<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 Mar 2017 21:41:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9</generator>
	<item>
		<title>Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Ülkemizde ve Dünyada Yaşanan Olaylar Üzerine, Basın Açıklaması:</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-vakfi-baskani-ve-haci-bektas-veli-dergahi-postnisini-veliyettin-hurrem-ulusoyun-ulkemizde-ve-dunyada-yasanan-olaylar-uzerine-basin-aciklamasi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-vakfi-baskani-ve-haci-bektas-veli-dergahi-postnisini-veliyettin-hurrem-ulusoyun-ulkemizde-ve-dunyada-yasanan-olaylar-uzerine-basin-aciklamasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2016 23:23:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNCEL HABERLER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/?p=1589</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasi, özgürlük, insan hakları ve hatta temel yaşam hakkı bir yana dursun sokak, cadde, meydan, durak ve yaşamın vücut bulduğu her alanda can güvenliğimizin olmadığı <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-vakfi-baskani-ve-haci-bektas-veli-dergahi-postnisini-veliyettin-hurrem-ulusoyun-ulkemizde-ve-dunyada-yasanan-olaylar-uzerine-basin-aciklamasi/" title="Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Ülkemizde ve Dünyada Yaşanan Olaylar Üzerine, Basın Açıklaması:">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-vakfi-baskani-ve-haci-bektas-veli-dergahi-postnisini-veliyettin-hurrem-ulusoyun-ulkemizde-ve-dunyada-yasanan-olaylar-uzerine-basin-aciklamasi/">Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Ülkemizde ve Dünyada Yaşanan Olaylar Üzerine, Basın Açıklaması:</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-1090 size-full" src="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2007/12/veliyettin_ulusoy.jpg" alt="veliyettin_ulusoy.jpg" width="181" height="204" />Demokrasi, özgürlük, insan hakları ve hatta temel yaşam hakkı bir yana dursun sokak, cadde, meydan, durak ve yaşamın vücut bulduğu her alanda can güvenliğimizin olmadığı bir ülkeye döndük. Kendi evinin kapısında, adımını dışarı atan insanlar ölüm, yara, kan, kan izi, parçalanmış bir beden olarak ya hastanede, ya ambulansta ya da mezarlıkta kendisini görür oldu. Yaşamak, hayatta kalmak, paylaşmak, dayanışma içinde olmak, empati kurmak, birlikte toplum olmak için bu ülke herkesindi ama bugün ölüm, katliam, cinayet, peş peşe düzenlenen saldırılar, dökülen kan, giden nice canlar, kopan hayatlara, parçalanan bedenlere baktığımızda bu ülke ölüm dışında hiç birimizin değil! Oysa can bedende, gönül evinde mihman, gül dalında, yaşamını yitiren canlar sevdiklerinin yanında gerek.</p>
<p>Şayet, toplumsal bir travma ve savrulan bir türbülansın içinde değil isek barış ikliminin hakim olduğu bir ortamda, dünya bütün insanlar yeterli olduğunu; kin, nefret, intikam, hırs, savaş, terör, katliam ve cana kıymanın hakim olduğu bir iklimde ise dünya belki de birkaç “insan”a yetmediğini görüyor olmamız gerekir. Güvenliğin en üst düzeyde olduğu ve bir yönü ile “devletin mahallesi” olarak bilinen bir yerde insanlara yönelik yapılan saldırının; ülkenin diğer birçok yerinde her gün askerin, polisin, sivil insanların yaşamını yitirmesinin temelinde kin, nefret, intikam, iktidar hırsı ve birkaç “insanın” gözüne inmiş kara perdenin kör karanlığı vardır. Neredeyse ülkenin her yerinde saldırı sonucu hayatını yitiren onlarca can ve yüzlerce yaralıya sebep olan göze inmiş olan bu karanlık perdenin intikama bürünmüş kör halidir. Dolayısı ile çözümü buradan aramak kendi gerçekliğimizden kaçınmaktan öte bir durum değildir. Çünkü sorunun kaynağı olanlar, sorunu üretenler çözüm için delil olamazlar.</p>
<p>Eğer delili arıyorsak;</p>
<p>Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli asırlar öncesinde aslanlar ile ceylanların saygı ve sevgi dolu bir dünya içinde yaşatılabileceğini; “Doğan Donu’nda” Hacı Doğrul gelse de “Güvercin Donu’ndan” karşılanabileceğini ortaya koymuştur. Bu baptan, olmak üzere bize düşen görev, ödev ve sorumluluk hayatın her noktasında ve yaşamın her alanında barışa, sevgiye, bir arada yaşamaya; ölüm, katliam ve zulüm darbesi indiren; kin, nefret, hırs ve intikam duygular ile beslenmiş “insan”lara karşı mücadeleyi, birliği, dirliği ve barış iklimini mümkün kılmaktır.</p>
<p>19 Şubat 2016, Hacıbektaş</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-vakfi-baskani-ve-haci-bektas-veli-dergahi-postnisini-veliyettin-hurrem-ulusoyun-ulkemizde-ve-dunyada-yasanan-olaylar-uzerine-basin-aciklamasi/">Hünkâr Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Ülkemizde ve Dünyada Yaşanan Olaylar Üzerine, Basın Açıklaması:</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hunkar-haci-bektas-veli-vakfi-baskani-ve-haci-bektas-veli-dergahi-postnisini-veliyettin-hurrem-ulusoyun-ulkemizde-ve-dunyada-yasanan-olaylar-uzerine-basin-aciklamasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>XII. BOLÜM MASONLUK VE EZOTERİZM</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/xii-bolum-masonluk-ve-ezoterizm/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/xii-bolum-masonluk-ve-ezoterizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihangir Gener ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[BATINİLİK - TASAVVUF - EZOTERİZM]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=780</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ezoterik doktrin Masonlukta daha 1. derece olan Çırak derecesinde inisiyelere verilmeye başlanır. Locanın yöneticisi olan Üstadı Muhterem toplantıyı açarken, &#8220;Bir Mason arasıra günlük hayatın kaygılarından <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/xii-bolum-masonluk-ve-ezoterizm/" title="XII. BOLÜM MASONLUK VE EZOTERİZM">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/xii-bolum-masonluk-ve-ezoterizm/">XII. BOLÜM MASONLUK VE EZOTERİZM</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Ezoterik doktrin Masonlukta daha 1. derece olan Çırak derecesinde inisiyelere verilmeye başlanır. Locanın yöneticisi olan Üstadı Muhterem toplantıyı açarken, &#8220;Bir Mason arasıra günlük hayatın kaygılarından uzaklaşmalı ve düşünceye dalmalıdır. İşte o zaman düşüncelerimiz, Evrenin Ulu Mimarı dediğimiz Yüce Varlığa doğru yükselmeye başlar. Dileriz ki, o Yüce Varlıkla aramızdaki mesafeyi daha çabuk aşabilmek için ortak çalışmalarımız bize yeni kuvvetler versin&#8221; der. Bu açıklamadan da görüldüğü gibi Masonlukta hedef hakikate varmak, Yüce Varlığa erişmektir.</span></p>
<p>Locanın doğusunda, Üstadı Muhterem kürsüsü arkasında bir Güneş, bir Ay ve her ikisinin ortasında da Üçgen içinde bir Göz sembolü bulunmaktadır. Naacal ve Hermes öğretilerinde gördüğümüz gibi Güneş, Tanrının eril embolü, Ay da dişil sembolüdür. Üçgen içindeki göz ise, Tanrının gözünün daima insanlar üzerinde olduğunu remzetmektedir. Diğer Ezoterik ekollerde olduğu gibi Masonlukta da başkan, yani Üstadı Muhterem, Tanrısal iradenin loca içerisindeki ifadesidir. Bu nedenle kendisine mutlak itaat zaruridir. Üstadı Muhterem, güneşin doğuşuna atfen, doğuda oturur. Bir loca sembolik olarak, güneşin ilk ışıklarının ortaya çıktığı, yani Tanrısal aydınlanmanın var olabildiği anda çalışmalarına başlar.</p>
<p>Masonlar, tüm insanlık için bir ülkü mabedi yapmak amacıyla çalışırlar. Masonluğun bu görevi ancak tüm insanların mükemmele ulaşmaları ile son bulacaktır. Masonlara göre Tanrının insanlara verdiği en büyük vasıf Akıldır. İnsanlar akıllarını kullanarak İyiyi, Doğruyu ve Güzeli aramakla yükümlüdür. Mason mabedi üç sütun üzerinde ayakta durmaktadır. Bunlar, Akıl, Kuvvet ve Güzelliktir. Çalışmalar sona erdirilirken kardeşlerin en büyük dileği Kardeşlik Sevgisi&#8217;nin tüm dünyaya yayılmasıdır.</p>
<p>Masonluğa giriş töreni de, Ezoterik doktrin yanlılarının kendi örgütlerine girişte asırlardan bu yana kullandıkları yöntemlerin bir sentezi durumundadır. Aday önce her tarafı kapalı bir hücreye alınmakta ve düşünceleriyle başbaşa bırakılmaktadır. Bu odada, eski Simyacıların ve Şövalyelerin kullandıkları &#8220;Vitriol&#8221; kelimesi dikkati çeker (l).</p>
<p>Aday daha sonra, gözleri bağlanarak törenin yapılacağı mabede götürülür ve burada Dante&#8217;nin İlahi Komedisinde anlattığı gibi üç sembolik yolculuk yaptırılır (2). Yolculuk başlamadan önce adaya Tanrıya inanıp inamadığı sorulur. Aday ancak Tanrıya olan inancını teyid ederse tören devam edebilir. Aksi halde, geri çevrilir. Zaten adayın Tanrıya inancı, kabulü için doldurduğu istek formunda da araştırılmıştır. Tanrıya inanan bir insan olduğunun görülmesi üzerine merasime davet edilir.</p>
<p>Mabetdeki ilk yolculuk oldukça zordur ve sonunda aday Su sınavına tabi tutulur. Daha kolay olan ikinci yolculuğun sonunda Ateş sınavı, çok kolay olan üçüncü yolculuğun sonunda da Toprak sınavı vardır. Eski çağlarda son derece çetin olan bu sınavlar, uygarlığın gelişimi doğrultusunda giderek kolaylaşmış ve günümüzde sembolik birer konuma gelmişlerdir. Yolculuklardan sonra adaya, yok olmak veya ölümün ötesine geçmenin kendi elinde olduğu hatırlatılır ve kendisine verilecek tüm sırları saklı tutacağına dair yemin ettirilir. Ketumiyet yemini her derecede yinelenmektedir. Yemin, Evrenin Ulu Minıarı&#8217;nın adını anarak ve Kutsal Kitaplar üzerine el konularak yapılır. Daha sonra adayın gözlerindeki bağ açılır ve Hakikatin Nurunu görür. O artık bir Çırak Masondur.</p>
<p>Mabedin ortasında bulunan yemin kürsüsünün üzerinde her üç semavi dinin, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın Kutsal Kitapları bulunur. Her üç kitabın varlığı, Masonluk için dinler arasındaki ikincil farklılıkların öneminin olmadığını, yegane gerçeğin Tanrının varlığına inanmak olduğunu gösterir. Kitaplar, çalışma sırasınca açık tutulur. Bu da, tüm dinlere karşı Masonluğun hoşgörüsünün ifadesidir. Üstadı Muhterem, çalışma başlarken, Hakikatin Nurunun çalışmaları aydınlattığını ifade eder. Kutsal kitapların varlığı, hangi dinden olurlarsa olsunlar Masonların tek Tanrıya inandıklarını gösterir (3).</p>
<p>Locanın görevlilerinden Hatip, yeni çırağa hitaben yaptığı ilk konuşmada, görevinin her türlü noksanlık ve kusurlardan kurtulmak olduğunu, bunu başarmak için Masonluğun kendisine yardımcı olacağını belirtir. Birey daima kendini kontrol etmeli ve bu sayede doğruya, iyiye ve güzele yönelerek sürekli tekamül etmelidir.</p>
<p>İnisiasyon töreninin amacı yeni üyede içsel sezgiyi uyandırmak ve bilgilenmek için çaba harcaması gerektiğini göstermektir. A.Makey&#8217;in belirttiği gibi, Masonluk üyelerinin zihinlerinde varolan ışığı ortaya çıkarmak amacındadır. Bu nedenle Masonlar kendilerini, &#8220;Işığın Çocukları&#8221; olarak da nitelendirirler (4).</p>
<p>Yeni Çırağa adım adım verilen öğretide Semboller Dili kullanılır. Bu çok eski ve evrensel öğretim yöntemi sayesinde, sembollere her çağda, çağın gerektirdiği anlamaların yüklenebilmesi ile Ezoterik doktrin hiçbir zaman çağdaşlıktan ve akılcılıktan uzaklaşmamıştır.</p>
<p>İnisiasyon töreni Masonun Tanrıya ulaşmasındaki ilk adımdır. Masonluğun hedefi üyelerini tekamül ettirmektir. Ancak bu tekamül, her bireyin kendi kapasitesi ile sınırlıdır. Eski bir deyişle, Masonluk bir denizdir ancak her Mason ondan, kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabilir.</p>
<p>Sen Jan, &#8220;Tanrı senin içindedir&#8221; der. Nitekim, Hristiyan Masonlar yeminlerini Sen Jan&#8217;ın İncili Yoanna üzerine yaparlar. Hristiyan dünyasında ayrıca, ilk üç derece localarına &#8220;Sen Jan locaları&#8221; da denilmektedir. 1742 yılında yayınlanan bir kitapta, yabancı bir Masonu tanımak için sorulan &#8220;nereden geliyorsun?&#8221; sorusuna verilen cevabın, &#8220;Sen Jan Locasından&#8221; şeklinde olduğu görülmektedir. Daha önce ifade edildiği gibi Yoanna İncili İsa&#8217;nın öğretisinin Ezoterik yönünü bünyesinde barındırmaktadır (5). Masonluk da, Hristiyan Ezoterizminde belirtildiği gibi, Tanrının insanın içinde bulunduğuna inanmaktadır. İnsanın Tanrıyla özdeşliğini savunan Masonluk, insan, Tanrı, evren birliğine de inanmaktadır ve bu inancı doğrultusunda Masonluğun evrensel olduğu belirtilmektedir. Bireyin tüm insanlıkla ve evrenle kaynaşması, aralarındaki ortak bağı, sevgi bağını bulmasını sağlar ve bu sevgi, Evrenin Ulu Mimarına ulaşmanın yegane yoludur. Kendisi de bir Mason olan Goethe, bu duyguyu şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>&#8220;Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,<br />
O görünmez nesneyle doldur.<br />
Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,<br />
Ona istediğin adı ver;<br />
Mutluluk, Sevgi, Gönül, Tanrı&#8230;<br />
İsim gürültüden başka birşey değildir.<br />
Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir&#8221;&#8230;</p>
<p>Masonlukta üstün tutulan, Tanrının Yüceliği ilkesidir. Bu nedenle insanlar arasında din farkı gözetilmez. Yüce Varlığa inanmak, ancak dinlerin bünyelerindeki her türlü dogmadan uzak kalmak, Mason olmak için aranan şartlardandır.</p>
<p>1924 yılında New York&#8217;da yapılan bir Büyük Loca toplantısında, Tanrının tekliği ve tüm insanların Tanrısı olduğu, kutsal kitapların Masonlar için sadece birer ışık olduğu açıklanmıştır. Ruhun ölmezliği inancının vurgulandığı bu açıklamada, bir Masonun en önemli görevinin Tanrıyı ve insanı sevmek olduğu belirtilmiştir. Masonluk, bedenin ölüp, ruhun canlı kaldığı inancını savunmaktadır ve Mason olmak isteyenlere, tıpkı Tanrıya olan inancı gibi, Ruhun Ölmezliğine inanıp inanmadığı da sorulur. Bu inançta olmayanlar da derneğe alınmaz.</p>
<p>1875 yılında Lozan&#8217;da yapılan bir Uluslararası Masonik toplantıda, Masonik doktrinin bir üstün kuvvetin varlığını tanımayı kapsadığı, bu varlığın &#8220;Evreni Ulu Mimarı &#8220;adı altında ilan edildiği ve ayrıca Masonluğunun bir Kardeşlik Örgütü olduğu duyurulmuştur.</p>
<p>Evrenin Ulu Mimarı adının ikinci derecede, yani Kalfalıkta kullanılan ifadesi, &#8220;Evrenin Ulu Geometri Üstadı&#8221;dır. Bu ifade tarzı da Ezoterik öğreti yanlılarının binlerce yıldan bu yana kullandıkları Tanrısal &#8220;Geometri Üstadlığı&#8221; vasfı ile uyum içerisindedir.</p>
<p>Çıraklıktan Kalfalığa geçiş töreninde Kalfa adayından, tam ve kusursuz bir eser yaratması istenir. Üstadı Muhterem, &#8220;Bu öyle bir eser olsun ki, adalet ve sevginin timsali olsun. Tüm insanlık ona sağınabilsin&#8221; der. Şaşıran kalfa adayına bu eserin kendisi, yani insan olduğu öğretilir. Bu ifade, Tanrının insanın içinde var olduğunun anlatımından başka bir şey değildir.</p>
<p>Masonluğun en önemli sembollerinden birisi, beş köşeli yıldızdır. Naacallerden bu yana Hermes ve Pisagor&#8217;un da kullandığını gördüğümüz bu sembolün Masonluktaki remzi de, insandır. Ancak Masonluk bu yıldızın ortasına &#8220;G&#8221; harfi ilave etmiştir. Yıldız, insanın kendisini, &#8220;G&#8221; harfi ise, ilahi prensibi yani Tanrıyı simgeler. Diğer bir deyişle Tanrı insanın içindedir. Yıldız içerisine ilk kez Birleşik Amerika&#8217;da yerleştirilen &#8220;G&#8221; harfinin, İngilizce&#8217;de Tanrı anlamına gelen &#8220;God&#8221;dan ya da &#8220;Yüce Geometri Üstadı&#8221;ndan türetildiği sanılmaktadır. Ortasında &#8220;G&#8221; harfi bulunan bir diğer sembol de, belki de dünyada en çok tanınmış Masonik sembol olan Gönye ve Pergel&#8217;dir. Gönye Tanrısal adaleti, Pergel ise sonsuzu kavrayabilecek açı olanağı ile evreni simgelemektedir. İkisinin birlikteliği aynı zamanda Kamil İnsan&#8217;ı da remzeder.</p>
<p>Üçüncü derece olan Üstadlığa yükseliş töreni, ruhun ölümsüzlüğüne olan inanca ayrılmıştır. Bu törende sembol olarak, Süleyman Mabedi&#8217;ni inşa eden büyük mimar Hiram kullanılır. Hiram bir Yahudi değildir. Yani dinin dogmatik yönünden uzaktır. Ancak, yüce bir varlığa da inanmakta ve onun adına mabet inşa etmektedir. Hiram&#8217;ın Üstadlık sırlarını vermemek uğruna ölümü tercih etmesi, ketumiyet yeminin ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu derecedeki törende adayın sembolik olarak ölümü ve yeniden doğuşu canlandırılır ve bireysel çalışmaların insan ömrü ile sınırlı olduğuna, tüm insanların ortak çabası olan düşüncelerin ise ölümsüzlüğüne dikkat çekilir. Bu derecede Tanrının ifadesi &#8220;Yücelerin Yücesi&#8221; şeklindedir. Bu deyimi Tanrıyı anarken kullanan Pisagor, Kemale ermiş birçok Yüce insanın bulunduğunu, bu nedenle Tanrının ancak, &#8220;Yücelerin Yücesi&#8221; olarak adlandırılabileceğini savunmuştu. Bu ifade tarzı dahi, Pisagor&#8217;un Ezoterik öğretisi ile Masonik Ezoterik öğreti arasındaki yakın ilişkiyi, bağlantıyı ispatlamaktadır.</p>
<p>Masonluğa göre, doğumdan ölüme uzanan yolculuğun amacı Tekamül olmalıdır. Tekamül yolunda bilmin akıl ve hikmete destek olduğu, bu nedenle de Masonluğun daima akılcılık ve bilimsellikten yana olduğu da vurgulanır.</p>
<p>Daha yukarı derecelerde Ezoterik öğretinin inisiyeye adım adım verilmesine devam edilir. Ünlü Mason yazar Paul Naudon, Masonik dereceleri şöyle sınıflandırır: İlk üç derecede inisiyelere Ezoterik ilk adımlar attırılır ve ayrıca kendilerine hakim olmaları öğretilir. 4. dereceden 18. dereceye kadar olan derecelerde üyeler Evreni tanır ve sevgi yoluyla evrenselleşme hedefi kendilerine gösterilir. 19. dereceden 30. dereceye kadar ise, insanın önce evrenle, sonra Tanrı ile özdeşleşmesi yolları öğretilir. Bundan sonraki üç derece, sadece idari derecelerdir(6).</p>
<p>Tekamül ya da olgunlaşma dereceleri adı verilen, ilk üç derecenin üzerindeki yukarı derecelere devam edip etmemek her Masonun özgür iradesine bağlıdır. İlk üç derecede öğretinin genel bir özeti verildiği için Tekamül derecelerine, doktrini daha yakından tanımak isteyen Masonlar devam etmektedir.</p>
<p>Masonluk, tabiat üstü kuvvetleri ve mucizeleri reddeder. Aklın uygun koşullar altında, dışardan gelecek her türlü engellemeye karşın Tekamül edeceğini savunur. Akıl, tekamülün birincil aracıdır. Tekamülün amacı ise, hakikati aramaktır. İnsanoğlunun bulabileceği en son hakikat, evrenin varoluşu ve yaşamın sırlarının açılımıdır. Ancak, bu sırlara ulaşabilmek için sadece akıl yeterli değildir. Akıl, insanı bir noktaya kadar olgunlaştırabilir. Bu noktadan itibaren, sezgi işe başlar, çünkü bazı şeyleri izahta akıl yetersiz kalmıştır. Böylece, diyebiliriz ki, ruhun gerçek tekamülünün ve Tanrıya ulaşabilmesinin en önemli aracı, Aklın rehberliğindeki Sezgi gücüdür. İnsan, Tanrıya ulaşma yolunda büyük bir aleve dönüşebilecek kıvılcımı kendi varlığı içinde saklamaktadır. Önemli olan bu kıvılcımın ortaya çıkartılmasıdır. Bu da ancak, uygun yönde verilecek bir eğitimin yanısıra, sezgi gücüyle mümkündür.</p>
<p>Masonluk, eski çağlardan bu yana dini ve siyasi her türlü yobazlığa, putlara karşı çıkmıştır ve her türlü dogmayı yıkmak en önemli görevleri arasındadır. Dar görüşlü yobaz insanlar evrensel zekaya ancak Tanrının sahip olduğu inancındadırlar. Bu zekanın aslında, insanlık tarihi boyunca tek tek bütün insanların zekalarının birleşmesiyle üretildiğini anlayamazlar. Masonluğun dogmalara karşı çıkmakta kullandığı en güçlü silahlar, bilimin rehberliğinde akılcılık ile fikir ve inanç hürriyeti ve hoşgörüdür. Masonluk, tüm dinlere karşı hoşgörülü davranırken, üyelerinin fikir ve inanç hürriyetlerini kısıtlamamak ve hiçbir yere ulaşmayacak gereksiz tartışmalardan kaçınmak için, localarda dini ve siyasi tartışmalar yapılmasını yasaklamıştır.</p>
<p>Masonik düşünceye göre evrende hiçbir şeyin sonu veya başlangıcı yoktur. Herşey sürekli bir gelişme ve değişim içindedir. Bu durum evrene hakim olan evrim ve hareket kanunları ile açıklanabilir. Evren, bu kanunlar çerçevesinde sürekli bir devinim ve büyüme içerisindedir. İnsan evrenin bir parçasıdır ve sadece onda hakikati kavrayacak yetenek vardır. Masonluk, yoktan var edici Tanrı fikrini kabul etmez. Tanrı, Nur&#8217;dur, Ruh&#8217;dur, Hakikat&#8217;tir, Adalet&#8217;tir, Çalışma&#8217;dır ve Aşk&#8217;tır. Tanrı önsüz ve sonsuzdur. Hakikatin merkezidir ve kendisinden çıkmış olan tüm ruhların çekim kaynağıdır. Bütün ruhlar ölümsüzdür ve Tanrıya ulaşmak için sürekli gayret içindedir. Çevremizi saran uzayın, zamanın ve yaşamın sonsuzluğu ile Tanrının sonsuzluğu aslında aynı şeylerdir.</p>
<p>Evren, Tanrı ile özdeştir. Mikrokozmosta da, Makrokozmosta O vardır. İnsanoğlu, ulaşabildiği en küçükte de, en büyükte de daima Onu görmektedir. Cansız varlıklar, belirli koşulların biraraya gelmesi ile canlı varlıklara dönüşür. Mikroorganizmalar basit hayvanlara, bu hayvanlar daha gelişmişlere ve memelilere, son aşamalar olarak maymun türlerine ve nihayet zincirin son halkası olan İnsan&#8217;a ulaşır. Yaşamın en belirgin özelliği olan Zeka, en basit hayvanlarda bile görünse dahi, en üst düzeydeki ifadesine insan ile ulaşır. İnsan, düşünebilen ve belli sonuçlara ulaşarak, ulaştığı bu sonuçları kendisinden sonraki nesillere aktarabilen yegane yaratıktır. Çevresindeki olağanüstü düzenin bir tesadüf olamayacağını düşünen insan, aklının ve sezginin yardımı ile Tanrının varlığını kavrayabilmiştir.</p>
<p>Ancak, Tanrı kavramı çoğu zaman yozlaştırılmış, Tanrının sevgi olduğu unutularak, ona korkuyla yaklaşılması öğretilmiştir. Tanrı ile alışverişte bulunduklarını iddia edenler tarafından O, korkulacak bir varlık haline getirilmiştir. Bu yöndeki öğretiler, birçok dogmanın oluşmasına, akıl ve hikmetin, yerini yobazlık ve karanlığa bırakmasına neden olmuştur. İşte bu nedenle Masonların önemli görevlerinden birisi de, felsefe ve dinler tarihini incelemek ve hakikatin kendisinde olduğu iddiasında olanlara karşı, gerçek hakikati ortaya koymaktır. Varlık sebeplerini mucizeler üzerine kuranlara karşı Masonluk, dinler tarihinin aslında insanlık tarihi olduğunu, her dinin kendisinden öncekilerden etkilendiğini ve hepsinin ortak bir temele dayandığını savunur (7).</p>
<p>Kendisinden önceki tüm Ezoterik ekoller gibi Masonluk da, evreni oluşturan dört temel elemanın Ateş, Su, Hava ve Toprak olduğu görüşünü benimser. Masonluk için, zaman içindeki kuvvet, zaman dışındaki Tanrının ispatıdır. Evrende her an kuvvetten madde doğduğu gibi, madde de kuvvete, yani enerjiye dönüşmektedir. Doğa, ateşle kıvamlaşmakta ve olgunlaşmaktadır.</p>
<p>Yedi sayısının Masonlukta özel bir önemi vardır. Pisagor ekolünde olduğu gibi, Masonlukta da, yedi kollu şamdanla sembolize edilen bu sayı, yedi gezegeni veya evrenin yedi temel unsurunu remzetmektedir.</p>
<p>Yedi gezegenin herbirine Masonluk simgesel birer anlam yüklemiştir. Gezegenlerin herbiri, Tanrısal inancın, umudun, şefkatin, iradenin, ihtiyatın, namusun ve adaletin sembolüdür. Ayrıca, 7 sayısının, yedi doğal renk ve yedi nota ile, ilahi iradenin de ifadesi olduğu belirtilmektedir.</p>
<p>Bir diğer Masonik sembol 3 sayısı ve üçlemelerdir. Masonluk&#8217;ta herşey adeta 3 sayısı ve üçlemeler üzerine inşa edilmiş gibidir. Masonluk için 3. derece olan Üstad derecesi en önemli derecedir ve öğretinin bütün sırlan bu derecede gizlidir. Bu nedenle Üstadlığa ulaşan bir Mason olgunluğa da ulaşmış demektir. Daha önce de belirtildiği gibi, sadece daha ayrıntılı bir inceleme yapmak ve öğretiyi daha derinlemesine incelemek isteyen Masonlar yukarı derecelere devam edebilirler. Bu bir zorunluluk değildir.</p>
<p>Bir loca üç temel sütun üzerinde yükselir. Bunlar, Güzellik, Kuvvet ve Akıl sütunlarıdır. Yemin masasının üstünde, Gönye, Pergel ve Kutsal Kitaplar bir üçleme oluşturur. Locayı Üstadı Muhterem ve onun iki yardımcısı, yani üç kişi yönetir. Locada mutlak iradeyi temsil eden Üstadı Muhteremin sembolü, hemen arkasındaki üçlü ışıktır. Yine doğuda, Ay, Güneş ve Üçgen İçindeki Göz sembolleri de bir diğer üçlemeyi oluşturur.</p>
<p>Pisagor öğretisinde 10 sayısı mükemmelliğin, yani tanrı ile özdeşleşmiş Kamil İnsan&#8217;ın sembolüdür. Masonlukta da, inisiyeyi mükemmelliğe ulaştıran, öğretinin en üst düzey sırları üçün on katı olan 30. derecede verilir. Ayrıca Masonluktaki en üst derece 33. derecedir ve her Yüksek Şura&#8217;da sadece 33 kişiye bu derece verilmektedir.</p>
<p>3 sayısı ve üçleme, Masonlukta daha birçok yerde kullanılmaktadır. Buna bir örnek olarak Masonik Alfabeyi verebiliriz. Alfabe ve anahtarı şöyledir: (8)</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-1194 size-full" style="margin: 5px; width: 301px; height: 136px;" title="12.1.jpg" src="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk batin_12.1.jpg" alt="12.1.jpg" width="301" height="136" align="top" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk%20batin_12.1.jpg 301w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk%20batin_12.1-300x136.jpg 300w" sizes="(max-width: 301px) 100vw, 301px" /><br />
<span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">              </span><img decoding="async" class="alignnone wp-image-1195 size-full" style="margin: 5px; width: 81px; height: 81px;" title="12.2.jpg" src="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk batin_12.2.jpg" alt="12.2.jpg" width="81" height="81" align="top" />           <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-1196 size-full" style="margin: 5px; width: 56px; height: 81px;" title="12.3.jpg" src="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk batin_12.3.jpg" alt="12.3.jpg" width="59" height="59" align="top" /></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><br />
ABD Güney Jüridisiyonu Yükek Şurası Hakim Büyük Amirlerinden Albert Pike, &#8220;Masonluğun bütün savı, ruhun sonsuz Tanrı varlığının bir kıvılcımı olduğu ve bu nedenle, ölümsüz olduğudur. İnsanda, Tanrısal nesnenin insani nesne ile birleşmiş olduğu söylenebilir&#8221; demektedir. Hermes de binlerce yıl önce, &#8220;İnsan varoluşun aynası ve özetidir. Aşağıda olan da yukarıda olan gibidir. Evren ise, büyük çapta bir insandır. İşte birlik mucizesi budur&#8221; dememiş miydi?</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-1197 size-full" style="margin: 5px; float: left; width: 101px; height: 117px;" title="12.4.jpg" src="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk batin_12.4.jpg" alt="12.4.jpg" width="101" height="117" /><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">                   </span><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-1198 size-full" style="margin: 5px; width: 131px; height: 131px;" title="12.5.jpg" src="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2010/01/ezoterk batin_12.5.jpg" alt="12.5.jpg" width="131" height="131" align="top" /></p>
<p>GÖNYE – PERGEL                    BEŞ KÖŞELİ YILDIZ</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>1-BOUCHER Jules-Naudon Paul- &#8220;Masonluk Bu Meçhul&#8221; &#8211; Okat Yayınevi-İstanbul 1966-Sf. 123<br />
2- ERMAN Sahir &#8211; &#8220;Dante ve İlahi Komedyanın Ezoterik Yorumu&#8221; Yenilik Basımevi- İstanbul 1977 &#8211; Sf. 11<br />
3- ÜLKÜ Faruk, YAZ1CIOĞLU A. Semih- &#8220;Dünyada ve Türkiye&#8217;de Masonluk&#8221; &#8211; Başak Yayınevi &#8211; İstabul 1965 &#8211; Sf. 129<br />
4- NAUDON Paul &#8211; &#8220;Tarihte ve Günümüzde Masonluk&#8221; &#8211; Varlık Yayınları -İstanbul 1968-Sf. 139<br />
5-Naudon P.-İe-Sf. 121<br />
6- Ülkü F. &#8211; Yazıcıoğlu A.S. &#8211; İe- Sf. 190<br />
7-Naudon P.-İe-Sf. 150<br />
8- Boucher J. &#8211; Naudon P. –İe- Sf. 170</p>
<p>Cihangir Gener<br />
22.12.2001</p>
<p>Kaynak: www.historicalsense.com</p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> </span></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/xii-bolum-masonluk-ve-ezoterizm/">XII. BOLÜM MASONLUK VE EZOTERİZM</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/xii-bolum-masonluk-ve-ezoterizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=403</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz Büyük Bilgin, Hukukçu ve Devrimci Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud: Yaşamı, Görüşleri ve Savaşimı 1. Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud&#8217;un <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/" title="Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/">Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: 12pt;">İsmail Kaygusuz</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Büyük Bilgin, Hukukçu ve Devrimci Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud: Yaşamı, Görüşleri ve Savaşimı</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">1. Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud&#8217;un yaşamına ilişkin en geniş bilgi, torunu Hafız Ali&#8217;nin yazmış olduğu manzum <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin </em>de bulunmaktadır. Ancak bu tür bilgilerin diğer menakıbnamelerde olduğu gibi masalsı yönleri ağır basmakta, ermiş bir veli olarak olağanüstülükler sarmalı içinde verilmektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çagdasi İbni Arabşah ve Aşikpaşazade dahil, tanınmış Osmanlı resmi tarihyazıcılarından Şeyh Bedreddin hakkında konuşmayan yok gibidir. Ne var ki, hepsinde anlatılanlar birbirinin aynısıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in Abdulaziz adındaki dedesi Selçuklu sultanları soyundanmış ve Hafız Ali&#8217;nin anlattığına güre Osmanlılar Rumeli&#8217;yi istilaya başladıklarında katıldığıDimetoka Savaşi&#8217;nda şehit düşmüş. Abdulaziz&#8217;in oğlu İsrail, Dimetoka Rum beyinin kızıyla evlenmiş ve 1357-1359 yılları arasında, Melek adı verilen bu kadından Bedreddin dünyaya gelmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin Mahmud&#8217;un doğum yeri, Edirne yakınlarında bugün Yunanistan&#8217;da bulunan Karaağaç-Dimetoka arasında bulunan Simavna (Samona) kalesidir. Babası burada kadılık gürevinde bulunduğundan, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin adıyla tanınmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Daha ufak yaşta iken Semerkand&#8217;a gidip ögretim gürmüş olduğu söylenen Kadı İsrail, oğlunun ilk hocası olmuş ve zamanının koşulları içinde en iyi ügretimi görmesi için elinden geleni yapmıştır. Bedreddin&#8217;in şeriat kurallarına uygun yetiştiği ve <em>fıkıh, hadis, kelam, belagat, sarf-nahiv, tefsir</em> gibi Kuran&#8217;a ve Arap diline dayalı ögretim gürdüğü muhakkaktır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Doğduğu yerdeki ögretimin ardından Bedreddin&#8217;in önce Bursa&#8217;ya gittiği, bir süre Konya&#8217;da kalıp, okuduğu bilinir. Yüksek ögretimi, Kahire&#8217;de dönemin bilginlerinden ders alarak tamamlamıştır. Bunlar arasında Mübarekşah Mantıki ve Muhammed bin Mahmud Ekmeleddün en tanınmışlarıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in Mısır&#8217;daki arkadaşları arasında Seyyid Şerif Gürcani, tıp bilgini Aydınlı Hacı Paşa, şair Ahmedi, Molla şemseddin Fenari gibi Osmanlı uygarlığının, o çagda, önemli aydınları vardı. İ. Hakkı Uzunçarşilı, Bedreddin ve arkadaşlarını &#8220;Razi Ekolüne bağlı bilginler&#8221; olarak değerlendirir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin, Şeyh Hüseyin Ahlati&#8217;den tasavvuf ögrenmis,<u><span style="color: blue;">1</span></u> hatta kırk günlük sürelerle iki kez içekapanışa (çileye) girmiştir. Bedreddin, Memluk Sultanı Melik Zahir&#8217;in verdiği Maria adlı cariye ile evlenerek, şeyhiyle bacanak da olmuştur. Geleceğin sultanı Ferec&#8217;e bir süre hocalık yapmıştır. Fıkıha dair yapıtlarını bu sırada yazmaya başlamıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyhinin önerisi üzerine Kahire&#8217;den Tebriz&#8217;e giden, orada tasavvuf alanındaki bilgilerini geliştirip, genişleten Bedreddin&#8217;in çagin ünlü tasavvuf erlerinden sayılan Abdurrahman-i Bistami ve arkadaşlarından bilgiler edindiği söylenir. Bu arada Timur&#8217;un çevresinde toplanan bilginlerle de tanışıp tartışmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yeniden Kahire&#8217;ye döndüğünde, 1397&#8217;de şeyhinin ölümü üzerine bir süre onun yerine geçmişse de, daha sonra Anadolu&#8217;ya gelmiş ve uzun süre Karaman, Germiyan, Aydın illerinde ve Tire&#8217;de dolaşmıştır. İ. Hakkı Uzunçarşilı Bedreddin&#8217;in bu gezilerini en doğru bir biçimde şöyle değerlendirmektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Şeyh Bedreddin Anadolu&#8217;da dolaştığısırada tasavvufi daha doğrusu Batıni ilkelerini yaymaya başlamış ve gezdiği yerlerde hep Alevi Türkmenlerle temas ederek onların maksadına göre hazırlamak istemiştir; daha sonra şeyh Bedreddin Rumeli&#8217;ye geçip Edirne&#8217;ye yerleşmiş ve kendisini ziyarete gelenlerle gürüşerek yavaş yavaş etkinliğini artırmıştır.&#8221; </span></em><span style="font-size: 12pt;">(İ. Hakkı Uzunçarşilı:<em> Osmanlı Tarihi I</em>, 2.baskı, İstanbul 1982: 362) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Şakayık-i Numaniye&#8217;d</span></em><span style="font-size: 12pt;">e Bedreddin&#8217;in Sakız (Khios) adasına da gittiği kaydedilmektedir. Şeyh Bedreddin, 1410-1413 yılları arasında, Edirne&#8217;de padişahlık yapmış olan Musa Çelebi&#8217;nin kazaskerliğini (Ordu-yu hümayun kadısı) yaptı. Bedreddin <em>Varidat</em>&#8216;ı1407&#8217;de yazdığına güre, Musa Çelebi mutlaka onun düşünce ve inançlarını paylaşmaktadır. Yoksa, yine Uzunçarşilı&#8217;nın dediği gibi yalnızca, &#8220;Bedreddin&#8217;i kazasker tayin etmek suretiyle onun nüfuzunun yayılmasına yardım etmiş&#8221; olamaz. Nejat Birdoğan doğru bir saptamayla, &#8220;1412&#8217;de Bedreddin&#8217;in düşünceleri doğrultusunda Musa Çelebi&#8217;nin toprağın kullanma hakkını halkın emeğine bıraktığını&#8221; yazmaktadır. (<em>Kavga,</em> Sayı 14, Nisan 1992) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in asıl ünlendigi dönem, Çelebi Mehmet&#8217;in kardeşini yenip ortadan kaldırdıktan sonra Şeyh&#8217;i İznik&#8217;e sürmesiyle başladı. Yaydığı düşünce ve inançları dolayısıyla geniş etki yaratan ve çok yandaş toplayan Şeyh Bedreddin, bu dönemde eski kethudasıBörklüce Mustafa ve Torlak Hu Kemal&#8217;in etkinlikleriyle güçlendi. Bedreddin erleri, başlattıkları kavgada hayli başarı kazandılarsa da sonunda yenik düştüler. Şeyh Bedreddin yakalanarak Serez&#8217;e gütürüldü. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Mevlana Haydar Acemi&#8217;nin verdiği fetva ile 1420-21&#8217;de asıldı. (Çesitli kaynaklar şeyh Bedreddin&#8217;in öldürüldügü zaman için 1414, 1415, 1417 ve 1418 gibi farklı tarihler vermektedirler.) </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">1</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Şeyh Bedreddin&#8217;in Mısır&#8217;da Kaygusuz Abdal ile karşilaşmış ve onun tassavvufi sohbetlerinden</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">yararlanmış olduğunu düşünüyoruz. Olasıdır ki, ilk batıni Alevilik inancını Kaygusuz Abdal ile ilişkilerinden tanımıştı. Kaygusuz Abdal Sultan incelememizde Şeyh Bedreddin ile olası ilişkiler üzerinde yorumlarımızı vermiş bulunuyoruz. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">2. İslam Fıkıhçısı Şeyh Bedreddin Mahmud</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Günümüze kalan yapıtlarından anlaşildığına göre almış olduğu eğitim Şeyh Bedreddin&#8217;i çaginin önemli bir şeriat bilgini yapmıştır. En önemli yapıtı <em>Camiü&#8217;l-Fusuleyn</em> İslam hukuku üzerinedir. Nejat Birdoğan bu yapıttan şöyle bir alıntı veriyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Dünyada kutsallık yoktur. Kutsallık sadece Tanrı&#8217;dadır. Onun yarattığı herşey, her nimet insan içindir. Toprağın tek ıssı Tanrı&#8217;dır. Rumeli&#8217;nde bol bol görülen malikane ısları yüzünden insanlar bu nimetten mahrum bırakılamaz.&#8221; </span></em><span style="font-size: 12pt;">(<em>Kavga</em>, Sayı14) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin, Kuran&#8217;ın öngürdügü, ama hiçbir zaman şer&#8217;i yorumlarla uygulanmamış bu ölü ilkelerin yaşama geçirilmesinin insana mutluluk vereceğini ve bunun da birkaç beyin elinde bulunan Rumeli topraklarının halkın eline geçmesiyle mümkün olacağını vurgulamaktadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in, Edirne&#8217;de Kazaskerliğe (Kadıasker) atandıktan sonra ilk olarak, bir çesit <em>Medeni Kanun</em> sayılan, <em>Camiü&#8217;l Fusuleyn</em>&#8216;i hazırlamış olduğu görülmektedir. 1413 yılında on ay içinde tamamladığı bu eseri, bu yüksek görevi sırasında kullanmak ve zamanın yargıçlarına bir kolaylık olmak üzere hazırlamıştır. Özellikle birinci bölümünde, zamanın yargıçlarına hitabettiği kısmı Türk Hukuk Felsefesi yönünden büyük önem taşimaktadır. Burada ortaya koyduğu hukuk ilkeleri, kendisinden dörtyüz yıl sonra hazırlanmış (1869-1876), &#8220;<em>Mecelle-i Ahkam-ı Adliye</em>&#8220;den çok ileridedir. (Necdet Kurdakul:<em> Bütün Yönleriyle Bedreddin.</em> İstanbul 1977: 146-147) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Camiü&#8217;l Fusuleyn&#8217;</span></em><span style="font-size: 12pt;">de Bedreddin, yargıcı, iskolastik hukuk çikmazindan kurtararak aydın bir dünyayı işaret etmiş ve şöyle demiştir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Mademki, bir yargıç kendi reyinin, başkalarının fikir ve içtihadına değil gerçeğe uygun olduğuna kanidir; ona kendi reyiyle hükmetmek vacip olur. Gayrının reyiyle hüküm vermek nasıl helal olur ki&#8230;&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Görülüyor ki, bu noktada Bedreddin yargıcı, ne Kadıasker&#8217;in ve ne de Sultan&#8217;ın buyruğuna bağlı kılmıştır. Onu kendi görüşü ve ferasetiyle başbaşa bırakmıştır. Bedreddin&#8217;in bu hukukta bağımsızlık ve özgürlük ilkesini çagimizda dahi gözlemek olanağına sahip değiliz. (Necdet Kurdakul:<em> Bütün Yönleriyle Bedreddin, </em>s.149-150) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kendisi iyi tanıyan İbni Arabşah&#8217;ın &#8220;bilimsel yeteneğini deniz gibi sonsuz buldum, üzellikle fıkıhta&#8230;&#8221; dediği Bedreddin&#8217;in fıkıh konularını işlediği iki yapıtı daha vardır: <em>Letaifü&#8217;l İşarat</em> ve <em>Kitabü&#8217;l-Teshil</em>. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunlardan <em>Teshil</em> her iki hukuk kitabının açıklaması ve yorumu durumundadır. <em>Nuru&#8217;l Kulub</em> ise Bedreddin&#8217;in Kuran tefsiri alanında yazdığı tek kitaptır.<em> Ukudü&#8217;l- Cevahir</em> ve <em>Çeragü&#8217;l- Fütuh</em> adlı yapıtları Arab dili kuralları ve sözdizimi üzerinde yazılmış medrese ders (<em>sarf-nahiv</em>) kitaplarıdır. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Menakıbname-i şeyh Bedreddin</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;de verilen sıraya göre <em>Letaif-ül-İşarat</em>, <em>Ukudü&#8217;l- Cevahir&#8217;</em>den sonra, Bedreddin tarafından ikinci eser olarak hazırlanmıştır. Kitabın kendisi günümüze ulaşmamış, ancak <em>Teshil&#8217;</em>in önsözünde verilen bilgiden anlaşildığı üzere, <em>Cami&#8217;ül- Fusuleyn</em> gibi bir yasa kitabı değil, hukuk bilimiyle ilgilidir. Yani Fıkıh&#8217;ın (İslam Hukuku) hem ahirete ilişkin hükümlerini hem de dünya işlerine ait kuralları konu olarak almıştır. Şeyh Bedreddin özellikle <em>Teshil</em>&#8216;i, başinda söylediği gibi,<em> Letaif ül-işarat</em> adlı hukuk kitabını anlamak okuyanlara güç geldiği için, bir yorum ve açıklama kitabı olarak yazmıştır. İçerisinde bine yakın hukuksal sorunlar zikretmiş ve açıklamasına girişmiştir. (Necdet Kurdakul, <em>agy</em>, s.150-152) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bu yapıtlarından <em>Teshil</em> ile <em>Nuru&#8217;l Kulub&#8217;</em>u İznik sürgününde yazmıştır. İ. Zeki Eyüboğlu bu durumu şaşirtıcı buluyor ve Şeyh Bedreddin ve <em>Varidat</em> adlı kitabında şöyle diyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kendini tasavvufa verdiği, yeni inancıyla bütün şeriat ilkelerine karşiçiktığıbir dünemde, gürüşlerine karşit konularda çalismalara koyulmasıve kendine `bilgin&#8217; olarak büyük ün kazandıran yapıtlar ortaya koyması biraz çeliskilidir.&#8221; </span></em><span style="font-size: 12pt;">(İ. Z. Eyüboğlu: <em>Bütün Yönleriyle Şeyh Bedreddin ve Varidat.</em> İstanbul 1977: 155) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Öte yandan, Osmanlı resmi tarihyazıcıları da, </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Sultan Çelebi Mehmed, ilmine ve fazlına çok hürmet ettiği Simavna Kadısıoğlu Bedreddin&#8217;i, İznik&#8217;de ailesiyle birlikte 1000 akça aylıkla meskene tabi kıldı&#8221; diye</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">yazmaktadırlar. Bu yorumlara katılmıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bir düşünelim: Mehmet Çelebi Bizans İmparatoru Manuel&#8217;e bazı eski topraklarını geri vererek kardeşine karşi anlaşmış, Bizans gemileriyle Rumeli&#8217;ye geçip Musa Çelebi ile üç kez savaş yapmış ve ikisinde yenilerek Bizans&#8217;a sığınıp canını zor kurtarmış. Ve ancak 1313&#8217;de bazı Tımarlı sipahilerin, büyük toprak sahibi beylerin Musa Çelebi&#8217;yi terketmesiyle üstün gelip kardeşini öldürtmüs. (İ. H. Uzunçarşilı: <em>OsmanlıTarihi I</em>, s.342-345) Mehmet Çelebi&#8217;nin, düşmanı olan kardeşinin akıl hocası Şeyh Bedreddin&#8217;i, hem de günde 30 akçanın üstünde gündelikle (130 yıl sonrasında devletin en büyük memuriyet makamı olan Şeyhülislam&#8217;ın gündeliğinin üçte biri) ödüllendirmesi düşünülemez. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bizim kanaatımız odur ki, Şeyh Bedreddin bu kitapları yazmaya mecbur edildi. Çelebi Sultan&#8217;ın çevresindeki din bilginleri Bedreddin&#8217;in yeteneklerini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, ikinci kuruluş ve toparlanma döneminde devlet kurumlarının güçlenmesi gerekliydi. Belki de bu yüzden canını bağışlayıp gözaltında tuttular. Yazdıkları bir çesit tövbe sayılacaktı. Önce Edirne&#8217;de tutukluyken &#8211; belki artık güven verdiği için &#8211; İznik&#8217;e getirildi. Bedreddin&#8217;in <em>Teshil&#8217;</em>in yazılışını anlatışı anlamlıdır: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;816 (1414) yılında bu şerhimi yazmaya başladım. Buradan ayrıldıktan sonra 818&#8217;de (3 Eylül 1415) tamamladım. Hapis ve gurbetin verdiği acılar ve sürekli üzüntü içinde sürüklenmekteyim. Kalbimin içindeki ateş tutuşmuş, günden güne artıyor. Öyle ki kalbim demir bile olsa dayanıklılığına karşin eriyip gidecek. Ey gizli lütuflar ıssı? Korktuklarımızdan bizi kurtar!&#8221; </span></em></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">3. Aynı Zamanda Çagini Aşmış Bir Batıni-Alevidir, Bedreddin Mahmud </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Elimizde tasavvuf konularında, Şeyh Bedreddin&#8217;in olduğu kesinlikle bilinen yapıtlar vardır. Bu yapıtlarda adınıanmış olduğu mutasavvıfları tanıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İ. Zeki Eyüboğlu Bedreddin&#8217;in ilk el aldığı Seyyid Hüseyin Ahlati&#8217;den pek etkilenmiş olduğunu kabul etmezken, Abdülbaki Gülpınarlı, &#8220;Ahlati&#8217;nin kimya ve hekimlikle uğraştığı bilindiğinden, <em>Varidat</em>&#8216;ın akla dayalı bir yapıt olmasında büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz&#8221; demektedir. (A. Gölpınarlı: <em>Simavna Kadısıoğlu şeyh Bedreddin. </em>İstanbul l966: 4-5) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Eyüboğlu, Bedreddin&#8217;in tasavvufi gürüşleri üzerinde Gazali ve Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin etkilerinden söz etmektedir. Gazali&#8217;de düşünce düzeninin odak noktası haline gelen sezgi (keşf) ve gönül, Şeyh Bedreddin için de gerçeğe varmanın iki yoludur. Gazali ile us konusundaki gürüşleri birse de yaratılış, yaratan ve evren konusunda farklıdırlar. Bedreddin&#8217;in onun <em>İhya-yıUlum </em>ve <em>Kimya-yı Saadet</em> kitaplarını eleştirdiği görülür. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Muhyiddin-i Arabi&#8217;de tek gerçek varlık Tanrıdır, yaratılış ve yoktan varoluş yoktur. Tanrıda özünden ortaya çikis (zuhur, südur) vardır. Tanrının görünüm alanına çikmasi evreni ve onu dolduran varlıkları oluşturur. İnsanla Tanrı özdestir. Sezgi, bir içe doğuş ve tanrısal gürünüştür. Ölüm ruhun gövdeden ayrılmasıdır, ama yok olması değildir. Herşey Tanrı görünüşü olduğundan yok oluş düşünülemez. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin bu düşünceleri genelde &#8220;tanrı-insan-evren&#8221; üçlüsü üzerinde yoğunlaşir. Şeyh Bedreddin, daha somut ve kesin olması dışında tasavvufta Muhyiddin-i Arabi ile eş düşünce ortamındadır. Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin <em>Fususü&#8217;l-Hikem</em>&#8216;ine yazdığı yorum, bir bakıma tasavvuf çizgisindeki aşamaları gösterir. Ama gerçekte Bedreddin, bu çizgisini Halep, Tebriz, Tokat, Karaman, Aydın, Tire, Ege adaları, Edirne ve Balkanlara kadar uzatıp Batınilik-Alevilik</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">somutunda son aşamaya ulaştırmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İbni Arabşah&#8217;ın onun için, &#8220;bilimler alanında bütün arkadaşlarından üstün olarak yurduna döndükten sonra sufi oldu&#8221; demesi, onun batıni yönünün eleştirisiydi. Bedreddin, zamanında Konya&#8217;da çok büyük ünü olan Mevlana&#8217;dan, hiçbir yazısında ve tek bir sözcük etmemiştir.<u><span style="color: blue;">2</span></u> Buna karşilık Bedreddin&#8217;in Yunus Emre&#8217;nin şiirlerini okuduğu, derin bir sezişle dinleyip duygulandığı biliniyor. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in 1407 yılında yazmış olduğu <em>Varidat </em>(malvarlığı, zenginlik değil; akla gelen şeyler ya da içe doğuşlar anlamına gelir), kimilerine göre yüce bir din kitabı ve kimilerine göre ise bir dinsizlik kitabıdır. Üç çarpici örnekle Osmanlı din adamlarının <em>Varidat</em>&#8216;a ve yazarına nasıl baktıklarını görelim: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İskilipli Halveti Muhyiddin Muhammed (ölm. 1516) <em>Hakıykat ül Hakayik </em>adını vermiş olduğu, Varidat&#8217;ın açıklamasını (şerh-i Varidat) yaptığı kitabının başinda özetle şunları söylemektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bu risaleyi Peygamber şeriatının güneşi, Mustafa yolunun Bedr&#8217;i (ayı)&#8230; Hakkı bilen, gerçeği gerçekleştirmiş erenlerin seçkini, olgunluğa irmişlerin en olgunlarının en olgunu&#8230; Allaha mensup bilginlerin tam inanç gerçeğine varanların sultanı, hak, şeriat ve takva ve dinin Bedr&#8217;i yazmıştır. Allah aziz sırrını kutlasın.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Abdülbaki Gölpınarlı: <em>Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin</em>, s.42) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Osmanlı Şeyhülislamlık makamını Kanuni, II. Selim ve III. Murad zamanlarında tam 28 yıl işgal etmiş, Kızılbaş kanına doymayan Ebusuud Efendi -ki Muhyiddin Muhammed&#8217;in oğludur- 1548 yılındaki fetvalarında ise, babasının yüzde yüz karşitı bir görüş içinde Bedreddin ve yapıtını mahkum etmektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Soru: Şeyh Bedreddin Simavi ki Varidat yazarıdır; Bedreddin yandaşlarına küfür ve lanet etmeyen kafirdir, diyen birine ne yapmak gerekir?&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Cevap: Aslında, Bedreddin yandaşi olanlar kafirdir, demek doğrudur. Ama, diğer kafirlerin olduğu gibi bunların da adını anmayıp, lanet etmeyen kendi halindeki Müslümanlar kafir olamaz.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Soru: Bedreddin yandaşlarından, yani Simavilerden bir bölük insan şarap içip, izinle birbirlerinin karılarını kullansalar, bunlara ne yapmak gerekir?&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Cevap: Derhal öldürülmeleri gerekir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Soru: Bir kişi; &#8216;kim Şeyh Bedreddin dervişlerini evinde konuk ederse onu cezalandırıp, ayrıca cürüm parası almak gerek&#8217; dese bu uygulama dine uyar mı?&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Cevap: Konuk olan kötü Simavi yandaşiysa uyar.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Rıza Zelyut: <em>Osmanlı&#8217;da KarşiDüşünce ve İdam Edilenler</em>, s.40-41) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Kısas-ıEnbiya </span></em><span style="font-size: 12pt;">yazarı Cevdet Paşa, 1850&#8217;lerde Osmanlı Şeyhülislamı Arif Hikmet Bey&#8217;in, <em>Varidat</em>&#8216;ı nerede bulursa ucuz-pahalı satın alıp yaktığını anlatmaktadır. (Aldülbaki Gülpınarlı, agy, s.50) Öyle ki, gözüm açık yazıcılar Arif Hikmet beye satmak üzere uyduruk <em>Varidat</em>&#8216;lar yazmışlar. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat&#8217;</span></em><span style="font-size: 12pt;">da, Bedreddin&#8217;in savunduğu adına uygun ileri sürülen nitelikte bir toplum düzeninden söz edilmez. Bugüne ulaşan yapıtlarında malda, toprakta mülkiyetin kaldırılıp, ortaklaşa kullanılmasını açıkça belirleyen cümleler yoktur. Ama öte yandan Şeyh Bedreddin&#8217;in komünistik düşünceler doğrultusunda vaazlar verdiğini, mal konusunda ortaklığı benimsediğini, ona bağlananların ve özellikle Börklüce Mustafa&#8217;nın olduğu söylenen konuşmalardan çikaran kaynaklarda, bu konuda tam birlik vardır. Çagdas Bizans tarihçisi Dukas&#8217;tan, Ebusuud Efendi&#8217;ye değin birçok kimse, Şeyh Bedreddin&#8217;in ve yandaşlarının ortakçılığı önerdiklerini açık açık yazar. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;da sistematik bir anlatım düzeni bulunmamaktadır. Kitap, sohbet toplantılarında yapılan konuşma ve açıklamaların, o anda akla gelmiş gözlemlerin, nakillerin derlenip yazılmasından oluşur ve Arapça&#8217;dır. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat </span></em><span style="font-size: 12pt;">(İçe Doğuşlar), yazarının çagini aşan, yeni ve şeriata aykırı sayılan düşünceleri içermektedir. Yapıtta yaratılış, insan, tanrı, evren, diriliş ve yargıgünü, cennet, cehennem, ölüm ve ölümsüzlük, düş, cinler ve melekler vb. soyut konular işlenmiş, karşilıklar aranmış ve onlarla ilgili düşünce ve yorumlar ortaya konmuştur. Sorunlar üzerinde dururken İslam dininin uygun görmediği bir bakış açısı benimsenmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">R.Yürükoğlu bunun açıklamasını şöyle anlatıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Varidat&#8217;da öne sürülen düşünceler, Babai-Bektaşi düşüncesinin, kendi mantığı içerisinde ilerletilmesidir. Bedreddin&#8217;e göre insan Tanrıya en yakın varlıktır. Tanrı, insanın özündedir. Bu nedenle insan Tanrı, Tanrı insandır. İnsanla, doğayla Allah arasında hiç fark gözetmeyen bu düşünce, panteizmin en gelişmiş, ateizmle buluşmuş biçimidir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Tanrı yaratıcılığı, ‘yoktan var ediş&#8217; değil, Tanrı özünden dışa taşmadır&#8230; Tüm nesneler, türlerine, niteliklerine göre sıralandıkları evrende bir bütün oluştururlar. Bu bütün Tanrıdır.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bir nesnenin yapısında olmayanı Tanrının istemeye yetkisi yoktur..&#8221;. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin&#8217;e göre ölümden sonra dirilme yoktur. Çünkü tüm aşamalar cisimler aleminde toplanmıştır. &#8216;Cisim ortadan kalkarsa ne ruhlardan, ne de soyut varlıklardan iz kalır&#8217; der. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bu anlayışa göre doğuş başlangıç, ölüm sona eriştir. (Burada M. Arabi&#8217;den tamamıyla ayrılır-İ.K.) Cennet ve cehennem, bu dünyadaki iyi ve kötü davranışların, ruhlardaki acıya da tatlı etkileridir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (R.Yürükoğlu: <em>Okunacak En Büyük Kitap İnsandır.</em> 4.basım, İstanbul 1994: 245) </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">2</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Radi Fiş&#8217;in &#8220;<em>Ben de Halimce Bedreddinem</em>&#8221; adlı romanında, Şeyh Bedreddin&#8217;in ağzından sık sık Mevlana Celaleddin&#8217;in sözlerini konuşturması, yalnızca yazarın Mevlana hayranlığından kaynaklanmaktadır. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">4. Bedreddiniler Ayaklanması</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">R.Yürükoğlu, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını hazırlayan koşulları şöyle sıralıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin ayaklanması, Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nin yıkıldığı, Beyliklerin teker teker ortadan kalkmakta olduğu, Osmanlı devletinin hızla merkezi feodal bir devlet olarak yükseldiği dönemde ortaya çikmistir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Merkezi iktidarın güçlenmesi, Osmanlı ailesi çevresinde merkez aristokrasisi ile taşrada ona bağlı ikincil aristokrasinin oluşmaya başlamasıyla halk üzerinde ekonomik, siyasal ve dinsel baskılar artmaktaydı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Sünnilik devletin resmi ideolojisi olmuştu. Medreseler dinsel bilgilerin ögretildigi yerler olmak yanısıra, devlet görevlilerinin yetiştiği kurumlar durumuna gelmişti.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (R.Yürükoğlu, agy, s.242)</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin halkı irşad etme, aydınlatma amacıyla Anadolu&#8217;da dolaştığı sırada batıni tasavvuf ilkelerini yaymaya başlamış ve gezdiği yerlerde hep Alevi Türkmenlerle temas ederek, maksadına göre onları hazırlamak istemiştir. Elde nesnel bir belge olmamasına rağmen, önceki bölümde şiirlerini incelerken tartıştığımız üzere, onun en yakın yardımcısı ve propagandacısı Kahire&#8217;den tanıdığı Kaygusuz Abdal&#8217;dır. Yine olasıdır ki, bu dönemde Anadolu&#8217;da ilk ve önemli karargahlarından biri, artık yaşamayan Abdal Musa Sultan&#8217;ın kurduğu Dergâh&#8217;tı. Daha sonra Rumeli&#8217;ye geçip Edirne&#8217;de yerleşmiş, kendisini ziyarete gelenlerle konuşup gürüşerek, vaazlar vererek, etkinlik alanını genişletmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Uzunçarşilı&#8217;nın hazırlık ve propaganda dönemine ait, yukarıda sözünü ettiğimiz saptamalarına katılmamak elde değil. Bu dönem, Bedreddin&#8217;in Küçük Asya&#8217;ya geçmek için Mısır&#8217;dan çiktigi1390&#8217;lı yıllardan, 1410 yılında Musa Çelebi tarafından Kazasker tayin edilinceye dek geçen zamandır. Onun büyük bir bilginliği yanında, geniş bir etkinliğe sahip oluşunun da Musa Çelebi&#8217;yi çektigi düşünülmelidir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Timur&#8217;un zulmünden kaçan büyük Alevi ozanı Seyyid İmadeddin Nesimi de 1394-1403/4 arası dönemde Alevi Türkmenler arasındaydı. Her ikisi de aynı yaşlarda ve batıni düşüncelerin yayıcısıydı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Nesimi&#8217;nin maddi dünyaya yönelik inanç ve düşünceleri; ölüm ötesini, dirilişi kesinlikle kabul etmeyişi, Bedreddin&#8217;in görüşleri ile üstüste düşmektedir. 1404-5 yıllarında Halep&#8217;de derisi yüzülerek öldürülen Nesimi, Halep&#8217;e değil de diğer birçok Hurufi gibi Rumeli&#8217;ne geçmiş olsaydı, hiç kuşkusuz şeyh Bedreddin hareketinin içinde olacaktı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hafız Halil&#8217;in <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin</em>&#8216;de belirttiğine göre, Bedreddin Şam&#8217;da iken, Halepliler bin kişilik bir Türkmen heyeti göndererek, kendisini kente davet etmiş ve orada bir tekke kurmasını istemişler. Bedreddin Halep&#8217;e gitmişse de tekke kurup, orda kalmayı kabul etmemiş. Nesimi&#8217;nin başina gelenlere, darağacında derisinin yüzülmesine seyirci kalmış olan Halep&#8217;den hemen ayrılmıştır. Hafız Halil&#8217;in aşağıdaki beyitinden anlaşildığı üzere Şeyh Bedreddin, Nesimi&#8217;nin idamından çok az bir süre sonra bu kentten geçmiştir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Birisin dirler iradet gütüren </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Nesimi&#8217;nin salbine fetva viren&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">(<em>Menakıbname</em>&#8216;den aktaran Necdet Kurdakul, agy, s.221) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin ayaklanmasına Sakız adası ve Ege&#8217;nin en güney ucundan tüm Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlara değin bir taban oluştuğu söylenebilir. Bu halklar tabanında, Babai geleneği içinde yetişip yaşamakta olan ve Hacı Bektaş Veli ilkelerini yaşama geçirmiş, önce Abdal Musa Sultan&#8217;a, bu dünemde Seyyid Ali Sultan&#8217;a bağlı, ekonomik ve dinsel baskılar altındaki Alevi Türkmenlerle birlikte Hıristiyan Rumlar, Yahudiler ve hatta adalardaki Cenevizliler vardı. Bu taban büyük çapta şeyh Bedreddin&#8217;in kethudası ve halifesi Börklüce Mustafa ile Torlak Hu Kemal tarafından oluşturulmuştu. Böylelikle Aleviliğin, tıpkı Babailik gibi şimdi de Bedreddinilik siyaseti ortaya çikmis ve herkes Bedreddini olmuştu. Örnegin, Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Torlak Hu Kemal Yahudi asıllı idi. Şeyh Bedreddin&#8217;in 1408&#8217;lerde Kütahya&#8217;nın bir köyünde karşilaşip kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi&#8217;ye (1413-1421) karşi büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.(Bernard Lewis: <em>The Jews of Islam-İslam Yahudileri.</em> Princeton University Press, 1987: 104, 208) Bedreddin&#8217;in <em>Varidat</em>&#8216;da toplanan, fakat daha çok vaazlarıyla Açıkladığı düşünce ve görüşlerini onlar yayıyordu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ayaklanmanın nasıl başlayıp geliştiğini ve nasıl sona erdiğini anlatmaya geçmeden ünce, 1341-1477 dünemi içinde bölgedeki Bizans, Osmanlı ve beyliklere ilişkin olayları anlatan Bizans tarihçisi Dukas&#8217;ın Börklüce Mustafa&#8217;ya ve onun yaymış olduğu düşüncelere ilişkin yazdıklarına göz atalım. Dukas, kitabında Börklüce Mustafa&#8217;ya inanan bir Giritli keşişten ögrendiklerini anlatmakta ve Börklüce Mustafa hakkında Osmanlı tarihyazıcılarından çok daha fazla bilgi vermektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bilindiği gibi 1413 de Musa Çelebi&#8217;nin yenilmesiyle Börklüce Aydın iline geçer, ya da Şeyhi tarafından gönderilir. Dukas şöyle anlatıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;O zamanlarda İonia kürfezi girişinde, halk dilinde Stilarion (Karaburun) adı verilen dağlık memlekette bayağı bir Türk köylüsü ortaya çikti. Adı geçen köylü Türklere vaaz ve ögütlerde bulunuyor; kadınlar dışında olmak üzere yiyecekler, giyecekler, evcil hayvanlar ve arazi gibi şeylerin tümünün ortak mal kabul edilmesini öneriyordu.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Diyordu ki: `Ben senin malını-mülkünü kullanabildiğim gibi, sen de benimkini aynı şekilde tasarruf edebilirsin.&#8217; Bu köylü aşağı tabakadan halkı bu çesit sözleriyle kendi tarafına çekip kazandıktan sonra Hıristiyanlarla da dostluk kurmaya başlamıştı. Köylünün dediğine göre, Hıristiyanların Tanrıya inandıklarını yadsıyan Türk kendisi dinsizdir. Köylünün bütün düşünce arkadaşları, rastladıkları Hıristiyanlara dostça davranıyor ve ona Tanrı tarafından gönderilmiş, yani peygamber gibi saygı gösteriyorlardı. O, Stilarion&#8217;un karşisındaki Sakız adası yönetimi aracılığıyla ruhaniler başkanına adamlar gönderiyordu&#8230;&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;O zamanlar adada Turloti adı verilen bir manastırda Giritli bir keşiş yaşiyordu&#8230; Bu keşişe saçları kesilmiş, başi açık, ayakları çiplak ve yekpare bir giysiye bürünmüş dervişlerden biri ile şöyle haber göndermişti: `Ben de senin gibi hayat geçiriyorum. Ben de senin ibadet ettiğin Tanrıya tapınıyorum. Geceleri gürültü etmeksizin, deniz dalgalarını aşarak daima senin yanında bulunuyorum&#8230;&#8217; Buna inanan rahip o köylünün gelip kendisiyle inzivaya çekilip, sohbete daldıklarını söylüyordu&#8230; Mustafa&#8217;nın ölümüne de inanmadı Giritli keşiş..&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Osmanlı tarihyazıcıları Dukas&#8217;ın anlattıklarına, Börklüce Mustafa&#8217;nın kendisini peygamber ilan ettiğini, &#8220;kadınların da diğer mallar gibi ortak olmasını&#8221; istediğini ekliyorlar. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ayaklanmanın gelişimini İ.Hakkı Uzunçarşilı&#8217;dan özetleyelim. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin, Börklüce Mustafa&#8217;nın Karaburun taraflarında etkinliği ilerlettiğini haber alır almaz, gizlice İznik&#8217;ten kaçarak Kastamonu yoluyla Sinop&#8217;a geçti. Bir gemiyle Kefe&#8217;ye oradan da Eflak beyi Mirca&#8217;nın yanına gitti. Börklüce Mustafa, İzmir&#8217;de Urla yarımadasının kuzeyindeki Karaburun&#8217;da ve müridi Yahudi kökenli Torlak Hu Kemal ise Manisa&#8217;nın Kızılbaşların<u><span style="color: blue;">3</span></u> yoğun bulunduğu yörelerinde çalisiyordu. Şeyh Bedreddin de Rumeli&#8217;ni eylem alanı seçmişti. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin Eflak&#8217;da fazla durmadan Osmanlı topraklarına geçti. Silistre, Dobruca ve Deliorman taraflarında yaptığı propagandalarla çok sayıda yandaş topladı. İlk kez 1262&#8217;lerde HacıBektaş Veli&#8217;nin halifelerinden Sarı Saltuk&#8217;un Alevi Türkmenlerinin yerleşmiş bulunduğu Dobruca ve Deliorman bölgelerini merkez üssü yaptı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Tarihyazıcılarının anlattıklarına bakılırsa Bedreddin Deliorman&#8217;da (Ağaçdenizi) yönetim hizmetleri verip, görev bölümü yaparak bir çesit erk yapısı oluşturmuş. &#8220;Henüz iç mücadele sarsıntılarından yeni kurtulmuş Osmanlı devletini gafil avlayarak, şeyhlikten şahlığa geçmek istedi Bedreddin&#8221; tarihçilerin yargısı bu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Karaburun&#8217;dan çikmis olan Börklüce&#8217;nin yanında beşbin kişi vardı. (Dukas 6 bin diyor.) Buradan başlayan başkaldırı dalga dalga büyüdü. Peşindeki müridlerinin &#8220;Dede Sultan&#8221; diye çagirdiklari Börklüce&#8217;nin üzerine gönderilen İzmir sancak beyi Aleksandros yenildi ve öldürüldü. Arkasından Saruhan sancak beyi Timurtaş Paşa oğlu Ali bey de bozguna uğratılıp, Manisa&#8217;ya kaçarak canını kurtardı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sultanlığının elden gideceğini anlayan Mehmet Çelebi başsadrazam Bayezid Paşa ile 12 yaşindaki şehzade Murad&#8217;ı çok daha büyük bir kuvvetle Bürklüce&#8217;nin üstüne günderdi. Yol boyunca korkunç bir kırım başlatıldı. Börklüce&#8217;nin kuvvetlerinin hepsi kırıldı, ya da tutsak alındı. Ayasuluk&#8217;ta, Börklüce de içinde olmak üzere binlerce Bedreddin eri katledildi. Dede Sultan bir deve üzerinde tahtaya mıhlanmış surette şehirden şehire gezdirilerek teşhir edildikten sonra katledildi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Manisa taraflarında Torlak Kemal isyanı da, Börklüce&#8217;nin ardından aynı kuvvetler tarafından bastırıldı. Torlak Kemal astırıldı ve üçbin kişilik kuvveti yok edildi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İ. H. Uzunçarşilı şöyle sürdürüyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bu Alevi kıyamının asıl reisi Şeyh Bedreddin, Deliorman&#8217;da Anadolu&#8217;daki bu kıyamın büyümesini bekliyordu. Çevreye adamlar mektuplar göndererek, halkı kendi cemiyetine davet etmiş, kazaskerliği sırasında tanıdıkları beylerden katılanlar olmuştu. Bu sırada Çelebi Mehmet de Düzmece Mustafa olayıyla ilgili olarak Rumeli&#8217;ndeydi. Bayezit Paşa&#8217;yı Anadolu&#8217;dan çagirtip Bedreddin&#8217;in üzerine sevketti. Bu sırada, Şeyh&#8217;in çevresindekilerin bir kısmı Anadolu&#8217;daki ayaklanmaların bastırılmış olduğunu ögrenip dağılmıştı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kısa bir çarpismadan sonra şeyh ele geçirilip Serez&#8217;e getirildi. İrandan gelmiş bir din bilgini olan Heratlı Mevlana Haydar&#8217;ın ‘kanı helal malı haramdır&#8221; fetvasıyla, 1420&#8217;de Serez pazarında bir dükkanın önünde asıldı. Ona katılmış olduğundan kuşkulanılan akıncı beylerbeyi de Tokat kalesine hapsolundu.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (İ.Hakkı Uzunçarşilı, agy, s. 363-366)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">3</span></u><span style="font-size: 12pt;"> İ. Hakkı Uzunçarşilı bazan Aleviler yerine Kızılbaşlar&#8217;ı kullanıyorsa da, bu doğru olamaz. Çünkü bu deyim Şeyh Haydar&#8217;ın Erdebil Dergâhı&#8217;nın başina geçtiği 1470 yılından sonra kullanılmaya başlamıştır. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">5. Şeyh Bedreddin&#8217;de Devrimci Düşüncenin Kaynakları</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin yukarıda uzunca anlattığımız gibi iyi bir fıkıhçı ve şeriat bilgini olarak yetişip, yapıtlarıyla döneminin İslam dünyasında büyük ün kazanmıştı. Ancak onun 1407&#8217;lerde <em>Varidat </em>(İçe Doğuşlar) ile Sünni şeriat düzeninin tam karşisında yer aldığını görüyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyhi ve bacanağı mutasavvıf Hüseyin Ahlati&#8217;nin tekkesinin başindayken 1397&#8217;de gizlice Kahire&#8217;den ayrılmasından on yıl geçmiştir. Daha önceki doğu gezilerini de sayarsak, bu yıllar onu Halep, Şam, Tebriz, Sultaniye, Tokat, Karaman, Aydın, Tire, Ege adalarıve birçok Trakya kentlerini dolaşirken, Batıni-Alevi somutundaki kazanımlarıyla <em>Varidat</em> çizgisine ulaştırmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yaşamının bu önemli diliminde Şeyh Bedreddin, İslam şeriatı dışındaki dünyanın insanlarını tanımıştır. Gezdiği bölgelerin yoksul halk yığınlarıyla yüzyüze gelmiş; onların yaşadığı ve yüzyıl önce Yunus&#8217;un &#8220;gitti beyler mürveti, yediği yoksul eti içtiği kan olmuştur&#8221; diye tanımladığı zulüm ve baskı düzenini yakından tanımıştır. Ayrıca Timur&#8217;un devlet olma yolundaki Osmanoğulları&#8217;na vurduğu büyük darbe ile Anadolu&#8217;yu ezip geçmiş olmasından kaynaklanan siyasal ve toplumsal kargaşayı, kaosu görüp yaşamıştır.</span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;ın Arapça kaleme alınmış olması, Bedreddin&#8217;in içinden geldiği şeriatı karşisına alıp İslam ulemasıyla yüksek düzeyde tartışmaya girmek ve yandaşlar sağlamak düşüncesinden kaynaklanmış olabilir. Karaburun&#8217;dan başlayarak, Alevi Türkmen, Rum ve Yahudi yoksul halk yığınlarını büyük eyleme geçiren öge <em>Varidat</em>&#8216;ın dili olmamıştır. Başta Bürklüce Mustafa ve Torlak Hu Kemal olmak üzere, müritlerine sözlü ögretip telkin ettiği komünistik fikirler, çogunlugun ortak konuştuğu dille, Türkçe ile taşinmıştı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in bize ulaşan fikirleri, <em>Varidat</em> yoluyla değil, çagdasi ve sonraki Osmanlı tarihyazıcıları, şeriat fetvacıları, Sünni İslam bilginleri ve Bizans tarihçileri aracılığıyla gelmiştir. Demek ki, Arapça yazılmış olan <em>Varidat</em> da amacına ulaşmıştır: Kimi İslam bilginlerine güre yüksek düzeyde bir din kitabı, kimilerine güre dinsizlik!.. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in, dünya malının bütün insanların eşit olarak yararına sunulduğu; &#8220;kadınlar dışında, yiyeceklerin, giyeceklerin, evcil hayvanların ve toprağın tümünün ortak malı olduğu, herkesin herkesinkini kullanabileceği&#8221; biçimindeki (Dukas&#8217;ın tanımlamalarına güre) ve de büyük arazi ıslarının, yani büyük beylerin, tımarlı sipahilerin mallarının ellerinden alınıp eşit olarak herkese dağıtılmasını öngüren düşüncelerinin kaynaklarınıve dönemin olaylarını, düşünsel gelişmeleri bir gözden geçirelim. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunun için, yüzlerce yılın dinsel, düşünsel ve sosyal mücadeleler tarihini inceleyip örnekler aramak gerekli değildir. Yanıbaşlarındaki Bizans&#8217;ta çagdas toplumsal olayları, kiliseye karşit inaçları, hümanist filozofları ve yapıtlarını ve yine Ortodoks İslam dünyasının adlandırmasıyla çagdas <em>mülhid</em>lerini (dinsizlerini) incelemek yeterince fikir verir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Grekçe (anasının dili) bilen Şeyh Bedreddin, bu dillerdeki yazılı kaynakları okuyup inceleyebilmiştir. Ve büyüdüğü çevrede (Simavna, Dimetoka ve Edirne) destanlaşmış birçok toplumsal başkaldırı olayları, onun çocukluk günlerinin ninnileriydi.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">5.1 Şeyh Bedreddin ve Hurufilik (<em>Harf Gizemciliği</em>)</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yaşamının on-onbeş yılına sığdırdığı sosyal bilinçlenme, düşünce ve eylem adamı olma sürecinin başlarında, ilk etkilendiği kişinin Fazlullah Hurufi olabileceğini düşünüyoruz. Ne fıkıha ilişkin yapıtlarında ne de<em> Varidat</em>&#8216;da Fazlullah&#8217;ın adının bulunmaması önemli değildir. Fazlullah&#8217;ın düşünce ve inancı ile Bedreddin&#8217;in oluşan düşünceleri arasında önemli bir yakınlık vardır. Üstelik, Menekıbname&#8217;sinde bazı ipuçları bulunmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin, şeyhi Hüseyin Ahlati&#8217;nin isteği Doğu&#8217;ya seyahata çikiyor. Timur&#8217;un Irak ve Suriye üzerine ilk seferinin (1393) ardından, Şeyh Bedreddin Sultaniye&#8217;ye ve arkasından Tebriz&#8217;e gidiyor. Torunu Hafız Ali, <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin İbn Kadıİsrail&#8217;</em>de onun Yıldırım&#8217;a ihanet edip Timur tarafına geçen askerlerle konuştuğunu söyleyerek bu seyahati Ankara Savaşi&#8217;ndan sonraya almış. (A.Gölpınarlı: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, s.109) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bizce bu doğru değil. Kanaatımıza göre Şeyh Bedreddin, Astrabadlı Fazlullah Hurufi&#8217;nin öldürüldügü ve Hurufilerin çok sıkı bir biçimde koğuşturulduğu yıllarda (1393-1394) Tebriz çevresinde bulunmaktaydı. Fazlullah ya da müritleriyle tanışmış, konuşup tartışmış olabilir. En azından Fazlullah&#8217;ın yapıtlarından bazılarını okumuş olmalıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yalnız onlarla değil, Bedreddin, Fazlullah Hurufi&#8217;yi kendilerinden sayan İsmaili <em>dai</em>&#8216;lerle ilişki kurmuş olmalıdır. Çünkü Fazlullah&#8217;ın kenti Astrabad&#8217;da ve bölgenin dağlık ve kırsal alanlarında, çok sayıda İsmaililer yaşamaktaydı. Timur 1393 yılında, Hazar denizinin güney kıyıları boyunca uzanan Tabaristan&#8217;ın ana kenti Amul&#8217;daki ve de Mazandaran&#8217;ın kuzey sınırına bitişik Jurjan (Curcan) eyaletinin kenti Astrabad&#8217;daki kalabalık İsmaili nüfusunu silip süpürdü. 1393 mayısındaki İran seferi sırasında, Hamdan&#8217;dan İsfahan&#8217;a giderken, yoksul İsmaililerin yaşadığı Anjudan&#8217;da birkaç gün geçirdi. Askerleri birçok İsmailiyi vahşice boğazladılar ve mallarını mülklerini talan ettiler. Şarafuddin Ali Yazdi&#8217;nin (ölm. 1454) <em>Zafar-nama&#8217;de</em> (1.vol., s. 577) yazdığına göre, </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Anjudanlı İsmaililer, yeraltındaki tünellerde saklanıp korunmayı denemişlerdi. Fakat, onların büyük bir kısmı, Timur&#8217;un askerleri tarafından tünellere su salınınca, canlarını yitirdiler.&#8221;</span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dönemin İsmaili İmamı İslam Şah, <em>Hüccet(</em>baş Dai<em>)</em> ve <em>Dai</em>&#8216;leriyle Anjudan&#8217;da gizleniyordu. Timur&#8217;un gelişinden az bir süre önce Şehr-i Babek&#8217;e, diğer adıyla Kahek&#8217;e geçerek orada gizli karargahını kurdu. Demek istediğimiz Bedreddin&#8217;in Azerbaycan-İran gezilerinde, kendilerine hem Şiiler hem de Sünniler düşman olduğu için derviş kılığında ve hurufiler adıyla halkın arasında dolaşan İsmaili <em>dai</em>&#8216;leriyle görüşmemiş olması olasılık dışıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Timur&#8217;un bu ölümcül koğuşturmaları sırasında Azerbaycan&#8217;dan kaçan Hurufi ozanı Seyyid İmadüddin Nesimi, Anadolu&#8217;da saklandığı Aleviler arasında inançlarının propagandasını yapmaktadır. Onun Anadolu&#8217;da kaldığı yıllarda (1394/5-1404), Şeyh Bedreddin de Anadolu&#8217;yu bir baştan bir başa gezmektedir. Karşilaşip karşilaşmadıkları bilinmiyor. Ama birbirlerini tanımadıklarını da düşünemiyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hacı Bayram Veli ile karşilaşmak isteyip de kabul görmemiş olduğu söylenen Seyyid Nesimi&#8217;nin, Şeyh Bedreddin&#8217;le karşilaşmak ve birlikte yol yürümek istememesi, ona olan kırgınlığına bağlanabilir. Bu kırgınlık Bedreddin&#8217;in, Asrabadlı Fazlullah Hurufi ve yandaşlarının kırımına tanık olmasına rağmen, Timur&#8217;un huzuruna çikip, onun övgülerini almış olduğu söylentilerinden kaynaklanabilir. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Menakıbname-i Şeyh Bedreddin</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;de anlatıldığına göre, koyu bir Şii şeriatçısı olarak bilinen Timur, Şeyh Bedreddin&#8217;i şeyhülislam yapmak istediği gibi, damadı olmasını da arzu etmiş. Ama o bunları kabul etmeyip, şeyhi Ahlati ile buluşmak üzere, Sultaniye&#8217;yi gizlice terketmiştir. (A.Gülpınarlı, agy, s.109-110) Bize göre Şeyh Bedreddin, kendisini kıskanan ve gözden düşmüş ulemadan birileri Timur&#8217;a, onun Fazlullah ya da Hurufilerle ilişkisi olduğunu gammazladığı için kaçıp canını kurtarmış olmalıdır. Çünkü bu konudaki verilen bilgilere bakılırsa, Şeyh Bedreddin Timur&#8217;un huzurunda dinsel bilimler ve fıkıh üzerine yaptıkları tartışmalarda, Timur&#8217;un ulemasına üstün gelmiş ve onları çok zor durumlara sokmuştur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gerek <em>Şakayik</em> ve gerekse <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin</em>&#8216;de Bedreddin&#8217;in Konya&#8217;da Feyzullah adında birinde okuduğu kaydedilmektedir. A. Gölpınarlı bu kişinin Fazlullah olabileceği varsayımını, &#8220;Bedreddin&#8217;in <em>Varidat</em>&#8216;ında Hurufiliği okşar küçücük bir ima dahi yoktur&#8221; diye reddediyor. Biz bu yargıyı doğru bulmuyoruz. Feyzullah adındaki bu kişi Fazlullah niçin olmasın? Hafız Ali dedesini savunmak ve korumak için Fazlullah yerine Feyzullah kullanımını tercih etmiştir. Ayrıca, menakıpname yazarlarından modern tarihçi anlayışı bekleyemeyiz. Kaldı ki, Hafız Ali&#8217;nin <em>Menakıb-i şeyh Bedreddin&#8217;</em>i yazdığı yıllarda (1455-1460) Hurufiler, rafızi ve mülhid (sapkın, dinsiz) görülerek koğuşturulmakta ve yakalananlar diri diri ateşe atılıp yakılmaktadır. (A.. Gölpınarlı: <em>Hurufilik Metinleri Katalogu.</em> Ankara 1989: 81-83) Dedesinin ayaklanmaya katılmadığını ispat etmeye çalisan (?) yazar, hiç açık açık Hurufi önderinden söz edebilir mi? </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Buna karşilık Hafız Halil&#8217;den yaklaşik yüzyıl sonra, bu konuda onun yazdıklarından yararlandığı anlaşilan, Taşköprülüzade&#8217;nin <em>Şakayık-i Numaniye</em>&#8216;sinin Mecdi Efendi çevirisinde şöyle yazılıdır: &#8220;Konya&#8217;da Mevlana Fazlullah&#8217;ın talebelerinden Feyzullah&#8217;dan bazı ulvi ve ilm-ü nahvi (Harf ilmi) dört ay kadar tahsil üzere oldu.&#8221; (Aktaran Necdet Kurdakul, agy., s.45) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ayrıca son yıllarda yazılan ve dört Arapça Varidat elyazmasını karşilaştırarak Fransızca doktora tezi hazırlamış olan Prof. Dr. Bilal Dindar, bu kişinin kesinlikle Hurufiliğin kurucusu Fadl-Allah (Fazlullah) olduğunu savunmaktadır. (B. Dindar: <em>Sayh Badr Al-Din Mahmud et Ses Varidat</em>, Ankara 1990: 19-20, dipnt.2) </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">5.2 Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah&#8217;dan Ders Aldı mı? </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Astrabadlı Fazlullah (1339/40-1393/94), Alevi ozanlarının deyiş ve nefeslerinde sık sık işlendiği gibi, Alevi tapınmalarının en önemli toplumsal ögesi olan <em>Dar</em>&#8216;da simgeleşmiştir. Alevilikte Fatıma Ana, Mansur ve Nesimi gibi Fazlı da (Fazlullah) bir <em>Dar</em> piridir ve adıyla çagrilan <em>Dar</em> çesidi vardır. Talip, Fazlı <em>Darı</em>&#8216;na durup musahib olurken <em>&#8220;Fazlıgibi hançer ciğerimde&#8230;&#8221; </em>der. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah şeriatı dışlamıştı ve Ortodoks İslamın dinsel buyrukları onu kesinlikle bağlamıyordu. A. Gölpınarlı&#8217;nın <em>Hurufilik Metinleri </em>kitabında yazdığı gibi, zaten <em>&#8220;Batıni inanç geleneğini sürdüren, yani &#8211; onun söylemeye dili varmadığı -İsmaili bir aileden geliyordu.&#8221;</em> (A. Gölpınarlı, agy,s.5) <em>Cavidanname, Mahabbatname</em> ve <em>Arşname </em>adlı yapıtlarında inançlarını, düşünce yöntemini dile getirmiş ve bunların siyasetini yapmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in gençliğinde tanımış ve çok az bir süre ders almış olduğu anlaşilan Fazlullah, Tebriz&#8217;de 1386&#8217;da ortaya çikmis. İlk önce yedi halifesiyle inancını yaymaya başlamış; mevcut şer&#8217;i buyruklara, yani şeriatın egemen olduğu yünetimlere başkaldıran propaganda gezileri yapmış. Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış. Halifelerinden <em>Mir şerif Beyan ül-Vakıa</em>dlı yapıtında, kısa sürede 400&#8217;e ulaşan halifesinin gece ve gündüz Fazlullah&#8217;la birlikte bulunduklarını yazar. Bunlar arasında Seyyid Nesimi üçüncü sıradadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah&#8217;ın düşünceleri kısa zamanda geniş taraftar bulmuş. Kendisine bilginler, seyyid ve hatta beylerden birçok kişilerin mürit olduğunu ve müritlerine &#8220;<em>Dervişan-ı helalhor u rast-duy</em>&#8221; yani <em>&#8220;helal yiyen ve doğruyu konuşan dervişler&#8221;</em> denildiğini <em>Habname</em>&#8216; ögrenmekteyiz. Şu halde Fazlullah Hurufi&#8217;nin arzu ettiği, haram yenmeyen, emeğin sümürülmediği ve doğruluk üzerine kurulacak bir düzendir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yıkılan İlhanlı&#8217;ların yerine Azerbaycan topraklarında güç kazanan Celayiroğullarıve Karakoyunlu feodallerinin koğuşturmalarına uğrayan Fazlullah, bir süre sonra Timur&#8217;un hışmına uğrayacaktır. Çünkü kitleleri peşinde sürükleyen, düzeni eleştiren ve giderek ünü artan bir lider olarak sultanları, hanları ve beyleri korkutmaktadır. Üstelik koyu bir şeriatçı olan Timur Alıncak kalesini zaptederken, Hurufiler büyük direnç göstermişlerdi. Fazlullah&#8217;ın 400 halifesiyle ülkenin dürt bucağında gezmesine ve ezilen halk yığınlarını şeriatdışı, muhalif düşüncelere çekmesine Timur göz yummadı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah, oğlu Miranşah tarafından yakalattırılmış, Timur&#8217;un huzuruna gütürülmüş ve Şeyh İbrahim adındaki kadının verdiği fetvayla hançerle katledilmiş, cesedi ayağına ip bağlanıp sokaklarda sürüklenmiş ve bir kenara atılmıştır (1394/5). Parçalanmış cesedi inananları tarafından götürülüp Alıncak&#8217;da gümülmüştür. Fazlullah&#8217;ın inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı insan-Tanrı birliğidir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hurufi inanç sistemini şöyle özetleyebiliriz: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Varlığın ortaya çikisi sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çikar ve süzcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir. İnsan yüzü en mükemmel Kuran&#8217;dır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hurufilik, namazı, orucu, hac ve zekatı ve diğer bütün şeriat hükümlerini harflere indirgeyerek, bunların da insanda mevcut olduğunu kabul edip, dinsel hükümlerin uygulanması zorunluluğunu ortadan kaldırır. Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çikisi, açınımıdır). Bu zuhur, güçler aleminden doğaya, nesneler alemine gelmiş. Göklerle dört unsurun (hava, toprak, ateş, su) birleşmesinden canlılar, cansızlar ve bitkiler oluşmuştur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İnsan bu dünyada 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşisındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur. Hurufiler &#8220;<em>dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz&#8221;</em> demektedirler. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah&#8217;ın inanç ve görüşlerinden &#8220;harfleri&#8221; kaldırınca, onun inanç sistemi ile Şeyh Bedreddin&#8217;in maddeciliği ve yazının sonunda örneklemelerini vereceğimiz <em>Varidat&#8217;</em>taki düşünceleri arasındaki büyük benzerlikler, ortak noktalar rahatlıkla farkedilecektir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Öyle sanıyoruz ki, Şeyh Bedreddin&#8217;in Kahire&#8217;ye dönüp bir-iki yıllık bocalamadan sonra, ölen şeyhi Ahlati&#8217;nin makamında da 6 aydan fazla oturamayıp gizlice Mısır&#8217;ı terketmesinde, İsmaililik ve özellikle Hurufilikten bu büyük etkilenmenin çok büyük payı vardı. Aynı yıllarda Kaygusuz Abdal Sultan&#8217;ın da Kahire&#8217;de bulunduğunu anımsatalım.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gerçekte Şeyh Bedreddin Baba İlyas-Baba İshak ve Hacı Bektaş Veli çizgisi üzerinde yürümüş. 1390&#8217;lı yılların başlarından 1410&#8217;a, yani Musa&#8217;nın kazaskeri oluncaya dek Şam, Halep&#8217;den Tebriz&#8217;e ondan sonra, Orta, Güney ve tüm Batı Anadolu&#8217;da yaptığı gezilerle toplumsal devrimci kişiliğini kazanmıştı. Alevi halk yığınlarının arasında Baba İlyas-Baba İshak başkaldırı geleneğinin bayrağını kapmıştı. Hiç kuşkusuz ki Bedreddin, İslam tarihi içerisindeki tüm batıni Alevi halk hareketleri; Orta Asya&#8217;da, İran-Azerbaycan ve Irak&#8217;ta yükselen Mazdekizm, Babek-Hurremi, Karmati toplumsal başkaldırını ve yarattıkları ortakçı-ülesimci halk yönetimlerini de çok iyi incelemişti.<u><span style="color: blue;">4</span></u> </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">4</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Bu toplumsal başkaldırı ve yönetimlerin genişçe incelendiği &#8220;<em>İnanç, Düşünce ve Siyasal Tarih Bağlamında Alevilik</em>&#8221; kitabımıza bakılabilir. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">6. Şeyh Bedreddin ve Bizans Dünyası</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in padişaha karşi kıyamla ilgisi olmadığını ileri süren torunu Hafız Ali&#8217;nin yazdığı <em>Menakıbname</em>&#8216;ye göre Şeyh Bedreddin&#8217;in annesi Dimetoka beyinin kızı olup, babası Gazi İsrail onu kentin fethinde savaş ganimeti olarak almıştır. Öte yanda, Şeyh Bedreddin&#8217;in doğum tarihinde (Hicri 760/1357-8) tam bir görüş birliği içinde olan tarihçi ve araştırmacılar, Dimetoka&#8217;nın Osmanlılarca alınış tarihine dikkat etmeden, bu kalenin Bizans beyinin Kızını Bedreddin&#8217;in anası kabul etmekte sakınca görmemektedirler. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dimetoka (Didymoteikhos/Didumoteicos), Osmanlılarca ele geçirildiği 1361-62&#8217;ye kadar Türklerin en az iki kez saldırısına uğramış, yağmalanmıştır. Şeyh Bedreddin ise, Dimetoka&#8217;nın alınışından 3-4 yıl önce doğmuştur. Demek ki, Osmanlıların kenti ele geçirişine bağlanırsa, Bedreddin&#8217;in Anası beyin kızı olamaz. Öte yandan bu kadın gerçekten Dimetokalı bir Hıristiyan kızıdır. İ. H. Uzunçarşilı ve G. Ostrogorski&#8217;nin Dimetoka&#8217;ya ilişkin verdiği bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Bedreddin&#8217;in dedesi ve babası daha önceki savaşlara katılmışlardır. Ailenin Trakya&#8217;ya gelip yerleşmiş olması da mümkündür. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dimetoka (Didymoteikhos) önemli bir Bizans kentidir. Kantekuzenos 1341 yılında burada kendini imparator ilan ettirip, yıllarca sürecek olan içsavaşi bu kentte yayınladığı bir bildiri ile başlattı. Ancak kısa bir süre sonra kent imparator V. İoannes&#8217;in müttefiği Sırp kralı Stephan Duşan&#8217;ın eline geçti. 1343 yılı başinda kenti, Kantekuzenos&#8217;un dostu ve müttefiği Aydın emiri Umur Paşa, onun adına geri aldı. Kent bu başarının bedeli olarak Türk birliklerince yağmalandı. (G. Ostrogorski<em>, Bizans Devleti Tarihi</em>, Ankara 1981, s.471-479) Ancak 1352 yılında Türkler bir kez daha geldiler. Kantekuzenos&#8217;un kızıyla evlenmiş olan Sultan Orhan, yardım isteyen bu dost ve müttefikine oğlu Süleyman&#8217;ın komutasında 10 bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvet V. İoannes&#8217;in müttefikleri olan Sırp ve Bulgar krallarını Dimetoka civarında yapılan savaşta yendi, kent bir kez daha Türk yağmasına uğradı. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Menakıbname</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;de Süleyman Paşa ile gelip savaşlara katıldıkları belirtildiğine göre, Şeyh Bedreddin&#8217;in dedesi ve babasının, Kantekuzenos için gelen bu kuvvet içinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Ama bu savaş Dimetoka&#8217;nın fethi değildi. Osmanoğulları henüz Trakya ve Balkanlarda fetih seferleri yapmaya hazır duruma gelmemişlerdi. Bunlar, bölgeyi tanımak, Bizans aristokratlarının, büyük toprak ve malikane sahiplerinin temsilcisi Kantekuzenos&#8217;un, başkaldırmış halk yığınlarını (zelotları) ve onlara yardım eden güçleri ezmesine yardım için yağma, ücret ya da toprak karşilığı yapılan savaşlardı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bizce Gazi İsrail, Hafız Ali&#8217;nin ileri sürdüğü gibi Dimetoka beyinin kızını değil, ama 1352 yılındaki savaş sırasında Hıristiyan tutsaklardan payına düşen sıradan ve halktan bir kızı (Melek) kendine eş aldı. Bedreddin, 6-7 yıl sonra, Gazi İsrail Simavna kadısıyken doğdu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dimetoka Osmanlıların eline bu savaştan tam on yıl sonra geçti. Sultan I. Murad 1363&#8217;lerde sarayını Dimetoka&#8217;ya, 1365&#8217;den itibaren de Edirne&#8217;ye taşiyıp, burayı başkent yaptı. (G. Ostrogorski, agy,s.493) Kadı İsrail Edirne&#8217;ye yerleştiğinde Bedreddin 7-8 yaşinda olmalıdır. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">6.1 Bedreddin&#8217;de Zelotlar Hareketinin Anıları </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in çocukluk ve yeniyetmelik döneminde anasının dilinden, ninnilerinden ve terbiyesinden kazanımları, İ. Z. Eyüboğlu&#8217;nun dediği gibi sadece <em>&#8220;Hristiyanlık inanç ve geleneklerini almış olması&#8221;</em> değildir. Bedreddin&#8217;in Melek anası, Edirne&#8217;den Selanik&#8217;e uzanan ve Dimetoka&#8217;yı da içine alan bölgede gürülmemiş bir toplumsal hareketin içinde yaşamıştır. Yoksul halk yığınlarının zenginleri-aristokratları alaşağı ettiği, özel mülkiyeti ortadan kaldırılıp beylerin mallarının elkonulup halka ülestirildigi ve zamanın bilgelerinin</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Okhlokratia / Oclokratia (ayaktakımının, halk yığınlarının yönetimi) adını verdikleri bir yönetim altında yaklaşik on yıl (1341-1350) yaşamıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İşte Bedreddin, bu Zelotların (&#8220;Zelotai / Zelotai&#8221; Grek dilinde kızgınlar, hırslılar, talebedenler&#8230; gibi anlamlara gelmektedir) devrimci toplumsal hareketini anasının dilinden dinleyerek büyümüştür. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Tanınmış Bizans tarihi uzmanı Georg Ostrogorski, Zelotlar hareketi hakkında şöyle yazıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;1340&#8217;larda başlayan içsavaş sırasında Bizans&#8217;ta dini ihtilaf ve aykırılıklarla siyasi mücadele derinleştiği gibi aynı zamanda ağır bir sosyal kriz devresi geçirildi. Zelotesler&#8217;in hareketinde kuvvetli bir sosyal ihtilalci akım patlak verdi. Siyasi ve sosyal mücadele ile, Geç Bizans döneminin en önemli dinsel anlaşmazlığı olan Hesykhia&#8217;cıların (kutsal sessizlik içinde düşünceye dalanlar) mücadelesi birbirine karıştı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;İmparatorluğun çöktügü, fakirleştiği ölçüde köy ve şehirlerdeki geniş halk tabakalarının sefaleti de artıyordu. Kırsal bölgede olduğu gibi şehirlerde de mülkiyet, sayısı az bir soylu tabakanın elinde bulunduğundan ötürü, sefalete düşen kitlelerin kini ve nefreti bu sınıf üstünde toplanıyordu&#8230; İstanbul&#8217;da niyabet (çocuk imparator V. İoannes&#8217;e naiplik edenler) ile aristokratların başi Kantekuzenos arasındaki mücadele, imparatorlukta alevlenen sosyal düşmanlığı ve sosyal mücadeleyi patlama noktasına getirdi. Kantakuzenos&#8217;a karşi mücadelede, sosyal ayaklanma ruhu aristokrat taraftarları aleyhine körüklenerek, halk kitlelerine dayandırıldı. Ve kolay ateş alan bu malzeme ateşlendi.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Hadrianopolis&#8217;de (Edirne) mahalli aristokrasiye karşi isyan çikti. Alev diğer bütün Trakya kentlerini sardı. Aristokratlar ve büyük mülk sahipleri ve kendisi de bir feodal olan Kantakuzenos taraftarları her yerde öldürüldü. Ama sınıf mücadelesi en büyük ölçüsüne ve en şiddetli noktasına Selanik&#8217;te, içinde en ölçüsüz zenginliğin en koyu sefaletle koyun koyuna bulunduğu ve karışık menşeli halkın yaşadığıbu liman kentinde ulaştı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;&#8230; Selanik&#8217;te örgütlü ve belli bir ideolojisi olan halk partisi, yani Zelotes&#8217;ler partisi vardı. Bu nedenle burada halkın aristokratlara karşi öfkelerinin kabarmasıyla kalınmadı. Tersine Zelotes&#8217;ler 1342&#8217;de tam yönetimi ele geçirip, Kantakuzenos Taraftarlarını kovarak kendilerine özgü rejimlerini kurdular&#8230; Bütün aristokratların mallarına elkoydular. Zelotes&#8217;ler sosyal ihtilalcilik ile kendine özgü meşruiyetçiliği birleştirmişler; meşru İmparator İoannes Paleologos&#8217;u tanıyorlar ve onun İstanbul&#8217;dan gönderdiği vali ile Zelotes&#8217;ler partisi başkanı yönetimi paylaşiyordu. Ama asıl yetki ve egemenlik hakkı Zelotes&#8217;lerdeydi. Selanik 1350&#8217;lere kadar bağımsız olarak yönetildi.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (G. Ostrogorski: agy, s. 471, 478-480) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Selanik kenti, Zelotes&#8217;ler ihtilali ile toplumsal tarihinin en önemli anlarını yaşiyordu.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Alain Ducellier: <em>Byzance et le Monde Orthodoxe. </em>Paris 1986: 339) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">1342-43&#8217;de dostu ve müttefiki Umur Paşa&#8217;nın yardımıyla Selanik&#8217;i kuşatan Kantakuzenos, Zelotların elindeki kenti ele geçiremedi. 1340-41 yıllarından beri aynı toplumsal olayları yaşamış olan Dimetoka&#8217;yı 1343&#8217;de Aydınoğlu Umur Paşa ele geçirip, haraketi ezerek yağma karşilığında Kantekuzenos&#8217;a teslim etti. Dimetoka ve Edirne ancak 1361 ve 1362 yıllarında Osmanlıların eline geçti. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Zelotlar hakkında çagdas yazarlardan geniş alıntılar veren İngiliz tarihçisi Ernest Barker ise, <em>Bizans&#8217;ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce </em>adlı yapıtındaki şu değerlendirme ile karşimıza çikiyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Zelot&#8217;ların etkinliği artmış ve 1342 dolaylarında büyük bir güç halini almıştır. Eski Yunan&#8217;daki öncelleri gibi bunlar da toplumsal eşitlik davası savunuyorlardı; önceleri daha kapsamlıbir programla borçların kaldırılmasını ve toprağın yeniden dağıtılmasını istemişlerse de, Zelot&#8217;lar hiç değilse yoksullara yardım edilmesi ve şehirde genel düzeltimler yapılması amacıyla manastırların da bir ölçüde mülksüzleştirilmesini ve zenginlerin bir miktar mal varlığına elkoymayı isteyecek kadar ileri gitmişlerdir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Ernest Barker, çev. Mete Tuncay: <em>Bizans&#8217;ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce. </em>İstanbul 1982: 228) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Barker, olaylara <em>&#8220;bölünme toplumsaldı ve sınıf savaşimı niteliği taşiyordu, varlıklılar ve yoksullar arasındaki uzlaşmazlıktı&#8221;</em> diye koyduğu teşhis çok gerçekçidir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">1370 yılında Selanik başpiskoposu olan Nikolaos Kabasilas&#8217;ın 1360&#8217;larda yazdığı mektup ve bir söylevinden Zelot&#8217;ların şu ilkelerini saptayabiliyoruz: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kentlerin yönetimi çogunlugun yararına zorla da olsa ele geçirilmeli. Yazılı yasalara göre değil, kendi gelenek ve göreneklerine göre yönetilmeli. Tüm zenginlerin mallarına el konulmalıdır&#8230; El konulmuş mallar ve mülkleri halkın gereksinimlerini karşilamak için kullanmak haktır. Bunlara zorla da el konulmuş olsa, bir adaletsizlik söz konusu değildir. Toplumun yönetimi ve işleriyle yükümlü kişiler, çogunlugun ortak yararı çerçevesinde yürütmeleri gerekir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Zelot&#8217;lar, &#8216;manastırlara ait olan büyük servetlerin bir bölümünü alıp yoksullara dağıtmak, papazlara vermek ve kiliseleri süslemek için kullanırsak, ne sakıncası olur ki?&#8217; diye sorarlar. Başlangıçta vakıf yapmış olanların amacına aykırı bir şey de olmaz, çünkü vakıf sahipleri Tanrıya tapmak ve yoksullara bakmaktan başka bir amaç güzetmiş değillerdir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (E. Baker: agy, s. 231) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hesykhia yandaşi ve Kantakuzenos&#8217;un dostu, bu yüzden de Zelotlara karşi önyargili olan Kabasilas, yine de, karşi olduğu toplumsal hareketin yaratıcıları için ağır konuşmamakta, dahası onları suçlamanın adaletsizlik olduğuna inanmaktadır: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Ellerindeki bütün kaynakları, kendi işlerine hiç bakmadan, kişisel servetlerine hiçbirşey eklemeden, kendi evlerini süslemeden böyle kullanan, bütün harcamalarında yönetilenlerin (halkın) yararına hizmet etmeyi amaçlayan insanları, yani Zelot&#8217;ları suçlamak adalete sığar mı?&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (E. Baker: agy, s. 232) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">N. Kabasilas&#8217;ın gürüşlerini ve Zelotların ağzından aktardıklarını Şeyh Bedreddin&#8217;in<em> Varidat</em> ve <em>Cami&#8217;ül Fusuleyn</em>&#8216;den ve&#8217;tan alınmış şu sözleriyle karşilaştıralım: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Dünyada kutsallık olmaz, kutsallık sadece Tanrı&#8217;dadır. </span></em><span style="font-size: 12pt;">(Bu açıkça dinlerin dünyada somutlaştırılmış ve insan yaşamının içine girmiş kilise, manastır, cami ve tekke gibi tapınaklarına karşi olmayıifade eder-İ.K.)<em> Yaratılmış herşey ve her nimet insan içindir. Toprağın tek sahibi Tanrıdır. Rumeli&#8217;nde çok gürülen malikane sahipleri yüzünden insanlar bu nimetten mahrum kalmaktadırlar&#8230; Tüm dünya zenginlikleri insanların ortaklaşa kullanımları içindir&#8230; Çalisip üretmeden yemek yasadışı sayılmalı&#8230;&#8221;</em></span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Rumeli&#8217;ndeki Bizans topraklarının ve kentlerin 1360&#8217;lardan sonra Osmanlı&#8217;nın eline geçmesiyle, G. Ostrogorski&#8217;nin açıklamış olduğu yaşam koşullarında bir değişiklik olmadı. Bu ortamda, Zelotların <em>&#8220;zenginlerin mallarını ellerinden alıp, yoksullara dağıtmayı&#8221;</em> kutsal kitaplarda anlatılan olaylara, peygamber ve azizlere bağlaması gibi, Bedreddin de Kuran&#8217;dan bir sure (Nisa 131, 132) ile Bağlantı kurarak büyük çikisini yapıyor. <em>&#8220;Göklerde ve yerde olanların hepsi allahındır, allah zengindir&#8230;&#8221; </em>diye iki kez yineleyen ayeti yorumuyarak beylerin, feodalların mallarına elkoymak gerektiğini vurguluyor. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Doğumundan 8-10 yıl ünce tüm bülgeyi sarmış, anasının ve Edirne kentindeki komşularının içinde yaşadığı devrimci toplumsal gelişmeleri dinleye dinleye büyüdüğü bir yana, Şeyh Bedreddin&#8217;in Nikolas Kabasilas&#8217;ı da, (ölm. 1399-40) tarihçi Nikephoros Gregoras&#8217;ıda (1290-1360) aslından okumuş, Zelotes halk hareketlerini incelemiş olması çok büyük olasılıktır. Bizans devlet tarihçisi ve Kantakuzenos yandaşi olan tarihçi N. Gregoras düşman olduğu Zelotlar yönetimini şöyle anlatıyordu:</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kentte stasis / stasis (isyan, başkaldırı, kargaşa) uzun bir süre kol gezdi. Zelot&#8217;lar öteki yurttaşlara egemenlik sağladı. Kurmaya çalistiklari siyasi düzen, başka herhangi bir yönetim biçimine benzemiyordu. Lykourgos&#8217;un Spartalılara kurdurduğu (İÖ 6. yüzyıl) anayasa gibi aristokratik değildi; Atina&#8217;nın ilk düzenlenmiş Kleisthenes anayasası gibi demokratik de değildi&#8230; Rastlantılarla çalkalanan ve yalpalayan tuhaf nitelikli bir ayaktakımı-kalabalık yönetimi (Okhlokratia / Oclokratia) idi&#8230; Onlar işte bu çesit adamlardı, autonomia (kendi kendini yönetme) davasına hizmet eden Zelot&#8217;lar zenginlere karşi, bir dış düşmanın yapacaklarından daha sert davrandılar; onların evlerindeki zenginlikleri bir haydut sürüsü gibi kendileri için yağmaladılar, sokaklarda rasladıklarıher zengini acımasızca öldürdüler.&#8221; (E. Baker: agy, s. 235-236) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">N. Gregoras&#8217;ın düşmanca yorumlarının ardında anlattığı, bir halk demokrasisinin varlığıydı. Genç Bedreddin&#8217;in bunlardan etkilendiği düşünülmelidir. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">6.2 Neoplatoncu Bilge Gemistos Plethon ve Şeyh Bedreddin </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in çagdasi, Edirne&#8217;den hemşehrisi Neo-Platoncu bilge Gregorios Gemistos Plethon (1355-1450) Konstantinopolis&#8217;te (İstanbul) doğmuştu. İlk gençlik yıllarının Edirne&#8217;de Osmanlı sarayında geçtiği söylenir. Büyük hasmı Episkopos Gennadios, bir mektubunda onun <em>&#8220;Hadrianopolis&#8217;te barbarların sarayında yaşadığını&#8221;</em> yazar. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fransız tarihçi Louis Brehier, Gemistos Plethon&#8217;un 1362&#8217;den itibaren Osmanlı sarayında yaşadığını, sonra Mora despotluğunun başkenti ve çagin kültür eğitim ve felsefe merkezlerinden Mistra&#8217;ya çekilip II.Paleologos Theodoros&#8217;un açtırdığı bir felsefe okulunu yönettiğini yazıyor. (L. Brehier: La Civilisation Byzantine. Paris 1970: 370, dipnot 2049) Ayrıca İngiliz Bizans uzmanı S. Runciman da, <em>&#8220;Bizans Tarihçileri ve OsmanlıTürkleri&#8221;</em> adlı makalesinde, Plethon&#8217;un siyasal kuramlarının, onun fütuvvet örgütünü ilk elden tanımasından etkilenmiş olabileceğini söylemektedir. (E. Barker: agy,s.239, çevirenin dipnotu 26) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Georgios Gemistos Plethon&#8217;un Edirne&#8217;de bulunduğu dönemde padişah I. Murad&#8217;dır. (1362-1389) Bizans tarihçisi Khalkokondyles&#8217;in <em>&#8220;Anadolu&#8217;da ve Rumeli&#8217;de otuzyediden fazla büyük ve zorlu savaşlar yaparak hepsinden muzaffer çikmistir&#8221;</em> dediği I. Murad&#8217;ın sarayında, Müslümanların yanında ilm-i nücum&#8217;la (astroloji) uğraşan Yahudi ve Hıristiyan müneccimler bulunmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sarayda itibar görmüş olan Plethon, buradaki Elisha adlı bir Yahudi bilgenin çömezidir. Ulemadan Kadı İsrail de saraydan uzak bulunmadığına göre, onun oğlu Şeyh Bedreddin ile Gemistos Plethon çocukluktan itibaren tanışıyor olabilirler. Aralarında sadece üç yaş olması arkadaşlıklarını kolaylaştırdığı gibi, Bedreddin Mahmud&#8217;un annesinin Yunan kökenli oluşu da yakınlığı artırmış olabilir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Plethon uzun süre Edirne&#8217;de sarayda kalmış mıdır, Türkler hakkında pek çok bilgi kazanmış mıdır, bilemiyoruz. Çünkü eserlerinde Türklerden tek söz bile etmiyor. Neoplatoncuların yapıtlarına dalıyor, onların ögretilerini benimsiyor. 1380 yılından itibaren Trakya&#8217;yı terkedip, Mora yarımadasında Taygetos dağının eteklerinde kurulmuş, kültürel bir merkez olan Mistra&#8217;ya yerleşiyor. Ölümüne dek Mora despotunun (despotes/despoths, ‘kral, efendi, sahip, yönetici&#8217; anlamına gelir) sarayında ögretmenlik yaparak yaşiyor. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ömrünün büyük bülümünü ögretmenlik ve yazarlıkla geçirmiş olan Gemistos Plethon 1415 dolaylarında iki söylev yazmıştır. Biri Konstantinoupolis&#8217;te, yani İstanbul&#8217;daki İmparatora seslenmekte; Mora despotuna yazılmış olana seslenen ötekisi ise <em>&#8220;Peloponnesos&#8217;un Sorunları Üstüne&#8221;</em> başlığını taşimaktadır. G. Plethon&#8217;un yapıttaki görüşlerinin çoguyla Bedreddin&#8217;in düşünceleri büyük benzerlikler taşimaktadır. Louis Brehier&#8217;in <em>&#8220;Bizans&#8217;ın son yarım yüzyılı hümanizmanın zaferi ve bunun İtalya&#8217;dan Batı&#8217;ya yayılmasına damgasını vurmuşsa, bu büyük hareketin ana temsilcisi odur&#8221;</em> diye gösterdiği Gemistos Plethon ile Şeyh Bedreddin&#8217;in birbirlerini tanıdıkları konusu, Şeyh Bedreddin araştırmacılarını nedense şimdiye dek pek ilgilendirmemiş, siyasal düşüncelerindeki yakınlık ve karşilıklı etkileşim de göz ardı edilmiştir. Sadece Radi Fiş bu konuya, roman çerçevesi içerisinde bir takım hayali olaylar yaratarak değinmiştir. (Radi Fiş, çev. Mazlum Beyhan: <em>Ben de Halimce Bedreddinem.</em> İstanbul 1992: 87-91) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">G. Plethon&#8217;la Bedreddin&#8217;in Edirne sarayı çevresinden çocukluk-yeniyetmelik arkadaşi olmaları büyük olasılıktır. Birbirini iyi tanıyan bu iki insanın çok daha sonraları da karşilaşmaları, tartışıp konuşmalarıda bizce hiç olasılık dışı değil. Gerek torunu Hafız Ali tarafından yazılmış olan <em>Menakıbname</em>&#8216;de anlatılan Şeyh Bedreddin&#8217;in Ege adalarındaki keşişlerle tartışma öyküleri ve gerekse Dukas&#8217;ın tarihinde sözü edilen, Börklüce Mustafa&#8217;nın sık sık Khios adasına gidip Giritli keşişle buluşmaları, elde yazılı belge eksikliğine rağmen bu tür akıl yürütmelere ve doğruya yakın olasılıklara açıktır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin, Edirne&#8217;deyken de, Edirne&#8217;ye yerleşmeden önce de yani Uzunçarşilı&#8217;nın <em>&#8220;batıni-Alevi inançlı Türkmenler ve Hıristiyanlar arasındaki propaganda seyahatları&#8221;</em> dediği dönemde de adalarda bu bilge dostuyla konuşmuş olabilir. Biri İslam dünyasının tanınmış bilgini, diğeri Hıristiyan dünyasının bilgin ögretmeni&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hatta Dukas&#8217;ın anlattıklarına bakılırsa, Musa Çelebi&#8217;nin yenilgisi ve kazaskerlik deneyiminin başarısızlığıyla birlikte gelen sürgün ve tutsaklık yıllarında, Şeyh Bedreddin&#8217;le Gemistos Plethon arasında düşünce-ögreti alışverişi temsilcileri Börklüce ile Giritli keşiş arasında yapılmış olabilir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">G. Plethon, 1415 dolaylarında yazdığı &#8220;<em>Peloponnesos&#8217;un (Mora yarımadası) SorunlarıÜstüne</em>&#8221; adlı söylevinde, yarımadanın önemine değinmekte, Peloponnesos ordusunun düzeltilmesi, ordunun ekonomik tabanı ve tarım sistemi üzerine gürüşler getirirken, toprağın kamulaştırılmasını</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">önermektedir. Okuyalım: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bundan sonraki önerim bütün toprağın, toprak üstünde yaşayan herkesin ortaklaşa mülkiyetinde olması ve hiç kimsenin onun bir parçasının (kendi) özel mülkü olduğunu iddia edememesidir. Her kim toprak isterse canı nerede isterse alıp tahıl ekmeli, ev kurmalı ve dilediği, üstesinden gelebildiği kadar toprak sürmelidir&#8230; Herkesin böylece emeğini eşit ölçüde kullanması mümkün olursa, bütün toprak işlenecek ve ürün verecek ve işlenmemiş toprak kalmayacaktır&#8230;&#8221;</span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunları kitabında aktaran Ernest.Barker şöyle demektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Gemistos Plethon, bu toprak kamulaştırılması tasarımında Platon&#8217;u izlememektedir. Çünkü Platon, toprağı çiftçi sınıfıüyelerinin elinde özel mülkiyet konusu olarak bırakmıştı. Eğer Plethon&#8217;un tasarısına benzer sistemler aranacaksa bunlar ancak gelecekte bulunabilir.&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Oysa, bu tasarımı yazıldığı yıllarda, Şeyh Bedreddin halk hareketi başlamıştı ve buna benzer bir sistemi kanla ve canla uygulamaya koymayı amaçlayan bir büyük kavga yürütülmekteydi. Acaba kim kimden esinlenmiş, etkilenmiş? Kuşkusuz, etkileşim karşilıklı olmuştur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in önderligindeki bu büyük eylem yenilgi ile sonlandı, Bedreddin asıldı. Gemistos Plethon ise, ölümünden sonra patrik Gennadios tarafından <em>&#8220;din sapkını&#8221;</em> ilan edildi ve kitapları yakıldı. Bununla da kalınmadı, cesedi yirmibeş yıl sonra Mistra&#8217;da gömülü bulunduğu kiliseden çikarildi ve yakıldı. İki dostun kader ortaklığı! </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">7. Bedreddinler Gelecektir</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin çaginin en önemli İslam bilginlerindendi. Çocukluk ve yeniyetmelik döneminden, Hüseyin Ahlati&#8217;nin tekkesinin başina geçtiği, ülkeler dolaşip bir halk ayaklanmasının başinı çektigi ve ona önderlik ettiği yıllara dek, Tebriz&#8217;den Tokat&#8217;a, Halep&#8217;ten Mora&#8217;ya dek çaginin toplumsal-siyasal gelişmelerini, düşüncelerini izledi. Onlardan etkilendi ve onları etkiledi. Astrabadlı Fazlullah, Hacı Bektaş-Kaygusuz Abdal, G. Plethon, Anadolu ve Bizans halk haraketleri (Babailer, Zelotlar) onların inançsal ve siyasal gürüşler, incelememiz boyunca bunlara verdiğimiz bazı örneklerdir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kuşkusuz, Osmanlı ve Batı arşivlerinde Bedreddin&#8217;e ve Bedreddin hareketine ışık tutacak birçok belge vardır ve bunların gün ışığına çikarilmasi, açıkta olanların yeni bir gözle elden geçirilmesi, Şeyh Bedreddin&#8217;in gürüşlerini ve savaşimını daha derinden kavramada çok yardımcı olacaktır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Büyük komünist ozan Nazım Hikmet, &#8220;<em>Şeyh Bedreddin Destanı</em>&#8221; nda şöyle diyordu: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Serez&#8217;in esnaf çarsisinda, </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bir bakırcı dükkanının karşisında </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;im bir ağaca asılı. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Ve yağmurda ıslanan </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yapraksız bir dalda sallanan Şeyhimin </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Çiril çiplak etidir. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Serez çarsisi dilsiz, </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Serez çarsisi kör. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Havada konuşamamanın, görememenin kahrolası hüznü </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Ve Serez çarsisi kapatmış elleriyle yüzünü.</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;imizi &#8220;Serez&#8217;in esnaf çarsisinda, bir bakırcı dükkanının karşisında bir ağaca&#8221; asanlar, bugün tarih kitaplarında bir satırlık bile yer tutmuyor. Ama &#8220;yarin yanağından gayrı herşeyde ortaklık&#8221; çagrisi yapan Şeyh Bedreddin&#8217;in komünistik düşünceleri, yüzyıllardır Anadolu halk hareketlerinin sancağında, sloganlarında, destanlarında yaşiyor. Nazım&#8217;ın destanındaki dede gibi, &#8220;biz Bedreddin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız&#8221;, ama &#8220;Bedreddinler yine gelecektir&#8221; diyoruz. &#8220;Sözü, bakışı, soluğu aramızdan çikip gelecektir&#8221;. Çünkü Bedreddin düşüncesi insanlığın geleceğidir..! </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">8. Şeyh Bedreddin&#8217;in Hukuk Yapıtlarından Hukukun Özgürlügü Ve Bağımsızlık İlkeleri<u><span style="color: blue;">5</span></u> </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Şeyh Bedreddin Mahmud, <em>Cami&#8217;ül Fusuleyn</em>&#8216;in birinci sahibi olduğu hukuk mantığı ve felsefesinin esaslarını şöyle açıklar&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Zamanımızın yargıçları, kendilerinden sorulan bir hukuksal sorun için, ancak, eğer İmam-ı Azam, yani imamlardan Hanefi hukukunda birinci derecedeki sorunları kapsıyan eserde rivayet varsa, buna göre fetva verir. Yargıç, isterse yepyeni düşünce ve gürüşlere sahip olsun, kendi oy ve düşüncesiyle onlara muhalefette bulunamaz. Çünkü hak yalnız onlardadır, onlardan başkasını uygulamak hak ve yetkisi olmadığı açıktır. Bu nedenle zamanımızın yargıcının içtihadı, onların içtihadları derecesine erişmez ve bunlara muhalefetmiş gibi olanların fikirlerine bakılmaz. Elbette ki karşi olanın çalismalari kabul edilmez. Çünkü Müctehidler, yani Kur&#8217;an ve Hadis yorumcuları, kanıtları görüp, gerçek olanla olmayanı vaktiyle temyiz etmişlerdir.&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Şeyh Bedreddin, bu gerçeği saptadıktan sonra eleştiri kısmında şunları söylemektedir&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Bu bir inanış meselesidir. Yoksa İmam Malik onlardan öncedir; İmam-ı Azam ve diğer imamların, İmam Malik ve İmam Şafii&#8217;den okumuşlukta üstün olduklarına dair bir kanıt yoktur. Aynı zamanda Ebu Hanife ve Sahabeler zamanında henüz Peygamberin sözleri toplanıp düzenlenmiş de değildi. Bu konudaki kitaplar onlardan sonra tertib edilmişdir. Bir yargıcın ününe getirilen hukuksal sorundaki kendi yorumu, onların oylarına muhalif olsa da, fetvası kabul edilir. Nitekim Sahabeler zamanında şerihin (şerheden, açıklayan) muhalif düşen fetvaları kabul edilirdi. Madem ki bir yargıç, kendi oyunun, başkalarının düşünce ve yorumuna değil, hakikate uygun olduğu kanaatındadır; ona kendi oyuyla karar vermesi vacip olur. Başkalarının oyuyla hüküm vermek nasıl helal olur ki?&#8230;&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin aşağıdaki süzleriyle de bağımsızlık, özgürlük ve adalet ilkelerinin uygulanmadığı toplumlarda Hukuk&#8217;tan söz edilemeyeceğine açıkça işaret ediyor. Böylelikle iskolastik hukuk düşüncesinin çikmazinda farkına varılmamış, değerlendirilmemiş alanlara geniş bir pencere açıyor. Hanefi hukuk gürüş ve içtihatının durumunu ve eleştirisini verdikten sonra şu çüzümü getiriyor&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Bir bir içtihad sahibi, yani bir hukuk yorumcusunun reyi, İmam-ı Azam veya İmameyn (<em>diğer ehli sünnet imamlar ı-İ.K.</em>) reyine muhalif olacak olursa, vereceği karar muteber olmalıdır. Madem ki, kendi reyini hak ve diğer reyler üzerine tercih etmiştir, ana kendi reyiyle hüküm vermesi vacip olur. Başkalarını taklit etmesi haramdır.&#8217;</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin bu sözlerle, yargıcın herşeyden önce kendi hukuk bilgisi ve dünya gürüşüyle olayı incelemesi gerektiği fikrini savunmaktadır. Çünkü imamlara kayıtsız şartsız uyulduğu takdirde Hukuk&#8217;ta düşünce özgürlügü ve bağımsızlık duyguları kaybolmuş olur. Ve yargıç başkalarının hukuksal yorumlarına tutsak olmaktan kurtulamaz. Bedreddin, <em>Teshil&#8217;</em>in önsüzünde ise, Hukuk üzerindeki düşüncelerini şöyle devam ettirir ve adalet ilkesini daha da açıklığa kavuşturur&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘&#8230; Vaktaki, Tanrı beni; furuğ ve usul ve ma&#8217;kul ve menkuli cami <em>Letaif ül İşarat</em> namındaki hukuk eserimi yazıp bitirmeğe muvaffak etti. Bu eserimi anlamak, okuyanlarına güç geldi. Eserimin yazılmasında neden olan maksatları bilmesini kolaylaştırmak üzere anlaşilması güç gizli anlamlarını elde etmek ve bu hususta tesbit edilmiş olan rumuzlarını halletmek istedim. Ve kitaba karşi rağbetsizliğe sebep olmamak üzre sözü uzatmayarak, yorum ve izaha başladım. Ve bu açıklamalarımda bine yakın ince ve dakik hukuki ihtimalleri zikrettim. (Ekval) diye isimlendirmiş olduğum (Söz)ler bir karine-i ma&#8217;nia olmadıkça bana mahsus olup uyanık ve zeki olan kimselerin üstünlügü de, bu gibi kişisel buluşlarıdır; yoksa bir takım rivayetleri nakil ve ezberlemek değil&#8230;&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Nitekim; Zi Mahşeri aşağıdaki sözüyle buna işaret eder: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘(Bil ki: Her ilmin metninde ve her san&#8217;atın varlığında alim&#8217;lerin dereceleri yekdiğerlerine yakın ve san&#8217;atçıların seviye kademeleri birbirlerine uzak değildir veya müsavidir. Bir bilim adamınıdiğer bir bilim adamı geçecek olursa, ancak birkaç adım geçebileceği gibi, bir sanatçıya da diğer bir sanatçı az bir mesafe ile üstün gelebilir. Dereceler arasında tam bir üstünlük veren ve ona doğru açtığı meydanda bir kimsenin bin kimseye mukaabil itibar olunmasına kadar bilim adamlarını ve san&#8217;atçıları yarışmaya da&#8217;vet eden nokta; bilim ve san&#8217;atlarda gizli olan espriyi kavrayabilmek kudretidir.)&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Diğer bilimlerde tasarrufa kaadir bir çok ilim ve irfan sahibi olanları hukuk&#8217;ta, taklid elinde esir kalmış sağır ve dilsiz gürürsek bunda tasarrufa kaadir olmaları şöyle dursun, bir çok gavamızı (hukuki incelikleri) bile anlayamazlar. Metnindeki süzlerin altında birtakım meselelere işaret edilmiş ve olağan tenbihlerde bulunulmuştur. Sözü uzatmamak için şerh&#8217;de bunlarıtekrarlamaktan sarfınazar ettim. Ümid ederim ki, perde gerisinden bunlar zeki düşünürler için kolayca keşfolunur.&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Zilliyed ve hariç meselelerinde bana 7070 mesele tanzimi müyesser oldu. <em>Kitb-ül Dava</em>&#8216;da sözü uzatmamak için, her tafsil ahkamını zikretmeksizin takriben bir varakada isbat ettim. İsteyenler Zilliyed ve Hariç meselelerinde sözünü etmiş olduğum kaidelere başvursunlar.'&#8221; (s.41-43&#8217;den aktaran Necdet Kurdakul: <em>Bütün Yönleriyle Bedreddin</em>, s.166-167)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">5</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Bu bülümde, Şeyh Bedreddin hakkındaki gürüşlerine tamamıyla ters düşmemize rağmen, kendisinin bir hukukçu olarak Bedreddin&#8217;in bu yönünü daha iyi değerlendirdiğini saptadığımız, Necdet Kurdakul&#8217;un &#8220;<em>Bütün Yönleriyle Bedreddin</em>&#8221; adlı kitabından yararlandık. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">9.<em> Varidat</em> (İçe Doğuşlar)&#8217;dan Bazı Örneklemeler Bir Karşilaştırma</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bezmi Nusret Kaygusuz&#8217;un <em>Şeyh Bedreddin Simaveni, (</em>1957) çevirisinden: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Var olmak ve yok olmak, bir suretin bir maddeden gitmesi ve yerine bir diğerinin gelmesinden ibarettir. Bu da öncesiz ve sonrasızdır. Ondan dolayı dünya ve ahiret itibari birşeydir. Görülen suretler fani sayılan dünya; görünmeyenler için baki telakki edilen ahirettir. Hakikatte bunların her ikisi için de tükenme yoktur. Fakat itibar galibe olduğundan dünyaya tüken, ahirete de kalım denilmiştir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy.</em>, s.146) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Dünya ve ahiret birbirlerinin mukabilidir. Herşeyin başlangıcına Dünya, sonuna da Ahiret denilir. Mesela zina, rakı ve şarap gibi şeylerle ilk önce tatlı bir lezzet hasıl olur. Fakat bu sevincin ardından insana bir rezalet ve pişmanlık gelir. İşte bu lezzete Dünya, o pişmanlığa da Ahiret ismi verilir. Halbuki bunların her ikisi de bu dünyada vaki olmaktadır. Bütün işleri ve onları takıbeden neticeleri buna kıyas edebilirsin.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy.</em>, s.166) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kuran&#8217;da bahsi geçen huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar ve benzeri şeylerin kaffesi (hepsi) cisim aleminde değil, hayal aleminde gerçeklenir.</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>., s.122) <em>Çirkin ve iğrenç herşeye Cehennem ve ateş denildiği gibi, yüksek ve şerefli her mertebeye de Cennet ismi verilir.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.151) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bizim bildiğimize göre, kıyamet zatın, zuhuru ve sıfat saltanatının sönmesidir. Eğer sen dilersen ölen herhangi birisi için &#8216;kıyamet koptu&#8217; diyebilirsin. Haşir de, ölünün benzerini dünyaya getirmektir.</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>.,s.153) <em>Halkın zanneylediği üzere cesetlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çikmasi olanaksızdır. Meğer ki zaman gelsin de dünyada insan cinsinden kimse kalmasın. Ondan sonra anasız babasız topraktan bir insan doğsun ve yine tenasül (cinsiyet) başlasın.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.129) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;<em>İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların gerek mücedderat (soyutluk-İ.K.)denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık (&#8220;Mutlak&#8221; olan, Tanrı-İ.K.)için bu kemalat ancak insan mertebesinde hasıl olur. Başka mertebede olmaz. İnsan saltık varlığın sadık ve parlak bir aynasıdır&#8230; Tüm akıl, tüm nefs ve bunların üstünde mertebeler insanın üstünde zuhur etmedikçe, insan gibi birşeyi bilmenin ve algılamının onlar için (Melekler kastediliyor-İ.K.) imkanı yoktur.&#8221;</em> (<em>agy.</em>, s.161-162) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bütün Alem kendisini örgüleyen cüzleriyle (parçalarıyla) birlikte sapasağlam bir insan gibidir. Ucu bucağı bulunmayan bu boşluk içindeki büyük ve küçük herhangi bir şeyin diğerlerine çok kuvvetli bir bağlantısı ve hafifsenemiyecek birçok tesirleri vardır. Bu Alemin düzenine sebep olan şey, onun bu rabıtalı hal üzere kurulmuş olmasıdır.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>., s.167) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bütün namazlar ve niyazlar ahlakın düzeltilmesi ve içyüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiçbir vakit kayıt ve şartı yoktur. Herhangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. </span></em><span style="font-size: 12pt;">(<em>agy</em>., s.148) <em>İbadetin temeli, maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatta bu temel bulunmayınca, yaptıkları ibadetler de kaybolur, yalnız kötü toplantıları kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.124)</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;<em>Hakka erişmek, insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir. Ancak bu yolları gösteren bilim adamlarına karşisaygılı olmak yerinde olur. Ama bu yolları gösteriyoruz diye, ortaya çikan &#8216;hatip, imam ve ilim adam gibi cemaat büyüklerinin dileği Hak olmazsa, bunlardan uzaklaşmak gerekir.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.125) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;İnsanlar birbirlerine, yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere, yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allaha ibadet ediyoruz zannında bulunuyorlar.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>., s.123) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bu beden için ölümsüzlük olmadığı gibi, kaybolduktan sonra cüzüleri için de eskisi gibi bir daha birleşme yoktur&#8230; İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hakka kavuşmuşlardır. Cennet işte budur. Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar Haktan uzaklaşmışlardır; Cehennem işte budur. Cennetle Cehennemi başka bir yerlerde aramak saçmadır.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>.,s.150)</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yazımıza son verirken, Şeyh Bedreddin&#8217;in kendisi gibi bir din bilgini olan ve Serez&#8217;de asılmasından tam 105 yıl sonra, yani 1525 yılındaki Almanya köylü isyanlarının ideolojisini çizen ve ayaklanmaya belirgin katkıda bulunan papaz Thomas Münzer&#8217;den bir karşilaştırma sağlayalım. F. Engels T. Münzer ve devrimci düşüncelerini şöyle anlatmaktadır: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;O dönemde Thomas Münzer herşeyden önce bir din bilimciydi. Ama zaman zaman tanrıtanımazcılığa yaklaşan bir panteizm ögretiyordu. Bizim dışımızda bir Kutsal-Ruh yoktur, diyordu: Kutsal Ruh özellikle akıldır. İman da, aklın insan içinde ortaya çikmasindan başka birşey değildir ve bu yüzden Hıristiyan olmayanlar da iman sahibi olabilir. İşte bu iman, ete kemiğe bürünmüş bu akıldır insanı kutsallaştıran.<u><span style="color: blue;">6</span></u> </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bu yüzdendir ki cennet öbür dünyada değil, onu da bu yaşamın içinde aramak gerekir. Öteki dünyada cennet var olmadığına göre, cehennem de lanetleme de yoktur. İman sahibi olanların yapmaları gereken cenneti, yani &#8216;Tanrı krallığını&#8217; yeryüzünde kurmaktır. İnsanların kötü istek ve iştahlarından başka şeytan yoktur. İsa da diğer insanlar gibi bir insan, bir peygamber, bir ögretmendi.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Frederick. Engels,<em> Alman Köylü İsyanları</em>, 76-77,78) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Alıntıyı biraz daha sürdürüp, okuyucuları Şeyh Bedreddin&#8217;in yukarıda verdiğimiz <em>Varidat</em>&#8216;taki söylemleriyle karşilaştırarak, hayret verici benzerlikleri ve Bedreddin&#8217;in nasıl daha ileride bulunduğunu görmelerini istiyoruz. Ayrıca o, Münzer gibi köylü isyanlarının sadece ideologu değil, aynı zamanda toplumsal ayaklanmanın hem ideologu hem de hazırlayıcısı ve önderidir </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Münzer&#8217;in Tanrı krallığı, hiç bir sınıf farkının, hiç bir özel mülkiyetin ve toplum üyelerine yabancı hiç bi özerk devletin bulunmadığı bir toplumdan başka bir şey değildi. Var olan bütün otoriteler, boyun eğmeyi ve devrime katılmayı reddederlerse devrilmeliydiler. Bütün işler ve mallar ortaklaşa olmalı ve en eksiksiz eşitlik egemen olmalıydı. Prensler ve soylular da bu birliğe katılmaya çagrilacakti. Reddederlerse, birlik ilk fırsatta bunları silah zoruyla devirecek ya da yok edecekti. T. Münzer halkın o dönemde anlayacağı peygamber diliyle konuşuyor, ama gerçek amaçlarını güvendiği yakınlarına söylediği açık seçik ortadaydı.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (H. Engels, a<em>gy</em>., s.79, 84) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Engels&#8217;in anlattığı Alman köylü savaşlarının büyük teorisyeni Thomas Münzer örnegini anımsattık. Oysa ondan 270-280 yıl önce Anadolu&#8217;daki Batıni-Alevi köylü ve ezilen emekçi halkların sosyal mücadalelerinin çok daha dikkate değer olduğunu açıkça görüyoruz. Eğer F. Engels Avrupa feodal çaginin köylü savaşlarını incelerken, tesadüfen, Kıbrıs&#8217;ta oturan Dominiken rahibi Simon de Saint Quentin&#8217;in 1246 yılında Orta ve Doğu Anadolu&#8217;yu baştanbaşa dolaşirken, bizzat savaşa katılmış Frank şövalyelerinden dinlediği, 6-7 yıl önce Küçük Asya&#8217;nın yaşamış olduğu en büyük halk ayaklanması önderi Baba Resul ve eylemlerini yazdığı latince metinleri görmüş olsaydı, Alevi inançlı halkların sosyal ve siyasal mücadelelerine yönelmek zorunda kalacak; Şeyh Bedreddin&#8217;in düşüncelerini ve onun önderlik ettiği ikdidara yönelik toplumsal ayaklanmasını derinlemesine inceleyecekti. Hiç kuşkusuz o zaman Marksizm ve Marksist literatür bugünkünden çok daha zengin bir gelişim gösterecekti. (İsmail Kaygusuz: <em>Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alevilik-Kızılbaşlık ve Materyalizm</em>, İstanbul 1996: 18-25)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">6</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Oysa Thomas Münzer&#8217;den 260-270 yıl önce Kappadokia&#8217;da Hacı Bektaş Veli, inancı dışındaki Hristiyanlarla dostluk kurmuş ‘73 millete tek nazarla bakmayı&#8217; ögütlüyor ve ‘İslamın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü ise akıldır&#8217; ve ‘yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur&#8217; diyordu. İmanı bilinç içinde eritmiş, akla bağlamış ve akılla bilime ulaşmıştı Hacı Bektaş.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Kaynakça</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Barker, Ernest (çev. Mete Tuncay): Bizans&#8217;ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce, İstanbul 1982. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Birdoğan, Nejat: &#8220;Şeyh Bedreddin Mahmud&#8230;&#8221; Kavga, Sayı 14, Nisan 1992. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Brehier, Louis: La Civilisation Byzantine, Paris 1970. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dindar, Bilal: Sayh Badr Al-Din Mahmud et Ses Varidat, Ankara 1990. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ducellier, Alain: Byzance et le Monde Orthodoxe, Paris 1986. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Engels, Frederick: Alman Köylü İsyanları, İstanbul 1978.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Eyüboğlu İ. Zeki: Bütün Yönleriyle Şeyh Bedreddin ve Varidat, İstanbul 1977.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fiş Radi, (çev. Mazlum Beyhan): Ben de Halimce Bedreddinem, İstanbul 1992. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gölpınarlı, Abdülbaki: Hurufilik Metinleri Katalogu, Ankara 1989.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gölpınarlı, Abdülbaki: Simavna Kadısıoğlu şeyh Bedreddin, İstanbul l966. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kaydusuz, Nusret: Şeyh Bedreddin Simaveni 1957. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kurdakul, Necdet: Bütün Yönleriyle Bedreddin, İstanbul,1977. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Lewis, Bernard: The Jews of Islam, Princeton University Press 1987.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ostrogorski, Georg: Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1981. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Uzunçarşilı, İ. Hakkı: Osmanlı Tarihi I, 2.baskı, İstanbul 1982. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yaltkaya, Şerafettin: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin 1924. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yürükoğlu, R.: Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, 4.basım, İstanbul 1994. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Zelyut, Rıza: Osmanlı&#8217;da KarşiDüşünce ve İdam Edilenler, İstanbul 1986.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/">Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ATATÜRK İçin Ne Dediler?</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/ataturk-icin-ne-dediler/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/ataturk-icin-ne-dediler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TARİH]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=181</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır. Franklin D. ROOSEVELT (A.B.D. Başkanı) Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/ataturk-icin-ne-dediler/" title="ATATÜRK İçin Ne Dediler?">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/ataturk-icin-ne-dediler/">ATATÜRK İçin Ne Dediler?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun<br />
gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır.</p>
<p>Franklin D. ROOSEVELT (A.B.D. Başkanı)</p>
<p>Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine<br />
onun fikrince bütün Avrupa’ nın en kıymetli ve en ziyade<br />
dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana<br />
Avrupa’ nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı<br />
Mustafa Kemal olduğunu söyledi.</p>
<p>Franklin D. ROOSEVELT (A.B.D. Başkanı)</p>
<p>Almanya, ATATÜRK’ ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda,<br />
tarihi eseri, özgürlüğü seven bütün milletler için bir sembol<br />
olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir.</p>
<p>Berlin, Alman Ajansı</p>
<p>Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve<br />
insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak<br />
isteyenler Atatürk’ ün iman verici ve yön göstericiliğinden<br />
örnek ve kuvvet alsınlar.</p>
<p>Profesör Herbert MELZIG(Tarihçi)</p>
<p>Atatürk’ ün yurt kurtarıcı olduğunu, milletlerin en vefalısı<br />
olan Türkler asla unutmayacaklardır.</p>
<p>Noell Roger Gazetesi</p>
<p>Karşımdaki bu büyük adamda, keşfettiğim bu büyük meçhulde<br />
maharet ve karakter o kadar iyi işlenmişti ki, sözlerinde<br />
hiçbir şüphe aranamazdı.</p>
<p>Claude Farrer (Yazar)</p>
<p>Mevcut rütbelerin hepsini kaldırdığı bir memlekette, bu adam,<br />
bütün rütbeleri, kazanmıştır. O memlekete, bulabilecek en<br />
şerefli isim Ona verilmiştir.</p>
<p>Mercel Sauvage(Gazeteci)</p>
<p>Bu, insanlığa denenmiş bir felsefe örneği olarak sunulabilir.<br />
Atatürk yüz yıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı.</p>
<p>Gerrad Tongas(Yazar)</p>
<p>Atatürk öldü. Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı. Artık<br />
evrende barışı kimse garanti edemez. Nitekim Avrupalı devlet<br />
adamları; O’ nun 1930′da yaptığı uyarı ve tavsiyeleri<br />
dinlememiş ve dünyayı 1939 yılında ikinci büyük savaş<br />
felaketinin içine sürüklemişlerdir.</p>
<p>SANERWIN Gazetesi</p>
<p>O, yüce bir dağa benzer. Eteğinde yaşayanlar bu yüceliği fark<br />
edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için, Ona çok<br />
uzaklardan bakmak gerekir.</p>
<p>Claude FARRER / Fransız Edibi</p>
<p>Çağımızda hiçbir isim Atatürk’ ün adı kadar büyük saygı<br />
yaratmamıştır.</p>
<p>Observer</p>
<p>O, benzeri olmayan bir devlet adamı idi. Diktatörlerin tahammül<br />
edemediği serbest bir nizamla, başaramadığı ve<br />
başaramayacağı işler yapmıştır. Tarihte böyle adamlar<br />
devirlerine kendi adlarını vermişlerdir.</p>
<p>Word Price</p>
<p>Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek<br />
devlet adamı Atatürk’ tür.</p>
<p>Libre Belgique gazetesi</p>
<p>Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna<br />
savaşan bütün milletlerin önderiydi. O’ nun direktifleri<br />
altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan<br />
yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.</p>
<p>Bayan Sucheta KRIPALANI Hint Parlamento Heyeti Başkanı<br />
Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük adamlarından biri<br />
değildir. Biz Pakistan’da, Onu geçmiş bütün çağların en<br />
büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. Askeri bir deha,<br />
doğuştan bir lider ve büyük bir yurtsever.</p>
<p>Eyüp Han, Pakistan Cumhurbaşkanı</p>
<p>[ Milli Kütüphane Arşivi’nden alıntıdır [ <a href="http://www.mkutup.gov.tr/soylenenler.html" target="_new">http://www.mkutup.gov.tr/soylenenler.html</a> ] ]</p>
<p>GAZİ (Ahmet Haşim, Bize Göre)</p>
<p>Yeni harflere dair ilk defa fikir alışverişi için Dolmabahçe Sarayı’na davet edilenler içinde Gazi’yi kendi gözüyle görmeye gelenlerden biri de bendim.<br />
Heyecan çoktu. […]<br />
Gördüğüm fotoğraflara oranla biraz şişman, biraz yorgun, biraz çizgileri kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ışık dalgası h’alinde giren yoğunlaşmış bir kuvvet ve hayat görüntüsü ile birden gözlerim kamaştı: Göz bebekleri esrarlı madenlerden yapılmış bir çift gözün, mavi sarı, yeşil ışıklarla aydınlandığı sinirli bir yüz…Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi…Düzenli taranmış, eksiksiz, sarı, genç saçlar…Bütün zemberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş taptaze bir vücut.[…]<br />
Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafına döktüğü coşkun sellerden tek etkilenmeyen, sadece onun genç başı imiş!<br />
O günün benim için en büyük iyiliği, o efsanevî başı yakından görmem olmuştur.</p>
<p>ÜÇ DEVİR ve BİR BİNA</p>
<p>( A.Hamdi Tanpınar, Yedigün, y.1, c,2, nr,34, 1 İkinciteşrin [Kasım] 1933, s.12)</p>
<p>Fransız İhtilâli’nin en meşhur vakalarından biri Bastille’in halk tarafından yıkılmasıdır. Michelet bunu dâsitanî bir üslupla anlatır. Taine münakaşa eder. Jules Lemaître, “O gün bir yağmur yağsaydı Paris en karakteristik binalarından birine bugün sahip olurdu” diye alay eder.<br />
Türk inkılâbı nizamın çocuğudur. Onun için binaları ve şehirleri yıkmadı, kafaların çemberini kırdı. Ve en yıkıcı olduğu devirde bile yapıcı oldu. Çünkü hamlesini yıkıcı bir coşkunlu7k değil, yapan ve yapmasını bilen bir mimar zekâsının aydınlığından aldı.<br />
Yarının genci inkılâbın tarihini okurken ona “Burada filân şey vardı…Yıktık” demeyecekler. “Burada şu ve bu yapılırdı. Gazi onu bu hale getirdi” diyecekler.</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/ataturk-icin-ne-dediler/">ATATÜRK İçin Ne Dediler?</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/ataturk-icin-ne-dediler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TARİHİ BELGELER IŞIĞINDA KIZILDELİ SULTÂN (SEYİT ALİ SULTÂN) DERGÂHI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/tarihi-belgeler-isiginda-kizildeli-sultan-seyit-ali-sultan-dergahi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/tarihi-belgeler-isiginda-kizildeli-sultan-seyit-ali-sultan-dergahi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KIZILDELİ SULTAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=171</guid>

					<description><![CDATA[<p>YAZAR: AHMET HEZARFEN Büyük velilerden, erenlerden, alp-erenlerden birisi de hiç şüphesiz Balkanlar’ın İslamlaşmasında, Türkleşmesinde çok önemli görevler üstlenip, etkisi çok büyük olmuş Kızıldeli Sultan yani <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/tarihi-belgeler-isiginda-kizildeli-sultan-seyit-ali-sultan-dergahi/" title="TARİHİ BELGELER IŞIĞINDA KIZILDELİ SULTÂN (SEYİT ALİ SULTÂN) DERGÂHI">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/tarihi-belgeler-isiginda-kizildeli-sultan-seyit-ali-sultan-dergahi/">TARİHİ BELGELER IŞIĞINDA KIZILDELİ SULTÂN (SEYİT ALİ SULTÂN) DERGÂHI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>YAZAR: AHMET HEZARFEN</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Büyük velilerden, erenlerden, alp-erenlerden birisi de hiç şüphesiz Balkanlar’ın İslamlaşmasında, Türkleşmesinde çok önemli görevler üstlenip, etkisi çok büyük olmuş Kızıldeli Sultan yani Seyyid Ali Sultan’dır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Osmanlı’nın ilk kuruluş döneminde yaşamış ve İslamiyet’in yüce değerlerinin Alevi İslam anlayışı ile Balkan topraklarına ulaşmasını sağlamış inanç önderlerinden birisi olan Kızıldeli Sultan yani Seyyid Ali Sultan’ın kurduğu dergah zamanında bölgenin en önemli inanç, kültür ve eğitim merkezlerinden birisi olmuştur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Aynı merkezin kuruluşundan altı yüz yıl sonra atlattığı her türlü badireye karşın ayakta kalması, onun yolundan giden on binlerce insanın hala o büyük ulunun yolunu sürüp, onun adına cemler yapmaları tarihe düşülecek çok önemli bir nottur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Ahmet Hezarfen on yıl boyunca Vakfımız bünyesinde çalışan emektar bir araştırmacı, yazardı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Kendisinin çalışmalarını yakından takip edip, sürekli onu bu çalışmalarında desteklemeye çalıştık. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Elimizden geldiğince imkanlar yaratarak Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden vakfımız ve dolayısıyla Alevi İslam İnancı ve insanlık için belgeler çevirmesi, çalışmalar yapması için gerekli imkanları vermeye çalıştık. Çünkü kendisi buna değer üretimlerde bulunuyordu. Onun kaybı, toplumumuzun kaybı olmuştur. Yüzlerce belgeyle Alevi İslam’la ilgili çok önemli tarihi bazı bilgileri gün yüzüne çıkardığını çok iyi biliyoruz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Yayınlanan eserleri kadar, yayınlanması gereken daha birçok kitap çalışması da bulunan Ahmet Hezafren’in elinizdeki çalışmasının önemli bir başlangıç olacağına inanıyoruz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Çünkü artık genel geçer açıklamaları yapan kitaplar yerine; bilinmeyeni, az bilineni ortaya koyup, gerçeklerin aydınlanmasına katkıda bulunacak araştırmaların, çalışmaların yapılması, kitapların yayınlanması gerekmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Elinizdeki kitapta toplanan belgeler orijinal belgeler olup, dünyada ilk kez bir araya getirilmiş ve yayınlanmaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"><span style="color: black;">Bu belgelerde Kızıldeli Dergahı’nın kuruluşundan, cumhuriyet dönemine kadar olan seyri hakkındaki belgeleri ilk elden okuma şansına ulaşmış olacağız. </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span style="color: black;">CEM VAKFI</span></strong></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/tarihi-belgeler-isiginda-kizildeli-sultan-seyit-ali-sultan-dergahi/">TARİHİ BELGELER IŞIĞINDA KIZILDELİ SULTÂN (SEYİT ALİ SULTÂN) DERGÂHI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/tarihi-belgeler-isiginda-kizildeli-sultan-seyit-ali-sultan-dergahi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivas Kaynaklı Cönklerde Kızıldeli</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/sivas-kaynakli-conklerde-kizildeli/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/sivas-kaynakli-conklerde-kizildeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KIZILDELİ SULTAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=170</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ Doğan Kaya Anadolu’da ve Rumeli’de inanç önderleri söz konusu edildiğinde başta Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ, Yunus Emre olmak üzere, Abdal <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/sivas-kaynakli-conklerde-kizildeli/" title="Sivas Kaynaklı Cönklerde Kızıldeli">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/sivas-kaynakli-conklerde-kizildeli/">Sivas Kaynaklı Cönklerde Kızıldeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI MERKEZİ<br />
Doğan Kaya</strong></p>
<p>Anadolu’da ve Rumeli’de inanç önderleri söz konusu edildiğinde başta Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ, Yunus Emre olmak üzere, Abdal Musa, Hacım Sultan, Said Emre, Balım Sultan, Eşrefoğlu Rumî, Kaygusuz Abdal, Muhyiddin Abdal gibi pek çok ulu zat hatırlanır ve bunların arasında Kızıldeli namıyla bilinen Seyit Ali Sultan’dan da mutlaka söz edilir.<br />
Kızıldeli’nin hayatı hakkında birbiriyle uyuşmayan bilgiler vardır. Hayatına ait bilgileri; bazı yazılı kaynaklarda, Seyyit Ali Sultan Vilayet-nâmesi&#8217;nde ve çeşitli söylentilerde bulabilmekteyiz. Doğumu, hayatı ve özellikleriyle ilgili bilgilerde çelişkiler vardır. Ancak biz burada onun hakkında anlatılanları uzun uzadıya tekrar anlatacak değiliz. Bizim gayemiz; Kızıldeli’nin halk şairlerinin düşünce ve inanç dünyasıyla nasıl ele alındığını ortaya koymak, eldeki bilgilerden hareketle senteze varmaktır. Ancak asıl konuya geçmeden önce Kızıldeli’nin kim olduğu hakkında kısaca bilgi vermenin yerinde olacağı kanaatindeyiz.<br />
Asıl adı Seyyid Ali Sultan olup Horasan erlerinden Hüseyin Ata’nın oğludur.[2] Bir lakabı Hızır Lala olmakla beraber Kızıldeli[3] lakabıyla şöhret bulmuştur. Dimetoka’ya gidip Kızıldeli ırmağının kıyısında, Tanrı Dağı üzerinde dergâhını kurarak (1397) inancı ve düşüncesi doğrultusunda faaliyet göstermiştir.[4] Balım Sultan’ın babası Mürsel Baba’yı himaye etmiştir.[5] 1310-1402 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır. Çünkü M. Tayyib Gökbilgin’in vesikalara dayanarak ortaya koyduğu bilgilere göre Yıldırım Bayezid’in himayesini görmüştür.[6] Üç köy kendisine mülk olarak verilmiş, buralar daha sonraları vakıf haline getirilmiştir. Seyyid Rüstem Gazi (Gazi Rüstem Baba Sultan)’nin yazdığı Vilayet-nâme&#8217;deki bilgilere göre de Kızıldeli, Yıldırım Han’ın ordusuna karışmış; İznik, Gemlik ve Bolayır’ın fethedilmesinde önemli rol oynamıştır. Dimitoka’da kurduğu dergâhta Hakk’a yürümüş, burada defnedilmiştir.[7] Vefat edince yerine Yağ Bali Baba geçmiş; onun vefatı üzerine de Balım Sultan postnişin olmuştur (H. 900/ M.1494). Sultan Mahmud zamanında ise (1826) arazi zapt olunmuştur.<br />
Alevi-Bektaşi inancında ünü oldukça yaygın olan Kızıl Deli Sultan, aynı paralelde bu inanca bağlı olarak gelişen edebiyatta kendisine yer bulabilmiş önemli simalardandır. Söz konusu simaların tespiti ve değerlendirilmesi şüphesiz bu edebiyata ve Alevi-Bektaşi kültürüne önemli katkılar sağlayacaktır. Bunun için de en başta âşık edebiyatının vazgeçilmez kaynaklarından olan cönklere başvurmamız gerekmektedir. Çünkü cönklerde gün yüzüne çıkmayı bekleyen pek çok şair ve nice şiirle, aydınlığa kavuşmayı bekleyen nice konu vardır. Biz de bu gerçekten hareket ederek, Kızıldeli konusunu irdelemeye çalışacağız. Böylelikle, halk şairlerinin konuya bakış tarzları, bilgi ve inançları çerçevesinde Kızıldeli ile ilgili olarak bilinenlerin dışında, başka hangi bilgi ve hükümlerin yer aldığı da bir vesile ile ortaya çıkacaktır.<br />
Kızıldeli’yi Alevi-Bektaşi kültüründe önemli kılan faktörler vardır. Buna sebep olarak kerametleri, Bektaşilik inancı doğrultusunda yaptığı büyük gayret ve hizmetler gösterilebilir. Kızıldeli, buna bağlı olarak ölümünden sonra Bektaşi edebiyatı içinde haklı olarak kendisine yer bulabilmiştir.<br />
Âşık şiirinde Kızıldeli konusunu ele alırken hareket noktamız Sivas yöresinde toplamış olduğumuz cönkler oldu ve çalışmamız arşivimizde bulunan 35 cöngün tek tek taranması suretiyle meydana geldi.<br />
Söz konusu cönklerin pek çoğu Alevi köylerinde yazılmıştır. Elbetteki muhtevasını, cöngü düzenleyen kişinin zevki ve inancı doğrultusundaki şiirler ve diğer özel bilgiler oluşturmuştur.<br />
Kızıldeli ile ilgili malzemeler, elimizdeki cönklerden 1, 2, 7, 9, 20, 23 ve 26 no’lu cönklerde yer almaktadır. Bunları iki grupta ele alabiliriz.<br />
A. Bizzat Kızıldeli’yi konu edinen şiirler: Bunlar; Baba İbrahim (1), Hacı Recep (1), Geda Musli (2), Veli Dede (1)’ye ait şiirlerdir. Bir şiirin de mahlası olmadığından sahibi belli değildir.<br />
B. Dörtlük bazında Kızıldeli’den bahseden şiirler: Bunlar da Budala İsmail, Gedaî, Hasretî, Hatayî, Haydarî, Herdemî, Hulusî, Kul Himmet, Noksanî, Seyyid Nesimî, Tahir ve Visalî’ye ait şiirlerdir.<br />
Bunların dışında Kızıldeli’ye yer veren ve elimizde içindeki sözlerden Kemter’e ait olduğunu tahmin ettiğimiz bir de gülbeng bulunmaktadır.<br />
Sözünü ettiğimiz metinlerde Kızıldeli şu şekilde ele alınmıştır.<br />
A. Bizzat Kızıldeli’yi Konu Edinen Şiirler<br />
Edebiyatımızda bizzat Kızıldeli’nin konu edildiği şiirler azdır. Bunlar içinde Viranî’nin, Kızıldeli’yi medhettiği altışar mısralı (4+2), yedi bentlik ve Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün kalıbıyla olan şiiri meşhurdur.[8]<br />
Elimizdeki 6 şiirin tamamında da Kızıldeli’nin özellikleri ele alınmıştır. 11 heceli nefes olan bu şiirlerin ayakları teknik yönden zayıftır.<br />
1 no’lu şiir: Baba İbrahim’indir ve 5 dörtlüktür. Şiirin yer aldığı arşivimizdeki 3 numaralı cönk, 19&#215;26 boyutunda olup 29 yapraktır. İçinde 26 âşığın 64 şiiri bulunmaktadır. 20. yüzyılın başlarında Divriği’de tutulmuştur. Buna dayanarak Baba İbrahim’in en geç 19. yüzyılda muhtemelen Divriği civarında yaşadığını söyleyebiliriz.<br />
Şiirin muhtevası: Kızıldeli, İmam neslinden üç kardeşten biridir. Rumeli’nin fethinde büyük pay sahibidir. Diğer kardeşleri Elmalı ve Bursa’ya yerleşmiştir. Atı ile deryaya dalmış, Gazi Evranos Bey’le küffara aman vermemiştir. Yedi yere nam salmış, pınar inşa etmek, insanların karınlarını doyurmak gibi iyi amelleri vardır. Kuru çöpten (oktan) dut ağacı bitirmek, Otman Baba’yı bulutla bir yerden bir yere intikalini sağlamak gibi birtakım kerametler de göstermiştir.<br />
2 no’lu şiir: Hacı Recep adlı şairindir. 5 dörtlüktür. Şiir yukarıda hakkında özet bilgi verdiğimiz 3 numaralı cönktedir. Şairi hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Ancak onun Alevi dedesi olduğu ve muhtemelen 19. yüzyılda yöresinde yaşadığını tahmin edilebilir.<br />
Şiirin muhtevası: İlkyaz geldiğinde Kızıldeli’nin bülbülleri öter. Elleri göğüstedir ve dilleri şirindir. Derbent bekleyen gözcüleri; darından geçen, türbeye girdiğinde serini açan, aşk badesini içmiş, nefes veren ve sır saklayan dervişleri vardır. Paşalar ve beyler onu ziyarete gelirler.<br />
3 no’lu şiir: Geda Muslu’nun 8 dörtlüklü şiiridir. 16.-17. yüzyılda yaşamıştır. Bazı şiirlerinde Kul Musli mahlasını kullanmıştır. Garp Ocaklarına mensuptur. Aşağıda kaydettiğimiz 4. şiirde kullandığı mahlastan da anlaşılacağı gibi “dede” dir. Kızıldeli’yi kendisinin piri, mürşidi olarak nitelemektedir.<br />
Şiirin muhtevası: Kızıldeli’nin aslı Horasan ülkesinden Hoy beldesindendir. Şah İmam Hasan’ın neslindendir. Erenler serveridir. Belinde ağaçtan Zülfikar vardır. Abdal Musa ona himmet etmiş, Sarıkız’da kılıcıyla taşı ikiye bölmüştür. Fetih suresi dilinde Rumeli halkını Müslüman etmiştir. Boğazhisar’da denizi geçmiş, Bolayır’da küffarı kahretmiştir. Tanrı Dağı’na otağını kurmuş, Başta Gazi Evranos Bey olmak üzere gaziler, beyler hep yanında olmuştur. Himmet ile sancak götürüp, kalenin altını üstüne getirmiştir.<br />
4 no’lu şiir: 5 dörtlük olup Geda Musli’nindir.<br />
Şiirin muhtevası: Kızıldeli’nin kapısı açıktır, yanına gelenlere himmet ve ihsan eder. Onunla birlikte olan Abdallar samaha döner. Mekânı, muhabbetin bol olduğu yerdir. Burada gülbenkler çekilir, çerağlar yandırılır. Gerçek eren olan Kızıldeli’nin kulları çoktur.<br />
5 no’lu şiir: Şiirin sahibi Veli Dede’dir. Şiir 5 dörtlüktür. Meşhur İğdecikli Veli (19. yüzyıl)’nin hiçbir şiirinde “Veli Dede” mahlasını kullanmadığını göz önünde tutarsak, bunun başka bir şair olduğunu, muhtemelen Divriği Şer’iyye sicilinde “Divriğili Âşık Veli oğlu Mustafa 1170 (1757)’de Âsitane’de vefat etti. Annesinin adı Fatma’dır.”[9] kaydına göre bugüne kadar şiiri bulunamayan Âşık Veli olduğunu söyleyebiliriz. Cöngün Divriği’de tutulması da bu tahminimizi kuvvetlendirmektedir.<br />
Şiirin muhtevası: Rüyamda cemalini gördüğüm sahavet sahibi Seyyid Ali, bana sırları beyan etti. Dergâhı cennet misali, türbesi nurludur. Âşıklar ona sıdk ile hizmet ederler. Beyleri Horasan’dan gelmedir. Kuru şişten (ok) tan vücut bulan dutu dertlere dermandır. O dört köşenin gözcüsü, cennetin sakisidir.<br />
6 no’lu şiir: Kime ait olduğu belli olmayan bu nefes 4 dörtlüktür.<br />
Şiirin muhtevası: Kızıldeli’nin ilkbaharda gonca gülleri açılır. İlleri seyrangâh ve gönülleri ferahlatıcıdır. Âşık-ı sadıklar daima onu arzular. Şefaat mekânı ve murüvvet kânıdır. Onu bilenler Hakk’ı bilmiş olur.<br />
-1-<br />
Baba İbrahim<br />
Gene İmam nesli zuhura geldi<br />
Biri Elmalı’da Bursa’da kaldı<br />
En küçük kardaşı Rumeli’n aldı<br />
Dillerde söylenen Seyyid Ali’dir<br />
Bir atın kavm ile deryaya girdi<br />
Hiç aman vermedi küffarı kıldı<br />
Gâzi Evranoz Beğlerin Muhsin’e saldı<br />
Sana medh etdiğim Kızıldeli’dir<br />
Koru yaylasından meskenin gören<br />
Çadırın yerinde mutfağın kuran<br />
Yedi köşe yerde temel bırakan<br />
Sana medh etdiğim Kızıldeli’dir<br />
Meskenimdir deyip çöküp oturan<br />
Kuru şişle dut ağacın bitiren<br />
Otman Baba’yi bulut ile getiren<br />
Sana medh etdiğim Kızıldeli’dir<br />
Baba pınarını bina eyledi<br />
Gör şu Yezid’lere n’etdi neyledi<br />
Bab(a) İbrahim bunu böyle söyledi<br />
Sana medh etdiğim Kızıldeli’dir<br />
Dillerde söylenen Seyyid Ali’dir<br />
(23/50)<br />
-2-<br />
Hacı Recep<br />
Hacı Receb kerâmete erince<br />
Nice canlar hizmet etdi ölünce<br />
İlk yaz beher iyi vakit gelince<br />
Öter bülbülleri Kızıldeli’nin<br />
Dünya dergâhında bülbülün zârın<br />
Hüdâ yaratmıştır Muhammmed nûrun<br />
Elleri göğsünde dilleri şirin<br />
Öter bülbülleri Kızıldeli’nin.<br />
Dervişleri vardır nefes haklarlar<br />
Haklayıp da pîrin sırrın saklarlar<br />
Gözcüleri vardır derbend beklerler<br />
Derbenddir yolları Kızıldeli’nin<br />
Dervişleri vardır dârından geçer<br />
Türbeye girince serlerin açar<br />
Dolduruben aşkın bâdesin içer<br />
Muhibdir yerleri Kızıldeli’nin<br />
Hacı Receb Dedem durmayıp çağlar<br />
Ziyarete gelir paşalar beyler<br />
Dilimiz durursa kalbimiz söyler<br />
Herdem medhin edem Seyyid Ali’nin<br />
(23/51)<br />
-3-<br />
Geda Muslî<br />
Erenler serveri ol pîrim Ali<br />
Ser-çeşme olmuştur Urum iline<br />
Ağaçtan Zülfikar ol gerçek veli<br />
Ol dem tekbir oldu pîrin beline<br />
Abdal Musa Sultan Şah himmet kıldı<br />
Denedi kılıcı şah taşı böldü<br />
Bütün Urumeli İslam’a geldi<br />
Fetih Surelerin almış diline<br />
Kırklar azm eyledi Elmalı şehri<br />
Görün Boğazhisar’da ol böldü bahri<br />
Bolayır’da küffara eyledi kahrı<br />
Ol dem kılıç aldı şahım eline<br />
Bilin Tanrı Dağı şahın otağı<br />
Hışmından kan kuşandırırdı dağı<br />
Gelibol üstünde ol kuru dağı<br />
Ol dem âşık oldum şahın diline<br />
Şahımın refiki gaziler beğler<br />
Hışm eyler küffara ciğerin dağlar<br />
Gerçek âşıkların methini söyler<br />
Ol dem âşık oldum şahın yoluna<br />
Şahım himmet ile sancak götürür<br />
Kalenin temelin alt üst getirir<br />
Tanrı Dağ üstüne çökmüş oturur<br />
Meskenimdir deyü geldi diline<br />
Seyyid Ali Sultan kırkların başı<br />
Gazi Evranoz beğlerin yarı yoldaşı<br />
Görün Sarıkız’da ol çaldı taşı<br />
Ol dem kuvvet verildi şahın koluna<br />
Horasan mülkünden Hoy’dandır aslı<br />
Şah İmam Hasan’dır şahımın nesli<br />
Mürşidine bend ol ey Geda Muslî<br />
Kıyamette alsın elin eline<br />
(23/52-53)<br />
-4-<br />
Muslu Dede (Geda Muslî)<br />
Gelin.ey kardaşlar dilek edelim<br />
Kapısı açıktır Kızıldeli’nin<br />
Eksiğimiz bilip dâra gidelim<br />
Himmeti çok imiş Seyyid Ali’nin<br />
Ne güzel baharı yetişmiş şimdi<br />
Lâlesi sümbülü açılmış şimdi<br />
Abdallar hep sema dönerler şimdi<br />
İhsanı çok imiş Kızıldeli’nin<br />
Bab(a) İbrahim şehitlerin eridir<br />
Kırkların durağı anda yeridir<br />
Cansız divar yürüden Bektaş Veli’dir<br />
Himmeti çok imiş Kızıldeli’nin<br />
Sancağı çıkar dağları dolanır<br />
Muhib olan âşığa aşka boyanır<br />
Çekilir gülbengi çerağ uyanır<br />
Muhabbettir yerleri Seyyid Ali’nin<br />
Muslu Dede bunu böyle söyledi<br />
Gerçek erenlerin medhin eyledi<br />
İman mürvet deyip kerem diledi<br />
Kulları çok imiş Kızıldeli’nin<br />
(23/49)<br />
-5-<br />
Veli Dede<br />
Bir gece rüyada gördüm pîrimi<br />
Seyrettim cemalin Seyyit Ali’dir<br />
Beyan etti bana gizli sırrımı<br />
Sahavet sahibi Seyyit Ali’dir<br />
Uyandım gafletten pâk ettim özüm<br />
Şükür olsun gördü dizarı gözüm<br />
Eşiğine varıp sürdüm hem yüzüm<br />
Mürdeler hayatı Seyyit Ali’dir<br />
Dergâhı müferrih misali cennet<br />
Türbesi münevver kesiri himmet<br />
Âşıklar sıdk ile ederler hizmet<br />
Şefaat edici Kızıldeli’dir<br />
Kerameti zahir gün gibi ayan<br />
Horasan’dan gelme beyleri revan<br />
Kuru şişten dutu dertlere derman<br />
Çar köşe gözcüsü Kızıldeli’dir<br />
Veli Dede eydür kemter kuluyum<br />
Er belinden gelme anın nesliyi<br />
Cemaline karşı kolu bağlıyım<br />
Cennetin sakisi Seyyit Ali’dir<br />
(23/53-54)<br />
-6-<br />
Yayla dağlarının sehellerinde<br />
Şahım Kızıldeli sultan evleri<br />
Barıgâhlar kurmuş dağ ellerinde<br />
Şahım Seyyid Ali Sultan evleri<br />
Nevbahar vaktinde gonca gülleri<br />
Müferrih seyrangâh olur illeri<br />
Âşık-ı sâdıkların tatlı dilleri<br />
Şahım Kızıldeli Sultan evleri<br />
Âşık-ı sâdıklar arzular seni<br />
Gelür yüz sürmeğe Beytullah’ını<br />
Şefaat meskânı mürüvvet kânı<br />
Şahım Seyyid Ali Sultan evleri<br />
Gelip Beytullâh’a yüzler sürenler<br />
Hakk’ı bildi şahım seni bilenler<br />
Arz ederler yine sana gelirler<br />
Şahım Kızıldeli Sultan evleri<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;<br />
(23/49)<br />
B. Dörtlük Bazında Kızıldeli’den Bahseden Şiirler<br />
Bilhassa Alevi-Bektaşi inanca bağlı şairlerin söyledikleri ve edebiyatımızda farklı bir tür olarak nitelediğimiz mürüvvetnâme/istimdat şiirleri vardır. Bu şiirlerde maddi ve manevi yönden güç durumda kalan kişi başta Allah, Hz. Muhammet ve Hz. Ali olmak üzere, diğer peygamberlerden, Hz. Fatıma, Oniki İmam, Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Balım Sultan, Abdal Musa’dan “medet mürüvvet” yahut “sen imdat eyle” diyerek yardım istenir. Zikredilen şahıslar Bektaşi inancının önde gelen simalarıdır. Çoğu zaman, onların salt isimlerine yer vermek yerine birtakım özellikleri de ön plana çıkarılır. Belirttiğimiz gibi bu simalardan birisi de Kızıldeli’dir. Budala İsmail, Gedaî, Hasretî, Hatayî, Haydarî, Herdemî, Hulusî, Kul Himmet, Noksanî, Seyyid Nesimî, Tahir ve Visalî’nin bu tarz şiirlerinde tespit ettiğimiz dörtlüklerde Kızıldeli şu özellikleriyle ele alınmıştır:<br />
Dörtlüklerin muhtevası: Yaralara imkân sağlar. Ona ikrar ve iman gerekir. Erenler serveridir. Elinde tahta kılıcıyla Rumeli’ni fethetmiştir. Dergâhta tam bir teslimiyetle ona hizmet edilir. Başların tacıdır. Darda kalanların imdadına yetişir. Onu ziyaret etmek gerekir.<br />
Budala İsmail (17. yüzyıl)<br />
Yine bir zulumat düştü serime<br />
Hünkâr Hacı Bektaş veli gel yetiş<br />
Elim yetmez maşukuma yarime<br />
Balım Sultan Kızıldeli gel yetiş<br />
(26/31-32)<br />
Gedaî (19. yüzyıl)<br />
Balım Sultan Kızıldeli Yâ Hünkâr<br />
Yine senden olsa yarama imkân<br />
Ademe farz oldu adab-ı erkân<br />
Dîdâra gel deli gönül dîdâra<br />
(7/96-97)<br />
Hasretî (19. yüzyıl)<br />
Ey Hasretî ikrar u iman uluya<br />
Sırr-ı Sultan Balım Kızıldeli’ye<br />
Ana şek getüren Mervan kuluya<br />
Ehl-i bi’atdan gayriye iman mı vardır<br />
(l/45-46, 2/33-34)<br />
Şah Hatâyî<br />
Rum ilin feth etti Öğürcük Veli<br />
Tahta kılıç tutar o bâtın eli<br />
Erenler serveri Şah Seyyid Ali<br />
Zâhirde bâtında sen imdad eyle<br />
(1/101-102-103-104)<br />
Haydarî (19. yüzyıl)<br />
Leyl ü nehar yalvarırım Ali’ye<br />
Al tacı başında bektaş Veli’ye<br />
Bir niyazım vardır Kızıldeli’ye<br />
Şah-ı Merdan Ali cemal gel yetiş<br />
(26/39)<br />
Herdemî (19. yüzyıl !)<br />
Herdemî ettiğin hep bu fikirdir<br />
Uzak değil yakınlardan yakındır<br />
Seyyid Ali dergâhında sâkindir<br />
Oda bir eksikli kul neye benzer<br />
(23/8-9)<br />
Hulusî (19. yüzyıl)<br />
Balım sultan Hacı Bektaş Veli’den<br />
On ik’İmamlardan Kızıldeli’den<br />
Şükrüm kesmem Şah-ı Merdan Ali’den<br />
Hünkâr Hacı Bektaş Veli aşkına<br />
(26/30)<br />
Kul Himmet (16. yüzyıl)<br />
Pîr dediler Ali’ye<br />
Hacı Bektaş Velî’ye<br />
Hacı Bektaş tacını<br />
Verdi Kızıldeli’ye<br />
Kızıldeli tâcımız<br />
Muhammed Mir’ac’ımız<br />
Gözcü Karaca Ahmet<br />
Yalancık duâcımız[10]<br />
(9/102-105)<br />
Noksânî (19. yüzyıl)<br />
Noksânî&#8217;yim arzûm dîdâr-ı cennet<br />
Ma&#8217;sum-ı pâklardan erişe himmet<br />
Sana sığınmışım Mehdî Muhammed<br />
Sarı Saltık Kızıldeli gel yetiş<br />
(7/162-163)<br />
Seyyid Nesimî<br />
Yezidlerde buğz ittiler Ali’ye<br />
Hacı Bektaş Balım Sultan Velî’ye<br />
Yolumuz uğradı Kızıldeli’ye<br />
Ah senin dertlerin derman Hüseyin<br />
(9/157-158)<br />
Tahir (19. yüzyıl)<br />
Abdal Musa Sultan erenler gülü<br />
Balım Sultan ile oldunuz beli<br />
Âhi Şemseddin Hacı Bayram-ı Veli<br />
Seyyid Balım Kızıldeli&#8217;de geldi<br />
(20/241-242)<br />
Visalî (19. yüzyıl)<br />
Visalî&#8217;yim böyle buldum Ali&#8217;yi<br />
(Silik) Seyit Ali Kızıldeli&#8217;yi<br />
Balım Sultan Hacı Bektâş Velî&#8217;yi<br />
İsmin bürhân etti yaratan bana<br />
(7/4-5)<br />
C. Gülbeng<br />
Arşivimizde 20 numaralı cönkte tespit ettiğimiz bir cönkte içindeki ifadelerden Kemter’e ait olduğunu gördüğümüz bir gülbengte (duada) Kızıldeli’den özellikle söz edilmiştir.<br />
Gülbeng;<br />
“Hünkâr-ı Hacı Bektaş-i Veli ey şâh-ı mülk-i vilayet Hakk’ın kudretullahı asitanın gecesinde yüz sürüp dediler üçler beşler yediler kırklar, On iki İmam, On dört masum-ı pâk, pirimiz Hünkârımız Hacı Bektâş-ı Veli rehberimiz Kızıldeli&#8230;”<br />
şeklinde başlayıp<br />
“&#8230; cürm-i isyanıma kıl meded. Şefaat eyle Ya İmam pür-cemâl-i Muhammed. Kemâl-i Hasan Hüseyin Ali-yi bülendara salavat.”<br />
şeklinde sona ermektedir. (20/147)<br />
Sonuç<br />
Bu tarz biyografik araştırmalarda şüphesiz en önemli kaynak vilayet-nâme, temliknâme, şeriyye sicilleri ve salnâmeler gibi yazılı belgelerdir. Ancak sözlü ve diğer edebi örnekleri de önemsemek gerekir. Sözgelişi halkın düşünce, inanç ve duygularının en güzel ifadesini bulduğu halk şiiri de bunlardan birisidir. Bilhassa âşık şiirlerinde araştırmacılara yararlı olacak pek çok malzeme vardır. Nitekim yukarıda işaret etmeye çalıştığımız Kızıldeli ile ilgili tespitlerin pek çoğu -halk beyninde yaşayan bilgiler de bulunmakla beraber- özgün bilgilerdir. Bu bakımdan, halk şiirlerinden yararlanma usulünü, araştırmacıların göz ardı etmemesi gereken önemli bir husus olduğuna dikkati çekmek istiyoruz.</p>
<p>________________________________________<br />
* C.Ü.Fen-Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Böl. Öğretim Üyesi-Sivas<br />
[1] Uluslararasý Türk Dünyasý Ýnanç Önderleri Kongresi, 23-28.11.2001.<br />
[2] Çelebi Cemaleddin’e göre Kızıldeli’nin bir adı da Timurtaş olup Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana’dan doğmuş bel evladıdır. Bu konuda, Çelebi Cemaleddin 1912 yılında yayımlanan Müdafaa adlı kitabında şu ifadelere yer verir:<br />
“Seyyid Ali Sultan Hacı Bektaş Veli hazretlerinin oğlu olup H. 710 (M.1310) yılında Hacı Bektaş Veli’nin nikâhlısı Fatma Nuriye Hatun’dan doğmuştur. Sonraları Şehzade Süleyman Paşa ile Rumeli’ye geçerek Dimetoka’da kendi adı ile anılan ergâhı kurmuştur. H. 805 (M. 1402)’de ölünce aynı dergâhta gömülmüşlerdir.” (Nejat Birdoğan: &#8220;Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)&#8221; I. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri. Ankara 1999: 75.) Aynı bilgiler Enver Behnan Şapolyo’nun Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi (İstanbul 1964: 301) adlı eserinde de mevcuttur. Bedri Noyan’a göre bu bilgiler, hiçbir yerde rastlanılmayan, dayanaksız ve uydurma bir fikirdir. Çünkü Hacı Bektaş’ın evlenmediği hususunda araştırmacılar güçlü deliller sunmuşlardır. (Bedri Noyan: Bektaşilik Alevilik Nedir? Ankara 1985: 337.)<br />
[3] Kızıldeli lakabı üzerine de şu menkabe anlatılır:<br />
“Kızıldeli, yani Seyit Ali Sultan, Emir Sultan ve Abdal Musa beraberce Hacı Bektaş’a varırlar. Seyit Ali Sultan’ın görevi aşçılıkmış. Seyit Ali Sultan birgün Dergâhtakilerine aş pişirirken Kaygusuz’u oduna gönderir. ‘Git odun topla getir ki, aşı pişirelim.’ der. Kaygusuz başka işlere daldığından bunu unutur, odunu getirmekte gecikir. Kazanın altında ateş azalınca, Seyit Ali Sultan ‘Bismillahirrahmanırrahim’ deyip ayağını kazanın altına sokmuş, odun niyetine&#8230; kazan kaynamaya başlayınca varıp Hacı Bektaş Veli’ye ‘Seyit Ali Sultan kazanın altına ayağını soktu, kazanı kaynatıyor.’ demişler. O da gelip diyor ki; “Sen kıpkızıldeliymişsin, Kızıldeli.” (Hüseyin Şahin: &#8220;Bir Anadolu Ereni: Kızıldeli. Malatya’da Kızıldeli Adı Çevresinde Oluşan Kültürel Değerler&#8221; 1. Uluslararası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri. Ankara 1998: 521.)<br />
Bir başka gerçek de Kızıldeli kelimesinin Seyyid Ali’nin dergâhını kurduğu Dimetoka’daki ırmağın adıdır ve bu kelimeme zamanla Seyyid Ali Sultan’a lakap olmuştur. Bize göre bu hüküm daha gerçekçidir.<br />
Hızır Lala lakabı hakkında da şu rivayet edilir:<br />
Hz. Pir, seyyid Ali’ye “Tanrı yardımcın, Hızır lalan olsun.” diye dua eder. Yol bağlıları onu bu adla yad ederler. Hilafetnâmelerde ve icazetnâmelerde Hızır Lala sözü “Hızır Lale” olarak yazılmıştır.<br />
[4] Seyyid Ali’nin Dimetoka’ya gitmesi hakkında iki değişik anlatım vardır. Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali’nin kazan altında ayağını odun niyetine yakması olağanüstülüğünü görünce “Sen git Rumeli’ne Dimetokaya yerleş.” der. O da oraya gitmeden önce Malatya tarafına gelip bir süre kalır. Diğer bir menkabeye göre de Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Seyyit Ali’ye “İki kuzu bir kazanda kaynamaz, sen git dergâhına bak&#8230;” diyerek onu Dimetoka’ya gönderir. (Şahin 1998: 521.)<br />
[5] Noyan 1985: 336.<br />
[6] “&#8230; diyar-ı Rumeli şeref-i İslâm ile müşerref oldukta bile gelen Kızıldelü, Sultan Dimetoka’da yerleşmiş ve Yıldırım Bayezıd tarafından kendisine Daru-Büki, Büyük Viran, Tırfıllu viranı adlı üç köy temlik edilerek 804 (M. 1401)’te mülknamesi verilmiş ve sonra burası evlatlık vakfı haline getirilmiştir.”<br />
(M. Tayyib Gökbilgin: XV-XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa ve Livası, Vakıflar-Mülkler-Mukataalar. İstanbul 1952: 183-187.<br />
Kızıldeli’nin tekkesi ile ilgili olarak geniş bilgi için bkz.: Suraiye Faruqhi, Acritultural Activities in a Bektashi center: the tekke of Kızıl Deli 1750-1830, Peasants Dervishes and Traders in the Ottoman Empire. London 1986: 68-96.<br />
[7] Malatya’nın Yazıhan ilçesinin Fethiye köyünün mezrası olan Tenci’de de Kızıldeli’nin bir türbesi vardır (Şahin 1998: 509.). Halkın bu yaklaşımını Yunus Emre’nin Anadolu’nun ondan fazla yerinde mezarının bulunduğu inancını hatırlatmaktadır. Bunun sebebi; yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, muhtemelen bir tarihte söz konusu edilen bölgeye gelmiş olan Kızıldeli’nin burada yaşayan halk tarafından sahiplenilmesi düşüncesine bağlanabilir.<br />
[8] Sadeddin Nüzhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. İstanbul 1955: 225-226; M.Halid Bayrı: Âşık Viranî Divanı. İstanbul 1959: 80-81.<br />
[9] İbrahim Aslanoğlu: Âşık Veli Hayatı-Kişiliği-Deyişleri. Ankara 1984: 11.<br />
[10] Şiir elimizdeki kaynakta Kul Himmet adınadır ve son dörtlük şöyledir:<br />
Kul Himmet’tir adımız<br />
Burda yoktur padımız<br />
Şâh-ı Merdan aşkına<br />
Hak versin muradımız.<br />
Aynı şiir, farklı kaynaklarda Kul Himmet Üstadım adına kaydedilmiştir.<br />
Kul Himmet Üstadım’ız<br />
Onda yoktur yadımız<br />
Şah-ı Merdan aşkına<br />
Hak vere muradımız<br />
(İbrahim Aslanoğlu: Kul Himmet Üstadım. İstanbul 1995: 126; Hasan Yalıncaklı: Kul Himmet Üstadım. Ankara 1995: 90.)</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/sivas-kaynakli-conklerde-kizildeli/">Sivas Kaynaklı Cönklerde Kızıldeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/sivas-kaynakli-conklerde-kizildeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu&#8217;nun Gerçek Aklı ve İran&#8217;da İlk İsmaili Huccet&#8217;i Nasir Husrev (1003/4-1088/9)</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İSMAİLİ'LER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=126</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz 1. Nasir Husrev ve İsmaili İran Edebiyatı İran’da İsmaililik, Fatımiler döneminde Nasır-i Husrev’in Farsça yazdığı yapıtlarla tanınıp yayılmıştır. Yemen kadar tarihsel anayolların dışında <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/" title="Doğu&#8217;nun Gerçek Aklı ve İran&#8217;da İlk İsmaili Huccet&#8217;i Nasir Husrev (1003/4-1088/9)">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/">Doğu&#8217;nun Gerçek Aklı ve İran&#8217;da İlk İsmaili Huccet&#8217;i Nasir Husrev (1003/4-1088/9)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İsmail Kaygusuz</strong></p>
<p>1. Nasir Husrev ve İsmaili İran Edebiyatı<br />
İran’da İsmaililik, Fatımiler döneminde Nasır-i Husrev’in Farsça yazdığı yapıtlarla tanınıp yayılmıştır. Yemen kadar tarihsel anayolların dışında kalma ayrıcalığı bulunan Bedehşan, İran dilinde İsmaili edebiyatının bir bölümünü saklamada başarılı olmuştur. Ayrıca “Jami al-Hikmatayn”(Aklın Uyumu ya da iki felsefenin birleştirilmesi) yapıtında, tanınmamış bir Bedehşan prensi çok önemli yer tutar. Kendisi İsmaili olan prens Ali b. Said, Yamgan’da sürgünde yaşayan –ki mezarı da oradadır– Nasir’ın koruyucusu ve rahatlatıcısı olmuştur. Jami’nin yazılmasında ortamı hazırlayan ve teşvik eden bu kişiydi. Bundan başka, geniş anlamda yukarı Oksus memleketi olan Bedehşan, başka yerlerde yakılıp tahrip edilmiş yazmalar için sadece bir korunma yeri olmadı, fakat aynı zamanda İsmaili İran edebiyatına farklı nitelikler kazandıran geleneklerin yayılma alanı oldu. Kendilerini Nizariler olarak gören Orta Asya İsmailileri, aynı zamanda bu inancın edebiyatında, Alamut reformundan daha eski elemanları anonimleştirip yüceltmiş ve saygı göstermişlerdir. Tabaka tabaka oluşan İsmaili edebiyatı üç aşamalı bir düzen içinde gözüküyor:<br />
•    1)     İlk dönemi anlatan birinci katman: Bu çağa ait pek az bilgi bulunmaktadır. Bununla birlikte, Pamirli İsmaililer tarafından kutsal kitaplardan biri olarak saygı görmüş Ummul Kitab adını taşıyan yapıt; her ne kadar Pers dilinde yazılı tarihi (10. yy) belli de olsa kökeni, proto-İsmaili olarak tanımlanabilen dönemin ruhsal-manevi çevresine aittir: O zamanlar Khattabiler ve Karmatiler arasında benimsenen, inanılan yaygın fikirlerdi.<br />
•    2)     İkinci katmanı Nasir Husrev’in yapıtları örneklendirebilir; yanlışlıkla çok sayıda ona atfedilenlerle birlikte otantik yapıtlardır bunlar. Onun Pers dilinde yazdığı kitaplar, Arapça yazmış olan büyük İranlı çağdaşlarınınkiler kadar, Fatımiler zamanındaki İsmaili öğretisinin sunucusu ve tanıtıcılarıdır. Var olan bilgilerin kesinleşmiş anlatımında, Nasir Husrev’in Bedehşanlı ortodoks (Sünni-Şii) müridleri ile Alamut Nizari İsmailileri arasındaki kavşağın nasıl ve ne zaman reformu etkilediğini belirlemek olası değildir.<br />
•    3)     Yeni tabaka, İran İsmaililiğinin bu önemli başkentindeki kavşakla sınırlanır. İzleyen dönemi “Sufizmle İsmaili fikirlerinin birleşmesi” olarak tanımlanabilir. Bu katman, örneğin Mahmud Şabistari’nin çok tanınmış Gülşeni Raz’da (Gizemin Gülbahçesi) bulunan İsmaili-batıni tevil’i ve Aziz Nefasi’in (ölm. 1262) Sufizm üzerinde çok önemli yapıtı Zubdat al-Hakaik (metafizik gerçeklerin özü) gibi bir İsmaili uyarlamasında zekice bir birleşmeyle tamamlandı. Ayrıca bu tabakaya, İsmaililerin çok önemsediği sufi ozan Ferideddini Attar’ın Mantık at-Tayr yapıtına ek olarak, diğer İsmaili felsefesi yazarları ve Safevi döneminde Şiilerin ürettiği felsefi yapıtlar da hizmet etmişlerdir&#8230;(Henry Corbin: “Nasir-i Khusrau and İranian İsmailism” The Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge University Press, 1975: 528 vd.)<br />
•  2. Nasir Husrev’in Yaşamı, Gezileri, Dai’liği ve Yapıtları<br />
“Dünyanın gizemini içsel (batıni) bakışla incele<br />
Dışsal (zahiri) gözlem onu keşfedemez<br />
Bu dünya daha yüksek dünyaya götüren bir merdivendir<br />
Ve biz onun basamaklarında yükselmek zorundayız”<br />
Nasir Husrev</p>
<p>Büyük İsmaili daisi Nasir Husrev tanınmış geniş bilgi sahibi (allame) ozan, düşünür, gezgin ve Horasan Huccetiydi. O, 11. yüzyıl İran’ının Ömer Hayyam, Hasan bin Sabbah, Muayyid aş Şirazi gibi yetiştirdiği ve Belh’in Kubadiyan kasabasından gelmiş “Doğunun Gerçek Aklı” olarak değerlendirilen en önemli kişiliklerinden biriydi. Kendisine Seyyidna Nasir Husrev ve Şah Seyyid Nasir de denimektedir. Uzun adı Nasir Husrev Hamiduddin Abu Muin Nasir bin Khusrev bin Harith al-Kubandiyani olan o kendisine, doğduğu kasaba devletin başkenti Merv’e bağlı olduğu için Marwazi Kubandiyani diyordu.<br />
Nasir Husrev 1003/4 yılında doğdu ve 1047’de Mısır’a geldi. Orada, Fatimi halifesi al-Mustansir ile görüştüğü 1050 yılında kadar üç yıl yaşadı. Aynı yıl Horasan ve Badahşan’a huccet olarak atandı. Bugün Afganistan, Tacikistan, Çin, Çitral, Hunza, Gilgit, Pamir, Yarkent vb.bölge ve ülkelerde milyonlarca İsmaililerin varlığı kuşkusuz onun yorulmak bilmeyen çalışma ve çabalarına borçludur. O yaşamının geri kalanını Yamgan’ın çıplak-soğuk vadisi içinde geçirdi. “Wajh-i Din”in (yayımlayan: Ghulam Reza Aavani, Tehran 1977: 1) girişinde Seyyed Hossein Nasr onu şöyle tanımlar:<br />
“O en büyük İslam filozofudur ve genelde İslamın, özelde ise İsmaililiğin büyük entellektüel kişisi olarak incelenmeye layıktır.”<br />
Büyük bir düşünür ve çok geniş bilgi sahibi bir yazar olduğundan başka, Nasir Husrev ayrıca seçkin ve tanınmış bir gezgindi. Belh’den Mısır’a, oradan Mekke’ye, sonra da Basra yoluyla İran’a ve son olarak Belh’e dönerek katettiği uzaklık, türbeler ve benzeri yerlere yaptığı kısa gezintiler sayılmadığı halde, yaklaşık 2220 parasang/fersah (13 320 km) tutmaktadır. Kardeşi Abu Said ve bir Hintli hizmetçi ve bazı yük hayvanlarının eşlik ettiği gezisi 1045 yılı içinde başladı. İlk gezisini, hükümet görevinden istifasını arzetmek için Merv’e yaptı ve sonra sufi ozan Bayazid Bistami’nin türbesini ziyaret ettiği Nişabur’a geçti. Oradan, Tebriz üzerinden Suriye’ye giden kara yolunu tuttu. Arkasından, Mısır’ı ziyaret etme kararı aldığı Mekke’ye gitti. 1047’de Şam ve Kudüs yoluyla Kahire’ye ulaştı. Şehire girerken Nasir Husrev, içgüdüsel olarak “buranın gereksinim duyduğu her araştırmayı yapacağı yer olduğu hissine kapıldığını” söylemiştir.<br />
Gazneli Sultan Mahmud döneminde doğmuş olan Nasır Husrev’in babası Belh civarında toprak sahibi biri, olasılıkla bir orta dikhan idi. Nasir Husrev, çocukluğundan beri eğitim alma çabası içindeydi ve bunu başarmak amacıyla takriben otuz yılını harcadı. O, geleneksel olduğu kadar düşünsel de her türlü bilgi alanında herşeyle ilgilenen bir kişi oldu. Kur’an’ı ezberledi ve Kutsal Kitabın geleneksel okunuşu (hafızlık) ve yorumlanmasında uzman oldu. İslami bilimlerden başka Tevrat’ı ve İncil’i okudu ve diğer dinleri tam anlamıyla araştırdı. Ptolemaios’un Almogestis’ini, Euklides geometrisini, simya, fizik, mantık, müzik, matematik, tıp, astronomi, astroloji vb. inceledi. Ayrıca edebiyatta da derin bilgiye sahipti ve Arapça, Türkçe, ve Grek dilleri dışında Sanskritçe ve İbranice de biliyordu. Aristoteles, Platon ve Sokrates felesefeleri üzerinde çalışmış, Kindi’nin, Farabi ve Abu Ali Sina’nın risalelerini incelemişti. Divan’ında kendi yüksek bilgi düzeyine göndermeler yapmaktadır:<br />
“Na mond az heech goon danish kih manzan na kardam- istifadat beesh-o-kamtar (Dünyada az veya çok yararlanmadığım bilgi kalmadı).”<br />
Dinsel kökeni Şiilik olduğu söylenen Nasir Husrev, Divan’ındaki iki beyit içerisinde kendisini bir Alevi olarak nitelemektedir ki bundan, Dr. İvanow “Alevi” sözcüğünün burada Şii anlamına gelmediği, onun gerçekten Seyyid olduğuna inandıracak yeterli neden bulunduğu sonucuna varıyor. Ancak Nasir Husrev, alçakgönüllülükle bu bağlamda (Şii inancı bağlamı içerisinde) kendisini kanıtlayıp, inançsal uygulamalarını gerçekleştirdiği için, bu görüşü kanıtlamak güçtür.<br />
Kaldı ki, bu bölgelerde 10. yüzyılın ortalarından itibaren bazı Türk topluluklarına “Aleviler” deniliyordu, sadece Alisoylulara değil. (İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları 1, Alev Yayınları: İstanbul 1995: 94-98)<br />
Bununla birlikte, Nasir’in son yıllarını geçirdiği ve ve öldüğü yer olan Yamgan vadisini bugünkü yerlileri kendilerin Nasir Husrev’in torunları ve “seyyid” olduklarını düşünmektedirler. Onlar hâlâ fanatik Sünnidirler.1 Ama, dedeleri kabul ettikleri Nasir Husrev’in bir Sufi Piri olduğuna inanıyorlar. Nasir Husrev Hükümet memurları (yönetici aristokrat) sınıfına mensup bir ailede doğmuş olduğundan o da zamanın geleneğini izledi; Gazneli ve Selçuklu yönetimlerinin hükümet hizmetlerine girdi. Horasan prensi Selçuk oğullarından Çağrı Beg’in veziri Abu Nasir’in çevresinde, kardeşleri Abu Halef ve Abu Celil ile birlikte Nasir bir hükümet yazmanı ve vergi tahsildarı olarak kullanıldı.<br />
Taqi-zade kitabında onu, kralların-prenslerin içki ve eğlence meclislerine “Ham majilis wa ham piyala” katılmakla suçlamıştır. “Nasir’in kendi söylemlerini dikkatle incelenirse” diyor İvanow, insan bütün bunların bir yanlış anlaşılma üzerinde temellendirildiğini görebilir”. Bir yetenek olarak ve zihnen gençliği uyaran o, kuşkusuz birçok şeylere fazlaca gerçek ilgi gösterdi, bununla birlikte, uzun zaman boyunca gerçeği aradığı ozanlık-şiir yazdığı yılları kadar herhangi birşeyde başarılı asla olamadı. Bunu bizzat Divan’ında kendisi söylemiştir… Büyük olasılıkla, onun yaşamın zevkine düştüğü ve aşk şarkıları yazdığı, ki bunlardan yaşlılığındaki sert inanmışlık döneminde utanç duymuş olduğu görüldü. 35 yaşlarındayken, hanedan değişimiyle 1038 yılında görevinden ayrılıp anayurduna yerleşti, Sekizinci yıl oradan büyük yolculuğuna çıktı.<br />
2.1 Nasir’in Yaşamındaki Değişme ve İmama Ulaşması<br />
Genel olarak Nasir’in bir ortodoks Müslüman olarak Hac yolculuğuna çıktığı ve Mekke’ye giderken içinden geçmek zorunda kaldığı Mısır’da İsmaililiğe döndüğü kabul edilmektedir. O, İsmaili davasının en yüksek makamına, yani huccet’liğe atandıktan az zaman sonra ana vatanına dönmüştür.<br />
Dr. Ivanow’a göre,<br />
“açıkçası Nasir Khusrev için gerçek sadece İslamdı ve gerçeğin sadece İmamdan alınabilen dinin güvenilir yorumu olduğu kolaylıkla ortaya konulabileceğiydi. Olasılıkla gençlik tutkularının terslikleri, hatta İsmaililerle olası ilişkileri yüzünden resmi kariyeri bozulmuşsa da, –dahası bir hanedan değişimiyle de Şii olmuş olabilirdi– bütün bunların biraraya gelmesi, olasılıkla ona Fatımi davasını benimsemesini telkin etmişti; onun yıldızı bu özel durumdaki kadar da asla yükselmedi.”<br />
Nasir Husrev Sefername’sinde inanç değiştirmesiyle ilgili olarak iki açıklama vermiş: Birisi, yolculuğunun başlangıcındaki sıkça anlatılan dinsel düşgörme öyküsü ve ikincisi ise kasidelerinin en uzununa biçim veren “İtirafları”dır.<br />
Sefername’sinde gördüğü düş şöyle betimleniyor:<br />
Bir gece düşünde bir adam görür. Kendisine “İnsan aklını bozan şarabı içmeyi ne kadar zaman sürdüreceksin? Senin için ayık ve ciddi olmanın tam zamanıdır” der. Bu sözlere Nasır, “akıl dünyanın acılarını-üzüntülerini azaltmak amacı için daha iyi herhangi bir araç icat etmedi” karşılığını verir. Rüya habercisi sürdürür: “Duygusuzluk ve bilinçsizlik akıl ve zihne barış / sakinlik getirmez.. Eğer bir kimse bilinçsizce halka yolgösteriyorsa ya da halkı yönlendiriyorsa, ona akıllı insan denilmez. Zihni açan nedenleri artırıp, zekayı geliştiren birşeyler araştırmak gereklidir” Bunun üzerine Nasır Husrev sorar: “Onu nerede bulabilirim?” Haberci “araştıranlar bulacaktır” diye yanıtladıktan sonra, daha başka bir şey söylemeden elini Kıble yönünde sallar. Bu, Mısır başkenti Kahire’de bulunan İmamları gösteren bir simgedir. Bu düşü gördükten sonra Nasır görevinden istifa etti ve büyük seyahatına çıktı. (Naser-e Khosraw’s Book of Travels (Safarnama), Farsçadan İngilizceye çev. W.M.. Thackston, Jr., Persian Heritage Fondation: Colombia University, Newyork 1986: 1-3)<br />
“Nasir’ın”, diyor İvanow, “kendisine neyin zarar verdiğini yine kendisi iyi biliyordu. Fakat açıkçası rüyasında konuşan, özel önemi olan bir kimseydi; bir alçakgönüllülük olarak ismi verilmeyen Peygamber ya da İmam idi. Genellikle sadece çok inançlı insanlara Peygamberin ‘düşte görülebileceğine’ inanılır; çünkü o, başkalarını ziyaret etmez. Aynı şekilde, kutsal bir ziyaretçinin izahı, anlatıcının erdemlilik ve dindarlık iddiasına eşdeğerdir. Böylece onun Şii tipi bir dine ciddi inancı içinden, gerçek anlamını ve çağrışımlarından habersiz olduğu dinsel yaşamı uygulayarak, kronik sarhoşlukluğu (sürekli içmeği) bırakabileceği yer olan İsmaililik inancına dönmesine neden olmuştur. Kısacası o zehirlenmekten, bu uyarıyla alakonuldu..İsmaili inancı hakkında ikna edildi ve daha sonra eğitim ve kuralları için Kahire’ye gitti…”<br />
Nasir Husrev, böylece gördüğü düş üzerine içkiyi tamamıyla bırakıp görevinden de istifa ederek uzun yolculuğuna çıkar. Küçük kardeşi Abu Said ve Hintli hizmetçisini de birlikte yanına aldı. Şaburqan yoluyla Merv’e ulaştı. Oradan Nişabur’a, arkasından Bayazid Bistami’nin türbesini ziyaret için Kumis’e geçti. Damghan yoluyla Samnan’a varınca orada, İbni Sina’nın öğrencisi; aritmetik, geometri ve tıp üzerinde dersler veren Ali Nisai ile tanıştı. Kazvin üzerinden geçip 1046 yılında , yani yola çıkışından bir yıl sonra Tebriz’e ulaştı. Burada da Dakiki ve Maujik adlı şiirlerinde sözünü ettiği ozan Katran ile tanışıp sohbetlerde bulundu. Sonra Doğu Anadolu’ya girdi; Van, Ahlat, Bitlis, Arzan, Mayyafarakin (Silvan), Amid üzerinden Halep’e vardı ve oradan da, büyük Arap düşünür ve ozanı Abul-ala-af-Ma&#8217;arri ile tanışıp sıcak sohbet ve tartışmalarda bulunduğu Ma&#8217;arratun-Nu&#8217;man’a gitti.<br />
Nasir Husrev 1047 yılında Kahire’yi ziyaret ettiğinde, Fatimi halifesi el-İmam Mustansir Billah’ın sarayına gitti, orada 12 Huccet’ten biri olan Khawaji al-Muayyid Fiddin al-Shirazi ile tanıştı. Onunla Kuran’ın allegoric (mecazi, tevil) yorumları ve Şeriatın diğer sırlarını tartıştı; İmam Mustansir Billahı’ın haklılığına inandı ve onun İmamlığını kabul etti. Bu konuda kendisi şöyle söylüyor: “Dünyada Tavil –i muthaşabihat’ı (Kuran’ın mecazi yorumlarını) aradım, fakat onları, Fatımi halifeliği dışında hiçbir yerde bulamadım.” O, öğretmeni Al-Muayyid’i Divan’ında çok yüksek bilgilerinden ötürü şöyle övmektedir:<br />
“Kih kard az khtir-i-khwaja Muayyid Dar-i-Hikmat kushada bar tu yazdan shab-i-man rooz-i raushan kard Khawaja za burhanha-i-choon khurshid-ipakhshan. Mara . binamood hazir har do aakm ba yak ja dar tanam paida pinhan. (Al-Muayyid’in kalbinden, Tanrı benim için aklının kapılarını açtı. Öğretmenim (al-Muayyid) gecemi, güneş gibi doğru tartışmalarıyla aydınlık gündüze çevirdi. Bana hem kişiliğimdeki dünyaları gösterdi, hem onları sır olduğu kadar da açık bir biçimde kişiliğimin tek (dünyası) içinde (birleştirip) bana onları öğretti.)”<br />
Noor um Mubin’de –Rawzatus Safa. Habibus-Siyar, Dabistanul Mazahib’ten yapılan alıntılarla– Nasir Husrev’in felsefe bilgisini Cam al-Azhar’da elde etmiş olduğu yazılıdır. O, Daru’l-Hikmet’te geniş araştırmalar yaptı ve Dai-ui-Duwa&#8217;t (baş dai, dailer dai’si) çok zeki bir aydın ve diplomat olan Khawaja Al-Muayyid ile tartışmalara katıldı; ondan çok derin felsefe bilgisi kazandı. Daha sonra vezir Abu Nastre Sadka İbn Yusuf tarafından İmam Mustansır Billah’ın huzuruna çıkarıldı ve İmamın övgülerini aldı. Arkasından Nasir, İmam tarafından Dai-ud-Duwa&#8217;t unvanıyla onurlandırıldı. Sonra kendisi, davayı yaymak için atandığı kendi memleketi Horasan’a gönderilmeden önce çeşitli propaganda gezilerine çıkarıldı. Böylece Seyyidna Nasir Husrev İmam’ın hizmetinde üç ya da beş yılını geçirdi ve Horasan’da davanın propagandasına atandı. Kendisine Horasan Hucceti makamı verildi ve İmam’ın sarayında 12 hucetten biri oldu.<br />
2.2 Nasir Husrev’in İran’da İsmaili Davası etkinlikleri ve Ölümü<br />
Nasir Husrev, 1053 yılında Horasan’a dönünce bütün zenginlik ve lüksünden vazgeçti ve hemen büyük bir şevk ve tutkuyla Dava’nın propagandasına girişti. İsmaili davasını yaymaya Belh’ten başlamış ve ülkenin eyaletlerine Dai’ler ve Madhoon’lar (dai yardımcıları) göndermekteydi. Ayrıca o, farklı bilgi alanlarında güzel şiirler yazan bir ozandı; ulema ile tartışmaları ve konuşmalarında güçlü ve yetenekliydi. Fatımi Halifelerinin şanını övüyor ve onların İmamlık haklarını yeterli biçimde savunuyor ve kanıtlıyordu. Fatımi İmamlarının izleyicisi olmaktan gurur duyuyor, hatta kendisine Fatımi dedirtiyordu.<br />
Bu durum, Abbasi halifesine bağlı Sünni ulemanın, halkı ona karşı düşman olması için kışkırtmasına neden oluyordu, çünkü onlar Fatımilere düşman idiler. O sırada ülkede Selçuklular egemendi ve yöneticiler de Nasir’in kendileri için çok ciddi bir tehdit oduğuna inandırıldılar. Onu “Karmati, Rafizi, mulhid, dinsiz( bad-din)” olarak suçluyorlardı. Bu yüzden koğuşturmaya uğratıldı ve Belh’ten sürüldü. Nasir, Mazendaran’a sığındı.<br />
Mazendaran’a sığınma olayı Nasir’in bazı şiirlerinde kapalı olarak verilmekte ve bu, çağdaşı Abul-Maali in Bayanil-adyan tarafından da onaylanmaktadır. O burada da davanın propagandasını yapma girişiminde bulundu; fakat ne yazık ki, Belh’te yüzyüze geldiği aynı düşmanlıkla karşılandı. Bir kere daha yaya olarak Belh’in yolunu tutu ve önce Nişabur’a girdi. Orada yine davasını yayma şansını denediyse de aynı şiddetli düşmanlıkla yüzyüze geldi.. Bunun üzerine Bedehşan’a doğru yola çıktı ve Yamgan’a gidip yerleşti; burada etkin bir biçimde davayı başlattı. Yamgan’ı İsmaili davasının merkezi yaptı. Bu merkezden, dailerden başka, her yıl kendisi tarafından yazılmış davasını destekleyici bir kitabı eyaletlere gönderiyordu. Yapıtların çoğu Yamgan’da yazıldı. W. İvanow, zamanın siyasal koşulları onu, kendisi için tam bir hapishane olduğu anlaşılan bu dar vadi dışına çıkmaya bırakmadığını ve oradan ancak ölümün onu salıverdiğini söylüyor. Fakat bununla birlikte, Nasir Husrev daha sonra dış dünya ile, hatta Mısır’la bile bazı iletişim kuracak bazı araçlara sahip olmuştu. Burada sadece kendisi kitaplar ve kasideler yazmamış, Bedehşan yerel geleneğine göre Mısır’dan da dava kitapları getirtmekteydi (Farhad Daftary: The Ismailis,Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992: 216-218)<br />
Afghanistan, Russia, China. Chitral, Hunza, Gilgit’teki ve hatta dünyanın damı Pamir’deki İsmaili halklarnın varlığı onun yorulmaz gayretlerine borçludur. O vaız için komşu ülkelere sık sık gidiyordu. Şah Seyyid Nasir yerlileri İsmaililiğe çevirme çalışmalarıyla çok meşguldu ve Hindistani ziyaret ettiği Doğu’ya doğru geniş geziler bile düzenliyordu. Bütün bunlar Nasir Husrev’in Gawhar-i Raz kitabında kayıtlıdır.<br />
Denilmektedir ki, bir keresinde o Çitral’da Munjgan (Lutkoh) denilen yere gitti ve orada kısa bir süre kaldı. Bu yerin vatandaşları bugün, onun kaldığı yeri bir tapınak gibi kutsamaktadır. Ayrıca ellerinde, Nasir tarafından Arapça’dan, Türkçe ve Farsçaya çevrilmiş kitaplar bulunmaktadır. Bundan başka onlar, onun çok ünlü Huccet sandaletleri ve pelerinine sahip bulunduklarını ileri sürmektedirler.<br />
3. Nasir Husrev’in Yapıtları ve Bazı Metin Örneklemeleri<br />
Nasır Husrev’in ölümüne ilişkin bir tartışma vardır. Bazıları, onun 140 yaşlarında öldüğünü söylerlerse de, modern araştırmacılar onun 100 ile 87 yaşları arasında ölmüş olduğu düşüncesindedir. Büyük bilgin Taqi Zadah (Taki Zade), büyük düşünür Nasir Husrev’in 481 (1088-9) yılında öldüğünü belirten, Hacı Halife’nin, yani Katip Çelebi’nin (1609-1657) Takvimu-t-Tevarih adlı kitabına yazdığı girişte onu destekler. Hakim Nasir Husrev Yamgan’da öldü ve oraya gömüldü. Onun türbesi Bedehşanlı yerliler tarafından kutsal bir tapınak gibi saygı göstermektedirler. Nasir Husrev, anısı zaman içinde asla silinmeyecek ve yüzyıllar boyunca yaşayacaktır; onun insanlık erdemi anlayışı akıl ve bilgelikti.<br />
Nasir Husrev Divan’ında der ki,<br />
“Peygamberin soyundan gelenlerin (Tayid-i al-Rasul) ruhsal yardımı olmasaydı, benim ne değerlendirilecek ve yararlanılacak her hangi bir kitabım ve ne de başkalarına öğretecek herhangi birşeyim olacaktı”.<br />
Pek çok İranlı doğaçlama ozanıdır, fakat Nasir Husrev’in şiirleri ahlaksal, düşünsel ve dinseldir.<br />
Nasir Khusraw çok yüksek değerde ve hem şiir hem düzyazıda ilginç olan çok sayıda eserler yazmıştır. Bu büyük yazarın yapıtlarının çoğu, Bland, Dorn, Ethe, Fagnan, Noldeke, Pertsch, Riev, Schefer gibi yetkin batılı bilim adamları tarafından çok dikkatli araştırma ve inceleme hedefleri arasına alınmıştır. Onun dinsel ve felsefi görüşleri yoğun bir biçimde dizelerinde çizilmiştir.<br />
Nasir Husrev’in büyük yapıtlarından, acılı ve sıkıntılı sürgün yıllarında hazırladığı Divan’ı, çok önemli felsefi konuları içerir. Şiirlerinin özellikle sanatsal değeri yüksek değildir, fakat hala araştırmacısını bekleyen felsefi ögeler İran Edebiyat tarihi için çok büyük önem arzetmektedir. O, İsmaili öğretisinin sistemli bir kursu değil, ama tam bir ansiklopedisi konumundadır. Dilbilimsel duruşuyla dahi yapıt olağanüstü biçimde ilgi çekicidir. Farsça tekstin iyi bir baskısı 1928 yılında Tahran’da çıkmıştı; onun içine pek uzun olmayan iki de didaktik şiir ekliydi.<br />
Rushana i-Nama (Işığın kitabı) adını taşıyan, Krallık aristokrasisini keskin bir biçimde eleştiren ve köylüleri öven mutluluğun kitabında “ben her canlıyı besleyen (bir) yaratığım” sözü oldukça ilgi çekmiştir.<br />
Nasir&#8217;in en tanınmış düzyazı yapıtı Sefer-Name’dir. Ancak ne yazık ki, bu çalışma bize biraz değiştirilmiş biçimiyle gelmiştir ve büyük olasılıkla bir Sünni el tarafından kopya edilmişti. Nasir’in diğer yapıtları İsmaililiği öğreten metinlerden oluşur. Onların arasında ilk yeri Zad-al Musafrin (Yol Tedariği) alır. Bu kitap, kozmografi doğasının en değişik sorunlarına metafiziksel çözümler getirmeye uğraşan özel karakterde bir ansiklopedidir: Tevil ya da mecazi yorum doktrini; cennet, cehennem, kıyamet, kabir azabı, güneşin batıdan doğuşu gibi tarafından açık bir biçimde verilmiş herşey, bu eserinde mecazi olarak açıklanmıştır.<br />
İkinci derecede önemli olan Vech-i-Din (Dinin yüzü) İsmaililiğe giriştir; okuyucu, biraraya getirilip birleştirilmiş Kuran’dan alıntılar (ayetler) aracılığıyla derece derece İsmaililik inancının içine sokulur. Son yıllarda Pamirli İsmaililer arasında bulunup yayınlanmış Umm-ul Kitab benzeri çok sayıda risale, yazarımız Seyyidna Nasir Husrev’e güven sağlamaktadır. O da İsmaili öğretilerini yayan bir düzüneden fazla risale (kitapçık) yazmıştı. Bunlar arasında, içinde teoloji ve felsefe arasında uyum oluşturmaya giriştiği Jami al-Hikmatayn (Aklın Uyumu)vardır. Diğer çalışmaları Khwan al lkhwan., Shish-Fasi, Gushaish wa-Rihaish (Feragat ve Teslimat), Bustanul-uqul, Daliui-Mutahhareen etc. adlarını taşımaktadır. Nasir’in çok sayıdaki yapıtlarından bir kısmı günümüze iyi durumda ulaşamamıştır.<br />
Çağdaş İsmaili araştırmacı, onun kitapları üzerinde geniş incelemeler yapmış ve onların çoğunu Urducaya çevirmiş bulunan Nasir Hunzai,<br />
“Nasir’in eserlerinin dikkate değer bir bölümü iyi baskılar içinde bugün mevcut bulunduğu halde, hiçkimse onun çarpıcı kişiliği üzerinde yeteri kadar aydınlatıcı olduğunu ileri süremez”<br />
demektedir.<br />
Nasir Husrev büyük bir filozof ve ozan olduğu halde, onun işlediği ana konu din olmuş. Şiirlerini ve felsefesini, İsmaili davasının propagandası için kullanmıştı. Seyyidna Nasir, daima taid-i-İmam (İmamın manevi yardımı) sayesinde ruhsal yücelmeye erişmesiyle gurur duymuştur. Bu yücelme felsefeye başvurmadan, Tanrı&#8217;ya doğru ilerleyerek gerçekleşir ancak, şöyle söylüyor bu konuda:<br />
“Karkunan-j-khudai ra chubibeeni, Dil nadihi bazbah flasafah marhooh, Rui chu soui kouda-odin haq aari, Zoor-i-tan-o-noor-i-dilat gardad afzoon.(Tanrının sıfatlarını gözlemleyeceğin zaman, felsefe tarafından asla rehin alınmayacaksınız, yani felsefeye bağlı kalamazsınız. Tanrıya doğru ilerleyerek doğru yolu izlerseniz, sizin fiziksel gücünüzle birlikte ruhsal yücelmeniz artacaktır)”<br />
3.1 Sefername’de Mısır ve Kahire’nin Varsıllığı<br />
Nasir Husrev’in “Sefername”si, Mısır’ın sayılamaz varsıllığı kadar, halkının güncel yaşamı, dükkanları, bahçeleri, anıtsal kapıları, saraylarıyla al-Mustansir yönetimi döneminden canlı sözcükler içinde Fatimi İmparatorluğu&#8217;nun büyük tantanasının parlak bir resmini verir. Kahire kenti üzerine yazarken Nasir şu betimlemeyi yapmaktadır:<br />
“Kahire’de yirmi binden daha az dükkan olmadığını tahmin etmiştim. Onların hepsi de al-Mustansir’a ait bulunmaktaydı. Çoğu dükkanlar ayda on dinar kadar çok paraya kiraya veriliyordu, hiç biri iki dinardan daha aşağı değildi. Kervansarayların, hamamların ve diğer genel yapıların sonu yoktur. Hepsi Sultan’ın mülkiyetindedir, hiç kimse evleri ve kendi yaptırdıkları dışında mülk sahibi olamazdı. Yeni ve eski Kahire’de Sultan’a ait sekizbin bina olduğunu ve aylık toplanan kira bedeliyle icara verildiğini işittim. Bunlar icara verilir ve istekli kiracılık üzerine halka kiraya verilirdi; hiç bir baskı türü kullanılmazdı.” (W.M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname), State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y. 1986: 45)<br />
Daha ileride şunları anlatıyor:<br />
“Şehirdeki evlerin arasında kuyularla sulanan bahçeler ve meyvalıklar vardı. Ancak hayal edilebilir en güzel bahçeler Sultanın haremindeydi. Damların üzerinde bile ağaçlar dikilmiş ve eğlence parkları inşa edilmişti. Oradayken, bir aylığı onbeş dinara kiralanmış olan onikiye yirmi arşın (yaklaşık 9&#215;15 m.) ölçülerinde bir arsa üzerinde kurulmuş bir evdeydim. Ev dört katlıydı ve üçü kiraya verilmişti&#8230; Bu evler öylesine şahane ve güzeldi ki, taş, tuğla ve alçıdan değil, mücevherlerden yapıldığını sanırdınız. Kahire’nin bütün evleri birbirlerinden ayrı inşa edilmiştir, o kadar ki, hiçkimsenin ağaçları ya da bina saçakları, başka bir kimsenin duvarlarının karşısında değildir. Kahire’de, Cuma günleri insanların namaz kıldığı (dua ettiği) dört büyük cami vardır. Bunlardan birine al-Ezher denilir, diğeri al-Nur, bir diğeri al-Hakim camisi. Dördüncüsü ise al-Muizz camisidir. Bu sonuncu cami kentin dışında Nil kıyısı üzerindedir. Mısır’da yüzünüzü kıbleye döndürdüğünüzde, Aries bayırlarına doğru eğilmek zorundasınız.” (W. M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname), State University of New York, s.47)<br />
Nasir Husrev Kahire pazarlarını anlatırken şu önemli bilgileri veriyor:<br />
“Eski Kahire tüccarları pazarlıklarında namusludurlar, onlardan biri bir müşteriyi aldatırken (hile yaparken) yakalanırsa, elinde bir çıngırakla deveye bindirilir ve kentin her yerinde çıngırak çaldırılarak dolaştırılırdı. Bir yandan da şöyle bağırmak zorunda kalırdı: ‘Ben bir (müşteriye karşı) suç işledim ve cezamı çekiyorum. Yalan söyleyen herkim olursa olsun, halka açık ayıplamayla (kınama ile) cezalandırılır!’ Bakkallar, eczacılar ve gezginci (sokak) satıcıları, sattıkları herşey için &#8211; bardak, çömlek, hatta kağıt da olsa-, torba verirler. Kandil yağı şalgam ve turp tohumundan elde edilir ve adı zayt harr’dır. Susam az bulunur ve yağı pahalıdır. Zeytin yağı ise ucuza satılır. Fıstık bademden daha pahalıdır, fakat acıbademin 10 maund’u2 bir dinar’dan fazla değildir. Tüccarlar ve dükkancılar çarşı-pazara gelip giderken semerli eşeklere binerler.” (W. M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname), s.55)<br />
Arkasından da ekliyor Nasir Husrev:<br />
“Mısır halkının güvenliği ve refahı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, kumaşçılar; sarraflar ve mücevherciler (kuyumcular) dükkanlarının kapılarını bile kilitlemezler. Onlar sadece dükkanlarının karşısında bir çadır açıp otururlar ve hiç kimse herhangi birşeye dokunmaz.”(Agy.s. 57)<br />
Nasir Husrev’in tanık olduğu bir şehzadenin doğum gününü betimlemesi de dikkate değer:<br />
“1047 yılı içinde Sultan, bir oğlunun doğum günü için genel şenlik düzenledi (buyurdu): Şehir ve çarşı-pazar öyle bir donatıldı ki, doğrusu anlatılmaya değerdi. Bazı kimseler inanmıyacaktır; kumaşçılar ve sarraflar altınla, mücevheratla, paralar, altın sırmalı kumaş ve nakışlarla dükkanlarını öyle bir süsledikler ki, içinde oturacak yer kalmadı. Sultanın yönetimi altındaki halk tamamıyla güven altındaydı; hiç kimse onun ajanlarından korkmuyor; adalet dışı cezalara uğramayacakları ve herhangi bir kimsenin mülküne göz dikilmeyeceğine dair ona güveniyorlardı. Öyle varsıl kişiler gördüm ki, Pers halkının buna asla inamıyacağını ifade etmek zorundayım. Onların zenginliklerinin sınırını ya da sonunu bulamadım. Böyle bir huzur ve rahatlığı başka yerda asla görmedim.” (Agy. s.55)<br />
Kudüs’te Fatimi varlığının işaretleri de hesapsızdı. Nasır Husrev onlardan bazıları tarafından etkilendi: Örneğin, dip çevresi üzerinde altın harflerle al-Mustansır’ın adı yazılı Kaya Kubbe’nin gümüş kandillerle donatılmış olması. Ayrıca Filistin’in Fatımi valisi de Haram mahalllesinde bir bir bina inşa etmişti ve yazıtlarına Nasır Husrev hayran oldu. Fatimi varlığı Hebron’daki İbrahim (sunağında) tapınağında da görülür; genişletilmiş ve yeniden dekore edilmiş bulunuyordu. (Agy. 21-25)<br />
3.2 Sefername’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan Canlı Betimlemeler<br />
Nasir Husrev 1046 sonbaharında Hoy ve Bargri (Muradiye) üzerinden Doğu Anadolu’ya giriyor. 14 Kasım günü Van’a ulaşıyor. Van, Vastan (Tatvan), Ahlat, Bitlis, Mayyafarekin (Silvan), Erzen, Amed (Diyarbakır), Harran, Karul (Urfa?) kent ve kasabaları birbirine bağlayan kervan yolunu izleyerek 3 Ocak 1047 tarihinde Suruc’a gidiyor. Ertesi gün Fırat ırmağını geçerek Suriye topraklarındaki ilk kasaba olan Manbec’e vardığını yazıyor büyük gezgin. Bir buçuk aydan birkaç gün fazla bir zaman içinde geçmiş olduğu bu kent ve kasabalar hakkında gözlemlerine dayanan gerçek bilgiler vermektedir. Yaşayan halkları, konuştukları diller, yöneticileri, geçim kaynakları, çarşı-pazarları, surları, camileri, türbeleri, kent kapıları; akar suları bağları bahçeleri hakkında gördüklerini ve işittiklerini kısa notlar halinde –adına uygun biçimde– Sefername’sine geçirmiştir. En geniş bilgiyi, dönemin çok gelişkin iki kenti olan Mayyafarekin (Silvan) ve Amed (Diyarbakır) hakkında buluyoruz. Burada dikkatimizi çeken bir noktayı belirtmekten geçmek istemiyoruz: Nasir Husrev bölgede yaşayan halklar ve diller hakkında verdiği bilgiler arasında Kürtler ve Kürtçe’den tek sözcük bulunmadığı gibi, geçtiği bölgeyi de Kürdistan olarak adlandırmamaktadır. Kuşkusuz o dönemde bölgede Kürtlerin yaşamadığı söylenemez; ancak acaba, Kürtler büyük ölçüde kent yaşamı dışında bulunmayı ve dağlık / kırsal alanlarda konar-göçer (nomadic) özgürlüğü mü tercih etmekteydiler? Yoksa, varlıklarını gösteremiyecek kadar yokluğu mu yaşamaktaydılar?<br />
11.yüzyılın ortalarına doğru bölge kentlerinin kısmen sosyal-siyasal ve ekonomik yapısı hakkında birinci elden gelen bu bilgileri çok önemli bulduğumuz için Sefername’den çevirerek aşağıda veriyoruz:<br />
“14 Kasım 1046’da gittiğimiz Van ve Vastan (Tatvan?) pazarlarında koyun-kuzu gibi domuz satılmaktaydı. Kadın ve erkekler, en ufak bir engel olmaksızın, birarada oturup dükkanlarda içki içiyorlardı. Bundan sonra 20 Kasımda Ahlat’a ulaştık. Bu kent Müslümanlar ile Ermeniler arasında bulunan bir sınır kentidir. Melik Nasr al-Din yüz yaşın üzerinde ve herbirine bir bölgeyi vermiş olduğu bir çok oğlu bulunuyordu. Burada Arapça, Farsça ve Ermenice olmak üzere üç dil konuşuluyor. Bu kente neden Akhlat adı verildiği konusunda benim varsayımım şudur: Sözcük, Arapça khalata ‘karışım yapmak, karıştırmak’ fiil kökünden çekilmiştir; Ermenicede Khlat, Arapça’da ise resmi olarak Khelat denilmektedir. Ahlat’ta tüm ticari ilişkilerde nakit para kullanılmakta ve para birimleri 300 dirheme eşit olan Rotl denilmektedir.”<br />
“22 Kasım 1046‘da Ahlat’tan ayrıldık. Bir konaklama yerine geldiğimizde kar yağmaya başladı; hava aşırı derecede soğudu. Ovadan ilerimizdeki kasabaya doğru giden bir yol kesimi vardı; yanında sıra halinde toprağa kalaslar-kalın sırıklar dikilmişti. Öyle ki, karlı ve tipili günlerde halk ancak bu kalın sırıkları ya da ağaçtan direkleri izleyerek yollarını bulabiliyorlardı. Bu yoldan doğruca, bir vadi içinde kurulmuş bulunan Bitlis’e gittik. Bize sattıkları hesaba göre, bir dinar karşılığında 100 maund’luk bal satın aldık. Dediklerine bakılırsa, bu kentte bir yılda 3-4 yüz küp ya da kavanoz bal üreten kişiler vardı.”<br />
“Buradan ayrılırken ‘dur ve bak’ anlamına gelen ‘Kef Onzar’ kalesini gördüm, onu geçerek Veysel Karani tarafından inşa edilmiş olduğu söylenen bir caminin bulunduğu yere geldim. Burada, dağ eteklerinde dolaşan ve selviye benzer bir ağaç kesen insanlar gördüm. Onlara bu ağaçla ne yaptıklarını sordum. Onlar da bana, ağacın bir ucunu ateşin içine koydukları zaman öbür ucundan zift-katran çıktığını açıkladılar. Sonra onu çukurlarda toplayıp, sandıklara-kutulara doldurup hepsini satmaya gönderdiler.3 Ahlat’tan sonra kısaca sözettiğim bölgeler Mayyafarekin’e (Silvan) bağlıydılar. Bitlis’ten Arzan (Erzen) kasabasına geldik. Burası akarsuları, meyva ağaçları, bahçeleri ve çok iyi pazarlarıyla gelişmiş bir yerdi. İran aylarından Adhar (22 Kasım-21 Aralık) süresince Erzenliler, raz-e armanuş dedikleri üzümün 200 maund’unu (320 kg.) bir dinara satıyorlar.” (Ayg, s. 6-7)<br />
“Oradan (Erzen’den) 28 fersah (28 x 6 =168 km) uzaklıktaki Mayyafarekin’e (Silvan) geldik. Belh’ten Silvan’a kadar aldığımız yol 552 fersah (3312 km) olmuştu. 28 Kasım 1046 günüydü. Ağaçlar üzerindeki yapraklar hala yeşildi. Burası, her biri 500 maund ağırlığında (yaklaşık 800 kg) olan beyaz taşlardan yapılma muazzam bir korunma suruna ve aynı beyaz taştan yapılma her 50 ell4 (yaklaşık 25 m.) aralıkla yüksek bir kuleye sahip bulunuyor. Surun üst kısmı tamamıyla mazgallanmıştır ve yapıcı başustanın onun üzerinde çalışmasını bitirmiş olduğu görünüyor.5 Şehrin batı tarafında, taş kemerli giriş (sundurma) içine yerleştirilmiş, içi tahta döşemesiz salt demirden tek giriş kapısı var. Ayrıca bir Cuma camisi var ki onu tanımlamak çok uzun sürer. Kısaca olarak, abdest alma havuzu kırk bölmeyle yüzyüze bulunur; onların herbirinin arasından, biri görünen-açıkta ve kullanım için olan, diğeri ise toprağın altından, kirli suyu boşaltan ve sarnıçlara taze su dolduran iki büyük kanal geçmektedir. Kervansaraylar, Pazar yerleri, hamamlar ve Cuma günleri kullanılan diğer cemaat (toplu tapınma) camisi kentin dışındadır…” (Agy., s.8)<br />
Nasir Husrev Silvan’ın kuzeyine düşen Mohdatha adında ve aynı şekilde hamamları, pazaryerleri ve Cuma camisi bulunan bir kasabaya değiniyor. Bir başkası da, Mayyafarekin’den (Silvan) 4 fersah (24 km) uzaklıkta bulunan, bizzat bölgenin büyük Meliki yüz yaşındaki ve tam unvanıyla Ezz- al-Eslam Sa’d al-Din Nasr al-Davla Şaref al-Mella Abu Nasr Ahmed tarafından kurulmuş Nasriyya kentidir. Ardından Nasir Husrev, “Yeryüzünde asla benzerini görmediğini” söylemiş olduğu Amed’in (Diyarbakır) tanıtımına geçiyor:<br />
“Amed ile Mayyafarekin arası 9 fersah (54 km) tutmaktadır. Eski hesaba (İran takvimine )göre Day ayının 6.günü (11 Aralık 1046), temelleri yekpare kaya (monolitik) üzerine kurulmuş olan Amed’e ulaştık. Kentin uzunluğu ve genişliği 2000’er adımdır (yani kare planlıdır İ. K.). Her kesilip yontulmuş taş parçası 100 ile 1000 maund (160/1600 kg) ağırlığında, hepsi siyah kaya cinsinden yapılma bir çevre suru vardır. Bu taşların yüzyüze birleştirilmesi öylesine ustacadır ki, çamur veya alçıya/kirece gerek duyulmaksızın biribirine tam uyumu sağlanmıştır. Sur duvarının yüksekliği 20 cubit (yaklaşık 10 m.), genişliği ise bunun yarısı kadardı. Her 100 ell (yaklaşık 50 m.) aralıkla bir kule yapılmış ve herbirini yarım dışçevresi 80 ell (40 m. kadar) tutmaktadır. Mazgallar dahi aynı siyah taştan yapılmadır. Kentin içinden sur üzerindeki düzlüğe (platforma) insanların çıkmasını sağlayan taş merdivenler vardır. Her kulenin tepesi de meyilli bir mazgal boşluğudur. Amed’in dört giriş kapısı bulunuyor ve hepsi de salt demirden, hiç tahta kullanılmamış. Bu kapılardan her biri bir ana yöne bakmaktadır: Doğudakine Dicle Kapısı, batıdakine Bizans Kapısı, kuzeydekine Ermenistan Kapısı ve güneye bakana ise Tell Kapısı adlarını taşıyor. Yukarıda tanımlanan sur duvarının dışında, aynı cins taşlardan yapılma bir dış sur daha bulunmaktadır. İç surun yarı yüksekliğinde (5m) yapılmış olan bu duvarın üstü de tamamıyla mazgallarla (delikleriyle) kaplıdır. Mazgalların iç tarafında, tamamıyla silahlı bir adamın durması, geçmesi ve kolayca savaşması için yeterli genişlikte bir geçit vardır. Dış sur da demir kapılara sahiptir, bunlar iç surun kapılarının tam karşısındadır. Öyle ki, bir insan dış surun kapısını geçtiğinde, iç surdaki kapıya ulaşmadan önce 50 ell (25 m. kadar) uzunluğunda bir boşluğu yürümesi gerekiyor. Kentin içinde bir yerde, beş değirmen taşı büyüklüğünde granit kayadan çıkan bir kaynak su (pınar) var ve suyu son derece hoştur. Ancak bu su kaynağının nerede olduğunu hiçkimse bilmez. Kentte çok meyva bahçesi yetiştirilmiş ve ağaçlar bu suya borçlu ve minnettardır. Bu kenti yöneten kişi, daha önce kendisinden sözettiğimiz Nasr al-Davla’nın oğullarından biridir.”<br />
“Dünyada, Arap, Fars, Hindu ve Türk ülkelerinde, çevresi surlarla çevrili çok kentler gördüm; ancak, yeryüzünde Amed’in benzerlerini asla görmedim ve ne de onun dengini-benzerini görmüş olduğunu söyleyen herhangi bir kimseyi işittim. Bu şehrin cemaat camisi de siyah taştan yapılmıştır ve bundan daha mükemmel ve daha sağlam bir yapı hayal bile edilemez. Caminin iç tarafında yekpare taştan yapılma 200 tane acayip sütunlar durur. Sütunlar kesme taş kemerle birbirinne bağlanmış ve kemerlerin üstünde, birincisinden daha kısa olan sütunlardan bir bölüm vardır; yani, sütunlu kemerlerden bir üst sıra daha oluşturulmuştur. Bütün damlar sivri, yani konik biçimdedir. Taşlar yontularak ve oyularak kullanılmakta ve desenlerle süslenmiştir. Caminin avlusunda, tepesine geniş ve yuvarlak bir havuz olan kocaman bir taş yapı yerleştirilmiş. Bir adam boyu kadar olan bu taş havuzun dış çevresi 10 ell (5 m.) kadardır. Havuzun tam ortasından, temiz su fışkırtan pirinç madeninden bir boru yükselmekte; düzenek öylesine yerleştirilmiş ki, suyun girişi ve akıtılışı gözle görülmemektedir. Bu tür muazzam abdestalma havuzları hayal edilebilir en güzel şeydir; yalnız Mayyafarekin’inki beyaz taştan iken, Amed’inki siyah taştan yapılmıştır. Bu caminin yanı başında, aynı siyah taştan işlenerek yapılmış ve zemini desenli mermerlerle döşenmiş büyük bir kilise bulunuyor. Hıristiyanların tapınma yeri olan kubbenin altında, daha önce benzeriyle asla karşılaşmamış olduğum, kafes biçiminde yapılmış bir demir kapı gördüm.”<br />
“Amed’den Harran’a iki yol vardır: onlardan biri, geçtiği yerlerde yerleşme bulunmamamakta ve 40 fersah (240 km.)uzunluğundadır. Diğeri 60 fersah (360 km.) tutuyor ve yol boyunca ise çoğu Hıristiyan olan pek çok köy bulunmaktadır. Biz kervanla bu yoldan gittik. Ova, hayvanların kaya üzerine basmadan güçlükle bir adım atabildiği birkaç kayalık yer dışında oldukça düzdür. Eski İran Day ayının 22’siydi (27 Aralık 1046) Harran’a vardığımızda. Hava tıpkı Horasan’daki Navruz havasına benziyordu. Oradan da Karul (Urfa?) adını taşıyan bir kasabaya geldik. Orada bizi bir genç adam evine davet etti…” (Agy., s.8-9)<br />
Nasir Husrev, bu evde altmış yaşlarında bir bedevi Arabın kendisine Kuran okumayı öğretmesini isteğini yazmakta; gece boyunca Nas suresinin birkaç ayetini bir türlü öğrenemediğnden yakınmaktadır. (Agy., s. 10)<br />
3.3 Nasir Husrev&#8217;in Maddi Dünyada İnsan Ruhunun Yaratılışı Üzerine Düşünceleri<br />
“…Maddi dünya içinde görünen herşey üç mertebeli olan Nefs-i Kül&#8217;dendir. Maddi dünyanın kendisi üçüncü yeri kapsadığı için, demek ki Nefs&#8217;ten sonra gelen Akl-ı Kül&#8217;den oluşur. Bu üç kategori içinde Akl-ı Kül erkek, Nefs-i Kül kadına ve onlardan (gelen) heyula’ya (özmadde, tohum) benzer. Maddi dünya henüz bir çocuk gibiyken, potansiyel olarak o pek çok döl (ürün) içermektedir. Ve dünya, o daha yüksek ilkelerin (hadd) ardından üçüncüdür; onun içinde görünen herşey Akıl&#8217;ın yardımıyla (tayid) Nefs-i Kül&#8217;den şu katagorilere (mertebelere) bölünebilir: Birincisi, ağaçlar veya otlar-çimenler gibi dünya bitkilerinin yetişmesini(rustani-ha) sağlayan bitkisel ruhtur (nefs-i namiya).”<br />
“İkincisi duygusal ruhtur (nafs-i hissiyya) ki o; bütün konuşamıyan hayvanların -otçul ve etçil ya da suda yaşayanların- hepsinde vardır. Üçüncüsü, akıl ile hüküm veren ve konuşma melekesine sahip insanoğlunun içindeki konuşma ya da uslama-usavurma (sukhan-guy) ruhudur. Bütün bu üçüncü tür ruh, Nefs-i Kül’den etkilerini alırlar. Nefs’in (ruhun) diğer iki çeşidi, insan ruhunun yaptığı gibi besinlerini Akl-ı Kül’den almazlar; bu nedenle, yani hepsi ondan gıda almadıkları için ona geri dönmezler; demek ki hayvanlar ve bitkiler daha yüksek dünyaya (alem-i ‘ulvi) dönüş yapamazlar. Benzer şekilde konuşma melekesine sahibolmayan ve akıldan pay almamış (insan) ruh da o dünyaya asla geri dönemeyecektir.”<br />
“Nefs-i Kül’ün eylemi (işi), güneşten yeryüzüne parlayan ışık gibidir; öyle ki dünya o ışıkla aydınlanır, güneş battığı zaman aydınlık da kaybolur. Güneş, ışığın bir miktarını toplayabilen bir ayna ya da bir kristal üzerinde (düştüğü) parladığı zaman, kristal ya da aynanın etkisi yüzünden öyle bir parlaklık kazanır ki, onunla ateş yakılabilir ve ondan herhangi bir zamanda ışık elde edilebilir. Böylece o güneşin yaptığı aynı işi yapar; yani ölçüsü oranında ışık ve (ısı) sıcaklık üretir. Aynı şekilde, Nefs-i Kül’ün (etkinliğinin) işi, insan vücudunda (kalbad-i mardum) ortaya çıktığı ve daha sonra Akl-ı Kül’den besinini aldığı zaman, kendi aslının bilgisini kazanarak, ve Tanrının birliğini (tevhid) bilip öğrenerek, sonra bütün bunlar aracılığıyla, vücut içindeki insan ruhu, Nefs-i Kül ile benzerlik oluşturur; tıpkı ayna ya da kristal üzerinde güneş ışığının etkisinin, kendi aslı olan güneşe benzerlik oluşturduğu gibi. Ancak, (ayna ve kristalin durumundaki gibi) güneş battığı zaman, (görünürdeki) ateşin ışığı kaybolmaz; böylece, aynı yöntemle, ruh (nefs) Akl-ı Kül’den gıdasını alınca ve daha sonrakine benzeyerek Nefs-i Kül’a dönüşür. Nefs-i Kül bizzat Akl-lı Kül ile yeniden birleştiği zaman, sonsuz mutluluğa ulaşılır. Bu şekilde biz maddi dünyada (alam-i cismani), ondan yararlanan Nefs’in (Ruhun) üç eylem biçimini bulduk: Biri ruyanda, yani bitkiler (içindeki) olarak bitkisel; diğeri, hayvanlar olarak khuranda ‘yiyen’ ve üçüncüsü ise insanoğlu olarak sukhan-guy ‘konuşan’. Nefs’in bu üç çeşidini de insanın içinde toplanmış bulduk, şöyle söylersek: İnsan, bitkiler (ağaçlar) gibi büyüyor, çünkü o yerken bir ölçü-oran içinde serpilip gelişir; insan hayvanlar gibi yiyor, çünkü o yiyecek ve içecek tüketmektedir; bunlar ikinci kategorisidir, üçüncüsü ise insanın konuşabilmesidir. İşte bununu için biz diyoruz ki, insanın kendi içinde, dünya bütünlüğe (tamama) ulaşmıştır. Eğer dünyanın tamamlanması (mükemmelliği) insana bağlıysa, o insan ruhunun (nefs’in) vücuttan ayrılabilir olması ve daha yüksek dünyaya (alam-i ulvi) gitmesi zorunluğunu takibeder, çünkü oradan gelmiştir. Bu dünyaya da bir daha dönemez, çünkü mükemmele-tamama ulaşmış olan, eksikliği (noksanlığı) talep edemez. Eğer insan ruhu burada olsaydı ve onun aracılığıyla dünya tamamlanmış bulunsaydı, onun için yeniden geri döndürmek olanaksız olurdu, çünkü bu aşırılıktır. Aşırılık, mükemmelliğin-tamamın üzerinde hem kusur hem de fazlalık oluşturur&#8230;.” (İsmaili Electronic Library and Database&#8217;den)<br />
3.4 Nasir Husrev’in Ali ibn Abi Talib’i Tanımlayışından Kısa Bir Ayrıntı<br />
“…İnanan insan, Tanrı tarafından konulmuş ilkeleri tanıdığı zaman, büyüklüğüyle uygun olmayan (na-sa) herhangibir şeyi O’na yüklemeyi keser; her ilkenin (hadd) durumunu-erdemini (fadl) tanıyarak, onun yarattığı –canlı ve cansız– alemleri Tanrı&#8217;yı benzetmeyi bırakır. Bunun için Tanrı insanlara der ki:<br />
‘(K. xı, 3) Tanrınızdan bağışlanmayı dileyiniz ve tövbe edip pişman olduğunuzu gösterdiğinizde, bir (değerlendirme) adlandırma ve zaman tayiniyle zevk alacağınız iyi bir gereksinim sağlayacak ve ayrıcalık üzerine ayrıcalık (iyilik) verecektir herbirinize; fakat arkanızı dönerseniz, sizin için korkarım büyük günün azabı bekliyor”.<br />
“Değerlendirme-adlandırma’ ya da ‘zaman tayinetme-saptama’nın anlamı, dünyada size gerçek bilginin (ilm-i Hakikat) yolunu göstermektir. O zaman, bilgisiyle (ilm) ruhlarınızın öğretmeni (parvardgar) olan zamanın Efendisini (Khudavand-i zamana’i khviş) bellemiş olacaksınız. Sonra o diyor ki,<br />
‘Durumuna göre Efendinize (khudavand-i fadl) karşı görevinizi tamamlayınız. Eğer siz yüzlerinizi ondan çevirirseniz, size Büyük Gün’ün azaplarından bazısını size göndermek zorunda kalacağım.’<br />
“Bu nedenlerden dolayı, inanan kimsenin (müminin), maddi ve manevi dünyasında, yüksek olan birine daha alçak, ya da alçak olan birine daha yüksek muamele etmeksizin, her yaratılış (hadd az hudud) ilkesinin gerçek durumunu tanıması, zorunludur. Ve onları gerçek durumuna göre, bu şekilde doğru yolu (rah-i rast) izleyerek tanımalı. Her kim, daha yüksek olana cehenemlik bir davranışta bulunursa, Tanrının ona söylediklerinden biri olur.”<br />
‘(K.v, 72): Yemin ederim ki, ‘gerçekte Meryem oğlu Messih Tanrı’dır’ diyenler kafir oldular. Oysa Messih’in kendisi, ‘ey İsrail Oğulları! Benim ve sizin efendiniz olan Tanrı&#8217;ya tapının’ dedi. Gerçekte, bir kimse Tanrı&#8217;ya zerre ortaklık yapsa (şirk koşsa), Tanrı ona cenneti yasak eder ve onun son gideceği yer cehennemdir; günahkarlara yardım edecek hiç kimse bulunmayacaktır.’<br />
“Bu ayet, inananların emiri Ali b. Abi Talib’in –barış onun üzerine olsun– Tanrı&#8217;ya, peygamberimiz Muhammed’den –barış onun da üzerine olsun– daha yakın olduğu ya da Ali b. Abi Talib’in Tanrı olduğunu söyleyen kimselere de uygulanabilir. Böyle insanlara ghaliyan (hyperbolists, abartıcılar, aşırılar) denilmektedir. Oysa inananların emirinin kendisi (Ali) şöyle söyemiştir:”<br />
‘Bir keresinde Tanrının peygamberi (Muhammed) ağzını kulağıma dayadı ve bana bin fasıllık (bölüm) bilgi (ilm) ulaştırdı ve bana her bölüm içinde yeni bir bin bölüm açıklandı-bildirildi.’<br />
“Bizzat Ali, Peygamberin kendisine öğretmenlik yaptığını belirttiği için, onun Pygamberden daha büyük ve daha önemli olduğunu söyleyen herkes yalancıdır. Her kim ki, (Peygamberin) yaşadığı Şeriat döneminde onun Wasi’si (Ali) hakkında yanlış fikirler yayarsa o kafir olur. Bu nedenlerden dolayı, aşırılar-abartmacılara ilişkin olarak inen ayeti zikrettik. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Nefs-i Kül’ün mükemmelliği (tamamı) ve gizli-edilgen güç durumundan, onun güncel erişime (marifete-hünere) geçişinin Natık, Asas, İmam6 ve onların yandaşlarının ruhlarında başarılı olduklarını söyleyebiliriz. Bu ruhların, vücutlarına girmeden önce, bireysel varlıkları-var oluşları yoktu, fakat onlar gizli güç (potansiyel) olarak kaynaklarında (küll-i khviş) kaldılar, tıpkı bir insanın gizli gücü birçok insanların atası olması gibi&#8230; Ali’nin soyundan gelenler (torunları), yani Aleviler de öyledir; onlar ebedi yaşayan ruhlar olarak bu dünyada mevcuddur. Onlardan önce var olanlar ya da onlardan sonra var olacakların hepsi inananların emiri Ali’nin ruhunun özüdür, onların herbirinin potansiyel (gizli) gücü Ali ceddinden gelmeleridir. Fakat, vücutlarıyla ilişkili olmadıkları sürece, çünkü onların (beden olarak) farkına varmak ya da (maddi olarak) düşünmek olanaksızdır&#8230;” (Ismaili Electronic Library and Database&#8217;den)<br />
Kaynaklar<br />
E. G. Browne: A Literary History of Persia. London-Cambridge 1902-1924<br />
Henry Corbin: “Nasir-i Khusrau and İranian İsmailism” The Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge University Press 1975.<br />
A. J. Chunara: Noor-i Mubin. Bombay 1936.<br />
Farhad Daftary: The Ismailis, Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992.<br />
Encyclopaedia of Islam. ed. H. A. R. Gibb et al. New. ed. Leiden-London 1960.<br />
Encyclopaedia Britannica.<br />
W. Ivanow: Problems in Nasir-i Khusraw’s Biography. Bombay 1956.<br />
W. lvanow: Nasir-i and Ismailism. Leiden Brill 1948.<br />
İsmail Kaygusuz: Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları 1. Alev Yayınları: İstanbul 1995.<br />
Guy Le Strange: Nesir Khusraw diary of a journey through syria and Palestine. London  1888.<br />
W. M. Thackston, Jr.: Naser e-Khosraw’s Book of Travels (Safarname). State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y. 1986: 86-90.<br />
www.ismaili.net : Electronic Library and database/ Literary section</p>
<p>1 Öylesine fanatikler ki, Talibanlara karşı mücadele verip, onların Ağustos 1998 yılında Pole Khomri’de kurulmuş Nasir Husrev Vakfı ve Afganistan’ın en güzel kitaplıklarından biri olan Nasir Husrev Kütüphanesi&#8217;ne roketlerle saldırarak yakıp yıkmalarına engel olmadılar. İslam dininin yüzkarası Taliban yobazları, caniler; içinde 10. yüzyıla ait bir Kuran’ın, Hasan bin Sabbah’ın kendi elyazısı mektupları, Nasir Husrev’in kendi elyazması yapıtları dahil olmak üzere, çeşitli dillerde tam 55 000 Klasik ve çağdaş kitabın bulunduğu Nasir Husrev Kütüphanesini, bu kültür hazinesini acımasızca yakıp yok ettiler.<br />
2 1 maund 1,6 kg, 10 maund 16 kg., 100 maund 160 kg.olarak hesaplanmaktadır.<br />
3 Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, Bitlis çevresinde bilimsel adı pinus rigida olan Katran Çamı ormanı bulunmaktaydı. Gemi yapımında, tahtaları sıvamak ve izolasyon maddesi olarak kullanılan bu katranların, olasılıkla Van’a-Vastan’a ve Nasir Husrev’in katılmış olduğu bu büyük kervanlardaki tüccarlar aracılığıyla Suriye-Lübnan kıyılarına gönderiyorlardı.<br />
4 1 ell = 1 cubit = 46 ile 61 cm arasında değişmekte? Ortalama 50 cm.olarak hesaplanabilir.<br />
5 Bu ifadeden anlaşıldığına göre Silvan’ın surları Nasir Husrev’in geçtiği tarihten az önce onarım görüp yenilenmiştir. Martyropolis adını taşıyan bu eski Bizans kentinin, İran-Sasanileri tarafından yerlebir edilen surları, İmparator İustinianus (527-665) tarafından yeniden yapılırcasına onarılmıştı. Olasıdır ki, Mayyafarekin’in eskiyen-yıpranan ya da çatışmalarda yıkılan surları Marvanid Nasr al Davla (1011-1061) tarafından yenilenmişti<br />
6 Bu kavramlarla ilgili inanç ve açıklamalar için Haft-i Bab-i Baba Seyyidna çalışmasına bakılabilir. Nasir Husrev, İsmaili web sitesi’nden alıntı yaptığımız yazının bir yerinde şöyle söylüyor: “Natik, Asas ve İmamları tanıma, Kelime ( logos), Akıl ve Nefs’i (Ruh) tanımak kadar gereklidir. Bu bilinçli olmalıdır, sadece birini diğerlerinin üzerine koyarak değil. Çünkü yerlerin, göklerin ve onlar arasında bulunanların yaratılışında bu vardır; biz birçok akıllı düzenlemeler (hikmat-ha) görmekteyiz: Yerlerin ve göklerin düzlüğü ve eğriliği (yuvarlaklığı) ve güneşin bazan gökyüzünde en yüksekte, bazan ortasında ve bazan da onun bir yanında (aşağıda) durduran dönüşü. Bundan dolayıdır ki, ya sıcaklık ya da soğukluk dünyaya girer ya da onu terkeder; yeryüzüde kış olur, yazın ise meyva getirir&#8230;.”</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/">Doğu&#8217;nun Gerçek Aklı ve İran&#8217;da İlk İsmaili Huccet&#8217;i Nasir Husrev (1003/4-1088/9)</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/dogunun-gercek-akli-ve-iranda-ilk-ismaili-hucceti-nasir-husrev-10034-10889/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatıma&#8217;tüz Zehra Ana</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/fatimatuz-zehra-ana/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/fatimatuz-zehra-ana/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Müslüm Kaya Dede]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Mar 2014 21:25:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[EHLİBEYT]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/fatymatuz-zehra-ana/</guid>

					<description><![CDATA[<p>FATIMATÜ-Z ZEHRA ANA         İki cihan serveri Hatemül Enbiya Hz Muhammed Mustafanın göz bebeği, ciğer paresi, yaşı ile değil aklı ile kamil, Zühre yldızının aydınlığına sahip <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/fatimatuz-zehra-ana/" title="Fatıma&#8217;tüz Zehra Ana">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/fatimatuz-zehra-ana/">Fatıma&#8217;tüz Zehra Ana</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="post-605" class="post">
<h2><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">FATIMATÜ-Z ZEHRA ANA</span></h2>
<div class="entry">
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">        İki cihan serveri Hatemül Enbiya Hz Muhammed Mustafanın göz bebeği, ciğer paresi, yaşı ile değil aklı ile kamil, Zühre yldızının aydınlığına sahip gönlü aydın, gözü pek, inancında, yolunda, itikatinde tavizsiz, mazlumun annesi, kardeşi, bacısı, şirri yezdanın sevgili eşi, yeri gediğinde toprak Ana ve yeri geldiğinde göklerin şimşeği, Zülme ve haksızlığa ilk başkaldıran……</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">        Onurun, direnmenin ve Hakkın sancağı, gönüller bahçesinin nadide çiçeği, ser veripte boyun eğmeyen şehitlerin anası, korkunun zülmün dize getiremediği, övülmüş, kutsanmış, dillere, dualara gönüllere mihrap olmuş Fatima ANA seni birkaç sayfa yazıyla anmak ancak bizim acizliğimizin bir kanıtıdır. Sen ki! iki cihanın yekünü, sen ki! onsekiz bin alemin nuru, sen ki! Kubbeyi Rahmandaki tahtın sahibi, cümle valığa şefaati ve var olmanın delili, yeryüzünün güneşi, Evren’ın ışığı, Dünyadaki bütün güzelliklerin adı ya Fatima sana ve o tertemiz soyuna binlerce selam olsun.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">             Yaratılış inancında Hakkın nurundan ilk yaratılan ak ve yeşil nurlar görünür evrenin tecellisinde ilktirler. Bütün kainat bu iki nur’un varlığının hürmetine varoldu, ak nur ile yeşil nur kendi içinde birliği görünüş alanında da çokluğu temsil etmektedir. Ne zamanki bilinmeyen kendini bilince, bilinmeye çıkarmak istedi, anılması  ve bilinmesi için kendisiyle öz olarak özdeş olan Ademi yarattı, Adem donunda vucut bulan varlık, aklı, düşüncesi ve iradesiyle kendisinde geldiği öz’ün niteliklerini buldu. Bu sayede’dir ki üzerinde yaşadığı Dünyayı kendi yaşamını sürdürebilmesi için kendine cennet ayni zamanda kendi neslini ve bütün canlı varlığı yok etmek içinde cehennem olarak değiştirdi. Bu anlamda Dünyada, biribirine zıt kutuplarda bulunan cennet ve cehennem yanyana hatta içiçedirler, bir anda cennet olan cehenneme dönüşebilir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">        ‘’On sekizbin alem yok iken Muhammed ile Ali’nin nuru bir idi, Abdullah ile ebu Talib zamanında iki oldu. Muhammedin nuru Abdullahtan zuhura geldi. Hz Ali’nin nuru Ebu Talib’ten zuhura geldi’’ (1)</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">          Abdullah ve  Ebu Talib’te ikiye ayrılan  bu nur Velayetin nur’u İmam Ali ile Nübüvetin nurundan gelen Fatima’nın ikrarı ile tekrardan birliğe geri dönüp kendisini yeniden görünüş alemine on ikiler diye andığımız on iki imamlar donunda dışarıya vurdu. Varlık aleminin ilk çekirdeğini temsil eden bu ilahi nur’un  son peygamber Hz Muhammed Mustafa ve Velayetin nur’u  olan İmam Ali’de tekrardan vucut bulması Alevi inancında  ‘’Hak- Muhammed-Ali’’ üçlemesiyle (birlemesiyle) inancın temelini oluşturmuştur.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">          ‘’Kubbeyi Rahmanda, Fatima’nın başındaki tacı Muhammed, belindeki kemeri Ali, kulaklarındaki küpeleri Hasan ile Hüseyin, gözleride talipleridir. Cümle ervahı nur olanlar Fatima’da mevcut idiler ‘’(2)</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">          Fatima Ana Peygamberin Hatice-tül kübradan doğan altı çocuğundan beşincisidir, doğum tarihi hakkında çeşitli rivayetler vardır, birçok kaynakta doğumunun peygamberlikten önce olduğu belirtiliyorsada genellikle Aleviler Fatima’nın doğumunu Hz Muhammede Vahıy’in geldiği sene olarak söylerler. Hz Muhammed Erkek cocuklarını  (Kasım-Abdullah ) kaybettiğinden onu çekemeyenler Muhammed’e nesli kesik anlamına gelen ‘’Ebter’’ diye alaylı bir şekilde hitap ediyorlardı bunun üzerine inen Kevser suresinde</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"><strong>Ey Muhammet, Şüphesiz, Biz sana Kevser’i verdik, öyleyse Rabbin için ibadet et ve kurban kes. Doğrusu, asıl soyu kesik olanlar onlardır.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Burada verilen Kevserin Hz Fatima, Kurban’ında Kerbela şehidi imam Hüseyin olduğu konusunda Hemen bütün aleviler hemfikirdirler, Hz Peygamber <strong>‘’Fatima benden bir parçadır onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur ‘’</strong> v.b  sözleriyle çok sevdiği kızını İmam Ali ile nikahlandırmış böylelikle Muhammed Mustafanın soyu kızı üzerinden yürümüştür. İslamdan önce araplar genellikle ilk doğan çocukları kız ise onları diri diri kumlara gömerlerdi oysaki Hz Muhammet kızı Fatima doğduğunda çok sevinmiş, şenlikler yaptırmış ve <strong>‘’Ben Fatimaların çocuğuyum’’</strong> diyerek kızına Fatima adını vermiştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">    Hz Muhammed daha Mekkede iken Amcası ve ayni zamanda koruyucusu olan Ebu Talip Hakka yürümüş ve kısa bir süre sonrada eşi Hatice’ninde Hakka yürümesiyle Büyük sıkıntılara maruz kalırken bir yandanda kızı Fatima  daha çocuk sayılabilek yaşta annesiz kalmıştı. Mekke aristokrasisinin zaten varolan baskısı Ebu Talip ve Hatice ananın yokluğunda sınır tanımaz bir hal alırken Fatima Babasının en  büyük yardımcısı olmuştu. Ümmeye oğullarının her alanda yürüttükleri zorbalıklarına ve baskılarına karşı Hz Muhammed çareyi Medine’ye göç etmekte buldu, <strong>O</strong> kimselere görünmeden mekke’yi terk ederken kızı Fatima’yı ve geride kalanların hepsini o gece yatağına yatırdığı imam Ali’ye emanet etmişti.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> Medineye göçten sonra evlilik çağına gelen Fatıma’ya bir çok talip çıkmasına rağmen <strong>‘’Ben kızım Fatima hakkında Allahın kararını bekliyorum ‘’</strong>diyerekten Hz Peygamber gelen isteklileri geri çeviriyordu. Daha sonraları Fatima’ya talip olarak Hz Muhammedin  huzuruna çıkan İmam Ali hakkında ‘<strong>’Rabbim kızıma hayırlı bir kısmet nasip et, amcam oğlu Ali ne güzel bir eştir onun için’’ </strong>sözü ile İmam Ali’nin teklifini Kızı Fatimaya ulaştırıp fikrini sordu. Fatima’nın kabulünden memnun kalan babası bu memnuniyetini şöyle dile getirdi<strong>. ‘’Ey Fatima, seni…ilim bakımından en yüksek, ahlak bakımından en ileri….Biriyle evlendirdim’’ (3)    </strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> Varılan anlaşmadan sonra düğün hazırlıkları başladı, İmam Ali gerekli hazırlıklar için kendı zırh’ını sattı, alınan parayla Fatimaya çeyiz olarak Bir sedir, bir yün yatak, bir hurma lifi minder, bir kilim, bir yatak örtüsü, bir su kabı, bir takım elbise ve bir kaç çeşitte ev eşyası alındı. Daha sonraları evin halini soranlara İmam Ali ‘<strong>’Bende para bulunmazki</strong> ‘’sözü ile hayatları boyunca alınan bu çeyiz eşyalarına  başkada fazla  bir şey eklemeyeceklerdir. Hakkın lutfu, cennet kadınlarının seyyidesi, şehitler serdarı imam Hüseyinin annesi Alevi inancının fatimatü-z Zehrasının nikahını ‘’ <strong>Allahım, onların birleşmelerinide, geleceklerini de mubarek eyle ! …onlardan Dünyaya gelecek nesillerini de mubarek eyle,..onları şeytanın şerrinden koruman için sana yalvarıyorum</strong> ‘’ <strong>(3)</strong> diye dua ederek bizzat iki cihan serveri Hz Muhammet kendisi kılacaktır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">İmam Ali ile Fatimatü’z Zehranın evliliklerinden üç erkek (bunlardan Muhsin adlı erkek cocuk  doğumdan önce ölmüş ) ve üç kız olmak üzere altı çocuğu oldu. Torunlarının doğumuna çok sevinen Hz Muhammet <strong>‘’Allah her nebinin zurriyetini kendi sülbüne, benim zurriyetimi de Ali’nin sülbüne koydu’’ </strong>Diyerek kendi neslinin Ali ile Fatimadan yürüdüğünü belirtmiş, o güne kadar Arap yarımadasında bilinmeyen Hasan ve Hüseyin isimlerini torunlarına vererek Hasan ve Hüseyin için <strong>‘’cennet gençlerinin efendileri , onlar benim iki körpe fidanlarımdır ‘</strong>’diye buyurmuşlardır. Muhammed Mustafa’nın sevgili torunları, soyunun sürdürücüleri, İmam Ali ve Fatima Ana’nın ciğer pareleri İmam Hasan ve imam Hüseyin ve onların soyundan gelen hemen bütün imamlar (İmam Mehti daha küçük yaşta sırlara karıştı ) Ehli-Beytin düşmanları tarafında vahşice şehit edildiler. </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Ehli-Beyte yapılan haksızlıklar Hz Muhammed daha hasta yatağındayken başlamış, Muhammed Mustafanın vasiyet yazdırmak için kağıt kalem istemesini orada bulunan Ömer engellemiş Ve Hz Muhammed orda bulunanları Ömer’de dahil olmak üzere huzurundan kovmuştur. ‘’Allahın resulu bir ara kağıt kalem istedi ve buyurdu<strong>. “size birşey yazdırayımki benden sonra delalete düşmeyesiniz …’’ </strong>Ömer engelledi<strong>…”Ömer peygamber acısından ne yaptığını bilmiyor, ortada Kuran var o bize yeter “ dedi…..</strong>Bunu gören Allah Resulü <strong>“Benim huzurumda münakaşamı ediyorsunuz hadi çıkın burdan” </strong>diye oradakileri kovdu<strong>… (3)</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bütün bunlarda gösteriyorki planlar çok önceleri yapılmış olup sadece beklenen Muhammedin vefatı olmuştur. Bu gün gelip çattığında yapılan planlar saklı yerlerden çıkarılıp, gerekenler bir bir işleme konulup, eskiyi tekrardan elde etmek için baskılar haddini aşmış, bir öç alma, yok etme hedefine doğru atlar dörtnala kalkmıştı</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> Hz Muhammed daha sağlığında Fedek diye bilinen hurmalığı kızı fatima’ya vermişti, Fatima’nın bundan gayri bir geliri de yoktu, bütün ailenin geçimi buradan sağlanıyordu. Ayrıca Vedda hacı dönüşünde Gadiri- Hum denen yerde on binlerce kişinin huzurunda yaptığı konuşmasında Hem İmam Ali’yi kendine vasi tayin etmiş hemde geride bıraktığı iki emanetten biri olan Ehli-beytine sevgi ve saygı istemişti. Ama ne yazıkki bunların hiçbiri işe yaramamış Peygamberlerinin naaşı daha yerde iken ( Ehli-Beyt ve birkaç yakınından başka ) kimse defin işlemiyle meşgül olmayıp bir an önce kaybettikleri saltanata, şöhrete kavuşmak için işe koyulmuş kılıç zoruyla idareyi ele geçirmişlerdir. Buda şunu çok açık bir şekilde gösteriyorki, sadece görünüşte iman etmiş olanlar daha ilk fırsatta içindekilerini dışa vurmaktan hiçte çekinmemişlerdir. Dünya malını paylaşım söz konusu olduğunda, kimscikler ne Kuran’ı ne Peygamberi ne Peygamberlerinin söylediklerini nede Peygamberinin cocuklarını aklına getirmiş ve nitekim kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa  öyle de yapmışlardır.. Daha Hz Muhammedin Naaşı yerde iken kendilerini Halife ilan ettiler ,vefatından birkaç gün sonra İmam Ali ve Fatimayı zorla biat ettirmek için Ebu Bekir’in emriyle  “<strong>… Ebu Bekir, .. Ömer’i gönderip  “Biat etmemekte ısrar ederlerse, evi yak’’ emrini verdi (3)  </strong>           <strong> </strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Ömer ve taraftarları İmam Ali’nin evini içeridekilerle beraber yakmak istediler bu arada kapıyı açan Fatima ana’nın çıkan arbedede kaburgaları kırıldı , hamile olduğu Muhsin adlı bebeğini düşürdü. Bu arbedede İmam Ali’nin evinde bulunan…<strong>“Zubeyır de .. Ömere hücum etmiş, ayağı kayıp, kılıcı elinden düşmüştür. Hz Fatimanın altı aylık çocuğu Muhsin veya Muhassin, adını doğmadan önce Peygamber S.M Hz leri koymuştu. Bu olayda düşmüştür’’ (4)   </strong>  </span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Dahası peygamberin kendi sağlığında Kızı Fatima’ya verdiği Fedek Hurmalığı da ‘’Peygamberlerin mirası olmaz’’ gerekçesiyle Fatima’nın elinden alındı. Bun konuda Fatima’yı dinleyen  Ebu Bekir Şöyle cevap verdi. “ <strong>Ey Allah Resulünün sevgili yavrusu, Muazzez baban  “Bize varis olunmaz ” buyurmuştur, ben bu toprağı sana veremem ”….(3)</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bunun üzerine Hz Fatima bir süre sonra Mescidi Nebevi’ye giderek yapılan haksızlıkları oradakilerin yüzüne haykırarak uzunca bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın bir paragrafı şöyledir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">……<strong>Ey insanlar! Bilinizki ben Fatima’yım ve babam Muhammed Mustafa’dır. Sözün ilkini ve sonunu söylerim, konuşmamda luzumsuz, davranışımda münasebetsiz bir şey yoktur. Şimdi siz tutup, benim kendi babama varis olamayacağımı söyleyebilirmisiniz ? Cahiliye ahlakıyla mı hükmediyorsunuz, yoksa bilmiyormusunuz durumu ? Hayır , biliyorsunuz. Şu parıldayan Güneş kadar açık biliyorsunuzki ben Muhammedin kızıyım. Ey Ebu Kuhafenin oğlu  (Ebu Bekir) Allahın kitabında senin için ‘’babasına varis olur’’ yazılı iken benim için ‘’varis olamaz’’mı yazılı. Çok çirkin bir iş yapıyorsun. Allahın kitabını göz göre göre bir kenara mı itiyorsun…..Yoksa iki din var da ben ve babam bunların ikincisindenmiyiz. Yoksa Kuran’ın inceliklerini siz babamdan ve onun amca oğlu Ali’den daha iyimi biliyorsunuz ?… (3</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Yaşanan bunca olaylar Fatima Anayı çok derinden etkilemiş olacakki  hasta yatağında kendisini ziyarete gelen Peygamber hanımlarına şöyle hitap ediyordu ‘’<strong>…….Dünyanızdan tiksiniyor, Erkeklerinizden ürküyorum. Sizden ayrılmak beni sevindirecektir. Allah, içime, sizden ayrılma isteği attı. Çünkü haklarımız korunmadı, emanetimize riayet edilmedi. Allah Resulü Babamın bizim hakkımızdaki vasiyetine uyulmadı. Kısaca, mahrumiyetimizle asla ilgilenilmedi…  </strong>sonra yüzünü baş ucundaki Esma binti umeys ve İmam Ali’ye çevirip  <strong>‘’Beni sen ve Ali yıkayın başka kimseyi cenazeme koymayın ve definimi,  babamınki gibi gece yapın… (3) </strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Fatima Ana’nın vasiyeti yerine getirildi,….Başsağlığına gelenler arasında<strong>….Bir kişinin gelmeyişi dikkat çekiyordu:…Aişe ..(3)</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Zaten gelmeside beklenemezdi, Ebu Bekir kızı Aişe’nin Ehli-Beyt hakkındaki düşünceleri ve yaptıkları herkesin malumudur…</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Fatima Ana Alevi yolunun da Anasıdır, Asırlardan beri Ali ismi Fatima ismi Hasan, Hüseyin ismi Alevi insanının dilinden düşmedi her ne kadar günümüzde de bazı haddini bilmezler Alevi inancının bu kutsallarına dil uzatma cürretini gösteriyorlarsa da. Nasılki geçmişte yapılanlar sadece ve sadece Ali’nin, Fatima’nın, Hasan’ın, Hüseyin’in ismlerini yükseltmekten başka işe yaramadıysa, bugünkü bu vızıltılarda  o değerleri Alevi toplumunun gönlünden çıkarıp atmaya yetmeyecek, tersine dahada yükseltecektır.’’ Kötü söz sahibinindir’’ Ata sözünden hareketle diyoruz ki söylenen söz kişinin kendi aynasıdır, söyleyenler söyledikleriyle yanlızca kendilerini tarif ediyorlar.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Gönül gözleri ama olanlar elbetteki gerçeği göremezler, Hak kendi binasını yartırken eşit davrandı ama gönül gözüne sahip olmaya kişinin kendi emeği lazım. Emek yanlızca dünya malı için çalışmak değil, Hak yarattığı beden binasına konuktur. Hakkın konuk olduğu yeri her türlü riyakarlıktan arındırmak en büyük ve en kutsal emektir</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">     Ya Fatima  sen halen kapımızda eşik, dilimizde dua, belimizde kuşak, gönlümüzde mihmansın.Hala annelerimizin bellerine bağladığı Fatima ana kuşağı, hala onulmaz yaralara merhem olan el Fatima ana’nın elidir ve hala göğü bir kuşak gibi bağlayan o saf, o tertemiz , o harika renkler senin kuşağın diye anılır.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">     <strong>Şevkatin, sevgin ve direncin Cümle Canlara örnek olsun…….</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> Yazımızı  ünlü Tasavvufçu <strong>Muhyiddin ibn-i Arabi’nin</strong>  Fatima için söylediği salavat-ı şerifesiyle noktalıyalım.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Allahhım ! Cenabı Fatima’ya, Babasına, kocasına, cocuklarına sonsuz ilminin kuşattığı şeyler adedince salat ve selam et.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Allahım !</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">İnsan şeklinde tecelli eden kudsi cevher,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;"> Külli ruhun sureti,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Akıl aleminin biriciği,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Nebevi hakikatin parçası,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Alevi nurlarının parıldama yeri,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Fatimi sırlar kaynağının özü,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Cehennemden kurtulan ve sevenlerini cehennemden kurtaran,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Yakin ağacının meyvesi,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Kadınlar aleminin sultanı,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Kadri yüce, kabri meçhul,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Resüller sultanının göz nuru,</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Betül Zehra’ya</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Salat ve selam et .</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">oooooooooooooooooooooooooooooooooo</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Yararlanılan kaynaklar</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">(1)-Buyruk : S Aytekin</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">(2)-B.K.Hasan efendi :H.E.Rızası</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">(3)-Y.N.Öztürk :Hz Fatima</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">(4)-S.A.İs.Tarihi :A.B.Gölpınarlı</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">Bu makale Alevilerin sesi 165. Sayisinda yayinlanmistir.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">                                                                                  Müslüm kaya</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">                                                                                     Ekim 2012</span></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/fatimatuz-zehra-ana/">Fatıma&#8217;tüz Zehra Ana</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/fatimatuz-zehra-ana/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veliyettin Ulusoy İle Bir Söyleşi</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/veliyettin-ulusoy-ile-bir-soylesi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/veliyettin-ulusoy-ile-bir-soylesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Kaykı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jul 2013 21:27:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNCEL HABERLER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/veliyettin-ulusoy-yle-bir-soylethi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Alevilik Diyanet içinde yer alamaz, almaz!&#8217; Hacı Bektaş Veli Postnişini Ulusoy’dan çarpıcı açıklamalar… 02 Temmuz 2013 Salı 12:22 Ahmet Koçak / Demokrat Haber Hünkâr Hacı <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/veliyettin-ulusoy-ile-bir-soylesi/" title="Veliyettin Ulusoy İle Bir Söyleşi">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/veliyettin-ulusoy-ile-bir-soylesi/">Veliyettin Ulusoy İle Bir Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>&#8216;Alevilik Diyanet içinde yer alamaz, almaz!&#8217;</h1>
<h2>Hacı Bektaş Veli Postnişini Ulusoy’dan çarpıcı açıklamalar…</h2>
<div class="info">
<div class="date fleft">02 Temmuz 2013 Salı 12:22</div>
</div>
<p class="MsoNormal">Ahmet Koçak / Demokrat Haber</p>
<p class="MsoNormal"><em>Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyyettin Hürrem Ulusoy ile Türkiye gündeminde öne çıkan konuları, Barış Süreci’ni, Gezi Parkı Direnişi’ni, yeni Alevi Açılımı’nı konuştuk…</em></p>
<p class="MsoNormal"><strong>Son aylarda Türkiye, barış süreci ile başlayan önemli gelişmelere sahne oldu. Öncelikle “Barış Süreci” hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?</strong></p>
<p class="MsoNormal">Hacı Bektaş Veli, “Yetmiş iki millete bir nazarla bak” der. Yaşadığı dönemde Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği yer olan Kapadokya bölgesi Hıristiyanlığın merkezlerinden biridir. Ama Hacı Bektaş Veli ve ardıllarının düşüncesinde hiçbir zaman, “gelin, benim inancıma girin” şeklinde bir ısrar olmamıştır. Onlar Dergâhlarını kurmuşlar ve inançlarını, geleneklerini yürütmüşler, ama kimseye herhangi bir zorlama yapmamışlardır. Toplum, onları görerek gelmiş, Dergâh’ta o inanca mensup olmuş, sevmiş, benimsemiştir.</p>
<p class="MsoNormal">İnancımıza göre hükümet ya da devlet eliyle inançlara müdahale etmek ya da bir inancın yararına diğer inanç toplumlarına baskı uygulamak kabul edilemez. Ayrıca böyle uygulamaların, günün gerçeklerine de ters olduğu açıktır. Çağdaş demokratik hukuk normlarına, insan hakları ilkelerine göre kimsenin görüşü zorla-şerle değiştirilemez, hiçbir toplum zorla asimile edilemez.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>“BARIŞ SÜRECİ”NDEN MUTLU OLDUK, SEVİNDİK, AMA</strong></p>
<p class="MsoNormal">Bugün ilerlemesine umutla baktığımız “barış süreci” öncesinde, toplumlar arası ilişkilerde çok ağır hatalar işlendi. Gün bunları aşma günüdür, dünü geride bırakma günüdür, ancak “barış süreci” yürüyor diye, toplumlar arası ilişkilerde var olan diğer sorunlar unutulmamalıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Daha önce de söyledik, biz “barış süreci”nden mutlu olduk, sevindik, ama diğer toplumların sorunlarının da çözüm yaklaşımıyla ele alınması gereklidir. Ne yazık ki acılı tarihimizin, katliam ve talanların biriktirdiği sorunlara, Alevilerin, Ermenilerin, Ortodoksların ve diğer Hıristiyanların, Süryanilerin, Ezidilerin sorunlarına çözüm içeren bir yaklaşım görülmemektedir. Tam tersine, atılan adımlardan geri dönülmekte ya da göstermelik adımlarla var olan durumu içinden çıkılmaz hale getirmektedir.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>TEMEL İLKELER LAİKLİK VE DEMOKRASİ OLMALI</strong></p>
<p class="MsoNormal">“Çözüm süreci”ne paralel olarak Türkiye’nin önünde devletin yeniden yapılanması, yani yeni bir anayasa yapılması sorunu durmaktadır. Anayasa yapımı sürecinde toplumlar arası ilişkileri düzenleyecek temel ilkeler <strong>laiklik</strong> ve <strong>demokrasi</strong> olmalıdır. Bu iki ilkeden taviz verilmesi ya da bu iki ilkenin çiğnenmesi, toplumlar arası ilişkilerin düzelmesine değil, daha da bozulmasına yol açar.</p>
<p class="MsoNormal">Bu laiklik ve demokrasi konularındaki kaygımızı açıkça dile getiriyoruz. Biz, ne kimsenin inancına karışıyoruz, ne de kimsenin bizim inancımıza karışmasını istiyoruz. Biz her inanca saygı duyuyoruz, ama aynı saygının bizim inancımıza da gösterilmesini bekliyoruz. Devlet zoru ile Alevilere ve devlet Sünniliği dışındaki inançlara karşı uygulanan her türlü baskı ve asimile etme çabasına karşıyız.</p>
<p class="MsoNormal">Dinin <strong>devlet işlerinden, devletin de din işlerinden elini çekmesinden yanayız. </strong>Laiklik bu temelde bir anlam kazanır. Bu nedenle<strong> yeni anayasa ile belirlenecek devlette Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kuruma yer olmaması gerektiğini ısrarla vurguluyoruz. </strong>Devletin, beğenmediği inançları ve o toplumların tarihini silme çabalarına girişmesine ya da böyle girişimlere destek olmasına karşıyız. <strong>Devletin tek görevi, bir inanç toplumunun diğerine baskı ve zorbalık yapmasının önüne geçmektir; inançlar-üstü ve tarafsız olmaktır.</strong></p>
<p class="MsoNormal">Türkiye’de laiklik konusunda bir kavram kargaşası yaratılmak istenmektedir. Bazı çevreler, ısrarla laikliğin dinsizlik demek olduğunu öne sürmektedir. Aynı çevrelerden, “Ben laik değilim!” sözünü duymaktayız. Bu bir çarpıtmadır, çünkü laiklik kişisel bir konu değildir, devletin örgütlenmesi ve dinlere-inançlara karşı tutumu ile ilgili bir ilkedir. Laiklik, bu çevrenin iddia ettiği gibi topluma devlet eliyle dinsizliği dayatmak demek değildir. Devletin, bir inanç adına diğer inançları baskı altına almaya bir son vermesi demektir. Devletin dinleri ve inanç toplumlarını serbest bırakması, ancak aralarındaki ilişkiyi sıkı bir şekilde denetlemesi demektir. Bu denetim görevinde devletin, <strong>inançlar üstü</strong> ve <strong>tarafsız</strong> olması demektir.</p>
<p class="MsoNormal">Bu çevrelerin yaklaşımı aslında,  “Ben, kendi inancımı sana, zorla veya kandırarak kabul ettireceğim; kabul etmezsen gerisini sen düşün” demektir. Yurdumuzun nüfusu çoğunlukla Müslüman olmakla birlikte, farklı mezheplerden ve farklı dinlerden vatandaşlarımız vardır. Bu yaklaşım, tüm toplumun huzur ve refahı için bir tehdit oluşturmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal">Biz, tüm dinlerin ve inanç toplumlarının bir arada huzur ve kardeşlik içinde yaşamasın için biz, “Biz kimsenin inanç ve düşüncelerine karışmıyoruz. Kimse de bizim inanç ve düşüncelerimiz karışmasın. Devlet dinler-inançlar karşısında tarafsız olsun, inanç toplumları arasında huzur ortamını gözetsin” diyoruz.</p>
<p class="MsoNormal">Bu nedenle, devlet yapısı içinde yalnız Sünniliğe hizmet eden bir kurumunun olması bence iki yönden sakıncalıdır: Birincisi, yukarıda anlattığım gibi laik bir devletin böyle bir kurumu olmaz. Olursa, laiklik sözde kalır, toplumlar arasında huzur kalmaz, tam tersine inançlar ve dinler baskı altında tutulur. İkincisi, bu durum Anayasal eşitlik ilkesine aykırıdır; bu toplumda bir kesimin diğerleri üzerine tahakküm kurması demektir.</p>
<p class="MsoNormal">Alevi-Bektaşi anlayışında her şey rızalık ve kul hakkına dayanır. Sünni olmayan vatandaşların vergilerinin Diyanet İşleri Başkanlığına aktarılması kendilerince nasıl “helal” sayılıyor, bilemiyoruz. Bu tutum ve davranış bize çok ters geliyor. Bu nedenle devletin ve yerel yönetimlerin, inanç toplumlarına her hangi bir mali yardım yapmasına karşıyız.</p>
<p class="MsoNormal">Buna karşın devletin zorla el koyduğu dini vakıfların mülklerinin gerçek sahibi olan inanç topluluklarına iade edilmesi gerektiği açıktır. Din-inanç toplumlarının kurumlarına zorla dayatılmış sınırlamaların ve yasakların da kaldırılması gerektiği açıktır. Bunları içermeyen öneriler, sorunları çözmeyeceği gibi daha ağırlaştıracaktır.</p>
<p class="MsoNormal">Huzur içinde, el ele, kardeşçe yaşamak isteniyorsa, ülkemizde her topluma, her inanca aynı derecede saygı gösterilmesi şarttır. Hem bireyler olarak, hem de toplumlar olarak karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde yaşamayı başarmamız lazım.</p>
<p class="MsoNormal">Biz gelecekten umutluyuz, çünkü kendimiz için ne istiyorsak, başkaları için de aynı şeyi istiyoruz. Kendimizi bilmek bizim temel ilkemizdir. Bir olursak, iri olursak, diri olursak çözülmez gibi görülen sorunların çözüldüğünü hep birlikte göreceğiz.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Taksim Gezi Parkı’ndan çok sayıda Alevi-Bektaşi genç direnişe katıldı. Yüzlerce can yaralandı, birçok can kaybı oldu. Büyük bir zorbalıkla karşı karşıya kaldılar, ama farklı ve yaratıcı yöntemler bulunarak direndiler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p class="MsoNormal">Hacı Bektaş Veli, “<em>Her şeyin büyüğü bilim ve hilimdir (yumuşaklık). Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır</em>” der. Bunlar bizim yolumuzun temel düsturlarıdır. Bizim, her gün yaptığımız nefis mücadelemizle, kendimizden ve toplumumuzdan uzaklaştırmaya çalıştığımız yanlışlar arasında kin, kibir ve gıybet vardır. Gençlerimizi de bu temelde yetiştirmeye özen gösteririz.</p>
<p class="MsoNormal">Ne yazık ki içinde yaşadığımız toplumda bizim anlayışımıza taban tabana zıt yaklaşımlar vardır. Bazıları, “<em>Dindar ve kindar bir gençlik yetiştirmek</em>” amacını açıkça vurgulanmaktadır. Bugünkü siyasi iktidarın son zamandaki birçok uygulamalarında bunun etkisini görmek olanaklıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Bizde karar almadan önce <em>meşveret</em>, danışma-tartışma ve <em>muhabbet</em>, sorunlara ve insanlara sevgi ile yaklaşan ve rıza almayı hedefleyen görüşme esastır. İktidar çevrelerinde ise tek adamlık, en iyisini ben bilirimcilik, dediğim dedimcilik, ben yaptım olduculuk, kendi doğru bildiklerini topluma dayatmak ve biat etmeyene zor kullanmak anlayışı ağır basmaktadır</p>
<p class="MsoNormal">İktidar son dönemde tek yanlı kararlarla, toplumla tartışmadan, rıza almadan bir dizi büyük projeyi, alelacele uygulamaya koyacağını ilan etmiştir. Bunların çevreye ve gelecek kuşaklara yapacağı etkiyi düşünmeden, bilim adamlarıyla ve ilgili taraflarla bir danışma ortamı yaratmadan kazmayı alıp yola dökülmüştür. Biliniyor, ama bunların bazılarını saymak gerekirse:</p>
<ul style="margin-top: 0cm;">
<li class="MsoNormal">Sadece ülkemizi değil, tüm Ege ve Karadeniz bölgesini ilgilendiren sonu öngörülmez bir çevre felaketi olacak Kanal İstanbul projesini uygulamaya koymaya karar vermiştir.</li>
<li class="MsoNormal">İstanbul’un ve Trakya’nın su kaynaklarını perişan edecek dev bir havaalanı, daha projesi bile yapılmadan ihale edilmiştir.</li>
<li class="MsoNormal">Galata rıhtımında eski tarihi dokuyu yok edecek ve denizi biraz daha dolduracak bir Kurvaziyer Limanı inşası ihale edilmiştir.</li>
<li class="MsoNormal">İstanbul’da deniz doldurmaya doymayan iktidar, Anadolu ve Avrupa yakasında iki devasa deniz doldurma projesini, toplantı ve gösteri yürüyüşleri için alan yaratmak olarak adlandırmış ve Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşlerini bu alanlar dışında yasaklayacağını duyurmuştur.</li>
<li class="MsoNormal">İstanbul’da halka açık nadir yeşil alanlardan bir olan Çamlıca’da, eski bir Osmanlı camiinin kötü bir kopyasını kondurmak üzere ağaçlar kesilmeye ve toprak kazılmaya başlamıştır.</li>
<li class="MsoNormal">Yıllar önce kendilerinin “çevre katliamı olur” diye karşı çıktıkları üçüncü boğaz köprüsü ve çevre yolu geçirmek üzere İstanbul’un kuzeyindeki ormanları yeşil alanları yok etmeye girişmiştir. Üstelik en yetkili ağızlardan, bu köprüyü Kızılbaş-Alevi-Bektaşi toplumunun burnunu sürtercesine Yavuz Sultan Selim olarak isimlendireceklerini tebliğ etmişlerdir.</li>
<li class="MsoNormal">Tüm bunlar da yetmemiş gibi İstanbul’da toplumun kendilerine oy vermemiş kesimlerinin hassasiyet duyduğunu bildikleri Taksim’de bir yıldır süren sözde “yayalaştırma projesi” ile bölgeyi köstebek yuvasına çevirmiştir. Atatürk Kültür Merkezi’ni onarmak bahanesiyle yıllardır kapalı tutmaktadırlar. Taksim’e cami yapmak hep gündem tutulmuştur. Ve bölgenin son yeşil alanı olan Gezi Parkı’nda eski bir kışlayı yeniden inşa etmek bahanesi ile yeni bir AVM yapmaya girişeceğini duyurmuştur.</li>
</ul>
<p class="MsoNormal">Gezi Parkı’nın oldu-bittiye getirilip yok edilmeye girişilmesi üzerine yeter deyip, bunlara karşı çıkan genç, okumuş, ilim ve hilim sahibi, aşına-işine-eşine sahip gençlerin sözlerini dinlemek yerine, söz söylemelerini bastırmak üzere ağır bir şiddet uygulanmıştır. Polisin ve adalet sisteminin, iktidarın istediği gibi dindar ve kindar yaklaşım gösteren, hukuki çerçeveye sığmayan uygulamaları hepimiz tarafından görülmüştür. Canlara kıyılmıştır, cenazeler engellenmiştir, namuslu, yalan söylemez din adamlarına bile baskı yapılmıştır. Yazılı ve sözlü basın da çok kötü bir sınav vermiştir.</p>
<p class="MsoNormal">Ama teknolojiyi daha iyi kullanan gençlerin sözleri, sadece Türkiye’de değil, artık küçülmüş dünyanın, “küresel köyün” dört bir köşesinde yankılanmıştır. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Müslüman-Hıristiyan-Ateist, farklı cinsel ve siyasal tercihlerden on binlerce genç el ele vermiş, son derece akıllı, esprili, ama kararlı ve esnek biçimler içinde istemlerini dile getirmiştir. Yapılan baskılara karşı yılmadan, içinden geçtiğimiz barış sürecinin hassasiyetlerini dikkate alan, tanışmaya, kardeşleşmeye, konuşma-görüşmeye, birliğe vurgu yapan çözümler önermişlerdir. Kendi hatalarından ders çıkarmış, ilk heyecanla yaptıkları yanlışlarını düzeltmeye çabalamışlar, örneğin ağızlarına yakışmayan küfürlü sözleri kaldırmışlardır.</p>
<p class="MsoNormal">Bizim tarihimizden gelen bir toplumsal ütopyamız vardır, adına “Rızalık Şehri” deriz. Gençler, parklarda kurdukları kamplarda kısa sürede olsa yaşama geçirdikleri ütopyanın, bir kere paylaşımcılığı, dayanışmayı ve kardeşleşmeyi yaşayanın asla unutamayacağı o ütopyanın, bizim düşünce dünyamızda köklü bir yeri olduğunu mutlaka öğreneceklerdir.</p>
<p class="MsoNormal">Biz onlarla gurur duyduk. Onlardan öğrendik. Onlar direnişleriyle ülkemizin genç nesillerinin üzerine serpilmiş ölü toprağını silkelediler. Dayatmalara karşı çıkarken, bizim rızamızı almak zorundasınız dediler. Demokrasinin sadece seçimden seçime oy vermek demek olmadığını, demokrasinin halkın, karar oluşturma süreçlerine sürekli olarak katılması demek olduğunu hatırlattılar. Farklı görüşlerin bir arada eşit ve kardeşçe yaşamasının temeli olan laiklik ilkesine sahip çıktılar.</p>
<p class="MsoNormal">Umarım onlar bir daha demokrasi, laiklik, eşitlik, kardeşlik ilkelerinden taviz vermezler. Bu ilkeleri çiğneyenlerin karşısına dikilmekten de çekinmezler.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>AKP, unuttuğu Alevi Açılımını yeniden gündeme getirdi. Bazı planları olduğunu açıkladı.<br />
Dedeleri eğitmek ve maaş’a bağlayarak cemevlerinde görevlendirmek de bunların içinde. Gelinen sürece ilişkin görüşlerinizi söyler misiniz?</strong></p>
<p class="MsoNormal">Barış süreci ve özellikle Gezi Parkı direnişi ardından gelişen siyasi ortamda başbakanın ağzından hükümetin Alevi Açılımına “bırakıldığı yerden devam” edileceği sözlerini duyduk. Bu tutum ve sözler bile çok üzücü ve samimiyetsizdir: Demek ki hükümet isterse Alevi toplumun hak ve istemlerini olduğu gibi “bırakmakta”, isterse yeniden bıraktığı yerden “devam” etmektedir. Bu yaklaşımın ülkemizin tarihindeki ağır haksızlıkları gidermekle, devletin tarafsızlığını, demokrasiyi ve laikliği kurmakla bir ilgisi olamaz. Bu tutum bile, daha önceleri “Alevi Açılımı” adı altında yapılan çalışmaların ne kadar kof olduğunu bir kez daha göstermektedir.</p>
<p class="MsoNormal">Henüz ortada belirli bir öneri yok, ancak belli noktalar belirginleşiyor. Hükümet, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun duyduğu tepkileri yüksek sesle dile getirdiği üçüncü köprüye Yavuz adını vermekten geri adım atmayacakmış. Ama bizim ulularımızın isimlerini de bazı büyük projelere vereceklermiş.</p>
<p class="MsoNormal">Bu tutum, hükümetin Alevi Açılımındaki samimiyetsizliği bir kez daha ortaya koymaktadır. Katliamcı sultanlar ile bizim ulularımızı bir araya koyan, birbiri ile kıyaslayan yaklaşımı tümüyle reddediyoruz. Bizim ulularımızın adlarının siyasi oyuncak haline getirilmesini de kabul etmeyiz.</p>
<p class="MsoNormal">Dersim Katliamında bir rol oynadığı bilinen Sabiha Gökçen isminin, verildiği havaalanından alınması da bu çerçevede gündeme getirilecekmiş. Burada da siyasi kurnazlıklar ve çıkar hesapları öne çıkıyor. Dersim katliamı tüm Kızılbaş-Alevi-Bektaşi toplumu için kanayan yaralardan biridir. Ama bu konunun basit siyasi çıkarlar uğruna partiler arasında bir ayak topuna çevrilmesi girişimlerine biz taraf olmayız. Bizim Dersim konusundaki tutumuz da gayet iyi bilinmektedir.</p>
<p class="MsoNormal">Hükümetin bu yeni tutumuna göre Alevi Açılımının ölü doğmuş önerileri bir kez daha gündeme getirilecekmiş. Örneğin, Alevilere Diyanet İşleri Başkanlığında yer verilecekmiş; Devlet bütçesinden cemevlerine yardım yapılacakmış; Cemevleri, tekke ve zaviye sayılmayarak yasak kapsamı dışında tutulacakmış; dedeler bir üniversitede eğitilecekmiş ve inanç önderi olarak cemevlerine atanacakmış.</p>
<p class="MsoNormal">Ortada dolaştırılan bu sözlerin, bu yaklaşımların hiçbiri bizim için kabul edilebilir değildir. Daha Alevi Açılımı çalışması bitmeden bunu kamuoyu ile paylaşmıştık. Biz bir öyle bir böyle konuşmayız, tutumuz değişmemiştir.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>ALEVİLİK DİYANET İÇİNDE YER ALAMAZ, ALMAZ</strong></p>
<p class="MsoNormal">Kızılbaşlık-Alevilik-Bektaşilik, bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu içinde yer alamaz, almaz. Alevi-Bektaşi toplumu laikliği esas alır. Hem laikliği savunup hem de laiklik dışı bir kurumda temsil edilmek istemeyiz.</p>
<p class="MsoNormal">Mevcut durumda sorunumuz, görüşlerimizin Sünni İslam tarafından meşru görülmesi ya da Başbakanlığa bağlı bir “genel müdürlük” veya Diyanet’te temsil değil, laik ve demokratik bir devlet yapısında kültürel ve bireysel düzeyde eşit ve özgür olmak istediğimizin bir türlü kabul edilmemesidir.</p>
<p class="MsoNormal">Üzerinde önemle ve dikkatle durduğumuz konulardan birisi dedelerin-zakirlerin devlet tarafından cemevlerine atanması ve maaşa bağlanması konusudur. Bu bizim toplumumuzun kabul edeceği bir şey değildir. Devletten maaş alan dede, bu devletin memuru olur, artık iktidarların dümen suyunda gitmek zorundadır. Maaşlı dede, benim dedem olamaz, ona maaş verenin görevlisi olur. Böylece, Devlet kendi Alevisini yaratır. Böylece dedelik kurumu biter; dedelik bittiği zaman Alevilik-Bektaşilik de biter.</p>
<p class="MsoNormal">Belli ki yolumuzun gereğini yüzyıllar boyu yerine getiren dedelik, bir maaşa teslim alınır sanıyorlar. Yanılıyorlar. Hiç şüphesiz Alevi-Bektaşi toplumunun içinden de bazı bireyler böyle devlet imkânlardan yararlanmak isteyecektir. Bizim inancımızda böylelerinin, “<em>Yediği haram, yuduğu murdar, tacı delik, kendi murtad</em>” sayılır. Bizim toplumuz, devlet tarafından atanmış maaşlı dedeyi-zakiri ve diğer hizmet sahiplerini asla benimsemez.</p>
<p class="MsoNormal">Bizim dedelerimiz ve diğer hizmet sahiplerimiz, Aleviliği-Bektaşiliği her türlü kötü şartlarda bugüne taşıyan, yol aşkı olan büyüklerimizdir. Yol aşkı olan insan, cebini maddi olanaklarla doldurmak için değil, ruhunu manevi dünya için doldurmak için yaşar. Talibin bir anlık mutluluğu, onun için tüm maddiyatların üstündedir.</p>
<p class="MsoNormal">Bir dede görevlerini devletten alacağı maaş karşılığı yaparsa, yaptığı dedelik değildir. Dedelerin görevi gönülleri tamir etmek ve insanları mutlu etmektir. Tarih boyunca dedeler maaş almadan, toplumumuzun öğretmeni, doktoru, psikologu, hâkimi, yol göstericisi olmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal">Bizim toplumumuzda Hakkullah bir rıza lokmasıdır. Bu sadece bir araçtır, amaç değildir. Dede, Hakkullah istemez; talip rızalıkla verirse verir, vermezse dede, “neden vermiyorsun” demez; vermediği için de o talibine başka gözle bakmaz, çünkü aralarındaki ilişki çok farklıdır, maddiyata dayanmaz.</p>
<p class="MsoNormal">Dedelik kurumu bir hizmet kapısıdır; geçim kapısı değildir. Dedeliği geçim kapısı gibi gören bir dede Alevi-Bektaşi inancına ihanet etmiş olur ve toplum içinde kabul görmez. Dede ile talibin arasına devletin ördüğü maaş duvarı girerse, dedelik hizmeti olmaz. Alevi-Bektaşi inancının içi boşaltılmış olur, adından başka bir şeyi kalmaz.</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/veliyettin-ulusoy-ile-bir-soylesi/">Veliyettin Ulusoy İle Bir Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/veliyettin-ulusoy-ile-bir-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN HAYATI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/hz-hatice-i-kubranin-hayati/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/hz-hatice-i-kubranin-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Özer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Feb 2013 10:45:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[EHLİBEYT]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/hz-hatyce-y-kubranin-hayati/</guid>

					<description><![CDATA[<p>HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN HAYATI Gökhan Özer DOĞUMU; İki Cihan Sultanı Hz.Muhammed Mustafa&#8217;nın(saa) sevgili hanımı Hz.Hatice-i Kübra(as) Hicretten 68 yıl(555) önce Mekke&#8217;de dünyaya gelmiştir. Babası Kureyş Kabilesi&#8217;nin <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/hz-hatice-i-kubranin-hayati/" title="HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN HAYATI">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/hz-hatice-i-kubranin-hayati/">HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN HAYATI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 10pt; font-family: verdana,geneva;">HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN HAYATI<br />
Gökhan Özer</span></p>
<p>DOĞUMU; İki Cihan Sultanı Hz.Muhammed Mustafa&#8217;nın(saa) sevgili hanımı Hz.Hatice-i Kübra(as) Hicretten 68 yıl(555) önce Mekke&#8217;de dünyaya gelmiştir. Babası Kureyş Kabilesi&#8217;nin ileri gelenlerinden Hüveylid, annesi Fatıma Bint. Zaide&#8217;dir.</p>
<p>EVLİLİKLERİ;<br />
Hz.Hatice(as), Hz.Muhammed(saa) ile evlenmeden önce iki evlilik yapmıştır. İlk evliliğini Ebû Hâle Hind b. (Nebbâş b.) Zürâre et-Temîmî ile yaptı. Bu evliliğinden Hind adında bir oğlu olmuştur. Ebû Hâle&#8217;den bir de kız çocuğu olduğu söylenir. İkinci evliliğini Atik İbn-i Abid ile yapmıştır. Bu evliliğinden yine Hind adında bir kız çocuğu olduğu rivayet edilir. Atik İbn-i Abid&#8217;in ölümünden sonra da dul kalmıştır.</p>
<p>HZ.MUHAMMED İLE EVLİLİĞİ;<br />
Hz.Hatice(as) ticaret ile uğraşan soylu ve zengin bir kadındı. Ücretli tuttuğu adamlarla Şam&#8217;a Ticaret Kervanları gönderir ve bu şekilde işlerini yürütürdü. Hz.Muhammed ise amcası Hz.Ebû Talib ile beraber ticaret ile uğraşmaktaydı. Yirmibeş yaşında, amcasıyla kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı, Hz.Muhammed&#8217;i Hz.Hatice ile karşılaştırdı. Hz.Muhammed&#8217;in(saa) örnek teşkil eden eşşiz karakteri ve temiz ahlakı Hz.Hatice&#8217;yi etkilemiştir. Hz.Hatice, işlerini yürütmesi için Hz.Muhammed&#8217;e kendi kervanının başına geçmeyi önermiştir. Hz.Muhammed ise bu teklifi kabul edip, Hz.Hatice&#8217;nin kervanını kendi liderliğinde Şam&#8217;a götürmüştür. Gittikleri her yerde satacaklarını satıp, alacaklarını aldı ve geri döndüler. Hz.Hatice bu durumdan çok memnun olmuş ve Hz.Muhammed ile beraber gönderdiği kölesi Meysere&#8217;yi dinleyince, O&#8217;na olan güveni ve sevgisi arttı. Anlaştıkları ücretten daha fazlasını verdikten sonra Hz.Muhammed&#8217;e evlenme teklifinde bulundu. Hz.Muhammed(saa) durumu amcası Hz.Ebû Talib&#8217;e anlatınca, Hz.Ebû Talib, Hz.Hatice&#8217;yi Hz.Muhammed için istedi. İki aile kendi aralarında anlaşıp, örf ve adetlerine göre Hz.Hatice&#8217;nin evinde düğün yaptılar. Hz.Ebû Talib ve Hz. Hatice&#8217;nin amcası Amr İbn-i Esed birer konuşma yaptılar. Her ikisi de konuşmalarında hikmetli ifadelerde bulundular ve evlenecekler hakkında güzel şeyler söylediler. Hz.Ebû Talib tarafından nikahları kıyıldı ve 500 dirhem altın mehir olarak verildi. Rivayete göre Hz.Muhammed evlendiğinde 25, Hz.Hatice ise 40 yaşındaydı. Hz.Muhammed&#8217;in, Hz.Hatice&#8217;den Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Fatıma(as) ve Rukiyye isimlerinde 4 kızı, Kasım ve Abdullah adında 2 erkek çocuğu olmuştur. ÖLÜMÜ; Hz.Hatice, 65 yaşında Mekke&#8217;de vefat etti. Hacun kabristanına defn edilerek ebedi saadetine ulaştı..Hz.Muhammed(saa), Hz.Hatice(as) yaşadığı sürece hiç kimse ile evlenmemiştir. Burda şöyle bir konuya değinmek yerinde olur diye düşünüyorum; Hz.Muhammed&#8217;in çok evliliğini bahane ederek, çok evliliği savunan Ehli Sünnet alimlerinin bildikleri halde gizledikleri bir gerçektir ki Hz.Muhammed 52 yaşına kadar Hz.Hatice ile evli kalmıştır. Ve dünyaya gelen 7 çocuğundan 6&#8217;sı Hz.Hatice&#8217;den doğmuştur. Diğer çocuğu ise Mısırlı Mariye adındaki eşinden dünyaya gelmiştir. Eğer gerçekten Hz.Muhammed çok evlilik yapmışsa neden diğer kadınlardan hiç çocuğu doğmamıştır diye sormak gerekiyor, dini çirkin amelleri için kullananlara(!)</p>
<p>HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN YERİ VE ÖNEMİ;<br />
Hz.Hatice, Hz.Muhammed&#8217;in ilk eşi ve Allah&#8217;ın üstün kıldığı dört kadından (İmrân&#8217;ın kızı Meryem, Firavun&#8217;un karısı Asiye, Huveylid&#8217;in kızı Hatice ve Muhammed&#8217;in kızı Fâtıma) birisidir. Vefatına kadar Hz.Muhammed&#8217;e sonsuz bir sevgi ve bağlılık ile sadık kalıp, her işinde Hz.Muhammed&#8217;e destek olmuştur. Hz.Muhammed&#8217;e iman eden ilk kadın, Hz.Ali&#8217;den sonra ikinci müslümandır. Alevi Ozanları, nefeslerinde Hz.Hatice&#8217;ye(as) her zaman yer vermişlerdir. Hz.Muhammed(saa), Hz.Ali(as), Hz.Fatıma(as) ve Oniki İmamlar ile birlikte Alevilerin vazgeçilmez değerlerindendir. Hata ettim Hûda yaktı delili. Muhammed Mustafa yaktı delili. Ol Ali Aba&#8217;dan Haydar-ı Kerrâr, Aliyyel Murtaza yaktı delili. Hatice&#8217;tül Kübra Fatıma Zehra, Ol Hayrün Nisa yaktı delili. Hasan&#8217;ın aşkına girdim meydana, Hüseyn&#8217;i Kerbela yaktı delili. İmam Zeynel, İmam Bakır-ı Cafer, Kazım Musa Rıza yaktı delili. Muhammed Taki&#8217;den hem Ali Naki, Hasanü&#8217;l Askeri yaktı delili. Muhammed Mehdi-i sahib-i zaman, Eşiğinde ayet yaktı delili. Bilirim günahım hadden aşıptır, Hünkar-ı Evliya yaktı delili. On iki İmamlardan bu nur HATAYİ, Şir-i Yezdan Ali yaktı delili. (Şah Hataî) Allah, Hatice&#8217;den(as) daha hayırlısını vermedi. Halk küfür içindeyken, beni yalanlarken, O doğruladı, iman getirdi. (Hz.Muhammed)</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/hz-hatice-i-kubranin-hayati/">HZ.HATİCE-İ KÜBRA&#8217;NIN HAYATI</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/hz-hatice-i-kubranin-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
