<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ALEVİ ULULARI &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/alevi-ululari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Mar 2016 22:20:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.7.2</generator>
	<item>
		<title>KARACAAHMET SULTAN</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[www.karacaahmet.org]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 15:42:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/karacaahmet-sultan/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaynakların belirttiğine göre Karacaahmet Sultan,Horasanlı bir Türkmen Beyi&#8217;nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu &#8216;ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış , hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir. &#34;Saruhanoğulları zamanında Manisa&#8217;dan 773 Muharremin ilk günü (Miladi 1371) de tanzim edilen bir vakfiye senedinde (Süleyman ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/">KARACAAHMET SULTAN</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> <img loading="lazy" style="margin: 5px; float: left" src="http://www.karacaahmet.com/img/g/aopvmbclzgsbgdxooxbv.jpg" alt=" " width="155" height="156" />Kaynakların belirttiğine göre Karacaahmet Sultan,Horasanlı bir Türkmen Beyi&#8217;nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu &#8216;ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış , hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir. <br /> &quot;Saruhanoğulları zamanında Manisa&#8217;dan 773 Muharremin ilk günü (Miladi 1371) de tanzim edilen bir vakfiye senedinde (Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet)diye adı geçmektedir. &quot;Buna göre babasının adı &quot;Süleyman&quot; anasının adı ise&quot;Sultan Ana&quot;dır. Annesi ve babası, Eşme&#8217;nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın bilinen çocukları bilinen çocuklarından Hıdır Abdal Sultan,Erzincan&#8217;ın Ocak köyünde, diğer oğlu Eşref Sultan ise Eşme&#8217;nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir. Horasan Erenleri&#8217;nden olan Karacaahmet Sultan 13.yy ortalarına yakın bir zamanda Moğol zulmünden kurtulmak için Anadolu&#8217;ya göç etmiş ve bu göçü de büyük Türk kafileleriyle olmuştur. Karacaahmet Sultan &#8216;ın Kan Abdal (Gani) ve &quot;Kamber Abdal &quot; isimli iki oğlu daha vardır.</p>
<p> KARACAAHMET SULTAN&#8217;IN DERGAHI </p>
<p> Üsküdar sınırları içinde Selimiye Kışlası&#8217;nın üst tarafında Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu Caddesi&#8217;nin birleştiği köşede Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi yer alır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan Dergahı, Şahkulu Sultan Dergahı gibi köklü ve eski bir dergahtır. Asıl merkezi İstanbul Üsküdar olan bu dergahta uzun süre hizmet veren Karacaahmet Sultan, hakka yürüyünce, naaş, dergahın bulunduğu yerde toprağa verilmiştir.Karacaahmet Sultan &#8216;ın Türbesi &#8216;ni, yıllar sonra Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın eşi Gülfem Hatun yaptırmıştır. </p>
<p> Denilmektedir ki , bir gece rüyasında Karacaahmet Sultan &#8216;ı gören Gülfem Hatun uyandığında, gördüğü rüyasının etkisiyle sabahın erken saatinde Üsküdar&#8217;a kadar giderek üstü açık bulunan türbeyi görmüş ve yazdırdığı bir fermanla türbenin üstüne bir tavan yaptırmıştır. Türbenin içine de Karacaahmet Sultan &#8216;ın sancağını , deve tüyünden örülmüş hırkasını ve tespihlerini koydurmuştur. Zamanla türbenin etrafı da mezarlarla dolmuş ve büyük bir hazire olmuştur. Daha sonraki yılarda bu çerçevede kurulan hazireye kendi adı verilmiştir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan, Hakka yürüdükten sonra, türbesi ve kurduğu dergahı, bu işlevini yürütmeye devam etmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kurbanlar kesilmekte, lokmalar verilmekte ve cemler yapılmaktadır.</p>
<p> Akan zaman içinde etrafında yapılan mezarlarla büyük bir hazire oluşmuş ve bu hazirenin içinde&quot; Hasırcı Baba &quot; ile &quot; Asuman Dede&quot; gibi pek çok ünlünün ve ermişin mezarları da vardır.<br /> Türbenin dış kapısından içeri girildiğinde 2.5 metre eninde, 8 metre boyunda bir koridor ve koridorun sonunda türbe kapısı görünmektedir. Bu kapı gündüzleri sürekli açıktır. Dış kapının yanından türbenin içi görülebilir konumdadır. Türbe kapısının üstünde mermer üstüne yazılmış eski bir yazı göze çarpar. Bu yazıda :</p>
<p> &quot;Revza-i feyz-i fütuh Karacaahmet&#8217;dir<br /> Gel erenler, oku bir fatiha, kıl istimdat<br /> Eyledi zevcesi Fehmiye Hanım ruhu için <br /> Matbah-ı amire memuru Ziya Bey Banyad</p>
<p> Geniş ve uzun bir koridordan sonra türbeye girilir. Ortalama 40 metre kare dolayında olan türbenin doğu cephesinde üç ve güney cephesinde de dört adet olmak üzere yedi büyük pencere İslam &#8216;i tarzda mimari özelliğe sahip olup üstleri yarım daire biçimindedir. Tavan kısmı kubbeli olup, ortasında büyük ve renkli bir avize sarkıtılmıştır.</p>
<p> Kuzey cephesindeki duvar kısmı, pencereler, altın renkli yaldızlı boya ile boyanmıştır.<br /> Orta yerdeki büyükçe sanduka, yeşil renkli çuha ile kaplanmış ve duvarlar da yağlı boya ile yeşile boyanmıştır. Duvarların alt kısımları beyaz mermer lambrilerle kaplanmış olup, zemin kısmı halılarla döşenmiştir. Sanduka, sarı pirinç çubuklarla kafes içine alınmış olup köşelerde ve yanlarda iri tespihler bağlanarak sarkıtılmıştır. </p>
<p> Doğu cephesi pencerelerinin iki başında altışar ampullü , ayaklı aplikler süslemektedir. Giriş kısmının sağında bir pencere koridora bakarken, solunda da duvar dibinde demirli bir camekan içinde Karacaahmet Sultan &#8216;ın deve yününden örülmüş hırkası ve uzunca iri 99&#8217;luk tespihi asılıdır. Camekanın hemen yanından uzunca bir dolap içinde o zamanlardan kalma sarkaçlı eski bir saat ve eski yazılı manzum bir tablo bulunmaktadır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan hakkında bir kısım yazar ve araştırmacı, birbirinden farklı bilgiler vermektedir. Yazar Aysel Okan, Karacaahmet Sultan &#8216;ın Arabistan&#8217;dan geldiğini ifade ederken pek çok araştırmacı da Horasan&#8217;dan geldiğini ve bir Türkmen Bey&#8217;inin oğlu olduğunu belirtilmektedir. Doğrusuda budur. Çünkü Karacaahmet Sultan tam bir Türkmen asilzadesi ve Alp Eren &#8216;dir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan , Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nde dağılış döneminde Hristiyan misyonerlerin Ege Bölgesi&#8217;ndeki propagandalarına karşı çıkan Hacı Bektaşi Veli ve Alp Erenler ile birlikte Manisa-Akhisar-Aydın ve Afyon dolaylarında başarılı çalışmalarda bulunmuştur. Bursa&#8217;dan Üsküdar&#8217;a kadar olan yerlerin alındığı yıllarda (M. 1329), önce Merdivenköy &#8216;de biraz kaldıktan sonra Üsküdar&#8217;a geçerek şimdiki yerde dergahını kurmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan, bir fikir adamıdır. Zor günlerdeki bunalımlı insanların kurtarıcısı, iyi bir psikiyatrist hekim olarak toplumun karşısına çıkar. Bu doğrultuda ilden ile , köyden köye giderek halkın hizmetine koşmuş, acılara, merhem, karanlıklara ışık olmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan, Anadolu&#8217;da ilk kez Manisa dolaylarında bulunmuş, o bölgede Saruhan Beyliği&#8217;nin hizmetinde bir hekim Alp eren olarak çalışmıştır. Horoz köyünde ilk dergahını kurmuştur. Çalışmalarını burada yoğunlaşması nedeniyle Saruhan Beyi&#8217;nin taktirlerini kazanmış ve bu nedenle bu köy, Karacaahmet Sultan &#8216;a vakfedilmiştir. Çevredeki insanlar, uzun süre bu dergahta eğitimden geçirilmişler ve özellikle bunalımlı insanlar  burada şifa bulmuşlardır.</p>
<p> Manisa- Akhisar &#8211; Aydın yöreleri , birbirine çok yakın olduğundan Karacaahmet Sultan &#8216;ı aynı zamanda Akhisar ve Aydın&#8217;da da görmekteyiz. Buralarda da kendisine vakfedilmiş köyler ve bu köylerde kurulmuş dergahları olmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın Ege&#8217;deki etkin faaliyetleri karşısında Hrıstiyan misyonerler hiçbir şey yapamaz duruma gelmiştir, bu ulu kişinin etkin gücü karşısında atıl duruma düşmüşlerdir. Karacaahmet Sultan bir dava adamıdır. Bu dava, Ebul Vefa &#8216;dan, Kargın Dede &#8216;den , Baba İlyas &#8216;dan, Hacı Bektaşi Veli &#8216;den , tüm horasan ve Rum Erenler &#8216;ine intikal eden büyük bir davadır. Bu dava, Anadolu &#8216;da 72 milleti alevi kültürü etrafında birleştirme davasıdır.</p>
<p> Davanın özüne baktığımızda, insan olabilmek, insanca yaşamak, paylaşmak ve gelecek kuşaklara ışık olabilmektir. Yetmiş iki milleti bir gözle görebilmek, barışı -sevgiyi-kardeşliği egemen kılmak,, sevgi bağlarına dayalı köklü bir ahlak sistemini kurmak , bu davanın temel felsefesidir. Karacaahmet Sultan gibi tüm erenler , bu doğrultuda emek harcamışlar, bu tür hizmetlerde insanlık uğruna tarihin altın sayfalarına geçmişlerdir.</p>
<p> Hacı Bektaşi Veli gibi her ulu kişinin yaşamına uyarlanmış mitolojik öyküler vardır. Bu tür öyküler , bu uluların somut ve gerçek kişiliklerini manevi dünyalarıyla pekiştirerek kendilerini yüceltmek için söylenir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın bulunduğu erenler, bir arada zikir ederlerken, bu ermişlerin içinde olan Karacaahmet Sultan &#8216;ın kız kardeşi Kadıncık Ana(Fatma Nuriye Bacı), kendisinden geçmişçesine birden ayağa fırlayarak &quot;kalkın , kalkın ey erenler, memlekete sizden ulu sizden ulu eren geldi.&quot; Toplu halde olan erenler &quot; Bu memlekete bizden ulu eren mi gelir?&quot; diyerek şaşırmışlardır. Onlardan ulu veli, yokmuş ki memlekette.&quot;Öyle şey olur mu?&quot; diyecek olmuşlar. Gene aldıkları cevap &quot;Evet var , çünkü geldi.&quot; Olmuş.</p>
<p> Kimmiş kendilerinden ulu Veli acaba ? Düşünmüşler, taşınmışlar nafile. Kimseyi bulamamışlar. İşte o zaman Karacaahmet Sultan gönül gözüyle gözetlemiş. Sulucakarahöyük&#8216;de bir karataşın üstünde ak güvercin görmüş. Karacaahmet Sultan, o an yanındaki Hacı Tuğrul &#8216;a seslenmiş. &quot; Tez elden bir şahin ol, Sulucakarahöyük köyüne var. Orada Karataş &#8216;ın üzerindeki ak güvercini getir buraya&quot; demiş. Hacı Tuğrul, istendiğinden de çabuk bir zamanda bir şahin olup uçmuş Karahöyük &#8216;e. Bakmış bir ak güvercin orada duruyor. </p>
<p> Hemen gitmiş yanına , hırsla boğazından yakalamış. &quot;Hadi bakalım , düş önüme &quot; demiş. Ak güvercin bir silkinmiş, &quot;Ne yapıyorsun sen &quot; diye cevap vermiş, &quot;Er olan ere hışımla gelmez. Ben mazlum donunda geldim Ben barış , dostluk ve sevgi için geldim. Erenlere söyle, yanımda olsunlar. &quot;Hacı Tuğrul itiraz etmiş.&quot;Ama sen bir kişisin kolayca gelirsin bizim memlekete.&quot; demiş. Hünkar gene olmaz demiş. Hacı Tuğrul , dönüp gitmiş</p>
<p> Başından geçenleri anlatmış bir bir erenlere. Ak güvercin kendilerinin yanına gelmeyeceğini söylemiş. Canı sıkılmış, sıkılmış ama gene &quot;Gönül isterse&quot; demekten kendilerini alamamışlar. Dizilmişler yola. Seyyid Mahmut Hayrani bir arslanın sırtına binmiş eline de yılandan bir kamçı, varmış Sulucakarahöyük &#8216;e, Hacı Bektaş &#8216;ın yanına.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli bakmış ki karşısında, altında arslan, elinde ejderha, Seyyid Mahmut Hayrani geliyor. O da duvara binmiş ve yürü demiş duvara. Duvar yürümeye başlamış. &quot;Marifet, cansızı yürütmektir, canlıyı değil&quot; deyince, Seyyid Mahmut Hayrani , Hünkarı takdir ederek özür dilemiş. </p>
<p> Bu mitolojik öykü ile bir araya gelen bu ulu ermişler, yaptıkları ortak bir toplantıda Anadolu &#8216; nun kurtuluşu için görev bölüşümü yaparlar. Karacaahmet Sultan &#8216;a da Ege Bölgesi verilir.</p>
<p> Bundan ötürüdür ki, Karacaahmet Sultan &#8216;ı o günden beri Manisa, Akhisar, Aydın dolaylarında görmekteyiz. Tarihler böyle yazar Karacaahmet Sultan &#8216;ı.</p>
<p> Araştırmacı Şevket Gürel anlatıyor. Karca Ahmet Sultan Horasan Türk Beylerinden birinin oğludur. Anadolu&#8217;ya gelişinden önce Manisa , Horoz köyün yerleşip , Saruhan Beyi&#8217;ne yardımcı olmuş, onu ordusuna hem tabip hem de akıncı olarak görev yapmıştır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın babasının adını, Saruhan Beyi İshak Çelebi &#8216; nin vakfiyesinde &quot;Süleyman Horasani olarak göstermektedir. &quot; Karacaahmet Sultan daha sonraları, yukarıda belirtildiği şekilde Hacı Bektaş Veli &#8216;nin istemi doğrultusunda Afyon taraflarına geçmiş , oranın kazanılmasında başarılı görevler yapmıştır.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli, Anadolu &#8216;ya geldiğinde, mana aleminde Rum Erenleri&#8217;ne seslendi. Bu sırada Anadolu &#8216;da elli yedi bin eren görevdeydi. Anadolu&#8217;nun gözcüsü de Karacaahmet Sultan idi.</p>
<p> Daha sonraları Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli ile buluşup, onun yandaşları olan Abdal Musa, Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonllu Can Baba, Seyyid Ali Sultan, Koluaçık Hacım Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Taptuk Emre, Ahi Evren gibi pek çok erenle tanışmış, görüşmüş ve aralarında görev bölüşümü yapmışlardır.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli &#8216;nin, Karacaahmet Sultan &#8216;a: &quot;Karacam, sen oraların Türk topraklarına katılmasına çalışmakla görevlendirildin.&quot;dediği söylenilmektedir. Hacı Bektaş Veli yukarıda adları sayılan Horasan Erenleri&#8217;ni örgütlemiş ve aralarında yaptığı görev bölüşümünde: Abdal Musa &#8216;yı önce Bursa&#8217;ya, sonra Antalya yöresine, Karacaahmet Sulatan &#8216;ı da Manisa&#8217;ya göndermiştir. Bu kutsal görevi alan Karacaahmet Sultan, daha sonraları Akhisar, Aydın ve Afyon &#8216;dan İstanbul / Anadolu yakasına geçmiştir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan Üsküdar&#8217;a geçmeden önce Afyon taraflarında iken başarılı çalışmaları gözden kaçmamış olacak ki Hacı Bektaş Veli kendisine &quot; Karacam, bir yerde mekanın olsun yedi yerde çerağın yansın &quot; demiştir. Karacaahmet Sultan &#8216;ın yedi yerde türbesi (makamı ) olduğu söylenir. Bu yerler sırası ile şöyledir:</p>
<p> 1. Manisa&#8217;da Horoz köyü<br /> 2. Akhisar&#8217;da Karaca Köyü <br /> 3. Aydın<br /> 4. Afyon / İhsaniye ilçesi Karacaahmet Kasabası<br /> 5. Üsküdar&#8217;da Karacaahmet Türbesi<br /> 6. Bulgaristan<br /> 7. Yugoslavya- İstip Kenti..</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın Afyon İhsaniye ilçesindeki Karacaahmet köyünde büyükçe bir binanın içinde türbesi ve etrafında yer alan askerlerin lahitleri bulunmaktadır. Bu bina toprak damlı olup, her gün pek çok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.</p>
<p> Makamının bulunduğu bina içinde kendisinin yeşil örtülerle kaplanmış ve sanduka ile etrafında otuzu aşkın lahit bulunmaktadır. Burada boş olan yerlerde serili yataklar içinde hastalar yatmaktadır. Değişik yörelerden ve illerden gelen bu insanlar, hastalarını battaniyelere sardırarak günlerce şifa beklemektedirler.</p>
<p> İnsanlara şifa bulmak için gelip, burayı bir tedavi merkezi olarak kullanmalarının, önemli bir geçmişi vardır. </p>
<p> Anlatılanlara göre Karacaahmet Sultan, Anadolu&#8217;ya geldiğinde yandaşlarıyla burada konaklamışlar. Konaklamanın hemen arkasından oranın beyi, bu yerde kurulu çadırları görünce, kahyasını oraya göndererek :&quot;Git, gör bakalım. Şu karşıda çadır kuranlar kimlerdir? Ne yapıyorlar orada? Bunların hayvanları var mıdır? İyice sor da, öğren, gel.&quot;demiş. Kahya gidip, soruşturmuş, öğrendiklerini dönüşünde beyine şöyle anlatmıştır:</p>
<p> &quot;Ağam gidip bunların her şeylerini öğrendim. Bunların atları da,koyunları da,kuzuları da var. Büyükleri su kenarında, söğüt ağacına uzanmış, elma koparıyor. Söğüt ağacından, ilkbahar mevsiminde elma nasıl koparılır? diye sorduğumda , Karacaahmet Sultan gülerek, &quot;Elimiz boş gidecek değiliz ya beyinizin yanına. Yanımıza birkaç hediye alalım&quot; dedi. Şimdi kendileri birazdan yanınıza gelecekler.</p>
<p> Olanları kahyasını ağzından dinleyen bey önce korkmuş, sonra Karacaahmet Sultan adamları ile gelip bey ile buluştuğunda, beyin hasta kızı Karacaahmet Sultan &#8216;ı görünce, birden bire sesini kesmiş ve kendine gelivermiş. Bey önce gözlerine inanamamış, sonra da Karacaahmet Sultan &#8216;ın ellerine sarılarak ,&quot; Ama Sultanım, sen kimsin, nerelisin?&quot; diye sormuş.</p>
<p> -&quot;Adım karacaahmet.Horasan Erenlerindenim.&quot; &quot; Kızıma himmet eyle. Hastaydı. Şimdiye kadar derdine bir derman bulamadık. Seni görünce sustu, kendine geldi. Onu kurtarınız.&quot;</p>
<p> Bu yalvarış karşısında hayır diyemeyen Karacaahmet Sultan da kendisine bağışlanan bu yerde bir süre kalıp, akıl hastaları için bir tedavi merkezini kurmuştur.&quot; Gün bu gündür, 700 yıldan beri bu yerler ve bu köy, bir şifa beklentisi ile dolup taşmaktadır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan bir süre sonra Miladi 1329 yılında İstanbul taraflarına geçer. Artık Hacı Bektaş Veli yoktur. Hakka yürümüştür. Ancak, o ulu kişi adına Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın hizmetlerini Seyit Ali Sultan yapmaktadır. Anadolu &#8216;da yer alan Bektaşi Dergahları&#8217;na buradan ışık saçmaktadır.</p>
<p> Yıl 1329 .Bursa 1326 yılında alınmasının üstünden üç yıl geçmiştir. Bu üç yıl için Gemlik, Orhangazi, Yalova , Gölcük, İzmit alınmış ve İstanbul&#8217;un Anadolu yakasına geçilmiştir. Son olarak 29 Haziran 1329 yılında Pelekanon (Maltepe) denilen yerde Bizanslılar ile Osmanlılar arasında Pelekanon savaşı olmuş, Andronikos yenilmiş ve Merdivenköy de yapılan antlaşamaya göre Üsküdar&#8217;a kadar olan yerler Osmanlılara bırakılmış ve Merdivenköy &#8216;deki av köşkü ve dolayları Ahiler &#8216;e bırakılarak başlarına <br /> Ahi Ahmet getirilmiştir. Böylece 1390 yılında Bektaşi&#8217;lere geçen Dergah önceleri Ahi Dergah &#8216;ı olarak kullanılmıştır.</p>
<p> Kaynaklarda belirtildiğine göre Karacaahmet Sultan bir süre burada kalmış, daha sonra Üsküdar&#8217; giderek şimdiki türbesinin bulunduğu yerde dergahını kurmuştur. Sağlığı döneminde burada aynı zamanda psikolojik rahatsızlıkları olan insanları sağlığına kavuşturmuştur.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli Felsefesi doğrultusunda kurduğu dergahında inançsal ve sosyal hizmetler vermiş, çoğu zaman da bu dergahı bir nevi tedavi merkezi olmuştur. Pek çok ruh hastası Manisa, .Akhisar, Afyon ve Üsküdar gibi onun bulunduğu yerlerde şifa bulmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan , gönlündeki coşkun sevgi ile ömrünün sonuna kadar yılmadan çalışmış, aşıkların, sadıkların gönlünü tutuşturmuş, maddi ve manevi ilimlerde büyük zatlar yetiştirmiş, bulunduğu yeri de bir ilim merkezi haline getirmiştir.&quot;</p>
<p> Denilmektedir ki, Karacaahmet Sultan, Üsküdar&#8217;daki dergahında yetkili bir devlet büyüğünün gözlerindeki hastalığı giderdiği için bu devlet büyüğünün verdiği bir emir ile Karacaahmet Sultan, atına binerek dolaştığı saha içinde olan yeri kendisine bağışlamıştır. Karacaahmet Sultan da kendisine verilen bu yerde dergahını kurmuş, insanlara hizmet etmiştir. Bu hizmet, kendisinden sonra da zamanımıza kadar devam etmiştir.</p>
<p> KARACA AHMET SULTAN &#8216;IN ATI </p>
<p> Karacaahmet Sultan, kendisinin Horasan&#8217;dan Anadolu&#8217;ya Ege kıyılarına , Manisa -Akhisar- Aydın ve Afyon dolaylarından İstanbul /Üsküdar sırtlarına kadar taşıyan emektar atını pek severdi. Çünkü bu emektar atı, kendisinin en sadık dostu idi. İnsanlık aleminde ve özellikle Türkler arasında atın büyük bir yeri vardır. Bu geleneksel tutkunun yanında bir de sevgi olunca , elbette ki böyle bir atın da değeri olacaktır. Bu nedenle Karacaahmet Sultan , Üsküdar&#8217;daki mekanında iken bir süre sonra ölen atına pek üzülmüş ve bunun göstergesi olarak ta sevgili atına dergahın arka tarafına büyük bir mezar yaptırmıştır.<br /> Daha sonraki devirlerde, kimin tarafından yaptırıldığı bilinmeyen bu mezara dört sütun üzerine büyük bir kubbe yaptırılmıştır. </p>
<p> Araştırmacı Aysel Okan, Galata Mevlevihane&#8217;si Kütüphanesinde saklı duran arşivinde Karacaahmet Sultan &#8216;ın atının mezarı hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır.<br /> &quot;Dört ayaklı büyük bir kubbenin altındaki bu mezar, öteden yürümeyen çocuklar için talim yeri.Adımlar arasına atılan arpalar ve üç Cuma sonra yürüyen bebeler yolunda şöhret yapmış Karacaahmet Sultan &#8216;ın atı.<br /> Köhne mezarlar arasında bile onun öylesine heybetli bir kubbesi var ki &#8230; Karacaahmet Sultan, bu çok sevdiği atına karşı olan sevgisi:&quot;Beni ziyarete gelenler, önce atıma gitsinler diyerek göstermiştir.</p>
<p> KARACAAHMET SULTAN&#8217;IN ÇOCUKLARI VE DÜŞKÜNLER OCAĞI </p>
<p> Kaynaklar, Karacaahmet Sultan&#8217;ın çocuklarından Eşref Sultan&#8217;ın Manisa yöresinde Eşme&#8217;nin &quot;KARACA&quot; köyünde defnedildiğini belirtir. Aynı yerde babası &quot;Süleyman Horosani&quot; ile annesi &quot;Sultan Ana&quot; da defnedilmişlerdir. Kitabımızın Karacaahmet Sultan&#8217;ın kimlik bölümünde belirtildiği gibi çocuklarının sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber Mehmet Yaman&#8217;ın araştırmasına göre Karacaahmet Sultan&#8217;ın ayrıca Hıdır Abdal sultan ile &quot;Kan (Gani) Abdal&quot; ve &quot;Kamber Abdal&quot; adlarında üç çocuğunun daha olduğu belirtilmektedir. Alevi kültüründe Hacı Bektaş Veli tarafından Hıdır Abdal Sultan&#8217;a &quot;düşkünleri kaldırma&quot; görevinin verildiği söylenegelmektedir. Anlatılan menkıbeye göre olay şöyledir:</p>
<p> &quot;Hacı Bektaş Veli, halifelerine görevlerini bildirip, nasiplerini verir. Ayrıca oniki hizmeti de dağıtır. Pirden nasip almak, yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır. Görev dağıtımı sırasında huzurda bulunmayan Hıdır Abdal Sultan, Hazreti Pir&#8217;e vardığında kendisine verilecek bir görevin kalmadığını öğrenince mahzunlaşır.</p>
<p> Hacı Bektaş&#8217;ın &quot;Niçin üzülürsün Ya Hıdır Abdal?&quot; sorusuna, &quot;gördüm ki bana, verilecek bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm.&quot; diye cevaplar. Hz. Pir, Hıdır Abdal&#8217;ın gönlünü, şu sözleriyle feraha kavuşturur. &quot;Gam çekme ya Hıdır Abdal! Sen bütün ocakların başısın. Benden düşen, eli kaypan sana gele&#8230; Ancak, senden eli kaypanın da, Pir Dergâhında derdine derman olmaya.&quot; Anadolu Alevi kültüründe düşkünlüğün önemli bir yeri vardır. Düşkünlük, tarikat dilinde, halkın suç işleyene karşı tam bir boykotudur. &quot;Düşkün&quot; ise, yol terbiyesine aykırı suç işleyen kimseye verilen addır. Alevi-Bektaşi yolunda düşkünlük anlayışı, toplumsal bir yaptırım olarak,Hacı Bektaş döneminden itibaren uygulanmaya başlamıştır. Bu nedenle düşkünlük, ibret veren toplumsal bir tedbir niteliği taşır. Talib, dede, mürşit kim olursa olsun kötülüklerden kendi iradesi ile sakınacaktır. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin koyduğu &quot;eline &#8211; diline &#8211; beline sahip ol&quot; ilkesine uyacaktır. Bu asıldır. Ancak o kişi, kendisini kötülüklerden kurtaramamışsa, yol gereği düşkün sayılırdı. Söz gelimi haksız olarak eşini boşamış veya adam öldürmüş veya ahlâk kurallarını ihlâl etmiş kişi, yasal cezanın dışında mensubu olduğu toplumun dışına atılarak soyutlandırılırdı.</p>
<p> Düşkün olan kişi ile, kimse selamlaşmaz, konuşmaz, evine gidilmez, malı, davarı komşularınkine katılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, düğünlere çağrılmaz, kurban eti yiyemezdi. <br /> Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onun doğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.</p>
<p> Düşkün, yapmada veya kaldırmada dede aracılığı gerekli olduğu gibi işin kesin sonuca bağlanmasında köy ve çevre halkının onayı da şarttır. Bu rıza alınmadıkça, düşkünü kaldırma işlemi geçerli olmamaktadır. Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onun doğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli&#8217;nin kardeşi Menteş, 1240 yılında Babai ayaklanmasında şehit edildiğine göre, ortalama olarak Hacı Bektaş Veli&#8217;nin yakın akraba grubu ile 1235 yılında veya buna yakın tarihlerde Anadolu&#8217;ya gelmiş olması gerekir. Bu tarih, akla daha yatkındır. Hacı Bektaş Veli, 1207 veya 1209 yılında doğduğuna göre -ki araştırmacıların çoğunluğu bu tarih üzerinde durmaktadır- Anadolu&#8217;ya geldiği yıllarda Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Hakka yürüyüş tarihi ise 1271 yılıdır. Yani, bu tarihlere göre Hacı Bektaş Veli, ortalama olarak 63 yaşlarında bu dünyadan göçmüştür. </p>
<p> Karacaahmet Sultan&#8217;a gelince: Hacı Bektaş Veli, Anadolu&#8217;ya gelmeden önce Karacaahmet Sultan Anadolu&#8217;da olduğuna göre, ikisini aynı yaş kabul edersek Karacaahmet Sultan&#8217;ın da 26-28 yaşları arasında olması gerekir. Veya, bir iki yaş daha büyük de düşünebilir. Kimi kaynaklara baktığımızda, bu kaynakları hazırlayanların kimileri Saruhan Bey&#8217;i İshak Çelebi&#8217;nin 1371 yılında vakıf senedini hazırladığı yılda Karacaahmet Sultan&#8217;ı sağ göstermektedirler. Bir vakıf senedi, o tarihte de, daha sonra da varisleri için yapılabilir.</p>
<p> Orhangazi, 1329 yılınad Pelekanon zaferinden sonra Merdivenköy&#8217;de Bizanslılar&#8217;a ait av köşkünde Bizanslılar ile barış yaptığında, Üsküdar&#8217;a kadar olan Anadolu yakasını ele geçirir. Bu tarihte Karacaahmet Sultan sağdır ve bir müddet Merdivenköy&#8217;de kaldıktan sonra şimdiki yerde dergâhını kuracaktır. Tarihi seyre baktığımızda Karacaahmet Sultan&#8217;ın bu tarihlerde 90-100 yaş arasında olması düşünülebilir. Bu yaş altında sayılması olası değildir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan&#8217;ın şimdiki yerde Hakka yürümesi de 120 yaş dolayına rastlamaktadır. O nedenle Karacaahmet Sultan&#8217;ı daha sonraki yıllara götürmek ve 1371&#8217;lerde sağ göstermek tarihi bir yanılgı olacaktır. Araştırmacıların bu tür çelişkilere düşmeden doğal yaş ortalamasını gözönüne almaları, daha gerçekci uzun bir ömür sürdüğü görüşünde birleşmektedirler. Ancak tarihler net belirtilmemekte, gösterilen tarihler de gerçekten uzak görülmektedir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan&#8217;ın Hakka yürüdüğü tarihe gelince: Ne zaman ve hangi tarihte Hakka yürüdüğü kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir olasılıkla 1335 yılı veya buna yakın bir tarih düşünülebilir. Karacaahmet Sultan&#8217;ın Hakka yürümesi konusunda da tarihsel rakamlara göre çelişkiler bulunmaktadır. Olayların seyrine bakılırsa, Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli&#8217;den önce Anadolu&#8217;ya gelmiş olmalıdır. Çünkü 39 eren, kendi aralarında birlikte zikirde iken Fatma Nuriye Bacı, kendilerinden ulu bir erin Anadolu&#8217;ya geldiğini haber veriyor. Karacaahmet Sultan da bunu doğruluyor.</p>
<p> Karacaahmet Sultan hakkında pek çok araştırmacı, kendi yönünden arayıp bulduklarını kağıda dökmüş, kimileri birbirleriyle ilintili kimi de gerçekten ilginç. Karacaahmet Sultan gibi evliyaların, bu topluma, bu memlekete büyük hizmetler vermiş ulu kişilerin yaşam öykülerini dile getiren araştırmacılarıyla kültür dünyamıza katkılar sağlamış Aysel Okan, bakın ne diyor:</p>
<p> Karacaahmet Sultan, bizim ellere, buralara çok sevdiği atı sırtında ve derviş kıyafetiyle gelir. Üsküdar taraflarında bir yere yerleşir. Çevresine, etrafındakilere faydalı olmaya ve kendisinden bir şeyler vermeğe başlamıştır. Gel zaman git zaman gösterdiği mucizeler, memleketi öylesine büyüler ki, herkes Karacaahmet der de başka bir şey söylemez olur.</p>
<p> Kimin ne derdi, kimin ne muradı varsa düşer hemen Karacaahmet Sultanın kapısına. Şifa almaya, murada ermeğe, akın akın, yol yol akarlar Karacaahmet Sultan &#8216;a. İşte gene bu sıralarmış. Devrin en büyük adamlarından biri, aniden hastalanmış. Hastalık gözlerine de vurmuş, o devletin her şeyi olan adamın iki gözü birden kapanmış. Zamanın en meşhur doktorları, en şifalı ilaçları bu iki gözü açmaya yetmemiş, yetememiş.</p>
<p> Çaresizlik arttıkça artmış ve nihayet &quot; Şu at sırtında gelen dervişi de bir deneyelim.&quot; Demiş. Karacaahmet &#8216;i o gencecik adamın konağına davet etmişlerdir. Gelmiş, okumuş, muayene etmiş, vereceği ilaçları bir hekim gözüyle vermiş, sonra da dönmüş hasta sahiplerine :üzülmeyin demiş, önümüzdeki hafta içinde gözleri açılmış olacak. Olur mu, olur. Hakikaten bir haftaya varmamış , iki gözü birden, yeniden dünyayı görmeye başlamış. Ama evvel Allah, sonra bu işte kerametli olan Karacaahmet sultan unutulur mu hiç?</p>
<p> AKIL HASTALARINA ŞİFA </p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın iyiliğinin ödenemeyecek kadar büyük olduğunu bilen bu adam,&quot; Bak&quot;,der Karacaahmet &#8216;e. Bin atına , atının dolaşacağı her yer senin.&quot;<br /> Karacaahmet Sultan önce itiraz eder. O, gönlü gani bir insandır. Yaptığı iyilik için karşılık beklemez. Verdiği şifa için ihsan talep etmez. Yapılan ısrar karşısında biner atına Karacaahmet Sultan. At dolanır, dolanır, sözle söylenmeyecek, kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniş bir araziyi gezer. İşte böylece Karacaahmet Sultan, ismi gibi geniş şanı- şöhreti gibi büyük toprakların sahibi olur. Şimdiki türbesi işte bu atının gezdiği topraklar üzerindedir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın hastalıkları tedavi etmesi , sadece bu kadar değildir. Onun en büyük özelliği akıl hastalıklarına karşı bu devirde bile hayret uyandıracak şekilde tatbik ettiği tedavi sistemi, iyileştirme ve nekahat halinde gösterilen ilgi, akıl hastalıkları için dar içinde akıl hastalıklarına şifa verdiği yolunda vallahla, billahla anlatılan, gösterilen örnekler öylesine çok ki.</p>
<p> Aysel Okan,bir başka yazısında devam ediyor. Karacaahmet Sultan onun için bir  adet yol gösterici. Çekimine tutulmuş gibi şöyle diyor: &quot; Tam yedi yerde türbesi vardır diyorlar Karacaahmet Sultan &#8216;ın. Manisa &#8216;dan tutun boy boy, sıra sıra ta İskeçe &#8216;ye kadar uzanan bu türbelerin içinde gelin biz bugün, elimizin erdiği, gözümüzün gördüğü yerde bulunan İstanbul&#8217;daki Karacaahmet Türbesi&#8217;ne gidelim ve İstanbul&#8217;un olmuş Karacaahmet Sultan için dinleyelim.</p>
<p> Şanına, şöhretine hiç uygun olmayacak şekilde gösterişsiz bir türbede yatıyor Karacaahmet. Kadıköy&#8217;den Kısıklı &#8216;ya dönerken, kendi adıyla anılan duraktan biraz içeride, koyu pembe badana ile boyanmış bu türbede sancağı, deve yününden örülmüş hırkası ve zikir tesbihleri, onu bütünlemeye kafi gelmekte.<br /> Karacaahmet &#8216;in de diğer evliyalar gibi halk arasında yerleşmiş, değerlenmiş hikayeleri dillerde dolaşmakta. Karacaahmet &#8216;i de zamanın harpleri, mücadeleleri atmış bizden yana.&quot;</p>
<p> Kaynak: www.karacaahmet.org</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/">KARACAAHMET SULTAN</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BACIYÂN-I RUM (ANADOLU BACILARI ) VE FATMA BACI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[PROF. DR. MiKAiL BAYRAM]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Jan 2009 18:05:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/</guid>

					<description><![CDATA[<p>PROF. DR. MiKAiL BAYRAM Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, C.6, ss. 365 &#8211; 379 GİRİŞ Aşık Paşazade (1481) &#34;Târih-i Âl-i Osman&#34; adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal zümreleri &#34;Gaziyân-ı Rûm&#34; (Anadolu Gazileri) , &#34;Ahiyân-ı Rûm&#34; (Anadolu Ahileri), &#34;Abdalân-ı Rûm&#34; (Anadolu Abdalları ) , ve &#34;Bacıyân-ı Rûm&#34; (Anadolu Bacıları) diye dörde ayırmıştır.1 Burada ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/">BACIYÂN-I RUM (ANADOLU BACILARI ) VE FATMA BACI</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> PROF. DR. MiKAiL BAYRAM</p>
<p> Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, C.6, ss. 365 &#8211; 379</p>
<p> GİRİŞ</p>
<p> Aşık Paşazade (1481) &quot;Târih-i Âl-i Osman&quot; adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal zümreleri &quot;Gaziyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Gazileri) , &quot;Ahiyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Ahileri), &quot;Abdalân-ı Rûm&quot; (Anadolu Abdalları ) , ve &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Bacıları) diye dörde ayırmıştır.1 Burada üzerinde duracağımız &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; tabirinden Anadolu Selçuklulan zamanında Türkmen erkeklerin mensup olduğu, Ahi Teşkilâtı diye bilinen ve Âşık Paşazade&#8217;nin &quot;Ahiyân-ı Rûm&quot; olarak adlandırdığı teşkilâtın yanında gene Aşık Paşazade&#8217;nin &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; diye adlandırdığı, o günün toplumunda Türkmen kadınların kurduğu bir başka teşkilatın bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p> Âşık Paşazade&#8217;nin &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; diye adlandırdığı bu zümre üzerinde ilk defa Alman müsteşrik Franz Taeschner durmuştur. Franz Taeschner o günün toplumunda kadınların bir teşkilât kurmuş olmalarını o kadar imkânsız görmüştür ki, bunun bir istinsah hatası veya yanlış anlama sonucu Aşık Paşazade tarafından ortaya atılmış olduğunu kabul etmiştir. Ona göre Hâcıyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Hacıları) veya &quot;Bahşıyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Sihirbazları veya Ruhanîleri) tabirleri2 bir istinsah hatası sonucu &quot;Bâcı-yân-ı Rûm&quot; olarak yazılmış olabilir.3 Böyle olunca o devirde Anadolu&#8217;da Hacı olmuş Türkmenlerin bir örgüt kurması ve bunlara Hacıyân-ı Rum denmiş olması veya çok eskiden beri Türkler arasında sihirbazlıkla meşgul Nasreddul olan ve kendilerine &quot;Bahşı&quot;4 denilen kimselerin Anadolu&#8217;da faaliyet göstermiş ve bir örgüt oluşturmuş olmaları imkân dahilinde görülmüş oluyor. Z. Velidi Togan da F. Taeschner&#8217;in bu iki görüşünden ikincisini benimsemiştir.5</p>
<p> İlk defa Fuad Köprülü, Âşık Paşazade&#8217;nin &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; diye adlandırdığı zümre hakkında verdiği bilgileri Bektaşî rivayetleriyle ve başka kaynaklarla da te&#8217;yid ederek F. Taeschner&#8217;in öne sürdüğü iddiaların hiçbir suretle varid olamayacağını ve gerçekten Anadolu Selçukluları devrinde ve Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluş döneminde Türkmen kadınlarının mensup oldukları bir teşkilâtın mevcudiyetine dikkatleri çekmiştir.6 Ancak Fuad Köprülü bu teşkilâtın mahiyeti ve çalışmaları hakkında açık bir görüş ortaya atmamıştır. Bu ismin üyeleri kadınlardan müteşekkil bir sofi zümresinin (Kadınlara mahsus bir tarikat) adı olabileceği ihtimali üzerinde de durmakla beraber bu konuda daha kuvvecli bir ihtimal olarak da şöyle demektedir: &quot;Acaba Âşık Paşazade Bacıyân-ıt Rûm ismi altında uç beyliklerindeki Türkmen kabilelerinin müsellah ve cengâver kadınlarını mı kasdediyor} Şimdilık akla en yakın gelen te&#8217;vil bu görünüyor&quot;.7</p>
<p> A. BACİYÂN-İ RUM</p>
<p> Merhum Fuad Köprülü&#8217;nün bu incelemesinin üzerinden 65 yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen8 &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; hakkında bugüne kadar hiçbir araştırma yapılamamış ve Fuad Köprülü&#8217;nün bu konuda yaşadıklarına hiçbir şey ilave edilememiştir. Osmanlı kronikleri Osmanlı Devlet i&#8217; nin zuhuru sırasında Türkmen kadınların da uç bölgelerde faaliyet gösterdiklerinden söz ederler. Fakat Anadolu&#8217;daki Türkmen kadınların faaliyetleriyle ilgili olarak en fazla bilgi veren yazar, Fuad Köprülü&#8217;nün de belirttiği gibi Mağribli bir seyyah olan İbn Batuta&#8217;dır. XIV. asır ortaların yani Orhan Gazi zamanında Anadolu&#8217;nun birçok yöresinde Türkmenler arasında bulunmuş ve Türkmen hanımların çeşitli faaliyetlerine şahit olmuştur.9 Keza Niğdeli Kadi Ahmed 1340 yılnda tamamladığı &quot;el-Veledü&#8217;ş Şef ik&quot;10 adlı eserinde Niğde dolaylarında Taptuklu Türkmen dervişlerin hanımlarının faaliyetlerine işarette bulunmuştur.</p>
<p> İleride geniş olarak açıklanacağı üzere Moğollar, Anadolu&#8217;yu işgal edip Anadolu Selçukluları Devleti Moğol hakimiyeti altına girince Moğol iktidarı kendi iktidarına karşı direnen Ahi Teşkilâtıyla birlikte Bacı Teşkilâtını da dağıttılar. XIV. asra girildiği zaman bu teşkilât tamamen dağılmış durumdaydı. Bu yüzden gerek İbn Bacuta ve gerekse Osmanlı tarihçileri ve diğer yazarlar Anadolu&#8217;daki Türkmen kadınların faaliyetlerinden söz ederken Aşık Paşazade hariç Türkmen kadınlara ait bir teşkilâtın varlığından bahsetmemişlerdir. Ancak dağılmış durumda bulunan teşkiâtın üyeleri olan hatunların münferid faaliyetlerine muttali oldukları anlaşılmaktadır. Aşık Paşazade muhtemelen mensub olduğu aileden11 gelen rivayetlerle Hacı Bektaş (1271) zamanında yani Anadolu Selçukluları devrinde Türkmen kadınlara ait bir teşkilâtdan haberdar olduğu görülmektedir.12</p>
<p> Yukarıda belirtilen kaynaklardan başka meşhur Süryani tarihçi Malacyalı Ebu&#8217;l-Ferec Gregory&#8217;nin de bir münasebetle bu kadınlar teşkilâtından söz ettiği anlaşılmış bulunuyor. Şöyle ki; İbn Bibi Kösedağ yenilgisinden sonra Kayseri&#8217;yi muhasara eden Moğol ordusuna karşı Kayseri&#8217;de Ahilerin şehri müdafaa ettiklerini yazmaktadır.13 Diğer çağdaş bir yazar olan Ebu&#8217;l Ferec ise, Moğolların Kayseri&#8217;yi işgal etmelerini Ömer Rıza Doğrul&#8217;un tercümesiyle şöyle anlatmaktadır: &quot;Diğer bir reis, (Moğol reisi) Kayseri&#8217;ye gitti. Fakat buranın ahalisi şehri teslim etmek istemediler. Bunun üzerine Tatarların hepsi buraya karşı toplandılar. Şehrin surunu mancınıkla yıktılar ve şehre girerek şahane hazineleri soydular ve şehrin içindeki evleri ve binaları yaktılar. Bunlar, asilzadeleri ve hür kimseleri işkenceye tâbi tutarak bunları bütün servetlerinden mahrum edinceye kadar kılıçlarla dürtüklediler. Daha sonra onbinlerce kimseyi öldürdüler ve genç erkekleri ve genç kadınları esir ederek götürdüler.&quot;14</p>
<p> Ebu&#8217;l Ferec&#8217;in bu acıklı olayı anlatan sözlerinin son cümlesinde &quot;Genç erkekler&quot;le Ahileri (Fityan), &quot;Genç kadınlar&quot; sözüyle de Bacıları (Feteyat) kastetmiş olacağını düşündük. Bunun tahkiki için Istanbul Süryani Kilisesi Horepiskopos&#8217;u Aziz Giinel ile Mardin Süryani Kilisesi Horepiskoposu&#8217;na birer mektup yazarak Ebu&#8217;l Ferec Tarihi&#8217;nin Süryanicesinde &quot;Genç erkekler&quot; ve &quot;Genç kadınlar&quot;ın hangi Süryanice kelimelerin karşılıkları olduklarını sorduk,15 Her ikisinden aldığımız cevabî mektuptaki açıklamalar yukarıda belirtilen tahminimizi doğruladı, burada pek muhterem Aziz Günel&#8217;e ve mektupta ismini zikretmeyen Mardin Süryani Kilisesi yetkilisine teşekkür etmeyi borç sayıyorum. Bu durum aşağıda nakledilecek olan &quot;Menâkıb-ı Ev-hadeddin Kirmanî&quot;de Fatma Bacı hakkında verilen bilgileri değerlendirmemize ve böylece bu güne kadar mahiyeti anlaşılmamış olan Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) Teşkilâtının mahiyetini aydınlatmamıza imkân vermiş oldu.</p>
<p> Bu, kadınlar arası teşkilâttan ilk olarak bahseden, Bacı Teşkilâtı&#8217;nın bilinen ilk lideri Fatma Bacı&#8217;nın (Kadin Ana, Hatun Ana, Kadıncık) babası Şeyh Evhadeddin Hâmid el-Kirmanî&#8217;nin ( 1237) Sivas&#8217;taki halifesi Şeyh Şemseddin Ömer et-Tiflisî&#8217;nin oğlu olan Muhammed adlı bir zattır. Bu kişi &quot;Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin Kir-manî&quot; adlı eserin yazarıdır.16 Bu kişi eserini kaleme aldığı zaman Fatma Bacı henüz hayatta imiş. Bu şahıs, Evhadeddin Hâmid Kirmanî&#8217;nın müridleri arasında genç kız ve kadınlar ve faaliyetleriyle ilgili olarak bir çok haberler verdiği gibi eserinin bir yerinde Kirmanî&#8217;nin ha-lifesi Zeyneddin Sadaka&#8217;nın Konya&#8217;daki zaviyesinde bulunan genç kız ve kadınları &quot;Fakiregân&quot; (Hanım dervişler) olarak anmıştır.17 Şüphesiz bu kelime Aşık Paşazade&#8217;nin ve Türkmenlerin &quot;Bacıyân&quot; (Bacılar) dedikleri zümrenin Farsça adıdır.</p>
<p> Mevlevî yazar Ahmed Eflâkî de eserinin bir yerinde Konya&#8217;daki bir kadınlar cemaatından söz etmiştir.18 Burada bahsi geçen kadınlar cemaati gene Zeyneddin Sadaka&#8217;nin mürideleri olmalı . Bu habere göre Şems-i Tebrizî uzaktan bu kadınlar cemaatını görmüş &quot;Onların içinde bir tek nur var o da Mevlânadan kaynaklanıyor&quot; demiş, araştırmışlar, gerçekten de Mevlânâ&#8217;nın kızı Melike Hatun&#8217;un o kadınlar cemaatı arasına girdiğini görmüşler. Onu hemen o cemaatın arasından alıp getirmişler. Bu haberden Mevlânâ&#8217;nın kızının da bir zaman bu Bacilar arasına katıldığı fakat sonraları (Şems-i Teb-rizî&#8217;nin Konya&#8217;ya gelmesinden sonra) onların arasına girmesinin engellendiği anlaşılmaktadır. Mevlana Celaleddin-i Rumî da Mesnevisindeki bir hikayede bu kadinlar cemaatindan söz etmiştir. Cuha diyerek andığı Hace Nasreddin Mahmud&#8217;un (Ahi Evren) kadın kılığında bu cemaatın arasına girdiğini orada edep dışı bir davranışta bulunduğunu tasvir ederek hem Hace Nasreddin&#8217;i alaya almakta hem bu kadinlar cemaatına muhalif olduğunu ifade etmiş olmaktadır.19</p>
<p> Bacilar Teşkilâtının mahiyetine ve faaliyetlerine dair en ilginç bilgiyi de Menâkıb-ı Evhadü&#8217;d-Din-i Kirma- nî&#8217;de bulduğumuzu burada belirtelim. Durum öyle gösteriyor ki, Anadolu Selçukluları zamaninda bu hanimlar arası teşkilât &quot;Fakiregân&quot; diye de anılıyordu. Fakat bu teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine &quot;Bacı&quot; diye hitap ettikleri için bu kadin ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak &quot;Bacıyân&quot; (Bacilar) dendiği anlaşılmaktadır. Şimdiki bilgilerimizle bu tabiri ilk olarak kullanan da Âşık Paşazade&#8217;dir.</p>
<p> Ahi Evren&#8217;in eserleri ise Ahi Teşkilâtı ile birlikte Bacı Tekilâtı&#8217;nın da fıkrî yapısını tesbit etmek için birinci elden kaynak olmaktadır. Aynca bu eserlerde Ahi Teşkilâtının nasıl ve hangi maksatlara binâen kurulduğu, teşkilâtın yapısı, devletle Anadolu&#8217;daki diğer dinî ve tasavvufî zümrelerle münasebâtı, bu münasebâtın sonucu meydana gelen gelişmeler ve bu gelişmelerin Ahi ve Bacı Teşkilâtı üzerindeki etkileri hakkında önemli bilgiler bulmaktayız.</p>
<p> Konuya girmeden önce şunu belirtelim ki, o devrin resmî tarihçileri devlet yanlısı bir anlayış ve düşünüşte olduklarından devler ve yöneticilerle mücadele halinde bulunan Türkmenlerin dinî düşünüş ve yaşayışları ile, sürdürdükleri mücadele hakkında hissî, taraf tutucu oldukları için ve hatta onları tezyif ve tahkir etmeyi kendilerine bir görev edindiklerinden verdikleri bilgiler gerçekleri tam ve doğru olarak yansıtmaktan çok uzaktır. Bu tutum ve davranışları eserlerinde açık olarak görülmektedir. Bu tarihçilerin Türkmen ve Babaîlere karşı menfî tutumları eserlerinde o kadar açıktır ki, zaman zaman &quot;Etrâk-ı bî-din&quot; (Dinsiz Türkmenler), &quot;Babaiyân-ı Haricî&quot; (Haricî Ba-baîler), &quot;Tabtukiyân-ı mubahî&quot; (her kötülüğü mubah sayan Tabtuklular) veya kişi adı zikrederek &quot;Cimri-i lain&quot; (Lanetli Cimri), &quot;Hacı İbrahim-i bî-din&quot; (Dinsiz Hacı Ibrahim) gibi sözlerle onlara hakaret etmekten kendilerini alamamışlardır.20</p>
<p> Yalnız tarihçiler değil, o devrin olayları , dinî zümreleri ve liderleri hakkında bilgi veren Mevlevî yazarlar da (özellikle Eflâkî Dede) Moğol yanlısı bir siyasî tutum içinde olup,21 Türkmenlere, Türkmen Babalara ve Ahilere karşı olduklarından,22 bu konularda gerçeği yansıtmadıklan gibi büyiik ölçüde tahrif etmişlerdir. Bütün bu kaynaklarda Türkmenlerin bu hareketleri Haricî, Batınî, İbahî, Rafızî ve hatta dinsizlerin devlete karşı isyanları ve birer başıbozuk huruç hareketi olarak nitelendirilmiştir. Bu hareketleri İran&#8217;da Büyük Selçuklu İmparatorluğu&#8217;na karşı isyan eden Hasan Sabbah (1124) tarafından yönetilen Bâtınî ve Râfizîlerin paralelinde gösterilmeğe çalışılarak geniş halk kitleleri arasında Türkmenlere karşı kamuoyu oluşturma maksadı güdüldüğü görülmektedir. Bu durumda bir ölçüde devletin resmî yayın organı durumunda olan yukarıda belirtilen tarihî eserlerin devlete karşı isyanların gerçek yönünü yansıtmayacağı ve devlet memuru olan tarihçilerin bu tür isyanlar karşısında tarafsız kalamayacakları meydandadır.</p>
<p> Netice olarak: Ibn Bibi, Niğde&#8217;li Kadi Ahmed, Kerameddin Mahmud el-Aksarayî, Ebu&#8217;l-Ferec, (Gregory), Ebu Bekr b. Zeki gibi belli başlı bu devir tarihçileri ile Mevlana, Sultan Veled, Eflâkî ve Sipehsalar (Feridun) gibi Mevlevi yazarların Türkmen ve Babaîlerin sapıklıklarını tarif sadedinde onlara izafe ettikleri sözlerle, onların yaşayış ve âdetleri ile ilgili olarak anlattıkları şeylerin menfî propaganda gayretiyle ortaya atılan iddialar olduğu anlaşılmaktadır. Türkmenler aleyhine sürdürülen bu propagandalar sonraki asirlara da intikal etmiş Baba İlyas ve Baba İshak&#8217;ın yalancı bir peygamber olarak ortaya çıktığı. Cimri ve Haci Ibrahim gibi dinî ve siyasî liderlerin birer şarlatan ve maceraperest olduklan genel bir kanaat haline gelmiştir. &quot;Menakib-i Evhadeddin-i Kir-manî&quot;nin yazarı dahi Bacıyân-ı Rûm&#8217;un liderlerinden olan Evhadeddin iki kızından bahsederken, Şam&#8217;da yerleşen Anadolu&#8217;daki siyasî olaylara karışmayan Emine Hatun&#8217;dan övgü ve saygi ile söz ettiği halde, Anadolu&#8217;daki siyasî olaylara karıştığı için Fatma Bacı&#8217;yı (Fatma Hatun) kötülemekten kendini alamamıştır. Bütün bunlar yöneticilerin devrin yazarları üzerindeki baskılarının ne kadar şiddetli ve yönlendirici olduğunu gös-termektedir. Bu durum Anadolu Selçuklulan devrindeki Türkmen dinî zümreler ve kurduklan teşkilâtlar üzerinde yapılacak araştırmalarda bu hususun gözden uzak tutulmaması gerektiğini ortaya koymaktadir</p>
<p> B. BACİ TEŞKİLÂTİ&#8217;NİN BİLİNEN İLK LiDERi FATMA BACİ (KADİNCİK, KADİN ANA, HATUN ANA)</p>
<p> Aşık Paşazade Anadolu Selçukluları devrinde Anadolu&#8217;daki sosyal zümrelerden birinin de kendi tabiriyle &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; yani Anadolu Bacıları olduğunu haber verdikten sonra Hacı Bektaş&#8217;ın (1271) Bacılara yakınlığından ve bu Bacıların ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan &quot;Hatun Ana&quot;ya bağlılığından da söz etmektedir. Bu cümleden olarak Hacı Bektaş&#8217;ın gizli ilim ve kerametlerini bu Hatun Ana&#8217;ya gösterdiğini, nesi varsa ona emanet ettiğini bildirmektedir. Abdal Musa ile de ilgisi olduğunu belirttiği Hatun Ana&#8217;nın Hacı Beklaş&#8217;ın ölümünden sonra mezarını yaptırdığını da yazmaktadir.23 Hacı Bektaşın Menâkıb-name&#8217;si olan &quot;Veiâyet-name &quot;de de bu Bacının adı &quot;Fatma Baci&quot;, &quot;Fatma Ana&quot;, &quot;Kadincik Ana&quot; ve &quot;Kadincik&quot; olarak sık sık geçmiştir.24 Velâ-yet-name&#8217;de Fatma Baci veya Kadincik Ana hakkinda Aşık Paşazade&#8217;nin söyledikleri aynen bulunmaktadır. Fazla olarak şu bilgiler de mevcuttur. Fatma Baci erenler ve dervişlerin saygı gösterdiği, Hacı Bektaş&#8217;ın sık sık ziyaret ettigi ve saygı duyduğu yaşlı bir kadındır. Bu yüzden de kendisine Kadin Ana dendiği muhakkaktır. Bu yaşlı Ana&#8217;nın erenler meclisine girdiği, bazen erenlere sofra düzdüğü, misafirleri ağırladığı, Sivrihisarlı Nureddin&#8217;in kızı olup, bilahare Sulucakaraöyük&#8217;e yerleştiği, babasından kalan servetini erenler yolunda harcadığı, rakir düşüncede Hacı Beklaş&#8217;ın kendisine para ve mal verdiği, sonradan İdris adında biriyle evlenerek bu evlilik ten yedi oğlunun dünyaya geldiği anlatılmakladır. Ayrıca Manzum &quot;Velâyet-name&quot;de Kırşehir Emiri Nureddin Caca ile siyasî mücadelesi de mahiyeti açıklanmaksızın hikâye edilmektedir.25</p>
<p> Şüphesiz burada Fatma Bacı hakkında verilen bilgilerin bazıları hayal mahsulü şeylerdir. Bu arada babası-nin Sivrihisarlı Nureddin olmasi, son evliliğinden yedi erkek çocuğun dünyaya gelmesi gibi. Fakat gerçek olan şu ki, Hacı Bektaş&#8217;ın Menâkıb-name&#8217;si, Hacı Beklaş&#8217;dan ikiyüz küsur yıl sonra derlenmiş olmasına rağmen, Fatma26 Bacı&#8217;nın hatırası Bektaşî menkabelerinde yaşamış ve hürmetle yadedilmiştir. Hacı Bektaş ve çevresi ile ilgisi anlatılan bu Fatma Bacı&#8217;nın -Fuad Köprülü&#8217;nün de anlattığı gibi27 Âşık Paşazade&#8217;nin bahsettiği &quot;Hatun Ana&quot; olduğu gayet açıktır. Bektaşî geleneklerinde daha çok &quot;Kadıncık Ana&quot; diye anılan ve esas adının Fatma olduğu anlaşılan bu bacı kimdir?</p>
<p> Şeyh Evhadeddin Hâmid el-Kirmâ ni&#8217;nin (1238) XIII asrın ikinci yarısı içinde te&#8217;lif edilen &quot;Menâkıb- name&quot;sinden28 öğrendiğime gore, bu Türk asıllı sofinin küçükken çok yaramaz olan, bu yaramazlığı ile babasına sabır riyazeti yaptıran Fatma adında bir kızı vardır.29 1243 Kösedağ yenilgisinden sonra Tokat ve Sivas Moğol ordusuna teslim edilmişti,30 Sivas&#8217;ı aldıktan sonra Kayseri&#8217;yi kuşatan Moğollara karşı Kayseri&#8217;deki Ahiler (Futuvvet ehli) şehri müdâfâya karar vermişlerdi. İbn Bibi&#8217;nin anlattığına göre, şehri, sur içinde bulunan Dabbağlar çarşısındaki Ahiler koruyordu. Bu yüzden savaşın şiddeti Dabbağlar çarşısı tarafındaki sur çevresinde toplanmıştı. Bir kısım Ahiler de Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi civarında pusu kurmuş, sur çevresine yerleştirdikleri mancınıklarla surlarda gedik açmaya çahşan Moğol askerlerine akınlar düzenliyorlardı.</p>
<p> Ahiler 15 gün kahramanca şehri müdafaa ettiler. Moğollar kuşatmayı kaldıracakları bir sırada, Kayseri İğdişbaşısı (Muhafız) Ermeni asıllı muhtedî Hacok oğlu Hüsameddin&#8217;in Moğol ordusu komutanı Baycu ile gizlice anlaşması ve şehrin durumu ve müdafaa taktiğini düşman tarafına bildirmesi sonucu Moğollar şehre girmeyi başardılar. Kayseri&#8217;yi koruyan Ahileri kamilen kılıçtan geçirdiler. Çok sayıda genç kız ve kadınlan esir alıp götürmüşler, şehri de yakıp yıkmışlardı.31 İşte bu olay Anadolu Ahiliği için bir felâket olmuştur.</p>
<p> Yukarıda bahsi geçen &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;den öğrendiğimize göre, Evhadeddin-i Kir- mânî&#8217;nin kızı Fatma bu savaşta Moğollara esir düşmüştür.32 Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin ölümünden beş sene sonra vuku bulan bu olay esnasında Kayseri&#8217;de ikamet etmekte olduğu anlaşılan bu Fatma&#8217;nın Anadolu&#8217;da Dabbağların piri olarak bilinen Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un zevcesi olduğu bazı karinelerle ortaya çıkmaktadır. Ahi Evren Hace Nasreddin Mahmud&#8217;un &quot;Letâif-i Hikmet&quot; ve &quot;Letâif-i Gıyasiyye&quot; adlı eserlerinin incelenmesinden ve hayat hikayesindeki bir çok anekdodardan onun &quot;Latifeler&quot;i ünlenen ve Anadolu insanının gönlünde ve ruhunda mevki tutmuş olan Nasreddin Hoca ile aynı kişi olduğu ortaya çıkmış bulunuyor. Bu konuda müstakil bir eser yazmış bulunuyoruz.&quot; Burada vurgulamamız gereken husus şudur: Bacı Teşkilâtı&#8217;nın lideri olarak karşımıza çıkan Fatma Bacı Ahi Evren Hace Nasreddin&#8217;in eşi olunca Nasreddin Hoca Latife ve fıkralarına konu olan hocanın karısının da Fatma Bacı olduğu ortaya çıkmaktadır. Genç kızken yaramazlığı ile babası Şeyh Evhadeddin&#8217;i Kirmanî&#8217;ye, evlenince de kocası Nasreddin Hocaya riyazet yaptıran Fatma Hatun Bacı Teşkilâtım lideri olarak Selçuklular zamanında Türkmenler arasında büyük bir şöhrete sahip olmuş ve bu şöhreti asırlarca Ahi ve Bektaşi çevrelerde devam etmiştir. Mevlânâ&#8217;nın &quot;Mesnevî&quot;sinde Cuha&#8217;nın karısı olarak ondan çokça söz edilmiştir. Burada bu konuya girmiyoruz.</p>
<p> Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un 1205 yılında Hocası Evhadeddin&#8217;i Kirmânî ile birlikte Anadolu&#8217;ya geldiğini tespit etmekteyiz.34 Gene bazı kayıtlar onun 1206 yılında da Kayseri&#8217;ye yerleşerek burada bir Dabbağ (Dericilik) atölyesi kurduğu-nu ortaya koymaktadır35 Yukanda İbn Bibi&#8217;nin, Kayseri&#8217;nin Moğollar taralından muhasara edil-mesi sırasında şehrin, surları içinde bulunan Dabbağlar Çarşısi&#8217;ndaki Ahilerle, Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi civannda pusu kuran Ahiler tarafından müdafaa edildiğini haber verdiğini kaydetmiştik. İşte &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;den de öğrendiğinize göre, Evhadeddin-i Kirmânî, Anadolu&#8217;da bulunduğu dönemlerde çoğunlukla Kayseri&#8217;de bulunur ve sık sık Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi&#8217;ne36 giderdi. Kayseri&#8217;de Kulah-duzlar Mahallesi&#8217;nde, Dabbağlar Çarşısı&#8217;ndaki mescit ve zaviyeye bitişik; bir kapısı mescide, bir kapısı da dışarıya açılan evde ikamet ederdi.37 Çünkü bu evde onun ehl-i haremi bulunmaktaydı.</p>
<p> Bu bilgileri veren adı geçen Menâkıb-name&#8217;nin yazarı da o dönemde (XIII. Asrın sonları) Türkmenlere karşı sürdürülen siyasî baskılardan dolayı veya bilemediğimiz, başka sebeplerden ötürü eserinde Türkmen şeyhlerin adını zikretmemiştir.38 Bu sebeple Dabbağlar çarşısındaki bu ev ve zaviyenin kime ait olduğunu da belirtmemiştir.39 Yazarın bu tutumundan, adı geçen ev ve zaviyenin bir Türkmen Şeyh&#8217;e ait olduğu ortaya çıkıyor. Bu evin, Dabbağlar çarşısındaki tekkeye bitişik olması (ki bir kapısı da mescid ve tekkeye açılmaktadır) ev ve zaviyenin asırlarca Dabbağların piri ve Anadolu Ahiliği&#8217;nin baş mimarı olarak bilinen, esas adı Şeyh Nasreddin Mahmud b. Ahmed el-Hoyi olan Ahi Evren&#8217;e ait, evde bulunan Evhadeddin Hâmid el-Kimıânî&#8217;nin ehl-i haremi ise, kızı Fatma olup. Ahi Evren&#8217;in karısı olduğundan şüpheye mahal kalmamakladır.40 Dolayısıyla Bacı Teşkilâtı&#8217;nın lideri olan Bu Fatma Hatun&#8217;un Nasreddin Hoca&#8217;nın karısı olup pek çok fıkralarına konu olan Hatun olduğu ortaya çıkmaktadır.41</p>
<p> Moğollar Kayseri&#8217;yi işgal ettikleri zaman Fatma bu evde bulunuyordu. Ve bu evde Mogollara esir düşmüş olmalıdır.42 Ahi Evren ise, 124()&#8217;ta vuku bulan Sa&#8217;du&#8217;d-Din Köpek olayı ile, II. Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;in ölüm tarihi olan 1245 yılları arasında beş sene müddetle Konya&#8217;da tutuklu bulunuyordu.43 Bu yüzden Moğolların Kayseri&#8217;ye girdikleri tarih olan 1243 yihnda Kayseri&#8217;de değildi. Böylelikle Moğolların kılıcından kurtulmuştur. Şüphe yok ki, Dabbağlar Çarşısında kılıçtan geçirilen ve esir edilen Ahiler, Ahi Evren&#8217;in müridleri ve arkadaşları, esir düşen genç kız ve kadınlar, kendi karısıyla arkadaşlarının kız ve karıları, yıkılan ve yakılan yerler Ahilerin evleri ve imalat atölyeleri, yağma edilen mallar da onların malları idi.</p>
<p> Vakıa Evhadeddin&#8217;nin mensup olduğu carikat silsilesindeki şeyhler, kızlarını en önde gelen halîfelerinden birisi ile evlendirmeleri bir tarikat geleneği halinde sürdürülmüştür. Ebu&#8217;n-Necib Ziyâü&#8217;d-es-Sühreverdî (1168) kızını en yakın talebesi ve halîfesi olan Kudbeddin-i Ebherî (1172) ile evlendirmiştir. Kudbeddin-i Ebherî de bu zevcesinden doğan kızını, en önde gelen talebesi Riikneddin-i Sücasi ile evlendirmiştir. Hace Riikneddin-i Şücâsi de Kudbeddin-i Ebherî&#8217;nin kızı olan eşinden doğan kızını talebesi ve halifesi olan Evhadeddin Hâmid el Kirmanî (1237) ile evlendirmiştir.44 Evhadeddin de bu geleneğe uyarak kizi Fatma Hatun&#8217;u en yakin talebesi ve önde gelen halîfesi olan Ahi Evren Hace Nasreddin Mahnıud el-Hoyî ile evlendirmiş oiduğu anlaşılmaktadır. Bu geleneğin Ahi Evren tarafından devam ettirilip ettirilmediğini bilmiyoruz.</p>
<p> Şimdi gene devrin bazı siyasî olaylarını hatırlatarak Fatma Bacı&#8217;nın esaretten dönüşünü ve Kırşehir&#8217;e yani Ahi Evren&#8217;in yanına gidişini görelim:</p>
<p> II. Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;in ölümünden sonra yerine büyük oğlu II. Izzeddin Keykâvus geçti. İzzeddin Keykâvus tahta geçer geçmez babası zamanında tutuklanmış bulunan Ahileri ve Babâî&#8217;leri serbest bıraktı.&#8217;45 Naibu&#8217;s-Saltana olan büyük devlet adamı Celaleddin Karatay, şehzadeler arasındaki taht kavgasını üçlü saltanat formülü ile giderdi. Ancak Karatay&#8217;ın 1254&#8217;te ölümünden sonra IV. Rukneddin Kılıçarslan, Kayseri&#8217;ye çekildi ve kardeşi II. Izzeddin Keykâvus ile taht mücadelesini başlattı. Türkmenler ve Ahiler Keykavus&#8217;u46 Mevlâna ve çevresi ise Kılıçaslan&#8217;ı destekliyordu.47 Moğollardan yardım ve destek gören Kılıçaslan 126l&#8217;de Konya&#8217;yı alarak tek başına tahta oturdu.48 Keykâvus da önce Antalya&#8217;ya oradan da deniz yolu ile İstanbul&#8217;a dayılarının yanına gitmek zorunda kaldı.49 &quot;Menûkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&quot; de bildirildiğine göre. IV. Rukneddin Kılıçaslan&#8217;ın saltanatı zamanında vezir Muinüddin Süleyman, Beylerbeyi Hatıroğlu Şerareddin ve Sahib Ata Fahreddin Ali yardım ve siyasî destek için Hulagu Han&#8217;a gittikleri zaman Moğollar nezdinde esir bulunan Evhadeddin&#8217;in kızı Fatma&#8217;nın serbest bırakılması hakkında teşebbüste bulunmuşlardır. Kendisini ve soyunu tanıtan Fatma&#8217;yı alıp Kayseri&#8217;ye getirmişlerdir.</p>
<p> Bir müddet sonra kendisine nerede ikamet etmek istediği sorulmuş, o da &quot;Babamın arkadaşlarının ikamet etmekte oldukları kulübede ikamet etmek isterim &quot; demis ve oraya gönderilmiştir.,50 Şimdi yukarıda adları geçen devlet adamlarının hayatta olduklan bir sırada bu bilgileri veren &quot;Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin&#8217;in yazarı olaylan yakinen bilmekte ve verdiği bilgiler tarihi olaylara da uygun düşmekledir. Buna gore,<br /> 1243&#8217;te Mogollara esir düşen Fatma&#8217;nın, IV. Kılıçaslan&#8217;ın Moğolların desteği ile tek başına Konya&#8217;da Selçuklu tahtına oturduğu tarih olan 126l&#8217;den bir veya iki yıl kadar önce esâretden döndüğü anlaşılmaktadır. Adları geçen devlet adamlan da bu tarihte Moğollardan askerî yardım sağlamak için teşebbüste bulunmuşlardı.,51 Ne gariptir ki, Fatma&#8217;yı esaretten kurtaranlar iki sene kadar sonra onun kocasını öldüreceklerdir. Burada Şeyh Sa&#8217;di&#8217;nin, bir köylünün Kurdun pençesinden kurtardığı koyunu keserken bıçak altında inleyen koyunun hal lisam ile söylediği: &quot;Seni kurtarıcım sanmışım, meğer hakiki kurdum senmişsin&quot; sözünü hatırlamamak mümkün değildir.</p>
<p> Bu durum &quot;Velâyet-name&quot;de adı geçen Fatma Bac ı&#8217; n ın (Kadıncık Ana) &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin&quot;de Evha- deddin&#8217;in kızı olduğu belirtilen Fatma Hatun ile aynı kişiler olduğunu göstermektedir. Velâyet-name&#8217;de Fatma Bacı&#8217;nın Sivrihisarlı Nureddin&#8217;in kızı olarak güsterilmesi,52 (40), ya yakıştırma veya manevi evlâdı olduğu kastedilmiştir. Nitekim Âşık Paşazade de Hacı Bektaş&#8217;ın Fatma Ana&#8217;yı kendine evlat edindiğini yazmaktadır.53</p>
<p> Gene Velâyet-name&#8217;de anlatıldığma göre, Hacı Bek-taş Anadolu&#8217;ya geldiği zaman Fatma Bacı henüz genç kız imiş ve Hacı Bektaş&#8217;ın Diyar-ı Rûm&#8217;a kadem bastığını erenler meclisinde bulunanlara, Fatma Bacı haber vermiştir.54 Bu haberle hem Hacı Bektaş&#8217;ın Anadolu&#8217;ya geldiği tarihi on senelik zaman içerisinde sınırlamamız mümkün olmakta,55 hem de Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;de, Kayseri&#8217;de Evhadeddin&#8217;in hizmetinde bulunduğu belirtilen ve fakat adı açıklanmayan Türkmen şeyhin de Hacı Bektaş olduğunu anlamaktayız.56 Ayrıca Hacı Bektaş ile Fatma Bacı arasındaki yakınlığın menşei de anlaşılmış oluyor.</p>
<p> Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Menâkıb-name&#8217;sinde belirtildiğine göre, esaret dönüşü nerede ikamet etmek istediği Fatma&#8217;dan sorulmuş o da: &quot;Babamın arkadaşlarının yaşadığı kulübede&quot; diye cevap vermış.57 Babasının arkadaşı olan bu kulübenin sahibi Fatma Hatun&#8217;un kardeş, dayı amca gibi mahremlerinden olmadığına göre kocası olmak lazım gelir. Aksi takdirde Fatma Hatun&#8217;un bu kimse veya kimselerin yanında ikamet etmeyi istemesi dinen caiz olmazdı. Dolayısıyla Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;nin kızı bu sözüyle kocası Ahi Evren&#8217;in Kırşehir&#8217;deki evini kastettiği birçok karinelerle anlaşılmaktadır. Burada enteresan olan bir durumu belirtmekte yarar görüyoruz. Yukarıda belirtildiği gibi Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin yazarı devrin şiddetli siyasî baskılarından dolayı olacak Türkmen şeyhlerin adını zikretmemiştir. Yukarıda sunduğumuz cümlede de ketum davranarak Fatma&#8217;nın ikamet etmek istediği<br /> kulübenin nerede ve kime ait olduğunu açıklamaktan sarf-ı nazar etmiştir. Yani bir işaret zamiri ile kulübenin sahibi -ki iddiamıza göre Ahi Evren&#8217;dir- belirtmiş oluyor. Nitekim aynı mülahazalar sonucu devrin başka yazarları da Ahi Evren&#8217;in adını vermekten kaçınmışlardır. Bunlardan biri de o devrin tarihçisi Aksaray&#8217;lı Kerameddin Mahmud&#8217;dur. Bakınız Ahi Evren Şeyh Nasıreddin Mahmud ve Mevlânâ&#8217;nın oğlu Alaaddin Çelebi&#8217;nin öldürüldükleri olayı58 nasıl anlatıyor: &quot;Kırşehir Emirliği Nııreddin Caca&#8217;ya verildi. Ordıı ile onun iizerine geldi. Bir süre muhasara edildi. Onu kaleden söküp attılar. Hariciler {Tiirkmenler) ki. ona uymuslardi kamilen öldürüldüler&quot;.59»</p>
<p> Burada dikkati çeken bir şey daha var. Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin&#8217;in yazan Evhadeddin-i Kirmân&#8217;nin kızı Fatma Hatun&#8217;un esaretten döndükten bir müddet sonra Şeyh Evhadeddin&#8217;in halifelerinden Şeyh Şihabu&#8217;d- Din&#8217;in kardeşi Şeyh Bedreddin&#8217;in müridlerinden Şeyh Eminü&#8217;d-Din Ya&#8217;kub ile evlendirildiğini,60 Menâkıb-ı Hacı Bektaş-i Veli&#8217;de Fatma Baci&#8217;nin sonradan Molla İdris adlı biri ile evlendirildiğini yazmaktadır.61<br /> Görüldüğü gibi her iki Menâkıb-name&#8217;nin yazarı Fatma&#8217;nın ikinci evliliğinde kocasının adını kaydettikleri halde, daha önce kiminle evli olduğu hakkında bir açıklamada bulunmamışlardır. Menâkıb-ı Hacı Bektaş&#8217;ı yazan Firdevsî-i Rumî, bu eseri Fatma Bacı&#8217;dan 200 küsur yıl sonra, Bektaşî rivayetlere dayanarak yazdığı için Fatma Baci&#8217;nin ilk kocasını bilmeyebilir. Fakat Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin&#8217;in yazan ki, eserini Fatma Hatun hayatta iken yazılmıştır. Fatma&#8217;nın ilk kocasını bilmemesi imkânsızdır. Üstelik Fatma esaretten dönünce falanca ile evlendirildi demiyor. Bir müddet sonra evlendirildi diyor. Bu demektir ki bu yazar Fatma Hatun esaretten döndüğü zaman kocasının sağ olduğunu, Fatma&#8217;nın dönüşünden bir veya iki yıl sonra kocası öldürülünce Şeyh Eminu&#8217;d-Din Ya&#8217;kub62 ile evlendiğini yazıyor. Dolayısıyla bu yazarın Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un adını anmayışı yukarıda belirttiğimiz gibi tamamen Ahi Evren ve çevresindekiler üzerindeki siyasî ve fıkrî baskılar sebebiyledir. Hatta bu yazarın eserinde kendi adını belirtmeyişi de gene bu siyasî ve fıkrî baskı ile ilgilidir. Bu siyasî ve fıkri baskı Mevlânâ&#8217;nın sadık müri di Pervane Muinü&#8217;d-din Süleyman&#8217;nın ve Vezir Taced-din Mu&#8217;tez&#8217;in Türkmenlere karşı sürdürdükleri mücadeledir. Ozellikle Tokat, Sivas, Kırşehir, Aksaray yöresinde bu siyasî ve fikri baskılar daha şiddetli ve acımasız idi. Ahi Evren ve 20 kadar eserinin günümüze kadar meçhul kalması da tamamen bu siyasî terörün ve baskının eseridir.63</p>
<p> ÇOCUKLUK VE ERGENLÎK ÇAĞİ</p>
<p> Fatma Baci&#8217;nin Ahi Evren&#8217;in eşi olduğunu belirledikten sonra şimdi de Fatma Bacı&#8217;dan bahseden yukarıda belirtilen eserde hakkında verilen bilgilerin ışığında hayat hikâyesini sunalım. Yaşadığı dönemin siyasî entrikaları onu da Ahi Evren gibi efsanevî bir şahsiyet halinde kalmaya mahkum etmiştir. Burada gerçek kişiliğinin izleri takip ediimeye çalışılacaktır.</p>
<p> &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmânî&quot;de Fatma Bacı&#8217;nin annesinin huysuz, cahil bir kadın olduğu anlatılmaktadır. Kirmanî bir gün Bakırcılar pazarından (Bazâr-i Nuhhâsân) geçerken tellalın: &quot;Kö&#8217;tü hııylu, kötü yaradılışlı, akılsız. ağzı bozıık bir cariye satıyorum&quot; dediğini duymuş, bütün bu kusurlara rağmen melâmet mesleğinin gereği olarak kendisine riyazet yapılmak nefsini zelil tutmak, insanları da onun şerrinden kurtarmak için bu cariyeyi satın almıştır. Fatma işte bu cariyeden doğmadır.64 Menâkıb- name&#8217;nin yazan bu cariyenin fazla yaşamayıp bir sure sonra öldüğünü de yazmaktadır.</p>
<p> Evhadeddin&#8217;nin bu cariyeyi satın aldığı Bakırcılar Pazarı Kayseri&#8217;de idi.65 Buna göre Fatma Bacı Kirmânî&#8217;nin Anadolu&#8217;ya geldiği 1205 yılından sonra doğmuş olur. Ancak yukarıda belirtildiği gibi Fatma 126l&#8217;den sonra yaptığı evlilikten de bir doğum yapmıştır. Mütehassıs doktorlar bu tarihte Fatma Bacının 50 yaşından fazla olmaması gerektiğini söylüyorlar. Buna gore Fatma Baci&#8217;nin 1213 yılından sonra gelen birkaç yılda doğmuş olması gerekiyor.</p>
<p> &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin&quot;in yazarı Fatma Bacı&#8217;nin anasına bazı kusurlar izafe ettiği gibi Fatma&#8217;nın da küçükken çok yaramaz., söz dinlemez olduğunu, bu itaatsizliği ile babasına sabır riyazeti yaptırdığını, babasının gayretlerine rağmen Kur&#8217;an ve dinî bilgileri öğrenemediği gibi dokuma ve örgü sanatlarını öğrenmesine çalışıldığı halde bu alanda da başarılı olamadığını, gabî (başarısız) olduğunu iddia etmektedir.66 Bu yazarın Fatma&#8217;ya muhalif olduğu ifadelerinden anlaşılmaktadır. Halbuki, aynı yazar Kirmânî&#8217;nin çocuklarının tahsili için özel gayret sarf ettiğini ve diğer kızı Amine Hatun&#8217;a tahsil yaptırdığını sanat ve irfan öğrenmesine de çaba sarf ettiğini bildirmektedir. 67 Gene aynı yâzar ileri gelen devlet adamlarından (Pervane Müinü&#8217;d-Din Süleyman, Sahib Ata Fahreddin Ali) ve büyük şeyhlerin Fatma&#8217;ya saygı duyduklarını yazmaktadır. 68 Fatma eğer gabî, ma&#8217;rifetsiz biri olsaydı bu kişilerden hürmet ve saygı gcire-mezdi. Bu itibarla bu yazann Facma Hatun hakkindaki bu iddialannda samimi olmadığ: muhakkaktır, kaldi ki, &quot;Velâyec-name&quot;de Fatma Ana keşif ve keramet sahibesi, bilgili bir mürşidedir</p>
<p> &quot;Velâyetname&quot;de anlatıldığına göre 69 Hacı Bektaş Anadolu&#8217;ya (Diyar-ı Rûm) girdiği zaman manâ aleminden Anadolu Erenlerine selâm vermiş, bu selâmı ancak Fatma&#8217;ya malum olmuş ve Hacı Bektaş&#8217;ın geldiğini Erenler meclisine iletmiştir. Bu sırada Fatma Bacı genç kız imiş ve erenlere sofra düzmekle meşgul imiş. Bu haber yukarıda da değinildiği gibi Hacı Bektaş&#8217;ın Anadolu&#8217;ya geliş tarihini sınırlamamıza imkân vermektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi Fatma 1213 yılından hemen sonra doğduğuna göre Hacı Bektaş en erken 1228 yılında Anadolu&#8217;ya gelmiş olur. Ayrıca Kayseri&#8217;de Battal Mescidi&#8217;nde bir süre Kirmânî&#8217;nin gözetiminde yetişen 70 Türkmen dervişin de Hacı Bektaş olması kuvvetle muhtemel görünüyor. Kirmânî 1232&#8217;de Anadolu&#8217;dan temelli ayrıldığına göre 71 Hacı Bektaş&#8217;ın 1228-<br /> 1232 yılları arasında Anadolu&#8217;ya geldiği belirlenmiş olur.</p>
<p> Şüphesiz Fatma 1228&#8217;den sonra evlenmiş olabilir. Bu tarihlerde Ahi Evren&#8217;in Konya&#8217;ya yerleştiğini görüyoruz. Fatma&#8217;nın da bu tarihten sonra Konya&#8217;ya gelip gelmediğini bilmiyoruz. Gelmiş olsa bile Ahi Evren, 1240&#8217;ta tutuklanınca Fatma Kayseri&#8217;ye dönmüş olmalıdır. 1243 yılında Moğolların Kayseri&#8217;yi muhasarası sırasında Fatma&#8217;nin Kayseri&#8217;de ikamet etmekte olduğunu ve burada çok sayıda genç kızla birlikte Moğollara esir düştüğünü biliyoruz. 72 Ömrünün 15 seneye yakin bir kısmı esarette geçmiştir. Bektaşî rivayetlerinde onun esaret hayatı ile ilgili en küçük bir kayda rastlanmamaktadır. Babasının şöhreti ve babasina duyulan saygıdan ötürü Moğolların kendisine iyi davrandıklarını söylediği rivayet edilmektedir. 73 </p>
<p> FATMA BACİ&#8217;NİN ESARETTEN DÖNÜŞÜ VE Eşi Ahi EVREN&#8217;İN YANİNA GÎTMESÎ</p>
<p> Fatma Baci&#8217;nin 1260 yılından bir veya iki yıl kadar önce esaretten kurtarılıp Anadolu&#8217;ya getirildiğini yukarda geniş olarak açıkladık. Fatma Bacı&#8217;nin esaret dönüşü kocası Ahi Evren&#8217;in yanına Kırşehir&#8217;e gitmiş olması gerekir. Gelişen olaylar da bunu göstermektedir. Tabiî Fatma Bacı&#8217;yı esaretten kurtarıp Anadolu&#8217;ya getiren, yukarıda adları geçen Selçuklu Ümerası, onun babasının Türkmenler arasındaki şöhretinden ve manevî nüfuzu ve itibarından. Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı&#8217;nın siyasî gücünden yararlanmayı düşünmüş olmalılar. Yani Şeyh Evheddin-i Kirmânî&#8217;nin kızı ve Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un eşini esaretten kurtarıp eşine teslim etmek suretiyle kendilerini Türkmen çevrelere kabul ettirmeyi, siyasî prestijlerini arttırmayı, Türkmen ve Ahilerin desteğini kazanmayı ve böylece siyasî rakiplerine karşı kamu oyunun desteğini almayı planlamışlardir. Fakat olaylar siyasîlerin umduğu gibi gelişmedi.</p>
<p> Anadolu&#8217;da Türkmenler ve Ahiler bu yönetime itaat etmek istemediler. Yukarıda da değindiğimiz gibi onlar II. İzzeddin Keykavus&#8217;u destekliyorlardı. Denizli, Karaman, Çankırı, Ankara, Aksaray, Kırşehir ve Uç bölgelerde Türkmen ve Ahiler bu yeni yönetime karşı ayaklandılar. Devlet kısa zamanda bu isyanları bastırdı. Devrin tarihçisi Aksarayh Kerameddin, Hâricîler&#8217;in isyanları diye vasıflandırdığı bu isyanların bastırılmalarını &quot;Mum riizgar karşısında sönnıeye mahkumdur&quot; di-yerek 74 &#8216; memnuniyetini ifade etmektedir. Kırşehir&#8217;deki isyan en kanlı bir şekilde bastırıldı. Buradaki isyanı bastırmaya Moğol asıllı Caca oğlu Nureddin memur edildi. İşte bu isyanın bastırılışı sırasında Ahi Evren ve beraberindekiler kamilen kılıçtan geçirildiler. 75 Ahi Evren bu sirada 90 küsur yaşında idi. Mevlânâ&#8217;nın oğlu Alaaddin Çelebi&#8217;nin de bu olay sırasında Ahi Evren ile birlikte öldürüldüğünü tespit etmekteyiz. 76 </p>
<p> FATMA BACİ EREĞLÎ&#8217;DE</p>
<p> &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmânî&quot; nin yazarının bildirdiğine göre, Fatma Bacı esaretten döndükten bir müddet sonra kendisine nereye gitmek istediği sorulmus o da &quot;Babamın arkadaşlarının yanına gitmek isterim&quot; demiş ve oraya gönderilmiştir. Burada yazar ketum davranarak eşinin ölümünden sonra gitmek istediği yere gönderildi ifadesini kullanmadığı gibi nereye gönderildiğini belirtmemiştir. Aynı yazar eserin bir başka yerinde Fatma Bacı&#8217;nın Şeyh Şehabeddin&#8217;e teslim edildiğini Şeyh Şehabeddin&#8217;in de onu kardeşi Şeyh Bedreddin&#8217;in müridlerinden olan Şeyh Eminuddin Ya&#8217;kub ile evlendirdiğini ve bu evlilikten bir oğlan çocuğu dünyaya geldiğini ve bu çocuğun da yedi yaşında velat ettiğini bildirmektedir.78 Fatma Bacı&#8217;nin babasının arkadaşları olan Şeyh Bedreddin ve Şeyh Şehabeddin kimlerdir ve nerede bulunuyorlar. Bunun tespit edilmesi ile Fatma Baci&#8217;nin hayatının bir bölümü daha aydınlanmış oldu.</p>
<p> Evhadeddin Hâmid el-Kirmânî&#8217;nin (1237) Farsça &quot;Menâkib-name&quot; sinde 79 aslen Ahlat&#8217;lı olup, Missis Kür- kü ve Missis Börkü giymiş iki gencin Kayseri&#8217;de Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin huzuruna geldikleri ve Evhaded-din&#8217;in iki kardeş olan bu gençler hakkında çevresindekilere aşağıdaki bilgileri verdiği anlatılmaktadır. &quot;Bu iki genç zengin bir tacirin oğullarıdır. (Hece-zâdegânend) Babaları ölünce, bu gençlere babalarından külliyetli servet kalmıştır. Abiliğe gönül veren bu salih gençler servetlerirıi Allah yolunda ve Ahilik uğrunda harcamaktalar. Bir imaret yapıp. tefriş edip sofra döşemişler. Ayende ve revendeye hizmet sıınmaktalar&quot; .80 </p>
<p> Burada iki gencin adları, nerede imaret kurduklan belirtilmemiştir. Ancak &quot;Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;nin Gelibolulu Muhyeddin tarafından yapılan tercümesinde bu iki genç kardeşlerin Ereğlili olup, Bedreddin ve Şehabeddin kardeşler oldukları tespit edilmiştir.&#8217; 81  Gelibolulu Muhyeddin, Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;nin &quot;Menâkıb-name&quot;sini tercüme ederken, Bediüzzaman Furuzanfer tarafından yayınlanan nüshasından farklı bir nüsha kullanılmıştır. Birçok yerlerde olduğu gibi burada da eserin Farsça aslında bulunmayan bilgiler ihtiva etmektedir. Gelibolulu Muhyeddin tercümesinde bu kabil detaylandırıcı bilgiler bulunduğu gibi dört hikâyenin tamamı, iki hikâyenin büyük kısmı eserin Farsçasında mevcut değildir. Burada bu teknik konu üzerinde daha fazla durmayı gereksiz görüyor ve esas konuya dönüyoruz.</p>
<p> Diğer taraftan Niğde&#8217;li Kadi Ahmed de &quot;el-Vele-dü&#8217;ş-şefik&quot; adlı eserinde Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Ereğli&#8217;de Şeyh Bedreddin Yaman-i Emir ve Şehabeddin Çoban-i Emir adlarında iki talebesi bulunduğunu ve bu iki kardeşin Ereğlili Hace (Tacir) Mevdud&#8217;un oğulları olduklarını yazmaktadır. Kadi Ahmed bu iki kardeşten büyüğü olan Şeyh Bedreddin Yamarı&#8217;ın ulu bir kişi olduğunu belirttikten sonra şu malumatı da vermekledir. 82 Sonradan Mekke&#8217;ye yerleşen Necmeddin-i İsfehanî, 83 Şe-raffeddin-i Mavsilî, 84 Niğde&#8217;ye yerleşen Nasreddin-i Şi-razî, Kudbeddin Ali-i Herakilî&#8217;nin Kayseri Kadısı olan Zahireddin 85 ile arkadaş ve gönüldaş olduklarını, hepsinin bir anadan süt emdiklerini, bu ananın da Ereğlili Şeyh Bedreddin Yaman olduğunu kaydetmekte ve bu yüzden bu kişilerin &quot;Bedrî&quot; olduklarını ifade etmektedir. Niğde&#8217;li Kadı Ahmed&#8217;in tanıttığı Şeyh Bedreddin Yaman ile Şeyh Şehabeddin Coban&#8217;ın &quot;Menakib-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&quot; de adları geçen Şeyh Bedreddin ile Şeyh Şehabeddin oldukları serahaten anlaşılmaktadır. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;de bir başka olay münasebetiyle gene bu iki kardeşten bahsedilmektedir.</p>
<p> Yukarıda açıklandığı üzere Menakib-i Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Farsçasında Fatma Hatun&#8217;un Şeyh Şehabeddin&#8217;e teslim edildiği. Şeyh Şehabeddin&#8217;in de Fatma Hatun&#8217;u kardeşi Şeyh Bedreddin&#8217;in müridlerinden olan Şeyh Emineddin Ya&#8217;kub&#8217;a nikahladığı ve Fatma Hatun&#8217;un bu evlilikten de bir oğlu dünyaya geldiği anlatılmaktadır. Burada gene de Şeyh Şehabeddin&#8217;in nerede olduğu ve Fatma Hatun&#8217;un nereye götürüldüğü belirtilmemiştir. Fakat eserin Gelibolulu Muhyeddin tarafından yapılan tercümesinde Şeyh Şehabeddin&#8217;in Ereğlili olduğu ve Fatma Hatun&#8217;un Ereğli&#8217;ye götürüldüğü ve böylece Fatma Bacı&#8217;nın bir süre Ereğli&#8217;de ikamet ettiği belirlenmektedir. 86 Fatma Hatun&#8217;un Ereğli&#8217;ye gitmesi esaretten döndükten hemen sonra değil, Ahi Evren&#8217;in öldürüldüğü tarih olan Nisan 1261 tarihinden sonradır. Bu tarihce Ereğlili Şeyh Bedreddin&#8217;in hayatta olmadığı, kardeşi Şehabeddin&#8217;in hayatta olduğu anlaşılmakladır.</p>
<p> Buraya kadar sunmuş olduğumuz açıklamalardan Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Ereğli&#8217;de Şeyh Bedreddin Yaman ve Şeyh Şehabeddin Çoban adlarında iki halifesi bulunduğu ve bu iki kardeşin Ereğli&#8217;de bir imaret yaptırmış oldukları anlaşılmış bulunmaktadır. Fatma Bacı&#8217;nın da Ereğli&#8217;ye 87 geldiği ve Şeyh Şehabeddin&#8217;in himayesine girdiği anlaşılmakladır.</p>
<p> Ereğli&#8217;de cami ve zaviye yaptıran ve vakfeden Şeyh Şehabeddin, Ereğilili hace (Tacir) Mevdûd&#8217;un oğlu ve 1237 yılında vefat eden Türkmen sofi Şeyh Evhadeddin Hâmid el-Kirmânî&#8217;nin halifesi olan Şeyh Şehabeddin olup, Anadoludaki ilk ahilerdendir. Niğdeli Kadı Ahmed, onu ve kardeşi Bedreddin Yaman&#8217;ı Emir diye anmaktadır.88  Böylece, bu iki kardeşin Ereğli&#8217;de Emirlik (Yöneticilik) yaptıkları da anlaşılmaktadır. Bu iki kardeşin Kayseri&#8217;de Evhadeddin ile görüşmeleri sırasında orada bulunanlardan biri de Şeyh Kerameddin-i Sufî&#8217;dir. 89 Eğer bu Kerameddin-i Sûfi, Karamanoğullarının ceddi Kerameddin-i Sûfi Nure (Nu-ruh) ise, Ereğlili Bedreddin ve Şehabeddin kardeşlerin Karamanoğulları ile de irtibat halinde bulunduklarını düşünmek gerekir. Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin birçok defalar Ahlat&#8217;a gittiğini biliyoruz. 90 Kızı Amine Hatun, Ahlat&#8217;ta vezirin oğlu İmadeddin ile evli idi. 91 Bu bakımdan Evhadeddin sonradan Ereğli&#8217;ye yerleşmiş olan Hace Mevdûd&#8217;u Ahlat&#8217;tan tanıyor olmalıdır. Muhtemelen bu Hace Mevdûd, Gürcülerin Ahlat&#8217;a baskın düzenleyip, şehri yağma ve tahrip et-cikleri tarih olan 1207 yılından sonra 92 memleketinden göçüp Ereğli&#8217;ye gelip yerleşmiş ve burada ölmüştür. Fatma Bacı&#8217;nın Ereğli&#8217;de kaç yıl kaldığına dair bir kayıt yoktur. Durum öyle gösteriyor ki Ereğli&#8217;ye geldikten bir müddet sonra Fatma Hatun gene himayesiz kalmış ve bunun sonucu olarak Sulucakaraöyük&#8217;e giderek Haci Bektaş&#8217;ın himayesine girmiştir. Onun Ereğli&#8217;den ayrılması, buradaki hamisi Şeyh Şehabeddin ile kocası Emineddin Ya&#8217;kub&#8217;un ölmeleri ile ilgili olmalıdır.</p>
<p> FATMA BACİ SULUCAKARAÖYÜK&#8217;DE</p>
<p> Fatma Baci, Ereğli&#8217;den Sulucakaraöyük&#8217;e gelerek Hacı Bektaş&#8217;ın himayesine girmiştir. Velâyetname&#8217;de Fatma Bacı&#8217;dan daha çok Kadıncık ve Kadıncık Ana diye söz edilmektedir. Hakkında pekçok menkibeler anlatılmaktadır. Hacı Bektaş ile aralarında geçen birçok anekdotlar nakledilmiştir. Hacı Bektaş 1271&#8217;de vefat ettiğine göre bu anlatilan olaylar da bu tarihten önce vuku bulmuş olmalıdır. Bu sırada Hacı Bektaş&#8217;ın iyice yaşlanmış olduğu da anlaşılmaktadır.</p>
<p> Abdal Musa&#8217;nın zaman zaman uç bölgelerden gelerek Fatma Bacı&#8217;yı ziyaret ettiği ve Fatma Bacı&#8217;nın evinde kaldığı bildirilmektedir. Manzum &quot;Velâyet-nâme&quot;de Fatma Bacı&#8217;nın uç bölgelerdekilerle gizli siyasî ilişkiler içinde bulunmasından ötürü Kırşehir Emiri Nureddin Caca tarafından takibata maruz kaldığı haber verilmektedir. 93 </p>
<p> Facma Bacı&#8217;nın Sulucakaraöyük&#8217;te Molla İdris adında biri ile evli olduğu anlatılmaktadır. Önceleri Molla İdris&#8217;in Fatma Bacı&#8217;nın Ahi Evren&#8217;in ölümünden sonra evlendigi eşi Ereğlili Eminüddin&#8217;in başka bir adı olabileceğini veya Velâyetnâme&#8217;nin yanlış bir tespiti olarak Facma Bacı&#8217;nın ikinci kocasının adının İdris olarak kaydedilmiş olduğunu düşünüyordum. Fakat Eninü&#8217;d-Din Yakub&#8217;un Ereğli&#8217;li olduğu ortaya çıkınca Fatma Bacı&#8217;nın Sulucakaraöyük&#8217;te Molla İdris adında biri ile üçüncü bir evlilik yaptığı görüşüne vardım. Ancak Fatma Bacı&#8217;nın Molla İdris&#8217;ten yedi erkek çocuğunun dünyaya geldiğine dair haberler 94 doğru olmasa gerek. Çünkü bu evliliği yaptığı zaman Fatma Bacı&#8217;nın 55&#8217;ten yukan bir yaşta olması gerekiyor. Bu yaşta bir hatunun doğum yapması tabiî değildir.</p>
<p> FATMA BACİ&#8217;NİN ÖLÜMÜ</p>
<p> Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin yazarı Fatma&#8217;dan halen yaşayan bir kişi olarak bahsetmektedir. 95 Ancak bu eserin 1260 yılından sonra ne zaman yazıldığını bilmemekteyiz. Hacı Bektaş&#8217;ın ölümünden sonra Fatma Bacı ona türbe yaptırmıştır. 96 Hacı Bektaş 1271&#8217;de vefat ettiğine göre Fatma Bacı bu tarihten sonra vefat etmiştir. Kırşehirli C. Hakkı Tarım Fatma Bacı&#8217;nın mezar taşının Hacı Bektaş&#8217;ta olduğunu bildirmektedir. 97 Anlaşılan mezar taşında ölüm tarihi kayıtlı değildir. Bu yüzden C. Hakkı Tarım da onun ölümü için bir tarih vermemiştir. Onun Hacı Bektaş&#8217;tan sonra ne kadar yaşadığını belirlemek imkân dahilinde görülmüyor. Abdal Musa Kırşehir&#8217;e döndüğünde Hacı Bektaş&#8217;ın türbesinde bir müddet durmuştur. Bu sırada Fatma Ana sağ imiş. Bu haber onun Hacı Bektaş&#8217;tan sonra bir müddet yaşadığını gösteriyor. Gelibolulu Ali Efendi, Hacı Bektaş&#8217;ı Orhan Gazi&#8217;ye muasır göstermekte, Fatma Bacı ile Hacı Bektaş arasındaki yakınlıktan dolayı onu da Orhan Gazi ile çağdaş saymış oluyor. 98 Tabiî Fatma&#8217;nm Orhan Gazi zamanına kadar yaşamış olması şöyle dursun XIII. asrın son çeyreğine ulaştığını söylemek bile zordur.</p>
<p> C. BACILARIN FAALÎYETLERİ</p>
<p> Geleneksel Türk kadın el sanatlarının ne kadar çeşitli, kaliteli ve yüksek değerde olduğu çok iyi bilinen bir husustur. Son asırda sosyal ve kültürel yapımızda meydana gelen hızlı değişme, makinanın iş hayatına girmesi bu geleneksel kadın el sanatlannın gerilemesine, birçok sanat kollarının tamamen yok olmasına ve unutulmasına sebep olmakla birlikte hâlâ az değişmeye uğrayan yörelerde bu sanatların devam etmekte olduğu bilinmektedir. Şüphesiz bu Türk kadın el sanatları çok çeşitlidir. Çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, oya ve dantelcilik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık ve çeşitli kumaşların imal edilmesi ve bunlardan giysi yapımı bütün bunlar kadınları meşgul oldukları sanat alanlarıdır. Bütün bu sanat kolları Türk kadınlarının uğraştığı iş alanları olmuş, asırlarca analardan kızlarına intikal etmiştir. Anadolu Selçukluları zamanında da bütün bu sanat kollarının mevcut olduğunda şüphe yoktur. Ancak burada sadece kaynaklarda mevcut bilgilerle sınırlı kalarak Bacı Teşkilâtı mensubu hanımların meşgul oldukları sanat kollarından söz edilecektir. Ayrıca bu teşkilâtın üyesi olan hanımların, sosyal, kültürel ve askeri faaliyetleri de gene kaynaklara yansıdığı ölçüde dile getirilecektir.</p>
<p> 1. SAN&#8217;AT VE MESLEKTE İNTİSAB</p>
<p> Ahilikte olduğu gibi Bacilar da sanatlarını gelenek halinde sürdürmüşlerdir. Bu sanat geleneği hanımlar arasında nesilden nesile intikal etmiştir. Bu gelenekten kopmamak ve bu geleneği devam ettirmek için ahilikte de Bacilar arasinda da bir şiar olarak devam ettirilmiştir. Tasavuf eğitimde bir Şeyhe intisab etmeden irşadın mümkün olmayacağı gibi Ahilik ve Bacılık mesleğinde de bir üstattan el almadan veya bir üstadın rehberliği olmadan bir sanata sahip olmak caiz görülmemiştir. Fatma Bacının babası Şeyh Evhadeddin Kirmânî&#8217;nin Malatya&#8217;daki Halifesi Şeyh Fahreddin Hasan Malatya&#8217;da bir zaviye yaptırmış, zaviyeye su te&#8217;min etmek için de bir kuyu inşa ettirmiştir. Evhadeddin bu kuyuyu görünce çok beğenmiş, kuyuyu yapan ustaya bu sanatı kimden öğrendiğini sormuş; usta da kimseden öğrenmediğini kendi kendine bu sanatı icat ettiğini ifade edince Şeyh Evhadeddin hemen bu kuyuyu doldurtmuştur. Kendisine bu davranışının sebebini sorduklarında: &quot;bir usta mesleğini o mesleğin üstadından öğrenmemişse, yani intisabı yoksa meydana getirdiği eserde kudsiyyet ve haysiyyet olmaz&quot; demiştir. 99 </p>
<p> Tasavufta şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, kaidesi uyarınca bir şeyhe intisab etmeden kişi tasavuf yolunda veya maneviyatta ne kadar yükselirse yükselsin makbul ve mübarek olamayacağı gibi Ahilik ve Bacılıkta da bir üstada intisab etmeden sanatkâr olmak makbul ve mübarek sayılmamıştır.</p>
<p> Bacılık aynı zamanda bir eğitim ve öğretim ocağıdır, bu durumda sadece sanatkar yetiştirmek amacıyla eğilim ve öğretim sürdürülmez. Aynı zamanda mal üretmek ve topluma hizmet sunmanın usul ve erkânı da talim edilir. Bir Ahi işyerinde belirlenen kaidelere riayeti sağlamak için o işyerinde sanat öğrenmeye talip olan çırak, yamak ve kalfalar başlarındaki ustaya bir müridin şeyhe intisap etmesi gibi intisap etmek durumunda idiler. Bacılar arasında da bu kaidenin geçerli olduğu muhakkaktır. Kezâ her Ahi işyerinde bir üstat (şeyh) ve o şeyhe iman derecesinde bağlanan çırak, yamak ve kalfalar arasında sarsılmaz bir hiyerarşi bulunmaktaydı. Bu işyerinde çalışanlar dinî ve ahlakî bilgilerile techiz edilir ve bunun uygulamasına titizlikle riayet edilirdi. Şüphe yok ki bu prensipler ve uygulamalar Bacılar arasında da geçerli idi.</p>
<p> 2. ÖRGÜCÜLÜK VE DOKUMACILIK</p>
<p> Şimdilik Bacıların örgücülük ve dokumacılık dışındaki sanat kollarından hangileriyle uğraştıkları hakkında sarih malumatımız yoktur. Ahiler gibi Bacılar da Kayseri&#8217;deki iş yerlerinde toplu olarak çalıştıklarına göre, kadınlar arasında da çeşitli sanat kollarının bulunması ihtimal dahilindedir. Yukarıda sözü edildiği gibi Bacı iş yerlerinde halı kilimden başka giyim sanayinin varlığını söylemek mümkündür. Ancak kaynaklar bu konuda herhangi bir açıklamada bulunmamışlardır. Fakat bazı haberler bu konuya ışık tutar nitelikledir.</p>
<p> Aşık Paşazade, Bektaşîlerin; Yeniçerilerin başlarına giydikleri tacın (Ak börk) Bektaşîlerin icadı olduğu iddiasını söz konusu ederek bu iddiayi reddetmekte, sonra da bu ak börk ün Orhan Gazi zamaninda Bilecik&#8217;te ortaya çıktığını, Bektaşîlerin bu ak börkü giymelerinin sebebinin de bir Bektaşî şeyhi olan Abdal Musa&#8217;nın Yeniçerilerle savaşlara katıldığını ve Yeniçerilerden bir ak börk alıp giydiğini, sonra vilayetine (Kırşehir) bu ak börkü ile donüp gazilerle birlikte savaşlara katıldım diye övündüğünü yazmaktadır. 100 Âşık Paşazade Bektaşîlerin Abdal Musa&#8217;ya bu börke ne ad verildiğini sorduklarında o da: &quot;Buna bükme elif taç derler&quot; dediğini de sözlerine eklemektedir.</p>
<p> Abdal Musa&#8217;nın Fatma Bacı&#8217;ya yakınlığı bilinmekledir. Fatma Bacı&#8217;nın Bacı Teşkilâtının ilk kurulduğu yer olan Kayseri&#8217;de Külahduzlar Mahallesinde bulunduğunu ve Bacıların burada örgü ve dokumacılık yaptıklarını belirtmiştik. Kayseri&#8217;deki bu mahallenin Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra Kırşehir&#8217;e giden, Fatma Bacı&#8217;nın , burada da aynı sanatı devam ettirmiş olacağı tabiidir. Dolayısıyla Abdal Musa&#8217;nın başındaki ak börkün (Bükme elif taç) Bacıların Kayseri ve Kırşehir&#8217;deki Külahduzlar Mahallesinde imal ettikleri külahlardan olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Yeniçerilerin börklerinin menşei aydınlanmış oluyor. Yukarıda detaylı olarak açıklandığı üzere Kırşehir&#8217;de Ahilerin katliama tabi tutulması, diğer Orta-Anadolu şehirlerinde takibata uğramaları onların uç bölgelere hicret etmelerine yol açmıştır. Şüphesiz Bacılar da Ahilerle birlikte uç bölgelere gidip sanatlarını burada devam ettirdikleri muhakkaktır. Bu bakımdan Âşık Paşazade&#8217;nin sözünü ettiği bükme elif taç yani Yeniçerilerin külahlarını Bacıların imal ettiği ve menşei Kayseri&#8217;deki Külahduzlar Mahallesinde imal edilen külah modeline dayandığı kesinlik kazanmakta ve Âşık Paşazade&#8217;nin bu konudaki yorumu eksik ve hatta maksatlı olduğu görülmektedir.</p>
<p> Etlâkî de Uç Beyi Mehnıed Bey&#8217;den bahsederken bu ak börkleri kastederek şimdi giyilen beyaz külahların bu Mehmed Bey&#8217;in icadı olduğunu ileri sürmektedir. 101 Bu açıklamalardan sonra Bacıların sadece külah değil başka giyim eşyası imal ettiklerini kabul etmemek mümkün değildir. Hatta Yeniçerilerin sadece ak börkleri değil, diğer giysileri de Bacıların atölyelerinde imal edildiğine muhakkak nazarıyla bakılabilir. Böylece Osmanlıların kuruluş dönemindeki askeri kıyafetlerin (Uniforma) Bacılann eseri olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p> Bacıların meşguliyet alanlarından biri de hiç şüphesiz dokumacılık ve örgücülük olmalıdır. Ancak bu konuda fazla bir şey bilmemekteyiz. Evhadeddin-i Kirmâ-nî&#8217;nin &quot;Menakibname&quot;sinde, Kayseri&#8217;deki Kirmânî&#8217;nin müritlerinin İstanbul&#8217;a ve diğer Hıristiyan beldelere halı ve kumaş ihraç ettikleri bildirilmektedir. 102 Bu halı ve kumaşların da gene Ahilerin Kayseri&#8217;de kurdukları sanayi sitesinde dokunup örüldüğünde şüphe olmadığı gibi, bu sanayi sitesinde &quot;Külahduzlar&quot; çarşısının olduğu yerde Bacıların dokuma ve örgü tezgahları bulunduğu da anlaşılmaktadır. Ahilerle birlikte Bacılar da Orta Anadolu&#8217;dan Uç bölgelere hicret edince, bu sanatlarını da beraberlerinde götürmüşlerdir. Bu Uç bölgelerinde kurulan Germiyanoğulları ülkesinde halı, kumaş ve tülbent (Dil-bend) bez imal edilip ihraç edildiği kaynaklarda yazılır. 103 </p>
<p> Numuneleri günümüze kadar gelen Anadolu Selçukluları devrinin o meşhur halı ve kilimlerinin Bacıların dokuma atölyelerinde imal edilmiş ve geliştirilmiş olduğunu söylemek meseleyi idealize etmek değil, belki bir realiteyi ifade etmek olacaktır. Bu gerçeğe dayanarak Fatma Bacı&#8217;nın örgücülük ve dokumacılık sanatı öğrenemediğine dair &quot;Menâ-kıb-i Evhadeddin-i Kirmânî&quot;nin yazarının öne sürdüğü iddiasında samimi olmadığını bir kere daha vurgulamış olalım.</p>
<p> Sadreddin-i Konevi &quot;Vasiyetname&quot;sinde öldüğü zaman hocalarından Muhyeddin İbnü&#8217;l-Arabî&#8217;nin gömleğini kendisine kefen olarak giydirmelerini, Şeyh Evhadeddin Kirmânî&#8217;nin seccadesini de üzerine örtmelerini ve öylece defnetmelerini istemektedir. 104 Fatma Bacı&#8217;nın babası olan Evhadeddin Kirmânî&#8217;nin burada sözü edilen seccadesinin Bacıların dokuma tezgahında dokunmuş olduğunu düşünüyorum. Kıymetli bir seccade olmalı ki, Konevî bunu bir hatıra olarak saklamıştır. Eğer sağlam kalmış ise bugün bu seccade Konevî&#8217;nin lahdi içinde bulunuyor.</p>
<p> Bacı Teşkilâtı başlangıçta ahilikle birlikte Kayseri, Konya, Kırşehir, Ankara, Larende gibi büyük yerleşim merkezlerinde kurulmuştur. Moğollar Anadolu&#8217;yu işgal ettikten sonra iktidarlarına karşı direnen Ahi ve Türkmenlerle mücadele etmişler, bir çok yerlerde katliamlar gerçekleştirmişlerdir. Bütün Anadolu&#8217;da Ahiler ve Bacılar takibata maruz kalmışlar, işyerleri, malları ellerinden alınmıştır. Bu durum Ahi ve Bacıların uç bölgelere veya Moğol zulmünün ulaşamayacağı ücra yerlere göçmelerine yol açmıştır. Bacıların lideri Fatma Bacı da Kırşehir Emiri Moğol asıllı Nureddin Caca&#8217;nın takibatı sonunda Kırşehir&#8217;de duramayarak Sulucakarahöyük&#8217;e göçtüğü Velâyetname&#8217;de anlatılmaktadır. 105 Keza, Niğdeli Kadı Ahmet de Türkmenlerin köylere kaçmış olduklarını bunların da yakalanıp yokedilmeleri gerektiğini yazıyor. 106 Böylece, Türk el sanatları bu arada halıcılık da şehirlerden köylere yayılmaya başlamış ve Türkmen kadınlar köylerde halı ve kilim yanında diğer el sanatlarını icra etmeye başlamışlardır. Bu siyasî gelişmeler Ahi ve Bacılığın köylere yayılmasının en önemli amilidir. Özellikle Orta Anadolu&#8217;dan Uç bölgelere göçen Bacıların bu bölgelerde faaliyetlerini sürdürdükleri görülmektedir.</p>
<p> Bugün Konya&#8217;nın 40 km. kadar kuzeyinde Başara adlı bir köy vardır ve bu köyde menşei tarihin derinliklerine uzanan ve belli bir desen ve motif üzerinde dokunan halılar günümüze kadar devam etmiştir. Bu halılar dokundukları köye izafeten &quot;Başara Halısı&quot; diye bilinirler. Bu köy adını Ahi Başara&#8217;dan almıştır. Ahi Başara ise Ahi Türk&#8217;ün kardeşi yani Mevlânâ&#8217;nm dostu Hüsameddin Çelebi&#8217;nin amcasıdır. Ahi şecerenamelerinde adı geçer. 107 Eflâkî de, Menâkıb&#8217;ül-ârifîninde ondan bahsetmiştir. 108 Önceleri Konya&#8217;da yaşıyorken daha sonra Moğollann zulmünden kaçarak bu köye yerleşmiştir. Bacıların Ahilerle ilgisi göz önünde bulundurulursa Başara halılarının bu köye yerleşen Ahilerin kız ve hanımlarına yani Bacı Teşkilâtı üyelerine dayandığı söylenebilir. Anadolu&#8217;nun muhtelif yörelerinde tanınan halı modellerinin menşeine bu metotla yaklaşılabileceği inancımızı da burada belirtmiş olalım.</p>
<p> Gene Konya&#8217;nın 20 Km. kuzey istikametinde Ulumuhsine ve Kiçimuhsine adlarında yan yana iki köy var. Bu köylerin Selçuklular zamanına uzanan bir geçmişi var. Bu iki köyde de, bu iki köye has halı ve cicim model ve motifleri meşhurdur. Bilindiği gibi Muhsine kadın ismidir. Bu iki köyde dokunan halı ve Cicimlerin menşei de bu köylere adlarını veren Ulu Muhsine ve Kiçi Muhsine adlı Bacılara dayanmaktadır. Nitekim bu köyün halkı Kiçi Muhsine ve Ulu Muhsine&#8217;nin iki kardeş olduklarına düşmandan kaçıp bu köylerdeki mağaralara saklandıklarına ve bu iki köyün adı geçen iki kardeş tarafından kurulduğuna inanmaktadırlar. Bu düşman da şüphesiz Moğol iktidarı olmalıdır. Bu iki köyde dokunan halı ve cicimlerin üzerinde araştırma yapan Belkis Acar Hanim da Kiçimuhsine köyünde do- kunan halı ve kilimlerin bir menşe&#8217;e dayandığına inanmakta, bir tarikat lideri tarafindan bu halı ve cicim modellerinin buraya getirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır ki, doğru bir tahmin yürüttüğü söylenebilir. 109 </p>
<p> 3. BACİLARİN ASKERÎ FAALİYETLERÎ</p>
<p> Bacıların diğer bir hizmet ve faaliyet sahaları askerîdir. Islam öncesi çağlarda Türk kadınlarının binicilik ve atıcılıkta usta oldukları savaşlara katıldıkları iyi bilinen bir husustur. Islam&#8217;dan sonra da bu geleneğin devam ettiği görülür. Ravendi, Harezmlilerle Iraklılar arasında cereyan eden 1197 yılındaki savaşları anlatırken &quot;Harezmli kadınlar zırhları giydi ve her kadın elli Iraklıyı önüne katıp sürüyordu 110 derken bu Türk kadınları anlatmaktadır. İbn Battuta&#8217;da bir çok Türk ilinde özellikle Özbekler arasinda &quot;Havâtîn&quot; (Hatunlar) diye tanıttığı Türk kadınların çeşitli faaliyetlerine şahit olmuştur. 111 </p>
<p> Moğolların 1243 yılında Kayseri&#8217;yi muhasara sırasında Bacı örgütüne mensup kadınların şehrin savunmasına fıilen katıldıklarını ve teşkilât olarak savaştıklarını görüyoruz. Dulkadiroğullarının otuzbin silahlı kadın askere sahip olduklarına dair haberde 112 mübalağa olsa bile bu beylik döneminde Bacıların ne denli faal olduklarını göstermesi bakımından önem taşır. Dulkadiroğullarından Alâuddevle&#8217;nin Kırşehir&#8217;deki Ahi Evren Türbe ve Zaviyesini yaptırması 113 bu beylik döneminde Ahi ve Bacı Teşkilâtının kurucusuna ilgi duyulduğu, dolayısıyla bu iki teşkilâtın devlet tarafindan himaye gördüğü anlaşılmaktadır. Uç bölgelerde Türkmen aşiretler arasında savaşçı kadınlann bulunduğu bilinmektedir. Hiç şüphe yok ki, bu kadınlar da Bacı Örgütü mensupları idiler.</p>
<p> 4. MîSAFİR AĞIRLAMA</p>
<p> Bacılarin en iyi bilinen faaliyet alanlarından biri de Ahi tekke ve zaviyelerinde misafir edilen ve barındırılanların ağırlanması ile ilgili hizmetlerdir. Ahi Teşkilâtının kuruluşunu hazırlayan sebeplerden biri de o dönemde kitleler halinde insanların yerlerinden yurtlarından kopup Anadolu&#8217;ya gelmelerinin yarattığı problemlere çare arama gayretleri olmuştur. Bu göçler Anadolu&#8217;nun İslâmlaşmasını hızlandırmaktaydı. Bu bakımdan Anadolu&#8217;ya yerli gelen bu insanların kısa bir süre de olsa barındırılmaları , ağırlanmaları ve böylece yeni ortama uyumları sağlanmalıydı. Işte kuruluşundan itibaren Ahi Tekke ve zaviyeleri böyle bir hizmeti ifa etmekteydi. Bacılar da bu Tekke ve zaviyelerde konuk edilenlerin iaşe ve ibatesi hizmetini yürütmekteydiler. Hacı Bektaş&#8217;ın Menâkıb-name&#8217;sinde Hacı Bektaş Anadolu&#8217;ya kadem bastığı zaman Fatma Bacı&#8217;nın henüz genç kız olduğu, erenlere yemek pişirmek ve sofra düşmekle meşgul Hacı Bektaş&#8217;ın geldiğini erenler meclisine haber verdiği anlatılmaktadır. 114 Bu haber hem Hacı Bektaş&#8217;ın Anadolu&#8217;ya geldiği zaman (1228) Bacı Teşkilâtı&#8217;nın kurulmuş olduğunu, hem de Hacı Bektaş&#8217;ın da Anadolu&#8217;ya geldiğinde bir süre Ahi misafirhanelerinde kaldığını göstermektedir</p>
<p> Seyyah İbn Batuta Anadolu&#8217;nun birçok yörelerinde Ahilerin misafirperverliğine şahit olduğu gibi bu misafirhanelerde Türkmen kadınların hizmet, izzet ve ikramlarından da övgü ve hayranlıkla bahsetmiştir. 115 Ibn Batuta&#8217;nın sözünü ettiği bu misafirhanelerde iaşe ve ibate işleri Bacı ülküsüne gönül vermiş Türkmen kadınlar tarafindan yürütülmekte idi. Velâyetname&#8217;de Fatma Bacı&#8217;nın kimsesiz ve yoksulları barındırması, misafirleri ağırlaması, kızlarla imece usulü ile birtakım işleri yürütmesine dair çeşitli haberler vardır.</p>
<p> &quot;Menakib-i Evhadeddin-i Kirmânî&quot;de Fatma Bacı&#8217;nın babası Şeyh Evhadeddin&#8217;in çevresindekilere yolcu ve kimsesizlerin yedirilip, içirilmesi ve barındırılmalarına dair öğütlerde bulunduğu yolundaki haberler yanında 116 yolcu ve misafirlerin temizliklerine, çamaşırlarının yıkanmasına da önem verdiği, bu tür işleri yapmaktan kadınların büyük sevap kazanacaklarını telkine çalıştığı görülmektedir. 117 Hatra Kirmânî, Ahiliği: Malını ve servetini cömertçe yolcu, yoksul ve muhtaca harcamayı ülkü edinmek olarak tarif etmektedir. 118 </p>
<p> 5. BACİ TEŞKÎLÂTİ&#8217;NİN DİNİ- TA SA VVUFİ FAALİYETLERİ</p>
<p> Bacılar dinî ve kültürel faaliyetlerini bir tarikat disiplini ve metodu içinde sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan yoğun bir tarikat faaliyeti içinde oldukları görülmektedir. Fuat Köprülü de bunu farketmiş ve Bacıyân-ı Rum kadınlara mahsus bir tarikat adı olabileceği ihtimali üzerinde de durmuştur. Yukarıda da ifade edildigi gibi Bacılık, Ahiliğin kadınlar koludur. Bu itibarla Bacıları Ahilerden ayrı düşünmek yanlış olacağından kadınlara mahsus bir tarikat olarak görmek de yanlış olacaktir. Bu bakımdan Baciyân-ı Rûm belli bir tarikatın kadın müridlerinin meydana getirdigi bir cemaattir demek daha doğru olur inancındayız. Bu cemaatın haliyle kadın mürşideleri ve şeyhleri olacaktır. İşte Fatma Bacı ve kız kardeşi Amine Hatun birer mürşide idiler. Nitekim Rus bilgini Gordlevsky de XVI. asır başlarında İstanbul&#8217;da &quot;Ayşe Bacılılar&quot; diye bir kadınlar cemaatinin (Tasavvufî cemaat) bulunduğunu tesbit etmiştir. 119 1512&#8217;de ölen Ayşe Bacı bu kadınlar cemaatinin lideri olduğu gibi Fatma Bacı da Bacıyân-ı Rûm&#8217;un lideridir.</p>
<p> Anadolu&#8217;da tarikat şeyhlerinin hanımlarına &quot;Ana-baa&quot; denir. Sünnî muhitlerde hanımların erkeklerle birlikle sohbet meclislerine katılmaları, zikır, semâ ve diğer tasavvufî ayinleri birlikle yürütmeleri caiz görülmediği için ana-bacıları şeyh ile müridleri arasında vasıta olmaktaydılar. Şeyhin talimat ve uygulamalarını ana-bacılar, hanımlara intikal ettirirlerdi. Böylece hanımlar arasında dinî-tasavvufî eğitim ve öğretim sürdürülmekteydi. Selçuklular zamanında Bacıyân-ı Rûm&#8217;un dini-tasavvufî faaliyetleri, Osmanlılar zamanında ana-bacılar tarafından devam ettirilmiştir.</p>
<p> Bacı Teşkilâtı&#8217;nın üyeleri genç kızlar ve kadınlar erkeklerle bir arada zikir, sema ve sohbet meclislerinde bulunuyorlardı. Bu yüzden o dönemde Türkmen Şeyhler sürekli olarak bazı çevrelerin Türkmen Şeyhlere her kötülüğü mubah sayan anlamına gelen &quot;Mübahi&quot; veya &quot;Ibahiyeci&quot; diyorlardı. Bu yüzden Türkmenlerle mücadele halinde olan devlete de yardımcı oluyorlardı.</p>
<p> Şunu da belirtelim ki, kadın erkek bir arada sema ve zikir meclislerinde bulunma adeti ilk olarak Anadolu Selçukluları zamanında görülen bir şey olmayıp çok eskiden beri mutasavviflar arasında uygulanmakta idi. 120 Ibnü&#8217;1-Cevzi &quot;Telbisu iblis&quot;inde mutasavvifların bu adet ve geleneklerini kınamaktadır. 121 X. asir mutasavviflarından Ibnü&#8217;1-Hafîf eş-Şirazi,122 Ebu Hulman es-Sufi ve Nasrabadi nin bu meşrepte mutasaviflar olduklan bilinmektedir.</p>
<p> Anadolu Selçukluları zamanında bu meşrebin öncüsü Fatma Bacı&#8217;nın babasi Evhadeddin-i Kirmânî idi. O bu meşrebinden dolayı birçok defalar tenkitlere maruz kaldığı &quot;Menâkıb-name&quot;sinde anlatılmaktadır. 123 Muhalifleri ona Mübahi, Zerrak, Şahidbaz diyorlardı. Ona muhalif olanların başında da Mevlânâ gelmektedir. Mevlânâ&#8217;nın meclisinde Kirmânî&#8217;nin genç delikanlılarla sema&#8217;a durduğu fakat çok iffetli olup, kötü birşey yapmadığı söylendiği zaman Mevlânâ da: &quot;Keşke o kötülüğü yapsaydı da bu adet sona erseydi. (Kötü bir yol olduğu bir an önce anlaşılmış olaydı) Bu yolda gidenlerin günahı Kirmânî&#8217;nin boynuna&quot; demiştir. 124 </p>
<p> Sadeddin-i Hammuî (1252) de Halep&#8217;te düzenlenen bir sema meclisine Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî ile birlikte katılmıştı. Bu sema meclisinde hanımlar da bulunmuşlardı. Sadeddin-i Hammuî, bu mecliste, sema sırasında Kirmânî&#8217;nin ka-dınları nazargâh kıldığını görmüş ve bilahare kendisine bir mektup yazarak bu adetine itiraz etmiştir. Kirmânî de &quot;Benim nâmahreme baktığımı gördüğüne göre o kendisi de bakıyormuş demek. Dolayısıyla itirazda bulunması doğru değildir&quot; demistir 125 </p>
<p> Sadeddin Konevi&#8217;nin talebesi Cendli Müeyyedüddin&#8217;in bildirdiğine göre birileri Kirmânî&#8217;ye kadınlarla bir arada oturmasının kendisine zarar vereceğini hatırlatmışlar, o da &quot;Kadınlarla bir arada olduğum aklımdan bile geçmiyor&quot; diye karşılık vermiştir. 126 Niğdeli Kadı Ahmed (1340) garazkârlık numunesi göstererek Niğde, Aksaray çevresinde toplukluların kadınlı erkekli tasavvufî sohbet meclislerinde bulunmalarını, kız ve karılarını başkalarına Pişkeş etme şeklinde anlatmakta, Salih Peygamber zamanındaki kötülüklerin bu Taptuklulat arasında yürürlükte oldugunu öne sürmektedir. 127 </p>
<p> Kirmâni&#8217;nin kadınların eğitim ve ögretimine büyük bir önem verdigi anlaşılmakladır. Her iki kızına da düzenli tahsil yaptırdığı gibi el sanatları öğrenmelerine de özel gayret sarf etmiştir. Aslında ona yönelen saldırılar onun bu anlayışına yöneliktir. Ahi Evren&#8217;in de şeyhinin yolunda olduğu gerek eserlerinden gerek uygulamalarından anlaşılmakladır. Bunlardan başka bu Türkmen şeyhin kızlarını tasavvuf eğitiminden geçirdiği de görülmektedir. 128 Hacı Bektaş &quot;Velâyet-name&quot;sinde Fatma Hatun&#8217;un büyük bir mürşide olduğu, yalnız genç kızları ve hanımları değil erkekleri de irşad etmekte olduğu anlatılmaktadır. Kesil ve kerameclerinden birçok örnekler verilmiştir. Menâkıb-ı Evhadeddin&#8217;de onun bu yönü hakkında herhangi bir açıklamada bulunulmamıştır. Fakat Ebu&#8217;n-Necib es-Suhreverdi&#8217;nin (1170) soyundan gelen Ruknu&#8217;d-Din es-Sucâsî&#8217;nin (1210) kızından doğmuş olan Şeyh Evhadeddin&#8217;in diğer kızı Amine Hatun&#8217;un tahsil durumu ve tasavvulî faaliyetleri hakkında önemli açıklamalarda bulunulmuştur. Burada anlatıldığına göre Amine Hatun çok âlime, lazile ve zahidedir. Ahlat&#8217;da vezirin oğlu ile evli idi. Bilahere kocasından boşanınca Şam&#8217;a yerleşmiş ve orada irşad faaliyetlerini sürdürmüştür. Orada onsekiz hanikâhın şeyhliğini yaptığı irşad ve tarikat dersleri verdiği anlatılmaktadır. 129 </p>
<p> Amine Hatun burada (Dimaşk) Alaaddin Keykubad&#8217;ın komutanlanndan Emir Mubârizu&#8217;d-Din Câv-li&quot;nin babası adına yaptırdığı zaviyede bulunuyordu. 130 Babasının ölümünden sonra da o, uzun süre Şam&#8217;da oturmuştur. Adı geçen Menâkıbname&#8217;nin yazarı, eserini yazdığı zaman onun hala yaşamakla olduğunu bildirmekledir. 131 Buna gore Amine Hatun da Fatma Bacı gibi XIII. asrın üçüncü çeyreğine kadar yaşamıştır.</p>
<p> Gene Kirmânî&#8217;nin Menâkıb-name&#8217;sinde anlatıldığına göre, Kirmânî&#8217;nin Halifesi Zeyneddin Sadaka&#8217;nın Konya&#8217;daki zaviyesinde (Zaviye-i Sadr-i Hakim) hanım müridler (Fakiregan) de erkeklerle birlikle zikir ve sema meclislerine katılmışlar ve baş örtülerini de açmışlardı. Zeyneddin Sadaka bu durumdan haberdar edilince çok üzülmüş ve mürîdelerin bundan böyle başlarını örtmelerini ve namahremden sakınmalarını, aksi halde kendilerini cezalandıracağını bildirmiştir. 132 Meşhur Hanbelî müctehid İbni Teymiye (1337) &quot;Mübahi&quot; diye Evhaded- din el-Kirmâni&#8217;nin müridlerini tenkid ederken, şüphesiz gene Türkmenlerin kadınlı erkekli zikir meclislerinde bulunmaları şeklindeki adetlerini kasdetmektedir. 133 İbn Teymiye zamanında Bacıların Şam&#8217;da faaliyetlerini sürdürmekte oldukları anlaşılmaktadır.</p>
<p> Genel olarak İslâm dünyasında bu tür hareketler tasvip görmemiştir, aslen Buharalı olup, Dimaşk&#8217;a yerleşen Alau&#8217;d-Din Muhammed (1438) &quot;Faslu&#8217;l-hilab&quot; adlı eserinde 134 bazı kıssa (hikaye ve destan) anlatıcıların mescidlerde kadınlı erkekli veya sırf kadın cemaatı önlerine alarak onlara kıssa anlatıklarını bildirmekte ve bu uygulamanın caiz olmadığını, mescidlerin bu amaçla kullanılamayacağını, devlet adamlarının bunu önlemeleri gerektiğini vurgulamağa çalışmaktadır. İşle Selçuklular zamanında Türkmen hatunlar da belli yerlere kadınlı-erkekli sohbet meclislerine giriyor ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlardı. Bununla beraber hemen her dönemde sofî mürşideler olmuş ve çeşitli dinî ve tasavvufî sohbet meclislerine kadınlar da katılmışlardır. Dinî ve tasavvufî alanda meşhur olmuş, şâir, âşık, vecd sahibesi pek çok hatunlar vardır. 135 </p>
<p> Evhadeddin, kendisine yöneltilen bütün tenkid ve itirazlara rağmen meşrebini pervasızca uygulamaktaydı. Sık sık düzenlediği sema meclislerine hanımlar da katılıyorlardı. Sema&#8217;a giren gençlerin ellerine güzelliklerine cazibe versin diye birer kandil verir ve gece karanlıkta onların arasında kendinden geçinceye kadar sema ederdi.136 O&#8217;nun koyduğu bu adet ve uygulaması bugün Anadolu&#8217;da kız ve erkek grupların birlikte oynadıkları &quot;Çayda çıra&quot; diye bilinen bir millî oyunda devam etmektedir. Bu geleneğin Bacılar&#8217;dan kalma olduğunu söylemek istiyoruz.</p>
<p> DİPNOTLAR</p>
<p> 1. A.g.e, s. 205. Burada Ahi ve Bacı kelimeleri Türkçe. Abdal ve Gazi kelimeleri Arapça olup. Farsça çoğul eki ile çoğul yapılmışlardır.</p>
<p> 2. &quot;Bahşi&quot; Türkçe veya Moğolca bir kelime olup, burada Hacı kelimesi gibi bu kelime de Farsça çoğul eki ile çoğul kılınmıştır.</p>
<p> 3. Futuvva. Studien Islamica, V. 294-291.</p>
<p> 4. &quot;Bahşi&quot; İslâmdan önce Türkler arasındaki ruhbaniarı ifade eder. Arapçası &quot;Murcaz&quot;dır. Kendilerinden bir takım harikuladelikler zuhur eden bu Bahşilar, Bu san&#8217;atları ile halkı kendilerine bağlamaktaydılar . Sadreddin Konevi&#8217;nin talebelerinden olan Cendli Müeyyedüddin&#8217;in (700/1300) anlattığına göre, VII (XIII). Asrın başlarında Hitay&#8217;dan Maveraünehir&#8217;e gelen bir bahşi, bölgenin müslüman halkı üzerinde de etkili olnıuş, meşhur Sofi. Mecdüddin-i Bağdadî (61 3/1216) ve etrafın- dakiler o Bahşî ile mücadelede acze düşmüşlerdir. Bkz. Nafhatu&#8217;r-ruh ve Tuhfetu&#8217;l-futuh. Bursa Eski eserler (H. Çelebi kısmı) Kıp. nr. 1183. yp. 4()b-42b.</p>
<p> 5. Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 496.</p>
<p> 6. Osmanlı İmp Kuruluşu, s. 159-161.</p>
<p> 7. Aynı eser, s. 160-161.</p>
<p> 8. Merhum Fuad Koprülü, Anadolu Bacıları meselesini ortaya attığı zaman &quot;Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu&quot; adlı eserini ilk defa 1934 yılında Fransa&#8217;da konferans olarak irad etmiştir. 1935 yılında da kitap olarak neşretmiştir. 1959 yılında da Türkçe&#8217;ye tercüme ederek Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmıştır.</p>
<p> 9. Ibn Bacuta Seyahatname&#8217;sinin aslı Arapça olup, &quot;er-Rıhle&quot; diye bilinir . Mehmed Şerif tarafından da Türkçe&#8217;ye tercüme edilmiş, ve iki cilt halinde (İstanbul 1333-1 335) basılmıştır.</p>
<p> 10. Bu eserin bilinen tek yazma nüshası. Fatih (Süleymaniye) Ktp. nr. 4518&#8217;de bulunuyor.</p>
<p> 11. Aşık Paşazade, Baba İlyas&#8217;ın torunu Kırşehir&#8217;li Aşık Paşa&#8217;nın oğlu Elvan Çelebi&#8217;nin nebiresi olup, 889 (1484)&#8217;da vefat etmiştir.</p>
<p> 12. Tarih-i Al-i Osman, s. 205.</p>
<p> 13. el Evamirü&#8217;l alaiyye, s. 528-530.</p>
<p> 14. Ebu&#8217;l-Ferec Tarihi, I. 542.</p>
<p> 15. Yukarıda açıklandığı üzere Ahi kelimesi Arapça &quot;Feca&quot;nın karşılığı olup bu kelimenin çoğulu olan &quot;Ficyan&quot; da Ahiler demek olur. &quot;Fe-ta&quot;nın müennesi (dişil) &quot;Fecât&quot;, bunun da çoğulu &quot;Fereyât&quot; gelir. Bacı kelimesi Süryanicede de bu kelimeye eş anlamlı bir kelimeyle veya gene Arapça&#8217;daki &quot;Uht&quot; (Bacı) kelimesiyle karşılanmış olabileceğı düşüncesiyle bu tahmini yürüttük. Arapçayla Süryanice aynı dil ailesinden olmaları bakımından müşterek kelimeler kullanılmış olabileceğini de tahmin ediyorduk. Daha sonra Ebu&#8217;l-Ferec&#8217;in Ahi ve Feca kelimelerini &quot;Hoye&quot; ile Bacı ve Ferae kelimelerini de &quot;Talyotha&quot; de karşılamış olduğu anlaşıldı.</p>
<p> 16. &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmanı&quot; adlı eser, Kirmanf hakkında geniş bir araştırma ile birlikte, Bedi&#8217;üz-Zaman Furuzanler tarafından Nazif Paşa (Süleymaniye) Ktp. nr. 1199&#8217;daki nüshasına dayanarak Tahran&#8217;da (1969) yaymlanmıştır. Bir nüshası da Edirne Selimiye Ktp. nr. 2140&#8217;da kayıtlı olan bu eserin Gelibolulu Muhyeddin tarafından yapılan tercümesinin bilinen tek nüshası Konya izzec Koyunoğlu Ktp. nr. 2016&#8217;dadır. M. C. Şehabettin Tekindağ &quot;Son Osmanlı Karaman Münasebetleri Hakkında Araştırmalar&quot; (Tarih Dergisi, XIII, 17, 47) makalesinde Evhadeddin-i Kırmanî&#8217;nin Menakıb-name&#8217;sinin bir nüshasının Karaman Halk Ktp. nr. 2&quot;de olduğunu haber vermektedir. Bu eserin Kırmanî&#8217;nin Menâkıb-name&#8217;sİ olmayıp &quot;Hikâyat-i Irakiyyân&quot; adlı bir eser olduğu tarafımdan tesbİt edilmiştir. Bu eseri &quot;Yeki ez Kadİmlerin Menabi&#8217;-i Edebiyat-i Tasavvufi-i Iran (Maarif, 7/2, s. 138-143) adlı Farsça bir makalede tanıtmış bulunuyoruz.</p>
<p> 17. A.g.e. s. 184-185.</p>
<p> 18. Eflâkî de Fakire kelimesini Hanım Derviş anlamında kullanmıştır. Bkz. Menâkıbü&#8217;1-ârifin, II, 873-874.</p>
<p> 19. Mesnevî, neşr. Nicholson, Leiden 1933, V, 879-880.</p>
<p> 20. el-EvâmirüT-alâiyye, s. 502, 725-730; Müsâmeretü&#8217;l-ahbâr, s. 123-126; el-Veledü&#8217;ş-Şefik, yp. 21a,48b, 108a; Ebu&#8217;l-Ferec Tarihi,II, 540; Selçuk Türkiyesi&#8217;ne Dair bir kaynak, Köprülü Armağanı, s.531-564; Ravzatü&#8217;I-küttâb, s. 56. Sonraki asırlarda te&#8217;lifedilen eserler de bu ilk kaynaklara dayandığı için Türkmenler hakkındaki yanlış bilgiler genel kanaat haline gelmıştir. Bkz. Turk Edebiyatmda ilk Mutasavviflar, s. 177-180.</p>
<p> 21. Krş. Anadolu&#8217;da İslamiyet. Darü&#8217;l-Fünun. Edebiyac Selçuklu Tarihi-nin Yerli Kaynakları, Belleten, VII, Şemseddin Mehmed Bey devrinde Karamanlilar. Tarih Dergisi, 93-98. Mevlânâ&#8217;nın, çevresindekilere Moğolların Anadolu&#8217;daki komutanı Baycu Noyan&#8217;in &quot;Veli&quot; olduğunu telkine çalışması, Bkz. Menâkibü&#8217;1-Arifin, I, Cengiz Han&#8217;i da &quot;Lâhutî&quot; bir olarak anlatmasi (Bkz. Fîhi mâ fîh Tercümesi, s. 101-102) Mevlânâ çevresindekilerin anlayış ve tutumlarınm ifadesİdir.</p>
<p> 22. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı&#8217;nın Kuruluşu, Konya, 1990, s. 97-127.</p>
<p> 23. Tarih-i Âl-i Osman, s. 205.</p>
<p> 24. Menakıb-i Hacı Bektaş-ı Veli (Velâyet-name) Nşr. ve Trc. A. Baki Gölpınarlı , Istanbul 1958.</p>
<p> 25. Hacıbektaş İlçesi Ktp. nr. 200. yp. 60b-69b.</p>
<p> 26. Menâkıb-i Hacı Bektaş-i Veli&#8217;yİ neşr. ve tercüme eden A. Baki Gölpınarlı, gayet müdellel bir şekilde bu Menâkıb-nâne&#8217;nin Firdevsî-i Rumî adında biri tarafından 1481-1501 Miladi tarihleri arasında te&#8217;lif edildiğini tespit etmiştir. Biz bu Menâkıb-namenın başlangıçtan itibaren birbiriyle mücadele halinde bulunun Bektaşiler ile Mevlevileri barıştırmak ve aralanndaki münazaayı gidermek maksadıyla Fİrdevsî-i Rumî&#8217;ye yazdırıldığnı tahmin ediyoruz. Bu ise Mevlevi metkurenİn Osmanlılara girişİnin başlangıcıdır. Fatma Bacı hakkında Velâyet-name ile Târih-i Al-i Osman&#8217;ın kaynağının Bektaşî gelenek ve rivayetleri olduğunu da burada kaydetmiş olalım.</p>
<p> 27. Osmanlı İmp Kuruluşu, s. 160.</p>
<p> 28. Evhadü&#8217;d-dİn-i Kirmanî hakkında geniş bilgi İçin bkz. Mıkail Bayram, Şeyh Evhadü&#8217;d-din Hâmid el- Kirmanî ve Evhadiyye Hare-keti, Konya 1999-</p>
<p> 29. Menâkıb-İ Şeyh Evhadû&#8217;d-Din-İ Kİrmânî, s. 6S. Kirmânî&#8217;nin Amine Hatun adındaki kızı da Ahlat&#8217;da vezirin oğlu İmamüd-Dın ile evli idi. Daha sonra kocasından boşanan Amine Hatun Şam&#8217;da yerleşmiştir. (Bk. aynı eser, s. 58-64) Hüseyn-i Kerbelâî, &quot;Ravzalu&#8217;1-cinan&quot;ında (s. 60) Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Nahcivan&#8217;da bir oğlu bulunduğunu, bunun soyundan bilginlerin kendi zamanında mevcut bulunduklarını bildirmektedir.</p>
<p> 30. el-Evânıiru&#8217;1-alâİyye, s. 527-528; Anonim Selçuklu Tarihi (tıpkı Basını), s. 48. Ayrıca Ki). Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 438-440.</p>
<p> 31. el-Evâmiru&#8217;1-alâiyye, s. 527-531; Ebu&#8217;I-Ferec Tarihi, s. 542; Sel-çuklular Zamanında Türkiye s. 440-441.</p>
<p>  32 . Meııâkib-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî, s. 71.</p>
<p>  33 . M. Bayram, Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Mhi Evren, Istanbul 2001.</p>
<p> 34. M. Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtının Kuruluşu, Konva 199&#8242;- s. 27-30.</p>
<p> 35. A.g.e.,s. 81-83.</p>
<p> 36. Danişmend Oğulları zamanında yapılmış olan bu mescid, halen mevcud olup, Erciyes Dağı eteğinde Hacılar Nahiyesi&#8217;ne giden eski yolun üzerİndedir.</p>
<p> 37. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddİn-i Kirmanı, s. 158.</p>
<p> 38. A.g.e., s. 80-81 &#8216;de adı zikredilmeyen Türk Şeyhi&#8217;nin Hacı Bektaş olduğu anlaşılmaktadır. Aynı eserde (s. 1. 32-135) gene adı verilmeyen bilgin (Dânişmend-İ Rûmî Ahî Evren Şeyh Nasirü&#8217;d- Dîn&#8217;dir. Çünkü burada anlatıldığına göre Fahrü&#8217;d-Dîn-i Razî&#8217;nin (1209) talebelerinden Şeyh Taceddin Muhammed el Urmevî (Bk. Âsaru&#8217;I-Bilâd, s. 494- 495; Tabakatü&#8217;l-Etibba, II, s. 30), Bağdad&#8217;da bu Anadolulu bilgini Evhadeddin-i Kirınânî ile tanıştırmıştır Hayatı boyunca Evhadeddin&#8217;e bağlılığı devam eden Ahi Evren de Fahrü&#8217;d-Dîn-Râzî&#8217;nin talebesi ve bu zatın hemşehrisi (Azerbaycanlı) olması itibariyle tanışıyor olmaları, dolayısıyla adı verilmeyen bu bilginin Ahi Evren olduğu kuvvetle muhteme! görünüyor. Gene ayın eserde (s. 76-79) göçebe bir Türkmen Şeyh&#8217;in adı verİlmemiştir.</p>
<p> 39. A.g.e. s. 158.</p>
<p> 40. Ahi Evren&#8217;in Evhadeddin-i Kirmaninın müriti olduğu ve ona şiddetli bağlılığı bulunduğuna dair eserlerinde muhtelif kayıtlar bulunmaktadır. (Bk. Metali&#8217;ü&#8217;l-Iınan. Konya Yusufağa Ktp. nr. 4866, yp. la; Menâhıc-ı.Seyfîİ. Bursa Hüseyin çelebi Ktp., nr. 1 184, yp. 64b).</p>
<p> 41. Nasreddİn Hoca ve Ahi Evren, s. 71-72.</p>
<p> 42. Evhadeddin-i Kirmani 1238 yılında Bağdad&#8217;da öldüğü halde kızı Fatma&#8217;nın 1243&#8217;de Kayserİ&#8217;de ikâmet etmesi onun burada evli olduğunu göstermektedir.</p>
<p> 43. Ahi Evren ve Ahi Teşkilatını Kuruluşu, s. 83-85.</p>
<p> 44. Menakıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmanî. s. 46.</p>
<p> 45. Menakıb-İ Şeyh Evhadeddİn-i Kİrmanî., s. 71.</p>
<p> 46. Ahi Evren&#8217;in Sadreddin Konevi&#8217;ye yazdığı mektuplardan birinde (Uzun-çarşılı Armağanı, istanbul, 1979- s. 18-21) bu iki bilginin II. İzzeddini desteklemedikleri görülmektedir. Aynca Ahi Evren&#8217;in I257&#8217;de Key-kavus&#8217;a &quot;Lelâif-İ Hikmet&quot; adlı bir eser sunmasi da bunu belgeler.</p>
<p> 47. Mevlânâ başlangıçta Rüknu&#8217;d-Din Kılıç Arslan&#8217;ı desteklemiş onu kendisîne oğul edinmişti. (Sipehsalar, Menâkıb-i Hz. Hudavendİ-gâr, s. 117-119; Menâkibu&#8217;l-AriFin, 1. 146-147). Ancak Rüknu&#8217;d-Din&#8217;in Mevlânâ&#8217;nın müridi olan veziri Muîmüddin Süleyman (Pervane) ıle arası açılınca Türkmenlere yakınlık göstermek zorunda kaldı. Bu Sultan&#8217;nın bir toplantıda Türkmen bir Şeyh olan Baba Merendi ye hürmet edip onu kendisine Baba edinmesi Mevlânâ&#8217;yı gücendirmiş, ve &quot;Biz de kendimize başka birini oğul ediniriz&quot; diyerek toplantıyı terk etmiştîr.</p>
<p> 48. Anenim Tarih-i Âl-i Selçuk&#8217;a göre (s. 52) bu tarih Ramazan 1261&#8217;dir.</p>
<p> 49. el-Evâmıru&#8217;1-alâİyye. s. 608-815; Müsâmerelü&#8217;I-ahbâr. s. 71-77; Ebu&#8217;l-Ferec. II. 559-563; Anonim Tarİh-i Âl-i Selçuk, s. 53. 54.</p>
<p> 50. Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kİrmânî, s. 71.</p>
<p> 51. el-Evâmiru&#8217;I-alâİiye, s. 635-640: Müsâmeretü&#8217;l-ahbâr, s. 66-72 .</p>
<p> 52. Velâyet-nâme, s. 18.</p>
<p> 53. Târih-i Âl-i Osman, s. 205.</p>
<p> 54. Velâyet-nâme, s. 18.</p>
<p> 55. Fatma Bacı Evhadeddin-i Kırmânî&#8217;nİn Kayseri&#8217;deki Bakırcılar Çarşısından satın aldığı cariyeden doğmuştur. Evhadeddin-i Kirmânî. 1205&#8217;de Anadolu&#8217;ya geldiğine göre Fatma en erken 1206, veya 1207 doğumlu olabilir. Velâyetname&#8217;de Hacı Bektaş Diyâr-ı Rum&#8217;a geldiğinde Fatma Bacı henüz genç bir kız İmiş ve Erenlere sofra düzmekle meşgul imiş. Bu haber Hacı Bektaş&#8217;ın en erken 1223 yılında Anadolu&#8217;ya geldiğini göstermektedir. Aynca Evlıadu&#8217;d-Din 1234de Anadolu&#8217;dan ayrılmıştır (Bkz. B. Furuzan-fer, Menakıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmanı Onsözü, s. 3- 3) Bu durum Hacı Bektaş Velînin bu iki tarih arasında Anadolu&#8217;ya geldiğine kat&#8217;iyyet kazandırmaktadır.</p>
<p> 56. Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî, s. 81-82.</p>
<p> 57. A.g.e.,s. 71.</p>
<p> 58. Bu konuyu &quot;Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı&#8217;nın Kuruluşu&quot; adlı eserimizde geniş olarak açıklamış bulunuıyoruz.</p>
<p> 59. Müsameretu&#8217;l-ahbâr, s. 75.</p>
<p> 60. A.g.e., s. 71.</p>
<p> 61. Velâyet-name. s. 1 16.</p>
<p> 62. Menâkıb-İ Evhadeddin-i Kirmân&#8217;ı. s. 71.</p>
<p> 63. Gene bu baskilar yüzünden devrîn bır çok yazarlarının. Ahi Evren&#8217;in adını anmaktan kaçındıkları görülmektedir. Bu cümleden olarak Menâkıb-i Evhadeddin-i Kirmûnî&#8217;nin yanrı (s. 158) Anadolulu bir bilg i n (Danişmend) diyerek adını vermediği zatın Ahi Evren Şeyh Nasırüd-Dın Mahmud olduğunu ispat edecek bazı deliller vardır. Gene aynı yazar. (s. 71) Ahi Evren&#8217;in zevcesi oldugunu tesbİt ettigimiz Evhadu&#8217;d-Dın-i Kirmânî&#8217;nin kızı Fatma esaretten döndükten sonra (1260) babasının arkadaşının evinde kalmak ıstediğini ve oraya gittiğini belirtirken Ahi Evren&#8217;in adını ve nerede ikamet etmekte olduğunu , açıklamaktan kaçınmıştır. Ancak Menâkıb-i Hacı Bektaş ve Aşık Paşazade&#8217;nin &quot;Tarih-i Al-i Osman&quot;ından Fatma Bacı&#8217;nın Kırşehir&#8217;e yani kocası olan Ahi Evren&#8217;in yanına gitmiş oldugunu öğreniyoruz.</p>
<p> 64. Menakıb-i Evhadü&#8217;d-din Kirmanî, s. 68-69.</p>
<p> 65. Bu menkibenin anlatıldığı 20. hikaye Kayserİ&#8217;de geçmekredir. Dolayısıyla bu pazar yeri Kayseri&#8217;de muhtemelen Ahilerin iş yerinde bulunuyordu. Bir süre Kayseri&#8217;de İkâmet eden Mevlânâ&#8217;nın babası Bahâ Veled de &quot;Maârifmde (I, 3 19) Nahhâs (Bakırcı) ile Kadı Nâsir arasında geçen olay da Kayseri&#8217;de geçmiştir. Bu bakimdan burada adı geçen Kadı Naşir&#8217;in Ahi Evren Şeyh Nasiru&#8217;d-Dın olması kuvvetle muhtemel gorünüyor.</p>
<p> 66. A.g.e., s. 70.</p>
<p> 67. A.g.e., s. 60-64.</p>
<p> 68. A.g.e., s. 71.</p>
<p> 69. A.g.e.,s. 18.</p>
<p> 70. Menâkib-i Evhadeddin, s. 81.</p>
<p> 71. Aynı eserin Önsözü, s. 33.</p>
<p> 72. Menâkib-i Evhadeddin-i Kirmânî, s. 70-71.</p>
<p> 73. Aynı eser, s. 71.</p>
<p> 74. Müsameretü&#8217;l-ahbâr, s. 74.</p>
<p> 75. Aynı eser, s. 75.</p>
<p> 76. Alaud-Din Çelebi Kırşehir&#8217;de öldürüldükten sonra cenazesi Nureddin Caca tarafından Konya&#8217;ya getİrilmiş, Mevlânâ, oğlunun bağı olarak öldürüldüğü görüşünden dolayı oğlunun cenaze namazını kalmamıştır. Ahi Evren ve Alau&#8217;d-Din Çelebi&#8217;nin öldürülmeleri hakkında geniş bilgi için Bkz. Ahi Evren ve Ahİ Teşkilâtı&#8217;mn Kuruluşu, s. 102-108.</p>
<p> 77. Menâkib-i Şeyh Evhadeddin, s. 71.</p>
<p> 78. Aynı eser, s. 71.</p>
<p> 79. Bu eser 1969&#8217;da B. Furuzan-fer tarafından Nafiz Paşa (Süleymaniye) Ktp. nr. 1 199&#8217;dakİ nüshasına dayanılarak neşredilmiştİr. Eserin bilinen bir nüshası da Edirne Seiimiye Ktp. nr. 2040&#8217;da bulunuyor.</p>
<p> 80. A. g. e., s. 161.</p>
<p> 81. eİ-Veledü&#8217;i-Şefik. Facih (Süleymaniye) Ktp. nr. 4518. yp. 118b.</p>
<p> 82. A.g.g. Konya İzzet Koyunoğlu Ktp. nr. 2016, yp. 107a-10&quot;&#8217;b.</p>
<p> 83. Eflâkî. Ereğli&#8217;li bir Necmü&#8217;d-Din&#8217;den bahsetmektedir. Menâkibü&#8217;l-arifın. II, 1029.</p>
<p> 84. Eflâkî de bu Şerefü&#8217;d-Dın-i Mavsili&#8217;den bahsetmistir. (Menakİbü&#8217;l-arifın, I. 256-230).</p>
<p> 85. Bu zat Mevlana&#8217;ya bir mektup yazmıştır. Bkz. Mektuplar. s. 12.</p>
<p> 86. Tercüme-İ Menkib-i-Şeyh Evhadeddin-i Kİrmanı, Konya İzzet Koyunoğlu Ktp. nr. 2016, yp. I07a- 107b.</p>
<p> 87. Şeyh Şihabu&#8217;d-Din&#8217;in Ereğli&#8217;de yaptırdığı cami halen faalldir kendi adıyla anılmaktadır. Türbesi de camiye bitişiktir. Şeyh Şihabu&#8217;d-Din ve kardeşi Bedreddin&#8217;in yaptırdıklan imaretîn temelleri yapılan bir kazı sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Şeyh Şİhabu&#8217;d-Dın hayatta iken bu imaret ve camii vakfetmiştir. Bu vakıf Osmanlı tarihi boyunca hizmet vermiş, işleyiş ve hizmetleri İle ilgili pekçok berat ve hüccet yayınlanmıştır. Bu konuda geniş bilgi için Bkz. I. Hakkı Konvalı, Abide ve Kitabeler: ile Ereğli Tarihi, Istanbul. 1970. s. 495-535.</p>
<p> 88. el-Veledü&quot;ş-Şefik, yp. 118b.</p>
<p> 89. Menakib-İ Evhadü&#8217;d-din-i Kirmanî, s. 160-161.</p>
<p> 90. Aynı eser, s 17, 40, 63- 74. 16i. 200.</p>
<p> 91. Aynı eser, s. 56-64.</p>
<p> 92. Aynı eser, s. 20-23; Faruk Sümer, Ahlat Şehri ve Ahlatşahlar. Belleten, Ankara, L, s. 486-488, lbnü&#8217;1-Esir. el-Kamil, fi&#8217;t-Tarih. Beyrut, 1966, XII. s. 253-256.</p>
<p> 93. Hacı Bektaş ilce Ktp. nr. 200, yp. 60b-69b.</p>
<p> 94. Velâyet-name. s. 65.</p>
<p> 95. A.g.e., s. 69-71.</p>
<p> 96. Osmanlı Tarihleri. s. 238.</p>
<p> 97. Kırşehir Tarihi, s. 103-105.</p>
<p> 98. Künhü&#8217;l-ahhâr, V. 52-58, Ayrıca Krş. İlk Murasavvıilar, s. 40.</p>
<p> 99. Menakıb-i Şeyh Evhadü&#8217;d-din Kİrmanî, s. 83</p>
<p> 100. Tarih-i Ali Osman (Osmanlı Tarihleri) s. 238.</p>
<p> 101. Menâkıbu&#8217;l-Ârifin. I. 485-486. terc. I. 442.</p>
<p> 102. Menfıkıb-i Şeyh Evhadud-Din Kirmanî-, s. 108-109, 118.</p>
<p> 103. Tarih-i Ali Osman s. 56, Anadolu Beylikleri, s. 249-</p>
<p> 104. A.g.e. Şarkiyat Mecmuası, II, 82-84.</p>
<p> 105. Manzum Velayet-name, HacıBektaş ilçe Ktp., nr. 200, yp. 60b-65a. Ayrıca Krş. Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar. s. 190; Tarih-i AliOsman, s. 204-205.</p>
<p> 106. el-Veledü&#8217;ş-Şefık, yp. 21b. I08a.</p>
<p> 107. Bkz Kırşehİr Turizm Derneği&#8217;ndeki Ahi Sinan adına düzenlenmiş 1471 (876) tarihli Şecere- name. Bu Farsça Şecere-name&#8217;de Ahi Evren Şeyh Nasiru&#8217;d-Din Mahmud&#8217;un nısbeti de Ahi Başara&#8217;ya ulaştırılmaktadır.</p>
<p> 108. Menâkıbu&#8217;l-ârifin, II, 775. Ahmed Eflaki, onun adını &quot;Ahi Beşşa-re&quot; şeklinde kaydetmiştir. Bu zat Türk asıllı olduğuna göre adının Şecere-name&#8217;lerdeki şekli doğru olmalıdır. Nitekim onun adıyla anılan köy de &quot;Basara&quot; olarak anılmaktadır.</p>
<p> 109. Bir Grup Anadolu Yaygıları Üzerinde Bir Araştırma. s. 38-41.</p>
<p> 110. Rahatu&#8217;s-sudur, II, 365.</p>
<p> 111. Rıhle, s. 331-337.</p>
<p> 112. Osmanlı İmp. Kuruluşu, s. 160.</p>
<p> 113. Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar, s. 86</p>
<p> 114. Velâyet-name, s. 18.</p>
<p> 115. Rihle. s. 285-313.</p>
<p> 116. A.g.e. s. 161-162.</p>
<p> 117. Aynı eser, s. 69-</p>
<p> 118. Aynı eser, s. l6l.</p>
<p> 119. Gordlevsky&#8217;nin Seçkin Eserleri (Rusçası), s. 420.</p>
<p> 120. Tabakatü&#8217;s-sufiye, s. 487.</p>
<p> 121. A.g.e., s. 369-370.</p>
<p> 122. Siret-i Ebu Abdillah Ibn el-Hafif el-Şirazi, s. 223-226.</p>
<p> 123. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî s. 40, 69, 195, 212-224.</p>
<p> 124. Menâkıbu&#8217;l-ârifın, I, 439-440.</p>
<p> 125. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin, s. 103.</p>
<p> 126. Nafahatu&#8217;r-ruh ve tuhfe&#8217;tu&#8217;l-futuh, Bursa Eski Eserler Ktp. H. Çelebi Kısmı, nr. 1183, yp. 4U; ı- 42b. Hicri IV. asır sofilerinden olan Nasrabadî de böyle bir soruya muhatab olunca aynı tarzda cevap vermiştir. Bk. Tabakatü&#8217;s-sufiye, s. 487.</p>
<p> 127. el-VeledüyŞer&#8217;ik. yp. 4()b. 108a.</p>
<p> 128. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-İ Kirmânî, s. 56-64.</p>
<p> 129. Menâkıb-İ Şeylı Evhadeddin-İ Kirmânî, s. 64.</p>
<p> 130. &quot;Kenzu&#8217;I-vuaz&quot; adlı yazarı bilinmeyen bir eserin istinsah kaydından (Konya Izzet Koyunoğlu Ktp. nr. 3050) &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin Kirmânî&quot;de adı geçen (s. 260) Emir Mübarizu&#8217;d-Din Çavli&#8217;nin (el-Evâmİru&#8217;1-alâiyye, s. 334-343) Evhadeddın-ı Kİrmâ-nî adına Diınaşk&#8217;da (Şam) bir zaviye yaptırdığı, adı geçen eserin istinsah tarihi olan 1368 (770) de bu zaviyenin faal olduğu anlaşılmaktadır. Bu kaydi düşen zar âa &quot;Kubreviyye&quot; tarikatı mensubu Hurezm&#8217;Ii Hüsâmu&#8217;d-Dİn&#8217;dir.</p>
<p> 131. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmanı, s. 64.</p>
<p> 132. Aynı eser. s. 184-185.</p>
<p> 133. Mecmuatu&#8217;I-fecava, ü. 58-59.</p>
<p> 134. a.g.e., Özel Kütüphanemdeki nüshası.</p>
<p> 135. Tasavvufun Boyutları, s. 363-373-</p>
<p> 136. Menakib-i Evhadü&#8217;d-Din-i Kirmani, s. 40. </p>
<p> Kaynak: http://anadolutarihi.googlepages.com</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/">BACIYÂN-I RUM (ANADOLU BACILARI ) VE FATMA BACI</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortaçağ Anadolusu&#8217;nda Bir Kadın Teşkilâtı: Bâcıyân-ı Rûm</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Selahattin DÖĞÜŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jan 2009 18:24:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/ortacad-anadolusunda-bir-kadyn-tethkilaty-bacyyan-y-rum/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Selahattin DÖĞÜŞ Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda, Türk unsurların ne türden fedakarlıklar yaptıkları ve nasıl insanüstü bir gayret sarf ettikleri, bugünden bakılınca daha da netlik kazanıyor. Adeta &#8221;kellelerini koltuklarına alarak&#8221; Anadolu&#8217;nun yeniden İslamlaşması ve Türkleşmesi için çaba sarfeden pek çok Teşkilâtın içinde biri var ki, bir yönüyle benzerlerinden kesin olarak ayrılıyor: Bâcıyân-ı Rûm. Fatma Bacı isminde ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/">Ortaçağ Anadolusu&#8217;nda Bir Kadın Teşkilâtı: Bâcıyân-ı Rûm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> Dr. Selahattin DÖĞÜŞ</p>
<p> Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda, Türk unsurların ne türden fedakarlıklar yaptıkları ve nasıl insanüstü bir gayret sarf ettikleri, bugünden bakılınca daha da netlik kazanıyor. Adeta &#8221;kellelerini koltuklarına alarak&#8221; Anadolu&#8217;nun yeniden İslamlaşması ve Türkleşmesi için çaba sarfeden pek çok Teşkilâtın içinde biri var ki, bir yönüyle benzerlerinden kesin olarak ayrılıyor: Bâcıyân-ı Rûm. Fatma Bacı isminde ve Hacı Bektaş-ı Ve-li hazretlerine yakınlığı ile bilinen tasavvuf ehli bir kadının önderliğinde kurulan bu kadın Teşkilâtı, özellikle İslamlaştırma çalışmalarına aktif olarak katılması ve asker Teşkilâtında kilit roller üstlenmesiyle, modem anlamda bir &#8221;sivil inisiyatif örgütünün&#8221; belki de en sağlam örneklerinden birini teşkil ediyor. Bâcıyân-ı Rûm, Anadolu&#8217;da faaliyet gösterirken o dönem Avrupa&#8217;sının, kadınlarını engizisyon mahkemelerinde susturmayı marifet zannetmesi de ayrıca şayan-ı dikkattir.</p>
<p> Türk tarihinde ilk kez Âşıkpaşazâde&#8217;nin XIII. yüzyıl Anadolu&#8217;sunda varlığından bahsettiği Bâcıyân&#8211;ı Rûm (Anadolu Bacıları) Teşkilâtı, tarihimizin en ilginç konularından biridir. Âşıkpaşazâde, Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda rolleri olan dört taifeden bahsederken, &#8220;&#8230; ve hem de bu Rûm&#8217;da dört taife vardır: Kim misafirler içinde anılır biri Gaziyân-ı Rûm ve biri Abdalân-ı Rûm ve biri Bâcıyân-ı Rûm ve biri Ahiyân-ı Rûm&#8230;&#8221; şeklinde sıralamış, üçüncü sırada Anadolu Bacıları Teşkilâtından bahsetmiştir. Müellif devamla, &#8220;&#8230;imdi Hacı Bektaş, bunların içinden Bâciyân-ı Rûm&#8217;u ihtiyar etti kim Hatun Ana&#8217;dır anı kız edindi&#8230;&#8221; diye kaydeder[1]. Âşıkpaşazâde, bu Teşkilât ile ilgili kitabının sadece bir yerinde bahsediyor, fazla bilgi vermiyor.</p>
<p> Hacıyan-ı Rûm mu</p>
<p> Bâcıyân-ı Rûm mu?</p>
<p> Âşıkpaşazâde&#8217;nin haber verdiği bu zümre üzerinde ilk defa Alman müsteş-rik Fr. Taeschner durmuştur. Taeschner, o günün toplumunda kadınların bir Teşkilât kurmuş olabileceğini o kadar imkansız görmüştür ki, bunun bir istinsah hatası veya yanlış anlama sonucu ortaya atılmış olduğunu kabul etmiştir. Ona göre Hacıyân-ı Rûm (Anadolu Hacıları) veya Bahşiyân-ı Rûm (Anadolu sihirbazları veya ruhbanları) tabirleri bir yanlışlık sonucu Bacıyân-ı Rûm olarak yazılmıştı[2]. Ancak bunun böyle olmadı-ğı sonraki araştırmalarla anlaşılmıştır.</p>
<p> İlk defa F. Köprülü, Osmanlı Devle-ti&#8217;nin kuruluşunda içtimai teşekküllerin rolünü incelerken, Âşıkpaşazâde&#8217;nin &#8221;Bâcıyân-ı Rûm&#8221; diye adlandırdığı zümre hakkında verdiği bilgileri Bektaşi rivayetleri ve başka kaynaklarla da teyit ederek hakikaten Ortaçağ Anadolu&#8217;sunda kadınlar tarafından kurulmuş bir sosyal zümrenin varlığına dikkatleri çekmiştir[3]. Ancak F. Köprülü, bu Teşkilâtın mahiye-ti ve çalışmaları hakkında bir bilgi vermemiştir.</p>
<p> F. Köprülü&#8217;den 60 sene sonra Mikail Bayram, Anadolu Bacıları Teşkilâtı hakkında ilk çalışmayı yaparak, bu kuruluşun teessüsü, mahiyeti, çalışmaları ve sosyal fonksiyonları hakkında çeşitli bilgiler vermiştir[4]. M. Bayram&#8217;ın söz konusu Teşkilât hakkındaki eserinde dayan-ığı kaynaklar tartışılsa da şu ana kadar konuyla ilgilenen olmadığından, tarihimizin muğlak kalmış bu hususu için önemli bir çalışma olduğu ortadadır.</p>
<p> Türkler&#8217;de kadın</p>
<p> Türk tarihine bakıldığına kadınların her dönemde içtimaî ve siyasi mevkileri açısından önemli bir konumda oldukları görülmektedir. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Oğuzlar&#8217;da hükümdar eşleri de hakanlar gibi soylu bir boydan seçilirlerdi. Kağanların yanında kendilerine daha sonra hatun ünvanı verilmek suretiyle her konuda söz sahihi idiler. İtibarları Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etti. Karahanlılar, Harzemşahlar ve Selçuklular tarihi bunun misalleri ile doludur. Aralarında devlet siyasetine yön verenler, devlet reisliği yapanlar ve naip olarak devleti idare eden hatunlar vardı. İbn Batuta&#8217;nın verdiği bilgiler, Ö. L. Barkan&#8217;ın araştırmaları, Danişmendnâme, Dede Korkut ve Menakıbnâme gibi eserler, Anadolu&#8217;da kadınların çok önemli siyasi, askeri ve sosyal faaliyetler-de bulunduğuna dair öneklerle dolu-dur[5].</p>
<p> Hatun Ana ya da Kadıncık</p>
<p> Âşıkpaşazâde, verdiği az bilgi içerisinde Hacı Bektaş&#8217;ın Bacılara yakınlığından ve bunların ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan Hatun Ana &#8216;ya bağlılığından da söz etmektedir. Bu arada Hacı Bektaş&#8217;ın gizli ilim ve kerametlerini bu Hatun Ana&#8217;ya gösterdiğini, nesi varsa ona emanet ettiğini bildirmektedir. Hacı Bektaş&#8217;ın ölümünden sonra onun mezarını yaptırdığını da yazan müellif, &#8221;&#8230;Abdal Musa dirlerdi bir derviş vardı Hatun Ana&#8217;nın muhibbi idi ol zamanda şeyhlik ve mü-ridlik fariğlerdi Hatun Ana o1 azizin üzerine mezar itti geldi bu Abdal Musa bunun üzerinde bir nice gün sakin oldu Orhan Gazi devri geldi gazalar etti&#8230; &quot; ifadesiyle Hatun Ana ile Abdal Musa ara-sındaki ilgiyi belirtmektedir[6].<br /> Hacı Bektaş&#8217;ın menakıbnâme&#8217;sinde de bu Bacı&#8217;nın adı &#8221;Fatma Bacı&#8221;, &#8221;Fatma Ana&#8221; &#8221;Kadıncık Ana&#8221; &#8221;Kadıncık&#8221; olarak sık sık geçmektedir. Vilayetnâme&#8217;de &#8220;Hünkar Hacı Bektaş Veli, Rûm ülkesine yaklaşınca es-selamu aleykum Rûm &#8216;daki erenler ve kardeşler diye selam verdi. Bu sırada Rûm ülkesinde 57 bin Rûm ereni sohbette meclisteydi. Hünkarın selam verdiği Fatma Bacı &#8216;ya malum oldu Fatma Bacı ayağa kalkıp hünkarın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kez aleykümüs-selam dedi yerine oturdu&#8221;[7] kaydı vardır.</p>
<p> Bu Fatma Bacı, Âşıkpaşazâde&#8217;nin bahsettiği Hatun Ana olmalıdır ki Vilayetnâme&#8217;de daha sonra Sulucakaraöyük&#8217;te Hacı Bektaş&#8217;ın Kadıncık Ana&#8217;nın evinde yerleştiği ve her taraftan muhip müritleri gelip ıhtırılmaya başlandığı kaydedilir. Âşıkpaşazâde&#8217;de geçen Abdal Musa, Kadıncık Ana&#8217;nın mürididir. Vilayetnâme bize Kadıncık&#8217;ı erenlerin anası olarak takdim eder. Gerek Âşıkpaşazâde Tarihi gerek Vilayetnâme, her İkisinden çıkan sonuç, adı geçen dönemde Fatma Ba-cı&#8217;nın liderliğinde kadınlardan oluşan bir sosyal teşekkülün varlığıdır. Hacı Bektaş ve Bektaşiler hakkındaki menkıbelerden XVI. yüzyılda Âlî&#8217;nin Künhü&#8217;l-Ahbâr ve Evliya Çelebi&#8217;nin Seyahatname&#8217;sinde bahsedilmesi Âşıkpaşazâde&#8217;nin Hacı Bektaş hakkında verdiği bilgilerin doğruluğunu göstermektedir.</p>
<p> Ahiliğin devamı Mı, bir tasavvuf halkası mı?</p>
<p> Mikail Bayram, Vilayetname&#8217; de adı geçen Fatma Bacı&#8217;nın Anadolu Bacıları Teşkilâtı&#8217;nın bilinen ilk lideri olduğunu öne sürerken bazı karinelerle tarihi olguları da birleştirmiş görünmektedir. Tarihçi özellikle Menâkıb-ı Şeyh Evbadudid-din Kirmanî&#8217;ye dayanarak Bacılar&#8217;ın Ahilerin kadınlar kolu olduğunu öne sürmekte, Fatma Bacı&#8217;nın da Ahi Evren&#8217;in eşi olduğunu iddia etmektedir[8]. Daha önce de O. Turan, Bâcıyân-ı Rûm&#8217;un Ahilerle ilgili olabileceğini düşünmüşse de bunu destekleyecek bir şey belirtmemiştir. Ahilerin çok çeşitli fonksiyonları olan bir Teşkilat olduğu bugün artık bilinmektedir. Ancak Bacılar Teşkilâtı için bunu söylemek henüz erken gibi görünmektedir. Keza M. Bayram, Bacılar&#8217;ın da Ahiler gibi aynı fonksiyonları kadınlar arasında icra eden bir kuruluş olduğunu iddia etmesine rağmen, eserinin sonlarına doğru şunu da ifade etmiştir; &#8220;bir bakıma Bâcıyân-ı Rûm belki bir tarikatın kadın müritlerinin meydana getirdiği bir cemaattir demek daha doğu olur inancındayız. Bu cemaatin haliyle kadın mürşitleri ve şeyhleri olacaktır işte Fatma Bacı (böyle) bir mürşit idi[9]&#8221; sözleri, Teşkilâtın mahi-yeti hakkında kesin bir hükme varamamış olduğunu göstermektedir.</p>
<p> Cengâverim, pirim HacıBektaş</p>
<p> Anadolu Selçukluları zamanında ortaya çıktığı anlaşılan Anadolu Bacıları&#8217;nın, kesin olarak ne zaman ve kim tarafından kurulduğu tespit edilememiştir. O zamanın sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi şartlarının tabii bir sonucu olarak doğmuş ve Anadolu Ahileri&#8217;nin sanki kadınlar koluymuş gibi bir görünüm de arz etmektedir. Ahiler, Uç bölgelere göç ettikten sonra Bacıların da bu bölgelerde yoğun faaliyetlerde bulunduklarını görmekteyiz. Niğdeli Kadı Ahmed de Niğde ve çevresinde Taptuklu Türkmen kadınlardan ve faaliyetlerinden bahsederken yine bu Bacıları kastetmiş olmalıdır[10]. Nihayet F. Köprülü, Anadolu Bacıları&#8217;nın sırası gelince müsellah ve cengaver olan bir kadınlar Teşkilâtı olduğunu katiyetle belirtmekte, hatta Bektaşilerin piri Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bunlarla münasebetini de teyit etmektedir.</p>
<p> A. Yaşar Ocak da Bektaşilerle ilgili makalesinde Abdal Musa&#8217;dan bahsederken, Fatma Bacı&#8217;nın Anadolu Bacıları Teşkilâtından olduğuna şüphe bulunmadığını belirtmektedir[11]. S. Divitçioğlu da Anadolu Bacıları&#8217;nı Anadolu Abdalları (Horasan Erenleri) içerisinde incelemektedir. Ona göre Anadolu Abdallarının piri Hacı Bektaş Veli, Anadolu Bacıları&#8217;nın piri de Fatma Bacı&#8217;dır. &#8220;Anadolu Abdalları ile Anadolu Bacıları heterodoks inançlar çerçevesinde kendilerini Tanrıya adamış baba, derviş, şeyh, fakir ve hacı diye adlandırılan din adamlarıyla onların erkek ya da kadın müritle-ridir&#8221; ifadesiyle de bunların Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşu sırasında Anadolu Abdal1arı (Abdalân-ı Rûm) ile beraber di-ni işlevleri yöneten dini-tasavvufi bir zümre olduğunu öne sürmektedir[12].</p>
<p> İslamlaştırma etkisi</p>
<p> XIII. Yüzyıl Selçuklu Anadolu&#8217;sunun içinde bulunduğu buhranlı yıllar göz önüne alınırsa bu kuruluşun önemi daha da iyi anlaşılır. Kuruluş ve çalışma şekli ne olursa olsun öyle anlaşılıyor ki Bacılar Teşkilâtı, toplum içinde boşluğu ve eksikliği duyulan bir konuda, kadınların organizasyonu konusunda düşünülerek ortaya çıkmış bir Örgüttür. Şüphesiz bu kuruluşta yer alan kadınlar, taraftarlarını belli bir amaçla eğitime tabi tutuyor, onların daha sağlam bir milli ve dinî bünyeye kavuşmalarını sağlıyordu. Eğitim ve propaganda faaliyetleri kimsesiz, yoksul, hasta ve yaşlı kadınlar ile sosyal ve ekonomik münasebetler kurularak gayri müslimlerin arasında yapılmışsa bunun bu kadınlarını arasında ihtidalara sebep olmuş olacağını düşünmek gerekir. Kaynaklar bize bu tür münase-betlerin İslamlaştırmaya etkisini gösteren pek çok örnek sunmaktadır.</p>
<p> orta Asya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya taşınan el sanatları</p>
<p> Bacıların  içtimaî  hayattaki  faaliyet  sahasından  biri  de  örgütçülük,  dokumacılık  ve  el sanatlarındaki çalışmalarıdır. Geleneksel Türk kadın el sanatlarının ne kadar çeşitli, kaliteli ve yüksek değerde olduğu çok iyi bilinen bir husustur. Çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık ve çeşitli kumaşların imal edilmesi ve bunlardan giysi yapılması bütün bu sanat kollan Türk kadınlarının meşgul oldukları iş alanları olmuş, Asırlarca nesilden nesile nakledilmiştir. Bu zikrettiğimiz konularda Türk zevk ve renk arılayışının Orta Asya&#8217;nın izlerini taşıdığı ve bu hususun Anadolu&#8217;da devam ettiği gerçeği yerli ve yabancı sanat tarihçileri tarafın-dan ifade edilmektedir. Dolayısıyla Ana-dolu Selçukluları Zamanında da bütün bu sanat kollarının mevcut olduğundan şüphe yoktur.</p>
<p> Ahilikte olduğu gibi Bacılar da sanatların gelenek halinde sürdürmüşlerdir. Bu geleneği Bacılar kendi aralarında bir şiar olarak devam ettirmişlerdi. Keza bütün bu faaliyetler, bir sanat ve meslek dalı olarak Anadolu Bacıları&#8217;nın mabeyninde inkışaf etmiştir.</p>
<p> BaCılardan kalma akbörk</p>
<p> Âşıkpaşazâde, Bektaşilerin; yeniçerilerin başlarına giydikleri tacın (akbörk) Bektaşilerin olduğu konusundaki iddiayı ret etmekte, sonra da bu akbörkün Orhan Gazi zamanında Bilecik&#8217;te ortaya çıktığını Bektaşilerin bu akbörkü giymelerinin sebebini bir Bektaşi şeyhi olan Abdal Musa &#8216;nın yeniçerilerle savaşlara katıldığını ve yeniçerilerden bir akbörk alıp giydiğini, Sonra vilayetine (Kırşehir) bu akbörkü ile dönüp &#8220;gazilerle birlikte savaşlara katıldım&#8221; diye övündüğünü yazmaktadır[13]. Âşıkpaşazâde, Bektaşilerin Abdal Musa&#8217;ya bu börke ne ad verildiğini sorduklarında o da &#8220;buna bükme elif tacı derler&#8221; dediğini de sözlerine eklemektedir.</p>
<p> Abdal Musa&#8217;nın Fatma Bacı&#8217;ya yakınlığı bilinmektedir. Fatma Bacı&#8217;nın Bacılar Teşkilâtı&#8217;nın ilk kurulduğu yer olan Kayseri&#8217;de Külahduzlar mahallesi&#8217;nde bulunduğu ve Bacılar&#8217;ın burada örgü ve dokumacılık yaptıkları nakledilmektedir[14]. Kayseri&#8217;deki bu mahallenin Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra Kırşehir&#8217;e giden Fatma Bacı&#8217;nın burada da aynı sanatı devam ettirmiş olacağı tabiidir. Dolayısıyla Abdal Musa&#8217;nın başındaki akbörkün (bükme elif tacı) Bacılar&#8217;ın Kayseri ve Kırşehir&#8217;deki Külahduzlar mahallesi&#8217;nde imal ettikleri külahlardan olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Yeniçerilerin börklerinin menşei aydınlanmış oluyor. Bilindiği üzere Moğolların Orta Anadolu vilayetlerinde Türkmen ve Ahi topluluklarını takibata Uğratması neticesinde Ahiler&#8217;in ve Türkmenler&#8217;in Uç bölgelerine doğru hareket etmelerine yol açmıştı. Şüphesiz Bacılar da onlar gibi Uç bölgelere gidip faaliyetlerine buralarda devam etmişlerdir.</p>
<p> Eflaki de uç Beyi Mehmed Bey&#8217;den bahsederken bu akbörkleri kastederek şimdi giyilen beyaz külahların bu Mehmed Beyin icadı olduğunu ileri sürmektedir [15]. Yine Eflaki&#8217;nin , Muhammed-i Begi Uç hakkında verdiği bilgilerden bu zatın Kayseri&#8217;den Uç Bölgelere gitmiş olduğunu öğreniyoruz. Dolayısıyla Eflaki&#8217;nin  bu  açıklaması  da  Yeniçerilerin  giydikleri Akbörkün menşeinin Kayseri&#8217;ye dayandığını doğrulamaktadır.</p>
<p> Bu açıklamalardan sonra Bacılar&#8217;ın sadece külah değil, diğer giyim eşyalarını da imal ettiklerini kabul etmek gerekmektedir. Yeniçerilerin sadece akbörklerini değil, diğer giysilerini de Bacıların imal ettiğine kesin gözüyle bakılabilir. Böylece Osmanlıların kuruluş dönemindeki askeri kıyafetlerin (üniforma) bacıların eseri olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p> Ahilikte erkeklere &#8221;eline-beline-diline sahip o1&#8221; öğüdü verilirken, Bâcıyân-ı Rûm Teşkilâtı da kadınlara &#8220;aşına-işine-eşine sahip ol&#8221; öğüdü verilmiştir. Böylece Osmanlı Anadolu&#8217;sunda aile temeline dayalı sağlam bir cemiyet hayatı oluşu-yordu.</p>
<p> İskÂn</p>
<p> Anadolu Bacıları iskân faaliyetlerinde de bulunarak bu amaçla, Ahiler gibi, çeşitli zaviyeler açmışlardı. Ö. L. Barkan, Kolonizatör Türk Dervişlerinde Bâcıyân-ı Rûm mensubu kadınların da zaviye tesis ettiklerini ve bu suretle iskan ve kolonizasyon faaliyetlerine katıldıklarını belirtmiştir. Kanuni devrine ait Defterî Hakanî kayıtlarında, 718 no.lu menteşe defterinde 63, 74, 32, 81 no.lu belgeler &#8220;Kız Bacı&#8221;, Sakarî Hatun&#8221;, &#8220;Hacı Fatma Zaviyeleri&#8221; gibi hatun zaviye şeyhlerinden örnekler verilmektedir[16]. Müellif XV1, yüzyıla ait bu belgelerden adı geçen zaviyelerin faaliyetlerinin devam ettiğini gösterirken, işte asıl XIII. Asırda Bâcıyân-ı Rûm mensuplarına ait bu zaviyelerin o zaman için ne kadar faal ve önemli bir fonksiyon ifa ettiğini ortaya koymaktadır. Bu zaviyeler vasıtasıyla kadın Türk dervişleri ordularla birlikte hatta onlardan daha evvel fütuhata çıkmış ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır.</p>
<p> Keza Ö. L. Barkan. adı geçen makalesinde, Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşu sırasında bu zaviyelerin çok önemli misyon üstlenen müesseseler olduğunu vurgulamaktadır.</p>
<p> Şüphesiz Anadolu&#8217;nun İslamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerinden bahsederken Türkmenlerin kurmuş olduğu müesseselerin ve bu arda Bâcıyân-ı Rûm&#8217;un rolünü kaydetmek gerekmektedir[17]. Zira, Anadolu&#8217;nun bir İslam coğrafyası karakterine bürünmesinde e-kekler kadar kadınlar da rol almışlardır..<br /> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p> [1] Âşıkpaşazâde Tarihi, neşr. Ali Beğ, İstanbul 1332, s. 222 <br /> [2] Fr. Taechner, &#8220;Futuvva&#8221;, Studien İslamica, V. 294-291<br /> [3] F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Başnur matbaası Ank. 1972, s. 160 <br /> [4] Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm(Anadolu Bacıları Teşkilatı),Konya 1994<br /> [5] Türk Tarihinde kadınların önemli siyasi ve içtimai mevkileri için bkz. Selahattin DÖĞÜŞ, Osmanlı Devletinin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar ( Basılmamış doktora tezi), Erciyes Ünv. Sosyal Bilimler Ens. Kayseri 1999, s. 280-285<br /> [6] A.g.e., 205<br /> [7] Vilayetnâme , Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş Veli, Haz.A. GÖLPINARLI, İst. 1990, s. 18<br /> [8] Bkz. M. BAYRAM, Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm,Konya 1994<br /> [9] M. BAYRAM, a.g.e. s. 56.<br /> [10] El- Veledü&#8217;l Şefik, s. Yp. 48b. 108a<br /> [11] A.Y.Ocak. &#8220;&#8217;Bektaşilik&#8221;, TDVİA. C.5, s. 373.<br /> [12] S. DivirçioğIu, Osmanlı Beyliği&#8217;nin Kuruluşu. Eren yay., İstanbul 1999, S. 52. [13] Âşıkpaşazâde Tarihi, s. 238<br /> [14] M. Bayram, Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm, s. 41<br /> [15] A Eflaki. Ariflerin Menkıbeleri, I. nşr. Tahsin Yazıcı Ank. 1961-62. s. 442.<br /> [16] Ö.I.Barkan, &#8220;İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler&#8221; VD, sayı 2, 1942, s. 302-303<br /> [17] Osman Çetin, &#8220;Anadolu&#8217;nun İslamlaştırmasında Kadınların Rolü&#8221;, 3. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri, 20-22 Mayıs 1993, S.Ü., Konya</p>
<p> Kaynak: http://anadolutarihi.googlepages.com</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/">Ortaçağ Anadolusu&#8217;nda Bir Kadın Teşkilâtı: Bâcıyân-ı Rûm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ANADOLU&#8217;DA ULU KADIN KİŞİLER VE HALK İNANÇLARI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/anadoluda-ulu-kadin-kisiler-ve-halk-inanclari/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/anadoluda-ulu-kadin-kisiler-ve-halk-inanclari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yaşar KALAFAT]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jan 2009 18:05:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[57 BİN RUM ERENLERİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/anadoluda-ulu-kadin-kythyler-ve-halk-ynanclari/</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖZET Yaşar KALAFAT Bu yazıda, Anadolu&#8217;da çeşitli yerlerde bulunan ulu kadın kişilere ait türbe, yatır ve mezarlarla ilgili bilgi verilmekte ve bunlar çerçevesinde oluşan halk inançlarından bahsedilmektedir. ABSTRACT In this writing, information is given about the &#8220;turbe&#8221; (tomb) and &#8220;yatır&#8221; (a place where a holy man is buried) of &#8220;Ulu Kadın&#8221;s (woman who are accepted ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/anadoluda-ulu-kadin-kisiler-ve-halk-inanclari/">ANADOLU&#8217;DA ULU KADIN KİŞİLER VE HALK İNANÇLARI</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> ÖZET</p>
<p> Yaşar KALAFAT</p>
<p> Bu yazıda, Anadolu&#8217;da çeşitli yerlerde bulunan ulu kadın kişilere ait türbe, yatır ve mezarlarla ilgili bilgi verilmekte ve bunlar çerçevesinde oluşan halk inançlarından bahsedilmektedir.</p>
<p> ABSTRACT</p>
<p> In this writing, information is given about the &#8220;turbe&#8221; (tomb) and &#8220;yatır&#8221; (a place where a holy man is buried) of &#8220;Ulu Kadın&#8221;s (woman who are accepted as holy) which are located at various regions in Anatolia. The folk beliefs that have been formed about these places are also mentioned. </p>
<p> Anahtar Kelimeler: Ulu kadınlar, Halk inançları, Türbe</p>
<p> Key Words: &#8220;Ulu Kadın&#8221;s, Folk Beliefs, Turbe</p>
<p> Giriş</p>
<p> Anadolu kadın erenleri konusunu çalışmayı uzun zamandan beri düşünüyorduk. Bu türden çalışmaları bazen coğrafî alan esaslı bazen de Horasan Eri veya Ahi Erenleri gibi başlıklar altında yapmaya çalışıyorduk. Ulu canlar arasında hep Anadolu anaları ve bacıları geçince sanki kutsal kadın kişileri ihmal ediyoruz, zehabına kapılıyorduk. Nihayet topladığımız malzemeyi tasnif edip yorumlamaya karar kıldık. Biz, halk kültürünün inanç alt alanında yoğunlaşmaya çalışıyoruz. Böyle olunca da kadın kişi türbelerini obje olarak seçtik.</p>
<p> Esasen er olmak, gönül eri olmak erkekliğin ve dişiliğin üzerinde âdeta belirleyici üst kimlik sıfatıdır denilebilir. Erlik bir misyon taşıyıcılığı ise, ki öyledir; bu taşımayı muhakkak erkek, erden beklemek halk sofizmine de aykırıdır. Halk sufizminde &#8220;Dişi veliler, cinsiyet olarak fiziksel yapı itibarıyla dişi olanlar değildir. Dişi veliler, büyük veliler kategorisini oluşturur. Büyüklükleri daha verici ve daha üretken oluşlarındandır.</p>
<p> Esasen konunun felsefî ve analitik izahı bir tarafa bırakılırsa, Ahmet Yesevi&#8217;nin dini algılama ve yansıtma biçimi kadın kişilere kapalı olmayınca Horasan erliği er kişilik kapsamında ise kadın kişilik de Horasan kadını olmalıydı. Nitekim bacılar, analar veya bu isimle anılmasalar da aynı misyonu taşıyan ulu kızlar, gelinler, nineler, olmalı idiler ve nitekim vardırlar. Daha derinden düşünülünce ki, bunda zaruret vardır, Horasan erleri ilâhî kelimetullah için yola çıkmış er kişiler iken, bu kutsal davanın eri olabilmek için er kişi şartının aranması inancın mahiyetine aykırı olurdu. Bu arada Horasan erliği ilâhî misyonun bir döneme mahsus misyonerleri iken şüphesiz Anadolu&#8217;nun Türk-İslâm yurdu olması hedefine ulaşılmakta misyon devamlılığını yitirmedi. X. yy.daki arayış XV. yy. da da devam etti ve XX. yy.da devam etmektedir. Bu süreklilik sadece er kişilere has bir haz, bir ulûhiyet değildi. Tiplemenin merkezinde aşk vardı. İlâhî aşkı sadece cinsiyete mal etmek, aşkla, âşıklıkla bağdaşmazdı. Bunun içindir ki Allah rızası için canından olabilmek her türünden şehit olabilmek kadın kişilerimize de açık bir kapıdır. Ölmeden ölebilmek, nefs ıslahı ile insan-ı kâmile giden yola yönelmek genel anlamda her sosyal statüdeki kadınlarımızın da doğal olarak hakkıdır. Bu arada, Ehl-i Beyt&#8217;ten olmak, sahabeden olmak, şeyh veya seyitlikten hareketle ulvi statü edinebilmek sadece cinsiyetlerden birinin tekelinde değildir. Biz bu incelememizde bunları da örneklendirmeye çalıştık.</p>
<p> Tengricilik inancında Türk Tengre, ulusu yok olmaktan korurken Kağan İlteriş&#8217;i ve eşi Ece İl-Bilge&#8217;yi gönderiyordu. Hâl bu olunca kadının kutsiyeti gündeme gelir. Destanlarımızda kutsal varlıklardan gebe kalan kızların varlığı anlatılır. Alan Koya, gökten inen bir ilâhtan hamile kalır. Kazaklar, Sağın adlı bir beyin kırk cariyesinin parmaklarını suya daldırıp gebe kalmalarından türerler. Konunun Muhammediyet evveli Türk inanç dünyasındaki boyutuna da vesile oldukça değinmeye çalıştık. Umay Ana gibi kütlerde, cinsiyet bahsine yeterli olmasa da açıklık getirmeye çalıştık. Bu çalışmanın yetersizliğinin farkındayız. Evvelce daha ziyade Diyanet İşleri Başkanlığının arşiv kayıtlarını esas alarak çalışma yapıyor, bazı karşılaştırma ve yorumlarla çalışmamızı sürdürüyorduk. Bu defa aynı arşive ilâveten, yüksak lisans ve doktora tezlerini, il monografilerini ve makale ve bildirileri de kaynaklarımıza aldık. Amacımız ileride yapılacak yeni çalışmalarla türbeler etrafında oluşan kadın merkezli inançlardan hareketle eksikliğimizin giderilmesine katkıda bulunmaktadır. Bereket, fedakârlık ve benzeri alanlarda kadın kişilerimizde güzellikleri tespit edebilmek, böylece geleceğin kadın kişi tiplemesine katkıda bulunmaktır. Tespit edilebilen türbeler, belirli sıralamaya tabi tutulmadan aşağıda belirtilmektedir. Yeri geldikçe, bazı halk inançlarına ve bunların Türk kültüründeki yerine de değinilmektedir.</p>
<p> Kız Evliya Türbesi: Edirne saray içindedir. Esasen birkaç taşla örülmüş küçük mezarında, gelin telleri adak bezleri ve sembolik çocuk beşikleri vardır.</p>
<p> Kız Veli (Mühürlü Sultan)Türbesi: İzmir Menemen&#8217;de Merkez çarşı içi, müftülük yanındadır. Ziyaretçiler burada mum yakar, şefaat diler dünyevî isteklerde bulunurlar. Kız Veli&#8217;nin Kırklardan birisi olduğu inancının halk arasında yaşamakta oluşu, kırklardan kızların da olabileceği inancının bir ürünüdür.</p>
<p> Sarı Kız Türbesi: Bolu ili Mengen ilçesi Agacalar köyü Sarıkız mahallesindedir. Türbede, bakire ölen ve ermişliğine inanılan sarı bir kız yatmaktadır. Rivayete göre Türkmen kızı olan Sarı kız, her sabah erken kalkar geyiklerin sütünü sağar fakirlere verirmiş. Bir sabah babası tarafından takip edilip sırrı açığa çıkınca hemen ölmüştür. Türbeyi ziyarete gelenler namaz kılar dua ederler. Halk inançlarında ilâhî sır sahibi olabilmek için cinsiyet farkı engel teşkil etmemektedir. Sırrı açığa çıkan ermiş hemen ölür, inancı vardır. Türk halk inançlarında geyiğin özel yeri vardır. Geyik, donuna en kolay girilebilen bir hayvandır. Birçok yatır türbesinde geyik boynuzu vardır. Safranbolu ve birçok yerde geyik, binalarda nazarlık olarak kullanılır. Bursa&#8217;da Safranbolu&#8217;da daha birçok yerde, Geyik Baba, Geyikli Baba, Geyik Binen Baba Türbeleri vardır.</p>
<p> Halk arasında; at, koç, geyik, kurt, öküz gibi bazı hayvanların koruyucu ve kollayıcı oldukları inancı vardır. Bu hayvanlara ait bazı vücut aksamlarının da bu hayvanlar öldükten sonra hikmetlerini sürdürdüklerine inanılır. Halk tasavvufunda sığır ve geyik, donuna en çabuk girilebilen hayvanlardır. Öküz ve koç boynuzlarının çakıldıkları ambar, ahır, değirmen kapı başlarında bunların kem gözlere ve görünmeyen kötülüklere karşı koruyucu olduklarına, böylece bereketin artacağına, nazar değmeyeceğine inanılır.</p>
<p> Balıkesir ili Edremit ilçesindeki Sarıkız Türbesinde her yıl Dede Sofrası kurulur. Ayrıca Afyon ilimizde de Sarıkızlar Türbesi vardır.</p>
<p> Kız Dedesi: Bolu merkez Ege Mahallesi Tarlabaşı caddesindedir. Diğer ismi Yusuf Sinan olan dedenin veli bir kul olduğuna inanılırken, Kız Dedesi hasta çocukların iyileşmeleri ve bekâr kızların bahtının açılmasında etkili oluşu ile bilinir, talebe ve çaresiz öğrencilere yardım ile ünlüdür. Kız Dede Türbelerinden birisi de Balıkesir&#8217;dedir.</p>
<p> Kızlar Türbesi: Kahramanmaraş kabristanındadır. Türbe kapısının şövesindeki helezoni delik ile ilgili bir efsane anlatılmaktadır. Bursa&#8217;daki Hanım Kızlar türbesinin diğer ismi, Yılanlı Ziyarettir. Bursa&#8217;daki Cariyeler Türbesinin diğer ismi ise Saraylılar Türbesidir.<br /> Kızlar Türbesi: Kastamonu&#8217;nun Çatal-zeytin ilçesi Samancı köyündedir. Türbenin ayağında bulunan kuyunun başında iki gelin kız ellerindeki su kapları ile türbenin bulunduğu yerde kaybolmuşlardır. Burayı ziyaret için daha ziyade, çocuğu olmayan kadınlar gelir, Kur&#8217;an okur dua eder horoz keser etini fakirlere ikram ederler.</p>
<p> Horozun Türk halk inançlarındaki yeri çok önemlidir. Sema&#8217;da horozların piri olduğuna inanılır. Horozun zamansız ötmesi iyi sayılmaz. Ayrıca horozun yumurtlaması ile ilgili inançlar da var. Depremi erken haber alan hayvanlar arasında horozun da varlığına inanılır. Dünya Kızıl Öküzün veya Kızıl Horozun üstündedir. Yezidî inançlı Kürtlerde ise horozun mitolojik anlamı daha derindir.</p>
<p> Kızlar ile ilgili türbeler daha ziyade kısmet açılması ve çocuk talebi ile ilgilidir. Anadolu Türbe ziyaretinde horoz kesme geleneği çok yaygındır. Eskişehir &#8211; Seyitgazi kutsal mekânında Kral Kızı Elenora, Ümmühan Hatun, (I. Alaeddin Keykubatın Annesi) ve Kadıncık Ana da yatmaktadır. Kral Kızı Türbesi olarak bir türbe de Bursa&#8217;dadır.</p>
<p> Kız Türbesi: Edirne merkez Kıyık Orta Çukur mahallesindedir. Türbede 1967&#8217;de ölen</p>
<p> Şekmetli Efendi&#8217;nin yatmasına rağmen, türbe Kız Türbesi adını almıştır. Burada adak adanır, mum yakılır. Kur&#8217;an-ı Kerim okunup dua edilir. İfade edildiğine göre buraya akşam dolu olarak bırakılan abdest ibriğinin sabahleyin boş olduğu görülmektedir. Ulu zatların abdest almak için su ve havlu kullandıkları inancı Anadolu&#8217;da çok yaygındır. Bu nedenle türbeye abdest suyu konulur. Nejat Birdoğan, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin keşf ve kerameti Hatun Ana&#8217;ya öğrettiğini açıklamaktadır. Zaviye kurucular arasında Kız Bacı, Ahi ana, Sakari Hatun, Fatma Bacı, Hundi Hatun ve Sume Bacı da vardır.</p>
<p> Üç Kızlar Türbesi: Konya ili, Akşehir ilçesi merkezinde Taş Medrese yanındadır. Burada, Sahibi Ata Ali&#8217;nin kızları yatmaktadırlar. Genç yaşta ölen üç kardeşi, kısmetinin açılmasını isteyen genç kızlar ziyaret eder, burada mum yakarlar.</p>
<p> Üç Kızlar Türbesi: Konya&#8217;da Mevlâna Türbesi&#8217;nin arka bahçesindedir. Buraya üç kızlar şehitliği de denilmektedir. Burası, evlenme, çocuk sahibi olma isteği, doğurabilmek ve gönül meseleleri için ziyaret edilir. Amasya&#8217;daki Üçler Türbesinin etrafında da benzeri inançları gelişmiştir. Bir Üç Kızlar Türbesi de Bursa&#8217;dadır.</p>
<p> Işıklar Köyü Türbesi: Kütahya&#8217;nın Altıntaş ilçesi Işıklar köyündedir. Burada Oğlan Türbesi ve Kız Türbesi olmak üzere iki türbe bir aradadır. Buraya çocukları olmayan kadınlar gelir. Çocukları olunca da kurban keser, şükür namazı kılarlar. Bir ifadeye göre türbede yatanlar Abdülkadir Geylani Hazretlerinin müritleridirler. Diğer bir ifadeye göre de Yaşlıçayır mevkiinin savaş şehitleridirler.</p>
<p> Ebul Gazi Bahadır Han, Türkmenleri uzun süre yedi kızın yönettiğini belirtir. Türk halk inançlarının her alanında rastlanılan yedi kutsal sayısını yatırlarda da görmekteyiz. Sır Hatunlar (Sire Hatunlar) Türbesi: İzmir Tire&#8217;de Maşa mahallesi Ekinhisarı caddesindedir. Burada Buğday Dede&#8217;nin yedi kızı veya yedi kız torunu yatmaktadır. Burayı ziyaret edenler mum yakar, adakta bulunur. Dua ederler. Rivayete göre yedi kardeş hayatta iken hiç konuşmazlarmış, keramet sahibi olduklarına ve kerametlerini sakladıklarına inanılmaktadır.</p>
<p> Türk halk inançlarında nezir&#8211;adak, yılın kutsal kabul edilen Muharremlik bayram arifeleri gibi muayyen dönemlerinde, özel olarak nezirde, adakta bulunma hâllerinde, doğum, teskere, tedavi, yokluktan kurtulma gibi sıkıntıların defedilmesi vesileleri ile yapılır. Çok kere mekân olarak ulu kabirlerin çevresi seçilir. Aç doyurulur, çıplak giydirilir, hayır işlenilir.</p>
<p> Yedi kardeşler, Yediler, Yedi Bacılar, Yedi Kızlar a ise Anadolu evliya kültüründe çok rastlanır. Beş ve üç ile tanımlanan yatırların durumu da aynıdır. Bunların hepsi kız veya erkek olabildikleri gibi, kızlı &#8211; erkekli karma da olabilmektedirler.</p>
<p> Denizli ili Baklan ilçesi Eski mezarlık içinde Hüsameddin Dede Türbesinin yanında yedi kızlar kutsal mekânı vardır. Yedi kızlar mezarlığa da ad olmuştur. Ayrıca Yediler Ziyareti ise, Erzurum ili Hasankale ilçesine bağlı Ezirmek köyündedir. Kıbrıs&#8217;ın Yediler Türbesi Lefkoşe&#8217;dedir.</p>
<p> Yedi Evliyalar Türbesi: Sivas&#8217;ın Eski Boğazkesen köyündedir. Yedi evliyanın yedi şehit oldukları inancı vardır. Burası tedavi ve istekler için ziyaret edilir.</p>
<p> Yedi Kızlar Türbesi: Manisa Ulutepe mahallesi Yedi Kızlar sokaktadır. 14. yy.a ait olan türbede İshak Çelebi&#8217;nin karısı Gülgün Hatun ile altı kızı yatmaktadır.</p>
<p> Kırk Kızlar Kümbeti: Tokat ili, Niksar ilçesi Cedit mahallesindedir. Rivayete göre zamanın valisi halka zulmektedir. Valinin kızı kırk arkadaşı ile zulme karşı direnirler. Bunun üzerine vali direnişçilerin hepsinin başlarını vurdurur. Bakımsız olan türbeyi halk kutsal bir makam saymaktadır. Eskişehir ve Bolu&#8217;daki türbelerden de birisinin ismi Kırk Kızlar Türbesidir. Ayrıca; Sivas&#8217;ta ve Kırklareli&#8217;nde de Kırklar vardır.</p>
<p> Kırkkızlar (Kırgızlar) Türbesi: Bursa&#8211;İznik&#8217;te Yenişehir kapı dışındadır. Kırk, Türk halk sufizminde önemli yer tutar. Çocuk ve anne kırklanır. Kırk gün düğün yapılır. Kırk, hem yer isimlerinde hem insan isimlerinde ciddi yer alır. Karakalpakistan&#8217;da Kırkkızlar Destanı Türk destanlarında önemli yer tutar. Kırklar Meclisi, Kırklar Cami İnanç kültürümüzün ürünleridirler.</p>
<p> Kırklar Sultan: İstanbul ili Beykoz ilçesi Dereseki köyünde yatmaktadır. Menkıbesine göre Abdulkadir Geylani Hazretlerinin kırk talebesinden birisidir. Ordu ile birlikte İstanbul&#8217;a giderken derenin setinde şehit olmuş ve köy ismini oradan almıştır. Hakkında fazla malumat bulamadığımız Kırklar Sultan&#8217;ın cinsiyeti için de kesin bir şey söylenemiyor. Sultan olmak şehit olabilmek ve kırk öğrenciden birisi olabilmek için cinsiyet, belirleyici bir faktör değildir. Afyon ilimizde de Kırklar Makamı vardır. Erzurum&#8217;un İspir ilçesi Karakaş Köyünde Kırklar Ziyareti ve aynı ilimizin Tekman İlçesinin Hacı Ömer köyünde Kırklar Mezarlığı vardır.</p>
<p> Kırk Kızlar Tepesi: Kayseri Talas&#8217;da Ömerhacılı köyünün kuzeydoğusundadır. Rivayete göre düşman saldırısına maruz kalan Kırkkız, tepede toplanarak &#8220;Allah&#8217;ım bizi ya taş et ya kuş et.&#8221; derler ve taş olurlar. Eğer ilkin kuş et deselerdi kuş olacaklardı.</p>
<p> Anadolu efsanelerinde; düşmandan, ırz düşmanından veya aile içi anormal baskılardan korunmak için bu tarz dua ve taş olma olayına çok rastlanır. Genelde bu tür olaylar Taş kesilme olarak bilinir.</p>
<p> Van Erciş&#8217;te Gül Handan, Van&#8217;ın Gürpınar ilçesi Zernek köyünde Hanımzade Türbeleri vardır. Van&#8217;ın Dermeryema (Meryem Ana) ziyareti ise eski bir kilisededir. Erzincan&#8211;Tercan&#8217;da Mama Hatun Türbesi vardır. Cami bahçelerinde olduğu gibi kilise bahçelerinde ulu zatlar defnedilmişler veya caminin, kilisenin kutsiyetinden buraya gömülmekle istifade etmek istemişlerdir. Halk inançlarında Hristiyanların İslâm ve Müslümanların da Hristiyan türbelerine</p>
<p> itibarı bir dönem oldukça yoğun iken konunun diğer boyutu da Anadolu Ermeni türbelerinin bir kısmının Gregoryan Türklerine ait olduklarıdır.</p>
<p> Koçlu&#8211;Koyunlu Türk mezar taşlarının ve On İki Hayvanlı Türk takviminin bazı kiliselerde yer almış olması, kümbet tarzı çatı örtüsüne kiliselerde de rastlanılması, Gregoryan kilisesinin kuruluş dönemlerinde bir kısım Türklerin bu cemaat içinde yer almış olabileceklerini düşündürürken; Hristiyan idollerinin bulundukları yerlerde Müslüman halkın eski Türk inançları içerikli pratikleri yaşatmaları aynı düşünceyi doğrulamaktadır.</p>
<p> Meryem&#8211;Olukbaşı Türbesi: Aydın ili, Bozdoğan ilçesi, Olukbaşı köyünde bir tepededir. Burası çeşitli istekler bilhassa çocuk dileği için ziyaret edilir. Ayrıca askere gidenler ve çeşitli problemi olanlar da ziyaret ederler. Meryem&#8217;in sol göğsünden yaralanarak şehit olmuş bir kadın olduğu anlatılmaktadır. Türbesine zarar verenlerin rüyasına girerek ikaz ettiğine inanılır. Meryem ismi İsa isminde olduğu gibi Hz.İsa ve Hz.Meryem&#8217;e hürmeten çok konulan bir isimdir. Ayrıca şahadet şerbeti içebilmek için kadın kişi olmak engel değildir. Türbeye ve etrafına zarar verenlerin, türbede yatanlarca rüyaya girerek uyarıldığı inancı çok yaygındır.</p>
<p> Peygamberlere soy bağlantılı ulu kabirlerde de manevî itibar bakımından mertebe sadece er kişilere mahsus değildir. Bu soydan gelen eş ve kız çocukları da manevî itibar görürler.</p>
<p> Siddi Zeynep Türbesi: Antalya&#8211;Alanya Çarşı Mahallesi Kaleyamaç Mevkii Merkez Karakolu üstündedir. Siddi Zeynep&#8217;in Peygamber soyundan geldiğine inanılır. Çevre halkı bütün ruhsal hastalıkların tedavisi ve çocuk dileği için burayı ziyaret ederler. Ziyaretçiler dua eder şefaat dilerler.</p>
<p> Fatma ve Sakine Hanımın Türbeleri: İstanbul Fatih&#8217;tedir. Her ikisi de Hz. İmam Hüseyin&#8217;in kızlarıdır. Daye Hatun&#8217;un da Türbesi İstanbul Fatih&#8217;tedir ve O da sahabedir. Sahabe olabilmek için erkek olma şartı yoktur. Maraş&#8217;ta da İstanbul&#8217;da olduğu gibi Sahabi Türbeleri ve bunların etrafında yaşanan halk inançları vardır.</p>
<p> Erzurum ili Pasinler ilçesi Altınbaşak köyünde Peygamber efendimiz(SAV)&#8217;in soyundan gelen Dede Mahmut Efendi Türbesi&#8217;nde İbrahim Hakkı Hazretlerinin annesinin babası olan Dede Mahmut Efendi ile Alvarlı Muhammet Lütfi Efendi Hazretlerinin de annesi olan Hatice Hatun da yatmaktadır. Halk, Dedenin füyuzatından istifade etmek ve dua edip Kur&#8217;an-ı Kerim okumak için ziyaret ederler.</p>
<p> Şeyhetü Zeynep Türbesi: Siirt merkezde Aydınlar caddesindedir. Birçok ulemanın yetişmesinde hocalık yaparak katkıda bulunmuştur. Hz. Rahime, Hz. Eyup (A.S.)&#8217;ün eşi olup Urfa Viranşehir de yatmaktadır. Ziyaret eden hastaların şifa bulduklarına inanılır.</p>
<p> Zeynelabidin ve kız kardeşi Sitti Zeynep, Mardin Nuseybin&#8217;de Yıldırım mahallesi Zeynelabidin sokak No: 15&#8217;tee aynı türbe içerisindedirler. Ehl-i Beyt olduklarına inanılan bu zatları ziyaret edenler Kur&#8217;an okuyup dua ederler.</p>
<p> Ağrı, Doğu Beyazıt, İshakpaşa Cami civarındaki Ahmed-i Hani (Hani Baba) Türbesinde Peygamber efendimizin soyundan geldiğine inanılan Hani Baba gibi ulu erlerin yanı sıra Seyyide Hatice Hanım gibi kadın kişiler de yer almaktadır. Burayı ziyaret edenler fatiha okur dua ederler. Ankara Nallıhan, Emresultan köyündeki Tabduk Emre Türbesinde Tabduk Emre ile birlikte aile efradı da yatmaktadır. Horasan&#8217;dan gelmiş bir Horasan eri olan Tabduk Emre ile birlikte 4 çocuğu ve eşi de gelmiştir. Tabduk Emre&#8217;nin mücadelesinin mahiyeti şüphesiz Horasan eri olan eşinin davasından farklı değildi. Buraya çocuğu olmayanlar adak için gelir. Nafile namazı kılar, kurban kesip dua ederler.</p>
<p> Cimcime Sultan: Ankara ili, Haymana ilçesindedir. Buradaki şifalı kaplıca suyunu ilk bulan Cimcime Sultan olmuştur. Burayı çocuğu olmayan anne adayları ve kısmetleri açılması için genç kızlar ziyaret ederler. Ziyaretçiler yakın çevredeki ağaçlara adak çaputu asar, dilekleri kabul olunca tekrar gelip kurban keserler. Rivayete göre Cimcime Sultan&#8217;ın yüzünde ve vücudunda yaralar çıkar. Üvey annesi hastalık kendilerine de geçmemesi için onu evden uzaklaştırır. Kaplıcanın bulunduğu yerde oynarken Cimcime Sultan bu su ile yıkanır ve tedavi olur. Cinsiyeti tartışma konusu olan Cimcime Sultan&#8217;ın genç bir kız olduğu, günün erken saatlerinde kaplıcaya gidenler sarı saçlı güzel bir kızı kaplıcada görünce anlaşılır.</p>
<p> Kayseri Develi ilçesi, Epçe köyündeki Epçe Sultan Türbesinde yatan şahsın cinsiyeti bilinmemektedir. Türbede Beşik denilen tahtadan yapılmış mezar vardır. Yatırın başındaki üç kg. ağırlığındaki taş, ağrıyan yerlere sürülmektedir. Sultanın Horasan&#8217;dan geldiğine, Havadan köyündeki yatırla amca çocukları olduklarına inanılır. Onun ziyaretine Eğer taşı diye bilinen taşa binerek gittiği rivayet edilir.</p>
<p> Urfa&#8217;daki Eyüp Peygamber&#8217;in türbesinde de sürüldüğü zaman şifa vereceğine inanılan bir taş vardır. Taşa, duvara binerek at gibi sürme, menakıpnamelerde de geçmektedir.</p>
<p> Sultan Hatun veya Aynalı Kadın Türbesi: Sinop ili Meydan Kapı mahallesindedir. Hatunlar Türbesi Sinop merkez ilçede Ada Mahallesindedir. Bursa&#8217;da Hatice Sultan Türbesi ile Huna Sultan Türbeleri vardır. Huna Sultan&#8217;ın diğer ismi Ak Türbedir. Safiye Sultan Türbesi ise, Aydın Koçarlı&#8217;dadır.</p>
<p> Nejat Birdoğan, Hatun&#8217;un kumalık anlamına geldiğini belirterek; &#8220;Töreye göre ikinci hanıma yer olmadığından savaş esirlerinden seçilen bu ikinci eşlere hatun denilmeye başlanıldı demektedir(Birdoğan, 1988: 3-12). Hatunluk zamanla hem sosyal ve hem de inanç içerikli itibar kazanmıştır.</p>
<p> Hafsa Hatun Türbesi: Aydın Kuyucak kasabası Azizabat köyündedir. Türbe Aydınoğullarının uç beyliklerinden Süleyman Şahın Kızı Hafsa Hatun veya Hafız Hatun&#8217;a ait olup XIIX. yy. da Karaosmanoğulları döneminde yapıldığı ifade edilmektedir. Burada mevlit okutulur, hayır yemeği verilir. Türbenin yanındaki ağaca niyet bezleri bağlanır. Kadınların dilek tuttukları makamlardandır. Sultanlı Türbelerimizden birisi de Van ili Ercis ilçesi Yılanlı köyündeki Sultan Zübeyde&#8217;dir. Halime Hatun Türbesi ise, Van&#8217;ın Gevaş ilçesindedir. Nigar Hatun Türbesi Antalya&#8217;da Erzen Hatun Türbesi ise Bitlis&#8217;tedir.</p>
<p> Erzurum Merkez Hasan Basri mahallesindeki Rabia Hatun Türbesi XII. yy.da yapılmıştır. Türbenin Mahrudi Kubbesi yıkılmıştır. Ayırdıcı hadlerini urgan gibi bükülmüş vaziyette birer çift kabartma süsler, cenazeliği vardır. Sandukanın konduğu katın kapısı altından fevkalade nefis çiçek tezyinatlı bir kuşak bütün türbeyi sarar. Ulemadan bir kadın olduğu kabul edilen Rabia Hatun Türbesi&#8217;ni halk dua etmek için ziyaret eder.</p>
<p> Akhürrem Türbesi: Afyon ili, Çay ilçesinin Akkonak kasabasındadır. Akhürremin veli bir hatun olduğuna inanılmaktadır. Kasabaya ismini bu veli hatun vermiştir. Anadolu&#8217;da birçok dağ kasaba ve semte ulu zatların ismi verilmiştir.</p>
<p> Safiye Sultan Türbesi: İstanbul Fatih, Ali Fatih mahallesi Koca Mustafapaşa caddesinde Sümbül Efendi camisinin avlusundadır. Safiye Sultan Koca Mustafa Paşa&#8217;nın kızıdır. Türbenin müştemilatında başka türbeler de vardır. Burası çeşitli maksat ve niyetlerle ziyaret edilmekte fatiha okunup dua edilmektedir.</p>
<p> İstanbul türbelerinin bilhassa Osmanlı hanedan ve devlet ricali türbelerinin etrafında günümüze gelen mistik folklor meselâ niyet bezi bağlamak türünden uygulamalar yoktur.</p>
<p> Pertavriyal Valide Sultan Türbesi: İstanbul Fatihde Guraba Hüseyinağa mahallesindedir. Pertevniyal Sultan (öl.1883) 2. Mahmut&#8217;un eşi Abdulaziz&#8217;in annesidir. Burada namaz kılınır ve bazen fatiha okunup geçilir.</p>
<p> Asude Hatun Türbesi: İstanbul Fatih&#8217;de Haydar mahallesi Karadeniz caddesindedir. Asude Hatun II. Beyazıt&#8217;ın süt annesidir. Ziyaretçiler burada Fatiha okur dua eder.</p>
<p> Tevekkel Sultan Türbesi: İçel Silifke&#8217;de Cami Kebir mahallesinde Tevekkel Sultan Pasajı&#8217;ndadır. Burası Selçuklu Sultanlarından birisinin annesidir. Buranın ziyareti çarşamba ve perşembe günlerinde yapılır dilekte bulunulur.</p>
<p> Gülbahar Hatun Türbesi: Trabzon merkezde Gülbahar Hatun mahallesi Atapark&#8217;tadır. Türbede Yavuz Selim&#8217;in annesi Gülbahar Ayşe Hatun yatmaktadır. Manevi değeri olan bir hatun olduğu için ziyaretçiler fatiha okurlar.</p>
<p> Elti Hatun&#8217;un Türbesi: Tunceli &#8211;Mazgirt&#8217;tedir. Türbede Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan&#8217;ın annesi ve kardeşi yatmaktadır. Rivayete göre Elti Hatun hayatta iken yılandan çok korkmaktadır. Vasiyeti üzerine korunmak üzere tabutu zincirle tavandan asılır bir süre sonra tabuta yılanın girdiği görülür. Bu defa tabutu şu anki durumuna getirilir toprağa gömülür.</p>
<p> Yılanın Türk halk inançlarında geniş bir yer tuttuğu bilinirken Eski Türk inançlarındaki yer altı hakimiyeti ile de bağlantılandırılmaktadır.</p>
<p> Selamet Hatun Türbesi: Amasya merkezindedir. Halk, Hatunun kutsal bir kişiliği olduğuna inanmakta Allah rızası için ziyaret etmektedir.</p>
<p> Çandır Şah Sultan Hatun Türbesi: Yozgat ili, Çandır ilçesi Yeni Meydan&#8217;dadır. Fatiha okunmak için ziyaret edilir.</p>
<p> Fatma Hatun Türbesi: Kırşehir merkezde Yenice mahallesindedir. Halkın itibar ettiği bir mekândır.</p>
<p> Muhterem Hatun Türbesi: Kırşehir merkez Yenice mahallesi imaret mevkiindedir.</p>
<p> İklime Hatun Türbesi: Kahraman Maraş merkezde Belediye Çarşısı karşısındadır. Haduniye Türbiyesi Kahraman Maraş merkezde Kurtuluş Mahallesi Hamidiye caddesindedir. Hatun Sultan Türbesi Kastamonu merkezde Cebrail mahallesi Selçuk sokaktadır. Mahperi Hatun Türbesi Kayseri Melikgazi ilçesinde Hunat Camii yanındadır. Kutlu Hatun Türbesi Erzurum Gavurbağan mahallesindedir.</p>
<p> Destine Hatun Türbesi: Konya&#8217;dadır. XVII. yy.da yaşamış Mevliye (Mevlevi) tarikatı büyüklerindendir. Dünyaya gelmeden evvel manevî olan ünlü bir isim olacağı, kendisiyle ilgili görülen rüyadan anlaşıldığına inanılmaktadır.</p>
<p> Gülnar Hatun Türbesi: Ankara yakınlarındadır. Türbesine adak bezi bağlanılmaktadır. Bu bezler bir anlamda saçıdırlar.</p>
<p> Saçı, Türk Halk inançlarında kansız kurban olarak bilinir. İyilikleri, güzellikleri celbetmek kötülükleri, fenalıkları defetmek için yapılır. Böylece, sağlık, saadet, geçmişlerin ruhuna rahmet, bereket ve rızk dilenirler. Bu münasebetle; çoluk-çocuk, konu-komşu, fakir- fukara, kurt-kuş sevindirilir. Doğumda ad vermek, ilk saç ve ilk dişte, ekinde, biçimde kabir ziyaretinde saçı saçılır.</p>
<p> Selçuk Hatun Türbesi: Sivas Suşehri&#8217;ndedir. Mezarı kaldırmak isteyen iş makineleri bozulmuştur. Buraya altını ıslatan çocuklar getirilir. Çocukların sırtlarına süpürge ile vurulur. Böylece altlarını ıslatmayacaklarına inanılır.</p>
<p> Beşkardeşler Türbesi: Sivas ili Sarkışla ilçesindedir. Sivas Karalar köyündeki Davullu Dede, Beşkardeşlerden biridir. Beşkardeşler Davullu Dede, Karacalar Tekkesi, Kevgir Baba Turna Dağı Ziyareti ve Damıl Baba&#8217;dır.</p>
<p> Baba, Ata, Dede-Baba, Pir bir anlamda eski Türk inançlarındaki Kam kültünün uzantılarıdır. Türk dünyasının her kesiminde çok sık rastlanan ulu kabirlerdir. Kutsal Ata Ruhu, Kutsal Hakan hiyerarşinde yer alırlar.</p>
<p> Çifte Sultanlar Türbesi: İstanbul Fatih&#8217;te Ali Fakih Mahallesi Koca Mustafa caddesindedir. Türbede Hz. Hüseyin Efendimizin kızları Fatma ve Sakine Sultanlar yatmaktadır. Türbe daha ziyade Alevî inançlı Müslüman Türkler tarafından 10 Muharrem&#8217;de merasim yapılarak ziyaret edilir.</p>
<p> Hatunlar, Sultanlar, Hanımlar, Anadolu Türk türbe kültüründe yer almış ulu kadın kişilerdir. Amasya&#8217;da Selamet Hatun Türbesi, Eslem Hatun Türbesi, Kümbet Hatun Türbesi, Sucu Hatun Türbesi, Rumi Hatun Türbesi gibi onlarca hatunla tanımlanan kutsal mekân etrafında çeşitli halk inançları gelişmiştir. Keza Bursa&#8217;da; Devlet Hatun Türbesi, Ebe Hatun Türbesi, Gül Çiçek Hatun Türbesi, Gülruh Hatun Türbesi, Nilüfer Hatun Türbesi, Şirin Hatun Türbesi, Kayseri&#8217;de Hünal Hatun Türbesi, Konya&#8217;da Gömeç Hatun Türbesi Erzurum&#8217;da Ana Hatun Türbesi, Rabia Hatun Türbesi, Erzurum&#8211;Pasinlerde Ferruh Hatun, Eskişehir&#8217;de Valide Sultan Türbesi bunlara örnektir.</p>
<p> Anadolu&#8217;da eski Türk inançlarının izlerini taşıyan çok yatır vardır. Ömer Halan Türbesi bunlardan birisidir. Ömer Halan atı ile gömülü ulu bir kabir olup Van ili Başkale ilçesindedir. Atı ve silahı ile gömülmek eski bir Türk inancıdır. Keza Elma veya Alma Baba Türbesi&#8217;nin birisi Sivas&#8217;ın Zara ilçesinde diğeri de keza Sivas&#8217;ın İmranlı ilçesi Akören köyündedir. Buradaki Elma Baba, Küpeli Baba ve Kızıl Baba&#8217;nın kardeşidirler. Elma Türk halk inançlarında dölün, zürriyetin, bereketin, doğurganlığın simgesidir.<br /> At, Türk halk inançlarında; at nalı, at kılı, at üzengisi, at gemi vb. şekilleriyle geniş yer alır. Çocuklukta sopa atla tanışılır, nazar ve bereketle ilgili inançlarla devam eder. El sanatları ve mezar taşlarında yoğun olarak görülür.</p>
<p> Halk hikâyelerinde Rum Abdalları&#8217;nın çocuğu olmayan kadınlara elma vererek çocuk sahibi olmalarına vesile oldukları anlatılır. Rum Abdalları yani Abdalan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum yapılanmasının bir parçasıdırlar.</p>
<p> Loğusa Hatun: İstanbul&#8211;Beyoğlu Şişhane&#8217;de yatmaktadır. Lohusalara yol gösteren bir pir-i fâni olarak bilinmektedir. Burayı ziyaret edenler mum yakar, niyet taşı yapıştırırlar. Rivayet edildiğine göre, Asker olan bir kişi, hamile hanımını bir kulübeye bırakır. Allah&#8217;a emanet eder ve Allah rızası için savaşa gider. Döndüğünde eşini bıraktığı yerde bulamaz. Bir pir-i fâni zata sorar, o da bugünkü türbenin bulunduğu yeri gösterir. Asker baba buraya geldiğinde annenin öldüğünü yavrusunun ise hâlâ annesinin memesinden süt emdiğini görür.</p>
<p> Eski Türk halk inanç sisteminde Umay Ana kültü, yavrular ve hamile annelere yardım eden bir dişi ruh olarak bilinir. Bir kısım araştırmacılar Fatma Ana kültü ile Umay Ana kültünü birbiriyle ilişkilendirirken; diğer bir kısım halk bilimcilere göre Fatma Ana kültü, Kıbela&#8217;nın devamıdır.</p>
<p> Kırmızı Ebe Türbesi: Ankara Kızılcahamam ilçesi Taşlıca köyündedir. Türbede Oruç Sultan Gazi&#8217;nin annesi yatmaktadır. Türbede yatan şahsı ve benzerlerini halk, Anadolu&#8217;nun Türk&#8211;İslâm yurdu oluşunun mimarları olarak görür. Ziyaretçiler burada ibadet etmektedirler. Rivayete göre Kırmızı Ebe, Alaaddin Keykubat&#8217;ın ordularını bir kova ayranla doyurmuş buna rağmen ikram edilen ayran bitmemiştir.</p>
<p> Ebe, Ebe Ana, Ebe Kadın halk inançlarımızda ebe kültünü oluşturmuştur. Birçok yerde bibi, hala veya teyze anlamına gelirken bazı yerlerde bibi, ebe anlamına gelmektedir. Güney Azerbaycan Türklerinde birçok Bibi Türbesi vardır.</p>
<p> Anadolu da Kırmızı Ebe kerametinde olduğu gibi benzeri kerametler çok anlatılır. Bunların toplanıp yorumlanması, Anadolu insanının estetiğini ortaya koyacaktır. Anadolu uluları, fikirlerini sözlü ifade ile doğrudan telkin yaparak açıklamazlar. Onlar sergiledikleri hayat tarzı ile menkıbeleşen hayatlarında doğruluğu, dürüstlüğü, mertliği, paylaşımı, bereket fikrini, gözü tokluğu, sır saklamayı, tevazuu, merhameti vb. sergilerler.</p>
<p> Bu arada Bursa ilimizde de Ebe Hatun Türbesi vardır. Bu türbenin etrafında da halk inançları yaşanmaktadır. Hoş Ebe ve Gebe Sarıkız Türbeleri Ankara Nallıhan&#8217;dadırlar.<br /> Süt Evliyası: Sivas merkezde Şehitler caddesindedir. Süt Evliyası&#8217;nın çocuğunu emzirirken ölen şehit bir anne olduğuna inanılmaktadır. Sütü olmayan annelerin burayı ziyaret edip türbeye konulan suyu içmeleri hâlinde sütlerinin geleceğine inanılır. Anadolu&#8217;da süt inancı ile bağlantılı evliya çoktur. Bunlardan Van ilinin Çatak ilçesi Karağaz köyünde Süt Ziyareti vardır. Yine aynı ilin Dere köyünde de Süt Ziyareti vardır.</p>
<p> Süt Evliyalar Türbesi: Sivas Domurciardı mahallesindedir. Sütü olmayanların buradan bir miktar su içince sütlerinin artacağına inanılır. Süt Ocağı ise Sivas&#8217;ın Söğütçük köyündedir. Ocağa sütü ve çocuğu olmayanlar ziyarete gelir.</p>
<p> Kırklar Dağı: Sivas merkezde Tokus köyündedir. Kırk Horasan erinden birinin bu dağda yattığına inanılır. Merkez köyünde de bir Kırklar Tepesi vardır. Tepenin etrafındaki suyun şifalı olduğuna inanılır. Burada belirli bir günde ışık yandığına inanılır. Burayı ziyaret edenlerin dileklerinin gerçekleşeceğine inanılır.</p>
<p> Halk inançlarında bazı yatırlardan mübarek gecelerde ışık yandığına dair yaygın bir kanaat vardır.</p>
<p> Afyon Başmakçı ilçesindeki Sultan Abdurrahman Abdulkadir Geylani Hazretlerinin talebesidir. Horasan Eri olan Abdurrahman ve eşi Sultan aynı türbede yatmaktadırlar. Burası toplu kabir ziyaretleri ile ziyaret edilir. Burada Yasin ve diğer sureler okunarak dua edilir. Bu türbe, Horasan Erleri Türkistan&#8217;dan batıya, kuzey ve güney batıya, Kafkasya, Kırım, Anadolu ve Balkanlara Türk İslâm misyonunu taşırlarken er kişi ve kadın kişinin aynı davada bir arada olduklarını gösteren çok tipik bir örnektir.</p>
<p> Keziban Bacı Türbesi: Afyon ili Emirdağ ilçesi Başkonak köyündedir. Hiç evlenmemiş olan Keziban Bacı, hayatta iken bazı kerametler göstermiştir. Bu türbeyi daha ziyade çocuğu olmayanlar ve çocuğu yaşamayanlar ziyaret ederler. Çocuk erkek olunca ismini Tufan, kız olunca Keziban koyarlar. Bu uygulamadaki inancın derinliklerinde türbedeki zatın koruyucu gücünün bulunduğu inancı vardır. Bir çok ulu zata yaşamayan çocuk satılır ve böyle çocuklara kız olunca Satı erkek olunca da Satılmış ismini koyarlar.</p>
<p> Bacım Sultan Türbesi: Ankara&#8217;nın Nallıhan ilçesi Tekke köyündedir. Türbede Taptuk Emre&#8217;nin kızı Bacım Sultan, eşi ve çocukları vardır. Burayı genelde akıl hastaları ziyaret eder, adakta bulunulur. Kurbanlar kesilir, namaz kılınır. Kesilen kurbanın eti çevrede dağıtılır. Türbenin yakınındaki hamurlu suda banyo yaparlar. Rivayete göre, Hamza Sultan&#8217;ın oğlu Hulf Sultan ile Tabduk Emre&#8217;nin Kızı Bacım Sultan sevdalanır ve evlendirilirler. Gelin Tekke köyüne gelince kaybolur. Tabduk Emre kızı için &#8220;O yerini buldu,&#8221; der ve bugünkü yatırın olduğu yeri gösterir. Birgün Bacım Sultan&#8217;ı Tabduk Emre yakınları ile ziyaret etmek ister. Erenler mevkiine geldiklerinde Bacım Sultan hamurlu elleri ile onları karşılar ve ellerinin hamurunu sıyırınca toprağa sürer ve oradan hamurlu su çıkar.</p>
<p> Anadolu&#8217;nun Türkleşmesi tarihi anlatılırken Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum gibi Bacıyan- ı Rum&#8217;unda rolleri anlatılmıştır. Konuyu ilk ele alan eser Ömer Lütfi Barkan&#8217;ın Kolonizatör Türk Dervişleri isimli eseri olmuştur. Bu konuda daha sonra Mikail Bayram&#8217;ın ve Nejat Birdoğan&#8217;ın da çalışmaları olmuştur. Bacım Sultan&#8217;ın; bu mücadelenin dışında olduğu söylenemez. Suyundan, içilerek ve yıkanılarak şifa umulan yatırlar olduğu gibi çamurundan şifa umulanlar da vardır. Kars&#8217;ın Akyaka ilçesindeki Çemlik köyünde, yılancık ve benzeri hastalıkların tedavisinde çamuru kullanırlar.</p>
<p> Üç Bacılar Türbesi: Bitlis merkezde Gökmeydan semtindedir. XV. yy.da II. Şerefhan&#8217;ın kız kardeşleri oldukları ifade edilmektedir. Dileklerin yerine getirilmeleri için genelde bayramlarda ziyaret edilir. Van&#8217;ın Erciş ilçesi Tekler köyündeki ziyaretin ismi ise Kavgalı iki Bacı veya Kavgalı Bacılar ziyaretidir. Aynı ilçenin Ziyaret köyünde Bacı-kardaş ziyareti vardır.</p>
<p> Bacı kelimesi genel anlamı ile kız kardeş veya kız kardeş yerine konulmuş bayan anlamına gelirken bu kelimenin Alevi Bektaşi İslâm Türk kesiminde özel anlamı vardır. Sıradan olmayan bu bacılığın bize göre derinliklerinde Bacıyan-ı Rum inancı vardır. Bitlis&#8217;deki Üç Bacılar Türbesi üç ulu kız kardeş anlamında olmalı.</p>
<p> Hacı Fatma Ana&#8217;nın Türbesi: Yozgat ili Çekerek ilçesi, Çeltek köyündedir. Burası hastalıkların şifası için ziyaret edilir. Muğla&#8217;da Sarı Ana Türbesi bu türden türbelerimizdendir.</p>
<p> Hayme Ana Türbesi: Kütahya Domaniç&#8217;in Çarşamba köyündedir. Türbede Osmangazi&#8217;nin ninesi Ertuğrul Gazi&#8217;nin annesi, Gündüz Alptekin&#8217;in eşi Hayme Ana yatmaktadır. Yatır, hayır dualarla anmak Kur&#8217;an-ı Kerim ve mevlit okumak için ziyaret edilir. Türbe civarında cirit oynanır, folklorik gösteriler yapılır, mehter takımı marşlar çalar, etli pilâv ikramı yapılır.</p>
<p> Ölü için hayır işlemek halkımızın eski ve yaşayan inançlarında önemli bir yer tutar. İnsanlara olduğu gibi bitki ve hayvanlara da hayır işlenir. İnsanlar için ölü aşı verilirken, mezarlara, yolcuların içmeleri için testi ile su konulur. &#8220;Kurdun kuşun içmesi için&#8221; mezar taşlarına suluk da yapılır.</p>
<p> Fatma Ana Türbesi: Sivas ili Suşehri&#8217;ndedir. Sivas yatırları arasında Horasan Erenlerinden Köse Süleyman ile Osman Gazi&#8217;nin kardeşleri olan Fatma Ana, Şemsi Ana vardır. Bunlar Anadolu Bacıları, Bacıyan-ı Rumlar&#8217;dandır.</p>
<p> Sarı Ana Türbesi: Marmaris&#8217;teki Ballıcaların sefere çıkmadan ziyaret ettikleri bir yatırdır. Denizde dara düşenler &#8220;Yetiş Sarı Ana&#8221; diye ondan medet isterler. Nasihati üzerine kursağında haram lokma bulunanların sefere katılmamalarının hayrına inanılır.<br /> Ana Hatun Türbesi: Erzurum&#8217;dadır. Burayı rüyasında görenler ve ona hürmet duyanlar, ziyaret ederler. Afyon&#8217;da ise Kadın Ana Türbesi vardır.</p>
<p> İsminde gelin olan ziyaretler ise çok kere taş kesilme motifi ile ilgilidir. Bir çok yerde Gelin Kayası, Gelin Alayı Kayaları vardır. Van&#8217;ın Erciş ilçesi Ernis köyündeki Gelin Alayı Ziyareti bunlardan birisidir. Yine aynı ilin Gürpınar ilçesi Değirmen köyünde Gelin Taşı vardır. Gelin &#8211; Güvey Kayaları ise Van&#8217;ın Derebey köyündedirler.</p>
<p> Balca Nine Türbesi: Kırklareli Babaeski ilçesi Mutlu köyündeki türbede Balca Nine yatmaktadır. Ziyaret edenler dua eder, dilekte bulunurlar. Rivayete göre, Türbeye ait bir şeyin alınmasını Balca Nine onaylamamakta hatta cezalandırmaktadır. Yatırlarda görünen bu sahiplilik inancı evvelce de belirttiğimiz gibi çok yaygındır.</p>
<p> Vasiye Nine: Kocaeli Karamürsel&#8217;de Camiatık Mahallesi Park caddesindedir. Vasiye Nine, kadın evliya olarak bilinir. Ziyaretçiler ruhuna fatiha okurlar. Rivayete göre Vasiyet Nine yaşadığı devirde denizlerde sıkıntıya düşenlere manevî gücü ile yardıma koşarmış. Birgün sırrını açıklamak zorunda kalınca oracıkta ölüvermiştir.</p>
<p> Dağıstanlı Şeyh Mustafa Efendi Türbesi Isparta Senirkent merkezde İstiklâl mahallesi</p>
<p> Dağıstanlı sokaktadır. Bu türbede de Şeyh&#8217;in aile efradı yatmaktadır. Bu tür türbelerde keramet hazirede yatanlarda değil türbeye adını veren ulu zatlardadır. Bizim vurgulamak istediğimiz ulu zatın manevî alanından istifade edilirken cinsiyetin bir faktör olmadığını belirtmektir. Burası, mecnunlar, deliler tarafından ziyaret edilir. Bu şekilde gönül hastalarına şifa veren özel türbeler de vardır. Mem-u Zeyn Türbesi bu türdendir.</p>
<p> Mem-u Zin Türbesi: Şırnak ili Cizre ilçe merkezindedir. Genç âşıkların ziyaret ettikleri bir türbedir. Burada Mem isimli erkek ile Zin isimli kız âşıklar yatmaktadır.</p>
<p> Bolu&#8211;Göynük ilçesi Kaşıkçı Şeyhler köyündeki Şıhlar Türbesi&#8217;nde bir erkek ile bir kadının yattığı inancı vardır. Bu tepede başka bir şey yoktur. Burası sıtma gibi hastalıkların tedavisi, çocuk dileği ve yağmur duası için ziyaret edilir. Ziyarete gelenler burada yatar, gördükleri rüyayı uygulayarak muratlarına ereceklerine inanırlar. Burada adak kurbanları kesilir. &#8220;Hacet Bayramı&#8221; kutlanılır.</p>
<p> Eşlerin aynı türbede bir mezar içinde yattıkları çeşitli Türk kesimlerinde nadiren de olsa görünmektedir. Türkmeneli Erbil&#8217;in kuzeyindeki yatırda çiftlerin bir uzun mezarda bir arada oldukları ifade edilmektedir. Rüya yorumu ile ve yatırın türbesinde yatılarak tedavi olma da oldukça sık rastlanılan bir inançtır.</p>
<p> Kasımpaşa Türbesi: Bu türbede Kasımpaşa ve kız kardeşi yatmakta olup türbe Mardin merkezde trafo altındadır. Hicrî 787 yılında yapılan türbe, hacılar tarafından hacdan evvel ve sonra ziyaret edilir.</p>
<p> Dağıstan&#8217;da hacca gidemeyenlerin üst üste yedi defa ziyaret edilmesi hâlinde hacı olunacağına inanılan Hasan&#8211;Hüseyin türbesi vardır. Anadolu&#8217;da hacdan evvel ziyaret edilen ulu kabirler vardır. İstanbul türbeleri bir dönem hacdan evvel gezilirdi. Esasen hacı adayları hacca gitmeden evvel çok kere bulundukları çevrenin türbelerini genelde dolaşırlar.</p>
<p> Mardin Derik&#8217;in Dumluca köyündeki türbede Zeytuna Hatun, Seyid Şeyh Seşdaş Hazretleri ile aynı türbede yatmaktadır. İnanışa göre; bir değirmeni besleyecek kadar suyu olmasına rağmen, ziyarete gelenler arasında iyi niyetli olmayan şahıslara suyu keser su vermezmiş.</p>
<p> Anadolu&#8217;da iyi niyetli olmayan ziyaretçilere karşı verici olmayan hatta onları cezalandırdığına inanılan başka yatırlar da vardır. İstanbul Eminönü Süleymaniye Mahallesi Tiryaki sokaktaki Kanuni Sultan Süleyman Türbesi&#8217;nde Rabia Sultan, Zeliha Dilarup Sultan ve Aziye Sultan da yatmaktadırlar. Yine Eminönündeki Sultan II. Mahmut Türbesi&#8217;nde Abdulaziz&#8217;in ve II. Mahmut&#8217;un eşleri de yatmaktadırlar. Eminönü&#8217;nün At meydanındaki I. Ahmet Türbes&#8217;inde I. Ahmat&#8217;in yanı sıra oğulları ve kızları da yatmaktadır. Cedid Havatin Türbesi&#8217;nde Sultan IV. Murat, Sultan Abdulmecit ve II. Abdülhamid&#8217;in çocukları ve eşleri de yatmaktadır. Kanuni&#8217;nin torunu olan Huma Şah Sultan&#8217;ın kızı Fatma Sultan&#8217;ın Eminönü&#8217;ndeki türbesi ise müstakil bir yapıdır. Hanedana mensup olan Çelebioğlu Alaaddin Mahallesi&#8217;ndeki Hatice Turhan Türbesi&#8217;nde Hürrem Sultan&#8217;ın, Kanuni Sultan Sülyeyman&#8217;ın ve Köprülü Mehmet Paşa&#8217;nın türbelerinde de durum aynıdır.</p>
<p> III. Selim, Sultan II. Mahmut Şehzade Mehmet, Şehzade Mahmut, Sultan V. Murat, Siyavuş Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Pertev Paşa, Nakkas Hasan Paşa, Hasan Hüseyin Paşa, Abdurrahman Paşa, Adile Sultan, Nakşidil Valide Sultan, Gülüstü Sultan, Gülbahar Sultan Şahu Huban Hatun Hekimoğlu Ali Paşa, Divitçi Şeyh Mustafa, Zeynep Kamil, Merkez Efendi&#8217;ye ait türbelerde ve daha bir çok türbede hanedan mensupları âdeta bir gelenek geliştirmiş bu geleneği hanedan dışındaki bazı ünlü isimler de uygulamışlardır. Buna göre, Şeyhlerin türbeleri etrafında tarikat mezarlıkları oluşmuştur. Hanedan mensupları da aile mezarlıkları oluşturmuşlardır.</p>
<p> Ankara Altındağ Atpazarı sok. yedi numadrada, Saraç Sinan Türbesi bulunmaktadır. Türbede Saraç Sinan ile birlikte aile efradı da kalmaktadır. Burası özellikle bayanlar tarafından ziyaret edilmekte Kur&#8217;an-ı Kerim okunup dualar edilmektedir.</p>
<p> Türbelerin ziyaretinde ziyaret edilenin veya ziyaret edenin cinsiyet farklılığı olmazsa olmaz noktasında değildir. Ancak ulu zatların âdeta ihtisaslaştıkları şifa alanları vardır. Bazı yatırlar annelikle ilgili ihtiyaçlar için ziyaret edilirler.</p>
<p> Afyon Merkez, Mevlevi Camii&#8217;ndeki Mevlevi Türbesinde erkek Mevlevilerin yanı sıra Bahar Hatun, Güneş Hatun, Mutahkara Hatun, Fatma Zehra Hatun da yatmaktadır. Türbe genellikle burada yatanların keramet sahibi olduklarına inanıldıkları için ziyaret edilir. Buraya çocuğu çok ağlayanlar ve evlenememiş kızlar dua için gelirler.</p>
<p> Tarikatlara mensubiyet şüphesiz sadece erkeklere mahsus bir imtiyaz değildi. Tarikat ehlinin defnedildiği Şeyh türbelerine, tarikata mensup mevki edinmiş ulu hatunların da gömülmeleri doğaldır.</p>
<p> Manisa Akhisar&#8217;daki Şeyhisa Türbesi&#8217;nde Şeyh, karısı İnci Hatun oğlu İlyas ve annesi Meryem birlikte yatmaktadırlar. Manisa Gölmarmara&#8217;daki Mehmet Ağa Türbesi&#8217;nde Mehmet Ağa&#8217;nın oğlu ile kızı bir arada bulunmaktadır. Manisa Yirmiiki Sultanlar Türbesi&#8217;nde Manisa&#8217;da valilik yapan şehzadelerin aile ve çocukları yatmaktadır. Sandukalardan sekizi erkek diğerleri kadın ve çocuklara aittir. Malatya Darende Balaban&#8217;daki Şeyh Abdurrahman Erzincani Türbesi&#8217;nde de oğlu ve Necmiye Hatun bir aradadırlar.</p>
<p> Aksaray ili Güzelyurt ilçesi Selime kasabasındaki Ali Paşa Türbesi&#8217;nde aile etrafı da yatmaktadır. Ali Paşa Türbesi&#8217;ndeki ölü başlarının savaş zamanında kayboldukları ve savaş sonrası türbeye döndüklerine inanılır ki, bu inanç da Ana Maygıl inancının bir ürünüdür.</p>
<p> Niğde merkez Şehitler Sağlık Müdürlüğü önünde bulunan Hüdavent Hatun Türbesi&#8217;nde Selçuklu hükümdarı Keyhüsrev&#8217;in oğlu Şehit Rüknettin Kılıç Arslan, Hüdavent Hatun ve Niğde Sancak beyinin kızı Belkıs yatmaktadır.</p>
<p> Giresun merkez Tekke köyünde yatmakta olan Şeyh Yakup Türbesi&#8217;nde aileden fertlerin arasında halifenin eşi ve kız kardeşi de vardır.</p>
<p> Mamahatun Türbesi: Erzincan ili Tercan ilçesi Mama Hatun semtindedir. Mamahatun, Saltuklu Beyliğinin kurucusu Alaattin Keyhusrev&#8217;in kızı olup aile efradı da bu türbede yatmaktadır. Türbeyi Ahlatlı mimar Şaşı Musaddal yapmıştır. Yontma taş ve Horasan harcı ile yapılmıştır. Kümbet&#8217;in altında bir çeşme vardır. Burayı ziyaret edenler kasabanın kurucularına dua ederler. Rivayete göre Tercan&#8217;ın ilk sahibi kadın olduğu için burası uğursuz yer olarak kabul edilmiştir. Yavuz Sultan Selim burada konaklamak isteyince asker huzursuz olmuş ve konaklamaktan vazgeçilmiştir.</p>
<p> Türk halk inançlarında, uğursuz sayı, uğursuz gün, uğursuz hayvan gibi uğursuz yer inancı da vardır. Uğursuz yerler çok kere Sahipli Yerler olarak bilinir. Bunlar bazen de cinli yerler olarak anlatılır. Türk halk inançlarında kadının kadınlığından gelen özel yeri vardır. Kadınların özel hâlleri ile ilgili ayrıca inançlar vardır. Türk halk tasavvufunda kut bulmak için cinsiyetin bize göre yeri yoktur. Ancak, bir dönem Anadolu ve Kafkasya&#8217;da işe giden erkek önünden kadının geçmesini veya ilk karşılaşacağı kimsenin kadın olmasını istemezdi. Bunun için kadınlar dışarıya çıkınca belirli yerlerin dışına çıkamazlardı.</p>
<p> Erzurum Pasinler ilçesi Ardıçlı köyündeki Mısırlı Ali Gazi Paşa Kümbeti ve Ferruh Hatun Kümbeti, birlikte kutsal bir mekân oluşturmuşlardır. 850&#8211;900 yıl evveline ait kümbet, Kurtuluş Savaşı günlerinde Ermenilerin saldırısına uğrar. Ermeni milisleri türbeyi kurşunlamaya, kümbetin üzerine çıkıp yıkmaya kalkışırlar. Bunun üzerine türbe şiddetli bir sarsıntı ve savunma ile Ermeni milisleri çevreye savurur.</p>
<p> Türk halk inançlarında günümüzde de yaşamakta olan Yeşil Sarıklılar inancına göre geçmişin ulu zatları vatan savunmasında, yaşayan halkla birlikte savaşa katılır. Bu inancın derinlerinde eski Türk inanç sistemindeki Ana Maygıl inancının izleri vardır.</p>
<p> Diyarbakır ili Lice ilçesi Savat (Hazan) köyünde Şeyh Abdulkadir&#8217;e ait türbede aileden Asiye, Fatma ve Rukiye&#8217;nin de kabirleri vardır. Nakşibendi Tarikatı şeyhlerine ait türbeyi halk, şeyh mürşit ve halife olduğu inancından yola çıkarak ziyaret etmektedir.</p>
<p> Çorum merkez ilçe, Emirahmet, Üçdutlar mahallesinde yatmakta olan Ümmü Gülsüm bir hatun yatırdır.</p>
<p> Sonuç</p>
<p> Türk halk inançlarında ulu can olmak itibarıyla er ve kadın kişi farkı yoktur. Keramet gösterme veya yararlı olabilme durumunda da cinsiyet farkı bir faktör değildir. Bu özellik Türklerin İslâm evveli ve sonrası inançlarında aynıdır. Bu özellik İslâm inanç çevrelerinin hepsinde aynıdır. Ulu canların hikmetlerinden ve ruhaniyetlerinden nasip alabilmek için 72 millet aynı şansa sahiptirler.</p>
<p> Ulu zatlar yaşamları ile Allah&#8217;ın rızasına talip oldukları için iyi, güzel, temiz, doğru yaşarlar. Onların bu yaşamını örnek almak, insanları mükemmelleştirmekle kalmaz, örnek alan insan sayısı arttıkça onların Allah nazarında itibarları artar. Bu onlara daha iyi daha güzel daha temiz daha doğru olma yükümlülüğünü getirir. Zira onlar yaşam tarzları ve çevre ile ilişkileri onaylanmış kimseler olarak kabul edildikleri için, takipçileri örnek alınarak Allah&#8217;ın rahmetine talip olunur. Âdeta onları izlemek sünnet gibi bir şeydir. Sünnet, Allah&#8217;ın uygun gördüğü yaşam biçimini Peygamberin hayatında uygulaması değil midir? Bu itibarla ulu zatların mükemmel olmaya celbetme mecburiyeti vardır.</p>
<p> Mukaddes mezarları ziyaretten alıkoyan zihniyet, İslâm&#8217;ı muhtevasız bir kabuk olarak değerlendirme midir? Tevhide ters düşmek midir? Bu türden ziyaretlere mani olmak, kurtuluşa giden kapıyı kapak mıdır? Bu ziyaretler mukaddes ve manevî faydalarla dolu bir iş midir? Bu ziyaretler manevî kemâle ermek ve Allah&#8217;ın rızasını celbetmek için gerekli midir, gibi hususlar bizim bu yazımızın öncelikli konuları değildir. Bu itibarla bu konulara değinmemeye çalıştık.</p>
<p> KAYNAKLAR</p>
<p> ARAS, Nezihe, Anadolu Evliyaları, İstanbul 1975</p>
<p> AYDIN, Mürsel, &#8220;Mukaddes Mezarları Ziyaret Etmenin Felsefesi&#8221; Ehl-i Beyt S.2 Eylül &#8211; Kasım 1993 sh. 193-196</p>
<p> BARKAN, Ömer Lütfi, &#8220;Kolonizatör Türk Dervişleri&#8221; Vakıflar Dergisi C. II, 1942 s. 279-353</p>
<p> BİRDOĞAN, Nejat, &#8220;Anadolu Aleviliğinde Kadın Bacılar Bacıyan-ı &#8211; Rum&#8221; Folklor Halk Bilimi Dergisi C. 4. S. 36 Ağustos 1988 s. 3-12</p>
<p> Doğan, KAYA, &#8220;Sivas&#8217;ta Yatmakta olan Horasan Merkezli Anadolu Erleri&#8221; Bildiri, 2003.</p>
<p> İŞLİ, Necdet, İstanbul&#8217;da Sahabe Kabirleri ve Makamları, Ankara. </p>
<p> KAYA, Ruhi, Erzincan Efsaneleri Üzerine Bir Araştırma, Ankara 1994</p>
<p> KOHBACH, Markus, (çev. Nejat Gögünç) &#8220;Zühidlikten Mücahidliğe: Geyikli Baba Osmanlı Süfilik Tarihine Bir Katkı&#8221;, Bursa Defteri, Eylül 1999 s. 69 &#8211; 73</p>
<p> KALAFAT, Yaşar, &#8220;Anadolu Halk Sufizminde Erenlerin Yeri ve Rolleri&#8221;, 1. Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri Ankara, 1998, s. 227 &#8211;237.</p>
<p> KURT, Rahmi, Sivas Merkez ve Merkeze Bağlı Köylerdeki Ziyaret ve Adak Yerleri, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yeterlilik Lisans Tezi, Sivas, 2001</p>
<p> OCAK, Ahmet Yaşar, &#8220;Türk Folklorunda Rum Abdalları&#8221; VI. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri-II.C. Ankara 1992, s. 271-276.</p>
<p> ÖZÇELİK, Mehmet, &#8220;Efsanelerdeki Tayy-i Zaman, Tayy-i Mekân Motifi ve Âşık Mehmet&#8221; SDÜ. Fen &#8211;Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 5, s. 173- 176</p>
<p> SELÇUK, M. Kemal, &#8220;1999&#8217;da Geyikli Baba&#8221; Bursa Defteri Eylül 1999, s. 74-77</p>
<p> Tercüman Gazetesi, Evliyalar Ansiklopedisi 11. Cilt. İstanbul 1992</p>
<p> Türkiye Gazetesi, Batı Anadolu ve Rumeli Evliyaları 2. Cilt İstanbul 2004</p>
<p> Türkiye Gazetesi, İstanbul Evliyaları, İstanbul 2004</p>
<p> Türkiye Gazetesi, Orta Anadolu Evliyaları, İstanbul 2004</p>
<p> Kaynak: http://anadolutarihi.googlepages.com</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/anadoluda-ulu-kadin-kisiler-ve-halk-inanclari/">ANADOLU&#8217;DA ULU KADIN KİŞİLER VE HALK İNANÇLARI</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/anadoluda-ulu-kadin-kisiler-ve-halk-inanclari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BABA İSHAK</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[www.dermandem.com]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2008 19:17:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/baba-yshak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>BABA İSHAK Ceyhun Atıf Kansu &#34;Hey oğul, gel gidelim seninle Ferhat iline Sevinin dal dal sarktığı elma bah&#231;elerine Amasya&#8217;dır, bir kan g&#252;l&#252; a&#231;ar mağrasında Horasanlı Baba İlyas yolcusu İshak&#8217;m G&#252;neşteki kardeşliğin ekmekteki g&#252;neşin T&#252;rkmen t&#246;resinde bir eski devrimcinin Anadolu&#8217;nun g&#246;ky&#252;z&#252;ne vuran &#246;yk&#252;s&#252;ne Bir yaprak a&#231;ıp insanın g&#246;n&#252;l betiğinden Derdi ki,İshak Baba T&#252;rkmen &#34;Bizler Oğuz oğluyuz, ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/">BABA İSHAK</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>BABA İSHAK</p>
<p> Ceyhun Atıf Kansu<br /> &quot;Hey oğul, gel gidelim seninle Ferhat iline <br /> Sevinin dal dal sarktığı elma bah&ccedil;elerine <br /> Amasya&#8217;dır, bir kan g&uuml;l&uuml; a&ccedil;ar mağrasında <br /> Horasanlı Baba İlyas yolcusu İshak&#8217;m <br /> G&uuml;neşteki kardeşliğin ekmekteki g&uuml;neşin <br /> T&uuml;rkmen t&ouml;resinde bir eski devrimcinin <br /> Anadolu&#8217;nun g&ouml;ky&uuml;z&uuml;ne vuran &ouml;yk&uuml;s&uuml;ne <br /> Bir yaprak a&ccedil;ıp insanın g&ouml;n&uuml;l betiğinden <br /> Derdi ki,İshak Baba T&uuml;rkmen <br /> &quot;Bizler Oğuz oğluyuz, kutsaldır toprağımız <br /> G&ouml;ky&uuml;z&uuml;d&uuml;r bayrağımız, dolaşır şarabımız <br /> Bir eşit salkımdan mayalaşıp elden ele <br /> Yer y&uuml;z&uuml;nde insan oğlundan yanayız <br /> Karşıyız bey oğluna, sultan kuluna <br /> Seviden, hoşg&ouml;r&uuml;den, g&uuml;l&uuml;şten <br /> Dut yaprağını ipeğe &ccedil;eviren işten yanayız&quot; <br /> Duyurtu saldı ki k&ouml;yl&uuml; Anadolu&#8217;ya <br /> Ermiş savaş&ccedil;ı Baba İshak, <br /> Bir bozuk d&uuml;zendir Sel&ccedil;ukoğlu Konya <br /> Acemdir saray direği, yabandır yıkılacak <br /> Hıgıldayan bir g&uuml;zel d&uuml;zendir ak&ccedil;a kavak <br /> Obaların direğini tutan halk ağacı&#8217;&#8230; <br /> Bir kulaktır ses alır, saraydan dışarı <br /> K&ouml;yl&uuml; Anadolu&#8217;nun T&uuml;rkmen oğullan <br /> Vardılar Baba fshak&#8217;ın eteğine <br /> Al yazma kadınlar, &ccedil;ocuklar s&ouml;ğ&uuml;t dalı sapan <br /> Dediler: S&ouml;yle Baba İshak, &ouml;ğret, yol, iz a&ccedil; bize <br /> Karabulut bunalımı atalım &uuml;st&uuml;m&uuml;zden. <br /> Sevin&ccedil; mayası kat kara somun ekmeğimize <br /> Geldik işte, Canik dağlarından oba,oba<br /> &Ccedil;orum&#8217;dan, Sivas&#8217;tan ve uzak Maraş&#8217;tan <br /> Gecelerimizi yıldız kağnılanyla &ccedil;ekerek <br /> Baba İshak eyitti mağrasından, seslendi: <br /> &quot;Kardaş, T&uuml;rkmen oğulları, yer y&uuml;z&uuml; evinizdir <br /> Toprağıyla yaşadığımız, ekmeği ile d&ouml;şediğimiz <br /> Ve bir g&uuml;l dalı altında birleştiğimiz <br /> Bir eşit d&ouml;n&uuml;ş&uuml;md&uuml;r &ouml;l&uuml;m1..<br /> &Uuml;&ccedil; yağıdır savaşacağınız; &quot;Baskı-ezin&ccedil;-yağma <br /> &Uuml;&ccedil; dostunuz var: &quot;Yaşamak g&ouml;nl&uuml;n&uuml;zce&#8230;&quot;<br /> Beyliğiniz s&ouml;ylenir dilinizce<br /> Buğday, su ve g&uuml;neş yetmeli evinizce&#8230;&quot;<br /> Baba İshak, tan yeri ağaranda, &ccedil;oban yıldızı yol verende<br /> D&uuml;şt&uuml; T&uuml;rkmen oğullannın &ouml;n&uuml;ne.<br /> Bir kol Sivas yollanndaydı.<br /> Parayla tutulmuş Frenk askerleriyle<br /> K&ouml;yl&uuml; buğdayı altına &ccedil;eviren &ccedil;arşı beyleri<br /> S&uuml;r&uuml;klenip gittiler değirmeni d&ouml;nd&uuml;ren suyla.<br /> Ne ki hey oğul, &ouml;yk&uuml;m&uuml;z&uuml;n sonu acı,<br /> Varlıklı sultanların utkusu kıyıcıdır.<br /> Devrildi bozkır g&uuml;neşi karanlığın ardına<br /> Kırşehir kilimi yandı Malya ovasında.<br /> Yalnızdı Tokat T&uuml;rkmenler&#8217;i ve Adıyaman &ccedil;obanlan<br /> Bir umut eğiliyorlardı, belki Amasya ovası<br /> Doğurgan g&uuml;c&uuml;yle buğdayın anası<br /> Yedi kılı&ccedil;lı y&ouml;r&uuml;k kadını, g&uuml;neş arka &ccedil;ıkardı halka<br /> Bir g&uuml;zel d&uuml;ş adına &ccedil;arpışan Baba Ishak&#8217;a<br /> G&uuml;n d&ouml;nd&uuml;, g&uuml;n devrildi bir kan d&uuml;ğ&uuml;n&uuml;<br /> Gelin bacılan ve T&uuml;rkmen savaş&ccedil;ıları bir gerdekte<br /> Amasya&#8217;da ay doğarken devirdi geceye<br /> Yetiş ey Baba İshak dediyse de k&ouml;yl&uuml; Anadolu<br /> Yetişemedi&#8230;<br /> Şundan ki, Amasya&#8217;da ay doğarken<br /> Bir d&uuml;ş salkımıydı kalenin bur&ccedil;larında<br /> Baba İlyas&#8217;ın sallanan ermiş başı.. <br /> Ay başlangı&ccedil;tır yaz gecesine,<br /> Seher vaktine ve yol &ccedil;ıkışlarına gebe.<br /> Işığın doğurgan anasından&#8230;<br /> S&uuml;rd&uuml; halk dalının kırımı, yarayı g&uuml;l yaprağı ile saran<br /> G&ouml;n&uuml;ller &ccedil;ardağı Hacı Bektaş g&uuml;n&uuml;ne dek..<br /> Yetişemediğinden ermiş dut ağacı Baba &icirc;shak<br /> O kanlı kıyımdan kalmadır, Anadolu&#8217;da a&ccedil;an her gelincik</p>
<p> Kaynak: http://www.dermandem.com/showthread.php?t=128</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/">BABA İSHAK</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SELMÂN-I FÂRİSİ</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/selman-i-farisi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/selman-i-farisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Jul 2008 22:22:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[17 KEMERBESTLER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/selman-i-farysy/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Esh&#226;b-ı kir&#226;mdan olan Selm&#226;n-ı F&#226;ris&#238; hazretleri, İnsanları Hakk&#8217;a d&#226;vet eden, onlara doğru yolu g&#246;sterip, hak&#238;k&#238; sa&#226;dete kavuşturan ve kendilerine &#8220;Silsile-i aliyye&#8221; denilen se&#231;kin ve meşhur sahabilerden biridir. İran asıllı olup, İsfahan&#8217;ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete g&#246;re de doğum yeri R&#226;meh&#252;rm&#252;z&#8217;d&#252;r. Doğum tarihi hakkında 4. yy. Ortalarında olmakla birlikte kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Selman-ı F&#226;ris&#238;&#8217;n ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/selman-i-farisi/">SELMÂN-I FÂRİSİ</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> Esh&acirc;b-ı kir&acirc;mdan olan Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, İnsanları Hakk&#8217;a d&acirc;vet eden, onlara doğru yolu g&ouml;sterip, hak&icirc;k&icirc; sa&acirc;dete kavuşturan ve kendilerine &ldquo;Silsile-i aliyye&rdquo; denilen se&ccedil;kin ve meşhur sahabilerden biridir. İran asıllı olup, İsfahan&#8217;ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete g&ouml;re de doğum yeri R&acirc;meh&uuml;rm&uuml;z&#8217;d&uuml;r. Doğum tarihi hakkında 4. yy. Ortalarında olmakla birlikte kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Selman-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;n m&uuml;sl&uuml;man olmadan &ouml;nceki ismi, M&acirc;bah bin Buzahşan&#8217;dır. M&uuml;sl&uuml;man olduktan sonra Selman ismini almıştır. K&uuml;nyesi Ebu Abdullah&#8217;tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; &quot;Ben; Selman bin Isl&acirc;m&#8217;ım&quot; demiştir. </p>
<p> İsl&acirc;miyeti bulmasını ve ebed&icirc; sa&acirc;dete kavuşmasını ş&ouml;yle anlatmıştır:<br /> Ben İran&rsquo;ın, İsfehan şehrinin Cey k&ouml;y&uuml;ndenim. Babam k&ouml;y&uuml;n en zengini olup, arazimiz ve malımız &ccedil;oktu. Babamın tek &ccedil;ocuğu idim. Beni herkesten &ccedil;ok severdi. Bunun i&ccedil;in benim &uuml;zerime titrerdi. Evden &ccedil;ıkmama izin vermezdi. </p>
<p> S&acirc;hibi sen olacaksın </p>
<p> Babam Mec&ucirc;s&icirc; (ateşperest) olduğu i&ccedil;in, Mec&ucirc;s&icirc;liği de bana, evde, tam olarak &ouml;ğretti. Evde devamlı bir ateş yanar, biz ona tapar, secde ederdik. Babamın malı ve m&uuml;lk&uuml; &ccedil;ok olduğu i&ccedil;in, beni bir ara dışarıya &ccedil;ıkardı ve dedi ki: </p>
<p> &#8211; Yavrum, ben &ouml;ld&uuml;ğ&uuml;m zaman, bu malların s&acirc;hibi sen olacaksın. Onun i&ccedil;in, git, mallarını ve arazilerini tanı! </p>
<p> Bir g&uuml;n tarlalara bakmaya gittiğimde, bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim. Gidip baktım ki, i&ccedil;erde ib&acirc;det ediyorlar. Ben, daha &ouml;nce &ouml;yle bir şey g&ouml;rmediğim i&ccedil;in, &ccedil;ok hayret ettim. Z&icirc;r&acirc; bizlerin ib&acirc;deti bir miktar ateş yakıp, ona secde etmekti. </p>
<p> Fakat onlar, g&ouml;r&uuml;nmeyen bir Allaha ib&acirc;det ediyorlardı. Kendi kendime, &ldquo;Vallahi bunların d&icirc;ni haktır ve bizimkisi b&acirc;tıldır&rdquo; dedim. Onun i&ccedil;in akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza da gitmedim, akşam oldu. Kilisedekilere dedim ki: </p>
<p> &#8211; Bu d&icirc;nin aslı, merkezi nerededir?  </p>
<p> &#8211; Bu d&icirc;nin aslı, merkezi şam&rsquo;dadır. </p>
<p> &#8211; Peki, ben de Şam&rsquo;a gitsem, beni de bu d&icirc;ne kab&ucirc;l ederler mi? </p>
<p> &#8211; Evet kab&ucirc;l ederler. </p>
<p> &#8211; Sizlerden yakında Şam&rsquo;a gidecek kimseler var mıdır?  </p>
<p> &#8211; Bir m&uuml;ddet sonra bir kervanımız Şam&rsquo;a gidecektir. </p>
<p> (İsfehan&rsquo;daki bu Hyristiyanlar, İsfehan&rsquo;a Şam&rsquo;dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.) </p>
<p> Allaha &icirc;m&acirc;n ediyorlar </p>
<p> Ben bunlarla meşgul olurken, vakit ge&ccedil; oldu. Babam benim d&ouml;nmediğimi g&ouml;r&uuml;nce, beni aramak i&ccedil;in adam g&ouml;ndermiş. Beni aramışlar, bulamamışlar ve bulamadıklarını babama s&ouml;ylemişler. Tam bu sırada, ben de eve d&ouml;nd&uuml;m. Babam dedi ki: </p>
<p> &#8211; Bu zamana kadar nerede kaldın? Seni aramadığımız yer kalmadı. </p>
<p> &#8211; Babacığım, ben bug&uuml;n tarlaları dolaşmak i&ccedil;in yola &ccedil;ıktım, fakat yolda karşıma bir Nasr&acirc;n&icirc; kilisesi &ccedil;ıktı. Ben de i&ccedil;eri girdim. Baktım ki; g&ouml;rmedikleri ve herşeye h&acirc;kim ve k&acirc;dir olan bir Allaha &icirc;m&acirc;n ediyorlar. Onların ib&acirc;detlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki, onların d&icirc;ni haktır. </p>
<p> &#8211; Yavrum, yanlış d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yorsun. Senin babalarının ve dedelerinin d&icirc;ni, onların d&icirc;ninden daha doğrudur. Onların d&icirc;ni bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma! </p>
<p> &#8211; Hayır babacığım, onların d&icirc;ni bizimkinden daha hayırlıdır ve onların d&icirc;ni haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise b&acirc;tıldır.  </p>
<p> Babam bu s&ouml;z&uuml;me &ccedil;ok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan başlayıp eve hapsetti. </p>
<p> Babam beni, &ldquo;Nasr&acirc;n&icirc;lik haktır&rdquo; dediğim i&ccedil;in, elimi, ayağımı bağlamış ve eve hapsetmişti. Ben daha &ouml;nce kilisedeki Hıristiyan rahiplere; bu d&icirc;nin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da şam&rsquo;da olduğunu s&ouml;ylemişlerdi. Ben evde hapis iken, devamlı şam&rsquo;a gidecek olan kervanı beklerdim. </p>
<p> Şam&rsquo;a gittim  </p>
<p> Nih&acirc;yet Hıristiyan rahipler, şam&rsquo;a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca, iplerimi &ccedil;&ouml;z&uuml;p ka&ccedil;tım ve kervanın bulunduğu yere gittim. Kervandakilere, buralarda duramayacağımı s&ouml;yleyerek, o kervanla şam&rsquo;a gittim. </p>
<p> Şam&rsquo;da Hıristiyan d&icirc;ninin en b&uuml;y&uuml;k &acirc;limini sordum. Bana bir &acirc;limi ta&rsquo;rif ettiler. Onun yanına giderek, durumu anlattım. Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi s&ouml;yleyip, ondan, bana Nasr&acirc;n&icirc;liği &ouml;ğretmesini, Allah&uuml; te&acirc;l&acirc;yı tanıtmasını rica ettim. O da kab&ucirc;l etti. </p>
<p> Fakat sonradan, onun k&ouml;t&uuml; kimse olduğunu anladım. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Hıristiyanların fakirlere vermesi i&ccedil;in getirdikleri altın ve g&uuml;m&uuml;ş sadakaları, kendine alır, fakirlere vermezdi. B&ouml;ylece şahsına yedi k&uuml;p altın ve g&uuml;m&uuml;ş biriktirmişti. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. </p>
<p> Bir m&uuml;ddet sonra o &acirc;lim vef&acirc;t etti. Nasr&acirc;n&icirc;ler onu defnetmek i&ccedil;in toplandılar. Onlara dedim ki: </p>
<p> &#8211; Neden buna bu kadar h&uuml;rmet ediyorsunuz? O h&uuml;rmete l&acirc;yık bir insan değildir. </p>
<p> &#8211; Sen bunu nereden &ccedil;ıkarıyorsun? </p>
<p> Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim i&ccedil;in, onlara g&ouml;sterdim. </p>
<p> Nasr&acirc;n&icirc;ler yedi k&uuml;p altını ve g&uuml;m&uuml;ş&uuml; &ccedil;ıkardılar ve &ldquo;Bu, defin ve tech&icirc;ze l&acirc;yık bir kimse değildir&rdquo; dediler ve bir yere atıp &uuml;zerini taşla kapattılar. </p>
<p> Sizi &ccedil;ok sevdim  </p>
<p> Sonra onun yerine başka bir &acirc;lim ge&ccedil;ti. &Ccedil;ok &acirc;lim, z&acirc;hid bir kimse idi. D&uuml;nyaya hi&ccedil; ehemmiyet vermezdi. Gece-g&uuml;nd&uuml;z hep ib&acirc;det ederdi. Onu &ccedil;ok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve onunla ib&acirc;det ederdim. Vef&acirc;t zamany geldi ve ona sordum: </p>
<p> &#8211; Ey benim efendim, uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi &ccedil;ok sevdim. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; siz, d&icirc;nin emirlerine it&acirc;at ediyorsunuz ve men ettiklerinden ka&ccedil;ıyorsunuz. Siz vef&acirc;t ettiğiniz zaman, ben ne yapayım? Bana ne tavsiye edersiniz? </p>
<p> &#8211; Oğlum, Şam&rsquo;da insanları ısl&acirc;h edecek bir kimse yoktur. Kime gitsen seni ifs&acirc;d ederler. Fakat Musul&rsquo;da bir z&acirc;t vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim. </p>
<p> Ben de &ldquo;Peki efendim&rdquo; dedim ve o z&acirc;t vef&acirc;t edince, Şam&rsquo;dan Musul&rsquo;a gittim. Onun ta&rsquo;rif ettiği z&acirc;tı bulup, başımdan ge&ccedil;enleri anlattım. Beni hizmetine kab&ucirc;l etti. </p>
<p> O da diğer z&acirc;t gibi &ccedil;ok kıymetli, z&acirc;hid, &acirc;bid bir kimse idi. Onun vef&acirc;t zamanı, aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin&rsquo;de bir z&acirc;tı tavsiye etti. </p>
<p> Musul&rsquo;da hizmet ettiğim z&acirc;t da vef&acirc;t ettikten sonra derhal Nusaybin&rsquo;e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup, yanında kalmak istediğimi s&ouml;yledim. İsteğimi kab&ucirc;l etti ve bir m&uuml;ddet de onun hizmetinde bulundum. Bu z&acirc;ta da vef&acirc;t etmek &uuml;zere iken, beni başka birine g&ouml;ndermesini s&ouml;yledim. Bu sefer bana Amuriye&rsquo;deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi ta&rsquo;rif etti. </p>
<p> Gelmesi yakındır  </p>
<p> Vef&acirc;tından sonra da oraya gittim. Ta&rsquo;rif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vef&acirc;tı yaklaşmıştı. Ona da beni birine hav&acirc;le etmesini ric&acirc; edince, dedi ki: </p>
<p> &#8211; Vallahi şimdi b&ouml;yle bir kimse bilmiyorum. Fakat &acirc;hir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O, Araplar arasından &ccedil;ıkacak, vatanından hicret edip, taşlık i&ccedil;inde hurması &ccedil;ok bir şehre yerleşecek. Al&acirc;metleri şunlardır: Hediyeyi kab&ucirc;l eder, sadakayı kab&ucirc;l etmez, iki omuzu arasında n&uuml;b&uuml;vvet m&uuml;hr&uuml; vardır&#8230; </p>
<p> B&ouml;ylece al&acirc;metlerini saydı. Yanında bulunduğum bu z&acirc;t da vef&acirc;t edince, onun tavsiyesi &uuml;zerine, Arap diy&acirc;rına gitmeye hazırlandım. Amuriye&rsquo;de &ccedil;alışıp, birka&ccedil; &ouml;k&uuml;z ile bir miktar koyun s&acirc;hibi olmuştum. Ben&icirc; Kelb kab&icirc;lesinden bir k&acirc;file Arap beldesine gitmek &uuml;zere idi. Onlara dedim ki: </p>
<p> &#8211; Bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vil&acirc;yetine g&ouml;t&uuml;r&uuml;n. Kab&ucirc;l edip beni k&acirc;filelerine aldılar. V&acirc;diy&uuml;l Kur&acirc; denilen yere gelince, bana ih&acirc;net edip, &ldquo;K&ouml;ledir&rdquo; diyerek beni bir Yah&ucirc;d&icirc;ye sattılar. </p>
<p> Yah&ucirc;d&icirc;nin bulunduğu yerde hurma bah&ccedil;eleri g&ouml;rd&uuml;m. &ldquo;&Acirc;hir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer, herhalde burasıdır&rdquo; diye d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;m. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir m&uuml;ddet Yah&ucirc;d&icirc;nin hizmetinde kaldım. </p>
<p> Sonra beni k&ouml;le olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Med&icirc;ne&rsquo;ye getirdi. Med&icirc;ne&rsquo;ye varınca, sanki bu beldeyi &ouml;nceden g&ouml;rm&uuml;ş gibiydim. Hemen ısındım. Artık g&uuml;nlerim Med&icirc;ne&rsquo;de ge&ccedil;iyor, beni satın alan Yah&ucirc;d&icirc;nin bağında, bah&ccedil;esinde &ccedil;alışıp, ona hizmet&ccedil;ilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum. </p>
<p> Peygamber olduğunu s&ouml;yl&uuml;yor  </p>
<p> Bir g&uuml;n beni satın alan Yah&ucirc;d&icirc;nin bah&ccedil;esinde, bir hurma ağacı &uuml;zerinde &ccedil;alışıyordum. S&acirc;hibim, yanında biri ile bir ağa&ccedil; altında oturup konuşmakta idi. Bir ara o kimse dedi ki: </p>
<p> &#8211; Mekke&rsquo;den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu s&ouml;yl&uuml;yor. </p>
<p> Ben bu s&ouml;zleri işitince, kendimden ge&ccedil;ip az kalsın ağa&ccedil;tan yere d&uuml;ş&uuml;yordum. Hemen aşağı inip, o şahsa dedim ki: </p>
<p> &#8211; Ne diyorsun? </p>
<p> S&acirc;hibim bana bir tokat vurdu ve dedi ki: </p>
<p> &#8211; Senin nene l&acirc;zım ki soruyorsun, sen işine bak! </p>
<p> &Acirc;hir zaman Peygamberinin geldiğini işittiğim g&uuml;n, akşam olunca, bir miktar hurma alıp, hemen Kub&acirc;&rsquo;ya vardım. Res&ucirc;lullahın yanına girip dedim ki: </p>
<p> &#8211; Sen s&acirc;lih bir kimsesin, yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim. </p>
<p> Res&ucirc;lullah, yanında bulunan Esh&acirc;ba buyurdu ki </p>
<p> &#8211; Geliniz, hurma yiyiniz! </p>
<p> Onlar da yediler. Kendisi asl&acirc; yemedi. Kendi kendime, &ldquo;İşte, birinci al&acirc;met budur. Sadaka kab&ucirc;l etmiyor&rdquo; dedim. </p>
<p> Bu hurmalar hediyedir  </p>
<p> Eve d&ouml;nd&uuml;m. Bir miktar hurma daha aldım ve Res&ucirc;lullaha getirip dedim ki: </p>
<p> &#8211; Bu hurmalar hediyedir. </p>
<p> Bu defa yanındaki Esh&acirc;bı ile birlikte yediler. Kendi kendime, &ldquo;İşte, ikinci &acirc;lamet budur&rdquo; dedim. </p>
<p> G&ouml;t&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;m hurma yirmibeş tane kadar idi. H&acirc;lbuki yenen hurma &ccedil;ekirdekleri bin kadardı. Res&ucirc;lullahın mu&rsquo;cizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime, &ldquo;Bir &acirc;lameti daha g&ouml;rd&uuml;m&rdquo; dedim. </p>
<p> Res&ucirc;lullahın yanına ikinci defa varışımda, bir cen&acirc;ze defnediyorlardı. N&uuml;b&uuml;vvet m&uuml;hr&uuml;n&uuml; g&ouml;rmeyi arzu ettiğim i&ccedil;in yanına yaklaştım. Benim mur&acirc;dımı anlayıp, g&ouml;mleğini kaldırdı. M&uuml;b&acirc;rek sırtı a&ccedil;ılınca, N&uuml;b&uuml;vvet m&uuml;hr&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;r g&ouml;rmez, varıp &ouml;pt&uuml;m ve ağladım. O anda Kelime-i Şeh&acirc;deti s&ouml;yleyerek M&uuml;sl&uuml;man oldum. </p>
<p> Sonra da Res&ucirc;lullah efendimize, uzun yıllardan beri başımdan ge&ccedil;en h&acirc;diseleri bir bir anlattım. H&acirc;lime taacc&uuml;b edip, bunu Esh&acirc;b-ı kir&acirc;ma da anlatmamı emir buyurdu. Esh&acirc;b-ı kir&acirc;m toplandı, ben de başımdan ge&ccedil;enleri bir bir anlattım. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri &icirc;m&acirc;n ettiği zaman, Arap lisanını bilmediği i&ccedil;in terc&uuml;man istemişti. Gelen Yah&ucirc;d&icirc; terc&uuml;man, Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;nin Peygamberimizi methetmesini aksi şekilde s&ouml;yl&uuml;yordu. O esn&acirc;da Cebr&acirc;il aleyhissel&acirc;m gelip, Selm&acirc;n&rsquo;ın s&ouml;zlerini doğru olarak Res&ucirc;lullaha bildirdi. </p>
<p> Durumu Yah&ucirc;d&icirc; de anlayınca, Kelime-i şeh&acirc;det getirerek M&uuml;sl&uuml;man oldu. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, M&uuml;sl&uuml;man olduktan sonra, k&ouml;leliği bir m&uuml;ddet daha devam etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; Y&acirc; Selm&acirc;n! Kendini k&ouml;lelikten kurtar! </p>
<p> Bunun &uuml;zerine, s&acirc;hibine gidip, az&acirc;d olmak istediğini s&ouml;yledi. </p>
<p> Kardeşinize yardım ediniz! </p>
<p> Yah&ucirc;d&icirc;, hurma verecek duruma gelmiş &uuml;&ccedil;y&uuml;z fidan getirmesi ve kırk ukiye altın (o zamanki &ouml;l&ccedil;&uuml;ye g&ouml;re belli bir miktar altın) vermesi şartıyla kab&ucirc;l etti. </p>
<p> Bunu Res&ucirc;lullaha haber verdi. Res&ucirc;lullah Esh&acirc;bına buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; Kardeşinize yardım ediniz! </p>
<p> Onun i&ccedil;in &uuml;&ccedil;y&uuml;z hurma fidanı topladılar. Res&ucirc;lullah efendimiz, &ldquo;Bunların &ccedil;ukurlarını hazır edip, tamam olunca bana haber veriniz&rdquo; buyurdu. &Ccedil;ukurları hazırlayıp haber verince, Res&ucirc;lullah efendimiz teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de&nbsp; &Ouml;mer dikmişti. &Ouml;mer&rsquo;in diktiği hari&ccedil;, hepsi o sene hurma verdi. Sevgili Peygamberimiz o bir taneyi de s&ouml;k&uuml;p, kendi m&uuml;b&acirc;rek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; anlatır: &ldquo;Bir g&uuml;n bir z&acirc;t beni arıyor ve, &ldquo;Efendisi ile h&uuml;rriyetine kavuşmak i&ccedil;in belli miktarda anlaşan k&ouml;le Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; nerededir?&rdquo; diye soruyordu. </p>
<p> Beni buldu ve elindeki yumurta b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;ndeki altını bana verdi. Ben de Peygamber efendimize gittim ve durumu arzettim. </p>
<p> Borcunu &ouml;de! </p>
<p> Res&ucirc;lullah efendimiz bana, &ldquo;Bu altını al, borcunu &ouml;de!&rdquo; buyurdu. Bunun &uuml;zerine ben, &ldquo;Y&acirc; Res&ucirc;lallah, bu altın Yah&ucirc;d&icirc;nin istediği ağırlıkta değil&rdquo; diye arzettim. Res&ucirc;lullah efendimiz, o altını alıp, m&uuml;b&acirc;rek dilinin &uuml;zerine s&uuml;rd&uuml; ve sonra buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; Al bunu! Allah&uuml; te&acirc;l&acirc;nın izniyle bu senin borcunu ed&acirc; eder.  </p>
<p> Daha sonra, Allah hakkı i&ccedil;in o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. G&ouml;t&uuml;r&uuml;p onu da s&acirc;hibime verdim. B&ouml;ylece k&ouml;lelikten kurtuldum.&rdquo; Bundan sonra az&acirc;d olan Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, Ehl-i soffa arasına katıldı. </p>
<p> Uzak diyarlardan geldiği i&ccedil;in, Esh&acirc;b-ı kir&acirc;mdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Hz. Eb&uuml;dderd&acirc; ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibaren b&uuml;t&uuml;n gaz&acirc;lara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Med&icirc;ne &uuml;zerine &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; defa y&uuml;r&uuml;yen m&uuml;şriklere karşı, nasıl bir savunma yapılması gerektiği istiş&acirc;re ediliyordu. </p>
<p> B&uuml;t&uuml;n m&uuml;şriklerin birleşerek h&uuml;cum ettiği bu savaşta, Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, Res&ucirc;lullaha hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı s&ouml;yledi. Onun bu teklifi kab&ucirc;l edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek savaşı denildi. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;, i&ccedil;lerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yem&acirc;n, Nu&rsquo;m&acirc;n bin Mukarrin ile Ens&acirc;rdan altı kişinin bulunduğu bir grupla beraber bulunuyordu. Kendisi g&uuml;&ccedil;l&uuml; ve kuvvetli bir z&acirc;t idi. Hendek kazma işinde gayet m&acirc;hir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. C&acirc;bir bin Abdullah hazretleri buyurmuştur ki: </p>
<p> &#8211; Selm&acirc;n&rsquo;ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri, vaktinde kazıp bitirdiğini g&ouml;rd&uuml;m. </p>
<p> EY ALİ EĞER SENİN ANANDAN DOĞDUĞUNU BİLMESEM SANA ALLAH DİYE TAPARDIM&hellip;.!!!!!<br /> Hendek kazılmasının &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; g&uuml;n&uuml; idi Selman-ı Farisi hz. Toz toprak i&ccedil;inde &ccedil;ırpınırcasına &ccedil;alışırken az ilerden Hz.Ali gelerek Selman-ı farisiye elindeki toprak par&ccedil;asını attı toprak par&ccedil;ası bu mubarek ihtiyarın tamda alnına &ccedil;arptı. Toprağı atanın Hz. Ali olduğunu g&ouml;ren Farisi b&uuml;y&uuml;k saygı duymasına rağmen canının yanmasından dolayımı her ne hikmetse &ouml;fke ile seslendi: &bdquo;Ey Ali senin deden yaşında birine b&ouml;yle saygısızlık etmen revamıdır? Ben senin Abd&uuml;lm&uuml;ttalip dedeni bile tanırım&ldquo;.Hz.Ali g&uuml;l&uuml;mseyerek oradan ayrıldı. Sahabeler bu hale şaşırdı akşam vakti yaklaştığında hz.Ali yine eline aldığı toprak par&ccedil;asını Selma-i Faris&icirc;&rsquo;ye attı. Yine alnına isabet etti. Farisi yine &ouml;fkelendi ve bağırarak &bdquo;eyy Ali senin bu yaptığın yaşlı başlı bir adama revamıdır. Ben senin yedi ceddini bilecek kadar yaşlıyım. Kişi şaka yapacaksa kendi emsali ile yapmalıdır&ldquo; dedi.Hz.Ali herkesin bu işe şaşırdığını g&ouml;r&uuml;nce seslendi. &bdquo;Ey Selman. kendi yaşının b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; &ouml;ne s&uuml;rerek haklılık iddiasında bulunma! Nekadar b&uuml;y&uuml;k olursan ol, yaşca benden b&uuml;y&uuml;k olamazsın.&nbsp; Sen hen&uuml;z &ccedil;ok ge&ccedil;sin&ldquo; dedi. Selman-ı Farisi elindeki kazmayı k&uuml;reği bırakıp Hz.Alinin yanına geldi. Sahabe de bu işe şaşırıp onlarda yanaştı. Farisi &bdquo;eyy Ali sen nasıl benden b&uuml;y&uuml;k olabilirsinki?&ldquo; Hz.Ali g&uuml;l&uuml;msedi: &bdquo;Ey Selman, şu gen&ccedil;lik yıllarında başından ge&ccedil;en arslan avını anlatta dinleyelim&ldquo; dedi. Bunun &uuml;zerine Selman-ı Farisi 20-25 yaşlarında iken başından ge&ccedil;en olayı anlatmaya başladı : &bdquo;Ben Farisi &uuml;lkesinde iken ormanlarda gezmeyi pek severdim bir g&uuml;n elimdeki &ouml;zel sapanımla gezerken &ouml;n&uuml;me bir arslan &ccedil;ıktı, k&uuml;kreyerek &uuml;zerime doğru geldi. Sapanımla bir taş attım ama değmedi. Can korkusu ile ağaca tırmandım. Bu sırada sapanımıda yere d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;m. Arslan bir m&uuml;ddet tırmandığım ağacın altında gezindikten sonra ilerden bir s&uuml;vari belirdi ve arslana eliyle işaret ederek yanına &ccedil;ağırdı. sonra da birlikte uzaklaştılar. Ben de aşağı indim ve elimden d&uuml;şen sapanımı aradım lakin bulamadım. Daha sonra arkadaşlarımla gelip aradım, yine bulamadık. O g&uuml;n bu g&uuml;n şaşarım koca sapanımı bulamadığıma&ldquo; dedi ve konuşmasını bitirdi .Hz.Ali menkıbeyi dinledikten sonra elini koynuna sokup &ccedil;ıkardığı sapanı Selman-ı Farisiye uzattı. &bdquo;Ey Selman kaybolan sapanın bu muydu?&ldquo; diye g&uuml;lerek sordu. Selman-ı Farisi ve sahabeler şaşırdı kaldı. T&uuml;m g&ouml;zler Faris&icirc;&rsquo;nin &uuml;zerindeydi. Şaşkınlığını atlatan Farisi Hz.Ali nin &ouml;n&uuml;nde niyaza durdu. &bdquo;Ey Ali bu sapan benim seneler &ouml;nce kaybettiğim sapandır ve o s&uuml;varinin sen olduğunu şimdi anlamaktayım VALLAHİ VE DE BİLLAHİ AND OLSUNKİ ŞAYET SENİN ANANDAN DOĞDUĞUN ZAMANI BİLMESEM SANA &ldquo;ALLAH&rdquo; DİYE TAPARDIM. Ben bu işin sırrını anlayamadım. Kulun k&ouml;len olayım bu hikmeti bana anlat&ldquo; dedi. Hz.Ali tebess&uuml;m ederek cevap verdi: &bdquo;Senin şu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n hal yine senin gayretine ve samimiyetine mukabildir. Zira sen o yaşlardan beri ger&ccedil;ek yaratıcıyı aradın durdun eziyetler &ccedil;ektin. Biz bilinen ve bilinmeyen alemlerin mutlak sahibinin kullarıyız. Alemlere rahmet peygamberimizin de varisiyim. O arslana attığın taşa mukabil bizde sana k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir şaka yapmak istedik. Sana taş yerine toprak attık. Bu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n Res&uuml;lullahın bir mucizesidir ki; ben kardeşini arada vasıta kıldı&ldquo; buyurdular&hellip;&nbsp; (<a href="http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=23529">http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=23529</a>) </p>
<p> Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;ye Peygamberimiz &ldquo;Selm&acirc;n-&uuml;l hayr (hayırlı Selm&acirc;n)&rdquo; buyurdu. </p>
<p> Bizden fazla kalırdı<br /> Esh&acirc;b-ı Soffa i&ccedil;erisinde Res&ucirc;l aleyhissel&acirc;mın &ouml;n&uuml;nde, İsl&acirc;m ilimlerini &ouml;ğreniyordu. </p>
<p> Selm&acirc;n hazretleri senelerce fakirlik ve k&ouml;lelik i&ccedil;erisinde &ccedil;ektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana i&ccedil;ip gideriyordu. Ehl-i Soffa i&ccedil;erisinde Res&ucirc;l aleyhissel&acirc;ma en yakın olan Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri idi. Ayşe buyuruyor ki: </p>
<p> &#8211; Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; geceleri uzun zaman Res&ucirc;l aleyhissel&acirc;m ile beraber kalır ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Res&ucirc;lullahın yanında bizden fazla kalırdı. </p>
<p> Selman ve Medine&rsquo;li ansarlar Peygamberden sonra Hz. Ali&rsquo;ye biat etmek istiyorlardı. Ebubekir&rsquo;e biat edilince Selman: &bdquo;yaşlıyı buldunuz ama, Peygamberin ehlibeytini dışladınız, onlara verseydiniz size iki kişi muhalif &ccedil;ıkmaz ve hilafetin hayrını g&ouml;r&uuml;rd&uuml;n&uuml;z&rdquo; dedi. (6) </p>
<p> Ebubekire biat edilince Selman Farisi hazretleri Fars&ccedil;a olarak ş&ouml;yle demiş: &ldquo;Gerdaz ve na gerdaz&rdquo; Bu s&ouml;zc&uuml;klerin anlamı ş&ouml;yledir: &ldquo;Yaptınız ama yapamadınız&rdquo; Sonra&nbsp; Arap&ccedil;a olarak eklemiş: &ldquo;Ali&rsquo;ye biat etselerdi &uuml;stlerinden ve ayaklarından bereketler fışkırırdı&rdquo; (7) </p>
<p> Hz. Selm&acirc;n, Halife. &Ouml;mer zamanında İran fethine katılmıştır. İsl&acirc;m ordusunun b&uuml;y&uuml;k zaferlere kavuştuğu bu seferlerde, Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;nin &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k hizmetleri olmuştur. İranlılar hakkında b&uuml;y&uuml;k mal&ucirc;mat s&acirc;hibi idi. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; kendisi İranlıydı. </p>
<p> İranlıları d&icirc;ne da&rsquo;vet etti </p>
<p> İranlıları kendi lisanlarıyla d&icirc;ne da&rsquo;vet ediyor, onlara İsl&acirc;miyeti anlatıyordu. İranlılar, savaşlarında fil kullanıyorlardı. M&uuml;sl&uuml;manlar o zamana kadar fil g&ouml;rmedikleri i&ccedil;in &ccedil;ok şaşırdılar. Hz. Selm&acirc;n fillerle nasıl &ccedil;arpışılacağını ve nasıl &ouml;ld&uuml;r&uuml;leceğini İsl&acirc;m askerlerine g&ouml;sterdi. </p>
<p> İran&rsquo;ın Med&acirc;yin şehri alınınca, Hz. &Ouml;mer, onu şehre v&acirc;li tayin etti. İlmi, basireti, vazifesindeki ad&acirc;leti ve nez&acirc;keti ile Med&acirc;yin halkı tarafından &ccedil;ok sevilip sayıldı. B&ouml;ylece İsl&acirc;miyet orada s&uuml;ratle yayıldı. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, Hz. &Ouml;mer zamanında Med&acirc;yin v&acirc;lisi iken, maaşını aldığında, ondan hi&ccedil;bir şey harcamaz, hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi el emeği ile ge&ccedil;inirdi. Topraktan tabak &ccedil;anak yapar, &uuml;&ccedil; dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak i&ccedil;in malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyleri alırdı. </p>
<p> Med&acirc;yin&rsquo;de v&acirc;li iken, Şam&rsquo;dan bir kimse geldi. Yanında bir &ccedil;uval incir vardı. Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;yi tek bir hırka ile g&ouml;r&uuml;nce, iş&ccedil;i zannetti ve dedi ki: </p>
<p> &#8211; Gel şunu taşı! </p>
<p> Hz. Selm&acirc;n &ccedil;uvalı y&uuml;klendi ve y&uuml;r&uuml;meye başladı. Hz. Selm&acirc;n&rsquo;ı tanıyanlar, adama dediler ki: </p>
<p> &#8211; Sen ne yapıyorsun, bu v&acirc;lidir. Adam, Hz. Selm&acirc;n&rsquo;a d&ouml;n&uuml;p &ouml;z&uuml;r diledi: </p>
<p> &#8211; Kus&ucirc;rumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. &Ccedil;uvalı sırtınızdan indirin. </p>
<p> &#8211; Hayır, niyet ettim gideceğin yere kadar g&ouml;t&uuml;receğim. </p>
<p> &Ccedil;uvalı adamın evine kadar g&ouml;t&uuml;rd&uuml;. Hz. Selm&acirc;n b&ouml;ylesine de tev&acirc;zu s&acirc;hibi idi.<br /> &nbsp;<br /> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; bir sefer d&ouml;n&uuml;ş&uuml;nde halife &Ouml;mer ile karşılaşır. Halife &Ouml;mer onu karşılayarak &quot;Ben seni Allah&#8217;ın kendisinden razı olduğu bir kul olarak g&ouml;r&uuml;yorum&quot;deyince o da &Ouml;mer&#8217;e &quot;O halde beni kızınla evlendir&quot;diye karşılık verdi. Halife &Ouml;mer&#8217;in cevap vermemesi &uuml;zerine de &quot;Hem beni Allah&#8217;ın kendisinden razı olduğu bir kul olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;yl&uuml;yorsun. hem de beğenmiyorsun!&quot;dedi. Sessizce oradan uzaklaşan Halife &Ouml;mer&rsquo;in yakınları, ertesi sabah Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&#8217;nin yanına gelerek &quot;&Ouml;mer&#8217;in kızını istemekten vazge&ccedil;eceksin!&quot;dediler. Bunun &uuml;zerine Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; Allaha yemin ederim ben onun kızını halife ve emir olduğu i&ccedil;in istememiştim dedi. Bu olaydan sonra da&nbsp; Kinde oğulları kabilesinden bir kadınla evlendi&quot; Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&nbsp; hazretleri hanımı ile de g&acirc;yet z&acirc;hid&acirc;ne bir hayat s&uuml;rd&uuml;ler.  </p>
<p> &Ccedil;ok s&acirc;de bir hayat yaşayan Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, Halife Osman devrinde Hicri 36 yılında senesinde hastalandı. </p>
<p> Kendisini ziy&acirc;rete gelen Esh&acirc;b-ı kir&acirc;m nas&icirc;hat isteyince, onlara hasta olduğu h&acirc;lde, devamlı nas&icirc;hatte bulunuyordu. Bu hastalığı neticesinde Med&acirc;yin&rsquo;de&nbsp; vef&acirc;t etti. Vef&acirc;t ettiğinde ikiy&uuml;zseksen yaşında bulunuyordu. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, Peygamberimizden altmış civ&acirc;rında had&icirc;s-i şer&icirc;f riv&acirc;yet etmiştir. Bunlardan otuz kadarında Buh&acirc;r&icirc; ve M&uuml;slim ittifak edip, kitaplarına almışlardır. </p>
<p> İlim &ouml;ğretmeyi &ccedil;ok severdi. &Ccedil;ok &acirc;lim yetiştirmiştir. Eb&ucirc; H&uuml;reyre ondan had&icirc;s-i şer&icirc;f riv&acirc;yet etmiştir. </p>
<p> T&acirc;bi&icirc;nin b&uuml;y&uuml;klerinden ve o zaman Med&icirc;ne&rsquo;de Fukah&acirc;-i Seb&rsquo;a denilen, yedi b&uuml;y&uuml;k &acirc;limden biri olan K&acirc;sım bin Muhammed de Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;nin talebelerindendir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde kem&acirc;le gelmiştir. </p>
<p> Esh&acirc;b-ı kir&acirc;mın b&uuml;y&uuml;klerinden olan Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, g&acirc;yet az yerdi. Bir sofrada kendisine &ccedil;ok yemesi i&ccedil;in ısrar edilince, Peygamber aleyhissel&acirc;mın kendisine, &ldquo;İnsanların &acirc;hirette &ccedil;ok a&ccedil;lık &ccedil;ekecek olanları, d&uuml;nyada doyuncaya kadar yemek yiyenlerdir&rdquo; buyurduğunu haber verdi. </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> Kendim g&ouml;t&uuml;receğim </p>
<p> &Ccedil;ok c&ouml;mert olan Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, g&uuml;nl&uuml;k gelirinin &ccedil;oğunu dağıtırdı ve el emeği ile ge&ccedil;inirdi. Fakirleri d&acirc;im&acirc; doyurur, onlarla beraber yerdi. Kendisi &ccedil;ok ihtiyar olduğu h&acirc;lde, kendi işini kendi g&ouml;r&uuml;rd&uuml;. Birşey taşırken elleri titredi. Halk etrafına toplanır, &ldquo;Eşyalarını biz taşıyalım&rdquo; deyince, onlara, &ldquo;Hayır ben kendim g&ouml;t&uuml;receğim&rdquo; derdi. H&acirc;lbuki emrinde &ccedil;ok kişi vardı. </p>
<p> Yaşlı h&acirc;line rağmen, her zaman ilim &ouml;ğrenirdi. Bunun sebebini sorduklarında buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; İlim &ccedil;oktur, fakat &ouml;m&uuml;r kısadır. O h&acirc;lde &ouml;nce dinde zar&ucirc;r&icirc; l&acirc;zım olan ilimleri &ouml;ğren! Kalb ile bedenin h&acirc;li, k&ouml;r ve topal bir kimsenin h&acirc;li gibidir. K&ouml;r bir ağacın altına gider, fakat onda meyve olduğunu g&ouml;remez. Topal, ağa&ccedil;taki meyveyi g&ouml;r&uuml;r fakat alamaz. İl&acirc;h&icirc; ni&rsquo;metleri kalb bilmeli, inanmalı, beden de onunla &acirc;mil olmalı ki, &acirc;hiretteki sonsuz ni&rsquo;metlere kavuşmak nasip olsun. </p>
<p> &Ccedil;ok ağlamasının sebebini sorduklarında buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; &Uuml;&ccedil; şey beni devamlı ağlatır: Birincisi, Res&ucirc;l aleyhissel&acirc;mın vef&acirc;tı. Bu ayrılığa dayanamadım ve durmadan ağlıyorum. İkincisi, kabirden kalktığım zaman, h&acirc;lim ne olur bilmediğim i&ccedil;in ağlıyorum. &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml;, Allah&uuml; te&acirc;l&acirc; beni hesaba &ccedil;ektiği zaman, Cennetlik miyim, Cehennemlik miyim bilemiyorum. O zaman h&acirc;lim ne olur bilemiyorum, onun i&ccedil;in ağlıyorum. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri birg&uuml;n bir deve y&uuml;k&uuml; nafaka satın aldı. Bir kimse onu g&ouml;rd&uuml; ve sordu: </p>
<p> &#8211; Y&acirc; Selm&acirc;n, bu kadar nafakayı ne yapacaksın? Bunu bitirecek kadar &ouml;mr&uuml;n olduğunu biliyor musun? </p>
<p> Selm&acirc;n hazretleri buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; Nefs nafakasını aldığı zaman, insan rahat olur. Ondan sonra, nafaka ve başka birşey d&uuml;ş&uuml;nmeden, Allah&uuml; te&acirc;l&acirc;nın zikri ile meşg&ucirc;l olabilir. İnsan nafakası tamam olunca, vesveselerden emin olur. </p>
<p> Selm&acirc;n-ı F&acirc;ris&icirc; hazretleri, arkasından bir kimsenin y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml;n&uuml; g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; zaman, &ldquo;Bu h&acirc;l, sizin i&ccedil;in hayırlı, fakat benim i&ccedil;in fenadır&rdquo; buyurur, hi&ccedil; kimsenin, arkasından y&uuml;r&uuml;mesini istemezdi. </p>
<p> Kan&acirc;at etseydin! </p>
<p> Eb&ucirc; V&acirc;il diyor ki: </p>
<p> &ldquo;Bir arkadaşımla Selm&acirc;n hazretlerinin ziy&acirc;retine gittim. Bize bir miktar arpa ekmeği ile biraz da tuz getirdi. Arkadaşım dedi ki: </p>
<p> &#8211; Şu tuzun yanında biraz da sağter (kekik gibi bir ot) olsaydı. </p>
<p> Bunun &uuml;zerine Selm&acirc;n hazretleri, matarasını rehin vererek o otu aldı, geldi. Yemeği bitirince arkadaşım dedi ki: </p>
<p> &#8211; Bize verdiği ni&rsquo;mete kan&acirc;at ettiğimiz i&ccedil;in Allah&uuml; te&acirc;l&acirc;ya hamdederiz. </p>
<p> Selm&acirc;n hazretleri buyurdu ki: </p>
<p> &#8211; Eğer kan&acirc;at etseydin, benim matara rehin olmazdı.&rdquo; </p>
<p> Alevi Bektaşi inancında Selman-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;nin &ouml;nemi ve değeri &ouml;l&ccedil;&uuml;lerin dışına &ccedil;ıkacak kadar b&uuml;y&uuml;kt&uuml;r. &Ouml;yleki, ikrar kapısı tarikatta İmamlarımız Hz. Hasan ve Hz. H&uuml;seyin&rsquo;e Rehperlik etmiştir. Cem&rsquo;de 12 hizmetten birisi olup ilk ve son hizmeti yaparak Cemevi&rsquo;nin temizliğinden sorumlu olan &bdquo;Farraş Postu&ldquo; Selman-ı F&acirc;ris&icirc;&rsquo;ye aittir. Erenler Meydanı&rsquo;nı temizleyecek kadar p&acirc;k olan Selman&rsquo;a bundan dolayı Selman-ı P&acirc;k denilmiştir. </p>
<p> Hz. Muhammed&rsquo;in kırklar Cem&rsquo;ine ilk gelişinde Selman parsaya &ccedil;ıkmış, geriye sadece bir &uuml;z&uuml;m tanesi ile d&ouml;n&uuml;nce bunun bug&uuml;nl&uuml;k nasipleri olduğunu s&ouml;yleyerek Kainatın Efendisi&rsquo;nden bu &uuml;z&uuml;m tanesini oradaki b&uuml;t&uuml;n canlara paylaştırmasını istemiştir. Hz. Muhammed bunun ne demek olduğunu ve nasıl olacağını d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rken Cebrail AS yetişerek eline billur bir kase vermiş ve o &uuml;z&uuml;m tanesini bu kasenin i&ccedil;inde ezmesini istemiştir. Peygamberin ezdiği bu &uuml;z&uuml;m&uuml;n suyu&nbsp; kırkların ilk dolusu olmuş, bu doludan alanların hepsi başta Hz. Muhammed olmak &uuml;zere kendinden ge&ccedil;erek semaha durmuşlardır.  </p>
<p> Selman-ı F&acirc;ris&icirc; uzun boylu, sık sa&ccedil;lı, teni buğday renginde olup g&uuml;zel y&uuml;zl&uuml; idi. Sakalının &ccedil;oğu siyah idi. Elbisesi, izar, rida, emameden ibaretti. &Uuml;lfeti k&uuml;lfetsizdi. Samimi ve munis, ge&ccedil;im ehli bir zat idi.<br /> Selman-ı F&acirc;ris&icirc;, 658 yılında İran Medain&#8217;de 280 (ikiy&uuml;z seksen) yaşında vefat etmiştir. </p>
<p> Selman Farisi hazretlerinin İslam tarihindeki yeri tartışmasız y&uuml;ksektir. Onun &uuml;st&uuml;n nitalikleri her iki kesim tarafından (S&uuml;nni ve Şii) onaylanmıştır. Onun hakkında Peygamberin şu &uuml;nl&uuml; hadisi yaygındır. &ldquo;Selman, bizim Ehl-i beyttendir&rdquo;. (1) </p>
<p> Peygamberimiz &rdquo;Allahu teala sevdiği d&ouml;rt kişiyi sevmem i&ccedil;in bana emir verdi, onlar Ali, Selman, Mikdat ve Ebuzer&rsquo;dir&rdquo; der. (2) </p>
<p> Bir başka hadisde &#8216;cennet d&ouml;rt kişiyi &ouml;zlemiştir: Ali, Mikdat, Ammar ve Selman&#8217; denmektedir.(3) </p>
<p> Yine bir hadisde &ldquo;Din yıldızlarda olsaydı Selman yine kavuşurdu&rdquo;(4)  </p>
<p> HZ. Ali&rsquo;ye Selman hakkında, der ki: &ldquo;Selman ilmin ilk ve sonun &ouml;ğrendi. Kurumayan bir deryadır . O bizim Ehli-beyttendir&rdquo;.(5)<br /> &nbsp; </p>
<p> Kaynaklar: </p>
<p> 1-Bu hadisi İbni Sad (tabakat) kitabında 4/83&rsquo;te, ibni Hişam (siyret) kitabında 3/78&rsquo;de, Hayrettin Zerkeli (Alam ) kitabında 3/112 ne (ELm&uuml;cid) s&ouml;zl&uuml;k kitabının Ansiklopedi b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde (selman) maddesinde ve daha bir &ccedil;ok kitaplarda yazılmıştır.<br /> 2-İbni Abdilber (istiap) kitabında (Selman) maddesinden. <br /> 3- Bu hadisi şerifi Ebu Naim (hilye) kitabında 1/190 da yazmıştır.<br /> 4-İbni Abdilber (istiap) kitabında 2/59 da.<br /> 5-İbni Abdilber aynı kitah, aynı sayfa <br /> 6-bni ebil hadid Şerh kitabında 2/131de <br /> 7-Ebu Bekir Cevheri&rsquo;nin (Sekiyfe) kitabından <br /> <a href="http://www.aleviyiz.org/showthread.php?t=4312">http://www.aleviyiz.org/showthread.php?t=4312</a><br /> <a href="http://site.mynet.com/zilanbaba/e2.htm">http://site.mynet.com/zilanbaba/e2.htm</a>  </p>
<p> &nbsp; </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/selman-i-farisi/">SELMÂN-I FÂRİSİ</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/selman-i-farisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR  MADALYON  BİR TARİH. ALİ KOÇ BABA VE YAŞAYAN ERKANI.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Refik ENGIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Mar 2008 12:20:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/byr-madalyon-byr-taryh-aly-koc-baba-ve-yathayan-erkani/</guid>

					<description><![CDATA[<p>BİR&#160; MADALYON&#160; BİR TARİH. ALİ KO&#199; BABA VE YAŞAYAN ERKANI. Refik Engin 15-16 Mayıs 2003 tarihinde Edirne ilinin Keşan il&#231;esinde yapılan Uluslararası Keşan Sempozyumu&#8217;na bildiri sunmak i&#231;in gittiğimde, Bulgaristan&#8217;dan bildiri sunmaya gelen Kaynak Dergisi Baş yazarı Sabri Alag&#246;z&#8217;&#252;n&#160; verdiği dergide bir yazı dikkatimi &#231;ekti. Yazı, Kaynak Dergisinde, Georgi Neşev&#160; adlı bir Bulgar tarafından Şeyh Bedreddin ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/">BİR  MADALYON  BİR TARİH. ALİ KOÇ BABA VE YAŞAYAN ERKANI.</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> BİR&nbsp; MADALYON&nbsp; BİR TARİH. ALİ KO&Ccedil; BABA VE YAŞAYAN ERKANI.<br /> Refik Engin<br /> 15-16 Mayıs 2003 tarihinde Edirne ilinin Keşan il&ccedil;esinde yapılan Uluslararası Keşan Sempozyumu&rsquo;na bildiri sunmak i&ccedil;in gittiğimde, Bulgaristan&rsquo;dan bildiri sunmaya gelen Kaynak Dergisi Baş yazarı Sabri Alag&ouml;z&rsquo;&uuml;n&nbsp; verdiği dergide bir yazı dikkatimi &ccedil;ekti.<br /> Yazı, Kaynak Dergisinde, Georgi Neşev&nbsp; adlı bir Bulgar tarafından Şeyh Bedreddin adıyla yayımlanmıştı. &Ouml;nce bu yazı araştırma yaptığım Şeyh&nbsp; Bedreddin&rsquo;iliği i&ccedil;erdiği i&ccedil;in dikkatimi &ccedil;ekmişti. Konu daha sonra halen Bulgaristan&rsquo;da k&ouml;kenleri bulunan Ali Ko&ccedil; Baba toplumunun ilk liderinin mezarı ile Bulgar yazarın bir iddiasını da i&ccedil;ermekteydi. Yazıda Bedreddin&rsquo;i yakalayan kişinin son Bulgar kralı Şişman&rsquo;ın oğlu İskender Bey&rsquo;den bahsetmekte idi. Bu kişi İslam&rsquo;ı kabul etmeden evvel Aleksandr adını taşımakta imiş.&nbsp; Burada Şişman ile Ali Ko&ccedil; Baba arasındaki bağ ise, halen Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya bağlı muhiplerin anlatımlarına g&ouml;re Niğbolu savaşında Kral Şişman&rsquo;ı &ouml;ld&uuml;ren kişinin Ali Ko&ccedil; Baba olduğu s&ouml;ylentisidir . <br /> 27 Nisan- 3 Mayıs 2001 tarihleri arasında &ccedil;ıkan Pro-Anti Gazetesinde: &ldquo;Şişman &Ccedil;arın&nbsp; Mezarı Bulunacak mı ?&rdquo; &ldquo;Nikopol (Niğbolu) Ali Ko&ccedil; Baba Tekkesinin Sırları &Ccedil;&ouml;z&uuml;lecek mi ?&rdquo;&nbsp; başlığı altında yazıları buluyoruz. Son zamanlarda Nikopol kalesinin g&uuml;neyinde bulunan Ali Ko&ccedil; Baba tekkesinde ger&ccedil;ekten &Ccedil;ar İvan&nbsp; Şişman&rsquo;ın yattığı tahmin edilmektedir. Yazının m&uuml;ellifi L.Toşev&rsquo;in de belirttiği gibi s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz tekke Feliks Kanits&rsquo;in dikkatini &ccedil;ekmiştir. Tekkenin ortasında yarı kapalı iki metre uzunluğunda toprağa kazılmış taştan bir lahit mevcuttur .<br /> Ali Ko&ccedil; Baba Tekkesi M&uuml;sl&uuml;manlar tarafından olduğu gibi Hıristiyanlar tarafından da&nbsp; saygıyla ziyaret edilmektedir. M&uuml;sl&uuml;manlar: &ldquo;Ali Ko&ccedil; Baba Tekkesi&rdquo;, Hıristiyanlar ise &ldquo;Tanrı Mezarı&rdquo; adını vermişlerdir. Tekke&rsquo;yi ziyaret etmenin bir &ccedil;ok&nbsp; derde deva olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Tekkenin tamirinden sonra mezar taşına şu kayıt d&uuml;ş&uuml;lm&uuml;şt&uuml;r: &ldquo;Al-i Resul Hacı Bektaş torunu Rumeli fatihi Seyit Alioğlu Ali Ko&ccedil; Baba Paşa Ruhuna Fatiha&nbsp; 25.09.1396.&rdquo; Bu tarih Niğbolu savaşına yakın bir tarih olarak&nbsp; g&ouml;r&uuml;nmektedir. Mezar &uuml;zerindeki ay ve g&uuml;n ise onun soyundan gelen Hamza Ko&ccedil;erdin&nbsp; tarafından&nbsp;&nbsp;&nbsp; belirlenmiş ancak belgelenmemiş bir tarihtir.<br /> Georgi Neşev&rsquo;in Pro-Anti&nbsp; gazetesinde yayınladığı makalede yer alan bilgilere g&ouml;re&nbsp; &Ccedil;ar Şişman&rsquo;ın&nbsp; mezarı olduğu iddia&nbsp; edilen mezarın Ali Ko&ccedil;lular tarafından&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba olarak g&ouml;sterilmesi bize 1930&rsquo;lu yıllarda&nbsp; bazı Bulgar yazarların Hasan Demir Baba&rsquo;nın aslında Omurtag Han&rsquo;a ait olduğunu s&ouml;ylemeleri ile &ouml;rt&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. Bilindiği gibi Hasan Demir&nbsp; Baba Tekkesinde bulunan&nbsp; mezar a&ccedil;ılmış ve i&ccedil;inden &ccedil;ıkan&nbsp; kemiklerin 400 yıl kadar eskiye gittiği anlaşılmıştır.&nbsp; Bu durum Hasan Demir Baba&rsquo;nın yaşadığı tarihle &ouml;rt&uuml;şmektedir.<br /> Bu gelişmeler &uuml;zerine elimizde bulunan Ali Ko&ccedil;lulara ait bilgilerin yayınlanmasının bir gereklilik olduğunu d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;m.&nbsp; Ali Ko&ccedil;lularla ilgili olarak yıllardır&nbsp; yaptığım derleme &ccedil;alışmalarında Bulgaristan&rsquo;dan g&ouml;&ccedil; eden ve halen Anadolu ve Trakya&rsquo;da bir &ccedil;ok b&ouml;lgede yaşayan&nbsp; Ali Ko&ccedil;luların s&ouml;zl&uuml; geleneklerinde bulunan bilgileri topladım. Ayrıca&nbsp; Ailenin elinde bulunan belgeleri bir araya getirdim. &Ccedil;ar Şişman&rsquo;ın mezarının tanımının yapıldığı bir m&uuml;h&uuml;r &uuml;zerindeki Bulgarca&nbsp; yazıyı da yazımızda bulacaksınız. Ayrıca Bulgaristan&rsquo;dan g&ouml;&ccedil; eden Ali Ko&ccedil;luların Anadolu&rsquo;daki dağılımlarını yazımızın sonundaki listede bulacaksınız.<br /> Bilindiği gibi&nbsp; Bulgaristan&rsquo;dan Osmanlı Devleti&rsquo;nin yıkılmasından sonra dalgalar halinde g&ouml;&ccedil;ler olmuş, bu g&ouml;&ccedil;ler sırasında&nbsp; değişik tarihlerde Bulgaristan&rsquo;da Ali Ko&ccedil;lular ve Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın soyundan gelen aileler&nbsp; T&uuml;rkiye&rsquo;ye g&ouml;&ccedil; etmişlerdir. Bunlar Bulgaristan&rsquo;da geleneklerini&nbsp; b&uuml;y&uuml;k bir &ccedil;aba ile halen s&uuml;rd&uuml;rmeye &ccedil;alışmaktadırlar.&nbsp; Ali Ko&ccedil;lular i&ccedil;inde aileye ait bilgi ve belgelerin canlı olarak yaşadığı kişi İbrahim Ercan&rsquo;dır.<br /> İbrahim Ercan Ali Ko&ccedil;luların T&uuml;rkiye&rsquo;de uzun yıllar Ali Ko&ccedil; babalıların temsilcisi olan Hamza Ko&ccedil;erdin&rsquo;in damadıdır. İbrahim Ercan bize kayınpederinden kalan emanetleri de g&ouml;sterdi. Bu emanetler halen Hamza Ko&ccedil;erdin&rsquo;in k&uuml;&ccedil;&uuml;k kızı Fatma Ko&ccedil;erdin&rsquo;de bulunmaktadır.&nbsp; Aralarında Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya ait olduğu s&ouml;ylenilen tac, mızrak ucu , y&uuml;z&uuml;k, tennure ve ayakkabıdan ibarettir.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba soyundan olanlar halen MOLLA lakabıyla anılmaktadır . Ali Ko&ccedil; babalıların muhiplerine&nbsp; ge&ccedil;mişleri ile ilgili bir tarih sorduğumuzda k&ouml;kenlerinin Erdebil Tekkesine dayandığını s&ouml;ylemektedir .Tarikat ve k&ouml;ken ile bir şey sorulduğunda Ali Ko&ccedil; muhiplerine&nbsp;&nbsp; &ldquo; Erdebil g&ouml;r de bil&rdquo; s&ouml;z&uuml; hatta ata s&ouml;z&uuml; gibi bize s&ouml;yleniyor. Ali Ko&ccedil; babalıların nefeslerinin % olarak &ccedil;oğunluğu&nbsp; Şah Hatai nefeslerinden oluşması ayrı bir inceleme konusudur . Aynı nefeslerin pek &ccedil;oğu Kızıl deli Bektaşilerinde&nbsp; farklı makamlarda icra edildiğini g&ouml;rd&uuml;k . Kızıldeli nefesleri ise&nbsp; Ali Ko&ccedil; babalıların aksine Serezli Pir Sultan&rsquo;ın nefeslerine yer vermektedir .Değişimin zaman i&ccedil;inde oluştuğunu tahmin ediyoruz .Her iki toplumun i&ccedil; erkanını g&ouml;rmeden bir kıyasla yapmak istemiyoruz. <br /> &Ccedil;ar Şişman ile Ali Ko&ccedil; Baba arasındaki ilişkiyi araştırırken aynı aileden Hamza Ko&ccedil;erdin&rsquo;in yeğeni&nbsp; fotoğraf&ccedil;ı Mustafa Marangoz&rsquo;un elinde bulunan bir madalyona ulaştık. Bu madalyon Ali Ko&ccedil; Baba ile bir ilişkisi olmayan Veli K&uuml;&ccedil;&uuml;k tarafından Mustafa Marangoz&lsquo;a ulaştırılmıştır. Bu madalyonun &uuml;zerinde bulunan yazı &Ccedil;ar Şişman&rsquo;ın &ouml;l&uuml;m&uuml; ve g&ouml;m&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; yerle ilgili olarak bize ayrıntılı bir bilgi vermektedir. Bu yazının &ccedil;evirisini ve&nbsp; orijinalini yazımızın i&ccedil;inde okuyucularımıza sunuyoruz.<br /> *****<br /> Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;nın&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili olarak&nbsp; şahsıma anlattığı ve elimizde bant kaydı da bulunan bilgileri buraya aktarıyoruz:<br /> &ldquo;Bursa&rsquo;nın 1388 yılında&nbsp; fethedildiği&nbsp; zaman&nbsp;&nbsp; Hakk&rsquo;a ş&uuml;k&uuml;r ifadesi i&ccedil;in&nbsp; ko&ccedil; kesmek&nbsp; isteniyor. O an Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın&nbsp; elinde olmayarak: &ldquo;Beni kurban edin ben kurban olayım.&rdquo;&nbsp; dediği i&ccedil;in&nbsp; orada bulunan bir&nbsp; yetkili kişinin:&rdquo;Ali Ko&ccedil;&nbsp; sen bize daha lazımsın.&rdquo; deyip&nbsp; onun bu g&ouml;n&uuml;ll&uuml;&nbsp; kişiliğini g&uuml;zel s&ouml;zle almış. Bu Ko&ccedil; lakabı&nbsp; Ali Baba&rsquo;ya oradan kalmış. Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın mezarı şimdi Bulgaristan&rsquo;da Niğbolu&rsquo;da bulunmaktadır.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın oğlu H&uuml;seyin&nbsp; Ko&ccedil;&nbsp; ise bu g&uuml;nk&uuml; adı Yablanova T&uuml;rk&ccedil;e adı Alvanar k&ouml;y&uuml;ne yerleşmiştir. Alvanar k&ouml;y&uuml;nden gelenlerin anlatımına g&ouml;re bir &ccedil;i&ccedil;ek bah&ccedil;esini andıracak şekilde&nbsp;&nbsp; doğal g&uuml;zelliğe sahip olan b&ouml;lgenin ismini buradan aldığı s&ouml;ylenir. <br /> Alvanar&rsquo;a yerleşim sonrası diğer toplumlarda inan&ccedil; ve giyim bakımından ayrı olan&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba muhiplerinin kadın ve gen&ccedil; kızlarda şalvarların pa&ccedil;aları&nbsp; ayrı bir şekilde&nbsp; imiş. Diğer toplulukların şalvarlarından daha farklı ve&nbsp; renkli olduğu i&ccedil;in Aldonlar, Aladonlular, Aladonlar&nbsp; yakıştırması bu yerleşimin adı olmuş. K&ouml;y&uuml;n ilk yerleşimi bu g&uuml;nk&uuml; yerden farklı yerde kurudanlık&nbsp; kuganlık&nbsp; (Kurgan, mezarlık anlamında )Sarıkaya altı denilen yerdeymiş. Bu yerde kutsal yer olarak kabul edilen &ldquo;Sofra Yeri&rdquo; diye bir&nbsp; makam vardır. Bu yerin alt yanında&nbsp; yine kutsal sayılan bir de &ldquo;Erenler Pınarı&rdquo; varmış.&nbsp; Bir de buranın Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın yerleşimi evveli&nbsp; bulunan &ldquo;Topuz Baba&rdquo; vardır. Topuz Baba&rsquo;nın oğlunun adı da Alvandır. (Elvan) K&ouml;ye adını &ccedil;i&ccedil;ekler mi yoksa Topuz Baba oğlu Alvan mı verdi bilinmez . <br /> Niğbolu kalesinin alınmasından sonra, bu g&uuml;nk&uuml; Alvanar civarına yerleşmiş bulunan T&uuml;rk k&ouml;ylerini, etrafta bulunan Bulgar&nbsp; halkı rahatsız etmektedir. Niğbolu&rsquo;daki Ali Ko&ccedil; Baba, oğlu H&uuml;seyin&rsquo;i Alvanar k&ouml;y&uuml; civarlarında&nbsp; yerleşen yeni halkı organize etmek i&ccedil;in buraya g&ouml;ndermiştir. H&uuml;seyin Baba buraya &ccedil;oban kıyafetinde, bir ko&ccedil; s&uuml;r&uuml;s&uuml; ile g&ouml;&ccedil;ebe olarak gelmiştir. Bu y&ouml;redeki halka rahatsızlık veren gruplarla arkadaşlık kurarak&nbsp; onların i&ccedil; y&uuml;z&uuml;n&uuml; &ouml;ğrenmiş ve diğer taraftan da k&ouml;yl&uuml;leri teşkilatlandırıp&nbsp; Bulgar eşkıyalarını yok etmek i&ccedil;in hazırlamıştır. Hazırlıklar belli bir olgunluğa eriştiğinde H&uuml;seyin Baba k&ouml;yl&uuml;lere: &ldquo;Bulgarların bir bayram g&uuml;n&uuml;nde&nbsp; onlara dostluğun pekişmesi adına bir yemek vereceğim. Yemekte&nbsp; &ccedil;ok fazla i&ccedil;ki i&ccedil;ip Bulgarlar sızdıktan sonra size haber g&ouml;nderirim.&rdquo; diyor. Bulgarlar ger&ccedil;ekten de&nbsp; yiyip i&ccedil;tikten sonra sızıyorlar. H&uuml;seyin Baba k&ouml;yl&uuml;lere haber veriyor ve Bulgarları b&ouml;lgeden &ccedil;ıkarıyorlar. Topuz baba bu b&ouml;lgeyi Ali Ko&ccedil; Baba oğlu H&uuml;seyin Baba&rsquo;ya bırakarak kendi talipleri ile birlikte Topuzlar k&ouml;y&uuml;ne yerleşiyor. G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde&nbsp; Alvanar(Yablanova) k&ouml;y&uuml;nde&nbsp; bulunan Topuz Baba nazarlama dediğimiz&nbsp; ger&ccedil;ekte esas mezarı haricinde&nbsp; bir mezarı bulunmaktadır..&rdquo;<br /> Hamza Ko&ccedil;erdin babanın&nbsp; bize anlattıkları arasında bir başka iddia da hen&uuml;z bilimsel olarak tam olarak kanıtlanamamış olan&nbsp; bir tartışmaya dayanmaktadır. Bilindiği gibi Hacı Bektaş Veli soyundan geldiği kabul edilen kolun Seyit Ali Sultan&rsquo;a dayandığı, Seyit Ali Sultan&rsquo;ın da (Kızıldeli) Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin&nbsp; &ccedil;ocuğu olduğunu kendilerinin bu koldan geldiklerini kabul etmektedirler. İkinci varsayım ise Babagan kolunun g&ouml;r&uuml;ş&uuml;d&uuml;r. Bu da Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin Fatma Nuriye Hanımla evlendiğini ondan iki &ccedil;ocuğunun olduğuna inanırlar.&nbsp; Bu iki iddia da hen&uuml;z kanıtlanmış belgelere dayanmamaktadır.&nbsp; Alevilik ve Bektaşilik araştırmalarının &ccedil;ok yeni olması, hen&uuml;z&nbsp; b&uuml;t&uuml;n bilgi ve belgelerin yayınlanmamış olması sebebiyle bir g&uuml;n bu karanlık noktanın aydınlanacağını sanıyoruz. Ancak Hamza Ko&ccedil;erdin Baba kendilerinin birinci iddiaya bağlı olarak Seyit Ali Sultan&rsquo;dan geldiklerini ve Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Seyit Ali Sultan&rsquo;ın oğlu olduğunu s&ouml;ylemektedir.<br /> &Ouml;mer L&uuml;tfi Barkan&rsquo;ın&nbsp; Kolonizat&ouml;r T&uuml;rk Dervişleri isimli makalesinde&nbsp; karşılaştığımız bir bilgi de&nbsp; olayın bir başka boyutunu ortaya koymaktadır. Bu bilgiyi aynen buraya alıyoruz:<br /> &ldquo; An evkaf &rsquo;ı Zaviye-merhum Ali Ko&ccedil;i.<br /> Karyie-i dervişan&nbsp; nam-ı diğer Bulgarine-i K&uuml;&ccedil;&uuml;k tabi&rsquo;i Niğebolu .<br /> Merhum Koyun Baba dervişlerinden Ali Ko&ccedil;i nam sahib-i vilayet derviş ki&nbsp; nefs-i Niğebolu da&nbsp; olan zaviyenin asla ve kat&rsquo;a bir ak&ccedil;e varidatı olmamağın ve bir ak&ccedil;e hasıl olur vakfı yoktur. Mezkur derviş fevt olduktan sonra&nbsp; kend&uuml;&nbsp; ehibbasından ba&rsquo;zı dervişler cem olunup kend&uuml;lerini&nbsp; kedd-i yemini ve arak-ı&nbsp; cibinler ile diktikleri bağlarda ve bah&ccedil;elerden hasıl eylediklerini zaviye-i mezkureye gelen ayende ve revendeye harc eyley&uuml;p&nbsp; ve zikrolan mezra hali hari&ccedil; ez defter&nbsp; yer olup merhum Yahya Paşa Hazretlerinden tapulayup ba&rsquo;dehu der-i devletten h&uuml;km-i h&uuml;mayun alub s&acirc;bıka&nbsp; Niğebolu kadısı&nbsp; olan Alaeddin sınurın tecdid id&uuml;p ba ba&rsquo;dehu&nbsp; merhum ve mağfirunileyh sultan Bayezid Han&rsquo;dan mukarrern&acirc;me-i h&uuml;mayun almışlardır. <br /> Sonradan ,Niğebolu Beğ&rsquo;i Hasan Paşa hazretlerinden ve ba&rsquo;dehu Mehmed Bey&rsquo;den bedel&rsquo;i &ouml;ş&uuml;r&nbsp; yılda 200 ak&ccedil;e vaz &lsquo;ittir&uuml;b ellerine mektub-ı şeriflerin almışlardır.<br /> Ve mezra-ı mezkure &uuml;zerinde&nbsp; iki g&ouml;z bir değirmen bin&acirc; eylemişlerdir. Ve zaviye-i mezk&ucirc;reye&nbsp; hidmet etmek i&ccedil;&uuml;n&nbsp; haymana ve haric-ez defter olan&nbsp;&nbsp; kafirden 14 nefer kafir cem eyley&uuml;b ispen&ccedil;esin ve sair r&uuml;s&ucirc;mların almayub karye-i mezkure &uuml;zerinde bina itd&uuml;kleri&nbsp; değirmenlerine ve &acirc;yende&nbsp; ve revende mahsulatı i&ccedil;&uuml;n bağlarına ve sair mes&acirc;lihine hidmet iderlermiş .<br /> H&acirc;liya&nbsp; vuku&rsquo;ı &uuml;zre tahrir olunup Padişah-ı alempenah hazretlerine arz olundukta mezrayı&nbsp; mahdut olan sınıru&nbsp; ile resm-i ağnam ile ve &ouml;şr-i&nbsp; g&uuml;nan ile fil c&uuml;mle hukuku şer&rsquo;iyesi&nbsp; ile ve r&uuml;s&ucirc;m-ı &ouml;rfiyesi ile ve i&ccedil;inde olan 14 nefer keferesi ile&nbsp; zaviye-i mesk&ucirc;reye vakf eyley&uuml;p&nbsp; v&acirc;ki olan mahsulatı &acirc;yende&nbsp; ve rendeye har eylemek emr olunmağın. Haliye vilayet kitabet olunup vakf-ı mezkur der-i devlete &lsquo;arz&nbsp; olundukta vakfiyeti kem&acirc;k&acirc;n&nbsp; mukarrer dutulup (defteri cedide) kaydolundu diy&uuml; mukayyeddir (defteri atik) Haliye&nbsp; dahi vuku&rsquo;ı &uuml;zere arz olundukda&nbsp; giz&uuml; kem&acirc;k&acirc;n vech-i&nbsp; meşruh&nbsp; &uuml;zere&nbsp; buyrulub&nbsp; (defteri cedid)e kaydolundu (30 numaralı k&ouml;y)<br /> Balkanlarda araştırma yapan değerli araştırmacılarımızdan merhum&nbsp; Nejat Birdoğan da farklı bir iddia &ouml;ne s&uuml;rmektedir. Birdoğan, Otman Baba&nbsp; Velayetnamesi &uuml;zerine yaptığı araştırmada G&uuml;neydoğu Bulgaristan&rsquo;da bulunan ikinci b&uuml;y&uuml;k Bektaşi Tekkesi olan Ali Baba Tekkesinin Otman Baba&rsquo;ya bağlı olduğunu s&ouml;yler. Devamla Kırklareli iline bağlı Kof&ccedil;ağız&nbsp; il&ccedil;esinde bulunan Ali Ko&ccedil;luların da&nbsp; Otman Baba&rsquo;ya bağlı Ali Babalılar olduğunu&nbsp; iddia eder.&nbsp; <br /> Bulgaristan&rsquo;da&nbsp; Ali Baba veya Ali Dede adı ge&ccedil;en 15 adet tekke yatır, zaviye var.Bunlar benim sadece tespit ettiklerim .<br /> 1.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba&nbsp;&nbsp;&nbsp; Alvanar &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 2.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırcaali&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 3.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekke K&ouml;y(Broş) Kırca Ali&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 4.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba&nbsp;&nbsp;&nbsp; Y.Zağra/Tekke Mahalle (Grafitovo)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 5.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba tekkesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Silistre /Denizler.(Varnentsi)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 6.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba Tekkesi&nbsp; (Şeyh Ali Baba)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hask&ouml;y(G&uuml;neyDoğu Bulgaristan)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 7.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali baba T&uuml;rbesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kavak mahalle/ Haskova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 8.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba Zaviyesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;irmen /Seyit Can K&ouml;y&uuml; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 9.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba Zaviyesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yeni Pazar&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 10.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba zaviyesi.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Niğbolu&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 11.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali dede&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kovancılar.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 12.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Dede Zaviyesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kızanlık &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 13.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Koca Baba&nbsp; tekkesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rus&ccedil;uk&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 14.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba zaviyesi Ve T&uuml;rbesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Niğbolu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 15.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali ko&ccedil;lu baba tekkesi ve yatırı&nbsp;&nbsp;&nbsp; Alvanar &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan </p>
<p> Değerli araştırmacının &ouml;ne s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; varsayımlarda yer alan Ali Baba ile Ali Ko&ccedil; Baba arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu tam olarak&nbsp; bilemiyoruz. Ancak Ali Ko&ccedil; Babalılar kendilerini erkanca&nbsp; Kızıldeli Ocağının evladiye koluna bağlı olduklarını kabul etmektedirler. Aralarındaki sıkı akrabalık bağlarının ve erkanın Anadolu&rsquo;nun bir &ccedil;ok y&ouml;resinde aynen s&uuml;rmesi bunu kanıtlamaktadır. Merhum Nejat Birdoğan&rsquo;a bu konuda bu yazısından sonra telefonla ve mektupla bilgi vermiştim.Ne yazık ki hastalığı nedeniyle bu konuya&nbsp; bir daha değinememiş ve kısa zaman sonra da Hakka y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml; .Ruhu şad olsun.<br /> &nbsp;Tekirdağ&rsquo;ın Muratlı&nbsp; il&ccedil;esine bağlı&nbsp; Aydın k&ouml;y&uuml;nde yaptığımız araştırmalar sırasında&nbsp; Bulgaristan&rsquo;da Alvanar ormanlarının en y&uuml;ksek yerinde bulunan G&ouml;zc&uuml; Ali Baba makamı vardır .Ali Ko&ccedil;luların pek &ccedil;oğu bu G&ouml;zc&uuml; Ali baba ya&nbsp;&nbsp; Seyit Ali Sultan olarak bilmektedir . Bu yanlıştır .G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&nbsp; ayrı bir Alp erendir . <br /> &nbsp;Anadolu ve Balkanlarda aynı eren veya evliyanın birden fazla&nbsp; makam&nbsp; mezarının bulunması da bu tezimizi g&uuml;&ccedil;lendirmektedir. Ancak Birdoğan aynı&nbsp; araştırmasında bir başka noktaya da değinir ki bu tamamen bir bilgi yanlışlığını oluşturmaktadır: <br /> &ldquo; Demir baba soyundan gelen Ko&ccedil; Ali Baba adlı erenin bug&uuml;n Kırklareli Kofcaz (Kofcağız) k&ouml;ylerinde yol oğulları vardır&rdquo;.&nbsp; İfadesi ger&ccedil;ek bilgilerle&nbsp; &ccedil;elişmektedir. Hasan Demir Baba Velayetnamesi&rsquo;nde Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili bilgi aynen ş&ouml;yle ge&ccedil;mektedir:<br /> &ldquo;Bir g&uuml;n Mumcular&rsquo;dan Ko&ccedil; Ali isminde bir abdal gelmiş&rdquo;<br /> (&#8230;&#8230;..) <br /> &ldquo;Bu sırada Demir Babanın intikal vakti yaklaşmış olmakla acele avdet etmişler. Abdalların&nbsp; i&ccedil;inde &uuml;&ccedil;&nbsp; Ali varmış birine Ko&ccedil; Ali, birine &Ccedil;&ouml;yen Ali, birine K&ouml;&ccedil;ek Ali derlermiş. Batavalı K&ouml;&ccedil;ek Ali&rsquo;yi kendi aş evine aş&ccedil;ı başı yapmış ve ondan sonra hilafet vermiş, usul-i secc&acirc;desine&nbsp; ge&ccedil;irmiş, kendi meydanına post-nişin&nbsp; yapmış . Kendi intik&acirc;l eylediği zaman Ko&ccedil; Ali tekke-nişin imiş. Ondan sonra Ko&ccedil; Ali elinden Kara Cafer yerine oturmuş.&rdquo; (sayfa: 9-10)&nbsp; <br /> Velayetname ve Hasan demir Baba&rsquo;nın yaşadığı d&ouml;nem dikkatle incelendiği zaman burada s&ouml;z&uuml; edilen kişiler 16. y&uuml;zyılda yaşamış kimselerdir. Oysa Ali Ko&ccedil; Baba 14. y&uuml;zyılda yaşamış bir&nbsp; kimsedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; s&ouml;ylencelerin tamamında&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Seyit Ali Sultan&rsquo;la birlikte Rumeli&rsquo;ye ge&ccedil;tiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Ko&ccedil;u Baba, Koyun Baba, Ko&ccedil; Baba ve Ko&ccedil; Ali Baba isimli Anadolu ve Rumeli&rsquo;de bir &ccedil;ok&nbsp; kutsal ziyaret yeri bulunması ve s&ouml;zl&uuml; gelenekte bunların zaman zaman birbirinin i&ccedil;ine girmesi son derece olağandır. Ancak Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili s&ouml;zl&uuml; geleneğin yalnızca&nbsp; s&ouml;zl&uuml; bir gelenek olarak s&uuml;rmemesi, halen rit&uuml;ellerinin ve s&uuml;reğinin de b&uuml;t&uuml;n canlılığı ile devam etmesi Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili olarak 14. y&uuml;zyılda yaşayan ve Seyit Ali Sultan&rsquo;ın oğlu olduğu &ouml;ne s&uuml;r&uuml;len Ali Ko&ccedil; Baba tezini daha g&uuml;&ccedil;l&uuml; kılmaktadır.<br /> Bizim g&ouml;r&uuml;ş&uuml;m&uuml;z&uuml;&nbsp; destekleyen bir başka nokta ise cemlerde okunan g&uuml;lbank ve nefeslerle ilgilidir. Bu g&uuml;lbanklerde&nbsp; bilindiği gibi atıflar bağlı olunan ocağın ilk temsilcisine kadar gider. Araştırmamızın yer aldığı b&ouml;l&uuml;mde yazılı bir g&uuml;lbank ve&nbsp;&nbsp; 1970 yılında kayda alınmış nefeslerde Seyit Ali Sultan hi&ccedil; tartışmasız yer almaktadır. S&ouml;zl&uuml; gelenekten gelen ve yukarda da belirttiğimiz bilgilerde Ali Ko&ccedil; baba&rsquo;nın Seyit Ali Sultan&rsquo;ın oğlu olduğu &ouml;ne s&uuml;r&uuml;lmektedir.<br /> Ali Ko&ccedil;luların Balkanlarda&nbsp; en b&uuml;y&uuml;k yerleşim birimi olarak&nbsp; Alvanar ge&ccedil;mektedir. 1805&rsquo;na ait Şumnu&rsquo;da Hafız Baba Tekkesine ait bir belgede de bunu g&ouml;r&uuml;yoruz.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahmet Hezarfen tarafından&nbsp; Osmanlı arşivlerinden bulunarak&nbsp; dergimizin&nbsp; ge&ccedil;miş sayılarında yayınlanmış olan belgedeki&nbsp; (Bunlara Osman Pazarı Alvanar k&ouml;y&uuml; ileri gelenleri de dahildir) kaydı sonradan Ahmet Hezarfen tarafından ilave edilmiş olmasına rağmen b&ouml;lgede Alvanar&rsquo;da geniş bir Ali Ko&ccedil;ular topluluğunun yaşadığı g&ouml;r&uuml;lmektedir.Belgenin aslında Alvanar ismi ge&ccedil;memektedir .<br /> Bunların hi&ccedil; biri Ali Ko&ccedil;luların Seyit Ali Sultan&rsquo;ın soyundan geldiğini ortaya koyan bir belge olarak g&ouml;r&uuml;nmemektedir. Ancak yaptığımız alan araştırmalarında halen Trakya&rsquo;da yapılan bazı t&ouml;renler ve bu t&ouml;renlerde okunan nefesler bize Ali Ko&ccedil;lularla, Rumeli&rsquo;ye ge&ccedil;iş arasında ciddi bir bağlantı olduğunu g&ouml;stermektedir. Kızıldeli Sultan Ocağı&rsquo;na bağlı&nbsp; Edirne B&ouml;lgesi Bektaşileri 8 Ağustos g&uuml;n&uuml;n&uuml; bir &ldquo;Yayla G&uuml;n&uuml;&rdquo; olarak kutlamakta ve bu şenliklerde&nbsp; aşağıya aldığımız nefesi okumaktadırlar.<br /> Dertliyim&nbsp; kapına geldim<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba<br /> C&uuml;mle&nbsp; k&uuml;stahlığı&nbsp; &ouml;z&uuml;mde buldum<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba</p>
<p> Sana arzu &ccedil;eker&nbsp; nice aşıklar<br /> Merhamet b&acirc;bının kilidi yoktur<br /> Sende mihman &uuml;&ccedil;ler yediler kırklar <br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba</p>
<p> Eşiğin taşına y&uuml;z&uuml;m&uuml;&nbsp;&nbsp; s&uuml;rsem<br /> Baba &ccedil;eşmesinden n&ucirc;ş edip kansam<br /> &Ccedil;erağın şem&rsquo;ine pervane d&ouml;nsem<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba</p>
<p> SELİM &lsquo;in kusuru&nbsp; &ccedil;oktur yanında<br /> Senin&nbsp;&nbsp; muhabbetin saklar&nbsp; canında<br /> Pirin huzurunda Hak divanında<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba<br /> Bu nefes aynı zamanda Cahit &Ouml;ztelli&rsquo;nin Bektaşi G&uuml;lleri isimli eserinde de yer almıştır.&nbsp; Nefes&rsquo;in devamında Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Niğbolu&rsquo;da yattığı kaydı bulunmaktadır ki bu bilgilerin birleşmesi sonucunda Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın 14. y&uuml;zyılda yaşayan bir Eren olduğu ortaya &ccedil;ıkmaktadır:<br /> Yine H&uuml;seyin Maragoz&rsquo; Babadan&nbsp; derlediğimiz aşağıdaki nefeste Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili bazı bilgilere&nbsp; rastlıyoruz.<br /> Bektaşi Veli &rsquo;den aldık el etek<br /> Kabul et dergahta&nbsp; ettiğimiz dilek<br /> K&uuml;lli kusurumuzu af ede felek<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Azm-i rah eyledim meydan-ı pirden<br /> Dileğim kesmezem ger&ccedil;ek veliden<br /> Sıtk ile dilerim can-ı g&ouml;n&uuml;lden<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir&nbsp; Ali Ko&ccedil;&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Erenler seyreder&nbsp; g&ouml;n&uuml;lden arşı<br /> Ko&ccedil;lu Baba onun &ouml;z karındaşı<br /> Seyit Ali Sultan erenler başı<br /> Derg&acirc;hı cennettir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Uyardın &ccedil;erağını ayan eyledin<br /> Erenler buyruğunu g&ouml;n&uuml;lden eyledin<br /> M&uuml;rşidin derdini&nbsp; can ile duydun<br /> Derg&acirc;hı cennettir&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil;lu&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Rehberin izni ile cem e&nbsp; gireriz<br /> Dest-i def olup semah ederiz<br /> M&uuml;rşidimizden dilek dileriz<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Kuruldu muhabbet g&uuml;lbang &ccedil;ekildi<br /> Erenlerin aşkına dolu i&ccedil;ildi<br /> Erkan-ı Ali de su&ccedil;tan ge&ccedil;ildi<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir Ali Ko&ccedil;&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Dergahı m&uuml;barek&nbsp; makamı Ali<br /> Sırrını&nbsp; faş edenin nic&rsquo;olur hali<br /> Kıyamet g&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemez dili<br /> Derg&acirc;hı cennettir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Babanın</p>
<p> Derviş Hoca ider şehitler serveri<br /> Kereminden dur eyleme bu kemteri<br /> Meydan-ı Ali&rsquo;dir pirlerin Piri<br /> Derg&acirc;hı&nbsp; cennettir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Babanın</p>
<p> Ancak yukarda da belirttiğimiz gibi Anadolu&rsquo;da bir &ccedil;ok&nbsp; Ali Baba, Ali Ko&ccedil; veya Ko&ccedil; Ali Baba Ko&ccedil;u baba&nbsp; adıyla&nbsp; kutsal ziyaret yeri bulunmaktadır. Bunların hepsinin birbiri ile ilişkisini belirlemek&nbsp; m&uuml;mk&uuml;n değildir. Bu y&uuml;zden bazı nefesler de birbirine karışmış veya&nbsp; Ali Ko&ccedil;lu Baba&rsquo;dan &ccedil;ok sonra yaşamış olan Pir Sultan Abdal&rsquo;ın yazdığı bazı şiirler nefes olarak Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya mal edilmiştir. Bu son derece normaldir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bir &ccedil;ok nefesin aslında&nbsp; Şah Hatai&rsquo;ye, Yunus Emre&rsquo;ye, Pir Sultan Abdal&rsquo;a mal edildiği bilinmektedir. Aşağıya alacağımız nefes de Ziya Baba Karaşar İnan&ccedil; Eğitim ve Hayır Vakfı&rsquo;nın derlediği &ldquo;Erenlerden Nefesler&rdquo; isimli kitaptan alınmıştır: <br /> İndim Ko&ccedil; Baba&rsquo;yı tavaf eyledim<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar<br /> M&uuml;barek cem&acirc;lin seyran eyledim<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Biri beyaz idi biri kırmızı<br /> Onlarda se&ccedil;erdi baharı yazı<br /> Aynen Z&uuml;lfik&acirc;r&rsquo;a benzer boynuzu<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Alnın ortası yazılı Kur&rsquo;an <br /> Hi&ccedil; mahrum kalır mı cem&acirc;lin g&ouml;ren<br /> Yarın mahşer g&uuml;n&uuml; şefaat uman<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Yağmur yağar &ccedil;iselenir izleri<br /> Elham Suresine benzer g&ouml;zleri<br /> Ay ile g&uuml;n gibi parlar y&uuml;zleri<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> PİR SULTAN&rsquo;ım biz &ccedil;ekeriz yasları<br /> D&ouml;rt kapıdan beyan olur sesleri<br /> Aşıklarda s&ouml;yler bu nefesleri<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Ali Ko&ccedil; Baba S&uuml;reğinde Baba Se&ccedil;imi ve erkan<br /> &nbsp;Ali Ko&ccedil;luların Baba se&ccedil;imleri de son derece dikkat &ccedil;ekicidir. Baba Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml; zaman yerine b&uuml;y&uuml;k oğlu erkan y&uuml;r&uuml;tmekte ve baba olmaktadır. Taliplerinin&nbsp; durumuna ve &ccedil;okluğuna g&ouml;re de diğer oğulları babalık yapabilmektedir. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;nın Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;mesinden sonra Hamza Baba&rsquo;nın oğulları ve torunlarından kimse bu makama gelmeyince &ouml;z kardeşlerini&nbsp; baba olarak ta&ccedil; giydirmiştir .Yani babalık yetkisini halk huzurunda musahiplerinin yanında vermiştir.Hata kardeşi&nbsp; Hasan&rsquo;a senin musahibin&nbsp; vefat etti istersen gerekli eksilerini tamamladığın zaman kardeşlerinden istediğinden babalık alabilirdin demiştir .&nbsp; <br /> Yeni m&uuml;rşit olacak baba doğrudan en kıdemli babanın huzurunda niyazda bulunduktan sonra babalığa başlamakta ve kendisine bir rehber verilmesine gerek duyulmamaktadır. Bu konuda&nbsp; Hamza Ko&ccedil;erdin Baba ile yaptığımız konuşmada Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;yen bir babanın yerine oğlunun&nbsp; doğrudan babalık yapabileceğini s&ouml;ylemiş, kendisi Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml; zaman ise&nbsp; oğlu Mustafa&rsquo;nın&nbsp; isterse&nbsp; baba olabileceğini belirtmişti. Kendi şecereleri ile ilgili bize geniş bir bilgi verdi. Ancak daha sonra Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;dan bu&nbsp; şecereleri&nbsp; gidip bir t&uuml;rl&uuml;&nbsp; alamadık. <br /> Hamza Ko&ccedil;erdin Baba ile yaptığımız g&ouml;r&uuml;şmelerde: &ldquo;Ali Ko&ccedil;lular s&uuml;reğinde bir baba geride bir m&uuml;rşit bırakmazsa baba olacak adayın Eskişehir&rsquo;in&nbsp; Seydiler k&ouml;y&uuml;ne veya Bulgaristan&rsquo;a&nbsp; gidip babalık alması gerekmektedir.&rdquo; demişti. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba devamla: &ldquo;Eskişehir&rsquo;deki Seydi Ko&ccedil; Baba&nbsp; benden ta&ccedil; giymişti. Baba olacakların oradan el alması posta oturması gerekmektedir.&rdquo; demişti. Şu an Hamza Baba&rsquo;nın postuna oturduğu s&ouml;ylenen H&uuml;seyin Marangoz, Veli Ko&ccedil;erdin ve&nbsp; H&uuml;seyin&nbsp; Ko&ccedil;erdin&rsquo;in&nbsp; Hamza Baba&rsquo;dan el aldığını İbrahim Ercan s&ouml;ylemektedir.O gece babalık t&ouml;reninde bulunanların imzaladığı bir tutanağın bir fotokopisi&nbsp; elimizdedir .<br /> Ocakta baba sayısı&nbsp; belirli&nbsp; sayı ile sınırlandırılmamıştır. Ocakta asıl baba haricinde&nbsp; Kırklareli&rsquo;nin Kof&ccedil;az il&ccedil;esine bağlı&nbsp;&nbsp; Terzidere&rsquo;de&nbsp; Hasan Usluaşık, Paşaalan da Mustafa B&uuml;lb&uuml;l baba olarak g&ouml;rev yapmaktadır. Aydın k&ouml;y&uuml; vekil Babası Ali Akg&uuml;l 1996 yılında Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;. Kendisi ile 1995 yılında&nbsp; Ali Baba kurbanında beraber olmuş hatta Ali Baba kurbanı&nbsp; hakkında geniş bilgi almış ve yazımızı Nefes Dergisi&rsquo;nde yayımlamıştık. <br /> Ali Ko&ccedil;luların halen b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunluğu Bulgaristan&rsquo;da yaşamaktadır. 1989 g&ouml;&ccedil;&uuml; sırasında da &ouml;nemli &ouml;l&ccedil;&uuml;de g&ouml;&ccedil;ler olmuştur. B&uuml;t&uuml;n bunlara rağmen halen Bulgaristan&rsquo;da Veletler, K&uuml;&ccedil;&uuml;kler ve Alvanar k&ouml;ylerinde toplu olarak yaşamaktadırlar. Bu k&ouml;yler İsliven&rsquo;e bağlı k&ouml;ylerdir.<br /> Alevi-Bektaşi topluluklarının niteliklerini belirleyen &ouml;nemli durumlardan biri de Musahiplik kurumudur. Musahiplik Fetih suresinin 10. ayeti delil g&ouml;sterilir .&nbsp; Ali Ko&ccedil;lu Bektaşi s&uuml;reğinde d&ouml;rtl&uuml; musahip olunur, yani musahip kardeşlerin &uuml;zerlerine bir &ouml;rt&uuml; &ouml;rt&uuml;l&uuml;r. G&uuml;l &ccedil;ubuğu ile baba onları tarikten ge&ccedil;irir. Kardeş olurlar. G&uuml;lden bir değneğin burada oluşu ve tarikatta g&ouml;r&uuml;şmelerde g&uuml;l koklamasını andıran bir rit&uuml;el olması nedeni ile diğer toplumlar &ldquo;g&uuml;lc&uuml;ler&rdquo; &ldquo;g&uuml;l kardeşliği&rdquo; &ldquo;g&uuml;l&uuml; sevenler&rdquo; anlamında &ldquo;G&uuml;lşeni&rdquo; veya şivenin bozulması ile &ldquo;G&uuml;lşani&rdquo; denilmesine yol a&ccedil;mış olabilir. Musahiplik erkanının Anadolu&rsquo;daki musahiplik t&ouml;renlerine&nbsp; benzediğini g&ouml;r&uuml;yoruz.&nbsp; Erkan&nbsp; &Ccedil;ubuğunun ve &ldquo;Tarik&rdquo; in g&uuml;l ağacından olması&nbsp; Balkanlara ait bir anlayış değişmesi sonucu olabilir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ldquo;Erkan &Ccedil;ubuğu&rdquo; veya &ldquo;Tarik&rdquo; Anadolu&rsquo;da on iki boğum olarak ardı&ccedil; ağacından&nbsp; kesilerek yapılmakta ve &ouml;zel bir kılıfta saklanmaktadır.<br /> Ali Ko&ccedil; Babalıların Kızıldeli erkanı ile benzerlikleri &ccedil;oktur. Tığbent&rsquo;in yerini kuşağın alması da buna bir &ouml;rnektir. Balım Sultan &ouml;ncesi Bektaşilikte tığbent yerine kuşak kullanılmıştır.Trakya da Babagan kolu hari&ccedil; diğer tarikatlarda (Şeyh Bedreddin&rsquo;ilerde yoktur) kuşak şeklinde vardır. <br /> Musahip Erkanında d&ouml;rt kişinin olmasının gerek&ccedil;esini sorduğumuz zaman Tekirdağ&rsquo;ın T&uuml;rkg&uuml;c&uuml; (Paşa Alan) k&ouml;y&uuml;nden vekil baba Mustafa B&uuml;lb&uuml;l şu a&ccedil;ıklamayı yapmıştır:<br /> &ldquo;T&uuml;m Ehli Beyt inananlarının bildiği inandığı gibi&nbsp; Mira&ccedil; olayında Kırklar bir tek &uuml;z&uuml;m tanesinden elde edilen&nbsp; nesne ile&nbsp; mest olurlar. &Uuml;z&uuml;m tanesinin i&ccedil;inde d&ouml;rt adet &ccedil;ekirdek vardır. Genelde yerli eski t&uuml;r &uuml;z&uuml;mlerde&nbsp; &ccedil;ekirdek sayısı d&ouml;rtt&uuml;r. Burada iki eş karşılıklı olarak birbirlerini&nbsp; yaşam boyu&nbsp; Kırklara g&ouml;n&uuml;lle kabul edip bağlandıklarına g&ouml;re onlarda o &uuml;z&uuml;m&uuml;n manevi &ccedil;ekirdekleri sayılır. &Ccedil;ekirdeğin bir başka &ouml;nemi meyvenin varlığını s&uuml;rd&uuml;rmesini sağlayan &ouml;zd&uuml;r.&rdquo;<br /> Ger&ccedil;ekten&rsquo;de Kaygusuz Abdal&rsquo;ın:<br /> &ldquo;Bu adem meyvesinin/&Ccedil;ekirdeği &ouml;z&uuml;nd&uuml;r&rdquo;&nbsp; bi&ccedil;imindeki nefesi de Mustafa B&uuml;lb&uuml;l&rsquo;&uuml;n a&ccedil;ıklamasını destekleyici niteliktedir. Esasen Anadolu&rsquo;nun bir &ccedil;ok y&ouml;resinde&nbsp; musahip erkanı&nbsp; karı koca ikişer kişiden d&ouml;rt kişi olarak yapılmaktadır. Ali Ko&ccedil;luların erkanının bir başka &ouml;zelliği ise Abdal Musalıların erkanına benzerlik g&ouml;stermesidir. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;ya bu&nbsp; benzerliğin kaynağını sorduğumuz zaman Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın&nbsp; eşinin Abdal Musalılardan olduğunu belirtmiştir. Ancak bunu sadece bu ilişkiye bağlamamız doğru olmaz.<br /> Balkanlarda Seyit Ali Sultan&rsquo;a bağlı olan toplulukların &ouml;nemli bir kısmına Dağlı adı verilmektedir. Genellikle Bulgaristan&rsquo;da ve Trakya&rsquo;nın Bulgaristan&rsquo;a yakın dağlık y&ouml;relerinde yaşayan dağlıların y&uuml;zyıllardır Şamanist geleneklerini s&uuml;rd&uuml;rd&uuml;kleri bilinmektedir. Bunlara Eroğlular, Kızıl divaneler ve&nbsp; Kızıl Deliler adı verilmektedir. Bu bakımdan&nbsp; b&ouml;lgedeki diğer &ldquo;Dağlı&rdquo; olarak adlandırılan gruplardan farklılık g&ouml;stermektedirler. Horasan&rsquo;dan geldikleri s&ouml;zl&uuml; gelenek olarak aralarında yaşar. Ancak&nbsp; oymak veya boy olarak&nbsp; hangi boya bağlı oldukları bilinmemektedir. Kendilerini &ldquo;Dağlı T&uuml;rkmen&rdquo; olarak tanımlamaktadırlar. Bu yapılacak ciddi bir antropolojik araştırma sonucunda belirlenebilir. Ancak Ali Ko&ccedil;luların da Seyit Ali Sultan&rsquo;a bağlanmaları b&uuml;t&uuml;n Anadolu&rsquo;daki ocaklar gibi &ldquo;el ele el Hakk&rsquo;a&rdquo; ilkesine g&ouml;re aralarındaki ilişkiyi ortaya &ccedil;ıkarmak gerekmektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Ali Ko&ccedil;lularla &ldquo;Dağlı&rdquo; olarak adlandırılan&nbsp; T&uuml;rkmenler arasında b&uuml;y&uuml;k bir yakınlık bulunmaktadır. Esasen b&uuml;t&uuml;n Rumeli b&ouml;lgesindeki Alevi ve Bektaşi erkanları birbiriyle karşılaştırmalı olarak verilemediği i&ccedil;in&nbsp; topluluklar ve ocaklar arasındaki benzerlik ve farklılıklar somut olarak ortaya konulmamıştır.<br /> &nbsp;Bazı y&ouml;relerde ise ortak bir tasavvufi gelenek olarak Aslında Trakya tarikatlarının ortak bir noktası Şeyh Bedreddiniler ve Nakşibendilerin&nbsp; haricinde tamamının Balım Sultan evveli ve sonrası&nbsp; Bektaşileri olmasıdır. Bu g&uuml;n Balım Sultan&nbsp; evveli Bektaşi si&nbsp; olan Kızıldeli,Ali Ko&ccedil;lular Babailer ve Akyazılılar erkanca &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k oranda birbirine benzemektedir. G&uuml;lbankları ibadet şekilleri benzemektedir .Yine bu tarikatların ortak bir noktası da liderlerin &ouml;zel giysileri olmayışıdır.&nbsp; Ayrıca Trakya&rsquo;daki t&uuml;m tarikatların erkanlarının bazı nedenler ile g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar bazı eksiklere uğradığı sanılmaktadır. Ezberden ezbere bazı kısalmalar eksikler oluşmuştur. Bunu erkanların yanı sıra&nbsp; Nefeslerde zikirlerde de g&ouml;rmekteyiz. Balım Sultan Erkanına (Babagan koluna)en yakın olan&nbsp; tarikat Kızıldeli&nbsp; yolu erkanıdır.</p>
<p> Halen Bulgaristan&rsquo;da bulunan aslında Babai guruplarının zaman i&ccedil;inde erkan değiştirmesiyle oluşan&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;&Ccedil;arşambalılar&rdquo; olarak adlandırılan bir toplum g&ouml;rmekteyiz . Bu toplum da Kızıldeli erkanını uygulamakta imiş. Kesin bir bilgimiz olmamakla beraber &Ccedil;arşambalıları&nbsp; yeni bir erkan ile uyaran YEŞİL ABDALdır.Erkanlarında da bunu g&ouml;rmekteyiz . Bu ayrımda erkandan ayrılma ve erkan değişimi s&ouml;z konusu olmamakla birlikte vekil babalıklar sebebiyle veya&nbsp; cem toplanma g&uuml;n&uuml; nedeniyle ortaya &ccedil;ıkmış olan ayrılıkların adlandırılmasıdır. Bu tarz&nbsp; ayrışmanın Balım Sultan erkanında(Babagan kolunda) toplam&nbsp; 56 farklılık oluşturduğunu&nbsp; Bedri Noyan Dedebaba tespit etmiştir.<br /> &nbsp;Ali Ko&ccedil;luların ailesinden topladığımız bilgilere dayanarak yazılı bir belge olmaksızın bize anlattıkları&nbsp; soy şecereleri aşağıdaki gibidir:</p>
<p> 1.Hacı Bektaşi Veli<br /> 2.Seyit Ali Sultan (Kızıldeli Sultan.)<br /> 3.Ali Ko&ccedil; baba<br /> 4.H&uuml;seyin Baba (Ali Ko&ccedil; oğlu)<br /> 5.Kazım baba (H&uuml;seyin Baba oğlu)<br /> 6.Kazım baba&nbsp; (Mustafa Baba oğlu)<br /> 7.Mustafa Baba (Kazım baba oğlu)<br /> 8.Mıstın Baba (Mustafa Baba oğlu)&nbsp;&nbsp;&nbsp; iki oğlu Kazım baba ve Hasan Kuzlu<br /> 9. Kazım baba&nbsp; (Mıstın Baba oğlu) iki oğlu var.&nbsp;&nbsp; Hamza baba&nbsp; oğlu İbrahim.<br /> 10. Hamza Baba(Kazım Baba oğlu)&nbsp; Kazım ve Mustafa adında 2 oğlu var.<br /> 11. Kazım Baba( Hamza Baba oğlu) 5 adet oğlu var . 1. Mehmet Ali Hoca 2. Mıstın 3.Musa ,4.Kazım Ağa. 5. H&uuml;seyin Baba<br /> 12. H&uuml;seyin Baba&nbsp; (Kazım Baba oğlu) Ali baba ve Mustafa adında 2 oğlu var.<br /> 13. Ali baba (H&uuml;seyin Baba oğlu) d&ouml;rt oğlu var. Molla Hasan, Molla Mustafa Molla Haşim, Şakir Ko&ccedil;.<br /> 14. Mustafa Baba( Ali baba oğlu) beş oğlu var. Hamza Ko&ccedil;erdin, Ali Ko&ccedil;, Hasan Ko&ccedil; H&uuml;seyin Marangoz, Veli Ko&ccedil; <br /> 15. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba (Molla Mustafa oğlu.) Hamza Babanın Yusuf, Mustafa, Necat Mehmet&nbsp; &uuml;&ccedil; oğlu olmuş. 2004 yılında Mustafa hari&ccedil; diğer ikisi sağ&nbsp; değildir. <br /> 16.Yusuf Ko&ccedil;erdin (Hamza Ko&ccedil;erdin oğlu) babasının sağlığında daha vefat etmiştir.<br /> 17. Hamza Baba sağlığında&nbsp; d&ouml;rt kardeşinden &uuml;&ccedil;&uuml;ne babalık vermiştir. S&ouml;zl&uuml; gelenekten&nbsp; derlediğimiz bu şecere elbette&nbsp; yaklaşık 600 yıllık bir soy şeceresini oluşturmamaktadır. Burada s&ouml;zl&uuml; gelenekten gelen bağlantılar arasındaki kopukluklar normal karşılanmalıdır. G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde Bulgaristan&rsquo;da Ali Ko&ccedil;luların yoğunlukla bulunduğu yerlere gelince:<br /> Bulgaristan&rsquo;daki&nbsp; kutsal ziyaret yerleri &uuml;zerinde araştırmaları bulunan&nbsp; değerli araştırmacı Sabri Koz&rsquo;un belirttiğine g&ouml;re Osman Pazarı kazasında Alvanlar, K&uuml;&ccedil;&uuml;kler, Veletler k&ouml;yleri dahi Kızılbaş olup &Ccedil;elebidirler. (Burada &Ccedil;elebi kelimesi babadan oğula ge&ccedil;en sistem i&ccedil;in kullanılmış olmalı.)Alvanlar Kariyesinde (K&ouml;y&uuml;nde) şu tekkeler vardır: <br /> Alvan Baba tekkesi, Ali Ko&ccedil; Baba tekkesi, Hasan Baba tekkesi, G&ouml;zc&uuml; Ali Baba tekkesi. Bunlar i&ccedil;inde en eski olanı Alvan Baba tekkesidir. K&ouml;y&uuml;n bu adla anılmasının sebebinin bu Tekke olduğu s&ouml;ylenilmektedir. Ali Ko&ccedil; Baba tekkesi k&ouml;y&uuml;n i&ccedil;erisindedir. Baş &Ccedil;elebi Ali Baba bu tekkede bulunmaktadır. &Ccedil;elebi Ali Baba tekkenin s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;ten On&uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; &Ccedil;elebisi imiş. <br /> Ali Ko&ccedil; baba soyundan ve soyu ile akrabalık ilişkisi olanlar ile&nbsp; g&ouml;r&uuml;şmelerimde <br /> Ali Ko&ccedil;luların Bulgaristan&rsquo;daki&nbsp; yerleşimleri arasında yukarda da s&ouml;z ettiğimiz gibi Topuzların &ouml;zel bir yeri bulunmaktadır. Topuzlar k&ouml;y&uuml;nde daha evvelden Bektaşiliğin var olduğunu, zaman i&ccedil;inde kaybolduğunu, H&uuml;seyin Marangoz Baba&nbsp; anlatmıştı. Bu k&ouml;y&uuml;n kurucusu ilk defa Alvanar k&ouml;y&uuml;ne gelince Ali Ko&ccedil; Baba ile anlaşmaları sonucu derenin &ouml;te yakasına bu g&uuml;nk&uuml; Topuzlar k&ouml;y&uuml;ne yerleşiyor. Zaman i&ccedil;in Topuz Baba muhiplerinin bazıları Alvanar k&ouml;y&uuml;ne gelip nasip almış. Topuzlar k&ouml;y&uuml; halkı eski inancını bıraktığı i&ccedil;in bu yeni tarikata giren Topuz Baba muhipleri yavaş yavaş Alvanar k&ouml;y&uuml;ne yerleşmeye başlamışlar ve Alvanar k&ouml;y&uuml; ile kaynaşmışlar. Topuz Babanın Trakya ve Balkanlar&rsquo;da&nbsp; s&uuml;ren erkanlardan hangisine dahil olduğu veya başka bir tarikata mı mensup olduğu bilinmemektedir. Bulgaristan Bektaşiliği o kadar karışık bir durum arz etmektedir ki i&ccedil;inden &ccedil;ıkmak &ccedil;ok zordur. Her yerleşen lider zaman ile belli bir erkan yol tutmuştur. &Ouml;yle ki aynı toplumlardan farklı inan&ccedil;lar ve erkanlar &ccedil;ıkmıştır. Aslında Balım Sultan erkanı dışında oluşan bu erkanların bazılarını incelediğimizde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z ve vardığımız sonu&ccedil;, ezberden kaynaklanmış aynı erkanın farklı farklı oluşmasıdır. Topuzlarla ilgili değişik kaynaklardaki bilgileri yazımızın sonundaki ekte bulabilirsiniz .</p>
<p> T&uuml;rkiye&rsquo;de Ali Ko&ccedil;luların kollarına gelince bunlar i&ccedil;inde en &ouml;nemlilerinden biri Kırklareli&rsquo;nin L&uuml;leburgaz İl&ccedil;esi&rsquo;ne bağlı Umur&ccedil;a K&ouml;y&uuml;d&uuml;r. 1928 yılında&nbsp; Bulgaristan&rsquo;dan olan bir g&ouml;&ccedil; sırasında Ali Ko&ccedil; Baba s&uuml;reğinden Molla Ali buraya gelerek yerleşmiştir. Tek başına geldiği ve s&uuml;rekten kimse bulunmadığı i&ccedil;in Muratlı&rsquo;nın Seyitler k&ouml;y&uuml;nde&nbsp; kuru bir dere yakınındaki k&ouml;pr&uuml;n&uuml;n yanına yerleşiyor.Bir s&uuml;re sonra&nbsp; Muratlı&rsquo;ya bağlı Aydın K&ouml;y ve Umur&ccedil;a k&ouml;ylerinde toplanıyorlar. Burada b&uuml;y&uuml;k bir &ccedil;iftlik oluşturuluyor. Taliplerin de gelerek yerleşmesi ile birlikte s&uuml;rek yeniden canlandırılıyor. Yaptığımız alan araştırmaları sırasında burada &ccedil;iftliğin kapısının halen yerinde durduğunu g&ouml;rd&uuml;k.<br /> Molla Ali&rsquo;nin&nbsp; 1940 yılında Hakka y&uuml;r&uuml;mesinden sonra geride&nbsp; iki eşinden d&ouml;rt &ccedil;ocuğu kalmıştır. Bunlar Hasan, Mustafa, Haşim ve Şakir&rsquo;dir. Molla Ali&rsquo;nin ilk eşinden olan iki &ccedil;ocuğuna&nbsp; el verdiğini&nbsp; belirledik. Hasan&rsquo;ın Hakka y&uuml;r&uuml;mesinden sonra yerine oğullarından kimse ge&ccedil;memiştir.&nbsp; Şu anda s&uuml;reği Mustafa&rsquo;nın Hamza, Ali, Veli, Hasan ve H&uuml;seyin isimli beş oğlunun en b&uuml;y&uuml;ğ&uuml; olan Hamza posta ge&ccedil;miştir. Hamza Baba da yerine sağlığında oğlu Yusuf&rsquo;a el vererek Baba yapmıştır. Yusuf baba da 1990 yılında Hakka y&uuml;r&uuml;y&uuml;nce Trakya&rsquo;da Ali Ko&ccedil;luların tek&nbsp; lideri kalmıştır. <br /> Ali Ko&ccedil;luların bir b&ouml;l&uuml;m&uuml; Eskişehir dolaylarına yerleşmişlerdir. Bu kolun &ouml;zellikleri erkanı ve&nbsp; g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar gelişi ile ilgili olarak dergimizin bu sayısında araştırmacı yazar Coşkun K&ouml;ker&rsquo;in bir alan araştırmasını bulacaksınız.<br /> Bulgaristan&rsquo;da da s&uuml;rek halen b&uuml;t&uuml;n canlılığı ile s&uuml;rmektedir. Bizim&nbsp; Trakya&rsquo;da yaptığımız araştırmalar sırasında duyduğumuza g&ouml;re s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;ten Molla Ali&rsquo;nin torunu Fedal&rsquo;in oğlu Mustafa imiş. Yine duyduğumuza g&ouml;re Alvanar k&ouml;y&uuml;nde s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;tmektedir.<br /> Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;ya gelince 1997 yılında Hakka Y&uuml;r&uuml;d&uuml;. &Ouml;lmeden &ouml;nce yapılan son toplantıda kardeşleri Ali Ko&ccedil;, Veli Ko&ccedil;erdin, Hasan Ko&ccedil;, H&uuml;seyin Marangoz huzura gelince Hasan Ko&ccedil;&rsquo;un musahibi vefat ettiğinden eksiğini tamamlayarak kardeşlerinin herhangi birinden el alması &ouml;ğ&uuml;tleniyor.(Şuan 2004 yılı aralık ayında 3 kardeşten el alanlardan sadece H&uuml;seyin Marangoz sağdır.) Diğerlerinin tamamının ta&ccedil;ları tekbirleniyor. Bu s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;tme yetkisinin verilmesi anlamına gelmektedir.<br /> Daha &ouml;nce de s&ouml;z ettiğimiz gibi&nbsp; nasipte babalara&nbsp; rehber verilmemektedir. T&ouml;ren sırasında Kur&rsquo;an&rsquo;dan &uuml;&ccedil; ayet okunuyor. Babaların Kur&rsquo;an&rsquo;dan ayetleri bilmeleri şarttır. Bu y&uuml;zden Hamza Ko&ccedil;erdin Baba onalar Tevbe Suresinden ayetler okuyarak &ouml;ğ&uuml;t veriyor. Bu sırada muhiplerin bulunduğu k&ouml;ylerin babalar arasında paylaştırılması fikri ortaya atılıyor. Ancak bunun ikiliklere yol a&ccedil;acağı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lerek bundan vaaz ge&ccedil;ilmiştir.<br /> Ali Ko&ccedil;lularda babalar haricinde 12 hizmet g&ouml;revi yapan dedeler vardır. Bazı k&ouml;ylerde babanın g&ouml;revini yapan vekil babalar da&nbsp; bulunmaktadır. Halk bu vekil babalara&nbsp; b&uuml;t&uuml;n Anadolu Aleviliğinde olduğu gibi &ldquo;Dikme Baba&rdquo; demektedir. Dikme Babalar soydan olmamakla beraber yine de ge&ccedil;mişi&nbsp; titizlikle irdelenmektedir.<br /> &nbsp;Dikme Babalar musahiplik erkanı dışında b&uuml;t&uuml;n&nbsp; diğer erkanları y&uuml;r&uuml;tmektedir. Dikmelik kavramı bilindiği gibi zorunluluktan ortaya &ccedil;ıkmış bir kavramdır. Babaların olmadığı, soyun y&uuml;r&uuml;mediği veya&nbsp; erkan y&uuml;r&uuml;tmenin uzaklık, maddi imkansızlıklar, m&uuml;rşide duyulan acil ihtiya&ccedil;lar sebebiyle erkanın aksamalara uğradığı durumlarda baş vurulan y&ouml;ntemlerdendir. Bu durumda&nbsp; en az yirmi&nbsp; er ve bacının imzalı isteği ve kendi tespit ederek g&uuml;vendikleri bir isme bu yetki verilmektedir. Dikme Babaların Ali Ko&ccedil;lular s&uuml;reğinde Muharrem ayında kılınan&nbsp; kırk rekat namazı kıldıramadıklarını da bu araştırmalar sırasında &ouml;ğrendik. Bunu ancak soydan gelen babalar yapabilmektedirler. Bu şekilde Dikme Babalara iki&nbsp; &ouml;rnek olarak Kırklareli&rsquo;nin Terzidere ve Paşa alan k&ouml;y&uuml;nde rastladık. Hasan Uslu Aşık ve Mustafa B&uuml;lb&uuml;l halen dikme baba olarak g&ouml;rev yapmaktadırlar.<br /> Ali Ko&ccedil;luların bir başka &ouml;zelliği ise&nbsp; Bektaşi geleneğinin &ouml;nemli bir simgesi olan teslim taşının bulunmaması ve erkanlarda takılmamasıdır. Bizim yaptığımız kili g&ouml;r&uuml;şmelerde H&uuml;seyin Marangoz Baba ve İbrahim Ercan&nbsp; bana Hamza Baba&rsquo;nın&nbsp; teslim taşı taktığını s&ouml;ylediler. Ancak bunun bir Hacı Bektaş ziyareti sırasında&nbsp; Hamza Baba tarafından&nbsp; oradan alındığını , daha &ouml;nce b&ouml;yle bir taş kullanılmadığını belirttiler. Bu durum Bize Balkanlardaki Bektaşi&nbsp; s&uuml;reğinin kendisine &ouml;zg&uuml; yapısının g&ouml;stermesi bakımından &ccedil;ok ilgin&ccedil;tir.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba S&uuml;reğinde Kurban Gelenekleri:<br /> Ali Ko&ccedil; Babalılarda en &ouml;nemli kural, m&uuml;mk&uuml;nse kurbanlığı kendi yetiştirmiş olması ve yine elinden geliyor ise kendisinin kesmesidir. Bu kural , Ali Ko&ccedil;lu talipleri olan k&ouml;ylerin hemen hemen tamamında ge&ccedil;erlidir. Kurban sahibinin kendisi kesmesinin hangi inanca dayandığını sorduğumuzda Hazret-i İbrahim&rsquo;in ve Hazret-i Muhammed&rsquo;in kurbanlarını bizzat kendisinin kestiği i&ccedil;in buna &ouml;zen g&ouml;sterildiği belirtilmiştir. <br /> Kurbanın en az bir yaşında olması veya bir yaşındaki kadar iri olması istenmektedir. Ali Ko&ccedil; Babalılarda kurbanlar en az iki veya &uuml;&ccedil; g&uuml;n &ouml;nceden kınalanmaktadır. Hemen o g&uuml;n bile kesilse kurbana kına yakılması geleneği bulunmaktadır. Kurbanın yedi yerine kına yakılmaktadır. &Ouml;nce başına, yani alnına daha sonra &ouml;n kollarının arasına, her iki sırtlarına kına yakılır. Daha sonra sırtına&nbsp; ve arka ayaklarının sırt kısımlarına ve en son olarak ta kuyruk &uuml;st&uuml; kınalanır. Ab dest &ouml;ncesi&nbsp; kurbanın kesimi i&ccedil;in izin duası yapılır. Bu izin duası ş&ouml;yledir:<br /> &ldquo;Delili Cebrail&nbsp;&nbsp;&nbsp; mana-i kamber, feda-yi İsmail,&nbsp; ferman-ı Hak lailehe illallah allahu ekber allahu ekber&nbsp; velillahil hamd .&rdquo;<br /> Abdest sırasında kurbanın&nbsp; y&uuml;z&uuml; kulakları ayakları tamamen mesh edilir şekilde yıkanır. Sırtı sıvazlanır. Kesim i&ccedil;in bir &ccedil;ukur a&ccedil;ılır. Hayvana su verilir.&nbsp; Kesim &ouml;ncesi sol kol &uuml;zerine yatırılır. &Uuml;&ccedil; ayağı bağlanır. Kurbanın &ouml;n&uuml;nde muhakkak Cebrail&nbsp; kesimi yapılmaktadır. Kıbleye d&ouml;nd&uuml;r&uuml;l&uuml;r. Hayvana en az acı &ccedil;ektirecek şekilde keskin bı&ccedil;ak ile m&uuml;mk&uuml;nse kurban sahibi tarafından kesilir. Hayvanın y&uuml;z&uuml; bir havlu ile &ouml;rt&uuml;l&uuml;r. Hayvan kesilir kesilmez hayvanın can &ccedil;ekilmesi halinde bile diğer ayakları &ccedil;&ouml;z&uuml;lmekte imiş. Kurban her ne niyetle kesilirse kesilsin mutlaka kınalanır. Cem i&ccedil;in kesilen kurbanlar kurbancı tarafından kesilmesi i&ccedil;in baba veya dede kurbancıya g&ouml;revi verir. Baba kurbancıya kurbanı teslim etmeden &ouml;nce şu duayı yapar:<br /> &ldquo;Bismi Şah Allah Allah<br /> Yarabbi Muhammed Ali&rsquo;nin himmeti i&ccedil;in bizleri bu dergahtan ayırma hey gani şah Ferman-ı celil, kurban-ı Halil,&nbsp; delil-i Cebrail, tekbir-i İsmail&nbsp; Bismillahirrahmanirrahim S&uuml;bhanellezi L&acirc; ilahe illallah &uuml; vallahu ekber ve illahil hamd Allahu ekber Allahu Ekber&rdquo; der tekbirler. </p>
<p> Cebrail Kurbanı ise daha farklıdır. Cebrail kesiminin dayanağı Kur&rsquo;anı Kerim&rsquo;deki Vakıa suresinde 18,19,20,21 ayetleri aynen ş&ouml;yledir:<br /> &nbsp;(18)Dolaşırlar, ellerde sunmaya peymaneler<br /> bir kaynak akan o tertemiz i&ccedil;ecekle<br /> dolu testi, ibrikler bardakla geldik&ccedil;e<br /> (19)Onların bu i&ccedil;kiden başları hi&ccedil; ağrımaz<br /> v&uuml;cutları da halsiz d&uuml;şmeyecektir biraz<br /> (20,21)Beğenilen meyveler, istenen kuş etleri var.<br /> Bedri Noyan, Dr. S. 634. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Kerim, T&uuml;rk&ccedil;e&nbsp; 1997.<br /> Cebrail Kurbanı&rsquo;nın nereden geldiğini sorduğumuzda H&uuml;seyin Marangoz Baba şu olayı anlattı:<br /> &ldquo;İbrahim Peygamber her gelene sofra kurar yedirir, i&ccedil;irirmiş. Bir g&uuml;n ansızın Cebrail insan şeklinde misafir olarak geliyor. Tabi o zaman t&uuml;m davarları kırda bayırda imiş. O an i&ccedil;in bir hayvan kesmesi imkansız olunca k&uuml;mesten bir horoz alıp kesip pişiriyor. Cebrail&rsquo;e getiriyor. Cebrail ben yemekten i&ccedil;mekten uzağım deyip kendini tanıtıyor. İlk defa İbrahim Peygamber misafirine horoz kurban olarak kestiğinden tarikatların pek &ccedil;oğunda horoza &ldquo;Cebrail kurbanı&rdquo; denilmektedir.&rdquo;<br /> Ayrıca bazı b&ouml;lgelerde İsmail&rsquo;e kesilen(ademe) kurbana &ldquo;B&uuml;y&uuml;k Kurban&rdquo;, Cebrail&rsquo;e kesilen&nbsp; kurbana da &ldquo;K&uuml;&ccedil;&uuml;k Kurban&rdquo; denmektedir.<br /> Kurbancıya g&ouml;rev verilmesine &ldquo;Kurbancı Ta&ccedil;landırması&rdquo; denilmektedir.<br /> Kurbancının kurban kesebilmesi i&ccedil;in halkın rızası ve nasipli olması şarttır. Kurbancı olacak kişi ayağa kalkar ve: &ldquo;Elim erde y&uuml;z&uuml;m yerde.&rdquo; diye başlayan terc&uuml;manı okur rızalık alır. Kurbancı se&ccedil;ilmeden &ouml;nce bir muhabbette baba daha &ouml;nceden konuyu orada a&ccedil;ar ve halkın onayını almak zorundadır. Daha &ouml;nceden bu işe yatkınlığı bilinen kurbancı yanında yetişen kişilerin artık bu işi yalnız başına yapacağına inanılan kişilere tarikatta bu g&ouml;revi &uuml;stlenmesi i&ccedil;in bir t&ouml;ren ile makam veriliyor. Kurbancı kurbanı alır kınalar abdestini aldırır baba &ouml;n&uuml;ne getirir tekbirlendikten ve duası yapıldıktan sonra kurbancı Eşinden rızalık alır. Kurbancının yanından musahip kardeşleri&nbsp; bulunması gerekir.Daha sonra kurbanını kendi keser.&nbsp; Kurbancının g&ouml;revini &ouml;m&uuml;r boyudur. Eşinin vefatı dahi kurbancının g&ouml;revini aksatmaz. Ali Ko&ccedil; Babalılarda kurban &uuml;zerine nefeslerin olup olmadığını sorduğumuzda erkanlarında genelde Duvazda imam ve &ldquo;Kırklar nefesi&rdquo;nin olduğunu s&ouml;ylediler. </p>
<p> Ali Ko&ccedil; Babalılar S&uuml;reğinin bir başka&nbsp; geleneği ise &ldquo; Kansız Kurban&rdquo; uygulamasıdır. Ali Ko&ccedil; baba geleneğinde kansız kurban, pişirilen &ldquo;kola&ccedil;&rdquo; ve &uuml;zerine veya yanında verilen meyvedir. Genellikle tatlı bir meyvenin konulması &ouml;zellikle&nbsp; kirazın tercih edilmesinin nedenlerini kimse bize a&ccedil;ıklayamadı. Yağda pişirilen &ldquo;kola&ccedil;&rdquo; veya &ldquo;bişi&rdquo; adı verilen hamur işi yapıldığını buna kansız kurban adı verildiğini biliyoruz.&nbsp; Kansız kurban geleneği genelde&nbsp; Cuma g&uuml;nleri yapılmakta ve pişirilen tatlılar&nbsp; yedi kişiye dağıtılmaktadır. Burada ilgin&ccedil; noktalardan biri de kirazların olgunlaşmasından sonra&nbsp; bah&ccedil;e sahibi&nbsp; tatmadan &ouml;nce komşusuna tattırmaktadır. Bu meyvenin zekatı olarak kabul edilmektedir. Paylaşma, yardımlaşma a&ccedil;ısından yararlı bir gelenek ve inan&ccedil;tır. Genelde k&uuml;&ccedil;&uuml;k &ccedil;ocuklara verilmesi t&uuml;m Trakya da inan&ccedil;lar arasında masumların dileği ve masumların duaları Hak katında kabul edilir inancının&nbsp; uzantısıdır. Meyvesi olmayan mevsimine g&ouml;re&nbsp; satın alır ve dağıttıktan sonra kendi ev halkına yedirilirmiş. <br /> Ali Ko&ccedil; Babalılarda Sofraya oturuş ve sofradan kalkış sırasında okunan g&uuml;lbankler de ş&ouml;yledir:<br /> &ldquo;Bismi şah Allah Allah<br /> Canların adakların kurbanları istekleri kabul&nbsp; makbul muradları hasıl ola. Divani erden, Didar-ı Hak&rsquo;tan, sırr-ı Şah&rsquo;tan, İmam Cafer kullarından ayrı d&uuml;ş&uuml;rmeye. Er divanında, Hak divanında yolumuzu a&ccedil;ık eyleye. Kılıcımız keskin eyleye. G&ouml;n&uuml;lleri şen-i r&uuml;şen eyleye. Biz dua eyledik, pirimiz Muhammet, Ali kabul eyleye. Her ne niyetle&nbsp; divan-ı Hakk&rsquo;a yazıla. Ger&ccedil;ekler demine, Ali&rsquo;nin keremine&nbsp; h&uuml; deyelim, Ali h&uuml;.&rdquo;<br /> Bir diğer sofra duası:<br /> &nbsp;Bismi Şah Allah Allah <br /> Vakitler hayır ola. Şerler def ola. Hayırlar feth ola. İstekler kabul ola, hazır ola. Muradlar, maksutlar hazır ola. G&ouml;n&uuml;ller mamur ola. Feda olan kurbanlar&nbsp;&nbsp; hakkın divan defterinde&nbsp; kayıt ola. Sine bedel&nbsp; her murad tarikat erleri pirleri şefaatiyle ihsan oluna. Kerem-i Ali, G&uuml;lbeng-i Muhammet Ali, Nur-ı Nebi, Pirimiz H&uuml;nkar Hacı Bektaşi Veli, Ali evladı Ali Ko&ccedil; Baba ger&ccedil;ek erenler demine,&nbsp; Ali&rsquo;nin keremine&nbsp; h&uuml; diyelim ya Ali&rdquo;<br /> Sofra&nbsp; kalkışı yapılan duası:<br /> Bismi Şah Allah Allah <br /> Erler Hak bereket vere. Bu gitti ganisi gele. &Ouml;n&uuml;nden ardı g&uuml;r ola. Yeyip yedirenlerin farz mezit ola. Horasan pirleri hazır ola. &Uuml;&ccedil;ler, Beşler, Yediler, Kırklar, kerem-i Ali G&uuml;lbeng-i Muhammed Ali, Nur-ı nebi, pirimiz H&uuml;nkar Hacı Bektaşi Veli, Ali evladı Ali Ko&ccedil; Baba. Ger&ccedil;ek erenler demine,&nbsp; Ali&rsquo;nin keremine&nbsp; h&uuml; deyelim, ya Ali H&uuml; Elhamd&uuml;rillah Yarabbi ş&uuml;k&uuml;r&nbsp; . <br /> G&uuml;lbanklerin sonunda Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya yapılan atıfların tamamı s&ouml;zl&uuml; gelenekte Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Hacı Bektaş Veli&nbsp; evladı olarak kabul edildiğini ilgin&ccedil; bir kanıtıdır.<br /> Trakya y&ouml;resinde adanan ve kesilen kurbanlar i&ccedil;inde&nbsp; bir de &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; geleneği bulunmaktadır. Hıdırellezi kırk g&uuml;n ge&ccedil;ince&nbsp; yapılmaktadır. Genelde cuma g&uuml;n&uuml;ne&nbsp; getirilmektedir. Bazen&nbsp; katılım&nbsp; &ccedil;ok olsun&nbsp; diye hafta sonuna&nbsp; alınmaktadır. Bu&nbsp; kurban geleneğine katılanların &ccedil;oğunluğu Ali Ko&ccedil; Babanın yolu erkanına bağlı olanlardır. T&uuml;rkiye sınırları&nbsp; i&ccedil;inde Tekirdağ&#8217;ın&nbsp; Muratlı il&ccedil;esine bağlı&nbsp; eski adı Hoca Aydın&nbsp; yeni adı ile Aydın k&ouml;y&uuml;nde 1950 yılından&nbsp; beri&nbsp; kesintisiz olarak&nbsp; yapıla&nbsp; gelmektedir. Ali baba kurbanı aydın k&ouml;y&uuml; haricinde 1978 yılından beri Tekirdağ&rsquo;ın&nbsp; Muratlı il&ccedil;esine bağlı İnanlı k&ouml;y&uuml; yakınında İnanlı &ccedil;eşmesi yanında yapılmaktadır. Buna genelde t&uuml;m Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya bağlı baba ve vekil babalar katılmaktadır. Yer &ouml;nemli değildir. &Ouml;nemli olan halkın bu g&uuml;nde birlik beraberliği ve halkın g&uuml;nl&uuml;k ihtiyacı olan su ve oturmaya m&uuml;sait yerler olmasıdır.<br /> Bu k&ouml;y 1927 yılında kurulmuştur. Ali Ko&ccedil; Baba yolu erkanına&nbsp; bağlı olanlara halk arasında&nbsp; (G&uuml;lşani) G&Uuml;LŞENİ denilmektedir. Bu durum&nbsp; Amuca&nbsp; kabilesinin&nbsp; Şeyh Bedreddin&rsquo;ilerde&nbsp; de&nbsp; g&ouml;r&uuml;lmektedir. Bu g&uuml;n Ali Ko&ccedil; Baba soyundan olan ve aynı zamanda Seyit Ali&nbsp; Sultan&rsquo;a bağlı &ldquo;Evladiye&nbsp; kolu&rsquo;&rdquo;ndan&nbsp; olanların&nbsp; lideri&nbsp; Hamza Ko&ccedil;erdin&nbsp; Babanın&nbsp; deyimi ile: &quot; Siz Balım Sultan&nbsp; erkanına bağlı Bektaşilersiniz, biz Seyit Ali Sultana bağlı evladiye kuralı&nbsp; ile&nbsp; erkan&nbsp; y&uuml;r&uuml;ten Bektaşileriz.&rdquo; demişti. <br /> Cem dergisinde 1994 yılında Trakya&rsquo;daki&nbsp; tarikatları tanıtırken bize&nbsp; verilen&nbsp; bilgiler doğrultusunda&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba m&uuml;ritlerini&nbsp; Sultan Ş&uuml;caettin&rsquo;e bağlı&nbsp; olarak g&ouml;stermiştik. Bu yanlışımızı bu&nbsp; vesile ile d&uuml;zeltiyoruz. Hamza Baba ile 12.6.1995&nbsp; yılında evinde&nbsp; yaptığımız&nbsp; s&ouml;yleşide&nbsp; kendisi&nbsp; ile uzun uzun konuşmuştuk. O zaman Ali Ko&ccedil; Baba&nbsp; hakkında&nbsp; bize s&ouml;ylediği,&nbsp; Kızıldeli soyundan&nbsp; olduğu, On iki İmamlardan Musa-yı Kazım&rsquo;a&nbsp; dayanan şeceresinin bulunduğunu s&ouml;ylemişti.<br /> Adı itibarı ile &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; bir &ccedil;ok kişi&nbsp; tarafından Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya yapıldığı&nbsp; sanılmaktadır. İsimlerin&nbsp; aynı&nbsp; olması yanılgılara&nbsp; sebep&nbsp; teşkil&nbsp; ediyor. Bulgaristan&rsquo;ın İsliven Sancağı&rsquo;nın Alvanlar (Yablanova) k&ouml;y&uuml;nde Seyit Ali Sultanın ve Ali Ko&ccedil; Babanın da nazarlamaları ile G&ouml;zc&uuml; Ali Babanın da balkanın (ormanın) tepesinde yatırı varmış. Daha &ouml;nce Ali Baba kurbanı yazısını Nefes Dergisi&rsquo;nde yayımlamamızdan &ouml;nce ve yayımladıktan sonra defalarca &ldquo;Ali Baba Kurban&rdquo; geleneğine katıldım. Halkın &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; hakkında bilgisinin az olduğunu, hatta Ali Baba&rsquo;nın&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba olduğunu sandıklarını s&ouml;ylediler. 17. 5. 2002 g&uuml;n&uuml; yaptığımız araştırmada H&uuml;seyin Marangoz Baba erenler ile rehber İbrahim Ercan&nbsp; s&ouml;yleşimizde aslında Ali ismini taşıyan &uuml;&ccedil;&nbsp; yatırın olması dolayısıyla &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; nın hangisine ait olduğunun karıştırıldığını, aslında geleneğin G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&rsquo;nın makamının yanında olduğu s&ouml;ylemişlerdi. <br /> G&ouml;zc&uuml; Ali Baba ziyaretlerine &ouml;zellikle kiraz ve dutun&nbsp; olgunlaştığı d&ouml;nemde gidiliyor halk beraberinde dut ve kiraz g&ouml;t&uuml;rerek burada halka dağıtmaktadır.&nbsp; Ali Baba Kurbanı kesilmeden &ouml;nce G&ouml;zc&uuml; Ali Baba &Ccedil;erağının uyandırılması gerekmektedir. Bunun baba veya vekil baba yerine getirmektedir. Daha sonra orada bulunanların huzurunda: &ldquo;Erenlerin bu g&uuml;n Sizin y&uuml;z&uuml; suyu h&uuml;rmetinize Hakka kurbanımız var.&rdquo; Denilerek g&ouml;n&uuml;l birleme ger&ccedil;ekleştirilmektedir. G&ouml;n&uuml;l birleme orada bulunanların tamamının birbirlerinde razı olmalarını sağlamak ve sevgiyle&nbsp; birbirleri ile niyazlaşmalarını sağlamak i&ccedil;indir. Ziyaret ve adağın bahar aylarına getirilmesinin sebebi G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&rsquo;nın&nbsp; tarlada ekilmiş mahsul&uuml;n ve her t&uuml;rl&uuml; tarım &uuml;r&uuml;n&uuml;n&uuml;n&nbsp; bereketli olmasına ş&uuml;kran ifadesi olarak yapıldığı s&ouml;ylenmektedir.&nbsp; B&ouml;ylece G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&nbsp; ziyareti ve kurbanının yalnızca bahar aylarında değil bahar aylarında başlayarak b&uuml;t&uuml;n bir yaz mevsiminde yapıldığı anlaşılmaktadır. <br /> G&ouml;zc&uuml; Ali Baba ya gidilirken dağın bir yerinde &ldquo;Baba Konağı&rdquo; denilen bir yerin olduğunu ve buranın halk tarafından kutsal kabul edildiğini s&ouml;ylediler. Baba konağında sayısı bu g&uuml;n tam olarak bilinmeyen Rumeli erenleri burada yemek yemiş ve Balkanlara dağılmışlardır. Bu sofra yeri halen durmaktadır. Dağın tepesine &ccedil;ıkamayan yaşlılar &ldquo;Şehitlik&rdquo; denilen &ccedil;eşme başında ziyaretlerini yapmaktadırlar. &ldquo;Şehitlik&rdquo; adının verilmesinin sebebi ise halk tarafından tam bilinmemekle birlikte erenlerin cem yaptığı sırada oluşan bir baskında cemde olanların &ccedil;oğunun &ouml;lmesi g&ouml;sterilmektedir. Yaptığımız g&ouml;r&uuml;şmeler sırasında halk&nbsp; Ali Baba adını taşıyan &uuml;&ccedil; erenin de birbirlerinden ayrılmaması gerektiğini s&ouml;yleyerek yapılan Ali Baba Kurbanı&rsquo;nın hangi Ali Baba i&ccedil;in olduğunun &ouml;nemli olmadığını belirtmektedirler. G&ouml;zc&uuml; Ali Baba ilgili olarak ise halk arasında s&ouml;zl&uuml; gelenekte yaşayan geniş bir bilgiye rastlayamadık. Bizim kanımıza g&ouml;re&nbsp; &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; geleneği&nbsp; G&ouml;zc&uuml; Ali Baba i&ccedil;in d&uuml;zenlenen bir adak kurban t&ouml;renidir.<br /> Ali Ko&ccedil;luların Eskişehir&nbsp; y&ouml;resindeki&nbsp; bu&nbsp; geleneği orada&nbsp; icra&nbsp; edip etmediklerini&nbsp; bilemiyoruz. Ancak Aydın k&ouml;y&uuml;nde yapılan Ali Baba Kurban geleneği ş&ouml;yle ger&ccedil;ekleşmektedir: Kurban&nbsp; geleneğine&nbsp; katılacak her&nbsp; kes evinde&nbsp; hazırlık&nbsp; yapar. Yiyeceğini&nbsp; i&ccedil;eceğini temin eder.&nbsp; Kurbanların&nbsp; kesildiği &ldquo;&Ccedil;evrim G&ouml;l&rdquo;&nbsp; y&ouml;resine&nbsp; zamanın ara&ccedil;ları ile&nbsp; gelirler. &Ccedil;evrim g&ouml;l aydın k&ouml;y&uuml;ne bir ka&ccedil; kilometre uzaktadır.&nbsp; Bu kurban&nbsp; geleneği&nbsp; bir t&uuml;r&nbsp; mesire t&uuml;r&uuml;nde&nbsp; yapılmaktadır.&nbsp;&nbsp; &Ccedil;evrim g&ouml;l yanında&nbsp; bulunan korunun&nbsp; ağa&ccedil;ları altında&nbsp; sofralar kurulur. Oyunlar oynanır. Salınga&ccedil;lar&nbsp; kurulur. Ali Baba&rsquo;ya kesilecek kurbanlardan&nbsp; &ouml;nce iki rekat&nbsp; şeriat&nbsp; namazı kılınıp d&ouml;rt defa&nbsp; tekbir getirilir.&nbsp; Daha sonra&nbsp; kurbanlar ocağın kurbancıları tarafından tığlanır. <br /> Bizim g&ouml;zlemlediğimiz&nbsp; t&ouml;rende kurbanlar&nbsp; piştiği&nbsp; zaman&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba postnişi Hamza Ko&ccedil;erdin veya halk arasında&nbsp; en yetkili ikinci&nbsp; kişiler olarak&nbsp; tanımlanan vekil babalar&nbsp; tarafından&nbsp; dualar yapılmıştı. Sonra lokma&nbsp; gelenlere dağıtılmaya başladı.Vekil&nbsp; Babalar&nbsp; da&nbsp; yakın zamana kadar Ali Ko&ccedil; Baba soyundan se&ccedil;ilmekte imiş. Halk tarafından Dikme baba olarak adlandırılan babalardan biri de Ali Akg&uuml;l Baba&rsquo;dır. Bizim bilgilerin bir kısmını aldığımız kaynak kişimiz olan Ali Akg&uuml;l&rsquo;le 1995 yılında yapılan Ali Baba Kurbanı t&ouml;renlerinde g&ouml;r&uuml;şt&uuml;k ve bu t&ouml;ren erkanı ile ilgili olarak kendisi bize geniş bilgiler verdi. 1996 yılında ise Hakka Y&uuml;r&uuml;d&uuml;. Burada&nbsp; adak kurbanı dışında bireysel olarak adakta bulunan insanların adakları da kesilmekte ve lokma olarak dağıtılmaktadır. Ko&ccedil; Ali Baba erkanında g&uuml;lbankların tamamı&nbsp; T&uuml;rk&ccedil;e&rsquo;dir. T&ouml;rende Kurban duasının arkasında Kur&rsquo;an-ı Kerim&nbsp; de okunmaktadır. Bu erkan Kızıldeli erkanı olduğu i&ccedil;in Ali Ko&ccedil; baba&nbsp;&nbsp; erkanı ile aynıdır.<br /> Ali Ko&ccedil; babalılarda&nbsp; adanan kurbanlardan biri de &ldquo;Nasip Kurbanı&rsquo;&rdquo;dır. Bu kurban sadece nasipliler i&ccedil;indir. Bu y&uuml;zden muhiplerin ve taliplerin tamamına a&ccedil;ık değildir. Babalar da dahil olmak &uuml;zere b&uuml;t&uuml;n canların evlenmemiş kız ve erkek &ccedil;ocuklara bu&nbsp; t&ouml;rene katılamazlar. Onlar kurbanın etinden de yiyemezler. Nasip kurbanının diğer kurbanlardan &ouml;nemli bir farklılığı da&nbsp; kurbanın kemiklerinin kırılmaması, g&ouml;m&uuml;lmesidir.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili olarak halen halk arasında s&ouml;ylenen bir &ccedil;ok nefes bulunmaktadır. Bu nefeslerden bir kısmını burada sunuyoruz:<br /> Seher&nbsp; yellerinden&nbsp; haberin&nbsp; geldi<br /> Lutf eyle halini Ali Ko&ccedil; Babam<br /> Kimseler&nbsp; bilmez&nbsp; oldu&nbsp; halimden<br /> G&ouml;zlerimin&nbsp; yaşın&nbsp; sil Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> Ben&nbsp; bir derde giriftar&nbsp; oldum &ccedil;ekerim<br /> G&ouml;zlerimden&nbsp; kanlı&nbsp; yaşlar&nbsp; d&ouml;kerim<br /> Pirim&nbsp; gelir&nbsp; diye&nbsp; yollarına&nbsp; bakarım<br /> Yetiş&nbsp; imdadıma gel&nbsp; Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> Ger&ccedil;ek&nbsp; er isen&nbsp; şek&nbsp; getirmem&nbsp;&nbsp; g&ouml;z&uuml;me<br /> Kakıdın mı ne bakmazsın y&uuml;z&uuml;me<br /> Artık eksik kalma (&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ) g&uuml;c&uuml;ne<br /> Hayır&nbsp; himmet&nbsp; nazarını&nbsp; kıl Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> Mecnunun&nbsp; seyrinde&nbsp; kuşlara d&ouml;nd&uuml;<br /> Medh&nbsp; ettik&ccedil;e didelerim&nbsp; kanadı<br /> Nice&nbsp; erler&nbsp;&nbsp; geldi kılı&ccedil;&nbsp; suladı<br /> Hamle&nbsp; sana&nbsp; kaldı kır Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> DEDEM OĞLU&nbsp; eydir bu dergaha&nbsp; gelenler<br /> Hani&nbsp; bizden&nbsp; evvel&nbsp; bu hana&nbsp; gelenler<br /> Derya&nbsp; benim&nbsp; deyip&nbsp; dava&nbsp; kılanlar<br /> Sabrın&nbsp; sillesini&nbsp; kır Ko&ccedil;lu Babam.</p>
<p> Kurban nefesi </p>
<p> Eğlen aşık eğlen haber sorayım<br /> Aşkın ateşine yaktın ha beni<br /> &Uuml;&ccedil; ayağı bağlı&nbsp; birisi boşta<br /> Cebrail kurbanını kime indirdi</p>
<p> Bu zamanın insanı delidir deli<br /> Onlarda bilir erkanı yolu<br /> Gazadan gelirken Hazret i Ali<br /> D&uuml;ld&uuml;l&rsquo;&uuml;n ardına kimi bindirdi </p>
<p> D&uuml;ld&uuml;l&rsquo;&uuml;n ardında ol sefil Kamber<br /> Başına bağlamış al yeşil &ccedil;ember<br /> Kabe&rsquo;yi yaptıran Halil Peygamber<br /> Eşiğinin taşını kime yondurdu</p>
<p> Pirimin D&uuml;ld&uuml;l&rsquo;&uuml; şu belden aştı<br /> &nbsp;G&ouml;nl&uuml;m derya olup kaynayıp coştu<br /> Muhammet Mustafa d&uuml;nyadan g&ouml;&ccedil;t&uuml;<br /> Hırka ile tacı kime g&ouml;nderdi </p>
<p> Men bir derviş idim&nbsp; kendi halimde<br /> &nbsp;Hakkın kelamı s&ouml;yledim dilimde<br /> Veysel Karani baba Yemen elinde<br /> Hırka ile tacı ona g&ouml;nderdi</p>
<p> Ali ko&ccedil;lularda Musahip ilahisi:</p>
<p> Eğer farz i&ccedil;inde farzı sorarsan<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip<br /> D&ouml;rt kapıdan kırk makamdan arasan<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Musahipsiz kişi ceme gelir mi?<br /> Ettiği niyaz kabul olur mu?<br /> Muhammed Ali&nbsp; yolundan derman bulur mu?<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Musahipsiz kişi&nbsp; ceme&nbsp; g&ouml;t&uuml;rmem<br /> Tecellisi bozuk Hakk&rsquo;a yet&uuml;rmem<br /> Musahipsiz ile durup oturmam<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Farz Allah&rsquo;tan kaldı ya s&uuml;nnet kimden<br /> Musahibin işi daima sırlan<br /> Musahipli kişi ol şahı Merdan <br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> PİR SULTAN ABDALIM hey kerem k&acirc;nı<br /> Yine sensin bu cihanın sultanı<br /> Aşiyanı buldun musahibin kani<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Aynı soydan olduklarını tekrar ettiğimiz Kızıldeli Bektaşilerinin&nbsp; musahip nefesi ve kardeş nefesi.&nbsp; <br /> Kardeş olma nefesi(musahip nefesi .)</p>
<p> Hak Muhammed Ali &uuml;&ccedil;&uuml; bir nurdur<br /> Onların kurduğu doğru yoldur,<br /> Onlarda ikisi hem &uuml;&ccedil;&uuml; birdir<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine demez bahane<br /> Atarlar onları bir ıssız hana<br /> Varıp cehennemin narında yana<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine demse&nbsp; beli<br /> Onlara şefaat eylemez Ali<br /> Cehenneme &ccedil;ıkar onların yolu<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine etmese s&ouml;z&uuml;<br /> D&uuml;nyadan ahirete ederler &ouml;z&uuml;<br /> Cihan iti gibi karadır y&uuml;z&uuml;<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine nice bozula<br /> Hakikat defterine lanet yazıla<br /> Balı alınmış arı gibi s&uuml;z&uuml;le<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirinden&nbsp; evin ayıra<br /> Tanrı onların temelini devire<br /> Erenler lokmasını ol haram kıla<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> Musahip&nbsp; elinden tutmasa bir can<br /> Sığmaz Ayn-ı ceme&nbsp; can verse&nbsp; kurban<br /> Hakikat aşığı&nbsp; pirim PİR&nbsp; SULTAN<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali<br /> Onlar kurdular dergahı yolu.</p>
<p> Kardeş nefesi</p>
<p> Gel hey Yezit oğlu ulaşma bize<br /> Edep nedir erk&acirc;n nedir yol nedir<br /> Karşımızda&nbsp; saki ortada devran<br /> Arada&nbsp; &ccedil;alkalan gezen nur nedir</p>
<p> Uzundur kısalmaz tarikat yolu<br /> Oturur Muhammed kalkar ya Ali<br /> &Uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış altı servinin dalı<br /> Ucundan a&ccedil;ılan&nbsp; iki g&uuml;l nedir</p>
<p> Muhammed Alidir taptığımız&nbsp;&nbsp; tapı<br /> &Ouml;z&uuml;yle&nbsp; yapılmış yıkılmaz yapı<br /> On iki bah&ccedil;ede kırk sekiz yapı <br /> &nbsp;Eşiğinde&nbsp; yatan er nedir</p>
<p> D&ouml;rt kardeş bir g&ouml;n&uuml;l e koydular <br /> G&ouml;n&uuml;lleri bir bir ayrı durdular <br /> S&ouml;z&uuml;nden&nbsp; d&ouml;neni ateşle vurdular<br /> Ateş nedir t&uuml;ts&uuml; nedir k&uuml;l nedir</p>
<p> Bakın kardeş benim yarama <br /> Yaramı azdıran y&uuml;z&uuml;&nbsp; karama<br /> PİR SULTAN&rsquo;ım&nbsp; Haydar&nbsp; uzak arama<br /> C&uuml;mlesin kalbimiz mevcut diyene</p>
<p> Yine Kızıldeli kolunun erkanını devam ettiren halen Bulgaristan&rsquo;da ve Trakya&rsquo;da muhipleri olan &Ccedil;arşambalıların g&uuml;lbanklarında adı ge&ccedil;en Yeşil Abdal&rsquo;ın bir nefesini yazıyoruz .</p>
<p> İlk evveli şu d&uuml;nyaya<br /> yeşil giyip&nbsp; gelen kimdir<br /> Magrip&rsquo;ten atılan topu<br /> Mısır&#8217;da&nbsp; &ccedil;elen kimdir</p>
<p> Ateş yanıp tutuşmadan<br /> Kazan kaynayıp taşmadan<br /> Ana rahmine d&uuml;şmeyen<br /> Doğmadan &ouml;len kimdir</p>
<p> Terazi&nbsp; nizam kuruldu<br /> Hak gazi oldu&nbsp; varıldı<br /> Aslımız nerden&nbsp; soruldu<br /> &Ccedil;amurumuzu &ccedil;alan kimdir</p>
<p> Hacılar Allah yolunda<br /> Onlar Arafat dağında<br /> Kırk yıl&nbsp; balık&nbsp; kursağında<br /> Kendi canını alan kimdir</p>
<p> Baykuş konar&nbsp; viranlığa<br /> Kırk yıl kalmış karanlığa<br /> Yiğit gelir yaranlığa<br /> Ol Hamza yı&nbsp; salan kimdir</p>
<p> Halil Hamza onlar &uuml;&ccedil;&uuml;<br /> U&ccedil;maktır K&acirc;be&rsquo;nin i&ccedil;i<br /> İsmail&rsquo;e inen ko&ccedil;u<br /> Bı&ccedil;ak vurup &ccedil;alan kimdir</p>
<p> PİR YEŞİL ABDAL g&uuml;l Alinin<br /> D&uuml;nyalar oldu Velinin<br /> En sonunda Azrail&rsquo;in<br /> Kendi canını alan kimdir<br /> Yurt i&ccedil;inde </p>
<p> 1.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bursa &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 2.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 3.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bozh&ouml;y&uuml;k &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 4.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; B&uuml;y&uuml;k Yayla&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 5.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Edirne &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kara Yusuf&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 6.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İstanbul &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bayram paşa&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 7.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İstanbul &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sefa k&ouml;y &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 8.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kandıra &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 9.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit&nbsp;&nbsp;&nbsp; Karam&uuml;rsel&nbsp;&nbsp;&nbsp; Altın ova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 10.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kandıra &nbsp;&nbsp;&nbsp; Su Başı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 11.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit&nbsp;&nbsp;&nbsp; Karam&uuml;rsel&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tokmak &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 12.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; T&uuml;t&uuml;n &ccedil;iftlik &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 13.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Babaeski &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 14.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Demirk&ouml;y &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 15.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Devletli ağa&ccedil;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 16.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sivriler &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 17.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tastepe&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 18.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Terzidere &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 19.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Evrensekiz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 20.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hamzabey &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 21.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; K&uuml;&ccedil;&uuml;k Karıştıran &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 22.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Umur&ccedil;a &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 23.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 24.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 25.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu Havuzlar mah.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 26.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Paşaalan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 27.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sağlık mahallesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 28.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yenice (S&uuml;leymanlı)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 29.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; Muratlı &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 30.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; Muratlı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Aydın k&ouml;y &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 31.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; Muratlı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ballı Hoca &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 32.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 33.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; Altın ova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 34.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova&nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; Su başı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 35.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tokmaklı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 36.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyit Gazi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Salihler &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 37.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; K&uuml;tahya &nbsp;&nbsp;&nbsp; Altıntaş&nbsp;&nbsp;&nbsp; Aydınlar(Batak)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı</p>
<p> Yurt dışında <br /> 1.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eski Cuma&nbsp;&nbsp;&nbsp; Veletler (Verentsi )&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 2.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Silistre &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sungurlar(Vokil) &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 3.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven &nbsp;&nbsp;&nbsp; Alvanar (Yablanova)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 4.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;erkeşli (Ferdinandovo)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 5.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kotil (Kotel)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 6.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven&nbsp;&nbsp;&nbsp; K&uuml;&ccedil;&uuml;kler(malko Selo) &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı</p>
<p> Yukarda anlattığımız s&ouml;zl&uuml; geleneğe ait bilgilerin bir kısmının kaynaklarını&nbsp; hemen bilgiyle beraber sunduk. Diğer s&ouml;zl&uuml; geleneğe ait bilgileri ise:</p>
<p> Hamza Ko&ccedil;erdin.1915.Bulgaristan Alvanar.(Yablanova)da doğmuş ,.1997 yılında Tekirdağ&rsquo; ın Muratlı il&ccedil;esinde&nbsp; Hakka y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;r. Tekirdağ&rsquo;ın Muratlı il&ccedil;esinde H&uuml;seyin Marangoz(Alvanar )Baba , ve aynı il&ccedil;ede bulunan İbrahim Ercan 1940 (Alvanar)&Ouml;ğretmen emekli , merkeze&nbsp; Kılavuzlu K&ouml;y&uuml;&rsquo;nden 1937 doğumlu Hasan Orhan, Kırklareli L&uuml;leburgaz, Kumrular K&ouml;y&uuml;nden 1947 doğumlu Hasan Erol ve Tekirdağ, Muratlı, Aydın K&ouml;y&uuml;&rsquo;nden 1929 doğumlu Hayrullah Karpat,ve yine aynı k&ouml;yden Ali Yavaş, Mustafa Marangoz..1964.Alvanar&nbsp; .Lise Veli Kuş&ccedil;u.1945..Alvanar/Bulgaristan.Tahsilleri belirtilmemiş kişilerin tamamı ilkokul mezunudur .</p>
<p> Hasan Orhan ,Ali Ko&ccedil; Baba muhiplerinin soyundan evlidir.&nbsp; Kılavuzlu k&ouml;y&uuml;nde oturur.Amuca toplumundandır <br /> Buradaki yararlandığımız kaynak kişiler yazımızın t&uuml;m&uuml;nde sık sık kendisine atıf yaptığımız Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;dır. Kendisi 1915 yılında Bulgaristan&rsquo;da Alvanlar&rsquo;da doğmuş ve ilk okul eğitimi dışında bir eğitimi bulunmamaktadır. Daha &ouml;nce de belirttiğimiz gibi 1997 yılında Hakka Y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;r. Diğer kaynak kişimiz ise Kazım Yeni&rsquo;dir. Kazım&nbsp; Yen de&nbsp; 1914 Alvanlar doğumlu olup ilkokul mezunudur. Ali Akg&uuml;l ise&nbsp; 1920 yılında Bulgaristan&rsquo;da K&uuml;&ccedil;&uuml;klere bağlı Kotel (Kotil) k&ouml;y&uuml;nde doğmuş, ilk okul eğitiminden başka &ouml;ğrenimi bulunmamaktadır.</p>
<p> Topuzlarla ilgili ,değişik kaynaklardaki bilgi ve belgeler .:<br /> Hakkı Saygı Demir Baba Velayet nemsi &lsquo;ndeki Topuz baba kayıtları ise şu şekildedir .<br /> Es Seyit Hasan Rumeli&rsquo;ne ge&ccedil;tiği zaman Ali ,Esed C&uuml;neyt ve Topuz adında 3 oğlu varmış.Padişah Es Seyit Hasan &Ccedil;elebi&rsquo;ye bir miktar toprak vakf etmişti.Hasan &ccedil;elebi bu alemden&nbsp; gidince , bu vakıf topraklarını oğullarına kalmıştı .Ferman toprakların en yaşlıdan&nbsp; en yaşlıya intikal edecek&nbsp; şekilde imiş. Ancak en yaşlıları olan Ali B&uuml;z&uuml;r&uuml;k , kendi insiyatifini kullanarak Tanrı dağ&rsquo;ında&nbsp; bulunan toprağı&nbsp; 3 kardeş&nbsp; arasında pay etmiş .Toprağın bir b&ouml;l&uuml;m&uuml; de Gerlova&rsquo;da imiş. Ali B&uuml;z&uuml;r&uuml;k ,bu toprağı kendi malı imiş gibi kardeşi Topuz&rsquo;a bağışlamış.O da bu durumdan &ccedil;ok memnun olur ve kendi ailesi&nbsp; ve adamları ile gelip buraya yerleşir .Bu iki kardeş&nbsp; her yıl bir defa , bir araya gelip&nbsp; g&ouml;r&uuml;ş&uuml;rlerdi .Topuz baba Ali babaya &ldquo; Ey Ağa Tanrı Dağı&rsquo;nda bana vermiş olduğun&nbsp; yerlere bundan b&ouml;yle&nbsp; sen sahip ol .Bizler birbirimizden ayrı d&uuml;şt&uuml;k , bizleri g&ouml;n&uuml;lden &ccedil;ıkarma dedi . Bunun &uuml;zerine Ali B&uuml;z&uuml;r&uuml;k &ldquo; kardeşim bende Sizin yanınıza&nbsp; geleyim ve orada beraber yaşayalım &ldquo; dedi. O vakit Topuz buna itiraz etti .Hayır ağam sen evlatlarını vakıftan ayırtma.Bunu sonu gelmez demiş ve b&ouml;ylece , babadan oğla aile genişlemiş . ve bir &ccedil;ok boylar meydana gelmişti . </p>
<p> Aşağıdaki Topuzlar k&ouml;y&uuml;n&uuml;n de adı ge&ccedil;en yerde aynen olması bize bu velayet namede de adı ge&ccedil;en yerlerin&nbsp; varlığını belgelemektedir .</p>
<p> 121.Karey i TOPUZLAR der GERİLOVA <br /> Hane 103<br /> M&uuml;cerret 39<br /> İmam ve M&uuml;ezzin 2<br /> H&acirc;sıl.6500<br /> Milliyeti. T&uuml;rk</p>
<p> 182.Karye-i&nbsp; DİVANE HAMZA*TOPUZLAR dan bulunmuştur.<br /> Hane .9<br /> M&uuml;cerret .10<br /> H&acirc;sıl.620<br /> Milliyeti. T&uuml;rk.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; .</p>
<p> Otman baba velayet namesinde <br /> Topuz babanın Kardeşi olarak kayıt d&uuml;ş&uuml;len (Sayfa 63)Esed C&uuml;neyt&nbsp; e ait kayıtlar aşağıdadır .&Ccedil;&uuml;nk&uuml; kayıtın bir yerinde Dimetoka da meftundur demektedir .(Konumuzda Elvan babanın babası olduğu i&ccedil;in Topuz baba bu kaydı da yazdım.)</p>
<p> ABDAL C&Uuml;NEYT ZAVİYESİ .Dimetoka .Baş Vek&acirc;let Arşivin de&nbsp; Debbağlar mahallesinde 153&nbsp; 151/250-16 Nu.larla mukayyeddir.&nbsp; </p>
<p> Aşağıdaki her iki kayıtta birbirinin kopyası gibi g&ouml;z&uuml;kmekle beraber bir diğerinde biraz daha kayıt fazla okunmaktadır .</p>
<p> VAKF-I ZAVİYE-İ ABDAL C&Uuml;NEYT der nefs-i Dimetoka .Şehir civarında mezkur C&uuml;neydin bir pare yeri varmış .Gazi H&uuml;davendigar zamanından ber&uuml; vakfeylemiş .Haliya Abdal C&uuml;neydin&nbsp; neslinden oğlunun kızı Seydi tasarufunda imiş. Mezkur yeri bağlığa ulaştırub&nbsp; mahsul&uuml;n zaviyeye harcedermiş.&nbsp; </p>
<p> ABDAL C&Uuml;NEYT ZAVİYESİ VAKFI .Dimetoka .<br /> Dimetoka&rsquo;daki Abdal C&uuml;neyt Zaviyesi &ndash;ki Kolonizat&ouml;r derviş olarak yaptığı bu tesis uzun zamanlar&nbsp; yaşamış ve 1.ci Murat&rsquo;ın şehir civarında buna tahsis ettiği bir par&ccedil;a yer bu zaviyeye ait olmuştu .vakfına 890&nbsp; tarihinde&nbsp; hafidesi nezaret&nbsp; etmekte&nbsp; ve tasarruf&nbsp; ettiği hassa &ccedil;ayırları&nbsp; ile bağları&nbsp; sene 396 ak&ccedil;eyi tekkeye harcamakta idi . </p>
<p> Aynı kayıta ilave olarak eski yazı ile şu kayıta ye verilmektedir . Bu eski yazı ile kayıt Prof. Dr.Ald&uuml;lrahim Tufantoz tarafından terc&uuml;me edilmiştir .</p>
<p> Vakfi-ı Zaviye-i&nbsp; Abdal C&uuml;neyt der nefsi Dimetoka şehri civarında bir pare yere &ccedil;&ouml;ker imiş.&nbsp; Merhum Gazi H&uuml;davendigar zamanından beri vakıf imiş. Şimdi ki halde Abdal C&uuml;neyt&rsquo;in neslindedir .Oğlu kızı tasarruf edip tekkeye har&ccedil; ederlermiş , amma h&uuml;k&uuml;mleri g&ouml;r&uuml;lmedi .Hasıl ez &ccedil;ayır hassı ve aşere bağlar vesair cihat 391 </p>
<p> &nbsp;Aynı kaydın 21 nolu dip notunda şu ilave kayıt vardır .</p>
<p> &Ouml;mer L&uuml;tfi Barkan buna ait kaydı Kanuni devrindeki bir defterden 732 nolu tapu defterinden&nbsp; nakletmekte&nbsp; ve o zaman&nbsp; bu yeri&nbsp; C&uuml;neyt neslinden&nbsp; oğlu, oğlunun kızı&nbsp; oğlu seydi&rsquo;nin tasarruf ettiği anlaşılmaktadır .934 senesine ait 138/10 nolu tapu defteri de aynı malumatı vermekte ve vakfın bağlar ve hassa &ccedil;ayırları mahs&uuml;l&uuml;nden 750 ak&ccedil;e&nbsp; geliri olduğunu bildirmektedir . <br /> <img loading="lazy" class=" size-full wp-image-1098" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2008/03/madalyon.jpg" alt="madalyon.jpg" style="margin: 5px; width: 605px; height: 454px" title="madalyon.jpg" height="454" width="605" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/madalyon.jpg 605w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/madalyon-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /></p>
<p> Şekil 1 :Madalyonun&nbsp;&nbsp; iki tarafı.</p>
<p> &nbsp;<br /> T.C.Muratlı Noterliğinin verdiği belge.<br /> BULGARCA&rsquo; dan&nbsp; T&Uuml;RK&Ccedil;E&rsquo; ye&nbsp; terc&uuml;me.<br /> İşbu terc&uuml;me işlemi 32 mm &ccedil;apında ,1,8 mm kalınlığında 14,28 gr. ağırlığında bakır madeninden yapılma arka y&uuml;z&uuml;ndeki Bulgarca yazının ger&ccedil;ek ebadından b&uuml;y&uuml;t&uuml;lm&uuml;ş renkli fotokopisinden terc&uuml;me edilmiştir .</p>
<p> Terc&uuml;mesi.<br /> Samakov&rsquo;dan&nbsp; Rilsi Manastırına kadar dağlık b&ouml;lgeden mesafe x saattir .Dıbnıtsa&rsquo;dan Samakov&rsquo;a ise 16 saattir .Samakov&rsquo;dan &ccedil;ıktığında İskir Deresi&nbsp; boyunca gittiğinde şehre yarım saat uzağında Saravi Kladentsi(Mısır sulama Kuyuları) yanı bulunmakta ve bu yerde&nbsp; Bulgar Padişahı İvan Şişman&nbsp; &ouml;ld&uuml;r&uuml;lm&uuml;ş olup buraya yakın y&uuml;ksek bir yerde mezarı bulunmaktadır .</p>
<p> İşbu Bulgarca&rsquo;dan terc&uuml;me işlemi Dairemiz yeminli terc&uuml;manı Ehliman oğlu Mustafa Kılalı tarafından aslına uygun olarak terc&uuml;me edildiğini onaylarım.2003 yılı Eyl&uuml;l ayının 8.ci g&uuml;n&uuml;<br /> 8.9.2003</p>
<p> <img loading="lazy" class=" size-full wp-image-1099" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba_yatira_giris.jpg" alt="ali_koc_baba_yatira_giris.jpg" style="margin: 5px; width: 605px; height: 378px" title="ali_koc_baba_yatira_giris.jpg" height="378" width="605" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba_yatira_giris.jpg 605w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba_yatira_giris-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /> </p>
<p> Şekil 2.Ali Ko&ccedil; Babanın yatırına giriş.Resim.Mustafa Marangoz&rsquo;un arşivinden alınmıştır.</p>
<p> &nbsp; <img loading="lazy" class=" size-full wp-image-1100" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba.jpg" alt="ali_koc_baba.jpg" style="margin: 5px; width: 604px; height: 379px" title="ali_koc_baba.jpg" height="379" width="604" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba.jpg 604w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 604px) 100vw, 604px" /><br /> Şekil.&nbsp; 3.Ali Ko&ccedil; Babanın yatırından&nbsp; Bulgaristan&rsquo;ın Niğbolu Şehrine kuş bakış. Yatır ağacın dibinde beyaz noktanın olduğu yer.Resim.Mustafa Marangoz&rsquo;un arşivinden alınmıştır.<br /> Kaynak: www.Refikengin.com</p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/">BİR  MADALYON  BİR TARİH. ALİ KOÇ BABA VE YAŞAYAN ERKANI.</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaygusuz Abdal Sultan</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 19:16:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/kaygusuz-abdal-sultan/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160;İsmail Kaygusuz B&#252;y&#252;k Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan &#34;Ademoğlu yerde ve g&#246;kte var olan c&#252;mle eşyanın en g&#252;zidesidir&#34; &#160;Kaygusuz Abdal 1. Kaygusuz Abdal&#8217;a Yeni Ad Bulma (ve S&#252;nnileştirme) &#199;abalarıabdalmusa07.jpg Alevi-Bektaşi s&#246;zl&#252; ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal&#8217;dan &#231;oğunlukla &#34;Kaygusuz Sultan&#34;, &#34;Baba Kaygusuz&#34;, &#34;Kaygusuz Baba&#34;, &#34;Kaygusuz Sultan Abdal&#34; diye s&#246;z edilmektedir. Kendisi şiirleri ve ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/">Kaygusuz Abdal Sultan</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;İsmail Kaygusuz</p>
<p> B&uuml;y&uuml;k Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan</p>
<p> &quot;Ademoğlu yerde ve g&ouml;kte var olan c&uuml;mle eşyanın en g&uuml;zidesidir&quot;</p>
<p> &nbsp;Kaygusuz Abdal</p>
<p> 1. Kaygusuz Abdal&#8217;a Yeni Ad Bulma (ve S&uuml;nnileştirme) &Ccedil;abalarıabdalmusa07.jpg</p>
<p> Alevi-Bektaşi s&ouml;zl&uuml; ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal&#8217;dan &ccedil;oğunlukla &quot;Kaygusuz Sultan&quot;, &quot;Baba Kaygusuz&quot;, &quot;Kaygusuz Baba&quot;, &quot;Kaygusuz Sultan Abdal&quot; diye s&ouml;z edilmektedir. Kendisi şiirleri ve d&uuml;z yazılarında en &ccedil;ok &quot;Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal&quot;ı kullanmıştır. Ayrıca birka&ccedil; şiirinde tasavvufi anlamda &quot;kul ve miskin&quot; sıfatlarıyla &quot;Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi&quot; adlarını g&ouml;rmekteyiz. Kaygusuz Abdal&#8217;ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, s&ouml;z konusu tartışma noktalanmış g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Kaygusuz&#8217;un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş T&uuml;rk-İslam sentezcisi Abdurrahman G&uuml;zel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz&#8217;u Hanefi inancı dairesinde S&uuml;nnileştirmekten de geri kalmamıştır. &quot;Sen insanı sorarsan / Hak&#8217;tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası &ccedil;ar pareden&quot; diyen Kaygusuz Abdal&#8217;a yeni ad koyma ve S&uuml;nnileştirme gibi bilin&ccedil;li &ccedil;abalar boşunadır. Hangi gerek&ccedil;eyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel ger&ccedil;ekler değiştirilemez; sadece &ccedil;arpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal&#8217;ın, &ouml;nemsemediği i&ccedil;in iki kere kullandığı tartışmalı g&ouml;bek adı (!) &uuml;zerinde duralım; yani &quot;Dolapname&quot; ve &quot;H&uuml;nername&quot; adlı kasidelerinden bazı beyitler ge&ccedil;erek, Alaaddin Gaybi uydurma adını a&ccedil;ıklığa kavuşturmak gerekiyor.</p>
<p> Dolapname&#8217;den:</p>
<p> &quot;&#8230;</p>
<p> Baka yurdı deg&uuml;ld&uuml;r ki bakasun</p>
<p> Fena ehli tıtar bunda otağı</p>
<p> Bu d&uuml;nya bir b&uuml;yut&#8217;l &#8211; ankebut&#8217;tdur (=&ouml;r&uuml;mcek evleri)</p>
<p> Pes ol oldı negeslerin duzağı</p>
<p> Alai Gaybi bunda tekye kılan</p>
<p> Hak&#8217;un fazlı durur ancak tayağı</p>
<p> Sabır seccadesin altına almış</p>
<p> Tevekk&uuml;lde kuşanmışdur kuşağı</p>
<p> S&ouml;zini Kaygusuz arife s&ouml;yle</p>
<p> Ne bils&uuml;n şekkeri tana buzağı&quot;[1] </p>
<p> &quot;&#8230;</p>
<p> Cihanın varlığı baştanbaşa hep</p>
<p> Bela yurdud&uuml;r&uuml;r mihnet ocağı</p>
<p> Resul buna &ccedil;&uuml; beyt-&uuml;l- ankebut (akrep evi) der</p>
<p> Pes ol olur nekeslerin duzagı</p>
<p> Baka ehli fenada m&uuml;lk edinmez</p>
<p> Bakadır onların yeri durağı</p>
<p> Alai Gaybi bunda tekke kılmaz</p>
<p> Hak&#8217;ın fazlıd&uuml;r&uuml;r ancak dayagı</p>
<p> Sabır seccadesin altına salmış</p>
<p> Tevekk&uuml;lden kuşanmıştur kuşağı</p>
<p> S&ouml;z&uuml;n&uuml; Kaygusuz arife s&ouml;yle</p>
<p> Ne bils&uuml;n s&uuml;kkeri dana buzagı&quot;[2]
<p> Değişik ellerden &ccedil;ıkan menakıbn&acirc;melerde farklı s&ouml;zc&uuml;klerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde d&uuml;nyayı k&ouml;t&uuml;l&uuml;yor gibi g&ouml;r&uuml;nse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep y&ouml;resinden s&ouml;z ediyor: B&uuml;y&uuml;k sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin &ccedil;ekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan &ouml;r&uuml;mcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhak&ccedil;ı (vahdet-i v&uuml;cudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hi&ccedil; değildir; aynı yıllarda derisi y&uuml;z&uuml;len Seyyid İmaddedin Nesimi&#8217;nin hen&uuml;z kanı kurumamıştır Halep&#8217;te. Belli ki, Şeyh Bedreddin&#8217;den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal&#8217;dan da Kahire&#8217;dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı&#8217;nın keremi ona dayanak-destek olmadık&ccedil;a Alai Gaybi burada tekke kurmaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekk&uuml;l kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı s&ouml;zlerini anlayanlara s&ouml;yle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın?</p>
<p> Minbern&acirc;me&#8217;den:</p>
<p> &quot;&#8230;</p>
<p> Eğer malin var ise kavm &uuml; kardaş</p>
<p> Cihan halkı seninle c&uuml;mle yoldaş</p>
<p> Eğer kend&uuml; halinde bir aşıkdur</p>
<p> Ana derler ki iş sevmez ışıkdur</p>
<p> Aşık olsam adım tenbel Alayi</p>
<p> Eğer sofi isem derler m&uuml;rai</p>
<p> Ha bir cenkdir biri birin beğenmez</p>
<p> Arifler Hak&#8217;dan &ouml;zge nesne bilmez</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Ko s&ouml;z&uuml; fariğ ol Kaygusuz Abdal</p>
<p> Ki s&ouml;zden a&ccedil;ılur c&uuml;mle kil &uuml; kal&quot;[3]
<p> Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların &quot;dediklerini ve senin aşık halini kimse anlamadığına g&ouml;re, konuşmaktan vazge&ccedil;; dedikodu zaten boş s&ouml;zden &ccedil;ıkar&quot; diyor. S&ouml;zde &acirc;şık olan iş sevmezmiş; bu y&uuml;zden kendisine de &quot;tembel Alayi&quot; diye &ccedil;ağırırlarmış.</p>
<p> Bu şiirlerde ge&ccedil;en &quot;Alai (Alayi)&quot; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; sadece bir toponymon&#8217;dur &#61480;&#61556;&#61551;&#61552;&#61551;&#61550;&#61557;&#61549;&#61551;&#61550;&#61481;, yani Gaybi&#8217;nin (Kaygusuz Abdal&#8217;ın) nereli olduğunu g&ouml;stermektedir. &quot;Alai (Alayi)&quot; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml;, &quot;Alaeddin&quot; adının, &quot;Seyfi, Bedri, Şemsi vb.&quot; gibi, kısaltılmış bi&ccedil;imi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize g&ouml;re Rıza Nur&#8217;un &quot;Alaylı Gaybi&quot; tanımlaması doğrudur. Buradaki &quot;Alai (Alayi)&quot;, tıpkı &quot;Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)&quot; gibi, &quot;Alaylı, yani Alaiyyeli&quot; anlamındadır. Şehabeddin &Ouml;meri, &quot;Mesaliku&#8217;l-Ebsar&quot; adlı yapıtında 14. y&uuml;zyılda, &quot;Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında &quot;Alay&quot; veya &quot;Alaya&quot; diye bilinmektedir&quot; diye yazıyor.[4] Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan &quot;Alay&quot; adından &quot;Alai-Alayi&quot; (Alaylı) sıfatını &uuml;retmiş ve konuştuğu T&uuml;rk dilinin kuralını uygulayarak isimden &ouml;nce yazmıştır. Kaygusuz&#8217;un bazan aynı anlama gelen Arap&ccedil;a ve Fars&ccedil;a s&ouml;zc&uuml;kleri T&uuml;rk&ccedil;esiyle bir arada ve &ccedil;ok kere de onları ana dilinin kurallarına g&ouml;re kullanmış olduğu bilinir.</p>
<p> Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan&#8217;ın huzurunda &ouml;z&uuml;n&uuml; dar&#8217;a &ccedil;ekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez d&uuml;nyaya gelmiş sayıldığı i&ccedil;in, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı &uuml;st&uuml;nden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, &quot;Abdal Musa&#8217;ya kul oldı candan / &Ccedil;ekti elini iki cihandan&quot; diyerek bunu a&ccedil;ıklamıştır.</p>
<p> Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek &quot;yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek&quot; sayılıyor. Yolun ilkelerini ve y&uuml;k&uuml;ml&uuml;l&uuml;klerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, &quot;yol oğlu, yol evladı&quot; olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imk&acirc;nı bulduğunu s&ouml;yl&uuml;yor:</p>
<p> &quot;Berzahtan kurtulup &ccedil;ıktım aradan</p>
<p> Onyedi yaşında doğdum anadan</p>
<p> Muhammed Ali Hilmi Dedebaba&#8217;dan</p>
<p> &Ccedil;ok ş&uuml;k&uuml;r hamdolsun geldim imkane&quot;</p>
<p> Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya &ccedil;ıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında G&uuml;ney Arabistan&#8217;a g&ouml;nderilmiş ilk İsmaili Dai&#8217;si Mansur el Yaman (&ouml;lm. 914) olarak bilinen İbn Havşab&#8217;ın, &quot;Kitab al-alim wa&#8217;l- Ghulam (Bilgin ve &Ouml;ğrencisinin el kitabı)&quot; adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, &quot;ikinci ya da yeniden doğuş&quot; olarak tanımlandığını g&ouml;r&uuml;yoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu s&uuml;re&ccedil;ten ge&ccedil;miş; nasıl ki Harabi &quot;onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba&quot;dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan&#8217;dan ikinci doğuşunu yaşamış ve &quot;yol oğlu&quot; olmuştur.</p>
<p> Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi&#8217;nin &quot;Kaygusuz&quot; adını alması Menakıbn&acirc;me&#8217;de ş&ouml;yle anlatılıyor:</p>
<p> &quot;Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (g&ouml;sterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, s&uuml;nnet nazarıyla Gaybi&#8217;nin y&uuml;z&uuml;ne baktı ve: &lsquo;Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun&#8217; dedi. Gaybi y&uuml;z&uuml;n&uuml; yere koyup meskenet (miskinlik) g&ouml;sterdi. Sultan bu s&ouml;zleriyle Beğzade&#8217;nin ismini &lsquo;Kaygusuz&#8217; diye s&ouml;yledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ&#8217;in adı &lsquo;Kaygusuz&#8217; oldu.&quot;[5]
<p> Menakıbn&acirc;me&#8217;de</p>
<p> &quot;&#8230;ehl-i tarik i&ccedil;inde ma&#8217;ruf ve meşhur Dilguşa (g&ouml;n&uuml;le ferahlık verici, i&ccedil;a&ccedil;ıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi&#8217;nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi&quot;</p>
<p> bi&ccedil;iminde bir girişten sonra gen&ccedil; Kaygusuz Abdal ş&ouml;yle tanımlanmaktadır:</p>
<p> &quot;(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve t&uuml;vane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira &ccedil;ok kitablar okımışdı, ulumı bi&#8217;t-tamam (ilimleri noksansız) bil&uuml;rdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at &uuml;zerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılı&ccedil; &ccedil;almada ve g&uuml;rz salmakda ve s&uuml;n&uuml; oynatmakda h&uuml;nermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi&#8230;</p>
<p> &#8216;G&ouml;r&uuml;nmezlik, gizem d&uuml;nyasına mensup, nesnelliğin &ouml;tesindeki yoklukta bir varlık&#8217; gibi bir&ccedil;ok anlamlar i&ccedil;eren &quot;gaybi&quot; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; dahi bizce, Kaygusuz Abdal&#8217;ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;n&uuml;) k&uuml;&ccedil;&uuml;mseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.</p>
<p> Bize g&ouml;re Kaygusuz Abdal&#8217;ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne &quot;Alaiyeli Gaybi&quot; ne de hi&ccedil;bir ger&ccedil;ekliğe dayanmayan &quot;Alaeddin Gaybi&quot; olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. B&ouml;yle bir ilişkiyi de belki g&ouml;zden ka&ccedil;ırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı&#8217;nın, Ali ile g&ouml;r&uuml;n&uuml;m alanına &ccedil;ıktığı, sonra da g&ouml;zden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (g&ouml;r&uuml;nmez) d&ouml;nemidir. B&ouml;ylece onlar Tanrı&#8217;yı (Ali), g&ouml;r&uuml;nmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi g&ouml;ky&uuml;z&uuml; ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.</p>
<p> 2. Kaygusuz Abdal Menakıbn&acirc;mesi ve Tarihsel Ger&ccedil;ekler</p>
<p> Menakıbn&acirc;me yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal&#8217;ın yaşam &ouml;yk&uuml;s&uuml;n&uuml; kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Bu kişi &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla Mısır&#8217;da eğitim g&ouml;rm&uuml;ş biridir. Kaygusuz&#8217;un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve d&uuml;zyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya &ccedil;evresi) b&ouml;lgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen i&ccedil;ine yerleştirmiş g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in doğruluğundan &#8211; s&ouml;zde Bektaşi geleneğinin ve bug&uuml;ne değin yapılan araştırmalarda kabul g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbn&acirc;me tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasr&uuml;&#8217;l Ayn&#8217;ın k&ouml;şk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim&#8217;in (1512-1520) sapladığı okları g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemesi[6] Menakıbn&acirc;me&#8217;nin 1517&#8217;den sonra, yani Yavuz d&ouml;neminde yazıldığını g&ouml;steriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetn&acirc;mesi&#8217;nde de benzer bi&ccedil;imde anlatılan, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Abdal Musa&#8217;ya bağlanması, avlamak i&ccedil;in peşine d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; geyiğin tekkesine girmesi ve onunla b&uuml;t&uuml;nleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa&#8217;nın v&uuml;cudunda kaybolması kerametiyle ger&ccedil;ekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (i&ccedil;inde) olduğunu, attığı oku v&uuml;cudundan &ccedil;ıkarıp ona g&ouml;stererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa&#8217;nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi&#8217;nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğa&uuml;st&uuml; olay, Kaygusuz Abdal&#8217;ın, Mısır&#8217;da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında ge&ccedil;en bir tasavvufi &ouml;yk&uuml;n&uuml;n tersine &ccedil;arptırılarak, sahibine &ccedil;evrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında d&uuml;şlere dalarak, &ccedil;&ouml;llerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki ser&uuml;venlerini anlatır. Adem&#8217;den başlayarak t&uuml;m peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, S&uuml;leyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim g&ouml;lgeme geldi, na-bedid (g&ouml;r&uuml;nmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). S&uuml;leyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş&#8217;i kurtarır. Burada Kaygusuz&#8217;un &quot;yerde g&ouml;kte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)&quot; inancı s&ouml;zkonusudur. Bu geyik &ouml;yk&uuml;s&uuml; bir keramet olarak, Menakıbn&acirc;me&#8217;yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetn&acirc;mesi&#8217;ne ge&ccedil;irilmiştir. Bu karşılaşma da keramet bi&ccedil;imine d&ouml;n&uuml;şerek Menakıbn&acirc;me&#8217;ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu i&ccedil;in) Mısır Sultanı&#8217;nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu r&uuml;yasında Sultan&#8217;a (B&uuml;y&uuml;k olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melik&uuml;&#8217;z-Zahir Seyfeddin Berkuk&#8217;tur) &ouml;v&uuml;c&uuml; şiirler okur.</p>
<p> Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da g&ouml;rmek istemeyip Menakıbn&acirc;me&#8217;deki kerametleri Kaygusuz&#8217;un ve Abdal Musa&#8217;nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava &ccedil;ıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış. İ&ccedil;eri girdiğinde onu Abdal Musa&#8217;nın huzuruna &ccedil;ıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu &ccedil;ıkarıp ona geri vermiş. B&ouml;ylelikle Gaybi&#8217;nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa&#8217;ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş.[7] Oysa Kaygusuz Abdal&#8217;ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbn&acirc;me&#8217;ye ge&ccedil;irilmiş daha bir&ccedil;ok şeyler g&ouml;zlenebilecektir.</p>
<p> Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu d&ouml;nemde kaleme alınmış Menakıbn&acirc;me&#8217;ye, g&uuml;n&uuml;n siyasetine uygun olan m&uuml;cerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal Musa&#8217;nın geyik donuna girme kerametini g&ouml;rm&uuml;ş olan Alaiye beyinin gen&ccedil; oğlu ş&ouml;yle s&ouml;yler:</p>
<p> &quot;Sultanım! Benden&uuml;zi hizmet&uuml;n&uuml;ze layık g&ouml;r&uuml;p, oğulluğa kabul eyley&uuml;n. Allah&#8217;un kudretiyle hizmet&uuml;n&uuml;zi idel&uuml;m.&quot;</p>
<p> Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:</p>
<p> &quot; Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak m&uuml;cerrredlik gerekd&uuml;r. Sonunı d&uuml;ş&uuml;nmey&uuml;p sonra peşiman olmakdan tek durmak yegd&uuml;r&#8230; Sen&uuml;n peder&uuml;n bir (Sancak Begi)d&uuml;r. O sana riyazatı &ccedil;ekmege rıza virmez. Var imdi peder&uuml;nden icazet al, ondan sonra biz&uuml;m katumıza gel. G&ouml;nl&uuml;ne de danış ki, sonra peşiman olmayasın&#8230;&quot;</p>
<p> Beg oğlu kararını verir:</p>
<p> &quot;Sultanım! Benim peder&uuml;m sizs&uuml;n&uuml;z&#8230;ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, d&ouml;nmek yok.&quot;</p>
<p> Arap&ccedil;a m&uuml;cerred s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;, &quot;soyut, yalın, &ccedil;ıplak&quot; anlamlarının dışında &quot;tek, yalnız ve bekar&quot; karşılığında da kullanılır. Burada s&ouml;zkonusu olan ikinci anlam k&uuml;mesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır m&uuml;cerredlik.</p>
<p> Alevi-Bektaşi inancında b&ouml;yle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, &ouml;zellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve h&eacute;r&eacute;sie (sapkınlık) olarak Avrupa&#8217;da Orta&ccedil;ağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan &quot;M&uuml;kemmeller-Kamil insanlar&quot; &uuml;st grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar t&uuml;m d&uuml;nya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti&#8217;ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II&#8217;nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin &uuml;r&uuml;n&uuml;d&uuml;r m&uuml;cerredlik.</p>
<p> 15. y&uuml;zyılın son on yılı i&ccedil;inde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetn&acirc;mesi&#8217;nde H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın hi&ccedil; evlenmediği ve Kadıncık Ana&#8217;dan olan &ccedil;ocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Ama&ccedil; Alevi inan&ccedil; &ouml;nderlerini manastır keşişleri gibi, d&uuml;nyadan ele etek &ccedil;ektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa m&uuml;cerretlik, Kaygusuz Abdal&#8217;ın &quot;Budalan&acirc;me&quot;sinde yazdığı</p>
<p> &quot;Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine gir&uuml;b mest olmak, bin yıl kend&uuml; başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegd&uuml;r&quot;</p>
<p> s&ouml;z&uuml;n&uuml;n temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?</p>
<p> Sultan Bayezid II&#8217;nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o d&ouml;nemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine d&ouml;n&uuml;şt&uuml;. Bu siyaset hep s&uuml;rd&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Cumhuriyet T&uuml;rkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hi&ccedil; sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde m&uuml;cerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr&#8217;u-l Ayn&#8217;ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan&#8217;ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbn&acirc;me&#8217;sinde anlatılan s&ouml;zde m&uuml;cerredlikten oğlunu kurtarmak i&ccedil;in Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş a&ccedil;ması inanılır olaylar mı? &Uuml;stelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor&#8230;</p>
<p> Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal&#8217;ın m&uuml;cerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik konularını &ccedil;okca işlemiştir. K&ouml;t&uuml; evlilikler ve ilişkiler ge&ccedil;irdiği, hatta &acirc;şık olduğu i&ccedil;in her sabah &ouml;n&uuml;ne &ccedil;ıktığı kadının kendisini nasıl k&uuml;&ccedil;&uuml;msediği şiirlerinde a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir.</p>
<p> Menakıbn&acirc;me yazarı, daha &ouml;nce s&ouml;ylediğimiz gibi Kaygusuz&#8217;un yapıtlarını &ccedil;ok iyi incelemiş. Onlarda ge&ccedil;en bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış. Kaygusuz Abdal&#8217;ın, şiirlerinden Gevhern&acirc;me&#8217;yi Muhammed&#8217;in kabrinin başında, Dolabn&acirc;me&#8217;yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su &ccedil;ıkartan su dolabı i&ccedil;in yazdığını bu şiirlerden &ccedil;ıkarıp, Menakıbn&acirc;me&#8217;ye koymuştur. Yukarıda s&ouml;ylediğimiz gibi, Menakıbn&acirc;me&#8217;deki Kaygusuz&#8217;un Mısır&#8217;dan &quot;dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah&#8217;a doğru yaptığı &ccedil;&ouml;l yolculukları &uuml;zerindeki betimlemeleri&quot; de Kitab-ı Miglate&#8217;deki kişinin (Derviş&#8217;in) şeytan ile yaptığı d&uuml;şsel kavgalar[8] sırasındaki &ccedil;&ouml;l (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.</p>
<p> &quot;Menakıbn&acirc;me&#8217;ye g&ouml;re Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke&#8217;de şu g&uuml;zerg&acirc;hı takip ederek Anadolu&#8217;ya gelirler: Medine- Şam &#8211; Hama &#8211; Humus &#8211; Halep &#8211; Kilis &#8211; Birecik &#8211; Bağdad &#8211; Hille &#8211; K&uuml;fe &#8211; Necef &#8211; Kerbela &#8211; Bağdad &#8211; Musul &#8211; Nusaybin &#8211; Abdal Musa Asitanesi.&quot;[9]
<p> Peki Kaygusuz Abdal&#8217;ın G&uuml;ney ve Batı Anadolu&#8217;da, Rumeli&#8217;de ve Balkanlardaki gezilerinden niye s&ouml;z etmiyor Menakıbn&acirc;me yazarı? Edemezdi, &ccedil;&uuml;nk&uuml; Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır&#8217;dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birka&ccedil; yıl sonra &quot;Edrene şehrinde&quot; buluşacaklardır. Batı Anadolu&#8217;da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama k&ouml;yl&uuml;n&uuml;n ve g&ouml;&ccedil;erlerin yararlanamadığı, yani &quot;kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup bi&ccedil;tiği Manisa ovasında&quot; Torlaklarla birlikte m&uuml;cadele vermiştir. Yine şiirlerinde, d&uuml;zyazılarında &quot;Hem iki y&uuml;zl&uuml; zahidlere (ibadet d&uuml;şk&uuml;n&uuml;), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi g&ouml;ren Şeyhlere&quot; karşı olduğu onları a&ccedil;ık&ccedil;a eleştirdiğini; Trakya&#8217;daki malik&acirc;ne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, b&uuml;y&uuml;k ş&ouml;lenlerini aşağıda &ouml;rneklerini sunup a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini g&ouml;r&uuml;yoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal&#8217;ın yaşamında kural dışı ve Menakıbn&acirc;me yazarının inan&ccedil; ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak &ccedil;ok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır&#8230;</p>
<p> 3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İ&ccedil;in Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir</p>
<p> Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve d&uuml;zyazı yapıtlarında, yaşamına dair a&ccedil;ık bilgiler vermediği i&ccedil;in, Menakıbn&acirc;me&#8217;ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz&#8217;un tarihsel yaşam ger&ccedil;eği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Menakıbn&acirc;me&#8217;den yola &ccedil;ıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya &ccedil;alışacağız. D&uuml;zyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z simgesel anlatımda, ironi ve mizahla s&uuml;slediği ger&ccedil;ek &ouml;tesindeki nesnel doğruları yakalama &ccedil;abamızı s&uuml;rd&uuml;receğiz.</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ı tasavvufa y&ouml;nelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını a&ccedil;an kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir ger&ccedil;ektir. Kaygusuz Abdal&#8217;ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha &ccedil;ıkmadığı &ouml;yk&uuml;s&uuml; tutarlı g&ouml;z&uuml;km&uuml;yor. Keramet g&ouml;steriminin de temelini yukarıda a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alıştık. Bize g&ouml;re, Bursa&#8217;nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey&#8217;le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330&#8217;larda Elmalı&#8217;da tekkesini kurmuş. Teke y&ouml;resinde yaşayan yerleşik ve g&ouml;&ccedil;er T&uuml;rkmenlerin Alevi inan&ccedil;lı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279&#8217;da kurulmuş Teke Beyliği ve &ccedil;evresinde b&uuml;y&uuml;k n&uuml;fuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi&#8217;nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek&#8217;ten y&ouml;netiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz&#8217;e a&ccedil;ılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman &uuml;lkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi b&uuml;y&uuml;k ve &ouml;zellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, m&uuml;ritler edinmişti. Menakıbn&acirc;meler ve onun yolundan giden pek &ccedil;ok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, &quot;dağlar, taşlar ve ağa&ccedil;ların semah d&ouml;nerek Abdal Musa&#8217;nın ardından&quot; gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağa&ccedil;lar dolusu m&uuml;ridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa&#8217;nın kırk bin askerini doyuracak y&uuml;ksek ekonomik d&uuml;zeye ulaşmıştı daha 1340&#8217;larda Abdal Musa tekkesi.[10]
<p> Kısacası Abdal Musa Sultan&#8217;ın, Karaman Beyliği&#8217;ne bağlı 1333&#8217;lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu H&uuml;sameddin Mahmud&#8217;dan da ilgi ve saygı g&ouml;rmediği d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal&#8217;ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa&#8217;ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da s&ouml;ylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İ&ccedil; ile (İ&ccedil;el) kadar uzanan bir&ccedil;ok beyliği i&ccedil;ine alan geniş bir b&ouml;lgenin inan&ccedil; &ouml;nderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile b&ouml;yle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın &uuml;zerinde bulunan ak sakallı Pir&#8217;i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına b&uuml;y&uuml;k merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa&#8217;dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi &ccedil;evresindeki s&ouml;zl&uuml; gelenek, Kaygusuz Abdal&#8217;ın 13-14 yaşlarındayken i&ccedil;ine Abdal Musa&#8217;nın (ona gaybdan g&ouml;r&uuml;nd&uuml;ğ&uuml; yada kerametiyle i&ccedil;ine d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;) aşkının d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve g&uuml;nden g&uuml;nden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir g&uuml;n babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara &ccedil;ıkar. Sonra bilinen geyik avı &ouml;yk&uuml;s&uuml;yle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur&#8230;</p>
<p> İşte bu buluşmanın ger&ccedil;ekleşmesi, yani Kaygusuz&#8217;un tekke eğitimi almaya başlaması, babası H&uuml;sameddin Mahmud&#8217;un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Menakıbn&acirc;me&#8217;ye g&ouml;re aracı koyduğu Teke Beyi&#8217;nin, Abdal Musa&#8217;nın kerametleri karşısında, &ouml;l&uuml;mle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği &ouml;nemi g&ouml;steriyor; bu bey oğlunun bir &ccedil;eşit eğitime başlatma t&ouml;renidir. Her ne kadar kerametiyle &ccedil;eşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği g&ouml;sterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları &uuml;&ccedil; g&uuml;n boyunca yedirip i&ccedil;irerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbn&acirc;me&#8217;de onun s&ouml;ylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu s&ouml;zleri, bizce asla rızası dışında değildir:</p>
<p> &quot;Oğlum fahrin mezid olsun (&ouml;v&uuml;nc&uuml;n artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani d&uuml;nyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir m&uuml;rşid eteğine yapışa, salikler-veliler g&uuml;ruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!&#8230;&quot;</p>
<p> Menakıbn&acirc;me yazarı s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor:</p>
<p> &quot;Alaiye Sancağı Beği, bu s&ouml;zleri s&ouml;yledikten sonra oğlu Gaybi&#8217;yi hatır u safa ve h&uuml;sn &uuml; rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu&#8230; Gaybi Beğ Asitane&#8217;de kaldı&#8230;.&quot;[11]
<p> İşte ger&ccedil;ek durum budur: Alaiye Sancak beyi H&uuml;sameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her t&uuml;rl&uuml; eğitimi almayı s&uuml;rd&uuml;ren oğlu Kaygusuz&#8217;un birka&ccedil; yıl da tekke eğitiminden ge&ccedil;mesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin &ccedil;ok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır&#8217;a g&ouml;nderecektir. O d&ouml;nemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır&#8217;a g&ouml;nderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin b&uuml;y&uuml;k esnaf ve zanaatkar sınıfından gen&ccedil;lerin gruplar halinde Mısır&#8217;a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin&#8217;in 14 yaşlarında Mısır&#8217;a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, &quot;usul -i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri g&ouml;rm&uuml;ş d&ouml;rt mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.&quot;[12]
<p> Bilindiği gibi 1383&#8217;de 20 yaşlarında bir grup gen&ccedil;le Mısır&#8217;a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, d&ouml;neminin en b&uuml;y&uuml;k fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.</p>
<p> &Ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbn&acirc;me&#8217;de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi&#8217;nin oğlu, yeniyetmelik d&ouml;neminde Abdal Musa tekkesinde &quot;Abdal Musa Sultan&#8217;ın terbiyesine verilir.&quot; Beş-altı yıl (Mekakıbn&acirc;me&#8217;deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek s&ouml;ylemdir, bunun i&ccedil;in Abdal Musa&#8217;nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inan&ccedil; (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan a&ccedil;ılır; bir ikrar verme (initiation) t&ouml;reniyle, Hacı Bektaş Veli&#8217;den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan&#8217;ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42&#8217;yi izleyen 15-20 yıl i&ccedil;inde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan&#8217;a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, &ouml;zellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl &ouml;nce &ouml;lm&uuml;ş bulunuyordu. &Ouml;b&uuml;r yandan Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz&#8217;un Abdal Musa&#8217;dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır&#8217;a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in bazan temkinli yaklaştığı , ama &ccedil;oğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r&#8230;</p>
<p> 4. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi</p>
<p> 1359&#8217;larda Abdal Musa Sultan &ouml;mr&uuml;n&uuml;n son yıllarını yaşıyordu. Hen&uuml;z 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal&#8217;ın akıl, inan&ccedil; ve bilgi g&uuml;c&uuml;n&uuml; &ccedil;ok iyi anlamıştır. Ona en g&ouml;zde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz&#8217;u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun i&ccedil;in gen&ccedil; Kaygusuz&#8217;un zamanın t&uuml;m inan&ccedil;, felsefe, mantık, hey&#8217;et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini &ouml;ğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı ama&ccedil;larına rağmen, Kaygusuz&#8217;un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona g&uuml;vendiğinden &ouml;t&uuml;r&uuml;, &ccedil;ok iyi yetişmesi i&ccedil;in Kaygusuz&#8217;un Mısır&#8217;a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Kıyı kentleriyle &ccedil;ok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı&#8217;nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal&#8217;ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla &uuml;&ccedil; yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır&#8217;da. Kıbrıs kralı Pi&eacute;rre&#8217;in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya&#8217;yı ele ge&ccedil;irmesiyle b&ouml;lgede b&uuml;y&uuml;k bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en ge&ccedil; 1362&#8217;de &ouml;lm&uuml;ş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane&#8217;ye d&ouml;n&uuml;ş&uuml;nde M&uuml;rşidini bulamamıştır. Menakıbn&acirc;me yazarının s&ouml;ylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in, &quot;Kaygusuz&#8217;un şeyhi Abdal Musa&#8217;ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren&quot; diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir &ccedil;eşit &ouml;vg&uuml;sel ağıt gibi bakıyoruz.</p>
<p> Abdal Musa Sultan&#8217;a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar&#8217;a durduklarını, hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kud&uuml;mler &ccedil;aldıran sultanlar ve Avlan g&ouml;l&uuml; &ccedil;evresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan&#8217;dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, a&ccedil;lar doyurulurdu. Ali&#8217;nin z&uuml;lfikarı kullandığı gibi kılı&ccedil; kullanan Abdal Musa, batıni inan&ccedil;la kafirlerin &uuml;st&uuml;ne y&uuml;r&uuml;rd&uuml;. O y&uuml;r&uuml;y&uuml;nce arkasından dağı-taşı kaplamış t&uuml;men t&uuml;men erleri gelerek Genceli&#8217;yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem&#8217;de) H&uuml;seyin i&ccedil;in kanlarını d&ouml;kerler; &ccedil;erağlar uyandırıp, g&uuml;lbenk &ccedil;ekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı&#8217;ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-s&uuml;nnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını s&ouml;yleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa&#8217;ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır d&ouml;n&uuml;ş&uuml; yolda duymuştur onun Hakk&#8217;a y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevin&ccedil; ağlaması aramayalım. Bir de bu g&ouml;zle okunması i&ccedil;in şiiri verelim:</p>
<p> Beglerimiz Avlan g&ouml;l&uuml;n &uuml;st&uuml;ne</p>
<p> Onlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Urum abdalları postın egnine</p>
<p> Baglar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Urum abdalları gel&uuml;r dost diy&uuml;</p>
<p> Giyd&uuml;kleri nemed (aba) ile post diy&uuml;</p>
<p> Hastalar gel&uuml;r derman istey&uuml;</p>
<p> Sağlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Talip oldur bi r&uuml;n nefs&uuml;n haklar</p>
<p> Pir oldur talibi hatadan saklar</p>
<p> &Ccedil;alınur kud&uuml;mler a&ccedil;ılun sancaklar</p>
<p> Tuğlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Er oglınun ikrarıdur yuları</p>
<p> Muhannidi &ccedil;eksen gelmez iler&uuml;</p>
<p> Ak Pınar&#8217;ın Yeşil G&ouml;l&#8217;&uuml;n suları</p>
<p> &Ccedil;ağlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Hind&#8217;den bezirganlar gel&uuml;r yayılur</p>
<p> Lokması &ccedil;ekil&uuml;r a&ccedil;lar toyulur</p>
<p> Hakka aşık olan canlar soyulur</p>
<p> Begler gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Ali z&uuml;lfikarın aldı destine</p>
<p> Batın saldı kafirler&uuml;n &uuml;st&uuml;ne</p>
<p> T&uuml;men t&uuml;men olur Gencel(i) &uuml;st&uuml;ne</p>
<p> Daglar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Aşure aylarında kanlar d&ouml;kerler</p>
<p> &Ccedil;eraglar uyarub g&uuml;lbenk &ccedil;ekerler</p>
<p> Anlar bir olmuş birl&uuml;ge biterler</p>
<p> Birler gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Bir niyazım vardur Gani Kerim&#8217;den</p>
<p> M&uuml;nkir bilmez evliyanın sırrundan</p>
<p> Kul Kaygusuz ayru d&uuml;şmiş pirinden</p>
<p> Aglar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın d&ouml;n&uuml;ş&uuml; sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan &ccedil;ıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi Korkuteli&#8217;ne &ccedil;ekilmiştir. &Ccedil;evrede &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k ina&ccedil;sal g&uuml;&ccedil; otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz&#8217;un şiirinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi sıkıntılı, kavgalı d&ouml;nemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Beylerin kendi topraklarında yaşayan T&uuml;rkmen toplulukların b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunluğu onun m&uuml;ridleriydi, Hacı Bektaş Veli&#8217;den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete ge&ccedil;irebilmesi Abdal Musa Sultan&#8217;ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa d&uuml;nyadan g&ouml;&ccedil;&uuml;ş&uuml;yle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi H&uuml;sameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu b&uuml;y&uuml;k dost desteğinden yoksun kalmışlardı.</p>
<p> Kıbrıs kralı Pi&eacute;rre 1366&#8217;da bir donanma g&ouml;ndererek Alaiye&#8217;yi almak istemişse de Karamanoğulları&#8217;nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl i&ccedil;erisinde, Alaiye beyi H&uuml;sameddin Mahmud, Teke beyi M&uuml;bariz&uuml;ddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, g&uuml;&ccedil;lerinin birleştirip 1373 yılında Antalya&#8217;yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi&#8217;nin kayıtlarına g&ouml;re, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) i&ccedil;in mektup yazmıştır. &Ouml;yle sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz&#8217;la g&ouml;ndermişti. Menakıbn&acirc;me&#8217;de ge&ccedil;en icazetn&acirc;me bu mektup olmalıdır. B&ouml;ylece Kaygusuz Abdal&#8217;ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir g&ouml;rev yaparken, &ouml;b&uuml;r yandan Mısır&#8217;da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine d&ouml;n&uuml;p d&ouml;nmediğini tahmin etmek g&uuml;&ccedil;t&uuml;r. Ancak 1397-8&#8217;de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır&#8217;a d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml; ve Dilguşa&#8217;yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu&#8217;l Ferec&#8217;e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr &uuml;l-ayin&#8217;i bu tarihten sonra aynı Sultan&#8217;ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar k&uuml;&ccedil;&uuml;k olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır&#8217;a geldiğinde, Kaygusuz birka&ccedil; Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire&#8217;de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8&#8217;e kadar Hicaz&#8217;ı, Suriye, Irak G&uuml;ney ve Doğu Anadolu&#8217;yu, Azerbaycan ve İran-Horasan&#8217;ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve d&uuml;zyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.</p>
<p> 5. Kaygusuz Abdal&#8217;da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud &Ccedil;izgisi</p>
<p> &Ouml;yle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu s&ouml;ylenen Fazlullah Hurufi&#8217;yle (&ouml;lm. 1393-4) de g&ouml;r&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. 1386&#8217;da Tebriz&#8217;de ortaya &ccedil;ıkan; Tebriz, Toh&ccedil;u, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde &uuml;n&uuml; yayıldık&ccedil;a şeriat d&uuml;zenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi&#8217;nin inan&ccedil; y&ouml;ntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, &quot;insanı tanrılaştırmaktır&quot;. Hurufi inan&ccedil; sistemini ş&ouml;yle &ouml;zetlenebilir:</p>
<p> Varlığın ortaya &ccedil;ıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel g&uuml;&ccedil; olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine g&ouml;re &ouml;z&uuml;ndeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana &ccedil;ıkar ve s&ouml;zc&uuml;kler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. D&uuml;nya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat i&ccedil;inde insan y&uuml;z&uuml;nde belirmektedir.</p>
<p> Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya &ccedil;ıkışıdır). Hurufilikte &ouml;l&uuml;mden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. &Ouml;l&uuml;m birleşikliğin-t&uuml;melliğin basite, ayrıntıya d&ouml;n&uuml;şmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.</p>
<p> İnsan bu d&uuml;nyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden t&uuml;m dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel h&uuml;k&uuml;mler karşısındaki t&uuml;m sorumluluklarını &uuml;st&uuml;ne almış, namazlarını kılıp, oru&ccedil;larını tutmuştur.[13]
<p> Hurufiler &quot;D&uuml;nya bize cennettir, cennette ibadet g&ouml;revi olmaz&#8221; demektedirler. Bu d&uuml;ş&uuml;nceler Şeyh Bedreddin&#8217;e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal&#8217;ın da benimseyip işlediği d&uuml;ş&uuml;ncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal&#8217;lın &quot;V&uuml;cudn&acirc;me&quot;si incelendiğinde bu d&uuml;ş&uuml;ncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r.[14] Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal &quot;Adem&#8217;&uuml;n v&uuml;cudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) &uuml;zere yaradılmuşdur&quot; diyerek ş&ouml;yle bir sıralama yapar:</p>
<p> &quot;Adem&uuml;n: Başı arş&#8217;dur ve Nokta-ı Ba&#8217;dur ve iki kaşı, biri fa&#8217;dur ve biri kaf&#8217;dur. İki g&ouml;zleri, biri ayn&#8217;dur ve biri gayn&#8217;dur ve iki kulağı, biri zal&#8217;dur ve biri dal&#8217;dur. &Ccedil;enesi cim&#8217;d&uuml;r ve gerdanı tı sin mim&#8217;d&uuml;r. Burnu elif&#8217;d&uuml;r ve dudağı te&#8217;d&uuml;r. &Uuml;st dudağı be&#8217;d&uuml;r&#8230;Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha&#8217;d&uuml;r vb.&quot;</p>
<p> Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal.</p>
<p> 1383-4 yıllarında eğitim i&ccedil;in Kahire&#8217;ye gelip, Mısır&#8217;da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin&#8217;in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal&#8217;ı tanımaması ve onunla g&ouml;r&uuml;şmemesi olanak dışıdır. Bizce bu b&uuml;y&uuml;k İslam bilgini ve hukuk&ccedil;usunun kafasına tasavvufla birlikte batıni d&uuml;ş&uuml;nceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal&#8217;dır. Torunu Hafız Halil&#8217;in Bedreddin Menakıbn&acirc;me&#8217;sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı H&uuml;seyin Ahlati&#8217;dir. Bize g&ouml;re Mısır&#8217;da başlayan Kaygusuz-Bedreddin d&uuml;ş&uuml;nce yakınlığı, eylemliliklerinde de s&uuml;rm&uuml;ş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu&#8217;ya gelmişler ve K&uuml;&ccedil;&uuml;k Asya&#8217;yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi T&uuml;rkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı &ouml;zt&uuml;rk&ccedil;e ve mizahi (ironik) şiirleriyle, d&uuml;zyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en b&uuml;y&uuml;k propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve d&uuml;zyazıları nesnel a&ccedil;ıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin&#8217;in d&uuml;ş&uuml;nce ve eylemleriyle i&ccedil;i&ccedil;e olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı &ouml;rnekler &uuml;zerinde yaptığımız yorumlar ve g&ouml;sterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, d&ouml;nemin ekonomik, toplumsal ve inan&ccedil;sal koşulları g&ouml;z ardı edilmeden a&ccedil;ık a&ccedil;ık tartışılsın ve eleştirilsin.</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak y&uuml;ce bir g&ouml;n&uuml;l bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan Yunus Emre&#8217;den esinlenmiş ve onu &uuml;stad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve y&ouml;ntemlerinden a&ccedil;ık&ccedil;a bellidir.</p>
<p> 6. Karşılaştırmalı Birka&ccedil; Şiir ve D&uuml;zyazı &Ouml;rneklemeler</p>
<p> &Ouml;nce dost y&uuml;z&uuml; ve dost kapısı. Dost y&uuml;z&uuml;ne d&ouml;n&uuml;p, dost kapısından ge&ccedil;erek kendini bulmak ve &ouml;z&uuml;n&uuml; tanımaktır Kaygusuz&#8217;un felsefi inancı. Hacı Bektaş Veli&#8217;den ve Yunus&#8217;dan emanettir bu inan&ccedil; ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından ge&ccedil;ilerek barış ve sevgiye ulaşılır.</p>
<p> Kaygusuz Abdal:</p>
<p> &quot;&Ccedil;&uuml;n dost biz&uuml;m, s&ouml;zi dahı biz&uuml;md&uuml;r. Her dem dost y&uuml;zine bakalum, &ouml;z&uuml;m&uuml;zle diyel&uuml;m, işidel&uuml;m.&quot; Budalan&acirc;me, s.51</p>
<p> Dost senin y&uuml;z&uuml;nden &ouml;zge ben kıble-i can bilmezem</p>
<p> Pirin h&uuml;sn&uuml;n&uuml; severem bir gayri iman bilmezem</p>
<p> Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır</p>
<p> Ben şu zerrak(ikiy&uuml;zl&uuml;) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem</p>
<p> Sui-i salus nedendir h&uuml;zne m&uuml;nkir ge&ccedil;indiği</p>
<p> Ne acep bela gel&uuml;pt&uuml;r şu ki ben Hak&#8217;tan bilmezem</p>
<p> İnsan-ı kamil ki derler Mustafa&#8217;dır Murtaza&#8217;dır</p>
<p> Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem</p>
<p> O şah-ı h&uuml;sn&uuml;n ışkına &ouml;z&uuml;m&uuml; viran kılmışam</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;dır adım c&uuml;bbe v&uuml; kaftan bilmezem</p>
<p> H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş Veli: &quot;Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.&quot;</p>
<p> Yunus Emre:</p>
<p> Işk imamdır bize g&ouml;n&uuml;l cemaat</p>
<p> Dost y&uuml;z&uuml; kıbledir daimdir salat</p>
<p> Dost y&uuml;z&uuml;n g&ouml;ricek şirk yağmalandı</p>
<p> Anın&ccedil;&uuml;n kapuda kaldı şeriat</p>
<p> Can secdeye vardı dost mihrabında</p>
<p> Y&uuml;z yere koyuban eyler m&uuml;nacat</p>
<p> Derildi beşimiz bir vakte geldi</p>
<p> Beş b&ouml;l&uuml;k oluban kim kıla taat</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Doğruluk bekleyen dost kapısında</p>
<p> G&uuml;mansız ol bulır ilahi devlet</p>
<p> Yunus &ouml;yle esirdir ol kapıda</p>
<p> Diler ki olmaya ebedi azad</p>
<p> 7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne&#8217;dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) D&ouml;neminde Değil</p>
<p> Edrene şehrinde bug&uuml;n bir d&uuml;kkan aldım kiraya</p>
<p> Ol mahalde sataşmışam bir ak&ccedil;ası &ccedil;ok karıya</p>
<p> Sordu bana garib misin hi&ccedil; bu şehri g&ouml;r&uuml;b misin</p>
<p> Yohsa geliş&uuml;n şindi mi Anatolı&#8217;dan beriye</p>
<p> Ded&uuml;m ki bu dem gelmişem kiraya d&uuml;kkan almışam</p>
<p> Eyd&uuml;r yigit gel i&ccedil;er&uuml; d&ouml;şek get&uuml;rsin cariye</p>
<p> İy kurban oldugum yigit g&ouml;r ne direm s&ouml;z&uuml;m işit</p>
<p> Bu Edrene şehrinde sen gezmeyesen serseriye</p>
<p> Eyd&uuml;r ki bu Rum-ili&#8217;d&uuml;r sanma ki Anatolı&#8217;dur</p>
<p> Bunda esir-bendler &ccedil;ok olur d&uuml;şmeyesin bazariye</p>
<p> Har&ccedil;lıg i&ccedil;&uuml;n kayurma dir tek ben&uuml;m terkim urma dir</p>
<p> Sen gel yi i&ccedil; otur heman varma akına &ccedil;eriye</p>
<p> &Ccedil;ağırdı Nergis G&uuml;lbahar b&uuml;ryan get&uuml;r bazara var</p>
<p> İ&ccedil;er&uuml; evi sil s&uuml;p&uuml;r odun vurun bahariye</p>
<p> Aldı beni girdi i&ccedil;er&uuml; yapdu kapusını gir&uuml;</p>
<p> Get&uuml;rdi şol nimetleri kim bakar aka sarıya</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Karı beni aldatdı &ccedil;&uuml;n h&uuml;kmine eyledi zebun</p>
<p> Anca d&uuml;rişd&uuml;m d&uuml;n &uuml; g&uuml;n sarlanı kaldum deriye</p>
<p> Şol hadde irişdi bel&uuml;m k&uuml;lli unıtdum bild&uuml;g&uuml;m</p>
<p> Başladı şindi ilig&uuml;m s&uuml;n&uuml;k i&ccedil;inde eriye</p>
<p> G&ouml;nlegi kaftan eyledi h&uuml;km,ne ferman eyldi</p>
<p> Hamama da varur-ısa beni yanınca s&uuml;riye</p>
<p> Dişi kırık y&uuml;zi sovuk fitnesi &ccedil;ok kend&uuml; &ccedil;ab&uuml;k</p>
<p> Ben bi&ccedil;are haber&uuml;m yok uğramışım zemheriye</p>
<p> Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga</p>
<p> Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari &lsquo; ye</p>
<p> Murad Han &#8216;a varımadum &ouml;z&uuml;mi kurtarımadum</p>
<p> Kaygusuz Abdal bi&ccedil;are uğradı bir haşarıya[15]
<p> Avladı tutdı beni</p>
<p> Yanbolı&#8217;da bir karı</p>
<p> Veli ki ak&ccedil;ası &ccedil;ok</p>
<p> Karabaşı kulları</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Karı dime al beni</p>
<p> Ben donadayım seni</p>
<p> Nene gerekd&uuml;r sen&uuml;n</p>
<p> Garibsin akın &ccedil;eri</p>
<p> Yanbolı&#8217;ya varıcak</p>
<p> Mahallesin sorıcak</p>
<p> Tunca kıranındadır</p>
<p> Yeni Hamman&#8217;dan beri</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Kanda bir yigit g&ouml;rse</p>
<p> Ak&ccedil;a(y)la avlar anı</p>
<p> Utanmaz oglan sever</p>
<p> Sa&ccedil;ı ak d&ouml;şi sarı</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Bir gice fursat-ıla</p>
<p> Koynına gird&uuml;m nagah</p>
<p> G&ouml;beg&uuml;n&uuml;n sovugı</p>
<p> Unutdurdu mermeri</p>
<p> Karıyla halini g&ouml;re</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;un</p>
<p> Eli gitmiş s&uuml;n&uuml;ge</p>
<p> Sarlanı kaldı deri[16]
<p> Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in ısrarla ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hi&ccedil; değildir. G&uuml;ncel maddi yaşam i&ccedil;erisinde başından ge&ccedil;en ya da kendisine anlatılan olayları hik&acirc;ye etmiş olduğu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir. Burada bizim i&ccedil;in &ouml;nemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak i&ccedil;in fetva ve yardım almak istediği kişilerin ger&ccedil;ekte kim olduğudur. Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in a&ccedil;ıklaması ş&ouml;yle:</p>
<p> &quot;Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına g&ouml;re, Kaygusuz Edirne&#8217;ye Anadolu&#8217;dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli&#8217;de &quot;garip&quot;tir ve hen&uuml;z Rumeli hakkında malumatı olmadığından, &quot;sanma ki (burası) Anatolı&#8217;dır&quot; diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında ge&ccedil;en &quot;Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari&#8217;ye&quot; mısraından, Kaygusuz&#8217;un Anadolu&#8217;dan Edirne&#8217;ye geliş tarihinin İbn-i Fenari&#8217;ninn şeyh&uuml;lislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında Rumeli&#8217;ye ge&ccedil;en Kaygusuz&#8217;un buradaki ilk durağı Edirne&#8217;dir.&quot;[17]
<p> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, bu şiirin son dizelerinde &quot;Murad Han&#8217;ın (1421-1451)&quot; da adı ge&ccedil;mektedir. Abdurrahman G&uuml;zel, aynı sayfalarda Kaygusuz&#8217;un, birka&ccedil; şiirinden aldığı d&ouml;rtl&uuml;klerde adı ge&ccedil;en Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını s&ouml;yl&uuml;yor. Daha da &ouml;nemlisi, Kaygusuz Abdal&#8217;ın &ouml;l&uuml;m tarihi i&ccedil;in 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra &ouml;lm&uuml;ş olması gerektiğini s&ouml;yl&uuml;yor. Şiirin verilerinden hareketle &ccedil;izilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı ge&ccedil;en kentleri, kısacası t&uuml;m Trakya&#8217;yı dolaşıyor. &Ouml;yle ki bug&uuml;n bile Kaygusuz&#8217;un adı, Makedonya&#8217;da bulunan Manastır&#8217;da bir mahalle ve &ccedil;eşme adı olarak yaşamaktadır. B&ouml;lgede Kaygusuz Abdal&#8217;ın y&uuml;zyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun &ouml;mr&uuml;n&uuml;n son birka&ccedil; yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2&#8217;larda doğmuş ise, 1425-30&#8217;larda 85 yaşın &uuml;zerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne&#8217;ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşıp Yanbolu&#8217;ya varacak, &quot;Filibe&#8217;de yiniden bir karı sevecek onu&quot;, &quot;karıdan ka&ccedil;ıp Sofya&#8217;ya g&ouml;&ccedil;ecek&quot; ve sonunda &quot;Manastır&#8217;da bir başacuk (karı) g&ouml;n&uuml;lc&uuml;ğ&uuml;n&uuml; alacak&quot; Kaygusuz Abdal&#8217;ın. Bunlar olacak şey değil.</p>
<p> &quot;Edrene şehrinde bug&uuml;n&quot; şiirinde ge&ccedil;en isimlerden hareketle Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in bu a&ccedil;ıklamalara girişmesi, g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi havada kalıyor. &Uuml;stelik Abdurrahman G&uuml;zel, adı ge&ccedil;en kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına m&uuml;dahale ederek, Kaygusuz Abdal&#8217;ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. S&ouml;zde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı s&ouml;zc&uuml;kleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin i&ccedil;eriğine tasavufi simgesel anlamlar y&uuml;kl&uuml;yor; d&uuml;kkan = v&uuml;cud, karı=d&uuml;nya, pazar=&ouml;m&uuml;r&#8230;[18] Bunlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun ger&ccedil;ek simgesel şiirleri, T&uuml;rk edebiyatında eşi az bulunan s&uuml;rrealist-ironik şiirsel &ouml;yk&uuml;leridir, tasavvufi şiirleri değil.</p>
<p> Bize g&ouml;re Kaygusuz Abdal, &quot;Edrene şehrinde bug&uuml;n&quot; şiirini 1410-11 yıllarında, 60&#8217;lı yaşlarda yazmıştır. Birka&ccedil; yıldan beri zaten Trakya&#8217;da Saray kasabasında oturmaktadır. &Ouml;b&uuml;r kentlerin bir kısmını daha &ouml;nce gezmiş olmalıdır. O zaman &quot;Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari &lsquo; ye&quot; ve &quot;Murad Han&#8217;a varımadum &ouml;z&uuml;mi kurtarımadum&quot; dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının &quot;Fetva bulam mı ki aceb varsam&#8217;ola Kazasker&#8217;e&quot; ve &quot;Musa Han&#8217;a varımadum &ouml;z&uuml;mi kurtarımadum&quot; olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal&#8217;ın &quot;Divan&quot;ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal&#8217;ın g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocat&uuml;rk&#8217;&uuml;n kendi &ouml;zel kitaplığında bulunduğu A. G&uuml;zel s&ouml;ylemektedir.[19] Kaygusuz Abdal&#8217;ın kendi ya da bir m&uuml;ridinin elinden &ccedil;ıkmış Divan&#8217;ı g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı&#8217;nı istinsah eden (suretini &ccedil;ıkaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu korktukları i&ccedil;in yaptıkları gibi, inan&ccedil; ve d&uuml;ş&uuml;nce y&ouml;n&uuml;nden karşı oldukları i&ccedil;in de yapmış olabilirler.</p>
<p> Bu şiirdeki &lsquo;Kazasker&#8217;, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa &Ccedil;elebi&#8217;dir. Musa &Ccedil;elebi, kardeşi S&uuml;leyman &Ccedil;elebi&#8217;yi yendikten sonra 1410 yılında Edirne&#8217;de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra &ouml;b&uuml;r kardeşi Mehmed &Ccedil;elebi&#8217;ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli&#8217;den atmış bulunuyordu. Ancak 1413&#8217;te Bizansın yardımı ve Trakyalı malik&acirc;ne sahipleri beylerin onu terk etmesi y&uuml;z&uuml;nden Musa &Ccedil;elebi kardeşine yenildi ve &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Musa &Ccedil;elebi&#8217;nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, d&ouml;nemin en b&uuml;y&uuml;k hukuk&ccedil;u ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukuk&ccedil;u Necdet Kurdakul&#8217;un saptamalarına g&ouml;re Bedreddin, Musa &Ccedil;elebi&#8217;nin Kazaskerlik &ouml;nerisini kabul ettikten sonra Cam&uuml;-ul Fusuleyn&#8217;i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k ve bağımsızlık ilkelerini &ouml;ne &ccedil;ıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa &Ccedil;elebi ile birlikte uygulamaya başladılar bu kuralları.[20] Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise B&ouml;rkl&uuml;ce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.</p>
<p> Murad Han şehzadeliği sırasında 1416&#8217;dan 1419-20&#8217;ye kadar Batı Anadolu&#8217;yu ve t&uuml;m Rumeli&#8217;yi saran B&ouml;rkl&uuml;ce-Torlak Kemal-Bedreddin başkaldırılarının bastırılması i&ccedil;in yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa &Ccedil;elebi ile birka&ccedil; savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini ortadan kaldırarak i&ccedil; durumu d&uuml;zeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın ve şiddetin i&ccedil;inden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında bulunan Murad Han&#8217;ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa &Ccedil;elebi&#8217;nin adları gitmesi, m&uuml;stensihler (suret &ccedil;ıkaranlar) i&ccedil;in &ouml;l&uuml;m tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu&#8217;nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve m&uuml;cadeleyle y&ouml;netimi ele ge&ccedil;irip kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden &ouml;nceki imparatorun adını t&uuml;m yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans&#8217;ta da yaşamış. Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi g&ouml;zle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;kleri ya da hapislerde &ccedil;&uuml;r&uuml;d&uuml;kleri Mihailoğlu gibi &ouml;rnekleri vardır&#8230;</p>
<p> Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han&#8217;a d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;lm&uuml;ş olduğunu d&uuml;ş&uuml;nmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan&#8217;daki bir şiirin &quot;Bize bin mut piri&ccedil; dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege&#8230;Murad Han&#8217;a halvet anlatsa s&ouml;zi / Kapuda kim bile veziri s&ouml;re&quot; dizelerinde ge&ccedil;en Murad Han da aslında Musa Han&#8217;dır. Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır Kaygusuz Abdal. Ondan, malik&acirc;nelerdeki beylerin ş&ouml;lenlerinde yenilen bin mut[21] pirin&ccedil; ve onbin koyunun, &lsquo;hepimizin olsun hep birlikte yiyelim&#8217; demesini istiyor. Bunları Murad Han&#8217;dan istiyemezdi. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta &ccedil;ıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı b&ouml;lge olan Trakya&#8217;dan &ccedil;oktan ayrılmış; yetmiş yaşın &uuml;zerinde bulunmakta ve Kahire&#8217;deki tekkesinin başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır h&uuml;k&uuml;mdarı Ebul Ferec oğlu Melik M&uuml;eyyed&#8217;in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar k&uuml;&ccedil;&uuml;k olan Şeyh Bedreddin&#8217;i, inan&ccedil;-felsefi-d&uuml;ş&uuml;nsel y&ouml;nden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-B&ouml;rkl&uuml;ce-Torlak hareketinin dışında olması d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez. &Ouml;zellikle Kaygusuz Abdal Divanı&#8217;ndaki şiirlerinin t&uuml;m&uuml; incelendiğinde bu d&uuml;ş&uuml;ncemiz tam a&ccedil;ıklığa kavuşacaktır.</p>
<p> 8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (S&uuml;rrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?</p>
<p> Erişti bad-ı nevruz g&uuml;lsitane</p>
<p> G&uuml;listan vakti yetti kim uyane</p>
<p> Temamet yery&uuml;z&uuml; c&uuml;nbişe geldi</p>
<p> Behişte benzedi devr-i zemane</p>
<p> G&uuml;listan goncesin a&ccedil;tı donandı</p>
<p> Divane oldu b&uuml;lb&uuml;ller divane</p>
<p> Yine simurga haber verdi h&uuml;dh&uuml;d</p>
<p> Otağın başına konmuş şahane</p>
<p> G&uuml;vercin &ccedil;ifti ile &ouml;tegeldi</p>
<p> Dudak dudağa verdi canı cane</p>
<p> Kışın humuş olan kuşlar acep kim</p>
<p> Fırak u derd ile geldi lisane</p>
<p> Yine b&uuml;lb&uuml;l g&uuml;listan arzu kıldı</p>
<p> Tutiye şekker &uuml; baykuş virane</p>
<p> Zihi fasl-lı behar &uuml; revnak-ı g&uuml;l</p>
<p> Zihi zevk u safa nam &uuml; nişane</p>
<p> Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet</p>
<p> Nihani nesneler geldi iyane</p>
<p> Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal</p>
<p> Y&uuml;z&uuml;n hak eylegil pir &uuml; c&uuml;vane</p>
<p> G&ouml;r&uuml;n&uuml;şte şiirde, g&uuml;l bah&ccedil;esinin gonca g&uuml;llerle donandığı, g&uuml;vercinlerin dudak dudağa seviştiği ve g&uuml;l&uuml;n bahar m&uuml;jdecisi olduğu vb. s&ouml;ylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz&#8217;un, mutlu g&uuml;nleri anlatmak i&ccedil;in bunları simge olarak kullandığı apa&ccedil;ık ortadadır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yery&uuml;z&uuml;n&uuml;n tamamının sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir d&ouml;nem s&ouml;zkonusu etmektedir. &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; beyitte Kaf dağındaki Simurg&#8217;a (Anka kuşu), h&uuml;dh&uuml;d kuşunun bir m&uuml;jdesi var: &quot;Bir padişah (şahane) saltanat &ccedil;adırının (otağ) başına konmuştur&quot; Bu nedenle yery&uuml;z&uuml; sevin&ccedil; i&ccedil;inde ve devir cennete d&ouml;n&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına y&uuml;z s&uuml;rmesini &ouml;neriyor.</p>
<p> Bize g&ouml;re bu padişah Musa &Ccedil;elebi ve d&ouml;nem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah&#8217;ın yeni bir y&ouml;netim d&uuml;zeni getirme &ccedil;abası i&ccedil;indeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu d&ouml;nem i&ccedil;inde, Edirne&#8217;de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan y&ouml;netime yol g&ouml;sterme, &ouml;b&uuml;r yandan toplumsal haksızlıklara karşı m&uuml;cadelesini yaparken yazdığını d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Rumeli&#8217;deki b&uuml;y&uuml;k malik&acirc;ne sahibi beylerin b&uuml;y&uuml;k varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini d&uuml;ş&uuml;nen bencil yaşamlarını ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml; (s&uuml;rrealist) &ouml;geler kullanarak, ironik simgelerle g&uuml;ld&uuml;r&uuml; havası i&ccedil;inde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:</p>
<p> -Doymak bilmeyenlere gerek olur-*</p>
<p> Koyun bine yeteceğiz s&uuml;rmeğe de yarağ (gereksinim) olur</p>
<p> Beş y&uuml;z&uuml;n&uuml; satıcağız har&ccedil;lanmaya gerek olur</p>
<p> Berkdir erenler barusu bine sayılır birisi</p>
<p> Ell&#8217;iki teke derisi papucuma yorağ (yama) olur</p>
<p> Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi d&uuml;zen</p>
<p> Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur</p>
<p> On iki kazan aşıyı yigirmi dokuz başıyı</p>
<p> Otuz &uuml;&ccedil; yağlı d&ouml;ş&uuml;y&uuml; sonra i&ccedil;in ferağ olur</p>
<p> Doymaz isen yalvar Hakk&#8217;a nazar kıl bucağa y&uuml;ke</p>
<p> On sekiz kalınca yuka tam g&ouml;nl&uuml;nce gevrek olur</p>
<p> Kaygusuz Abdal bulunca gel otur pilav gelince</p>
<p> On tekne hamur salınca bir onarı &ccedil;&ouml;reğ olur</p>
<p> -Emirler sofrasına buyurun hem yeyin hem de g&ouml;t&uuml;r&uuml;n-*</p>
<p> Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa</p>
<p> Issı souk olmasa havası hub sağ olsa</p>
<p> Pireden incinmesek kar u yağmur olmasa</p>
<p> Sinek hey vızlamasa ana hem yasağ olsa</p>
<p> Dobruca ovasından b&uuml;y&uuml;k yağlı &ccedil;&ouml;rekler</p>
<p> Akkirman&#8217;ın yağından benzimle hey ağ olsa</p>
<p> C&uuml;mle cihan koyunun semiz yahnı etseler</p>
<p> Biz yemeye başlasak engeller ırağ olsa</p>
<p> Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa</p>
<p> Z&uuml;lbiye halkaları s&uuml;t&uuml; dahı &ccedil;oğ olsa</p>
<p> Kanda bir g&ouml;l varsa badem paluze olup</p>
<p> Bir yanından diş ursak &ccedil;evresi bal yağ olsa</p>
<p> D&uuml;md&uuml;z bu yaş ovalar her biri boş durmasa</p>
<p> Sulu şeftalisi &ccedil;ok bin &uuml;z&uuml;ml&uuml; bağ olsa</p>
<p> Kaygusuz Abdal otur kimin ye kimin g&ouml;t&uuml;r</p>
<p> Sufiye koz kalmadı abdala kaymağ olsa</p>
<p> -Hayvanlar b&ouml;rt&uuml;-b&ouml;cek y&ouml;netmeğe durunca</p>
<p> Zamanın insanları başlamışlar ka&ccedil;mağa-*</p>
<p> Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış u&ccedil;mağa</p>
<p> Kertenkele derilmiş diler Kırım ge&ccedil;meğe</p>
<p> Kelebek ok yay almış ava şikara &ccedil;ıkmış</p>
<p> Donuzları korkudur ayuları ko&ccedil;mağa</p>
<p> Ergene&#8217;nin k&ouml;pr&uuml;s&uuml; susuzluktan bunalmış</p>
<p> Edirne minaresi eğilmiş su i&ccedil;meğe</p>
<p> Kazzaza (ipek&ccedil;iye) balta koydum &ccedil;ervişin deremezem</p>
<p> &Ccedil;uval &ccedil;ayırda gezer seğird&uuml;ben ka&ccedil;mağa</p>
<p> Allahımın dağında &uuml;&ccedil; bin balık kışlamış</p>
<p> Susuzluktan bunalmış kanlı ister g&ouml;&ccedil;meğe</p>
<p> Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna &ccedil;alar</p>
<p> Balık kavağa &ccedil;ıkmış s&ouml;ğ&uuml;t dalın bi&ccedil;meğe</p>
<p> Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına</p>
<p> Sivrisinek derilmiş ırgad olup bi&ccedil;meğe</p>
<p> Bir sinek bir devenin &ccedil;ekmiş budun koparmış</p>
<p> Salunuben seğirdir bir yar ister ka&ccedil;mağa</p>
<p> Bir aksacık karınca kırk batman tuz y&uuml;klenmiş</p>
<p> Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa</p>
<p> Donuz d&uuml;ğ&uuml;n eylemiş ayuya kızın vermiş</p>
<p> Maymun sındı getirmiş kaftan g&ouml;mlek bi&ccedil;meğe</p>
<p> Deve hamama girmiş dana dellaklık eder</p>
<p> Su sığırı natır olmuş n&ouml;vbet ister &ccedil;ıkmağa</p>
<p> Kaygusuz&#8217;un s&ouml;zleri Hindistan&#8217;ın kozları</p>
<p> Bunca yalan s&ouml;yledin girer misin u&ccedil;mağa</p>
<p> [***Şiirlerin temasını belirleyen başlıklar tarafımdan konuldu İ.K.]
<p> Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir &ouml;p&uuml;c&uuml;k isteyince, kendisine karşı kadının k&uuml;&ccedil;&uuml;mseyici ve hakaret edici davranışlarını sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, d&uuml;nyaya bakışı, sosyal durumu, g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml; hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal&#8217;ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler i&ccedil;inde marjinal yaşadığı anlaşılıyor. Şiirin a&ccedil;ıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan b&ouml;lgesi &ouml;nderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla s&ouml;ylenebilir. Şeyh Bedreddin&#8217;in 1408&#8217;lerde K&uuml;tahya&#8217;nın bir k&ouml;y&uuml;nde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu b&ouml;lgede 8-9 yıl sonra Mehmet &Ccedil;elebi&#8217;ye (1413-1421) karşı b&uuml;y&uuml;k bir başkaldırı hareketine girişecektir.[22]
<p> Dedim ey dilber kulunum</p>
<p> Y&uuml;r&uuml; hey Torlak der</p>
<p> Sen dahi yolunmamışsın</p>
<p> S&ouml;zlerin taslak der</p>
<p> Dedim ey dilber lebinden</p>
<p> Bir buse versen n&#8217;ola</p>
<p> Alnına sapan kayası</p>
<p> Ensene tokmak der</p>
<p> Sordum su&ccedil;um nedir benim</p>
<p> Halime kılmaz(sın) nazar</p>
<p> Bu s&ouml;z senin ne hakkındır</p>
<p> S&ouml;yleme k&uuml;stah der</p>
<p> Haline bak &ccedil;uluna bak</p>
<p> Bu dahı sevmiş (mi) seni</p>
<p> Niyyet-&uuml;l gaza değil mi</p>
<p> D&ouml;n&uuml;ben ahmak der</p>
<p> Y&uuml;r&uuml; hey derviş yoluna</p>
<p> Sende yoktur sim &uuml; zer (g&uuml;m&uuml;ş ve altın)</p>
<p> Akılsız sersem zavallı</p>
<p> Cimri v&uuml; &ccedil;ıplak der</p>
<p> Serteser (baştanbaşa) gezmiş cihanı</p>
<p> Kurt &uuml;şm&uuml;ş tabanına</p>
<p> Borusu yanını d&ouml;ver</p>
<p> Kabağı tak tak der</p>
<p> Yatağı k&uuml;lhan bucağı</p>
<p> Y&uuml;z&uuml; g&ouml;z&uuml; is &uuml; pas</p>
<p> Giydiği eski kepenek</p>
<p> Eteği sak sak der</p>
<p> Ka&ccedil;uban kurtulamadım</p>
<p> Şol torlağın elinden</p>
<p> Her seher karşıma &ccedil;ıkar</p>
<p> &Ccedil;ağırır Hak Hak der</p>
<p> Hoş gelir Kaygusuz&#8217;a</p>
<p> Bir kazan kuzlu pilav</p>
<p> Y&uuml;z elli yağlıca &ccedil;&ouml;rek</p>
<p> O dahı yumşak der[23]
<p> Kaygusuz Abdal Trakya&#8217;da, Saray kasabasında oturduğu d&ouml;nemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9 şiirini saptamış olan Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in, Kaygusuz&#8217;un Emir sarayında doğup b&uuml;y&uuml;d&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in bu mahlası kullandığını s&ouml;ylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup b&uuml;y&uuml;m&uuml;ş yetişmiş şehzadelerin, prenslerin Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği se&ccedil;miş; torlak&ccedil;a yaşayan, ama bilin&ccedil;li bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben &lsquo;Saraylı&#8217;yım diye &ouml;v&uuml;n&uuml;r m&uuml;?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal.</p>
<p> Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini &ouml;rnekleyerek, başka bir deyimle kendisi &uuml;zerinden d&ouml;nemin insan ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir:</p>
<p> Yamru yumru s&ouml;ylerim her s&ouml;z&uuml;m kelek gibi</p>
<p> Ben avare gezerim sahrada leylek gibi</p>
<p> İşim kalp s&ouml;z&uuml;m yalan ben değil adım filan</p>
<p> Bu halk insana derem s&ouml;z&uuml;m&uuml; ger&ccedil;ek gibi</p>
<p> Aşk kuşları derilse aşktan dane verilse</p>
<p> Us&uuml;l&uuml;m toya benzer avazım &ouml;rdek gibi</p>
<p> Terketmedim benliği bilmedim insanlığı</p>
<p> Suretim adem veli her huyum eşek gibi</p>
<p> Arifler sohbetinde marifet s&ouml;yleseler</p>
<p> Ben de hemen d&uuml;ş&uuml;nmem &uuml;rerim k&ouml;pek gibi</p>
<p> Ger&ccedil;i Hakkın halkıyım marifetsiz aylakım</p>
<p> Arifler sohbetinden ka&ccedil;arım &uuml;rkek gibi</p>
<p> Bu marifet ilminden haberim yok cahilim</p>
<p> Benden mana sorsalar s&ouml;zlerim s&uuml;r&ccedil;ek gibi</p>
<p> Aşıklar can i&ccedil;inde aşikar g&ouml;rd&uuml; Hakkı</p>
<p> İşitmenin manası olmaya g&ouml;rmek gibi</p>
<p> Miskin Sarayi kıydın kul oldun sen nefsine</p>
<p> Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi[24]
<p> Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşılıklı ilişkilerini d&uuml;zeltmeleri i&ccedil;in edepli olmaları &uuml;zerine &ouml;ğ&uuml;tlerde bulunuyor:</p>
<p> İy &ouml;zin insan bilen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> (İy) edep erkan bilen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebd&uuml;r asl-ı taat k&uuml;lli sıfat c&uuml;mle zat</p>
<p> Varlıgun edebesat var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Gel Hakk&#8217;a olma asi ta gide g&ouml;nl&uuml;n pası</p>
<p> D&ouml;rt kitabun ma&#8217;nisi var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Gaflet i&ccedil;&uuml;nden uyan edepsiz olma iy can</p>
<p> Edebd&uuml;r asl-ı iman var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edep gerekt&uuml;r kula ta işi temiz ola</p>
<p> Edebs&uuml;z girme yola var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebd&uuml;r Hakka yakın bil&uuml;r isen Hak hakkın</p>
<p> Edebs&uuml;z olma sakın var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Bu edeb atayid&uuml;r aşıka y&uuml;z suyıdur</p>
<p> Evliyalar huyı dur var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Gel Hakk&#8217;a ikrar isen aşıklara yar isen</p>
<p> Y&uuml;z suyın ister isen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edep gerekd&uuml;r ereta yolı dogrı vara</p>
<p> Edepsiz olma yire var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebi bekler talib edebd&uuml;r Hak&#8217;dan nasib</p>
<p> Edepsiz olma habib var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebl&uuml; ol can isen Hakk&#8217;ı bil insan isen</p>
<p> M&uuml;ştak-ı Sultan isen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebd&uuml;r Hakk&#8217;a delil edebden olma gafil</p>
<p> Olmayasın bi-hasıl var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Kaygusuz Abdal uyan ışkı bil ışka boyan</p>
<p> Ş&ouml;yle demiştir diyen var edep &ouml;ğren edep[25]
<p> Kaygusuz&#8217;un halk s&ouml;yleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi &ouml;ğ&uuml;d&uuml;n&uuml; g&ouml;relim:</p>
<p> Aşık oldum zangadek ırlayuben fingedek</p>
<p> Yarum &ouml;g&uuml;tler beni yanramagıl bangadak</p>
<p> Yarım severse seni sen dahi sevgil anı</p>
<p> Lutf-ıla s&ouml;yle yare s&ouml;ylemegil vangadak</p>
<p> Yar ila otururken agyar gelse katıma</p>
<p> Kend&uuml;zini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak</p>
<p> G&ouml;rd&uuml;m yarim oturur &Ccedil;in &uuml; Hıtay elinde</p>
<p> Yarım anda (orda) ben bunda tapu kıldum zengedek</p>
<p> Yarım Urum elinde benem Şiraz şehrinde</p>
<p> Arkıncacık s&ouml;ylerem şiveyile cingedek</p>
<p> Yare işaret eyled&uuml;m remiz ile s&ouml;yledim</p>
<p> Bir taş&ccedil;ağız atmışam sapanıla fingedek</p>
<p> Işk-ıla hemdem oldum Mesih &uuml; Meryem oldum</p>
<p> &Ccedil;al ahı eyit beg&uuml;m aklıcagun kangadek</p>
<p> Işkun-ıla faş oldum yolunda tıraş oldum</p>
<p> Melamet d&uuml;mbecegin kakuverdim d&uuml;mbedek</p>
<p> Luf u ihsan eylegil yare eyi s&ouml;ylegil</p>
<p> Işkunun denizine ben de d&uuml;şt&uuml;m cumbadak</p>
<p> Ben yarin mahallesin y&ouml;reneyd&uuml;m dembedem</p>
<p> Agyar g&ouml;r&uuml;p &uuml;rmese k&ouml;pek gibi fengedek</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ı g&ouml;r Işk-ıla oldug i&ccedil;&uuml;n</p>
<p> Aklı deryadur anun kend&uuml;zi nihekkidek[26]
<p> 9. Kaygusuz Abdal&#8217;da Tasavvuf ve Tanrı İnancı / Maddeci Pantheizm</p>
<p> &Ccedil;ok iyi eğitim g&ouml;rm&uuml;ş ve d&ouml;nemin en ge&ccedil;erli dillerini (Arap&ccedil;a ve Fars&ccedil;a) tasavvuf konularını yazıp yorumlayacak kadar bilen bir mutasavvıf ve batıni halk ozanıdır Kaygusuz. Onu bir ortodoks (S&uuml;nni) mutasavvıf olarak g&ouml;rmek yanılgının &ouml;tesinde b&uuml;y&uuml;k yanlıştır. Hatta giderek Kaygusuz Abdal&#8217;ın d&uuml;zyazı ve şiirlerinde kullanmış olduğu ayet ve hadislerden hareketle &quot;Hanefi inancına aykırı olmadığını&quot;, dolayısıyla onu Hanefi bir mutasavvıf gibi tanımlama girişimi[27] kasıtlı bir zorlamadır.</p>
<p> Heresiyograflar (dinsel sapkınlık yazıcıları), insanı Tanrı ilan eden antropomorfist (insan bi&ccedil;imci) El Mugira (737), Abu&#8217;l Hattab (762) ve yandaşlarının yakılarak &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden tutunuz, &quot;Enelhak=Ben tanrıyım&quot; diyen Hallac&#8217;ın bin par&ccedil;aya b&ouml;l&uuml;nmesinden g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze değin, ortodoks İslamın kendi dışındaki aykırı inan&ccedil; anlayışında olanları nasıl g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;, neler yaptığı ve uygulayıcılarını &ouml;vg&uuml;lerle g&ouml;klere &ccedil;ıkararak anlatmaktadırlar. Yandaşlarıyla birlikte zul&uuml;mlere ve kırımlara uğramış olan t&uuml;m gayri-s&uuml;nni (heterodoks, yani Alevi) mutasavvıflar, Kuran ayetleri ve hadislere, onların i&ccedil;sel (batıni,&eacute;sot&eacute;rique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) ina&ccedil;larını yazılı ya da s&ouml;zl&uuml; a&ccedil;ığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inan&ccedil; Sunniliğin d&ouml;rt mezhebine de aykırıdır. Kaygusuz Abdal&#8217;ın tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir.</p>
<p> Aşağıda şiirsel ve d&uuml;zyazı yapıtlarından verdiğimiz &ouml;rneklemelerde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Kaygusuz Abdal, vahdet-i v&uuml;cud&#8217;dan (v&uuml;cut birliği) Vahdet-i mevcud&#8217;a (varlık birliği) uzanan &ccedil;izgi &uuml;zerinde y&uuml;r&uuml;mekte:</p>
<p> &quot;Evvel &uuml; ahir menem&#8230; C&uuml;mleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem k&uuml;lli v&uuml;cudumdur v&uuml;cudum, &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me kıluram s&uuml;cudum (Secdeleri, tapınmamı kendime yaparım,İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik&#8217;ten ayrı deg&uuml;ldir (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. İ.K.)&quot;</p>
<p> diyerek Madde-Tanrı birliği d&uuml;ş&uuml;ncesine, yani tam anlamıyla Pantheism (pan=&#61552;&#61537;&#61550;&#61484;Theos=&#61521;&#61541;&#61551;s&#8217;tan, &lsquo;Herşey Tanrıdır&#8217; anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. Kaygusuz&#8217;un aşağıda yapıtlarından yaptığımız alıntılar dikkatli okunduğunda, hi&ccedil;bir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inan&ccedil; &ouml;zellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır.</p>
<p> Yaptığımız karşılaştırmalarla Kaygusuz Abdal&#8217;ın Hacı Bektaş Veli&#8217;den ve Yunus&#8217;dan ayrı d&uuml;ş&uuml;nmediği, ayrı inan&ccedil;ta olmadığı; &ccedil;ağdaşları Seyyid İmadeddin Nesimi ve Şeyh Bedreddin ile birer heterodoks (Alevi) mutasavvıf olarak karşılıklı etkileşim i&ccedil;inde bulundukları a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir:</p>
<p> Dilguşa (G&ouml;n&uuml;le Ferahlık Veren)&#8217;dan:</p>
<p> &quot;&#8230;Hak ile kul arasındaki hicap (&ouml;rt&uuml;) kulun kendisidir. Allah zerreden g&uuml;neşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu&#8230;İnsan v&uuml;cudunun hareket ve c&uuml;mb&uuml;ş&uuml; Haktır. Onsuz eşya deprenmez&#8230;</p>
<p> Herkesin g&ouml;nl&uuml; bir nesneye emin olur; kimi aya g&uuml;neşe, kimi kendi eliyle yaptığı şeye, kimi Allaha tapar; bunların c&uuml;mlesi &lsquo;pergal&#8217;den (daire) dışarı değildir, hepsi Allah&#8217;ın yed-i kudretindedir&#8230;</p>
<p> Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah b&uuml;t&uuml;n yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır g&ouml;renler, Haktan gayri iş işlemezler. B&uuml;t&uuml;n ibadetlerin aslı Hakkı hazır g&ouml;rmektir. Vacip olan, Allah&#8217;ı bulmak i&ccedil;in herkesin kendisine y&ouml;nelmesidir.&quot;</p>
<p> (Hakka erişmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir.[28])</p>
<p> &quot;Hakkı istemek adet ile kaideden dışarı değildir. Bu kaidenin aslı &uuml;&ccedil; nesnedir: Tanrıyı heryerde hazır g&ouml;rmek, &ouml;z&uuml;nden tamamen fena olmak(yokolmak), taatı temiz kılmak. Fer&#8217;i (ayrıntısı, ikinci derecesi) &uuml;&ccedil; nesnedir: M&uuml;rşid-i kamil, m&uuml;lazemet (sımsıkı bağlılık), kaabiliyet. Bu altı nesne ile hidayete erişilir..Bir sanata kulluk eylemek ile Allaha kulluk etmek farklı değildir&#8230; Bu alem olmazdan evvel on sekiz bin alem i&ccedil;inde Hak celle ve Ala, kamış i&ccedil;inde şeker ve g&uuml;lap gibi vaki olmuştur..Bu adem kisvetin giymedin can id&uuml;k didi dir, Sultan v&uuml;cudunda bir id&uuml;k&#8230; nagah g&ouml;rd&uuml;m bu yir ve g&ouml;k, bu kevakib &uuml; seyyare, bu nakş &uuml; pergal tamam oldı dir. Her eşya yirl&uuml; yirin aldı, durdı; resm &uuml; şekl kurıldı&#8230;Padişah-ı alem bu pergal&uuml;n i&ccedil;inde sır oldı (= Padişah-ı alem heman bu karhanen&uuml;n i&ccedil;&uuml;nde sır oldı[29])</p>
<p> &quot;&#8230;Men arafe nefsuhu babında birka&ccedil; s&ouml;z s&ouml;yledim. Aklımın erdiği kadar remiz eyledim. Alim değilim ibadet bilmem. Veli değilim keramet bilmem. S&ouml;z&uuml; karpuz gibi yamru yumru s&ouml;yledim. S&ouml;zden top yontup aşk meydanına koydum. Eriştiğim menzillere nişan verdim. G&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m nişanları remiz ile s&ouml;yledim. Deliyi zincirle bağladım, akıllıya nasihat eyledim. İşte armağanım budur, daha ne vereyim? Nereye baktımsa v&uuml;cudumdan başka nesne g&ouml;rmedim.&quot;[30]
<p> &quot;&#8230;İnsan kisvetini giymeden &ouml;nce can idik ve sultanın v&uuml;cudunda bir idik. Aniden g&ouml;rd&uuml;m ki yer, g&ouml;k, yıldızlar, seyyareler (gezegenler) tamam oldu. Her eşya yerli yerini aldı ve padişah-ı alem (Tanrı) bunların i&ccedil;inde sır oldu. Alem c&uuml;mb&uuml;şe geldi, her şekil ve suret bir ayrıksı şubede g&ouml;r&uuml;nd&uuml;. Padişah adem donunu (insan kılığını) bize hilat olarak verdi, donu giyip bu m&uuml;lk&uuml; seyrana geldik&#8230;&quot;</p>
<p> &quot;Yer v&uuml;cudum, sular damarım, g&ouml;k &ccedil;adırım, arş sayvanım, &ccedil;arh devranım, yıldızlar meşalem (Yery&uuml;z&uuml; etim, tenim / Akar sulardır kanım/Tahkik burcundan togar / Uyanmaz benim g&uuml;n&uuml;m[31]), nakş &uuml; hayaller teferr&uuml;c&uuml;m (seyre dalmak, gezinme), yedi kat yer avucum, dokuz felek bir değirmen, gece velayet, g&uuml;nd&uuml;z n&uuml;b&uuml;vvet, kış koz(alak!) , yaz keven (dikeni), doğmak bahar, &ouml;lmek g&uuml;z, sağlık g&uuml;l&uuml;stan, sayrılık (hastalık) zindan, yalan s&ouml;ylemek zagallık, doğrusunu dimek erlik&#8230; Cennet halk, Cehennem kahr, yerden g&ouml;ğe bir kula&ccedil;, yerin eni uzunu bir arşın, evliyalar vezir, peygamberler el&ccedil;i, kitaplar vasf-i halim, k&uuml;lli kainat hilkatim, beglik hakimliğim, kulluk mertebemdir&#8230; Aşk muhabbetten doğar, akıl fikirden biter, inancın aslı ikrar, marifetin aslı tevhid, tevhidin aslı herşeyde Allahı (ya da herşeyi Allah) g&ouml;rmektir..&quot;[32]
<p> V&uuml;cutn&acirc;me&#8217;den:</p>
<p> &quot;&#8230;İmdi herkim herşeyi g&ouml;r&uuml;r, Hakk&#8217;tan ayru nice g&ouml;r&uuml;r. Bunlar Hakk&#8217;tan ayru degild&uuml;r. &Ccedil;&uuml;nki Hak taala hazretleri eşyaya &lsquo;muhit&#8217; imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili &lsquo;adem&#8217;d&uuml;r. Yani &lsquo;insan-ı kamil&#8217;d&uuml;r&#8230;Delil &lsquo;adem&#8217;d&uuml;r, sıfat &lsquo;adem&#8217; sıfatıdur. Ve zat-ı kadim&#8217;d&uuml;r. Ezelid&uuml;r ve ebedid&uuml;r; Tanrı&#8217;dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur. Beyt:</p>
<p> Bir bazar kurdı ezelden her metaı koydı</p>
<p> Ol kendi aldı kendi satdı kendi bazar eyledi&quot;</p>
<p> &quot;&#8230;Adem hakkiki kainatın defteridir. Yirlerde ve g&ouml;klerde her neki vardur, ademde mevcutdur. Zira Hakk, sade bir şey ile bilinmez&#8230; Hakk Taala buyurur: &lsquo;Ela inne evliyu&#8217;llahi la havf&uuml;n aleyhim veleh&uuml;m yahzenun.[33] &Ouml;yle olınca hi&ccedil;bir şeyden faide okumam ve hi&ccedil;bir şeyden keyf eylemem. Ancak Allah&#8217;&uuml; azimişşan ki balada (yukarıda, y&uuml;kseklerde) zikr olundı. Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahı Tanrı &lsquo;bir&#8217; deg&uuml;ld&uuml;r. &Ccedil;ok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallah&uuml; Aleyhi vesselem buyurdu ki: &lsquo;K&uuml;lli maksudin mağbudun&#8217; . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira &ouml;zini bir m&uuml;rşide irişd&uuml;r. G&ouml;zin a&ccedil; &ouml;zin bak g&ouml;r heman kul mısun, sultan mısun?&#8230;&quot;</p>
<p> &quot;Pes adem kend&uuml;yi bilmek m&uuml;cerred (soyut) Hakk&#8217;ı bilmek gibid&uuml;r&#8230; Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak&#8217;dur. &Ccedil;&uuml;nki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. &Ccedil;&uuml;nki Akıl Allahu Taala&#8217;nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekd&uuml;r ki egri yola gitmey&uuml;z. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik&#8217;den ayrı deg&uuml;ld&uuml;r (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz=Madde-Tanrı birliği İ.K.)&#8230;&quot;</p>
<p> &quot;&#8230;Yirde ve g&ouml;kte her ne var ise adem(de)d&uuml;r. İşte yir&uuml;n g&ouml;g&uuml;n &lsquo;Halifesi&#8217; &lsquo;adem&#8217;d&uuml;r. Her ne ki istersen ademde bulınur.[34] Zira insan yir&uuml;n ve g&ouml;g&uuml;n halifesid&uuml;r&#8230; Zira zahirde ve batında yirde ve g&ouml;kde ademden eşref v&uuml;cud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule&#8217;l v&uuml;cud&#8217;dur. Ademoğlu yerde ve g&ouml;kte var olan c&uuml;mle eşyanın en g&uuml;zidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı&#8230;anun i&ccedil;in ademin hali cemi eşyanın &uuml;zerine malikd&uuml;r. Ve hem alemd&uuml;r. Ve Haki(le) bird&uuml;r. C&uuml;mleye h&uuml;kmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz. Ve yine ol seyr &uuml; her-bar (v&uuml;cud-ı daim, yani Tanrı!) anunla kaimd&uuml;r&#8230;[35] &quot;</p>
<p> &quot;Zira eşya yir &uuml; g&ouml;k mahs&uuml;lid&uuml;r ve eşya cesedler tılsımıdur, alem-i zat-ı Hak onların ruhudur. Belki ruhun ruhıdur. Bir cesedden ruh g&ouml;t&uuml;r&uuml;le ve ruh-ı hakikat deryasında yalnız başına mahvolur, cesed t&uuml;rabda (toprakta) mahvolur.[36] Zira ruh yele tabid&uuml;r. Kan ataşe tabid&uuml;r. Yil ile ateş biri bir&uuml;ne m&uuml;ştakd&uuml;r. Ve et dahı suya tabid&uuml;r. Ve kem&uuml;k t&uuml;raba tabid&uuml;r. Ve ruh kendis&uuml; yil ile ateşe tabid&uuml;r. Her adem ki fetv olur (&ouml;l&uuml;r) ruh ervah-ı aleme (ruhlar d&uuml;nyasına) gider. Cesedi yine defn olur ki anasır-ı erbaa&#8217;dan (d&ouml;rt unsurdan) hasıl olmışdur ve andan hasıl olur ve ateş ile bad (hava, yel) ulvidir ve ab (su) ile hak (toprak) s&uuml;flid&uuml;r&#8230;&quot;[37]
<p> &quot;Halk birbirine sorarlar ki, acep bu karhaneyi b&uuml;nyad iden (yapan) &uuml;stad nirede ola?, diye hayran ve sergerdan (başı d&ouml;n&uuml;k) kalmışlardır. G&ouml;kdeki mahluk yine bakar ki aşağıda mı ola dir ve yerdeki g&ouml;ge bakar ki yukarıda mı ola dir&#8230; (Biz) Karhaneyi (d&uuml;nyayı) b&uuml;nyad iden &uuml;stadı yine bu karhane i&ccedil;inde bilirdik ve (&ccedil;&uuml;nk&uuml;) nişanını bu eşya i&ccedil;inde verdi&#8230;&quot;[38]
<p> Ey bene na-hak diyenler kandedir bes yaradan</p>
<p> Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan&#8230;</p>
<p> Yel &uuml; su toprak u oddan b&ouml;yle suret bağlayan</p>
<p> B&ouml;yle d&uuml;kkanı d&uuml;zen kendi &ccedil;ıkar mı aradan&#8230;</p>
<p> Gelberu s&ouml;yle bana kimdir senin nutkundaki</p>
<p> S&ouml;yleyen işittiren hem g&ouml;steren her yaradan&#8230;</p>
<p> Ey Nesimi onsekiz bin alemin mevcudusun</p>
<p> Kim ki bu devre irişmez koy gide devvareden[39]
<p> &quot;Ol bu c&uuml;mle eşyadan gayrı mıdur</p>
<p> Eşya gayrı ol &ouml;zi gayri mıdur[40]
<p> &quot;Ger insanı sorarsan</p>
<p> Hak&#8217;dan gayri değildir</p>
<p> Sıfatı nur-ı Mutlak (y&uuml;z&uuml;, Tanrının ışığı)</p>
<p> Hırkası &ccedil;ar pareden (d&ouml;rt nesne, yani toprak hava su ve ateşten)[41]
<p> 10. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Vahdet-i Mevcud ve Vahdet-i V&uuml;cud İnancını Belirleyen Şiir &Ouml;rnekleri ve Bazı Karşılaştırmalar</p>
<p> Kitab-ı Miglate&#8217;den d&ouml;rtl&uuml;kler:</p>
<p> Benem mevcud olan c&uuml;mle v&uuml;cudda</p>
<p> Benem maksud heman Kabe&#8217;de putda</p>
<p> Benem neheng benem derya &uuml; umman (neheng: timsah)</p>
<p> Benem kıymetl&uuml; kan Bahr-i muhide</p>
<p> *</p>
<p> Alem k&uuml;lli v&uuml;cuddur can ben oldum</p>
<p> V&uuml;cudda can ile canan ben oldum</p>
<p> Suretimi g&ouml;r&uuml;ndir ki ademd&uuml;r</p>
<p> Ma&#8217;nide sıfat-ı rahman ben oldum (ma&#8217;nide: mana aleminde)</p>
<p> *</p>
<p> Zahir batın kamu alem ben oldum</p>
<p> Nekim var puhte &uuml; ham ben oldum</p>
<p> Her nekim var ayan gizli cihanda</p>
<p> G&ouml;r ahi c&uuml;mleye derhem ben oldum</p>
<p> *</p>
<p> Benem ol gevher-i vahded ki derler</p>
<p> Benem c&uuml;mle sıfat &uuml; zat ki dirler</p>
<p> Benem Mansur benem dem-i enelhak</p>
<p> Benem Ayyar benem Bagdad ki dirler</p>
<p> *</p>
<p> Alem k&uuml;lli v&uuml;cudumdur v&uuml;cudum</p>
<p> &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me kılurum s&uuml;cudum (=Kendi &ouml;z&uuml;me secde ederim)</p>
<p> &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me s&ouml;ylerem s&ouml;z&uuml;mi</p>
<p> &Ouml;z&uuml;m şeyh&uuml;m &ouml;z&uuml;md&uuml;r hem m&uuml;rid&uuml;m</p>
<p> Budalan&acirc;me&#8217;den:</p>
<p> Kamu şeyde menem ayn-ı hakikat</p>
<p> Sıfat-ı zat-ı mutlak bahr-i hikmet</p>
<p> Derya-ı umman menem gevher-i kan bended&uuml;r (kan:maden)</p>
<p> A&ccedil; g&ouml;zini anlayu bak hem iki cihan bended&uuml;r</p>
<p> Cism &uuml; suret menem delil &uuml; b&uuml;rhan menem</p>
<p> Sud menem ziyan menem işde d&uuml;kkan bended&uuml;r (sud: kazan&ccedil;)</p>
<p> Maksad-ı insan menem gerdiş-i devran menem</p>
<p> Mekteb-i irfan menem işde nişan bended&uuml;r</p>
<p> Bagdad-ı ayyar menem c&uuml;mleye serdar menem (ayyar:hırsız,dolandırıcı)</p>
<p> B&uuml;rhan-ı esrar menem sırr-ı nihan bended&uuml;r</p>
<p> Zahid &uuml; Tersa menem Mescid-i Aksa menem (zahid: aşırı dindar, tersa:hristiyan)</p>
<p> M&uuml;rde-i İsa menem yahşi yaman bended&uuml;r (m&uuml;rde: &ouml;l&uuml;)</p>
<p> Muhit-i Zevrak menem Hak menemd&uuml;r Hak menem (muhit &#8211; i zevrak: kayıkhane)</p>
<p> Tamu vu u&ccedil;mak menem c&uuml;mle mekan bended&uuml;r (tamu &#8211; u&ccedil;mak: cehennem-cennet)</p>
<p> Evvel &uuml; ahir menem gani ve fakir menem</p>
<p> Zakir &uuml; mezkur menem k&uuml;f &uuml; iman bended&uuml;r</p>
<p> C&uuml;mleye ma&#8217;bud menem Kabe menem put menem</p>
<p> Ademe maksud menem işte fulan bended&uuml;r</p>
<p> Zerre ve g&uuml;neş menem gizl&uuml; menem faş menem</p>
<p> Her ne ki var uş menem can u canan bended&uuml;r</p>
<p> Kaygusuz Abdal menem c&uuml;mledeki can menem</p>
<p> Evvel &uuml; ahir menem genc-i nihan bended&uuml;r (genc-i nihan: gizli hazine)</p>
<p> Yunus Emre&#8217;den (&ouml;lm. 1320):</p>
<p> Ol kaadir-i k&uuml;n feyek&uuml;n l&uuml;tfedici Rahman benim</p>
<p> (Ol deyip herşeyi yaratan bağışlayıcı benim)</p>
<p> Kesmeden rızkını veren c&uuml;mlelere sultan benim</p>
<p> L&uuml;tfedip adem yaratan yumurtadan kuş &uuml;reten</p>
<p> Kudret dilini s&ouml;yleyen zikreyleyen Subhan benim</p>
<p> Kimin zahid eyleyen kimin fasık eyleyen</p>
<p> Ayıplarını &ouml;rt&uuml;c&uuml; ol delil-i burhan benim</p>
<p> Bir kuluna atlar verip avret &uuml; mal &ccedil;iftler verip</p>
<p> Hem birinin bir pulu yok ol Rahim &uuml; Rahman benim</p>
<p> Benim ebed benim bakaa ol kaadiri hay mutlaka (hay: canlı, diri, sağ)</p>
<p> Hızır ola yarın sakka onu kılan gufran benim</p>
<p> D&ouml;rt t&uuml;rl&uuml; nesneden hasıl bilin benim işte delil</p>
<p> Od ile su toprag u yel b&uuml;nyad kılan Yezdan benim</p>
<p> Ete deri s&uuml;n&uuml;k &ccedil;atan ten perdelerini tutan</p>
<p> Kudret işi &ccedil;oktur benim hem zahir &uuml; ayan benim</p>
<p> Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim</p>
<p> Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerim &uuml; han benim</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Kabe v&uuml; b&uuml;t iman benim &ccedil;erh uruban d&ouml;nen benim (b&uuml;t: put)</p>
<p> Bulutca havaya ağıp rahmet olup yağan benim</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Et &uuml; deri s&uuml;n&uuml;k &ccedil;atan h&uuml;kmeyleyip diri tutan</p>
<p> Kudret beşiğinde yatan hikmet s&uuml;t&uuml;n emen benim</p>
<p> Bu yeri g&ouml;ğ&uuml; yaratan bu arşı k&uuml;rs&uuml; durduran</p>
<p> Binbir adı vardır Yunus ol sahibi Kur&#8217;an benim</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Yunus değil bunu diyen kendiliğidir s&ouml;yleyen</p>
<p> Mutlak kafir inanmayan evvel ahir heman benim</p>
<p> Seyyid İmadeddin Nesimi&#8217;den (&ouml;lm. 1404):</p>
<p> &Ccedil;eşme-i hayvan benim bendedir ab-ı hayat (&ccedil;eşme-i hayvan: canlılar kaynağı)</p>
<p> Dur ne&ccedil;e bir yatasın fizulumat&#8217;il memat (fizulumat&#8217;il memat=&ouml;l&uuml;m karanlığında)</p>
<p> Cennet &uuml; huri benim Kevser &uuml; Tuba benim</p>
<p> Nar vu nuru benim hem susuzum hem Fırat</p>
<p> Kıble-i iman benim suret-i Rahman benim</p>
<p> Levh ile Kur&#8217;an benim Mısr ile kand u nebat</p>
<p> Genc-i nihan uş benim kevn &uuml; mekan uş benim</p>
<p> (Gizli hazine benim işte, varlık ve yer de benim)</p>
<p> Cism ile can uş benim vacib ile m&uuml;mkinat</p>
<p> Bag ile bostan benim taze g&uuml;listan benim (g&uuml;listan: g&uuml;l bah&ccedil;esi)</p>
<p> Kafire tufan benim m&uuml;nine Nuh u necat (necat: kurtuluş)</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Bay ile yoksul benim yolcu ile yol benim</p>
<p> Kim ki bu mensubeyi oynamadı oldu mat</p>
<p> M&uuml;lk ile ile malik benim muhyi v&uuml; halik benim</p>
<p> (muhyi v&uuml; halik: canlandırıcı ve yaratıcı)</p>
<p> M&uuml;rşid &uuml; salik benim abid-i aşnam &uuml; Lat</p>
<p> (M&uuml;rşid ve talib-m&uuml;rit, dosta ve Lat&#8217;a (Kabedeki put) tapan benim)</p>
<p> Haşr ile mahşer benim sahib-&uuml;l kevser benim</p>
<p> Hem gezerim derbeder ki ehl-i zekatım zekat</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Şem ile pervaneyim bahr ile d&uuml;r daneyim</p>
<p> Mescid &uuml; meyhaneyim mabed ile Sumenat (Sumenat: Hindu tapınağı)</p>
<p> &Ccedil;arh-ı muallak benim fa&#8217;ili mutlak benim</p>
<p> Hak ileyim Hak benim ayet ile beyyinat (beyyinat: a&ccedil;ıklık, ispatlanabilir)</p>
<p> Hem yetiren hem yeten hem bitiren hem biten</p>
<p> C&uuml;mle benim c&uuml;mle ben dehr ile hem kainat (dehr: zaman)</p>
<p> Kendi v&uuml;cudunda &ccedil;&uuml;n buldu Nesimi seni</p>
<p> Bildi yakın kendidir mazhar-ı envar-ı Zat (=Tanrı nurlarının a&ccedil;ınımı, mazharı)</p>
<p> Şeyh Bedreddin&#8217;den (&ouml;lm. 1420):</p>
<p> &quot;İnsan Mutlak varlığın (Tanrı&#8217;nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hi&ccedil;bir mahluk b&ouml;yle bir nailiyet (erişim) g&ouml;rmemiştir&#8230; &Ouml;yleyse &lsquo;Ben Hakkım, ben bu ger&ccedil;eğin kendisiyim (ene&#8217;l Hak)&#8217; denilebilir mi? Bir ağacın &lsquo;inni enellah&uuml; &#8216;, yani &lsquo;ben Allahım&#8217; demesi ve bir insanın bu s&ouml;z&uuml; s&ouml;ylemesinde şaşılacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. Mademki b&uuml;t&uuml;n alem Hakkın suretinden ibarettir. O halde her kim ve her hangi şey &lsquo;ben O&#8217; yum&#8217; dese, yalan s&ouml;ylemiş olmaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; buradaki &lsquo;ben&#8217; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; alemin bir par&ccedil;ası olan s&ouml;ylemek mazharını taşıyan şahsa değil, alem suretinin ger&ccedil;ek sahibi bulunan Hakk&#8217;a işarettir&#8230;&quot;</p>
<p> 11. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Değişik Konular İşlediği Başka Şiirlerinden &Ouml;rnekler</p>
<p> 11.1 Kaygusuz Abdal Tanrı&#8217;nın Anasını Babasını Soruyor</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;da Tanrı&#8217;yı sorgulama, aşağılama, s&ouml;vg&uuml;, hakaret tehdit ne ararsanız bulursunuz. Y&uuml;celttiğini sandığınız an, yerin dibine batırmıştır. Ali ile kıyaslar, okuma yazmada ondan geri kaldığını s&ouml;yler. Kıldan k&ouml;pr&uuml;den &ouml;nce kendisinin ge&ccedil;mesini ister. Cennet neyise; bah&ccedil;edir, muhabbet yeridir ama cehennemi karşısına dikmeyi akılsızca bulur. Hele namaz kılmayanı ateşe atan, ancak onun gibi anasız babasız bir pi&ccedil; olabilir. Tanrı&#8217;nın heryerde ve herkeste zuhur ettiğini ve t&uuml;m sırlarını bildiğini s&ouml;yler. Bu sırları a&ccedil;ıklayıp, onu dile d&uuml;ş&uuml;rmekle tehdit eder. Dinlerdeki bu t&uuml;r inan&ccedil;larla alay ederken, inananları da eleştirmektedir. Tanrı&#8217;ya onca başkaldırı ve amansız saldırısına rağmen, sonunu kurnazca bağlıyor, kendini g&uuml;venceye almak i&ccedil;in. Yaradana inancını ortaya koyup, onunla dost olmak istediğini vurguluyor. B&ouml;ylelikle tanrıyla şakalaştığı ve ona naz yaptığına inandırıyor okuyanları:</p>
<p> Y&uuml;celerden y&uuml;ce g&ouml;rd&uuml;m</p>
<p> Erbabsın sen y&uuml;ce Tanrı</p>
<p> Bu allahlığı sen nereden</p>
<p> Satın aldın ka&ccedil;a Tanrı</p>
<p> Ali ile bir olmuşsun</p>
<p> Bir mektepte okumuşsun</p>
<p> Ali olmuş hafız kelam</p>
<p> Sen okursun hece Tanrı</p>
<p> Kıldan k&ouml;pr&uuml; yaratmışsın</p>
<p> Gelip ge&ccedil;sin kullar deyu</p>
<p> Hele biz beri duralım</p>
<p> Yiğit isen ge&ccedil; a Tanrı</p>
<p> Yaratmışsın bağ &uuml; cennet</p>
<p> Kulların etsinler sohbet</p>
<p> Cehennemi ni&ccedil;in yarattın</p>
<p> Be akılsız koca Tanrı</p>
<p> Unuttun diye namazı</p>
<p> Bizi ateşe atarsın</p>
<p> Kul yanması abes değil</p>
<p> Gel bas kızgın saca Tanrı</p>
<p> Senin kulların anılır</p>
<p> Atası anası ile</p>
<p> Senin anan baban yoktur</p>
<p> Benzersin bir pice Tanrı</p>
<p> Seni her yerde g&ouml;r&uuml;r&uuml;m</p>
<p> İ&ccedil;ini dışını bilirim</p>
<p> Sırrın halka faş edersem</p>
<p> Halin olur nice Tanrı</p>
<p> Kaygusuz&#8217;em der buradan</p>
<p> C&uuml;mle mahluku yaradan</p>
<p> Kaldır perdeyi aradan</p>
<p> Gezelim bilece Tanrı</p>
<p> Kaygusuz Abdal bir başka şiirinde Tanrı&#8217;nın, neden insanı &ccedil;amurdan yaratıp da işleri karıştırdığını sorguluyor. Bal&ccedil;ıktan yoğurup yaptığı(!) insanlara g&uuml;nah y&uuml;kleyip, hem de bakkalmış gibi onları tartması, ağır gelenleri katran kazanlarına atması, kıldan k&ouml;pr&uuml;den ge&ccedil;irmesini anlamsız buluyor. B&uuml;t&uuml;n bunları neden yaptığını sorarken, bu sa&ccedil;malıklarla insanların kafalarının bulandırılması, aşağılanması ve korkutulmasını dile getirerek, toplumsal eleştiriye d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;yor. Gerektiğinde en yapılamaz denileni, u&ccedil;mayı başararak korkuların aşılabileceğini g&ouml;steriyor Tanrı&#8217;ya meydan okuyarak:</p>
<p> Adem&#8217;i bal&ccedil;ıktan yoğurdun yaptın</p>
<p> Yapıp da neylersin bundan sana ne</p>
<p> Yarattın insanı saldın cihana</p>
<p> Salıp da neylersin bundan sana ne</p>
<p> Bakkal mısın teraziyi neylersin</p>
<p> İşin g&uuml;c&uuml;n yoktur g&ouml;n&uuml;l eğlersin</p>
<p> Kulun g&uuml;nahını tartıp neylersin</p>
<p> Ge&ccedil;iver su&ccedil;undan bundan sana ne</p>
<p> Katran kazanını d&ouml;k&uuml;ver gitsin</p>
<p> M&uuml;min olan kullar didara yetsin</p>
<p> Yılana emreyle tamuyu yutsun</p>
<p> S&ouml;nd&uuml;r şu ateşi bundan sana ne</p>
<p> Sefil d&uuml;şt&uuml;m bu alemde na&ccedil;arım</p>
<p> Kıldan k&ouml;pr&uuml; yaratmışsın ge&ccedil;erim</p>
<p> şol k&ouml;pr&uuml;den ge&ccedil;emezsem u&ccedil;arım</p>
<p> Ge&ccedil;ir kullarını bundan sana ne</p>
<p> Kaygusuz&#8217;um aydur cennet yarattın</p>
<p> Nice kullarını ceh&#8217;neme attın</p>
<p> Nicesin ateş-i aşk ile yaktın</p>
<p> Yakıp da neylersin bundan sana ne</p>
<p> Bu şiirden tasavvufun naz makamını belirleyecek inanca ilişkin tek dize, &quot;M&uuml;min olan kullar didara yetsin&quot; olabilir. İnanan, korkuyla değil sevgiyle sana ulaşır, didarını (y&uuml;z&uuml;n&uuml;) g&ouml;r&uuml;r, anlamındadır.[42]
<p> 11.2 Kaygusuz &quot;Pişmeyen Kaz&quot; Ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml; Simgesiyle Yaşamın G&uuml;&ccedil;l&uuml;klerini, Toplumsal ve Bireysel Sorunların &Ccedil;&ouml;z&uuml;lmezliğini Anlatıyor</p>
<p> Bir kaz aldım karıdan</p>
<p> Boynu uzun borudan</p>
<p> Kırk abdal kanı kurutan</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Sekizimiz odun &ccedil;eker</p>
<p> Dokuzumuz ateş yakar</p>
<p> Kaz kaldırmış başın bakar</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaza verdik birka&ccedil; ak&ccedil;a</p>
<p> Eti kemiğinden pek&ccedil;e</p>
<p> Ne kazan kaldı ne kep&ccedil;e</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaz değilmiş be bu azmış</p>
<p> Kırk yıl Kafdağında gezmiş</p>
<p> Kanadın kuyruğun d&uuml;zm&uuml;ş</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kazı koyduk bir ocağa</p>
<p> U&ccedil;tu gitti bir bucağa</p>
<p> Bu ne haldir hacı ağa</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırız kaynamaz</p>
<p> Kazımın kanadı selki</p>
<p> Dişi koyun emmiş tilki</p>
<p> Nuh nebiden kalmış belki</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kazımın kanadı sarı</p>
<p> Kemiği etinden iri</p>
<p> Sağlık ile satma karı</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kazımın kanadı ala</p>
<p> Var y&uuml;r&uuml; git g&uuml;le g&uuml;le</p>
<p> Başımıza kalma bela</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Suyuna biz saldık bulgur</p>
<p> Bulgur Allah dey&uuml; kalgır</p>
<p> Be yarenler bu ne haldir</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaygusuz Abdal nidelim</p>
<p> Ahd ile vefa g&uuml;delim</p>
<p> Kaldırıp postu gidelim</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaygusuz Abdal, şiirin sonunda kendini ele veriyor: Bunu verdiği s&ouml;ze (ahd) sadık kalarak (vefa) postunu (sırtına atıp) kaldırıp gitmesinden anlıyoruz. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şte kendi &uuml;zerine aldığı bir hizmeti yerine getiremeyişi, &ccedil;eşitli nedenlerden dolayı işini pişirip kotaramadığını anlatıyor Kaygusuz. Bir t&uuml;rl&uuml; pişmek bilmeyen kaz simgesiyle ger&ccedil;eğin &ouml;tesindeki doğruyu (s&uuml;rrealistik ger&ccedil;ekliği), yani d&ouml;neminin inan&ccedil;sal ve toplumsal yaşamı i&ccedil;inde yaşanan zorlu koşulları ve olayları, sorunların &ccedil;&ouml;z&uuml;lmezliğini g&ouml;steriyor; onları alaya alarak, g&uuml;lmeceye &ccedil;evirerek irdeliyor. Bu t&uuml;r şiirlerinde Kaygusuz olmazları, zıtları, benzemezleri ve birbirine aykırı &ouml;zne ve nesneleri &ouml;ylesine eylemlerde buluşturuyor ki, asla karşı &ccedil;ıkamıyor ve g&uuml;lerken d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yorsunuz.</p>
<p> Toplumsal eleştirilerini, amansız yergilerini simgelerle &ouml;rg&uuml;lemiş ve ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml; &ouml;gelere d&ouml;n&uuml;şt&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r Kaygusuz Abdal. Ger&ccedil;ekleri t&uuml;m &ccedil;izgisel ayrıntılarıyla (realistik) değil, o &ccedil;izgilerden geometrik paraboller, bi&ccedil;imlenmeler oluşturarak g&ouml;steriyor. &Ouml;z&uuml;msediği ger&ccedil;ekliği, kaba &ccedil;izgisel doğrularından uzaklaştırıp kendisine yabancılaştırılmış havası veriyor, ama bu şiirlerindeki simgelere y&uuml;klediği yoğun anlamlar i&ccedil;inde, okuyan dinleyen her birey ve topluluk kendi ger&ccedil;eklerini g&ouml;r&uuml;yor ya da d&uuml;şlerini, &ouml;zlemlerini yaşıyor. Kaygusuz&#8217;un bu şiirlerde kullandığı dil, kırda bayırda dolaşan g&uuml;n bulup g&uuml;n yiyen gezgin Torlakların, Kalenderlerin; yaylaktan yaylağa g&ouml;&ccedil;en, mezralar, k&ouml;yler ve k&uuml;&ccedil;&uuml;k kasabalarda en k&ouml;t&uuml; sosyo-ekonomik koşullar i&ccedil;inde yaşayan Alevi T&uuml;rkmen halkların T&uuml;rk&ccedil;esi; yani ağır vergilerin, zorla alınan bor&ccedil;ların altında ezilen alt toplumsal tabakaların dili.</p>
<p> &quot;Boru boyunlu kazlar, tarlalara &uuml;ş&uuml;şen kelebek s&uuml;r&uuml;leri, işlenmeyen ve bataklığa d&ouml;n&uuml;şerek sivrisineklere yuva olmuş tarlalar, develer, eşekler, balıklar, leylekler, kavaklar, dağlar, ovalar&quot;</p>
<p> onların koyun koyuna yaşadıkları doğa ve can yoldaşları.</p>
<p> Bu nedenle Kaygusuz Abdal&#8217;ın bu s&uuml;rrealist şiirlerini &ccedil;ok rahat anlıyorlardı. Zaten halk, kendi aralarında bu s&ouml;zc&uuml;klerin ve s&ouml;z k&uuml;melerinin her birine onlarca mecazi anlamlar y&uuml;kleyerek -simgeler aracılığıyla- konuştukları dili y&ouml;netici sınıfa karşı koruma aracı yapmışlardır. Devleti, padişahı, memurları ve beyleri simgeler kullanarak, mecazlar &uuml;reterek eleştirmişlerdir. Toplumsal korunma i&ccedil;g&uuml;d&uuml;s&uuml;n&uuml;n, ya da toplum bilincinin yarattığı masallarda, destanlarda t&uuml;rk&uuml;lerde h&acirc;l&acirc; yaşamaktadır. &Ouml;rneğin,</p>
<p> &quot;Manda yuva yapmış s&ouml;ğ&uuml;t dalına / Yavrusunu sinek kapmış g&ouml;rd&uuml;n m&uuml;? Amanın tiridine bandım&#8230; Sabahtan erkenden &ccedil;ifte giderken / &Ouml;k&uuml;z&uuml;m torbadan d&uuml;şt&uuml; g&ouml;rd&uuml;n m&uuml;? / Amanın tiridine bandım&#8230;&quot;</p>
<p> gibi t&uuml;rk&uuml;ler &ccedil;ığırıp ve &quot;Aslı yok yaylasında onbin koyundan&quot; haber veren uzun havalı kaşık oyunuyla hem eğlenir-eğlendirir, hem de toplumsal eleştirilerini yaparlar.</p>
<p> Kaygusuz Abdal da aynı kaygıyla, yergilerini, toplumsal eleştiri ve ger&ccedil;ekleri, halkın diliyle halka bu y&ouml;ntemle g&ouml;t&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r. Bu şiirler aynı zamanda, genele a&ccedil;ık pazar yerlerinde, hanlarda kervansaraylarda, &ccedil;arşılarda ve panayırlarda sazla okunup g&uuml;l&uuml;necek, eğlenilecek ve zevk alınacak destanlardır.</p>
<p> Olmazlar destanı ile ger&ccedil;eği anlatmak!</p>
<p> Allahımın dağında &uuml;&ccedil; bin balık kışlamış</p>
<p> Susuzluktan bunalmış kanlı ister g&ouml;&ccedil;meğe</p>
<p> Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna &ccedil;alar</p>
<p> Balık kavağa &ccedil;ıkmış s&ouml;ğ&uuml;t dalın bi&ccedil;meğe</p>
<p> Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına</p>
<p> Sivrisinek derilmiş ırgad olup bi&ccedil;meğe</p>
<p> Bir sinek bir devenin &ccedil;ekmiş budun koparmış</p>
<p> Salunuben seğirdir bir yar ister ka&ccedil;mağa</p>
<p> Bir aksacık karınca kırk batman tuz y&uuml;klenmiş</p>
<p> Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa</p>
<p> Donuz d&uuml;ğ&uuml;n eylemiş ayuya kızın vermiş</p>
<p> Maymun sındı getirmiş kaftan g&ouml;mlek bi&ccedil;meğe</p>
<p> Deve hamama girmiş dana dellaklık eder</p>
<p> Su sığırı natır olmuş n&ouml;vbet ister &ccedil;ıkmağa</p>
<p> Kaygusuz&#8217;un s&ouml;zleri Hindistan&#8217;ın kozları</p>
<p> Bunca yalan s&ouml;yledin girer misin u&ccedil;mağa</p>
<p> Kendi kendisine s&ouml;zde &ouml;vg&uuml;</p>
<p> Dinle imdi şu ben beni &ouml;geyin</p>
<p> Usta Kerem el&uuml;m vardur her işde</p>
<p> Ş&ouml;yle kesad d&uuml;şmiş iken&#8230;</p>
<p> Ya alkışda bulınasız ya kargışda</p>
<p> Durup bir şehre ugruluga vardum</p>
<p> Bir ok ile bin bir varyimez urdum</p>
<p> &Ccedil;arşu &ccedil;arşu d&uuml;kkan komadum yardum</p>
<p> Bin tay ipek &ccedil;ıkardum bir kirişde</p>
<p> Evvel vardum usta yanunda okıdum</p>
<p> Ustam beni d&ouml;gdi ben kakıdum</p>
<p> &Ccedil;ulla hem bin bir &ccedil;ile bez dokıdum</p>
<p> Hisabı var arga&ccedil; ile arışda</p>
<p> Terziy&uuml;m parmaga y&uuml;ks&uuml;k takarum</p>
<p> Yanum sıra yitmiş şakird n&ouml;ker&uuml;m</p>
<p> Bir d&uuml;rtişde bin bir kafdan diker&uuml;m</p>
<p> Aslı vardur ignesini s&uuml;rişde</p>
<p> Bir sı&ccedil;rayışda doksan tepe aşdum</p>
<p> Bir avu&ccedil;da y&uuml;z mut darı sa&ccedil;dum</p>
<p> Marsuvanla at katır komadum ge&ccedil;d&uuml;m</p>
<p> Hi&ccedil; &ouml;n&uuml;me kimse gelmez yarışda</p>
<p> Dahı yelten&uuml;rem illa ge&ccedil;med&uuml;m</p>
<p> &Ccedil;ok g&uuml;nah işled&uuml;m illa a&ccedil;madum</p>
<p> Anında muzlimesinden ka&ccedil;madum</p>
<p> &Uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış kelek ku&ccedil;dum oru&ccedil;da</p>
<p> Kaygusuz dir g&uuml;nahlarun &ccedil;ok sen&uuml;n</p>
<p> G&uuml;nahını bağışlasın Hak sen&uuml;n</p>
<p> Hi&ccedil; bu s&ouml;zde bir kusurun yok sen&uuml;n</p>
<p> Oranlayıp top top id&uuml;p s&uuml;rişde</p>
<p> 11.3 Kaygusuz Abdal &quot;aşka d&uuml;şm&uuml;ş sakalını bıyığını kırkarken&quot; , &quot;dizini dikip oturan&quot; Eksik ve Bilgisiz Kadınların Okutulup Eğitilmesini İşaret Ediyor</p>
<p> Ben bu aşka d&uuml;şeli</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Dost ile bilişeli</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Ben kırkarım o biter</p>
<p> &Ccedil;imende b&uuml;lb&uuml;l &ouml;ter</p>
<p> Usta berber der yeter</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Aşka olup m&uuml;lazım</p>
<p> Bilindi c&uuml;mle razım</p>
<p> Gayrı sakal ne lazım</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Ben &ccedil;aları tanbura</p>
<p> Giyinirim tennure</p>
<p> Hak &ccedil;erağın uyara</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Var mı bunda bir hatam</p>
<p> Gayrı g&ouml;n&uuml;lden atam</p>
<p> &Ccedil;ok mu gelir bir tutam</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Bem gezerim yazıda</p>
<p> Kuvvetim var bazuda</p>
<p> Ne işim var kadıda</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Kaba sakal istemem</p>
<p> Hep kesilse gam yemem</p>
<p> Hi&ccedil; kısa uzun demem</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Sakalımla başımı</p>
<p> Bıyığımı kaşımı</p>
<p> Hak onara işimi</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Kaygusuz Abdal menem</p>
<p> Fartı furtu bilmenem</p>
<p> Bir t&uuml;y&uuml;n&uuml; koymanam</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> ***</p>
<p> Hey erenler hey gaziler</p>
<p> Avrad bizi d&ouml;ğeyazdı</p>
<p> &Ccedil;ekdi sakalım kopardı</p>
<p> Bıyığımı yolayazdım</p>
<p> Baltanın sapını kaptı</p>
<p> Kağnının k&uuml;p&uuml;n&uuml; s&ouml;kt&uuml;</p>
<p> Silkindi &uuml;st&uuml;me &ccedil;ıktı</p>
<p> Kemiklerim kırayazdı</p>
<p> Avrad sormadı su&ccedil;umu</p>
<p> &Ccedil;ekdi kopardı sa&ccedil;ımı</p>
<p> Kırdı eğemin ucunu</p>
<p> Yine bizi d&ouml;ğeyazdı</p>
<p> Avrad oldu bize vezir</p>
<p> Bizi etdi k&ouml;ye kizir</p>
<p> Gahi tuz ister gah bezir</p>
<p> İnek gibi gibi sağayazdı</p>
<p> Kaygusuz&#8217;um der ki ni&#8217;dem</p>
<p> Başım alam nere gidem</p>
<p> Ben bu avradı ne idem</p>
<p> Bizi k&ouml;yden koğayazdı</p>
<p> ***</p>
<p> Eksik avradın k&ouml;t&uuml;s&uuml; dizini dikip oturur</p>
<p> İşinin kolayın bilmez y&uuml;z&uuml;n&uuml; yıkıp oturur</p>
<p> Boğaza takmış akigi aşına bulmaz kekigi</p>
<p> Yeni donunun s&ouml;k&uuml;g&uuml; dizine takıp oturur</p>
<p> Ayağında meşin fesi kolunda g&uuml;m&uuml;ş&uuml;n hası</p>
<p> Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur</p>
<p> Yata yata karnı şişer eşiğin başaına işer</p>
<p> Bitler kanatlanmış u&ccedil;ar sirkeye bakıp oturur</p>
<p> Eline yakmış kınayı ocağa vurmuş tavayı</p>
<p> Suya batırmış kovayı akara bakıp oturur</p>
<p> &Ccedil;ocuklar oynar aşığı k&ouml;pekler yur bulaşığı</p>
<p> Karga da kapmuş kaşığı havaya bakıp oturur</p>
<p> Başa bağlamış emiri ren&ccedil;berler sever demiri</p>
<p> Danalar yemiş hamuru tekneye bakıp oturur</p>
<p> Kaygusuz aydur atılmaz pazara &ccedil;eksen satılmaz</p>
<p> Soyunup koyna yatılmaz bir manda &ccedil;&ouml;k&uuml;p oturur</p>
<p> Kaygusuz son iki şiirde &ouml;yle simgelere filan başvurmuyor; birlikte yaşadığı, &ccedil;ok yakından tanıdığı iki kadın kişiliğinde topladığı k&ouml;t&uuml; ve yakışıksız davranışları ayrıntılıyor. Ancak kadın tiplerinden b&ouml;ylesine yakınmasını kimseyi, Kaygusuz&#8217;un kadınları sevmediği, onları aşağıladığı varsayımına g&ouml;t&uuml;rmesin. Kaygusuz&#8217;un kadınsız g&uuml;n&uuml; yoktur; &quot;zangadek (ansızın) &acirc;şık olan&quot; ve Torlak kılığına bakmadan, &quot;her seher vakti karşısına&quot; &ccedil;ıkıp bir dilberin &quot;lebinden buse&quot; isteyen bir ozandır o. Urum&#8217;da, Şiraz&#8217;da, &Ccedil;in ve Hitay&#8217;da g&ouml;n&uuml;l eğlendirdiği &quot;yari&quot; vardır, Şiraz&#8217;dakiyle birlikteyken, Urum&#8217;dakini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r. Edirne&#8217;de, Filibe&#8217;de, Yanbolu&#8217;da, &quot;Manastır&#8217;da başı a&ccedil;ık&quot; kadınlarla ilgilendiği ve seviştiğini a&ccedil;ık a&ccedil;ık anlatır şiirlerinde.</p>
<p> İlk bakışta, huysuz bir kadınla yaşanan mutsuz bir aile ortamını anlatan &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; şiirde, d&ouml;nemin g&uuml;nl&uuml;k yaşamını da g&ouml;rmekteyiz. Ailede bu t&uuml;rden olumsuz &ouml;zelliklere sahip bir kadının bulunmasının, nasıl mutsuzluklar ve sorunlar yaratacağı ortadadır. Bu bağlamda şiirin i&ccedil;inde kadının okutulup eğitilmesi, kurtulması gerektiği s&uuml;rrealist ger&ccedil;eklik yatıyor. Bir &ouml;nceki şiirden rahat&ccedil;a anlaşıldığına g&ouml;re, Kaygusuz Abdal mutsuz bir evlilik ge&ccedil;irdiği i&ccedil;in, yaşadığı ger&ccedil;ekliği topluma malederek kendisi gibi olanların da s&ouml;zc&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; yapmaktadır.</p>
<p> 12. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Yapıtları &Uuml;zerine Birka&ccedil; S&ouml;z ve Sonu&ccedil;</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın &ccedil;ok sayıda olan yapıtlarını anlatım y&ouml;n&uuml;nden &uuml;&ccedil;e ayırmak gerekiyor:</p>
<p> 1)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şiirsel yapıtları,</p>
<p> 2)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; D&uuml;zyazı yapıtlar,</p>
<p> 3)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; D&uuml;zyazı-şiir karışımı yapıtlar.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel bu yapıtları (Do&ccedil;entlik yıllarında), farklı n&uuml;shaları dahil, tek tek g&ouml;rm&uuml;ş ve incelemiş; karşılaştırmalar yaparak kendi anlayışına uygun olanları &ouml;ne &ccedil;ıkartıp d&ouml;k&uuml;m&uuml;n&uuml; yapmış ve yapıtların &ccedil;ok kısa &ouml;zetlerini vermiş bulunmaktadır.[43] Bu sayfalardan &ouml;zetlersek: Kaygusuz&#8217;un şiirsel yapıtlarından Divan&#8217;ında bulunan iki y&uuml;z şiirin b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunluğu gazeldir. Hece vezniyle yazdığı otuza yakını ise G&uuml;zel&#8217;in şathiye olarak adlandırdığı, başlarda a&ccedil;ıklamalı &ouml;rneklerini verdiğimiz ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml;c&uuml; toplumsal yergi şiirleridir. G&uuml;listan, batıni tasavvuf inanca g&ouml;re d&uuml;nyanın ve Adem&#8217;in yaratılışı ve peygamberler tarihinin şiirsel &ouml;yk&uuml;s&uuml;d&uuml;r. Baba Kaygusuz &uuml;&ccedil; lirik Mesnevi&#8217;sinde tasavvufi konulardaki coşku ve heyecanını dışa vurur.</p>
<p> Aşağıya aldığımız 71 beyitlik bir mesnevi olan Gevhern&acirc;me onun vahdet-i v&uuml;cud (varlık birliği) anlayışını gevher simgesiyle dile getirir. Minbern&acirc;me şiirinde ise kendi &ouml;z&uuml;n&uuml; (nefsini) bilmenin Tanrıyı bilmekle eşdeğer olduğunu a&ccedil;ıklığa kavuşturur.</p>
<p> Kaygusuz Abdal, şiirlerinden ancak y&uuml;zde yirmisini hece vezniyle yazmış. 500&#8217;e yakın gazeli ve 8000 beyit dolaylarındaki mesnevilerinde ise aruz vezni kullanmıştır.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz&#8217;un &quot;Budalan&acirc;me, Kitab-ı Miglate, V&uuml;cudn&acirc;me ve Risale-i Kaygusuz Abdal&quot; adını taşıyan d&ouml;rt d&uuml;zyazı eserini, uzun &ouml;zetleriyle birlikte eleştiri ve yorumlarıyla tam metinlerini yayınlamıştır K&uuml;lt&uuml;r ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında &ccedil;ıkan kitabında. Zaten 1981 yılında K&uuml;lt&uuml;r Bakanlığı&#8217;nın yayınlamış olduğu olduğu &quot;Kaygusuz Abdal&quot; kitabında, şiir-d&uuml;zyazı karışımı Sarayn&acirc;me ve Dilg&uuml;şa&#8217;la birlikte Kaygusuz&#8217;un t&uuml;m yapıtlarının &ouml;zetlerini vermiş; edebiyat ve tasavvuf inancı y&ouml;n&uuml;nden inceleme ve değerlendirmelerini yapmış bulunuyordu.</p>
<p> Ancak, yukarıda karşılaştırmalı &ouml;rneklerde &ccedil;ok kısa bazı paragraflarını verdiğimiz bu metinler Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in d&uuml;ş&uuml;nce ve yorumlarıyla &ouml;ylesine birbirine karışmıştır ki, onların &ouml;zg&uuml;nl&uuml;ğ&uuml; g&uuml;ven uyandırmamaktadır. Araştırmacı ve bilim adamlarının tarih ve topluma karşı b&uuml;y&uuml;k sorumluluğu vardır, bunu asla unutmamalıdır. Bu t&uuml;r bilimsel &ccedil;alışmalarda &ouml;zg&uuml;n metin (ilk yazıldığı dil ve yazı), &ccedil;eviriyazı (transcription) ve &ccedil;eviri-a&ccedil;ıklama-yorum birbirinden bağımsız olarak verilir aynı kitap da olsa. Yapıtın t&uuml;melliğini sayfalar ve paragraflara yollamalar-dipnotlar sağlar. Bu kurallara uymadığınız takdirde, sizden farklı d&uuml;ş&uuml;nen başka araştırmacılara inceleme olanağı vermemiş ve o yapıtı tekelinize almış olursunuz. Bu asla bilimsel tavır değildir ve bilimin onurunu &ccedil;iğnemektir. Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz&#8217;un yapıtlarına S&uuml;nni g&ouml;r&uuml;ş a&ccedil;ısından ve 12 Eyl&uuml;l anlayışının devlet felsefesi ve kendisinin de mimarlarından olduğu T&uuml;rk-İslam sentezi doğrultusunda değerlendirmiş. Bilim adamı tarafsızlığını g&ouml;stermemiş ve kendi d&uuml;ş&uuml;nce yapısına uygun davranmıştır.</p>
<p> G&uuml;zel&#8217;in tamamıyla karşı olduğumuz olumsuz değerlendirmelerine rağmen kitaplarını, Kaygusuz Abdal &uuml;zerine şimdiye kadar yapılmış araştırmalar arasında en ciddiye alınacak &ccedil;alışma olarak g&ouml;r&uuml;yoruz. Ger&ccedil;ekten de Kaygusuz Abdal Sultan&#8217;ın bilinen ve bilinmeyen t&uuml;m yapıtlarını, elyazmaları halinde kitaplıkların k&uuml;fl&uuml; arşiv raflarından g&uuml;n ışığına &ccedil;ıkarmış ve biraraya getirerek incelemiş olması b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, bu &ccedil;alışmamızı Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in kitapları &uuml;zerinden yaparak, Kaygusuz Abdal&#8217;ın kimliği, yaşamı, inan&ccedil; felsefesi hakkındaki d&uuml;ş&uuml;nce ve g&ouml;r&uuml;şlerimizi &ouml;zetlemeye &ccedil;alıştık.</p>
<p> Son s&ouml;z olarak şunu s&ouml;ylemek istiyoruz: Kaygusuz Abdal Sultan&#8217;ın b&uuml;t&uuml;n bu şiirsel, d&uuml;zyazı ve karışık yapıtlarının &ouml;zg&uuml;n metinleri, doğru ve d&uuml;zg&uuml;n &ccedil;eviriyazıları (transkripsiyonu), uzmanları tarafından t&uuml;m tarih&ccedil;i, araştırmacı yazar ve bilim adamlarının incelemesine sunulmadık&ccedil;a, bu b&uuml;y&uuml;k Alevi d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve ozanını ger&ccedil;ek anlamda tanımak ve değerlendirmek olası değildir.</p>
<p> 13. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mesnevilerinden &Ouml;rnekler</p>
<p> &nbsp;-Dolapn&acirc;me-</p>
<p> Sual ettim bug&uuml;n ben bir dolaba</p>
<p> Ni&ccedil;&uuml;n daim s&uuml;rersin y&uuml;z&uuml;n aba</p>
<p> Ni&ccedil;&uuml;n bağrın deliktir g&ouml;zlerin yaş</p>
<p> Sebeb neden dolaştın bu itaba</p>
<p> İnildinden delindi dertli bağrım</p>
<p> Firakından ciğer d&ouml;nd&uuml; kebaba</p>
<p> Ne zulmetti sana bu &ccedil;erh-i gerdun</p>
<p> Ki derdin defteri sığmaz kitaba</p>
<p> &nbsp;</p>
<p> Dolab eyd&uuml;r eya g&ouml;z&uuml;m &ccedil;ırağı</p>
<p> İşitmeğe cevabım a&ccedil; kulağı</p>
<p> Benim budur sorarsan serg&uuml;zeştim</p>
<p> Ki ben yaylar idim bir y&uuml;ce dağı</p>
<p> Ge&ccedil;irmiştim seradan g&ouml;klerimi</p>
<p> Eriştirdim s&uuml;reyyaya budağı</p>
<p> Durağa derneş&uuml;ben kaumu kuşlar</p>
<p> Budağunda tutarlardı otağı</p>
<p> &Ouml;terdi tuti v&uuml; kumri v&uuml; d&uuml;rrac</p>
<p> Ge&ccedil;irdim bir zaman bu resme &ccedil;ağı</p>
<p> Heves bağında can m&uuml;rgi gezerken</p>
<p> &Uuml;z&uuml;ld&uuml; &ouml;mr kuşunun tuzağı</p>
<p> Kaza koptu meğer dest-i Huda&#8217;dan</p>
<p> Ki bir şahs iriş&uuml;b saldı nacağı</p>
<p> Del&uuml;ben bağrımı taktı kemendi</p>
<p> S&uuml;r&uuml;d&uuml;ler dolaştım her sokağı</p>
<p> Sokaklarda ni&ccedil;e m&uuml;ddet yaturken</p>
<p> Gelen ge&ccedil;en ururlardı ayağı</p>
<p> Demir mıhlar dokundu y&uuml;trgimr</p>
<p> Kaza destiyle &ccedil;erhin &ccedil;omağı</p>
<p> Zekerya gibi bağrımdan del&uuml;ben</p>
<p> Dolap i&ccedil;&uuml;n d&uuml;zelttiler yerağı</p>
<p> İniler&uuml;m ben anda dost dey&uuml;ben</p>
<p> G&ouml;z&uuml;m yaşı sular b&uuml;stan &uuml; bağı</p>
<p> Felek kime tatırdı bir kaşık bal</p>
<p> Sonunda sunmada tas ile ağı</p>
<p> Ş&uuml;leyman kim s&uuml;rerdi tahtını yel</p>
<p> Son ucu toprağa kodu yanağı</p>
<p> Skender kim cihanı Kaf ber Kaf</p>
<p> Tutup h&uuml;kmiyle s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r yasağı</p>
<p> Gezip zulmet ararken ab-ı hayvan</p>
<p> Dolu zehr ile sundular eyağı</p>
<p> Kani Kayser kani Kisra kani Sam</p>
<p> Bel&uuml;rmez bunların yurdu durağı</p>
<p> Cihanın varlığı baştan başa hep</p>
<p> Bela yurdud&uuml;r&uuml;r mihnet ocağı</p>
<p> Resul buna &ccedil;&uuml; beyt-&uuml;l-ankebut der</p>
<p> Pes ol olur m(n)ekeslerin durağı</p>
<p> Baka ehli fenada m&uuml;lk edinmez</p>
<p> Bakadır onların yeri durağı</p>
<p> Alai Gaybi bundan tekke kılmaz</p>
<p> Hak&#8217;ın fazlıd&uuml;r&uuml;r ancak dayağı</p>
<p> Sabır seccadesin altına almış</p>
<p> Tevekk&uuml;lden kuşanmıştır kuşağı</p>
<p> S&ouml;z&uuml;n&uuml; Kaygusuz arife s&ouml;yle</p>
<p> Ne bils&uuml;n s&uuml;kkeri dana buzağı</p>
<p> -Minbern&acirc;me-</p>
<p> Eya aklı ile irfanım deyenler</p>
<p> Eya m&uuml;lke S&uuml;leyman&#8217;ım deyenler</p>
<p> Eya bildim deyenler c&uuml;mle hali</p>
<p> Eya vardım deyenler doğru yolu</p>
<p> Hakkı buldum deyu irşad edersin</p>
<p> Depersin minberi feryad edersin</p>
<p> Ne bildin neye erdin işbu halde</p>
<p> Akıllar mat olubdur bu hayalde</p>
<p> Buna akl ile kimse ermemiştir</p>
<p> G&ouml;ziyle kimse Hakk&#8217;ı g&ouml;rmemiştir</p>
<p> Bu bir deryad&uuml;r&uuml;r akıllar ermez</p>
<p> &Ouml;z&uuml;nden ge&ccedil;meyen Rab&#8217;bini bilmez</p>
<p> Dilersen bulasın kevn &uuml; mekanı</p>
<p> &Ouml;z&uuml;nden fariğ ol Rab&#8217;bini tanı</p>
<p> Ki sen benliğini gider aradan</p>
<p> Bilesin ta seni kimdir yaradan</p>
<p> Sen &uuml; ben eylemek şeytan işidir</p>
<p> Sen &uuml; ben eylemez ol kim kişidir</p>
<p> &Ouml;z&uuml;nden gayri kul g&ouml;rmez arada</p>
<p> Hak&#8217;ı hazır g&ouml;r&uuml;r ağ &uuml; karada</p>
<p> Dilersen olasın mahrem-i esrar</p>
<p> Bu d&uuml;nya gavgasına uyma zinhar</p>
<p> Feragat ol cihanın gavgasından</p>
<p> Ki nefsin kurtarasın fitnesinden</p>
<p> Hemen seyrancısın seyranın eyle</p>
<p> Sakın deme ol &ouml;yledir bu b&ouml;yle</p>
<p> &Ouml;z&uuml;ne gel &ouml;z&uuml;ne Tanrı dostu</p>
<p> Sana direm budur s&ouml;z&uuml;n d&uuml;r&uuml;st&uuml;</p>
<p> Cihan halkının işbudur hayali</p>
<p> Hayali gice g&uuml;nd&uuml;z m&uuml;lk &uuml; mali</p>
<p> Eğer s&ouml;yler olursan Hak s&ouml;z&uuml;n&uuml;</p>
<p> &Ccedil;evirir y&uuml;z&uuml;n&uuml; &ouml;rter g&ouml;z&uuml;n&uuml;</p>
<p> Azazildir Hak&#8217;a eylemez ikrar</p>
<p> Gerekse s&ouml;yle ana bunca tekrar</p>
<p> Bin&uuml;pd&uuml;r nefs atına ha seğirdir</p>
<p> İşitmez kulağı hemen sağırdır</p>
<p> Hemen bir birinin aybın g&ouml;zedir</p>
<p> Ne id&uuml;p nice ideceği bilmez</p>
<p> Birinin unduğun biri dilemez</p>
<p> Eğer malin varsa kavm &uuml; kardaş</p>
<p> Cihan hlkı seninle c&uuml;mle yoldaş</p>
<p> Eğer kend&uuml; halinde bir aşıkdur</p>
<p> Ona derler ki iş sevmez ışıkdur</p>
<p> Aşık olsam adım tenbel Alayi</p>
<p> Eğer sofi isem derler m&uuml;rai</p>
<p> Ha bir cenktir biri birin beğenmez</p>
<p> Arifler Hak&#8217;dan &ouml;zge nesne bilmez</p>
<p> Bulurlar bir s&ouml;z&uuml; bin s&ouml;z ederler</p>
<p> Koyup doğru yolu eğri giderler</p>
<p> S&ouml;z ile bulmak olsa idi Hak&#8217;kı</p>
<p> U&ccedil;up arşa &ccedil;ıkay(r)dı fakı</p>
<p> Cihanda şimdi kavga &ccedil;oğalubdur</p>
<p> Cihanı fitne-i şeytan alubdur</p>
<p> Eğer alim eğer sofi v&uuml; derviş</p>
<p> Heman ş&ouml;hret olubdur c&uuml;mle c&uuml;nbiş</p>
<p> Ko s&ouml;z&uuml; fariğ ol Kaygusuz Abdal</p>
<p> Ki s&ouml;zden a&ccedil;ılur c&uuml;mle kil &uuml; kal</p>
<p> &nbsp;-Esrarn&acirc;me-</p>
<p> Esrarı g&ouml;rd&uuml;m bug&uuml;n binmiş gider bir ata</p>
<p> Ş&ouml;yle kim derviş olmuş herkiz (asla)s&ouml;ylemez hata</p>
<p> Hızır donudur donu Hakk&#8217;a doğrudur y&ouml;n&uuml;</p>
<p> Ş&ouml;yle c&uuml;st eyler beni erişince gizl&uuml; ta</p>
<p> Kırmızı don giyin&uuml;r yeşil kubbe sarınur</p>
<p> Miskinlikten g&ouml;r&uuml;n&uuml;r iner al&ccedil;ak sıfata</p>
<p> Sufiler bunu yerer bittiği yeri sorar</p>
<p> Gazel olmadan derer hissesi var kuvvete</p>
<p> Sufi yemez haram der gizlice de g&ouml;rem der</p>
<p> Gelen yıl &ccedil;ok derem der ister birazın sata</p>
<p> Bir kişi kim ayıktır yabanda bir o yoktur</p>
<p> Anın hi&ccedil; aklı yoktur ta&#8217;neyleye bu ota</p>
<p> Bir kişi kim hayrandır yer g&ouml;k ona seyrandır</p>
<p> İnsan değil hayvandır başın b&uuml;r&uuml;ye yata</p>
<p> Gel ey miskin Kaygusuz esrardan al &ouml;ğ&uuml;d&uuml;n</p>
<p> Bu aşıklar otudur yemez verme her tata</p>
<p> -Gevhern&acirc;me-</p>
<p> Esselam iy d&uuml;rr-i derya-yı cemal</p>
<p> Esselam iy afitab-ı bizeval</p>
<p> Esselam iy heşt Cennet&uuml;&#8217;n-Naim</p>
<p> Esselam iy bag-ı erzani vihal</p>
<p> İy sıfatım &quot;Kulh&uuml;v&#8217;allah&uuml; ahad&quot;</p>
<p> Her dem i&ccedil;inde kadirsin her sahad</p>
<p> C&uuml;mle sıırı sen bil&uuml;rsin iy Kadir</p>
<p> Bi-şeriksin bi-misalsin bi-nazir</p>
<p> K&uuml;lli sensin aşikare v&uuml; nihan</p>
<p> Yirde g&ouml;kde yine sensin cisme can</p>
<p> K&uuml;lli sensin mute&#8217;ber &uuml; mıhtasar</p>
<p> Ol ki sens&uuml;zd&uuml;r fişar ender fişar</p>
<p> Senden &ouml;zge c&uuml;mlenin canı yok</p>
<p> P&uuml;r kemals&uuml;n kudret&uuml;n noksanı yok</p>
<p> Malike&#8217;l-m&uuml;lks&uuml;n kadim &uuml;l lemyezal</p>
<p> Mahlukun haliki sensin Z&uuml;&#8217;l-celal</p>
<p> Degme bir zerrede bin d&uuml;rl&uuml; aceb</p>
<p> Sen bil&uuml;rs&uuml;n sen kılarsun iy &Ccedil;alab</p>
<p> Padişahsın bi-sipah (u) bi-vezir</p>
<p> Kalmışa hem yine sensin destigar</p>
<p> S&ouml;z &ouml;k&uuml;şd&uuml;r kend&uuml; hal&uuml;m s&ouml;ylerem</p>
<p> Derd&uuml;mi vasf-ı hikayet eylerem</p>
<p> Kim bu ten&uuml;m yoğidi ben can id&uuml;m</p>
<p> Katre deg&uuml;l ezeli umman id&uuml;m</p>
<p> Ol alemde bu alem olmaz idi</p>
<p> Ay (u) g&uuml;neş gedil&uuml;b tolmaz idi</p>
<p> Birlik idi olmaz idi ayrulık</p>
<p> Yoğidi &ouml;lmek direlmek sayrulık</p>
<p> Hem o demde biz dahı andayıduk</p>
<p> Ol alemde bile cevlandayıduk</p>
<p> Hem o demde yogidi ins (&uuml;) melek</p>
<p> Gerdiş-i gerdan deg&uuml;ldi n&uuml;h felek</p>
<p> Dahı yirler kan-ı ma&#8217;dendeyidi</p>
<p> Ketre varı k&uuml;lli ummandayidi</p>
<p> Arş u fer &uuml; gav (u) mahi yogidi</p>
<p> C&uuml;mle varlık heman ol Allah idi</p>
<p> Diledi kim sani-i perverdigar</p>
<p> Kendi kudretin kılaydı aşikar</p>
<p> Mevce gel&uuml;ben o derya kıldı cuş</p>
<p> Mevc ıle beni kenara saldı uş</p>
<p> Mevc i&ccedil;inden taşra d&uuml;şdi bir g&uuml;her</p>
<p> &Ouml;yle gevher kim misal-i muteber</p>
<p> Deryayid&uuml;m katre oldı menzil&uuml;m</p>
<p> Buyidi bu hal i&ccedil;inde m&uuml;şkil&uuml;m</p>
<p> &Ccedil;&uuml;nki gevher taşra d&uuml;şdi deryadan</p>
<p> Vuslatı f&uuml;rkat ayırdı ortadan</p>
<p> Ol g&uuml;here bunca zaman Tanrılık</p>
<p> Eyley&uuml;ben kend&uuml;si oldı aşık</p>
<p> Işkun dahı b&uuml;nyadı andandurur</p>
<p> Işk-ı varak hem ol divandandurur</p>
<p> Ol g&uuml;herden bunca h&uuml;ner eyledi</p>
<p> Bunca hikmet bahr u hem berr eyledi</p>
<p> Asl-ı hikmet ol bir gevherdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> Gevher aslı heman ol birdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> Ol g&uuml;herden oldı bu c&uuml;mle alem</p>
<p> Ne kim vardur yir &uuml; g&ouml;k levh &uuml; kalem</p>
<p> Yidi yılduz hem ol gevherdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> C&uuml;mle h&uuml;ner hem ol gevherdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> Andan oldı evliya v&uuml; enbiya</p>
<p> Birlik olur karışıcak su suya</p>
<p> Toprak aslı gine toprakdandurur</p>
<p> C&uuml;mle varlık heman ol Hak&#8217;dandurur</p>
<p> Ol g&uuml;herin bir adı Mahmud idi</p>
<p> Baht i&ccedil;inde tali&#8217;i mesud idi</p>
<p> Ol gher Adem tonunı ihtiyar</p>
<p> Eyley&uuml;ben hem o dem kıldı karar</p>
<p> Adem&#8217;i gevhere sadef eyledi</p>
<p> Yani bu m&uuml;lki m&uuml;şerref eyledi</p>
<p> Sadef i&ccedil;inde muradum d&uuml;rd&uuml;r&uuml;r</p>
<p> D&uuml;rr &uuml; sadef Hak katında bird&uuml;r&uuml;r</p>
<p> D&uuml;rr &uuml; sadef yine ma&#8217;dende biter</p>
<p> Aslı bird&uuml;r yine bir kanda biter</p>
<p> Su dilersen bardağa kılma nazar</p>
<p> Bardak i&ccedil;inde suyı kıl ihtiyar</p>
<p> C&uuml;mle bir &ccedil;eşme suyıdur iy veli</p>
<p> Tutalum bardag ki&ccedil;id&uuml;r ya ulı</p>
<p> K&uuml;lli suyun aslı bird&uuml;r iy aziz</p>
<p> Su temizd&uuml;r bardagun kılgıl temiz</p>
<p> Ger deg&uuml;lsen sen bu hikmetden gafil</p>
<p> Gafil olma yol i&ccedil;inde iy akil</p>
<p> Ehl-i tevhid ol ki canun şad ola</p>
<p> Şakird olan akıbet &uuml;sted ola</p>
<p> Ol g&uuml;her idi Muhammed&#8217;in canı</p>
<p> Anun i&ccedil;&uuml;n dutdı c&uuml;mle sayvanı (cihanı)</p>
<p> Anun i&ccedil;in oldı alem g&uuml;l-sitan</p>
<p> Ud sandal serv &uuml; t&uuml;ba ergavan</p>
<p> Hur u Cennet vahş u tayr u akl u can</p>
<p> Ol g&uuml;herd&uuml;r c&uuml;mlenin aslı heman</p>
<p> C&uuml;mle alem ışkına kıldı karar</p>
<p> İhtiyar oldur kamuda ihtiyar</p>
<p> Buyidi kim vasf-ı hal&uuml;m s&ouml;yled&uuml;m</p>
<p> Anı kim g&ouml;rd&uuml;m hikayet eyled&uuml;m</p>
<p> Her ne ilm &uuml;staddan g&ouml;rd&uuml;mise</p>
<p> Akl i&ccedil;inde her neye ird&uuml;mise</p>
<p> Nazm kıldum bir dasitan eyled&uuml;m</p>
<p> Buyidi şikeste beste s&ouml;yled&uuml;m</p>
<p> Taze g&uuml;lden desteler &ccedil;in eyled&uuml;m</p>
<p> Her nefesi buy-i m&uuml;şkin eyled&uuml;m</p>
<p> Benefşe(yi) nergise kıldum nisar</p>
<p> Tunin&uuml;n &ouml;ninde komışam şeker</p>
<p> Goncenin y&uuml;zinden a&ccedil;dum perdeyi</p>
<p> G&uuml;neş ile bile g&ouml;rmişem ayı</p>
<p> Nesterani g&uuml;le burka eyled&uuml;m</p>
<p> G&uuml;lşeni b&uuml;lb&uuml;le otag eyled&uuml;m</p>
<p> Ben fakirem kuş dilinden anlamam</p>
<p> Tutiye şekker gerek hare saman</p>
<p> Ne ekersen anı bit&uuml;r&uuml;r &ccedil;ekirdek</p>
<p> Tavuk yumurtasından &ccedil;ıkmaz &ouml;rdek</p>
<p> Şahbazun cinsi heman şahbaz ola</p>
<p> H&uuml;manun h&uuml;ma bazun baz ola</p>
<p> Dervişem ben Mustafa kıldı nazar</p>
<p> Hem anun bahşayişid&uuml;r bu haber</p>
<p> Yohsa ben kend&uuml; hal&uuml;mi anlaram</p>
<p> S&ouml;z&uuml;mi heman yirinde banlaram</p>
<p> Aşık isen Kaygusuz Abdal gibi</p>
<p> Sana bir hırka hemandur şal gibi</p>
<p> Anı ko kim Mustafa murdar didi</p>
<p> Anı koyana erenler er didi</p>
<p> Tekebb&uuml;rl&uuml;k eyleyen mel&#8217;un olur</p>
<p> Nitekim şeytan gibi bi-din olur</p>
<p> Yol i&ccedil;inde al&ccedil;aga ko menzil&uuml;n</p>
<p> Ta ki hallolmak dilersen m&uuml;şkil&uuml;n</p>
<p> Meskenet toprağına her dem y&uuml;z&uuml;n</p>
<p> S&uuml;re dur kim ta bilesin kend&#8217;&ouml;z&uuml;n</p>
<p> Toprak olmayınca gevher olmadı</p>
<p> Toprağa d&uuml;şen g&uuml;her hi&ccedil; solmadı</p>
<p> Toprak ol toprak gibi teslim v&uuml;cud</p>
<p> C&uuml;mle alem toprağa kıldı s&uuml;cud</p>
<p> Evliyayı bil ki benzin solmaya</p>
<p> Hi&ccedil; mukallidler m&uuml;selman olmaya</p>
<p> Evliya oldı delil- b&uuml;rhanum</p>
<p> İnsan-ı kamilde buldum sultanum</p>
<p> Yidi g&uuml;n yidi gice ol na t&uuml;van</p>
<p> Bekledi peygamber&uuml;n kabr&uuml;n heman</p>
<p> Bu nasibi anda sundular ana</p>
<p> Hem didiler aduna Gevhername</p>
<p> Kıymet&uuml;n bil&uuml;r anun sarraf olan</p>
<p> Gıll u gişdan kalbi daim saf olan</p>
<p> Gevhername burada oldı temam</p>
<p> Vir Resul&#8217;un ruhına y&uuml;zbin selam</p>
<p> Kaynaklar:</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel:Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri.Ankara 1983.</p>
<p> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963.</p>
<p> Bernard Lewis: The Jews of Islam (İslam Yahudileri). Princeton University Press 1987.</p>
<p> İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul&nbsp; 1995.</p>
<p> İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995.</p>
<p> İsmail Kaygusuz: G&ouml;rmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996.</p>
<p> Necdet Kurdakul: B&uuml;t&uuml;n Y&ouml;nleriyle Bedreddin. İstanbul 1977.</p>
<p> Sadeddin N&uuml;zhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955.</p>
<p> Saint Athanase, &ccedil;ev. Arnauld D&#8217;Andilly: Vie de Saint Antoine, P&eacute;re des Moines du D&eacute;sert (&Ccedil;&ouml;l Keşişlerinin Babası Saint Antoine&#8217;nın Yaşamı), Paris 1943.</p>
<p> Vasfi Mahir Kocat&uuml;rk: T&uuml;rk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970.</p>
<p> Yaşar Y&uuml;cel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti&#8230; II. Ankara 1989.</p>
<p> Yaşar Y&uuml;cel: &Ccedil;obanoğulları-&Ccedil;andaroğulları Beyliği I. Ankara 1988.</p>
<p> [1] Menakıbn&acirc;me&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 22.</p>
<p> &nbsp;</p>
<p> [2] Sadeddin N&uuml;zhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955: 26.</p>
<p> [3] Sadeddin N&uuml;zhet Ergun, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, s. 28.</p>
<p> &nbsp;</p>
<p> [4] Mesaliku&#8217;l-Ebsar&#8217;dan aktaran Yaşar Y&uuml;cel: &Ccedil;obanoğulları-&Ccedil;andaroğulları Beyliği I. Ankara 1988: 184, 201.</p>
<p> [5] Kaygusuz Abdal Menakıbn&acirc;me&#8217;sinden aktaran, Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 41-42.</p>
<p> [6] Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 54, dipnt. 25.</p>
<p> [7] Bu motif zaten 8. y&uuml;zyılda &quot;tacını tahtını terkeden İbrahim Ethem (&ouml;lm. 777) ile İslam sufizmine, yani tasavvufa girmiştir. Belh prensi olan İbrahim Edhem, Suriye gezisi sırasında tanıştığı Hıristiyan mistiklerinden rahip Simeon&#8217;dan gnosizmi, yani marifeti tanıma y&ouml;ntemi olan d&uuml;nya nimetlerini terk etmek olan &ccedil;ilecilik (murakaba, inziva) sanatını &ouml;ğrenmiş. Sonra bunu İslam tasavvufuna taşımış olduğu bilinmektedir. Ancak, Suriyeli rahip Simeon&#8217;dan d&ouml;rt y&uuml;zyıl &ouml;nce Hristiyanlığa bu inan&ccedil; y&ouml;ntemi girmiştir. Mısırlı &#8216;&ccedil;&ouml;l keşişlerinin babası&#8217; olarak tanınan Aziz Antonius&#8217;a (&ouml;lm. 356-357), gen&ccedil; ve &ccedil;ok varlıklı bir kimsenin oğlu iken Tanrı ş&ouml;yle sesleniyordu: &quot;Eğer m&uuml;kemmel (kamil insan) olmak istiyorsan, git sahibolduğun herşeyi sat ve parasını yoksullara dağıt. Sonra gel beni izle; sen g&ouml;kte bir hazine olacaksın!&quot; (Saint Athanase, &ccedil;ev. Arnauld D&#8217;Andilly: Vie de Saint Antoine, P&eacute;re des Moines du D&eacute;sert. Paris 1943: 8.)</p>
<p> [8] Abul Hattab (&ouml;lm. 762) tarafından yazıldığı ispatlanan ve Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen Ummu&#8217;l Kitab&#8217;daki Salsal&#8217;ın (Salman) Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal&#8217;ın esinlendiğini g&ouml;r&uuml;yoruz. Kaygusuz&#8217;un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, &ccedil;eşitli k&ouml;t&uuml;l&uuml;k g&ouml;sterileri i&ccedil;inde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına &ccedil;ıkan Şeytan&#8217;a karşı dokuz kez kavgaya girdiğini g&ouml;rmekteyiz. Ummu&#8217;l Kitab&#8217;daki &lsquo;G&ouml;ksel Adem, yersel Cebrail&#8217; Salsal&#8217;ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; kavgasından iki kısa betimleme ge&ccedil;elim:</p>
<p> &quot; &#8230; &lsquo;Ya Şeyh! yine mi geld&uuml;n bunda?&#8217; dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun &ccedil;ek&uuml;b derviş&uuml;n &uuml;st&uuml;ne y&uuml;ridi&#8230;Peygamberler tuş tuş s&ouml;yleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi &ouml;ld&uuml;r&uuml;r dirler. Bunlar bu s&ouml;zde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepeneg&uuml;n &ccedil;ıkardı. Ş&ouml;yle kodı. Heman iler&uuml; y&uuml;r&uuml;y&uuml;p hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan i&ccedil;inde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepeneg&uuml;n arkasına giy&uuml;b geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eyd&uuml;r: &lsquo;Ey&uuml; urdın derviş, sen anun hakundan geld&uuml;n&#8217;. Derviş eyitdi: &lsquo;Ya Resula&#8217;lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı a&ccedil;. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş&#8217;e ta&#8217;am get&uuml;rdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi&#8230;D&uuml;şidir. Yalnız kend&uuml;nden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:</p>
<p> C&uuml;mle aleme sultan ben oldum</p>
<p> Saadet gevherine kan ben oldum</p>
<p> Ben ol bahr-i muhitem her g&ouml;n&uuml;le</p>
<p> Veli bu suret-i insan ben oldum</p>
<p> &#8230;</p>
<p> Suret&uuml;mi g&ouml;ren dir ki ademd&uuml;r</p>
<p> Surette sıfat-ı Rahman ben oldum&quot;</p>
<p> &quot;&#8230;Derviş&#8217;e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerl&uuml; yer&uuml;nce&#8230;Derviş şah Ali&#8217;yi g&ouml;rdi. Elin &ouml;p&uuml;p eyitdi: &lsquo;Ya Şah! Ol şeyh ben&uuml;mle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?&#8217; dir. Nagah ol demde Şeytan &ccedil;ıkageldi. Derviş g&ouml;rd&uuml; ki ol herifd&uuml;r&#8230;Şeyh dahi g&ouml;rdi. Derviş gel&uuml;r, eyitdi: &lsquo;Bu ne beladur ki ugradum&#8217; dir. Derviş kepeneg&uuml;n &ccedil;ıkardu, ş&ouml;yle kodı. Şeytanın &uuml;zerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. C&uuml;mle peygamberler turup bakarlardı&#8230;&quot;</p>
<p> Derviş Şeytan&#8217;ı ka&ccedil;ırdıktan sonra Şah Ali ile U&ccedil;mag&#8217;ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:</p>
<p> Hak&#8217;a minnet canum k&uuml;lli nur oldu</p>
<p> İ&ccedil;&uuml;m taşım nur ile mamur oldu</p>
<p> Uyandı devlet&uuml;m gaflet habından</p>
<p> Bir ile k&uuml;lli varlıgum bir oldu</p>
<p> &quot;Bunu didi. Derviş g&ouml;z&uuml;n a&ccedil;ub baktı. G&ouml;rd&uuml; ki, yerde g&ouml;kde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, c&uuml;mle fasih kelam ile (a&ccedil;ık s&ouml;zle) s&ouml;yler. Derviş bu kez bunı b&ouml;yle s&ouml;yledi:</p>
<p> Hak&#8217;a minnet ki Hak c&uuml;mlede mevcud</p>
<p> Kamu şeyde g&ouml;rinen nuru Mab&#8217;ud</p>
<p> Ne kim vardur heman nur-ı tecelli</p>
<p> Ticaretde kamusu buldılar sud (kazan&ccedil;)&quot;</p>
<p> (&quot;Kitab-ı Miglate&quot;, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman G&uuml;zel. Ankara 1983: 75-129; 89-91)</p>
<p> [9] Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 80.</p>
<p> [10] İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995: 208-216.</p>
<p> [11] Menakıbn&acirc;me AG n&uuml;shasından aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s.41.</p>
<p> [12] Yaşar Y&uuml;cel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti&#8230; II. Ankara 1989: 41-42</p>
<p> [13] İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995: 147-150.</p>
<p> [14] Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman G&uuml;zel. Ankara 1983: 135-152.</p>
<p> [15] Divan&#8217;dan aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.202-203.</p>
<p> [16] Divan, Mar., v.334a.</p>
<p> [17] Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.81-82.</p>
<p> [18] Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.205-208.</p>
<p> [19] Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.102; Vasfi Mahir Kocat&uuml;rk: T&uuml;rk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970: 144.</p>
<p> [20] Necdet Kurdakul: B&uuml;t&uuml;n Y&ouml;nleriyle Bedreddin. İstanbul 1977: 229.</p>
<p> [21] 1 Edirne mud&#8217;u 11,546 kg olduğuna g&ouml;re, 11,5 ton pirin&ccedil; s&ouml;z konusudur.</p>
<p> [22] Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press 1987: 104, 208.</p>
<p> [23] Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963: 247-252.</p>
<p> [24] Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, agy. s. 214-215.</p>
<p> [25] Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 180-181.</p>
<p> [26] Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 212-213.</p>
<p> [27] Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 260.</p>
<p> [28] Varidat, s.125.</p>
<p> [29] Budalan&acirc;me s.18&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s.263.</p>
<p> [30] Dilg&uuml;şa&#8217;dan aktaran, Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal. 146-7, 264.</p>
<p> [31] Hacı Bektaş Veli, Makalat, s.88.</p>
<p> [32] Dilg&uuml;şa&#8217;dan aktaran, Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s143-144</p>
<p> [33] Yunus suresi, ayet 62: İyi bilin ki, Tanrının dostlarına, yani evliya (veli&#8217;nin &ccedil;oğulu) i&ccedil;in korku yoktur, onlar &uuml;z&uuml;lmeyeceklerdir.</p>
<p> [34] Pes Hak Taala celle cellale d&uuml;nyada her nekim halk etti ise adem oglanında mevcutdur. Bilki ademde dahı artık vardır. Hacı Bektaş Veli (&ouml;lm. 1270 / 72), Makalat, s.79; Seyyid İmadeddin Nesimi&#8217;den (&ouml;lm. 1404): Hak teala varlığı ademdedir / Ev anundur ol bu evde demdedir&#8230; Her ne yerde g&ouml;kte var ademde var / Her ne ne ki yılda ayda var ademde var / Ne ki elde y&uuml;zde var kademde var / Bu s&ouml;z&uuml; fehmetmeyen adem davar, Ey Hakk&#8217;ı her yerde aydursun ki var / Sende bes Hak var imiş Hak sende var&#8230;</p>
<p> [35] Arş ile ferş arasında &ccedil;ok nesneler vardır. İlla ademden ulusu yoktur. D&uuml;geli (b&uuml;t&uuml;n) alem adem i&ccedil;in halkolmuştur. İmdi gafil olan kimesne ilm ile irade-i ezeliye istiye, g&ouml;zleye. Arştan ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa kendude (kendinde) bile ve bula. Hacı Bektaş Veli, agy. s. 69; İnsan saltık varlığın (Tanrı&#8217;nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. B&uuml;t&uuml;n alem kendisini &ouml;rg&uuml;leyen c&uuml;zleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek m&uuml;cerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha &uuml;stlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık i&ccedil;in bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır. Şeyh Bedreddin, Varidat, s.160-167.</p>
<p> [36] Bu beden i&ccedil;in &ouml;l&uuml;ms&uuml;zl&uuml;k olmadığı gibi, kaybolduktan sonra c&uuml;zileri i&ccedil;in de eskisi gibi bir birleşme yoktur. Şeyh Bedreddin, Varidat, s. 150; Halkın zanneylediği &uuml;zere cesedlerin haşri, yani g&ouml;vdelerin tekrar dirilip mahşere &ccedil;ıkması olanaksızdır. Şeyh Bedreddin agy, s. 129.</p>
<p> [37] V&uuml;cudn&acirc;me&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri, s. 145-151.</p>
<p> [38] Budalan&acirc;me&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 227.</p>
<p> [39] Seyyid İmadeddin Nesimi Divanı&#8217;ndan.</p>
<p> [40] Kaygusuz Abdal,G&uuml;listan&#8217;dan.</p>
<p> [41] Kaygusuz Abdal, Divan.</p>
<p> [42] İsmail Kaygusuz: G&ouml;rmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 109-112.</p>
<p> [43] Haz. Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 38-42.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/">Kaygusuz Abdal Sultan</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şemseddin Tebrizi</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 18:38:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/themseddin-tebrizi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz Faili Me&#231;hul Bir Siyasal Cinayet Kurbanı Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) &#8211; Şems&#8217;in Tarihsel, İnan&#231;sal ve Siyasal Sorunlarının &#199;&#246;z&#252;m&#252; &#220;zerine Bir Deneme &#8211; Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (G&#252;neş), Şems-i Tebriz (Tebriz&#8217;in G&#252;neşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din g&#252;neşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/">Şemseddin Tebrizi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz</p>
<p> Faili Me&ccedil;hul Bir Siyasal Cinayet Kurbanı Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) &#8211; Şems&#8217;in Tarihsel, İnan&ccedil;sal ve Siyasal Sorunlarının &Ccedil;&ouml;z&uuml;m&uuml; &Uuml;zerine Bir Deneme &#8211;<br /> Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (G&uuml;neş), Şems-i Tebriz (Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din g&uuml;neşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. farklı adlarla &ccedil;agrilan, İsmaili İmamları soyundan bir Huccet ya da Baş Dai makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik devrelerinde y&ouml;netici, siyaset adamı, askeri komutan ve bir diplomat olarak g&ouml;rmekteyiz. Mevlana Celaleddin Rumi&#8217;nin batıni &ouml;gretmeni Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;nin Alamut İsmaili İmamı Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n (1166-1221) oğlu olduğunu Devletşah, 1487 yılında tamamladığı &quot;Tazkirat al-Şuara&quot; (Ozanların Yaşam &Ouml;yk&uuml;leri) yapıtında yazmakta ve &ccedil;ocukluguna dair bazı bilgiler vermektedir. Ne varki bu bilgiler ciddi bir bi&ccedil;imde ele alınmamıştır. Hatta İsmaili yazarlar bile bu konuda dikkate değer bir araştırma yapmamış g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor; sadece onun bir İsmaili dai&#8217;si olduğunu s&ouml;ylemekle yetinmişlerdir&#8230;<br /> Şimdi, Şemseddin Tebrizi &uuml;zerinde &ouml;zetledigimiz g&ouml;r&uuml;şlerimizi nasıl kazandığımızı ve &ccedil;esitli kaynaklardan edindiğimiz bilgileri karşilaştırıp yorumlayarak, bu sonu&ccedil;lara nereden vardığımızı aşağıdaki araştırmamızda g&ouml;stermeye &ccedil;alisalim:<br /> 1. Şemseddin Tebrizi&#8217;yi &Ouml;nce Vilayetn&acirc;me&#8217;den Okuyalım<br /> Hacı Bektaş Veli Vilayetn&acirc;me&#8217;si ve Ahi Evren Menakıbn&acirc;me&#8217;sindeki Şemsi Tebriz&#8217;e ilişkin bilgilerin &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n Mevlevi kaynaklardan alındığı anlaşilıyor. Ancak &ccedil;ogu Menakıbn&acirc;me yazarlarının ve yazdıranların -Mevlevilerin yaptıkları gibi- g&uuml;ncel siyasetlerine uydurulmuştur. Yine de bazı tarihsel olayların yansıtılmasında farklılıklar bulunmaktadır. Mevlevi kaynaklarından alıntı olmasına rağmen bir doğru tarihlemeyi ve bir ilişkiyi g&ouml;steren &ouml;rnegi verelim:<br /> &quot;Molla Celaleddin&#8217;i, Şems-i Tebriz derviş yaptı. Nasıl derviş yaptığını anlatırsak, anlatacağımız şeyleri anlatmaya vakit kalmaz. İsteyen Molla&#8217;ya ait menakıpta (Mevlana ve &ccedil;evresini anlatan Ahmet Eflaki&#8217;nin Ariflerin Menkıbeleri s&ouml;zkonusu ediliyor. İ.K.) bulabilir. Molla (Mevlana) derviş olunca şehrin b&uuml;t&uuml;n bilginleri, Selim Han-ı Gazi oğlu (?) Kılı&ccedil;arslan oğlu Sultan Aliy&uuml;ddin Keyhusrev&#8217;e gidip, bir derviş geldi dediler, ne yaptıysa yaptı, Molla Celaleddin&#8217;i bizden ayırdı. Emret bize katılsın. Padişah, o dedi, bunca kitap okumuş, bunca bilgili bir er, erenlerden biri gelmiş onu derviş yapmış, o da dervişlere katılmış, şimdi ben gel, d&ouml;n onlara katılma diyemem, bu doğru değil, ben diyemem. Bilginler, padişahın bu s&ouml;z&uuml;ne &ccedil;ok incindiler. Yanından &ccedil;iktilar, b&ouml;yle zalim bir padişahın yanında oturmamız caiz değildir, dediler. Hepsi birden, bir perşembe g&uuml;n&uuml; Konya&#8217;dan &ccedil;ikip Arabistan&#8217;a doğru yola koyuldular&#8230;&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli &quot;Vilayetn&acirc;me&quot;. İstanbul 1990: 49, 91-97, 116) <br /> 1244 yılının Ekim ayı i&ccedil;inde Konya&#8217;da Mevlana ile buluşmuş. G&ouml;lpınarlı&#8217;nın yaptığı hesaba g&ouml;re, &quot;bu ilk gelişinde Konya&#8217;da 15 ay yirmi beş g&uuml;n, g&uuml;n hesabıyla da d&ouml;rty&uuml;z altmış sekiz g&uuml;n oturmuştur ki gidişi 1246 Şubat&#8217;ının 15. g&uuml;n&uuml;ne rastlamaktadır.&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin. İstanbul 1985: 67, 77; Vilayetn&acirc;me incelemesinde, s. 116) A. G&ouml;lpınarlı her ne kadar, &quot;Sel&ccedil;uk soyunda, Sultan Alaaddin Keyhusrev İbni Kılıcarslan İbni Selim Şah-ı Gazi yoktur&quot; diyorsa da, Konyalı bilginlerin huzuruna &ccedil;iktigi sultan, yanlış kayda ge&ccedil;irilmiş Alaaddin oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev&#8217;den (1237-1245) başkası değildir. Mevlana&#8217;yı Şemseddin&#8217;e aşirı bağlılığından &ouml;t&uuml;r&uuml; ona şik&acirc;yet etmişlerdir. Gıyaseddin Keyhusrev 1245 yılı sonunda &ouml;ld&uuml;g&uuml;ne bakılırsa Şems-i Tebriz bir yıl i&ccedil;inde Mevlana&#8217;yı, t&uuml;m zahiri inan&ccedil; ve bilgilerinden arındırarak batıniliğe &ccedil;evirmis ve onu derviş yapmıştır. Yine Vilayetn&acirc;me&#8217;ye (s. 50) g&ouml;re, s&ouml;zde kendilerini dinlemeyen Sultanı, zalim padişah olarak niteleyerek kenti terkeden Konya&#8217;nın b&uuml;y&uuml;k din bilginlerini, Denizli&#8217;den &quot;&uuml;&ccedil; adımda&quot; atlayarak &ouml;n&uuml;n&uuml; kesen ve onları Konya&#8217;ya d&ouml;nd&uuml;ren Ahi Evran olmuş. <br /> G&ouml;lpınarlı&#8217;nın Vilayetn&acirc;me&#8217;nin sonuna koyduğu (s. 91-97) Ahi Evren Menakıbn&acirc;mesi&#8217;nden alınan Şemsi Tebrizi&#8217;ye ilişkin b&ouml;l&uuml;mde, Molla H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın kendisinden bir Dede istediği ve Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bu isteğe karşi davranışı ş&ouml;yle anlatılmakta: <br /> &quot;Eğer derviş matlup (aranılan) edeydi biz kend&uuml;miz gitmek lazım gel&uuml;rdi, ancak mabeynimizde (kapımızda) otuzaltı bin halifemiz vardır, birini irsal ederiz (g&ouml;ndeririz)&#8217; dey&uuml; buyurdılar. D&ouml;n&uuml;p etrafına nazar eyley&uuml;p,&#8217;kangınız giders&uuml;z?&#8217; dey&uuml; nutuk buyurdılar. C&uuml;mlesi s&uuml;kuta vardı. Şems-i Tebrizi yerinden durup, &#8216;Erenler Şahı ben giderim&#8217; dedi. Hazreti H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın m&uuml;barek nutkından &ouml;yle bir &ccedil;ikti ki, &#8216;benlik ile meydane geld&uuml;n, baş ile git başsız gel&#8217; dedi. Derhal Şemsi Tebrizi Hazreti H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın elini &ouml;p&uuml;p yola revan oldu&#8230;&quot;<br /> Daha &ouml;nce bizim de kabul etmiş olduğumuz, yani &quot;Şemsi Tebrizi&#8217;yi Mevlana&#8217;ya g&ouml;nderen Hacı Bektaş&#8217;tır&quot; varsayımı doğru olamaz. Yukarıdaki paragrafta belirtildiği bi&ccedil;imde Şemsi Tebrizi, Hacı Bektaş&#8217;ın otuzaltıbin halifesinden biri değildir; tam tersine Hacı Bektaş Veli bir batıni daisi olarak, kendisinden en az otuz yaş b&uuml;y&uuml;k ve baş Dai ya da Huccet olan Şemsi Tebrizi&#8217;ye bağlıdır. Şems yeri geldiğinde geniş&ccedil;e a&ccedil;ıklayacağımız &uuml;zere Alamut tarafından g&ouml;revlendirilmiştir; İsmaili dava i&ccedil;in Rum&#8217;da bulunmaktadır. &quot;Baş ile git başsız gel&quot; ilkesi İsmaili &ouml;gretisinde, bir g&ouml;revi yerine getirmeyi &uuml;stlenen dai&#8217;ler ve fedai&#8217;lere verilen buyruktan başkası değildir; onlar başlarını kaybetme pahasına işlerini başarmak zorundadırlar. Nitekim yine aynı Menakıbn&acirc;me&#8217;ye (s.95) g&ouml;re; katledilen Şems kafası koltuğunun altında semah d&ouml;nerek Hacı Bektaş derg&acirc;hının kapısı &ouml;n&uuml;nde g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Hacı Bektaş Veli de ona, &quot;başinı al, var, makamın Tebriz memleketinde olsun, seni isteyen anda arsın bulsun; durma tiz git&quot; der. Biz bu s&ouml;ylemi de, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Şems&#8217;in kafasının kesildiği haberini, Tebriz&#8217;deki İsmaili dai&#8217;si aracılığıyla Alamut&#8217;a bildirmesi olarak değerlendiriyoruz. </p>
<p> 2. Mevlevi Kaynaklarında Şemsi Tebrizi <br /> A. G&ouml;lpınarlı&#8217;nın Eflaki&#8217;nin Ariflerin Menkıbeleri ve Sultan Veled&#8217;in İbtidan&acirc;me&#8217;sinden verdiği bilginlerin ve Mevlana m&uuml;ritlerinin ilk başkaldırma olaylarına ilişkin &ouml;rneklerde Sultan&#8217;a şik&acirc;yet g&ouml;r&uuml;lmediği gibi, Eflaki&#8217;de tarihsel yanılgılar kadar isim yanlışları da s&ouml;zkonusudur. &Ouml;rnegin, Sadreddin meclisinde Mevlana&#8217;nın Şems&#8217;in yanını başk&ouml;şe olarak niteleyip oturtmasına bilginlerin tepkisi olayı Celaleddin Karatay&#8217;ın yaptırdığı medresesinin a&ccedil;ılışında ge&ccedil;mekte. &Uuml;stelik bilginleri kızdıran bu olay g&uuml;ya Şems-i Tebriz&#8217;in Konya&#8217;da tanınmasına neden olmuş. (Ariflerin Menkıbeleri&#8217;nden aktaran A. G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celadeddin. İstanbul 1985: 74-75) Oysa Konya&#8217;daki Celaleddin Karatay Medresesi&#8217;nin 1251-1252 yılları arasında, Şems-i Tebriz&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden d&ouml;rt-beş yıl sonra yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca bir g&ouml;z tanığı olarak Sultan Veled&#8217;in İbtidan&acirc;me&#8217;sinde yazılı olanlar, bırakınız bilginlerin-m&uuml;ritlerin Konya&#8217;yı terketme niyetlerini, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;mle tehdit edildiğini g&ouml;stermektedir:<br /> &quot;(Mevlana&#8217;yı) hepsi de kınamaya koyuldu. Ger&ccedil;ekten haberleri olmayan ve bir s&uuml;r&uuml;ye benzeyen o m&uuml;ritler birbirlerine, neden şeyhimiz onun (Şems) gibi birine kapılsın da bizden y&uuml;z &ccedil;evirsin. Hepimiz kişizadeyiz, &uuml;n&uuml;m&uuml;z var&#8230; Mevlana bizim y&uuml;z&uuml;m&uuml;zden tanındı. Dostu sevindi, d&uuml;şmanı kahroldu. Bu b&ouml;yleyken, kim oluyor bu Şemseddin ki şeyhimiz ona kapıldı, y&uuml;z&uuml;m&uuml;ze bile bakmıyor. Artık y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;remez olduk. B&uuml;y&uuml;c&uuml; m&uuml;d&uuml;r nedir? Sihirle kendini şeyhe sevdirdi, şeyhi meftun etti. Ne aslı belli, ne nesli. Nereli olduğunu bile layıkiyle bilmiyoruz. Halk vaazdan mahrum kaldı, kutlu talihimiz d&ouml;nd&uuml; diyorlardı. Bazan Şemseddin&#8217;i g&ouml;rd&uuml;k&ccedil;e kılı&ccedil;larına el atıyorlar, y&uuml;z&uuml;ne karşi ona s&ouml;v&uuml;yorlardı. Hepsi Şems&#8217;in Konya&#8217;dan gitmesini yahut da &ouml;lmesini istiyordu.&quot;<br /> &quot;İntihan&acirc;me&#8217;de de Şems&#8217;in Mevlana ile buluşmasını anlattıktan sonra (Sultan Veled); &#8216;halk o sadakatı, o vefayı o coşkunluğu, o şevki ve o sevgiyi g&ouml;r&uuml;nce hasede d&uuml;şt&uuml;, herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler, b&uuml;y&uuml;kler, y&uuml;ce kişiler, bu adam ne bi&ccedil;im adamdır ki Mevlana&#8217;yı bu hale getirdi&#8230; diye apa&ccedil;ık ve topluluk i&ccedil;inde s&ouml;ylenmeye başladılar&#8217; diye anlatıyor.&quot; (İbtidan&acirc;me ve İntihan&acirc;me&#8217;den aktaran Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin, s.76-77)<br /> Ahmet Eflaki&#8217;nin Ariflerin Menkıbeleri ve diğer bazı Mevlevi yapıtlarında Şemsi Tebrizi&#8217;nin yaşamı, yetişmesi &uuml;zerinde saklı bilgiler ve onun batıni (İsmaili) Dai&#8217;liğine ilişkin ipu&ccedil;ları vardır. Onları &ouml;zetle aşağıda sergilemeye &ccedil;alisacagiz<br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, &quot;Şems, Konya&#8217;ya gelmeden &ouml;nce ne yapıyordu, neredeydi?&quot; diye soruyla başlıyor onu tanıtmaya: <br /> &quot;Bu hususta Makalat&#8217;ından bazı bilgiler ediniyoruz. Pek &ccedil;ok yer gezdiği ve bir yerde azıcık tanınır tanınmaz oradan g&ouml;&ccedil;t&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in kendisine U&ccedil;an Şems (Şems-i Perende) dedikleri gibi, olgunluğu nedeniyle Kamil-i Tebrizi de derlermiş (Eflaki 154, b; 160, 160, b). Bu ikinci lakab, Makalat&#8217;ta da (Fatih n&uuml;sha. 41. b) bulunmaktadır.&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, Mevlana Celaleddin. İstanbul 1985: 66) <br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin &ouml;b&uuml;r adının Muhammed olduğunu &ouml;greniyoruz: Bir g&ouml;n&uuml;l adamı olan Kutbeddin İbrahim bir g&uuml;n Konya&#8217;da Pazar yerinde Şems ile karşilaşir ve &quot;Tanrı&#8217;dan başka Tanrı yoktur ve Şemseddin Tanrı&#8217;nın el&ccedil;isidir (Lailahe illa-llah Şems&uuml;ddin Rasul-Allah)&quot; diyerek diliyle şehadet getirir. Bunu duyan halk onun &ccedil;evresini sarar ve i&ccedil;lerinden biri de onu d&ouml;vmeğe başlamaz mı? Hemen Şemseddin araya girip, &ouml;yle bir feryad koparır ki, saldırgan oracıkta d&uuml;ş&uuml;p &ouml;l&uuml;r. Bunun &uuml;zerine Şemseddin Kutbeddin&#8217;in elini tutarak bir k&ouml;şeye &ccedil;ekip, ona: &quot;Benim de adım Muhammed&#8217;dir; ama senin, Muhammed Tanrı&#8217;nın el&ccedil;isidir demekliğin lazımdı. Halk damgasız altını tanımaz&quot; demiş. (Ahmet Eflaki, (&Ccedil;eviren: Tahsin Yazıcıoğlu): Ariflerin Menkıbeleri II. İstanbul !9.. s. 69, prf.30) <br /> G&ouml;lpınarlı&#8217;nın, Eflaki&#8217;nin anlattıkları ve Şemseddin&#8217;in Makalat&#8217;ından derlediği bilgileri &ouml;zetle ş&ouml;yle verebiliriz: <br /> &quot;Şemseddin Erzurum&#8217;da bir s&uuml;re &ouml;gretmenlik yapmıştır. Kendi Makalat&#8217;ında bir &ouml;grenciye &uuml;&ccedil; ay i&ccedil;inde Kuran okumayı &ouml;grettigi ve hatta &ouml;gretmenligi sırasında &ccedil;ocuklara kızıp onları falakaya yatırdığı da yazılıdır. Eflaki Şems ile ilgili pek &ccedil;ok bilgiyi bu Makalat&#8217;tan almış bulunmaktadır. Şems, nereye gelirse orada Kervansaraylara konmaktadır. Bu Kervansaraylarda, bir Kalenderi dervişi gibi kalırken ne tekkelere ne de medreselere uğrardı. Niye tekkeye gitmediğini soranlara: &#8216;Bizde o g&uuml;&ccedil; ve kudret yok ki, derdi; kendimi tekkeye layık bulmuyorum. Tekke pişip olgunlaşmak, yetişip gelişmek kaydında olanlar i&ccedil;in yapılmıştır. Ben onlardan değilim.&#8217; O zaman Medreseye neden gelmediği sorulduğunda: &#8216;Tartışmalara girişecek adam değilim ben. Lafza g&ouml;re mealen mana versem bahsedemem (Her s&ouml;z&uuml;n dışsal anlamını versem, benim işim değil yapamam. İ.K.). Kendi dilimce tartışmalara girişsem g&uuml;lerler, k&acirc;fir derler (Hal diliyle konuşsam, batıni yorumlara (tevil) girsem anlamazlar ve bana dinsiz derler, anlamında İ.K.). Ben garibim, garibin yeri kervensaraydır&#8217; diyordu Şemseddin.&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin. İstanbul 1985: 67) <br /> G&ouml;lpınarlı, Makalat&#8217;ta anlatılanlara dayanarak, onun bir sohbet arkadaşi aramak i&ccedil;in Tebriz&#8217;den ayrıldığını; Mevlana ile buluşuncaya kadar g&ouml;r&uuml;ş&uuml;p konuştuğu kimselerin hi&ccedil;birine kapılmadığını, hepsine yukarıdan baktığını d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yor. Ger&ccedil;ekte, Şemseddin bir yabancı olarak ve Kalenderi kılığında gizlenerek dolaşmasının nedenleri vardı. Mevlana&#8217;ya ulaşması ve onu tasavvufa y&ouml;nlendirmesi g&ouml;revini y&uuml;klenmişti. Zamanı geldiğinde ise kendisini İsmaililiğe davet edecekti. Zaten Mevlana aşağıda g&ouml;r&uuml;leceği gibi ona &lsquo;davet&ccedil;i&#8217;, yani Dai demekteydi. <br /> Sel&ccedil;uklu Sultanı Keyhusrev&#8217;in (1237-1245) her taşin altında bir Babai aradığı, yani Batıni inan&ccedil;lı T&uuml;rkmenlerin şiddetle koğuşturulduğu, yakalananların başlarını u&ccedil;urulduğu yıllardı. &Ouml;b&uuml;r yandan İran&#8217;ı, Horasan ve Azerbaycan&#8217;ı ezip ge&ccedil;miş olan Mogollar, &ouml;nlerinden ka&ccedil;an Harezmilerin peşinden Doğu Anadolu&#8217;ya girmiş durumdaydılar. Adı ge&ccedil;en b&ouml;lgelerde sadece Alamut Nizarileri (İsmaililer), &ccedil;esitli anlaşma ve savunma y&ouml;ntemleriyle Mogolların kıyımlarından şimdilik kurtulmuş durumdaydılar. İşte b&ouml;yle bir zamanda Nizari İsmailileri eski Kuhistan valisi / muhtaşim (1224-1226) Şemseddin Muhammed, Alamut tarafından b&uuml;y&uuml;k davet&ccedil;i (Dai al-Duat) olarak Rum&#8217;da (Anadolu&#8217;da) g&ouml;revlendirilmişti. Kendisi olasılıkla 1227-30 yıllarından 1240&#8217;lara kadar, İsmaili dava&#8217;yı yayma g&ouml;revini b&uuml;y&uuml;k başarıyla y&ouml;netip, etkinliklerini Badakhshan&#8217;dan Kashmir &uuml;zerinden, Pencap ve Sind&#8217;den, Mutan&#8217;la Gucerat&#8217;a kadar, merkezler kurarak d&uuml;zene sokmuştu. <br /> Kısacası Şemseddin Tebrizi ve Mevlana buluşması olarak İslam mistisizmi (tasavvuf) tarihine ge&ccedil;en olay, olağan İsmaili Dava (misyonerlik) siyasetinden başkası değildi. Dai&#8217;lerin dolaştığı yerlerde en tanınmış S&uuml;nni (ortodoks İslam) din adamları, ozanları, kadıları, m&uuml;tefessirleri (Kuran yorumcuları) ile buluşup, a&ccedil;ık tartışmalara girmesi ve onları altetmesi en başta gelen g&ouml;revleriydi. &Ccedil;ok kez de kendi din bilginlerini altederek, onları inan&ccedil;larına &ccedil;evirme korkusu duyan topluluklar bu kişileri kentlerinden kovmuş ya da ortadan kaldırmışlardır.1<br /> Bizim d&uuml;ş&uuml;ncemize g&ouml;re, Alamut baş dai&#8217;lerinden Şemseddin Muhammed Tebrizi ilk &ouml;nce, dostu ve kendi yetiştirmesi (&ouml;grencisi), dai meslekdaşi; otuzbeş yaşlarında bulunan Hacı Bektaş&#8217;a uğraması gerekiyordu. Hacı Bektaş ise o yıllarda, durmadan yer değiştirmekte ve Baba Resul&#8217;un sağ kalmış halifeleriyle buluşup g&ouml;r&uuml;şerek birlik sağlamaya, Sulucakarah&uuml;y&uuml;k derg&acirc;hının temellerini atmaya &ccedil;alisiyordu. <br /> Şemseddin Tebrizi, ısrarlara rağmen &ouml;gretmenlik yaptığı Erzurum&#8217;dan hemen ayrılmış olduğu anlaşilıyor. O, ne burada ne de diğer Rum (Anadolu) kentlerinde, G&ouml;lpınarlı&#8217;nın farkına vardığı, ama s&ouml;yleyemediği davet&ccedil;iliğini &ouml;ne &ccedil;ikarmisti. Şemsi Tebrizi, d&ouml;neminde Rum&#8217;un en b&uuml;y&uuml;k bilgini, bilgesi ve şairi, aynı zamanda Emirlerin ve Sultanların g&ouml;zdesi Mevlana Celadeddin&#8217;i hedef se&ccedil;miş bulunuyordu. </p>
<p> 1 Nasır Husrev (&ouml;km. 1080) ve Hasan Sabbah (&ouml;lm. 1124) buna en &ouml;nemli &ouml;rneklerdir. Bu b&uuml;y&uuml;k dailer uzun gezileri sırasında benzer olaylar yaşamışlardır. &Ouml;rnegin Hasan Sabbah 1060&#8217;lı yıllarda Kahire&#8217;ye Fatımi İmamıyla g&ouml;r&uuml;ş&uuml;p, ondan el almaya giderken Meyyaferakin (Silvan) kadısı ve bilginlerini teolojik bilgileriyle altedip, onları İmam&#8217;ı tanımaya &ccedil;agirinca, onu hemen kentten s&uuml;rg&uuml;n etmişlerdi. </p>
<p> 2.1 Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;nin Konya&#8217;ya gelişi, İzlediği Yol ve Amacı<br /> Şemseddin Tebrizi b&uuml;y&uuml;k olasılıkla, Mogol hanı Baycu&#8217;nun 1242 yılını 43&#8217;e bağlayan kış Erzurum&#8217;u kuşatmasından &ouml;nce ayrılmıştı. Mogollar, mevsimin koşulları altında &ccedil;ok g&uuml;&ccedil; olacak bir kuşatma yapmaksızın bu kenti almayı başarmış. B&ouml;ylelikle, Anadolu&#8217;nun anahtarını ele ge&ccedil;irerek, baharda Rum &uuml;lkesini işgale başlamışlardı. Sel&ccedil;uklu Sultanı Keyhusrev komşu prensliklerden yardım istemiş ve birliklerin Sivas&#8217;ta buluşması kararlaştırılmıştı. Ancak Sultan onları beklemeden Erzincan eyaletindeki K&ouml;se Dağı boğazında Baycu Hanı karşiladı. 26 Haziran 1243 g&uuml;n&uuml; akşamı olduğunda artık Sel&ccedil;uklu ordusu diye birşey kalmamıştı. Sultan Tokat&#8217;taki hazinesini alıp Ankara&#8217;ya ka&ccedil;tı. Aynı yıl i&ccedil;inde Mogollar Sivas&#8217;ı kolayca ele ge&ccedil;irmiş, ancak Kayseri&#8217;de Ahilerin ve T&uuml;rkmenlerin b&uuml;y&uuml;k direnişiyle karşilaştıklarından epeyce zorlanmışlar; kenti elege&ccedil;irince b&uuml;y&uuml;k katliam ve ve yağma yapmışlardı. (Claude Cahen, &Ccedil;ev.Yıldız Moran: Osmanlılardan &Ouml;nce Anadolu&#8217;da T&uuml;rkler. İstanbul 1984: 144-145.) B&uuml;y&uuml;k olasılıkla Şemseddin, bu direniş sırasında Hacı Bektaş&#8217;la birlikte Kayseri&#8217;deydi ve canını kurtaran ahi şeyhi olarak tanınanlardan biriydi. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, eski bir İsmaili kale komutanı-Kuhistan muhtaşim&#8217;i-, Sistanlıları yenmiş b&uuml;y&uuml;k bir savaş&ccedil;i olarak Şemseddin Muhammed, Kayseri kentinin savunma ve direnişinde taktik g&ouml;revler de yapmış olabilir. Hele Eflaki&#8217;de onun savaş&ccedil;ilığını belirleyen bir ifade varki, bu da d&uuml;ş&uuml;ncemizi destekleyebilir: <br /> &quot;Kalbi uyanık b&uuml;y&uuml;kler Mevlana Şems-i Tebrizi&#8217;ye, &lsquo;Seyfullah&#8217; (Tanrı&#8217;nın kılıcı) derlerdi; &ccedil;&uuml;nk&uuml; o kimden incinse, ya onu &ouml;ld&uuml;r&uuml;r ya da onun ruhunda derin yaralar a&ccedil;ardı&#8230;&quot; ( Ahmet Eflaki, &Ccedil;ev.: Tahsin Yazıcıoğlu: Ariflerin Menkıbeleri II, s.70, prf.34)<br /> Konya&#8217;ya giderken Aksaray&#8217;da hakaret edilmeye d&ouml;v&uuml;lmeye hatta &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmeye &ccedil;alisilmasi, sadece mescitte yatmak istemesi y&uuml;z&uuml;nden olamaz. Ama, onun batıni ya da ahi dervişi tavrıyla, Konya Sultanlığı&#8217;nı bir s&uuml;re sonra Rum eyaletine &ccedil;evirmis Mogol y&ouml;netimi karşitı olmasına bağlanabilir. Bu olayı Eflaki ş&ouml;yle anlatıyor:<br /> &quot;Mevlana Şemseddin Hazretleri, diyor, birg&uuml;n Kayseri&#8217;den Aksaraya geldi ve bir mescitte konakladı. Yatsı namazından sonra m&uuml;ezzin şiddetle: &lsquo;Mescitten git, başka yerde konakla&#8217; dedi. Mevlana Şems: &#8216;Beni mazur g&ouml;r, garip bir adamım, başka bir şey istemiyorum. Bırak beni şurada rahat edeyim&#8217; dedi. M&uuml;ezzin aşirı derecedeki terbiyesizliği ve kapalı g&ouml;zl&uuml;l&uuml;ğ&uuml; y&uuml;z&uuml;nden saygısızlıkta bulundu, &ccedil;ok şiddet g&ouml;sterdi. Şemseddin de ona: &lsquo;Dilin şişsin&#8217; dedi. Hemen m&uuml;ezzinin dili şişti. Şemseddin de mescitten &ccedil;ikip Konya&#8217;ya gitti. Mescidin imamı geldi ve m&uuml;eezzini can&ccedil;ekişir halde buldu.&quot; (Ahmet Eflaki: Ariflerin Menkıbeleri II, s.65, prf.16) <br /> Eski savaş&ccedil;i, şimdi Kalenderi ya da ahi dervişi kılığındaki batıni sufi Şemseddin, m&uuml;ezzinin saldırısına hi&ccedil; papu&ccedil; bırakır mıydı? Kerametle filan değil, adamı bir g&uuml;zel pataklayıp &lsquo;dilini-dudağını şişirerek&#8217; Aksaray&#8217;dan ayrılıyor. Şemseddin artık Konya&#8217;nın yolunu tutacak ve Mevlana ile buluşup, onu &lsquo;hayıra-g&uuml;zelliğe davet edecekti&#8217;. Şems Konya&#8217;ya geldiği 1244 yılında altmış yaşlarında, Mevlana ise kırk yaşin altında bulunuyordu.2 <br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Şems&#8217;in Konya&#8217;ya geliş tarihinin, Makalat&#8217;ta şu şekilde kayıtlı olduğunu s&ouml;yl&uuml;yor:<br /> &quot;Tanrı bereketini daim etsin, Tebrizli Şemseddin&#8217;in gelişi, altıy&uuml;z kırkiki cumadelahırasının yirmialtıncı Cumartesi sabahıdır, yani 23 Ekim 1244 tarihidir&quot;. <br /> G&ouml;lpınarlı arkasından, &quot;Eflaki, bu tarihi de aynı kitaptan almıştır. Ş&uuml;phe yok ki bu kayıt, ya Mevlana tarafından yazılmış, yahut yazdırılmıştır&quot; diye kesin saptamasını koymaktadır. (A.G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin, s.67) <br /> Mevlana gerek mektuplarını ve gerekse şiirlerini H&uuml;samettin &Ccedil;elebi&#8217;ye yazdırdığına g&ouml;re, bu tarih doğru olmalıdır. Ancak aynı Mevlevi &ccedil;evre tarafından yazılmış Şemseddin&#8217;in Makalat&#8217;ında, onun Konya &ouml;ncesi yaşamı, &ccedil;ocuklugu ve gen&ccedil;liği, hatta ana-babası hakkında ya hi&ccedil; ya da yetersiz hatta uyduruk bilgiler bulunması nasıl a&ccedil;ıklanır? Bize g&ouml;re o, kesinlikle babasının ve ailesinin kim olduğunu saklamıştı. Onun bir batıni İsmaili Dai&#8217;si olduğunu belki sadece Mevlana biliyordu. </p>
<p> 2 Buna karşilık, Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, aynı kitapta onun 1207&#8217;de doğduğunu yazmasına rağmen, buluştuklarında Mevlana&#8217;nın elli yaşinı aşmış, Şems&#8217;in ise altmışında olduğunu s&ouml;ylemektedir (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s.42, 68).</p>
<p> 2.2 Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Okuduğu Bilimler, Hocası ve Konya&#8217;daki Son Durumu <br /> Ahmet Eflaki, Şemseddin&#8217;e dair bilgileri, daha &ouml;nce yazılmış olan Şemseddin Tebrizi Makalat&#8217;ından, Mevlana ve oğlu Veled &Ccedil;elebi&#8217;nin, halifesi H&uuml;sameddin&#8217;in yapıtları ve de onlardan gelen s&ouml;zl&uuml; rivayetlerden derlemiştir. Bu nedenle onun yaşamının, başta Konya olmak &uuml;zere, Erzurum, Kayseri ve Sivas gibi bazı Rum (Anadolu) kentleri ile Halep, Şam ve Bağdad vb. Suriye-Irak kentlerinde ge&ccedil;en sadece 3-4 yıllık kesiti verilmektedir. Yine de yaşamının &ouml;nceki d&ouml;nemlerine ilişkin ipu&ccedil;larına rastlayabiliyoruz. Şimdi bu ipu&ccedil;larından kendisini ilk yetiştiren Şeyhinin adını, &ouml;gretimini ve okuduğu bilimleri &ouml;grenelim: <br /> &quot;Yine nakledilmiştir ki: Mevlana hazretleri: &lsquo;Şemseddin&#8217;imizin nefisleri eli altına almak konusunda, İsa&#8217;nin nefesi gibi m&uuml;barek bir nefesi vardı. Kimya ilminde eşi benzeri yoktu. Yıldızları davette, Riyaziyatta (sufi &ccedil;ileciliginde), ilahiyatta (din biliminde), hikemiyatta (felsefede, bilgelikte), n&uuml;cum bilgisi (yıldızlardan geleceği okuma, astroloji), mantık, hilafiyatta (karşit g&ouml;r&uuml;ş &uuml;retmede, fikir tartışmasında) ve narincatta onun i&ccedil;in; &lsquo;afak ve enf&uuml;ste (nesnel ve &ouml;znellikte) onun gibi bir kişi yoktur&#8217; s&ouml;z&uuml;n&uuml; s&ouml;ylerler. Fakat Tanrı erlerinin sohbetine eriştikten sonra hepsini defterden sildi. Akli ve nakli ilimlerden sıyrıldı; tecrit (Tanrı&#8217;ya y&ouml;nelme, soyutlama), tefrit (herşeyi Tanrı varlığında g&ouml;rme, panteizm, vahdet-i mevcut), tevhit (birlik, vahdet-i v&uuml;cut) alemini se&ccedil;ti,&quot; buyurdu. (A. Eflaki, agy. s.66, prf.18) <br /> &quot;Sultan Veled buyurdu ki: Bir g&uuml;n Mevlana Şemseddin-i Tebrizi babama diyordu ki: &lsquo;Benim, Tebriz&#8217;de Ebu Bekir adında bir şeyhim vardı. B&uuml;t&uuml;n velilikleri ondan aldım, fakat bende şeyhimin ve kimsenin g&ouml;rmediği bir şey vardı. O şeyi, şimdi Hudavendigarım Mevlana g&ouml;rd&uuml;.&quot; (A. Eflaki, agy. s.66, prf.81) <br /> &quot;Yine bir g&uuml;n Şemseddin hazretleri babama ş&ouml;yle anlattı: &lsquo;Ben &ccedil;ocuktum; Tanrı&#8217;yı ve meleği g&ouml;r&uuml;yor, y&uuml;ksek ve al&ccedil;ak d&uuml;nyanın gayıplarını m&uuml;şahade ediyor b&uuml;t&uuml;n insanların bunları g&ouml;rd&uuml;klerini zannediyordum. Fakat sonunda g&ouml;rmedikleri anlaşildı. Şeyh Ebu Bekir beni, onları s&ouml;ylemekten alıkoyuyordu.&#8217; Babam buyurdu ki: &lsquo;Bu, bizim Şemseddin&#8217;e taat ve riyazat sebebiyle değil, ezelden verilmiştir. Nitekim İsa&#8217;ya de beşikte verildi&#8230;&quot; (A. Eflaki, agy. s.66, prf.82)<br /> Eğer Şemseddin, Abbasi halifesine bağlanarak S&uuml;nniliği se&ccedil;miş olan Nev-M&uuml;s&uuml;lman (yeni M&uuml;sl&uuml;man) lakaplı Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n (&ouml;lm. 1221) oğlu ise -ki biz &ouml;yle olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz-, olasılıkla o, babası tarafından Tebrizli Şeyh Ebu Bekir&#8217;e Alamut&#8217;tan uzaklaştırılmak &uuml;zere teslim edilmişti. Daha prenslik d&ouml;neminde S&uuml;nni eğilimler g&ouml;stermeye başlamış olan Hasan III, belki de Alamut İmamı se&ccedil;ildiği 1210 yılından birka&ccedil; yıl &ouml;nce Tebriz&#8217;e getirmişti onu. Şeyh Ebu Bekir&#8217;den İslam şeriatını &ouml;grenecek, arkasından babasının &lsquo;Yeni M&uuml;sl&uuml;man Hasan&#8217; olarak bağlandığı Abbasi halifesinin başkentine gidip Medrese tahsili yapması gerekecekti. Ama anlaşilıyor ki, Şemseddin Ebu Bekir&#8217;e gizlice teslim edildiğinde 20&#8217;sini ge&ccedil;miş olmalıdır ve de dedesi Muhammed II (1166-1210) zamanında yeterince batıni eğitimi almıştı. Gen&ccedil; Şemseddin&#8217;in yukarıda verdiğimiz, şeyhine anlattıkları, batıni inancın somutlaştığı bir durumdur. Şeyh Ebu Bekir onun bu s&ouml;ylediklerine engel olması, bunları unutması i&ccedil;indi. Bir s&uuml;re sonra Şemseddin&#8217;in, Şeyh Ebu Bekir Sele-baf&#8217;ı (sepet &ouml;r&uuml;c&uuml;), &quot;ona kahrederek bırakıp gittiğini&quot; Makalat&#8217;ından &ouml;greniyoruz. <br /> Mevlana Celaleddin, her ne kadar &quot;Şemseddin&#8217;e bu taat (ibadetler) ve riyazat (&ccedil;ileci eğitim) sebebiyle değil, ezelden (doğuştan ya da ruhsal alemde) verilmiştir&quot; diyorsa da, ger&ccedil;ekte yukarıda anlatılan &ouml;gretiminin b&uuml;y&uuml;k kısmını Alamut&#8217;ta almış bulunuyordu. Babasının Alamut&#8217;un başinda bulunduğu yıllar i&ccedil;inde Bağdad&#8217;da, bir Alamut prensi olarak değil, fakat herhalde S&uuml;nni Şeyh Ebu Bekir&#8217;in bir &ouml;grencisi olarak Tebrizli Şemseddin adıyla &ouml;gretimini s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor olmalıydı. Bu durum, Hasan III&#8217;&uuml;n kendisinden sonra, Alamut&#8217;ta S&uuml;nnileştirme siyasetini s&uuml;rd&uuml;rmesi i&ccedil;in oğlunu gizli olarak hazırladığı anlamına gelmektedir. Ama, Hasan III&#8217;&uuml;n siyasetinin tersi gelişti; Alamut&#8217;un başinda bulunduğu 11 yıl i&ccedil;inde, Şemseddin aldığı eğitimle zahiri değil, tam tersine ilk eğitimini g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; batıni y&ouml;n&uuml;yle gelişti. </p>
<p> 2.3 Mevlana Celaleddin Şemseddin Muhammed&#8217;i Nasıl G&ouml;r&uuml;yor?<br /> Sultan Veled, &lsquo;İbtida-n&acirc;me&#8217; adlı yapıtında Mevlana ile Şems&#8217;in buluşmasını Musa Peygamber&#8217;le Hızır&#8217;ın buluşmasına benzetmekte. Ona g&ouml;re Mevlana Musa&#8217;yı, Şems de Hızır&#8217;ı temsil ediyordu. Orada buluşmayı ş&ouml;yle anlatıyor:<br /> &quot;Şems&#8217;in y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;nce g&uuml;n gibi aydın sırlar ona a&ccedil;ıldı. G&ouml;r&uuml;lmemiş şeyleri g&ouml;rd&uuml;, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona &acirc;sik oldu, elden &ccedil;ikti. Yanında y&uuml;celikler al&ccedil;aklık bir oldu. Şems&#8217;i evine &ccedil;agirip, &lsquo;padişahım dedi, şu dervişi dinle. Evim sana layık değil, ama sana sadakatle &acirc;sikim ben. Kulun nesi varsa, eline ne ge&ccedil;erse hepsi efendisinindir. Bundan b&ouml;yle ev senin evin&#8230;&quot; <br /> &quot;Ansızın Şemseddin geldi, ona ulaştı. Mevlana&#8217;nın g&ouml;lgesi onun ışığında kayboldu. Aşk aleminin &ouml;tesinden defsiz, sazsız bir sestir erişti. Şems, ona maşuk halinden bahsetti. Bu suretle de Mevlana&#8217;nın sırrı g&ouml;kleri aştı. Şems dedi ki: &lsquo;Batın aleminde ilerisin, ama ben batının da batınıyım. Sırların sırrıyım, nurların nuruyum ben. Erenler, benim sırlarıma erişemez. Aşk yolumda perdedir benim. Diri sevgi tapımda &ouml;l&uuml;d&uuml;r&#8230;&#8217; Şems onu &ouml;yle şaşilacak bir aleme &ccedil;agirdi ki, o alemi ne bir T&uuml;rk r&uuml;yasında g&ouml;rd&uuml; ne de Arap. &Uuml;stad Şeyh (Mevlana), yeni bilgi beller hale geldi, her g&uuml;n huzurunda ders okuyordu. Sona erişmişti, işe yeni baştan başladı. Kendisine uyuluyordu, bu sefer o Şems&#8217;e uydu. Yokluk bilgisinde olgundu, fakat Şems&#8217;in ona g&ouml;sterdiği bilgi, yepyeni bilgiydi&#8230; Şems onu da maşukluk cihanına davet etti. Mevlana da onun cinsindendi, ona ulaştı; can yoluyla canlar canına kavuştu. Şems-i Tebriz, o tabiatı kan d&ouml;k&uuml;c&uuml;l&uuml;k olan er, yol g&ouml;sterici oldu.&quot; (İbtida-N&acirc;me, s. 42, 197,198&#8217;den aktaran A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 71-72) <br /> &quot;Ben batının da batınıyım&quot;, &quot;Şems onu şaşilacak bir aleme &ccedil;agirdi&quot; ve &quot;can yoluyla canlar canına kavuştu&quot; ve &quot;yolg&ouml;sterici oldu&quot; gibi c&uuml;mleler, Şems&#8217;in Mevlana&#8217;yı &ccedil;agirdigi şaşilacak alem olan İsmaili batıniliğinin s&ouml;ylemleridir. Hatta mecazi-tasavvufi anlamda kullanılmış olsa bile, &quot;o tabiatı kan d&ouml;k&uuml;c&uuml;l&uuml;k olan er&quot; nitelemesi, Sultan Veled&#8217;in Şems&#8217;in savaş&ccedil;ilığını bildiğini g&ouml;steriyor. <br /> Henry Corbin&#8217;in &quot;Huccet rol&uuml; &uuml;stlenmis Şemsi Tebrizi&quot; tanımlamasından hareket edersek, bu buluşmayı yine onun vurguladığı İsmaililikteki &lsquo;Batıni hacılığı&#8217;, simgesel olarak g&ouml;rebiliriz. H. Corbin&#8217;in aşağıdaki a&ccedil;ıklamasında &lsquo;Canlar canına kavuşmanın&#8217;, yani &lsquo;Batıni hacılığın&#8217; ne olduğunu, nasıl ger&ccedil;ekleştiğini g&ouml;relim: <br /> &quot;Bu batıni hacılığın tamamlanması, Can&#8217;ın Sina doruğuna ulaşması, Salman-ı Pak&#8217;ın, yani Huccet&#8217;in durumunun mistik uygulanmasıdır: &#8216;Can&#8217;ın arzusu, canlar canı&#8217;na ya da can-ı can&#8217;a (a l&#8217;Ame de l&#8217;ame) ulaşmak.3 Bu canlar canı, yani İmam, Aşkın Sina zirvesindeki zeytin ağacından hilaldır. Mademki Sina dağı, onun varoluşunun Sina&#8217;sıdır, &ouml;yleyse mistik can (ruh) bu aşktır. B&ouml;ylece, varoluşunun doruğunda (ya da kalbinde) keşfettiği, &ouml;l&uuml;ms&uuml;z sevgili olan İmam&#8217;dır. İmam ve onun Huccet&#8217;inin yaklaşimı &acirc;sik ile maşuğun, seven ile sevilenin i&ccedil;sel (batıni) diyaloğuna d&ouml;n&uuml;ş&uuml;r. Onun canının canı; yani bu bir ikinci kişiye, &#8216;ben senim&#8217;, &#8216;sen bensin&#8217; demektir.4 Canlar Canı&#8217;nın varlığında, Sina dağında Musa peygamber i&ccedil;in, &#8216;Onun varlığının Musa&#8217;sı&#8217;, yani onun birinci kişiliğindeki &#8216;Ben&#8217;i i&ccedil;in olduğu gibi sanki buhar olunup u&ccedil;ulur. Canlar canının i&ccedil;indeki bu seyir sırasında, can onunkiyle (evreni) seyre dalıp, onun makamında artık kendisi konuşmaktadır: Ego sum Deus (=Enelhak, Ben Tanrı&#8217;yım)&quot; (Henry Corbin: Histoire de la Philosophie Islamique. Paris 1986: 154) <br /> Mevlana&#8217;nın kavuştuğu, ona ulaşarak batıni hacı olduğu Şemseddin Muhammed i&ccedil;in, yazdığı şiirlerden bazı dizeleri G&ouml;lpınarlı&#8217;nın &ccedil;evirisiyle sunup, canlar canına neler dediğini g&ouml;relim: <br /> &#8230;<br /> Her seheri &ccedil;u ebr-i dey barem eşk ber deret<br /> Pak kunem be astin eşk zi astan-ı tu<br /> Maşrık u magrib er şevem er suy-ı asman revem<br /> Nist neşan-ı zidegi ta neresed nişan-ı tu<br /> Zahid-i kişveri budem sahib-i minberi budem<br /> Kerd kaza-yı dil mera &acirc;sik-ı kef zenan-ı tu <br /> (&#8230;Her seher &ccedil;agi, kış buludu gibi eşiğine g&ouml;zyaşları yağdırmada, yine o eşikteki nemi yenimle silip orayı yıkamada, arıtmadayım. Doğu olsam, batı kesilsem, g&ouml;klere &ccedil;iksam, senden bir nişane bulmadık&ccedil;a, dirilikten bir nişan bile yok bana. &Uuml;lkenin zahidiydim, minbere sahiptim. G&ouml;n&uuml;l kazası sana karşi ellerini &ccedil;irpan bir &acirc;sik haline getirdi beni.)<br /> &#8230;<br /> Ziberdest-i ediban minişestem<br /> &Ccedil;u didem lovh-ı pişani-i sakıy<br /> Şodem mest-u kalemhara şikestem<br /> Cemal-i yar şod kıble-y nemazem<br /> Zi reşk-i eşk-i u şod ab-ı destem<br /> Mebadem ser eger cuz tu serem hest<br /> Bisuzan hestiyem ger bi tu hestem<br /> Tuyi mabud der kabe-v kuniştem<br /> Tuyi maksud ez bala vu pestem<br /> &Ccedil;u didem nan-ı tu bes sir-&ccedil;esmem<br /> &Ccedil;u hordem ab-ı tu zin cuy cestem<br /> Heman erzed kesi ki miperested<br /> Zihi men ki mer ura meperestem<br /> (&#8230;ediplerin &uuml;st yanına otururdum. Sakinin alın levhini, y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;nce sarhoş oldum, kalemleri kırdım. Gayret g&ouml;zyaşlarıyla abdest aldım da namazımda kıblem sevgilinin y&uuml;z&uuml; oldu. Senden başka başim varsa yokolsun. Sensiz yaşarsam yak varlığımı. Kabe&#8217;de de mabudum sensin kilisede de. Yukarıdan da maksadım sensin, aşağıdan da. Ekmeğini g&ouml;rd&uuml;m, artık g&ouml;z&uuml;m yok. Suyunu i&ccedil;tim, bu sudan usandım, vazge&ccedil;tim. Kişi taptığının derecesindedir, onun değerindedir. Ne mutlu bana ki ona tapmadayım.) <br /> &Ccedil;u ateşhay-ı ışk-ı u zi arş-u ferş bigzeşte<br /> Derin ateş netanemkerd men ru puş-ı Şemseddin<br /> Der ağuşem bebini tu der ateş tenghe leykin<br /> Şeved on ab-ı hayvan ez pey-i ağuş-ı Şemseddin<br /> Zeban-ı z&uuml;l-fekaar-ı akl kin derya pur ez dur kerd<br /> Zebaneş baz bigrift-u şod u hamuş-ı Şemseddin<br /> (Aşkının ateşleri Arşi da ge&ccedil;ti, ferşi de. Bu ateş i&ccedil;inde Şemseddin&#8217;in y&uuml;z&uuml;n&uuml; gizliyemiyorum. Kucağımda ateş i&ccedil;inde demetler, denkler g&ouml;r&uuml;yorsun, ama onlar Şemseddin&#8217;in kucağına ulaşmak i&ccedil;in ab-ı hayat kesilirler. Aklın Z&uuml;lfikar&#8217;a benzeyen dili, bu denizi incilerle doldurdu, ama Şemseddin&#8217;in tapısında dili tutuldu, susup kaldı. (Mesnevi&#8217;den aktaran A.G&ouml;lpınarlı, agy. s.69-70) <br /> Ayrıca <br /> &quot;Celaleddin Rumi&#8217;nin hem Şems-i Tebriz hem de İmam Şemseddin Muhammed&#8217;in (1257-1310) kim olduklarını tanımış olması gerektiğine inanmak i&ccedil;in bir neden de vardır. Divan&#8217;ında a&ccedil;ık olarak bunu tanımlamamasına rağmen Rumi, Şems&#8217;i Peygamberin miras&ccedil;ısı olarak bildirmekte (beyit no.2473) ve onu Ali ile karşilaştırmaktadır (beyit no.1944). Bunların sadece bir İmama atfedilmiş olduğu bilinmelidir.&quot; (www.ismaili.net: &quot;Poet Nizari Kohistani&quot; başlıklı yazarı belirtilmeyen bir makaleden)<br /> Mevlana&#8217;nın bu ifadeleri bize, ger&ccedil;ekten Şems&#8217;in İmam soylu olduğunu kendisinin onun bildiğini g&ouml;stermektedir. O beyitler de kuşkusuz İmam Şemseddin Muhammed (1257-1310) i&ccedil;in değil, Şems i&ccedil;in yazılmıştı. </p>
<p> 3 Henry Corbin kitabının 120.sayfasında bu hadis hakkında şu a&ccedil;ıklamayı yapıyor: <br /> &quot;İsmaililik i&ccedil;in felsefenin kesin anlamını, Peygamberin bir hadis&#8217;inin -Abu&#8217;l Khaytam Gorcani&#8217;nin bir Kaside&#8217;siin anlatımıyla geliştirilmiş İsmaili yorumu i&ccedil;inde aramaktır. S&ouml;z konusu hadis şudur: &lsquo;Mezarıma girin ve vaız verdiğim k&uuml;rs&uuml;ye (gelin), orada cennetin bah&ccedil;eleri arasında bir başka bah&ccedil;e vardır.&#8217; Kuşkusuz bu s&ouml;z kelimesi kelimesine, yani dışanlamı (zahiri) y&ouml;n&uuml;nden anlaşilabilir. Vaız verme k&uuml;rs&uuml;s&uuml;, ger&ccedil;ekten bu zahiri g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml;yle, yani emir ve dogmalarıyla şeriattır. Mezara gelince o felsefedir, zira pozitif dinin (şeriat) ve dogmalarının zahiri g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml; mezarın i&ccedil;inde &ouml;l&uuml;n&uuml;n bozulup &ccedil;&uuml;r&uuml;mesi ile kaybolması zorunludur. Bu mezar ve k&uuml;rs&uuml;n&uuml;n arasında duran cennet bah&ccedil;esi, ger&ccedil;ek marifetin (gnostique) bah&ccedil;esidir; bozulmaz-&ccedil;&uuml;r&uuml;mez bir yaşamın başladığı yer olan Kıyamet (yeniden dirirliş) alanıdır. Bu kavram işte, felsefenin gerekli bir başlangı&ccedil; evresini (une phase initiatique) oluşturuyor. Kuşkusuz İslam&#8217;da bu tek &ouml;rnektir: Şii marifetinin ruhu da, İsmaililerin inan&ccedil;larına &ccedil;agrisi olan Davet&#8217;in de amacı budur.&quot;<br /> 4 Bir şiirinde s&ouml;ylemin &ccedil;ogulunu kullanarak, &quot;Canlar canını buldum/Bu canım yağma olsun/Assı ziyandan ge&ccedil;tim/D&uuml;kkanım yağma olsun&#8230;&quot; diyen Yunus Emre&#8217;nin, &lsquo;Canlar canı&#8217;na kavuştuğunu &ouml;greniyoruz. Bir başka şiirinde ise kendisini kavuşulacak &lsquo;Canlar canı&#8217; ilan etmiştir: &quot;Evvel benim ahir benim/Canlara can olan benim&#8230;&quot; Bunları yazan Yunus Emre&#8217;yi Alamut batıniliğinin inan&ccedil; felsefesinden nasıl ayrı d&uuml;ş&uuml;nebiliriz ki? </p>
<p> 2.4 Şemsi Tebrizi Felsefeye Karşi Olabilir mi?<br /> Şemseddin Tebrizi 1243-1247 yılları arasında Rum&#8217;da, Ali soyundan ve İmam Cafer&#8217;in oğlu İsmail kolundan inme bir İsmaili baş daisi olarak bulunuyordu. Bir batıni davet&ccedil;isiydi. O, yine Mevlana&#8217;nın dediği gibi, &ouml;grendigi t&uuml;m zahiri bilimleri bırakmış tecrit, tefrit ve tevhidi se&ccedil;miştir. Bunlar sufilik kadar batıniliğin de ana ilkeleridir. Tanınmış bir s&ouml;z vardır: Her İsmaili sufidir, ama her sufi İsmaili değidir. Şimdi kendisini bir sufi gibi g&ouml;steren Şems&#8217;in benimsediği marifet (gnostizm), bilim ve tevhit anlayışını Ariflerin Menkıbeleri&#8217;nden okuyalım:<br /> &quot;Yine biri: &lsquo;Marifet nedir?&#8217; diye sordu: O (Şemseddin): &lsquo;G&ouml;nl&uuml;n Tanrı ile diriliğidir. Diri olanı &ouml;ld&uuml;r. Bu diri senin v&uuml;cudundur. &Ouml;l&uuml; olanı dirilt, bu da senin kalbindir&#8230; Var olanı yok et; o da arzudur. Yok olanı var et; bu da senin niyetindir. Marifet kalpte, şehadet dildedir. Cehenemden kurtulmak istersen, hizmet et. Cennet istersen niyet et. Eğer Tanrı&#8217;yı istersen, y&uuml;z&uuml;n&uuml; ona &ccedil;evir ki o anda, onu bulasın. O &#8216;beni tanıyan bana y&ouml;nelir, beni isteyen beni arar, beni arayan beni bulur ve benden başkasının y&uuml;z&uuml;ne bakmaz&#8217; buyurdu.&quot; (A. Eflaki, agy. s.80, prf.58)<br /> Bu tasavvufi birlik, yani vahdet-i V&uuml;cud anlayışıyla, insanları kendi g&ouml;stericiliğini yaptığı yola &ccedil;agiriyor. Tanrısallık &ouml;z&uuml;n&uuml; taşiyan &ouml;gretici-aydınlatıcı, yani m&uuml;rşit olarak kendini g&ouml;steriyor. Zaten İsmaili batıniliğin yetkin kuramını (talimiyye) geliştiren Hasan Sabbah (&ouml;lm. 1124) da &quot;herzaman eğitici bir b&uuml;y&uuml;k m&uuml;rşide gereksinim vardır&quot; demekteydi.5 Şemseddin bu &ccedil;agrinin arkasından, tasavvufun son aşaması Enelhak&#8217;ta (Tanrı benim) karar kılıyor ve kendisine ulaşmanın y&ouml;ntemlerini sıralıyor:<br /> &quot;Biri Şems&#8217;ten: &lsquo; Sana nasıl ulaşirım?&#8217;diye sordu. O da: &lsquo;Tenini bırak da gel; &ccedil;&uuml;nk&uuml; kul ile Tanrı arasındaki perde tendir. Ten d&ouml;rt şeydir: tenas&uuml;l aleti, boğaz, mal ve mansıb (mevki, makam)&#8230;Arifin alameti &uuml;&ccedil;t&uuml;r: Kalbin fikirle, tenin hizmetle, g&ouml;z&uuml;n yakınlıkla meşgul olmasıdır. Arifin nazarında d&uuml;nyanın &ouml;nemi, ahiretin eseri, Tanrı&#8217;nın bedeli olmaz. İlim &uuml;&ccedil; şeydir: Anan dil, ş&uuml;kreden kalb, sabreden ten. İlim olmayan bir v&uuml;cut susuz bir şehirdir&#8230;İlimin yararlı, amelin sağlıklı, s&ouml;z&uuml;n de &ouml;g&uuml;t verici olması gerekir. İlmi kolaylıkla arayan zahmet &ccedil;eker&#8230;Bilginde &uuml;&ccedil; nitelik bulunmalıdır: Yumuşaklık, başkasının malında g&ouml;z&uuml; olmamaklık, sakınmaklık. B&uuml;t&uuml;n şeylerin en b&uuml;y&uuml;ğ&uuml; ikidir: Biri ilim, &ouml;b&uuml;r&uuml; yumuşaklık, yani hilimdir.6 Birisi hikmetten (felsefeden) sordu. Şems: &#8216;Hikmet &uuml;&ccedil; t&uuml;rl&uuml;d&uuml;r; birisi s&ouml;z, ikincisi ibadet, &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; didardır. S&ouml;z hikmeti alimlerin, ibadet hikmeti ibadet edenlerin, didar hikmeti ise ariflerindir.&quot; <br /> Hem bilgin olarak, hem taat (ibadetler) sahibi ve hem de didara yetmiş, yani dostun, sevgilinin y&uuml;z&uuml;ne tapan bir koca bilge olarak Şems i&ccedil;in G&ouml;lpınarlı: <br /> &quot;Mevlana gibi o da felsefe ve filozoflara muarızdır (karşidır). Zaten Mevlana, bu felsefe d&uuml;şmanlığını babasının ve Şems&#8217;in meşrebinden tevar&uuml;s etmiştir (niteliklerinden almıştır)&quot; <br /> diyor.<br /> A. G&ouml;lpınarlı, Mevlana&#8217;nın felsefe d&uuml;şmanlığını da Şems&#8217;e bağlıyor. Son s&ouml;zleyeceğimiz s&ouml;z&uuml; baştan s&ouml;yleyelim: Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı &uuml;stad, hemen hemen yarısını Şemseddin Tebrizi&#8217;ye ayırdığı Mevlana Celaleddin (s. 27-30; 49-104) kitabında, Mevlana ile Şems&#8217;in, kimin kimi etkilediği; hangisinin &uuml;st&uuml;n olduğu konusunda tamamıyla &ouml;znel (subjektif) davranmıştır, sanki onları birbiriyle karşilaştırmak gerekiyormuş gibi. Ona kalırsa; Mevlana olumsuzluklarını Şems-i Tebriz&#8217;den almış, Şemseddin&#8217;de olumlu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; herşey ise Mevlana&#8217;dan ge&ccedil;miştir(!). <br /> G&ouml;lpınarlı Şemseddin&#8217;in Makalat&#8217;ından verdiği &ouml;rneklerle, onun felsefeye ve filozoflara karşi olduğu sonucuna varıyor ve diyor ki: <br /> &quot;Şems&#8217;e g&ouml;re, bilgi ancak bir ara&ccedil;tır, ama&ccedil; değildir. Hatta bilgi, bilgideki aczi anlattığı cihetle hoş g&ouml;r&uuml;lebilir. Onca filezof muallakta kalmıştır.&quot; <br /> Bundan felsefeye karşitlık &ccedil;ikarilabilir mi? Felsefede bilgi ama&ccedil; mıdır? &Ouml;yle olsaydı, bilgi ger&ccedil;ekliğe-doğruya ulaşmak i&ccedil;in ara&ccedil; olarak kullanılmamış olsaydı, yeni felsefeler &uuml;retilebilir miydi? Şemseddin&#8217;in herhangi bir felsefe ya da filozofa karşi olması, onları irdelemesi-eleştirmesi kadar doğal bir durum olamaz. G&ouml;lpınarlı&#8217;nın bu tezini dayandırdığı Makalat&#8217;ın şu c&uuml;mlelerini ele alalım:<br /> &quot;Elde olmayan şeyi bilmemeye şaşilmaz. Asıl şaşilacak şey şudur ki, birşeyi ele alırlar, avu&ccedil;larına korlar, g&ouml;t&uuml;r&uuml;p g&ouml;sterirler de adam gene g&ouml;rmez. İş b&ouml;yle olmasa, Muhammed&#8217;le Muhammed soyuna, hem de sudan topraktan gelen soyuna değil, candan g&ouml;n&uuml;lden gelen soyuna karşi Sokrat&#8217;ın, Bukrat&#8217;ın (Hipokrates), İhvan-ı Safa&#8217;nın ve Yunanlıların s&ouml;zlerini kim s&ouml;yler?&quot; (Makalat, s. 125, str.28-31&#8217;den aktaran A. G&ouml;lpınarlı, agy., s. 54)<br /> &quot;Cehennemliklerin &ccedil;ogu, şu keskin fikirli kişilerden, şu filozoflardan, şu bilginlerden meydana gelir. Onların keskin zekaları, kendilerine perde kesilmiştir. Hayallere kapılırlar, her hayalden on hayal daha doğar.&quot; (Makalat, s.97, str.25-26&#8217;dan aktaran A.G&ouml;lpınarlı, agy. ayn.syf.)<br /> İhvan-ı Safa&#8217;yı okuyup &ouml;z&uuml;msemis, Sokrates&#8217;i tanıyan Şemseddin, &ouml;grencisi Platon&#8217;u da onun &ouml;grencisi Aristoteles&#8217;i de okumuştur. Bug&uuml;n hala onun hekimlik yemininin kullanıldığı İ&Ouml; 4.y&uuml;zyılda Samos&#8217;lu (Sisam adası) Hipokrates&#8217;ı (Bukrat) incelemiş ve olasılıkla G&ouml;lpınarlı&#8217;nın &quot;Yunanlıların s&ouml;zlerini&quot; olarak yanlış g&ouml;rm&uuml;ş ya da Makalat&#8217;a yanlış ge&ccedil;irilmiş &quot;Şeyh el-Yunani&#8217;nin s&ouml;zlerini&quot; de okumuştur.7 B&uuml;t&uuml;n bu filozofları, bilginleri ve yapıtlarını okuyup incelemiş ve bazılarını da, G&ouml;lpınarlı&#8217;nın kendisinin de dediği gibi eleştirecek, irdeleyecek hatta kınayacak kadar felsefeyi bilen (agy. s. 56) Şemseddin Tebrizi&#8217;nin, &quot;filozoflara ve bilginlere cehennemlikler&quot; demesi olası mıdır? Kuşkusuz dememiştir.<br /> Kendi meşrebine aykırı, S&uuml;nni aşari filozof ve bilgin Fahreddin Razi (&ouml;lm. 1210) i&ccedil;in bile şu s&ouml;yledikleri bir &ccedil;esit istemdir, &lsquo;keşke olsaydı&#8217; arzusudur bizce: <br /> &quot;Eğer (keşke) bu manalar layıkıyla okunmak ve bellenmekle elde edilebilseydi alemin hali değişir, bir başka hale d&ouml;nerdi. O vakit Bayezid ve C&uuml;neyd, Fahri Razi&#8217;ye hased ederlerdi. Onların y&uuml;zyıl Fahri Razi&#8217;ye şakirtlik etmeleri gerekirdi. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Fahri Razi&#8217;nin Kuran i&ccedil;in yazdığı tefsir bin kağıt doldurur; bazıları beş y&uuml;z kağıtlık derler&#8230;&quot; (Makalat, s. 91, str 26-31)<br /> Şems&#8217;in Fahri Razi&#8217;ye kızgınlığı, &ccedil;ok sevdiği Muhammed ve soyundan gelenlere saygısızlığına ve peygamberi &lsquo;Arap Muhammed&#8217; (Muhammed Tazi) diye k&uuml;&ccedil;&uuml;mseyici davranışınadır. Yoksa Şems, Makalat n&uuml;shalarında ge&ccedil;tiği gibi ne Fahreddin Razi i&ccedil;in, <br /> &quot;O, Ebu-Yezid&#8217;in (Bayezid Bistami) izinin tozuna bile erişemez, kapı halkası gibi dışarda kalır. Hem de harem odasının kapı halkası değil, dış kapının halkası (!)&quot;, <br /> ne de &quot;bu adam zamanın m&uuml;rtedi olmaz mı? Kıpkızıl k&acirc;fir değil de nedir?&quot; demiştir. (Makalat, s. 91, str 26-31; Fatih, 31 b. &Uuml;niv.104a ve Eflaki&#8217;den aktaran A. G&ouml;lpınarlı agy. s.56) <br /> Oysa Makalat&#8217;ın başka bir sayfasında: <br /> &quot;Ben k&acirc;firim, sen m&uuml;sl&uuml;mansın. M&uuml;sl&uuml;man k&acirc;firin i&ccedil;inde, ama Alemde k&acirc;fir hani? G&ouml;ster de ona secde edeyim. Sen &lsquo;ben k&acirc;firim&#8217; de, seni &ouml;peyim. Bunlar şu alemde beni tanımıyorlar. Peki &ouml;yleyse kime tapıyorlar?&quot; (Makalat, s. 96-97, str.32-1; A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 58) <br /> Mutlak ve ger&ccedil;ek varlığa (Tanrı&#8217;ya) erişmiş, onunla b&uuml;t&uuml;nleştiğine inanmış ve bunu a&ccedil;ığa vuran Şems&#8217;in g&ouml;z&uuml;nde k&acirc;fir, m&uuml;rted, M&uuml;sl&uuml;man ve Hıristiyan ayırımı hi&ccedil; olur mu? <br /> G&ouml;lpınarlı&#8217;nın Şems&#8217;in felsefeye karşi olduğunu ıspatlama &ccedil;abasi, onun bir S&uuml;nni mutasavvıfı olarak g&ouml;r&uuml;lmesi gerektiğini vurgulamak i&ccedil;indir. Ayrıca en sonunda &quot;Şems, bir Mevlevi Mehdisi mahiyetindedir&quot; yargısına varıyor. (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s.92) G&ouml;lpınarlı&#8217;nın &ouml;zellikle se&ccedil;erek verdiği bu ve diğer bir&ccedil;ok &ouml;rnekler, Makalat&#8217;ı hazırlayan ve kopya eden Mevlevi &ccedil;evre tarafından, Mevlevi anlayışına aykırı g&ouml;r&uuml;lenlerin değiştirilmiş olanlardan başkası değildir. <br /> Aslında G&ouml;lpınarlı&#8217;nın, sırılsıklam Mevlevi olduğu ve Mevlana aşkıyla yanıp tutuştuğu d&ouml;nemde yaptığı bu incelemede b&uuml;t&uuml;n amacı Şems&#8217;i İsmaili batıniliğinden uzaklaştırmaktır. Zaten Mevlevi anlayışı tamamıyla bu doğrultudadır, bunu yinelemeye gerek var mıydı? Vardı, &ccedil;&uuml;nk&uuml; G&ouml;lpınarlı Şems&#8217;in ger&ccedil;ekten bir İsmaili baş Dai&#8217;si, hatta H. Corbin&#8217;in nitelendirmesiyle Huccet (kanıt) makamında bir İsmaili olduğunun farkındadır. Salt kendisini inandırmak ve kuşkusunu giderme &ccedil;abasina girişmiştir. <br /> &quot;Artık bu (felsefe karşitı dediği İ.K.) s&ouml;zlerden sonra Şems&#8217;in, diyor G&ouml;lpınarlı, H&uuml;kema felsefesini halka yayan ve o felsefeyi ameli ve hayati bir tarzda sistemleştirerek batıni bir mezhep kuran İsmaililerle m&uuml;sbet bir m&uuml;nasebeti olduğundan ş&uuml;phe etmek bile sa&ccedil;ma birşeydir.&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, agy., s.57) <br /> Acaba &uuml;stad, Şiiliğe ge&ccedil;tiği son zamanlarında bu &ccedil;alismayi yapmış olsaydı, Şemseddin&#8217;i şeriatı da ihmal etmeyen bir Şii sufi olarak mı değerlendirirdi dersiniz? B&ouml;yle de, başka t&uuml;rl&uuml; de değerlendirirdi bu kitabında yaptığı gibi. Pek sevmediği Hacı Bektaş&#8217;ın batıni olduğu ger&ccedil;eğini rahatlıkla s&ouml;yleyebiliyor. Ancak, batıniliği sapkınlık g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in, hakaret gibi kullanıyor bunu. Şemseddin&#8217;e gelince, onu &quot;coşmuş, kabarmış, kıyıya değer bi&ccedil;ilmez bir inci olan Mevlana&#8217;yı armağan etmiş bir deniz&quot; olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;nden, batınilik dışında koyacak bir yerler arıyor. Ancak &quot;Şems&#8217;e, b&uuml;t&uuml;n zıtları nefsinde toplamış ve her t&uuml;rl&uuml; kayıttan kurtulmuş&quot; biri olarak da baktığı i&ccedil;in, bunda g&uuml;&ccedil;l&uuml;k &ccedil;ekmektedir. Diyor ki:<br /> &quot;Ancak şunu s&ouml;yleyelim ki Şems, ister Kalenderiyyeden olsun bir şeyhe mensub olsun, ister f&uuml;tuvvet yolunda ilerlemiş ve ahilik makamına ulaşmış bulunsun, Şuttar&#8217;dan (şetaret-neş&#8217;e ehli) olduğu ve bir melameti&#8217;den daha ziyade melameti temsil ettiği muhakkak olan bu zat, &ouml;mr&uuml; boyunca herhangi bir yere bağlanmış değil. Yanmış, yakmış, ziyasiyle ortalığı aydınlatmış, kainata Mevlana&#8217;yı g&ouml;stermiştir.&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, agy., s.59, 66)<br /> Sanki b&ouml;yle edebiyat yaparak, Şemsi Tebrizi&#8217;nin İsmaililerle ilişkisi olmadığını ispat etmiş oluyor. Oysa arkasından Makalat&#8217;ın yine Fatih n&uuml;shasından verdiği &ouml;rnekler kendisini yalanlıyor. Şems&#8217;in bu g&ouml;r&uuml;şleri onun Kalenderiliğini &ouml;tesinde, bırakın sadece İsmaililerle eylemsel bağını (İsmaili baş Dai&#8217;liğini), Alamut Nizari inan&ccedil; ve siyaset ilkelerinin k&ouml;kenini oluşturan Karmatilere bile uzatabiliriz. </p>
<p> 5 &quot;Bu kurala uyularak tanrısal birlik (tevhid) inancına ulaşilabilir. Ş&ouml;yleki, tanrısal birlik ancak Tanrı-Peygamber-İmam &uuml;&ccedil;lemine eşit derecede uygun d&uuml;şmektedir. Hasan&#8217;ın teorilerinin uzandığı en u&ccedil; nokta buydu.&quot; Muhammed bin Abd al-Kerim al-Shahristani, &Ccedil;ev. Jean-Claude Vadet, Kitab el &#8211; Milal (Les Dissidences de l&#8217;Islam), Paris 1984: 318) B&uuml;y&uuml;k Kıyamet&#8217;ten (1164) sonra tanrısal birlik tam belirginleşti. Zamanın İmamı, Ali&#8217;nin ruhunu taşiyor, onu temsil ediyordu; b&ouml;ylelikle Allah-Muhammed-Ali birliği (tevhid) inancı Anadolu Aleviliğinde g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze ulaştı.<br /> 6 G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &lsquo;Herşeyin b&uuml;y&uuml;ğ&uuml; ilim ve hilimdir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; ilimle Hakka yol bulunur, hilimle-yumuşaklıkla da Halka tahamm&uuml;l edilir&#8217; s&ouml;z&uuml;yle anlatılan inan&ccedil; felsefesi &uuml;st&uuml;ste d&uuml;şmektedir.<br /> 7 Bu kişi Neo-Platonizm&#8217;in, yani Yeni Platoncu felsefenin kurucusu ve varlık birliği (Tevhid) kavramını ilk ortaya atan 3.y&uuml;zyıl filozoflarından Plotinus&#8217;tur (&ouml;lm. 270-271) ve Araplarca &lsquo;Şeyh el-Yunani/Yunanlı Şeyh&#8217; olarak tanınıyordu. </p>
<p> 2.5 Şemseddin Tebrizi&#8217;de G&ouml;n&uuml;l ve Kabe <br /> Şemseddin Tebrizi Makalat&#8217;ında (Fatih n&uuml;shası 7,a; 12,b) <br /> &quot;herşey insana fedadır, insansa kendisine diyor; Arşa gitsen de faydası yok, yedi kat yerin dibine girsen de. G&ouml;n&uuml;le, g&ouml;n&uuml;l sahibine yar olmak gerek. B&uuml;t&uuml;n peygamberlerin, erenlerin, temiz erlerin &ccedil;alisip can vermeleri bunun i&ccedil;indir, bunu arıyorlardı. B&uuml;t&uuml;n alem bir kişidedir. İnsan kendisini bildi mi, herşeyi bildi demektir&#8230; Kabe d&uuml;nyanın ortasındadır. B&uuml;t&uuml;n alem halkı y&uuml;zlerini ona &ccedil;evirir. Fakat şu Kabe&#8217;yi ortadan kaldırdın mı, birbirlerinin g&ouml;n&uuml;llerine secde ettikleri meydana &ccedil;ikar. Onun secdesi bunun, bunun secdesi onun g&ouml;nl&uuml;nedir.&quot; <br /> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Şems, secdenin-tapınmanın insana ve insan g&ouml;nl&uuml;ne olması gerektiğini s&ouml;yl&uuml;yor. Bunun ger&ccedil;ek olmasını da Kabe&#8217;nin ortadan kalkmasına bağlıyor. Sonra Kabe&#8217;yi ziyaret etmenin anlamsızlığı &uuml;zerine Şemseddin Makalat&#8217;ta (Fatih n&uuml;sh.24,b), Bayezid Bistami&#8217;den bir &ouml;yk&uuml; anlatıyor:<br /> &quot;Tanrı rahmet etsin, Ebu-Yezid hacca gidiyordu. Adetiydi, hangi şehre varırsa &ouml;nce şeyhleri ziyaret ederdi. Bir şehre vardı, oradaki b&uuml;y&uuml;k bir şeyhi gitti. Şeyh, Bayezid&#8217;in hacca gittiğini &ouml;grenince, &lsquo;zahmet etme dedi, etrafımda yedi kere d&ouml;n. Kemerindeki paraları da bana ver, y&uuml;r&uuml; git memleketine. Ey Bayezid, Kabe Tanrı evidir, ama şu g&ouml;nl&uuml;m de Tanrı evi. Yalnız o evin de bu evin de Tanrısına hamdolsun; o ev kurulalı Tanrı i&ccedil;ine hi&ccedil; girmedi. Halbuki bu ev yapıldığı g&uuml;nden beri, Tanrı bu evden hi&ccedil; &ccedil;ikmadi.&quot; (Makalat&#8217;tan aktaran A. G&ouml;lpınarlı, agy., s.57) <br /> Ortodoks İslamın koşullarından biri olan Kabe&#8217;nin ziyareti ve Hacca gitmenin gereksizliği &uuml;zerinde batıni ya da batıni olmayan bir&ccedil;ok mutasavvıf benzer s&ouml;zler s&ouml;ylemiştir.8 Kabeye varan ayağı ile y&uuml;r&uuml;r, ama g&ouml;n&uuml;l isteyen y&uuml;z&uuml; &uuml;st&uuml; y&uuml;r&uuml;se gerek&#8230; Kabe&#8217;de.<br /> Şemseddin Muhammed&#8217;in Kabe&#8217;nin ortadan kaldırılması anlayışı; 10.y&uuml;zyılda Kabe&#8217;den Siyah taşi (Hacer el-Esved) s&ouml;k&uuml;p g&ouml;t&uuml;ren ve tam 21 yıl başkentlerinde tutan Karmati (proto-İsmaili) geleneksel inancı ve kendi dedesi Alaaddin Muhammed II (1166-1210) zamanındaki B&uuml;y&uuml;k Kıyamet inancından gelmektedir. Alamut İsmaililiğinin Kıyamet d&ouml;nemi inan&ccedil; ve felsefesini i&ccedil;eren Haft-i Bab-i Baba Sayyid-na yapıtında, Tanrı&#8217;nın bilinemiyeceği ve ulaşilamıyacağını ileri s&uuml;rmenin k&acirc;firlik olduğu yazılıdır. Kabe&#8217;yi ve tapınakları ona ulaşmak i&ccedil;in ara&ccedil; olarak kullanılmasına da karşi &ccedil;ikilir: <br /> &quot;&#8230;Kuran&#8217;da, &quot;K&ouml;t&uuml;l&uuml;k eden kimseler &ccedil;ok y&uuml;ksekten konuşurlar&quot; demektedir, fakat yalnızca kendi s&ouml;zlerine g&ouml;re onlar Tanrı&#8217;yı bilmezler. B&uuml;t&uuml;n Adem oğulları i&ccedil;in, Tanrı&#8217;yı tanımamak k&acirc;fir olma nedenidir ve k&acirc;firin yeri de Cehennemdir. &Ouml;yleyse bu duruma g&ouml;re, bu ger&ccedil;ekler topluluğu (Cemaat-i muhikka, yani Nizari İsmaili topluluğu) dışında, geride kalanlar k&acirc;firdir&#8230;&quot;<br /> &quot;Onlar ki, Tanrı&#8217;ya ibadet sırasında, g&ouml;klere doğru, g&uuml;neşe, aya ve yıldızlara ya da o iyi bilinen &uuml;nl&uuml; d&uuml;nya yapılarına ve ateş tapınaklarına doğru onlar y&uuml;zlerini &ccedil;evirirler. Onları Tanrı ile kendileri arasında aracı yapıyor ve b&ouml;ylece sanıyorlar ki, o kıble aracılığıyla Tanrı&#8217;ya ulaşacaklar (Bu paragraf asıl olarak, şeriatı tutan Oniki İmamcı Şiiler ve S&uuml;nni M&uuml;sl&uuml;manlara karşi y&ouml;neltilmiştir. Namaz kılarken Mekke&#8217;de bulunan Kabe&#8217;ye y&uuml;zlerini &ccedil;evirmeleri; kıble gibi diğer şeyler de, M&uuml;sl&uuml;manların putatapar olarak niteledikleri Zerd&uuml;ştlerin tapınakları kadar, başka bir &ccedil;esit putataparlık gibi g&ouml;steriliyor.Yorum: Marshall G.S. Hodgson). Bu noktada Tanrı zaten h&uuml;km&uuml;n&uuml; vermiştir: &#8216;Onlar koyun gibidirler, hatta daha fazla şaşkınlardır.&#8217; Bu durumda akıl, bu olaya bir d&uuml;ş&uuml;nce ve arabulucu tahsis etmeli&#8230;&quot;<br /> &quot;Dinin meyvası (far) olan Tanrı&#8217;ya tapınmada ise, yine bunun gibi, aracı olarak bir taş, bir ev, bir ağa&ccedil; ve benzeri şeyleri kıble yapıyorlar. Tanrı&#8217;yı nasıl bilecekler ya da ona ne zaman ulaşacaklar? Ulu Mevlamız, y&uuml;ce varlığının c&ouml;mertliği ve l&uuml;tfuyla t&uuml;m kullarını (bu hatadan) korusun.&quot; (Marshall G.S. Hodgson, &quot;Translation of the HAFT Bab-ı Baba Sayyid-na and Commentary Thereon&quot;, The Order of Assassins, University of Chicago 1955: 279-324) </p>
<p> 8 İlk kadın mutasavvıf Basralı Rabia (&ouml;lm. 801), Kabe&#8217;yi ziyaret ettiği zaman bağırarak şu s&ouml;zleri s&ouml;ylediği anlatılır: &quot;Sadece taştan ve tuğladan yapılmış bir ev g&ouml;r&uuml;yorum; bunların bana ne yararı var!&quot; Koyu S&uuml;nni ve Batıni karşitı olan Gazali (&ouml;lm. 1111) bile Mekke&#8217;ye yaptığı bir seyahat sırasında; Kabe&#8217;ye hac ziyareti ile birleştirilmiş paganizm t&ouml;renleri ve hacıların Siyah taş i&ccedil;in g&ouml;sterdikleri putataparlık saygısını artan bir şaşkınlıkla seyretmiş. Bunların İslamın tektanrıcı inan&ccedil; ve anlayışıyla uyuşmadığını yazmıştır. (Benjamin Walker: Foundations of İslam, London 1998: 215, 217) Batıni sufilerden Şibli (10.y&uuml;zyıl) eline alev alev yanan bir odun almış sokaklarda koşuyor, bir yandan da &quot;Kabe&#8217;yi yakmaya gidiyorum!&quot;diye bağırıyormuş. Neden yakmak istediğini sorduklarında: &quot;B&ouml;ylece M&uuml;sl&uuml;manlar Kabe&#8217;nin yeri ile değil, sahibi (Tanrı) ile daha fazla ilgilenirler&quot; diye yanıt vermiş. (Timoty Freke: The Wisdom of the Sufi Sages. Goldsfield Press Ltd.:printed in Hong Kong 1999: 9) Kabe ve hac konusunda en akılcı ve nesnel d&uuml;nyaya dayalı s&ouml;zler s&ouml;yleyen Hacı Bektaş olmuştur: <br /> &quot;Ve hem beyt&uuml;lmamur (yedinci katta bulunduğuna inanılan Cennet k&ouml;şk&uuml;) var, Kabe var. Lakin g&ouml;n&uuml;l ikisinden dahi yeğdir&#8230; İnananın g&ouml;nl&uuml; Kabe&#8217;ye bezer. ihram giymek, hakkı batıldan se&ccedil;mektir&#8230;Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe&#8217;de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (k&ouml;t&uuml;) heveslerini depelemek ise Kabe&#8217;de kurban kesmeğe benzer&quot; (Hacı Bektaş Veli. Makalat. Haz. Sefer Aytekin, İstanbul 1954:74-75) </p>
<p> 3. Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;yi Ger&ccedil;ek Kimliği ile Tanımak ve Tanıtmak&#8230; <br /> Genel olarak Şemseddin Tebrizi (Tebriz&#8217;in din g&uuml;neşi) adıyla tanınan Şams al- Din Muhammed al-Tabrizi hakkında ne yazık ki, onun ger&ccedil;ek kimliğini a&ccedil;ıklayan sağlıklı bilgiler bulunmamaktadır. Ancak, yaşamından sadece birka&ccedil; yıllık kesiti anlatan ayrıntılar var ki, onu kendi &ouml;z&uuml;nden ve ger&ccedil;ek k&ouml;keninden koparmıştır. Bunu yapan, Şafi (İşari) ve Şii g&ouml;r&uuml;şlerin egemen olduğu Makalat&#8217;ın Tebriz n&uuml;shaları ve eski Mevlevi kaynakları olduğu kadar, bu kaynakları eleştirel g&ouml;zle incelemeden aynısıyla kullanan g&uuml;n&uuml;m&uuml;z &ccedil;agdas araştırmacıların yapıtlarıdır. Bu kaynaklar ve yapıtlar, onun Batıniliği ve Alamut İsmaililerinden olduğu konusunda hep susmuş ve susmayı s&uuml;rd&uuml;rmektedirler.<br /> İsmaili Web sayfasında Karachi&#8217;den (Pakistan) Zawahir Noorally isimli bir İsmaili hanım yazar şunları s&ouml;ylemektedir: <br /> &quot;Eski Dai&#8217;lerimizin bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; g&ouml;stermekte olan Pir şeceresi, Pir Şems Sabzwari Multani&#8217;nin İsmaili Pir&#8217;lerinin (İmam) silsilesini izlediğini onaylıyor. Benzer şekilde, Pir Şems Tebrizi de Hazreti İmam Alaaddin Muhammed&#8217;in bir oğlu ve İmam Rukneddin Hurşah&#8217;ın kardeşi olarak doğrudan İsmaili İmamlardan d&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r.&quot; <br /> Zawahir Noorally&#8217;nin, İmam Şemseddin Muhammed (1257-1310) ile karıştırdığı Şems-i Tebrizi&#8217;nin Alaaddin Muhammed&#8217;in oğlu olduğu iddiası kesinlikle doğru olamaz; Şems 1180&#8217;li yıllarda doğmuştur ve onun b&uuml;y&uuml;k kardeşidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Alaaddin Muhammed III 1221&#8217;de Alamut İmamı olduğunda 9 yaşinda bulunuyordu. Şecere&#8217;nin İmam İsmail&#8217;in soyundan geldiğini onayladığı Pir Şems Sebzevari değil, Şems-i Tebrizi&#8217;nin kendisidir. Bize g&ouml;re, son Alamut İmamı R&uuml;kneddin Hurşah&#8217;ın (1255-1257) oğlu ve ilk post-Alamut (Alamut sonrası) İmamının Şemseddin Muhammed (1257-1310) adını taşiması da, İmam ailesindeki ilk Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;nin varlığının anısına olmalıdır, tıpkı Hasan&#8217;lar, Alaaddin&#8217;ler gibi!<br /> G&ouml;lpınarlı sadece İsmaili d&uuml;şmanı Cuveyni&#8217;den (Cihan-guşa, C.III, s. 249) kaynaklanıp, &quot;Celaleddin Nev M&uuml;s&uuml;lman&#8217;ın Alaaddin&#8217;den başka oğlu yoktur&quot; diye kestirip atmış. (A. G&ouml;lpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.50)<br /> Bu yargısı ve diğer iddialarıyla G&ouml;lpınarlı, Şems&#8217;in İsmaililerle ilişkisini kesmeği başarmış g&ouml;r&uuml;nmenin rahatlığı i&ccedil;ine girmiştir. İsmaililerin daha sık Kalenderi kılığında dolaştıkları ve kendilerini kalenderi g&ouml;sterdikleri &ccedil;ok iyi bilinmektedir. Şems&#8217;in de Kalenderi tacı giydiğini kendisi yazıyor; Kalenderi ta&ccedil;larının &uuml;st&uuml;nde &ccedil;ogunlukla &quot;Ya Ali Meded&quot; yazılıdır. Hatta bunlardan bir &ouml;rnegin İstanbul Belediye M&uuml;zesi&#8217;nde bulunuduğunu yine G&ouml;lpınarlı&#8217;nın kendisi belirtmektedir (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 64). Bug&uuml;n İsmaililerin birbirleriyle &quot;Ya Ali Meded!&quot; diye selamlaştıklarını biliyoruz. Ayrıca &quot;ya Ali Meded!&quot; &ccedil;igirisi, Anadolu Alevilerinin en &ccedil;ok kullandığı yalvarı ve yakarışlardandır.<br /> Bu arada Mevlana Celaleddin&#8217;in Mesnevi&#8217;de, batıni &uuml;stadi Şems ve onun Kalenderiliği i&ccedil;in yazdığı şiirlerden aşağıdaki &ouml;rneklemelere ne demeli:<br /> &quot;Ey Tebrizli Şemseddin! Senin g&uuml;neşin gibi bir g&uuml;neş yoktur bu g&ouml;ky&uuml;z&uuml;nde (26).Medreseyle minare yıkılmadık&ccedil;a Kalenderilik d&uuml;zene girmez. İman k&uuml;f&uuml;r, k&uuml;f&uuml;r de iman olmadık&ccedil;a hi&ccedil;bir Tanrı kulu hakkıyla m&uuml;sl&uuml;man değildir (30). Ey g&ouml;n&uuml;l, yokluk kumarını oynayanların yolu, varlık i&ccedil;inde varlıktır. Ey g&ouml;n&uuml;l, ş&uuml;phe yok ki kalender ger&ccedil;ek (yakin) i&ccedil;inde ger&ccedil;eklik (yakiyn) sahibidir. Tebrizli Şems&#8217;i duydun, ondan birşey umdun. Ey g&ouml;n&uuml;l sonunda, a&ccedil;ık&ccedil;a bir sevgiye, bir mahbubluk sırrına nail oldun.(28)&quot;<br /> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Mevlevi &ccedil;evresinin, hatta daha onun sağlığında başlanan ve bizzat Velet &Ccedil;elebi&#8217;nin kaleme almış olduğunu sandığı Şems&#8217;in &quot;Makalat&quot;ından pek &ccedil;ok &ouml;rneklemeler yapmıştır. Ve yine diğer &ouml;rneklerde de g&ouml;rd&uuml;k ki, &uuml;stadin yararlandığı Makalat n&uuml;shalarında farklı bigiler bulunmakta; birinde yazılı olanlar diğerinde yoktur ya da değişik bi&ccedil;imlerde anlatılmıştır. Demekki, Mevlevi m&uuml;stensihler (kopya edenler) makamına ve anlayışına g&ouml;re işine gelmiyenleri, &ouml;zellikle batıni d&uuml;ş&uuml;ncelerini ılımlılaştırarak ya da Mevlevi g&ouml;r&uuml;ş a&ccedil;ısından yorumlayarak Şems&#8217;i değerlendirmişlerdir. Ne yazık ki G&ouml;lpınarlı da, onlar gibi hareket ederek Şemseddin&#8217;in d&uuml;ş&uuml;nce ve inancının &ccedil;&ouml;z&uuml;mlemesini yapmaktadır.<br /> İşte G&ouml;lpınarlı&#8217;nın başka bir karşilaştırmalı &ouml;rnegi daha:<br /> &quot;Gene birg&uuml;n (Şems), Muhyiddin Arabi&#8217;den (&ouml;lm. 1240) s&ouml;zederken Makalat&#8217;ta diyor ki: &lsquo;Şeyh Muhammed s&ouml;z&uuml;m&uuml; Kabul ve tasdit etti, bahse girişmedi. Bahse girişseydi, daha fazla faydalar elde edilirdi, bahse girişmesi de lazımdı bence. Ona dedim ki: Al mana huvallah (Mana Tanrı&#8217;dır). &lsquo;Evet dedi; sahabe Resul aleyhisselamla daha fazla mubaheseye (tartışmalara) girişmiş olsaydı, daha fazla faydalanırlardı. (Makalat Konya n&uuml;shası, s.15, str.24-26)&#8217; Aynı s&ouml;zleri Fatih n&uuml;shasında (s.112, b.) şu şekilde bulduk: &lsquo;Diri Tanrımız var bizim, artık &ouml;l&uuml; Tanrı&#8217;yı ne yapalım? Bu, al mana huvallah dediğimiz manadır iste. Tanrı ahdi fasid olamaz&#8230;&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 53) <br /> Bu s&ouml;zlere ve a&ccedil;ık a&ccedil;ık dışavurulmuş batıni inan&ccedil; &ouml;gelerine rağmen Şemseddin Muhammed&#8217;i kendi &ouml;z&uuml;nden koparmanın bir anlamı var mı? <br /> Yine Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı <br /> &quot;Şemsi Tebrizi, Eflaki&#8217;ye g&ouml;re Melikdad oğlu Ali&#8217;nin oğludur, Sipehsalar ise, onun gittiği yerlerde kervansaraylara konduğunu, tacir elbisesiyle gezdiğini ve riyazatla (sufi &ccedil;ilesi) vakit ge&ccedil;irdiğini anlatır, diyor; Sadece Tezkire-i Devletşah&#8217;da (Nefahat &ccedil;evirisi, İstanbul 1289, s.195), Şems&#8217;in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah&#8217;a g&ouml;re Şemseddin Muhammed Tebrizi, Celaleddin Nev-M&uuml;s&uuml;lman&#8217;ın (1210-1221) oğludur ve gizlice Tebriz&#8217;de okumuştur.&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.49-50) <br /> Devletşah, &quot;oğlunu gizlice &ouml;grenim i&ccedil;inTebriz&#8217;e g&ouml;nderen Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n, atalarının b&uuml;t&uuml;n sapkın (heretic) kitaplarını yakmış olduğunu&quot; da belirtme gereği duymuştur. Bu demektir ki, Celaleddin Hasan batıni Alamut İsmaililiği inancı dışında oğlunu eğitmek ve kendisinin benimsediği S&uuml;nni şeriatının gerektirdiği bilgileri kazanmasını arzu etmekteydi. Ger&ccedil;ekten onun bu arzusu yerine gelmiş ve Şemseddin&#8217;in geleneksel din bilimlerinde &ccedil;ok iyi yetişmiş olduğunu yine her fırsatta Devletşah vurgulamaktadır. Onun Sipehsalar, Eflaki ve Cami&#8217;den farklı olarak verdiği bu bilgiler dışında Şems&#8217;in yeniyetmelik d&ouml;neminden de kesitler sunmaktadır.<br /> Devletşah&#8217;a g&ouml;re: <br /> &quot;Şems &ccedil;ok g&uuml;zel bir &ccedil;ocuktu ve o kadar g&uuml;zeldi ki, onu g&ouml;ren bir erkek hemen &acirc;sik olabilirdi. Bu y&uuml;zden sarayın, erkeklerin değil kadınların bulunduğu yerde kalıyordu. Haremde kadınların arasında yaşarken &ccedil;ok iyi nakış yapmasını &ouml;grenmisti ve kendisine &#8216;Altın Nakış&ccedil;ı&#8217; diyorlardı.&quot;9 <br /> Bizce Devletşah&#8217;ın duyup kayda ge&ccedil;irdiği bu son betimleme, Alamut sarayında yeniyetme ve ilkgen&ccedil;lik d&ouml;neminde &ccedil;ok sevildiği i&ccedil;in heryere girip &ccedil;ikabilen el &uuml;st&uuml;nde tutulan bu prensin Alamut&#8217;tan, dolayısıyla dedesi Ala Muhammed II&#8217;nin (1168-1210) Kıyamet inancından uzaklaştırmak amacıyla, babası tarafından kadınsı davranışlardan kurtarılma bahanesinin ortaya atıldığını g&ouml;steriyor. <br /> Aşağıda Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n siyaseti ve oğlu Şemseddin arasındaki olası ilişkiler &uuml;zerinde geniş&ccedil;e duracağız. Burada ısrarla s&ouml;yleyelim ki, Devletşah&#8217;ın Şems&#8217;in kim olduğu &uuml;zerinde, gezgin dervişlerden (&ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla sufi dervişler ve kalenderi kılığında kendilerini gizleyen İsmaili dai&#8217;lerinden) duyup anlattığı bu bilgileri &ccedil;ok &ouml;nemsiyoruz. 1487 yılında &quot;Tazkirat al-Şuara / Ozanların Yaşam &Ouml;yk&uuml;leri&quot; yapıtını tamamlamış olan Devletşah, Şems hakkında 1476-77 yılları arasında Abdurrahman Cami&#8217;nin yazdığı &quot;Nafakat al-Uns/Dostlukların Rayihaları&quot; adlı 640 sayfa i&ccedil;inde 600 şeyh ve sufi ozandan s&ouml;zedilen yapıt dışında, gezileri boyunca rastladığı adlarını vermediği (belki de bile bile vermediği), kendilerini gizleyen bu gezginci İsmaili dervişlerin s&ouml;zl&uuml; anlatımlarından yararlanmıştır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; d&ouml;nemin İsmaili İmamı Abdus Selam (1475-1493) &quot;Pandiyat-i Jawanmardi/Yiğitlik &Ouml;g&uuml;tleri&quot; (s. 56) kitabında, babası Mevlana Şah Mustansir Billah&#8217;ın ağzından şunları s&ouml;ylemektedir: <br /> &quot;Ey ger&ccedil;ek inananlar! Cahillerin, Peygamberliğe ve İmamlığa kin ve d&uuml;şmanlık duyan inan&ccedil;sız kimselerin bulunduğu yerde benim ve İmamınız Abdusselam Şah&#8217;ın adını zikretmeyiniz! Ama ona, g&ouml;nl&uuml;n&uuml;zden ve kendi dilinizle &ccedil;agirmalisiniz. Benim &ccedil;evremin sırrını (sırr-i marra) zamanın inan&ccedil;sız halkından saklayınız. Ancak, b&ouml;ylece m&uuml;kemmel armağana ve d&uuml;r&uuml;st, erdemli bir yaşama ulaşabilirsiniz; o zaman kalpleriniz parlayıp aydınlanacak ve neşe dolacaktır.&quot;<br /> Devletşah, Şemsi Tebrizi&#8217;nin babasına ilişkin bir başka s&ouml;ylentiyi, &quot;bazı kişiler onun k&ouml;ken olarak Horasan&#8217;ın Bazar kasabasında doğduğu; babasının kumaş ticareti yapmak amacıyla Tebriz&#8217;e yerleşniş olduğu&quot; bi&ccedil;iminde vermiştir. Nurullah Şustari (&ouml;lm. 1610) ise &quot;Majalis al-Mominin&quot; (6th vol., s. 291) kitabında &quot;Şems, bir İsmaili şefinin oğludur (da&#8217;iyani Ismailiyya budand)&quot; deyip, Devletşah&#8217;taki diğer s&ouml;ylentiyi de arkasına eklemiştir.Bu bilgilere rağmen, Şemsi Tebriz&#8217;inin yaşam &ouml;yk&uuml;s&uuml;n&uuml; iyi izlemek i&ccedil;in, daha &ouml;nemli bilimsel incelemelere gereksinim vardır.<br /> Ayrıca Semenov&#8217;un, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov araştırmasında; Orta Asya ve diğer bazı b&ouml;lgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inan&ccedil;ta olduğu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;len, Mevlana Celaleddin &uuml;zerinde Şuğnanlı Nizarileri fikirlerinin analizi yapılmaktadır. (F. Daftary: The Ismaili&#8217;is, Their history and doctrines. Cambridge University Press, 2. baskı, 1992: 414, 695) Bu &ccedil;&ouml;z&uuml;mleme, o insanların, Mevlana&#8217;yı batıni &ouml;zg&uuml;r d&uuml;ş&uuml;nce ve inan&ccedil; aydınlığına &ccedil;eken Şemseddin Tebrizi&#8217;nin İsmaili İmamı olduğuna inanmalarından başka neye dayandırılabilir ki? <br /> Mevlana Celaleddin &uuml;zerinde en son &ccedil;alismalardan birini yapmış olan Franklin D. Lewis, &ouml;zellikle Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lme olayına ilişkin g&ouml;r&uuml;şleri ayrıntılamasına rağmen -ki o, Şems&#8217;in Konya&#8217;dan son bir ayrılışla sırra kadem bastığına, yani arkasında iz bırakmadan kaybolduğu ve daha sonraki bir tarihte Hoy&#8217;da &ouml;ld&uuml;g&uuml;ne inanmakta-, Şems&#8217;in ger&ccedil;ek İsmaili kimliği &uuml;zerinde bir inceleme yapma gereği bile duymamış. <br /> &quot;Mevlevi geleneğine g&ouml;re Şems Konya&#8217;ya geldiğinde 60 yaşlarında idi, bu da onun 1180&#8217;lerde doğduğunu g&ouml;sterir. Eflaki, babası ve b&uuml;y&uuml;kbabasının adı dahil, onun yaşamına ilişkin bir&ccedil;ok ipu&ccedil;ları veriyorsa da gerekli g&uuml;veni sağlayamıyor&quot; <br /> dedikten sonra Makalat&#8217;tan bu konuda bazı ayrıntılar ge&ccedil;en Franklin D. Lewis, Şems&#8217;in doğup b&uuml;y&uuml;d&uuml;ğ&uuml; ve yetiştiği yerin Tebriz olduğunu ıspatlama peşindedir. (Franklin D. Lewis: Rumi, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi, s.138, 140) Şems&#8217;in Makalat&#8217;ta hakkında konuştuğu, aralarında b&uuml;y&uuml;k yabancılık ve &ccedil;eliskilerin olduğunu s&ouml;ylediği babasının Alamut İmamı Celaleddin Hasan III (1210-1221) olmaması i&ccedil;in bir neden yoktur:<br /> &quot;Babam beni hi&ccedil; anlamadı. Kendi kentimde bir yabancıydım, babam da bana yabancıydı. Kalbim ondan uzaktı. Onun hep beni ezdiğini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rd&uuml;m. Benimle nazik&ccedil;e konuşsa bile, beni d&ouml;v&uuml;p evden kovacağını sanıyordum.&quot; (Makalat 740)<br /> &quot;Yine babası ona &#8216;deli olmadığını biliyorum, fakat senin gittiğin yolu anlamıyorum; yanlış olan nedir aramızda?&#8217; diye soruyor. Şems de ona &#8216;aynı kumaştan urba giymediklerini anlatarak&#8217; yani aynı karakter yapısına sahip olmadıkları yanıtını veriyordu. Yine Şems, babasının yanında &#8216;kendisini bir tavuğun altındaki &ouml;rdek yumurtası gibi duyumsadığını s&ouml;ylemekteydi&quot; (Makalat 740, 741, 77&#8217;den aktaran Franklin D. Lewis, agy. s.142)<br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin yaşamına ilişkin anlattıkları, din, inan&ccedil; ve Tanrı anlayışı, felsefi d&uuml;ş&uuml;nceleri &uuml;zerinde s&ouml;ylediklerini, kendi inan&ccedil;ları (Şafii, Şii ve Mevlevi) kadar &ccedil;ekinceleri-korkuları doğrultusunda ilk kayda ge&ccedil;iren Makalat yazarları onun bir Nizari İsmaili İmamının oğlu olduğunu a&ccedil;ıklamamış ya da a&ccedil;ıklayamamışlardır. Bu durum, b&uuml;y&uuml;k &ccedil;apta S&uuml;nni ve Şii d&uuml;nyasına yayılmış İsmaili d&uuml;şmanlığı ve 13. y&uuml;zyılın ilk yarısının siyasal olaylarıyla ilişkilidir. Kaldıki, zaten Şems&#8217;in kendisi hem inancı hem de siyasal konumu gereği, -olasılıkla Mevlana dışında?- kim olduğunu kimseye tanıtmamıştır Sel&ccedil;uklu başkentinde. Tanındığı zaman ise, hi&ccedil; vakit ge&ccedil;irilmeden yokedilmiştir.<br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin babasıyla ilişkilerinin iyi olmadığını belirten Makalat&#8217;ından alıntılar, ilk bakışta onun &ccedil;ocukluk d&ouml;neminin sıkıntılarıymış gibi g&ouml;r&uuml;nse de ger&ccedil;ekten babası Celaleddin Hasan ile &quot;aynı kumaştan urba giymedikleri&quot;, b&ouml;ylesine a&ccedil;ık ve se&ccedil;iktir. Anlayış, inan&ccedil; ve kişilik yapısı olarak farklılıklarını bu s&ouml;zle en iyi bi&ccedil;imde tanımlayan Şems&#8217;in kendisini &quot;tavuk altında &ouml;rdek yumurtası&quot; gibi duyumsaması, &quot;babasını kendisine yabancı g&ouml;rmesi&quot;, ona karşi yabancılığı; duygusal ve d&uuml;ş&uuml;nsel uzaklığının g&ouml;stergesidir. Babasına karşi &ouml;ylesine sevgisizdir ki Şems, onu bir ezici-zulmedici biri olarak d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;ğ&uuml;nden, en yumuşak bir s&ouml;z&uuml; bile diken gibi ona batıyor ya da bir sopa etkisi yapıyordu. B&uuml;t&uuml;n bu anlatımları sadece Şems&#8217;in &ccedil;ocukluk d&ouml;nemi bilin&ccedil;altı psikolojisinin dışavurumu olarak değerlendirilmemelidir. Bize g&ouml;re, ger&ccedil;ek adını vermediği babası, Alamut İmamı Ala Muhammed II (1168-1210) oğlu Celaleddin Hasan III (1210-1221) hakkındadır bu s&ouml;zler. 1166 doğumlu olan Celaleddin Hasan hen&uuml;z 18 yaşlarında bir prens iken Şemseddin d&uuml;nyaya gelmiş olmalı. Belki de annesi Tebrizli bir cariyeydi. 1183-4&#8217;lerde doğmuş olması gereken Şemseddin&#8217;in &ccedil;ocukluk ve ilk gen&ccedil;lik yaşamı, b&uuml;y&uuml;k olasılıkla dedesi ve İsmailiğin B&uuml;y&uuml;k Kıyamet &ouml;gretisinin uygulayıcısı Ala Muhammed&#8217;in Alamut&#8217;taki sarayında ge&ccedil;ti. Onun uzun İmamlık d&ouml;nemi (44 yıl) i&ccedil;erisinde İsmaililer, Doğu Akdeniz&#8217;den Hazar kıyılarına uzanan geniş coğrafyada kurulmuş &ccedil;ok sayıda Dar al-Hicra kale yerleşmeleri ağının oluşturduğu Alamut Nizari toplumcu federatif devletinde tam bir şeriatsız &ouml;zy&ouml;netime kavuşmuşlardı.</p>
<p> 9 Dawlatshah, Tazkirat al-Shu&#8217;ara, s.216&#8217;dan aktaran Franklin D.Lewis: RUMİ, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi. Oneworld-Oxford 2000: 265-6: <br /> &quot;Bazı modern eşcinsel yazarlar ve &ccedil;evirmenler Devletşah&#8217;ın bu pasajlarından, Şems ile Celaleddin Rumi arasında bu t&uuml;r bir ilişki olduğunu &ccedil;ikarmaktadirlar. Oysa Devletşah onların ilişkilerinin fiziksel olduğunu kesinlikle belirtmez. Kaldı ki, Şemseddin&#8217;in kendisi Makalat&#8217;ında Evhadeddin Kirmani&#8217;yi gen&ccedil; erkeklerle ilişkisinden dolayı kınamaktadır.&quot; F. D. Lewis</p>
<p> 3.1 İmam Ala Muhammed II (1168-1210) Kişiliği ve D&ouml;nemine Kısa Değinmeler <br /> B. Hourcade <br /> &quot;Hasan&#8217;ın oğlu Nur al-Din Muhammed II (&ouml;lm. 1210), diye yazıyor; Alamut&#8217;ta gizlenmiş olan Nizar&#8217;ın torunlarından birinin sır (gizli) oğlu ger&ccedil;ek İmam olarak duyurduğu babasının yapıtını (B&uuml;y&uuml;k Kıyamet &ouml;gretisi İ.K.) sağlamlaştırdı.&quot; (&quot;Encyclopaedia of Iran and Islam&quot; ed. by Yarshater, London 1982: 800). <br /> Biraz daha a&ccedil;arsak Ala Muhammed, batıni &ouml;gretiler ve felsefe &uuml;zerindeki ilgisine kendini fazlaca kaptırmıştı. Onun edebi verimliliği ciltler doldurdu ve İsmaililerin &ouml;gretilerini ortaya a&ccedil;ıklayan Kuran yorumları &uuml;zerinde bir &ccedil;ok kitap yazdı. O Arap&ccedil;a&#8217;da da &ccedil;ok ileriydi; par&ccedil;aları hala Kazvinli M&uuml;sl&uuml;manların anılarında yaşayan Arap&ccedil;a bir&ccedil;ok şiirler ve atas&ouml;zleri d&uuml;zenledi. Bu arada onun d&ouml;neminde İran ve Suriye&#8217;deki M&uuml;sl&uuml;manlar arasında, Kıyamet hakkında bazı yanlış anlamalar başlamıştı ve bu y&uuml;zden Ala Muhammed Kıyamet &ouml;gretilerini haklı g&ouml;stermek maksadıyla birka&ccedil; risale yazdı. Kıyamet &ouml;gretisi değerlendirmesinde o da elbette, her zamanki gibi, İmama merkezi rol vermekteydi. Burada, hi&ccedil;birşey anlamayı değil, fakat İmamı ve onda Tanrısal ger&ccedil;eğin a&ccedil;ınımını (zuhurunu) bekleyen İsmaililerin tam bir kişisel bi&ccedil;im değişimi kapalı olarak belirtilmektedir. İmam, kendi &ouml;z&uuml;nde Tanrı&#8217;nın yery&uuml;z&uuml;nde ki mazharı (epiphany) olarak tanımlanmaktadır. (www.ismaili.net)<br /> 1200&#8217;lerde yazılıp tamamlanan Haft-ı Babı Baba Seyyid-na kitabı B&uuml;y&uuml;k Kıyamet, &ouml;zy&ouml;netiminin bir&ccedil;eşit anayasası olmuştu. Ancak onları sapkın (rafızi, heresy) olarak niteleyen &ccedil;evrelerindeki Abbasi Halifeliği, Harezmşah, Sel&ccedil;uklu vb. S&uuml;nni-Şii Şeriat y&ouml;netimleri, bu yeni durumda İsmaililere daha fazla d&uuml;şman kesilmişlerdi. <br /> Muhammed II&#8217;nin son 16 yılı boyunca İran Nizari İsmailileri, &ouml;nemsiz de olsa komşularıyla yeniden savaşlara girişti; &ouml;rnegin, Rudbarlı İsmaililer Mazanderan ile boğuştular ve Alamut, bu b&ouml;lgede Bavandid Husameddin Ardaşir&#8217;e başkaldıran Ruyan y&ouml;neticisi Bisutun&#8217;a sığınma hakkı verdi. Daha sonra Rudbarlı Nizariler Bavandid Şems&uuml;l M&uuml;lk Şah Gazi R&uuml;stem II&#8217;nin gen&ccedil; kardeşini bir saldırı sırasında &ouml;ld&uuml;rerek Mazanderan&#8217;a yayıldılar. Aynı zamanda Harezmiler&#8217;e karışarak Daylam&#8217;ın i&ccedil;erilerine kadar girdiler&#8230; </p>
<p> 3.2 Ve Celaleddin Hasan III (1210-1221)<br /> Muhammed II&#8217;nin en b&uuml;y&uuml;k oğlu olan Celaleddin Hasan&#8217;ın daha &ccedil;ocukluk yıllarında babasından nass aldığı, yani İmam olarak onun yerine ge&ccedil;irileceği biliniyordu. Ancak mansus (nass almış) olarak ge&ccedil;irdiği prenslik d&ouml;neminde Kıyamet &ouml;gretisi ve uygulamalarından memnun olmadığının belirtileri vardı. Ger&ccedil;ekte o Nizariler ile, daha b&uuml;y&uuml;k olan S&uuml;nni d&uuml;nyası arasında bir yakınlaşmayı arzu ediyor. Bu y&uuml;zden gelecekte iyi ilişkilerde bulunmayı istediği bir&ccedil;ok S&uuml;nni y&ouml;neticilere gizlice kendi fikirlerini ulaştırıyordu. (Farhad Daftary, agy. s. 404-405)<br /> 1210 Eyl&uuml;l&#8217;&uuml;nde zehirlenerek &ouml;ld&uuml;r&uuml;len Alaaddin Muhammed II&#8217;nin yerine ge&ccedil;en Celaleddin Hasan III, kurduğu ilişkiler &ccedil;er&ccedil;evesinde tasarladığı, zorbacı reformunu hemen uygulamaya ge&ccedil;irdi. Kıyamet &ouml;gretisini reddedip, S&uuml;nni şeriatını zorunlu kıldı. İsmaili k&ouml;ylerine camiler ve hamamlar yaptırdı. Bağdad Halifesi Nasır&#8217;a, Muhammed Harezmşah&#8217;a ve diğer &uuml;lke emirlerine onun reformunu bildirmek &uuml;zere el&ccedil;iler g&ouml;nderdi. Irak ve Horasan&#8217;dan Şeriatı &ouml;gretmek i&ccedil;in S&uuml;nni fakihler Alamut&#8217;a davet edildi. 1211 yılında Halife Nasır, Celaleddin Hasan&#8217;ı Nev-M&uuml;s&uuml;lman, yani yeni M&uuml;sl&uuml;man olarak S&uuml;nni d&uuml;nyasına kabul etti. Ertesi yıl Gilan b&ouml;lgesinden S&uuml;nni Kutum y&ouml;neticisi Keykavus Şehinşah&#8217;ın (ertesi yıl oğlu ve halefi Alaaddin Muhammed III&#8217;&uuml; doğuracak olan) kızkardeşi ile evlendi. Ayrıca &uuml;&ccedil; S&uuml;nni y&ouml;neticisiyle daha evlilik yoluyla akraba oldu 1213&#8217;te annesini Halife Nasr aracılığıyla Hacca g&ouml;nderdi. Bu değişimlere kuşkuyla bakan Kazvinli fakihler ve &ouml;nemli kişilerin Alamut kitaplığını denetlemesine ve heretic (sapkınlık) olarak değerlendirdikleri kitapları yakmalarına bile izin verildi. Rudbar, Kumi, Kuhistan, Suriye İsmaililerinden de Hasan&#8217;ın buyruklarına hi&ccedil;bir karşikoyum gelmedi. <br /> W. Montgomery Watt, &quot;Islam and the Integration of Society&quot; (London 1961: 77) adlı kitabında bu konuda şu g&ouml;r&uuml;şe yer veriyor: <br /> &quot;İsmaililer i&ccedil;in İmam aynı zamanda mutlak otokrattı, onun kararları kabul edilmek zorundaydı. Bununla birlikte onun bu yeni kararı garip g&ouml;r&uuml;lebilirdi; kendisinden daha fazla bildiğine inandığından İmama sonuna kadar saygıyla bağlı olan sadık bir inan&ccedil;lı kişi bunu sorun yapamazdı. Ger&ccedil;ekten topluluğun, Hasan III&#8217;&uuml; teredd&uuml;ts&uuml;z izlemiş olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor.&quot; <br /> Hasan III, İmamlık kavramını terketmedi ve s&ouml;zde reddettiği Kıyamet &ouml;gretisi gereği &quot;şaşmaz ve yanılmaz İmam&quot; inancına dayanan bu boyun eğişi rahat&ccedil;a kullandı. İsmaililer, Alamut&#8217;un bu 11 yılını Kıyamet &ouml;gretisine giydirilmiş takıye &ouml;rt&uuml;s&uuml; olarak algıladı; bunu ikinci bir satr (gizlenme) d&ouml;nemi kabul etti. (Farhad Daftary, agy. 105 vd. ve &quot;The Cambridge History of Iran vol.5 &quot;, London 1968: 470)<br /> Bizce, Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n, İmam Cafer oğlu İsmail&#8217;den (760&#8217;lardan) itibaren tam 450 yıldır, heterodoks İslam (Alevilik) olarak bir&ccedil;ok aşamalar ve gelişimler g&ouml;steren İsmaili inancını, t&uuml;m &ouml;gretileri ve tapınma kurumlarıyla reddederek, koskoca toplumu S&uuml;nni Şeriatına &ccedil;ekme girişimi i&ccedil;in &ccedil;ok hazırlıklı olması gerekiyordu. Bunun da &ouml;tesinde kendisini ve yaşamını g&uuml;venceye alabilmesi i&ccedil;in etkili dış g&uuml;&ccedil;lere gereksinimi vardı. B&uuml;t&uuml;n bunları sağlaması i&ccedil;in olasıdır ki, prensliğinin son birka&ccedil; yılını harcamış olmalıdır. <br /> Kuşkusuz işte bu d&ouml;nem i&ccedil;erisinde en b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ocugu Şemseddin Muhammed&#8217;i de bu siyasetine hazırlama &ccedil;abasi olmuştur. B&uuml;y&uuml;k olasılıkla dedesinin sarayında Alamut&#8217;un sert savaş&ccedil;i disiplini ve İsmaili Kıyamet &ouml;gretisi ve inan&ccedil; felsefesi eğitimi almış olan Şemseddin Muhammed&#8217;in, Tebriz&#8217;de, Halep&#8217;te Bağdad&#8217;da gizlice Şafii ve Hanefi fıkıhı, S&uuml;nni Şeriatı alanlarında s&ouml;z sahibi olacak kadar dersler aldırtıp yetişmesini istemiştir. Zaten Şems&#8217;in, Makalat&#8217;ın İran ve T&uuml;rkiye n&uuml;shalarında onun, bu dersleri aldığı a&ccedil;ık ya da kapalı bi&ccedil;imlerde belirtildiğini Franklin D. Lewis uzun uzun a&ccedil;ıklamaktadır.(F. D. Lewis, Rumi&#8230;s. 142-143) Ancak bunlar, Hasan III&#8217;&uuml;n oğlu &uuml;zerindeki b&uuml;y&uuml;k siyasi tasarımları dolayısıyla baskıyla yaptırıldığı, Şems&#8217;in babası hakkında yukarıda verdiğimiz s&ouml;ylemlerinden anlaşilıyor.<br /> Celaleddin Hasan&#8217;ın dışarıda kendini g&uuml;&ccedil;lendirme, toprak ve &ccedil;ikar kazanma ve ilişkilerine gelince; ilk&ouml;nce Azerbaycan ve Arran&#8217;ın altıncı ve son İldeniz hanedanı y&ouml;neticilerinden Muzaffaruddin &Ouml;zbek bin Pehlivan (1210-1225) ile yakın ilişkiyi geliştirdi. &Ouml;zbek, Irak-ı Acem&#8217;de başkaldırmış olan vekili Nasiruddin Mengli ile anlaşmayı kararlaştırdığı zaman, Alamut&#8217;tan yardım araştırdı. Celaleddin Hasan III, ordusunun başinda 1214 yılında Alamut&#8217;tan ayrıldı ve &Ouml;zbek&#8217;in sarayının bulunduğu Azerbaycan&#8217;a gitti.<br /> &Ouml;zbek&#8217;le bir s&uuml;re Bailakan&#8217;da birlikte kaldı ve oradan Suriye, Bağdad ve diğer &uuml;lkelere ortak el&ccedil;iler g&ouml;nderdiler. Buralardan Irak-ı Acem&#8217;den Meng&#8217;liyi s&uuml;rmek i&ccedil;in kuvvetler istediler. Abbasi halifesi Muzaffaruddin Wajh (Vech) Sabu komutasındaki ordularını g&ouml;nderdi ve aynı şekilde Suriye&#8217;den bir ordu geldi. 1215 yılı i&ccedil;inde Hamdan yakınları yapılan savaşta Mengli yenildi. Zaferden sonra Celaleddin Hasan III Abhar ve Zanjan eyaletlerini elde etti.10<br /> Hasan III&#8217;&uuml;n &Ouml;zbek&#8217;le bu ilişkisi ve Azerbaycan&#8217;da 18 ay oturup, Alamut&#8217;tan uzak kalışı bize g&ouml;re, &quot;İmama mutlak bağlılık&quot; inancına rağmen, kapalı bir i&ccedil; baskıdan doğan bir g&ouml;n&uuml;ll&uuml; s&uuml;rg&uuml;nd&uuml;. Başarılı olacağını kanıtlaması gerekiyordu, oldu da. Alamut İsmaili inancına aykırı izlediği bu d&ouml;nek siyasetle, onun Alamut Nizari devletine, o g&uuml;n&uuml;n d&uuml;nyasından soyutlanmış olmaktan kurtarıp, b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ikarlar kazandırdığı ve kalelerini g&uuml;venceye aldığı ger&ccedil;eği yadsınamaz.<br /> Hasan III, İran&#8217;daki korkun&ccedil; Mongol fırtınalarından da Alamut&#8217;u korumasını bildi. Bu y&uuml;zden o hemen 1219 yılında Karakurum&#8217;da bulunan Cengiz Han&#8217;a el&ccedil;ilerini g&ouml;nderdi. Celaleddin Hasan&#8217;ın el&ccedil;ilik heyeti Cengiz Han&#8217;la ancak 1221 baharında Belh&#8217;te karşilaşabildi. O, Cengiz Han&#8217;a İslam &ouml;nderleri arasında ilk iyi dilek mesajı g&ouml;nderen kimse oldu. Onun &ouml;nceden aldığı bir başka &ouml;nlemin, Azerbaycan&#8217;da uzun m&uuml;ddet kalışıyla ger&ccedil;ekleştiği g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor; orayı olasılıkla acil bir tehlike durumunda kendisi, oğlu ve torunu ya da herhangibir yakını i&ccedil;in sığınılacak uygun bir b&ouml;lge olarak se&ccedil;mişti. Sanki o, ger&ccedil;ekten bu ama&ccedil; i&ccedil;in, Alamut&#8217;tan Azerbaycan&#8217;a dokunulmamış bir yol haritası &ccedil;izmis bulunuyordu. <br /> Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n Alamut&#8217;u Ortodoks İslam&#8217;a &ccedil;evirme siyasetine dış d&uuml;nyayı inandırıp, Bağdad ve diğer S&uuml;nni &ouml;nderlerle işbirliğine girerek, 11 yıl İmamlığını kendi topluluğunun inancına aykırı bir bi&ccedil;imde s&uuml;rd&uuml;rmesi s&uuml;recinde, oğlu Şemseddin Muhammed&#8217;in onun yanında olmak zorunda bulunsa da onaylamadığını tahmin edebiliriz. Gerek Makalat n&uuml;shalarında Mevlevi yapıtlarında onun a&ccedil;ık&ccedil;a belirlenen batıni İsmaili inan&ccedil; ve felsefesi, babasına ilişkin g&ouml;r&uuml;şleri bunu g&ouml;stermektedir. Buna rağmen, gen&ccedil;liğini yaşadığı bu d&ouml;nem i&ccedil;erisinde askeri alanda iyi yetiştiği ve belki babasının m&uuml;ttefikleriyle birlikte yaptığı savaşlarda komutanlık bile yaptığı s&ouml;ylenebilir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; gelecekte, Kuhistan eyaletinin muhtaşim&#8217;liği (T&uuml;rk&ccedil;edeki &#8216;heybetli, muazzam&#8217; anlamına gelen muhteşem sıfatı) yaptığı yıllarda Sistanlılarla savaşlarında deneyim ve yeteneklerini g&ouml;sterecektir.. </p>
<p> 10 Celaleddin Hasan&#8217;ın Azerbaycan&#8217;da bulunduğu birbu&ccedil;uk yıl boyunca Muzafferaddin &Ouml;zbek ona karşi &ccedil;ok dikkate değer davranışlarda bulundu ve aralarında kardeş&ccedil;e duygular gelişti. &Ouml;zbek ona bol bol yiyecek-giyecek gereksinimi ve aşirı miktarda para g&ouml;nderiyordu. Toplantıdan sonra, Celaleddin&#8217;in her &ccedil;esitten payların verilmesi yolunda talepleri o kadar &ccedil;ok ki; sadece y&uuml;ksek subaylarına değil, fakat aynı zamanda birliklerin geneline bol bol verdiği onursal urbalar ve armağanları dağıttıktan sonra &Ouml;zbek, zorunlu harcamalar i&ccedil;in onun (Hasan III&#8217;&uuml;n) hazinesine hala her g&uuml;n 1000 altın (Dinar) g&ouml;nderiyordu.</p>
<p> 3.3 Kuhistan B&ouml;lgesi İki &Ouml;nemli Nizari Valisi D&ouml;neminde Mogollardan Ka&ccedil;an M&uuml;sl&uuml;manların Ge&ccedil;ici Sığınağı Oluyor<br /> Batıya doğru ilerleyen Cengiz Han 1221&#8217;e doğru Oksus&#8217;u ge&ccedil;ip Buhara&#8217;yı aldı. Gen&ccedil; oğlu Toluy&#8217;u Horasan&#8217;ı fethetmekle g&ouml;revlendirdi. Mogollar Merv ve Nişabur&#8217;u tamamıyla yakıp yıktı; tarlaya &ccedil;evirdi ve insanlarını &ouml;ld&uuml;rd&uuml;ler. Doğu İran&#8217;a y&ouml;neldikleri sırada Cengiz Han &ouml;ld&uuml; ve b&ouml;lge biraz nefes aldı.<br /> 1221 yılnda olasıyla zehirlenerek &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; bildirilen Hasan III&#8217;&uuml;n yerine 9 yaşindaki k&uuml;&ccedil;&uuml;k oğlu Alaaddin Muhammed III (1221-1255) ge&ccedil;irildi. Onun se&ccedil;ilmesinde, annesi ile başvezirin işbirliği b&uuml;y&uuml;k rol oynamıştı. Hasan III&#8217;&uuml;n &uuml;&ccedil;&uuml; S&uuml;nni olmak &uuml;zere birka&ccedil; karısı ya da cariyesi olduğu bilinmektedir. <br /> Alaaddin Muhammed III&#8217;&uuml;n ilk yıllarıydı. S&uuml;nni ulema dahil, Mogolların &ouml;n&uuml;nden ka&ccedil;an &ccedil;ok sayıda Horasanlı g&ouml;&ccedil;menler giderek Kuhistan&#8217;daki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Nizari İsmaili devletinin, diğer k&uuml;&ccedil;&uuml;k prensliklerden daha g&uuml;&ccedil;l&uuml; olduklarını deneyerek anlamışlardı. Kuhistan&#8217;daki Nizari topluluğu b&ouml;lgesel işlerde, olaylarda bağımsız davranma siyaseti izliyordu; diğer b&ouml;lgelerle ticaret yolları geliştirdi, bu da ekonomisinin y&uuml;kselmesine b&uuml;y&uuml;k yardımcı oldu. Nizari İsmailileri yayılma ve inan&ccedil;larını yayma tutkularını hi&ccedil; yitirmediler. Bağdad Halifesi ile Harezmiler arasındaki anlaşmazlıklar d&ouml;neminde topraklarını genişlettiler. Muhammed Harezmşah oğlu Rukneddin 1222&#8217;de Rey&#8217;de bir grup İsmaili, propaganda yaptıkları i&ccedil;in yakalatıp &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;. İran&#8217;daki Nizari toprakları Muhammed III&#8217;&uuml;n ilk altı yılı i&ccedil;erisinde &ccedil;ok genişledi&#8230; (Farhad Daftary, The Isma&#8217;ilis&#8230; s. 412-415)</p>
<p> 3.4 Şemseddin Muhammed bin Hasan Kuhistan Valisi<br /> Olasıdır ki Şemseddin Muhammed babası &ouml;l&uuml;nce, onun kendisine d&ouml;n&uuml;k siyasetini bilen Alamut y&ouml;netiminden &ccedil;ekindigi i&ccedil;in Şemseddin Tebrizi adıyla bir s&uuml;re gizlenmiş olmalıdır. Ancak onu 1224-1226 yılları arasında, olasıyla 40 yaşlarındayken Kuhistan eyaletinin muhtaşim&#8217;i (Kuhistan Nizari valilerine verilen genel ad) olarak ve aynı zamanda bir askeri komutan durumunda g&ouml;r&uuml;yoruz&#8230;<br /> Cengiz Han ve oğulları İran&#8217;ın doğu b&ouml;lgelerini ele ge&ccedil;irmişi, fakat Kuhistan İsmailileri, bu operasyonların başlangı&ccedil; d&ouml;neminde hi&ccedil; etkilenmedi. &Uuml;st&uuml;nl&uuml;g&uuml;n&uuml; s&uuml;rd&uuml;rd&uuml;. Bu nazik d&ouml;nemde, Horasanlı &ccedil;ok sayıda ulema dahil, sayısı gittik&ccedil;e artan S&uuml;nni M&uuml;sl&uuml;man g&ouml;&ccedil;menler, Kuhistan eyaleti İsmaili kasabalarında sağlam sığınaklar buldular. İsmaililer bu ka&ccedil;ar-g&ouml;&ccedil;er dalgalarını hoş karşiladı ve kendi kaynaklarıyla onlara yardımcı oldular. Kuhistan&#8217;da, İsmaililer, b&uuml;t&uuml;n kazandıklarından sağlamca yerleşik ve zengin bir &uuml;lke sağlamışlardı. İlk yıllarını Hindistan&#8217;daki Ghor hanedanının hizmetinde ge&ccedil;irmiş tarih&ccedil;i ve Sunni hukuk&ccedil;usu (kadı) Minhaj Siraj Juzjani (&ouml;.1286) Kuhistan&#8217;ı 1226 ile 1226 arasında 3 kez ziyaret etmişti. 1260 yılında yazdığı &quot;Tabakat-i Nasiri&quot;de, Kuhistan&#8217;ın &ccedil;ok bilgili İsmaili valisi Şihabuddin bin Mansur Abul Fateh&#8217;in, dağ istihkamları (kaleleri ) i&ccedil;inde bu S&uuml;nni g&ouml;&ccedil;menlere &ccedil;ok c&ouml;mert davrandığını anlatmaktadır.11<br /> Marshall G.S. Hodgson&#8217;un bu konuda verdiği bilgiden bazı doğruları &ccedil;ikarmak olası g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Ş&ouml;yleki; &quot;Kuhistan y&ouml;neticisi Şihabeddin &ccedil;ok iyi bir insan ve bir bilgin olarak nasıl &ouml;vg&uuml; aldıysa, ardılı Şemseddin Hasan-i İhtiyar da en iyi anlamda bir asker sıfatıyla &uuml;nlendi&quot; derken Şemseddin&#8217;in babasının adını vermiş oluyor. (Marshall G. S. Hodgson: The Order of Assassins. University of Chicago 1955: 244). Bizce bu adın &#8216;Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar&#8217; olarak alınması gerekir. &#8216;İhtiyar&#8217; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml; kendi istemiyle, bildiği gibi hareket eden anlamında d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rsek, Hasan III&#8217;&uuml;n kişilik yapısına uygun bir nitelik olduğu ortaya &ccedil;ikar bu lakap. Yoksa, ona S&uuml;nni şeriatını benimseyerek Bağdad halifesiyle anlaşan Hasan III&#8217;e, İsmaililer tarafından kendisine &lsquo;kocamış&#8217; anlamında İhtiyar sıfatı mı takılmıştı?<br /> Kuhistan&#8217;ın yerli İsmaililerinin, devlet hazinesinden g&ouml;sterilen bu c&ouml;mert konukseverliğin olumsuz sonu&ccedil;larını Alamut&#8217;a şik&acirc;yet ettikleri s&ouml;ylenmektedir. B&ouml;ylece Şihabuddin Alamut&#8217;a geri &ccedil;agrildi ve yerine yeni vali (muhaşim) Şemseddin (bin) Hasan İhtiyar atanmıştı. Ona da, benzer c&ouml;mert davranışından dolayı, M&uuml;sl&uuml;man g&ouml;&ccedil;menler tarfından eşit derecede hayranlık duyuldu.12 </p>
<p> 11 Juzjani (C&uuml;zcani) ,Tabaqat-i Nasiri (tr. by Ghulam Rasul Maher, Lahore 1975, 2nd vol., pp. 230-31) adlı yapıtında bir tanık olarak şunları kaydediyor: <br /> &quot;Onu bilgeliği (marifeti), bilim ve felsefeyi sınırsız &ouml;grenmis bir kişi olarak buldum; o denli akıllı ki, onun gibi bir bilgin ve filozof Horasan topraklarında yoktu. Yoksul garipleri ve gezginleri bağrına basıyordu. Horasan&#8217;nın bu gibi M&uuml;sl&uuml;manları onunla yakınlık kurmuşlar, onun g&uuml;vencesi ve koruması altına girmişlerdi. Bu (yakınlık) bağlamında onun cemaatları Horasan&#8217;ın en se&ccedil;kin ulemasından bazılarını da i&ccedil;lerine almıştı. Onların hepsini de onurlandırdı ve kendilerine saygıyla davrandı, nezaket g&ouml;sterdi. Bu olayı yaşayan insanlar anlattılar: Horasan&#8217;daki o iki ya da &uuml;&ccedil; yıllık anarşi sırasında valinin hazinesi ve ahırından, ulema ve yoksul yabancılar tarafından, bin tane onurlandırıcı giysi ve koşumlarıyla birlikte yedi y&uuml;z at verilmişti.&quot; <br /> 12 Ger&ccedil;ekte ima edilen, onun yerine atama yapılmasının ana nedeni, elibol davranması değildi, fakat başka bir g&ouml;rev i&ccedil;in &ccedil;agrilmasiydi. Shihabuddin&#8217;n kendisi yetkin bir bilgindi. Ayrıca onun Kuhistan&#8217;daki katibi Rais al-Hasan bin Saleh Munshi Birjandi İsmaili tarihini yazdı. Bu bilgileri Rashiduddin, &quot;Jamiut Tawarikh&quot; kitabının i&ccedil;inde kullanmıştır.</p>
<p> 3.5 Sistanlı S&uuml;nnilerle Yapılan Savaşlar <br /> Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar&#8217;ın Kuhistan&#8217;a varması, İsmaililerin Sistanlı komşularıyla yeni kavgaların patlamasına bir işaret oldu. Bu işaret, Şemseddin&#8217;in olasılıkla babasının İmamlığı d&ouml;neminde Sistan&#8217;la yapılan savaşlarda askeri kumandanlardan biri olmasını &ccedil;agristirabilir. İlk d&ouml;nem savaşlarına d&ouml;nersek: Sistan&#8217;ın Nasir soylu yerel &ouml;nderi Yamuniddin Behramşah binTajaldin Harb (1213-1221), &ouml;nceden İmam Celaleddin Hasan zamanında Alamut&#8217;a karşi iki savaş s&uuml;rd&uuml;rm&uuml;ş; yeğeni ise Nih kasabası yakınındaki Şehinşah&#8217;ın kalesini Alamut&#8217;a satmış bulunuyordu. Yamuniddin de 1221&#8217;de Kuhistanlı İsmaililerden kaleyi alma taleplerinden vazge&ccedil;melerini istemiş ve kuvvetle onu ele ge&ccedil;irme girişiminde bulunmuştu. Ancak Yamuniddin Kuhistan &uuml;zerine saldırmadan &ouml;nce, aynı yılın 29 Mayıs&#8217;ında g&ouml;nderilen d&ouml;rt Fedai tarafından Zarang&#8217;da &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;nce, Sistan&#8217;da Yamuniddin&#8217;in oğulları arasında tahta &ccedil;ikislar birbirini izledi. <br /> Kuhistanlı İsmaililer, itibarlı kişilerin tahta oturttuğu gen&ccedil; kardeş Nusratuddin&#8217;e karşi Ruknuddin&#8217;i desteklediler. Nusratuddin de babası gibi Şehinşah kalesi &uuml;zerindeki talebini s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yordu. Hemen arkasından Ruknuddin, 1222 yılı i&ccedil;inde İsmaililerin yardımıyla Sistan tahtını ele ge&ccedil;irdi. Bu arada Mogollar Sistan&#8217;ı -orada kalmamak kaydıyla- istila ettiler ve Ruknuddin de k&ouml;lesi tarafından &ouml;ld&uuml;r&uuml;lm&uuml;st&uuml;. Sistan eşrafı (itibarlı kişiler) Şihabuddin bin Harb ve kardeşi Ali&#8217;yi, Uthman (Osman?) Şah Nasuriddin Uthman&#8217;ı aday g&ouml;steren İsmaililerin memnuniyetsizliklerine karşin tahta oturtmuşlardı. Bu sırada Uthman&#8217;ın hakları i&ccedil;in Kirman&#8217;da konuşlanmış olan Tajuddin Yinaltagin adındaki Harezmli kumandandan destek talep ettiler. Yinaltagin 1225 yılında birlikleriyle Sistan&#8217;a girdi ve Sistan g&uuml;&ccedil;lerini yendi. Yinaltagin tahtta oturan Uthman&#8217;ın yerine, iktidarı onunla birlikte hemen hemen on yıl elinde tuttu. <br /> Bunun &uuml;zerine Kuhistan&#8217;ın İsmaili valisi Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Yinaltagin&#8217;e karşi a&ccedil;tığı savaşta kuvvetlerinin başina ge&ccedil;ti ve 1226 yılında onu b&uuml;y&uuml;k yenilgiye uğrattı. Yinaltagin&#8217;in, Kuhistanlı İsmaililer ile diplomatik g&ouml;r&uuml;şmeleri y&uuml;r&uuml;tmek i&ccedil;in el&ccedil;i olarak Minhaj Siraj Juzjani&#8217;yi ataması bu savaştan sonraydı. Minhaj Siraj Juzjani, Yinaltagin adına Nih kasabasında Semseddin ile bir andlaşma yaptı ve sonu&ccedil;ta; İsmaililer kendi yerel işlerinde bağımsız bir politika izledi ve diğer b&ouml;lgeler ile &ouml;nemli ticaret yolları geliştirdiler. Bu yollar ve yolların ulaştığı b&ouml;lgeler onların ekonomik koşullarını hızlandırma ve geliştirme kaynaklarıydı. Minhaj Siraj ateşkes anlaşmasında sonra Sistan&#8217;a d&ouml;n&uuml;nce Yinaltagin onu, İsmaililere karşi savaş duyurusunu bildirmek &uuml;zere bir kez daha Kuhistan&#8217;a gitmeye zorladı. Fakat, o Hindistan&#8217;a bir gezi yapmaya karar verdiği i&ccedil;in, ikinci bir seyahata &ccedil;ikmayi uygun bulmadı. Bu reddediş, Yinaltagin&#8217;in yaklaşimıyla &ouml;rt&uuml;sm&uuml;yordu. Bunun &uuml;zerine onun, Sistan&#8217;ın Safhad kalesinde 43 g&uuml;n tutuklanmasını emretti ve surların dışına &ccedil;ikmasini yasakladı. <br /> Bu arada Alamut, Ozbeg&#8217;in oğlu Malik Khamush ve Jaluladdin&#8217;in kardeşi Ghiasuddin&#8217;e sığınma hakkı verdi. Bu kişiler 1228 yılında, Kharezmşah tarafından g&ouml;revlerinden kovulmuşlardı. İsmaililer, Kharezmlilerin Rudbar&#8217;ı kuşatmalarına rağmen, Ghiasuddin&#8217;e yardım ettilerse de orada &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;.<br /> 1228 yılında, İsmaili el&ccedil;isi Badruddin Oxus&#8217;un doğusuna ge&ccedil;erek Mogol sarayına giderken, Celaleddin Harezmşah Suriye yolunda bazı İsmaililerin eşliğinde bir Mogol el&ccedil;isinin bulunduğunu bahane ederek, o y&ouml;ne giden b&uuml;t&uuml;n kervanların derhal durdurulmasını emretti. Buna uyan veziri Şeref al M&uuml;lk Azerbaycan&#8217;da, batı Suriye İsmaili kervanının yetmiş t&uuml;ccarını &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;. Bunun &uuml;zerine Alamut Kharezmşah&#8217;a, &ouml;ld&uuml;r&uuml;len Suriyeli İsmaililerden alınan malları haklı olarak geri isteyen bir el&ccedil;ilik heyeti g&ouml;nderdi. Bu arada Celaleddin Harzemşah&#8217;ı kızdırmış olan Ghiasuddin Alamut&#8217;tan ka&ccedil;mıştı.<br /> Sonu&ccedil; olarak, Kuhistan Nizarileri Mogol istilasından etkilenmedi, g&uuml;&ccedil;lerini gelişim ve saltanatlarını s&uuml;rd&uuml;rd&uuml;ler. Alamut&#8217;a, Şihabeddin&#8217;in yerine atanmış olan yeni muhtaşim Şemseddin de m&uuml;lteciler tarafından eşit derecede saygı ve hayranlık kazandı. Bu olaylar ve Kuhistan&#8217;daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntıları, yukarıda anlattığımız gibi Minhaj-i Siraj adıyla tanınan, Hindistan&#8217;ın Slav hanedanı Muizzi ve Guri&#8217;lerin tarih&ccedil;isi ve S&uuml;nni bir kadı, 1224-1226 arasında &uuml;&ccedil; kez Kuhistan&#8217;ı ziyaret etmiş bulunan Minhaj al-Din Uthman bin Siraj al-Din al Juzjani anlatmaktadır. Ayrıca o,Şemseddin ile Sistan adına diplomatik g&ouml;r&uuml;şmeler yapmıştı.. (Minhaj-i Siraj Juzjani: Tabaqat. vol 2: 182-185 ve 186-188&#8217;den aktaran F. Daftary, İsmailis&#8230; s.414). Bize g&ouml;re, Nişabur&#8217;un yakılıp yıkılmasından &ccedil;ok az s&uuml;re &ouml;nce gen&ccedil; Hacı Bektaş ve ailesi de Kuhistan İsmaili kalelerine sığınmış ve Şemseddin Muhammed&#8217;den yakın ilgi g&ouml;rm&uuml;şlerdi. İşte bu Kuhistan muhtaşim&#8217;i, Mevlana&#8217;nın Tebriz G&uuml;neşi&#8217;nden (Şemseddin Tebrizi) başkası değildi. </p>
<p> 3.6 Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar (Tebrizi) ve Hind Davası <br /> Hindistan kıtasında Nizari etkinlikleri esas olarak Sind&#8217;de toplandı 905&#8217;lerde Hallacı Mansur&#8217;un bu b&ouml;lgede uzun s&uuml;re kaldığı ve buralarda Karmatilerin s&ouml;z sahibi oldukları bilinmektedir. Yine Anne Marie Schimmell&#8217;e g&ouml;re, Şiiler tarafından yapılan b&uuml;y&uuml;k baskılara rağmen Multan&#8217;da İsmailizmin farklı bi&ccedil;imleri direndiler.<br /> Sind&#8217;deki İsmaili etkinliklerinin başlangıcıyla bağlantılı olan kişi Pir Şemseddin&#8217;dir. Babasının Pir Salahaddin olduğu s&ouml;ylenen Pir Şemseddin&#8217;in, Alamut&#8217;tan Sind&#8217;e g&ouml;nderilen ilk post-Alamut İmamı olduğu bildirilir. Şemseddin, burada uzun zaman alan İsmaililiği yayma etkinlikleri masalsı-destansı &ccedil;esitlemelerle &ccedil;er&ccedil;evelenmis karanlık bir fig&uuml;rd&uuml;r. Bu karanlık kişi 1240&#8217;lara kadar, Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin değil, Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar, Şemseddin Tebrizi&#8217;dir. Bazı yazarlarca, masalsı anlatımlarda, Mevlana&#8217;nın manevi rehberi ve aynı zamanda ilk post-Alamut Nizari İmamı olan,1247 yılında &ouml;ld&uuml;r&uuml;len Şemseddin Tebrizi ile aynılaştırılmasına olumlu baksalar da, mezarı Multan&#8217;da bulunan kişi, Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin&#8217;dir. Ayrıca Daftary i&ccedil;in, bazı kaynakların Şemseddin Tebrizi&#8217;nin soyağacının, Alamut d&ouml;nemi İsmaili İmamlarını izlediğini belirtmesi ilgi &ccedil;ekici gelmektedir. (F. Daftary, agy. s. 415; W. Ivanow: Shums Tabrez of Multan, in Professor Muhammed Shafi, Presentation Volume ed. S.M. Abdullah, Lahor 1955: 109-118) Bizce Farhad Daftary, bazı kaynakların Şemseddin&#8217;in İsmaili İmamlarının soyundan, yani Celaleddin Hasan&#8217;ın oğlu olduğunu ileri s&uuml;rmesini ilgin&ccedil; bulmakla yetinmeyip, bu kaynakları daha ciddi bir bi&ccedil;imde incelemeliydi. O zaman b&ouml;yle terdd&uuml;tl&uuml; bir yaklaşima girmezdi. <br /> Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar&#8217;ı Kuhistan y&ouml;neticiliğinden alan Alamut,1227 yılında onun yerine Nasiruddin Abdurrahman bin Mansur&#8217;u (&ouml;lm. 1257) atadı. Kuhistan Nizarilerinin muhteşim&#8217;i olarak, uzun s&uuml;re Kain&#8217;de ve Kuhistan&#8217;ın diğer Nizari kalelerinde oturan Nasiruddin Abdurrahman bin Mansur &ccedil;ok bilgili ve bilimi seven bir kişiydi. Kuhistan eyaleti y&ouml;neticiliğine başladığı yıl, gen&ccedil; Nasiruddin Tusi&#8217;nin (1201-1274) onun hizmetine girdiğini biliyoruz. Tusi onunla &ccedil;ok yakın dost olmuş 1235 yılında ona adadığı Ahlak-i Nasir ve Ahlak-i Muhteşim gibi yapıtlar hazırlamıştı. (F. Daftary, agy. s.409)13 <br /> Kısacası bize g&ouml;re, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, yani Şemseddin Tebrizi Alamut tarafından Bedehşan ve Kuzey Hind dava&#8217;sına atandı. Davayı yayma g&ouml;revini b&uuml;y&uuml;k şevk ve gayretle y&ouml;netip, etkinliklerini Bedehşan&#8217;dan Kashmir &uuml;zerinden, Pencap ve Sind&#8217;den, Mutan&#8217;la Gucerat&#8217;a kadar, merkezler kurarak d&uuml;zene soktu. Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Kuhistan valiliğinden sonra Huccet ya da Pir olarak bu g&ouml;revleri 1227-40 yılları arasında yapmış olduğu &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıktır. <br /> Şu halde 1247&#8217;de Sel&ccedil;uklu başkentinde katledilen Semsi Tebrizi&#8217;nin Sind, Multan halk k&uuml;lt&uuml;r&uuml; ve İsmaili toplulukları arasında yoğun bi&ccedil;imde hala yaşamakta oluşu, Kuhistan&#8217;daki başarılarından sonra Alamut&#8217;tan bu geniş b&ouml;lgeye g&ouml;nderilmiş ve Pir ya da H&uuml;ccet olarak g&ouml;rev yapmış olmasındandır. B&ouml;yle olunca, farklı kişiler olarak &#8211; bazı İsmaili araştırmacıları Şemseddin Tebrizi ve Şemseddin Multani aynı kişi olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yorlarsa da bu olası değildir-, aynı ismi taşimalarından dolayı, yaşamlarınının birbirine karışmış olması doğal sayılmalıdır. &Ouml;l&uuml;m tarihi 1356 olan Şemseddin Multani&#8217;nin, Tebrizi&#8217;den &ccedil;ok daha sonra buralarda yaşamış olduğu kesindir. Bu da Tebrizi&#8217;nin dava etkinlikleri ve s&ouml;ylenceler dolu yaşam olaylarından bazıları Multani&#8217;ninkilere karışmış olması demektir. <br /> &quot;Yerel folklorda ve (İsmaili) toplulukların s&ouml;ylencelerinde o, Hazreti Şems Tebrizi ile karıştırılıyor. Şemsi Tebrizi&#8217;nin yaşamının olayları hatalı bir bi&ccedil;imde, Pir Şems Sebzevari Multani&#8217;nkiler olarak sunuluyor; hatta &ouml;ncekinin (Tebrizi&#8217;nin) yerini sonrakinin (Multani&#8217;nin) aldığı inancı giderek genişliyor&quot; <br /> diye yazan Miss Zewahir Noorally&#8217;nin makalesinde verdiği yorum sonu&ccedil; olarak doğrudur. &Ouml;ncekinin kerametleri ya da dava etkinliklerini, Şemseddin Sebzavari Multani&#8217;nin daha etkin oluşu ve b&ouml;lgede &ccedil;ok daha uzun yaşamasından &ouml;t&uuml;r&uuml;, toplumsal bellek bu sonuncuya y&uuml;klemiştir. Ancak birbirine karıştırılan yaşam olayları, tarihsel yanlışlık ve hatadan daha fazla, bu sosyo-psikolojik etki yoğun isim ve g&ouml;rev benzerliğindendir. </p>
<p> 13 Şii doğumlu ve yirmi beş yaşindan itibaren otuz yıl boyunca İsmaili olarak yaşamış ve patronu aracılığıyla tanıştırıldığı Alamut&#8217;ta İmam Muhammet III ve onun halefinin koruması altında Alamut kitaplığında &ccedil;alismis; İsmaililik inancı, siyaset ve felsefesi &uuml;zerine &ccedil;ok sayıda eserler vermiştir. Ancak 1257&#8217;den, yani Alamut&#8217;un &ccedil;&ouml;k&uuml;s&uuml;nden itibaren Nasiruddin Tusi, kendisini destekleyen, yetiştiren, b&uuml;y&uuml;k kariyer sahibi yapan İsmaililik ve İsmaililerden ayrılmış, a&ccedil;ık&ccedil;ası onlara ihanet etmiş ve Alamut&#8217;u yakıp yıkan Hulagu&#8217;nun danışmanı ve kurduğu g&ouml;zlemevinde bir Şii d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r olarak kendini yıldızları incelemeye vermiştir.</p>
<p> 3.7 Pir Şemseddin Muhammed Taperez-Sebzevari-Multani Hakkında Bazı Kısa Bilgiler <br /> Pir Şemseddin&#8217;in Hind ve Sind dava&#8217;sına ilişkin eylemleri, hizmetleri ve Şemseddin Tebrizi&#8217;yle karıştırılması konusu İsmaili websitesi tarih departmanlarındaki genel makalelerde geniş&ccedil;e işlenmiştir. Seyyid / Pir Selahaddin&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;nden sonra, İmam Kasım Şah, Pir Şemseddin&#8217;i Daylam&#8217;da, Hind ve Sind&#8217;in Huccet&#8217;i olarak Hindistan davası (mission) i&ccedil;in g&ouml;revlendirdiği s&ouml;ylenmekte. Ayrıca Pir Şems, &ccedil;ok sayıdaki Ginan&#8217;larından birinde (Garbi, 5:17) İmam&#8217;a, yani &quot;Zamanın Efendisi Kasım Şah&#8217;ın kişiliğinde zuhur etmiş olan ger&ccedil;ek yolg&ouml;sterici ışığa ciddi bir bi&ccedil;imde (dua etmelisin) tapınmalısın&quot; diye g&ouml;nderme yapmaktadır. <br /> Pir Şemseddin hakkında en eski tanımlama, İran&#8217;ın son klasik şairi Nureddin Abdurrahman Cami&#8217;nin (817-898/1414-1492)&quot;Nafahat al-Uns&quot; (1478) başlıklı sufi yaşam &ouml;yk&uuml;leri risalesindedir. Nurullah bin Sharif Shushtari ise (d. 1019/1610) &quot;Majalis al-Mominin&quot;de (1604) soyağacını İsmaili İmamlarına bağlar. Bazı ayrıntılar da &quot;Tarikh-i Firishta&quot;da (1606) bulunduğu vurgulanmaktadır.(www.ismaili.net) Ger&ccedil;ekte bu yazarlar, daha &ouml;nce a&ccedil;ıkladığımız gibi Şemseddin Tebrizi&#8217;yi anlatmaktadırlar. &Ccedil;agdas kaynaklarda, Pir Şemseddin Multani&#8217;nin ne zaman doğduğu belirlenemiyen bir noktadır. Onca zengin malzemenin bile insanı kesin bir sonuca g&ouml;t&uuml;rmeye izin vermediği belirtiliyor. Bununla birlikte &ouml;l&uuml;m tarihi, Multan&#8217;daki t&uuml;rbesinde yazılı olan 1356 yılı tartışmasızdır. <br /> En fazla karıştırılan ve &ccedil;&ouml;z&uuml;lememis nokta, onun doğum tarihini belirlemek olmuştur. Bilginlerin b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ogunlugu Pir Şems&#8217;in 115 yıl yaşadığı &uuml;zerinde uyuşurlar; b&ouml;ylece doğduğu tarih 1240-1 g&ouml;sterilir. Buna karşilık, Pir Şems&#8217;in 115 yılından &ccedil;ok daha fazla yaşadığı ileri s&uuml;r&uuml;l&uuml;yor. &Ouml;rnegin, Sayed Bawa Ahmad Ali Khaki eski bir el yazmasını temel alarak yazdığı &quot;Dar-i Khuld-i Bari&quot; (Ahmadabad 1905: 123) kitabında Pir Şems&#8217;in &ouml;m&uuml;r s&uuml;resinin 171 yıl olduğu belirtilmektedir. Buna g&ouml;re, onun &ouml;l&uuml;m tarihi 1356 yılının ger&ccedil;ekliği d&uuml;ş&uuml;n&uuml;l&uuml;yorsa, doğum tarihi İmam Ala Muhammed (1166-1210) d&ouml;neminde, 1175 civarında olmalıdır. Daha da ileri gidilerek, Multan&#8217;daki t&uuml;rbesinde bulunan -ne zaman yazıldığı belli olmayan- Pir Şems seceresinde ise doğum tarihi 1165 g&ouml;sterilir, yani tam 191 yıl yaşamış oluyor. <br /> Bizce burada da iki Şems&#8217;in &ouml;mr&uuml; de karıştırılmış, yani birbirine eklenip tek Şems&#8217;te, yani Pir Şemseddin Sebzevar&#8217;ide birleştirilmiştir. Pir Şems Sebzevari&#8217;nin 171 ya da 191 yıl yaşadığına inanan bazı &ccedil;agdas yazarlar; Desmond kontesinin (&ouml;lm. 1604) 140 yıl, Thomas Parr&#8217;ın (&ouml;lm. 1635) 152, Henry Jenkins&#8217;in (&ouml;lm. 1670) 169 yıl &ouml;m&uuml;r s&uuml;rd&uuml;klerini ve &ccedil;ok tanınmış biyolog Prof. E. Metchinkoff&#8217;un da Glaskow&#8217;lu St. Mungo&#8217;nun 185 yıl yaşadığını kabul etmiş olmasını ve de 150 yıl &uuml;zerinde yaşamış uzun &ouml;m&uuml;rl&uuml; bazı Şeyh-Seyyid vb. &ouml;rneklerini (&quot;The New Encyclopaedia Britannica&quot; (1990, 15th ed., 20th vol., p. 428) and &quot;Encyclopaedia of Religion and Ethics&quot; (1959, 4th ed., 1st vol., p. 182; &quot;Akhbar al-Akhayar&quot; (comp. 998/1590)) g&ouml;stererek doğruluğunu kanıtlama peşindedirler. Ama nedense, bu istisna kişilerden hi&ccedil;birinin yaşamının, bir başkasıyla karışmamış olduğunu akıllarına getirmiyorlar.<br /> Pir Şems&#8217;in aşağı Sind&#8217;i ziyaret ederek, İndus nehrinin kıvrımları boyunca seyahat ettiği, b&uuml;y&uuml;k olasıyla 1328&#8217;de, davanın merkezi olan U&ccedil; Şarif&#8217;e ulaştığı anlaşilıyor. O ayrıca &Ccedil;in, Tibet, Badahşan, Kaşmir ve Gujerat&#8217;ta bir&ccedil;ok dai&#8217;ler g&ouml;revlendirdi.Kendisi misyonu (davayı) s&uuml;rekli hareket halinde tutuyordu. Hatta onun, &Ccedil;in&#8217;in bir par&ccedil;ası gibi g&ouml;sterilen ve Hindistan Budistleri arasında, kuzey Hindistani Chinab-Nagari olarak tanınan, Nepal&#8217;a kadar gitmiş olduğu s&ouml;ylenir.<br /> Multan&#8217;da Pir Şems&#8217;in pek &ccedil;ok mucizelerinden s&ouml;zedilir, fakat bunların fazla tarihsel değeri yoktur. Bunun i&ccedil;in, Pir Şemseddin&#8217;in yaşamı s&uuml;resince bi&ccedil;imlenen ve &ouml;l&uuml;m&uuml;nden sonra hızla yoğunlaşan s&ouml;ylencelerin ortasında ger&ccedil;eğe ulaşmak zordur.<br /> Bunlardan en tanınmışı ve Şemsi Tebriz ile karıştırılmasına neden olduğu sanılan, g&uuml;neşi yery&uuml;z&uuml;ne indirdiği kerametidir. Bu mucizesi Pencab&#8217;da ona taparez (yanan, alev sa&ccedil;an) sıfatını kazandırmıştı. Taparez s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n s&ouml;ylenişinde, Tabriz ile &ouml;ylesine yakınlık var ki, tıpkı Tabriz gibi telafuz edilmeye başlandı. Bu da, ikisini birbirine karıştıracak bir yanlış kuramınn &uuml;retilmesine neden olmuştur. Olasıdır ki bu y&uuml;zden, yani Şems Taparez olarak da tanınan Pir Şems, telaffuz benzerliğinden dolayı, Şems-i Tabriz ile karıştırılmıştır.<br /> Kısacası Şemseddin Tebrizi, Kuhistan muhtaşim&#8217;liğinden alınmasından, yani 1227 yılından itibaren bu b&ouml;lgelerde, adı y&uuml;zyıllarca unutulamıyacak ve kendisinden en az yarım asır sonra aynı adı taşiyan &ccedil;ok başarılı bir baş Dai Şemseddin Muhammed Sebzavari Taparez (1241?-1356) ile karıştırılacak kadar etkili olmuş ve İsmaililiği iyice k&ouml;kleştirmişti. <br /> Alamut İmamı Alaaddin Muhammed III (1221-1256) tarafından b&uuml;y&uuml;k kardeşi Şemseddin Muhammmed&#8217;i (Tebrizi) bir y&ouml;netici, baş Dai ya da Huccet olarak Hind ve Sind&#8217;e atanmış olmasında yadırganacak bir durum yoktur. Bu geleneğin varlığını g&ouml;steren bir &ouml;rnegi burada verebiliriz: İsmaililiğin post-Alamut d&ouml;nemi İmamlarından Muhammed bin İslam Şah&#8217;ın (1423-1463) k&uuml;&ccedil;&uuml;k kardeşi Pir Tajuddin 33 yaşlarındayken Hindistan&#8217;a Huccet olarak atandı (1427). O Lahor&#8217;u kendisine merkez yaptı, &ccedil;&uuml;nk&uuml; U&ccedil; Şerif&#8217;te, muhalifleri tarafından bir &ccedil;ekisme-&ccedil;atisma zemini oluşturulmuştu. Ayrıca Lahor&#8217;da İsmaili dava ile ilgili olarak Pir Şems&#8217;in torunlarıyla doğrudan ilişkisi vardı. Onun, Afganistan ve Orta Asya&#8217;ya, ayrıntıları bilinmeyen birka&ccedil; dai g&ouml;ndermiş olduğu da anlaşilıyor. </p>
<p> 3.8 Alamut Y&ouml;netimi, Rum&#8217;da Şemseddin Tebrizi Olarak Tanınan Eski Kuhistan Valisi Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar&#8217;a, 20 Yıl Sonra Bir Diplomatik G&ouml;rev Veriyor <br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin 10 Ocak ile 11 Şubat 1246 tarihleri arasında ansızın, hi&ccedil;kimseye haber vermeden Konya&#8217;dan ayrılıp, yakl&acirc;şik bir bu&ccedil;uk yıl boyunca ortadan kayboluşu; sonu&ccedil;ları o g&uuml;n&uuml;n b&uuml;t&uuml;n d&uuml;nyasını ilgilendiren bir olayın ge&ccedil;tiği zaman aralığına denk d&uuml;şmektedir. Bunun rastlantı olduğuna biz inanmıyoruz. Bu olay, 24 Agustos 1246 yılında, Mogol imparatorluğu başkenti Orta Asya&#8217;nın Karakurum b&ouml;lgesindeki Talikan&#8217;da b&uuml;y&uuml;k Kurultay&#8217;ın toplanmasıydı. Bu Kurultay&#8217;da Ogeday&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k oğlu Guyuk, Mogol Hanı se&ccedil;ilmişti. Aşağıda olayın ayrıntısını ve Şemseddin Tebrizi ile ilişkisini a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alisacagiz: <br /> Ogeday 1242 yılında &ouml;ld&uuml;. B&uuml;y&uuml;k oğlu Guyuk Mogol prenslerinden en g&uuml;&ccedil;l&uuml; olanıydı. Ancak kocası &ouml;l&uuml;nce, Nayman prenseslerinden olan Toragina (Turkan) Hatun y&ouml;netimi &uuml;stlendi. Tahta ge&ccedil;erek, yakl&acirc;şik beş yıl İmparatorluğu y&ouml;netti ve ancak bu s&uuml;re i&ccedil;inde hazırlanıp, Kurultayı toplantıya &ccedil;agirabildi. Toplantının ger&ccedil;ekleştiği ve Guyuk&#8217;un han se&ccedil;ildiği tarihe kadar onun y&ouml;netimine kimse karşi koymadı. Turkan Hatun enerjik, fakat &ccedil;ok hırslı bir kadındı. Kendisi Hıristiyan doğumlu olmasına rağmen, Ogeday&#8217;ın erken &ouml;l&uuml;m&uuml;nden su&ccedil;lanan bir M&uuml;sl&uuml;man olan Abdurrahman&#8217;ı kendisine vezir yaptı. Onun yolsuzlukları ve cimriliği genel olarak hoşnutsuzluklar yarattığı halde, hi&ccedil;kimse karşi koyacak g&uuml;&ccedil;te bulunmuyordu.<br /> Bu Kurultay hakkında en geniş bilgiyi bize, papa İnnocent IV tarafından el&ccedil;i olarak g&ouml;nderilmiş olan Fransisken rahibi John Plan del Carpin vermektedir.1245 yılı Nisan ayında Fransa&#8217;dan yola &ccedil;ikan Rahip John Plan, Balkanlar ve Rusya &uuml;zerinden 15 ayda Karakurum&#8217;a vardı. Guyuk&#8217;un tahta &ccedil;ikisi, 24 Ağustos 1246 tarihinde toplanan kurultayda yapılan t&ouml;renle ger&ccedil;ekleşti. Papanın el&ccedil;isi olarak bu t&ouml;rene katılan Rahip John Plan 1247 yılı sonunda İtalya&#8217;ya d&ouml;nebilmiştir. Onun anlattığına g&ouml;re Moskova grand&uuml;k&uuml;, G&uuml;rc&uuml;stan tahtının varisleri, Ermenistan başkumandanı Sempad, gelecekteki Sel&ccedil;uklu Sultanı R&uuml;kneddin IV.Kılı&ccedil; Arslan, Bagdad Halifesinin temsicileri, Hıristiyan İmparator, Frank el&ccedil;ileri, Alamut emiri Alaaddin Muhammed&#8217;in el&ccedil;ileri vb&#8230;bu kurultaya katıldılar (Steven Runciman: A History of the Crusades, Vol.III, 5.Baskı, London 1990: 259-260; Jean Paul Roux: Orta Asya / Tarih ve Uygarlık. &Ccedil;ev.Lale Arslan, Kabal Yayınları: İstanbul 2001; Krş. Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul Farac Tarihi II. İngilizce&#8217;den T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;ev. &Ouml;mer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara 1987: 546)<br /> Burada konumuzla yakın ilişkisi olduğu i&ccedil;in Sel&ccedil;uklu Sultanlığından giden el&ccedil;ilik heyeti hakkında Abul Farac&#8217;ın verdiği bilgiyi kısaca g&ouml;zden ge&ccedil;irelim:<br /> &quot;Vezir (Şemseddin Isfahani) bir&ccedil;ok altınlar, şahane hilatlar ve atlar hazırlayarak, onları R&uuml;kneddin (Kılı&ccedil; Arslan) ile birlikte Tatarların yanına rehine olmak &uuml;zere g&ouml;nderdi ve b&ouml;ylece barışı sağlamlamak istedi. Gen&ccedil; Prens (R&uuml;kneddin) Guyuk Han&#8217;ın yanına gelince, kendisi ile beraber olan eşraftan Bahauddin Tarjan (Tercuman?) vezir Şemseddin&#8217;den şik&acirc;yet ederek Han&#8217;a şu s&ouml;zleri s&ouml;yledi: &#8216;Vezir eşrafı &ouml;ld&uuml;rd&uuml;, vefat eden sultanın (Gıyaseddin Keyhusrev) karısıyla evlendi ve sizden emir almaksızın yeni bir Sultan (İzz&uuml;ddin) tayin etmek istedi&#8217;. Bunun &uuml;zerine Han, İzz&uuml;ddin&#8217;in tahttan inmesini ve kendi y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rmeye gelen R&uuml;kn&uuml;ddin&#8217;in h&uuml;k&uuml;m s&uuml;rmesini, Bahaeddin Tarjan&#8217;ın onun veziri olmasını ve Şemseddin&#8217;in mevkiinden atılmasını emretti&#8230; Kısa bir zaman sonra Bahaeddin 2000 Mogolla birlikte gelerek, R&uuml;kneddin&#8217;i Erzincan, Sebasteia (Sivas), Kayseri, Malatya, Zait kalesi ve Amid&#8217;de sultan ilan etti. Her yere vali ve hakimler tayin ediyor. İzzeddin&#8217;in memurlarını azlediyordu&#8230;&quot; (Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul Farac Tarihi II. İngilizce&#8217;den T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;ev. &Ouml;mer Rıza Doğrul, 2.Baskı, s.548)<br /> Alaaddin Muhammed III (1221-1256), Abbasi Halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer bir&ccedil;ok İslam &ouml;nderleri tarafından ortak anlaşmayla d&uuml;zenlenen bir el&ccedil;ilik heyetinin başina, eski Kuhistan valisi ve baş dailerden Şihabeddin ve Şemseddin Muhammed ge&ccedil;irilerek Karakurum&#8217;daki Mogol başkentine (Talikan) g&ouml;nderildi. 24 Ağustos 1246 tarihinde Mogol İmparatorluğunun başina ge&ccedil;en G&uuml;y&uuml;k Han&#8217;ın tahta oturma t&ouml;renlerine katılmıştı bu heyet. Mogol geleneğine g&ouml;re toplanan bu Kurultaya 2000 kişi katılmıştı. Alamut &ouml;nderi Alaaddin Muhammed III, bu heyetle babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan anlaşmayı ve 1228 yılında Cengiz Han&#8217;a bir dostluk &ouml;rnegi olarak kendisinin g&ouml;nderdiği el&ccedil;ilik heyetindeki yetmiş tacirin Harezmşahlılar tarafından &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml;n&uuml; anımsatan bir memorandum g&ouml;nderdi Guyuk Han&#8217;a. Ancak, Nizari el&ccedil;ileri Han tarafından hakarete uğradı ve kovuldular. Memorandum&#8217;a da ağır s&ouml;zlerle karşilık verildi. Han&#8217;ın bu ağır s&ouml;zleri ve hakaretlerine muhatap olan; ancak Kurultay geleneklerine aykırı olduğı i&ccedil;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmekten kurtulan bu el&ccedil;ilik heyetinin ikinci adamı Semsi Tebrizi&#8217;den başkası değildi. Guyuk Han, Kurultay&#8217;ın arkasından bu s&ouml;zlerini uygulamaya koydu ve Elgidey&#8217;i (El&ccedil;igiday) Mogol ordularının başina ge&ccedil;irerek İran&#8217;a g&ouml;nderdi. Hedef, İsmaililerin ve Bağdad halifelerinin idaresindeki toprakların zaptı idi. Guyuk&#8217;un Nizariler&#8217;e karşi d&uuml;şmanca planları onun &ouml;l&uuml;m&uuml;nden (1248) sonra halefleri tarafından s&uuml;rd&uuml;r&uuml;ld&uuml;. (F. Daftary, The Ismailis&#8230; s.409, 418; V.V. Barthold, Haz. Hakkı Dursun Yıldız: Mogol İstilasına kadar T&uuml;rkistan. Ankara 1990: 511-513)<br /> Şemseddin Muhammed Tebrizi, 1240&#8217;lı yıllarda Rum&#8217;da (Anadolu&#8217;da) davet&ccedil;ilik (Huccet ya da baş Dai&#8217;lik) yaptığı sırada Alamut&#8217;a &ccedil;agrilip ona bu g&ouml;rev verilmiş olmalıdır. Sistan&#8217;a karşi b&uuml;y&uuml;k bir savaş vererek, yıllarca s&uuml;ren anlaşmazlıkları sona erdirmiş bulunan Şemseddin&#8217;in başarılı bir askeri kumandan oluşu onun bu diplomatik g&ouml;reve se&ccedil;ilmesini sağlamıştır. Ancak bu g&ouml;rev aynı zamanda onun, Mogollar tarafından peşinin bırakılmaması ve olasıyla iki yıl dolmadan Konya&#8217;da &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine de neden olduğu anlaşilıyor.</p>
<p> 3.9 İmam Şemseddin Muhammed (1257-1310) ve Şemsi Tebrizi <br /> İsmaili Website&#8217;ında konuya ilişkin bazı a&ccedil;ıklamaları i&ccedil;eren, yazarı verilmemiş bir makaleden bu karşilatırmaya ilişkin kısa bir alıntı &ouml;zetleyelim: <br /> İmam Şemseddin Muhammed&#8217;in, Tebriz&#8217;deki yerli sufiler tarafından Şems Tebrizi olarak tanındığı g&ouml;r&uuml;lmektedir. Şihabuddin Şah (&ouml;lm. 1884) &quot;Khitabat-i Alliya&quot; (Tehran 1963: 42) kitabında şu a&ccedil;ıklamayı yapıyor:<br /> &quot;Tebriz&#8217;de yaşayan Şemseddin Muhammad yerli halk tarafından, yakışıklı g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml;nden &ouml;t&uuml;r&uuml;, g&uuml;neşle karşilaştırılıp, g&uuml;neşe benzetildi; b&ouml;ylece ona &#8216;Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi&#8217; denildi. Bu adlandırma Mevlana Celaleddin&#8217;in (batıni) &ouml;gretmeni Şemsi Tebrizi ile onun arasında karışıklığa neden oldu, fakat ger&ccedil;ekte onlar daima farklı kişilikler idi&quot; <br /> İmam Şemseddin Muhammad (1257-1310) birka&ccedil; kere Tebriz&#8217;de bulununca Şemsi Tebriz olarak tanınmış oldu. Aynı d&ouml;nem i&ccedil;erisinde Celaleddin Rumi&#8217;nin (&ouml;lm. 1273) batıni &ouml;gretmeni olan Şemsi Tebrizi, 1247 yılından sonra Konya&#8217;da iz bırakmadan kaybolmuştur, deniliyor. İşte bu y&uuml;zden olasıdır ki, Şemseddin Muhammed, Tebriz&#8217;de bir s&uuml;re i&ccedil;in Sufi &ccedil;evresinde Ceelaleddin Rumi&#8217;nin &uuml;stadinin adını kullanarak, onun h&uuml;viyetini g&ouml;steren kılığa b&uuml;r&uuml;nmeyi se&ccedil;miştir. Rida Quli Khan (d. 1872) &quot;Majmau&#8217;l Fusaha&quot; kitabında, &quot;Şeyh Abu Hamid Evhadeddin Kirmani, Şems-i Tebrizi&#8217;yi g&ouml;rm&uuml;ş ve onunla buluşmuştur&quot; diye yazıyor. Bu doğru değildir; Şeyh Abu Hamit Evhadeddin Kirmani&#8217;nin ger&ccedil;ekte Şems-i Tebrizi&#8217;nin mantosu i&ccedil;indeki Şemseddin Muhammed&#8217;i g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve ona benzettiğini eklemek zorundayız.<br /> Ne yazık ki, gizem bulutu, bir diğer &ccedil;agdas Şems-i Tebrizi&#8217;nin yaşamını &ccedil;epe&ccedil;evre sarmıştır. Ahmet Aflaki, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n 1247 yılında Konya&#8217;da vukubulduğunu yazmaktadır. G&ouml;r&uuml;l&uuml;yorki, bir grup sufi Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Konya&#8217;dan ayrılarak Tebriz&#8217;e gittiği dedikodusunu &uuml;retmis ve orada Şems Tebriz olarak tanınan Şemseddin Muhammed&#8217;i birka&ccedil; yıl sonra Şems-i Tebrizi ile aynılaştırıp birbirine karıştırmışlar.(www.ismaili.net)</p>
<p> 3.10 Şems Tebrizi&quot; Faili Me&ccedil;hul Bir Siyasi Cinayetin&quot; Kurbanıdır<br /> Franklin D. Lewis, kitabının Şemsi Tebriz&#8217;i işlediği b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde (s.185), &ouml;l&uuml;m&uuml; &uuml;zerine anlatılanları &ccedil;esitli kaynaklardan geniş&ccedil;e derlemiş bulunmaktadır. O, Şems&#8217;in katledildiğine inanmıyor, daha &ouml;nce birka&ccedil; kez yaptığı gibi, Konya&#8217;dan ayrılıp izini yitirdiğini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yor. &quot;Bununla birlikte&quot;, diye yazıyor, <br /> &quot;&ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; s&ouml;ylentisi Eflaki ile başladı. Diğer kaynaklarda da aynı bi&ccedil;imde s&uuml;rd&uuml;r&uuml;len Şems&#8217;in katledildiği s&ouml;ylentilerine Mehmet &Ouml;nder, Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Anne Marie Schimmel vb. yazarlar tarafından, ikinci derecede T&uuml;rk&ccedil;e kaynaklara dayandırılarak, bilimsel kılıf ge&ccedil;irildi.&quot; <br /> Yazar b&ouml;l&uuml;m&uuml;n sonunda, eski kaynakların Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml; &uuml;zerine verdikleri bilgiler ve bunlara ilişkin yorumlarını ş&ouml;yle &ouml;zetliyor:<br /> &quot;Toparlarsak, Şems&#8217;in kendisi Makalat&#8217;ında, daha &ouml;nce yapmış olduğu gibi bir iz bırakmadan kaybolduğu işaretini veriyor. Rumi, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml; &uuml;zerine hi&ccedil; bir a&ccedil;ıklama getirmediği gibi, a&ccedil;ık bir bi&ccedil;imde oğlu Alaaddin&#8217;i de evlatlıktan reddetmiyor; tersine onunla ilişki kuruyor. İki h&uuml;k&uuml;met g&ouml;revlisine onu &ouml;ven ve ilgilenmelerini isteyen mektuplar yazmıştır. Bu konuda ne 1291&#8217;de ailesinin tarih&ccedil;esini yazan Sultan Veled bir a&ccedil;ıklama yapıyor ne de 1320&#8217;den &ouml;nce Sipahsalar. Sadece 1320 ile 1353 yılları arasında Eflaki, Şems&#8217;in yaşamının sonunu &ccedil;eliskili versiyonlar halinde vermektedir; birinde Şems&#8217;in yaralı olarak ortadan kaybolduğunu, diğerinde ise &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;p bir kuyuya atıldığını. Bu ikincisi, s&ouml;zde Sultan Veled&#8217;e d&uuml;ş&uuml;nde Şems tarafından anlatılmış, o da cesedini bularak istediği yere g&ouml;mm&uuml;ş. Bunları s&ouml;z&uuml; edilen tarihlerde Eflaki, ağızdan ağıza Mevleviler arasında anlatılan &ouml;yk&uuml;lerden derlemiştir. Neden Sultan Veled yazılarının hi&ccedil;birinde bunun hakkında konuşmaz? Sonu&ccedil; olarak 14. y&uuml;zyılın ortalarında İbn Abi el-Vefa kuşkulu bir bi&ccedil;imde, Eflaki&#8217;nin Şems&#8217;in cinayete kurban gittiği ve cinayetin gizlendiği varsayımının bir &ouml;zeti olduğu g&ouml;r&uuml;len şeyleri yinelemektedir. Y&uuml;zyıl sonra, Abdurrahman Cami&#8217;nin (1414-92) &quot;Nafahat al-Uns&quot; yapıtında, Şems cinayeti &ouml;yk&uuml;s&uuml;ne ve Rumi&#8217;nin oğlu Alaaddin&#8217;in su&ccedil;ortaklığına inandığı g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. İsfahanlı Devletşah dahi 1487 yılında yazdığı Tazkerat al-Shuara&#8217;sında bu s&ouml;ylentileri gezgin dervişlerden duyduğunu anlatıyor, ama kuşkuyla bakıyordu&#8230; &Ccedil;agdas yazarlardan G&ouml;lpınarlı&#8217;ya g&ouml;re, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;nden Rumi&#8217;nin oğlu Alaaddin sorumlu, Sultan Veled ise haberlidir, ancak su&ccedil;ortağı olmamasına rağmen, cinayetin &uuml;st&uuml;n&uuml; &ouml;rtmeye &ccedil;alismistir. B&ouml;ylece cinayet &ouml;yk&uuml;s&uuml;, ağızdan ağıza dolaşarak hemen hemen zemini olmayan bir s&ouml;ylentiye d&ouml;n&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r.&quot; (Franklin D. Lewis, agy. s.191-193) <br /> Lewis&#8217;in alıntı yaptığımız bu yapıtından &ccedil;ok &ouml;nce Prof. Dr. Mikail Bayram, yayınladığı Ahi Evren araştırmalarında farklı bir g&ouml;r&uuml;ş ortaya koymuştur. Kendisiyle 1999 yılında bir s&ouml;yleşi yapmış ve yapıtlarından s&ouml;z etmiş bulunan Franklin D. Lewis (agy. s. 216, 658) onun bu konudaki &ouml;zel g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; &ouml;nemseyip kitabına almamıştır.<br /> Mikail Bayram da Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine ilişkin bilgileri Lewis&#8217;ten biraz farklı alarak &ouml;zetledikten sonra kendi g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; ş&ouml;yle sunuyor:<br /> &quot;&#8230;Ahmet Eflaki ve Sipehsalar, Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesi olayında Alaaddin &Ccedil;elebi&#8217;nin &ouml;nemli rol&uuml; olduğunu bildirmektedir. Sipehsalar, Alaaddin&#8217;in Şems ile evlendirilen gen&ccedil; ve g&uuml;zel bir hatun olan Kimya Hatun&#8217;a ilgi duyması, Şems ile aralarında bir s&uuml;rt&uuml;şmenin yanısıra Şems aleyhindeki dedikoduları Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine sebep olarak g&ouml;sterilmektedir.&quot; (Menakıb-i Hz.Hudavendigar, s.178 ve İbtidan&acirc;me Terc&uuml;mesi&#8217;nden aktaran Mikail Bayram: Ahi Evren-İmanın Boyutları&#8230; Konya 1996: 30)<br /> &quot;Eflaki ise, kimleri kasteddiğini a&ccedil;ıklamaksızın Alaaddin &Ccedil;elebi&#8217;nin bazı k&ouml;t&uuml; kişilere uyarak bu su&ccedil;u işlediğini, bu y&uuml;zden de babasına asi olduğunu kaydeder. Diğer taraftan gene Eflaki, Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesi olayının bir başka perdesini ş&ouml;yle anlatıyor: Konya&#8217;daki Vezir Nasıruddin Hankah&#8217;ında bir t&ouml;ren m&uuml;nasebetiyle bazı kimseler biraraya gelmiş; &ccedil;esitli ilimlerden, tefsir ve hadisten eski bilginlerin s&ouml;zlerini nakletmekteydiler. Şems de orada bulunuyorlarmış. Bir ara Şems topluluğa hitaben; &lsquo;ne zamana kadar onun bunun s&ouml;z&uuml;n&uuml; anlatıp duracaksınız? Kalbim bana Rabbimden haber veriyor, diyecek yok mu?&#8217; deyince orada bulunanların itiraz ve tepkileriyle karşilaştı.&quot; (Ariflerin Menkıbeleri II , s. 99 vd.dan aktaran Mikail Bayram, Ahi Evren-İmanın Boyutları&#8230;s.30-31)<br /> &quot;Eflaki&#8217;nin rivayetine g&ouml;re aynı Hankah&#8217;ta, gene bir t&ouml;ren sırasında Şemsi Tebrizi ve vezir Nasiruddin arasında meydana gelen hoşnutsuzluk y&uuml;z&uuml;nden, Nasiruddin adamlarını g&ouml;nderip Şems&#8217;i katlettirmiştir&quot;. (Ariflerin Menkıbeleri II, s.133) <br /> &quot;A.Eflaki başka bir yerde, Şems ve Mevlana yalnız otururken onu, dışarıdan &ccedil;agiran ve yedi kişi olan katiller &ccedil;etesi tarafından bı&ccedil;aklayıp &ouml;ld&uuml;rm&uuml;slerdir, diye anlatır. Bu kişilerin, vezir Nasiruddin&#8217;in adamları olduğuna olduğuna h&uuml;kmetmek gerekir.&quot; (Mikail Bayram, agy. s.31) <br /> S&ouml;z&uuml; edilen Vezir Nasiruddin&#8217;in Anadolu&#8217;da Ahi &ouml;rg&uuml;tlerinin kurucusu ve Piri olarak tanınan Ahi Evren olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; Mikail Bayram&#8217;a aittir ve hen&uuml;z kabul g&ouml;rm&uuml;ş değildir. Bayram, Eflaki&#8217;nin yukarıdaki s&ouml;ylemlerine dayanarak, vezir olarak kabul ettiği Ahi Evren&#8217;in, s&ouml;zde aralarındaki tasavvufi g&ouml;r&uuml;ş ve inan&ccedil; farklılığından dolayı -Hankah&#8217;taki tartışmalardan- &uuml;&ccedil; g&uuml;n sonra Şems&#8217;i &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;g&uuml;n&uuml; ileri s&uuml;rmektedir. Bu g&uuml;l&uuml;n&ccedil; iddiayı, daha g&uuml;l&uuml;n&ccedil; bir siyasi karşitlık iddasıyla destek vermekte; &ccedil;ok daha ileri giderek Şems&#8217;i, Moğollar tarafından Konya&#8217;ya g&ouml;nderilmiş ve onların adamı olarak su&ccedil;lamaktadır. (Do&ccedil;. Dr. Mikail Bayram: Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı&#8217;nın Kuruluşu. Konya 1991: 91-93)<br /> Ahmet Eflaki&#8217;ye g&ouml;re Mevlana, Konya&#8217;dan ayrılıp, ansızın kaybolan Şemseddin&#8217;in yolunu g&ouml;zlerken, ona aşağıdaki sıfatlarlarla hitap ediyor ve &Ccedil;elebi H&uuml;sameddin&#8217;e tarih d&uuml;ş&uuml;r&uuml;yordu: <br /> &quot;Şems&#8230;Şam&#8217;a gitmeyi kararlaştırıp kaybolunca, Hudavendigar hazretleri, onun bu seferini &Ccedil;elebi H&uuml;sameddin&#8217;e şu suretle yazdırdı: Bizim aziz efendimiz, hayıra davet&ccedil;i (Dai), ruhların &ouml;z&uuml;, kandil şişesinin sırrı; Hakkın ve dinin g&uuml;neşi, Tanrı&#8217;nın evveller ve ahirlerdeki gizli nuru geziye &ccedil;ikti. Tanrı onun &ouml;mr&uuml;n&uuml; uzatsın ve bize hayırla onun y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rmeyi nasip etsin. Tarih: 21 Şevval 643/10 Ocak-11 Şubat 1246 Perşembe g&uuml;n&uuml;.&quot; (Ahmet Eflaki: Ariflerin Menkıbeleri II, s.68, pargf. 24) <br /> Başka bir yerde &quot;Şems bir g&uuml;n Bağdad&#8217;da, bir sarayın kapısından ge&ccedil;iyordu&#8230; saraydan &ccedil;ikip yola koyuldu. Kimse ona yetişemedi&quot; diye yazılıdır.(Ahmet Eflaki, agy.s.68, pargf.28) <br /> Şems&#8217;in Şam&#8217;a gittiğini bilen Mevlana Celaleddin, onun i&ccedil;in mevla-na (efendimiz), dai (davet&ccedil;i) ve can-ı canan (ruhların &ouml;z&uuml;) gibi İsmaili deyimlerle seslenmektedir. Anlatıldığı gibi &quot;Bağdad&#8217;da bir sarayın kapısında g&ouml;r&uuml;nen ve saraydan &ccedil;ikip yola koyulan Şems&quot;, Bağdad halifesinin el&ccedil;ilerini Alamut&#8217;unkiler ile Irak-ı Acem&#8217;de bilinmeyen bir yerde, olasılıkla Kuhistan kalelerinden birinde buluşturup, Talikan&#8217;daki Kurultaya yetişmek &uuml;zere Orta Asya&#8217;ya giden bir kervana karışmışlardı. Yukarıda anlatıldığı gibi Alamut el&ccedil;ileri Guyuk Han tarafından huzurdan kovulmuş ve hakarete uğramışlardı. &Ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla Alamut el&ccedil;ileri, kendilerini Talikan dışında izleyip gizlice &ouml;ld&uuml;rme emrini almış olan Mogol askerlerini, İsmaililerin her zaman yaptıkları gibi birbirlerinden ayrılıp, gizlenme ve sık sık başvurdukları derviş, kalenderi, tacir, sarraf vb. kılıklarına girme taktikleriyle atlatmışlardı. <br /> Mevlana&#8217;ya, Şems&#8217;in Şam&#8217;da ya da Halep&#8217;te g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; haberi geldiğinde aradan bir yıldan fazla zaman ge&ccedil;miş bulunuyordu. Yirmi adamıyla onu alıp Konya&#8217;ya g&ouml;t&uuml;rmeye gelen Veled &Ccedil;elebi, Şems&#8217;i bir Frenk&#8217;le sohbet ederken buluyor. Şems olasıdır ki Frenkler arasında izini kaybetmeyi hesaplıyordu. Babasından aldığı buyruk &uuml;zerine, Veled &Ccedil;elebi tarafından Konya&#8217;ya d&ouml;nmeye ikna edilen Şemseddin Muhammed Tebrizi, F. D. Lewis&#8217;e g&ouml;re 9 Mayıs 1247 ile 23 Nisan 1248 tarihleri arasında &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml; ya da kayboldu. (Franklin D. Lewis, agy. s.185) Eflaki, Şems&#8217;in d&ouml;n&uuml;ş&uuml;nden sonra kırk g&uuml;n tamam olunca, Mevlana&#8217;nın &quot;asi m&uuml;ritleri kaynaşmaya ve kıskan&ccedil;lıklarından tekrar k&uuml;stahlık ve taşkınlıklar yapmaya başladılar&quot; demektedir. (Ariflerin Menkıbeleri II, s.103, prf.107-108) <br /> Anlaşilıyor ki, daha Şems gelir gelmez, Mogol Hanı Guyuk&#8217;a yaranmak isteyen d&uuml;şman harekete ge&ccedil;miş ve Mevlana&#8217;nın m&uuml;ridlerini kullanmaya başlamıştı. Mikail Bayram&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k yanılgı i&ccedil;inde Ahi Evren olarak tanımladığı Vezir Nasiruddin adıyla Ariflerin Menakıbn&acirc;mesi&#8217;nde ge&ccedil;en Vezir Bahauddin olmalıdır. Bu kişi R&uuml;kneddin Kılı&ccedil; Arslan II ile Talikan Kurultayına katılan ve Guyuk Han tarafından Sultan R&uuml;kneddin&#8217;e vezir olarak atanmıştı. Yukarıda Abul Farac&#8217;ın onun hakkında anlattıklarından alıntı yapmış ve 2000 kişilik Mogol askerinin başinda, Guyuk Han&#8217;ın isteğini yerine getirme, yani R&uuml;kneddin&#8217;i Mogol korumalığında Sultan yapma &ccedil;abalarindan s&ouml;zetmiştik. İzzeddin Konya&#8217;da h&uuml;k&uuml;m s&uuml;rerken, Vezir Bahauddin yakl&acirc;şik 3 yıl s&uuml;ren doğu kentlerini işgal, saldırı, &ccedil;atisma &ccedil;arpismalardan sonra bu amacına ulaşmış R&uuml;kneddin&#8217;i başa ge&ccedil;irip, Sivas&#8217;ı başkentli Sel&ccedil;uklu Sultanlığı kurmuştu. Kuşkusuz, Kurultay&#8217;da Guyuk Han&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k &ouml;fkesini &uuml;zerine &ccedil;ekmis Alamut el&ccedil;ilik heyeti i&ccedil;erisinde Şems&#8217;i g&ouml;r&uuml;p tanımıştı Vezir Bahauddin. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; kendisi Konya eşrafından biriydi ve Mevlana&#8217;dan dolayı Şemsi Tebrizi&#8217;yi tanımıyor olamazdı. Bize g&ouml;re işte bu vezir, 1247-1248 yılları i&ccedil;inde, Mogolların desteğiyle saldırganlığını s&uuml;rd&uuml;r&uuml;rken, Guyuk Han&#8217;a yaranmak i&ccedil;in Şemseddin Tebrizi&#8217;yi Konya&#8217;ya adamlarını g&ouml;nderip &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;. Bu yıllarda Mogol yanlısı -ayrıca Mogol asıllı- olarak R&uuml;kneddin Kılı&ccedil; Arslanı tutan geleceğin b&uuml;y&uuml;k veziri ve Mevlana Celaleddin&#8217;in baş m&uuml;ridi olan Muinnuddin Pervane Tokat&#8217;ta Bahauddin&#8217;in buyruğunda bir askeri kumandandı. Vezir Bahauddin bu işi Pervane&#8217;ye de havale etmiş; onu ve Şems&#8217;i kıskanan Mevlana&#8217;nın m&uuml;ritlerini de kullanmış olabilir. Sormak gerekiyor; Mogollara d&uuml;şman olan ve onları hi&ccedil; sevmeyen Ahi Evren, Mogollar tarafından cezalandırılmak &uuml;zere aranan Şems&#8217;i ni&ccedil;in &ouml;ld&uuml;rs&uuml;n? Tasavvufi inan&ccedil;ta, aralarındaki birka&ccedil; ayrıntı farkından dolayı Şems&#8217;i &ouml;ld&uuml;rmesi Ahi Evren&#8217;in şanına yakışır mı? Bu sadece, yanlış saptama ve yargılardan kaynaklanan bir Mikail Bayram iftirasıdır. Hele onun, Şems&#8217;i Mogol ajanı olarak tanımlaması, b&uuml;y&uuml;k yanılgının &ouml;tesinde ger&ccedil;ekten tarisel bir kara&ccedil;alma!<br /> Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinin ardından ge&ccedil;en birka&ccedil; yıl i&ccedil;inde Anadolu Sel&ccedil;uklu Sultanlığı tamamıyla Mogol İmparatorluğu&#8217;nun bir doğu eyaleti durumuna girdiğinden, Mevlana dahil kimse bu &ouml;ld&uuml;rme olayından s&ouml;z edememiş. 70 yıl gibi uzun bir zaman aşimından sonra olay hakkında yanlış varsayımlar ve s&ouml;ylentiler yazıya ge&ccedil;irilmiştir. Kısacası &quot;faili me&ccedil;hul bir siyasi cinayet&quot; olarak kapanmıştır. Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden 10-12 yıl sonra Mogol (valisi, temsilcisi) vezirlerle &ccedil;ok sıkı fıkı olduğu d&ouml;nemde siyasi y&ouml;nden g&uuml;&ccedil;lenen Mevlana Celaleddin Rumi sorma cesareti g&ouml;sterdiğinde, b&uuml;y&uuml;k olasılıkla ona vezir Pervane tarafından &quot;Kan Parası&quot; &ouml;denerek, adaletin yerine getirildiği kendisine inandırılmıştır. <br /> Franklin D. Lewis&#8217;in (Rumi&#8230;s. 657-658, 6) Şems Tebrizi&#8217;nin &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmedigi, ortadan kaybolduğunu kanıtlamak maksadıyla Eflaki&#8217;den (Prgf. 155) anlattığı iki &ouml;rnek olay, bizce tam tersine siyasi bir cinayete kurban gittiğini a&ccedil;ıklayıcı kanıtlar olabilir. Birinci olay şudur: Celaleddin Rumi, m&uuml;ritlerinden birinin evinde saklanan cinayetten su&ccedil;lu bir adam i&ccedil;in, Muinuddin Pervane&#8217;ye, iltimas yapmasını rica eden bir mektup yazmış. Pervane&#8217;den, bir cinayet davası, &uuml;zerinde bir baskı yapabileceği birşey olmadığı yanıdını alınca; Rumi buna, &quot;katilin, Tanrı&#8217;nın iradesi gereğince iş yaptığını (adam &ouml;ld&uuml;rd&uuml;g&uuml;n&uuml;?) ileri s&uuml;rerek, bir başkasını &ouml;ld&uuml;ren kişinin, &ouml;l&uuml;m meleğinin oğlu (gibi) d&uuml;ş&uuml;n&uuml;ld&uuml;ğ&uuml;&quot; karşilığını vermiş. Bu yanıttan hoşlanan Pervane iltimasını yapmış; maktulun ailesini, katilin bir diyetle razı etmesi ve kan parası vermeyi kabul etmesini sağlamıştı. B&ouml;ylece katil &ouml;zg&uuml;r kalmış oluyordu.<br /> &quot;Anlatılan olayın ger&ccedil;ekten kuşku duyulan bir temeli varsa bile diyor, Franklin D. Lewis (agy. s.658), 1247 ya da 1248&#8217;de kaybolan Şems ile ilgili olamaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Şems olayı, Muinuddin Pervane&#8217;nin Sultan Rukneddin Kılı&ccedil;arslan&#8217;ın temsilcisi (naibi) olarak atanmasından (1256) ve Konya&#8217;da iktidara ge&ccedil;mesinden (1260) &ouml;nce meydana gelmiştir. &Ccedil;ok daha &ouml;nce de Tokat&#8217;ta askeri komutandı. Eflaki bu davada, kapalı da olsa, koğuşturulan katilin tanınmamış biri olduğunu ve Mevlana ailesiyle yakınlığı bulunmadığını belirtmektedir.&quot; <br /> Bu ilkel adalet sisteminin uygulandığı Rum Sel&ccedil;uklu devletinde, g&uuml;n&uuml;n y&ouml;neticileri, maktul ailesi ve dostları ile su&ccedil;lananın ailesi (katilinkiler) arasında aracılık yaparak, kendilerini bug&uuml;n&uuml;n s&ouml;ylemiyle avukat, savcı ve yargı &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml;n yerini aldıkları g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor.<br /> Eflaki&#8217;nin (Prgf. 459) anlattığı ikinci olayda Rumi, kendisine &ccedil;ok bağlı bir vaizin, yine kendisi hakkında k&ouml;t&uuml; konuşan birini yumruklayarak &ouml;l&uuml;m&uuml;ne neden olması &uuml;zerine Konya&#8217;da evine gelip sığındığını emirlerden Alamaddin Kaymar&#8217;a (1264-1272) yazıyor. Onun ilgilenmesiyle katil vaiz, maktulun (&ouml;ld&uuml;rd&uuml;g&uuml; kişinin) akrabalarına 40 000 dirhem (g&uuml;m&uuml;ş) &quot;Kan Parası&quot; &ouml;demesi &uuml;zerine serbest kalıyor.<br /> Bu &ouml;rnekte Mevlana Celaleddin, bizzat Mevlana&#8217;nın kendisini savunduğu i&ccedil;in katil olan bir vaizi, ricacı olup cezalandırılmaktan kurtarmıştır. Birinci &ouml;rnek olay doğrudan Şems ile ilgili olmayabilir. Dolaylı ilişki &uuml;zerindeki kuşkuyu saklama kaydını d&uuml;ş&uuml;yoruz; &ccedil;&uuml;nk&uuml; Şems&#8217;in katledilmesinde, Mogol ataması vezirin Mevlana&#8217;nın m&uuml;ridlerini su&ccedil; ortağı yaptığı ve onları bu eylemde kullandığı kesin bi&ccedil;imde s&ouml;ylenebilir. Bu birinci &ouml;rnekte, Mevlana, olasılıkla kendi m&uuml;ridleri ve daha sonra karısı G&uuml;rc&uuml; Hatun&#8217;la en &ouml;nemli m&uuml;ridleri arasına giren Muinuddin Pervane&#8217;nin -ki kendisinin Şems olayında parmağı olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz- tuzağına d&uuml;şerek, &quot;katil kişi &ouml;l&uuml;m meleğinin (Azrail&#8217;in) oğlu olduğu ve Tanrısal iradeyi yerine getirdiği&quot; fetvasını vermiştir. Bir katile bu g&ouml;zle bakan Mevlana&#8217;dan, Şemseddin Tebrizi&#8217;nin katilinin ortaya &ccedil;ikartilip cezalandırılması talebi beklenemezdi. İki &ouml;rnekleme bize a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;steriyor ki, Mevlana ailesine, maktulun (yani Şems&#8217;in) en yakın dostları olarak &ccedil;ok y&uuml;kl&uuml; miktarda &quot;Kan Parası&quot; &ouml;detilip, Mevlana Celaleddin&#8217;in g&ouml;zyaşları (!) durdurulmuştur. Zaten bir başka katil i&ccedil;in kendi verdiği fetva ile, kitaplar dolusu şiir ve &ouml;yk&uuml;lerinde b&uuml;y&uuml;k bir sevgi i&ccedil;inde &ouml;vg&uuml;ler d&uuml;zd&uuml;ğ&uuml; Şems&#8217;in katledilme olayı ve katili hakkında ima yollu bile s&ouml;zetmekten kendi kendisini engellemiş oluyordu. Acaba yazmış, sık&ccedil;a konuşmış olsaydı bile, olayın arkasında y&ouml;netim ve dış ilişkiler olunca, g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de olduğu gibi, &quot;faili me&ccedil;hul bir siyasal cinayet&quot; olarak zamanın derinliklerinde g&ouml;m&uuml;l&uuml;p gitmez miydi dersiniz? <br /> Ailesinin tarih&ccedil;esini anlatan, hatta Şems&#8217;in Makalat&#8217;ını d&uuml;zenlemiş olduğu s&ouml;ylenen oğlu Sultan Veled de olaydan tek s&ouml;z etmemiştir. Ancak &ccedil;ok ilgin&ccedil;tir, Veled &Ccedil;elebi, kitaplarında tek s&ouml;z etmediği Şemseddin Tebrizi&#8217;nin katledilme olayını (kimin tarafından &ouml;ld&uuml;rt&uuml;ld&uuml;g&uuml; doğru olmasa da), g&ouml;rd&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; (!) bir r&uuml;ya aracılığıyla karısına s&ouml;yletmiş ve dedikodu bi&ccedil;iminde yayılmasını sağlamıştır. Bu sayede olay tam 72 yıl sonra Sipehsalar tarafından ilk kez yazıya ge&ccedil;irilmiş oluyordu.</p>
<p> 4. Araştırmamızda Vardığımız Sonu&ccedil;ları &Ouml;zetlersek<br /> Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (G&uuml;neş), Şems-i Tebriz (Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din g&uuml;neşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. farklı isimler, İsmaili İmamları soyundan bir Huccet ya da baş Dai makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik devrelerinde y&ouml;netici, siyaset adamı, askeri komutan ve bir diplomat olarak g&ouml;rmekteyiz&#8230;<br /> Eski ve yeni S&uuml;nni-Şii yazarlar, araştırmacılar ise Şems&#8217;in, kendilerinin bağlı bulundukları mezhep ve tasavvufi tarikatlarlarından (Şii, Şafii / İşari, Hanefi / Mevlevi vb.) birinden olduğunu g&ouml;stermekten &ccedil;ekinmemisler. Onu batıniliğinden ve Alamut İsmaililiğinden koparmak i&ccedil;in &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k &ccedil;aba harcamışlardır.<br /> Daha &ouml;nce bizim de aralarında bulunduğumuz Alevi-Bektaşi araştırmacıları da, &quot;Vilayetn&acirc;me&quot;yi temel alarak, Şems&#8217;in Hacı Bektaş Veli&#8217;nin halifelerinden olduğu ve onu &quot;baş ile git başsız gel&quot; diye ağır bir g&ouml;revle Mevlana&#8217;ya g&ouml;nderdiğinde ısrarlıdırlar. Oysa Şemseddin ondan en az 30 yaş b&uuml;y&uuml;k ve tersine Hacı Bektaş&#8217;ın eğitilip yetiştirilerek bir batıni velisi, bir kutb olmasında b&uuml;y&uuml;k emeği vardır. O bir batıni Dai&#8217;si olarak, Alamut İsmaili İmamının Huccet&#8217;i ya da baş Dai&#8217;si olan Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar&#8217;a bağlıydı. 1224&#8217;de Hacı Bektaş onunla tanışırken 18 yaşindan k&uuml;&ccedil;&uuml;kt&uuml;. &Ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla Şems&#8217;in korumalığında, bir Kuhistan kalesi olan Şahdiz kalesindeki Abdulmalik Attaş (&ouml;lm. 1107) tarafından kurulmuş İsmaili medresesinde ya da 1257 yılında yakılıp yıkılmadan &ouml;nce, yakl&acirc;şik 200 bin ciltlik kitaplığı bulunduğu s&ouml;ylenen Alamut kalesinde batıni eğitimini tamamlamıştı.<br /> Araştırmalarımız Şemseddin Tebrizi ile 1224-1226 yılları arasında Kuhistan eyaleti İsmaili valisi (muhtaşim&#8217;i) Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar&#8217;ın aynı kişi olduğu d&uuml;ş&uuml;ncesine g&ouml;t&uuml;rd&uuml;. Bu olayın &uuml;zerinde hi&ccedil; durmamış g&ouml;r&uuml;nen İsmaili tarihi araştırmacıları, her nedense Tebrizi&#8217;nin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; tarihlerde 7-8 yaşinda bulunan Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin Muhammed Sebzavari (Multani Taparazi) ile Şems Tebrizi&#8217;nin aynı ya da farklı kişilikler oldukları &uuml;zerine &ccedil;ok sayıda yazılar d&ouml;kt&uuml;rm&uuml;şlerdir. Zaten aynı kişi olmaları olanaksızdır; buna rağmen Hind kıtasında ve Orta Asya İsmaili toplulukları arasında Pir Şemseddin&#8217;in Şems Tebrizi olarak adlandırıldığı, birbirine karıştırıldığı konusuna -araştırmacıların &ccedil;ogu aynı kişi olmadıklarını vurguladıkları halde- akılcı ve anlamlı &ccedil;&ouml;z&uuml;mler getirilmemiştir. Bunun yolu da, geleneksel s&ouml;ylemlerin ve kaynakların verdiği doğrudan ve dolaylı bilgileri yorumlayarak, Şemsi Tebrizi ile Alamut İmamları ve Alamut y&ouml;netimiyle sağlam bir k&ouml;pr&uuml; kurmak ve Hind ve Sind&#8217;deki dava etkinliklerini araştırmaktan ge&ccedil;er. Biz bu yolu se&ccedil;tik; Alamut İmamı Celaleddin Hasan&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k oğlu olan Şemseddin Muhammed&#8217;in kırk yaşlarındayken Kuhistan valisi olarak atanması kadar doğal bir durum olamazdı. A&ccedil;ıklayıcı bir belge olmamasına rağmen, 1227&#8217;den itibaren aynı Şemseddin Muhammed&#8217;in Hind ve Sind b&ouml;lgelerinde yıllarca İsmaili dava etkinliklerini &ccedil;ok etkili bir bi&ccedil;imde y&uuml;r&uuml;tm&uuml;ş olduğuna inanıyoruz. Eğer b&ouml;yle olmasaydı, 14. y&uuml;zyılın ilk &ccedil;eyreginden, ikinci yarısının başlarına kadar yerli dillerde s&ouml;ylediği binlerce ginan (beyitler) ve garbi&#8217;leriyle (şarkılar) inancın propagandasını yapmış ve keramet olarak g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze gelmiş etkinlikleriyle g&ouml;n&uuml;llerde taht kurmuş; ayrıca soyundan gelen Pir&#8217;lerle davayı kuşaklar boyu s&uuml;rd&uuml;rm&uuml;ş Pir Şemseddin Muhammed Multani&#8217;den (&ouml;lm. 1356) sonra, h&acirc;l&acirc; İsmaili halklarının toplumsal belleğinde Şemsi Tebrizi kalır mıydı? <br /> Ayrıca ilk post-Alamut İmamı Şemseddin Muhammed&#8217;in (1257-1310), Tebriz&#8217;deki yerli sufiler tarafından Şemsi Tebrizi olarak tanındığı g&ouml;r&uuml;lmektedir. Pir Shihabuddin Shah (&ouml;lm. 1884) &quot;Khitabat-i Alliya&quot; (Tehran, 1963, p. 42) kitabında şu a&ccedil;ıklamayı yapıyor:<br /> &quot;Tebriz&#8217;de yaşayan Şemseddin Muhammed yerli halk tarafından, yakışıklı g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml;nden &ouml;t&uuml;r&uuml;, g&uuml;neşle karşilaştırılıp, g&uuml;neşe benzetildi; b&ouml;ylece ona &#8216;Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi&#8217; denildi. Bu adlandırma Mevlana Celaleddin&#8217;in (batıni) &ouml;gretmeni Şemsi Tebrizi ile onun arasında karışıklığa neden oldu, fakat ger&ccedil;ekte onlar daima farklı kişilikler idi&quot; <br /> 1244 yılında Şemseddin Muhammed bin Hasan Tebrizi&#8217;yi artık Konya&#8217;da g&ouml;r&uuml;yoruz. &Uuml;&ccedil; yıl sonra ansızın, kimseye birşey s&ouml;ylemeden 11 Şubat 1246 tarihinde ortadan kayboluyor Şems Tebrizi. Alamut İmamından aldığı buyruk &uuml;zerine son olarak bir diplomatik g&ouml;rev yerine getiriyor; Alamut Nizari İsmaili devleti ve Bağdad Halifeliğinin el&ccedil;ilik heyetinin başinda iki eski Kuhistan mustaşim&#8217;i olarak Şemseddin Muhammed ve Şihabuddin, birlikte Mogol başkentinde 24 Agustos 1246&#8217;da toplanan Kurultay&#8217;a katılıyorlar. <br /> Ancak bu son y&uuml;klendiği siyasal ve diplomatik g&ouml;revin i&ccedil;eriği, yeni Mogol Hanı Guyuk (&ouml;lm. Nisan 1248) tarafından d&uuml;şmanca karşilanması y&uuml;z&uuml;nden, Şems&#8217;in kendi sonunu hazırladı. Bir yıl d&ouml;rt ay sonra sonra Konya&#8217;ya geri d&ouml;nen Şemseddin Tebrizi 1247 sonunda ya da 1248 yılı başlarında; kendilerine menşur (yarlıg) verip Rum&#8217;a Sultan olarak atamış olan Guyuk Han&#8217;a yaranmak i&ccedil;in, Rukneddin Kılı&ccedil;arslan III&#8217;&uuml;n veziri Bahauddin tarafından katlettirilmiş ve olay &quot;faili me&ccedil;hul bir cinayet&quot; olarak tarihe ge&ccedil;miştir. Bu &ccedil;alismayla olayın 754 yıldan beri korunmakta olan gizeminin bir kıyısından &ccedil;ok ince bir gedik a&ccedil;tığımızı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Umuyoruz ki bu gedik, &ccedil;esitli tartışma ve tezlerle genişletilir.<br /> Kaynaklar<br /> Ahmet Eflaki, &Ccedil;ev. Tahsin Yazıcı: Ariflerin Menkıbeleri I. 4. Basım, İstanbul 1986.<br /> Ahmet Eflaki, &Ccedil;ev. Tahsin Yazıcıoğlu: Ariflerin Menkıbeleri II. İstanbul 1989.<br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin. 4.baskı, İstanbul 1985. <br /> Mevlana Celaleddin. Mektuplar. Haz. Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı. İstanbul 1963. <br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli &quot;Vilayetn&acirc;me&quot;. İstanbul 1990. <br /> Claude Cahen, &Ccedil;ev. Yıldız Moran: Osmanlılardan &Ouml;nce Anadolu&#8217;da T&uuml;rkler. İstanbul 1984. <br /> Henry Corbin: Histoire de la Philosophie Islamique. Paris 1986. <br /> Marshall G. S. Hodgson: &quot;Translation of the HAFT BAB-I BABA SAYYID-NA and Commentary Thereon&quot;, The Order of Assassins. University of Chicago 1980. <br /> Benjamin Walker: Foundations of İslam. London 1998. <br /> Timoty Freke: The Wisdom of the Sufi Sages. Goldsfield Press Ltd.: printed in Hong Kong 1999. <br /> Hacı Bektaş Veli. Makalat. Haz. Sefer Aytekin, İstanbul 1954.<br /> Franklin D. Lewis: Rumi, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi. Oneworld-Oxford 2000.<br /> Firdevs-i Rumi (Uzun Firdevsi). Vilayetn&acirc;me (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli). Haz. E. Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul 1995. <br /> İ. Hakkı Uzun&ccedil;arşilı: Anadolu Beylikleri. Ankara 1984.<br /> İlhan Başg&ouml;z: Yunus Emre I. Cumhuriyet D&uuml;nya Klasikleri: İstanbul 1999.<br /> Ahi Evren (Şeyh Nasır&uuml;ddin Mahmut al-Hoyi). İmanın Boyutları (Metali-&uuml;l İman). &Ccedil;eviri ve İnceleme: Do&ccedil;.Dr. Mikail Bayram, Konya 1996.<br /> Louis Br&eacute;hier: La Civilisation Byzantine. Paris 1970.<br /> &Uuml;mit Hassan: &quot;Siyasal Tarih, A&ccedil;ıklamalı Bir Krolonoji&quot; T&uuml;rkiye Tarihi I. İstanbul 1980.<br /> &quot;Pandiyat-i Jawanmardi&quot; (Sermons of İmam Mustansir Billah II). yayım ve &ccedil;ev. W.İvanow, Leiden 1953.<br /> F. Daftary: The Ismaili&#8217;is, Their history and doctrines. 2. baskı, Cambridge University Press 1992.<br /> Al Shustari, al Qadi Nur Allah, Majalis al-Mominin 6th vol. Tehran 1375-1376/1955-1956.<br /> Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov.<br /> Encyclopaedia of Iran and Islam&quot; ed. by Yarshater, London 1982.<br /> W. Montgomery Watt: Islam and the Integration of Society. London 1961.<br /> The Cambridge History of Iran,Vol.5, The Saljuq and Mongol Periods. ed. P. Jackson and L. Lockhart, Cambridge 1968.<br /> Juzjani, Minhaj al-Din Uthman b.Siraj: Tabaqat-i Nasiri. (&Ccedil;ev.Ghulam Rasul Maher, Lahore 1975, 2nd vol.<br /> W. Ivanow: Shums Tabrez of Multan, in Professor Muhammed Shafi, Presentation Volume ed. S.M. Abdullah (Lahor 1955).<br /> Sayed Bawa Ahmad Ali Khaki: Dar-i Khuld-i Bari. Ahmadabad 1905.<br /> Dawlatshash b. Ala Al Dawla: Tadhkirat al-shuara, ed. E.G. Browne.<br /> Jami, N. Abd al-Rahman ami: Nafahat al-Uns&quot; (1478) .<br /> The New Encyclopaedia Britannica&quot; (1990, 15th ed., 20th vol., p. 428). <br /> &quot;Encyclopaedia of Religion and Ethics&quot; (1959, 4th ed., 1st vol., p. 182); <br /> Şihabuddin Şah, Khitabat-i Alliya. Tehran 1963. <br /> Rida Quli Khan (d. 1872) &quot;Majmau&#8217;l Fusaha&quot;.<br /> Steven Runciman: A History of the Crusades, Vol.III, 5.Baskı, London 1990. <br /> Jean Paul Roux: Orta Asya / Tarih ve Uygarlık. &Ccedil;ev.Lale Arslan, Kabal Yayınları: İstanbul 2001.<br /> Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul Farac Tarihi II. İngilizce&#8217;den T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;ev. &Ouml;mer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara 1987.<br /> V. V. Barthold, Haz. Hakkı Dursun Yıldız: Mogol İstilasına kadar T&uuml;rkistan. Ankara 1990.<br /> İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Dar&#8217;ın Pirleri. 2. Basım, Alev Yayınları; İstanbul 1995.<br /> İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r,Siyaset Tarihi Ve Uluları I. Alev Yayınları: İstanbul 1995.<br /> İsmail Kaygusuz: H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş. Alev Yayınları: İstanbul 1998.</p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/">Şemseddin Tebrizi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KIZILBAŞ HALK OZANI KIZILBAŞ PİR SULTAN ABDAL</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 18:31:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/pyr-sultan-abdal/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ismail KAYGUSUZ&#160; B&#220;Y&#220;K İSYANCI KIZILBAŞ HALK OZANI PİR SULTAN ABDAL*&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; III. I. 1. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Sazıyla ve Şiirleriyle S&#246;zetmediği Konu Yoktur III. I. 2. Pir Sultan, Erenler Ceminin B&#252;lb&#252;l&#252;d&#252;r III. I. 3. Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İ&#231;in Neler S&#246;yl&#252;yor? III. I. 4. Pir Sultan&#8217;ın Yaşadığı D&#246;nem: Tanık Olduğu ve İ&#231;inde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/">KIZILBAŞ HALK OZANI KIZILBAŞ PİR SULTAN ABDAL</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> Ismail KAYGUSUZ&nbsp;  </p>
<p> B&Uuml;Y&Uuml;K İSYANCI KIZILBAŞ HALK OZANI<br /> PİR SULTAN ABDAL*&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;  </p>
<p> III. I. 1. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Sazıyla ve Şiirleriyle S&ouml;zetmediği Konu Yoktur <br /> III. I. 2. Pir Sultan, Erenler Ceminin B&uuml;lb&uuml;l&uuml;d&uuml;r <br /> III. I. 3. Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İ&ccedil;in Neler S&ouml;yl&uuml;yor? <br /> III. I. 4. Pir Sultan&#8217;ın Yaşadığı D&ouml;nem: Tanık Olduğu ve İ&ccedil;inde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri <br /> III. I. 5. Kalender &Ccedil;elebi, Dergahın Manevi &ouml;nc&uuml;l&uuml;g&uuml;n&uuml; Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Y&ouml;neltiyor <br /> III. I. 6. Pir Sultan Abdal Ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Se&ccedil;eneği <br /> III. I. 7. Kalender &Ccedil;elebi, Pir Sultan Abdal,&nbsp; Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi&nbsp; İlişkileri &Uuml;zerine<br /> III. I. 8. Pir Sultan&#8217;ın Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na bağlılığı <br /> III. I. 9. Pir Sultan Kalender Şah&#8217;ın Huzurunda &Ouml;z&uuml;n&uuml; D&acirc;ra &Ccedil;ekiyor <br /> III. I. 10. Kalender &Ccedil;elebi ayaklanması Ve Pir Sultan Abdal <br /> III. I. 11. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Kalender &Ccedil;elebi Kırımından Kurtuluşu <br /> III. I. 12. Pir Sultan Abdal Yıllar Boyu Rumeli&#8217;nde Gizlenmişti <br /> III. I. 13. Sivas İllerine Geri D&ouml;n&uuml;ş <br /> III. I. 14. Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığının Anlamı<br /> III. I. 15. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Oğlu Pir Mehmet, Kendini Dergah&#8217;taki Kayıtlardan İspatlayarak Yolu S&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor </p>
<p> III. I. 1. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Sazıyla ve Şiirleriyle S&ouml;zetmediği Konu Yoktur </p>
<p> On altıncı y&uuml;zyılın bu b&uuml;y&uuml;k Alevi ozanının şiirlerinde işlemediği konu yoktur dense yeridir. Sazıyla konuşur dertleşir inleşir: </p>
<p> Gel benim sarı tamburam <br /> Sen ne i&ccedil;in inilersin <br /> İ&ccedil;im oyuk derdim b&uuml;y&uuml;k <br /> Ben anın&ccedil;in inilerim </p>
<p> Emek &ccedil;ekip ev yaptırır ya, g&uuml;zeline bildirmeye fırsatı olmamıştır. Ama kendisine değil, ot &ccedil;i&ccedil;ek bitmeyen dağa, taşa &uuml;z&uuml;l&uuml;r: </p>
<p> Bahar geldi &ccedil;i&ccedil;ek bitti ot bitti <br /> Toprak g&uuml;ld&uuml; taşı g&uuml;ld&uuml;remedim </p>
<p> Ozanımız en y&uuml;ce konulardan en basitine kadar iner, g&uuml;zelim nefeslerini, deyişlerini, g&uuml;zellemelerini her insanın beğenisine sunar. Pir Sultan Abdal Alevi&#8217;dir, Ali ve Ehlibeyt sevdalısıdır. Aşk deryasını boylamış, ummana dalmıştır. Bu sevda onu aşk harmanında savurmuş, elenip yoğrulmuş ve kazanda piştikten sonra kendini ortaya koymuştur. Ayin-i Cem b&uuml;lb&uuml;l&uuml;d&uuml;r asıl, Ali Meydanı&#8217;nda &ouml;ter ve inci mercanlarını orada d&ouml;ker. Bu kadarla kalmaz, eksiğini noksanını da d&ouml;ker bu meydana, &ouml;z&uuml;n&uuml; D&acirc;r&#8217;a &ccedil;eker: </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım yery&uuml;z&uuml;nde <br /> Hi&ccedil; hata yoktur s&ouml;z&uuml;mde <br /> Eksiklik kendi &ouml;z&uuml;mde <br /> D&acirc;r&#8217;ına durmaya geldim </p>
<p> Pir Sultan Abdal, paşa olmuş yezitleşmiş eski bir talibinin (!) darağacında, inan&ccedil; ve d&uuml;ş&uuml;nceleri y&uuml;z&uuml;nden can vermiştir &ldquo;Şah&rdquo; diye diye.&nbsp; </p>
<p> Y&uuml;r&uuml; bire Hızır Paşa <br /> Senin de &ccedil;arkın kırılır <br /> G&uuml;vendiğin padişahın <br /> G&uuml;n olur bir g&uuml;n devrilir <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şah&#8217;ı sevmek su&ccedil; mu bana <br /> Kem bildirdin beni Han&rsquo;a <br /> Can i&ccedil;in yalvarmam sana <br /> Şehinşah bana darılır </p>
<p> III. I. 2. Pir Sultan, Erenler Ceminin B&uuml;lb&uuml;l&uuml;d&uuml;r </p>
<p> Son yarım y&uuml;zyıl i&ccedil;erisinde Pir Sultan Abdal hakkında &ccedil;ok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı d&ouml;nem ve idamı &uuml;zerine farklı g&ouml;r&uuml;şler ortaya atıldı. </p>
<p> Devrimciler Pir Sultan&#8217;ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya &ccedil;alistilar. S&uuml;nni bağnazlar ise son g&uuml;nlerde b&uuml;y&uuml;k ozanın engin Ali sevgisini &ccedil;arpitarak, Alevilerin M&uuml;sl&uuml;manlığını korumak (!) adına, &#8211; daha doğrusu onları Şii g&ouml;rmek istedikleri i&ccedil;in &#8211; Pir Sultan&#8217;ın &ldquo;Alevi olmadığını&rdquo;s&ouml;yleyecek kadar ileri gitmişlerdir.&nbsp; &Uuml;&ccedil; zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan&#8217;a k&uuml;f&uuml;rde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşilık veriyor: </p>
<p> Ezelden divane etti aşk beni <br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin <br /> Ni&ccedil;in dahledersin tarık&nbsp; d&uuml;şmanı (tarık:yol)<br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin </p>
<p> İmam-ı Ali&#8217;dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar g&ouml;ren-g&ouml;zd&uuml;r) <br /> Pir elinden zehir i&ccedil;sem şifadır <br /> Yardımcımız Muhammed Mustafa&#8217;dır <br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin </p>
<p> İmam Rıza&#8217;nın ben envariyim (nurlarındanım) <br /> Şah-ı Kerbela&#8217;da doğan Ali&#8217;yim <br /> M&uuml;nkirin yezidin Azrail&#8217;iyim <br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin </p>
<p> Pir Sultan Abdal yaşadığı d&ouml;nem, &ouml;zellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda &uuml;&ccedil; tartışmalı g&ouml;r&uuml;ş bulunmaktadır. <br /> Birinci g&ouml;r&uuml;şe g&ouml;re, Pir Sultan II.Bayezit (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni S&uuml;leyman (1520-1566) d&ouml;nemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu&#8217;ndan başlayarak, Kalender Şah dahil bir&ccedil;ok başkaldırılara tanık olmuş ve i&ccedil;inde bulunmuştur. Kanuni&#8217;nin İran seferi sırasında uyguladığı k&ouml;yl&uuml;-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; paylaşmaktayız. <br /> İkinci g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n iddiası, Pir Sultan&#8217;ın, Aziz Mahmut H&uuml;dai&#8217;nin I.Ahmet&#8217;e yazdığı mektupta adı ge&ccedil;en Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır. </p>
<p> &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; ve son zamanlarda en &ccedil;ok kabul g&ouml;rm&uuml;ş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başg&ouml;z&#8217;&uuml;n S.Eyuboğlu&#8217;nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı &ouml;ns&ouml;zde ortaya attığı g&ouml;r&uuml;şt&uuml;r.&nbsp; Bu sava g&ouml;re, Pir Sultan Abdal, 1577-78&#8217;de elli bin kişiyi toplayarak Osmanlı&#8217;ya b&uuml;y&uuml;k bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve y&ouml;netimi dehşete sokan &ldquo;D&uuml;zmece Şah İsmail&rdquo; hareketiyle doğrudan ilişkisi y&uuml;z&uuml;nden, 1588-90 yılları arasında Sivas&#8217;ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu d&uuml;ş&uuml;nce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş g&ouml;r&uuml;lmektedir.&nbsp; Ne b&uuml;t&uuml;n bunları ayrıntılamayı, ne de, &ldquo;Pir Sultan Abdal ne Hızır Paşa ile takışmasından ne de İran dostu olduğundan asılmıştır. Pir Sultan, Bedreddinci&#8217;lerle birlikte yeraltı &ouml;rg&uuml;t&uuml;nde &ccedil;alisiyor olmalıydı. İdamı onlarla birlikte hareket etmesinden kaynaklanıyordu, su&ccedil;u buydu&#8221; diye kestirilip atılan g&ouml;r&uuml;şleri&nbsp; irdelemeyi uygun g&ouml;rm&uuml;yoruz. </p>
<p> Bu arada, Baki &Ouml;z&#8217;&uuml;n Osmanlı&#8217;da Alevi Ayaklanmaları adlı kitabının son b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; &ldquo;D&uuml;zmece Şah İsmail- Pir Sultan Abdal&rdquo; başlığı altında, Pir Sultan hakkında yazılan ve ileri s&uuml;r&uuml;len g&ouml;r&uuml;şlerin &ccedil;ok geniş bir &ouml;zetine ayırmış olduğuna dikkat &ccedil;ekelim.&nbsp; Ancak, titiz bir araştırmacı olarak tanıdığımız Baki &Ouml;z&#8217;&uuml;n bu geniş &ouml;zette, Celaleddin Ulusoy&#8217;un Alevi-Bektaşiliğin 7 b&uuml;y&uuml;k ozanını tanıtan Yedi Ulular kitabından hi&ccedil; s&ouml;zetmemesini doğrusu yadırgadık. Ulusoy&#8217;un kitabının Pir Sultan&#8217;ı inceleyen b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde getirdiği ve şimdiye dek araştırmacıların &uuml;zerinde durmadığı a&ccedil;ık olan g&ouml;r&uuml;şe yer verilmemiş olması, bizce b&uuml;y&uuml;k eksikliktir. </p>
<p> III. I.&nbsp; 3.&nbsp; Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İ&ccedil;in Neler S&ouml;yl&uuml;yor? </p>
<p> Celaleddin Ulusoy, &ouml;nce b&uuml;y&uuml;k ozanın adı &uuml;zerinde değişik bir a&ccedil;ıklama getiriyor: </p>
<p> &ldquo;Pir ve Sultan s&ouml;zc&uuml;kleri tasavvuf ehlince, Alevi-Bektaşi&#8217;lerce Ehl-i Beyt soyundan gelen kutsal kişilere ve yol kurucularına verilen sıfatlardır. Bizim kişisel kanımıza g&ouml;re bu mahlasla kendisini `Pir Sultan Abdalı&#8217; olarak lanse etmiştir. `Pir Sultan Abdal&#8217;ım&#8217; derken, `Pir Sultan&#8217;ın abdalıyım&#8217; anlamında kullanmaktadır. Burada `Pir Sultan&#8217; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;, şairin bağlı olduğu yol ulusu Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali Sultan, Balım Sultan veya bir başkasıdır. (Başkası yoktur-İK)&rdquo; </p>
<p> Ger&ccedil;ekten, gelenekte Pir Sultan&#8217;ın asıl adının Haydar ya da Koca Haydar olduğu kabul edilir. O halde, ozanımız, Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nda ikrar verip nasip aldıktan sonra, bir yol talibi olarak kendini `Pir Sultan Abdalı&#8217; ni&ccedil;in saymasın? </p>
<p> Sonra Celaleddin Ulusoy, &uuml;slup farklılıklarından yola &ccedil;ikarak &ldquo;birden fazla Pir Sultanlar&rdquo; olduğunu d&uuml;ş&uuml;nmenin yanlışlığına parmak basıyor. Mahlaslarının değişik kullanıldığı şiirlerin de kesin belgelerle ispatlanıncaya değin Pir Sultan&#8217;ın sayılması gerektiğini vurguluyor ve ş&ouml;yle yazıyor: </p>
<p> &ldquo;Pir Sultan Abdal&#8217;ın yaşantısı ve kişiliği anlatılırken, O&#8217;nun Safeviler&#8217;e, &ouml;zellikle Şah Tahmasb&#8217;a bağlı olduğu işlenmiş ve diğer t&uuml;m olaylar bu a&ccedil;ıdan yorumlanmıştır. Pir Sultan Abdal&#8217;ın İran şahlarına sempati duyduğu şiirlerindeki her &rsquo;Şah&rsquo; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;nden, İran şahlarının kastedildiğini sanmak yanılgıdır. Alevi-Bektaşi toplumunda &lsquo;Şah&rsquo; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ogunlukla İmam Ali ve onun soyundan gelenler i&ccedil;in kullanılmıştır. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye, Seyyid Ali Sultan&#8217;a ve Balım Sultan&#8217;a da &lsquo;Şah&rsquo; denilmiştir.&rdquo; </p>
<p> Ulusoy, Pir Sultan Abdal&#8217;ın hitap ettiği ve beklediği &ldquo;Şah&rdquo;ın -bizim de doğru yaklaşim olarak kabul ettiğimiz-, Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın Postnişini ve soyundan gelen Kalender Şah &Ccedil;elebi olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; getiriyor. İncelememizde Ulısoy&rsquo;un bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; geliştirmeye&nbsp; &ccedil;alisacagiz. </p>
<p> III. I. 4. Pir Sultan&#8217;ın Yaşadığı D&ouml;nem: Tanık Olduğu ve İ&ccedil;inde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri </p>
<p> Celaleddin Ulusoy&#8217;un getirdiği yaklaşimla Kalender &Ccedil;elebi&#8217;ye bağlandığında, Pir Sultan&#8217;ın yaşadığı d&ouml;nem, yukarıda değindiğimiz birinci g&ouml;r&uuml;şte ileri s&uuml;r&uuml;len d&ouml;nemle, yani II.Bayezid (1483-1512), I.Selim (1512-1520) ve Kanuni S&uuml;leyman (1520-1566) zamanlarıyla&nbsp; denk d&uuml;şebiliyor. </p>
<p> Bunun yanısıra, İlhan Başg&ouml;z&#8217;&uuml;n, D&uuml;zmece Şah İsmail&#8217;in (1577-8) &ldquo;Pir Sultan&#8217;ın beklediği Şah&rdquo; olduğuna tarihsel kanıt olarak g&ouml;sterdiği d&ouml;rtl&uuml;ğe g&ouml;z atalım: </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım dost &ccedil;iresine <br /> Arzumanım kaldı Şah cilvesine <br /> Altmış ile yetmiş &uuml;&ccedil;&rsquo;&uuml;n arasına <br /> &Ouml;z&uuml;m&uuml; irfana koşamam m&#8217;ola </p>
<p> İlhan Başg&ouml;z, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, &ldquo;bu yıllar arasında, &ouml;z&uuml;n&uuml; irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır&rdquo; diyor.&nbsp; Hangi gerek&ccedil;e ile bu rakamları tarih kabul ettiği a&ccedil;ık değil. Neden Pir Sultan Abdal, altmış ile yetmiş &uuml;&ccedil; yaşları arasında &ouml;z&uuml;n&uuml; irfana koşmuş olmasın? Demek ki &ouml;mr&uuml;n&uuml;n bu d&ouml;nemi, onun olgunlaştığı ve &ccedil;aginin bilgilerine ulaşip onları &ouml;z&uuml;msedigi d&ouml;nemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan yetmiş &uuml;&ccedil; yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa&#8217;nın zindanlarında, &ouml;mr&uuml;n&uuml;n son zamanlarında yazmıştır. B&ouml;yle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya &ccedil;ikiyor. </p>
<p> Bu tarihi esas aldığımızda, &ldquo;Pir Sultan&#8217;ın zamanında, yaşadığı &ccedil;evrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de b&ouml;yle bir harekete katılmamıştır&rdquo; diyenlerin&nbsp; niyetlerinin karanlık olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Pir Sultan Abdal, bu tarihe g&ouml;re, otuz yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. B&uuml;y&uuml;k kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, &Ccedil;aldiran savaşi (1514) &ouml;ncesi ve sonrasında, y&uuml;zbinlerin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni&#8217;nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı. </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim: </p>
<p> 1. 1509-11 yılları arasında iki yıl s&uuml;ren Şah Kulu Sultan ayaklanması. Bu, Şah İsmail Safevi&#8217;yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli&#8217;yi saran ve doğrudan siyasal iktidara y&ouml;nelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa&#8217;nın y&ouml;netiminde Sivas yakınlarında Gedikhan&#8217;da yapılan savaşta Şah Kulu&#8217;nu &ouml;ld&uuml;rerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran&#8217;ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da &ouml;ld&uuml;. Şahkulu Sultan&#8217;ın &ouml;l&uuml;m&uuml;yle halk birlikleri dağıldı, on beş bin kadarı İran&#8217;a ge&ccedil;ti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini &ccedil;ekmis sudan bahanelerle bir&ccedil;oğunu&nbsp; katletti&#8230;</p>
<p> 2. Nur Ali Halife ayaklanması. 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve &Ccedil;orum y&ouml;relerindeki Alevi kitleler tarafından ger&ccedil;ekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail&#8217;in halifelerindendi. Tokat&#8217;da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmet&#8217;in (Yavuz Selim&#8217;in kardeşi) isyanı bastırmakla g&ouml;revlendirdiği Sinan Paşa&#8217;yı iki bin askeriyle &ouml;ld&uuml;r&uuml;p, Sivas&#8217;ı kuşattı. Şehzade Ahmet&#8217;in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife&#8217;yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde on bin kişilik kuvvet bulunan Murat&#8217;la Kazova&#8217;da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında G&ouml;ksu&#8217;da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, Nur Ali&#8217;nin başiyla birlikte altı y&uuml;z isyancı Kızılbaşin kellesini Yavuz&#8217;a İstanbul&#8217;a g&ouml;nderdi. Doğrusu ise, F. Sumer&#8217;in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan&#8217;a d&ouml;nd&uuml;. Kendisi 1514 &Ccedil;aldiran savaşinda Şah İsmail&#8217;in kumandanlarından biri olarak g&ouml;rev yapmıştır.&nbsp; Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran&nbsp; Nur Ali Halife&rsquo;yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak &Ccedil;aldiran savaşinın başinda, Osmanlı ordusunun &ouml;zelliklerini &ccedil;ok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali&rsquo;nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun &Ccedil;aldiran&rsquo;da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail&rsquo;in ateşli silahlar kullanmayışıysa,&nbsp; ikinci &ouml;nemli neden bu &ccedil;ok değerli iki Kızılbaş &ouml;nderinin savaş taktiklerini reddetmesidir. <br /> &Ccedil;aldıran &ouml;ncesi ve sonrası iki yıl i&ccedil;erisinde Anadolu&#8217;da B&uuml;y&uuml;k Kızılbaş Kırımları ger&ccedil;ekleştirildi. Osmanlı&#8217;yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan &Ccedil;aldiran savaşi, Anadolu Kızılbaşları i&ccedil;in bir d&ouml;n&uuml;m noktasıydı. Bu b&uuml;y&uuml;k yenilgiyle Şah İsmail&rsquo;den umutlar kesildi.<br /> B&uuml;t&uuml;n bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla i&ccedil;inde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin &ouml;nc&uuml;lerindendi.&nbsp; </p>
<p> 3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim&#8217;in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat b&ouml;lgelerinin Alevi T&uuml;rkmenlerini başina toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan yirmi bini aşkın yoksul halk ve k&ouml;yl&uuml;ler, iki yıla yakın s&uuml;re Osmanlı&#8217;ya karşi m&uuml;cadele verdiler. Ferhat Paşa liderliğinde ordunun &uuml;stlerine y&uuml;r&uuml;mesi karşisında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas &uuml;zerinden İran&#8217;a y&ouml;neldiler. Ancak sonunda Erzincan&#8217;da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz&#8217;a g&ouml;nderildi. </p>
<p> 4. Şah Veli ayaklanması 1519&#8217;da Yozgat&#8217;ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal&#8217;ın talibiydi. &Ccedil;evresinde toplanan d&ouml;rt binden fazla insanla Celal&#8217;ın &ouml;c&uuml;n&uuml; aldı. Zile&#8217;de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa&#8217;yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. &Ccedil;arpismalarda Sivas defterdarı &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml; ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli b&uuml;y&uuml;k &uuml;n kazandı. &Ouml;yle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun &ldquo;Şah İsmail Safevi&#8217;in bile adını unutturduğunu&rdquo; yazacaktır. Şah Veli&rsquo;nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak &uuml;zerindeki Şahruh k&ouml;pr&uuml;s&uuml; yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa&rsquo;sına ve b&uuml;y&uuml;k bir Alevi katliamı daha yapıldı. </p>
<p> 5. S&uuml;kl&uuml;n ve Baba Z&uuml;nnun ayaklanmaları da Alevi T&uuml;rkmenlerin yoğun olduğu Bozok&#8217;da (Yozgat) &ccedil;ikmis, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İ&ccedil;el y&ouml;relerine kadar yayılmıştır. Osmanlı&#8217;nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-k&ouml;yl&uuml; siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri &ldquo;m&uuml;lhid, rafızi (dinsiz, sapık)&rdquo; olarak nitelemesi ve hakaretin &ouml;tesinde Aleviliği &ldquo;ağır su&ccedil;&rdquo; kapsamında g&ouml;rmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi. </p>
<p> T&uuml;rkmen oymaklarından S&uuml;kl&uuml;n aşiretinin Koca Dede&#8217;sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hi&ccedil; bı&ccedil;ak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi T&uuml;rkmenlerin geniş tepkisine yol a&ccedil;an bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa ge&ccedil;irdiği Baba Z&uuml;nnun&#8217;un 1525&#8217;lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527&#8217;ye kadar s&uuml;rd&uuml;. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslih&uuml;ddin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ler. Sancak beyinin Kanuni&#8217;nin halasının oğlu olması, İstanbul&#8217;da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak &uuml;zere Hurrem Paşa g&ouml;revlendirilmişti. </p>
<p> Baba Z&uuml;nnun&#8217;cu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İ&ccedil;el sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha bir&ccedil;ok zeamet ve timar sahibi beyler &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Z&uuml;nnun ise Artova ve Kazova&#8217;ya doğru ilerleyerek, Alevi k&ouml;yl&uuml; yığınlarının kaynağına y&ouml;neldi. </p>
<p> Osmanlı y&ouml;netimi bu kez Rumeli beylerbeyi H&uuml;seyin Paşa&#8217;yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa&#8217;yı ve Maraş beyi Mahmut&#8217;u isyanı bastırmakla g&ouml;revlendirdi. H&uuml;seyin Paşa t&uuml;m eyalet askerleriyle Z&uuml;nnun&#8217;un &uuml;zerine y&uuml;r&uuml;d&uuml;. H&ouml;y&uuml;kl&uuml;&#8217;deki kanlı &ccedil;arpismalarda, Baba Z&uuml;nnun&#8217;un kendisi ve yandaşlarından &ccedil;ok &ouml;lenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara &ccedil;ekilip toparlandılar. Vakit ge&ccedil;irmeden yeniden Osmanlı g&uuml;&ccedil;lerine saldırıp onları dağıttılar ve&nbsp; H&uuml;seyin Paşa &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;. </p>
<p> Baba Z&uuml;nnuncu Alevi T&uuml;rkmenler, daha sonra, g&uuml;neyden gelen Diyarbakır beylerbeyi H&uuml;srev Paşa&#8217;nın K&uuml;rt birlikleri tarafından dağıtıldılar. </p>
<p> Aynı yıllar i&ccedil;inde, Atmaca ayaklanması, babasının &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesiyle oymağının başina ge&ccedil;en Z&uuml;nnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İ&ccedil;el&nbsp; hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana&#8217;da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi k&ouml;kenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin &ldquo;Y&uuml;kselme Devri&rdquo; adını verdiği Kanuni S&uuml;leyman&#8217;ın &ldquo;Cihan İmparatorluğu&#8217;nu&rdquo; temelinden sarsıyorlardı. </p>
<p> III. I. 5. Kalender &Ccedil;elebi, Dergahın Manevi&nbsp; &Ouml;nc&uuml;l&uuml;g&uuml;n&uuml; Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Y&ouml;neltiyor </p>
<p> Baba Z&uuml;nnun &ouml;lm&uuml;s, fakat yandaşları dağılmamış, m&uuml;cadeleyi s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yorlardı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, Ankara-Kırşehir y&ouml;resinde ayaklanmış, s&uuml;ratle Kazova&#8217;ya doğru gelmektedir. Bu iki b&uuml;y&uuml;k ayaklanma, ayrı ayrı değil birlikte ele alınmalıdır. Aynı ya da birbirini izleyen yıllarda ortaya &ccedil;ikan bu iki eylem, Alevi-Bektaşi inancındaki halk kitlelerinin ilk ciddi toparlanışı ve birlikte hareket etmeyi ilk denemeleridir. </p>
<p> Baba Z&uuml;nnun&#8217;un harekete ge&ccedil;mesinden az bir s&uuml;re sonra Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına &ccedil;evirip yenilgiden yenilgiye s&uuml;r&uuml;klemeleri bir rastlantı değildir. Kanımızca bu, Alevi-Bektaşi inancındaki halk yığınlarının &ldquo;Pirlerin Piri H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş Veli Derg&acirc;hı&rdquo;na manevi bağlılıklarının siyasi birliği, &ldquo;İstanbul şehrindeki tac-ı devleti&rdquo; elege&ccedil;irmek i&ccedil;in bilin&ccedil;li bir andlaşma ve g&uuml;&ccedil;birliğidir. </p>
<p> Ancak Osmanlı bunu sezmiş, ayaklanan kitlelerin Kazova&#8217;ya birlik sancağını dikmelerine, b&uuml;t&uuml;n g&uuml;&ccedil;leri seferber edip engel olmuştur. Z&uuml;nnun&#8217;culara en b&uuml;y&uuml;k darbeyi, Diyarbakır beylerbeyi H&uuml;srev Paşa, &ldquo;R&uuml;stem yaratılışlı K&uuml;rt askerleri!&rdquo; ile vurmuş&nbsp; ve onları dağıtarak Kalender Şah&#8217;ın da yenilmesine zemin hazırlamıştır. </p>
<p> Anlaşılıyor ki, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin torunlarından, Balım Sultan&#8217;ın (1426?-1518) kardeşi ya da oğlu olan, &ldquo;Kalender Abdal&rdquo;, &ldquo;Civan Kalender&rdquo;, &ldquo;Kalender &Ccedil;elebi&rdquo; adlarıyla da tanınan Kalender Şah bu birlikteliğin &ouml;nderi se&ccedil;ilmiştir. </p>
<p> Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandır. Balım Sultan&#8217;dan sonra Pir postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergahı&rsquo;nın başindadır.&nbsp; Balım Sultan&#8217;ın barış&ccedil;ıl yumuşaklığına karşin, Kalender bu yola başkoymuştur. Dedesi Hacı Bektaş Veli&#8217;den manevi buyruğu almıştır: <br /> D&uuml;n gece seyrimde batın y&uuml;z&uuml;nde <br /> Aslı imam nesl-i Ali&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;m <br /> Elif ta&ccedil; başında nikap y&uuml;z&uuml;nde <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> Ge&ccedil;ti de secdeye oturdu kendi <br /> Cemalin şeminden &ccedil;erağlar yandı <br /> İşaret eyledi Kar Abdal geldi <br /> Bize Hak&#8217;tan gelen doluyu g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> İ&ccedil;tim o doluyu aklım yitirdim <br /> Menzil g&ouml;sterdiler ge&ccedil;tim oturdum <br /> İndirdim kisvetim ikrar getirdim <br /> Kemend ile bağlı belimi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> M&uuml;rşid eteğidir tutmuştur destim <br /> Bu idi muradım erişti kastım <br /> Ben beni yitirdim serhoşum mestim <br /> İsmini vird eden dilimi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> Kalender yoluna koymuştur seri <br /> Ş&uuml;k&uuml;r kurban kestim g&ouml;rd&uuml;m didarı <br /> Erenler serveri Horasan piri <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> Anadolu Alevi-Bektaşi &ouml;nderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender Şah&#8217;ın arkasında y&uuml;r&uuml;yeceklerdi. Alevilerin b&uuml;y&uuml;k umudu ve şahı Şah İsmail (1487-1524) b&uuml;y&uuml;k yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524&#8217;de &ouml;lm&uuml;st&uuml;. Anadolu Alevilerini Erdebil Tekkesi&#8217;ne bağlayan, Hoca Ali&#8217;den (1392-1429) bu yana en b&uuml;y&uuml;k halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu&rsquo;daki Alevi-Bektaşi inan&ccedil;lı halk kitleleri kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın başindaki Kalender&#8217;in kişiliğinde buldular. </p>
<p> İşte bu d&ouml;nemde Pir Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve d&uuml;vazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergah&#8217;ını işleyerek, onları ehlibeytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eşleştirerek, Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın siyasetini yapmıştır. </p>
<p> Pir Sultan, şiirlerinde adını kullanmayacak kadar Şah&#8217;laştırıp, bağlanmıştır Kalender&#8217;e. Olasılıkla &ouml;zel olarak Kalender Şah &uuml;zerine yazdığı şiirler ortadan kaldırılmış olduğu i&ccedil;in g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze ulaşamamıştır. Buna rağmen yeni saptamış bulunduğumuz iki &ouml;nemli şiirde, iki ayrı ozanın doğrudan Kalender&#8217;e hitap ettiğini de g&ouml;r&uuml;yoruz. Ayrıca konumuzla da &ccedil;ok yakından ilişkilidir, Kalender Şah&#8217;ın taliplerinden olduğu anlaşilan Koyun Abdal adındaki ozan (Mezarı Kayseri-B&uuml;nyan&#8217;ın Akkışla k&ouml;y&uuml;nde), bilinen tek şiirinde Kalender&#8217;e seslenmektedir. </p>
<p> Koyun Abdal, hareketin i&ccedil;inden olup, ortamı değerlendirirken (Kalender&#8217;in) İran Şahı&#8217;na (Şah Tahmasb) gideceği dedikodusu &uuml;zerine, endişelerini dile getiriyor ve gitmemesini diliyor: </p>
<p> Seni Şah&#8217;a gider derler <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender <br /> Anan atan y&uuml;z&uuml;n suyun <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hacı Bektaş değil m&#8217;atan <br /> Kerbela&#8217;da mekan tutan <br /> H&uuml;nk&acirc;r Veli değil m&#8217;&ouml;ten <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> B&ouml;l&uuml;k b&ouml;l&uuml;k oldu beyler <br /> Yedilmez oldu yedekler <br /> Terketme g&uuml;zel Kalender <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> Sen Hacı Bektaş oğlusun <br /> Şu aleme dopdolusun <br /> Sen de bir erin oğlusun <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> Koyun Abdal durmuş ağlar <br /> Kurulmaz oldu otağlar <br /> Dikildi sayvanlar tuğlar <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> Koyun Abdal&#8217;ın dileği olmuş, daha sonra anlatacağımız ayaklanma sırasında &ldquo;İran Şah&#8217;ından yardım dileme&rdquo; ya da&nbsp; İran&rsquo;a &ldquo;gitme&rdquo; olayı vuku bulmamıştır. </p>
<p> Ayrıca Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin, Şah İsmail Hatayi&#8217;nin -b&uuml;y&uuml;k olasılıkla &ouml;l&uuml;m&uuml;nden kısa bir s&uuml;re &ouml;nce &#8211; ziyaretine gittiğini g&ouml;r&uuml;yoruz. Hatayi, aruzla yazdığı bir şiirinde, kendisinden on yaş kadar da b&uuml;y&uuml;k olan Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Kalender&#8217;e b&uuml;y&uuml;k &ouml;vg&uuml;ler d&uuml;zm&uuml;şt&uuml;r. <br /> Onu &ldquo;iki alemin ger&ccedil;ek sırrı ve sultanı&rdquo; diye niteleyen, Kalender&#8217;in başkanlığında gelmiş olan heyete &ldquo;Hak kadehinden i&ccedil;ip mest olmuş konuklar&rdquo; diyen Hatayi, Kalender&#8217;i &ldquo;Mustafa (Muhammed) ve Murteza (Ali)&rdquo; gibi karşilıyor. &ldquo;Şah&#8217;a kavuşmuş mihman(ım)dır Kalender/ Hatayi&#8217;nin a&ccedil;tığı velilik k&acirc;besinde Şah-ı Merdan kuludur Kalender&rdquo; diyen Hatayi, konuklarını yedirip i&ccedil;irip ağırlıyor ve onları hesaba ihsan olarak ge&ccedil;irdiği şakasını yapıyor. Arkasından ona &ldquo;ş&ouml;hretin d&uuml;nyayı tutması g&ouml;r&uuml;nd&uuml; (imdi ş&ouml;hret-i alem g&ouml;r&uuml;nd&uuml;)&rdquo; derken, sanki Kalender&#8217;e el verip, bir gelecek muştuluyor: </p>
<p> İki alemde sultandır Kalender <br /> Kadimi k&uuml;fr &uuml; imandır Kalender </p>
<p> Kalender&#8217;dir hakikat sırr-ı kevneyn (iki d&uuml;nyanın ger&ccedil;ek sırrı) <br /> Emir-i Hayy-i fermandır Kalender (Hayy: Tanrı) </p>
<p> Kalender Mustafa v&uuml; Murteza&#8217;dır <br /> Zihi cism ile hem candır Kalender (Zihi: ne mutlu) </p>
<p> Cihan i&ccedil;inde sertapa b&uuml;rehne (baştan ayağa &ccedil;iplak) <br /> Şehin aşkına kurbandır Kalender </p>
<p> Misafirler ki mest-i cam-ı Hak&#8217;tır (Tanrının kadehi) <br /> Visal-ı Şah&#8217;a mihmandır Kalender (visal: kavuşma, mihman: konuk)</p>
<p> Cihanın devrini buldu gıda nuş <br /> Acayip ehl-i imandır Kalender </p>
<p> Ge&ccedil; imdi ş&ouml;hret-i alem g&ouml;r&uuml;nd&uuml; <br /> Hisaba c&uuml;mle ihsandır Kalender </p>
<p> Velayet K&acirc;&#8217;besin a&ccedil;tı Hatayi <br /> Gulam-ı Şah-ı Merdan&#8217;dır Kalender </p>
<p> III.&nbsp; I.&nbsp; 6. Pir Sultan Abdal Ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Se&ccedil;eneği </p>
<p> Pir Sultan Abdal, Kalender Şah ayaklanmasına kadar, tam yirmi yıl boyunca yukarıda d&ouml;k&uuml;m&uuml;n&uuml; yaptığımız, s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz onlarca isyan hareketlerini ve onların kanla bastırılmalarını, kırımları g&ouml;rd&uuml;. İ&ccedil;inde yaşadı. Dikkat ettiysek başkaldırıların &ccedil;ogunlugu Bozok (Yozgat), Tokat, Artova, Kazova (Tokat-Turhal arasındaki ova), Sivas ve Erzincan y&ouml;resinde d&uuml;ğ&uuml;mleniyor, g&uuml;&ccedil;leniyor, b&uuml;y&uuml;y&uuml;p taşiyor. Ya da &ccedil;&ouml;z&uuml;l&uuml;p yokoluyor. Kesin olan, Pir Sultan&#8217;ın Sivas&#8217;ının her başkaldırıda bulunmak durumunda olmasıdır. </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &#8211; şiirlerinde karşilıklı etkileşimde bulundukları &#8211; Şah İsmail Hatayi ile g&ouml;r&uuml;şm&uuml;ş olduğu, hakkındaki s&ouml;ylencelerden ve bazı şiirlerinin yorumundan &ccedil;ikarilabiliyor. </p>
<p> Dede-Talip yakınlıkları bir yana, Şah&#8217;lığını kabul ve ilan ettiği Kalender&#8217;in Şah İsmail Hatayi ile g&ouml;r&uuml;şmeğe gittiği heyetin i&ccedil;inde Pir Sultan da olsa gerektir. Ayrıca aşağıda kısaca değineceğimiz gibi 1509 yılında Şah İsmail ile bir buluşma ger&ccedil;ekleştirilmiştir.&nbsp; Zaten şiirlerindeki kent ve &uuml;lke adlarına bakılırsa&nbsp; Pir Sultan Abdal&rsquo;ın bu yerleri gezmiş olduğu hemen anlaşilır. </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ın Şah Hatayi&#8217;ye bir &ccedil;esit serzeniş, ya da &Ccedil;aldiran felaketi sonrası i&ccedil;in teselli kokan bir şiiri vardır. Eğer s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz &ldquo;konuk heyette&rdquo; bulunuyorduysa, bunu kendisine okumuş olmalıdır. Bu d&ouml;rt kıtalık şiirinde serzeniş olduğu kadar, teselliyle birlikte eleştiri de bulunmaktadır: </p>
<p> Erenlere eş olayım <br /> Bu yola yoldaş olayım <br /> İ&ccedil;eyim serhoş olayım <br /> Aymak elinden gelir mi? </p>
<p> Alna yazılmış yazıyı <br /> Besili k&ouml;rpe kuzuyu <br /> Hakkın yazdığı yazıyı <br /> Bozmak elinden gelir mi? </p>
<p> Dere tepe d&uuml;md&uuml;z olur <br /> Gece ge&ccedil;ip g&uuml;nd&uuml;z olur <br /> G&ouml;kte ka&ccedil; bin yıldız olur <br /> Saymak elinden gelir mi? </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım ey Hatayi <br /> Dilimiz s&ouml;yler hatayı <br /> Pişmedik &ccedil;iğ yumurtayı <br /> Soymak elinden gelir mi? </p>
<p> Oysa daha &ouml;nceleri, gen&ccedil;lik yıllarında, olasıdır ki bağ-bah&ccedil;e ile uğraşirken, ağa&ccedil;lara yazdığı şiirde bile ismiyle birlikte &ldquo;Şahım!&rdquo; diye sesleniyordu: </p>
<p> Yel esti mi aşka gelir sallanır <br /> Mart ayında yeşillenir ağa&ccedil;lar <br /> Kıpkırmızı donlar giyer allanır <br /> H&uuml; dost &ccedil;ağırır sallanır ağa&ccedil;lar <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&#8217;ım Hatayi şahım <br /> Adem i&ccedil;in ne halk etmiş Allahım <br /> G&uuml;z gelince salar yaprağın daim <br /> Vakti geldi mi sulanır ağa&ccedil;lar </p>
<p> Yukarıda s&ouml;ylediğimiz gibi, Erdebil Tekkesi ile Anadolu Alevi-Bektaşilerinin bağları, son b&uuml;y&uuml;k halka olan Şah İsmail Hatayi&#8217;nin &ouml;l&uuml;m&uuml;yle kopma noktasına ulaşmıştı. </p>
<p> Erdebil tarihine bir g&ouml;z atarsak; Şeyh Safi (1252-1334) tarafından on &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; y&uuml;zyılın sonlarına doğru kurulan Erdebil Tekkesi, iki y&uuml;zyıl sonra kurulan Safevi Şii devletine ve hanedanına temel olmuştur. Şeyh Safi&#8217;nin oğlu Sadreddin (1334-92), torunu Hoca Ali (1392-1429) ve torununun oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447), kimseyi istekleriyle rahatsız etmeksizin Safevi postunda oturuyorlardı. &Uuml;nleri Bursa&#8217;daki Osmanlı sarayına kadar ulaşmıştı. &Ouml;yle ki buradan Erdebil&#8217;e &Ccedil;erag Ak&ccedil;esi adı altında değerli hediyeler g&ouml;nderirlerdi. </p>
<p> Başlangı&ccedil;ta Şafii olan Erdebil tekkesini tam bir On İki İmamcı Şii dergahına &ccedil;eviren ve Aleviliğe yaklaştıran, Şeyh Safi&#8217;nin torunu Hoca Ali (1392-1429) olmuş g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Hoca Ali&#8217;nin Anadolu&#8217;da, &ouml;zellikle Teke, Hamid ve Karamanoğulları gibi g&uuml;ney beyliklerinde &ccedil;ok m&uuml;ritleri vardı. </p>
<p> Bu &ouml;nemli ilişki 1402 Ankara savaşından sonra ger&ccedil;ekleşmiştir. Timur bu savaştan muzaffer d&ouml;nerken Erdebil Dergahında Hoca Ali&#8217;yi ziyaret etmiş. Bu şeyh Timur &uuml;zerinde &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k etki bırakmış olacak ki, kendi egemenlik alanı i&ccedil;erisindeki Erdebil kentini k&ouml;yleri ve arazisiyle birlikte Safevi ailesine vakıf olarak bağışladı. Ayrıca dileği &uuml;zerine yanında g&ouml;t&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; otuz bin T&uuml;rkmen tutsağını Şeyh&#8217;e verdi, o da t&uuml;m&uuml;n&uuml; serbest bıraktı. B&ouml;ylece bunların hepsi Erdebil Tekkesi&#8217;ne bağlandılar. Bir kısmı yurtlarına geri d&ouml;nd&uuml;yse de, Hoca Ali kalanların yerleşmesi i&ccedil;in Erdebil&#8217;de bir mahalle ayırdı. On yedinci y&uuml;zyılda bile bu mahalle&nbsp; Anadolu T&uuml;rklerinin torunları &ldquo;Sofiyan-ı Rum&rdquo; adını taşiyordu. </p>
<p> Walther Hinz &ldquo;Bu esirler de, ş&uuml;kran borcu olarak Safevi Tarikatına bağlandılar&rdquo; demektedir. Oysa bu esir T&uuml;rkmenler zaten S&uuml;nni değillerdi, Aleviydiler. Dergah değiştirip Erdebilli oldular. Ama, bu &ccedil;ok &ouml;nemli ilişkiyle, Baba İlyas&#8217;dan bu yana &ouml;zg&uuml;nl&uuml;k kazanıp, Hacı Bektaş Veli ile kurumlaşmış Anadolu Aleviliğini Erdebil Tekkesi&#8217;ne ilk sokan da bunlar olmuştu. Ancak bu ilişki, Sulucakarah&ouml;y&uuml;k&#8217;teki Hacı Bektaş Dergahının Anadolu&#8217;da ikinci plana d&uuml;şmesinin de başlangıcı oldu. </p>
<p> Asıl b&uuml;y&uuml;k ve s&uuml;rekli temas, amcası Şeyh Cafer&#8217;in Karakoyunlu Cihan Şah&#8217;la işbirliği yaparak, Erdebil dergahı postundan uzaklaştırdığı Şeyh İbrahim oğlu Şeyh C&uuml;neyd ile oldu. Onun 1448&#8217;den 1456&#8217;ya kadar Anadolu&#8217;da ge&ccedil;irmiş olduğu yedi-sekiz yıl, hem Anadolu T&uuml;rkmenlerinden &ccedil;ok geniş taraftar kazanmasını, hem de Erdebil Şiiliğinin iyiden batınileşip Anadolu Aleviliğine d&ouml;n&uuml;şmesini sağladı. </p>
<p> Safevi Erdebil Tekkesi&#8217;nin etkisi de b&uuml;y&uuml;k &ccedil;apta, Anadolu Alevi halkları arasında, yine Şeyh C&uuml;neyd&#8217;le başlayıp yayıldı. Şeyh C&uuml;neyd, 1456 yılına değin Anadolu ve Suriye&#8217;de durmadan dolaşmış, batıniliği ağır basan bir Şiiliğin siyasetini yapmıştır. &Ouml;zellikle Teke ve Hamidoğulları T&uuml;rkmenleri arasında, Suriye ve Adana b&ouml;lgelerinde&nbsp; aralarına sığındığı Bedreddini Varsak T&uuml;rkmenleriyle birlikte ve daha sonra Samsun-Canik y&ouml;resinde &Ccedil;epniler arasında yaşamıştır. </p>
<p> Erdebil Dergahı&#8217;na bağlılık, sonra Şeyh Haydar&#8217;ın arkasından Anadolu&#8217;dan akın akın İran&#8217;a giden T&uuml;rkmen oymak ve boylarına dayanarak 15001/2&rsquo;de&nbsp; Safevi devletini kurmuş olan Şah İsmail Hatayi ile en &uuml;st d&uuml;zeye ulaştı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu yığınlar i&ccedil;in, bir &ldquo;tek kurtuluş yolu&rdquo; siyasetine d&ouml;nm&uuml;şt&uuml;. </p>
<p> Kanımızca Kalender Şah olayı Anadolu Aleviliğinin bug&uuml;ne kadarki tarihsel gelişimi a&ccedil;ısından bir d&ouml;n&uuml;m noktası olmuştur. Anadolu Alevi-Bektaşileri Şah İsmail&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;nden itibaren Erdebil&#8217;in etki alanından &ccedil;ikmistir. Bakıyoruz, Pir Sultan Abdal, bu aralıkta kesin siyasal tercihini Hacı Bektaş Veli Dergahı ve onun soyundan postnişinlerden yana yapıyor. Alevi-Bektaşiliğin ser&ccedil;eşmesi Hacı Bektaşi Veli&#8217;nin Dergahı ve ardılları (halife, postnişinleri) &uuml;zerine &ouml;vg&uuml; dolu, etkileyici nefesler, şiirler s&ouml;yl&uuml;yor ve onun a&ccedil;ık siyasetini yapıyor. </p>
<p> III. I. 7. Kalender &Ccedil;elebi, Pir Sultan Abdal,&nbsp; Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi&nbsp; İlişkileri &Uuml;zerine</p>
<p> Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal&rsquo;a bağlı bir talip olduğu gibi kendisi de İmam Rıza soyundan bir Seyyid olarak Kul Himmet&rsquo;in&nbsp; Dede&rsquo;sidir. İnan&ccedil; bağlamında belli bir d&ouml;nem Anadolu Kızılbaşlarının (Alevi-Bektaşiler) M&uuml;rşid-iKamil olarak bağlanıp peşinden gittikleri, Şah İsmail Safevi&rsquo;yi (1487-1524) aynı zamanda, can, derviş, derdimend vb. sıfatlarla birlikte, daha &ccedil;ok Şah Hatayi&nbsp; tapşirması-mahlasıyla b&uuml;y&uuml;k Alevi ozanı olarak tanıyorlardı. Aralarındaki ilişkiler konusunda &ldquo;B&uuml;y&uuml;k Ozan, Şiir Dilinin Ustası, Siyaset ve M&uuml;cadele Adamı Dede Kul Himmet&rdquo;&nbsp; makalemizde geniş a&ccedil;ıklamalar yapmaya &ccedil;alistik. Burada da &ccedil;ok kısa olarak yinelemek yararlı olacaktır: </p>
<p> Bu &uuml;&ccedil; b&uuml;y&uuml;k Alevi-Kızılbaş ermiş ozanı birbirinden etkilenmiş ve &ccedil;ok kez nefesleri birbirine karıştırılmıştır. İ&ccedil;lerinde yaş&ccedil;a en k&uuml;&ccedil;&uuml;ğ&uuml; olan Kul Himmet bir&ccedil;ok şiirinde hem Şah hem ozan olarak Hatayi&#8217;yi ve ustadı-piri olarak Pir Sultan&#8217;ı zikretmiştir. Pir Sultan&#8217;ın da yukarıda verdiğimiz &ouml;rneklerde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, bazı şiirlerinde Şah Hatayi&#8217;nin adı ge&ccedil;mekte.&nbsp; Ayrıca Şah Hatayi&#8217;nin, o d&ouml;nemlerde Hacı Bektaş Veli Dergahının Pir&#8217;i, Balım Sultan (1450?-1418?) hem de kardeşi Kalender &Ccedil;elebi (1483?-1428) &uuml;zerine birer şiiri vardır. Bu kişiler, Şah&#8217;ın kendi inan&ccedil; ve siyasetinin kaynağı Hacı Bektaş Veli&#8217;nin temsilcileri olduğu kadar, K&uuml;&ccedil;&uuml;k Asya&#8217;da yaşamakta olan Alevi-Kızılbaşların birinci derecede bağlı oldukları dergahın başindaydılar. Alevi toplulukların manevi &ouml;nderleri Dede&#8217;ler, her yıl orada kazan kaynatıp icazet aldıktan sonra gelip Cem-cemaatlarını yaptırıyorlardı. Hatayi&rsquo;nin, &ouml;zellikle Balım Sultan&#8217;ı &ouml;ven şiiri tamamıyla siyasidir. Olasıyla 1509&#8217;da,&nbsp; II. Bayezid&#8217;in izniyle Osmanlı sınırında Yıldız Dağı &ccedil;evresinde bir s&uuml;re kalışı sırasında yazmıştır.&nbsp; </p>
<p> Burada yapılan Cemlere ve siyasi toplantılara&nbsp; Hacı Bektaş Dergahı&#8217;ndan Balım Sultan&#8217;ı temsilen Kalender Abdal, aynı Dergahtan icazetli dede Pir Sultan Abdal ve hen&uuml;z on yedi-on sekiz yaşlarında bulunmasına rağmen ozanlığıyla kendini kabul ettirmiş. Safevi soylu dede Kul Himmet de katılmıştır. Bu geniş katılımlı siyasi toplantılarda ozan olarak Şah İsmail Hatayi,&nbsp; Pir Sultan ve Kul Himmet&#8217;in biraraya&nbsp; geldiklerini belirleyen Kul Himmet k&ouml;y&uuml;nde (Varzıl-G&ouml;r&uuml;ml&uuml;) anlatılan bir &ouml;nemli s&ouml;ylence ve &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml;n de adını birarada zikreden nefesler mevcuttur. Kalender Abdal bu &uuml;&ccedil; ozanın biraraya gelişini, &ccedil;ok geniş yorumlara a&ccedil;ık g&ouml;r&uuml;nen &ldquo;Eli kanlıların elin yumağa&rdquo; dizesiyle vermiştir. Kalender &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml; de c&uuml;mle aşikların atası ilan etmektedir:</p>
<p> Ezel-i ervahtan ceddim cemalim<br /> Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi<br /> Eli kanlıların elin yumağa<br /> Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi </p>
<p> (&#8230;)</p>
<p> Kalender yok bu s&ouml;z&uuml;m&uuml;n hatası<br /> Beş harftendir aşıkların futası (Aşıkların &ccedil;ektigi &ndash;beş harfli- maşuk&rsquo;tandır)<br /> &Uuml;&ccedil; aşıktır c&uuml;mle aşik atası<br /> Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi <br /> Kul Himmet dondan dona ge&ccedil;en, s&uuml;rekli bir d&ouml;n&uuml;ş&uuml;m i&ccedil;inde herşeyde, heryerde ve b&uuml;t&uuml;n sevdiği kutsadığı kişiliklerde Ali&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; anlattığı nefesinde ikisini de anar. Ali hem kendisinde, hem de&nbsp; Şah Hatayi ve Pir Sultan&#8217;dadır:</p>
<p> Ali&#8217;sin Muhammed yoktur g&uuml;manım<br /> Şeriat i&ccedil;inde dinimsin Ali<br /> Tarikat i&ccedil;inde sırr-ı ummanım<br /> Marifet i&ccedil;inde pirimsin Ali<br /> (&#8230;)<br /> Dilek diler seni severim canda<br /> Kul Himmet, Hatayi, Pir Sultan sende<br /> Ruz-i mahşerde ulu divanda<br /> M&uuml;mine şefaat edensin Ali</p>
<p> Kul Himmet bir başka nefesinde,&nbsp; Hatayi&#8217;nin şiirine benzek yaparak; hem onun s&ouml;ylemiyle hem de onu arada kullanıp Hacı Bektaş&#8217;a yalvarıyor. Ayrıca Pir Sultan yolundan gittiğini ve ondan ayrılmak istemediğini &ouml;greniyoruz:</p>
<p> Hatayi&#8217;m(e) Kul Himmet eder niyazı<br /> Pir Sultan yolundan ayırma bizi<br /> Ol mahşer g&uuml;n&uuml;nde isteriz sizi<br /> Muhammed &ouml;n&uuml;nde car Hacı Bektaş</p>
<p> Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet&#8217;in Yıldız dağında buluşup dem-devran ge&ccedil;irdikleri, hal diliyle&nbsp; muhabbet ettiklerini&nbsp; belirleyen bir s&ouml;ylence anlatılmaktadır Kul Himmet&rsquo;in k&ouml;y&uuml; Varzıl&#8217;da.&nbsp; İrfan &Ccedil;oban&#8217;ın derlediği s&ouml;ylenceye g&ouml;re tarikatı y&uuml;r&uuml;tt&uuml;kten, yani cem-cemaattan sonra Yıldız dağında &uuml;&ccedil;&uuml; birlikte geziye &ccedil;ikar. Bir ara kırda &ccedil;i&ccedil;ekler arasında oturur kendilerine sunulan bir tas balı yemeğe hazırlanırken Pir Sultan: &ldquo;Dostlar, bu bala birer işaret koymadan yemeyelim!&#8221; diye &ouml;neride bulunur. Diğerleri &ouml;neriyi kabul ederler.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> Bunun &uuml;zerine her keresinde ikisi hakem olur biri işaretini s&ouml;yler. &Ouml;nce Kul Himmet başlar; hal diliyle buyurur bir arı gelip balı yemeğe girişir.&nbsp; Hatayi: &ldquo;Ey Kul Himmet, vızıltın kesilmesin,balını eller yesin!&#8221; der. Bu, bir &ccedil;esit Kul Himmet&#8217;in geleceğinin g&ouml;r&uuml;lmesi okunmasıdır. <br /> Pir Sultan Abdal emreder; bir kıl takılır bala. Hatayi: &ldquo;Ey Pir Sultan, sen de bala d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n kıl ile asılasın&rdquo; dediği i&ccedil;in o da ipe &ccedil;ekilmistir.</p>
<p> Sıra Hatayi&#8217;ye gelince; bala el atar, bal tası m&uuml;nevver olur (aydınlanır). Kul Himmet ile Pir Sultan aynı anda: &ldquo;Ey Hatayi, balın &ccedil;ok olsun, yemeye doyma!&rdquo; Sultan Hatayi tutkuludur ve &ccedil;ok kazanmıştır, ama yemeye doyamamıştır&hellip;<br /> &Ouml;nce Kul Himmet yıkanmak i&ccedil;in Kızılırmak&rsquo;a girer ve&nbsp; &ldquo;Vah, vaah!&rdquo; der. Arkadaşları: &ldquo;Ne oldu sana?&rdquo; diye sorarlar. Kul Himmet: &ldquo;Aah, Şimir&#8217;in a&ccedil;tığı yaraya su değdi!&#8221;&nbsp; Sonra Pir Sultan soyunup suya girer, ırmak daha &ccedil;ok kanlanır. &ldquo;Vaah!&rdquo; der Pir Sultan.&nbsp; Arkadaşları ona &ldquo;Ne oldu?&#8221; diye sorarlar. O da, &ldquo;Cude kızı Esma&#8217;nin elinden i&ccedil;tiğim zehirin acısı yaktı beni&rdquo; der.</p>
<p> En son Şah Hatayi&nbsp; ırmağa girer ve su tamamıyla kızılkan akmaya başlar. Hatayi de &ldquo;Vaah!&rdquo;&#8217; diye inler. &Ouml;b&uuml;rleri &ldquo;peki sana ne oldu?&#8221; diye sorunca, &ldquo;M&uuml;lcem oğlunun a&ccedil;tığı yaraya su değdi&rdquo; diye yanıtlar Hatayi. <br /> İşte o zaman anlarlar ki, Kul Himmet İmam H&uuml;seyin, Pir Sultan Abdal İmam Hasan ve Şah İsmail Hatayi de Ali&#8217;dir. İşte o g&uuml;nden beri Kızılırmak kıpkızıl akmaktadır. Bu s&ouml;ylence, Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin &ldquo;c&uuml;mle aşik atası&rdquo; &uuml;&ccedil; b&uuml;y&uuml;k ozanın Yıldız dağı b&uuml;y&uuml;k Kızılbaş birlik toplantısında karşilıklı muhabbet ettiklerini a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermesi dışında, iki &ouml;nemli olayı da vurgulamaktadır: Birincisi, d&ouml;nemin Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu Şah İsmail Hatayi&#8217;yi Ali olarak tanıdıkları ve onun donunda Ali&#8217;nin zuhur ettiğine inandıkları (Kızılbaş siyasetinin en &ouml;nemli par&ccedil;asıydı bu) gibi, Kul Himmet&#8217;i&nbsp; İmam H&uuml;seyin, Pir Sultan&#8217;ı da İmam Hasan olarak &ouml;ne &ccedil;ikartip değerlendirmiş ve b&uuml;y&uuml;k saygı g&ouml;stermişlerdir. Otuzuna yaklaşmış bulunan Pir Sultan ile on yedi-on sekiz yaşlarındaki Kul Himmet&#8217;e, hen&uuml;z yirmi &uuml;&ccedil;&uuml;ne yeni girmiş Şah İsmail&#8217;i baba se&ccedil;miş ve onları kutsal&nbsp; aileden, ehlibeytten saymışlardır. </p>
<p> İkincisi doğrudan Kızılırmak&#8217;ın, padişah fermanlarıyla katledilip i&ccedil;ine atılan Kızılbaş yığınların kanlarının rengini almasının simgesel &ouml;yk&uuml;s&uuml;d&uuml;r. Binlerce-onbinlerce Ali&#8217;lerin, Hasan ve H&uuml;seyin&#8217;lerin bu ırmağa karışmış kanlarına dolaylı g&ouml;ndermedir. </p>
<p> Yine Kul Himmet bir d&uuml;vazimam nefesinde, yardıma &ccedil;agirdigi Muhammed Ali ve Oniki İmamları zikrederken &uuml;&ccedil; ozanın adını birlikte anıyor. Hatta ilk d&ouml;rtl&uuml;kteki &ldquo;Bastığın topraklar derman derdime&rdquo; dizesini, doğrudan Şah İsmail&#8217;in Yıldız Yaylasına gelişiyle ilgili g&ouml;rmek &ccedil;ok olasıdır. Anadolu&#8217;nun her y&ouml;resinden gelen Alevi &ouml;nder ve dedelerinin, Hacı Bektaş Dergahının başinda bulunan Balım Sultan&#8217;ın&nbsp; temsilcisi olarak Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin de katıldığını d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z bu b&uuml;y&uuml;k toplantıda; Hacı Bektaş Dergahının başinı &ccedil;ektigi siyaset, Anadolu&#8217;da yaşayan -&ouml;zellikle Osmanlı &uuml;lkesinde oturan Alevi-Kızılbaş T&uuml;rkmenlerin kendi toprakları &ldquo;dertlerine derman&#8221; olacağı ger&ccedil;eğidir. Yani Kızılbaş devleti İran&#8217;da kurulup, Şah&#8217;ın Tebriz&#8217;den K&uuml;&ccedil;&uuml;k Asya&#8217;yı y&ouml;netme siyaseti eleştirilmiş ve Kızılbaş Safevi siyasetinin derhal değiştirilmesi arzu edilmiş. Kızılbaş ihtilalini ger&ccedil;ekleştiren kaynağa, yani başin gelip g&ouml;vdenin &uuml;zerine oturması gerektiği tartışılmıştır.&nbsp; Kul Himmet&#8217;in s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz d&uuml;vazimam nefesinin birinci ve sonuncu d&ouml;rtl&uuml;klerini konumuzla &ccedil;ok yakın ilgisi dolayısıyla aşağıya alıyoruz:</p>
<p> Siperimde verdin bunu yedime<br /> Yetiş car g&uuml;nleri Ali Muhammed<br /> Bastığın topraklar derdime derman<br /> Yetiş car g&uuml;nleri Ali Muhammed<br /> (&#8230;)<br /> Kul Himmet Hatayi Pir Sultan geldi<br /> Kur&#8217;an Muhammed&#8217;e kandilden indi<br /> Mucizatın g&ouml;ren bu dine indi<br /> Yetiş car g&uuml;nleri Ali Muhammed</p>
<p> III.&nbsp; I.&nbsp; 8. Pir Sultan&#8217;ın Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na bağlılığı </p>
<p> Pir Sultan zaten Hacı Bektaş Veli Dergahı&#8217;ndan el almış, Pir Balım Sultan elinden dolu i&ccedil;miştir. Dergah eşiğine y&uuml;z s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; belirttiği nefesten anlaşildığı &uuml;zere, Balım Sultan sağdır. <br /> Pir Sultan&#8217;ın Piri, C. &Ouml;ztelli&#8217;nin ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi, iki şiirinde adı ge&ccedil;en kesinlikle &ldquo;Hasan Efendi&rdquo; olamaz. </p>
<p> Hasan Efendi postunda oturur <br /> Rumun abdalları hizmet yetirir <br /> Zemheride deste g&uuml;l&uuml; getirir <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var </p>
<p> Bu d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n ge&ccedil;tiği nefeste Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli ve Balım Sultan&#8217;a sevgisini anlatmaktadır. &Uuml;stelik şiirin sonunda &#8220;Pir Sultan&#8217;ım biat ettik ol erden&#8221; demektedir. Bir başka şiirinden, Hasan Efendi&#8217;nin Koyun Baba Tekkesi postnişini olduğu da rahatlıkla &ccedil;ikarilabildigine g&ouml;re,&nbsp; onu Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na halife yapmak zorlamadan başka birşey değildir. C. &Ouml;ztelli, Pir Sultan&#8217;ın asılma tarihini 1617&#8217;lere kadar yaklaştırdığı i&ccedil;in bu zorlamayı yapmış olmalıdır. </p>
<p> Hasan Efendi, Dergah&#8217;ta yapılan Cem&#8217;lerde on iki hizmet postlarından birinde oturmuş olabilir. Hatta Pir Sultan&#8217;ın kendisi bir nefesinde, &ldquo;Ayn-ı Cem&#8217;in b&uuml;lb&uuml;l&uuml;y&uuml;m&rdquo; dediğine bakılırsa o da, saz &ccedil;alip deyiş okuyan &ldquo;Zakir&rdquo; postunda oturmuştur. </p>
<p> Arzuladım sana geldim <br /> H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş Veli <br /> Eşiğine y&uuml;zler s&uuml;rd&uuml;m <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Pir elinden dolu i&ccedil;tim <br /> Erenler demine d&uuml;şt&uuml;m <br /> Ak cenneti g&ouml;rd&uuml;m ge&ccedil;tim <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Kırk Budak&#8217;ta şema yanar <br /> Dolusun i&ccedil;enler kanar <br /> Abdalları semah d&ouml;ner <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Balım Sultan er k&ouml;&ccedil;eği <br /> Keser kılıncı bı&ccedil;ağı <br /> C&uuml;mle erenler ger&ccedil;eği <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım ger&ccedil;ek veli <br /> Erenlerden &ccedil;ekmem eli <br /> On&#8217;ki imamın serveri <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Hacı Bektaş Veli, onun dilinde hem Muhammed Mustafa, hem Haydar-ı Kerrar&#8217;dır (Ali&#8217;dir). Ger&ccedil;ek Şah odur: </p>
<p> Firdevs-i ala&#8217;da bir yanal elma <br /> On sekiz bin alem nuru dediler <br /> Muhammed Mustafa Haydar-ı Kerrar <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli dediler <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Pirim der ki Bektaşiyim Bektaşi <br /> Size nasip veren ol nasıl kişi <br /> Sıkar un ederdi &ouml;rs gibi taşi <br /> Budur c&uuml;mlesindenh ulu dediler <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evvel Ali&#8217;ydi sonra sonra Veli oldu <br /> Yol erkan bir zaman batında kaldı <br /> Urum ellerinden nameler geldi <br /> Budur Hakk&#8217;ın doğru yolu dediler </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan&#8217;ım eyd&uuml;r Şah&#8217;ım Veli&#8217;dir <br /> Cihanı b&uuml;r&uuml;yen onun nurudur <br /> Ş&uuml;phesiz ki Hak Muhammed Ali&#8217;dir <br /> Bilmeyene M&uuml;lcem soyu dediler </p>
<p> Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş kapısından, yani Dergah&#8217;dan medet-m&uuml;rvet bekliyor. Hacı Bektaş Veli&#8217;yi &ldquo;`Pirlerin Piri ve Şahların Şahı&rdquo; olarak niteliyor: </p>
<p> Sensin bizim zahir batın ulumuz <br /> Aman medet m&uuml;rvet Pir Hacı Bektaş <br /> Her taraftan sana &ccedil;ıkar yolumuz <br /> Ali&#8217;sin bir adın var Hacı Bektaş </p>
<p> Seni sevdik senden yana yakıldık <br /> M&uuml;nkirlerin kesretinden sıkıldık (kesret : &ccedil;okluk)<br /> Herbirimiz k&uuml;nc-i gamda takıldık (k&uuml;nc-i gam: gam k&ouml;şesi)<br /> Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş </p>
<p> Pirlerin pirisin yok sana teki <br /> M&uuml;minin canısın m&uuml;nkirin şeki <br /> Zahirde batında değilsin iki <br /> Yetmiş &uuml;&ccedil; milletsin bir Hacı Bektaş </p>
<p> Şahların şahısın zat-i Ali&#8217;sin <br /> Her ilmin k&acirc;nısın Şah-ı Veli&rsquo;sin <br /> Abdal Musa kendi Kızıl Deli&#8217;sin <br /> Abdalların başi der Hacı Bektaş </p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;ım sana dayandım <br /> Uyur idim hizmetimden uyandım <br /> Her isteyenlere verdin inandım <br /> Benim de muradım ver Hacı Bektaş </p>
<p> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş Veli&#8217;den manevi destek diliyor. Bir başka şiirinde Hacı Bektaş Dergahı&rsquo;ndan &ldquo;nasip alır da var, almaz da&rdquo; derken, onları Dergah&#8217;a bağlayıp &ldquo;irfan defterine yazdırmak&rdquo; amacında olan Pir Sultan, &ldquo;gelmezleri, g&ouml;rmezleri, bilmezleri&rdquo; birliğe &ccedil;agirir: </p>
<p> Evvel bu derg&acirc;htan nasip <br /> Alan da var almaz da <br /> Tarikate kadem basıp (kadem: ayak)<br /> Gelir de var gelmez de </p>
<p> Sazını almış destine <br /> Hizmet ederdi dostuna <br /> Ahd ile ikrar &uuml;st&uuml;ne <br /> Durur da var durmaz da </p>
<p> Olayım der isen Hızır <br /> İrfan defterine yazıl <br /> Hak her yerde hazır nazır <br /> G&ouml;r&uuml;r de var g&ouml;rmez de </p>
<p> İ&ccedil;in bizim dolumuzdan <br /> &Ccedil;ıkman sakın yolumuzdan <br /> Pir Sultan&#8217;ım halımızdan <br /> Bilir de var bilmez de <br /> Pir Sultan Abdal, Dergah&#8217;ta birliğe &ccedil;agri yaparken koşulları, kuralları da tek tek a&ccedil;ıklıyor. Yoksa &ldquo;s&uuml;rerler dergahtan haller nic&#8217;olur&rdquo; korkusunu &ccedil;ekiyor, anımsatıyor baştan. Kendisi Şah&rsquo;ın, yani Hacı Bektaş&#8217;ın &ldquo;aciz kuludur&rdquo;, &ouml;yle g&ouml;r&uuml;yor: </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım kemter kuldur Şah&#8217;ına <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş nazargahına <br /> Deli g&ouml;n&uuml;l hak ol d&uuml;ş Dergah&#8217;ına <br /> Er olayım dersen er ile g&ouml;r&uuml;ş </p>
<p> Aksi takdirde: </p>
<p> Pek imiş kurulmaz feleğin yayı <br /> Ezelden sunulur aşığın payı <br /> İki dinli y&uuml;zl&uuml; y&uuml;ze g&uuml;l&uuml;c&uuml; <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Er değildir er nefesi tutmayan <br /> Er pislik temiz etmeyen <br /> &Ouml;z&uuml;n&uuml; rızaya teslim etmeyen <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Erenler kabul eylemez yalanı <br /> İ&ccedil;i sual olup dışı g&uuml;leni <br /> Evvel ikrar verip sonra g&uuml;leni <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım ihlas &ccedil;agir Pir&#8217;ine <br /> Yerler g&ouml;kler inler ah &uuml; zarına <br /> M&uuml;min olan &ccedil;ıkar Hak divanına <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Pir Sultan Abdal inanmıştır ki, Pir &ouml;n&uuml;nde ger&ccedil;eklerden s&ouml;z a&ccedil;ılır. Ama &ldquo;yapı birlik ile yapılır&rdquo;. </p>
<p> Yine ger&ccedil;eklerden a&ccedil;tık kapuyu <br /> Bir Pir&#8217;in &ouml;n&uuml;nde kıldık tapuyu <br /> Arı birlik ile yapar yapuyu <br /> Birlik ile bitmeyende bal olmaz </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım eyd&uuml;r kalbimin nuru <br /> M&uuml;minler g&ouml;zl&uuml;yse m&uuml;nafık k&ouml;rd&uuml;r <br /> Erenlerin yolu kadimdir birdir <br /> Her tepenin başında da yol olmaz </p>
<p> Pir Sultan Abdal, hem ş&ouml;yle sorar: </p>
<p> Muhammed Ali neslinden kim kaldı <br /> Kim var Hacı Bektaş Veli&#8217;den gayrı <br /> Onulmaz yaraya merhem kim sardı <br /> Kim var Hacı Bektaş Veli&#8217;den gayrı </p>
<p> Hem de soruşturmasına yine kendisi yanıt verir: </p>
<p> &Ccedil;ok ş&uuml;k&uuml;r olsun H&uuml;da&#8217;nın demine <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br /> Mehdi evsafı eyledim temine <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> (&#8230;)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Bir g&uuml;neş doğdu d&uuml;nyanın y&uuml;z&uuml;ne <br /> Aşıkların nur g&ouml;r&uuml;nd&uuml; g&ouml;z&uuml;ne <br /> C&uuml;mle canlar niyaz etti &ouml;z&uuml;ne <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım biat ettik ol erden <br /> Muhabbet kokusu geliyor serden <br /> Katarından ayırma Şah-ı Merdan <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var </p>
<p> Anadolu&#8217;nun yetiştirdiği ve Aleviliğin Yedi Ulu&#8217;sundan biri olan b&uuml;y&uuml;k ozan, artık Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nda daha &ouml;nce oturmuş ve oturmakta olanların ve Bektaşilerin a&ccedil;ık y&uuml;rekli propagandası i&ccedil;indedir. <br /> Artık Pir Sultan&#8217;a g&ouml;re &ldquo;devir Bektaşilerindir&rdquo;. &Ouml;yleyse &ldquo;sevdalı, bade s&uuml;zen, d&uuml;nyayı gezen, sırlarına g&uuml;&ccedil; erilen ama arifler arifi ve hak yoluna canlarını kurban etmekten &ccedil;ekinmeyen Bektaşiler&rdquo; derlenip toparlanmalıdır. </p>
<p> Sevda &ccedil;ekmek şanlarıdır <br /> Gizlice erkanlarıdır <br /> Hak yoluna canlarıdır <br /> Kurbanı Bektaşilerin </p>
<p> Onlar Horasan&#8217;ı gezer <br /> Demkeş olur bade s&uuml;zer <br /> Seyyah olup daim gezer <br /> Sultanı Bektaşiler&#8217;in </p>
<p> Sırlarına g&uuml;&ccedil; erilir <br /> Remizleri ge&ccedil; bilinir <br /> &Uuml;stad olan Pir se&ccedil;ilir <br /> H&uuml;nkarı Bektaşilerin </p>
<p> Arifler arifi gelir <br /> Arife tarif vız gelir <br /> Uzak yakın hep bir gelir <br /> Hassına Bektaşilerin </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım bu ne demek <br /> Yerde insan g&ouml;kte melek <br /> Hi&ccedil; cahile &ccedil;ekme emek <br /> Devridir Bektaşilerin </p>
<p> Sanki bu derleniş i&ccedil;in &ldquo;Rum(eli)&rsquo;u fetheden Kırklar serdarı Şah Kızıl Deli&#8217;yi (Seyyid Ali Sultan&#8217;ı) imdada&rdquo; &ccedil;agirmaktadir. </p>
<p> Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu <br /> Hazreti Fatıma cihanın g&uuml;l&uuml; <br /> Evvel Seyyid Ali aldı y&uuml;r&uuml;d&uuml; <br /> Kırkların serdarıdır Kızıl Deli </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım eyd&uuml;r sancak getiri <br /> Zemheride gonca g&uuml;ller bitiri <br /> Kalenin altın &uuml;st&uuml;ne getiri <br /> Rum&#8217;un fethin eden Şah Kızıl Deli <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hey erenler evliyalar serveri <br /> Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br /> Tarık-ı Naci&#8217;nin sensin rehberi <br /> Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım eyd&uuml;r yola aşikız <br /> Ta ezelden b&ouml;yle kalbi sadıkız <br /> Severiz ey Şah&#8217;ım kalbi sadıkız <br /> Rahmet eyle bize Şah Seyyit Ali </p>
<p> III. I. 9.&nbsp; Pir Sultan Kalender Şah&#8217;ın Huzurunda &Ouml;z&uuml;n&uuml; D&acirc;ra &Ccedil;ekiyor </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın, 1514 &Ccedil;aldiran felaketi &ouml;ncesi tek g&uuml;vendiği ve peşinden koştuğu Şah, Şah İsmail Hatayi idi. Kendilerini ancak, on &uuml;&ccedil;-on d&ouml;rt yıl &ouml;nce Anadolu Alevi T&uuml;rkmen boylarının yardımıyla Safevi Devletini kuran Şah İsmail kurtarabilirdi. &ldquo;Urum&#8217;da (Anadolu&#8217;da) ağlayan sefilleri, o şad eder (sevindirir)&rdquo; ve g&uuml;ld&uuml;rebilirdi. </p>
<p> Hak&#8217;tan inayet olursa <br /> Şah Urum&#8217;a gele birg&uuml;n <br /> Gazada bu Z&uuml;lfikar&#8217;ı <br /> Kafirlere &ccedil;ala birg&uuml;n </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hep devşire gele iller <br /> Şah&#8217;a k&ouml;le ola kullar <br /> Rum&#8217;da ağlayan sefiller <br /> Şad ola da g&uuml;le bir g&uuml;n </p>
<p> &Ccedil;eke sancağı g&ouml;t&uuml;re <br /> Şah İstanbul&#8217;da otura <br /> Firenk&#8217;ten yesir getire <br /> Horasan&#8217;a sala bir g&uuml;n </p>
<p> G&uuml;l&uuml; Şah&#8217;ın doğdu dey&uuml; <br /> Bol ırahmet yağdı dey&uuml; <br /> Kutlu g&uuml;nler doğdu dey&uuml; <br /> Şu alem şad ola birg&uuml;n </p>
<p> Mehdi Dede&#8217;m gelse gerek <br /> Ali divan kursa gerek <br /> Haksızları kırsa gerek <br /> İntikamın alsa gerek </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ın işi ahtır <br /> İntizarım g&uuml;zel Şah&#8217;tır <br /> M&uuml;lk iyesi padişahtır <br /> M&uuml;lke sahip ola bir g&uuml;n </p>
<p> Bizzat nasip aldığı Piri Balım Sultan&#8217;ın o d&ouml;nemdeki anlaşmacı g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; tavrından olacak, &ldquo;Hacı Bektaş evladını g&uuml;nahkar g&ouml;r&uuml;p&rdquo; Şah İsmail&#8217;e sıkıca bağlı g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Fakat, &Ccedil;aldiran yenilgisi ve b&uuml;y&uuml;k Kızılbaş kırımının ardından Pir Sultan Abdal&#8217;ın b&uuml;t&uuml;n g&uuml;c&uuml;yle Hacı Bektaş Dergah&#8217;ına sarıldığını anlıyoruz. <br /> Pir Sultan&#8217;ın &Ccedil;aldiran &ouml;ncesi ve sonrası yapılan kırımdan kurtulması, Divriği-Arapkir-Kemaliye il&ccedil;elerinin ortak otlağı olan Sarı &Ccedil;i&ccedil;ek Yaylası&#8217;nda Koca Haydar adıyla bir zaman gizlenmiş olmasına bağlanabilir.&nbsp; Yine Sarı &Ccedil;i&ccedil;ek Yaylası&#8217;na &ccedil;ok yakın, Arapkir il&ccedil;esinin sınırları i&ccedil;erisinde bulunan Onar k&ouml;y&uuml;ndeki Şeyh Hasan Oner t&uuml;rbesi ve zaviyesini ziyaret ettği ve orada konukladığını belirleyen bir nefesi g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze gelmiştir. Bu nefeste Şeyh Hasan&#8217;a yalvarmakta, &ldquo;zul&uuml;mat (karanlık) i&ccedil;inde ve darda bulunduklarını&rdquo; a&ccedil;ıklayarak, evliyadan &ldquo;imdat!&rdquo; istemektedir. Aşağıya aldığımız uzun şiirinde, Pirini arayan Kul Himmet&#8217;in de yardım dilediği; 1204-5&rsquo;de Bağdad halifesi Nasir tarafından Anadolu&rsquo;da &uuml;st d&uuml;zey Ahiliği kurmak, yani Sel&ccedil;uklu Sultanına F&uuml;t&uuml;vvet kuşağı bağlamak ve şalvarı giydirmek i&ccedil;in g&ouml;nderilen b&uuml;y&uuml;k Şeyhler arasında bulunan ve 1220&rsquo;lerde ise bu b&ouml;lgeye yerleşen Şeyh Hasan Onar, Bayad T&uuml;rkmenlerindendir. Ve adı ge&ccedil;en k&ouml;yde bir zaviye kurarak b&ouml;lgeyi yurt tutan bir Şeyh-Beg olduğu bilinmektedir.&nbsp; K&ouml;y&uuml;n yaşlıları ve Dede&rsquo;lerinden derlediğimiz nefes ş&ouml;yledir: <br /> &nbsp;<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir gececik mihman oldum Onar&#8217;a <br /> Aman Onar Dede sen imdat eyle <br /> &Ouml;z&uuml;m&uuml; bağladım ol nazlı Pir&#8217;e <br /> Aman Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Adın Şeyh Hasan&#8217;dır hem derik Oner <br /> Elbet er olanda bulunur h&uuml;ner <br /> Adını işiden secdeye iner <br /> Aman Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Kimimiz dardadır kimimiz yolda <br /> Kimi zul&uuml;matta kandadır kanda <br /> Tut elimiz&#8217; koyma bizi dar g&uuml;nde <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> D&ouml;rt duvar &uuml;st&uuml;ne binasın&#8217; kuran <br /> Mahrum kalmaz eşiğine y&uuml;z s&uuml;ren <br /> Horasan elinden azmedip gelen <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Kalkıp Horasan&#8217;dan s&ouml;k&uuml;n edensin <br /> Urum diyarını mekan tutansın <br /> &Ccedil;ağıranın imdadına yetensin <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım d&uuml;şm&uuml;ş d&uuml;r&uuml;r c&uuml;daya (c&uuml;da: ayrı, ayrılmış)<br /> Halim&#8217; arzedeyim Bar-i H&uuml;da&#8217;ya&nbsp; (Bari: yaratıcı) <br /> Canım kurban olsun Onar Dede&#8217;ye <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> 1516 ya da 1518 yılında Balım Sultan&#8217;ın &ouml;l&uuml;m&uuml;yle M&uuml;rşid postuna oturmuş olan Kalender Şah&#8217;ın kişiliğinde Alevi-Bektaşi halk yığınları liderini bulmuştur. Kalender Şah&#8217;ın yukarıda aktardığımız şiirinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, Şah İsmail Hatayi&#8217;nin de bir bakıma buna onayı vardır. </p>
<p> Pir Sultan, aşağıdaki nefeste Kalender Şah&#8217;a seslenmektedir. &ldquo;Aman m&uuml;rvet&rdquo; diyerek onun kapısına gelmiş, Pir&#8217;inin huzurunda &ouml;z&uuml;n&uuml; d&acirc;r&#8217;a &ccedil;ekmis, hatalarını bir bir saymaktadır. Kendini d&uuml;şk&uuml;n g&ouml;r&uuml;p, Pir&#8217;ine yalvarmaktadır. Hatta vaktiyle &ldquo;Hacı Bektaş oğlunu (Balım Sultan kastediliyor olmalı) g&uuml;nahkar&rdquo;&nbsp; g&ouml;r&uuml;p (Dergah&#8217;tan) uzaklaşmasından dolayı kendi kendine &ldquo;y&uuml;z&uuml; kara&rdquo; (iftiracı) nitelemesini yakıştırmaktan bile &ccedil;ekinmiyor. Pir Sultan Abdal, Pir Meydanı&#8217;nda &ouml;z&uuml; d&acirc;rda, m&uuml;thiş bir &ouml;zelestiri vermektedir: </p>
<p> Zahir batın On&#8217;ki İmam aşkına <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim <br /> Pirim nazar eyle şu ben d&uuml;şk&uuml;ne <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Bakmaz mısın cesedimin n&acirc;rına <br /> Elim ermez oldu cihan k&acirc;rına <br /> Y&uuml;z&uuml;m yerde geldim durdum d&acirc;rına <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Hacı Bektaş oğlun g&uuml;nahkar g&ouml;rd&uuml;m <br /> Aradım isyanımı &ouml;z&uuml;mde buldum <br /> Y&uuml;z&uuml;m&uuml;n karasın elime aldım <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Erenler yolundan bir taş kaldırdım <br /> G&ouml;n&uuml;l bah&ccedil;esinde g&uuml;l&uuml;n soldurdum <br /> Bug&uuml;n eksikliğim nefsi &ouml;ld&uuml;rd&uuml;m <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım eyd&uuml;r karşimda durma <br /> Gidip m&uuml;nkirlerle yol erkan kurma <br /> Alnımın karasın y&uuml;z&uuml;me vurma <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Pir Sultan Abdal kendini Şah&#8217;ına, yani Piri Kalender Sultan&#8217;a bağışlattırdıktan sonra, nefeslerini, d&uuml;vazlarını en etkin propaganda silahı olarak kullanmaya başlamıştır. Sazı elinde s&ouml;z&uuml; dilinde dağlar aşmakta, &uuml;lkeyi k&ouml;y k&ouml;y, oba oba dolaşmaktadır. Artık Kalender; Şah&#8217;tır, Sultan&#8217;dır, Hacı Bektaş ve d&ouml;rt g&ouml;zle beklediği Ali&#8217;dir O. Onun kişiliğinde Hacı Bektaş Veli&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; Pir Sultan Abdal ş&ouml;yle dile getirir: </p>
<p> Kuş olup g&uuml;vercin donunu geyen <br /> Uyan dağlar uyan Ali&#8217;m geliyor <br /> Mucizatın c&uuml;mle aleme bildiren <br /> Uyan dağlar uyan Ali&#8217;m geliyor <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&rsquo;ın cisminde cansın <br /> G&ouml;nl&uuml;m&uuml;n evinde kurulu hansın <br /> Urum&#8217;un i&ccedil;inde sen bir Sultan&rsquo;sın <br /> Uyan dağlar uyan Ali&#8217;m geliyor </p>
<p> Kalender Şah&rsquo;ın kurtarıcı lider olarak gelmekte olduğunu bildirirken, &ccedil;ekimser duranlara ve korkanlara g&uuml;ven veriyor. Onları bıkmadan-usanmadan, toparlanıp ayaklanmaya &ccedil;agiriyor: </p>
<p> Muhammed Mehdi&#8217;nin hak sancağını <br /> &Ccedil;ekelim bakalım nic&#8217;olursa olsun <br /> Teber &ccedil;ekip m&uuml;nkirlerin kanını <br /> D&ouml;kelim bakalım nic&#8217;olursa olsun <br /> &nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; M&uuml;nkirlerin sarayını yıkalım <br /> Yıkalım bakalım nic&#8217;olursa olsun <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Serden başka benim sermayem yoktur <br /> Verelim gaziler İmam aşkına <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Gelin canlar bir olalım <br /> M&uuml;nkire kılı&ccedil; &ccedil;alalim <br /> H&uuml;seyn&#8217;in kanın alalım <br /> Tevekkelt&uuml; Taalallah (= Tanrıya dayandım-yaslandım)</p>
<p> Mervan soyunu vuralım <br /> Padişahı &ouml;ld&uuml;relim <br /> H&uuml;seyn&#8217;in kanın alalım <br /> Tevekelt&uuml; Taalallah </p>
<p> A&ccedil;alım kızıl sancağı <br /> Ge&ccedil;sin Yezit&#8217;lerin &ccedil;ağı <br /> Elimizde aşk bı&ccedil;ağı <br /> Tevekkelt&uuml; Taalallah </p>
<p> Şah&#8217;ının ve evlatlarının, yani Alevi-Bektaşi halk yığınlarının&nbsp; maddi-manevi g&uuml;c&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklama gereği duyup, &ccedil;atlak sesleri susturma yollarına da başvuruyor: <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Arkası yok deme Şah&#8217;ım(ın) oğlunun <br /> Zahirde batında y&uuml;zbin er vardır <br /> Ond&ouml;rt masum ile Oniki İmam <br /> Yanınca Muhammed&#8217;le Ali vardır </p>
<p> &Ouml;n&uuml;m&uuml;zce Rabbim s&ouml;z&uuml;m pişirir <br /> Yaramaz sofular Şah&#8217;ı şaşirır <br /> Dervişler ar&#8217;oldu &ccedil;i&ccedil;ek devşirir <br /> Arının g&ouml;mecinde balı vardır </p>
<p> Oddan kılı&ccedil;tan keskindir g&uuml;lbengi <br /> Kırmızıdır donu hem aldır rengi <br /> Renginde d&uuml;r&uuml;m d&uuml;r&uuml;m alı vardır <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> Pir Sultan&#8217;ım der ki vaktın beklesin <br /> İkrarını m&uuml;min olan haklasın <br /> Arif olan kalb evine saklasın <br /> Erenlerin &ccedil;ok gizli yolu vardır </p>
<p> Pir Sultan Abdal &ldquo;el-g&uuml;n arasına d&uuml;şm&uuml;ş&rdquo;, toplu halde &ldquo;k&ouml;p&uuml;klenmiş sel gibi aşip giderlerken&rdquo; biraz kuşkulu, ama b&uuml;y&uuml;k umutlar i&ccedil;inde Şah&#8217;ın yollarındadır. </p>
<p> &ldquo;Eng&uuml;r&uuml; dağından&rdquo; &ccedil;ok &ouml;telerde değildir, Dergah ve başindaki Pir Kalender Şah. Dolayısıyla toprağını, yurdunu en g&uuml;zel, en i&ccedil;ten duygularla tanımlamış olduğu aşağıdaki şiirine &ldquo;bir&ccedil;ok kimse ile birlikte Pir Sultan&#8217;ın İran&#8217;a, Şah&#8217;a giderken s&ouml;ylediği&rdquo; yorumunu yapmak gerekmiyor. Eng&uuml;r&uuml; dağından (Ankara y&ouml;resinden) İran Şahı&#8217;nın yolu mu sorulur?&nbsp; Ayrıca, şiirin i&ccedil;ine, İran tahtında birincisi 1587 yılından sonra g&ouml;r&uuml;nen &ldquo;Ala dağ ardındaki Şah Abbas&rdquo; ifadesi &ccedil;ok sonradan girmiştir. Aşağıda g&ouml;r&uuml;leceği gibi s&ouml;z konusu d&ouml;rtl&uuml;k, Pir Sultan Abdal&#8217;ın nefesinin genel havasına da kesinlikle uymamaktadır. </p>
<p> Eng&uuml;r&uuml; dağından bir yol azıttım <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola <br /> Sarardı g&uuml;l benzim d&ouml;nd&uuml; aynaya <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Nice pınarım var dolar eksilir <br /> Ardı&ccedil; dallarına g&ouml;k tekeler asılır <br /> Gırcılı boran tutmuş beller kesilir <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Merdindendir deli g&ouml;nl&uuml;m merdinden <br /> Ala Dağ ardından Şah Abbas yurdundan <br /> Kanlı yaş akıttım Şah&#8217;ın derdinden <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola&nbsp; </p>
<p> Nice pınarım var &uuml;st&uuml; bovalı (bentli) <br /> Taşı kimyalı da toprağı dualı <br /> Kayalarımız var şahin yuvalı <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım coşup giderim <br /> El-g&uuml;n arasına d&uuml;ş&uuml;p giderim <br /> K&ouml;p&uuml;klenmiş selim taşıp giderim <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &ldquo;Şah&#8217;a gider ben bir bezirgan g&ouml;rd&uuml;m&rdquo; diye başlayan nefesinde &ldquo;bezirgan&rdquo; ve &ldquo;katar&rdquo; birer simgedir bizce. &Uuml;st&uuml; &ouml;rt&uuml;l&uuml; olarak, bezirgan, Kalender Şah&#8217;ın y&uuml;kselttiği isyan katarına &ccedil;agridir. Kendisi de artık o katarın ayrılmaz eridir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu katar &ldquo;hemen hakikatın yolunu tutmuştur.&rdquo; &ldquo;Ona hizmet eden ancak Dergah&#8217;a yeter&rdquo;. Ayrıca &ldquo;Bezirgan y&uuml;k&uuml;n&uuml; Yemen&#8217;den tutmuş&rdquo; betimlemesi, Kanuni d&ouml;neminde Osmanlı&#8217;ya Yemen&#8217;in i&ccedil; kısımlarını kaybettiren Zeydi ayaklanmalarını anımsatmakta ve &ccedil;ok gezmiş olan Pir Sultan&#8217;ın oralara kadar uzanmış olduğunu d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;rmektedir. Katar &ccedil;ok g&uuml;&ccedil;l&uuml;d&uuml;r; ona k&acirc;retmez Osmanlı haramisi. Şu d&uuml;nyada &ccedil;ekilen vefasızlıktan kurtulmak i&ccedil;in tek fırsat, bezirganın katarına girmektir. </p>
<p> Şah&#8217;a gider ben bir bezirgan g&ouml;rd&uuml;m <br /> Ayrılmam katardan ben şimden geri <br /> Hemen tutmuş hakikatin yolunu <br /> Ayrılmam katardan ben şimden geri </p>
<p> Bezirgan y&uuml;k&uuml;n&uuml; Yemenden tutmuş <br /> Ona hizmet eden Dergah&#8217;a yetmiş <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bezirganın y&uuml;k&uuml; lal ile gevher <br /> Ona k&acirc;r mı kılar harami safder <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Şu yalan d&uuml;nyada ne bulduk vefa <br /> Fırsat elde iken gireg&ouml;r safa <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&#8217;ım aşikı &ccedil;oklar <br /> Hi&ccedil; kardaş bulmamış kend&#8217;&ouml;z&uuml;n saklar <br /> Korktuğumuz yerden yaradan saklar <br /> Ayrılmam katardan ben şimden geri </p>
<p> Artık zamanı gelmiştir. Kalender Şah Ali&#8217;liğini g&ouml;stermelidir ki&nbsp; &ldquo;Ali kim olduğu bilinsin&rdquo; </p>
<p> O Şah&#8217;ına, yukarıdaki nefeslerinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi hem &ldquo;Ali&rdquo; hem &ldquo;Hacı Bektaş&rdquo; diyordu. Erenler evliyalar ser&ccedil;eşmesi Hacı Bektaş Veli ise, torunlarından Kalender Şah da ser&ccedil;eşmedir. Şu halde &ldquo;kendini teslim et bu ser &ccedil;esmeye&rdquo; diyor Pir Sultan. </p>
<p> Ama onun asıl istediği, t&uuml;m Anadolu Alevileri ve de ezilen halklar adına dileği &ldquo;Hazreti Ali&#8217;nin devrinin y&uuml;r&uuml;mesi ve yery&uuml;z&uuml;n&uuml; kızıl ta&ccedil;ların b&uuml;r&uuml;yerek İstanbul şehrinin alınmasıdır&rdquo;. </p>
<p> Hazreti Ali&#8217;nin devri y&uuml;r&uuml;ye <br /> Ali kim olduğu bilinmelidir <br /> Alay alay gelen gaziler ile <br /> İmamların &ouml;c&uuml; alınmalıdır </p>
<p> Kendini teslim et bu Ser&ccedil;eşme&#8217;ye <br /> Er odur ki birisinden şaşmaya <br /> Bin gaziye bir m&uuml;nafık d&uuml;şmeye <br /> Din aşkına kılı&ccedil; &ccedil;alinmalidir </p>
<p> &Ccedil;ağırırlar filan oğlu filana <br /> Kılıcı arştadır doğru gelene <br /> Ne itibar yezit kavli yalana <br /> Ya ser verip ya ser alınmalıdır </p>
<p> Yery&uuml;z&uuml;nde kızıl ta&ccedil;lar b&uuml;r&uuml;ye <br /> M&uuml;nafık olanın bağrı eriye <br /> Sahib-i zamanın emri y&uuml;r&uuml;ye <br /> Mehdi kim olduğu bilinmelidir </p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;ım ey Dede Dehman <br /> Kendini &ccedil;evir de andan gel heman <br /> İstanbul şehrinde ol sahib-zaman <br /> Tac &uuml; Devlet ile salınmalıdır </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &#8220;Dede Dehman, Dehmen&#8221;ı (doğrusu Dih-man-İK) hakkında C. &Ouml;ztelli&#8217;nin P.N.Boratav&#8217;dan kaynaklanarak yazdığı &ldquo;Dede Dehmen, Şah Tahmasb&#8217;ın adıdır&rdquo;&nbsp; yorumu bizce burada uygun değildir. Bu, Pir Sultan&#8217;ı İran Şahı&#8217;na bağlamak i&ccedil;in zorlama bir yorum olurdu. Pir Sultan Abdal&#8217;ın &ldquo;mihman canlar bize safa geldiniz&rdquo; şiirindeki bir d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml; biz, bizzat Dede olan babamızdan aşağıdaki bi&ccedil;imde dinledik: </p>
<p> Misafir kapının i&ccedil; kilididir <br /> Ev sahibi ise anın dilidir <br /> Mehman Muhammed&#8217;dir dehman Ali&#8217;dir <br /> Mihman canlar bize safa geldiniz </p>
<p> Ayrıca Kul H&uuml;seyin:</p>
<p> Hak ileridedir geride sanma<br /> M&uuml;nezzeh şehrinde mihman bizimdir<br /> M&uuml;min kullar mabuduna tapmıştır<br /> Ali Keramullah dehman bizimdir</p>
<p> Mihman Haktır dehman Ali demişler<br /> Didar arzulayan veli demişler<br /> İşte budur Allah kulu demişler<br /> Nur alem nuruyla devran bizimdir</p>
<p> Hemen anlaşılacağı &uuml;zere bu ifadeler, &ldquo;konuk Haktır, Muhammed&#8217;dir, yani onların makamındadır; karşilayan, yani evsahibi de Ali&#8217;dir&rdquo; anlamını taşimaktadır. Birincisinde, dolaylı olarak Muhammed&#8217;in Kırklar&#8217;a konukluğu ve Ali&#8217;nin onu karşilaması anımsatılmaktadır. Yani, yukarıdaki nefesinde Pir Sultan Abdal,&nbsp; Ali olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; ve nitelediği Kalender Şah&#8217;a, &ldquo;Dede Dehman&rdquo; diye hitap etmesi olduk&ccedil;a doğaldır. </p>
<p> III.&nbsp; I.&nbsp; 10. Kalender &Ccedil;elebi ayaklanması Ve Pir Sultan Abdal </p>
<p> Baki &Ouml;z, Kalender &Ccedil;elebi ayaklanmasının kitle tabanı ve toplumsal niteliği &uuml;zerine şu genel belirlemeyi yapmaktadır: </p>
<p> &ldquo;Hacı Bektaş soyundan olan Kalender &Ccedil;elebi ayaklanmasının kitle tabanı k&ouml;yl&uuml;-&ccedil;ift&ccedil;i kesimiydi. Yoksul halktı. Geniş T&uuml;rkmen yığınlarıydı. Elinden dirliği alınmış, yoksulluğa itilmiş k&uuml;&ccedil;&uuml;k dirlik sahipleriydi. Devlet&ccedil;e dışlanmış, baskıyla d&uuml;zen i&ccedil;erisinde tutulmaya &ccedil;alisilan kesimlerdi. Bunların geneli Alevi ve T&uuml;rkmenlerdi. Doğallıkla i&ccedil;lerinde devlet&ccedil;e kıyıma uğramış, toprak yoksulu bırakılmış S&uuml;nni &ouml;geler de vardı. Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin bağlaşikları bu t&uuml;r S&uuml;nni &ouml;gelerle, elinden dirlikleri alınan k&uuml;&ccedil;&uuml;k toprak sahipleriydi.&rdquo; </p>
<p> Osmanlı tarihyazıcıları, &ouml;rnegin vakan&uuml;vis İbrahim Pe&ccedil;evi, M&uuml;neccimbaşi, Solakzade Mehmet ve Hemdani &Ccedil;elebi, Kalender Şah ayaklanmasından uzun uzun s&ouml;zetmektedir. Ortak oktaları, Kalender&#8217;in b&uuml;y&uuml;k g&uuml;&ccedil; ve itibar kazandığı, arkasında &ccedil;ok sayıda ve her kesimden halkın toplandığıdır. Tarihyazıcıların hepsi de, kendi inan&ccedil;ları doğrultusunda, bunların &ldquo;dinden &ccedil;ikmis, inancı bozuk, dinsiz-mezhepsiz&rdquo; olduklarında birleşirler. Bu nitelemelerle Alevi halkı &ldquo;Rafızi, m&uuml;lhid, Kızılbaş&rdquo; diye adlandırırlar. </p>
<p> İbrahim Pe&ccedil;evi şunları yazmaktadır: </p>
<p> &ldquo;Kalender Şah o kadar g&uuml;&ccedil; ve itibar kazandı, o kadar kalabalık bir toplumun başi oldu ki, b&ouml;ylesi hi&ccedil;bir isyancıya nasip olmuş değildi. Aşik ve Abdal diye anılan ne kadar imanı ve fiili bozuk kimseler var idiyse yanına toplanıp, yirmi- otuz bin kadar eşkıyadan oluşan bir &ccedil;ete meydana geldi.&rdquo; </p>
<p> Solakzade de benzer yargıdadır: </p>
<p> &ldquo;Kalender adlı k&ouml;t&uuml; yollu bir aşik&#8230; zamanın Mehdi&#8217;siyim diyerek (ortaya &ccedil;ikti)&#8230; abdallar, torlaklar, dinsiz meşrebliler ile mezhepsizler, pek&ccedil;ok k&ouml;t&uuml;l&uuml;kseverler ile onun havasına uyarak, yanına toplandılar. Bunların otuz bin kadar olduğu anlaşilmaktadır.&rdquo; </p>
<p> Osmanlı tarihinin bu en b&uuml;y&uuml;k ayaklanmasını H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin torunlarından ve Dergah postnişini Kalender Şah&#8217;ın y&ouml;netmesi, t&uuml;m Alevi-Bektaşi topluluklarını biraraya getirmişti. G&uuml;n, &ldquo;İstanbul&#8217;daki devletin tac &uuml; tahtını&rdquo; ele ge&ccedil;irmenin g&uuml;n&uuml;yd&uuml;.<br /> Baba Z&uuml;nnun&#8217;dan başlayarak Atmaca, Z&uuml;nnunoğlu, Tonuz oğlan, Veli Halife ayaklanmaları, 1526-1528 yıllarındaki Kalender &Ccedil;elebi b&uuml;y&uuml;k toplumsal başkaldırısının halkalarıydı. <br /> Ayaklanma Ankara-Kırşehir y&ouml;resinde patlamıştı. Ayaklanmanın merkezi karargahı Hacı Bektaş Dergahı &ccedil;evresi olmuş; yığınlar burada toplanmıştı. &ldquo;Ali nesli g&uuml;zel İmam Urum &uuml;st&uuml;ne&rdquo; Doğu&#8217;dan &#8211; İran&#8217;dan, Horasan&#8217;dan &#8211; değil &ldquo;Mağripten &ccedil;ikmis&rdquo; , yani Batı&#8217;dan geliyordu: </p>
<p> Y&uuml;r&uuml;y&uuml;ş eyledi Urum &uuml;st&uuml;ne <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor <br /> İnip temenna eyledim destine <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Doluları adım adım dağıdır <br /> Tavlasında k&uuml;heylanlar bağlıdır <br /> Aslının sorarsan Şah&#8217;ın oğludur <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Tarlaları adım adım &ccedil;izili <br /> İrakip elinden ciğer sızılı <br /> Al yeşil giyinmiş ger&ccedil;ek gazili <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam&nbsp;&nbsp; geliyor </p>
<p> Magripten &ccedil;ıkar g&ouml;r&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;n&uuml; (magrip: batı) <br /> Kimse bilmez evliyanın s ırrını <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Koca Haydar&nbsp; Şah-ı Cihan torunu </p>
<p> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım g&ouml;rsem şunları <br /> Y&uuml;z&uuml;m s&uuml;rsem boyun eğip yalvarı <br /> Evvel baştan On&#8217;ki İmam serveri <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Pir Sultan, onca ayaklanmalar yaşamış, katılmış, toplumsal birliğin siyasetini yapmış ve hatta sazını silah gibi kullanarak, sancağın nereye dikileceğinin taktiğini bile vermiştir. &ldquo;G&ouml;rsem şunları ve boynumu eğip, y&uuml;z&uuml;m&uuml; s&uuml;rsem&rdquo;, yalvarsam derken, &ldquo;Kızılırmak gibi yatağından boşansın artık kuvvetlerin; Hama, Mardin ve Sivas&#8217;takilerle birleşip, ikiy&uuml;zl&uuml; Osmanlı&#8217;nın başina taşlar &uuml;s&uuml;rerek, yani onları yokederek SANCAĞIMIZI KAZOVA&#8217;YA DİKİN ARTIK&rdquo; diye beklemektedir. </p>
<p> G&ouml;zleyi g&ouml;zleyi g&ouml;z&uuml;m d&ouml;rt oldu <br /> Alim ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi <br /> Korular kalmadı kara yurt oldu <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi </p>
<p> Kızıl Irmak gibi bendinden boşan <br /> Hama&#8217;dan Mardin&#8217;den Sivas&#8217;a d&ouml;şen <br /> D&uuml;ld&uuml;l eyerlendi Z&uuml;lfikar kuşan <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi </p>
<p> M&uuml;min olan bir nihana &ccedil;ekilsin (nihan: gizli) <br /> M&uuml;nafık başina taşlar &uuml;s&uuml;rs&uuml;n <br /> Sancağımız Kazova&#8217;ya dikilsin <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&#8217;ım bu s&ouml;z&uuml;m haktır <br /> Vallahi s&ouml;z&uuml;m&uuml;n hatası yoktur <br /> Şimdiki sofunun Yezidi &ccedil;oktur <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi </p>
<p> Ankara, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Tokat, Sivas, Erzincan, Maraş, Adana ve Tarsus, ayaklanmaların alanı olmuştur. Kazova&#8217;ya sancak dikildiği takdirde Kalender Şah b&uuml;t&uuml;n g&uuml;&ccedil;lerin birleşmesini sağlayabilirdi. </p>
<p> Ayaklanmayı bastırmak i&ccedil;in Sadrazam İbrahim Paşa g&ouml;revlendirilmişti. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Karaman beylerbeyi Mahmud Paşa eyalet askerleriyle ona katılmış bulunuyorlardı. Her iki Paşa&#8217;nın askeri birlikleri, Kazova&#8217;ya y&ouml;nelen Kalender Şah&#8217;ın ardına d&uuml;şt&uuml;. Kazova&#8217;daki korkun&ccedil; savaşta Kalender&#8217;in yoksul k&ouml;yl&uuml; Alevi savaş&ccedil;iları Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Arkasından Mahmut Paşa&#8217;yla birleşen diğer Osmanlı g&uuml;&ccedil;leri Tokat yakınlarında Cincifle denilen yerde, yirmi yedi Mayıs 1527/8&rsquo;de yapılan savaşta yine yenildiler. Karaman beylerbeyi Mahmut Paşa, Alaiye beyi Sinan bey, Amasya beyi Ko&ccedil;i bey, Anadolu Timar defterdarı Ruh ve Karaman defterdarı kethudası Şeyh Mehmet &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ler. </p>
<p> Bu yenilgilerle birlikte Osmanlı ordusunun t&uuml;m ağırlıkları Kalender Şah birliklerinin eline ge&ccedil;ti. Tarihyazıcı Solakzade&#8217;nin s&ouml;ylemiyle: </p>
<p> &ldquo;B&uuml;t&uuml;n torlaklar ağırlıklı silah, hayme ve &ccedil;adirlar edindiler. &Ccedil;iplak ve perişan iken giyinip kuşandılar. &Ouml;v&uuml;n&uuml;lecek giysilerle donandılar.&rdquo; </p>
<p> Pir Sultan Abdal bu olayları Kızıl Deli Sultan &uuml;zerine yazdığı bir <br /> şiirinde anlatmakta ve Kırklar simgesiyle vermektedir: </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklar Urum&#8217;a ge&ccedil;ti sen duydun mu <br /> Tanrının arslanı geldi bildin mi <br /> Pınar yanında kendini buldun mu <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Kırklar bir bir arda s&ouml;k&uuml;n eyledi <br /> Domuz kafirlerin yolun bağladı <br /> Tanrının arslanı imdat eyledi <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Geldi Kazova&#8217;sın duman b&uuml;r&uuml;d&uuml; <br /> Kara kafirlerin yağı eridi <br /> Allah allah dey&uuml;p Kırklar y&uuml;r&uuml;d&uuml; <br /> Kırklara ser&ccedil;e&ccedil;mesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Kırklar Rum ilinde makam tuttular <br /> Makamlar a&ccedil;tılar &ccedil;irag yaktılar <br /> B&uuml;t&uuml;n kafirleri dine &ccedil;ektiler <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım bu s&ouml;zleri s&ouml;yledi <br /> Kafirleri Yezitleri bağladı <br /> İlk selamı essela&#8217;da s&ouml;yledi <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> (Essel&acirc;: kendine g&uuml;venen ortaya &ccedil;ıksın anlamında meydan okuma deyimi)</p>
<p> Kalender&#8217;in bu başarılarından sonra, Dulkadırlı boylarının &ccedil;ogu ayaklanmaya katıldı. Bunların b&uuml;y&uuml;k bir kısmı Alevi değildi, fakat dirlik ve timarları elinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah kuvvetlerinin sayısı kırk bine y&uuml;kselmişti. </p>
<p> Ayaklanma, giderek &ouml;n&uuml;nde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğulları&#8217;ndan (Kalender tarafına ge&ccedil;en) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların d&uuml;zeltileceğini duyurdu. Vali Ferhat Paşa ile bazı sancak beyleri de &ldquo;halka yanlış davranıyorlar&rdquo; gerek&ccedil;esiyle, ama aslında ayaklanmacıları ezemedikleri i&ccedil;in idam edildiler. Dulkadır beyleri devlet&ccedil;e doyurulunca başkalarını da yanlarına &ccedil;ekmeye başladılar. B&ouml;ylece Kalender Şah ayaklanmasına katılanlarda b&uuml;y&uuml;k &ccedil;&ouml;z&uuml;lmeler başg&ouml;sterdi. </p>
<p> Sonu&ccedil;ta Osmanlı, savaşta yenemediği Kalender g&uuml;&ccedil;lerini onların hazır olmadığı i&ccedil;ten par&ccedil;alama siyasetiyle g&uuml;&ccedil;ten d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;. &Ouml;zellikle geceleri bir&ccedil;ok insan ayrılıp evine d&ouml;n&uuml;yordu. &Ouml;yle ki, Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin yanında &ldquo;&uuml;&ccedil;-d&ouml;rt bin Kalenderi ( bizce burada &ldquo;Kalenderci, Kalendersever&rsquo;&rsquo;, yani Alevi-Bektaşiler anlamındadır-İK) kaldı.&rdquo; </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &ldquo;dostların muhabbeti kaldırıp, geriye ka&ccedil;ışını&rdquo;, vefasızlığı ve ihaneti anlatan şiirinden birka&ccedil; d&ouml;rtl&uuml;k ve arkasından da her ne pahasına olursa olsun kendisinin Pirinden d&ouml;nmeyeceğini korkusuzca vurgulayan nefesini verelim. Bu &ldquo;Pir&rdquo;, tabii ki &ldquo;Pirlerin Piri Hacı Bektaş Veli&rdquo;nin torunu Kalender Şah&#8217;tan başkası değildir. </p>
<p> &Ccedil;ıktım y&uuml;cesine seyran eyledim <br /> G&ouml;n&uuml;l eğlencesi k&uuml;st&uuml; bulunmaz <br /> Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış <br /> Hi&ccedil;bir ikrarından ahdi bulunmaz </p>
<p> Z&uuml;l&uuml;fleri top top olmuş cığalı <br /> Rakiplerin Hak&#8217;tan olsun zevali <br /> Bir g&uuml;nahkar kulum doğdum doğalı <br /> G&uuml;nahkar kulunun dostu bulunmaz </p>
<p> Kanı benim ile lokma yiyenler <br /> Başı canı dost yoluna verenler <br /> Sen &ouml;lmeden ben &ouml;l&uuml;r&uuml;m diyenler <br /> Dostlar da geriye ka&ccedil;tı bulunmaz </p>
<p> Yine kırcılandı dağların başi <br /> Durmuyor akıyor g&ouml;z&uuml;m&uuml;n yaşi <br /> Vefasız ardından gitse bir kişi <br /> Hakikat ceminde desti bulunmaz <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Koyun beni Hak aşkına yanayım <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden <br /> Pir&#8217;imden d&ouml;n&uuml;p mahrum mu kalayım <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Benim Pir&#8217;im gayet ulu kişidir <br /> Yediler ulusu Kırklar eşidir <br /> On İki İmamın server başidır <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Kadılar m&uuml;ft&uuml;ler fetva yazarsa <br /> İşte kement işte boynum asarsa <br /> İşte han&ccedil;er işte kellem keserse <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Ulu mahşer olur divan kurulur <br /> Su&ccedil;lu su&ccedil;suz gelir anda derilir <br /> Piri olmayanlar anda dirilir <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım arşa &ccedil;ikar &uuml;n&uuml;m&uuml;z <br /> O da bizim ulumuzdur Pirimiz <br /> Hakka teslim olsun garip canımız <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Kalender &Ccedil;elebi, elinde kalan birka&ccedil; bin kişilik kuvvetle Kayseri- Sarız &uuml;zerinden &#8211; olasıdır ki Adana ve Tarsus y&ouml;resinde ayaklanmacılarla Bozok b&ouml;lgesindeki Z&uuml;nnunoğlu ve Atmaca kuvvetlerini birleştirmek i&ccedil;in, iki g&uuml;c&uuml;n ortasında bulunan &#8211; Nurhak Dağları&#8217;na &ccedil;ekildi. Bazı yazarların ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi &ldquo;İran&#8217;a gitmek i&ccedil;in Kalender&#8217;in yol aradığını&rdquo; sanmıyoruz.&nbsp; Kaldı ki, İran yolu Nurhak tarafından değil Sivas-Erzincan hattı &uuml;zerinden ge&ccedil;iyordu. Kalender Şah kuvvetleri ise g&uuml;neye doğru inmişti.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> Kalender Şah&#8217;ın elindeki inan&ccedil;lı ama yetersiz kuvvet, Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;nın &ldquo;Mehmet Ağa ile Pervane adındaki iki eşkıya avcısı&rdquo; tarafından Başsaz (ya da Başsan) adlı yerde tuzağa d&uuml;ş&uuml;r&uuml;ld&uuml;.&nbsp; Burada Kalender &Ccedil;elebi ve sadık adamı Veli D&uuml;ndar &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ler. Başları bir atın terkisine asılarak Padişah&#8217;a g&ouml;t&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Kalender&#8217;in taraftarlarından pek azının kırımdan kurtulabildiğinde Pe&ccedil;evi, Solakzade ve M&uuml;neccimbaşi hemfikirdirler. </p>
<p> Kalender Şah Ayaklanması&#8217;nın b&ouml;ylece bastırılması &uuml;zerine, Kanuni S&uuml;leyman (1520-1566) Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;yı c&ouml;mert&ccedil;e &ouml;d&uuml;llendirdi. Sadrazamın yıllık &ouml;denegini iki katına (Bir milyon iki y&uuml;z bin ak&ccedil;eden iki milyon ak&ccedil;e&#8217;ye) &ccedil;ikardi. <br /> &nbsp;<br /> III.&nbsp; I.&nbsp; 11. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Kalender &Ccedil;elebi Kırımından Kurtuluşu </p>
<p> Baştan beri ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z d&uuml;ş&uuml;nceler doğrultusunda akıly&uuml;r&uuml;t&uuml;ld&uuml;ğ&uuml;nde, Kalender Şah ayaklanmasına elli yaşlarında katılmış olması gereken Pir Sultan Abdal ayaklanmanın bastırılmasını izleyen kırımdan acaba nasıl kurtuldu? </p>
<p> Şah İsmail&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n ardından, Hacı Bektaş Veli Dergahı&#8217;nı Erdebil&#8217;in &ouml;n&uuml;ne ge&ccedil;irme ve merkez yapma siyasetini cesaretle ortaya atıp savunan Pir Sultan Abdal, Osmanlı&#8217;nın Bektaşileri ve Alevileri birbirinden ayırma ve par&ccedil;alama gayretini boşa &ccedil;ikarmis, Dergah postnişini Kalender &Ccedil;elebi&#8217;yi ezilen Anadolu Alevi kitlelerinin kurtarıcı &ldquo;Şah&rdquo;ı olarak g&ouml;r&uuml;p, onun &ouml;vg&uuml;s&uuml;n&uuml; yapmıştır. Bektaşi ve Alevileri tam birliğe y&ouml;neltmiştir. Ve de, inan&ccedil;ları doğrultusunda başinı vermekten &ccedil;ekinmeyen Alevi halk topluluklarını Muhammed-Ali, H&uuml;seyin, Ehlibeyt, On İki İmam sevgisi; Muaviye Yezit Mervan laneti, yani &ldquo;Tevella ve Teberra&rdquo; simgeleri i&ccedil;inde Kalender Şah&rsquo;ın &ccedil;evresinde toplama, birleştirme &ccedil;agrilari yaptığı anlaşilıyor. </p>
<p> Şiirlerine simgeleri &ouml;ylesine ustalıkla yerleştirmiştir ki, bunlar adeta Pir Sultan&rsquo;ı koruyucu &ouml;rt&uuml; olmuşlardır. Ancak Kanuni&#8217;nin, babası Yavuz Selim&#8217;i aratmayan Kızılbaş d&uuml;şmanlığından belki 20 yılı aşkın bir s&uuml;re kendini koruyabilmesi, Anadolu&#8217;yu daha doğrusu yaşadığı b&ouml;lgeyi uzun s&uuml;re terketmesine bağlanmalıdır. </p>
<p> Gen&ccedil;liğinde, Şah İsmail yandaşi olarak onun propagandasını yaptığı zamanlar, kendini Arapkir-Eğin-Divriği&#8217;nin ortak otlağı olan Sarı &Ccedil;i&ccedil;ek Yaylası&#8217;nda gizlediğini belirleyen bilgilerden s&ouml;zetmiştik. Pir Sultan Abdal&rsquo;ın -kendini ikinci gizlenme d&ouml;nemi olarak niteleyeceğimiz- bu yılları nerede ge&ccedil;irmiş olduğunu a&ccedil;ık veya kapalı olarak g&ouml;steren şiirlerinden &ouml;rnekler bulunmaktadır. Onlardan bazılarını aşağıda vereceğiz. <br /> &nbsp;<br /> Feleğin bile d&uuml;zene desteğini vererek kendisini &ldquo;&ccedil;evre &ccedil;evre yeldirdiğini&rdquo; s&ouml;yleyen Pir Sultan, &ldquo;ayrılığın okunu dolduran&rdquo; nedeni &uuml;&ccedil; şeye bağlamaktadır; &ldquo;ecel, didar ve nasip&rdquo; Başta ecel, yani &ouml;l&uuml;m korkusu olunca g&uuml;zel y&uuml;z ve nasip kavramlarının &ouml;nemi kalır mı? </p>
<p> Kısmet verip bizi salan &ccedil;&ouml;llere <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip (didar: sevgilinin g&uuml;zel y&uuml;z&uuml;)<br /> Felek bizi saldı &ouml;zge hallere <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip </p>
<p> Kısmet verip &ccedil;evre &ccedil;evre yeldirdi <br /> Bilmediğim hikmetlere daldırdı <br /> &Ccedil;ekip ayrılığın okun doldurdu <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip </p>
<p> Felek arka vermiş &ccedil;arhın devine <br /> Arıt kalbin evin iman sevine <br /> T&uuml;rl&uuml; dalga geldi g&ouml;nl&uuml;m evine <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip <br /> &nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&rsquo;ım der ki vardığım <br /> Ulu dergahıdır y&uuml;zler s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;m<br /> Bilmediğim hikmetleri bildiğim <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip </p>
<p> Ayrıca Pir Sultan Abdal&#8217;ın talibi Kul Himmet&#8217;in bir şiirinde, yana yakıla Pir&#8217;ini aradığnı ve Oniki İmamlardan, velilerden, peygamberlerden, Anadolu&#8217;nun &ccedil;esitli b&ouml;lgelerinde yatmakta olan erler-evliyalardan yardım dilediğine tanık oluyoruz. Kul Himmet &ldquo;Allah bir Muhammed Ali diyerek&rdquo; Pir&#8217;inin derdine d&uuml;ş&uuml;yor ve onu g&ouml;remediği i&ccedil;in &ccedil;ok dertli olduğunu s&ouml;yl&uuml;yor. Oniki İmamlar dahil olmak &uuml;zere kırk d&ouml;rt kişi ve yer adı ge&ccedil;mektedir. Kul Himmet&#8217;in b&uuml;t&uuml;n buraları dolaşmış ve bu erlerin mezarlarını ziyaret etmiş olması b&uuml;y&uuml;k olasılıktır. Ve yine olasıdır ki, kendisi de Pir&#8217;i gibi uzun s&uuml;re izini kaybettirmiştir. Aşağıda sunduğumuz bu şiir bize Pir Sultan&#8217;ın nasıl uzun bir s&uuml;re kayıplara karışıp gizlenmiş olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermektedir:</p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Mekan mı tuttun sen bu gurbet illeri <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli <br /> &#8230; g&ouml;rsem sorayım sinleri <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Turna gibi kanadı var yolu var <br /> Figanı var firkatı var &uuml;n&uuml; var <br /> &Ouml;l&uuml;m&uuml;n elinden &ccedil;okca gamı var <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Niyaz kılın Pir Sultan&#8217;a Pirime<br /> Her kul dayanır mı b&ouml;yle zul&uuml;me<br /> Zayıf Yusuf melhem etsin yarama<br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli</p>
<p> H&uuml;seyin Ova&#8217;nın gen&#8217; olur yazı <br /> Samah tutuyor mu gelini kızı <br /> Bir haber vereydin H&uuml;seyin Gazı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Abdal Ata tekkesine varalım <br /> Elven &Ccedil;elebi&#8217;ye y&uuml;zler s&uuml;relim <br /> Koyun Baba&#8217;ya bir peyik salalım <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Bu imiş kısmetim bunda Mevla&#8217;dan <br /> Pirime kimler kıydı hey Yaradan <br /> Bizi sevindirir bir g&uuml;n ağladan <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Mehmet Dede Sultan erlerden okun <br /> Karpuzu B&uuml;y&uuml;k&#8217;ten g&uuml;lleri sokun <br /> Var imdi d&uuml;şmanlar kınalar yakın <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Kızıl Deli imdadıma gelindi <br /> Şah-ı Haydar ahvalimden bilindi <br /> &Ccedil;oban Baba&#8217;ya garibi sorundu <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Monla H&uuml;nkar&nbsp; Umur Sultan varıyom <br /> Depreşir yaraya merhem arıyom <br /> Baba Kaygusuz&#8217;u nerde soruyom <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Sahap &ccedil;ıkamadım da verdi Mısır&#8217;ı <br /> Bilin Mısırlının &ccedil;oktur kusuru <br /> İmam Ali imiş erin asılı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> İmam Hasan sır i&ccedil;inde sır idi <br /> &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;. <br /> Erler imdat eylen g&ouml;n&uuml;l farıdı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> İmam H&uuml;seyin&#8217;in makamı kande <br /> &Uuml;st&uuml;ne irahmet yağmaz mı g&uuml;nde <br /> Pirim kula himmet imdat etsin de <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Vardım idi İbrahim&#8217;e Halil&#8217;e <br /> Erler niyaz kılın İmam Zeynel&#8217;e <br /> Soralım Veysel&#8217;e Yemen iline <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Gelindi varalım Acem Şah&#8217;ına <br /> Kimidi sır veren İmam Bakır&#8217;a <br /> Sordum bulamadım İmam Cafer&#8217;e <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Eba M&uuml;slim teberini alıyor<br /> Himmet eylen İsa g&ouml;kten iniyor<br /> Elalem Musa Kazım da biliyor<br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli</p>
<p> Şit peygamber evladına Hu dedi <br /> G&uuml;ruh Naci silsilesi bu dedi <br /> Muhammed Taki Naki&#8217;ye su dedi <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Hasan Askeri&#8217;den bulak miraci <br /> Bostan Kulu&#8217;yunan Er Kara Hacı <br /> Teslim Abdal Derviş Ali davacı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Abdal Musa kalemini &ccedil;alınca <br /> &Ccedil;ok &ccedil;ağırdım &uuml;sermedi yalınca <br /> Hesabımız g&ouml;rek Mehdi gelince <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Şeyh İbrahim Şeyh Hasan&#8217;ın g&uuml;l&uuml;d&uuml;r <br /> Ali Baba Hubuyar&#8217;ın yaridir <br /> Er Aslanoğlu&#8217;nu desen Ali&#8217;dir <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Gelindi varalım Hoca Bodun&#8217;a <br /> Ak Hoca yardımcı ikrar g&uuml;dene <br /> &Ccedil;eltek Baba yardım etmez la diyene (la: yok)<br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Şeyh Nusret tekkisini unuttuk <br /> Allah&#8217;ım şu d&uuml;nyayı da kuruttuk <br /> Dikin kefenimi suyum ılıttık <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Denizli Baba&#8217;nın da a&ccedil;ıktır &ccedil;i&ccedil;egi <br /> &#8230; <br /> Ya Seyyid Selhaddin erin ger&ccedil;eği <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Uyan Balım Sultan halim pek yaman <br /> Hacı Bektaş Veli g&ouml;ndersin iman <br /> Benim g&uuml;dd&uuml;ğ&uuml;m yol Sahib-i Zaman <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> G&ouml;relim yitiği buldu Kul Himmet <br /> Yerden g&ouml;kten evvel Ali Muhammed <br /> Bendenin sorduğu bir zat-ı sıfat <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli&nbsp; </p>
<p> III. I.&nbsp; 12. Pir Sultan Abdal Yıllar Boyu Rumeli&#8217;nde Gizlenmişti </p>
<p> Kalender kırımından kurtulmak i&ccedil;in Pir Sultan Abdal nereye ka&ccedil;mıştır?&nbsp; Bunca yıl nerelerde gizlenmiştir? Sanırız aşağıdaki nefes bunun karşilığını verecektir: </p>
<p> Akdeniz&#8217;i seyreyledik yalıda<br /> B&ouml;yle aldık nasihatı uludan <br /> Tanrıdağı kurbu Kızıl Deli&#8217;den <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Senin aşıkların ge&ccedil;ti rahından <br /> Korkmaz mısın aşikların ahından <br /> Akyazılı Sultan&#8217;ın dergahından <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Senin dervişlerin ge&ccedil;er kab&acirc;dan (kaba: kaftan, c&uuml;bbe) <br /> Geydikleri hırkaları abadan (aba: kalın ve kaba kumaş)<br /> Her nereye baksan Otman Baba&#8217;dan <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin tahtı <br /> Komazdı Yezit&#8217;ten alırdı ahı <br /> Her gece seyrimde seherin vaktı <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli aşkına <br /> Bah&ccedil;ende a&ccedil;ılar g&uuml;ller aşkına <br /> Kerbela&#8217;da yatan İmam aşkına <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım kendi kurdu bu yolu <br /> Y&uuml;z be y&uuml;z g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m Ali&#8217;dir Ali <br /> Horasan&#8217;da Ali Rıza&#8217;yı Veli <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Tahmin edileceği gibi Pir Sultan Abdal, uzun bir yolculuktan sonra Trakya&#8217;ya ge&ccedil;miştir. İmamevleri denilen yere yaklaşirken bu şiiri yazmış&nbsp; olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor. </p>
<p> Belki uzun bir s&uuml;re burada oturdu. &ldquo;İmamevleri&rdquo;, Otman Baba&#8217;nın tekke ve t&uuml;rbesinin bulunduğu Tanrıdağı adı verilen Edirne kırından ve Akyazılı Sultan Dergahı&#8217;nın bulunduğu yerden g&ouml;r&uuml;lebilen bir yerleşme birimidir. (Cahit &Ouml;ztelli&#8217;nin, bu İmamevleri&#8217;nin &ldquo;İran Şahlarının ya da Oniki İmamlardan birinin bulunduğu bir yer olabileceğini hangi gerek&ccedil;e ile ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; anlamak doğrusu &ccedil;ok g&uuml;&ccedil;t&uuml;r.) </p>
<p> A&ccedil;ık&ccedil;a anlaşildığı &uuml;zere Pir Sultan Abdal, Trakya ve Balkan Bektaşileri ve Bedreddini&#8217;ler arasında uzun zaman kalmıştır. Otman Baba&#8217;ya bağlı Akyazılı Sultan dergahında (Varna) ve daha &ccedil;ok Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na doğrudan bağlı Seyyit Ali Sultan Tekkesi&#8217;nde (Dimetoka) yıllarını ge&ccedil;irmiştir. Bug&uuml;n Trakya&#8217;da yaşamakta olan &ldquo;Amucalılar&rdquo; adını taşiyan Bedreddini- Alevilerin Cem t&ouml;renlerinde en &ccedil;ok &ldquo;Serezli Pir Sultan&#8217;ın nefeslerinin okunduğunun&rdquo; anlatılması &ccedil;ok ilgi &ccedil;ekicidir.&nbsp; Bu tezimizi g&uuml;&ccedil;lendirdiği gibi, Pir Sultan&#8217;ın Serez&#8217;de de kaldığını g&ouml;stermektedir. Bedreddiniler onu, Şeyh Bedreddinle eşleştirmiş, onunla bir g&ouml;rm&uuml;ş oluyorlar, demektir. Hatta bu Rumeli ve Trakya&#8217;da, Banazlı kimliğini unutturacak kadar uzun yaşadığının da g&ouml;stergesidir. <br /> &ldquo;Bu konuda Turgut Koca&#8217;nın vermiş olduğu bilgiler de -Serezli Pir Sultan&#8217;ın on beşinci y&uuml;zyılda yaşamış olduğunda ısrarlı g&ouml;r&uuml;nmesine rağmen- bu kişinin bizim Banazlı Pir Sultan&#8217;dan başkası olmadığını g&ouml;stermektedir. Turgut Koca şunları anlatmaktadır:<br /> &nbsp;&ldquo;Serezli Pir Sultan, Makedonya&#8217;deki Bah&ccedil;e ve Cuma tekyelerinin ilk ruhani &ouml;nderidir. Kesriyeli Kasım Baba ve Koni&ccedil;alı H&uuml;seyin Babalarla ile Yanya fethinde bulunmuştur. Yanya fatihi Arslan Paşa&#8217;yı savaşlarda korumuşlardır. Serezli Pir Sultan f&uuml;tuhat erlerindendir. Cuma tekyesinde yatır. B&uuml;y&uuml;k Bektaşi azizlerindendir.&rdquo; </p>
<p> Bizce bu anlatılanlardan sadece, Pir Sultan Abdal&#8217;ın Makedonya&#8217;ya kadar gittiği ve adı ge&ccedil;en tekkelerde Kasım Baba ve H&uuml;seyin Baba ile cemler y&uuml;r&uuml;tt&uuml;ğ&uuml; anlamı &ccedil;ikar. Osmanlı y&ouml;netimine başkaldırmış ve kıyımdan kurtulmuş aranan bir kişinin, Osmanlı adına fetihlere katılmış olması olası değil. Belki de onu korumak i&ccedil;in bu t&uuml;r s&ouml;ylentiler yaratılmıştır. Banazlı Pir Sultan hakkında g&uuml;n&uuml;m&uuml;z&uuml; gelmiş olan efsanevi bilgilerin Serezli Pir Sultan hakkında da anlatılması aynı kişi olduğunu g&ouml;stermektedir. &Uuml;stelik Turgut Koca şu a&ccedil;ıklamayı da getirmektedir:<br /> &nbsp;&ldquo;Serezli Pir Sultan&#8217;ın adı da Haydar&#8217;dır. Yine Serezli Pir Sultan&#8217;ın ahiret kardeşinin (yani musahibinin-İK) ismi de Gazi Ali Baba&#8217;dır. Selanik&#8217;e bağlı Sarıg&ouml;l y&ouml;resindeki Bah&ccedil;e tekyesinde t&uuml;rbe i&ccedil;inde yatır&rdquo; </p>
<p> Serezli Pir Sultan ve Gazi Ali Baba&#8217;nın g&ouml;m&uuml;l&uuml; olduğu s&ouml;ylenen tekkeler, bu ulu kişilerin bıraktığı nişanlar ve makamlarıdır. B&uuml;t&uuml;n bunlar g&ouml;steriyor ki, Pir Sultan Abdal, Serezli Pir Sultan kimliğiyle uzun s&uuml;re Balkanlar ve Rumeli&#8217;de yaşamıştır. Hele musahibi Ali Baba&#8217;nın da Bah&ccedil;e tekkesindeki t&uuml;rbede yatıyor g&ouml;sterilmesi iki olasılığı g&uuml;ndeme getirmektedir:</p>
<p> Birincisi Pir Sultan Abdal, Kalender kırımının arkasından musahibi Ali Baba ile Rumeli&#8217;ye ge&ccedil;miş ve uzun s&uuml;re burada birlikte kalmışlardır. Belki Ali Baba Sivas&#8217;a gidip geliyor, haber getiriyordu. Ancak Ali Baba&#8217;nın, kendisini yana yakıla arayan &ccedil;ok yakın talibi ve yoldaşi Kul Himmet&#8217;ten, Pirinin bulunduğu yeri saklamış olması d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez. O zaman ikinci bir olasılır beliriyor: Ali Baba uzun aramalar sonunda Pir Sultan&#8217;ın izini bulmuş ve bir s&uuml;re birlikte kalmıştır. Olasıdır ki g&uuml;vencede olduğuna ikna ederek, Sivas&#8217;a d&ouml;nmesini sağlamıştır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Pir Sultan Abdal&#8217;ın Seyyit Ali Sultan &#8211; diğer adıyla Kızıl Deli &#8211; i&ccedil;in okuduğu ve onun adının ge&ccedil;tiği, en az altı-yedi nefesi vardır bize ulaşan. &ldquo;Evliyalar serveri&rdquo; olarak seslenip himmet dilediği Kızıl Deli&#8217;nin tekkesinde hizmet g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml;, Baba İbrahim&#8217;le Cem&#8217;ler y&uuml;r&uuml;tt&uuml;ğ&uuml;n&uuml; belirleyen nefeslerden bir &ouml;rnek sunalım. </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Gelin ey erenler seyran edelim <br /> A&ccedil;ıldı kapısı Seyyit Ali&#8217;nin <br /> Eksiğimiz bilip d&acirc;ra duralım <br /> Himmeti ganidir Kızıl Deli&#8217;nin </p>
<p> &Ccedil;ekti sancağını dağlar dolanır <br /> M&uuml;min olan canlar aşka bulanır <br /> Kurbanlar tığlanur &ccedil;irak uyanır <br /> &Ccedil;ekilir g&uuml;lbenkler Seyyit Ali&#8217;nin </p>
<p> Ne g&uuml;zel baharı yetmiştir şimdi <br /> Lalesi s&uuml;mb&uuml;l&uuml; a&ccedil;mıştır şimdi <br /> Abdallar semahı tutmuştur şimdi <br /> Himmeti ganidir Seyyit Ali&#8217;nin </p>
<p> Baba İbrahim şehitler ayırır <br /> Kırkların ceminden o da beridir <br /> Pirim cansız duvarları y&uuml;r&uuml;d&uuml;r <br /> Himmeti ganidir Kızıl Deli&#8217;nin <br /> &nbsp;<br /> Pir Sultan&rsquo;ım eyd&uuml;r kendi &ouml;z&uuml;m&uuml;z <br /> G&uuml;zelce Şah&#8217;ıma var niyazımız <br /> Bir g&uuml;n kara toprak &ouml;rter y&uuml;z&uuml;m&uuml;z <br /> Himmet&#8217;i ganidir Seyyit Ali&#8217;nin </p>
<p> III. I. 13. Sivas İllerine Geri D&ouml;n&uuml;ş </p>
<p> Ve bir g&uuml;n, bilemediğimiz bir tarihte, Pir Sultan Abdal bu illerden geri d&ouml;ner. Dostlarına &ldquo;bizi safa ile g&ouml;nderin&rdquo; der. Tatlı dillerine doyamadığı dostlarıyla helallaşir. &ldquo;Bir daha ya geldim ya gelemedim&rdquo; ve &ldquo;&ouml;l&uuml;m uzak derler heman yakındır&rdquo; dizelerinden anlaşilacağı &uuml;zere, yaşamının son yıllarında d&ouml;nm&uuml;ş olmalı Sivas&#8217;a. </p>
<p> Geldim gider oldum illerinize <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin <br /> Doyamadım tatlı dillerinize <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Ş&ouml;yle bir g&uuml;zelden ahd alamadım <br /> Bir ahdine b&uuml;t&uuml;n yar bulamadım <br /> Bir daha ya geldim ya gelemedim <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Himmet eylen şu dağları aşalım <br /> Pir aşkına kaynaşalım coşalım <br /> Gelin birer birer helallaşalım <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> &Ccedil;ıkalım yaylaya inelim d&uuml;ze <br /> Himmet eylen yaran ahbaplar bize <br /> Bir selam g&ouml;ndersem gelir mi size <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Tarihyazıcı Solakzade, Kanuni S&uuml;leyman&#8217;ın Kızılbaşlar hakkındaki d&uuml;şmancıl duygularını ş&ouml;yle dile getirmektedir: </p>
<p> &ldquo;D&uuml;nya padişahı (Kanuni), s&uuml;rekli Kızılbaş taifesinin s&ouml;v&uuml;p saydıklarına kalben perişan olup, bunlardan &ouml;&ccedil; almaya her zaman hazır bulunmakta ve o yanlara hareketi, k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir bahaneye bağlarlar idi. `Bu dinsizlerin pisliklere bulaşmış v&uuml;cutlarını zaman sayfasından ne zaman &ccedil;ikaririz&#8217; diye her zaman s&ouml;ylerlerdi.&rsquo;&rsquo; </p>
<p> B&ouml;ylesine Kızılbaş d&uuml;şmanı olan &ldquo;D&uuml;nya Padişahı&rdquo;nın y&ouml;netimindeki &uuml;lkede, Kalender kırımından sonra yirmi yılı aşkın bir s&uuml;re hayatta kalması, Aleviliğin bu ulu ozanı i&ccedil;in &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k bir başarıdır. </p>
<p> Pir Sultan Abdal Sivas&#8217;a geri d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml;nden &ccedil;ok az zaman sonra, Kanuni S&uuml;leyman&#8217;ın Sivas Valisi Hızır Paşa&#8217;sı (1548-50?) tarafından darağacına &ccedil;ekildi. Onca ayaklanma ve kırım, onca başarı ve yenilgi, onca&nbsp; kahramanlık ve kahpelikler yaşamış Aleviliğin ulu ozanı, Pir Sultan Abdal, asıl adıyla Koca Haydar, Yavuz&#8217;dan itibaren İran&#8217;a karşi yapılan her savaş &ouml;ncesi gelenekselleşen Kızılbaş kırımından kurtulamamıştı. Hem de bir d&ouml;nek eliyle, hem de Sivas&#8217;ta. </p>
<p> Ş&ouml;yle diyordu Koca Haydar: </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım Hakka yakındır <br /> Edebi erkanı hemen takın dur <br /> &Ouml;l&uuml;m uzak derler heman yakındır <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Balım Sultan&#8217;dan nasib almış ve Hacı Bektaş Dergah&#8217;ında tutulan Cemler&#8217;de &ldquo;Zakir&rdquo; olarak hizmet g&ouml;rm&uuml;ş Pir Sultan Abdal, Dergah&#8217;da kazan kaynatıp icazet almış bir Alevi-Bektaşi Dede&rsquo;siydi. Doğu Anadolu&#8217;dan Balkanlar&#8217;a uzanan Osmanlı topraklarında talipleri vardı. Bir yandan&nbsp; oralarda gizlenirken, bir yandan da Muhammed-Ali Yolu&#8217;nu s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor; taliplerine yol-yordam &ouml;greterek onları irşad ediyordu.&nbsp; </p>
<p> III.&nbsp; I. 14. Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığının Anlamı</p>
<p> &nbsp;Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı ve bu anlayışa Kuran&rsquo;ın kaynaklık ettiği konusunu &ldquo;G&ouml;rmediğim Tanrıya Tapmam&rdquo;&nbsp; kitabımızda geniş&ccedil;e a&ccedil;ıkladığımız i&ccedil;in burada, sadece b&uuml;y&uuml;k Anadolu Alevi ulusu, d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve ozanlarından birka&ccedil;ının s&ouml;yledikleriyle yetineceğiz. Kendilerine candan bağlı bulunan ve onların yolundan giden Pir Sultan Abdal&rsquo;ın da Tanrı inancı kuşkusuz aynı olacaktır.</p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Tanrı inancını, Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı dışında&nbsp; aramak b&uuml;y&uuml;k ozanı yadsımak ve onu hi&ccedil; yaşamamış varsaymaktır. Pir Sultan&rsquo;ın&nbsp; g&ouml;n&uuml;levinde konuk eylediği, &ouml;z&uuml;ne ortak olduğu; Ali&rsquo;sinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; Hacı Bektaş Veli&rsquo;sinde kavuştuğu, Şah&rsquo;ında ya da Pir&rsquo;inde yansıyan &ldquo;hub cemaline&rdquo; aşik olarak secde edip y&uuml;z s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; sevgili Tanrısını, &ldquo;mekandan m&uuml;nezzeh&rdquo;, &ldquo;g&ouml;r&uuml;nmez, bilinmez&rdquo; ve korku sa&ccedil;an Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, onu bu inancından dolayı aşağılayanlar kadar hakaret etmektedir. </p>
<p> Hacı Bektaş Veli, &ldquo;Makalat&rdquo;ta kendisine bağlı olanların Tanrı anlayışı ve tapınmalarının &ouml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;steriyor:</p>
<p> &ldquo;&hellip;Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilenlerin, sevenlerin) taatı (ibadetleri) m&uuml;nacaattır (yalvarmak, dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), m&uuml;şahededir (Hakkı g&ouml;zlemek), arzularına ermektir. Ve &Ccedil;alap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)&hellip; Ve halleri bir&uuml;k&uuml;b bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak,&nbsp; tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda dahi ancak bu inan&ccedil;-ibadet vardır)&hellip;Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz? Pes, muhibler cevap verelerkim: kend&uuml; &ouml;z&uuml;m&uuml;zden bildik ve hem kend&uuml; &ouml;z&uuml;m&uuml;z&uuml; &Ccedil;alap Tanrıdan bildik (kendi &ouml;z&uuml;m&uuml;zde Tanrıyı, Tanrıda&nbsp; da kendimizi bildik, onunla sevgisidir).&rdquo; </p>
<p> S&uuml;nni tasavvufunda Tarikat son kapıdır ve o kapıdan &ouml;teye ge&ccedil;emezler. Ge&ccedil;en dinden &ccedil;ikar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ouml;tede &lsquo;ben&rsquo; yoktur, &lsquo;biz&rsquo; vardır; daha da &ouml;tede, yani Hakikat kapısında&nbsp; &lsquo;ben ve biz&rsquo; de yoktur, &lsquo;sen&rsquo; diye hitabettikleri &lsquo;O&rsquo; vardır ve O&rsquo;nunla birleşilir (Theosis, &#61521;&#61541;&#61551;&#61555;&#61545;s =Tanrılaşma). Hacı Bektaş&rsquo;ın yukarıda s&ouml;ylediklerine S&uuml;nni inancı dinsizlik demektedir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancında Tanrı anlayışı budur. </p>
<p> Yandaşlarıyla birlikte zul&uuml;mlere ve kırımlara uğramış olan t&uuml;m gayri-s&uuml;nni, yani batıni-Alevi mutasavvıflar yukarıda s&ouml;ylediğimiz gibi, Kuran ayetleri ve hadislere, onların i&ccedil;sel (batıni,&eacute;sot&eacute;rique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) ina&ccedil;larını yazılı ya da s&ouml;zl&uuml; a&ccedil;ığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inan&ccedil; Sunniliğin d&ouml;rt mezhebine de aykırıdır. &Ouml;rnegin Kaygusuz Abdal&rsquo;ın Tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir. O, vahdet-i v&uuml;cud &rsquo;dan (v&uuml;cut birliği) vahdet-i mevcud &rsquo;a (varlık birliği) uzanan &ccedil;izgi &uuml;zerinde y&uuml;r&uuml;mekte: </p>
<p> &ldquo;Evvel &uuml; ahir menem&#8230;C&uuml;mleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem k&uuml;lli v&uuml;cudumdur v&uuml;cudum, &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me kıluram s&uuml;cudum (yani secdeleri, tapınmamı kendime yaparım). Eşya-yı mahluk Halik&rsquo;ten ayrı deg&uuml;ldir(yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır.)&rdquo; <br /> diyerek Madde-Tanrı birliği d&uuml;ş&uuml;ncesine, yani tam anlamıyla Pantheism<br /> (pan=&#61552;&#61537;&#61550;&#61484;&#61472;Theos=&#61521;&#61541;&#61551;s&rsquo;tan, &lsquo;Herşey Tanrıdır&rsquo; anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. </p>
<p> &ldquo;B&uuml;y&uuml;k Mutasavvıf, Batıni Halk Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan&rdquo;&nbsp; başlıklı &ccedil;alismamizda belirttiğimiz gibi, Kaygusuz&rsquo;un&nbsp; aşağıda yapıtlarından yaptığımız kısa karşilaştırmalı alıntılar dikkatli okunduğunda, hi&ccedil;bir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inan&ccedil; &ouml;zellikleri rahatlıkla anlaşilacaktır. Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin s&ouml;ylediklerinin başka s&ouml;zlerle anlatımı ve genişletilmesidir:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> &ldquo;&#8230;Hak ile kul arasındaki hicap (&ouml;rt&uuml;) kulun, kendisidir. Allah zerreden g&uuml;neşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu&#8230;İnsan v&uuml;cudunun hareket ve c&uuml;mb&uuml;ş&uuml; Haktır. Onsuz eşya deprenmez&#8230;Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah b&uuml;t&uuml;n yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır g&ouml;renler , Haktan gayri iş işlemezler. B&uuml;t&uuml;n ibadetlerin aslı Hakkı hazır g&ouml;rmektir. Vacip olan, Allah&rsquo;ı bulmak i&ccedil;in herkesin kendisine y&ouml;nelmesidir.&rdquo; Kaygusuz Abdal, Dilguşa (G&ouml;n&uuml;le Ferahlık Veren) yapıtından)</p>
<p> &nbsp;&ldquo;Yine Resulullah Sallallah&uuml; Aleyhi vesselem buyurdu ki: &lsquo;K&uuml;lli maksudin mağbudun&rsquo; . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı)&nbsp; dahı&nbsp; oldur dimek olur. Zira &ouml;zini bir m&uuml;rşide irişd&uuml;r. G&ouml;zin a&ccedil; &ouml;zin bak g&ouml;r heman kul mısun, sultan mısun?&#8230;&rdquo;<br /> &nbsp; <br /> &nbsp;&ldquo;Pes adem&nbsp; kend&uuml;yi bilmek m&uuml;cerred (soyut) Hakk&rsquo;ı bilmek gibid&uuml;r&#8230;Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak&rsquo;dur. &Ccedil;&uuml;nki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. &Ccedil;&uuml;nki Akıl Allahu Taala&rsquo;nın terazisidir.&nbsp; Gerekd&uuml;r ki egri yola gitmey&uuml;z. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik&rsquo;den ayrı deg&uuml;ld&uuml;r (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz)&#8230;Yirde ve g&ouml;kte her ne var ise adem(de)d&uuml;r. İşte yir&uuml;n g&ouml;g&uuml;n &lsquo;Halifesi&rsquo; &lsquo;adem&rsquo;d&uuml;r. Her ne ki istersen ademde bulınur.&rdquo; (Kaygusuz Abdal, V&uuml;cudname&rsquo;sinden)&nbsp; <br /> Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin s&ouml;ylediklerinin başka s&ouml;zlerle anlatımı ve genişletilmesidir:<br /> Alevi inancında Tanrı dahil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttur.<br /> Seyyid İmadeddin Nesimi&rsquo;den (&Ouml;. 1404) birka&ccedil; dize ile bunu vurgulamakta yarar var:<br /> Hak teala varlığı ademdedir<br /> Ev anundur ol bu evde demdedir&#8230;</p>
<p> Her ne yerde g&ouml;kte var ademde var<br /> Her ne ne ki yılda ayda var ademde var<br /> Ne ki elde y&uuml;zde var kademde var<br /> Bu s&ouml;z&uuml; fehmetmeyen adem davar </p>
<p> Ey Hakk&rsquo;ı her yerde aydursun ki var<br /> Sende bes Hak var imiş Hak sende var&#8230;</p>
<p> Ve aynı yapıtında Kaygusuz Abdal s&uuml;rd&uuml;rmektedir: </p>
<p> &ldquo;Zira insan yir&uuml;n ve&nbsp; g&ouml;g&uuml;n halifesid&uuml;r&#8230;Zira zahirde ve batında yirde ve g&ouml;kde ademden eşref v&uuml;cud&nbsp; (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule&rsquo;l v&uuml;cud&rsquo;dur. Ademoğlu&nbsp; yerde ve g&ouml;kte var olan c&uuml;mle eşyanın en g&uuml;zidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı&#8230;anun i&ccedil;in ademin hali cemi eşyanın &uuml;zerine malikd&uuml;r. Ve hem alemd&uuml;r. Ve Hakk ile bird&uuml;r. C&uuml;mleye h&uuml;kmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz&#8230;&rdquo;</p>
<p> Şeyh Bedreddin&nbsp; bunu tamamlıyor:</p>
<p> &ldquo;İnsan saltık varlığın (Tanrı&rsquo;nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. B&uuml;t&uuml;n alem kendisini &ouml;rg&uuml;leyen c&uuml;zleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek m&uuml;cerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha &uuml;stlerinde bulunması&nbsp; imkansızdır. Saltık varlık i&ccedil;in bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır.&rdquo; </p>
<p> Pir Sultan Abdal, on altıncı y&uuml;zyıl Anadolu&rsquo;suna damgasını vurmuş, Alevi-Kızılbaş siyasetin yetiştirdiği bir dava ozanıydı. Onun şiirlerinde, kuşkusuz &ccedil;ok iyi eğitim g&ouml;rm&uuml;ş b&uuml;y&uuml;k bilge Kaygusuz Abdal Sultan&rsquo;ın Batıni-Alevi derin felsefesini &ndash;biraz y&uuml;zeysel de olsa birka&ccedil; şiiri dışında- bulmak zordur. Bunlardan bir tek &ouml;rnegi yeterli buluyoruz: </p>
<p> Birlik makamında bir g&uuml;zel g&ouml;rd&uuml;m<br /> Leblerinin şekeri var kandi var<br /> Aşıkı &ccedil;ok imiş aradım sordum<br /> Nice bencileyin derdimendi var</p>
<p> Cemali geliyor hayalde d&uuml;şte<br /> Canım asumanda kandilde arşta<br /> Uzakta yakında yeminde pişte (yeminde:sağında, pişte: &ouml;nde)<br /> Her nereye baksam Ali&#8217;m kendi var</p>
<p> G&acirc;h bah&ccedil;eye girer g&uuml;lden g&ouml;r&uuml;n&uuml;r<br /> G&acirc;h mana s&ouml;yleşir dilden g&ouml;r&uuml;n&uuml;r<br /> G&acirc;h g&ouml;n&uuml;l evinde mihman g&ouml;r&uuml;n&uuml;r<br /> Aşıkına t&uuml;rl&uuml; t&uuml;rl&uuml;&nbsp; fendi var<br /> &#8230;&#8230;.<br /> Pir Sultan&#8217;ım sever b&ouml;yle dilberi<br /> Bu c&uuml;mle Cihanın yekta gevheri<br /> Kahrın lutfun &ccedil;eker ise gel beri<br /> Sevdiğimin nerde bir menendi var</p>
<p> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Pir Sultan&rsquo;a g&ouml;re&nbsp;&nbsp; Tanrı, birlik (vahdet) makamında oturan ve herkesin aşik&nbsp; olduğu bir dilberdir. G&uuml;zel y&uuml;z&uuml; hayallerimizde ve d&uuml;ş&uuml;m&uuml;zde dolaşir. Hem g&ouml;ky&uuml;z&uuml;n&uuml;n dokuzuncu katı arştadır, yani &ccedil;ok uzaklarda; hem de yakında, sağda-solda ve &ouml;nde arkada, yani her nereye baksak orada g&ouml;r&uuml;r&uuml;n&uuml;r ve bazan Ali&rsquo;nin kendisi olur. Bah&ccedil;eye girip g&uuml;le d&ouml;n&uuml;ş&uuml;r sevgili; sohbet edip mana s&ouml;yleşen dil g&ouml;r&uuml;n&uuml;r ve g&ouml;n&uuml;l evine konuk olup aşigina t&uuml;trl&uuml; t&uuml;rl&uuml; nazlar yapar. İşte Pir Sultan&rsquo;ın Tanrısı evrende tek ve eşi menendi bulunmayan, sonsuz bir aşkla sevdiği bu g&uuml;zel dilberdir.<br /> Pir Sultan Abdal d&uuml;ş&uuml;nce ve inan&ccedil;larını, duygularını, yalın ve sade bir T&uuml;rk&ccedil;e ile en anlaşilır bi&ccedil;imde d&ouml;neminin halk yığınlarına aktarmıştır. Yukarıda pek &ccedil;ok &ouml;rneklerini verdiğimiz Pir Sultan Abdal şiirlerinin b&uuml;y&uuml;k bir kısmı, onları Osmanlı zulm&uuml;ne başkaldırı hareketi ve kuruluşta Safevi devletinin sahiplendiği Kızılbaş siyasetine &ccedil;agridir; bu siyasetin propaganda aracı olmuştur<br /> Unutmayalım ki, Osmanlı mutlak teokratik y&ouml;netimine karşi toplumsal başkaldırıların temelinde&nbsp; sosyo-ekonomik nedenler yatmaktadır ve isyancı Kızılbaş halklar &ccedil;ogunlugunun, S&uuml;nni halklardan bağlaşikları da az değildi. Sazıyla ve s&ouml;z&uuml;yle k&ouml;y k&ouml;y, kasaba kasaba ve yaylak yaylak dolaşan Pir Sultan Abdal, İslamın zahiri ve batıni inan&ccedil; ilkeleriyle &ouml;rg&uuml;ledigi&nbsp; şiirlerini bu topluluklara da okuyor ve okutuyordu. <br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n başta s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz ve ayrıca www.alewiten.com&rsquo; da yayınlanmış olan &ldquo;Allah bir Muhammed Ali&rsquo;dir Ali: Pir Sultan&rsquo;ın Şiirlerinde Tanrı Anlayışı&rdquo; başlıklı yazısında, Pir Sultan&rsquo;ın Ortodoks İslamın inancına eşdeğer bir Tanrı anlayışı sergilediğini ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;, daha doğrusu &ouml;yle sandığı bu şiirlerinden d&ouml;rtl&uuml;kler vermektedir. Oysa, İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n&nbsp; bu anlamda irdelemeye aldığı d&ouml;rtl&uuml;kleri oluşturduğu şiirlerin tamamı okunduğunda, aynı şiirde Ali tanrısallığını, Allah-Muhammed-Ali birliğini de işlediği rahatlıkla g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. A&ccedil;ık&ccedil;ası sıradan bir S&uuml;nni m&uuml;sl&uuml;man bunları okuduğu zaman kendi inandığı bi&ccedil;imde, sıradan bir Alevi ise kendi inancına g&ouml;re algılar. Yoksa İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n dediği gibi &ldquo;Pir Sultan&rsquo;ın İsl&acirc;mı yeterince &ouml;grenip kavrama imk&acirc;nı bulamadığı i&ccedil;in&rdquo;, yani cahil bir k&ouml;yl&uuml; olduğu i&ccedil;in,&nbsp; &ldquo;bu deyişlerinde&nbsp; &ccedil;eliski ortaya &ccedil;ikiyor&rdquo; filan değil, tam tersine şiirlerini zahir ve batın inan&ccedil;lı (S&uuml;nni ve Alevi) toplulukları peşinden s&uuml;r&uuml;kleyecek g&uuml;&ccedil;te etkili, bilin&ccedil;li, anlaşilır ve ustaca işlemiştir. İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n kendisi bile şiirlerinden birinin bir d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; Pir Sultan&rsquo;ın (s&ouml;zde) S&uuml;nni Tanrı anlayışına, diğer d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml; ise bilin&ccedil;li olarak Ali tanrısallığı inancına kanıt g&ouml;steriyor. Yazar makalenin başlığını &ldquo;&#8230;Pir Sultan&rsquo;ın Şiirlerinde Tanrı Anlayış&rdquo; koyduğu halde,&nbsp; şiirlerinde &uuml;&ccedil; y&uuml;z kırk &uuml;&ccedil; kadar değişik adlarıyla Tanrı ge&ccedil;tiği i&ccedil;in, Pir Sultan&rsquo;ın ortodoks Tanrı anlayışına sahip olduğunu kanıtlamak peşine d&uuml;şm&uuml;ş. Onun farklı bir Tanrı inancı ve anlayışı olması kendisini neden rahatsız ettiğini anlamak olası değil. Kuşkusuz ama&ccedil;, bu koca Alevi-Kızılbaş ozanını, tıpkı Yunus Emre&rsquo;yi ve Kaygusuz Abdal&rsquo;ı s&uuml;nnileştirmeye &ccedil;alistiklari gibi, S&uuml;nni inan&ccedil; dairesi i&ccedil;ine sokma &ccedil;abasidir.<br /> &nbsp;Bu bağlamda &ouml;rnek g&ouml;sterdiği d&ouml;rtl&uuml;klerden bazılarını vererek durumu tam a&ccedil;ıklığa kavuşturalım:</p>
<p> Bu d&uuml;nyanın evvelini sorarsan<br /> Allah bir, Muhammed Ali&rsquo;dir Ali<br /> Sen bu yolun sahibini ararsan<br /> Allah bir, Muhammed Ali&rsquo;dir Ali<br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m bu dizelerde &ldquo;şairin Allah&rsquo;ın birliği ve Muhammed Ali ger&ccedil;eğinin hem bu d&uuml;nyanın evveli hem bu yolun ger&ccedil;ek sahibi ve kurucusu olduğunu belirtmektedir&rdquo; diye&nbsp; bir saptama yaparken, nakaratın &ldquo;Allah-Muhammed-Ali birliği&rdquo; anlamına da geleceğini g&ouml;zden ka&ccedil;ırıyor. <br /> Yerle g&ouml;k arasına nizamlar kuran<br /> Ak kagıt &uuml;st&uuml;ne yazılar yazan<br /> Eng&uuml;r şerbetini Kırklara ezen<br /> Allah bir Muhammed Ali&rsquo;dir Ali&nbsp;&nbsp; <br /> Aynı şiirin bu d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; Ali tanrısallığına &ouml;rnek g&ouml;sterip, &ldquo;buradaki dizelerde, diyor; yer ile g&ouml;k arasına nizamlar kuranın Ali olduğunu s&ouml;yleyerek, ona bir t&uuml;r uluhiyet (tanrısallık) atfetmektedir.&rdquo; Bu kıtadan b&ouml;yle bir anlam &ccedil;ikarmak i&ccedil;in, Kırklar cemini tanımak ve orada bir &uuml;z&uuml;m danesini ezip şerbet yaparak Kırklara sunan kişinin Ali olduğunu bilmek gerekir. Ger&ccedil;ekte burada &ldquo;Allah-Muhammed-Ali Birliği&rdquo;dir, &ldquo;yerle g&ouml;k arasında nizamlar kuran&rdquo;.<br /> Hak dergahına varalım<br /> Hub didarını g&ouml;r&uuml;r&uuml;m<br /> Bir Allah&rsquo;a inanırım<br /> Şah&rsquo;a Padişah&rsquo;a değil<br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;e g&ouml;re, Pir Sultan bu d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;yle, S&uuml;nni Tanrı anlayışı i&ccedil;inde &ldquo;kimseye değil, sadece Allah&rsquo;a dua ettiğini&rdquo; s&ouml;yl&uuml;yor. O zaman, dergaha varıp g&uuml;zel didarını g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; Hakk&rsquo;ın mazharı kimdir, diye sormazlar mı? Pir Sultan&rsquo;ın Tanrının makamına varıp, onun g&uuml;zel y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemiş olması, ortodoks (S&uuml;nni) inan&ccedil; anlayışıyla hi&ccedil; bağdaşir mı? <br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n, Pir Sultan&rsquo;ın ortodoks İslam Tanrı anlayışına sahip olduğunu kanıtlamak (!) i&ccedil;in verdiği birka&ccedil; d&ouml;rtl&uuml;ğe ve dizelere daha bakalım:<br /> S&ouml;yler Pir Sultan&rsquo;ım s&ouml;yler<br /> Hakk&rsquo;ın birliğini birler<br /> Doğmuş bu aleme nurlar<br /> Nur Muhammed Ali&rsquo;nindir<br /> ***<br /> Yaratmıştır insan ile hayvanı<br /> İnsanda emanet koydu bu canı<br /> &Uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış altı Peygamber hanı<br /> Bize kor mu ya ondan olanlar<br /> ***<br /> Hak bizi yoktan var etti<br /> Ş&uuml;k&uuml;r yoktan vara geldim<br /> Yedi kat arşta asılı<br /> Kandildeki nura geldim<br /> ***<br /> Hatice Fatima mihr-i muhabbet (mihr-i muhabbet:sevgi g&uuml;neşi)&nbsp; <br /> Allahın kuluna edesin rahmet<br /> İmam Hasan imam H&uuml;seyin m&uuml;rvet(m&uuml;rvet: insanlık, yiğitlik,mertlik)<br /> Kalma g&uuml;nahlara m&uuml;rvet ya Ali<br /> ***<br /> Allah birdir Hak Muhammed Ali&rsquo;dir<br /> Anın ismi c&uuml;mle &acirc;lem doludur<br /> &#8230;.<br /> Yukarıdaki dizelerden İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n &ccedil;ikardigi sonu&ccedil; ve yaptığı yorum şu birka&ccedil; c&uuml;mleden ibarettir: <br /> &ldquo;Pir Sultan Tanrının birliğine inanmaktadır. İnsanı ve hayvanı yaratanın ve yoktan var edenin Hak olduğunu, yani Hakk&rsquo;ın yoktan varetme niteliğinin bulunduğunu belirtmektedir. Allahın, kuluna rahmet etmesini dilemektedir.&rdquo;<br /> Pir Sultan Abdal&rsquo;ın beş ayrı şiirinden se&ccedil;ilerek alınmış bu d&ouml;rtl&uuml;klerin -bırakınız şiirlerin tamamını incelemeyi- sadece birer dizesi yazarı ilgilendirmekte ve bu dizelerle ozanın (s&ouml;zde) S&uuml;nni Tanrı anlayışına sahip olduğunu ortaya koyuyor. B&ouml;ylece de :&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> &ldquo;Pir Sultan&rsquo;ın deyişleri incelendiğinde şairin Tanrı&rsquo;nın varlığını benimsediği, başka bir ifadeyle kesin şekilde bir tanrı fikrine sahip olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Her ne kadar o doğrudan Tanrı&rsquo;nın varlığını konu edinen şiir yazmamışsa da bir&ccedil;ok deyişinde Tanrı&rsquo;ya atıf yapmış, muhtelif vesilelerle onu anmış, başina gelen olayları O&rsquo;nun takdiri ile ilişkilendirmiş; bu suretle bir Tanrı fikrine sahip bulunduğunu net olarak ortaya koymuştur&rdquo; diye genel bir yargıya varıyor.<br /> &nbsp;Pir Sultan Abdal&rsquo;ın, bir Tanri fikrine sahip bulunmadığını kim s&ouml;yl&uuml;yormuş?&nbsp; Kuşkusuz&nbsp; ki ozanımız Tanrıyı bir biliyor. Ancak, onun birlik (vahdet) anlayışı, yukarıda uzunca anlattığımız gibi, vahdet-i v&uuml;cud, yani v&uuml;cud ya da insan-Tanrı birliği olduğu kadar, vahdet-i mevcud, yani varlık ya da doğa-Tanrı birliğidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ona g&ouml;re de herşeyin kaynağı Tanrıdır ve Tanrıya d&ouml;ner ve bu sonsuz d&ouml;n&uuml;ş&uuml;m hep s&uuml;recektir. Kaygusuz Abdal&rsquo;ın dediği gibi; &ldquo;Eşya-yı mahluk Halik&rsquo;ten ayrı deg&uuml;ldir&rdquo;, yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. Pir Sultan Abdal yukarıdaki d&ouml;rtl&uuml;kte, alemi aydınlatan Muhammed-Ali&rsquo;nin nuruyla b&uuml;t&uuml;nleşmiş bir &ldquo;Hakk&rsquo;ın birliğini birlemekte&rdquo;, onu dillendirmektedir.&nbsp; <br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n, Pir Sultan&rsquo;nın &ldquo;Allahın kuluna rahmet etme &ouml;zelligini&rdquo; dile getirdiğini s&ouml;ylediği yukarıdaki d&ouml;rtl&uuml;k bir d&uuml;vazimamdan alınmadır. Pir Sultan burada, &ldquo;sevginin g&uuml;neşi Hatice ile Fatima&rsquo;ya&rdquo;, bu kutsal ana ile kızına; &ldquo;Allahın kuluna edesin rahmet, yani merhamet edesin&rdquo; diye yakarıyor. Ama yazar, kafasının estiği bi&ccedil;imde se&ccedil;tiği d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n tek dizesine anlam kaydırması yaparak, yorumlamaktan &ccedil;ekinmemistir. Pir Sultan şiirlerinin analizini yapmakta, anlamının &ccedil;&ouml;z&uuml;p yorumlamakta acizlik g&ouml;steren bir kişinin, &ldquo;hem şairin hem de onun mensubu olduğu k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n inan&ccedil; ve d&uuml;ş&uuml;nce d&uuml;nyasını tanımaya ışık tutacak bu şiirler ilmi tahlillere tabi tutulmamış;&rdquo; demeye ne hakkı ne de yetkisi vardır. İlahiyat&ccedil;ı yazarın, halk ozanlarının şiirlerini &ldquo;tabi tuttuğu ilmi tahlilleri&rdquo; b&ouml;yleyse, vay o ozanların haline. Aynı c&uuml;mlenin devamında s&ouml;ylediği, &ldquo;gerek bu k&uuml;lt&uuml;re gerekse şaire belli ideolojik şartlanmalarla yaklaşanlar se&ccedil;meci tavırla onun bazı deyişlerini &ouml;ne &ccedil;ikarmis; bu suretle Pir Sultan Abdal ger&ccedil;ek kimliğiyle tanınmamıştır&rdquo;&nbsp; s&ouml;zlerine ne buyurulur? <br /> &nbsp; <br /> Vardığı asıl sonu&ccedil; ise, Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Ali tanrısallığını işlediği şiirlerinin ona ait olmadığını ve dolayısıyla, Osmanlının k&uuml;f&uuml;r&uuml;n de &ouml;tesinde, idamlık su&ccedil;lama saydığı &ldquo;Rafızi, m&uuml;lhid ve Kızılbaşlık&rdquo;tan onu aklıyor(!). Ancak, yine da onun gayri S&uuml;nni bir k&uuml;lt&uuml;re mensup olduğunu yadsıyamıyor; yok eğer şiirler onunsa, Pir Sultan Abdal &ldquo;İslamı yeterince &ouml;grenip kavrayamadığından&rdquo;, yani yazara g&ouml;re bilgisizliğinden dolayı bunları yazmıştır. &ldquo;Ulaştığı kanaat&rdquo; işte bu.&nbsp; Ozanın inan&ccedil; ve felsefesini tanımadığı ve yaşadığı d&ouml;nemin tplumsal ve siyasal yapılanmasını &ouml;grenmek ya da g&ouml;rmek istemediği i&ccedil;in diyor ki:&nbsp; </p>
<p> &ldquo;Diğer taraftan şaire nispet edilen az sayıdaki bazı şiirlerde onun Tanrı ile Ali&rsquo;yi &ouml;zdeslestirdigi g&ouml;r&uuml;lm&uuml;ş, ama bunun Tanrı ile ilgili &ouml;teki deyişleri dikkate alındığında istisnai bir karakter taşidığı neticesine varılmıştır. Ayrıca şairin mensubu olduğu k&uuml;lt&uuml;rde &ccedil;ok ağırlıklı olmamakla birlikte bu t&uuml;r anlayışları &ccedil;agristiracak yaklaşimlar bulunduğundan hareketle, bu t&uuml;r şiirlerin İsl&acirc;mı yeterince &ouml;grenip kavrama imk&acirc;nı bulamadığı i&ccedil;in eski anlayış ve geleneklerin bir &ccedil;esit yansıması, şeklinde de anlaşilmasının yanlış olmayacağı kanaatine ulaşilmıştır.&rdquo;</p>
<p> Gafil kaldır g&ouml;nl&uuml;ndeki g&uuml;manı<br /> Bu m&uuml;lk&uuml;n sahibi Ali değil mi<br /> Yaratmıştır on sekiz bin alemi<br /> Irızgını veren Ali değil mi<br /> &#8230;.<br /> &Ccedil;ar melunu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;yleyen<br /> Mağripten top atıp Meşrıkta tutan<br /> On sekiz bin alemleri vareden<br /> Ali&rsquo;dir ki Şah-ı Merdan Ali&rsquo;dir</p>
<p> Bunlar ve benzeri Ali Tanrısallığına ilişkin d&ouml;rtl&uuml;klerin Pir Sultan Abdal&rsquo;a ait olduğu kuşku g&ouml;t&uuml;rmez. Bu şiirlerde Tanrı ile &ouml;zdeslestirilen Ali&rsquo;nin elbetteki fiziksel varlığı değildir. B&ouml;l&uuml;m&uuml;n başindan beri Ozanın Tanrı anlayışını anlatmaya &ccedil;alismis ve bu anlayışın kaynakları &uuml;zerinde durmuştuk. Ama biraz daha &ouml;zele indirerek a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alisalim:<br /> Pir Sultan Abdal&rsquo;ın şiirlerinde &ldquo;Ali&rsquo;yi Tanrı ile &ouml;zdeslestirmesi&rdquo;,&nbsp; tasavvufun, Tanrının insanda g&ouml;r&uuml;n&uuml;m alanına &ccedil;ikmasi, yani &lsquo;insanda tecelli etmesi&rsquo; inancından farklı bir Tanrı anlayışı değildir. O, Allah-Muhammed-Ali &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml; Tanrısal birlik (vahdet) g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi, onları yaratıcı birliğin birer par&ccedil;ası olarak tek tek de Tanrı diye &ccedil;agirmakta sakınca g&ouml;rmemiştir <br /> Bunu a&ccedil;ıklamak i&ccedil;in, Alevilik yaratılış mitosundaki kent &uuml; kenz (gizli hazine) sırrı ve Adem&rsquo;den on d&ouml;rt bin yıl &ouml;nce yaratılmış Kandildeki&nbsp; Muhammed-Ali birlik nurunu uzun uzun anlatmak da gerekli değil.</p>
<p> Sen Hakkı yabanda arama sakın<br /> Kalbini pak eyle Hak sana yakın <br /> Ademe hor bakma s&ouml;z&uuml;n&uuml; sakın (Adem: insan, adam)<br /> C&uuml;mlesin ademde buldum erenler</p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;da Ali tanrısallığının, d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n ilk iki dizesinde belirlediği tasavvuftaki vahdet-i v&uuml;cud (insan-Tanrı birliği), son iki dizeye sığdırdığı vahdet-i mevcud (pantheism) inancından farkı yoktur. Bu &ccedil;esit Tanrı algılaması olmasaydı, ne h&uuml;manizm yani insanseverlik, ne de doğa-&ccedil;evre sevgisi oluşurdu. <br /> &nbsp;Batıni-Alevi inan&ccedil; anlayışında insan, Tanrının yery&uuml;z&uuml;nde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi par&ccedil;alarından b&uuml;t&uuml;ne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml;n birliği, Muhammed Hanefi, Haşim,&nbsp; Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır.&nbsp; Ayrıca Tanrı kurtarıcı g&ouml;revini verdiği dostlarında, yani Velilerde-İmamlarda g&ouml;r&uuml;n&uuml;m alanına &ccedil;ikar (manifestation).&nbsp; Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Batıni-Alevi inancında t&uuml;m zamanların/d&ouml;nemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı y&uuml;ce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrını par&ccedil;aları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da &lsquo;Ali&rsquo;nin hizmetinde bir Salman olmaya&rsquo; &ccedil;aba g&ouml;steririr. Bu bağlamda Pir Sultan Abdal&rsquo;ın da dilinden Ali hi&ccedil; d&uuml;şmez; yazımızın ilgili b&ouml;l&uuml;mlerinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, Hacı Bektaş da, Şah İsmail de Ali&rsquo;dir. Kalender Şahı da, Seyyid Ali Sultanı da Ali olarak nitelemekte. Onun şiirlerinde &ldquo;seher yelleriyle esen, d&ouml;rt kitabı yazan&nbsp; Ali&rsquo;dir ve yezide batın kılıncını &ccedil;alan da Murtaza Ali&rsquo;dir&rdquo;.&nbsp; Ve der ki:</p>
<p> &ldquo;Ali&rsquo;dir Allahın&nbsp; dostu <br /> Hu dedi z&uuml;lfikar kesti<br /> Salman&rsquo;a s&uuml;nb&uuml;l &uuml; desti&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Veren Murtaza Ali&rsquo;dir&rdquo; </p>
<p> Bunlarla da kalmaz Pir Sultan, onunla b&uuml;t&uuml;nleşir, Ali olur ve Ali de kendisidir:<br /> Pir Sultan&rsquo;ım şu dnyaya<br /> Dolu geldim dolu benim<br /> Bilmeyenler bilsin beni<br /> Ben Ali&rsquo;yim Ali benim<br /> ve<br /> G&ouml;n&uuml;l verdim ikrar verdim Hayder&rsquo;e<br /> Ge&ccedil;mem beni etseler pare pare </p>
<p> diyen Pir Sultan Abdal&rsquo;ı Ali&rsquo;sinden koparmaya kimsenin g&uuml;c&uuml; yetmez ve&nbsp; bir başka&nbsp; Pir Sultan Abdal da yoktur. Tanrının &ccedil;esitli adlarının&nbsp; ge&ccedil;tiği şiirler de,&nbsp; Ali&rsquo;yi, tanrısallaştıran şiirler de aynı b&uuml;y&uuml;k Alevi halk ozanı Pir Sultan Abdal&rsquo;ındır. <br /> Yukarıdada da belirttiğimiz &uuml;zere biz, birka&ccedil; Pir Sultan Abdal adını taşiyan halk ozanı olduğuna inanmıyoruz.&nbsp; Ancak, Kalender Şah&rsquo;ın &ldquo;c&uuml;mle aşikların atası&rdquo; olarak nitelediği Pir Sultan, Hatayi ve Kul Himmet&rsquo;in bir &ccedil;ok şiirleri birbirine karışmış durumdadır. Ayrıca Kul H&uuml;seyin&rsquo;inkilerin de&nbsp; karışmış olduğunu s&ouml;yleyebiliriz. Bu karışıklığın bizce iki kaynağı vardır: Birincisi, şiirleri s&ouml;zl&uuml; ve m&uuml;zikli olarak kuşaktan kuşağa aktaran Alevi dedeleri ve zakirlerin unutkanlıkları&nbsp; ya da son d&ouml;rl&uuml;ğ&uuml; yanlış anımsamaları, diğeri ise <br /> şiirleri C&ouml;nk&rsquo;lere ge&ccedil;iren bilgi&ccedil; (!) m&uuml;stensihler, yani onları kopya eden yazıcılar. </p>
<p> B&ouml;l&uuml;m&uuml;n başında s&ouml;ylediklerimizi yineleyerek sonuca varmak uygun olacaktır:&nbsp; Pir Sultan&rsquo;ın&nbsp; g&ouml;n&uuml;levinde konuk eylediği, &ouml;z&uuml;ne ortak olduğu; Ali&rsquo;sinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; Hacı Bektaş Veli&rsquo;sinde kavuştuğu, Şah&rsquo;ında ya da Pir&rsquo;inde yansıyan &ldquo;hub cemaline&rdquo; aşik olarak secde edip y&uuml;z s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; sevgili Tanrısını, &ldquo;mekandan m&uuml;nezzeh&rdquo;, &ldquo;g&ouml;r&uuml;nmez, bilinmez&rdquo; ve korku sa&ccedil;an Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, bu inancından dolayı su&ccedil;lama yapan ve aşağılayanlar kadar ona hakaret etmektedir. Buna kimsenin hakkı yoktur ve o kimse Alevi-Bektaşi toplumunun da dostu değildir. </p>
<p> III. I. 15. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Oğlu Pir Mehmet, Kendini Dergah&#8217;taki Kayıtlardan İspatlayarak Yolu S&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor </p>
<p> Pir Sultan Abdal Osmanlı&#8217;nın eline d&uuml;ş&uuml;p idam edildikten sonra, aile &ccedil;evresi b&uuml;y&uuml;k zarar g&ouml;rm&uuml;ş. Uzun s&uuml;re saklanarak canını kurtardığı anlaşilan, &ldquo;İnce Mehmed&rdquo; lakabını taşiyan oğlu Pir Mehmed ortaya &ccedil;iktiginda, kendisinin Pir Sultan&#8217;ın oğlu olduğundan kuşku duyulmuş ve Dede olarak kabul g&ouml;rmemiş. Pir Mehmed bu nedenle h&uuml;ccetini yenilemede b&uuml;y&uuml;k sıkıntılar &ccedil;ekmis. Sonunda babasının bağlı olduğu ve &ldquo;İcazetli Dede&rdquo; olarak kaydının bulunduğu Hacı Bektaş Veli Dergahı aracılığıyla nesebini ispatlayabilmiş:&nbsp; </p>
<p> Pir elinden elifi tac urundum <br /> Kubbesi D&uuml;vazdeh İmam Ali&#8217;dir (d&uuml;vazdeh: on iki) <br /> Nasibim ol verir andan barındım <br /> İki cihanda da varım Ali&#8217;dir <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarikat dediler bir yol s&uuml;rd&uuml;ler <br /> Getirdiler elimize verdiler <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; S&uuml;rd&uuml;m &ouml;tesin evlada yetirdim <br /> Sohbetimde can terc&uuml;man getirdim <br /> Anın emri ile durdum oturdum <br /> G&ouml;nl&uuml;mde gayri yok varım Ali&#8217;dir </p>
<p> Aşk oduyla ciğerlerim dağlıyım <br /> Boş değilim bir ikrara bağlıyım <br /> Abdal Pir Sultan&#8217;ın abdal oğluyum <br /> Adım Pir Mehmed Pir&#8217;im Ali&#8217;dir&nbsp; </p>
<p> diye kendini tanıtan Pir Mehmed&#8217;in taliplerinden, az tanınmış bir Alevi ozanı İsmail, bu olayı uzun bir şiirle belgelemektedir. </p>
<p> Aradılar Pir Sultan&#8217;ın aslını <br /> G&ouml;relim ki ne s&ouml;yletir Yaradan <br /> Siz dinleyin ben diyeyim vasfını <br /> Zuhur oldu Kazım Musa Rıza&#8217;dan <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hem Rıza hem Haşim hem Seyyid&nbsp; <br /> Bir başında vardır hem Ebu Talib&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Bektaş-ı Veli&#8217;de yazılı kayıd&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> İnanmayan haber alsın oradan <br /> &nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; G&uuml;vercin donunda havadan indi <br /> Darı &ccedil;e&ccedil;i &uuml;st&uuml;nde namazın kıldı <br /> Doksan bin evliyaya ser&ccedil;eşme oldu <br /> Mevlam kısmetlerin verdi orada </p>
<p> U&ccedil;urdular Pir Sultan&#8217;ın kuşunu <br /> Seyrangah eyledi Yıldız başinı <br /> Hub g&ouml;sterdi toprağını taşinı <br /> Mevlam kısmetin verdi orada </p>
<p> Şah Yıldız dağında semah eyledi <br /> Bir ayak &uuml;st&uuml;nde bin bir kelam s&ouml;yledi <br /> İndi Banaz&#8217;ı hoş vatan eyledi <br /> Hayli devr &uuml; zaman ge&ccedil;ti orada <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp; Y&uuml;ce g&ouml;rd&uuml; şehidliğin yolunu <br /> Mansur gibi kabul kıldı darını <br /> Kokladı elmayı verdi serini <br /> Hırkasın asılı koydu orada </p>
<p> Seksen bin er Horasan&#8217;dan zuhuru <br /> Geldi Urum&#8217;a hatmeyledi zahiri <br /> Şeşper koltuğunda gitti ahıri (şeşper : savaş topuzu) <br /> D&ouml;rt yolun d&ouml;rd&uuml;ne gitti orada <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Halifeler biraraya geldiler <br /> Evlad kimdir deye meşv(e)ret kıldılar <br /> İnce Mehemmed&#8217;i Şaha saldılar <br /> On&#8217;ki Şah&#8217;dan sened aldı orada </p>
<p> İsmail&#8217;im &ouml;tesini bilmezler <br /> Evlad olmayana senet vermezler <br /> Senede m&uuml;h&uuml;re it&#8217;mad kılmazlar <br /> Aradan kaldırmazlar zann &uuml; g&uuml;manı </p>
<p> İsmail&#8217;in bu şiirinde Pir Sultan&#8217;ın soyu ve idamı sırasındaki kerametleri, Hacı Bektaş&#8217;a bağlılığı ve Dergah&#8217;da kaydının bulunduğu anlatılmaktadır. </p>
<p> Aleviliğin yedi ulu ozanı&#8217;ndan biri olarak tanımlanan Pir Sultan Abdal, bu manevi bağlılıkla kalmamış, Dergahın başindaki Kalender &Ccedil;elebi&#8217;yi Şah bilip, ona sarılmış, &ldquo;İstanbul&#8217;u&rdquo; (iktidarı) hedef alan Kalender Şah ayaklanmasının etkin siyasetini yapmıştır. </p>
<p> Alevi halk yığınları kendisini safa ile g&ouml;nderdi &ouml;l&uuml;me. Hi&ccedil; unutmadı Koca Haydar&#8217;ı. Y&uuml;zlerce yıl dilinden eksik etmediği gibi, her fırsatta m&uuml;cadelenin sancağına Pir Sultan Abdal adını yazdı, yazıyor. Yeni Pir Sultanlar doğurdu, yeni şehitler verdi, veriyor&#8230; Kanlı Sivas&#8217;ta&nbsp; bağnaz şeriat&ccedil;ı d&uuml;şman eliyle yakılan otuz yedi can gibi&#8230; Hacı Bektaş Dergahının icazetli Alevi Dedesi Pir Sultan Abdal &ouml;lmez. <br /> Bu kutlu Anadolu toprağında Pir Sultan Abdallar t&uuml;kenmez. <br /> Her Alevi-Bektaşi can bir Pir Sultan&#8217;dır ve sancağın&nbsp; Kazova&#8217;ya dikilmesi uğruna canını verdi. Banaz&#8217;da dikili heykelinin yansıttığı onurlu, diren&ccedil;li m&uuml;cadele ruhuyla o bize, &ldquo;bir olun, diri olun, iri olun, Dergah&#8217;ın &ccedil;evresinde kenetlenin&rdquo; diyor. Ancak bu birliktelikle d&uuml;ş&uuml;nce ve inan&ccedil; &ouml;zg&uuml;rl&uuml;g&uuml;m&uuml;z&uuml; kazanır ve Alevi-Bektaşi kimliğimizi baskıcı y&ouml;netimlere kabul ettirebilirz. </p>
<p> III. I. 16. Pir Sultan Abdal&rsquo;dan Deyiş ve Nefes &Ouml;rnekleri</p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/">KIZILBAŞ HALK OZANI KIZILBAŞ PİR SULTAN ABDAL</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
