<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>METİN GÜLBOL &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/yazarlar/metin-gulbol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Aug 2007 15:35:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.2.3</generator>
	<item>
		<title>Nur Üzerine Nur Ehlibeyt&#8217;tir</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/nur-uzerine-nur-ehlibeyttir/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/nur-uzerine-nur-ehlibeyttir/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:35:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/nur-uzerine-nur-ehlibeyttir/</guid>
				<description><![CDATA[&#8220;Allah&#39;ın nuru, içinde çerağ bulunan bir fener gibidir. Parıl parıl parıldayan bir yıldız gibi olan kandil. O kandil, ne güneşin doğduğu ne de battığı yerde bitmeyen mübarek bir ağaçtan, zeytin ağacından yakılır. O ağacın yağı ateş dokunmasa bile, hemen hemen ışık verecek gibidir. Nûr üzerine nurdur. şanı yüce olan Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder.&#8221; ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Allah&#39;ın nuru, içinde çerağ bulunan bir fener gibidir. Parıl parıl parıldayan bir yıldız gibi olan kandil. O kandil, ne güneşin doğduğu ne de battığı yerde bitmeyen mübarek bir ağaçtan, zeytin ağacından yakılır. O ağacın yağı ateş dokunmasa bile, hemen hemen ışık verecek gibidir. Nûr üzerine nurdur. şanı yüce olan Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder.&#8221; (Nûr Süresi 35. Âyet) </p>
<p> İmam Cafer es-Sâdık (as)&#8217;ın oğlu Ali, kardeşi ımam Musa el-Kâzım (as)&#8217;a şanı yüce olan Allah&#39;ın buyurmuş olduğu şu ayet hakkında sordu: &#8220;Allah&#39;ın nuru, içinde çerağ bulunan bir fener gibidir.&#8221; (Nur Süresi 35.Ayet) </p>
<p> İmam Musa el-Kâzım buyurdu ki: &#8220;Fener, Fatıma&#8217;dır, onun içinde bulunan çerağ ise Hasan ve Hüseyin&#8217;dir.&#8221; Sonra ımam Musa el-Kâzım ayetin tüm tefsirini şöyle yaptı: &#8220;Parıl parıl parıldayan bir yıldız gibi olan kandil&#8221;(âyet). Fatıma, âlem kadınları içinde parıl parıl parıldayan bir yıldız gibiydi. &#8220;O kandil, ne güneşin doğduğu ne de battığı yerde bitmeyen mübarek bir ağaçtan, zeytin ağacından yakılır&#8221;(âyet). Mübârek olan ağaç ıbrâhim aleyhisselâm&#8217;dır. Kendisi ne yahudi ne de hristiyandır. &#8220;O ağacın yağı ateş dokunmasa bile, hemen hemen ışık verecek gibidir&#8221; (âyet). Yani sanki ilim ondan çıkacak gibidir. &#8220;Nûr üzerine nurdur&#8221; (âyet). Onda imam arkası imam vardır. &#8220;şanı yüce olan Allah dilediği kimseyi nuruna hidâyet eder&#8221; (âyet). şanı yüce olan Allah, dilediği kimseyi biz Ehl-i Beyt&#8217;in velâyetine hidâyet eder. </p>
<p> (Menâkıb-ı Meğâzeli S.317; Enis Emir &#8220;Fazilet-i Ehl-i Beyt-i Resulullah&#8221; S.445-446; Allâme el-Meclisi &#8220;Bihâr&#8217;ül Envâr&#8221; C.4, S.19; C.26, S.323; es-Seyyid şeref ed-Din el-Hüseyni &#8220;Tevil&#8217;ül Âyât ez-Zâhira&#8221; S.357-358; &#8220;et-Tarâif&#8221; C.1, S.135; &#8220;el-Amde&#8221; S.356, 422-423; el-Hilli &#8220;Keşf&#8217;ül Yakin&#8221; S.416)  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/nur-uzerine-nur-ehlibeyttir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>ZÜLFİKAR KILICININ SAHİBİ HAYDAR-I KERRAR OLAN HZ. ALİ&#8217;NİN FAZİLETİ HAKKINDA</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/zulfykar-kilicinin-sahyby-haydar-i-kerrar-olan-hz-alynyn-fazylety-hakkinda/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/zulfykar-kilicinin-sahyby-haydar-i-kerrar-olan-hz-alynyn-fazylety-hakkinda/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:34:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/zulfykar-kilicinin-sahyby-haydar-i-kerrar-olan-hz-alynyn-fazylety-hakkinda/</guid>
				<description><![CDATA[Ey imamet hazinesinin anahtarı, inanç nuru ya Ali Hidayet güneşinin ışığı, parıldayan Ay sensin ya Ali ızzet gömleğinin şahı, imamların tacısın Vahiy ilminin deposu, Allah&#8217;ın hidayet nuru ya Ali Lemyezel yani &#8220;yok olmayan&#8221; Allah&#8217;ın hikmetlerinin sırrı Esirgeyen Allah&#8217;ın gizli ilminin sırlarının hazinesi ya Ali Mustafa&#8217;nın, peygamberlerin, ve de imamların ilminin kapısı Senin ilim meclisinde herkes ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Ey imamet hazinesinin anahtarı, inanç nuru ya Ali<br /> Hidayet güneşinin ışığı, parıldayan Ay sensin ya Ali<br /> ızzet gömleğinin şahı, imamların tacısın<br /> Vahiy ilminin deposu, Allah&#8217;ın hidayet nuru ya Ali<br /> Lemyezel yani &#8220;yok olmayan&#8221; Allah&#8217;ın hikmetlerinin sırrı<br /> Esirgeyen Allah&#8217;ın gizli ilminin sırlarının hazinesi ya Ali<br /> Mustafa&#8217;nın, peygamberlerin, ve de imamların ilminin kapısı<br /> Senin ilim meclisinde herkes bulunur ya Ali<br /> Faziletine eşitlik açısından Güneş ve Ay yeterlidir<br /> Senin için inançlı insanlar mum gibi yakılır ya Ali<br /> Hz. Muhammed&#8217;ül Mustafa&#8217;nın dini ıslam Dini seninle kurtulmuştur.<br /> Din yolunun aslı, imanın merkezidir<br /> Kafirlerin batıl inançlarını sen başlarına yıkmışsın ya Ali <br /> Eğer senin kıymetli vücudun dünyaya gelmez olsaydı<br /> Dünyada bir tek müslüman dahi bulunamazdı ya Ali. <br /> LÂ FETÂ İLLÂ ALİYYÜN VELÂ SEYFÜN İLLÂ ZÜLFİKÂR <br /> &#8220;Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur&#8221; kelamı ile, gökteki melekler senin faziletini zikrettiler. Allah&#8217;ın dostu ve Muhammed&#8217;ül Mustafa&#8217;nın yardımcısı sensin, Ay ve Güneş gökte senin önünde secde kılarlar, yalnız sen, Allah&#8217;ın evi olan Kabe-i şerif&#8217;te doğmuşsun, senden başka hiçkimse Kabe&#8217;de doğmamıştır, bu nedenle senin vücudunda Mesih&#8217;in kokusu vardır, senin şahsiyetini anlatmak için, Kıyamete kadar Kuran&#8217;ın ayetleri en büyük delildir ya Ali, bağışlayan Allah&#8217;ın miracından maksat sensin ya Ali, Hasan&#8217;ül Mücteba ve Hüseyin eş-şehid bi-Kerbela oğulların ya Ali. ınsanlar senin yüzün suyu hürmetine kurtulmuşlardır, Hz. Süleyman&#8217;ın mülkiyeti senin hürmetin için ona bağışlanmıştır. Hz. Nuh peygamber Tufan günü senden yardım göremez olsaydı, sular Hz. Nuh peygamberi boğardı. Nemrut&#8217;un hazırladığı ateşi Hz. ıbrahim peygambere sen gülbahçesi ettin. Hz. Yusuf peygamber senin makamının sayesinde Mısır memleketine padişah oldu ya Ali. <br /> Tur dağında senin nurundan bir zerre tecelli edince, ımran oğlu Hz.Musa peygamber o nurdan yedi gün hayran kalmıştır. Hz. Muhammed&#8217;ül Mustafa peygamber seni bizzat kendi mübarek omuzlarına aldı, kafirlerin inançlarını yani putları yerle bir ettin ya Ali. <br /> Bin tane deniz mürekkep olsa, yine de senin şahsiyetini anlatmakta yetersizdirler. Kumru&#8217;ya bu izzet ve bu şeref yeter, hak yolcusu her zaman senin vasıflarını anmak için söz eyleyip coşar. <br /> (Kumru &#8220;Kenz&#8217;ül Mesâip&#8221; S.32-33 Can Yayınları ıstanbul 1995 ) </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/zulfykar-kilicinin-sahyby-haydar-i-kerrar-olan-hz-alynyn-fazylety-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Hz Muhammet&#8217;mi Üstün Hz. Ali mi?</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hz-muhammetmi-ustun-hz-ali-mi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hz-muhammetmi-ustun-hz-ali-mi/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:32:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hz-muhammetmi-ustun-hz-ali-mi/</guid>
				<description><![CDATA[Bir Ayet Tefsiri: &#8220;Siz, ikiniz, atın cehenneme, her inatçı kafiri&#8221; (Kaf 24.Ayet) Sahabenin büyüklerinden Abdullah bin Mesud hazretleri anlatıyor: Bir gün Resulullah (saa)&#8217;ın huzuruna varıp dedim ki: Ey Resulullah, bana hak olanı göster ki gözümle onu görüp ona tabi olayım. Resulullah bana buyurdu ki: &#8220;Ey Mesud&#8217;un oğlu! Yanımdaki odaya bak, bakayım ne göreceksin?&#8221; Ben odaya ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Ayet Tefsiri: <br /> &#8220;Siz, ikiniz, atın cehenneme, her inatçı kafiri&#8221; (Kaf 24.Ayet)<br /> Sahabenin büyüklerinden Abdullah bin Mesud hazretleri anlatıyor: Bir gün Resulullah (saa)&#8217;ın huzuruna varıp dedim ki: Ey Resulullah, bana hak olanı göster ki gözümle onu görüp ona tabi olayım. Resulullah bana buyurdu ki: &#8220;Ey Mesud&#8217;un oğlu! Yanımdaki odaya bak, bakayım ne göreceksin?&#8221; Ben odaya girdim ve baktım ki, odanın içinde Ali bin Ebi Talib mevcut ve secde ve rüku halinde şöyle diyor: &#8220;Ey Allah&#8217;ım! kulun Muhammed&#8217;in hakkı için şiamın içindeki günahkarların suçlarını affet!&#8221; ımam Ali&#8217;nin dediklerini duyduğumda, olanları Resulullah (saa)&#8217;a bildirmek için tekrar geri döndüğümde, odanın içinde Resulullah&#8217;ın huşu içinde secde ettiğini ve şöyle duada bulunduğunu duydum: &#8220;Ey Allah&#8217;ım! kulun Ali&#8217;nin hakkı için ümmetimin içinde olan günahkarları affet!&#8221; Ben bütün olanları duyduğumda bayağı endişelendim. Resulullah namazını kıldıktan sonra bana buyurdu ki: &#8220;Ey Mesud&#8217;un oğlu, imandan sonra küfre mi sapacaksın?&#8221; Ben dedim ki: &#8220;Hayatının hakkı için, hayır bu hiçbir zaman aklımdan gelmedi. Lakin Ali&#8217;ye baktığımda şanı yüce olan Allah&#8217;tan, senin hürmetinin hakkı için duada bulunduğunu gördüm. Sana geri döndüğümde ise sen, şanı yüce olan Allah&#8217;tan Ali&#8217;nin hürmeti hakkı için dua ettiğini gördüm. şanı yüce olan Allah&#8217;ın katında hanginizin daha hürmetli olduğunu bilmez oldum.&#8221; Resulullah (saa) buyurdu ki: &#8220;Ey Mesud oğlu! Allah, beni, Ali&#8217;yi, Hasan&#8217;ı, Hüseyin&#8217;i kudsi nurundan yarattı. Allah varlık alemini yaratmak istediğinde, gökleri ve yerleri benim nurum ile yarattı. Allah&#8217;a ant olsun ki ben, göklerden ve yerlerden daha yüceğim. Daha sonra Ali&#8217;nin nurundan Arş&#8217;ını ve Kürsü&#8217;sünü yarattı. Allah&#8217;a ant olsun ki Ali, Arş ve Kürsü&#8217;den daha yücedir. Daha sonra Hasan&#8217;ın nurundan gözün siyahını ve beyazını ve melekleri yarattı. Allah&#8217;a ant olsun ki Hasan, gözün siyahlığı ve beyazlığından ve tüm meleklerden daha yücedir. Daha sonra Hüseyin&#8217;in nurundan Levh&#8217;i ve Kalem&#8217;i yarattı. Allah&#8217;a ant olsun ki Hüseyin, Levh ve Kalem&#8217;den daha yücedir. Bundan sonra doğusu ve batısı karanlıklar içinde kaldığında melekler şöyle nida ettiler: &#8216;Ey ılah&#8217;ımız ve Seyyid&#8217;imiz! Kudsi nurundan olan bu şahısların hürmeti hakkı için bizi aydınlat!&#8217; Bunun üzerine Allah, birtakım kelimeler söyledi ve onlardan ruhu yarattı. Nur, ruhu üzerine alıp ondan Fatıma&#8217;tüz Zehra&#8217;yı yarattı. Ve onu Arş&#8217;ının önüne dikti ki, onunla doğusu ve batısı aydınlık içinde oldu. Bu sebeptendir ki, Fatıma&#8217;ya &#8216;Zehra&#8217; adı verildi. Ey Mesud&#8217;un oğlu! Kıyamet günü geldiğinde şanı yüce olan Allah, bana ve Ali&#8217;ye şöyle buyuracak: &#8216;Sevdiklerinizi cennete geçiriniz ve buğz ettiklerinizi cehenneme dökünüz&#8217; buna delil olarak şanı yüce olan Allah&#8217;ın ayeti şudur: &#8216;Siz, ikiniz, atın cehenneme, her inatçı kafiri&#8217;&#8221; Ben dedim ki: &#8220;Ey Resulullah! ınatçı kafir kimdir&#8221; Buyurdu ki: &#8220;Kafir olan benim nübüvvetimi inkar edendir. ınatçı olanlar ise Ali bin Ebi Talib ve zürriyetine karşi inatçı olanlardır.Cennet Ali&#8217;nin yandaşları ve sevenleri içindir.&#8221;<br /> (el-Meclisi &#8220;Bihâr &#8217;ül Envâr&#8221; C.40, S.43-44 / Muhammed Taki şerif &#8220;Sahîfet&#8217;ül Ebrâr&#8221; C.1, S.81-82 / şâzân bin Cibril el-Kummi &#8220;el-Fedâil&#8221; 128-129;Allamet&#8217;it Tubeli &#8220;Medînet&#8217;ül Meâciz&#8221; / es-Seyyid er-Radi &#8220;el-Menâkib&#8217;ül Fâhira fil-ıtret&#8217;it Tâhira / er-Revda / Enis Emir &#8220;Kuran&#8217;da Ehl-i Beyt&#8221; S.284-285)</p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hz-muhammetmi-ustun-hz-ali-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali&#8217;yi Kim Taklit Edebilir</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hz-aliyi-kim-taklit-edebilir/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hz-aliyi-kim-taklit-edebilir/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:31:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hz-aliyi-kim-taklit-edebilir/</guid>
				<description><![CDATA[İbn-i Cevzi Bağdat&#8217;taki mescitlerin birinde mimberde iken (İmam Ali (as)&#8217;nin meşhur sözü olan): &#8220;Beni kaybetmeden bana istediğinizi sorunuz!&#8221; sözünü söyledi. O anda Ammar&#8217;ın karısı şöyle bir soru sordu: &#8220;Rivayet edilmiş ki: Selman&#8217;ül Fârisi vefat ettiğinde İmam Ali bir gecede onun yanına gidip techizini (cenazesini kaldırıp tekfinini yapmıştır) hazırlamıştır, doğru mu?&#8221; İbn-i Cevzi dedi ki: &#8220;Evet, ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İbn-i Cevzi Bağdat&#8217;taki mescitlerin birinde mimberde iken (İmam Ali (as)&#8217;nin meşhur sözü olan): &#8220;Beni kaybetmeden bana istediğinizi sorunuz!&#8221; sözünü söyledi. O anda Ammar&#8217;ın karısı şöyle bir soru sordu: &#8220;Rivayet edilmiş ki: Selman&#8217;ül Fârisi vefat ettiğinde İmam Ali bir gecede onun yanına gidip techizini (cenazesini kaldırıp tekfinini yapmıştır) hazırlamıştır, doğru mu?&#8221; <br /> İbn-i Cevzi dedi ki: &#8220;Evet, böyle rivayet edilmiştir.&#8221;<br /> Kadın dedi ki: &#8220;İmam Ali mevcut olduğu halde Halife Osman&#8217;ın cenazesi üç gün çöplüklerde kaldı!&#8221; (Halife Osman&#8217;ın cenazesi üç gün yerde kalmış, üç gün sonra Baki mezarlığının arkasındaki Yahudi mezarlığına defnedilmişti. Bkz. Tarih&#8217;üt Tabari C.9, S.143)<br /> İbn-i Cevzi dedi ki: &#8220;Evet, doğrudur&#8221; dedi. <br /> Bunun üzerine kadın dedi ki: &#8220;O zaman bunlardan birisi hatalıydı&#8221; <br /> O zaman İbn-i Cevzi kadına dedi ki: &#8220;Eğer sen kocanın izni olmadan dışarı çıkmışsan sana Allah&#8217;ın laneti olsun, yok eğer onun izniyle evden çıkmışsan ona Allah&#8217;ın laneti olsun&#8221; <br /> Bunun üzerine kadın dedi ki: &#8220;Aişe, İmam Ali&#8217; ye karşi onun savaşina çıktığında Peygamber (saa)&#8217;in izniyle mi çıktı, onun izni dışında mı?&#8221;<br /> İbn-i Cevzi o anda sustu ve ne cevap vereceğini şaşirıp kaldı. <br /> (Allame el-Meclisi &#8220;Bihâr&#8217;ül Envâr&#8221; C.29, S.647-648; Ali bin Yunus el-Beyâdi &#8220;es-Sırât&#8217;ul Müstakîm&#8221; C.1, S.218, Mektebet&#8217;il Haydariyye 1384 H. Necef Bas; el-Hatip Şeyh Muhammed Ridâ el-Hakîmi &#8220;Selüni Kable en Tefkudûni&#8221; C.2, S.56 </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hz-aliyi-kim-taklit-edebilir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>HZ ALİ&#8217;NİN  MALİK-İ EŞTER&#8217;İ  MISIR VE  ETRAFINA VALİ TAYİN ETTİĞİ ZAMAN ONA YAZDIKLARI  EMİRNAME</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hz-alynyn-malyk-y-ethtery-misir-ve-etrafina-valy-tayyn-ettydy-zaman-ona-yazdiklari-emyrname/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hz-alynyn-malyk-y-ethtery-misir-ve-etrafina-valy-tayyn-ettydy-zaman-ona-yazdiklari-emyrname/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:30:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hz-alynyn-malyk-y-ethtery-misir-ve-etrafina-valy-tayyn-ettydy-zaman-ona-yazdiklari-emyrname/</guid>
				<description><![CDATA[Bismillahirrahmanirrahim Bu, Allah&#8217;ın kulu Emir-ül Mü&#8217;minin Ali&#8217;nin, Mısır&#8217;ın vergisini toplamak, düşmanlarıyla savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Haris-i Eşter oğlu Malik&#8217;i bu beldeye vali tayin ettiği zaman ona verdiği emirnamedir. Ona, Allah&#8217;tan çekinmesini, itaatini seçmesini, Allah&#8217;ın kitabındaki, farzlarına ve sünnetlerine dair emirlerine uymasını emrediyor. Çünkü saadete eren bir kimse, ancak bu farz ve sünnetlere ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim <br /> Bu, Allah&#8217;ın kulu Emir-ül Mü&#8217;minin Ali&#8217;nin, Mısır&#8217;ın vergisini toplamak, düşmanlarıyla savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Haris-i Eşter oğlu Malik&#8217;i bu beldeye vali tayin ettiği zaman ona verdiği emirnamedir.</p>
<p> Ona, Allah&#8217;tan çekinmesini, itaatini seçmesini, Allah&#8217;ın kitabındaki, farzlarına ve sünnetlerine dair emirlerine uymasını emrediyor. Çünkü saadete eren bir kimse, ancak bu farz ve sünnetlere uymakla mutlu olur ve onları inkâr edip zayi eden ise asla mutlu olamaz. </p>
<p> Allah&#8217;a eliyle, kalbiyle, diliyle yardım etmesini de emrediyor. Çünkü Allah, kendisine yardım edene yardım etmeyi üstlenmiştir. Allah, güçlü ve azizdir. </p>
<p> Yine istekler karşisında nefsiyle mücadele etmesini, onun serkeşliğini bastırmasını emrediyor. Çünkü &#8220;nefis, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.&#8221;[1] </p>
<p> Şüpheli yerlerde Allah&#8217;ın kitabına itimat etmesini emrediyor. Zira her şeyin açıklaması, onda mevcuttur ve o, imanlı bir millet için rehber ve rahmettir. Yine Allah&#8217;ın rızası peşinde olmasını, gazabına sebep olan şeylerin etrafında dolaşmamasını, O&#8217;na karşi günah işlemekte ısrar etmemesini emrediyor. Zira Allah&#8217;tan kaçıp sığınabileceğin başka biri yok. </p>
<p> Sonra şunu bil ki, ey Malik, seni öyle bir yere göndermekteyim ki, senden önce orada, adalet veya zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen, kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan, halk da senin yaptığın işleri, öylece görüp, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan, halk da senin hakkında aynı sözleri söyleyecek. Salih kişiler, Allah-u Teâla&#8217;nın kendi kullarının dilinde cari kıldığı meth-u senâlarla tanınır. </p>
<p> Gözünde en sevimli azık; salih amel, mal toplamada orta halli olmak ve halkın durumunun düzeltilmesi olmalıdır. Heva ve hevesine hakim ol; nefsini sana helal olmayan şeylerden alıkoy. Zira sevdiğin yahut nefret ettiğin şeylerde nefse hâkim olmak, ona insafla muamelede bulunmaktır. Halka merhametle davranmayı âdet edin; onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onları yemeyi ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Zira halk iki sınıftır: Ya dinde seninle kardeştir veya yaratılışta seninle eşittir. Ayakları sürçebilir, kusur edebilirler, bilerek veyahut yanılarak ellerinden bazı şeyler çıkabilir. Senin yaptıklarını, Allah&#8217;ın bağışlamasını nasıl seviyorsan, sen de onları bağışla, kusurlarından geç. Allah&#8217;ın ve Peygamber&#8217;inin sünneti hakkında sana verilen bilinçten dolayı, sen onların üstündesin; seni bu işe memur eden de senin üstündedir; Allah da, seni vali tayin eden kimsenin üstündedir. Bu emirnamede sana yazdığımız şeylere sarıl. </p>
<p> Allah&#8217;la savaşmaya kalkışmaktan sakın; zira ne O&#8217;nun azabını önleyecek güce sahipsin, ne de O&#8217;nun bağış ve rahmetinden umudunu kesebilirsin. Halkın kusurlarını bağışlayınca, pişman olma; onlara ceza verince de sevinme. Bir mazeret bulup da göz yumabileceğin bir cezayı vermekte acele etme. Ben bir buyruk verenin tayin ettiği görevliyim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma. Çünkü bu çeşit düşünce gönlü bozar; dini gevşetir ve (insanı) fitneye yaklaştırır. </p>
<p> Bedbahtlığa düşmekten Allah&#8217;a sığın. Eğer hükümdarlığın seni kendini beğenmeye ve büyüklük taslamaya sevkeder ve kendin için azamet ve büyüklük taslarsan, başinın üzerindeki Allah&#8217;ın mülkünün azametine ve O&#8217;nun, senin yapamadığın şeylere olan gücüne bak. Bu, baş kaldıran (serkeşlik eden) nefsini yatıştırır; kibrini, gururunu giderir; dağılıp giden aklını başina getirir. Sakın Allah&#8217;ın azametiyle boy ölçüşmeye, kendi gücünü ve kuvvetini O&#8217;nun kudretine benzetmeye kalkışma! Çünkü Allah, her zorbayı zelil eder ve kibirlenip büyüklük taslayanı alçaltır. </p>
<p> Kendin, sırdaşların, ailen ve raiyyetinden sevdiğin kimseler hususunda Allah&#8217;ın ve insanların hakkını korumada insaflı ol; böyle yapmazsan, zulmetmiş olursun. Allah&#8217;ın kullarına zulmedenin düşmanıysa Allah&#8217;tır, kulları değil; Allah ise düşmanlık ettiği kimsenin delilini batıl kılar ve bu kimse, zulümden vazgeçip tövbe edinceye dek Allah&#8217;la savaş halinde olur. Allah&#8217;ın nimetlerini zail eden şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Allah mazlumların dualarını duymaktadır ve zalimlere karşi ise pusuda beklemektedir. Böyle bir kimse, dünya ve ahirette helak olur. </p>
<p> Sen, hakka en yakın ve adaleti kapsamlı olan ve halkı (hoşnutlukta) daha çok bütünleştiren işleri daha fazla sevmelisin. Çünkü halkın öfkesi ve rahatsızlığı, çevrendekilerin rızasını ve hoşnutluğunu yok eder ve hiçe çeviririr; ama halkı razı etmekle yakınları ve ileri gelenleri öfkelendirmek affedilir. Halktan hiç kimse, valiye yükü daha ağır olan, bela zamanı ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde çok ısrar eden, kendilerine iyilik yapıldığı zaman en az teşekkür eden, iyilikte bulunulmadığı zaman mazereti çok geç kabul eden, zamanın zorluklarına daha az dayanan valinin yakınları gibi değildir. Halbuki dinin direği olan, müslümanların genelini teşkil eden ve düşmanlar karşisında duran halk kitlesidir; öyleyse onlara yönelmeli ve onlara meyil etmelisin. Yararı daha genel ve akıbeti daha hayırlı olan işlere koyulmalısın. Kuvvet yalnızca Allah&#8217;tandır. </p>
<p> İnsanların ayıplarını gözetleyen, onları açıp söyleyen kişiler, sana en uzak, en menfur kişiler olsunlar. Tabii ki insanlarda ayıp olabilir; valiyse bunları örtmeye en layık olan kişidir. Öyleyse, halkın sana kapalı olan ve bilmediğin ayıplarını açmaya kalkışmayasın; ayıpları elinden geldikçe ört ki, Allah da senin, halkından gizlenmesini sevdiğin ayıplarını örtsün. Halka karşi her türlü kin bağını çöz. Halkın kalbinde sana karşi kin oluşturacak işlerden sakın; özür dileyenin özrünü kabul et; şeriatın uygun gördüm cezaları şüpheyle uzaklaştır (kesin olarak isbatlanmayan bir suça şeriat cezası uygulama); sence doğru olmayan şeyleri, bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyenlerin sözlerini, hemencecik tasdik etme. Çünkü, halkın kötülüğünü söyleyen, öğütçülere benzese bile kötü niyet sahibidir. </p>
<p> Cimri kişilere fikrini danışma; zira seni faziletten alıkor, seni yoksullukla korkutur. Korkakla da fikir alışverişi etme; zira seni işlerde zaafa düşürür. ıhtiraslı (aşirı istek sahibi) kişiyle de istişare etme; sana zulümle mal yığmayı güzel gösterir. Cimrilik, korkaklık ve hırs ayrı ayrı huylardır; ama bunların hepsini bir araya toplayan şey, kötülerin tabiatında varolan Allah&#8217;a karşi kötü zanda bulunmaktır. </p>
<p> Yardımcılarından en kötüsü, senden önce kötü yöneticilere vezirlik eden, cinayetlerinde onlara ortak olan ve Allah&#8217;ın kullarının arasında, onların işlerini yürüten kimselerdir. Sakın böyle (sabıkası kötü olan) kimseleri kendine sırdaş edinip, geçmişlerin hükumetinde ortak oldukları gibi bunları sana verilen emanette (yetki ve makamda) ortak kılmayasın. Onlar geçmiş yöneticileri kötü uçurumlara sürüklemişlerdir. Onların gösteriş ve riyakârlıkları, seni aldatmasın. Çünkü onlar günahkârların yardımcısı, zalimlerin kardeşi ve her çeşit tamah ve sahtekârlıkların başlangıcıdırlar. Onların yerine, onlar kadar sözü geçerli olan, işlerde tecrübeli olan ve önceki tecrübeleri ile kötülük ve haksızlıkları tanıyan, seçkin kişiler bulabilirsin. Bunların sana masrafı az ve yararı çok olur. Sana besledikleri sevgi daha gerçektir; başkalarıyla ülfetleri daha azdır; zalime, zulmünde yardımcı olmadıkları gibi suçluya da suçunda ortak olmamışlar ve başkalarının hükumetinde müslümanlara ve antlaşma yapan kimselere de zulmetmemişlerdir. ışte bunları gizli ve açık işlerin için kendine has kıl. Sonra bu grup arasında, hakkı daha açıkça söyleyen (veya acı bile olsa sana gerçeği anlatan), zayıflar hakkında daha ihtiyatkâr ve insaflı olan, ister hoşuna gistin ister gitmesin, Allah&#8217;ın dostlarında bulunmasını hoş görmediği şeylerde seninle az işbirliğinde bulunan, (senin öfkenden endişelenmiyen ve halkın maslahatını senin hoşnutluğuna tercih eden) kimseler senin yanında daha seçkin olsun. Çünkü onlar seni haktan haberdar ederler; sana yararı olan şeye seni basiretli kılarlar. Takva, doğruluk, akıl ve asalet sahiplerine yaklaş (onlarla dost ol). Onların seni fazla övmelerine, yapmadığın işleri yapmış göstererek övünmene sebep olmalarına müsaade etme. Zira fazla övgü, insanda bencillik ve kibir yaratır, gurura kaptırır ve bunu kabullenmek (böyle bir şeyi benimsemek) ise Allah&#8217;ın gazabına sebep olur. </p>
<p> Nezdinde iyilik edenle, kötülükte bulunanın yeri, aynı düzeyde olmasın; çünkü onları bir görmek, iyilik edenleri iyilikten vazgeçirir; kötülük edenleri de kötülüğe teşvik eder; bunlardan her birine karşi layık olduğu muameleyi yap. Bu senin için bir yöntem olsun; Allah bununla sana yarar ulaştırır, sen de onunla kendi yardımcılarına yarar ver. </p>
<p> Bil ki, halka iyilikte bulunmak, yükümlülüklerini kolaylaştırmak, yersiz istekleri onlara yüklememek gibi, valinin halka karşi iyimserliğini ispatlıyacak hiç bir şey yoktur. Öyleyse halka karşi iyimserliğini ispatlıyacak işleri yapmaya çalış. Zira iyimserlik, uzun süreli yorgunlukları ve sıkıntıları senden giderir. (şunu da bil ki,) hakkında iyimser olabileceğin kimseler senin imtihanından hakkıyla çıkabilen, kötümser olacağın da imtihanından çıkamayan kimselerdir. Kıyamet gününde Allah&#8217;ın mükâfatına sebep olmasına ilaveten, halka iyi davranmakta da basiretinin çoğalması için lehine ve aleyhine olan bu durumu iyice kavra ki, halka karşi daha iyi davranabilesin. </p>
<p> Bu ümmetin ileri gelenlerinin (büyüklerinin), amel ettikleri ve raiyyetin (halkın) birliğine ve işlerinin düzelmesine sebep olan âdet ve gelenekleri bozup, o âdet ve geleneklerin yerine zararı olan birtakım yeni âdet ve gelenekleri koymaya kalkışma ki, o âdetleri koyanlar, onların sevabına ermiş olur ve sen ise bunları bozmakla günah kazanmış olursun. Ülke halkının durumunun düzelmesine sebep olan yöntemlerin korunması ve toplumun hayatının sağlam bir tarza sahip olmasına sebep olacak ilkeleri yerleştirmek hususunda bilginlerle, düşünürlerle oturup müzakere yapmayı ve tartışmayı çoğalt (bu hususta onların düşüncelerinden yardım al). Bu üslup hakkı sabit kıldığı ve batılı yok ettiği gibi yeterli bir kılavuz ve örnektir de. Çünkü iyi yöntem ve gelenekler Allah&#8217;a itaat etmeyi sağlayan yollardan biridir. </p>
<p> Bil ki, halk çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Bunlardan hiç birinin durumu, diğer sınıfların yardımı olmaksızın doğrulmaz, düzene girmez (her sınıfın, diğer sınıfların asayiş ve huzur içerisinde olması için kendi işini yapması gerekir); hiç birinin diğerine muhtaç olmaması mümkün değildir. </p>
<p> Bu sınıflar şunlardan ibarettir: <br /> (1-) Allah&#8217;ın askerleri ve ordusu. (2-) Kamu ve özel işleri düzene sokan kâtipler. (3-) Adaletle hükmeden yargıçlar. (4-) ınsaf ve yumuşaklıkla hizmet eden görevliler. (5-) Müslümanlar ve ehl-i kitaptan cizye ve haraç toplayan memurlar.[2] (6-) Tüccar ve zanaat sahipleri. (7-) Toplumun en aşağı sınıflarından olan muhtaç ve yoksul kişiler. <br /> Allah-u Teâla bu sınıfların her birisinin payını kendi kitabında, Peygamber&#8217;inin sünnetinde ve bizim yanımızda bir ahit olarak korunan ilimde ortaya koyarak ölçüsünü belirlemiştir. </p>
<p> Ordu, Allah&#8217;ın izniyle halkın kalesi, valilerin ziyneti, dinin izzeti ve güvenlik ile huzurun temel taşidır. Halk ancak orduyla varlığını sürdürüp huzura kavuşabilir. Ordu da, düşmana karşi cihadda kendisine destek olmak, arkasında bir güvencesi bulunmak ve geçimini sağlamak için Allah&#8217;ın onlar için tayin ettiği vergilerle gücünü koruyup varlığını sürdürebilir. </p>
<p> Sonra bu iki sınıf, ancak kadılar, zekât ve vergi memurlarıyla kâtiplerden ibaret olan üçüncü sınıfla hayatlarını sürdürebilirler. Çünkü onlar işleri düzene sokarlar, insaf ve adaleti yayarlar, gelirleri (vergileri) toplarlar, onların sayesinde genel ve özel işlerde güvence sağlanır. Bütün bu sınıfların ayakta durmaları ise, tüccar ve zanaatçılarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toplayıp, çarşı ve pazarlara dökerek, başka sınıfların yapamayacağı işleri yaparlar. Son olarak da gözetilmesi gereken toplumun yoksul ve güçsüz olan alt sınıfı gelir. </p>
<p> Allah&#8217;ın malı (ıslam devletinin gelirinden bu sınıflar için ayrılmış bütçe) onların tümünü kapsamına alıp idare edebilir. Bunlardan her birisinin kendi ihtiyaçları miktarınca valinin üzerinde hakları vardır. Valinin ise bu doğrultuda, Allah&#8217;ın ona farz kıldığı görevleri gereği gibi yerine getirebilmesi, ancak konuya gerekli önemi verip Allah&#8217;tan yardım dilemesi ve nefsini hakka riayet etmeye boyun eğdirip küçük ve büyük işlerde doğru yoldan ayrılmamaya sabretmesiyle mümkün olur. </p>
<p> Ordunun başina Allah, Resulü ve ımam&#8217;ın için daha çok ihlaslı, emanet ve iffet bakımından en temiz, hilimde (olgunlukta) en üstün, ilim ve siyasette ise en seçkin kimseleri komutan olarak seç. Bu komutanları, öfkelendiği zaman öfkesini yenebilen, özrü kabul eden, zayıfları esirgeyen, güçlülere karşi gevşemeyen, ne zora başvuran, ne de zaafa düşen kimselerden seçip tayin et. <br /> Sonra toplumun soylu ve aile bakımından şereflilerine, geçmişlerinde iyilik bulunanlarına, yiğit, cesur, cömert ve bağışlayıcı olanlarına sarıl. Çünkü bunlarda yüce ve temiz huylar bir araya gelmiştir. Bunlar halkı Allah&#8217;a karşi iyimser kılıp, kaza ve kaderine iman etmelerini sağlarlar. Daha sonra da şefkatli bir babanın evladını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi, onların işini görgözet. Onların eğitimi ve güçlü kılınması için harcadığın bütçeyi, ne kadar olursa olsun, gözünde büyütme. Onlar hakkında yapacağın muhabbet ve lütuf az bile olsa, önemsiz görünmesin sana. Zira bu, onların senin hayrını istemelerine ve senin hakkında iyi düşünmelerine sebep olur. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük işlerini de ihmal etme. Az bir lütfun bile bir yerde işe yarar, ondan faydalanırlar; çoğunun da yeri var, ondan da ihtiyaçsız kalamazlar. </p>
<p> Askerlerine kardeşce davranan ve düşmanla savaşmaktan başka bir kaygıları kalmaması için askerlerin kendilerini ve geride bıraktıkları ailelerini kapsayacak şekilde onlara bağışta bulunan komutanları diğer komutanlardan daha çok sevmelisin ve onlara daha fazla değer vermelisin; sürekli olarak onlara karşi beslediğin kalbi duyguları dile getir ki, senin yanında aziz, değerli olduklarını ve senin onların yaşamını daha da iyileştirmeyi düşündüğünü bilsinler. Güzel bir şekilde sevgi ve ikramda bulunarak, vaadlerinin doğruluğunu ispatla. </p>
<p> Valilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü, memlekette adaleti yaymak, halkın dostluğunu ve sevgisini kazanmaktır. Halkın sevgisi ise ancak gönüllerinin sıhhatli olmasıyla mümkün olur. Onların hayır istemeleri de ancak valilerinin korunmasına ilgi duymaları, devletlerini kendilerine bir yük olarak görmemeleri ve onların hizmet süresinin bitmesini bir an önce istememeleriyle mümkün olur. </p>
<p> Sonra orduyu idare etmekte, yalnız onların arasında taksim ettiğin savaş ganimetleriyle yetinme; ganimetlerin yanısıra Allah&#8217;ın nasib ettiği beyt-ül maldan da, Allah&#8217;ın dinine yardıma koşmalarını sağlayabilmen için onların eksikliklerini gider. Askerlerin arasında cesur kişilerden beklediğin hayırseverliğin son derecesine ulaşabilmen için onlara daha fazla bağışta bulun, maddi imkan sağla, övgü ve teşekkürde bulun, tek tek herbirinin halini sor ve gönlünü al, gösterdikleri yiğitlikleri methet, öv. Çünkü onların hizmetlerini fazla dile getirmen, Allah&#8217;ın izniyle, yiğitleri teşvik eder ve geri kalanları da o yola yöneltir. </p>
<p> Fakat (onlara itimadın olmasıyla birlikte, onların durumlarını gözlemekten de gafil olma) halk arasında emaneti korumak ve hakkı söylemekte meşhur olan denetleyici kişileri, onların hizmetlerini sana bildirmeleri ve hizmet edenlerin, çektiği zahmetlerin sana gizli kalmadığını anlamaları için onlara gözlemci kıl. Sonra herkesin yaptığı hizmetin hakkını iyice bil; birinin çektiği zahmeti başkasına maletme; herkese noksansız olarak hakkını ver. Birisinin büyük oluşu, yaptığı küçük işi büyük görmene, yine birinin küçük oluşu, yaptığı büyük işi küçük görmene sebep olmasın. Sakın geçmişi iyi olan bir asker, küçük bir yanlışlık ve küçük bir olay için gözünden düşmesin; zira yücelik Allah&#8217;a mahsustur; onu, dilediği kimseye verir, akıbet takva sahiplerinindir. </p>
<p> Ordudan düşmana darbe indirenlerden biri şehid olduğunda, şehid olanın ailesine şefkatli ve güvenilir bir vasi gibi vekil ve halef olmalısın; onun yok oluşu, ailesinin yaşantısını etkilememeli. Bu şekilde muamelede bulunman, senin dostlarının kalbinde sana karşi olan muhabbeti ve onlarda olan itaat duygusunu daha çok artırır ve senin emrinde her çetin ve şiddetli tehlikeye karşi koymak için hazır olurlar. </p>
<p> Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih&#8217;in müşriklerle muamelesinde sünnetleri vardır; bizim de ondan sonra sünnetlerimiz vardır. Bu sünnetler; zalimler, kıblemize yüz çevirenler ve müslüman ismini kendilerine takanlar hakkında uygulanmıştır. Yüce Allah irşad etmeyi sevdiği topluma; &quot;Ey inananlar, Allah&#8217;a, Peygamber&#8217;e ve kendinizden olan emir sahiplerine itaat edin. Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e müracaat edin. Bu, (herkes için) hem hayırlı, hem de sonu pek güzeldir.&quot;[3]diye hitap etmiştir. Diğer bir ayette de: &quot;Eğer onu (aşikâr ettikleri sırrı) Pey-gamber&#8217;e ve içlerinden emre salahiyeti olanlara götürselerdi, elbette onlardan istinbat edenler, onu bilirlerdi. Allah&#8217;ın size ih-sanı ve acıması olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup gitmiştiniz.&quot;[4] diye buyurmuştur. Allah&#8217;a götürmek, O&#8217;nun kitabının apaçık emrine sarılmaktır. Resule götürmek de onun ihtilafa mucib olmayan apaçık sünnetine tabi olmaktır. </p>
<p> Biz Resulullah&#8217;ın Ehl-i Beyt&#8217;i, Kur&#8217;an&#8217;ın muhkem ayetlerinden istinbat ederiz; müteşabih, nasih ve mensuh ayetlerini de biliriz. </p>
<p> (Ey Malik,) düşmanlara karşi, onlar gibileri hakkında bizim yaptığımız hareket gibi hareket et. Bizden gelen emirleri alabilmen için, vuku bulan her olayı ve haberi ardarda bize bildir; Allah yardımcıdır. </p>
<p> Sonra halis bir niyetle halk arasındaki yargı meselesini göz önünde tut. Çünkü mazlumun hakkını zalimden, güçsüzün hakkını güçlüden almak ve ilahi haddi sünnet ve şeriat gereğince uygulamaktan ibaret olan yargı, Allah&#8217;ın kullarını ıslah eden ve ülkeyi bayındır hale getiren şeylerden biridir.</p>
<p> Sence halkın gözünde ilim, sabır, züht, takva ve cömertlik açısından daha üstün olan, işin çokluğundan dolayı nefesi kesilmeyen, dava taraflarının müracaatı kendisini inatçı ve bencil kılıp görüşü üzerinde ısrar etmesine sebep olmayan, bir yanlışlık yaptığında yanlışlığı üzerinde ısrar etmeyen, hakkı tanıdığında hakka dönmekten rahatsız olmayan, halkın malına göz dikmeyen, gerçekleri anlamakta ilkel ve yetersiz teşhislerle yetinmeyen, şüpheli konularda herkesten daha fazla ihtiyat eden, herkesten daha fazla delillere uyan, davacıların sürekli müracaatta bulunmasıyla dize gelmeyen, gerçeğin bilinmesinde diğerlerinden daha sabırlı olan, gerçek ortaya çıktığında ise diğerlerinden daha ciddi olan, övgü, takdir ve dalkavuklukla kendisini kaybetmeyen, mübalağa ve demagojiyle tahrik olmayan ve propagandaya kulak vermeyen kimseleri bu şerefli yargı makamına seç. Fakat bu özelliklere sahip yargıçlar çok azdır. Sonra onların hükümlerinden de haberdar olmaya çalış, geçimlerini fazlasıyla temin et ki, bu yönden bir mazeretleri kalmasın; ondan aldığı destekle halka ihtiyaçları azalsın. Katında gafil avlanmaktan emin olmaları için onlara, senin yakınlarından hiçbirinin göz dikemeyeceği yüksek bir mevki sağla. Huzuruna geldiklerinde onlara tazim et; mecliste onlara kendi yanında yer ver. Verdikleri hükümleri imzala, icra et ve onlara destek ol. Yardımcılarını, onlar gibi beğendiğin fakihlerden, takva ehlinden, Allah ve kulları için hayır isteyen kimselerden seç ki, bir iş şüpheli olduğunda ve hak gizli kaldığında gerçeği bulmak için onları konuşsun ve onların bilgisinden kendisine gizli kalan şeyde yardım alabilsin; yine onlar, halkın arasında verdiği hükümlere şahit olsunlar, Allah&#8217;ın izniyle. </p>
<p> Daha sonra, etrafında bulunan hadis ravileri arasından Allah&#8217;ın hükmünde ve Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih&#8217;in sünnetinde birbirleriyle ihtilafa (çelişkiye) düşmeyen kimseleri kadı olarak seçmekte gayret göstermelisin. Zira hükümde ihtilafa düşmek adaleti yok eder, dinde gaflete dalmaya sebep olur ve halk arasında tefrikaya yol açar. Allah-u Teâla halkın birbiriyle geçinme ve mali işler konusudaki vazifelerini açıklamıştır. Bilmedikleri şeyleri, Kur&#8217;an&#8217;ın ilmini emanet ettiği ve ahkâmı korumayı uhdelerine bıraktığı kimselere (Ehl-i Beyt&#8217;e) havale etmeyi emretmiştir. Yargıçların ihtilafa düşmesi, zulmün ve bencilliğin onların arasına girmesi, itaatı farz kılınan kimselere müracaat etmeksizin kendi görüşleriyle yetinmelerinden dolayıdır. Bu tür hareketler ne dinin salahınadır, ne de müslümanların yararına. Yargıcın vazifesi sünnet ve elinde bulunan rivayetlere uygun yargıda bulunmasıdır; aciz kaldığında ise yargı işini ehline bırakmalıdır. Ehlini bulamadığı takdirde diğer fakihlerle istişare etmelidir; bundan başka bir çözüm yolu aramaya hakkı yoktur. ıki Müslüman yargıcın &quot;veliyy-i emre&quot; müracaat etmeksizin ihtilaflı bir mesele üzerinde durmaya hakları yoktur. Veliyy-i emir Allah&#8217;ın ona öğrettiği ilimle, onların arasında yargıda bulunduktan sonra her ikisinin de o hükmü kabul etmeleri lazımdır, ister onların görüşüne uygun olsun, ister olmasın. Bu vazifeye çok dikkat et. Çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düşmüştü. ıslam nizamı nefsî istek ve arzularla yürütülüyordu; din, dünyanın adi ve basit amaçlarına ulaşmak için bir vesile kılınmıştı. </p>
<p> şehirlerin yargıçlarına ihtilaf ettikleri her meseleyi sana bildirmelerini yaz. Sonra bu meselelere derince bir bak; Allah&#8217;ın kitabına, Peygamber&#8217;in sünnetine ve ımam&#8217;ının hadisine uygun gördüğünde imzalayıp onları bu işi yapmaya mecbur kıl. Hakkı teşhis edemediğin ve mesele şüpheli kaldığı takdirde, hükmün altında bulunanların etrafındaki fakihleri bir araya topla, meseleyi onlarla görüş, sonra onların ittifak ettikleri görüşü geçerli kıl. Zira halkın ihtilaf ettiği her mesele, imama havale edilmelidir; imam da ilahi hadleri uygulamakta Allah&#8217;tan yardım dilemeli, onu icra etmekte gayret göstermeli ve halkı kendi emrine itaat etmeye mecbur kılmalıdır. Ve güç ancak Allah&#8217;tandır. </p>
<p> Sonra memurlarına dikkat et. Onları sınadıktan sonra tayin et; onları şahsi eğilimlerinle ve rastgele tayin etme; çünkü bu iki iş (şahsi eğilim veya rastgele bir yetkiliyi tayin etme) zülum ve hıyanetin çoğalmasına, halkın ise çaresizliğine sebep olur. ışler, ifsatla düzene girmez. Takvalı, bilgili, siyaset bilen şahısları işlerin başina getir. Bunları temiz ailelerden, ıslam&#8217;a eskiden girmiş olanlardan, tecrübe ve hayâ sahibi kişilerden seç; çünkü onlar, ahlakça en üstün, namusça en doğru, kötü arzulardan kurtulmuş, tamahları en az, işlerin sonuçlarını en fazla dikkate alan kişilerdir. Bunlar, üzerine aldığın mesuliyette, sana yardımcı olmalıdırlar. Böyle yardımcılar bulduğunda onların ücretlerini bol bol ver ki, kendilerini doğrultsun, güçlerini kazansın ve elleri altında bulunan müslümanların mallarını yemekten uzak dursunlar. Aynı zamanda, emrine uymayıp emanetine hıyanette bulunurlarsa bu, onların aleyhine bir delil olur sana. Sonra, işleri teftiş et, onlara doğru ve vefalı müfettişler gönder (hallerini ve işlerini görüp, anlayıp sana bildirsinler). Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, onların emin bir surette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muamelede bulunmalarına sebep olur. (Onların içinde) zalimlere yardım edenlerden korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyanet eder de müfettişlerin verdikleri rapor onun aleyhinde toplanırsa, bu tanık olarak yeter sana. Artık ona bedenî cezayı verebilir, yaptığına karşilık onu suçlu tutar, aşağılayarak onu hıyanet damgasıyla dağlar ve töhmet zincirini boynuna vurabilirsin. </p>
<p> Vergi işini de araştır, memurlarının işlerini düzene sok, çünkü haraç durumu ve vergi memurlarının işinin düzene girmesi, diğerlerinin işinin de düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları, ancak onların işlerinin düzene girmesiyle düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi verginin ve vergi memurlarının ehl-i ayalidir (onların topladığı vergiyle idare edilirler). Ancak, vergi toplamaktan ziyade memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin; çünkü vergi memleket kalkınmadıkça toplanamaz. Memleketi kalkındırmadan, bayındır hale getirmeden vergi isteyen, şehirleri yıkıp mahveder ve Allah&#8217;ın kullarını helak eder; böyle bir buyruk sahibinin işi ve idaresi, pek az bir müddet sürer. </p>
<p> Sonra da bütün şehirlerin vergi memurlarını huzuruna çağırıp kendi şehirlerinin durumunu, ihtiyaçlarını ve vergi toplamak için kolay olan yollar hakkında açıklamada bulunmalarını onlardan iste. Daha sonra diğer uzmanlardan da meseleyi sor, öğren; vergi verenler verginin ağırlığından, veya vergi verecekleri şeylere bir afet gelmesinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesilmesinden veya bir bendin yıkılıp araziyi su basmasından, toprağın kaymasından, yahut da mahsulün mahvolmasından şikayet ederlerse, hallerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerekir. Eğer mali güçleri noksanlıklarını gidermek için zayıf olur da senden yardım dilerlerse, esirgeme, geçimlerini sağla. Zira böyle bir işin sonucu (ülkenin ve halkın) yararınadır. Bu sana güç gelmemeli. Çünkü bu bir yatırımdır; ülkenin mamur olması ve vilayetinin (memleketinin) bezenmesine sebep olacak, tekrar hazinene geri dönecektir. </p>
<p> Ayrıca (servet toplamak yerine halka iyi muamelede bulunmakla) halkın, sevgisini, saygısını, iyimserliğini kazanmış olursun ve hayrın çoğalmasına, halkın kolaylıkla sana cezbolmasına sebep olursun. Vergi zorla, baskıyla ve azarlamakla elde edilen bir şey değildir. Bu büyüklük ve fedakârlık (vergiyi bağışlaman), seninle halkın arasında olan bir ahittir. Bir olay vuku bulduğunda (ve yardımlarına ihtiyaç duyduğunda) kendilerine hizmet ettiğin, refah düzeyini yükselttiğin, iyi muamelede bulunduğun halka güvenebilirsin. Onları esirgeyişin, haklarında adaletle muamele edişin ve yumuşak davranışın da buna sebep olur. Bu olayda mazur olduğunu (onlara hıyanet etmediğini) bildikleri için dileğini seve seve kabul ederler; bunun meşakkatine katlanırlar, emrini yerine getirirler. Çünkü ülkede vücuda gelen bayındırlık ve servet, onlara yükleyeceğin yüke katlanmaları için onlara kuvvet verir. </p>
<p> Bir yerin harap olması, oradaki halkın yoksul düşmesiyle başlar; oradaki halkın yoksulluğuysa valilerin israf etmelerinden, valilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarından kaynaklanır. Sen kendi hükumetinde, biriktirdiği şeyin halkın övgüsü, Allah&#8217;ın sevabı ve imamın sevgisi olmasını seven bir kimse gibi hareket et. Güç ve kuvvet yalnızca Allah&#8217;tandır. </p>
<p> Sonra kâtiplerini de teftiş et; her birisinin ihtiyacını öğren, onlara derece ve makam tayin et; onların en iyi olanlarını iş başina getir. (Düşmanlara karşi) kullanacağın düzenlerini, gizli tuttuğun sözleri içeren mektupları, edep ve ahlak açısından herkesten daha temiz ve iyi olan, büyük işlerde görüş alış verişine (daha fazla) salahiyeti olan, görüş sahibi, iyiliğini isteyen ve akıllı olan, herkesten daha fazla sırrı saklayan, izzet ve ihtiram kendisini mağrur etmeyen, azdırmayan, durum ve makamları yalnızlıkta veya topluluğun önünde kendilerini sana karşi durmaya cesaretlendirmeyen kişilere teslim et. Bu kâtiplerin, etraftan (memurlarından) gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri aldıkları gibi bildirmeleri, senin lehine yapılan bir antlaşmada gevşek davranmamalı, aleyhine olan anlaşmayı bozmakta zaaf göstermemeleri ve işlerde sahip oldukları mevkilerini ve hadlerini bilmeleri gerekir; çünkü kendi haddini bilmeyen kişi başkasının haddini asla bilmez. </p>
<p> Normal mektupları, gelir defterleri ve ordunun divanı gibi daha küçük işleri de dikkat göstererek seçtiğin kimselerin yetkisine bırak. Zira bunlar da önemli işlerdir; senin için faydalı olduğu gibi, yönettiğin halkın da yararınadır. Sonra onları kendi anlayış ve ferasetine güvenerek ve kendilerine olan eğilimine ve hüsn-ü zannına dayanarak seçme; çünkü bazı insanlar, göstermelik hareketlerde bulunup, güzel hizmetler vererek kendilerini valiye iyi tanıtabilirler; oysaki bu göstermelik hareketlerin ötesinde ne öğüt vermek vardır, ne de emanete riayet etmek. Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak; halka karşi en güzel muamelede bulunanları, emanete riayetle tanınmış onurlu kişileri iş başina getir. Bu, (önceki durumlarını nazara almak, onları seçmekte dikkat etmek) Allah&#8217;a ve işe atadığın kişilere karşi sorumluluk hissi taşidığını gösterir. Daha sonra bu memurlarına, halkla iyi geçinmelerini ve onlarla güzel konuşmalarını emret. </p>
<p> Her işinin başina, işin büyüğü kendisine güç gelmeyecek, işlerin çokluğu, kendisini şaşirtmayacak bir başkan seç. Daha sonra kendin, onların gizli durumlarını ve hallerini araştır; muhtaç olanların ve mesajları sana ulaşan kimselerin işlerini incele. Onların (kâtiplerin) vali ve kendi imamları karşisındaki durumlarının ve tutumlarının ne şekilde olduğuna dikkat et. Çünkü kâtiplerden çoğunun huyu, çabuk usanmak, tekebbür ve bencilliktir; ama Allah bir kimseyi korursa o başka. Halk, ihtiyacını sunmaya ve onu istemeye mecburdur. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan, o ayıpla sen de ayıplanırsın; nitekim onlarda bir fazilet olursa, Allah katında sana olan sevaba ilave olarak, o fazilet, senin hesabına da kaydedilir. </p>
<p> Tacirlere, sanat ve zanaat sahiplerine gelince; onlara iyi davranmalısın. Onlarla ilgili tavsiyelerimi kabul et ve onlara karşi hayırlı ol. Kendin de elin altında bulunan memurlara, onlara karşi iyi davranmalarını tavsiye et. Onlardan bir kısmı, oturdukları yerlerde ticaretle uğraşir. Bir kısmıysa bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir. Bir başka grubu da halkın muhtaç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlarlar. (Bunlara iyi muamelede bulun;) çünkü bunlar, yarar kaynaklarıdırlar; uzun yollar aşarak, ülkendeki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek, başkalarının tabiatına uygun gelmeyen bölgelere ve halkın bir adım atmaya cesaret edemediği düşman ülkelerine giderek yarar sağlarlar. Bu sınıfın ihtiramını gözet, yollarının emniyetini temin et; haklarını al. Bunlar (işlerinin tabiati gereği) başkalarına zararı olmayan, salim kimselerdir. Kötülüklerinden korkulmaz, barışçıdırlar (bunlar tarafından bir isyan ve kargaşanın baş göstermesinden endişelenmemek gerek). Onların nazarında en sevimli iş, emniyeti daha fazla koruyan ve hükümdara yararı daha çok olan işlerdir. </p>
<p> Bulunduğun yerde onların işlerini gör-gözet. Uzak ve yakın şehirlerde de hallerini izle. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşirı bir hırs, kötü bir cimrilik, faydalı şeyleri stok etme ve azalınca değerinden fazlaya satma çabası vardır; buysa halkın zararına sebep olduğu gibi valilere de (buna göz yummak) ayıptır, noksanlıktır. </p>
<p> Stokçuluğu yasakla; çünkü Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih de yasaklamıştır. Alış veriş, güzel surette, adalet terazileriyle, satanın da alanın da zarar etmeyeciği bir fiyatla olmalıdır. Sen, stokçuluğu nehyettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezalandır; fakat cezada pek ileri gitme. Zira, Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih de böyle yaptı. </p>
<p> Sonra Allah için, Allah için aşağı tabakayı gör-gözet; onlar başvuracakları bir düzen (çare) bulamayan, oldukça yoksul, muhtaç, darlıkta bunalmış, dertlere tutulmuş, kazançtan aciz kalmış kişilerdir. Bu sınıfın içinde dilenenler olduğu gibi bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır. Öyleyse, Allah&#8217;ın senden korumanı istediği kimselerin hakkını koru. Onlara, memur olduğun beyt-ul maldan, her şehirde, müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arazinin gelirinden, ekininden pay ayır. Onların yakın yerlerde olanlarıyla uzaklarda bulunanları aynı hakka sahiptir ve sen onlardan her birisinin hakkına riayet etmekten sorumlusun. Hiç bir düşünce seni, mahrumların durumuyla ilgilenmekten alıkoymasın. Ehemmiyetli işleri sağlamlaştırman, küçük sayılan işlere bakmaman için bir mazeret sayılmaz. Onlara karşi dikkatsiz ve himmetsiz olma; yüzünü de kibirle onlardan çevirme. Allah rızası için alçak gönüllü ol ki, Allah seni yüceltsin. Güçsüzlerin karşisında tevazu kanadını ger. Onlara, kendini bu tavra muhtaçmışsın gibi göster. Onların, gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hallerini anlatmayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hallerini sorup anlamak için Allah&#8217;tan korkan, onlara karşi böbürlenmeyen, güvendiğin kişileri yolla ki, onların hallerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki, Allah&#8217;a ulaştığın gün, onlar hakkında mazeret göstermeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar, halk içinde başkalarından daha fazla insafa muhtaç kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermekte (olacak kusurdan dolayı) Allah&#8217;tan af dile. </p>
<p> Yetimlerden, kötürümlerden, ihtiyarlardan bilhassa çaresi olmayan ve kimseden bir şey dilemeyen kimselerin durumlarıyla ilgilen; onlara (beyt-ul maldan) azık tayin et. Çünkü bunların hepsi Allah&#8217;ın kullarıdır. Onları bu durumdan kurtarmak, azıklarını vermek, haklarını temin etmekle Allah&#8217;a yaklaş. Zira amellerin ihlası, niyetlerin doğruluğuna bağlıdır. </p>
<p> Ayrıca halktan bazıları, kendi ihtiyaçlarını hakimin huzurunda bizzat dile getirmedikleri takdirde, işlerinin kendilerinin gıyabında yürütüleceğinden emin olmazlar. Bu ise, valilere ağırdır. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah, hayırlı bir sonuca varabilmek için sabredip de Allah&#8217;ın sabredenlere vaad ettiği sevabın gerçek olduğuna inananlara o yükü hafifletir. Sen de bu sınıftan ol, Allah&#8217;tan yardım dile. </p>
<p> Zamanının bir kısmını ihtiyaç sahiplerine ayır; bu süre içerisinde kendini onlara vakfet; bunların işlerine bakmak için, zihnini her türlü meşguliyetten temizle; onları huzuruna çağır, yanında oturt ve onlarla görüşüp dertlerini dinle; seni yücelten ve sana makam veren Allah için tevazu et. Askerlerinden, yardımcılarından, koruyucularından, güvenlik ekibinden hiç kimse onları korkutmasın, onlara mani olmasın, o mecliste (halkın huzurunda) alçak gönüllü ol; onlarla yüzyüze geldiğinde, konuştuğunda yumuşak davran ki, onlar seninle konuşmak istediklerinde korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih&#8217;in birçok yerde: &quot;Zayıfın korkup çekinmeden, dili dolaşmadan sözünü söyleyip kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşir, ne kutluluğa kavuşur.&quot; buyurduğunu duymuşumdur. </p>
<p> Sonra onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır laflar edenlerine tahammül et; darılmayı, sinirlenmeyi, onlarla görüşmekten kibirlenerek kaçınmayı da bırak ki, Allah da bu yüzden sana her taraftan rahmetlerini açıp yaysın; O&#8217;na itaat edenlerin sevaplarını sana versin. ıhsanda bulunduğun zaman, minnet yükleme ki, verdiğin ona sinsin; vermediğin zaman da güzellikle, özür dileyerek, tevazu ederek verme ki, hiç olmazsa isteyen kişi rahatsız olmasın. şüphesiz, Allah-u Teâla tevazu eden kimseleri sever. </p>
<p> Yardımcılarından en aziz ve değerlisi, herkesten daha yumuşak davranan, müracaat edildiğinde daha güzel karşilayan, zayıf ve güçsüzlere daha çok lütufta bulunan kimseler olmalıdır, inşaallah. </p>
<p> Bazı işler de vardır ki, bizzat senin yapman gerekir. Bunlardan biri, kâtiplerinin cevap veremeyecekleri mektuplara cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana arzedildiğinde, o ihtiyaçları gidermendir. Biri de kâtip ve hazinedarların yetkilerine bırakılan bütçeleri inceleyip öğrenmektir. Bu vazifede gevşeklik gösterme ve işi geciktirmeyi de ganimet bilme. Kalben ve fikren rahatlaman için bu işlerden her birisine ilgili amirlerle konuşup tartışacak bir memur tayin et. Herhangi bir işi, o işle ilgilenen yetkiliyle istişare ettikten ve üzerinde düşünüp taşindıktan sonra imzala. Her işin şefi, nezaretçisi, (doğru bildiği) hükmü vermede senden çekinmemeli, icra edilemeyecek görüşleri de dile getirmemelidir. <br /> Her günün işini, o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır. Temiz niyetle ve halkın esenliğe erişmesi için yapılan bütün işler ve sarfedilen bütün vakitler Allah için olsa da, sen vakitlerin en üstününü ve en büyük bölümünü kendinle Allah arasındaki kulluğa ayır. </p>
<p> Allah için dinini halis kılan ve yalnız Allah için olan farzlara, bilhassa dikkat et. Gecende, gündüzünde bedenî ibadetlerini, gerektiği gibi eda et. Ama müstehap namazlar yalnız Peygamber&#8217;e gerekli kılınmıştır. Zira Allah-u Teâla şöyle buyurmuştur: &quot;Gece-nin bir kısmında uyanıp namaz kıl, senin için nafile olarak; (bu namaz, sana mahsustur ve farz namazlardan fazla bir namazdır;) umulur ki Rabbin seni beğenilmiş ve övülmüş bir makama ulaştırır.&quot;[5] Allah, bu vazifeyi yalnız Peygamber&#8217;e mahsus kılmış, bu vesileyle de ona ikramda bulunmuştur; başkaları için bu, ihtiyarî ve müstehap bir ameldir. Allah-u Teâla buyuruyur ki: &quot;Kim farz olmayan bir hayır işlerse, şüphe yok ki Allah, ona mükâfatta bulunur.&quot;[6] Öyleyse Allah&#8217;a ve O&#8217;nun keremine yaklaşmaya sebep olan her işi çok yap. Farizeleri, kusursuz ve noksansız bir şekilde, meşakkatli olsa bile yerine getir. Halka namaz kıldırdığın zaman, namazı uzatıp onları usandırmadan, çabuk, fakat erkânını yitirmeden kıldır; çünkü halk içinde hasta ve işi olan vardır. Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih beni Yemen&#8217;e gönderdiği zaman Resulullah&#8217;a: &#8220;Onlara nasıl namaz kıldırayım?&#8221; diye sordum; &quot;En zayıfının kıldığı namaz gibi kıldır, insanlara karşi merhametli davran.&quot; buyurdular. </p>
<p> Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlardana uzun müddet gizli kalma; çünkü valilerin halka görünmemeleri sıkıcıdır (halkı sıkar); valilerin işler hakkında bilgisiz kalmasına yol açar. Onlardan gizlenmek, valilerin birçok şeyi bilmelerine engel olur. Dolayısıyla büyük şeyler onlara küçük görünür; küçük şeylerse gözlerinde büyür; güzel ve iyi, çirkin görünür; çirkinse güzelliğe bürünür; hakla batıl birbirine karışır gider. Vali de bir insandır ancak; bir işi ondan gizlerlerse bilemez, gizli kalanları göremez. Sözün üzerinde doğruyu yalandan ayıracak bir alamet bulunmamaktadır. Öyleyse hakların karışmasını önlemek için perdeyi incelt. Sen iki kişiden birisin ancak: Ya hak yolunda eli açık, cömert birisin; o halde gereken hakkı verdikten sonra ve iyi iş gördükten sonra neden gizlenesin? Ya da cimri birisin; bağışından ümidini kestikten sonra artık halk senden bir şey istemez ki; o halde ne diye onlara görünmeyesin? Kaldı ki halkın sana müracaatlarının çoğunun sana bir ağırlığı yoktur; ya zulme uğradıklarından şikâyetçi olur; ya da adalet isterler. Anlattığım şeylerden yararlan; hidayetini, saadetini garantileyen şeyle yetin, inşaallah. </p>
<p> Sonra yöneticilerin kendi reyleriyle hareket eden, tekebbürde bulunan, muamelede insafları az olan bazı adamları olabilir; bunların sebeplerini gidererek onları kökten yok et. Yakınlarına, yanında bulunanlara özel bir arazi verme veya yüklerini başkalarına yükleyerek diğer insanlara zararı dokunacak şekilde su kullanmada ve ortak bir işe girişmede anlaşma yapmaları için destek olma; bunun yararı sana değil, onlara olur, ayıbı ise dünya ve ahirette sana kalır. ışler sana ulaştığında, adaletle hükmet. Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekiyorsa hakkını ver; bu hususta sabırlı ol, mükâfatını Allah&#8217;tan iste, akraban ve yakınların hakkında bile haktan ayrılma; işin sonunu düşün; isterse ona ağır gelsin bu iş; hayır olduğu sence malumsa yapmaktan çekinme; hakkını yerine getir. <br /> Her ne zaman (yanlış anlaşilma) sonucu halk zalim olduğun düşüncesine kapılırsa (işin gerçeğini dile getirip yaptığını yorumlayarak) mazeretini onlara açıkla ve sana olan kötümserliği gider. Bu (halkla yüzyüze gelip meseleyi onlarla ortaya koymak) nefsin için bir riyazet ve buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muamelede bulunmaktır. Bu vesileyle halkı güzel ve yumuşak ahlak vesilesiyle hak yola hidayet etmekten ibaret olan muradına da erersin. </p>
<p> (Dış siyaset ve düşmanla muamele konusuna gelince:) Düşmanın, seninle barışmak isterse reddetme. Barışta Allah&#8217;ın rızası, ordunun huzuru vardır; böylece sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun; şehirlerinse güvenliğe kavuşmuş olur. Ama barıştıktan sonra da düşmanından sakın; çünkü çok kere düşman yaklaşir, gafil olmanı bekler. şu halde ihtiyatla hareket et, ihtimali olan her tehlikenin önüne sed çek, bütün işlerde de Allah&#8217;a güven. Bir sorun çıkıp da düşmanla barışmak veya düşmana güvence vermek zorunda kalırsan, verdiğin söz ve yaptığın antlaşmaya riayet ederek nefsini ona verdiğin söze (ahde) kalkan yap. Çünkü Allah&#8217;ın farzlarından hiç biri ahde (antlaşmaya) bağlı kalmak gibi değildir. Dilekleri birbirine aykırı, reyleri, akideleri, dinleri çeşit çeşit olduğu halde tüm milletler (verdikleri söz ve imzaladıkları) antlaşmalarına bağlıdırlar. Çünkü antlaşmayı bozmanın ve gaddarlığın vahim sonuçlarını, müşrikler dahi idrak etmiş ve bağlılığı gerekli saymışlardır. Durum böyle iken sen (ey müslümanların emiri) antlaşmanı bozma, antlaşmaya bağlılığı bir kenara itme, buna riayet et, hıyanette bulunarak düşmanını aldatma; çünkü bu hususta Allah&#8217;a karşi cürette bulunan, çok cahil bir kimsedir. Allah ahdini, güvencesini kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır, o herkesin rahat edeceği bir emniyet kalesidir ve herkesin sığınacağı bir haremdir. Herkes ona dorğu koşar. Onu bozmak, ona hıyanet etmek, ona hile katmak olmaz. </p>
<p> Sakın karşilaştığın darlıktan dolayı Allah adına verdiğin ahdi bozmaya kalkışma. Zira senin, kurtuluş ümidi olan ve sonunda üstünlük umulan bir darlığa sabretmen, yarın kötü akıbetinden korkacağın bir hıyanetten, Allah&#8217;ın seni sorguya çekmesinden, dünya ve ahirette (özrünün) kabul olmamasından daha hayırlıdır. </p>
<p> Haksız olarak kan dökmekten sakın. Çünkü azaba sebep olmak, ağır belaya yol açmak ve nimetin ortadan kalkıp ömrün çürümesine sebep olmak bakımından hiç bir şey haksız olarak dökülen kan gibi etkili değildir. Kullar arasında döktükleri kanlar hakkında (kıyamet günü) bizzat Allah hükmedecektir. Öyleyse, haram olarak kan dökmekle makam ve kudretini korumaya kalkışma. Çünkü bu, makam ve kudretin yok olmasına, onların zevale uğramasına sebep olur. Kendini Allah&#8217;ın gazabına uğratmaktan sakın. Allah-u Teâla zulümle öldürülenin mirasçısına (intikam almakta) bir kudret vermiş ve şöyle buyurmuştur: &quot;Kim zulümle öldürülürse mirasçısına, öldürene karşi bir kudret ve selahiyet verdik, ancak öldürmede aşirı gitmemeli; şüphe yok ki yardıma da mazhar edilmiştir o.&quot; [7] </p>
<p> Bilerek kan dökme hususunda ne Allah katında bir özrün kabul edilir, ne benim yanımda; çünkü cezası kısastır bunun. Suçluya ceza verdiğinde yanlışlıkla kamçın, yahut elin onun ölümüne sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine, onun diyetini Allah&#8217;ın rızası için vermekten kaçınma. </p>
<p> Kendini beğenmekten, seni kendini beğenmeğe sevkeden şeylere güvenmekten ve övülmeyi istemekten çekin; çünkü bunlar, ihsan sahiplerinin ihsanlarını yok etmek, mükâfatlarını mahvetmek için, şeytanın gözettiği en güvenilir fırsatlardandır. </p>
<p> İdarende bulunanlara ihsanda bulunduğunda, onları minnet altında bırakmaya (ihsanını başlarına kakmaya) kalkışmayasın. Yaptığını çok görmekten de çekin. Söz verdiğinde, sözünden dönme; onlarla acele olarak da (gelişi güzel) konuşma. Başa kakmak, ihsanı yok eder; sözden dönüş, Allah&#8217;ın gazabına ve halkın nefretine yol açar; Yüce Allah: &quot;Allah katında en beğenilmeyen şey yapmayacağınız şeyi söylemenizdir.&quot; buyuruyor.[8] </p>
<p> İşleri, zamanı gelmeden önce alelacele yapmayasın; yapma zamanı geldiğinde de bir işi ihmal etmeyesin; doğruluğu sence belli olmayan işi yapmakta da ısrar etmeyesin, ama doğruluğu açıkça olan işi de baştan savma. Her işi zamanında ve yerinde yap. </p>
<p> Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma; herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme; çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, Allah&#8217;ın azameti zuhur eder ve mazlumların hakkı zalimlerden alınır. </p>
<p> Öfkeni yen, kendine sahip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hâllerde hemencecik cezâ vermekten çekin; cezâyı geriye at. Öfkelendiğinde, kızgınlığının yatışması ve ihtiyarını kullanabilmen için göğe taraf bak. Bunları, Rabbine ulaşacağına inanarak derdini ve üzüntünü çoğaltmadıkça uygulayamazsın.</p>
<p> Bil ki, bu ahitnâmede senin hidayet olman için gerekli her şey hazırlanmış ve yazılmıştır. Allah dilerse, seni hidayet eder ve bizden gördüğün bütün şeylerden öğüt alma tevfikini sana verir. Sonuçta yönetimin adalet, üstün kanunlar, Peygamber&#8217;inin sünneti ve Allah&#8217;ın kitabındaki farzlar üzere kurulu olur ve bizim nasıl hareket ettiğimizi, gördüğün miktarda örnek edinir ve ahitnâmede sana verdiğim buyruklara uymaya kendini zorlarsın. Nefsine uymak hususunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil getirdim sana. Ancak Allah (c.c.) insanı kötü şeylerden korur ve hayırlı işlere muvaffak eder. Resulullah salla&#8217;llâhu aleyhi ve alih&#8217;in bana olan vasiyetlerinden bir kısmı da namaz, zekât ve kölelerin hakkına riayet etmeye teşvik konusuydu. Ben de bu ahitnâmeyi aynı tavsiyede bulunmakla sona erdiriyorum. Güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce Allah&#8217;tandır. </p>
<p> Ve, benim ve senin, kullar arasında mazeretleri keserek açık delilleri ikame etmemizi, kulların en güzel anışlarına, iyi ve yerinde övüşlerine mazhar olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin hakkımızda tam olgun olarak, lütuf ve ihsânın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de, senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehid olarak tamamlanmasını, Allah&#8217;ın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lutfedip vermesine sığınarak, niyâz etmekteyim ve biz, gerçekten Allah&#8217;ın rızâsını istemekteyiz. <br /> Allah&#8217;ın salâtı ve selâmı Resulullah&#8217;a ve tertemiz soyuna olsun. <br /> (Bu hutbe Nehc&#8217;ül Belağa ve Tuhef&#8217;ul Ukul kitaplarından alınmıştır) <br /> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; <br /> [1]- Yusuf/53. <br /> [2]- Cizye, ıslam&#8217;ın güvencesinde yaşayan gayr-i müslim kitap ehlinden kişi başina alınan vergidir. Haraç ise gayri müslimlerden ve bazen de müslümanlardan alınan toprak vergisidir. <br /> [3]- Nisâ/59-60. <br /> [4]- Nisâ/83. <br /> [5]- ısrâ/81. <br /> [6]- Bakara/153. <br /> [7]- ısrâ/33 <br /> [8]- Saff/3.  </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hz-alynyn-malyk-y-ethtery-misir-ve-etrafina-valy-tayyn-ettydy-zaman-ona-yazdiklari-emyrname/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali&#8217;nin Mucizeleri</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hz-alinin-mucizeleri/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hz-alinin-mucizeleri/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:27:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hz-alinin-mucizeleri/</guid>
				<description><![CDATA[Buyurdu ki: Senin gücünü kardeşinle arttıracağız. Ayetlerimizle ikinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişmeyecektir&#8221; (Kasas 35. Ayet) Hafız şeyh Recep el-Bersi şöyle naklediyor: Firavn, Allah&#8217;ın laneti üzerine olsun, Harun&#8217;un Musa&#8217;ya katılıp onun huzuruna geldiklerinde Firavn&#8217;un kalbine bir korku girdi. Çünkü ikisinin önünde ata binmiş, elbiseleri ve kılıcı altından olan bir şahısı görmüştü. ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Buyurdu ki: Senin gücünü kardeşinle arttıracağız. Ayetlerimizle ikinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişmeyecektir&#8221; (Kasas 35. Ayet)</p>
<p> Hafız şeyh Recep el-Bersi şöyle naklediyor: </p>
<p> Firavn, Allah&#8217;ın laneti üzerine olsun, Harun&#8217;un Musa&#8217;ya katılıp onun huzuruna geldiklerinde Firavn&#8217;un kalbine bir korku girdi. Çünkü ikisinin önünde ata binmiş, elbiseleri ve kılıcı altından olan bir şahısı görmüştü. Firavn da altını çok seven birisiydi. O süvari Firavn&#8217;a dedi ki: Bu iki adama (Musa ve Harun&#8217;a) icabet et! Yoksa seni öldürürüm. Bundan korkan ve çekinen Firavn, Musa ve Harun&#8217;un dışarı emanet içinde çıkmalarına müsaade etti. Onlar çıktığında kapıcısını yanına çağırtıp cezalandırdı. Kapıcıları ise Firavn&#8217;un izzeti üzerine Musa ve Harun&#8217;dan başka hiç kimsenin kapıdan içeri girmediğine yemin ettiler. Bu süvari ımam Ali aleyhisselamın misali idi. Onunla şanı yüce olan Allah önceki peygamberlere sırren ve peygamber efendimiz Muhammed (saa)&#8217;e ise açık olarak güç vermişti. Nitekim kendisi Allah&#8217;ın en büyük ayetlerindendir ki, onunla nice velisine kıldı. O suret ile hep yardımcı olmuştu. Evliyalar da o büyük kelime ile dua ederlerdi ki, duaları kabul olunur ve darlığa düştüklerinde onunla kurtulurlardı. Buna şanı yüce olan Allah şöyle işaret etmiştir: &#8220;Ayetlerimizle ikinize de öyle bir güç vereceğiz ki onlar, size erişmeyecektir&#8221; Abdullah bin Abbas dedi ki: &#8220;Bu büyük ayet o süvari olmuştu&#8221; <br /> (Hafız Recep el-Bersi &#8220;Meşâriku Envâr&#8217;ül Yakîn Fî Esrâr Emir&#8217;ül Müminin&#8221; S.81 / Enis Emir &#8220;Kuran&#8217;da Ehl-i Beyt&#8221; S. 203)</p>
<p> Bir gün Resulullah (saa)&#8217;ın huzurunda bir cinni vardı. Müşkül konular hakkında sorular soruyordu. Müminlerin Emiri Hz. Ali (as)&#8217;nin peygamber efendimize doğru geldiğini gören cinni o kadar ürktü ve korktu ki, bir kuş şekline dönüşüp titremeye başladı ve dedi ki: &#8220;Ey Resulullah! Beni koru! Resulullah (saa) buyurdu ki: &#8220;Seni kimden koruyayım?&#8221; Cinni dedi ki: &#8220;Sana doğru gelen şu genç adamdan!&#8221; Resulullah buyurdu ki: &#8220;Hangi sebepten dolayı bu genç adamdan korkuyorsun&#8221; Cinni dedi ki: &#8220;Tufan olduğunda Nuh&#8217;un gemisini batırmak için elimi uzattığımda bu genç elimi vurup kesmişti.&#8221; <br /> Cinni kesilen elinin yerini çıkarıp gösterdi. Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki: &#8220;Evet, doğru söylüyorsun, o genç budur&#8221; <br /> (Hafız Recep el-Bersi &#8220;Meşâriku Envâr&#8217;ül Yakîn Fî Esrâr Emir&#8217;ül Müminin&#8221; S.85 / Enis Emir &#8220;Kuran&#8217;da Ehl-i Beyt&#8221; S. 204)</p>
<p> Bir gün Resulullah (saa) bir başka cinni ile oturup sohbet ederken, Müminlerin Emiri ımam Ali&#8217;nin geldiğini fark eden cinni korkmuş ve demiş ki: &#8220;Ey Resulullah! Bu gelen gençten beni koru!&#8221; Resulullah (saa) buyurdu ki: &#8220;Bu genç sana ne yaptı ki?&#8221; Cinni dedi ki: &#8220;Süleyman&#8217;a karşi çıktığımda o bana karşi cinler göndermişti. Ben o cinlere karşi mücadele ederken bu genç süvari olarak üzerime geldi ve beni esir alarak yaralamıştı. ışte vurduğu yer şurasıdır ve halen iyileşmedi&#8221; <br /> (Hafız Recep el-Bersi &#8220;Meşâriku Envâr&#8217;ül Yakîn Fî Esrâr Emir&#8217;ül Müminin&#8221; S.85 / Enis Emir &#8220;Kuran&#8217;da Ehl-i Beyt&#8221; S. 204)</p>
<p> (2)<br /> Hz. Ali&#8217;nin eşinin adı birçoklarınızın bildiği gibi Hz. Peygamber (saa)&#8217;in kızı Fatımatüz Zehra&#8217;dır. Annesinin adı da Fatıma bint Esed&#8217;dir. <br /> Fatıma bint Esed, çocukluğunda birkaç Arap kızı ile çöle gittiler. Oynuyorlardı. Uzaktan bir aslan onlara doğru geliyordu. Fatıma&#8217;dan büyük kızların hepsi kaçtılar, yalnız Fatıma bint Esed, küçük olduğu için kaçamadı, ne yapacağını şaşirdı, hayran kaldı. Bu sırada çölden bir süvari peyda oldu, kılıcını çektiği gibi Arslanı iki parçaya böldü. Fatıma bunu görünce kendini süvarinin ayağına attı, boynunda olan gerdanlığı açarak ona hediye verdi. <br /> Fatıma&#8217;nın baba ve annesi kızlardan hadiseyi duyunca ağlayarak çöle düştüler. Fatıma&#8217;yı selamette buldular. Onlar da bu sefer süvariyi aramaya başladılar, onu bulup Mekke&#8217;ye götüreceklerdi. Fakat onu bulamadılar, bulamayınca Mekke&#8217;ye döndüler. <br /> Günlerden bir gün Allah&#8217;ın galip arslanı, çocukluk zamanında annesi ile şakalaşiyordu. Annesi ona dedi ki: &#8220;Ey oğul, sen henüz çocuksun, çocuklar anneleri ile şaka yapmazlar&#8221;<br /> ımam Ali: &#8220;Anneciğim, arslanla süvarinin kıssasını ne çabuk unuttun. Seni arslanın elinden kurtaran o süvariyi hatırlayabilir misin?&#8221; diye sordu. <br /> Hz. Fatıma sordu: &#8220;Benim ile o süvarinin arasında geçen olaya dair bir delilin var mı?&#8221;<br /> ımam Ali elini koynuna götürdü, annesinin gerdanlığını çıkardı ve dedi ki: &#8220;Ey anneciğim, bak gör bakalım, bu gerdanlık aynı gerdanlık mı, değil mi?&#8221; <br /> Hz. Fatıma: &#8220;Evet, aynı gerdanlık&#8221; dedi. <br /> ımam Ali: &#8220;Arslanı öldüren ve seni ondan kurtaran ben idim&#8221; dedi. <br /> (Op. Dr. Mehmet Ali Derman &#8220;Dört Büyük Halife&#8221; S.282 Osmanlı Matbaası ıstanbul 1977)</p>
<p> (3)<br /> HZ. Ali&#39;nin KESİLEREK ÖLDÜRÜLMÜş BıR DELİKANLIYI 41 GÜN SONRA DİRİLTMESİ.<br /> Ebu Cafer Meysem es-Semmar şöyle anlatıyor : <br /> Bir gün Emir&#8217;ün Nahıl (Arıların Emiri) Ali&#8217; nin huzurunda idim. Ben ve bir cümle halk kitlesi onun vaazını dinliyorduk. Bir de baktım ki, bir Arap kafilesi geldi. Kapıdan bir adam içeri girdi. Tam zırh kuşanmıştı. ıki tane de kılıcı vardı. Selam vermedi ve sesini çıkarmadı. Herkes ona hayretle bakıyordu. Mevlamız Emir&#8217;ül Müminin de başinı kaldırıp adamın yüzüne bakmadı. Gelen adam şöyle söze başladı : Sizin en kahramanınız kimdir, <br /> Cesareti müşteba, fazileti ilim ve cemal ile sargılı olan, kerametlerle vasıflandırılan, Kabe-i Muazzama&#8217;da doğan hanginiz? Ebu Talib&#8217;in oğlu, Muhammed&#8217;in halifesi ki, kendi zamanında onu koruyarak onun şanını yükseltip gücünü arttıran, hanginiz 2 Amru&#8217;yu öldüren? <br /> O zaman Emir&#8217;ül Müminin: Ey Ebu Said Fadıl&#8217;ın oğlu, Eş&#8217;as&#8217;ın oğlu, Samirri&#8217;nin oğlu benim. ıstediğini sor? Melhuf olan kimselerin kinzi (sığınağı) benim. Marufla vasfedilen benim. Kâf ve Kuran&#8217;il Mecid benim. Nebe&#8217;ül Azim benim, Sırat&#8217;ul Müstakim benim. Alim benim. Hakim benim, hafiz benim, rafi benim. Faziletimle bütün kitaplar konuştu ve benim ilmime akıl sahipleri tanıklık ederler. Ben Resulullah&#8217;ın kardeşi ve kızının kocasıyım. <br /> O zaman Arap dedi ki : Rumuzlarınla ve isimlerinle değil. <br /> Hz. Ali : Ey Arap kardeş, O yaptıklarından sorulmaz. Onlar hesaba çekilirler. <br /> Arap şöyle dedi: Senin ölüyü diriltebileceğini, dirileri de öldürebileceğini, bir kimseyi zengin ve yoksul yapabileceğini ve her türlü müşkülatı çözebileceğini haber aldık. Ey kavminin genci, bunlar doğru mudur? <br /> Hz. Ali : Ey Arap, maksadın nedir, sor. O zaman Arap dedi ki:<br /> Ben sana altmış bin nüfuslu Akime kabilesi tarafından elçiyim. Benimle bir ölü gönderdiler. Bundan bir müddet evvel öldürüldü. Öldürülme sebebinde büyük bir ihtilaf oldu. Bu yüzden öldürüleni sana getirdik. şu anda mescidin kapısı önündedir. Eğer onu diriltirsen senin necip asıllı sadık olduğuna inanırız. Senin Allahın yeryüzündeki hucceti olduğundan haber ettiler. Yok eğer diriltemezsen onu kavmine geri götüreceğiz buna gücün yetmediğine kanaat edeceğiz ve gücün olmadığı şeylere nefsinden konuşuyorsun. O zaman Hz.Ali Meysem&#8217;e : Ey Meysem, kalk da Kufe sokaklarında, <br /> Kim ki, Muhammed&#8217;in damadı ve kardeşi olan Ali&#8217;ye Allahın kendisine verdiği fazilet ve ilmi görmek isterse yarın Necef&#8217;e buyursun. <br /> Meysem döndüğü zaman Emir&#39;ül Müminin ona Arabiyi evine konut etmesini ve emreder. Meysem dedi ki : Arabiyi ve ölüyü&#8230;. aldım. Menzilime götürdüm ve ailem ona gereken hizmeti karşiladılar. <br /> Bir sonraki gün Emir&#39;ül Müminin Sabah namazını kıldıktan sonra onunla gittim, Küfede iyi kötü hiçkimse kalmadı herkes Necef&#8217;e geldi. <br /> Bunun üzerine Kufeliler toplandılar. Hz. Ali Arabiye ve bir kısım ahaliye cenazeyi devenin üzerinden indirmelerini söyledi. Cenazeyi indirdiklerinde üstündeki örtüyü çıkarttılar. Hz. Ali sordu : Kaç günden beri ölmüş?<br /> &#8211; Kırk bir gün oldu ey Ali.dediler.<br /> &#8211; Peki niçin bu adamı kestiler?<br /> &#8211; Bilmiyoruz. Gece sağ salim yattı. Sabahleyin ise kulaktan kulağa kesilmiş vaziyette görüldü, dediler.<br /> Hz. Ali, Araba ve gelen heyete : Bunu kesen kayınbabasıdır. Çünkü kızının üzerine bir daha evlendi. Kızına bakmaz oldu. ışte bundan hiddetlenen kayınbabası gece yatarken kesti. Arap ve gelen heyet : ya Emir&#8217;ül Müminin, biz senin söylemene razı olsak bile kabile razı olmaz. Bunu dirit de kabileye gitsin kendisi anlatsın. Yoksa kabile tamamen ayaklanmış, kılıçları çekip birbirine düşecektir. O zaman Hz. Ali, Hz. Muhammed&#8217;ül Mustafa (saa)&#8217;ya birçok salavatlar getirip ölünün ayağını salladı ve : Kalk dedi, ey Hanzileh oğlu Mudrik, seni dirilten Ali&#8217;dir. Gülam derhal dirilip oturur ve : Buyurun, ey çürümüş ve dağılmış kemikleri dirilten. Hz. Ali ona : Seni kim öldürdü? Diye sordu. Adam: Beni öldüren kayınbabamdır. ısmi de Haris&#8217;tir, babası da Remat&#8217;tır. Hz. Ali yine sordu. : Kabileye akrabalarının yanına gider misin?&#8230;<br /> Adam: &#8220;Hayır, gitmem ey Müminlerin Emiri, çünkü kayınbabamın beni tekrar kesmesinden korkarım. Sen de olmazsan beni kim tekrar diriltecek?. O zaman Hz. Ali Araba ve onunla gelen heyete : &#8220;Gidin kabileye, gördüğünüz ve işittiğiniz gibi bu durumu anlatın. Gülam benim yanımdan ayrılmıyor. Gelen heyet derhal geri gittiler. Dirilen zat da Hz. Ali&#8217;nin yanında Küfe&#8217;de kaldı. Nihayet Sıffin Savaşinda Muaviye askerleri tarafından şehit edildi. </p>
<p> (4)<br /> ESRARU EMİR&#8217;ÜL MÜMİNİN</p>
<p> Bir gün Cebrail aleyhisselam Resulullah (saa)&#8217;nın yanında iken Hz. Ali gelir. Cebrail o zaman ayağa kalkar. Resulullah (saa) ona: Bu gence ayağa mı kalkıyorsun&#8221; dedi. Cebrail dedi ki: &#8220;Çünkü onun bana öğretme hakkı vardır&#8221; dedi. Resulullah dedi ki: &#8220;Nasıl bir öğretme hakkı vardır ey Cebrail?&#8221; dedi. Cebrail dedi ki: &#8220;Allahu Teala beni yarattığında bana sordu ki: Sen kimsin, adın nedir, ben kimim ve adım nedir?&#8221; Ben ne cevap vereceğime hayret ettim. O zaman nurlar aleminden bu genç geldi ve bana ne cevap vereceğimi öğretti. Bana buyurdu ki: De ki: &#8220;Sen Celil olan Rabbimsin ve adın Cemil&#8217;dir, ben de zelil olan kulum ve adım da Cebrail&#8217;dir.&#8221; Bunun için ona ayağa kalktım ve onu tazim ettim. Resulullah (saa) buyurdu ki: &#8220;Ey Cebrail, yaşin kaç?&#8221; Cebrail dedi ki: &#8220;Ey Resulullah, Arş&#8217;ta bir yıldız var ki, her otuz bin yılda bir kez çıkıyor. Onu otuz bin kez çıktığını gördüm&#8221; </p>
<p> (Envar&#8217;ün Numaniyyeh c.1, Bab: 1, s.15 / Yunus Ramadan&#8217;ın &#8220;Buğyet&#8217;üt Talib fi Marifeti Aliyyibni Ebi Talib&#8221; s.295 Beyrut Bas. / Selüni Kable en Tefkuduni kitabı.)</p>
<p> (5)</p>
<p> Hz. Ali (a.s)&#8217;nin şecaat ve Yiğitliği<br /> ımam Seccad (a.s) Yezid&#8217;in önünde kendisini tanıtırken Hz. Ali (a.s)&#8217;ın sıfat ve faziletlerini sayarak şöyle buyurdular:<br /> &#8220;Ben öyle bir adamın oğluyum ki, herkesten daha cesaretli ve yiğit idi; iradede herkesten daha güçlü idi; savaşta bir aslan gibi düşmanı öldürüyordu; kuru otlarda esen bir kasırga gibi onları dağıtıyordu.&#8221; [98] <br /> Allame ıbn-i Ebi Cumhur el- ıhsai şöyle naklediyor:<br /> &#8220;Cabir-i Ensari şöyle rivayet etmiştir: Basra&#8217;da (Cemel Savaşinda) Hz. Ali (a.s)&#8217;la birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; &#8220;Ali beni hezimete uğrattı&#8221;, yaralanan her şahsın; &#8220;Ali beni yaraladı&#8221;, can veren herkesin; &#8220;Ali beni öldürdü&#8221; dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali&#8217;nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha&#8217;nın can verdiği an onun yanından geçerken; &#8220;Kim bu oku sana attı&#8221; dediğimde; &#8220;Ali bin Ebi Talib attı&#8221; dedi. Bunu duyunca; &#8220;Ey Bilkıys ve ıblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıç vardır&#8221; dedim. Talha dedi ki: &#8220;Ey Cabir! Ali&#8217;nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşilaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya; &#8220;Ey Allah&#8217;ın düşmanı öl&#8221; dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.&#8221; [99] Savaşlardan birinde Hz. Ali (a.s)&#8217;ın komutanları ımama: &#8220;Eğer yenilgiye uğrarsak sizi nerede bulabiliriz?&#8221; diye sorduklarında şöyle buyurdular: &#8220;Beni nerede bıraktıysanız ben oradayım, oradan başka bir yere ayrılmam.&#8221; [100] </p>
<p> Kaynaklar: <br /> [98] &#8211; Bihar&#8217;ul- Envar, c.45, s.138.<br /> [99] &#8211; El- Mecla, s.410.<br /> [100] &#8211; Hz. Ali Kimdir?, s.242.</p>
<p> (6)</p>
<p> Hz. ALİ NİN 1000 YILLIK ÖLÜYÜ DİRİLTMESİ </p>
<p> Birgün, Sultân-i Enbiyâ ve Resûl-i müctebânin huzûrlarına üç kimse geldi. Biri hazret-i İbrâhîm aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın kavminden, biri hazret-i İsâ aleyhisselâmın kavminden idi. &quot;Salevâtullahi aleyhim ve alâ nebiyyinâ.&quot; Hazret-i İbrâhîm kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki: Yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerin büyüğü ve efdali benim diyorsun. Nereden bilelim ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin makbûlüsün. Hazret-i İbrâhîme Allahü teâlâ halîlim demiştir. Resûlullah &quot;sallallahü teâlâ aleyhi ve alihi ve sellem&quot; buyurdu ki; &quot;Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri, hazret-i İbrâhîme halîlim dedi ise, bana habîbim demiştir. Kişinin dostumu yakındır, yoksa mahbûbu mu [sevgilisi mi].&quot; O kimse hayrân olup, cevâba kâdir olamadı. Hemen Resûl-i ekremin mubârek cemâline nazar edip, kalbden (Eshedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ serîkeleh. Ve eshedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.) dedi. Ondan sonra hazret-i Mûsâ kavminden olan kimse ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed! Bütün Peygamberlerden benim mertebem yüksekdir. Hepsinin serveri ve sultânı benim, diyorsun. Nereden inanalım ki, Allahü teâlâ hazretlerinin yanında senin merteben, diğer Enbiyâdan yüksektir. İşittik ki, Allahü teâlâ , hazret-i Mûsâya kelîmim demiştir. Her zemân Tûr-i sînâya çıkarıp, kelâm söyler idi. Hazret-i Fahr-i âlem ve seyyid-i veled-i Âdem &quot;sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem&quot; buyurdular ki, &quot;Allahü Sübhânehü ve teâlâ, hazret-i Mûsâya kelîmim dedi ise, bana habîbim, demiştir. Eğer hazret-i Mûsâyi Tûr-i sînâya çıkardı ise, bana, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâmla, Cennet elbiseleri ile burakı donatıp, gökleri, yerleri, arşi ile kürsîyi ve Cennet ve Cehennemi ve kevn-ü mekânı az zemân içinde seyr ettirdi. Kabe kavseyn ev ednâ rütbesine varınca, Allahü teâlâ bana o seklde ihsânlar ve nihâyetsiz lutfler eylemiştir ki, hicâbi aramızdan kalkmıştır. Elhamdülillah ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ biz za&#8217;îf kullarını o sultânın ümmetinden eyledi. Allahü teâlâ hazretleri bana va&#8217;d eyledi ki, benim ümmetimden her kim benim rûh-i pâkime günde yüz kerre Salevât-i serîfe getirmeyi âdet hâline getirip, terk eylemese, bin kerre rahmet eyler. Ve Cennet içinde bin derece verir. Bin günâhı mahv olur. Bin altın sadaka vermişçesine sevâb verir.&quot; Ebû Hüreyre ve Enes bin Mâlik rivâyet etmişlerdir ki, o kimse de birşey söyliyemeyip, cevâba kâdir olmayıp, Resûlullah &quot;sallallahü teâlâ aleyhi ve alihi ve sellem&quot; hazretlerinin mubârek ayaklarına yüz sürüp, bin zevk ile parmak kaldırıp, (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh) dedi. Ondan sonra, hazret-i Îsâ aleyhisselâm kavminden olan, ileri gelip, dedi ki, yâ Muhammed! Allahü teâlâ hazretlerine bütün Peygamberlerden yakînim ve sevgiliyim. Seyyidil evvelin ve âhirîn benim, dersin. Hazret-i Îsâ aleyhisselâmin rûhullah olduğunu isitmedin mi. Allahü teâlânın emri ile ölüleri diriltirdi. Fahr-ül kevneyn ve Resûl-i sekaleyn &quot;sallallahü teâlâ aleyhi ve alihi ve sellem&quot; buyurdu ki, (Varın, Alîyi çağırın.) Eshâbdan birisi gidip, hazret-i Alîyi çağırdı. Hazret-i Alî geldikden sonra, Resûl-i ekrem hazretleri, o kimseye buyurdu ki, (Bir eski mezâr ki, ondan eski mezâr olmasın. Var Alîye göster.) O kimse dedi, falan yerde bir mezâr vardır. Bin yıllık mezârdır. Hazret-i Habîb-i ekrem &quot;sallallahü teâlâ aleyhi ve ve alihi ve sellem&quot; buyurdu ki, (Yâ Alî! Var o mezârin üzerine üç kerre çağır. Bekle ki, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile ne zuhûr edecekdir.) Hazret-i Alî &quot;aleyhisselam&quot; o mezârin üzerine varıp, bir kerre (yâ Ya&#8217;kûb!) diye çağırdı. Allahü tebâreke ve teâlânin emr-i serîfi ile mezâr orta yerinden yarıldı. Bir def&#8217;a (yâ Ya&#8217;kûb) diye çağırdı. Mezâr açıldı. Bir def&#8217;a dahâ (yâ Ya&#8217;kûb) diye çağırdı. O sırada mezâr içinden bir nûrânî pîr kalktı. Saçları uzamış. Başindan toprağı saça saça ayak üzerine durup, yüksek sesle söyledi ki, (Eshedü en lâ ilâhe illallah vahdehü lâ şerîke leh. Ve eshedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.) Ondan sonra hazret-i Alî ile hazret-i Habîb-i ekremin &quot;sallallahü teâlâ aleyhi ve alihi ve sellem&quot; huzûruna gitdiler. Bu açık mu&#8217;cizeyi görmekle çok kâfirler îmâna geldiler. Hazret-i Îsâ &quot;alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm&quot; kavminden olan kimse müslimân oldu.<br /> KAYNAK: Seyyid Eyyûb bin Siddîk &quot;MENÂKIB-I ÇIHÂR YÂR-I GÜZÎN&quot; (Dört Halîfenin Üstünlükleri) 6. BAB, Yirminci Menâkib: </p>
<p> (7)<br /> Hz. ALİ&#39; NİN Sözüne İtiraz Edenlerin Deli Olması<br /> Hazret-i emîr-ül mü&#8217;minhu vechehü&quot; bir gün minbere çıktı. Buyurdu ki: Ben Allahın kulu, Resûlünün kardeşi, Cennet kadınlarının seyyidesinin nikâhlısıyım. Her kim benden gayri bu da&#8217;vâda bulunsa, Allahü teâlâ hazretleri o kimseye belâ verir. O meclisde olan bir kisi, dedi ki: Allahın kuluyum ve Resûlullahın kardeşiyim sözü kimseye hos gelmez, bu söze kimse inanmaz. O sahs yerinden kalkmadan, aklını kaybedip, deli oldu. Onu, ayağından yapışıp, mescidden dışarı sürüdüler. Komşularından, ona dahâ evvel böyle bir şey olmuş mu idi diye sordular. Dediler ki, olmamıştı. Herkes bildi ki, Emîr-ül Mü&#8217;minîn Alî &quot;kerremallahu vechehü&quot; nin sebebi ile oldu. (Sevâhid-ün nübüvve)den alınmıştır.<br /> KAYNAK: Seyyid Eyyûb bin Sıddîk &quot;MENÂKIB-I ÇIHÂR YÂR-I GÜZÎN&quot; (Dört Halîfenin Üstünlükleri) 6. BAB, Altmışıncı Menâkib </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hz-alinin-mucizeleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali (as)&#8217;nin Dilinden Aleviler:</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hz-ali-asnin-dilinden-aleviler/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hz-ali-asnin-dilinden-aleviler/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:26:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hz-ali-asnin-dilinden-aleviler/</guid>
				<description><![CDATA[İmam Ali bir cemaatın önünden geçerken, cemaat ayağa kalkıp acele ederek ona doğru geldiler. Hz. Ali: «Bana gelen cemaat kimlerdir?» diye sorunca: «Senin şiandanız ey Müminlerin Emiri!» dediler. Hz. Ali onlara: «Hoş geldiniz» dedikten sonra buyurdular ki: «Ey yanıma gelen kimseler! Bana ne oluyor ki şiamın alametini ve bizi seven dostumuzun süsünü sizde göremiyorum» diye ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>İmam Ali bir cemaatın önünden geçerken, cemaat ayağa kalkıp acele ederek ona doğru geldiler. Hz. Ali: «Bana gelen cemaat kimlerdir?» diye sorunca: «Senin şiandanız ey Müminlerin Emiri!» dediler. Hz. Ali onlara: «Hoş geldiniz» dedikten sonra buyurdular ki: «Ey yanıma gelen kimseler! Bana ne oluyor ki şiamın alametini ve bizi seven dostumuzun süsünü sizde göremiyorum» diye sordu. Utandıklarından dolayı sustular. Hz. Ali ile beraber olanlar, ona « Sizinle Ehl-i Beyt&#8217;i şereflendiren ve sizi insanlar arasından methetmekle tahsis edip size bu nimeti veren zatın aşkına şianızın vasıflarını bize bildiriniz» </p>
<p> Hz. Ali buyurdular ki: <br /> «şiamız, Allahu Teala&#8217;yı sıfatıyla bihakkın tanıyan, Allah&#8217;ın emirleriyle amel edenlerdir. Fazilet ehlidirler. Doğru konuşurlar. Yiyecekleri azık, giydikleri iktisatlıdır. Tevazu ile yolda yürürler. Allaha olan taatlarının çokluğundan cisimleri zayıflamış, yaptıkları ibadetle ona boyun eğmişlerdir. Allahın haram kıldığı şeyden gözlerini kapatmış, Allahı iyice tanımak için bütün hislerini seferber etmişlerdir. Dünyadan pervaları yoktur. Esenlik zamanlarında nefsani arzuları ne ise bela ve meşakkat anında da aynıdır. Allahın kazasına razıdırlar. Allahın onlara tahdid eylediği ecel müddeti olmasaydı, bir an evvel Allaha ve nail olacakları sevaba kavuşmaları iştiyakından ve can yakıcı azaptan korktuklarından dolayı, gözün çılıp kapatıldığı zaman kadarınca bile ruhları bedenlerinde sabit kalmayacaktı. Bu kainatın yaratıcısı onların nazarında yücelmiş, başkası gözlerinin önünde küçülmüştür. Cennet bahsinde onlar, sanki cenneti gözüyle görüp koltuklarının üzerine yaslanmış gibidirler. Cehennem bahsinde ise sanki cehennem ateşini gözleriyle görüp onda azaplandırılan kimseler gibidirler. Dünyanın birkaç gününün eziyetine sabır edip öldükten sonra onlara hemen uzun bir esenlik gelir. Dünya onları arzuladı, onlar dünyayı istemediler. Dünya onları talep eyledi fakat onlar, dünyayı emelinden aciz bıraktılar. Geceleyin namazda dururlarken, ayaklarını yan yana getirip Kuran-ı Kerim&#8217;in cüzlerini güzelce yavaş yavaş okurlar. Kuran&#8217;daki misallerden öğüt alırlar, gösterdiği ilaçla maddi ve manevi hastalıklarını tedavi edip şifa dilerler. Arka arkaya secdeye kapanıp alınlarını, ayaklarını ve dizlerini, ayak uçlarını yere koyar, Allaha yalvarmaktan gözyaşları yanaklarına akar, durumlarını ıslah eden yüce Allah&#8217;a sena ederler. Onları azaptan azadetmesi için, yüksek sesle Allah&#8217;a dua ederler. Geceki vasıfları böyle olup, gündüzleri ise onlar, hikmet sahibi, iyilik eden, alim ve takva ehilleridir. Onları yaratan Allahın korkusu, onları zayıflatmıştır. Onlar, çakmak taşi gibi ışığı içlerinde taşirlar. Onları hasta veya akılları oynamış zannedersin. Ama hakikatte öyle değillerdir. Belki Rabbi&#8217;nin azametinden ve saltanatının güçlülüğünden içlerin öyle bir şey karışmıştır ki, kalpleri hayrette kalmış, akılları her şeyden fariğ olmuştur. Bu durumlarından ayıldıklarında, hemen temiz ameller işlemekle Allaha doğru acele ederler. Allaha az ibadet etmeye razı olmaz, ona yaptıkları fazla ibadeti çok görmezler. Nefislerini töhmet altına alır, işledikleri amellerinin kabul olup olmayacağından korkarlar. Onları dininde kuvvetli, huyunda ihtiyatlı, imanında hakikatlı, ilim için hevesli, fıkıh ilminde zeki, ilmiyle beraber halim, niyet ve idaresinde azimli, zenginliğinde iktisatlı, fakirliğinde süslü, şafkatinde sabırlı, Allaha eylediği ibadetinde huşulu, kuvvetli ananda merhametli, doğru yolda malını sarfetmek için arzulu, kazançlarında suhuletli, helali kazanmakta istekli, hidayette neşeli, insani şehvete karşi ismetli görürsün. Tanımadığı bir kimse, onu aldatamaz. Yaptığı amelinin hesabını terk etmez. Allaha yapılan amel hususunda kendini kusurlu ve geç kalmış sayar. ışlediği salih amelinin kabulünden emin olmaz. ışi Allahın zikri olrak sabahlayıp, himmeti Allaha şükür olduğu halde akşamlar. Bir uyuklama kadarınca bile, Allahtan gafil kalmasından korkarak yatar. Allahın faziletine, rahmetine ve kavuştuğu nimetine neşeli olarak sabahlar. Kalbinin meyli, baki kalan şeyde olup fani olacak şeyin zevk ve sefasını terk eder. Kendinde gerçekten ilim ile ameli ve ilim ile hilmi birleştirmiştir. Neşesi devamlı olup tembellik ondan uzaktır. Uzun emel peşinde olmayıp arzusu yakın, hatası azdır. Ecelini bekler. Kalbi Allaha aşiktır. Rabbine şakirdir. Nefsini az bir şeyle ikna eder. Dinini korur. Öfkesini yutar. Komşusuna eziyet etmez. ışinde zorluk çıkarmaz. Onda böbürlenme yoktur. Sabır sahibidir. Allahı çok zikreder. ışlediği hayır işinde hiç riyakarlık yapmaz. ıyi olan bir şeyi yapmayı terk etmez. ışte bu vasıflarda olan insanlar, bizim şiamız (yandaşlarımız), dostumuzdurlar. Onlar bizden ve beraberimizde olanlardır. Ayılın! ışte onlar herkesçe sevilir ve herkes onlara heveslenir»<br /> Hz. Ali bunları buyurduktan sonra, onlar beraberindekilerden bazısı ve âbid olan Hammam bin Ubbad bin Heysem, onun söylediği bu sözlerden vecde gelip bağırarak baygın halde yere düştü. Onu kıpırdattıklarında vefat ettiğini gördüler. Hemen Emir&#8217;ül Müminin ile beraberindekiler, onu yıkayıp cenaze namazını kıldılar. (ıbn-i Hacer &#8220;es-Sevaik&#8217;ul Muhrika&#8221; S.349-350 ıstanbul 1411 Bas.) </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hz-ali-asnin-dilinden-aleviler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>HAYBER&#8217;İN  FETHİ  VE  HZ. ALİ</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hayberyn-fethy-ve-hz-aly/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/hayberyn-fethy-ve-hz-aly/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:25:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hayberyn-fethy-ve-hz-aly/</guid>
				<description><![CDATA[Hz. Muhammed Hayber kalesini fethetmek için yarı yola kadar gitmişti. O zaman Medine&#8217;de bulunan Yahudilerin Müslüman ordusunu arkadan vuracaklarını duyar. Bunun üzerine Hz. Ali&#8217;yi gönderir. Hz. Ali o Yahudilerin hepsini sürgün edip şam&#8217;a gönderir. Ve Müslüman ordusuna kavuşur. Hayber Kalesi&#8217;ne varırlar. Kalenin gayet muhkem yedi tane burcu vardı. Yani yedi duvarla çevrili idi. Kale yüksek ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Muhammed Hayber kalesini fethetmek için yarı yola kadar gitmişti. O zaman Medine&#8217;de bulunan Yahudilerin Müslüman ordusunu arkadan vuracaklarını duyar. Bunun üzerine Hz. Ali&#8217;yi gönderir. Hz. Ali o Yahudilerin hepsini sürgün edip şam&#8217;a gönderir. Ve Müslüman ordusuna kavuşur. Hayber Kalesi&#8217;ne varırlar. Kalenin gayet muhkem yedi tane burcu vardı. Yani yedi duvarla çevrili idi. Kale yüksek duvarların şekli de aşağıdan yukarıya harman şeklinde az mesafe ile kaleyi çevirmişlerdi. Kuran-ı Kerim&#8217;de bu duvarlara &#8220;Husun&#8221; şeklinde geçer. Savaş başladı. Hz. Muhammed birinci günü sancağı Ebu Bekir&#8217;e teslim eder. Ebu Bekir kaleyi fethetmeden geri döner. ıkinci günü sancağı Ömer&#8217;e teslim eder. Yine fethetmeden geri döner, hayatını da zor kurtarır. Ertesi gün Peygamber sancağı Hz.Ali&#8217;ye verdi. Hz.Ali kaleye yürüdü. ılk önce kırk kulaç genişliğinde olan su hendeğini aştı. Fakat Yahudiler, yağmur gibi ok fırlatıyorlardı. Hz. Ali Hayber Kalesi&#8217;nin kapısını koparıp sallayınca duvar nöbetçilerinden biri Hz. Ali&#8217;ye ne yapıyorsun? Diye sordu. Hz. Ali&#8217;de : Kalenin kapısını koparacağım, dedi. Nöbetçi şöyle cevap verdi : Yahu sen kapıyı koparacaksın, ama bütün kale duvarları sallanıp yıkılacak. Hz. Ali de : Kale duvarları yıkılırsa bana ne. Dedi. Yahudi, bu büyük kudreti Hz. Ali&#8217;den görünce : Ey Kahraman, sen kimsin? Dedi. Hz. Ali : Ben Ebu Talib oğlu Ali&#8217;yim, sizin Tevrat&#8217;ta ismim &#8220;ılya&#8221;dır. Yahudi : Ya Ali, sana ricam başinı açar mısın? Senin ılya olduğunu tanıyayım. Hz.Ali başinı açınca muazzam bir nur başindan semalara kadar yükseldiğini görür o anda secdeye kapanır (şükür secdesi). ıslamiyeti kabul edip : Ey Ali, benim dinim senin dinin üzerindedir, deyip iman eder. </p>
<p> Ardından Hz.Ali kapıyı kopardı, hendeğin üzerine köprü durumuna getirdi. Kapı hendeğin iki ucuna yetişmeyince Hz.Ali mübarek tek eli ile tutar ve ıslam askeri o kapının üzerinden içeri geçerler. Böylece kalenin birinci duvarından içeri girmişlerdi. ıslam askeri altı burcu geçemeğe muvaffak olurlar. Fakat yedinci burcu geçmek mümkün değildi. Çünkü gayet muhkem idi. Yahudilerin hepsi de yedinci burçta kalenin içine yerleşmişlerdi. Müslümanlar düşünüp taşindıktan sonra Resulullah (saa)&#8217;a şöyle bir teklifte bulundular : Ya Resulullah Hz. Ali&#8217;yi mancınık vasıtası ile atalım kalenin içine insin. Bu şekilde yedinci duvarı da geçmiş oluruz. Bu karar derhal tatbik edildi. Hz.Ali havanın üzerine basarak yedinci burca yürüdü. Hz.Ali yedinci burcun üzerinde durup Arap kabileleri arasında meşhur ve korkunç narasını bu Yahudilerin üzerine atmıştı. Onlar Hz.Ali&#8217;yi yedinci burcun üstünde ve o korkunç naralarını işitince herkes kaçar ve yükleyebileceği kıymetli eşyaları alır, alamadıklarını da kırmaya başlayıp müslümanların onlardan yararlanmalarını önlemeye çalışırlar. Sonunda ıslam ordusu Hz.Ali&#8217;nin vasıtasıyla yedinci burcu geçerler. Yahudilerin evleri basıldı ve kale feth olunur. </p>
<p> Kuran-ı Kerim bu fetih olayını şöyle anlatır : &#8220;Onlar, husunlarının (Kalelerinin) kendilerini Allah&#8217;tan koruyacağını zannetmişlerdi. Halbuki Allah, onlara hesaba katmadıkları yerden gelince kalplerine korku saldı. Kendi evlerini kendi elleriyle yıkmaya başladılar, müminlerde aynı tahribatı yaptılar. ıbret alın ey basiret sahipleri.<br /> (Haşr &#8211; 2-3) </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hayberyn-fethy-ve-hz-aly/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Sayın Cenk Koray beyefendi,</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/sayyn-cenk-koray-beyefendi/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/sayyn-cenk-koray-beyefendi/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:24:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/sayyn-cenk-koray-beyefendi/</guid>
				<description><![CDATA[17 kasım tarihinde kaleme almış olduğunuz &#8220;YETİŞ YA MUHAMMED YETİŞ YA ALİ&#8221; başlıklı yazınız herhalde gereksiz bir müdahaledir. Bu tür yazılar ancak provokatörlere ve mezhep hastası olan yobazlara yakışır. Sizin gibi halk ve vatan uğrunda beyin tüketen ve ülkenin tüm dertlerini omuzlarına alan değerli yazarları bu düzeye düşmekten tenzih ederim. Değinmek istediğiniz türkü, toplumsal dalgalardan ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>17 kasım tarihinde kaleme almış olduğunuz &#8220;YETİŞ YA MUHAMMED YETİŞ YA ALİ&#8221; başlıklı yazınız herhalde gereksiz bir müdahaledir. Bu tür yazılar ancak provokatörlere ve mezhep hastası olan yobazlara yakışır. Sizin gibi halk ve vatan uğrunda beyin tüketen ve ülkenin tüm dertlerini omuzlarına alan değerli yazarları bu düzeye düşmekten tenzih ederim. Değinmek istediğiniz türkü, toplumsal dalgalardan bir esintidir. Demek isterim ki, halk içinde kökleşen ve fıtri bir nitelik kazanan böyle geleneksel kavramları yok etmek, kontrol altına almaya çalışmak beyhudedir. Hz. Ali&#8217;yi (a.s) bulunduğu mertebeden indirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. İslamiyet&#8217;in üç büyük imparatorluğu bu amacı güttü ve eridi, bitti; bu hedefe ulaşamadı. Onu aşağılamak, büsbütün silmek istediler, yapamadılar ve bu tanrısal ışığı söndüremediler. Hz. Ali&#8217;ye olan düşmanlık Aleviler üzerine uygulanmaya başlandı, korkunç eziyetler yapıldı, başlarına yıldırımlar yağdırıldı, kırımlar yapıldı. Fakat bütün bu kaba kuvvet Aleviliği ortadan kaldıramadı. Hiç kuşku yok ki, Hz. Ali (a.s), &#8220;Ali&#8221;  olmasaydı, bu azgın kin ve amansız düşmanlıklar karşisında tükenip biterdi, ismi bile anılmaz bir duruma gelirdi. Fakat Hz. Ali&#8217;ye (a.s) bir şey olmadı. Onu kötülemek, unutturmak, İslam defterinden silip atma amacı güdüldü, daha sonra altmış (60) yıl boyunca camilerde, hutbelerde kendisine sövüldü; bu sövgü devletin yasası haline getirildi. En adi, en azgın suçlulardan bile daha ağır ceza gördü. Fakat bu güzel isim gittikçe büyüdü ve devleşmeye doğru gitti. Zalim iktidar, özellikle Emeviler Hz. Ali (a.s) ile çok uğraştılar. Satılmış imam, fıkıh ve hadis bilginlerine dayanarak bu dev ismi dar bir çerçeveye soktular. &#8220;İşte Ali&#8221; dediler. Aldatıcı olan bu politik akım (afedersiniz) sizi de yakalamış oldu. Siz de Hz. Ali&#8217;yi (a.s) bu dar çerçeveden görüyorsunuz. Hem de zalim ve sahtekarların hesabına kendisini tanımlamaya kalkışıyorsunuz.</p>
<p>     Soru:        Hz. Ali kim?<br />     <br />     Cevap:     1. Hz. Peygamberin amcasının oğlu,</p>
<p>             2. İlk çocuk Müslüman,</p>
<p>             3. Dördüncü (4.) Halife</p>
<p>             4. Aşere-i Mübaşerre&#8217;lerdenmiş.</p>
<p>     Sayın üstad, Hz. Ali&#8217;yi (a.s) tanımak için büyük yazar, bilgin, profesör ve filozof olmak gerekmez, ancak mezhep tutkusundan uzak olmakla beraber Hz. Ali&#8217;nin (a.s) hayatını incelemek, genellikle mezhep lakırdısına yol açan olaylar üzerinde durmak yeter. Siz bunu yaparsanız ve çelişkileri akıl terazisine koyup iyiyi sahteden ayırmaya çalışırsanız Hz. Ali&#8217;yi (a.s) Hz. Peygamber (s.a.a) ile aynı kefede göreceksiniz ve o zaman Hz. Ali&#8217;ye (a.s) başkasına nasip olmayan bu üstün özelliklerin Allah (c.c) ve Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından verilmiş olduğunu göreceksiniz. Ne yazıktır ki İslam ümmeti bu Allah (c.c) ve Hz. Peygamber (s.a.a) vergisine kafa tuttu, isyan etti ve sanki Hz. Muhammed&#8217;e (s.a.a) &#8220;Sen bir peygambersin, Alah&#8217;ın elçisisin. Biz sana inandık, ama sakın Ali&#8217;ye bu kadar avantaj verme, onu herkesten daha üstün tutma&#8221; der gibi oldular.<br />     Ne yazıktır ki İslam tarihini dolduran bu haktan cayma ve karşi gelme hareketleri sanki gerçekten de Hz. Peygambere (s.a.a) böyle bir ültimatom verilmiş gibi gösteriyor. Hatta ve hatta bu manevi ültimatom Sünnî mezhebinin anayasası sayılır oldu! İşte bunun için sizin bu yazınız uğursuz mezhep ve kişmesini kamçılayan kötü bir propaganda gibi görülebilir&#8230; Neden mi? Çünkü İslam ümmetinin neredeyse yarısı Şiî&#8217;dir. Bunların hepsi Hz. Ali&#8217;nin (a.s) Hz. Peygamberle (s.a.a) aynı kefede bulunduğunu ve şefâat etmeye yetkili olduğuna inanırlar. Şimdi, bu yaygın ve onlara göre kutsal olan inanca ters düşecek gündem dışı yazmak doğru olur mu? Acaba, bu yazının iki mezhep arasındaki çekişmeye katkı olmayacağı ne malum? Bugünlerde Sünnî dostu olmayan bir Alevî veya Alevî dostu olmayan bir Sünnî tasavvur edilemezdi, ancak dinci siyasi partiler araya girince psikolojik yaklaşimlar yavaş yavaş çekilmeye başladı. Artık siz kime yardım ettiğinizi düşünün.</p>
<p>     Sayın üstad, üçüncü bine giriyoruz&#8230; Geriye dönüp baktığımız zaman ister istemez içimiz burkuluyor. Burkulmaz mı? 1500 yıl boyunca mezhepçilik namına çene çaldık, çekiştik, boğuştuk. Birbirimize amansız düşman olduk, kırım korkunçluğunu bile normal gördük; daha sonra ne kazandık? Hiç mi hiç! Diğer milletlerin gerisinde kalmadık mı? Kaldık! Dinimiz en yüksek ve en doğru din olduğu halde başkasına kölelik etmekten kurtulduk mu? Yine kurtulamadık! Eğer bu kafada gidersek daha çok binler tükenir, ama bu uğursuz ihtilaf ayakta kalır. Artık kendimize gelelim, bu uğursuz defteri dürelim, kâbus dolu uykudan uyanalım.<br />     <br />     Sayın üstadım, bir kere daha söylemek isterim ki sizin müdahaleniz gereksiz bir müdahale idi. Çünkü Hz. Ali&#8217;ye (a.s) beslenen sevgiyi hiç kimse durduramaz. Emevi ve Abbasi canavarları dahi buna engel olmadılar. Yapılan korkunç zulüm ve işkencelerin içinden sıyrılıp yayıldı. 1500 yılı doldurup taştı. Şiî kesimi şöyle dursun, Sünnî kesimine ve İslam düşmanı olan Hıristiyanlar&#8217;a bile geçti&#8230;</p>
<p>     Sayın beyefendi, başta Hz. Ali&#8217;yi (a.s) tanımlamak için kullanmış olduğunuz cümleler üzerinde birer birer durmak istiyorum:</p>
<p>     1. &#8220;Hz. Ali, Hz. Peygamber&#8217;in amcasının oğludur!&#8221; </p>
<p>     Evet, ama Peygamber hazretlerinin başka amcaoğulları da vardı. Hiç biri bu ayarda olamadı.</p>
<p>     2. &#8220;Hz. Ali ilk Müslüman çocuktur&#8221;</p>
<p>     Evet, ama bu çocuk başka bir çocuktur. Bu çocuk, 8-9 veya kimi rivayetlere göre 10 yaşindayken Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.a) &#8220;Yakın akrabalarını uyar!&#8221; anlamındaki ayet indiği zaman Peygamber Hazretleri (s.a.a) en yakın akrabaları olan Abdulmuttalip ve Muttalip Oğulları&#8217;nı yemekli bir toplantıya çağırmış ve yemekten sonra bir konuşma yapmıştı. Allah&#8217;tan aldığı görevi bildirmiş ve &#8220;hanginiz bana candan yardım eder, yanımda olur, o kimse kardeşim, arkadaşim ve benden sonra hepinizin velisi, efendisi olsun&#8221; diye teklifini yapmıştı. Herkes sustu. En küçükleri olan Hz. Ali (a.s) ileri atıldı &#8220;Ben sana yardım eder, yanında olurum&#8221; dedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali&#8217;yi (a.s) boynundan tutup onlara gösterdi ve &#8220;Bu benim kardeşim, vasiyyim ve benden sonra halifemdir, onu dinleyin, kendisine itaat edin!&#8221; dedi. Davetliler gülüşerek dağıldılar ve Hz. Ali&#8217;nin (a.s) babası Ebu Talib&#8217;e &#8220;Oğlunun emirlerini dinle, kendisine itaat et&#8221; diyerek alay ettiler.</p>
<p>     Bu olayı rivayet eden, eserlerine geçirenler büyük Sünnî alimleridir. Bunlardan birkaç isim söyleyelim:</p>
<p>     Şeyh-ül İslam ünvanının alan İbni hacer Askalanî &#8220;İsabe&#8221;, c. 2, s. 22; &#8220;Tabari Tarihi&#8221; c.2, s. 217; &#8220;Ebul Fida Tarihi&#8221; c.1, s. 116; Ondan sonra, İbni İshak İbni Cerir; İbni Ebi hatim, İbni Merdeveyh; İbni Naim; İbni Cafer İskafî, Beyhaki; El Muttaki El Hindi; Tefsir bilginlerinden Salebi gibi kalburüstü hadis, tarih ve fıkıh bilginleri bu olayı yazmışlardı. Bu arada çağımızın âlimlerinden Mısırlı yazar Muhammed Hüseyin Heykel, hicri yılın 1350, 12 Zilhicce ayında, Ehram gazetesinin 5. sayfa, 2. sütünunda bu olayı aynen nakletmiştir. İngiliz yazarlardan bir araştırmacı da Arapça olarak yazdığı bir kitapta bu olayı yazmıştır.</p>
<p>     Bu olayda çok önemli bir nokta var ki, onu kavrayabilen Hz. Ali&#8217;nin (a.s) gerçek yerini ve peygamberle beraber nasıl aynı kefede yer aldığını hemen anlar. Hz. Peygamber (s.a.a), peygamberliğini yaymaya henüz başlarken, yanında daha beş kişi bile yokken o küçük çocuğu bu makama getirmek istedi. Topladığı akrabalarından (40 kişi) hiç birisi kendisini peygamber olarak tanımazken, bu çocuğu kendilerine tanıtıyor, saygılarına sunuyor &#8220;Emirlerini dinleyin, kendisine itaat edin&#8221; diyor. Yani Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlikle beraber Hz. Ali&#8217;nin (a.s)  vasiliğini bir arada yürütmek istedi ve yürüttü. Ancak, yalnızca anlamak isyeten anlar&#8230;</p>
<p>     Ali ilk müslüman değil de ilk Müslüman çocukmuş. Evet, böyle dediler! Neden mi? Çünkü diktatör iktidarın sansürü altında satılmış veya Kureyş&#8217;in hilafet politakasına gönül kaptırmış tarih ve hadis yazarları &#8220;İlk Müslüman Ali&#8217;dir&#8221; diyemezler. Bu elbette yasak ve sakıncalıdır. Hz. Ali&#8217;ye (a.s) karşi daha önce gizli kampanya kuran Kureyş, bir komplo sonucunda hilafete Ebu Bekir&#8217;i getirdi ya, artık onu şişirmek, gerçekten büyük göstermek, kendi namına halka fiyaka satmak, yapılan haksızlığı örtmek gerek. Onun için her türlü fazilet tasnifinde kendisine bir öncelik uyduruldu. Gözü dönmüş yobazlar adeta birbirleriyle yarış ediyorlardı, herkes bir şey uydurmaya çalışıyordu. İslam&#8217;a giriş önceliği söz konusu olunca dünya, alem biliyor ki Hz. Ali (a.s) herkesten önce İslam&#8217;a girmiştir. Zira Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamberi&#8217;in evindeydi ve ailenin üçüncü bireyiydi. İki yaşindan beri peygamberin gölgesi gibi yanından ayrılmadı, sadık bir talebesi, bir oğlu gibi evinde hatta kucağında yetişti. Hz. Peygamber (s.a.a) peygamberlikten önce sık sık Hira dağına gidip inzivaya çekilirdi. O zamanlar Hz. Ali&#8217;yi (a.s) de beraberinde götürdüğü çok rivayet edilir ve ondan başka kimseyi götürmemiştir. Böyle bir avantaja sahip olan Hz. Ali (a.s) elbette herkesten önce Müslüman olacaktır, tersini düşünmek mantıksızlık olur. Ancak iktidara dönüşen sinsi muhalefet, dinsel yetkisini kötüye kullanan yobazlar sayesinde bu durma ağırlığını koydu ve güdülen politika doğrultusunda değerlendirme yaptı. Hz. Ali&#8217;nin (a.s) önceliğini gölgelemek için İslam&#8217;a giriş önceliği sınıflara ayrıldı. Dediler ki: &#8220;İslam&#8217;a ilk girenler: kadınlardan anamız Hz. Hatice; yetişkin erkeklerden Ebu Bekir; çocuklardan Ali ve kölelerden Zeyd İbin Harise&#8217;dir.&#8221;</p>
<p>     Sayın üstad, bu aldatıcı tasnife siz de aldandınız ve &#8220;Ali ilk çocuk Müslüman&#8221; diyerek din yetkisine hakim zorba siyasetin düdüğünü siz de öttürdünüz. Bu yanıltmacaya ne gerek var? Sen dört kişiden en önce olanı manevra yapmadan söyle biliyorsan; bilmediğini bilene bırak! Ali için çocuk önceliği varmış. Oysa sağlam bir araştırma yaparsanız Hz. Ali&#8217;nin (a.s) Ebu Bekir&#8217;den çok önce İslam&#8217;a girmiş olduğunu göreceksiniz. Ancak bu öncelik Ebu Bekir&#8217;in gül hatırı için budandı. Keyfe göre sınırlandırıldı. Kimi akıllılar çok daha ileri gidip tarihle alay ettiler. Güya daha Hz. Ali (a.s) dünyaya gelmeden önce Ebu Bekir Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.a) yanından ayrılmaz bir dostuymuş ve peygamber olur olmaz ilk inanan kendisi olmuş. Hatta hatta Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.a) amcası Ebu talib ile Şam&#8217;a kadar gidip Rahip Buhayra ile buluştukları olayda Ebu Bekir yine Hz. Muhammed&#8217;in yanındaymış. Bin kere maşallah, tatsız bilgiler Halebi veya Dıhlanî (sıyret) kitaplarında yazılmıştır. (Oysa bütün Sıyret ve tarih kitapları Hz. Muhammed&#8217;in o zamanlar 8 veya 9 yaşinda olduğunu ve Hz. Muhammed&#8217;in Ebu Bekir&#8217;den 2 yaş büyük olduğunu yazarlar.) Öyleyse, Ebu Bekir o zaman 7 yaşindaydı. Acaba 7 yaşindaki çocuk Şam&#8217;a kadar nasıl ve niçin gitti? Hz. Muhammed bir ticaret amacıyla Şam&#8217;a gidecek olan amcası Ebu Talib&#8217;in kendisini bırakıp gitmesine üzüldüğü için amcası ona acıdı ve yanına aldı. Acaba Ebu Bekir hangi amcasıyla gitti? Hz. Muhammed (s.a.a) yetim idi. Ne anası vardı ne de babası. Amcası Ebu Talib büyüttü, yetim olduğunu hissettirmedi. Bu sebeple onsuz kalamaz diye yanına aldı. Peki Ebu Bekir&#8217;e ne oldu, niçin gitti? Bu hikaye sadece Ebu Bekir peygamberin sohbetlerine çocuk yaşta başladı dedirtmek için uyduruldu. Siz mutlaka bu gibi palavralara inanmayacaksınız. Bunu iyi biliyorum. Fakat Mekke müftüsü olacak sayılı bir âlimin Ebu Bekir&#8217;i yüceltmek için aklını nasıl feda ettiğine bir bakın. En büyük yapmak için elde sağlam bir belge olmadığı halde sahte belgelerle Ebu Bekir&#8217;i nasıl Ebu bekir yaptıklarını anlamak her bakımdan mümkündür&#8230;</p>
<p>     3. Gelelim hilâfet dizisine:</p>
<p>     Sayın üstad, siz Hz. Ali&#8217;yi (a.s) tanımlamak için dördüncü halife unvanını ikram ediyorsunuz. Dördüncü mü? Allah Allah ne kadar cömert insanlar varmış! Acaba Hz. Ali&#8217;yi (a.s) dördüncü yapan kim? Hilâfet dümenini eline alan Kureyş mi? Mazaallah iş Kureyş&#8217;e kalsaydı Hz. Ali (a.s) ne dördüncü olurdu ne de on dördüncü. Kureyş salt Hz. Ali&#8217;yi (a.s) sollamak, saf dışı bırakmak için hilâfeti politik sahnelere aktardı. Binbir dolap çevirerek Ebu Bekir&#8217;i halife yaptı. Hz. Peygamber&#8217;in tüm emir ve ısrarlarını hasıraltı yaptı. Birinci halife olan Ebu Bekir&#8217;i millet seçmedi ki Ömer seçti. Yanında Muhacirler&#8217;den Ebu Ubeyde vardı. Hilâfette ısrar eden Ensarlar birliği çözülünce, dâhi Ömer hilâfeti kaçırmamak için bu fırsatı kullandı, hemen elini uzatıp Ebu Bekir&#8217;e biât etti. Ebu Ubeyde ve Ensarlar&#8217;dan çözülen kişiler onu takip etti. Böylece ani bir manevrayla seçim değil, oldu-bitti şoku ortalığa hakim oldu. Herkes büyülendi, durumu öğrenmeye gelen şaşip kaldı, gelenlerin ellerin alıp Ebu Bekir&#8217;in eline vuruyorlar ve biât diye işlem gördürüyorlardı. Hz. Peygamber&#8217;in cenaze işleriyle meşgul olan Haşimiler&#8217;den hiç kimse yoktu. Kureyş&#8217;in diğer kabileleri zaten böyle bir sürprizi çoktan istiyorlardı. Bu azgın gelişme Hz. Ali&#8217;nin (a.s) düşmanlarına elbette çok iyi geldi. Onlar halifelerine biât etmek için bölük bölük geliyorlar; bir yandan da icma borusu çalıyorlardı. Zaten sözbirliği anlama gelen icma boş lakırdı halinde bütün tarih köşelerinde yankılar yaptı. &#8220;Müslümanlar sözbirliğiyle Hz. Ebu Bekir&#8217;i halife seçtiler.&#8221; diyerek tarihe yalancı bir tarih daha eklediler. Ömer, Ensar Birliği&#8217;nin çözülmesini iyi değerlendirdi ve zaman geçirmeden hedefe varmayı başarabildi. Ensar, bilindiği gibi Evs ve Hazrec denilen iki kabileden oluşur. Birbirine ezeli rakip olan bu iki kabile arasında İslam&#8217;dan önce savaşlar bile olmuştu. Ancak İslam dini onları birleştirdi, birbirine kardeş yaptı. Ensarlar, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.a) kendi memleketlerinde vefat etmesi hesabıyla yerine geçmeyi hak bildiler ve Beni Saide Sekıyfe&#8217;sinde toplandılar. Toplantıda Hazrec kabilesinden Sâd ibin Ubade&#8217;yi tek aday olarak gösterdiler. Ömer toplantıyı haber alınca aceleyle yanına Ebu Bekir ve Ebu Ubeyde&#8217;yi alarak onları bastı. Biraz çekişme ve söz düellosundan sonra Ömer bir konuşma yaptı, daha sonra Ebu Bekir konuştu. Bu konuşmalardan cesaret alan Evs kabilesinden iki lider, Hazrec kabilesine olan kıskanlıç duygularına tekrar kapıldılar ve Ensar Birliği&#8217;ne yan çizdiler. Bu iki lider Ömer&#8217;e tez davranıp işi bitirmesi için cesaret verdiler. Ne enteresandır ki bu iki liderin ne kendileri ne çocukları hiç bir zaman Hz. Ali&#8217;ye (a.s) dost olmadılar. Sıffîn savaşinda bile bütün Ensarlar Hz. Ali&#8217;nin (a.s) yanında iken yalnız bu iki kişi Muaviye&#8217;yi tuttu. Muaviye&#8217;nin yanında bunlardan başka Ensar&#8217;dan kimse yoktu.</p>
<p>     Sayın beyefendi, işte hilâfet dizisi böyle başladı. Hz. Ali (a.s) dediğiniz gibi dördüncü halife değildir. Hz. Ali (a.s) birinci ve tek halifedir. Neden mi? Çünkü hilâfet ya Şiîlere&#8217;e göre Allah ve Peygamber tarafından verilen bir makamdır veya Sünnîler&#8217;e göre milletin oyuna bağlı bir makam; Eğer Allah (c.c ) ve Peygamber&#8217;e (s.a.a) ait bir makam ise halife kuşkusuz Hz. Ali&#8217;dir (a.s) zira Hz. Ali (a.s) için Hz. Peygamber (s.a.a) daha önce yazdığım gibi &#8220;Bu benim halifem&#8221; demişti. Biraz sonra tamamlayıcı belge ve kanıtlar göstereceğim. Yok eğer Sunnî âlimlerin iddiasına göre hilâfet seçimle kazanılan bir makamsa birinci halife yine Hz. Ali&#8217;dir (a.s). Çünkü diğer halifeler seçimle değil, oyun ve zorbalıkla bu makama geldiler. Dördüncü dediğiniz Hz. Ali&#8217;nin (a.s) ise nasıl halife olduğunu elbette biliyorsunuz. Biliyorsunuz, ama yine de hatırlatmak isterim. Üçüncü halife Osman son beş yılında çok kötü bir yönetim uyguladı. Yani akrabası olan Emeviler&#8217;in keyfine göre bir yönetim. Zalim, kalleş ve menfeat düşkünü valiler yönetiyordu ülkeyi&#8230; Her taraftan uyarma, protestolar yağmaya başladı, aldırış etmedi. Daha sonra millet ayaklandı, her taraftan gruplar halinde Medine&#8217;ye yürümeye başladılar. Önce protesto ve tehdit edici tutumdan öteye gitmediler. Bu sıkı tehditlere karşi halkı memnun etmeye, zalim valileri değiştirmeye söz verdi. Söz verdi, ama kalleş akrabalarının baskısı kendisini yalancı duruma soktu. Hiç bir şey değiştirmedi. İhtilalciler fazla beklemeden evini basıp onu öldürdüler. Halife öldürüldü, ama hilâfet elbette yüzüstü kalacak değil ya, yeni halife için gerek ihtilalciler gerek Medine&#8217;deki Ensar ve Sahabeler, herkes Hz. Ali&#8217;yi (a.s) istedi. Hz. Ali (a.s) önce reddetti. Daha sonra kabul etmek zorunda kaldı. Hz. Ali (a.s): &#8220;Benim biâtim mescitte olacak&#8221; dedi, ve mescitte onbinlerce Sahaba kendisine biât etti. İşte Hz. Ali (a.s), başkasına nasip olmayan gerçek bir seçim sonucunda rakipsiz olarak halife oldu. Rakipsiz dedim, zira Kureyş artık ortada yok. Osman&#8217;ın öldürülmesiyle hilâfet mekanizması onların elinden düştü. Emeviler kaçtı, çil yavrusu gibi dağıldılar. Öldürülen halifelerini dahi defnetmeye cesaret edemediler. En son üç veya dört kişi gece defnettiler. Hz. Ali (a.s) halife oldu, ama Kureyş, Kureyş&#8217;tir. Önce olayın şokunun karşisında suskunluk geçirdiler, daha sonra kendilerini toparladılar ve kendisine savaş açtılar. Cemel savaşinda Kureyş yenildi. İkinci kez Sıffîn&#8217;de hıncını almak istedi. Sıffîn&#8217;de yenilmek üzereyken büyük bir hileyle savaşi durdurdu. Bu uğursuz hile yüzünden harici grubu çıktı. Hz. Ali (a.s)  şimdi de haricilerle uğraşmak zorunda kaldı, onlara derslerini verdi, ancak daha sonra bir suikastta yenilip şehid oldu.</p>
<p>     Bitmedi, Hz. Ali&#8217;den (a.s) hıncını alamayan Kureyş, öldükten sonra kendisine en ağır cezayı uyguladı. Altmış (60) yıl boyunca camilerde, hutbelerde bu büyük adama sövdüler, lanet okudular. Demek oluyor ki dünyanın en temiz, en dürüst ve en saygıdeğer insanı şimdi en kötü ruhlu insanların düzeyine değil, çok daha aşağılara getiriliyor. <br />     Yine bitmedi, Kureyş&#8217;in baştan beri yapmış olduğu haksızlıklar din, iman oldu, oldu ama nasıl? Diktatör iktidar sığınaklarında oldu. Başa getirilenlere dokunulmazlık konuldu. Haklarında kötü söz söylenmesi küfürdür diye fetvalar verildi. Hz. Ali&#8217;yi (a.s) sevenlerse dışlandı, ezildi, kâfir, zındık damgasıyla Müslümanlıktan bile atıldılar. Aleviler&#8217;e yapılan bu ağır eziyetin tek nedeni Hz. Ali&#8217;yi (a.s) sevmektir. Hz. Ali&#8217;nin (a.s) büyük suçu da dördüncü halife olmaktır. Hz. Ali (a.s) onların nazarında katildir zira İslam savaşlarında onların en yaman en kahraman adamlarını öldürdü. Onun için Kureyş&#8217;in gözünden düştü. Birincilik onun hakkı olduğu halde dördüncü olmasına razı olunmadı.</p>
<p>     Sayın üstad, şimdi buyurun dördüncü gözüyle baktığınız Hz. Ali&#8217;yi (a.s) beraber tanıyalım. Acaba gerçekten dördüncü mü yoksa Kureyş&#8217;in elinde kalsaydı dördüncülük, beşincilik veya altıncılık görür müydü?<br />     Hz. Ali&#8217;nin (a.s) görmüş olduğu haksızlıklardan biraz söz ettik. Bunların hepsinin gözle görülecek, elle tutulacak birer gerçek olduğunu kanıtlamak için kaynak göstermeye bile gerek yok. Zira hiç bir tarih tersini yazmaz. Hz. Ali&#8217;nin (a.s) hak ettiği yere Ebu Bekir&#8217;i getirdiler, &#8220;Daha önce İslam&#8217;a girdi&#8221; diye yutturdular. Peki biz de yutalım ve iki sene bekleyelim, fakat adam ölürken hilâfeti velinimeti olan Ömer&#8217;e devretti. Ömer de mi Hz. Ali&#8217;den (a.s) önce İslam&#8217;a girmiş? Oysa tam yedi (7) yıl sonra Müslüman olmuştu. Öyleyse Ebu Bekir&#8217;in ortaya sürülen önceliği boş bir bahanedir. Vakıa Suresi, onuncu ayeti şöyledir: &#8220;Önceden gelenler Allah&#8217;a daha yakınlardı.&#8221; Ömer yine efendi efendi gitmedi. Ölürken de Hz. Ali&#8217;yi (a.s) büsbütün gölgelemek, dışlamak ve hesaptan tamamen çıkarmak için, halifelik görüşmelerine onunla beraber beş kişi daha soktu. Bu beş kişinin hepsi de Kureyşliydi ve hepsi de Hz. Ali&#8217;ye (a.s) rakip ve düşmandılar. Onlar hilâfeti rüyalarında dahi görseler inanamazlardı, ama Ömer onların gözlerini açtı. Hilâfete birer namzet gösterdi. Bununla yetinmedi, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) hatta Peygamber&#8217;in en azılı düşmanı olan Emevileri tekrar ayağa kaldırmak için hilâfetin tam Osman&#8217;a gelmesini ayarladı. Zira Abdurrahman&#8217;ı aralarında hakem yaptı. Abdurrahman ise Osman&#8217;ın kayın biraderidir, bu sinsi manevradan sonra beklenen oldu ve Osman sözde seçilerek halife oldu. Daha sonra olan oldu ve gelişmeler hep Hz. Ali (a.s) ve Aleviler aleyhine hızlandı. Her neyse, bu konu çok geniş bir konudur, bu sayfalara sığdırmak olanaksızdır Can yayınlarında basılan &#8220;Mezhepte Aleviler&#8221; ve yakında çıkacak (Ki şimdi çıkmıştır) olan &#8220;Haksızlık ve Haklılık&#8221; adlı kitaplarımızda bol bol yazdık. </p>
<p>     Şimdi size göre Hz. Ali&#8217;nin (a.s) en son özelliğine gelelim&#8230;</p>
<p>     (4) Ali, Aşere-i Mübeşşereler&#8217;denmiş. Güzel bir formül. Bu hadisi uyduran ve inananlara Hz. Ali&#8217;nin (a.s) namına mı teşekkür etmek gerekir yoksa tarihin namına mı?</p>
<p>     Sayın beyefendi, ben bu hadisin tartışmasına başlamadan önce sizin sağduyu, mantık ve vicdanınıza başvurmak isterim. Acaba bu hadisin idolojisini, çelişkili ve yüz kızartıcı ayrımcılığını düşünüp ve eğer tarafsızsanız tarafsız olarak değerlendirirseniz biçimsiz bir uydurma ve kocaman bir palavra olduğunu fark etmez misiniz? 1500 yıldan beri dillere destan olan bu lakırdıyı eminim ki vicdanınıza yutturamazsınız. Çünkü vicdan din ve mezhep üstü bir güçtür. Peygamber hazretleri, efendimiz, eğer gerçekten bu hadisi söylemiş ise o İslam&#8217;ın bir ayıbı olur. Hz. Peygamber (s.a.a) açık açık &#8220;Hiçbir Arap, Arap olmayan hiç kimseden üstün değil, ancak takva ile üstün olur&#8221; dedikten sonra hâşâ sümme hâşâ böyle bir ayrımcılık yapmaz. Yani yüzbin kişi arasından salt Kureyş kabilesinden on kişi seçip onlara böyle özel bir avantaj vermez. Bu ayırım, yüce Peygamberimiz&#8217;in kişiliğine, prensibine, yapıcı tutumuna yakışıksız bir çelişkidir. Allah&#8217;ın elçisini böyle kötü davranışlardan tenzih edelim. Hz. Peygamber (s.a.a) cennetle müjdeleyebilir, birçok kez birçok kişiye bu müjdeyi vermiştir. Fakat yalnız on tane isim söyleyip başkasının yüzüne kapıyı kapatmak Peygamber&#8217;in yapacağı bir iş değildir. Öte yandan bu on kişinin hepsinin Kureyşli oluşu bir bakımdan çok gülünç. Yani cennet Kureyş&#8217;in tekelinde midir? Acaba İslam dini Kureyş&#8217;e kalsaydı, hiç yürür müydü? Sanmıyorum! Peygamber&#8217;e en çok eziyet yapan, susturmak, önünü kesmek isteyen, en sonunda da evinden, yurdundan kovan Kureyş değil miydi? Daha sonra Medine aslanları kendisine sahip çıktılar, yanlarına çağırıp bağırlarına bastılar. Kendisini ve beraberindeki arkadaşlarını barındırdılar, mallarını onlarla paylaştılar. Kendisini korudular ve canlarını önüne koydular. Savaşlarda yüzünü güldürdüler&#8230; Sözün kısası İslamiyet yapısını kanlarıyla harçladılar&#8230; Bu savaşların birinde yetmiş (70) aslan şehit verdiği halde zerre kadar sarsılmadılar, ancak savaşta bulunmak mutluluğu kendilerine nasip olmayan diğer aslanlar üzüldüler&#8230; şimdi iş cennet avantajına gelince bu sadık aslanlara avantaj yok. Cennet yalnız Kureyşlilerindir. Cennet Medinelilerin aslanlar gibi döğüştükleri o savaşlardan kaçanların cennetiymiş. Kim mi kaçtı? Başta büyük hazretler kaçtılar. Evet, acı, ama gerçek! Yani Peygamber öldükten sonra hemen yerine sahip çıkanlar o savaşlarda sevgili Peygamberlerini düşman çemberinde bırakıp selâmeti kaçmakta bulmuşlardı. Bu acı (    ) kaynağı Alevi kaynaklar değil, Bekirci, Ömerci, Osmancı tarih ve sıyret kitaplarıdır. Mesala Ebu Bekir&#8217;in, İslam savaşlarında en ufak bir katkısı var mı? Neyse Ebu Bekir zayıf bünyeli ve savaş eri değil deyip geçelim. Ama abartmaya alışkın olanlar, &#8220;En büyük kahraman Ebu Bekir&#8221; diye iddia ederler. İşte bu utanmazlıktan gelir. Ömer&#8217;e gelelim. Ömer yiğitmiş, kahramanmış, şöyleymiş, böyleymiş. Hz. Peygamber (s.a.a) &#8220;Allah&#8217;ım İslam dinini Ömerle güçlendir&#8221; diye dua etmiş de Ömer İslam&#8217;a girmiş. Hicret günü herkes gizlenerek, izini kaybettirerek hicret ederken kendisi açık açık hem de Mekkelilere meydan okuyarak, gözdağı vererek ve doğrusu onlarla alay edip rezil ederek Medine&#8217;ye gitmiş. Fakat isteyen buyursun İslam tarihini beraber inceleyelim ve Ömer&#8217;in bu şişirmelere karşin ne yaptığını değerlendirelim. Ömer sadece Bedir savaşinda bir dayısını öldürdü, ondan sonra hiçbir savaşta hiçbir rolü yoktur. Tarih ve siyret yazarları savaşların sonucunu verirken, öldürülenleri ve kimin kimi öldürdüğünü yazarlar. Ömer Bedir savaşinda bir dayısını öldürdü, ondan sonra hiçbir savaş sonucunu bildiren kahramanlar listesinde ismine rastlanmaz. Ancak kaçanlar listesinde ismi bol bol geçer. <br />     Örneğin Uhut&#8217;ta kaçtı ve kaçışını bizzat kendisi anlatıyor. Şöyle ki; &#8220;Biz Uhut savaşinda Hz. Peygamber&#8217;in yanından dağıldık. Ben tepeye çıkana kadar kaçtım. Orada bir ceylan gibi kayadan kayaya sıçradığımı hissediyordum.&#8221;   <br />     Bir başka kaynaktaysa, &#8220;Müşriklerden Dırar İbnil Hattap, Uhut savaşinda kaçmakta olan Ömer&#8217;i kovalamış ve mızrakın tersiyle dürterek ey Hattab&#8217;ın oğlu, kaç git seni öldürmeyeyim&#8221; demişti. Dırar daha sonra Müslüman olmuş ve Ömer onun bu iyiliğini unutmamıştır&#8221;   Ömer savaşlar boyunca hep kaçmıştır. Onların hepsini yazmak uzun sürer. Can yayınlarında basılan &#8220;Haklılık ve Haksızlık&#8221; adlı kitabımızda hepsini kaynaklarıyla yazdık. <br />     Üçüncü hazretin kaçmışlığına gelince, onlar zaten meşhur olaylardır. Osman kaçmakta tam bir şampiyondur. Belki ondan söz etmek gereksizdir, zira diğer iki büyük kaçmış olduktan sonra onun kaçmaması aranmaz. Zaten dediğim gibi kaçmakta en başta gelir. Uhut savaşinda bir kaçışta üç günlük mesafede olan Avas dağına kadar kaçtı. O bir şairin dediği gibi: &#8220;Ben, savaşta kendimi sıkmadım. Kaçmakta ise bir ceylan gibiydim.&#8221;</p>
<p>     Sayın üstad, savaşlarda kaçmak demek, o memleketi düşmana teslim etmek demektir; İslam savaşlarında kaçmak ise Hz. Peygamber&#8217;i (s.a.a) düşmanın eline vermekten başka bir anlam ifade etmez. Etmez, fakat ne üzücüdür ki Peygamberlerini azgın bir halde olan düşman çemberi içinde bırakıp kaçanlar şimdi onun en büyük avantajına en önde sahip çıktılar. Hz. Peygamber (s.a.a) cenneti ikram ediyor, ama kime? Salt onlara ve onların tutumuna sadık olan birkaç kişiye. Bir de utanmadan aralarına Hz. Ali&#8217;yi (a.s) de sokuyorlar. Evet Hz. Ali&#8217;ye de (a.s) bu özel avantajı tanıdılar, ama bu ayrı bir oyundur. Zira Hz. Ali&#8217;yi (a.s) tutan kesimden listede tek bir kişi bile yok, listede olanların hepsi Hz. Ali&#8217;nin (a.s) rakibi, düşmanlarıdır, böylece &#8220;Yanlış anlaşilmasın, Ali sadece on kişiden biridir, kimse şimarmasın ve kimse onu boyunu aşan makamlara getirmesin. İşte görüyorsunuz Peygamber tarafından cennetle müjdelenenlerden Ali&#8217;yi tutan kimse yok, ama hepsi Ömer&#8217;i tutanlardır.&#8221; denmek isteniyor. <br />      <br />     Bu oyun düzenlendi ve koca İslam ümmetine böylece yutturuldu, üzücüdür, ama siz de sayın Cenk beyefendi, evet yuttunuz ve Hz. Ali&#8217;yi (a.s) bu kadar dar çerçeveden görmekle adeta iftihar ediyorsunuz. &#8220;Hz. Ali elbette İslamiyet&#8217;e en büyük katkıları olan bir zattır ve kendisine sevgimiz ve saygımız sonsuzdur.&#8221; diyorsunuz. Maşallah, sonsuz diyorsunuz, ama &#8220;Cennetle müjdelenen on kişiden birisi olmak dışında, başka bir özelliği yok&#8221; demekle Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.a) özel bir önemle gösterdiği Hz. Ali&#8217;yi (a.s) değil, hilâfet politikasının cambazları tarafından küçültülmüş, önemsizliğe itilmiş Hz. Ali&#8217;yi (a.s) görüyorsunuz. </p>
<p>     Her neyse, şimdi bu cennet hadisini temelden ele alalım&#8230;</p>
<p>     Üstad, bir daha söyleyeyim, bu hadis uydurmadır. Sizi ve sizin gibi başkalarına rehber olacak ilim ve kültür adamlarını böyle uydurmalara aldanmaktan tenzih ederim. Hz. Peygamber (s.a.a) bu kadar sadık, dürüst ve iman dolu binlerce sahabe arasından istisna yaparak Allah&#8217;ın (c.c) cennetini birkaç kişiye bağışlamaz. Bu ayırım bilhassa Peygamber&#8217;e (s.a.a) uygun değildir. Cenab-ı Allah, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de müminlere genel olarak cennet vaat etmiştir. </p>
<p>     Şöyle; </p>
<p>     &#8220;İman edip hayırlı işler yapanları müjdele, onları altlarından çaylar akan cennetler bekliyor.&#8221;  </p>
<p>     &#8220;İman edip hayırlı işler yapan ve Allah&#8217;ın emirlerine uyan kimseler, onlar cennetin ehlidir.&#8221;  </p>
<p>     &#8220;Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennete karşilık satın aldı.&#8221;  </p>
<p>     Bu ayetlerin ayarında olan Hac 14, Secde 19, Nisâ 124, Gafir 40, Feth 7, Talâk 11 gibi sayılamayacak kadar çok ayet var ki mümünleri cennetle müjdeliyor. </p>
<p>     Hz. Peygamber (s.a.a) hadislerinde de birçok kimselere cennet müjdesini vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.a) savaşta elini kaybeden Zeyd İbin Suhan için &#8220;Kesilen eli kendisinden önce cennete gidecek&#8221; demişti. Bu hadisi İbni Hacer &#8220;İsabe&#8221; kitabında ve Ebu Ömer &#8220;İstiap&#8221; kitabındaki Zeyd maddesinde yazar. </p>
<p>     İslamiyet&#8217;in ilk günlerinde Ammar İbin Yâsir ve babasıyla Hz. Muhammed&#8217;i (s.a.a) inanıp Müslüman oldukları zaman Mekkeliler tarafından kendilerine işkenceler ediliyordu. Hz. Peygamber (s.a.a) oradan geçerken onları görür ve &#8220;Ey Yâsir ailesi, sabırlı olun. Allah sizi cennetle mükafatlandıracak&#8221; derdi. Ayrıca, Hz. Peygamber (s.a.a) Ammar için &#8220;Cibril bana Ammar&#8217;ı cennetle müjdele dedi&#8221; diye söylemiştir.  <br />     Daha sonra cennet sözünü sahabelerden alan çok. Bunlardan Cafer Bin Ebi Talib&#8217;in de böyle bir müjde aldığını Heytemi &#8220;Mecma&#8221; kitabı, c. 9, s. 272&#8217;de ve Amru Bin Sabit Heytemi de kitabında c. 9, s. 363&#8217;te belirtmiştir.</p>
<p>     Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s) için dedi ki: &#8220;Bunların dedeleri cennette, anaları cennette, babaları cennette, halaları cennette, teyzeleri cennette, kendileri cennette ve kendileri sevenleri cennette.&#8221;   Bu hadis Tıbrani&#8217;nin büyük ve orta kitaplarında yazılmıştır. <br />  <br />     İmam Ahmed &#8220;Müsned&#8221;, c. 1, s. 177&#8217;de Sâd Bin Ebi Vakkas&#8217;ın şöyle bir hadisini yazıyor&#8230; Sâd demiş ki: &#8220;Ben peygamber&#8217;in Abdullah Bin Sellam&#8217;dan başka hiç kimseye cennet sözü verdiğini işitmedim.&#8221;</p>
<p>     İşte felaket buna denir! Bunlar politika uğruna üretilen palavraları yutturabilmek için gerekirse karada gemiler yüzdürmeye çalışırlar. Bakın işte Ahmed Bin Hanbel, bir mezhep kurucusu, büyük bir âlim olduğu halde bu gibi çelişkileri sakınmadan kitabına geçiriyor. Sâd&#8217;ın rivâyetine göre Abdullah Bin Sellam&#8217;dan başka hiç kimseye cennet sözü verilmemiştir. Bununla kitabının 187&#8217;nci sayfasında rivâyet ettiği on kişiye cennet bağışlama hadisini kendisi baltalamış oluyor. Öyle ki baltalayan hadisin kahramanı Sâd&#8217;tir. O sâd ki, cennetle müjdelendiği söylenen on kişi arasında yer alan bir sahabedir. Onlar diyorlar ki &#8220;Sen cennetle müjdelenen birisin&#8221; o &#8220;hayır&#8221; diyor. &#8220;O yalnız Abdullah Bin Sellam&#8217;dır&#8221; bu çelişkiler neyi gösterir? Cennet bağışlama hadisinin kökten yalan olduğunu gösterir. Ahmed Bin Hanbel olgun ve ılımlı bir İslam bilginidir. Ancak her şeye rağmen Kureyş&#8217;in hilâfet politikasının kısakacına girmiş ve Ömer&#8217;in sinsi tutumuna kendini kaptırmıştır. Ne kadar ılımlı olursa olsun bu hastalıktan kendisini kurtaramamıştır. Birbiriyle çelişen iki hadis yazıyor ve ikisine de sağlam diyor. Oysa ki hiç birisi sağlam değildir ve her ikisi de Hz. Ali&#8217;nin (a.s) önünü kesmek için oynanan sahnenin bir dekorudur.</p>
<p>     Bu meşhur hadis iki kanaldan kaynaklanıyor. Birincisi Abdurrahman Bin Avf&#8217;ın rivâyeti, diğeri Said Bin Zeyd&#8217;in rivâyetidir. Abdurrahman Bin Avf&#8217;ın rivâyeti hiç geçerli değildir zira kendisinden bu hadisi rivâyet eden Abdurrahman Bin Hamit isimli hadis bilgini Hicret&#8217;in 105&#8217;nci yılında 72 yaşinda iken vefat etmiştir. Bu bakımdan Abdurrahman Bin Avf&#8217;ın tam öldüğü sene doğmuş olduğu için kendisini görememiştir ki ondan hadis almış olabilsin. Bu zaman uygunsuzluğu hadis nakletme kurallarına ters gelir ve böyle bir hadise Mürsel ismini verirler. Mürsel Arapça&#8217;da bağlı karşitıdır, yani sağlam bir kaynağa bağlanamamıştır. Hadisi rivâyet eden, dayandığı ve ondan işittiğini söylediği adamın zamanını idrak etmemişse ondan hadis nakletmesi elbette düşünülemez. Abdurrahman Bin Hamit, İbni Avf&#8217;ın vefatından önce en az 10 veya 8 yılı idrak etmiş olabilseydi, ondan bir şey işitmiş olabilirdi. Ancak, biyografisine göre İbni Avf&#8217;ın vefat ettiği 32&#8217;nci Hicri yılda doğmuştur. Onun için ne kadar dürüst bir hadisçi de olsa böyle bir hadis geçersiz kalır. Bu bitti, ikinci kanala gelelim. O da Said Bin Zeyd&#8217;in rivayeti. <br />     Said İbin Zeyd bu hadisi Küfedeyken söyledi. Bunu ilk kez Muaviye tarafından Küfe valisi yapılan Muğiyre Bin Şube&#8217;nin yanında yumurtladı. Bu bakımdan tam 40 sene bekletmiş ve ancak ölmeden bir sene önce bu bombayı patlatmıştır. Bu önemli lakırdı Ebu Bekir ve Ömer döneminde yoktu. Ebu Bekir &#8220;Sekiyfe&#8221; olayında hilâfete hazırlanan Ensarlarla tartışırken hiç ondan bahsetmedi. Onlara şöyle diyordu: &#8220;Siz peygambere çok yardım ettiniz, ama onun yerine geçmek bizim hakkımız. Çünkü Kureyşliyiz ve Kureyş Hz. Peygamber&#8217;in ağacıdır.&#8221; <br />     Acaba diyorum, o zaman bu hadis piyasaya çıkmış olsaydı ve elinde böyle bir koz olsaydı kaçırır mıydı? <br />     O zaman &#8220;Bakın&#8221; diyecekti &#8220;Peygamber hazretleri on kişiyi başa getirip cennetle müjdeledi. Bu on kişinin hepsi bizden, sizden bir kişi bile yok. Peygamber&#8217;in uygun gördüğü tercihe siz karşi mı çıkacaksınız?&#8221; der, bu hadisi dile getirir ve onları kolayca susturudu. Fakat ne yapsın böyle bir hadis yoktu, çünkü uyduran kahraman daha uydurmamıştı.</p>
<p>     Daha sonra Ömer, Şüra kurulu olarak altı Kureyşli tayin etti ve &#8220;Hz. Peygamber, bunlardan hoşnut olarak ayrıldı.&#8221; dedi ve aralarından bir halife seçmelerini istedi. Eğer bu hadis icat edilmiş olsaydı, yüzde yüz ona dayanır ve hepsini Kureyşli olarak seçtiği için bu hadisi koz olarak eline alır ve &#8220;İşte Peygamber&#8217;in cennetle müjdelediği kişiler bunlardır&#8221; demez miydi? Elbette derdi, ama daha fol da yoktu yumurta da.</p>
<p>     Said Bin Zeyd bu hadisi 40 sene kadar neden saklamış, kimseye söylememiş? 40 sene sonra açığa vurmuş, acaba neden? Belki zamanın diktatörü Muaviye&#8217;yi okşayıp gönlünü almak için böyle bir formül bulmuş olabilir. Zira Muaviye&#8217;den korkuyordu. Muaviye oğlu Yezid&#8217;i veliaht yaptığında Sâid ona biât etmedi. Emevi diktatör ise bunu bir çeşit isyan sayıyordu. Böyle bir hadis uydurmak elbette Muaviye&#8217;nin hoşuna giderdi. On kişinin hepsi Kureyşli olmakla beraber Hz. Ali&#8217;nin (a.s) dışında hepsine Sekıyfe ve Şüra kongrelerine uygun bir zihniyetle bakar ve içlerinde Hz. Ali&#8217;ye (a.s) gönül verecek hiç kimse olmadığı için elbette kendi siyasetine uygun bir propogandan konusu olurdu.</p>
<p>     Bu hadisin uydurma olduğu her bakımdan orrtada. Mesala, isimler hilâfet sırasına göre dizilmiş. Önce Ebu Bekir, sonra Ömer, Osman, Ali ve diğerleri. Zira hilâfet kaderi belli olduktan sonra uyduruldu ve uyduran zat elbette buna göre düzecekti. Eğer Hz. Peygamber (s.a.a) gerçekten bu hadisi söylemiş ve kendi isimleri bu şekilde sıralamışsa o zaman iş bitmiş sayılır. Yani, kavga ve gürültüye gerek yok. Ne Ensarların aday göstermesi ne de Haşimilerin darılıp bağırması gerekirdi. Ebu Bekir Ömer&#8217;i vasiyet ettiği için Talha&#8217;nın karşi çıkması ayıp olur. Cennetle müjdeleme onuruna ters düşerdi. Ömer&#8217;in de şu Şüra rezaletini sahneye koyması, ortalığı karıştıran boş bir lakırdı olurdu. Ancak felsefeye gerek yok. Hz. Peygamber (s.a.a) bu hadisi kesinlikle söylemedi, uyduran, halifelerin derecelerine göre ayarladı. Bu aldatıcı düzme yalnız burada değil, tarih ve hadis kitaplarından hiç eksik olmaz. Güya halifelerin dereceleri, Pyegamber (s.a.a) zamanında da böyleymiş. Gafillere yutturmak için uydurulan bu tip düzmeleri görmeye alıştık. Sözün kısası; Sünnî mezhebi din ve siyaset karışımı üzerine yapılandı, sahtekarlıklar, dokunulmazlıklar kazandırıldı, yalan ve uydurmalar din, iman oldu.</p>
<p>     Sayın beyefendi, bundan anlaşilıyor ki, Hz. Ali (a.s) bildiğiniz gibi değildir. Kelimenin tam manasıyla tanımıyorsunuz, hem de tanımak bile istemiyorsunuz. &#8220;Ali Peygamberle aynı kefede olmaz&#8221; diyerek ahkâm kesmek Hz. Ali&#8217;yi (a.s) tanımamaktan ileri gelir. Hz. Peygamber (s.a.a) bizzat kendisi Hz. Ali&#8217;yi (a.s) kendi kefesine aldıktan sonra artık kimseye söz düşmez. Hz. Ali (a.s) Peygamber&#8217;in (s.a.a) kardeşidir, bu bir gerçektir. Bu gerçeğe inanabilmek için Kardeşleme olayını bir daha hatırlayalım:</p>
<p>     Peygamber Hazretleri (s.a.a) Mekke&#8217;deyken Müslümanları birbirine bağlamak için Kardeşleşme sistemini kurdu. Her iki sahabeyi birbirine kardeş olarak ilan etti. Medine&#8217;ye hicret ettikten sonra Mekke&#8217;yi Medine&#8217;ye bağlamak için ikinci kez aralarında Kardeşleşme yaptı. Ancak bu sefer Mekkeli sahabeye Medineli bir kardeş tayin etti. Fakat kendisi için her iki tertipte de Hz. Ali&#8217;yi (a.s) kardeş yaptı. <br />     Birincisi normal diyelim, zira yalnız Mekkeliler arasında yapılmıştı, fakat ikincisinde de &#8216;bir Mekkeli bir Medineli&#8217; olma formülü vardı. Burada hem kendisine hem de Hz. Ali&#8217;ye (a.s) Medineli bir kardeş gerektiren formülü uygulamadı ve ikisi de Mekkeli oldukları halde kardeş oldular. Peygamber Hazretleri (s.a.a) yalnız kendisi ve Hz. Ali (a.s) için, koyduğu bu kurala neden riayet etmedi? Etmedi, çünkü kendisine Hz. Ali&#8217;den (a.s) başka kimse kardeş olamaz ve çünkü Hz. Ali&#8217;ye (a.s) kendisinden başka kimse kardeş olamaz. Gerçek ortada, başka yorum istemez&#8230;çünkü ikisi aynı kefededir.  </p>
<p>     Bu hadisi rivâyet eden sahabeler: Ali Bin Ebi Talib, Ömer Bin Hattap, Enes Bin Malik, Zeyd Bin Ebi Evfa, Abdullah Bin Ebi Evfa, Abdullah Bin Abbas, Mahduç Bin Zeyd, Cabir Bin Abdullah, Ebu Zer Güfâri, Amir Bin Rabia, Abdullah Bin Ömer, Ebu Emame, Zeyd Bin Erkam, Said Bin Müseyyib, vs.</p>
<p>     Kardeşleşme olayından anlaşilıyor ki Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamber (s.a.a) ile aynı kefededir. Bu beraberliği pekiştiren pek çok kanıtlarımız vardır.</p>
<p>     Şimdi son olarak Berâat olaylarını inceleyelim:</p>
<p>     Peygamber Hazretleri (s.a.a) bir gün Ebu Bekir&#8217;e Berâat Suresini verip Mekkelilere okuması için Mekke&#8217;ye gönderdi. Daha sonra, arkasından Hz. Ali&#8217;yi (a.s) göndererek &#8220;Git, Ebu Bekir&#8217;e yetiş, ondan sureyi al, Mekkelilere sen oku&#8221; diye emir verdi.<br />     Ebu Bekir, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.a) yanına döndüğünde &#8220;Ya Resulullah, benim hakkımda bir ayet mi indi?&#8221; diye sordu. <br />     Hz. Peygamber (s.a.a) &#8220;Hayır, ancak Allah&#8217;tan emir aldım, bu sureyi ya ben gidip okuyacağım ya da benden biri olacak&#8221; dedi.</p>
<p>     Bu hadisin doğruluğunu kanıtlamak için kaynak göstermedim zira siz 25 Kasım tarihli köşe yazınızda itiraf ediyorsunuz. Olayı İmam Ahmed, Nisai, Hakim, Zehebi gibi dev Sünnî âlimler bile onayladıktan sonra kabul etmemek düşünülemez. Ancak itirafınıza rağmen olay üzerinde üstünkörü yorum yapmakla, taşidığı büyük manadan kaçıyor veya değinmek istemiyorsunuz. Neymiş? Kimsenin Hz. Ali (a.s) için Ehli Beyt&#8217;ten değil diye itiraz ettiği yokmuş&#8230; Çok güzel, zaten Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali&#8217;nin (a.s) Ehli Beyt&#8217;ten olduğunu tasdik etmek için söylemediki bunu, zaten aka ak demenin ne gereği var?<br />     Hz. Peygamber (s.a.a) &#8220;Ya ben gideceğim ya da benden biri olacak&#8221; demekle, yani benim kefemde olan biri demek istiyor ve Hz. Ali&#8217;den (a.s) başka hiç kimseye Peygamber&#8217;i (s.a.a) temsil etme yetkisi verilmemiştir. Bu bakımdan Berâat suresi tebliğinde Hz. Ali&#8217;nin (a.s) üstünlüğü olduğu gibi görülür. Burada bir sure tebliğinden ziyâde hilâfetin kaderinin tayini vardır. <br />     Acaba diyorum, Hz. Peygamber (s.a.a) efendimiz neden önce Ebu bekir&#8217;i gönderdi? Bu işin Ebu Bekir&#8217;in işi olmadığını bilmiyor muydu? Elbette biliyordu, ama yine de gönderdi. Neden acaba? Kendisiyle alay mı etmek istedi? Asla, Peygamber Hazretleri (s.a.a), ciddiyetini daima muhafaza eden bir elçidir. Öyleyse neden mi? Ebu bekir&#8217;e bir ders ve ibret vermek istedi ve verdi. Yani kulağından tutup &#8220;Bak, işte Cenab-ı Allah sana en ufak işler için bile yetki vermedi, sakın yarın büyük işlere burnunu sokma&#8221; der gibi oldu. Oldu, ama anlayan kim? Ebu Bekir&#8217;i birkaç ayet okumak için yeterli görmeyen Hz. Peygamber (s.a.a) acaba Hz. Ali&#8217;yi (a.s) sollayıp hilâfet makamına geçmesini hoş karşilar mıydı? Kesinlikle hoş karşilamazdı. Fakat Ebu Bekirciler anlar mı? Ne yazık ki anlamazlar. Zira bu sahte inanç daha önce onlara yutturuldu. &#8220;Ebu Bekir hazretleri Müslümanların sözbirliğiyle halife olarak seçildi.&#8221; Blöf biçimini alan bu sahte bildiri daha sonra güçlü bir inanç olarak yayıldı ve neredeyse İslam&#8217;ın altıncı şartı olma gibi kutsallık onurunu kazandı. <br />     Daha önce  Ebu Bekir&#8217;in nasıl Müslüman olduğunu belirttik. Yani, Müslümanların ittifâkıyla değil, Ömer&#8217;in zorbalık ve dehasıyla halife olduğunu kanıtladık. Acı, ama gerçek&#8230; Ebu Bekir halife değil, işgalciydi! Ona yapılan biât, sürpriz, rastlantı ve bizzat kendisinin tabiriyle Felte idi. Evet, birinci halife olacak zat, halka hitaben okuduğu bir hutbede &#8220;Bana olan biâtınız bir felte idi&#8221; demişti.</p>
<p>     Sayın üstad, felte Arapça bir sözcüktür. Siz, lütfen araştırın, değerlendirin. Felte sözcüğünün anlamı şudur: sürpriz, rastlantı, oldu-bitti ve &#8230;doğrusu kaçırma.</p>
<p>     İbni Kesir Büyük Tarih&#8217;inde Halife Ömer&#8217;in yaptığı son hacdan dönüşünde okuduğu meşhur hutbesinde şöyle dediğini yazıyor: &#8220;Ebu Bekir&#8217;in biâtı bir felteydi, ama Allah İslam ümmetini onun şerrinden korudu.&#8221;</p>
<p>     Allah Allah, ne korkunç söz, ne korkunç ifşaat bu&#8230; Ömer burada açık açık demek istiyor ki &#8220;Bu iş kolaylıkla bitmemiş olsaydı, zorlukla yapılacaktı.&#8221; Ömer&#8217;in ağzından kaçırdığı bu iki sözcük içinin tercümanı oldu. &#8216;Allah şerrinden korudu.&#8217; Şer kötülük demek, anlam belli, &#8216;iyilikle olmasaydı kötülükle olacaktı&#8217;. Artık bu filmin senaryosunu kimin hazırladığını anlamak zor değil. İbnül Esir, Alevi değil, Sünnîdir, Ömercidir. Fakat zavallı ne yapsın, her şeyi saklayamaz ki. Çok şeyler sakladı, çok yalanları savundu ve zaman zaman çok değerli belgeleri esir kaçırır gibi kaçırdı. Burada bir şairin beytini hatırladım: &#8220;En büyük fazilet, düşmanın itiraf ettiği fazilettir.&#8221;</p>
<p>     Değerli üstad, siz Berâat olayından benimsemez bir tavırla bahsettiniz ki aynı Mübahale olayının üzerinden geçtiğiniz gibi. &#8220;hadi hadi bütün bunları biliyoruz, ne var sanki&#8221; der gibi savmak istediniz. Bir de &#8220;Hz. Muhammed&#8217;in yanına Ali&#8217;yi alıp gelmesinden daha doğal bir şey yoktur. Elbette Sâd Bin Vakkas veya Talha&#8217;nın gelmesi düşünülemez&#8221; diyorsunuz. Oysa bu sözler konudan kaçmak için yapılan manevralardan başka bir şey değildir. Acaba böyle gereksiz bir savunma sizin direnişinize ne kazandırıyor? Hz. Peygamber (s.a.a) buraya aile ve soy namına boy göstermeye gelmiyor, İslam dinini tanıtmak ve onun üstünlüğünü göstermek için Hıristiyanlarla yüzyüze gelmek istiyor. Cenab-ı Allah, Mübahale&#8217;ye gelirken onlara şöyle söylenmesini emrediyor: &#8220;Siz çocuklarınızı getirin biz de çocuklarımızı getirelim; kadınlarınızı getirin, kadınlarımızı getirelim; kendiniz gelin, biz de gelelim.&#8221; <br />     Hz. Muhammed (s.a.a) &#8216;Çocuklar&#8217; deyince, Hz. Hasan (a.s) ile Hz. Hüseyin (a.s); &#8216;Kadınlar&#8217; deyince Hz. Fatıma&#8217;yı (a.s) kastediyor. Fakat sıra Hz. Ali&#8217;ye (a.s) gelince &#8220;Adamlarımızı getirelim&#8221; demiyor. &#8220;Kendimiz gelelim&#8221; diyor. Yani Hz. Ali&#8217;yi (a.s) kendi kefesinde göstermek için birinci çoğul şahıs zamirini kullanarak &#8220;Enfüsene&#8221; diyor. <br />     Enfüs sözcüğü, nefis sözcüğünün çoğul şeklidir. Bu kelime her ne kadar Arapça&#8217;da hakiki ve mecazi anlamlar verirse de Türkçe&#8217;de yine geniş kapsamda bulunur. Mesala; Özvarlık, kişilik, özbenlik, ruh ve hayat gibi kavramları karşilar. Bu bakımdan, Hz. Peygamber (s.a.a) kendi nefsini Hz. Ali&#8217;nin (a.s) nefsiyle bir arada söylemekle Hz. Ali&#8217;yi (a.s) kendi varlığına almış oluyor. Tıpkı aynı cinsten olan iki harfin birbirine idgam olup tek harf gibi okunması&#8230; <br />     Hz. Peygamber (s.a.a) efendimiz Hz. Ali (a.s) ile olan beraberliğini Peygamberlikten önce ve 63 yaşina gelinceye dek sürdürmüştü. Hiçbir zaman onu ihmal etmemişti. Söylediği pek çok hadislerle onu sık sık yüceltmiştir. Örneğin: &#8220;Ey Ali, sen benim yanımda Hârun Peygamber&#8217;in Musa Peygamber&#8217;in yanına olan gibisin, ancak benden sonra Peygamber yok.&#8221; Bu hadis ve bunun ayarında hadisler pek çoktur. Dost olsun, düşman olsun bütün hadis yazarları tarafından onaylanmıştır. Öyleyse İslam Peygamberi (s.a.a) Hz. Ali (a.s) için bunları söyledikten sonra, &#8220;Ali Peygamberle aynı kefede olmaz&#8221; diye ahkâm kesmek kimin haddi olur? Neymiş? &#8220;Yetiş Ya Ali diyordu da neden yetiş ya Ömer&#8221; demiyordu? Allah Allah bu da laf mı? O kadar gülünç bir teklif ki, suyu aşağıdan yukarıya akıtmak için beyhude yere uğraşmak gibi&#8230; Gerek Sünnî gerek gerekse Alevilerde Ömer&#8217;den medet bekleme modası yok. &#8220;Yetiş ya Ömer&#8221; diye çağıran hiç yok! Oysa halk her zaman &#8220;Yetiş ya Ali!&#8221; diye çağırır, hatta bunu geleneksel bir alışkanlık haline getirmiştir. Neden mi? Çünkü önce Peygamber Hazretleri (s.a.a) bu usulü başlattı. Dar bir duruma düşünce &#8220;Yetiş ya Ali!&#8221; diye çağırırdı. Örneğin Uhut savaşinda herkes kendisini bırakıp kaçtıktan sonra düşman kıskacı içinde kalınca &#8220;Yetiş ya Ali, bu gelenleri piskürt&#8221; derdi. Hz. Ali (a.s) hemen atılır ve kudurmuşcasına saldıran düşmanların bir kısmını öldürür, kalan kısmını dağıtırdı. Hz. Peygamber (s.a.a) başka bir saldırgan grubu gösterir &#8220;Yetiş ya Ali, bunları defet&#8221; der, Hz. Ali (a.s) yine şahin gibi atılır, birkaçını öldürür, gerisini dağıtırdı. Bu olay Sünnîlerin tarihinde yazılmıştır. Mesala, İbnül Esir&#8217;in Uhut Savaşi bölümünde aynen okuyabilirsiniz. Acaba Peygamber Hazretleri (s.a.a) neden &#8220;Yetiş ya Ömer&#8221; demedi? Çünkü, Ömer o zaman kaçanlar arasındaydı! Yani aziz peygamberi, azgın düşmanların eline bırakmış ve kendi deyimiyle kayalar arasında ceylan gibi sıçrıyordu.  </p>
<p>     Düşman çemberi içinde sıkışıp kalan Peygamber (s.a.a) elbette kaçan Ömer&#8217;i değil, yanından ayrılmayan, canını önüne koyan Hz. Ali&#8217;yi (a.s) çağırır. Siz bunun hesabını İbrahim Tatlıses&#8217;ten değil, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.a) sorun. Ve daha açıkçası, doğrudan Hz. Cebrail&#8217;i (a.s) sorumlu tutun! Çünkü İbnül Esir Tarih&#8217;inde Uhut Savaşi bölümünde şöyle bir olay yazılıdır: &#8220;Uhut savaşinda aslancasına çarpışan Ali, Peygamber&#8217;in yanına hiç bir düşman yaklaştırmamak için gözünü kırpmadan, tehlikeden tehlikeye atılırken Cibril Aleyhisselam yukarıdan gür bir sesle &#8216;Zülfikar&#8217;dan başka kılıç, Ali&#8217;den başka yiğit yoktur&#8217;&#8221; diyerek kendsine tanrısal bir madalya vermiş oldu. Bu madalya birçok Sünnî âlimin kitaplarını süslemiştir. Bu tarihi olay bir efsane değil, İslam tarihine şanlı bir sayfa katan gerçektir. Cibril Aleyhisselam, &#8220;Ömer&#8217;den başka yiğit yok!&#8221; demedi. Çünkü yukarıdan baktı Ömer kaçıyor, Hz. Ali (a.s) ise Peygamberini kurtarmak veya önünde şehit olmak için ölüm-kalım mücadelesini yiğitçe sürdürüyor. Evet notlar o zaman verildi. Üstün Yiğitlik Madalyası Allah (c.c) tarafından hazırlanıp sahibine o zaman sunuldu&#8230; Öyleyse, İbrahim Tatlıses&#8217;in suçu ne? O ancak sanatının eridir! Ona meydan okumaktansa gelin büyük Türk şairi Süleyman Çelebi&#8217;ye meydan okuyun. Hz. Ali&#8217;yi (a.s) kayırıyor diye kendisini eleştirin.</p>
<p>     Süleyman Çelebi ünlü &#8220;Mevlid-i Şerif&#8221; divanında &#8220;Hikâye-i Kesikbaş&#8221; adlı bir kasidede yazmıştır. Sadece Hz. Ali (a.s) için yazmış olduğu bu kaside veya destanı Peygamber&#8217;e (s.a.a) ait olan yapıtına dahil etmiştir. Acaba neden? Çünkü Peygamberle (s.a.a) aynı kefede olduğu için. 48 sayfadan oluşan bu divanın elimde Osmanlıca bir baskısı vardır. Destan 38&#8217;nci sayfasında yazılmıştır. Hz. Ali (a.s) Kesikbaş&#8217;ın vücudunu ve oğlunu yiyen, karısını ve yüzlerce Müslüman&#8217;ı kaçıran devi öldürmek için bulunduğu kuyuya doğru gidiyormuş, kuyu çok derin, 500 kulaç yetmiyormuş. Kendini boşluğa bırakıp, 7 gün 7 gece boşluktan iniyor; kâh başi yukarıda kah ayağı, nihayet dibe varıyor, devi öldürüyor, Kesikbaş&#8217;a dua okuyup vücudunu ve oğlunu diriltiyormuş. Esirleri toplayıp kuyunun ağzına getiriyor ve yine bir dua okuyup yeryüzüne çıkıyormuş. <br />     Şair Çelebi, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) akıl almaz efsanevi mucizelerine çok ilginç bir mucize daha katıyor, nerdeyse Hz. Ali&#8217;yi (a.s) Tanrısallaştıracak kadar ileri gidiyor. Acaba neden? Süleyman Çelebi Alevi midir? Kesinlikle değil! Zira Hz. Ali&#8217;ye (a.s) hayran olmak yalnız Alevilere kalmış bir şey değil, halk arasında geleneksel bir akım haline gelmiştir. Her türlü övgüye layık olan bu büyük adam için akıl ve mantığa hitap eden nitelikler artık yeterli görülmemiş, akıl ve mantık şöyle dursun, buna kafa tutacak efsaneler dile getirilmiştir. İşte size eşsiz bir kahramanın heybetli kişiliği doğrultusunda içlerine doğan efsanelerle duygularını besleyen halk, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) büyüklüğünü dile getirmeye başladı. Bu manevi kuram, bu geleneksel kült, birçok insanın duygularını doldurmuştur. Bu arada Süleyman Çelebi gibi Sünnî kesime bağlı olan niceleri var ki bu tanrısal esin, mezheplerin çelik zırhını delmiş ve kalbine girmiş, kendileri bile farkında olamamışlardır. Kesikbaş destanı gibi daha pek çok destanlar, romanlar, efsaneler üretilmiştir. Büyük Larousse Ansiklopedisi bile &#8220;Halk Edebiyatı&#8221; diye o yapıtlardan söz eder. Burada Aksiklopedi deyince aklıma şunlar geliyor: Tarihçilerin en büyük ayıbı, tarih bilimini zaman zaman mezhep ritmine göre ayarlamalarıdır. Diyelim ki tarih yazarları eski din adamları, İmamlar, hafızlar, şeyhlerdir. Onlar zaten mezhepçiliğe kendilerini adamış fanatik insanlardır, fakat modern dediğimiz, sadece ilim ve araştırma amacına dayanan şu ansiklopedileri hazırlayanların böyle hevese kapılamaları cidden çok daha üzücüdür. Biz bu fanatizmin defterini dürmek için aydınlarımızdan medet umuyoruz. Şimdi bu aydınlarımızı kime şikayet edelim? Söz konusu olan ansiklopedi Hz. Ali (a.s) hakkında bir biyografi yazıyor. Biyografiyi hazırlayan zat tarihe aykırı hatalar yapıyor, pot kırıyor. Bunlar bizi ilgilendirmez, ama mesala, &#8220;Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.a) ölümünden sonra halife seçmek üzere oluşturulan altı kişilik kurul&#8221; diyor. Oysa Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.a) değil, Ömer&#8217;in ölümünden sonra bu kurul oluşturuluyor. <br />     Bu büyük hata. Bize ne? Ama mezhepçiliğe malzeme olacak notlara şöyle bir bakalım: &#8220;Şiîler&#8217;in, Peygamber&#8217;in kendisinden sonra Ali&#8217;nin halife seçilmesini salık verdiği yolundaki iddialarını doğrulayacak bir belge yoktur. Ebu Bekir&#8217;in ölümünden sonra Ömer ve Osman&#8217;ın halife seçilmesine de karşi çıkmadığı anlaşilmaktadır.&#8221; <br />       Daha sonra Hz. Ali&#8217;nin (a.s) Arapça&#8217;da şahaser bir eser olan ve mektup ve özlü sözlerine gölge düşürmek için çelme çalıyor ve diyor ki: &#8220;Onunla ilgili olduğu söylenen mektup ve özlü sözlerin gerçekten kendisinin olduğunu saptamak güçtür.&#8221;</p>
<p>     Bu yüzden bu ansiklopedi, ansiklopedi olmaktan ziyade, mezhepçliğe taze kan veren modern bir takviye unsuru oluyor. Ben, sayıklamaktan beter bu gibi haltlara cevap vermeye tenezzül etmek istemem. Hem konudan uzaklaşmış oluruz, hem yakında çıkacak olan kitabımız &#8220;Haklılık ve Haksızlık&#8221; bu gibi haltlara susturucu cevaplarla dolu. <br />     Şimdi esas konumuza dönelim. Bu sayın ansiklopedi, Hz. Ali (a.s) için üretilen efsanevi roman, hikaye ve destanlardan &#8220;Halk Edebiyatı&#8221; diye bahsediyor. Birçoklarının isimlerini ve yazarlarının adlarını veriyor. Ancak Kesikbaş destanına gelince yazarın adını vermiyor. Burada eserin Şiî eserlerinden olduğuna kesinlik katmak için ince bir hile uyguluyor. Neden? Çünkü bunu Süleyman Çelebi yazmış derse, Sünnî mezhebi aleyhine kötü bir propaganda yapmış olur. Bu ansiklopedi, 39 Bilimadamı tarafından hazırlanmıştır. Sanıyorum içlerinde bir tek Alevi bile yok. Olsaydı bu biyografiyi hazırlayana itiraz ederdi. Gerçi mezhepçilik yapıp bulundurmazlar. Zaten mezhep diktatörlüğü yalnız Türkiye&#8217;de var. Türkiye&#8217;de seçim ne kadar serbest ve demokrasiye uygunsa mezhep o kadar serbest olmaktan yoksundur. Bu lâiklik ilkesine rağmen&#8230;</p>
<p>     Sayın üstad, bu kadar uzatmak istemezdim, ama konu konuyu doğuruyor, uzatmamak elde olmuyor. Hz. Ali&#8217;nin (a.s) Hz. Peygamberle (s.a.a) aynı kefede olup olmadığı tartışması sanırım Hz. Ali&#8217;nin (a.s) lehine bitmiş görünüyor. Çünkü ele aldığımız bahisler hep bu neticeyle sonuçlanmıştır. Zaten gerçek her bakımdan belli. Bu güzel ismin birleştirilip tek isim halinde söylenmesi bile yeterli.</p>
<p> MEHMET ALİ</p>
<p>     Mehmet Ali ismi, çok yaygın bir hal almış ve büyük bir sempatiye mazhar olmuştur. Bu iki güzel isim birbirine o kadar yakışıyor ki, güneşe yakışan ışık kadar. Bu ismi kullananlar yalnız Aleviler mi? Sunnîlerde çok daha yaygındır. Bir inceleme yaparsak, çok sayıda veziri, paşaları ve devlet adamlarını bu isimde göreceğiz. İsim hem Araplarda hem de Türklerde büyük rağbet görmüştür. Acaba Peygamber&#8217;in (s.a.a) ismine eşlik eden başka bir isim var mı? Elebette yok! İşte bu manevi ayrıcalık Hz. Ali&#8217;nin (a.s) özelliklerine ayrı bir özellik daha katıyor. Çünkü Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamberle (s.a.a) beraber aynı kefededir. Burada Hz. Ali&#8217;in (a.s) bir sözünü hatırlatmak isterim. İbni Ebil Hadid &#8220;Nehc-ul Belağa&#8221; şerhinde Hz. Ali&#8217;nin (a.s) şöyle dediğini yazıyor: &#8220;Benim Hz. Peygamber&#8217;e olan oranım, ışığın ışığa olan oranından farksızdır.&#8221;</p>
<p>     Sayın beyefendi, sizi eleştirilmiş olmaktan tenzih ederim, zira takındığınız tavır normaldir. Kişinin görüş ve kanılarını sınırlandırmak kimsenin haddi değildir. İsteyen istediği gibi kabul veya reddeder, ancak bununla beraber sizin bu doğrultuda normal üstü bir çıkışınız var ki onu içime sindiremedim. Siz bu kadar verip veriştirdikten sonra &#8220;Ben tarafsızım&#8221; diyerek bir hakem rolü takınmak istiyorsunuz. Bin kere maşallah. Acaba ne kaldı? Sünnî-Alevi çekişmesine katkıda bulunacak, kavgayı sürdürecek, ortada ne varsa söylediniz. Yani en koyu mutassıbı ayakta tutan, içini dolduran duygular bunlardır. Eğer siz tarafsızsanız, acaba taraflılar nasıl olur? Yoksa taraf tutan fanatiklerin avukatlığını yapmak, tarafsızlık mı sayılır? Siz kelimenin tam manasıyla tarafsız değilsiniz. Biz çok tarafsız insanlar gördük, ama onlar hakkı kişilere göre değil, kişileri hakka göre tanımak isteyen insanlardı. Yaşar Nuri Öztürk ve benzerleri. Yaşar Nuri bey Alevi midir? Kesinlikle değil! Ancak hakkın yanında olduğu için Alevi gibi göründü. Ben zaten Alevi aramam. Hakka sahip çıkacak insanlar ararım. İşte tarafsız onlar olur, siz ise hiçbir zaman tarafsız olmazsınız. Zira İslam tarihine damga vuran ve başlı başina bir tarih olan Ğadir olayını bile bir çırpıda yalanlayıp, &#8220;Büyük palavra&#8221; diyorsunuz. Neymiş efendim? Bu olay doğru olsaydı büyük hazretler onun aleyhine hareket ederler miymiş? Az önce dedik ya, siz kişilere göre hak tanımak istiyorsunuz. Yine hazretler namına konulan dokunulmazlık zorunluluğundan vazgeçmek istemiyorsunuz. Bizim ezeli derdimiz bu değil midir? Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.a) çizdiği yolun tersine hareket ettikleri ortada. Efendim, o zaman damat hazretleri de suçluymuş. Neden sesini çıkarmamış? Neden üç halifenin hilâfetini tanıyıp onlara biât etmiş? Çok afedersiniz, ama şimdi söyleyeceğim sözler olgunlaşmamış meyve gibi tatsızdır. Zira siz tartmadan, ölçmeden konuşuyorsunuz. Tarihin yabancısı mısınız? Herhalde öyle değil. Öyleyse &#8220;Damat hazretleri itiraz etti, küstü, altı ay kadar küskün olarak biâte katılmadı&#8221; diyen tarihçileri neden değerlendirmiyorsunuz? Bunları yazan başta Buhari olmak üzere bütün İslam tarihçileri&#8230; Hz. Ali (a.s) neden küstü? Neden altı ay kadar biât etmedi? Neden ömrünün sonuna kadar yakınıp durdu? Acaba boş yere miydi? Sözlerinde, hutbelerinde hep uğradığı haksızlıkları dile getirdi. Zaman zaman Kureyş&#8217;i Allah&#8217;a şikayet etti? &#8220;Ey Allah&#8217;ım, Kureyş bana zulmetti, hakkıma mani oldu. Onun cezasını sen ver&#8221; şeklindeki sözleri, en büyük Sünnî şeyh ve imamların itirafıdır. Hz. Ali (a.s) altı ay sonra biât etmek zorunda kaldı. Çünkü Kureyş Kureyş&#8217;tir. Onlar ikinci bir Bedir, ikinci bir Uhut, ikinci bir Hendek savaşina razı olur, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) hilâfetine razı olmazlardı. Kureyş&#8217;in bu korkunç ikinciliği bir gün Ömer&#8217;in ağzından kaçmıştı. İbnil Esir Tarih&#8217;inde Ömer&#8217;in yaptığı son hac bölümünde söylemiş olduğu hutbede şöyle dediğini yazar: &#8220;Evt, Ebu Bekir&#8217;in biâti bir felteydi, ama Allah İslam ümmetini onun şerrinden korudu.&#8221; Burada Ebu Bekir&#8217;in biâtinin kaçırma olduğunu itiraf etmekle beraber, iyilikle olmasaydı kötülükle olacaktı demek istiyordu. Kureyş&#8217;in bu kötü niyeti daha sonra olduğu gibi ortaya çıkmadı mı? Üç hazretten sonra ortalık karıştı, dizgin Kureyş&#8217;in elinden tamamen kaçmıştı. Duruma hakim Medine Ensarları ve diğer Müslümanlar birleşerek Hz. Ali&#8217;ye (a.s) biât ettiler. Fakat Kureyş kıyameti kopardı. Üst üste iki yıldırıcı savaş açtı. Diyelim ki Hz. Ali (a.s) yenildi, amacına ulaşamadı. Kureyş için yetmedi. O öldükten sonra dünya tarihinin bilmediği bir ceza usulü uyguladılar. 60 sene kadar kendisine küfür ettiler, lânet okudular, okuttular ve devletin bir ilkesi haline getirdiler.</p>
<p>     İşte Kureyş budur. Önce onu tanıyalım, sonra Hz. Ali&#8217;ye (a.s) karşi olan davranışları bilelim, ondan sonra da &#8220;Ğadir olayı doğru olsaydı, sahabeler hemen toplanıp Ali&#8217;ye biât ederlerdi&#8221; diye ahkâm keselim&#8230;</p>
<p>     Ğadir olayına gelelim:</p>
<p>     Sayın üstad, &#8220;Büyük palavra&#8221; diyebilmek olağanüstü bir cesaretti. O palavra ki Sünnî mezhebin bayraktarlığını yapan yüzlerce âlim, imam ve hafızlar tarafından itiraf edilen bir olay. Hz. Ali&#8217;yi (a.s) istemeyen, Hz. Ali&#8217;nin (a.s) puanlarını düşürmek için her çareye başvuran, kendisini daha aşağı göstermeye çalışan bu büyük Sünnî âlimler, acaba Hz. Ali&#8217;nin (a.s) lehine yalan mı uydururlar? Böyle bir çelişki hiçbir zaman söz konusu olamaz. Önce olayı rivâyet eden büyük sahabelerden birkaç isim sayalım. Hz. Ali&#8217;nin (a.s) en başta gelen rakipleri bile bu olaya değinmiş veya ufak bir imayla bundan bahsetmiştir, şöyle: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Aişe, Sâd Ebu Vakkas, Talha, Amru İbnil As, Abdurrahman Bin Avf, Said Bin Zeyd, Zübeyr İbnil Avam, Halid İbnil Velid, Hassan Bin Sabit, Sumre Bin Cündüp, Usame Bin Zeyd, Übey Bin Kâb, Selman-ı Farisi, Enes Bin Malik, Abdullah Bin Mesud, Ebu Eyyub Ensari, Miktad Bin Amru, Ebu Zer Güfari, Berâ İbni Azip, Esad Bin Zerara, Esma Bin Ümeys, Cabir Bin Semra, Huzeyfe İbnil Yemail, Hazime Bin Sabit, Zeyd Bin Erkam, Zeyd Bin Sabit, Abbas Bin Abdulmutallip, Abdullah Bin Abbas, Abdullah Bin Cafer, Cabir Bin Abdullah, Abdullah Bin Bedir, Kays Bin Sâd, Adiy Bin Hatim, Ebul Hyesem Malik, Bureyde Bin Selem, Cerir Bin Abdullah &#8230;. ve istesem bunların on mislini daha yazabilirim, ama uzatmaya gerek yok. Bunların ve başkalarının rivayetleri şu aşağıdaki kitaplarda bulunur:<br />  <br />     Hatip Tarihi, c. 8, s. 290, c. 7, s. 377<br />     İbni Hacer, &#8220;Tehzip&#8221;, c. 7, s. 327<br />     Huvarizmi &#8220;Menakıp&#8221;, s. 130<br />     Suyuti, &#8220;Endurrul Mensur&#8221;, c. 2, s. 259 ve &#8220;Halifeler Tarihi&#8221;, s. 114<br />     İbnül Esir, &#8220;Üsüdül Gabe&#8221;, c. 3, s. 307, c. 5, s. 205<br />     İbni Hacer, &#8220;İsabe&#8221;, c. 3, s. 488, c. 5, s. 205<br />     Şemsettin Şafiî, &#8220;Esnel Mutallip&#8221;, s. 3<br />     İbni Kuteybe, &#8220;Maarif&#8221; s. 291<br />     El Muttaki El Hindi, &#8220;Kenzul Ummal&#8221;, c. 6, s. 154, c. 7, s. 398<br />     İmam Ahmed, &#8220;Müsned&#8221;, c. 4, s. 281<br />     İbni Maca, &#8220;Sünen&#8221; c. 1, s. 28, ve 29<br />     En Nisai, &#8220;Hasais&#8221;, c. 2, s. 473<br />     Tabari, &#8220;Erriyad&#8221;, c. 2, s. 169<br />     Razi Tefsiri, c. 3, s. 636<br />     İbni Kesir, &#8220;El Bidaye&#8221;, c. 5, s. 209<br />     Makrizi, &#8220;Hutat&#8221;, c. 2, s. 222<br />     Hakim, &#8220;Müstedrek&#8221;, c. 3, s. 109ve 110<br />     Heytemi, &#8220;Mecma&#8221;, c. 9, s. 106<br />     Tırmizi, &#8220;Sunen&#8221;, c. 2, s. 298<br />     Halebi, &#8220;Sıyret&#8221;, c. 3, s. 302<br />     İbni Hacer, &#8220;Sevaik&#8221;, s. 25<br />     Müslüm, &#8220;Sahih&#8221;, c. 2, s. 235<br />     Zehebi, &#8220;Mizan&#8221;, c. 3, s. 224, ve Zehebi &#8220;Müstedrek&#8221; -özet kitabı-, c. 3., s. 533<br />     Ebu Naim, &#8220;Hilye&#8221;, c. 4, s. 356<br />     İbni Kesir, &#8220;tefsir&#8221;, c. 2, s. 14<br />     Mesudi, &#8220;Muruç&#8221;, c. 2, s. 11<br />     El Kânduzî El hanefi, &#8220;Yâ Nenabül Meveddet&#8221;, s. 34<br />     İbni Talha, &#8220;Matalip&#8221;, s. 16<br />     El hafız El Kinci, &#8220;Kifâyet&#8221;, s.14<br />     Bagavi, &#8220;Masabih&#8221;, c. 2, s. 199<br />     İbnissabbah, &#8220;Fusul&#8221;, s. 24<br />     Ettahavi, &#8220;Müşkilül Asar&#8221;, c. 2, s. 309<br />     Hamvini, &#8220;Feaid&#8221;, 58. Bap<br />     El Kadı Eşşevkani, &#8220;Tefsir&#8221;, c. 2, s. 57<br />     Buhari, &#8220;Tarih&#8221;, c. 1, s. 375.</p>
<p>     Bunlardan daha çok var, ama sanırım yeter. Öte yandan Ğadir olayı için özel kitap yazan yazarlar 25 kişiden fazladır. Bunların dışında büyük tarih bilgini Ebu Cafer Tabari gelir. Tabari çok yaygın olan bu hadisin rivâyetlerini 75 kaynaktan toplamıştır. Hafız İbni Ukde, 105 kaynaktan gelen rivâyeti almıştır. Ebu Bekir Caabi ise bunu 125 kaynağa kadar çıkarmıştır. Yine aslardan Darkutni ve Şemsettin Ezzehebi, bu olay için özel kitap yazmışlardır. Bilhassa Şemsettin Zehebi gibi bir fanatikten böyle bir yaklaşim beklenemezdi. Ancak böyle büyük ve açık bir olayı büsbütün inkar etmek herhalde akıl kârı değildir. Yani &#8220;Palavra&#8221; dediğiniz olayı bu büyük âlimler bile doğrulamışlardır. Şimdi diyeceksiniz ki bunu kabul etmek Sünnî inancıyla nasıl bağdaşabilir? Evet, orası öyle, çünkü aynı zamanda onlar Ebu Bekirci, Ömerci, Osmancıdır. Fakat onların takıldığı sözcük &#8220;Mevlâ&#8221; sözcüğüdür. Evet, ama Hz. Peygamber (s.a.a) &#8220;Ben kimin Mevlâsıysam, Ali de onun Mevlasıdır &#8230;&#8221; demiş, ancak Mevlâ kelimesi mutlaka hilâfet demek değildir diyerek bu kelimenin geniş anlamı üzerine felsefe yaparak lügat ve ciltler dolduruyorlar. Bu uzun bahislerden sonra anlaşilması gereken şey &#8220;ĞADİR&#8221; olayı palavra değil, gerçektir&#8230; BİLMEM ANLATABİLDİM Mİ?</p>
<p>                                                                 28/12/1999</p>
<p>                                                                 Mahmud REYHANİ</p>
<p> İskenderun- Hatay</p>
<p> Tel: 0326 615 56 83</p>
<p> (Bu mektup Cenk Koray&#8217;ın eline geçip onu okuduktan sonra  Şeyh Mahmut&#8217;u telefonla arayıp kendisinden özür diledi ve onu aydınlattığı için teşekkür etti. Onunla kısa zamanda görüşmek istediğini söyledi. Ama bundan birkaç ay sonra Hakkın Rahmetine kavuşmuştur.) </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/sayyn-cenk-koray-beyefendi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
		<item>
		<title>Behlül Ve Ebu Hanife</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/behlul-ve-ebu-hanife/</link>
				<comments>https://www.kizildelisultan.com/behlul-ve-ebu-hanife/#respond</comments>
				<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 15:22:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[METİN GÜLBOL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/behlul-ve-ebu-hanife/</guid>
				<description><![CDATA[Behlül bin Emr-i Kufi çok büyük bir alim idi. Harun er-Reşid Gazilerin (kadıların) reisliğine onu seçince, kendini deliliğe vurarak zalime hizmetten kaçtı. Çünkü İmam Kâzım (as)&#8217;ın taraftarıydı. Behlül bir gün mescidin önünden geçerken Ebu Hanife&#8217;nin avazı çıktığı kadar bağırarak şöyle dediğini duydu: &#8220;Cafer bin Muhammed (İmam es-Sadık) üç konuyu beyan etti ki ben onları red ...]]></description>
								<content:encoded><![CDATA[<p>Behlül bin Emr-i Kufi çok büyük bir alim idi. Harun er-Reşid Gazilerin (kadıların) reisliğine onu seçince, kendini deliliğe vurarak zalime hizmetten kaçtı. Çünkü İmam Kâzım (as)&#8217;ın taraftarıydı. </p>
<p> Behlül bir gün mescidin önünden geçerken Ebu Hanife&#8217;nin avazı çıktığı kadar bağırarak şöyle dediğini duydu: </p>
<p> &#8220;Cafer bin Muhammed (İmam es-Sadık) üç konuyu beyan etti ki ben onları red ediyorum! </p>
<p> Bir; O diyor ki: şeytan cehennemde yanacak, şeytan zaten ateşten yaratıldı, nasıl ateşle yanar? (iki cins birbirine nasıl tesir eder?)</p>
<p> İki; O dedi ki: Allah gözle görülmez, ben diyorum ki görülür. Çünkü olan her şey görülmek zorundadır.</p>
<p> Üç; O dedi ki: İnsan cebr ve tefviz arasındadır. (Yani Hayır Allah&#8217;tan, şer ise insanın nefsindendir) Bense diyorum ki: Her işi Allah yapıyor, bizler ise mecburuz. </p>
<p> O anda Behlül yerden sertleşmiş bir toprak parçası alıp ve Ebu Hanife&#8217;nin alnının tam ortasına vurdu. Ebu Hanife o anda bir çığlık attı. Bunun üzerine Behlül kaçarak mescidi terk edince, Ebu Hanife onun yakalanmasını emretti. Hazır olanlar Behlül&#8217;ü yakalayıp Harun er-Reşid&#8217;in huzuruna çıkarttılar. <br /> Harun Behlül&#8217;e sordu: &#8220;Ebu Hanife&#8217;ye niçin vurdun?&#8221; (O sırada Ebu Hanife&#8217;nin alnı morarmış, ellerini önüne bağlamış, üzgün bir şekilde köle gibi ayakta duruyordu)<br /> Behlül: &#8220;Onu ben vurmadım&#8221; dedi. <br /> Ebu Hanife: &#8220;Mescitte herkes şahit&#8221; dedi. <br /> Behlül: &#8220;Benim onu vurmadığımı Ebu Hanife kendisi söylüyor&#8221; dedi. <br /> Ebu Hanife: &#8220;Ne! Ben böyle bir şey söylemedim!&#8221;<br /> Behlül: &#8220;Mimberde sen söylemedin mi, her işi Allah yapıyor, bizler mecburuz. Ben vurmadım, mecbur idim, Allah seni vurdu. Üstelik diyorsun ki: Alnım ağırıyor. Göster bana ağrın nerde?&#8221; diye sordu. <br /> Ebu Hanife: &#8220;Ağrı gözükmez ki&#8221; dedi. <br /> Behlül: &#8220;Mimberde sen dedin ki, olan her şey görülür, demek ki ağrın görünmediğine göre ağrın yoktur. Söyle bana alnına ne değdi?&#8221;<br /> Ebu Hanife: &#8220;Sert toprak parçası&#8221; dedi. <br /> Behlül: &#8220;Sen dedin ki, aynı cins iki şey birbirine tesir etmez, şeytanı ateş yakmaz.<br /> Öyleyse sen topraktansın, toprak da sana tesir etmez&#8221; </p>
<p> Bunun üzerine Harun er-Reşid güldü ve Ebu Hanife mahcup bir şekilde evine döndü. Behlül böylece bir taşla üç kuş vurmuş oldu. <br /> (Mecâlis&#8217;ül Müminin C.2, S.419; Behçet&#8217;ül Amal C.2, S.436; Velayet Dergisi Sayı: 12, S.62-63) </p>
]]></content:encoded>
							<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/behlul-ve-ebu-hanife/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
							</item>
	</channel>
</rss>
