Dergâh  Kurulu&#8217;na bağlı Dergâh Bilim ve San&#8217;at Kurulu oluşturmalıdır. Bu kurul  Yüksek Kurul&#8217;a danışmanlık yapar. Alevilik-Bektaşilik araştırmalarını,  yayınlarını, bilimsel ve sanatsal çalışmaları tasarlayıp yönlendirecek  olan bilim ve sanat kurulu alt birim olarak varlığını sürdürmeli. Bu  kurul da genel toplantıda bilim adamı, yazar, sanatçı ve doktor, avukat, yargıç, mimar vs. profesyonellerden seçilerek, ikisi yardımcı olmak  üzere 5 kişiden oluşturulabilir. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 5) Kurullar görev ve sorumluluklarını belirleyecek olan tüzük ve çalışma programlarını üç ay içerisinde hazırlar. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 6) Yüksek Dergâh Kurulu kendi arasında  hizmet paylaşımı yapar. Kurul başkanı Hacı Bektaş Veli postnişini yol  dilince mürşid-i kâmil makamındadır. Postnişin, rızalık esasına uygun  olarak Mürşid, Pir-Dede, Rehber-Mürebbi ve diğer hizmet sahiplerini,  asıl üye ve yardımcıları arasından seçer. Her biri kendi hizmet postunun görev ve sorumluluklarını bilen olarak Cem&#8217;ler deki hizmet sahiplerinin yetiştirilmesi sorumluluğunu üstlenirler. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 7) Yüksek Dergâh Kurulu&#8217;na bağlı bir alt birim ya da yan kuruluş olarak Vakıflar yasasına uygun <span style="text-decoration: underline">Hünkâr Hacı Bektaş Vakfı</span> kurulmalı. Yüksek Dergâh Kurulundan 3, Bilim-Sanat kurulundan 2 üye  mütevelli heyetinde bulunmalı. Postnişin Vakfın en az iki dönem başkanı, daha sonra fahri başkan olmalıdır. Kurumlaşmış ve günümüz koşullarına  uygun inançsal yapıya dönüşen Hünkâr Hacı Bektaş Dergâhının giderleri bu Vakfın geliri ve bağışlardan sağlanabilmeli. </p>
<p style="margin-left: 30px"> 8) Alevi-Bektaşi inançlı zenginler  sorumluluk almalıdır. Kökenine yabancılaşmamış, açıkçası kazanç ve  çıkarları için sünnileşmemiş; içinden çıkmış olduğu toplumun inanç ve  geleneksel kültür ögeleri ve ahlak kurallarına saygılı alevi zenginleri  bulunduğuna inanmak istiyoruz. Bu kişiler de toplumdaki bu savrulma ve  kaos (karmaşıklık) hakkında kafa yormalı. Üzerinde ciddi ve tarihsel bir sorumlulukla eğilmelidir. Türkiye Cumhuriyetinin hala kurtulamadığı  Sünni-Osmanlı devlet anlayışının dayattığı Aleviliği  şiileştirme-sünnileştirme sürecinin önüne maddi varlıklarıyla,  harcamaları ve çeşitli ilişkileriyle set çekme şevk ve gayreti içinde  olmayı görev bilmelidirler. Onlara sesleniyoruz, vicdanınız ve  cüzdanınızla bu sorumluluğu duymalısınız! </p>
<p> Yukarıda maddeler halinde ayrıntıladığımız düşünce ve somut önerilerin tartışılarak geliştirilmesi en içten dileğimizdir. </p>
<hr />
<p> [1] Sadık Abdal Dîvânı, Yayına Hazırlayan: H. Dursun Gümüşoğlu, Horasan Yayınları, İstanbul, 2009, s.133, 153, 182. </p>
<p> [2] Böyle bir kurul için örnek alınacak bazı tarihsel uygulamalar  vardır. Bunlardan birincisi ve en yakın olanı, Şah İsmail&#8217;i yetiştirerek Kızılbaş Safevi devletininin kuruluşunu sağlayan Kızılbaş Ehl-i İhtisas Kurulu&#8217;dur. Şah-Mürşid-i kâmil, Lala-Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun  (Şah vekili), Halifatu&#8217;l Hulafa, Dede, Abdal ve Hadim (hizmet gören) vb. sıfatlarını taşıyan kurul üyeleri, Anadolu&#8217;dan gelen Alevi-Bektaşi  inançlı Türkmen boy ve oymaklarının temsilcisi dedebeglerdi. Burada  üyelerinin adlarını vermemiz gerekmeyen bu kurul 1490&#8217;lı yıllardan  1508&#8217;e kadar bir Kızılbaş İhtilal konseyi gibi çalışmıştır. İkinci ve en eski örneği 9.yy.da Karmati Alevilerinde görüyoruz. El-Ahsa&#8217;da  kurdukları sosyalistik yönetimde başta zamanın İmamı olmak üzere altı  yönetici (hükümdar) ve altı yardımcısından (vezir) oluşan İkdaniye  kurulu vardı. İmam yönetimi sırayla her yıl değişen vekili hükümdar ve  vezirine bırakıyordu. Bu yöneticiler sıradan yurttaşlar gibi kendi  aralarında yaşıyor ve onlarla eşit düzeydeydiler. </p>
</p></div>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/dergahta-birligi-saglayacak-yeni-olusum-ve-kurumlasmaya-dogru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Tarihte Kızılbaşlar Minnet Etmediler ŞAH&#8217;a ve SULTAN&#8217;a</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/tarihte-kizilbaslar-minnet-etmediler-saha-ve-sultana/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/tarihte-kizilbaslar-minnet-etmediler-saha-ve-sultana/#respond</comments>
				<pubDate>Sun, 19 Dec 2010 09:50:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/tarihte-kyzylbathlar-minnet-etmediler-thaha-ve-sultana/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail Kaygusuz Kızılbaşlara Osmanlı&#8217;nın Ve Cumhuriyet&#8217;in Bakışı Kızılbaşlık, İslamın bâtıni yorumu ve diğer birçok din ve inançlardan bazı ögeler alarak onları bünyesinde kaynaştırıp, kaynağına yabancılaştırmış ve yönü nesnel dünyaya dönük inanç ve felsefi sistem olan Aleviliğin siyaset adıdır. Kızılbaşlık siyaseti 15.yüzyılın ortalarından başlayarak 16.yüzyıla damgasını vurmuştur. Hacı Bektaş Veli ve ardılları aracılığıyla bâtıni Babailikten esinlenmiş ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> İsmail Kaygusuz</p>
<p> Kızılbaşlara Osmanlı&#8217;nın Ve Cumhuriyet&#8217;in Bakışı</p>
<p> <img class=" alignleft size-full wp-image-1212" style="margin: 5px; float: left" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2010/12/sah_ismail.jpg" alt="sah_ismail.jpg" title="sah_ismail.jpg" width="170" height="202" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/12/sah_ismail.jpg 425w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/12/sah_ismail-253x300.jpg 253w" sizes="(max-width: 170px) 100vw, 170px" />Kızılbaşlık, İslamın bâtıni yorumu ve diğer birçok din ve inançlardan bazı ögeler alarak onları bünyesinde kaynaştırıp, kaynağına yabancılaştırmış ve yönü nesnel dünyaya dönük inanç ve felsefi sistem olan Aleviliğin siyaset adıdır. Kızılbaşlık siyaseti 15.yüzyılın ortalarından başlayarak 16.yüzyıla damgasını vurmuştur. Hacı Bektaş Veli ve ardılları aracılığıyla bâtıni Babailikten esinlenmiş büyük Bedreddini kalkışmasının ardından, Bedreddinilere (Varsak Türkmenlerine) ve Anadolu batıni Alevi-Bektaşi halklara yaslanan Erdebilli Cüneyd&#8217;in Anadolu&#8217;da tutuşturduğu ihtilâl ateşi, oğlu Şeyh Haydar&#8217;ın Kızılbaşlık bilinciyle şafağa ve torunu Şah İsmail ile gündüz aydınlığına dönüşmüştür.</p>
<p> Anadolu Kızılbaş Türkmen boylarının yarattığı şafaktan, ele geçirilen yönetim erkiyle ortalığı aydınlatan gün ışığı, Çaldıran&#8217;ın ardından sönükleşip alaca karanlığa büründü. Kızılbaşlar zaman zaman gün batımı kızıllığıyla kandırılmışlarsa da, otuz-otuz beş yıl sonra kendilerinin yarattığı Safevi Hanedanı onların umutlarını tamamıyla söndürmüştü. Osmanlı bu süreç içinde Safevilerin en büyük yardımcısı oldu.</p>
<p> Çünkü Osmanlının amacı İran devletini ortadan kaldırmak ve bu ülkeyi ele geçirmek değil; hayran oldukları dilini ve kültürünü benimsedikleri İranlıları ve yönetimi sapkın-dinsiz (rafizi-mülhid) saydıkları Kızılbaşlardan kurtarmaktı ve böylece İran&#8217;da Ortodoks İslamlığı (Sünnilik ve Şiilik) güçlendirmekti. Osmanlı da Çaldıran yengisiyle birlikte, İran&#8217;a karşı yaptığı savaşlarla sonunda gerçek amacına ulaştı.</p>
<p> Bölgede onuncu yüzyılın başlarından bu yana, yani Zeydi Hazar Devletinin yıkılışından sonra, 150 yıllık Alamut İsmaili-Alevi devletinin ardından, yaklaşık 250 yıl sonra ilk kez, Alevilik inanç ve düşüncesinden doğan Kızılbaşlık siyaseti, yarım yüzyıl süren silahlı mücadele sonunda iktidara taşınmıştı. Osmanlı tarihyazıcıları ve resmi tarihin yere batırdığı, lânetlediği Kızılbaşlığın, genelde Anadolu Türk tarihi içerisinde, özelde Aleviliğin siyaset tarihinde çok başarılı, çok seçkin ve onurlu bir yeri vardır.</p>
<p> Bizim tarihçilerin aksine İranlı tarihçiler de, bu dönemi İran tarihi içinde saymak istememektedirler. Gulat saydıkları Kızılbaşlığı, Oniki İmamcı Şiiliğe vurulmuş bir darbe ve dinsizlik olarak görmektedirler. Tanınmış bir İran asıllı araştırmacı olan Moojan Momen&#8217;in kitabında Şah İsmaili dinsiz eğilimli olarak tanımladığını açıkça görmekteyiz.</p>
<p> Kızılbaşlık tarihine Türkiye Cumhuriyeti, resmi devlet felsefesi olarak benimsediği Türk-İslam Sentezi anlayışıyla bakmaktadır. Günümüz milliyetçi ve islamcı tarihçi ve yazarları bu resmi görüşün dışına çıkmadıkları gibi, kraldan fazla kralcı anlayışı içinde daha da radikalleşmektedirler. Bu bağlamda Yavuz&#8217;a ve Şah İsmail&#8217;e bakış açıları da tamamıyla nesenellik dışıdır. Yavuz&#8217;un Osmanlı tahtını zorla ele geçirerek babasını öldürtmesini, zamanın sünni Şeyhülislam ve müftilerinden &quot;Kızılbaşlık sapkınlık ve dinsizliktir; mensuplarının katledilmesi caizdir&#8230;&quot; fetvalarıyla Kızılbaşları &quot;defter idüp&quot;, bilinen sayısıyla kırk bin kişiyi katlettirmesini meşru, Yavuz&#8217;u aklamak adına Kızılbaş kırımındaki sayının ondört bine indirmeyi marifet sayarlar! Öbür yandan tamamıyla Osmanlı (düşman) kaynaklarının dedikodularına dayanarak 15-16 yaşlarındaki Şah İsmail&#8217;in, Tebriz&#8217;i aldıktan sonra Sünnileri kaynar yağ kazanlarına attığı, Sünnileri savunduğu için annesini öldürttüğü ve öldürttüğü insanların da kafataslarıyla şarap içtiğini abartarak anlatma aymazlığında ısrarcıdılar; Yavuz Selim&#8217;in çevresindeki vaka-yi nüvis&#8217;lere (tarihyazıcılara) benzemekten onur duyuyor olmalılar.</p>
<p> Cumhuriyet döneminin Türk-İslam sentezci tarihçi ve yazarları, Osmanlı İmparatorluğunun çıkarlarıyla Türkiye Cumhuriyetin&#8217;in çıkarlarını eşdüzeyde gördükleri için Osmanlı tarihindeki toplumsal olaylara ve devletlerarası ilişkilere yansız gözle bakmıyorlar. &quot;Yavuz Selim&#8217;le Şah İsmail&#8217;i barıştıralım&quot; derken bile, Hatayi (Şah İsmail)&#8217;nin deyişlerini-nefeslerini kutsal bilen Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumuna daha çok Yavuz&#8217;u sevdirmek, benimsetmek amacı güdülmektedir.</p>
<p> Yeni kitabımızı, Kızılbaşlık tarihi, Kızılbaşlık siyasetleri ve Kızılbaşlık inancını ilgilendiren- bazı kitaplarımızın içine koyduğumuz- araştırma yazılarımızdan, makalelerimizden oluşturmak istiyoruz. Kitapların içeriğini tamamlayan çok sayıda konuların arasında bu yazıların kaybolduğu ve dikkatleri çekmediği kanısına vardığmız için onları biraraya getirdik. Erdebil Dergâhı&#8217;nın kurucusu Şeyh Safiyuddin&#8217;in (ö.1334) Safevi tarikatı diye adlandırılan inanç öğretisini &#8211;ki aslında örtülü bâtınilikten başkası değildi-içeren ve oğlu Şeyh Sadreddin&#8217;in (1334-1392) denetimi altında hazırlanmış Safvatu&#8217;s Safa&#8217;nın Makalat-ı Şeyh Safi adıyla yine onun zamanında Türkçeye çevrilmiş 4.Bab&#8217;ı üzerinde yazdığımız sunuş ve inceleme yazılarıyla başladık. Çünkü bu yapıt Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaşların kutsadıkları Buyruk kitabının temel kaynaklarındandı ve bu bağlamda Kızılbaşlığın başlangıcını oluşturmaktadır. Son yazı ise bu inancın temel felsefesini açıklayan &quot;Kızılbaşlığın Komünistik Ütopya&#8217;sı: Rıza Kentinde Canı Cana Malı Mala Katmak&quot; başlığını taşımaktadır.</p>
<p> Şah ve Sultan Romanı Yanlış Bilgiler, Olmazlar ve Çelişkiler Üzerine Kurgulanmıştır</p>
<p> Son yıllarda Şah İsmail ve Kızılbaşlar üzerine yapılan araştırmalar, yazılan makale ve kitaplar ve devlet destekli sempozyum ve paneller, vaktiyle Bülent Ecevit&#8217;in ortaya attığı &quot;Yavuz&#8217;la Şah İsmail&#8217;i barıştırma&quot; adına gerçekleştiriliyordu. Sözde orta yol izleyerek, yani bir denge tutturularak ikisine de sahip çıkılacaktı. Ne varki, daha çok Şah İsmail&#8217;i, Kemalpaşazade&#8217;nin söylemiyle &quot;Kızılbaş Pelid (Pis Kızılbaş çocuk)&quot; görerek, sıkça yerin dibine batırılırken, Yavuz öngörülü, güçlü ulu Sultan olarak göklere çıkarılmaya devam edildi. Sultan Selim&#8217;i ders kitaplarındaki bu övgüler içinde çok iyi tanıdığımız yetmiyormuşçasına, onun her icraatı üzerine çok sayıda tezler, makale ve kitaplar kitaplıkların raflarını doldurmuştur.</p>
<p> Önce, çıkarlarının peşinde koşan, eksantrik kişilikte bir siyasetçi olan Alevi kökenli bir yazar Şah İsmail&#8217;i romanlaştırdı. Romanında bir milim dahi resmi tarihin sınırları dışına taşmadan, İsmail&#8217;i Sünni-Mevlevi tasavvufu içinde eğitip yetiştirdi; Kızılbaş Safevi Devleti&#8217;ni kurdurarak, onu zalim ve dengesiz bir hükümdar yaptı. Roman, Türk-İslâm Sentezi bakışı çerçevesinde kaleme alındığından görsel ve yazılı medyadan övgüler aldı.</p>
<p> Bugünlerde bir Osmanlı hayranı, &quot;Divan Edebiyatı&#8217;nı sevdiren yazar&quot; unvanı verilmiş bir akademisyen olan İskender Pala&#8217;nın yazdığı &quot;Şah ve Sultan&quot; en çok satan kitapların başında geliyor.</p>
<p> Yeri geldikçe birkaç yazımızda dikkat çekmiştik: Tarihsel olaylar ve kişilikler üzerinde roman ya da tiyatro oyunu yazmaya eyilim duyan yazarlar çok ağır sorumluluklar altına girmek durumundadır. Kuşkusuz bir romancı ya da tiyatro yazarı tarih bilimcisi değildir. O kişiden olayları, neden ve sonuç ilişkilerini kupkuru bir sıralamaya tutması ve sentezler yapıp, yorumlara girişmesi beklenemez. Genellikle roman yazarından duygusal, çok çarpıcı bir kurgu içinde okuyucusunu heycanlandıran ve olayların peşinde sürükleyen, zihinleri zenginleştirici, ama gerçekçi bilgiler veren bir başarı beklenir.</p>
<p> Edebiyat alanında bir yazar, eğer ele alıp işlediği tarihsel kişilikleri ve olayları saptırarak, tarihsel gerçeklikle bağları oldukça zayıf ve tamamıyla imgelem ürünü ve yanlış bilgiler ya da belli bir ideolojik bakış açısı üzerinden bu başarıyı kazanmışsa, tarihe olduğu kadar edebiyata da ihanet etmiştir; çünkü edebiyatı bu kötülüğe aracı kılmak gibi bağışlanması güç bir suç işlemiş sayılır. Okuyucularına yanlış, uyduruk bilgiler ve saptırılmış olayları sunarak onların zamanını çalmış, toplum için zararlı bir yazardır bu kimse ve zararlı kitleler oluşturmaya çabalayan bir bozguncu olarak nitelenir.</p>
<p> İskender Pala&#8217;nın, Kapı Yayınları&#8217;ndan çıkan ve onu TV kanalların taşıyan, İslamcı ve Milliyetçi çevrelerin görsel ve yazılı Medya&#8217;sının gözdesi haline getiren &#8216;Şah ve Sultan&#8217; romanı tarihsel olarak çok tartışmalı olduğu kadar, beş yüz yıldır Alevi-Bektaşi halkların toplumsal belleğinde dipdiri duran bir toplu kırımlar yüzyılının en tartışmalı olaylarını işlemektedir. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inanç sistemi ve toplumu hakkında zerre kadar bilgisi olmayan yazarın; Alevilerin hiç de dostu olmayan, onları asimile etmeyi görev olarak üstlenmiş Sünni misyonerlerden İlyas Üzüm&#8217;ün danışmanlığında nasıl bir cesaretle bunu yapabildiğini anlamak kolay değil.</p>
<p> Bu yazar da &quot;Yavuz ile Şah İsmail&#8217;i barıştırma&quot; ilkesinden hareketle, iki zıt kişiliği ele alarak bir denge tutturma çabasına girişmiştir. Ancak kurgusuyla, olayları ve ilişkileri betimleme yöntemiyle ve de yaslandığı yanlış ve eksik tarihsel/inançsal bilgilerle asla bu dengeyi kuramamış ve kuramazdı. Onun zaten koşullanmış zihninde kusursuz Yavuz Sultan, en önde ve en yüce yerde bulunuyordu, Şah İsmail ise yerin dibinde&#8230;</p>
<p> İskender Pala, İdris Bitlisi&#8217;nin Selim Şah-Name&#8217;si ve Hurşit Bitlisi&#8217;nin Selim-Name&#8217;sini ve de diğer Selimname&#8217;leri &#8211;hatta Yahya Kemal&#8217;in 1950&#8217;li yıllarda yazdığı divan tarzı Selimname şiirlerini- temel kaynaklar olarak kullanıp, bir Yavuz romanı yazmalı. Kitabın adını da Feridun Fazıl Tülbentçi&#8217;nin romanının (Yavuz Selim Ağlıyor&#8217;un) aksine, &quot;Yavuz Selim Gülümsüyor&quot; koymalıydı. Onun içinde de kuşkusuz Şah İsmail&#8217;e bu kadar yer vermek zorunda kalacaktı.</p>
<p> Romanın kapağındaki İsmail Safevi&#8217;yi temsilen &#8216;Şah&#8217; adının ve bugüne değin tarih kitaplarında yer alan Yavuz&#8217;a ait bildiğimiz resminin bulunduğuna bakmayınız. Kitapta yandaşı ve hayranı olduğu Yavuz övgüsü yapılarak göklere çıkarılmış; onun yavuzluklarına, yani zalimliği, baskıcılığı ve kandökücülüğüne kılıflar geçirerek, aklayıp-paklayıp Ulu Sultan&#8217;a dönüştürmüştür. Yazarın Şah İsmail&#8217;e ise yakıştırdığı iki zıt kişilik var: Baskın gördüğü kişiliği Sünnileri kaynar yağ kazanlarına atan, düşmanlarının kafataslarıyla şarap içen, sözde Sünni olduğu ve onları savunmaya geçtiği için annesini cellatların kanlı ellerine teslim eden kandökücü bir tiran; diğeri ise kendisine yüzvermediği için Taçlı Hatun&#8217;a karşı alabildiğine duygusal, onu uykudan uyandırmaya bile kıyamıyan ve ona olan karşılıksız aşkı için romantik şiirler yazan yumuşak bir erkek. Kısacası yazara göre, İsmail çelişkili karakterler içinde savrulan bir Şah.</p>
<p> Bu Bir Sünni Militanın Romanıdır</p>
<p> Yazar, kitabının başlarında Kamber&#8217;in ağzından geçtiği birkaç cümlelik yargısıyla fanatikliğin de ötesinde bir Sünni militan olduğunu açıkça vurguluyor:</p>
<p> &quot;&#8230;Yüzyıllara uzanan sevgiler, yine yüzyıllara uzanan nefretleri ve o nefretler doğrultusunda şiddeti içermeli miydi? Hz. Peygamber&#8217;in ehl-i beytini sevdiği için, ehl-i beyt fertlerinden daha çok sevdiği arkadaşlarına (Bir önceki cümlede Ebubekir, Ömer, Osman ve Ayşe&#8217;nin adı verilmiş. İ.K.) nasıl düşman olunabilirdi?&#8230;asırlar sonra sırf onların adlarını taşıyorlar diye insanları öldürmek sevgi ile nasıl izah edilebilirdi?(s. 56, 57)&quot;</p>
<p> Yüzyıllar boyu baskı ve zulümlerle katmerleştirilmiş nefretlerin toplumsal bellekten sökülüp atılması ne kolay ne de olasıdır. Gerçek sevgiden nefret doğmaz, ancak sevgi katledildiğinde veya yalanların sevgiymiş gibi sunulması sonucundan ölümsüz nefret oluşur. Hz. Muhammed&#8217;in arkadaşlarını, kendi ev halkı, yani ehl-i beytinin fertlerinden (Fatima, Ali, Hasan ve Hüseyin&#8217;inden) daha çok sevdiği yalanını, hangi yazar söyleyebilir ya da kitabında yazabilir?</p>
<p> Sıradan bir kişiye bile &quot;sen arkadaşlarını çocuklarından bile fazla seviyorsun&quot; diyemezsiniz. Karşınızdaki kişi bunu bir küfür, bir hakaret olarak algılar. Bu sözleri roman kurgusunda Şah İsmail&#8217;i anlatan kişiye, Kamber&#8217;e söyletmiş olması yazarı haklı kılmaz ve bağışlatmaz. Bunu, çok yanlış bir kurgu olarak Kızılbaş düşmanı Yavuz&#8217;un hizmetine ve korumasına verdiği Tekeli bir Kızılbaş olan Hüseyin Can&#8217;a söyletmiş olsaydı, içinde yetiştiği batıni inancını yadsımış, ailesine ve çevresine ihanet etmiş bir dönekten beklenebileceği için yazarı suçlayıcı bir söylem olmazdı. Ancak romanın sonunda öğrendiğimiz Şah İsmail&#8217;in, kardeşi Yar Ali&#8217;nin oğlu, yani yeğeni olduğunu öğrendiğimiz, tam bir Kızılbaş olarak Şah İsmail&#8217;in sarayına gelmiş ve sürekli kendisini yetiştiren rehberi Babaydar&#8217;ı anımsayan ve Şah&#8217;ı Kıble-i Âlem olarak gören Kamber bu cümleleri kurmaz. Kendisini hadım ettirip, hareminde ve Taçlı Hatun&#8217;un hizmetinde yaşamaya tutsak kılmış olsa bile &#8211;ki kardeşleri ve yeğenlerini idam ettiren, gözlerine mil çektiren Osmanlı padişahları gibi davranmayan- Şah İsmail&#8217;e kinlenip de inancına böylesine aykırı konuşmaz. Daha da açarsak Kamber, Şah&#8217;ın Tebriz&#8217;i ele geçirip, Kızılbaş Safevi Devleti&#8217;ni kurduğunda sözde Sünnilere reva gördüğü muameleleri anlatırken; Ebubekir, Ömer ve Osman&#8217;ı, kesinlikle bâtıni Kızılbaşlık inancının Tanrı nurunun birer parçası, hatta organları olarak görüp onları tanrısallaştırdığı Ehl-i beyt&#8217;ten üstün olduğunu, Peygamber&#8217;in bu arkadaşlarını kızından, damadı ve torunlarından daha çok sevdiğini asla söylemez ve söyletemezsiniz romanın yazarı olarak. Bunu söylediğiniz ve yazdığınız takdirde Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumuna hakaret etmiş olursunuz. Bu sözü ancak Ali ve onun soyundan gelenlerin can düşmanı olan Emeviler ve Emevi Hanedanı&#8217;nın kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayıp yarattıkları Emevi İslam Ortodoksizmini benimsemiş ve onun propagandasını yapmaya çalışan bir Sünni militan söyleyebilir. Bir inanç toplumunun mensupları, Peygamber&#8217;in ashabından bazılarını sevmeyebilir, yazar da bir Sünni olarak Ehl-i beyt&#8217;i sevmeyebilir, kimseyi zorlayamazsınız. Ama unutmayalım ki, sıradan bir Sünni yuttaş bile, İslam dininin kurucusu Muhammed&#8217;in, arkadaşlarını kendi evladı ve torunlarından daha fazla sevdiğini söyleme densizliğinde bulunmaz. Bunu söyleyen ya da yazana biz de bozguncu bir Sünni-Emevi militanı demekten çekinmeyiz.</p>
<p> Şah&#8217;a Giden Kızılbaşlar</p>
<p> Burada romanı bölüm bölüm ele alıp irdelemeye niyetimiz yok. Çünkü bir edebiyat ürününde, sanatta bilimsel sorumluluk aranmaz diye düşünen yazar yalanı yanlışı, övgüyü aşağılamayı, abartıyı ve hayali olayları birbirine karıştırarak tarihsel gerçekliklerden uzak, sürükleyici bir macera romanı yazmış. En başta Şah İsmail&#8217;in şiirlerinde-nefeslerinde kullandığı Hatayi tapşırmasını (mahlasını) bile, önce Hıtayli (yani Çin&#8217;in kuzeyinde Mançurya ile Orta Asya arasındaki bölge olan Hıtay&#8217;dan gelme) anlamına gelen Hıtayî&#8217;ye, Çaldıran&#8217;dan sonra kusurlu, hatalı anlamındaki Hataî&#8217;ye dönüştürmüş.</p>
<p> Yazar Tekeli iki Kızılbaş kardeşden birini Yavuz&#8217;un hizmetine, öbürünü Şah İsmail&#8217;in yakın koruması yaparken, &quot;İsmail&#8217;in çağrısına koşanlar ile Selim&#8217;in sancağı altına girenler aslında ayrı değil, aynı kumaşın insanları olduklarını&quot; kanıtlamayı amaçlıyor(s.57). Babasının ve Şehzade kardeşlerinin yönetimlerini beğenmeyen Yavuz&#8217;a da şunları söyletiyor:</p>
<p> &quot;Yurtlarından adalet ve refah kaybolunca ve çevrelerine dirayetsiz dolunca; öz kardeşlerimiz, can yoldaşlarımız Tükler ve Türkmenler terketmek üzere diyarlarını, sattılar yok bahâya mal ve davarlarını. Sonra vardılar Erzincan&#8217;da şeyhlik iddiasındaki Çocuk Şah&#8217;a kul oldular, adalet için ocaklarını dağıttılar ve illaki itikatça bozuldular&#8230;&quot;(s.33)</p>
<p> Anadolu&#8217;nun çeşitli bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Türkmenlerin Erdebil dergâhına yönelmiş olmaları ve oraya gidip gelmeleri inançsal bir olgudur ve Erdebil şeyhi Hoca Ali zamanında, 1403&#8217;den itibaren fiilen başlamıştır. Roman yazarının Kızılbaşların &quot;Şehzade Yavuz&#8217;la Şah İsmail&#8217;i tercih etme ikilemi içinde oldukları&quot; iddiası yanlıştır. Ayrıca hiçbir Kızılbaş, Şehzade ya da Sultan olarak Yavuz&#8217;u tercih etmemiştir. İtikatça da bozulmamışlardır. Bâtıni Alevi-Bektaşi olan Anadolu Türkmen boylarının inançları Kızılbaş siyasetiyle daha da güçlenmiştir.</p>
<p> Yavuz&#8217;u anlatan hayali Hüseyin Can yazar adına diyor ki:</p>
<p> &quot;Şimdi Erdebilli çocuk Şah, kardeşlerden bazılarını diğerlerinden çalıp götürüyordu. Hangi hükümdar, komşu bir hükümdarın bu hırsızlığına tahammül edebilirdi?&#8230;Komşusunun koyunlarını çalıp kendi sürüsüne katan bir çoban komşu hakkını ihlal etmez miydi?&quot;(s.112)</p>
<p> Şah&#8217;a giden Kızılbaşlar sanki sadece Osmanoğulları&#8217;nın topraklarında yaşıyorlardı? Kızılbaşlık tarihinden habersiz yazarın bu yanlışlarını düzeltmek için, başlangıçtan itibaren Kızılbaş hareketi ve Kızılbaş Safevi Devleti&#8217;nin kuruluşunu kısaca özetlemek gerekiyor.</p>
<p> Kızılbaşlık Bilinci Siyasallaşıyor</p>
<p> II. Bayezid döneminden çok önce Kızılbaş devinimleri başlamıştı. Bayezid&#8217;in yönetiminde (1481-1512) dahi Osmanlılar, Arnavutluk&#8217;a kadar bütün Balkanlara hükmetmekle birlikte, bugünün Anadolu&#8217;sunun ancak üçte birini ellerinde bulunduruyordu. Sadece Batı ve Güneybatı Anadolu, Trabzon&#8217;a kadar kuzey kıyılar, Kayseri&#8217;ye kadar Orta Anadolu&#8217;ya hakimdiler. Orta ve güney bölgelerde, Hamidoğullari Antalya Subesi, Alaiye Beyliği 1508, Konya ve Karaman&#8217;da Karaman beyliği 1513, Maraş Elbistan Malatya&#8217;da Dulkadiroğulları 1515, Adana ve Tarsus&#8217;da Ramazanoğulları Beyliği 1517 tarihlerinde Osmanlılara katılmıştır. Doğuda Diyarbakır&#8217;dan Azerbaycan&#8217;a kadar hükmeden bir Akkoyunlular devleti bulunmaktaydı.</p>
<p> Gerek Osmanlı topraklarında ve gerekse adı geçen Beylik&#8217;lerdeki kırsal bölgelerde yaşayanların ezici çoğunluğu, çeşitli Türkmen boylarına mensup Alevilerdi. Anadolu&#8217;da istikrarlı bir merkezi yönetimin bulunmaması, Beyliklerin ve Osmanlının ağır toprak ve vergi yazımlarıyla halkı canından bezdirmesi, inançlarından ötürü zulüm ve baskılar Türkmenleri, bilindiği gibi Şeyh Cüneyd ve özellikle oğlu Şeyh Haydar&#8217;la birlikte büyük Kızılbaş hareketinin içine sokmuştu. Karamanlu, Tekelü, Şamlu, Ustaçlu ve Rumlu Türkmenlerin büyük bir kısmı 1470&#8217;lerde İran ve Azerbaycan&#8217;a göçederek, Şeyh Haydar&#8217;ın ilk Kızılbaş ordusunu oluşturmuşlardı.</p>
<p> Anadolu Alevi-Kızılbaş halkları arasındaki geniş propaganda ve özellikle Hacı Bektaş&#8217;tan sonra, Ali donunda Şah İsmail&#8217;in ortaya çıkarılışı kitleleri çok etkiledi. Şah İsmail&#8217;in 1501 baharında Erzincan&#8217;a gelişi ve iki ay sonra 7 bin (ya da 12 bin) kişilik kuvvetle Azerbaycan&#8217;a dönüp savaşlara girişmesi, Kızılbaş kitlelerin bir önder bekledikleri ve kendi devletlerini-yönetimlerini kurmaya hazır olduklarını gösteriyordu. Çünkü W. Hinz&#8217;in &quot;Kızılbaş kabileleri&quot; olarak nitelendirdiği bu Türkmen boy ve oymaklarının öbür kabile ve şubeleri Anadolu&#8217;daki Germiyan, İsfendiyar, Hamidoğulları, Karamanoğulları, Osmanoğulları, Dulkadiroğulları, Memlükler, Akkoyunlu vb. beyliklerinin topraklarında bir toplumsal bölünmüşlüğü yaşamaktaydılar. Anadolu Alevileri Şeyh Haydar&#8217;la Anadolu Alevi halklarının benimsemiş olduğu Kızılbaşlık bilincinin siyasallaştırılması gerekiyordu.</p>
<p> Şeyh Haydar&#8217;ın çevresinde bulunan ve onu yönlendirenler, arkasından oğlu Şah İsmail&#8217;i koruyarak, eğitip yetiştirdikten sonra Safevi Kızılbaş Devlet&#8217;inin çatısını kuranlar da aynı kişilerdi. Kimdi bu kişiler? Şamlu Türkmenlerinden Lala Hüseyin Bey, Dulkadirli Dede Abdal Bey, Ustacalu Muhammed Bey, Şamlu Abdi Bey, Bayburdlu Karaca İlyas, Tekelü Saru Ali Bey, Karamanlu Bayram Bey Rumlu Ali Bey, Talişli Dede Bey, Kacarlu Kara Piri Bey vb.di. Bunların her biri mensup oldukları Türkmen oymaklarının, -bazılarının Pir, Abdal, Dede sıfatlarıyla anıldıklarına bakılırsa- hem inançsal önderi yani Dede&#8217;si, hem de yönetici Bey&#8217;leridir.</p>
<p> Safevi Kızılbaş Devleti&#8217;nin nasıl kurulduğuna dair hiç bilgisi olmadığı anlaşılan ya da kasıtlı olarak Roman yazarının sık sık kullandığı Kızılbaş Türkmenlerin bazıları imtiyaz sahibi olmak, &#8216;Bey&#8217; olmak için Şah&#8217;a gittikleri yargısı doğru değildir; görüldüğü gibi onlar zaten Bey olarak gittiler; Şeyh Haydar oğlu İsmail&#8217;i Şeyhlikten Şah&#8217;lığa taşıyan Kızılbaş önderleri onlardı. Bunların bazıları, Hoca Ali&#8217;nin Erdebil&#8217;e yerleştirdiği Türkmenlerin (Tekelü, Karamanlu), öbürleri ise Şeyh Cüneyd&#8217;in savaşlarına katılarak ya da Şeyh Haydar döneminde (Örneğin, Azerbaycan&#8217;da Tarum bölgesine yerleşmiş Şamlular gibi) gelmiş bulunuyorlardı.</p>
<p> Safevi Kızılbaş Devletinin Kuruluşu</p>
<p> Kızılbaş ihtilâli önderleri, devlet yönetimindeki deneyimsizliklerine rağmen, gelenek ve inançlarından kaynaklanan bilgilerle bir mekanizma oluşturmuşlardı. Şah İsmail&#8217;i Gilan&#8217;da sakladıkları dönemde (1494-1499), inançları gereği Mürşid ve mürid (talip) ilişkileri içinde, &quot;Ehli İhtisas&quot; adı altında &quot;Lala, Abdal, Dede, Hadim (hizmet gören) ve Halifat al- Hulâfa (Halifeler halifesi)&quot;den oluşan bir kurul kurmuşlardı.</p>
<p> Bu yüksek kurul, bir ihtilâl konseyi gibi çalışmış Karamanlu, Rumlu, Dulkadir, Tekelü, Ustaçlu Samlu Kızılbaş Türkmen aşiretleri ve askeri aristokrasisinin birlik ve beraberliğini sağlayarak, Hazar kıyılarından, Anadolu&#8217;nun içlerine Teke İli&#8217;ne uzanan çok geniş bir alan içinde etkin propaganda eylemleri ve çok sayıda savaşları yönetmiş, Kızılbaş devletini kurup 1501-2&#8217;de Şah İsmail&#8217;i tahta oturtmuşlardı.</p>
<p> &quot;Ehli İhtisas&quot; kurulu, devleti kurduktan sonra Lâlalığı kaldırarak, yerine &quot;Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun&quot; adıyla bir yüksek görev yarattı. Bu görev, Şah İsmail&#8217;in hem &#8216;Padişah&#8217; olarak dünyasal yani siyasal iktidarının, hem de &#8216;Mürşid-i Kâmil&#8217; olarak inançsal iktidarının vekillik kurumuydu. Bu kurum bir süre için, geleneksel sadrazam ve tüm bürokrasinin, yani Umera&#8217;nin başı görevlerini içeren Vezir iktidarlarını gölgede bıraktı. Vekil, Savory&#8217;nin deyimiyle Şah İsmail&#8217;in &quot;alter ego&quot;su, yani ikinci kişiliğiydi. Bu kurumun yaratılması, Şah İsmail nezdinde, teokratik yönetim biçimiyle siyasal bürokrasi arasındaki boşluğa açıkça bir köprü kurmak girişimini gösteriyordu. Vekilliğe, Ehl-i İhtisas&#8217;tan eski Lâla Şamlu Hüseyin Bey getirildi. Böylelikle Şamlu Hüseyin Beg, hem Şah vekilliğini, hem de Emir ül- Ümera (Emirlerin başı) yetkisini üstlenmişti. İktidar bu kişinin ellerinde ve dolayısıyla Kızılbaş Ehl-i İhtisas kurulunun sorumluluğunda bulunuyordu. Böylece bulunan ve yaratılan Ali soylu bir hanedanın mensubu Şah İsmail, &quot;Ali&#8217;nin mazharı veya kurtarıcı Mehdi&quot; görüntüsüne sokularak ve onun kutsal kişiliği öne çıkartılarak, taçlandırılıp Kızılbaş-Safevi Devleti kuruluşu tamamlanmıştı.</p>
<p> İskender Pala, soyadının işlevine uygun biçimde gerçek tarihsel bilgilere &#8216;pala çalarak&#8217;, onları budayarak zihnindeki sınırlı bilgileri bilinç altı düşünceleriyle karıştırıp hayal dünyasına yansıtmıştır. Eskiden beri dilimize yerleşmiş ve Osmanlı döneminde şehzadeleri yetiştiren, Sultan&#8217;lara danışmanlık yapan kişiye verilen ad olan Lâla&#8217;yı da hangi gerekçeyle &#8216;Lele&#8217; yaparak Lele Şamlu Hüseyin dediği kişi, yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, devletin kuruluşunda ve ilk yıllarında Şah&#8217;ın vekili olarak yönetimdeki yeri çok önemliydi. Roman yazarının Çaldıran savaşına kadar yaşattığı ve savaş meclisinde alınan kararlarda baş rol verdiği Lâla Şamlu Hüseyin gerçekte 1507&#8217;de öldürülmüştü. Buna neden yirmi yaşını aşmış olan Şah İsmail&#8217;in Şah&#8217;lık otoritesini ve mutlak iktidarını güçlendirmek tutkusudur. Ama asıl olarak kendisini yönlendiren Vekili ve Ehl-i İhtisas Kurulu ile Kızılbaşlık siyasetinde farklılaşmanı başlamasıydı.</p>
<p> Şah İsmail&#8217;in &quot;Mülkümde gerektir ab-i Ceyhun (Ortasya&#8217;daki Aral gölüne akan Ceyhun ırmağı İ. K.)&quot; ve &quot;Ahsun vatanımda Şadd-ı Bağdad (Dicle ırmağı İ. K.)&quot; diye formüle ettiği geniş imparatorluk ideali oluşmuştu kafasında. Bunu da İranlı unsurun yönetime katılmasıyla başaracağına inanıyordu. Tebriz&#8217;i başkent yapıp, eski Pers ve Sasani imparatorluklarını canlandırma ve Cengiz ya da Timur gibi olmak idealiyle, kuşkusuz Anadolu Alevilerinin kurtuluş siyaseti üstüste düşmüyordu. Olasıdır ki bir yıl önce, Ehl-i İhtisas kurulunun başı olan Şah vekili Türkmen beyi Şamlu Hüseyin&#8217;i katlettirip yerine bir İranlı feodal beyi getirmiş olması bu anlaşmazlıktan kaynaklanıyordu.</p>
<p> 1508&#8217;de dedesi Uzun Hasan&#8217;ın Akkoyunlu ülkesi olan tüm doğu Anadolu&#8217;yu ele geçiren Şah İsmail ertesi yıl, Dulkadirli seferi için Erzurum ve Erzincan üzerinden Orta Anadolu&#8217;ya gelmiş ve uzun süre Osmanlı sınırında kalmıştı. Kemalpaşazade&#8217;ye göre, Şah İsmail bir müddet Osmanlı hududunda oturduğu halde, müridlerinden bir çok kimse kendisine katılmamış ve umduğunu bulamamıştır.</p>
<p> Şah İsmail&#8217;in Bayezid&#8217;e mektup yazıp, Osmanlı topraklarından geçerek Dulkadirli üstüne gitmesi için izin istemiş olduğunu ve bu izni aldığını biliyoruz. Bayezid Safevi ordusunun serbestçe geçmesine izin verdiği gibi, Dulkadirli Alaüddevle&#8217;nin yardım isteğini de reddetmiştir. Pir Sultan Abdal nefeslerinden birinde Şah&#8217;ın Osmanlı sınırında konakladığı yeri bildirmektedir:</p>
<p> Kapıyı çaldı Kırkların birisi<br /> Birinden mestoldu cümle gerisi<br /> Sarıkaya derler Şah&#8217;ın korusu<br /> Konalım gaziler İmam aşkına</p>
<p> Burada adı geçen Sarıkaya, Şah İsmail&#8217;in 1501&#8217;de birinci gelişinde konduğu Erzincan ile Tercan arasındaki Saru-Kaya yaylağı değil, Yıldızeli&#8217;ne bağlı Banaz ile Bedirli&#8217;nin arasındaki Yıldız Dağı&#8217;na yakın yerleşme birimidir. Yani Pir Sultan&#8217;ının yaşadığı bölgededir.<br /> Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Kalender Çelebi, Pir Mehmet ve İsmail gibi Alevi-Bektaşi ozanlarının bazı şiirlerinden anlıyoruz ki, burada Şah İsmail&#8217;in katıldığı bir Birlik Cemi yapılmış Şah&#8217;ın kendisi de semah dönmüştür.</p>
<p> Ancak bu Yıldız Dağı görüşme ve konuşmalarında, Hacı Bektaş Dergâhı postnişini Balım Sultan&#8217;ın kardeşi Kalender Çelebi&#8217;nin başkanlığındaki temsilcileri ve diğer Ocak temsilcileri dedeler Şah İsmail&#8217;in siyasetine karşı çıkmışlardı. Anadolu&#8217;dan Türkmen gençlerinin dalga dalga, bölük bölük Şah&#8217;ın ardından gidip bilmedikleri ülkelerde fetihlere girişmelerini istemiyorlar ve Anadolu&#8217;da birlik sağlayıp, Şeyh Bedreddin&#8217;in düşlerini Şah&#8217;ın başında bulunduğu Kızılbaş Devleti&#8217;nde, ama yaşadıkları topraklarda gerçekleştirmek yanlısıydılar.</p>
<p> Buradan beklediği katılımın çıkmayışı Şah İsmail&#8217;i elbette ki kendi siyasetini uygulamaktan alıkoymadı. Başında bulunduğu Kızılbaş ordusuyla hızla dönerek Dulkadiroğulları&#8217;nı ortadan kaldırdı. Ardından Irak üzerinden Bağdad&#8217;a yöneldi. Arkasından da Doğu&#8217;ya giderek Özbek&#8217;lerle savaş yapacaktır. Ne 1511&#8217;deki Şah Kulu başkaldırısına ve ne de 1512&#8217;de Erzincan Kızılbaş valisi Nur Ali&#8217;nin Yavuz&#8217;un yeğeni Kızılbaş Murat&#8217;la birleşip Osmanlı ordularını yenerek İstanbul&#8217;a yaklaşacak kadar güçlenen bir harekete, gizlice desteklediği iddialarının aksine, istendiği halde hiç yardımcı olmadı.</p>
<p> Bu iki hareket de İstanbul&#8217;a yönelikti ve Anadolu Kızılbaşlarının &quot;Şah İstanbul&#8217;da otura&quot; siyasetinin büyük hareketleriydi, ama Şah tarafından yalnız bırakıldılar. Çünkü Şah İsmail&#8217;in amacı, Doğu&#8217;yu fethettikten sonra Timur&#8217;a öykünerek Osmanlı Padişah&#8217;ı ile büyük bir meydana savaşına girerek Osmanoğulları&#8217;nı ortadan kaldırmaktı. Oysa bu hareketlerden biriyle ittifak yapsaydı, güçlü Kızılbaş ordusuyla &quot;Padişahın tacı ile tahtını&quot; ele geçirip, Pir Sultan&#8217;ın &quot;Mülk iyesi padişahtır/Mülke sahip ola bir gün&quot; dizelerindeki Kızılbaşlar&#8217;ın hedefi gerçekleşebilirdi.</p>
<p> Çaldıran&#8217;a gelince, Şah İsmail için geç kalınmış olduğu kadar isteksiz ve zoraki bir meydan savaşıydı. Savaşın sonucu baştan belliydi; Yavuz&#8217;un sahibolduğu 550 top ve 12 bin çakmaklı tüfeğe karşı; kılıç-kalkan ve ok-yay cinsinden silahların ve &quot;feta-yiğitlik ruhunun&quot; şansı yoktu ve olamazdı. Çaldıran bir kırım savaşı ve Kızılbaşlar için de yeni bir dönüm noktası olmuştur.<br /> Sözü daha fazla uzatmadan yeniden Şah ve Sultan romanına dönüp bazı saptamalarla giriş yazısını sonlandıralım.</p>
<p> Meğer Yavuz bir Demokrat bir Sultanmış!</p>
<p> &quot;İstanbul&#8217;da yaşarken Şah&#8217;a gitmek hiç kolay değil elbette. Sultan Anadolu ülkesinden kendi tebaası olan Kızılbaşları Çocuk Şah&#8217;ın siyasi emelleri için kullanılmasına tahammül edemiyor. Kızılbaşlığın bir ayrımcılık olarak ileri sürülmesine ise hiç razı değil. Çünkü kendisi tebaasının Kızılbaş veya Sünni olduğuna değil, devlete başkaldırıp kaldırmadığına göre işlem yapıyor&#8230;devlet menfaatının zedelendiği yerlerde, bunu yapan kim olursa olsun; ister Sünni ister Kızılbaş cezaladırılacağını buyuruyor ve elbette ki cezalandırılıyordu&#8230;Kızılbaşlar hakkındaki istihbaratı genişledikçe meseleye böyle bakıyordu&#8230;&quot;(s.146, 147)</p>
<p> 1513 yılında Yavuz Selim böyle düşünüyormuş! Yazar Yavuz&#8217;u, ayrımcılığa karşı ve tebaasına eşit davranan demokrat bir Sultan olarak görüyor. Yukarıda anlattık; Kızılbaşlar Anadolu&#8217;dan Osmanlı tarihyazıcılarının kullandığı deyimle &quot;kaçkın ya da göçkün&quot; olarak Azerbaycan&#8217;a(Erdebil&#8217;e) ve İran&#8217;a gitmeleri bu tarihten 35-40 yıl önce başlamış ve ayrıca Osmanoğulları Anadolu&#8217;nun ancak üçte birine sahipti. Sanki tüm Kızılbaşlar Osmanlının tebaasıymış gibi, bu yıllardaki Kızılbaş hareketi sadece Osmanlı Devleti&#8217;ne başkaldırı olarak değerlendiriliyor.</p>
<p> Yavuz&#8217;un babası II.Bayezid&#8217;in Kızılbaş göçkün ve kaçkınlar için bulduğu çare ne olsa beğenirsiniz? Toplu sürgünler. 1493&#8217;te Pirlepe yolunda uğradığı suikast girişimini bahane ederek Balkanlardan Anadolu&#8217;ya sürgün ettiği Alevi-Bektaşi topluluklarla birlikte, Doğu sınırlarında koğuşturmaya uğrayan çok sayıda Kızılbaşları toplu halde yeni fethedilmiş Modon, Koron ve Navarino&#8217;ya sürdü. Batılı yazarların belirttiği, II. Bayezid&#8217;in 1502&#8217;deki bu büyük koğuşturması ve tek tek kişilerin yüzleri damgalanmış olarak gerçekleştirdiği bu Kızılbaş sürgününden Türk tarihçileri söz etmemektedir. Onun hakkında, basiretsizlik, acizlik ve pasiflik suçlamalarını öne çıkartarak, Yavuz Selim&#8217;in acımasız Kızılbaş kıyımlarını haklı göstermeyi sürdürdüler. Oysa II. Bayezid, Osmanlı topraklarındaki Alevi&#8211;Bektaşi Türkmen topluluklarına, saltanatı süresince 1492, 1502 ve 1511 tarihlerinde bilinen üç büyük kıyım ve sürgün uygulamış, baskı ve zulüm yapmış olan Bayezid de en az oğlu kadar acımasızdı. &#8216;Bayezid-i Veli&#8217; unvanı bile dönemin Osmanlı siyasetinin bir parçasından başka bir şey değildi.</p>
<p> Yazar İstanbul&#8217;dan Şah&#8217;a gitmenin mümkün olmadığını yazıyor, oysa Tarih-i alâ Mara-i Şah İsmail isimli yeni bulunmuş Farsça bir elyazması farklı konuşuyor. Bu kitapta İstanbul&#8217;dan Dede Muhammed&#8217;in 1501 yılında, kendi talibi Dede Hasan&#8217;ı bir mektup ve hediyelerle birlikte Şah İsmail&#8217;e yollayarak, kendisine bağlı 2-3 bin talibini hemen göndereceği kayıtlıdır. Ayrıca daha önce değindiğimiz gibi Çocuk Şah Kızılbaşları değil, Anadolu Kızılbaşları Şah&#8217;ı büyütüp yetiştirerek kendi siyasetleri için kullanmış ve daha sonra da kullanmak istemişlerse de 1509&#8217;dan itibaren kısmen yolları/siyasetleri ayrılmış eylemlerinde bağımsız davranmaya başlamışlardır..</p>
<p> Yavuz Selim, Şah İsmail&#8217;in üzerine bir sefer yapmaya hazırlandığı zaman, gerek kendi topraklarında, gerekse otorite boşluğu bulunan veya müttefik beyliklerin topraklarında ve Şah&#8217;ın elinde bulunan Orta ve Doğu Anadolu&#8217;da yaşayan Kızılbaşların ayaklanıp kendisini arkadan vurmalarından endişe ediyordu. Büyük Kızılbaş kırımını bu korku mu yaptırdı? Yoksa Kızılbaşların Şah&#8217;a gitmeyi kestikleri ve bağımsız hareket ederek yer yer başkaldırdıkları ve babasının öldürterek tahtı zorla ele geçirmiş Yavuz&#8217;u zor durumda bıraktıklarının öcünü almak mıydı? Zaten yeğeni Kızılbaş Murat ile Erzincan valisi Kızılbaş Nur Ali Halife birleşerek oluşturdukları İstanbul&#8217;a yürüyen büyük orduyu ortadan kaldırmıştı, sivil katliam asla gerekmiyordu. Kuşkusuz onun amacı Anadolu&#8217;daki Kızılbaşları tamamıyla sindirmekti. Yavuz toplu katliamla da yetinmedi, Çaldıran yürüyüşü sırasında 140 bin kişilik ordusunun 40 binini Sivas&#8217;ta bırakarak, Kızılbaşların toparlanıp bu kırımın öcünü alma girişimlerini de önledi.</p>
<p> Selim&#8217;in çok yakınında bulunan Kürt beyi İdris Bitlisi &#8216;Selim Şahname&#8217;sinde bile Yavuz&#8217;un 40 bin Kızılbaş &quot;defter idilüp haklarından gelindiği&quot; yazıldığı halde, yazar bu kırımda öldürülen Kızılbaş sayısını 14 bine indiriyor. 12 yıl önce Şah&#8217;ın Kızılbaş ordusu Tebrizi ele geçirip başkent yaparken, Sünni halkın çok büyük direnişiyle karşılaşılmış. Bu yüzden epeyce Sünni öldürülmüştü, ama bu bilinçli bir toplu kırım değil, direnişin kırılmasıydı. Yazarın bunu Sünni kırımı olarak ele alıp, Yavuz&#8217;un yaptığı Kızılbaş katliamını bunun karşılığı olarak, onu aklamak için haklı gerekçe gibi göstermesi yanlış ve kasıtlıdır.</p>
<p> Roman yazarı Kamber&#8217;i konuştururken sürekli Şah&#8217;ın aleyhinde gösterip onu kötülerken, Hüseyin Can aracılığıyla Sultan Selim&#8217;e sayfalar dolusu övgüler yağdırıyor.(s. 96, 167, 168, 306, 331, 335,355 vb.) Yavuz&#8217;un aile çevresindeki olumsuzluklarından, yalnızlığı ve zayıflıklarından, oğluyla ilişkilerinden tek söz yok. Sadece yüksek ihtiraslı devlet adamlığı, eşitlikçi(!) ve âdil hükümdarlığı üzerinde durulmakta. Saray tarihyazıcılarının Yavuz&#8217;a yağdırdıkları övgüler, onun hakkındaki tevatürleri roman yazarını çok etkilemiş. Öyle ki, güzel cariyesinin Yavuz&#8217;un karşısında dilinin turulmasının da, ona olan hayranlığı ve haşmetinin etkisiyle olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor. Oysa herkesin bildiği, bu psikolojik olay aşırı korkudan meydana gelir!</p>
<p> Müsahiplik Cemi Evlilik ya da Taç Giydirme Töreni Değildir</p>
<p> İskender Pala, çok açıktır ki Alevilik ve toplu tapınması Cem törenleri hakkında hiç bir bilgisi yoktur. Olsaydı Şah&#8217;ın ikinci karısının saraya gelişi ve ona taç giydirme törenini uyduruk bir gülbenkle Musahiplik Cemi olarak sunmazdı.(s.67-70) Musahiplik ve kuralları üzerine nefesler yazmış Mürşid-i Kâmil makamındaki Şah İsmail, eşi Bihruze (Taçlı) Hatun&#8217;un taç giyme törenini Musahiplik Cemi olarak gösteren bir saray yazıcısını sitemden geçirir, hatta düşkün ilân edip görevden uzaklaştırırdı. Bizim bu yazarı düşkün ilân etme gibi bir yetkimiz yoktur, cehaletine veriyoruz; Alevi toplumu bağışlar mı onu bilemeyiz! Üstelik Avşar Beyi Sultan Ali Mirza&#8217;nın, Hatayi&#8217;nin Çaldıran&#8217;ı anlatan bir nefesinde kendi musahibi olduğunu öğreniyoruz ki, bir Kızılbaş, musahibinin kızını kendi kızı gibi görür; değil eş olarak almak, gelin olarak oğluna bile alamaz:</p>
<p> Cellatlar aralandı<br /> Ciğerler parelendi<br /> Sultan Ali İmirza&#8217;m<br /> Bu kavgada parelendi<br /> &#8230;.<br /> Çöl olası Çaldıran<br /> Altun kadeh kaldıran<br /> Hatayi&#8217;m ağlar gezer<br /> Musahibin&#8217; aldıran</p>
<p> Arapçadan dilimize geçmiş olan &quot;musahip&quot; sözcüğü, Türkçe &#8216;lik&#8217; soneki (suffix) ile kavramlaşıp, sözcük anlamı dışına taçarak, Alevilik-Kızılbaşlıkta inançsal ve toplumsal akrabalığın, kardeşliğin adı olmuş ve bu inanç sisteminin önemli kurumlarından birini oluşturmuştur. Alevilik toplu tapınmasının bir kurumu olarak musahiplik, aynı zamanda sosyo-ekonomik yaptırımlar, yükümlülükler ve kazanımlar birleşimi ve bütünleşmesidir. Musahip kardeşler ve aileleri, kanbağı kardeşliğinin çok ötelerinde, birbirlerine ve topluma karşı inançsal ahlaki ve ekonomik sorumluluklar ve yaptırımlar yüklenmiş akrabalara dönüşmüşlerdir.<br /> İmam Cafer-i Sadık Buyruğu&#8217;ndan musahip tutmanın önemi, bu akrabalığın bazı koşulları ve sosyo-ekonomik kazanımlarına, yaptırımlarına ilişkin bir alıntıyla açıklığa kavuşturalım:<br /> &quot;Sufi musahip olmak erkân-i kadimdir&#8230; Her can musahip ola. Ne maldan, ne candan ve ne de haldan birbirinden saklısı gizlisi olmaya ki, iki cihanda yüzleri ak, sözleri saf ola&#8230; Bir talip musahipinden malını men eylese munafıktır, hayırları kabul olmaz. Musahipin evine musahip teklif ile varmak ve malın teklif ile yimek erkân değildir. Musahip musahipin kardeşidir. Ve musahip musahipe teslim olmazsa musahip değildir. Musahip ehli arasında birlik gerek, ikilik gerekmez. Ben&#8211;sen demeyi ortadan kaldırıp, bir dilden ötüp ve dört kapıda kamil olur. Tarikat ve Hakikat yolunda bir olmazlarsa musahip olamazlar ve ikrarları caiz olmaz..&quot;.</p>
<p> &quot;Ölmeden önce ölünüz. Mahşer olmadan hesabınızı görünüz. Ama nasıl olmalı dersen; yani sizler hırsınızı, nefsinizi öldürün. Yani musahip tutup, onunla sırat-i mustakim üzere yola gidip malı mala canı cana katıp, birbirine teslim olup yılda bir kez Peygamber vekili, Cebrail Hak vekili Pir&#8217;in yamacına geçtiğinde, kabirde&#8211;mahşerde olacak sualleri Pir ona sual ede. Ol talip, fiili her ne ise Pir&#8217;e ilam ede, bildire! İmdi malum oldur ki, her kişi kendi akran ve emsali ve münasibiyle musahib olmak erkândır&#8230; Ve alim cahil ile musahip olmak erkân değildir; alim şahindir, cahil kargadır. Zalim ile mazlum da musahip olmak da erkân değildir&#8230;&quot;</p>
<p> Buyruk&#8217;taki bu kuralların bazılarını Pir Sultan Abdal&#8217;ın bir nefesinden de izleyebiliriz:<br /> Musahip musahipe demezse beli<br /> Ona şefaat etmez Muhammed Ali<br /> Dünyada ahrette eğridir yolu<br /> Söyleyen Muhammde dinleyen Ali</p>
<p> Musahip musahiple nice bozula<br /> Sakın defterine lanet yazıla<br /> Balı sönmüş arı gibi sızıla<br /> Söyleyen Muhammed izleyen Ali</p>
<p> Musahip musahipden malın ayıra<br /> Şahı Merdan durağını duyura<br /> Yedi tamu narın ona buyura<br /> Söyleyen Muhammed dinleyen Ali</p>
<p> Musahiplik Cem&#8217;inde talipler eşleriyle birlikte Ali meydanında Pir huzurunda ikrar verip yukarıdaki kuralları kabul ederek musahip olurlar. Artık birbirleriyle kardeş ve çocuklarına da ana-babadır. Böylece yol talibi olarak Görgü Cemi&#8217;ne girmeye, özünü dâr&#8217;a çekip sorgudan geçerek ruhsal arınmaya hak kazanmış olur.</p>
<p> Biraz da Çaldıran&#8217;a Gözatalım</p>
<p> Roman yazarı Çaldıran&#8217;ı anlatırken, yine hayalini işletmiş. Ordusuyla Şah İsmail&#8217;e doğru sefere çıkan Yavuz Selim Hacı Bektaş&#8217;ta konaklıyor, burada türbe onarımı için beklediği bir hafta boyunca Yeniçerileri memnun, &quot;şen ve bahtiyar&quot; kıldığını anlatıyor. (s.160) Oysa gerçek bu değil, Yavuz toplu kırıma uğrattığı Kızılbaşların, yani Alevi-Bektaşilerin inançsal olarak serçeşmesi ve bağlı bulunduğu Hacı Bektaş Veli Dergâhına asla uğramamıştır. O zaman nerelere uğradığını kısaca özetleyelim:</p>
<p> Yavuz Sultan Selim 1514 yılı Nisan ayının üçüncü haftası sonunda İstanbul&#8217;dan, Anadolu ve Rumeli beylerbeyleri ve timarlı sipahilerinin kuvvetleriyle destekli tam 140 bin kişilik yordusuyla yola çıktı. Konaklama yerleri olarak özellikle zaviyeleri tercih ve ziyaret ederek ilerliyordu; Akbıyık Zaviyesi, Karye-i Işık, Bozöyük Zaviyesi üzerinden Seyyidgazi&#8217;ye ulaşmıştı.</p>
<p> Seyyidgazi Zaviyesinde konaklama süresini uzatan Yavuz burada Kapıkulu askerlerine sefer için 1000 er akça bahşiş dağıtmıştır. Bu arada Seyyidgazi türbesini ziyaret eden Yavuz Selim&#8217;in, zaviye dervişlerine 100 bin akça dağıttığını görüyoruz. Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan bu Alevi-Bektaşi zaviyelerinden geçerek bir yandan onlara gövde gösterisiyle gözdağı vermiş, öbür yandan da uslu durdukları takdirde kendilerine yardımcı olacağını göstermek istemiştir. Bu arada Konya&#8217;ya uğrayıp Mevlana&#8217;nın türbesini de ziyaret ettiği ve 100 bin akça da oraya bağışta bulunduğu halde, yukarıda adı verilen Zaviyelerin bağlı bulunduğu Hacı Bektaş Veli Dergâhına uğramamıştır. Kuşkusuzdur ki, Hacı Bektaş Dergâhı çevresi de Alevi kırımından nasibini almıştır. Ancak başında bulunan Balım Sultan&#8217;in idam edilmemiş olması, çok geniş Alevi-Bektaşi kitlesi ve özellikle Yeniçerilerin büyük tepki ve isyanına neden olacağı korkusuna bağlanabilir.</p>
<p> Katliamın ardından, sinmiş olan Anadolu Kızılbaşları öyle anlaşılıyor ki, Şahkulu ve Nur Ali Halife başkaldırılarında yardımlarına gelerek, Osmanlı ile savaşmayan Şah İsmail&#8217;in, bu kez<br /> mutlaka savaşacağı ve Osmanlı&#8217;yı mutlaka yeneceğine inanıyorlardı. Şah İsmail&#8217;in Yavuz&#8217;u, ta Azerbaycan içlerine değin çekmesinden bu umuda kaptırmışlardı kendilerini. Bu kadar yolu yürüdükten sonra Osmanlı ordusunun Kızılbaş ordusunu yenebilecek gücü kalacağına herhalde artık kimse inanamıyordu.</p>
<p> Yazar İskender Pala, Çaldıran savaşı arifesinde Kamber&#8217;e, vezir Sadreddin ve Lâla Hüseyin Bey&#8217;in divandaki konuşmalarını anlattırıyor: Onlar da ordularının zayıf ve düzensiz olduğu için, Sultan Selim&#8217;le savaşa girilerek askerlerinin kırılmaması gerektiğini söylüyor. Bu kişilerin Şah&#8217;a verdikleri savaş taktikleri uzun uzun anlatılıyor. (s.172-174, 202) Bu anlatılanların da hayal ürünü olduğu ortadadır. Yukarıda sözedildiği üzere Lâla Hüseyin Bey öldürülmüş, yaşamıyorrdu. Zaten 1502&#8217;den itibaren Lâlalık kurumu da kaldırılmış onun yerinde &quot;Vekil-i Nefs-i Nefis-i Humayun&quot;, yani Şah vekilliği vardı. Sadreddin adında bir vezir de yoktur.</p>
<p> Geniş ayrıntılar Çaldıran savaşını anlatan makalemizde verildiği için gerçek olayları kısaca geçelim:</p>
<p> Şah&#8217;ın yakınında bulunan bazı hanların Anadolu&#8217;ya dönük Kızılbaş siyasetine olumlu bakmadıkları açıktı. Şah&#8217;ın en yakınındaki Şah vekili olarak Seyyid Nimetullah oğlu Emir Nizamüddin oğlu Abdulbaki, Sadr (dinsel işleri yöneten) Seyyid Şerif Cürcani&#8217;nin torunlarından Seyyid Şerif, Meşhed nakibi Seyyid Mehmed Kemune gibi İranlı ulema ve Kızılbaş emirlerinden sadece Şamlu Durmuş Han onu etkileyebiliyordu.</p>
<p> 1512&#8217;de büyük bir ayaklanma hareketini yönetmiş, üzerine gönderilen birkaç Osmanlı ordusunu yenmiş ve valiliğini yaptığı Erzincan&#8217;da Sehzade Murat ile birleşip, &quot;Üsküdar&#8217;a kadar rahatça ulaşabilen bir güce sahip olarak&quot;, Şah İsmail&#8217;i beklemiş olan Nur Ali Halife, Osmanlı savaş tekniklerini iyi biliyordu. Ustacalu Muhammed Han&#8217;a gelince, 1501 yılından beri Şah&#8217;a çok yakın askeri kumandanlarından biriydi. 1509&#8217;da Diyarbakır&#8217;a vali olarak atanmış ve Kürt beylerinden bazılarını yenerek, Kürdistan&#8217;ın büyük bir kısmını Kızılbaş Safevi devletine bağlamıştı. Gerçi Faruk Sümer, inanmakta tereddüd gösteriyor, ama Lütfi Paşa ve Hoca Sadeddin gibi Osmanlı tarihçilerinin &quot;Diyarbekir valisi Ustacalu Muhammed Han, Osmanlı hükümdarına pervasızca mektuplar yazarak onun sefere çıkmasına sebep olduğu gibi, Şah&#8217;ı da Selim ile savaşmaya teşvik etmişti&quot; ortak ifadeleri, bizce doğrudur ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız siyasetle üstüste düşmekte ve uyumlu görünmektedir.</p>
<p> Rumlu Nur Ali Halife ve Ustacalu Muhammed Han, Osmanlı ordusunun tepelerden inip, Çaldıran ovasında savaş düzenine girmeden hemen saldırılmasını, yapılan meşveret meclisinde önermiş ve şiddetle savunmuştur. Diğer birçok Kızılbaş Türkmen beyleri tarafından kabul gördüğü halde, Şah&#8217;ın üzerinde geniş nüfuz sahibi ve dolayısıyla Safevi İran (milli) devleti siyaseti yandaşı Şamlu Durmuş Han, Ustacalu Muhammed Han&#8217;a: &quot;senin borun Diyarbekir&#8217;de öter&quot; diyerek karşı çıkmıştır. Bu karşıt siyasi muhalefet, savaşın Kızılbaş ordusu tarafından kazanılmasına engel olmuştur. Şahabeddin Tekindağ&#8217;in yanlış bir yorum içinde ileri sürdüğü gibi, eğer savaş planını Ustacalu Mehmed ile Rumlu Nur Ali Halife yapmış olsalardı, tarihin seyri değişmiş olacaktı.</p>
<p> Yazar bir vesileyle Sultan Selim oğlu Süleyman&#8217;ın Kızılbaşlara karşı çok ılımlı davrandığının bilindiğini yazarak (s.363) yine okuyucuyu yanlış bilgilendiriyor. Oysa artık tamamıyla Osmanlı&#8217;nın sahibolduğu Anadolu&#8217;da en fazla Kızılbaş başkaldırıları ve en kanlı koğuşturma ve bastırmalar Sultan Süleyman (1520-1566) zamanında olmuştur.</p>
<p> Süleyman&#8217;ın şehzadeliği dönemin başlayan Bozoklu Şah Celal&#8217;in ve özellikle onun talibi Şah Veli ayaklanması 1519&#8211;20 yılı boyunca sürdü. Bir Osmanlı tarihyazıcı &quot;Şah Veli&#8217;nin ünü Şah İsmail&#8217;i unutturacak kadar yayıldı.&quot; diye yazar. Bozoklu Celal&#8217;in öcünü alan Şah Veli, Hüsrev Paşa kuvvetlerince Kızılırmak üzerindeki Şahruh köprüsü yakınlarında yenildi. Şah Veli&#8217;nin Şah İsmail&#8217;e benzetilmesi, hâlâ onun Anadolu&#8217;ya gelmesi ve kendilerini kurtarmasını beklediklerinin kapalı ifadesidir.</p>
<p> Şah İsmail&#8217;in öldüğü yılın ertesi, 1525&#8217;de Süklün Dede ve Baba Zünnun&#8217;un sürdürdüğü başkaldırı hareketi, Hacı Bektaş evlatlarından ve postnişin Kalender Çelebi&#8217;nin başa geçmesiyle tüm Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunu ve diğer ezilen halkları da içine alarak genişledi, birkaç paşanın ordusunu bozduktan sonra Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;nın, bazı grupları satın alması yüzünden Kalender&#8217;in kuvvetleri dağıldı. 1528&#8217;de yenilip başı kesilmesiyle, birbirini izleyerek on yıldan fazla süren aynı nitelikli başkaldırı hareketi son buldu.</p>
<p> Anadolu&#8217;daki bu Kızılbaş isyan hareketleri döneminde Kızılbaş Safevi devleti yönetiminin Anadolu&#8217;ya dönük görünürde ya da açık girişimlerini göremiyoruz. Şah İsmail ile Kalender Çelebi başkanlığında Anadolu&#8217;dan giden heyetin Şah İsmail ile görüşmesinden nasıl sonuç alınmıştır? Bilemiyoruz. Şah İsmail Çaldıran&#8217;ın sonrası her fırsatta Yavuz&#8217;la anlaşma ve yeni bir sefer yapmasını önleme girişimlerinden söz ediliyor. Onun kişiliğinin bu savaştan sonra ne hale gelmiş olduğu da çok iyi biliniyor.</p>
<p> 1515&#8217;ten 1533&#8211;4&#8217;e kadar, yani 17&#8211;18 yıl gerçek bir milli İran devletinden, yani İranlı çoğunluk unsurun devletinden sözedilemez. Yeri geldiğinde söylediğimiz gibi, Osmanlı Devleti&#8217;nin karşısında Türkmen unsurun İran topraklarında yarattığı bir Kızılbaş devleti vardı; inancıyla, toplumsal konumlarıyla bunun alaşağı edilmesi söz konusudur. Bu tarihe kadar isyan hareketlerinin tümünde de direniş gücünün sonu yaklaştığında İran&#8217;a yöneliş vardır. Osmanlı bunu bildiğinden, onları pusuda avlıyor ve ortadan kaldırıyordu.</p>
<p> 1533&#8217;den 1555&#8217;e kadar Kanuni Süleyman&#8217;ın İran&#8217;a yaptığı üç sefer İran devletini ortadan kaldırmak için değil, Kızılbaşlığı ve Kızılbaşları yok etmek amacını taşıyordu. Bilindiği gibi 1530&#8217;lara kadar Anadolu&#8217;da onlarca bölgesel Kızılbaş başkaldırıları olmuştur. Ve siyasetleri, artık Şah&#8217;lara güvenmedikleri için Osmanlı başkenti İstanbul&#8217;a, padişahın tahtına yöneliktir.</p>
<p> İskender Pala, Şah ve Sultan romanını bilerek ya da bilmeyerek oldukça fazla yanlış bilgiler çerçevesinde, olmazlar ve çelişkiler üzerinde kurgulayarak, bazan bir Sünni militan, çoğu kez de Yavuz Sultan Selim hayranı fanatik bir Osmanlıcı gibi davranmıştır. Kitap bir çeşit Yavuz&#8217;a övgü Şah İsmail&#8217;e yergidir, Alev-Bektaşi-Kızılbaş inanç toplumu için de hiç dostluk değildir.</p>
<p> Sünni Osmanlının Rafızi-Kızılbaş kırım siyaseti de, daha sonraları Safevi Şii şeriatı da Kızılbaşlığı ve Kızılbaşları asla yenemediler. Bugün 25 milyona yakın Alevi-Bektaşi kitlesi, Kızılbaş atalarının zulme, baskıya ve insanı insana kul eden, sömüren inanç ve anlayışa sahip yönetimlere karşı amansız mücadele vermiş Anadolu kızılbaşlık siyasetiyle onur duymaktadır. Kızılbaşlar ne Şah&#8217;lara ne de Sultan&#8217;lara minnet etmişlerdir. Bu insancıl siyaset, her toplumu kucaklar, herkesle barışıktır. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inanç toplumunun, &quot;Yavuz ile Şah İsmail barıştırılmalıdır&quot; gibi bir kaygısı da yoktur. Yavuz&#8217;dan nefretini silemezsiniz, ama Şah İsmail de Çaldıran&#8217;dan sonra bu toplum için bir inanç simgesi değildir. Cem&#8217;inde, deminde-devranında yaşattığı Şah İsmail Safevi değil; Can ve Civan Hatayi&#8217;dir ve onun şiirleri, nefesleri, düvazlarıdır.</p>
<p> [1] Bkz. İsmail Kaygusuz, &quot;Bir Bâtıni Tasavvuf Kitabı Makâlât-ı Şeyh Sâfi İçin Sunuş&quot;, İbn Bezzaz Vehhab Rahman, Makâlât-ı Şeyh Sâfi (Safvâtu&#8217;s &#8211;Safâ 4.Bab), Haz. İsmail Kaygusuz, Akademi Yayınları, Ankara, 2009, s.14-57.</p>
<p> [2] İskender Pala, Şah ve Sultan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2010.</p>
<p> [3] Walther Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, XV.Yüzyılda İran&#8217;ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi, Çev. T.Bıyıklıoğlu, TTK.Yayınları, Ankara, 1970, s.66-67; Faruk Sümer, Safevi Devleti&#8217;nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara-1992, s. 13, 15, 21.)</p>
<p> [4] R. M. Savory, The Cambridge History of Iran, Vol. 6, s. 357-359.</p>
<p> [5] Bkz. Moojan Momen, agy. s. 106; The Encyclopaedia of Islam Vol. I, s. 1120. Ayrıca bkz. H. R. Roemer, &quot;The Safavid Period&quot; The Cambridge History of Iran Vol. I, s. 219: &quot;&#8230;1502&#8217;de Sultan Anadolu&#8217;da ilk Kızılbaş koğuşturması yaptırdı. Safevilere yakınlık gösterdiklerinden kuşkulanılan her kişinin yüzüne damga vuruldu ve Batı&#8217;ya, genellikle Güney Yunanistan&#8217;daki Modon ve Koron&#8217;a sürüldü&#8230;&quot; Şah İsmail aynı yılın (1502) baharında yeniden Erzincan&#8217;a gelmişti. Bu kez, Şurur savaşı üzerine Diyarbakır tarafına kaçmış olan Elvend&#8217;in Erzincan&#8217;da asker toplamakta olduğunun haber alınmasıdır. Böylelikle İsmail&#8217;in hizmetine girmek ve onu ziyarette bulunmak isteyen İran&#8217;a gelmeleri önleniyordu. (Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu s. 22).</p>
<p> [6] M.C. Şahabeddin Tekindağ, &quot;Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim&#8217;in İran Seferi&quot;, İ.Ü. Ed. Fak.Tarih Dergisi sayı 22, s.59.</p>
<p> [7] Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara-1992, s.20, 30, 39.</p>
<p> [8] F. Sumer, agy., s.40, dipnt. 60.</p>
<p> [9] Faruk Sümer, agy. s. 38. </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> Kaynak:  www.ismailkaygusuz.com </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/tarihte-kizilbaslar-minnet-etmediler-saha-ve-sultana/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Makâlât, Dergâhın Dünü ve Yarını</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-makalat-dergahin-dunu-ve-yarini/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-makalat-dergahin-dunu-ve-yarini/#respond</comments>
				<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 18:52:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. İSMAİL KAYGUSUZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hunkar-hacy-bektath-veli-makalat-dergahyn-dunu-ve-yaryny/</guid>
				<description><![CDATA[İsmail kaygusuz 1. I. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Yapıtları ve Makâlât Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli (ö.1271-3) kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Onun  yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p> <span style="font-size: 10pt">İsmail kaygusuz</p>
<p> 1. I. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Yapıtları ve Makâlât</p>
<p> Hiçbir tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli (ö.1271-3) kadar, kişiliğine ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Onun  yaşamı boyunca toplum için yaptığı onca güzel işler;  kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden, ancak birer keramet yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, el verişini, gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş. 15.yüzyıılın sonlarında ilk kez yazıya geçirilmiş olan şiirsel ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş Velâyetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı yapıtlardan ise, bazıları kuşkulu Şatiyye&#8217;leri ve Fevaid (Yararlı sözler) dışında sadece tam olarak Sadeddin Molla&#8217;nın türkçeleştirdiği Makâlât (Sözler) elimizde bulunmaktadır. İçerikleri Şeriat ögeleriyle donatılmış ve hiçbir biçimde ilişkisi olmadığı kişilerin adları bulunan &#8220;Besmele&#8217;nin Şerhi ve Makâlât&#8217;ı Gaybiyye Kelimat-ı Ayniyye&#8221;(Gizli sözler, açık sözcükler) isimli kitaplar bütünüyle Hacı Bektaş Veli&#8217;ye ait olması olasılık dışıdır; yazıcı-müstensih tarafından Makâlât tahrif edilmiştir.</p>
<p> Bu arada Makâlât&#8217;ın Hacı Bektaş Veli&#8217;ye  ait olmadığını ileri sürenlerin kuşkularını ortadan kaldıracak çok yeni ve doğrulayıcı kanıtları da burada vermek istiyoruz. 14.yüzyılın sonunda yazılmış Sâdık Abdâl Divânı&#8217;nın 1742 tarihli nüshasında[1] Makâlât&#8217;ın tanım ve içeriğine ilişkin beyitlerde şunları okuyoruz: [2]
<p> Onun(Hacı Bektaş&#8217;ın) ayin ve erkânı benzersiz nurdan (ışıktan) delildir.<br /> Tanrıya kavuşmanın klavuzu/rehberi onun işareti olan Makâlât&#8217;tır.<br /> Hem onun bilgelik giysisi baştan ayağa kudret sahibidir.<br /> Ve yokolmayan nuru (ışığı) açıkça cümleye yolgöstericidir.<br /> (Makâlât&#8217;ta) Tanrının varlıklarla Bir olduğu(ilâh-ı vâhid-i mevcud) ,<br /> dolaylı olarak anlatılmıştır.<br /> Onu okuyan olgunlaşır, kemal ehli olur ve kendilerine yardım ulaşır.<br /> Cümle kelimeleri öyle  güçlüdür ki, her sözünde bin hikmet (bilgelik) vardır.<br /> Onun(Hacı bektaş&#8217;ın) en kutsal sözleri Makâlât-ı Şerif&#8217;tedir. Onun erkân olarak buyurduğu ilkeler aynısıyla Hakk&#8217;ın sözleridir.O erkânı yürütmede becerikli olanlar bil ki, şerefli ve yücedir.</p>
<p> Bize Pir&#8217;imizin o Makâlât&#8217;ı yeter;bu âlem aynasında hicap etmeden salına salına gezebilmemiz için.<br /> (s.134, 57-58, 66)</p>
<p> Ayrıca 16.yüzyılda yaşamış olan büyük Alevi-Bektaşi ozanı Virânî Baba&#8217;nın  İlm-i Cavidan adlı eserinde şu alıntıya rastlıyoruz: &#8220;Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli&#8217;de buyurulur: &#8216;Yel esmese dâneler samandan ayrılmaz&#8221;[3]
<p> Makalat&#8217;taki &#8220;Şeriat Kapısı ve On Makamı&#8221;na dayanarak, onu bir şeriat kitabı gibi değerlendirenler; &#8216;abidler&#8217;i anlatan kısmın sonunda &#8220; (Pes (işte böyle) kibir ve haset (hainlik-kıskançlık) ve buhul (pintilik) ve adavet (düşmanlık) bunlarda hemandır (ancak bunlardadır)&#8221; diye yazılı olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa insanları dört bölükte görmek isteyen Hacı Bektaş Veli, Şeriat zümresi olan abidler&#8217;in bu kötü yanlarından kurtulmaları için onlara on makam öneriyor. Bunlardan sadece ikincisi Sünni İslamın beş şartıyla ilişkilidir. Onları adam edecek olan ve madde madde sunduğu diğer dokuz makam dahi &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da bu kadar ayetlerle açık seçiktir (ayat-ı beyyinat) iman ehli için&#8221; diye vurguluyor. (Makalat, s.49-50) Hacı Bektaş Veli bu bölümlerde Şeriat ehlinin eksikliklerini veriyor ve sadece dört beş şartı yerine getirmekle (Sünni) Müslüman da olunamayacağını gösteriyor. Hacı Bektaş&#8217;ın bağlı olduğu ve önderliğini yaptığı, &#8220;Marifet ve Hakikat makamlarının&#8221; ehli olan &#8220;arifler ve muhibler zümresidir&#8221;, yani batıni inançlılardır, Alevilerdir. Bu kesim için 8 Ağustos 1164 yılında Alamut&#8217;ta ilan edilen &#8220;Büyük Kıyamet (Yeniden diriliş)&#8221; ile şeriat dönemi bitmiştir.</p>
<p> 1. II. Hacı Bektaş Veli Dergâhı&#8217;nın Kuruluşu, Alevi-Bektaşi İnancındaki Yeri ve İşlevi Hakkında Kısa Betimlemeler</p>
<p> Hacı Bektaş Veli&#8217;nin kurduğu Dergâh, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını  aşarak, Makâlât&#8217;ta anlatılan bâtıni-Alevi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştı.  Kuşkusuzdur ki, başta Bereket Hacı ve çevresi olmak üzere, 1240 yılı Malya yenilgisinden sonra yapılan Babai kırımından kurtulmuş bulunan Baba İlyas halifelerinin ve  Bacıyani Rum örgütünün  büyük katkıları vardı. Velâyetame&#8217;de olsun, Baba İlyas Menakıbamesi&#8217;nde olsun Hacı Bektaş Veli ile ilişkisi olan Hünkâri, Çepni, Hacı Bereket, İbrahim Hacı gibi Türkmen topluluklarının geniş emeksel katkılarıyla Sulucakarahöyük&#8217;te yapılan üretime dönük çalışmalar, bölgenin koşullarına uygun yeni uygulamalar Dergâh&#8217;ın ekonomik düzeyini yükseltirken, inançsal, eğitimsel ve kültürel etkinlikleri de o derece artırıyordu. Aynı zamanda Kâbe düzeyinde görülen inançsal Hac yeri konumuna getirilmiştir. Sâdık Abdâl bunu açıkça vurgulamakta ve  bir beyitinde ise Kâbe&#8217;yi de aşırtıp &#8220;arş-ı a&#8217;lâ sidre-i âli makâmı&#8221; olarak görmektedir:</p>
<p> Hakikati araştırma yeri  olan (Hacı Bektaş) hânkâhı-dergâhı çok yüce Ka&#8217;be (gibi) onurlandı.Oradan ışık saçan onun yolunu  Nuh&#8217;un gemisi olarak anlamalısın; bu yol asla yıkılmayacaktır.</p>
<p> Onun ulu hânkâhı-dergâhı hem yüce Kâbe&#8217;dir. Hem de gökte imar edilmiş, yasaksız  ve vazgeçilmez kutsal evi (temsil eder).</p>
<p> Tanrısal sırla olgunlaşmış olan sâdıklara, (Hacı Bektaş) Veli dergâhı/hankahı, en yüce makam olan  arş-ı a&#8217;lâ, yani tanrının oturduğu makamdır.(s.133,153,182)</p>
<p> Yedinci İmam Musa Kazım&#8217;ın soyundan Seyyid İbrahim-i Sani oğlu Seyyid Muhammed Sultan Bektaş&#8217;ın, Sulucakarahöyük&#8217;te  1250&#8217;nin başlarında kurduğu Hânkâh,  20 yıl içerisinde Hünkâr Dergâhı&#8217;na, sözcük anlamıyla &#8220;Ulu Padişah Kapısı&#8221;na dönüştü. Çok daha önceden gelmiş Anadolu&#8217;nun çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan Seyyid Ocakları&#8217;nın pirleri de Hünkâr Hacı Bektaş&#8217;ı büyük Mürşid ve Serçeşme olarak tanıyıp, Hünkâr Dergâhı&#8217;na bağlanmışlardı. Hünkâr Hacı Bektaş Veli &#8220;bir olalım&#8221; diyerek, inançsal, toplumsal birliğin yanısıra; ezici çoğunluktaki Türkmen boy ve oymaklarını yönlendiren inançsal önderleri yetiştiren Seyyid Ocakları örgütlenmelerini de birleştirerek merkezileştirmiş. Dağınıklığı ve bireyselliği geri plana çektirince  &#8220;diri olmayı&#8221;, canlı ve sağlıklı  kalmayı gerçekleştirmiştir.  Öbür yandan yerleştiği bölgede tarımda, zanaatta ortaklaşa üretime/bölüşüme, sosyal dayanışma ve ticarete ağırlık kazandırarak üçüncü ilkesi &#8220;iri olmayı&#8221;, yani ekonomisini güçlendirerek büyümeyi de sağlamış bulunuyordu.  Öyle ki, Hakka yürümesinin ardından onun adına  bin koyun, yüz sığır kesilip halka şölen veriliyor. Bu gösteriyor ki Dergâh aynı anda  25-30 bin kişiye yemek verecek, doyuracak duruma ulaşmıştır.</p>
<p> Böylece Hacı Bektaş Veli Dergâhı Alevi-Bektaşi inançsal birliğinin merkezi olmuştu.Velâyetname&#8217;ye göre bu dönem içinde 360 halife ve 36 000 derviş yetişmiş. Bunlar siyasal dağılmışlık içindeki Anadolu&#8217;nun çok sayıda Beylik topraklarına  yerleşerek çerağ uyandırıp cemlerini-cemaatlarını yönetmektedirler.</p>
<p> Sâdık Abdal&#8217;ın bu durumu dolaylı biçimde kanıtladığını görüyoruz. O, bir şiirinde Hacı Bektaş&#8217;ın temiz adının &#8211;ki Bektaş adı, O&#8217;nunkiyle birdir; eşsiz Tanrılığı bildirir(s. 149)- bütün dillerde tanınmışlığını ve kendisinin âlemlerin kutbu, cihanı yöneten eşsiz-benzersiz Şah  olduğunu vurguladıktan sonra, &#8220;Dünyadaki cansız ve zayıf gönülleri canlı kılmak için, O Şah lütfeyleyerek (cömertlik edip) sayısız zaviyeler oluşturdu.(Cihânda nâtuvân mürde-i dilânı kılmaga zinde/Keremden eyledi ol Şâh adedsiz zâviye peyda (s.57)&#8221;diye yazıyor.</p>
<p> 1. a. Gönülleri Birlemek İnançta Birlik Sağlamaktır</p>
<p> Bugün de Alevi-Bektaşi toplumunda dergâhtan kopmuş çok sayıda zayıf ve cansız gönüllü Seyyid ocakları-pirler, tâlipler vardır. Bu ayrık, cansız gönüllerin diriltilmesi birleştirilmesi gereklidir. Kuşkusuz  günümüzde  sayısız tekkeler kurmakla değil, Hünkâr Dergâhı&#8217;nda  bir olmak, ona bağlanmakla olur. Hacı Bektaş Veli dergâhı en başında Selçuklu, daha sonra Sünni Osmanlı egemen yönetimlerin bâtıni Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inançları kuşatma, saldırı ve yoketme siyasetlerine karşı inançsal birlik sağlayarak varolma savaşımı sürdürmüştür. İnançsal birlik, gönül birliğidir. Gönüllerin birlenmesi; Hakk&#8217;ın birliliğine ve de Makâlât&#8217;ta Hacı Bektaş&#8217;ın, Dilgûşa&#8217;da Kaygusuz Abdal&#8217;ın dediklerini birleştirerek söyleyelim: &#8220;Hakk&#8217;ın insanda mevcut olduğuna, yani Halîk&#8217;ın mahlûktan/Yaratanın yaratılandan ayrı olmadığına&#8221;inanmada birlik olmaktır. Gönülden inanmakla gönüller birlenir. Bu gönül birliği olmasaydı, altı yüzyıllık şeriatçı Sünni Osmanlı egemen yönetimi bu inancı çoktan yoketmişti.Tarihsel dönemlerdeki inançsal birlik, aynı zamanda toplumsal ve siyasal birliktelikle özdeşti, birbirinden ayrılamazdı. İnanç toplulukları varoluşlarını bu özdeşleşmiş mücadeleyle sürdürebilmişlerdir.</p>
<p> Yüzyılımızda toplumsal ve siyasal kavramlar değişmiş farklı disiplinlerde uygulama alanları bulmuştur. Bugün Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;nın işlevi, sadece inançsal bağlamda gönül birliğini sağlamak olacaktır. Ne Alevi demokratik kitle örgütlerini ve  onların siyasal duruşlarını ve ne de Alevi meslekî örgütlerini tek çatı altında toplama(!), Dergâh&#8217;tan yönetilmesi gibi bir düşünce  ileri sürmek çok anlamsızdır. Ancak Dergâh&#8217;ın, bu türden başında açık veya kapalı &#8216;Alevi&#8217; sıfatı taşıyan kurum, kuruluş ve örgütlerinin, Alevi-Bektaşi edep erkânına aykırı davranış ve eylemlerinde uyarma-sorgulama (Pir huzurunda dâra çekilme vb. inancımızın erkânlarına uygun biçimde) işlevi, hakkı  saklı tutulmalıdır.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli Dergâhı&#8217;nın tarihsel işlevinin güncelleşmesi ve işlerlik kazanmasını, günümüzün  sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarında tek başına Dergâh Postnişini&#8217;ne yüklemek, ondan beklemek büyük haksızlık olur. &#8216;Hacı Bektaş Veli Evladı&#8217; olarak Mürşid makamında oturan Dergâh Postnişini başlarında bulunması koşuluyla bir &#8216;Yüksek Dergâh Kurulu&#8217; oluşturulup Dergâh&#8217;ın işlevi uygulama alanına  sokulmalıdır. Bu kurul  Türkiye çapında tanınmış ve yetkin en az 12 Seyyid Ocağı temsilcilerinden oluşturulabilir. Böylece tarihsel olarak dergâha bağlılıkla sağlanmış olan birlik anlayışı gerçekleşir; çağdaş ve demokratik anlamda, yeni saptanacak ve geliştirilecek alt birimleriyle  kurumlaşmış Hünkâr Dergâhı güncelleşerek işlerlik kazanır.</p>
<p> Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi inanç toplumunun birliğinin inançsal temelde sağlanması dernekler ve vakıflar, diğer kitlesel örgütler aracılığıyla olmayacağı artık iyice anlaşılmış durumdadır. Bu birliğin, Hacı Bektaş Veli Dergâhının çevresinde toplanarak sağlanması kaçınılmazdır. Ulu Hünkâr  Dergâhı&#8217;na toplum olarak  sahip çıkıp, oranın tarihsel işlevine kavuşturulması gerekir. Ancak &#8216;el ele, el Hakk&#8217;a&#8217; ilkesi gereğince bu inançsal hiyerarşik (Dede-Baba, Pir,Mürşid) yapının işletilmesi, Alevi-Bektaşi topluluklarının yaşadığı bölge ve ülkelerden gelecek olan seyyid ocakları temsilcileri dedeler ve babalar arasından bir Yüksek Dergâh Kurulu&#8217;nun oluşturulmasıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Dede yetiştirilmesi, erkânlarımızın günümüz koşulları çerçevesinde yürütülmesi, bunları yürütecek Dedelere icazetname verilmesi ve  inanç toplumu olarak sorunlarımızın-müşküllerimizin çözülmesinden bu kurul sorumlu olmalıdır.</p>
<p> Çok saygıdeğer Dergâh Postnişini Veliyettin Hurrem Ulusoy&#8217;un,  &#8220;Serçeşme&#8217;de buluşmak, halleşmek, geleceğimiz üzerine ortak Yol&#8217;umuzda birlikte hareket etmek üzere&#8221; Alevi Ocak temsilcileri, kurum yöneticileri, akademisyenler, sanatçılar, işverenler, medya mensupları ve hukukçulara yaptığı &#8220;gönülleri birleme&#8221; çağrısı ecdadına yaraşır, çok önemli bir girişimdir. Özellikle ikrarlı canlarla yapılacak  ilk geniş toplantıda sözünü ettiğimiz kurumlaşmanın temeli atılacağını umuyoruz. Bu bölümü Derviş Baba&#8217;nın  Dergâh üzerine iki nefesiyle sonlandıralım:</p>
<p> DERGÂHA DOĞRU</p>
<p> Alevi canlarım birliğe doğru<br /> Haydi yürüyelim zamanı geldi<br /> Yönümüz  ol ulu Dergâh&#8217;a doğru<br /> Döndürüp koşalım zamanı geldi</p>
<p> Pirler piri Hacı Bektaş Dergâhı<br /> Varalım niyaza  sürelim rahı<br /> Hünkar&#8217;ın donunda ol Ali şahı<br /> Cara çağıralım  zamanı geldi</p>
<p> Sevgiden hasıldır Muhammed nebi<br /> Sevgi denizinin bulunmaz dibi<br /> Gökte semah dönen turnalar gibi<br /> Dergâha koşalım zamanı geldi</p>
<p> Derviş Baba yüzün Dergâh&#8217;a döndü<br /> Hünkar Hacı Bektaş Veli&#8217;yi gördü<br /> Nesl-i Evliyanın izini sürdü<br /> Gerçek iz sürmenin zamanı geldi</p>
<p> 13/XII/1992</p>
<p> DERGÂHA VARALIM</p>
<p> Talip ol gel Pir&#8217;e necat bulasın<br /> Destur alıp ol Dergâh&#8217;a varalım<br /> İkrar ver ki görülüp sorulasın<br /> Destur alıp ol Dergâh&#8217;a varalım</p>
<p> Muhammed Ali&#8217;den kalan yol paktır<br /> Dergâh&#8217;a bağlanıp sürdürmek haktır<br /> Ayrı başlar çekmek yolu yıkmaktır<br /> Destur alıp ol Dergâh&#8217;a varalım</p>
<p> Evliyalar kutbu Bektaş Veli&#8217;ye<br /> Kalender Sultan&#8217;a Kızıl Deli&#8217;ye<br /> Manada yüz sürüp güzel Ali&#8217;ye<br /> Destur alıp ol Dergâh&#8217;a varalım</p>
<p> Hacı Bektaş Veli soyu mürşiddir<br /> Onun eşiğine varan reşiddir<br /> Derviş Baba derki en soylu işdir<br /> Destur alıp ol Dergâh&#8217;a varalım</p>
<p> 1/1/1993</p>
<p> 1. III. Dergâh&#8217;ın Tarihinden Kesitler</p>
<p> Hünkâr Hacı Bektaş siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde, Mogol istilasıyla yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya gitmemiştir. Çünkü önce istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür. Bu nedenle bağımsızlık siyaseti güden Selçuklu prensi II.İzzeddin Keykavus&#8217;u, Mogol korumalığındaki işbirlikçi yönetime kentleri köyleri yakıp yıkan, ezeli düşman Mogollara karşı savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldılar.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli&#8217;nin ölümünün ardından Bacıyan-i Rum kadınlar örgütlemesinin (eski) başkanı ve eşi Kadıncık Ana adıyla tanınan Kutlu Melek (Fatma Nuriye) bir süre posta oturarak Hünkâr Dergâhı&#8217;nı yönettiği bilinir. Yine Aşık Paşa&#8217;dan gelen bilgilere ve Abdal Musa Velayetnamesi&#8217;ne göre Kadıncık Ana emaneti, yani Dergâh yönetimini Abdal Musa Sultan&#8217;a devrettiğini  biliyoruz. Abdal Musa&#8217;nın kendisine ardıl olarak Seyid Ali Sultan&#8217;ı  gösterdiği üzerinde kanıtlar vardır. Kızıl Deli Sultan ile torunu, yani Mürsel Bali oğlu Balım Sultan (ö.1516-18) farklı konumlarda tarih sahnesinde yerlerini aldılar.</p>
<p> Osmanlı yönetimi 1502&#8217;den 1514&#8217;e kadar Kızılbaş Safevilerle  kurulan ilişkilerden  ve daha sonra, özellikle 1525 Baba Zünnun 1527-8 Kalender Şah (Çelebi) Osmanlı zulmüne karşı, Kızılbaş başkaldırı hareketlerinin  Dergâh çevresinde oluşan siyasal birlikten kaynaklanmış olmasından dolayı Dergâhı kapattı. Hacı Bektaş soyundan gelen Seyyid ailelerin önderleri öldürüldü, kalanları dağıtıldı. 1551&#8217;de  ise Paşa unvanlı Sersem Ali Baba&#8217;yı (ö.1559) Dergâh&#8217;ın başına atadı ve kendisine bağlı yeni Babagan Bektaşi kolunu yarattı. Dergâh Hacı Bektaş evlatlarının elinden alındı. 25-26 yıl sonra bu olaylara karşı çok geniş bir protesto  hareketi görüyoruz; Şah İsmail adıyla ortaya çıkan bir Alevi halk önderi, 50 bin kişinin başında Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;nı ziyaret ederek, kurbanlar kesip kazan kaynatarak toplu Hac ziyaretinde bulunuyor. Olasıdır ki, dergâhı sahiplerine teslim ediyor. Bizce, Lala Mustafa Paşa tarafından 1578&#8217;de bastırılmış Düzmece Şah İsmail hareketinin asıl bu bağlamda  değerlendirmek gerekir.</p>
<p> 17. yüzyılan itibaren Osmanlı yönetimi, Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;nı bağı-bahçesi,   köyleri ve arazileriyle birlikte, aileden birinin başkanlığında bir çeşit ayrıcalıklı vakıf tımarı biçiminde kurumlaştırıp, tümüyle denetimi altına aldı. Bu kere ikili Dergâh postnişinliği sürdürürken fermanlarda Çelebi ailesinden olanlar da &#8220;El Şeyh&#8230;.evlad-ı Hacı Bektaş-i Veli&#8221; sıfatıyla tanınıp Hacı Bektaş soyundan geldiklerini onaylanmış oluyordu. Artık Osmanlı çıkarları  gereği, daha önce uydurduğu Hacı Bektaş Veli&#8217;nin çocuksuzluğu siyasetinden vazgeçmiş görünüyor. Yaratılan ılımlı (Babağan) Bektaşiliğe sokuşturulmuş Şeriat ögelerini kabula zorlanarak, yolu sürdürmeye yetkin dedelere verdiklere &#8220;İcazetname&#8221;lere &#8220; günde beş vakit namaz ve Ramazan&#8217;da teravih kıldırma&#8221; koşulları bile koydurulmuştu. Hacı Bektaş Seyyid Ocağı, soyun yaşaması yokolmaması adına &#8220;takiye&#8221;ye sığınarak 1826 yılına kadar bu  ikilem içinde Hünkâr Dergâh&#8217;ının önderliğini sürdürmeye çalıştı.</p>
<p> Ancak Hünkâr Dergâhı&#8217;nda bu ikilem yüzünden ayrılıklar ve bozulmalar hızlanmıştı; hem Osmanlı&#8217;nın teşvik ve yardımlarıyla, hem de bu dönemdeki İran Safevi Şah&#8217;larının iki yüzlü siyasetiyle Seyyid Ocakları teker teker Dergâh&#8217;tan kopmaya ve bağımsız hareket etmeye başladılar, yol ve erkanlar denetimsiz kaldı. Osmanlı yönetimi, Nakıb-ül Eşraflık kurumunun Kerbela ve Necef  kolları bol keseden Evlad-ı Resul şecereleri, Seyyidlik beratları dağıtması ve yenilemesini kolaylaştırdı. Seyyidlere tanınan ufak-tefek ayrıcalıklar Ocaklara bağlı aileleri cezbediyor ve bir yandan da şecere yeniletene talip içine öncelikle gitme Cem-cemaat yapma hakkı doğduğu için rekabet ve rüşvet alıp yürümüştür.</p>
<p> Osmanlı yönetimi  korkunç baskı-zulüm ve düşmanca siyasetiyle birliği parçalama ve Seyyid Ocaklarını birbirini düşürmekle de yetinmedi. 1826&#8217;da yeniçeri kırımıyla bilinen tüm Alevi-Bektaşi tekkelerini kapattı.  Bu büyük kırımın arkasından Hacı Bektaş Veli Dergâh&#8217;ı yine Hacı Bektaş evlatlarının elinden alınıp, Nakşibendi&#8217;lere verilerek asıl hedef olan Sünnileştirmeğe gidilmiş. İdamla yargılanan son postnişin Seyyid Hamdullah Çelebi&#8217;nin (1767-1836), savunmasında gösterdiği yola bağlılık, ölümü hiçe sayan büyük cesaret ve dikduruş istisnasız her Alevi-Bektaşi cana  örnek olmalıdır. O sadece kendisini değil, aynı zamanda inancımıza ilişkin engin bilgisiyle Alevi-Bektaşiliği savunmuştur. Belgelere dayanarak yayınlanan bu önemli savunma her Alevi canın başucu kitabı olacak değerdedir.[4] Es-seyyid Hamdullah  Çelebi Evlad-ı Kutbu&#8217;l Arifin Sultan Hacı Bektaş Veli, yargılama sonunda verilen idam cezasını beklerken, İmparatorlukta çıkacak büyük kargaşadan çekinilmiş olmalı ki, Padişah II. Mahmut idamı kaldırmaya ikna edilmiş. Arkasından Postnişin Amasya&#8217;ya sürgün edilmiştir. Alevi-Bektaşi toplumu olaya seyirci kalmamış Anadolu&#8217;nun her köşesinden, Hacı Bektaş Dergâhı&#8217;nın Hacı Bektaş Veli evlatlarına geri verilmesi ve sürgünün de kaldırılmasını  talebeden her biri yüzlerce imzalı mektuplar göndermişlerdir Dersaadet İstanbul&#8217;a. Bu eylem, olay gerçekleşinceye dek sürmüştür. Buna karşı Hacı Bektaş evlatlarını eleştiren ve Dergâh&#8217;ı yadsıyan Ocak Dede&#8217;lerinden bu duruma sevinenler, bu eylemlere yardımcı olmayanlar da  bulunuyor olmalıydı ki, kendisi Hasireti mahlasıyla yazdığı aşağıdaki dizelerde kırgınlığı ve kızgınlığını ilenerek çıkarmaktadır sanki:</p>
<p> Hünkâr Hacı Bektaş nesl-i Ali&#8217;den<br /> İkrar almayanda iman mı vardır<br /> &#8230;.<br /> Lanet olsun batıl yola gidene<br /> Münafık ilmine amel edene<br /> Hünkâr evladını inkar edene<br /> Mahşer kapısında Rıdvan mı vardır<br /> &#8230;<br /> Hasireti&#8217;m ikrar iman Ali&#8217;ye<br /> Sırr-ı settar Hacı Bektaş Veli&#8217;ye<br /> Ona şek getiren Mervan kulu ya<br /> Ehlibeyt&#8217;ten gayri deman mı vardı</p>
<p> [1] Sâdık Abdâl Divânı, Yayına hazırlayan:H. Dursun Gümüşoğlu, Horasan yayınları, İstanbul,2009 : Dimetoka&#8217;daki Seyyid Ali Sultan (ö.1412-20) dergâhında 22 yaşında hizmete başlamış ve yirmi dört yaşında ondan nasip alarak derviş olmuş  Sâdık Abdal&#8217;ın Divanı&#8217;nda  Hacı Bektaş Veli, Kızıl Deli Sultan, Abdal Musa Sultan, dergâh (Hânkâh) ve Makâlât üzerinde özgün bilgiler elde etmekteyiz.</p>
<p> [2] Günümüz Türkçesiyle açıklaması verilen  örnek şiirlerin eski dildeki asıllarına, beyitlerin  sonunda verilen sayfa numaralarından Sâdık Abdal Divânı&#8217;na bakılabilir.</p>
<p> [3] İlm-i Cavidan, Hazırlayan: Doç.Dr. Osman Eğri, Diyanet Vakfı yayınları, Ankara, 2008, s.141-143</p>
<p> [4] Hamdullah Çelebi&#8217;nin Savunması  (Bir İnanç Abidesinin Çileli Yaşamı), Hazırlayanlar: İsmail Özmen-Yunus Koçak, Ankara-2007: Yargılanma ve Savunması Bölümü s.91-145</span> </p>
<p> <span style="font-size: 10pt">Kaynak: www.ismailkaygusuz.com <br /> </span> </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-makalat-dergahin-dunu-ve-yarini/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
