<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>TOPLUMSAL KONULAR arşivleri - Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/toplumsal-konular/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com/kategori/toplumsal-konular/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Feb 2016 18:28:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.4.3</generator>
	<item>
		<title>Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2016 19:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/?p=403</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz Büyük Bilgin, Hukukçu ve Devrimci Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud: Yaşamı, Görüşleri ve Savaşimı 1. Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud&#8217;un <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/" title="Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/">Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: 12pt;">İsmail Kaygusuz</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Büyük Bilgin, Hukukçu ve Devrimci Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud: Yaşamı, Görüşleri ve Savaşimı</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">1. Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud&#8217;un yaşamına ilişkin en geniş bilgi, torunu Hafız Ali&#8217;nin yazmış olduğu manzum <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin </em>de bulunmaktadır. Ancak bu tür bilgilerin diğer menakıbnamelerde olduğu gibi masalsı yönleri ağır basmakta, ermiş bir veli olarak olağanüstülükler sarmalı içinde verilmektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Çagdasi İbni Arabşah ve Aşikpaşazade dahil, tanınmış Osmanlı resmi tarihyazıcılarından Şeyh Bedreddin hakkında konuşmayan yok gibidir. Ne var ki, hepsinde anlatılanlar birbirinin aynısıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in Abdulaziz adındaki dedesi Selçuklu sultanları soyundanmış ve Hafız Ali&#8217;nin anlattığına güre Osmanlılar Rumeli&#8217;yi istilaya başladıklarında katıldığıDimetoka Savaşi&#8217;nda şehit düşmüş. Abdulaziz&#8217;in oğlu İsrail, Dimetoka Rum beyinin kızıyla evlenmiş ve 1357-1359 yılları arasında, Melek adı verilen bu kadından Bedreddin dünyaya gelmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin Mahmud&#8217;un doğum yeri, Edirne yakınlarında bugün Yunanistan&#8217;da bulunan Karaağaç-Dimetoka arasında bulunan Simavna (Samona) kalesidir. Babası burada kadılık gürevinde bulunduğundan, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin adıyla tanınmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Daha ufak yaşta iken Semerkand&#8217;a gidip ögretim gürmüş olduğu söylenen Kadı İsrail, oğlunun ilk hocası olmuş ve zamanının koşulları içinde en iyi ügretimi görmesi için elinden geleni yapmıştır. Bedreddin&#8217;in şeriat kurallarına uygun yetiştiği ve <em>fıkıh, hadis, kelam, belagat, sarf-nahiv, tefsir</em> gibi Kuran&#8217;a ve Arap diline dayalı ögretim gürdüğü muhakkaktır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Doğduğu yerdeki ögretimin ardından Bedreddin&#8217;in önce Bursa&#8217;ya gittiği, bir süre Konya&#8217;da kalıp, okuduğu bilinir. Yüksek ögretimi, Kahire&#8217;de dönemin bilginlerinden ders alarak tamamlamıştır. Bunlar arasında Mübarekşah Mantıki ve Muhammed bin Mahmud Ekmeleddün en tanınmışlarıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in Mısır&#8217;daki arkadaşları arasında Seyyid Şerif Gürcani, tıp bilgini Aydınlı Hacı Paşa, şair Ahmedi, Molla şemseddin Fenari gibi Osmanlı uygarlığının, o çagda, önemli aydınları vardı. İ. Hakkı Uzunçarşilı, Bedreddin ve arkadaşlarını &#8220;Razi Ekolüne bağlı bilginler&#8221; olarak değerlendirir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin, Şeyh Hüseyin Ahlati&#8217;den tasavvuf ögrenmis,<u><span style="color: blue;">1</span></u> hatta kırk günlük sürelerle iki kez içekapanışa (çileye) girmiştir. Bedreddin, Memluk Sultanı Melik Zahir&#8217;in verdiği Maria adlı cariye ile evlenerek, şeyhiyle bacanak da olmuştur. Geleceğin sultanı Ferec&#8217;e bir süre hocalık yapmıştır. Fıkıha dair yapıtlarını bu sırada yazmaya başlamıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyhinin önerisi üzerine Kahire&#8217;den Tebriz&#8217;e giden, orada tasavvuf alanındaki bilgilerini geliştirip, genişleten Bedreddin&#8217;in çagin ünlü tasavvuf erlerinden sayılan Abdurrahman-i Bistami ve arkadaşlarından bilgiler edindiği söylenir. Bu arada Timur&#8217;un çevresinde toplanan bilginlerle de tanışıp tartışmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yeniden Kahire&#8217;ye döndüğünde, 1397&#8217;de şeyhinin ölümü üzerine bir süre onun yerine geçmişse de, daha sonra Anadolu&#8217;ya gelmiş ve uzun süre Karaman, Germiyan, Aydın illerinde ve Tire&#8217;de dolaşmıştır. İ. Hakkı Uzunçarşilı Bedreddin&#8217;in bu gezilerini en doğru bir biçimde şöyle değerlendirmektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Şeyh Bedreddin Anadolu&#8217;da dolaştığısırada tasavvufi daha doğrusu Batıni ilkelerini yaymaya başlamış ve gezdiği yerlerde hep Alevi Türkmenlerle temas ederek onların maksadına göre hazırlamak istemiştir; daha sonra şeyh Bedreddin Rumeli&#8217;ye geçip Edirne&#8217;ye yerleşmiş ve kendisini ziyarete gelenlerle gürüşerek yavaş yavaş etkinliğini artırmıştır.&#8221; </span></em><span style="font-size: 12pt;">(İ. Hakkı Uzunçarşilı:<em> Osmanlı Tarihi I</em>, 2.baskı, İstanbul 1982: 362) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Şakayık-i Numaniye&#8217;d</span></em><span style="font-size: 12pt;">e Bedreddin&#8217;in Sakız (Khios) adasına da gittiği kaydedilmektedir. Şeyh Bedreddin, 1410-1413 yılları arasında, Edirne&#8217;de padişahlık yapmış olan Musa Çelebi&#8217;nin kazaskerliğini (Ordu-yu hümayun kadısı) yaptı. Bedreddin <em>Varidat</em>&#8216;ı1407&#8217;de yazdığına güre, Musa Çelebi mutlaka onun düşünce ve inançlarını paylaşmaktadır. Yoksa, yine Uzunçarşilı&#8217;nın dediği gibi yalnızca, &#8220;Bedreddin&#8217;i kazasker tayin etmek suretiyle onun nüfuzunun yayılmasına yardım etmiş&#8221; olamaz. Nejat Birdoğan doğru bir saptamayla, &#8220;1412&#8217;de Bedreddin&#8217;in düşünceleri doğrultusunda Musa Çelebi&#8217;nin toprağın kullanma hakkını halkın emeğine bıraktığını&#8221; yazmaktadır. (<em>Kavga,</em> Sayı 14, Nisan 1992) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in asıl ünlendigi dönem, Çelebi Mehmet&#8217;in kardeşini yenip ortadan kaldırdıktan sonra Şeyh&#8217;i İznik&#8217;e sürmesiyle başladı. Yaydığı düşünce ve inançları dolayısıyla geniş etki yaratan ve çok yandaş toplayan Şeyh Bedreddin, bu dönemde eski kethudasıBörklüce Mustafa ve Torlak Hu Kemal&#8217;in etkinlikleriyle güçlendi. Bedreddin erleri, başlattıkları kavgada hayli başarı kazandılarsa da sonunda yenik düştüler. Şeyh Bedreddin yakalanarak Serez&#8217;e gütürüldü. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Mevlana Haydar Acemi&#8217;nin verdiği fetva ile 1420-21&#8217;de asıldı. (Çesitli kaynaklar şeyh Bedreddin&#8217;in öldürüldügü zaman için 1414, 1415, 1417 ve 1418 gibi farklı tarihler vermektedirler.) </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">1</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Şeyh Bedreddin&#8217;in Mısır&#8217;da Kaygusuz Abdal ile karşilaşmış ve onun tassavvufi sohbetlerinden</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">yararlanmış olduğunu düşünüyoruz. Olasıdır ki, ilk batıni Alevilik inancını Kaygusuz Abdal ile ilişkilerinden tanımıştı. Kaygusuz Abdal Sultan incelememizde Şeyh Bedreddin ile olası ilişkiler üzerinde yorumlarımızı vermiş bulunuyoruz. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">2. İslam Fıkıhçısı Şeyh Bedreddin Mahmud</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Günümüze kalan yapıtlarından anlaşildığına göre almış olduğu eğitim Şeyh Bedreddin&#8217;i çaginin önemli bir şeriat bilgini yapmıştır. En önemli yapıtı <em>Camiü&#8217;l-Fusuleyn</em> İslam hukuku üzerinedir. Nejat Birdoğan bu yapıttan şöyle bir alıntı veriyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Dünyada kutsallık yoktur. Kutsallık sadece Tanrı&#8217;dadır. Onun yarattığı herşey, her nimet insan içindir. Toprağın tek ıssı Tanrı&#8217;dır. Rumeli&#8217;nde bol bol görülen malikane ısları yüzünden insanlar bu nimetten mahrum bırakılamaz.&#8221; </span></em><span style="font-size: 12pt;">(<em>Kavga</em>, Sayı14) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin, Kuran&#8217;ın öngürdügü, ama hiçbir zaman şer&#8217;i yorumlarla uygulanmamış bu ölü ilkelerin yaşama geçirilmesinin insana mutluluk vereceğini ve bunun da birkaç beyin elinde bulunan Rumeli topraklarının halkın eline geçmesiyle mümkün olacağını vurgulamaktadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;in, Edirne&#8217;de Kazaskerliğe (Kadıasker) atandıktan sonra ilk olarak, bir çesit <em>Medeni Kanun</em> sayılan, <em>Camiü&#8217;l Fusuleyn</em>&#8216;i hazırlamış olduğu görülmektedir. 1413 yılında on ay içinde tamamladığı bu eseri, bu yüksek görevi sırasında kullanmak ve zamanın yargıçlarına bir kolaylık olmak üzere hazırlamıştır. Özellikle birinci bölümünde, zamanın yargıçlarına hitabettiği kısmı Türk Hukuk Felsefesi yönünden büyük önem taşimaktadır. Burada ortaya koyduğu hukuk ilkeleri, kendisinden dörtyüz yıl sonra hazırlanmış (1869-1876), &#8220;<em>Mecelle-i Ahkam-ı Adliye</em>&#8220;den çok ileridedir. (Necdet Kurdakul:<em> Bütün Yönleriyle Bedreddin.</em> İstanbul 1977: 146-147) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Camiü&#8217;l Fusuleyn&#8217;</span></em><span style="font-size: 12pt;">de Bedreddin, yargıcı, iskolastik hukuk çikmazindan kurtararak aydın bir dünyayı işaret etmiş ve şöyle demiştir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Mademki, bir yargıç kendi reyinin, başkalarının fikir ve içtihadına değil gerçeğe uygun olduğuna kanidir; ona kendi reyiyle hükmetmek vacip olur. Gayrının reyiyle hüküm vermek nasıl helal olur ki&#8230;&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Görülüyor ki, bu noktada Bedreddin yargıcı, ne Kadıasker&#8217;in ve ne de Sultan&#8217;ın buyruğuna bağlı kılmıştır. Onu kendi görüşü ve ferasetiyle başbaşa bırakmıştır. Bedreddin&#8217;in bu hukukta bağımsızlık ve özgürlük ilkesini çagimizda dahi gözlemek olanağına sahip değiliz. (Necdet Kurdakul:<em> Bütün Yönleriyle Bedreddin, </em>s.149-150) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kendisi iyi tanıyan İbni Arabşah&#8217;ın &#8220;bilimsel yeteneğini deniz gibi sonsuz buldum, üzellikle fıkıhta&#8230;&#8221; dediği Bedreddin&#8217;in fıkıh konularını işlediği iki yapıtı daha vardır: <em>Letaifü&#8217;l İşarat</em> ve <em>Kitabü&#8217;l-Teshil</em>. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunlardan <em>Teshil</em> her iki hukuk kitabının açıklaması ve yorumu durumundadır. <em>Nuru&#8217;l Kulub</em> ise Bedreddin&#8217;in Kuran tefsiri alanında yazdığı tek kitaptır.<em> Ukudü&#8217;l- Cevahir</em> ve <em>Çeragü&#8217;l- Fütuh</em> adlı yapıtları Arab dili kuralları ve sözdizimi üzerinde yazılmış medrese ders (<em>sarf-nahiv</em>) kitaplarıdır. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Menakıbname-i şeyh Bedreddin</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;de verilen sıraya göre <em>Letaif-ül-İşarat</em>, <em>Ukudü&#8217;l- Cevahir&#8217;</em>den sonra, Bedreddin tarafından ikinci eser olarak hazırlanmıştır. Kitabın kendisi günümüze ulaşmamış, ancak <em>Teshil&#8217;</em>in önsözünde verilen bilgiden anlaşildığı üzere, <em>Cami&#8217;ül- Fusuleyn</em> gibi bir yasa kitabı değil, hukuk bilimiyle ilgilidir. Yani Fıkıh&#8217;ın (İslam Hukuku) hem ahirete ilişkin hükümlerini hem de dünya işlerine ait kuralları konu olarak almıştır. Şeyh Bedreddin özellikle <em>Teshil</em>&#8216;i, başinda söylediği gibi,<em> Letaif ül-işarat</em> adlı hukuk kitabını anlamak okuyanlara güç geldiği için, bir yorum ve açıklama kitabı olarak yazmıştır. İçerisinde bine yakın hukuksal sorunlar zikretmiş ve açıklamasına girişmiştir. (Necdet Kurdakul, <em>agy</em>, s.150-152) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bu yapıtlarından <em>Teshil</em> ile <em>Nuru&#8217;l Kulub&#8217;</em>u İznik sürgününde yazmıştır. İ. Zeki Eyüboğlu bu durumu şaşirtıcı buluyor ve Şeyh Bedreddin ve <em>Varidat</em> adlı kitabında şöyle diyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kendini tasavvufa verdiği, yeni inancıyla bütün şeriat ilkelerine karşiçiktığıbir dünemde, gürüşlerine karşit konularda çalismalara koyulmasıve kendine `bilgin&#8217; olarak büyük ün kazandıran yapıtlar ortaya koyması biraz çeliskilidir.&#8221; </span></em><span style="font-size: 12pt;">(İ. Z. Eyüboğlu: <em>Bütün Yönleriyle Şeyh Bedreddin ve Varidat.</em> İstanbul 1977: 155) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Öte yandan, Osmanlı resmi tarihyazıcıları da, </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Sultan Çelebi Mehmed, ilmine ve fazlına çok hürmet ettiği Simavna Kadısıoğlu Bedreddin&#8217;i, İznik&#8217;de ailesiyle birlikte 1000 akça aylıkla meskene tabi kıldı&#8221; diye</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">yazmaktadırlar. Bu yorumlara katılmıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bir düşünelim: Mehmet Çelebi Bizans İmparatoru Manuel&#8217;e bazı eski topraklarını geri vererek kardeşine karşi anlaşmış, Bizans gemileriyle Rumeli&#8217;ye geçip Musa Çelebi ile üç kez savaş yapmış ve ikisinde yenilerek Bizans&#8217;a sığınıp canını zor kurtarmış. Ve ancak 1313&#8217;de bazı Tımarlı sipahilerin, büyük toprak sahibi beylerin Musa Çelebi&#8217;yi terketmesiyle üstün gelip kardeşini öldürtmüs. (İ. H. Uzunçarşilı: <em>OsmanlıTarihi I</em>, s.342-345) Mehmet Çelebi&#8217;nin, düşmanı olan kardeşinin akıl hocası Şeyh Bedreddin&#8217;i, hem de günde 30 akçanın üstünde gündelikle (130 yıl sonrasında devletin en büyük memuriyet makamı olan Şeyhülislam&#8217;ın gündeliğinin üçte biri) ödüllendirmesi düşünülemez. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bizim kanaatımız odur ki, Şeyh Bedreddin bu kitapları yazmaya mecbur edildi. Çelebi Sultan&#8217;ın çevresindeki din bilginleri Bedreddin&#8217;in yeteneklerini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, ikinci kuruluş ve toparlanma döneminde devlet kurumlarının güçlenmesi gerekliydi. Belki de bu yüzden canını bağışlayıp gözaltında tuttular. Yazdıkları bir çesit tövbe sayılacaktı. Önce Edirne&#8217;de tutukluyken &#8211; belki artık güven verdiği için &#8211; İznik&#8217;e getirildi. Bedreddin&#8217;in <em>Teshil&#8217;</em>in yazılışını anlatışı anlamlıdır: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;816 (1414) yılında bu şerhimi yazmaya başladım. Buradan ayrıldıktan sonra 818&#8217;de (3 Eylül 1415) tamamladım. Hapis ve gurbetin verdiği acılar ve sürekli üzüntü içinde sürüklenmekteyim. Kalbimin içindeki ateş tutuşmuş, günden güne artıyor. Öyle ki kalbim demir bile olsa dayanıklılığına karşin eriyip gidecek. Ey gizli lütuflar ıssı? Korktuklarımızdan bizi kurtar!&#8221; </span></em></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">3. Aynı Zamanda Çagini Aşmış Bir Batıni-Alevidir, Bedreddin Mahmud </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Elimizde tasavvuf konularında, Şeyh Bedreddin&#8217;in olduğu kesinlikle bilinen yapıtlar vardır. Bu yapıtlarda adınıanmış olduğu mutasavvıfları tanıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İ. Zeki Eyüboğlu Bedreddin&#8217;in ilk el aldığı Seyyid Hüseyin Ahlati&#8217;den pek etkilenmiş olduğunu kabul etmezken, Abdülbaki Gülpınarlı, &#8220;Ahlati&#8217;nin kimya ve hekimlikle uğraştığı bilindiğinden, <em>Varidat</em>&#8216;ın akla dayalı bir yapıt olmasında büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz&#8221; demektedir. (A. Gölpınarlı: <em>Simavna Kadısıoğlu şeyh Bedreddin. </em>İstanbul l966: 4-5) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Eyüboğlu, Bedreddin&#8217;in tasavvufi gürüşleri üzerinde Gazali ve Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin etkilerinden söz etmektedir. Gazali&#8217;de düşünce düzeninin odak noktası haline gelen sezgi (keşf) ve gönül, Şeyh Bedreddin için de gerçeğe varmanın iki yoludur. Gazali ile us konusundaki gürüşleri birse de yaratılış, yaratan ve evren konusunda farklıdırlar. Bedreddin&#8217;in onun <em>İhya-yıUlum </em>ve <em>Kimya-yı Saadet</em> kitaplarını eleştirdiği görülür. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Muhyiddin-i Arabi&#8217;de tek gerçek varlık Tanrıdır, yaratılış ve yoktan varoluş yoktur. Tanrıda özünden ortaya çikis (zuhur, südur) vardır. Tanrının görünüm alanına çikmasi evreni ve onu dolduran varlıkları oluşturur. İnsanla Tanrı özdestir. Sezgi, bir içe doğuş ve tanrısal gürünüştür. Ölüm ruhun gövdeden ayrılmasıdır, ama yok olması değildir. Herşey Tanrı görünüşü olduğundan yok oluş düşünülemez. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin bu düşünceleri genelde &#8220;tanrı-insan-evren&#8221; üçlüsü üzerinde yoğunlaşir. Şeyh Bedreddin, daha somut ve kesin olması dışında tasavvufta Muhyiddin-i Arabi ile eş düşünce ortamındadır. Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin <em>Fususü&#8217;l-Hikem</em>&#8216;ine yazdığı yorum, bir bakıma tasavvuf çizgisindeki aşamaları gösterir. Ama gerçekte Bedreddin, bu çizgisini Halep, Tebriz, Tokat, Karaman, Aydın, Tire, Ege adaları, Edirne ve Balkanlara kadar uzatıp Batınilik-Alevilik</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">somutunda son aşamaya ulaştırmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İbni Arabşah&#8217;ın onun için, &#8220;bilimler alanında bütün arkadaşlarından üstün olarak yurduna döndükten sonra sufi oldu&#8221; demesi, onun batıni yönünün eleştirisiydi. Bedreddin, zamanında Konya&#8217;da çok büyük ünü olan Mevlana&#8217;dan, hiçbir yazısında ve tek bir sözcük etmemiştir.<u><span style="color: blue;">2</span></u> Buna karşilık Bedreddin&#8217;in Yunus Emre&#8217;nin şiirlerini okuduğu, derin bir sezişle dinleyip duygulandığı biliniyor. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in 1407 yılında yazmış olduğu <em>Varidat </em>(malvarlığı, zenginlik değil; akla gelen şeyler ya da içe doğuşlar anlamına gelir), kimilerine göre yüce bir din kitabı ve kimilerine göre ise bir dinsizlik kitabıdır. Üç çarpici örnekle Osmanlı din adamlarının <em>Varidat</em>&#8216;a ve yazarına nasıl baktıklarını görelim: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İskilipli Halveti Muhyiddin Muhammed (ölm. 1516) <em>Hakıykat ül Hakayik </em>adını vermiş olduğu, Varidat&#8217;ın açıklamasını (şerh-i Varidat) yaptığı kitabının başinda özetle şunları söylemektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bu risaleyi Peygamber şeriatının güneşi, Mustafa yolunun Bedr&#8217;i (ayı)&#8230; Hakkı bilen, gerçeği gerçekleştirmiş erenlerin seçkini, olgunluğa irmişlerin en olgunlarının en olgunu&#8230; Allaha mensup bilginlerin tam inanç gerçeğine varanların sultanı, hak, şeriat ve takva ve dinin Bedr&#8217;i yazmıştır. Allah aziz sırrını kutlasın.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Abdülbaki Gölpınarlı: <em>Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin</em>, s.42) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Osmanlı Şeyhülislamlık makamını Kanuni, II. Selim ve III. Murad zamanlarında tam 28 yıl işgal etmiş, Kızılbaş kanına doymayan Ebusuud Efendi -ki Muhyiddin Muhammed&#8217;in oğludur- 1548 yılındaki fetvalarında ise, babasının yüzde yüz karşitı bir görüş içinde Bedreddin ve yapıtını mahkum etmektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Soru: Şeyh Bedreddin Simavi ki Varidat yazarıdır; Bedreddin yandaşlarına küfür ve lanet etmeyen kafirdir, diyen birine ne yapmak gerekir?&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Cevap: Aslında, Bedreddin yandaşi olanlar kafirdir, demek doğrudur. Ama, diğer kafirlerin olduğu gibi bunların da adını anmayıp, lanet etmeyen kendi halindeki Müslümanlar kafir olamaz.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Soru: Bedreddin yandaşlarından, yani Simavilerden bir bölük insan şarap içip, izinle birbirlerinin karılarını kullansalar, bunlara ne yapmak gerekir?&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Cevap: Derhal öldürülmeleri gerekir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Soru: Bir kişi; &#8216;kim Şeyh Bedreddin dervişlerini evinde konuk ederse onu cezalandırıp, ayrıca cürüm parası almak gerek&#8217; dese bu uygulama dine uyar mı?&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8211; &#8220;Cevap: Konuk olan kötü Simavi yandaşiysa uyar.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Rıza Zelyut: <em>Osmanlı&#8217;da KarşiDüşünce ve İdam Edilenler</em>, s.40-41) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Kısas-ıEnbiya </span></em><span style="font-size: 12pt;">yazarı Cevdet Paşa, 1850&#8217;lerde Osmanlı Şeyhülislamı Arif Hikmet Bey&#8217;in, <em>Varidat</em>&#8216;ı nerede bulursa ucuz-pahalı satın alıp yaktığını anlatmaktadır. (Aldülbaki Gülpınarlı, agy, s.50) Öyle ki, gözüm açık yazıcılar Arif Hikmet beye satmak üzere uyduruk <em>Varidat</em>&#8216;lar yazmışlar. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat&#8217;</span></em><span style="font-size: 12pt;">da, Bedreddin&#8217;in savunduğu adına uygun ileri sürülen nitelikte bir toplum düzeninden söz edilmez. Bugüne ulaşan yapıtlarında malda, toprakta mülkiyetin kaldırılıp, ortaklaşa kullanılmasını açıkça belirleyen cümleler yoktur. Ama öte yandan Şeyh Bedreddin&#8217;in komünistik düşünceler doğrultusunda vaazlar verdiğini, mal konusunda ortaklığı benimsediğini, ona bağlananların ve özellikle Börklüce Mustafa&#8217;nın olduğu söylenen konuşmalardan çikaran kaynaklarda, bu konuda tam birlik vardır. Çagdas Bizans tarihçisi Dukas&#8217;tan, Ebusuud Efendi&#8217;ye değin birçok kimse, Şeyh Bedreddin&#8217;in ve yandaşlarının ortakçılığı önerdiklerini açık açık yazar. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;da sistematik bir anlatım düzeni bulunmamaktadır. Kitap, sohbet toplantılarında yapılan konuşma ve açıklamaların, o anda akla gelmiş gözlemlerin, nakillerin derlenip yazılmasından oluşur ve Arapça&#8217;dır. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat </span></em><span style="font-size: 12pt;">(İçe Doğuşlar), yazarının çagini aşan, yeni ve şeriata aykırı sayılan düşünceleri içermektedir. Yapıtta yaratılış, insan, tanrı, evren, diriliş ve yargıgünü, cennet, cehennem, ölüm ve ölümsüzlük, düş, cinler ve melekler vb. soyut konular işlenmiş, karşilıklar aranmış ve onlarla ilgili düşünce ve yorumlar ortaya konmuştur. Sorunlar üzerinde dururken İslam dininin uygun görmediği bir bakış açısı benimsenmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">R.Yürükoğlu bunun açıklamasını şöyle anlatıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Varidat&#8217;da öne sürülen düşünceler, Babai-Bektaşi düşüncesinin, kendi mantığı içerisinde ilerletilmesidir. Bedreddin&#8217;e göre insan Tanrıya en yakın varlıktır. Tanrı, insanın özündedir. Bu nedenle insan Tanrı, Tanrı insandır. İnsanla, doğayla Allah arasında hiç fark gözetmeyen bu düşünce, panteizmin en gelişmiş, ateizmle buluşmuş biçimidir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Tanrı yaratıcılığı, ‘yoktan var ediş&#8217; değil, Tanrı özünden dışa taşmadır&#8230; Tüm nesneler, türlerine, niteliklerine göre sıralandıkları evrende bir bütün oluştururlar. Bu bütün Tanrıdır.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bir nesnenin yapısında olmayanı Tanrının istemeye yetkisi yoktur..&#8221;. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin&#8217;e göre ölümden sonra dirilme yoktur. Çünkü tüm aşamalar cisimler aleminde toplanmıştır. &#8216;Cisim ortadan kalkarsa ne ruhlardan, ne de soyut varlıklardan iz kalır&#8217; der. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bu anlayışa göre doğuş başlangıç, ölüm sona eriştir. (Burada M. Arabi&#8217;den tamamıyla ayrılır-İ.K.) Cennet ve cehennem, bu dünyadaki iyi ve kötü davranışların, ruhlardaki acıya da tatlı etkileridir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (R.Yürükoğlu: <em>Okunacak En Büyük Kitap İnsandır.</em> 4.basım, İstanbul 1994: 245) </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">2</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Radi Fiş&#8217;in &#8220;<em>Ben de Halimce Bedreddinem</em>&#8221; adlı romanında, Şeyh Bedreddin&#8217;in ağzından sık sık Mevlana Celaleddin&#8217;in sözlerini konuşturması, yalnızca yazarın Mevlana hayranlığından kaynaklanmaktadır. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">4. Bedreddiniler Ayaklanması</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">R.Yürükoğlu, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını hazırlayan koşulları şöyle sıralıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin ayaklanması, Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nin yıkıldığı, Beyliklerin teker teker ortadan kalkmakta olduğu, Osmanlı devletinin hızla merkezi feodal bir devlet olarak yükseldiği dönemde ortaya çikmistir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Merkezi iktidarın güçlenmesi, Osmanlı ailesi çevresinde merkez aristokrasisi ile taşrada ona bağlı ikincil aristokrasinin oluşmaya başlamasıyla halk üzerinde ekonomik, siyasal ve dinsel baskılar artmaktaydı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Sünnilik devletin resmi ideolojisi olmuştu. Medreseler dinsel bilgilerin ögretildigi yerler olmak yanısıra, devlet görevlilerinin yetiştiği kurumlar durumuna gelmişti.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (R.Yürükoğlu, agy, s.242)</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin halkı irşad etme, aydınlatma amacıyla Anadolu&#8217;da dolaştığı sırada batıni tasavvuf ilkelerini yaymaya başlamış ve gezdiği yerlerde hep Alevi Türkmenlerle temas ederek, maksadına göre onları hazırlamak istemiştir. Elde nesnel bir belge olmamasına rağmen, önceki bölümde şiirlerini incelerken tartıştığımız üzere, onun en yakın yardımcısı ve propagandacısı Kahire&#8217;den tanıdığı Kaygusuz Abdal&#8217;dır. Yine olasıdır ki, bu dönemde Anadolu&#8217;da ilk ve önemli karargahlarından biri, artık yaşamayan Abdal Musa Sultan&#8217;ın kurduğu Dergâh&#8217;tı. Daha sonra Rumeli&#8217;ye geçip Edirne&#8217;de yerleşmiş, kendisini ziyarete gelenlerle konuşup gürüşerek, vaazlar vererek, etkinlik alanını genişletmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Uzunçarşilı&#8217;nın hazırlık ve propaganda dönemine ait, yukarıda sözünü ettiğimiz saptamalarına katılmamak elde değil. Bu dönem, Bedreddin&#8217;in Küçük Asya&#8217;ya geçmek için Mısır&#8217;dan çiktigi1390&#8217;lı yıllardan, 1410 yılında Musa Çelebi tarafından Kazasker tayin edilinceye dek geçen zamandır. Onun büyük bir bilginliği yanında, geniş bir etkinliğe sahip oluşunun da Musa Çelebi&#8217;yi çektigi düşünülmelidir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Timur&#8217;un zulmünden kaçan büyük Alevi ozanı Seyyid İmadeddin Nesimi de 1394-1403/4 arası dönemde Alevi Türkmenler arasındaydı. Her ikisi de aynı yaşlarda ve batıni düşüncelerin yayıcısıydı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Nesimi&#8217;nin maddi dünyaya yönelik inanç ve düşünceleri; ölüm ötesini, dirilişi kesinlikle kabul etmeyişi, Bedreddin&#8217;in görüşleri ile üstüste düşmektedir. 1404-5 yıllarında Halep&#8217;de derisi yüzülerek öldürülen Nesimi, Halep&#8217;e değil de diğer birçok Hurufi gibi Rumeli&#8217;ne geçmiş olsaydı, hiç kuşkusuz şeyh Bedreddin hareketinin içinde olacaktı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hafız Halil&#8217;in <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin</em>&#8216;de belirttiğine göre, Bedreddin Şam&#8217;da iken, Halepliler bin kişilik bir Türkmen heyeti göndererek, kendisini kente davet etmiş ve orada bir tekke kurmasını istemişler. Bedreddin Halep&#8217;e gitmişse de tekke kurup, orda kalmayı kabul etmemiş. Nesimi&#8217;nin başina gelenlere, darağacında derisinin yüzülmesine seyirci kalmış olan Halep&#8217;den hemen ayrılmıştır. Hafız Halil&#8217;in aşağıdaki beyitinden anlaşildığı üzere Şeyh Bedreddin, Nesimi&#8217;nin idamından çok az bir süre sonra bu kentten geçmiştir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Birisin dirler iradet gütüren </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Nesimi&#8217;nin salbine fetva viren&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">(<em>Menakıbname</em>&#8216;den aktaran Necdet Kurdakul, agy, s.221) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin ayaklanmasına Sakız adası ve Ege&#8217;nin en güney ucundan tüm Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlara değin bir taban oluştuğu söylenebilir. Bu halklar tabanında, Babai geleneği içinde yetişip yaşamakta olan ve Hacı Bektaş Veli ilkelerini yaşama geçirmiş, önce Abdal Musa Sultan&#8217;a, bu dünemde Seyyid Ali Sultan&#8217;a bağlı, ekonomik ve dinsel baskılar altındaki Alevi Türkmenlerle birlikte Hıristiyan Rumlar, Yahudiler ve hatta adalardaki Cenevizliler vardı. Bu taban büyük çapta şeyh Bedreddin&#8217;in kethudası ve halifesi Börklüce Mustafa ile Torlak Hu Kemal tarafından oluşturulmuştu. Böylelikle Aleviliğin, tıpkı Babailik gibi şimdi de Bedreddinilik siyaseti ortaya çikmis ve herkes Bedreddini olmuştu. Örnegin, Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Torlak Hu Kemal Yahudi asıllı idi. Şeyh Bedreddin&#8217;in 1408&#8217;lerde Kütahya&#8217;nın bir köyünde karşilaşip kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi&#8217;ye (1413-1421) karşi büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.(Bernard Lewis: <em>The Jews of Islam-İslam Yahudileri.</em> Princeton University Press, 1987: 104, 208) Bedreddin&#8217;in <em>Varidat</em>&#8216;da toplanan, fakat daha çok vaazlarıyla Açıkladığı düşünce ve görüşlerini onlar yayıyordu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ayaklanmanın nasıl başlayıp geliştiğini ve nasıl sona erdiğini anlatmaya geçmeden ünce, 1341-1477 dünemi içinde bölgedeki Bizans, Osmanlı ve beyliklere ilişkin olayları anlatan Bizans tarihçisi Dukas&#8217;ın Börklüce Mustafa&#8217;ya ve onun yaymış olduğu düşüncelere ilişkin yazdıklarına göz atalım. Dukas, kitabında Börklüce Mustafa&#8217;ya inanan bir Giritli keşişten ögrendiklerini anlatmakta ve Börklüce Mustafa hakkında Osmanlı tarihyazıcılarından çok daha fazla bilgi vermektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bilindiği gibi 1413 de Musa Çelebi&#8217;nin yenilmesiyle Börklüce Aydın iline geçer, ya da Şeyhi tarafından gönderilir. Dukas şöyle anlatıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;O zamanlarda İonia kürfezi girişinde, halk dilinde Stilarion (Karaburun) adı verilen dağlık memlekette bayağı bir Türk köylüsü ortaya çikti. Adı geçen köylü Türklere vaaz ve ögütlerde bulunuyor; kadınlar dışında olmak üzere yiyecekler, giyecekler, evcil hayvanlar ve arazi gibi şeylerin tümünün ortak mal kabul edilmesini öneriyordu.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Diyordu ki: `Ben senin malını-mülkünü kullanabildiğim gibi, sen de benimkini aynı şekilde tasarruf edebilirsin.&#8217; Bu köylü aşağı tabakadan halkı bu çesit sözleriyle kendi tarafına çekip kazandıktan sonra Hıristiyanlarla da dostluk kurmaya başlamıştı. Köylünün dediğine göre, Hıristiyanların Tanrıya inandıklarını yadsıyan Türk kendisi dinsizdir. Köylünün bütün düşünce arkadaşları, rastladıkları Hıristiyanlara dostça davranıyor ve ona Tanrı tarafından gönderilmiş, yani peygamber gibi saygı gösteriyorlardı. O, Stilarion&#8217;un karşisındaki Sakız adası yönetimi aracılığıyla ruhaniler başkanına adamlar gönderiyordu&#8230;&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;O zamanlar adada Turloti adı verilen bir manastırda Giritli bir keşiş yaşiyordu&#8230; Bu keşişe saçları kesilmiş, başi açık, ayakları çiplak ve yekpare bir giysiye bürünmüş dervişlerden biri ile şöyle haber göndermişti: `Ben de senin gibi hayat geçiriyorum. Ben de senin ibadet ettiğin Tanrıya tapınıyorum. Geceleri gürültü etmeksizin, deniz dalgalarını aşarak daima senin yanında bulunuyorum&#8230;&#8217; Buna inanan rahip o köylünün gelip kendisiyle inzivaya çekilip, sohbete daldıklarını söylüyordu&#8230; Mustafa&#8217;nın ölümüne de inanmadı Giritli keşiş..&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Osmanlı tarihyazıcıları Dukas&#8217;ın anlattıklarına, Börklüce Mustafa&#8217;nın kendisini peygamber ilan ettiğini, &#8220;kadınların da diğer mallar gibi ortak olmasını&#8221; istediğini ekliyorlar. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ayaklanmanın gelişimini İ.Hakkı Uzunçarşilı&#8217;dan özetleyelim. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin, Börklüce Mustafa&#8217;nın Karaburun taraflarında etkinliği ilerlettiğini haber alır almaz, gizlice İznik&#8217;ten kaçarak Kastamonu yoluyla Sinop&#8217;a geçti. Bir gemiyle Kefe&#8217;ye oradan da Eflak beyi Mirca&#8217;nın yanına gitti. Börklüce Mustafa, İzmir&#8217;de Urla yarımadasının kuzeyindeki Karaburun&#8217;da ve müridi Yahudi kökenli Torlak Hu Kemal ise Manisa&#8217;nın Kızılbaşların<u><span style="color: blue;">3</span></u> yoğun bulunduğu yörelerinde çalisiyordu. Şeyh Bedreddin de Rumeli&#8217;ni eylem alanı seçmişti. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin Eflak&#8217;da fazla durmadan Osmanlı topraklarına geçti. Silistre, Dobruca ve Deliorman taraflarında yaptığı propagandalarla çok sayıda yandaş topladı. İlk kez 1262&#8217;lerde HacıBektaş Veli&#8217;nin halifelerinden Sarı Saltuk&#8217;un Alevi Türkmenlerinin yerleşmiş bulunduğu Dobruca ve Deliorman bölgelerini merkez üssü yaptı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Tarihyazıcılarının anlattıklarına bakılırsa Bedreddin Deliorman&#8217;da (Ağaçdenizi) yönetim hizmetleri verip, görev bölümü yaparak bir çesit erk yapısı oluşturmuş. &#8220;Henüz iç mücadele sarsıntılarından yeni kurtulmuş Osmanlı devletini gafil avlayarak, şeyhlikten şahlığa geçmek istedi Bedreddin&#8221; tarihçilerin yargısı bu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Karaburun&#8217;dan çikmis olan Börklüce&#8217;nin yanında beşbin kişi vardı. (Dukas 6 bin diyor.) Buradan başlayan başkaldırı dalga dalga büyüdü. Peşindeki müridlerinin &#8220;Dede Sultan&#8221; diye çagirdiklari Börklüce&#8217;nin üzerine gönderilen İzmir sancak beyi Aleksandros yenildi ve öldürüldü. Arkasından Saruhan sancak beyi Timurtaş Paşa oğlu Ali bey de bozguna uğratılıp, Manisa&#8217;ya kaçarak canını kurtardı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sultanlığının elden gideceğini anlayan Mehmet Çelebi başsadrazam Bayezid Paşa ile 12 yaşindaki şehzade Murad&#8217;ı çok daha büyük bir kuvvetle Bürklüce&#8217;nin üstüne günderdi. Yol boyunca korkunç bir kırım başlatıldı. Börklüce&#8217;nin kuvvetlerinin hepsi kırıldı, ya da tutsak alındı. Ayasuluk&#8217;ta, Börklüce de içinde olmak üzere binlerce Bedreddin eri katledildi. Dede Sultan bir deve üzerinde tahtaya mıhlanmış surette şehirden şehire gezdirilerek teşhir edildikten sonra katledildi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Manisa taraflarında Torlak Kemal isyanı da, Börklüce&#8217;nin ardından aynı kuvvetler tarafından bastırıldı. Torlak Kemal astırıldı ve üçbin kişilik kuvveti yok edildi. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İ. H. Uzunçarşilı şöyle sürdürüyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bu Alevi kıyamının asıl reisi Şeyh Bedreddin, Deliorman&#8217;da Anadolu&#8217;daki bu kıyamın büyümesini bekliyordu. Çevreye adamlar mektuplar göndererek, halkı kendi cemiyetine davet etmiş, kazaskerliği sırasında tanıdıkları beylerden katılanlar olmuştu. Bu sırada Çelebi Mehmet de Düzmece Mustafa olayıyla ilgili olarak Rumeli&#8217;ndeydi. Bayezit Paşa&#8217;yı Anadolu&#8217;dan çagirtip Bedreddin&#8217;in üzerine sevketti. Bu sırada, Şeyh&#8217;in çevresindekilerin bir kısmı Anadolu&#8217;daki ayaklanmaların bastırılmış olduğunu ögrenip dağılmıştı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kısa bir çarpismadan sonra şeyh ele geçirilip Serez&#8217;e getirildi. İrandan gelmiş bir din bilgini olan Heratlı Mevlana Haydar&#8217;ın ‘kanı helal malı haramdır&#8221; fetvasıyla, 1420&#8217;de Serez pazarında bir dükkanın önünde asıldı. Ona katılmış olduğundan kuşkulanılan akıncı beylerbeyi de Tokat kalesine hapsolundu.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (İ.Hakkı Uzunçarşilı, agy, s. 363-366)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">3</span></u><span style="font-size: 12pt;"> İ. Hakkı Uzunçarşilı bazan Aleviler yerine Kızılbaşlar&#8217;ı kullanıyorsa da, bu doğru olamaz. Çünkü bu deyim Şeyh Haydar&#8217;ın Erdebil Dergâhı&#8217;nın başina geçtiği 1470 yılından sonra kullanılmaya başlamıştır. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">5. Şeyh Bedreddin&#8217;de Devrimci Düşüncenin Kaynakları</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin yukarıda uzunca anlattığımız gibi iyi bir fıkıhçı ve şeriat bilgini olarak yetişip, yapıtlarıyla döneminin İslam dünyasında büyük ün kazanmıştı. Ancak onun 1407&#8217;lerde <em>Varidat </em>(İçe Doğuşlar) ile Sünni şeriat düzeninin tam karşisında yer aldığını görüyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyhi ve bacanağı mutasavvıf Hüseyin Ahlati&#8217;nin tekkesinin başindayken 1397&#8217;de gizlice Kahire&#8217;den ayrılmasından on yıl geçmiştir. Daha önceki doğu gezilerini de sayarsak, bu yıllar onu Halep, Şam, Tebriz, Sultaniye, Tokat, Karaman, Aydın, Tire, Ege adalarıve birçok Trakya kentlerini dolaşirken, Batıni-Alevi somutundaki kazanımlarıyla <em>Varidat</em> çizgisine ulaştırmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yaşamının bu önemli diliminde Şeyh Bedreddin, İslam şeriatı dışındaki dünyanın insanlarını tanımıştır. Gezdiği bölgelerin yoksul halk yığınlarıyla yüzyüze gelmiş; onların yaşadığı ve yüzyıl önce Yunus&#8217;un &#8220;gitti beyler mürveti, yediği yoksul eti içtiği kan olmuştur&#8221; diye tanımladığı zulüm ve baskı düzenini yakından tanımıştır. Ayrıca Timur&#8217;un devlet olma yolundaki Osmanoğulları&#8217;na vurduğu büyük darbe ile Anadolu&#8217;yu ezip geçmiş olmasından kaynaklanan siyasal ve toplumsal kargaşayı, kaosu görüp yaşamıştır.</span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Varidat</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;ın Arapça kaleme alınmış olması, Bedreddin&#8217;in içinden geldiği şeriatı karşisına alıp İslam ulemasıyla yüksek düzeyde tartışmaya girmek ve yandaşlar sağlamak düşüncesinden kaynaklanmış olabilir. Karaburun&#8217;dan başlayarak, Alevi Türkmen, Rum ve Yahudi yoksul halk yığınlarını büyük eyleme geçiren öge <em>Varidat</em>&#8216;ın dili olmamıştır. Başta Bürklüce Mustafa ve Torlak Hu Kemal olmak üzere, müritlerine sözlü ögretip telkin ettiği komünistik fikirler, çogunlugun ortak konuştuğu dille, Türkçe ile taşinmıştı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in bize ulaşan fikirleri, <em>Varidat</em> yoluyla değil, çagdasi ve sonraki Osmanlı tarihyazıcıları, şeriat fetvacıları, Sünni İslam bilginleri ve Bizans tarihçileri aracılığıyla gelmiştir. Demek ki, Arapça yazılmış olan <em>Varidat</em> da amacına ulaşmıştır: Kimi İslam bilginlerine güre yüksek düzeyde bir din kitabı, kimilerine güre dinsizlik!.. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in, dünya malının bütün insanların eşit olarak yararına sunulduğu; &#8220;kadınlar dışında, yiyeceklerin, giyeceklerin, evcil hayvanların ve toprağın tümünün ortak malı olduğu, herkesin herkesinkini kullanabileceği&#8221; biçimindeki (Dukas&#8217;ın tanımlamalarına güre) ve de büyük arazi ıslarının, yani büyük beylerin, tımarlı sipahilerin mallarının ellerinden alınıp eşit olarak herkese dağıtılmasını öngüren düşüncelerinin kaynaklarınıve dönemin olaylarını, düşünsel gelişmeleri bir gözden geçirelim. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunun için, yüzlerce yılın dinsel, düşünsel ve sosyal mücadeleler tarihini inceleyip örnekler aramak gerekli değildir. Yanıbaşlarındaki Bizans&#8217;ta çagdas toplumsal olayları, kiliseye karşit inaçları, hümanist filozofları ve yapıtlarını ve yine Ortodoks İslam dünyasının adlandırmasıyla çagdas <em>mülhid</em>lerini (dinsizlerini) incelemek yeterince fikir verir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Grekçe (anasının dili) bilen Şeyh Bedreddin, bu dillerdeki yazılı kaynakları okuyup inceleyebilmiştir. Ve büyüdüğü çevrede (Simavna, Dimetoka ve Edirne) destanlaşmış birçok toplumsal başkaldırı olayları, onun çocukluk günlerinin ninnileriydi.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">5.1 Şeyh Bedreddin ve Hurufilik (<em>Harf Gizemciliği</em>)</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yaşamının on-onbeş yılına sığdırdığı sosyal bilinçlenme, düşünce ve eylem adamı olma sürecinin başlarında, ilk etkilendiği kişinin Fazlullah Hurufi olabileceğini düşünüyoruz. Ne fıkıha ilişkin yapıtlarında ne de<em> Varidat</em>&#8216;da Fazlullah&#8217;ın adının bulunmaması önemli değildir. Fazlullah&#8217;ın düşünce ve inancı ile Bedreddin&#8217;in oluşan düşünceleri arasında önemli bir yakınlık vardır. Üstelik, Menekıbname&#8217;sinde bazı ipuçları bulunmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin, şeyhi Hüseyin Ahlati&#8217;nin isteği Doğu&#8217;ya seyahata çikiyor. Timur&#8217;un Irak ve Suriye üzerine ilk seferinin (1393) ardından, Şeyh Bedreddin Sultaniye&#8217;ye ve arkasından Tebriz&#8217;e gidiyor. Torunu Hafız Ali, <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin İbn Kadıİsrail&#8217;</em>de onun Yıldırım&#8217;a ihanet edip Timur tarafına geçen askerlerle konuştuğunu söyleyerek bu seyahati Ankara Savaşi&#8217;ndan sonraya almış. (A.Gölpınarlı: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, s.109) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bizce bu doğru değil. Kanaatımıza göre Şeyh Bedreddin, Astrabadlı Fazlullah Hurufi&#8217;nin öldürüldügü ve Hurufilerin çok sıkı bir biçimde koğuşturulduğu yıllarda (1393-1394) Tebriz çevresinde bulunmaktaydı. Fazlullah ya da müritleriyle tanışmış, konuşup tartışmış olabilir. En azından Fazlullah&#8217;ın yapıtlarından bazılarını okumuş olmalıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yalnız onlarla değil, Bedreddin, Fazlullah Hurufi&#8217;yi kendilerinden sayan İsmaili <em>dai</em>&#8216;lerle ilişki kurmuş olmalıdır. Çünkü Fazlullah&#8217;ın kenti Astrabad&#8217;da ve bölgenin dağlık ve kırsal alanlarında, çok sayıda İsmaililer yaşamaktaydı. Timur 1393 yılında, Hazar denizinin güney kıyıları boyunca uzanan Tabaristan&#8217;ın ana kenti Amul&#8217;daki ve de Mazandaran&#8217;ın kuzey sınırına bitişik Jurjan (Curcan) eyaletinin kenti Astrabad&#8217;daki kalabalık İsmaili nüfusunu silip süpürdü. 1393 mayısındaki İran seferi sırasında, Hamdan&#8217;dan İsfahan&#8217;a giderken, yoksul İsmaililerin yaşadığı Anjudan&#8217;da birkaç gün geçirdi. Askerleri birçok İsmailiyi vahşice boğazladılar ve mallarını mülklerini talan ettiler. Şarafuddin Ali Yazdi&#8217;nin (ölm. 1454) <em>Zafar-nama&#8217;de</em> (1.vol., s. 577) yazdığına göre, </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Anjudanlı İsmaililer, yeraltındaki tünellerde saklanıp korunmayı denemişlerdi. Fakat, onların büyük bir kısmı, Timur&#8217;un askerleri tarafından tünellere su salınınca, canlarını yitirdiler.&#8221;</span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dönemin İsmaili İmamı İslam Şah, <em>Hüccet(</em>baş Dai<em>)</em> ve <em>Dai</em>&#8216;leriyle Anjudan&#8217;da gizleniyordu. Timur&#8217;un gelişinden az bir süre önce Şehr-i Babek&#8217;e, diğer adıyla Kahek&#8217;e geçerek orada gizli karargahını kurdu. Demek istediğimiz Bedreddin&#8217;in Azerbaycan-İran gezilerinde, kendilerine hem Şiiler hem de Sünniler düşman olduğu için derviş kılığında ve hurufiler adıyla halkın arasında dolaşan İsmaili <em>dai</em>&#8216;leriyle görüşmemiş olması olasılık dışıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Timur&#8217;un bu ölümcül koğuşturmaları sırasında Azerbaycan&#8217;dan kaçan Hurufi ozanı Seyyid İmadüddin Nesimi, Anadolu&#8217;da saklandığı Aleviler arasında inançlarının propagandasını yapmaktadır. Onun Anadolu&#8217;da kaldığı yıllarda (1394/5-1404), Şeyh Bedreddin de Anadolu&#8217;yu bir baştan bir başa gezmektedir. Karşilaşip karşilaşmadıkları bilinmiyor. Ama birbirlerini tanımadıklarını da düşünemiyoruz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hacı Bayram Veli ile karşilaşmak isteyip de kabul görmemiş olduğu söylenen Seyyid Nesimi&#8217;nin, Şeyh Bedreddin&#8217;le karşilaşmak ve birlikte yol yürümek istememesi, ona olan kırgınlığına bağlanabilir. Bu kırgınlık Bedreddin&#8217;in, Asrabadlı Fazlullah Hurufi ve yandaşlarının kırımına tanık olmasına rağmen, Timur&#8217;un huzuruna çikip, onun övgülerini almış olduğu söylentilerinden kaynaklanabilir. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Menakıbname-i Şeyh Bedreddin</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;de anlatıldığına göre, koyu bir Şii şeriatçısı olarak bilinen Timur, Şeyh Bedreddin&#8217;i şeyhülislam yapmak istediği gibi, damadı olmasını da arzu etmiş. Ama o bunları kabul etmeyip, şeyhi Ahlati ile buluşmak üzere, Sultaniye&#8217;yi gizlice terketmiştir. (A.Gülpınarlı, agy, s.109-110) Bize göre Şeyh Bedreddin, kendisini kıskanan ve gözden düşmüş ulemadan birileri Timur&#8217;a, onun Fazlullah ya da Hurufilerle ilişkisi olduğunu gammazladığı için kaçıp canını kurtarmış olmalıdır. Çünkü bu konudaki verilen bilgilere bakılırsa, Şeyh Bedreddin Timur&#8217;un huzurunda dinsel bilimler ve fıkıh üzerine yaptıkları tartışmalarda, Timur&#8217;un ulemasına üstün gelmiş ve onları çok zor durumlara sokmuştur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gerek <em>Şakayik</em> ve gerekse <em>Menakıbname-i Şeyh Bedreddin</em>&#8216;de Bedreddin&#8217;in Konya&#8217;da Feyzullah adında birinde okuduğu kaydedilmektedir. A. Gölpınarlı bu kişinin Fazlullah olabileceği varsayımını, &#8220;Bedreddin&#8217;in <em>Varidat</em>&#8216;ında Hurufiliği okşar küçücük bir ima dahi yoktur&#8221; diye reddediyor. Biz bu yargıyı doğru bulmuyoruz. Feyzullah adındaki bu kişi Fazlullah niçin olmasın? Hafız Ali dedesini savunmak ve korumak için Fazlullah yerine Feyzullah kullanımını tercih etmiştir. Ayrıca, menakıpname yazarlarından modern tarihçi anlayışı bekleyemeyiz. Kaldı ki, Hafız Ali&#8217;nin <em>Menakıb-i şeyh Bedreddin&#8217;</em>i yazdığı yıllarda (1455-1460) Hurufiler, rafızi ve mülhid (sapkın, dinsiz) görülerek koğuşturulmakta ve yakalananlar diri diri ateşe atılıp yakılmaktadır. (A.. Gölpınarlı: <em>Hurufilik Metinleri Katalogu.</em> Ankara 1989: 81-83) Dedesinin ayaklanmaya katılmadığını ispat etmeye çalisan (?) yazar, hiç açık açık Hurufi önderinden söz edebilir mi? </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Buna karşilık Hafız Halil&#8217;den yaklaşik yüzyıl sonra, bu konuda onun yazdıklarından yararlandığı anlaşilan, Taşköprülüzade&#8217;nin <em>Şakayık-i Numaniye</em>&#8216;sinin Mecdi Efendi çevirisinde şöyle yazılıdır: &#8220;Konya&#8217;da Mevlana Fazlullah&#8217;ın talebelerinden Feyzullah&#8217;dan bazı ulvi ve ilm-ü nahvi (Harf ilmi) dört ay kadar tahsil üzere oldu.&#8221; (Aktaran Necdet Kurdakul, agy., s.45) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ayrıca son yıllarda yazılan ve dört Arapça Varidat elyazmasını karşilaştırarak Fransızca doktora tezi hazırlamış olan Prof. Dr. Bilal Dindar, bu kişinin kesinlikle Hurufiliğin kurucusu Fadl-Allah (Fazlullah) olduğunu savunmaktadır. (B. Dindar: <em>Sayh Badr Al-Din Mahmud et Ses Varidat</em>, Ankara 1990: 19-20, dipnt.2) </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">5.2 Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah&#8217;dan Ders Aldı mı? </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Astrabadlı Fazlullah (1339/40-1393/94), Alevi ozanlarının deyiş ve nefeslerinde sık sık işlendiği gibi, Alevi tapınmalarının en önemli toplumsal ögesi olan <em>Dar</em>&#8216;da simgeleşmiştir. Alevilikte Fatıma Ana, Mansur ve Nesimi gibi Fazlı da (Fazlullah) bir <em>Dar</em> piridir ve adıyla çagrilan <em>Dar</em> çesidi vardır. Talip, Fazlı <em>Darı</em>&#8216;na durup musahib olurken <em>&#8220;Fazlıgibi hançer ciğerimde&#8230;&#8221; </em>der. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah şeriatı dışlamıştı ve Ortodoks İslamın dinsel buyrukları onu kesinlikle bağlamıyordu. A. Gölpınarlı&#8217;nın <em>Hurufilik Metinleri </em>kitabında yazdığı gibi, zaten <em>&#8220;Batıni inanç geleneğini sürdüren, yani &#8211; onun söylemeye dili varmadığı -İsmaili bir aileden geliyordu.&#8221;</em> (A. Gölpınarlı, agy,s.5) <em>Cavidanname, Mahabbatname</em> ve <em>Arşname </em>adlı yapıtlarında inançlarını, düşünce yöntemini dile getirmiş ve bunların siyasetini yapmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in gençliğinde tanımış ve çok az bir süre ders almış olduğu anlaşilan Fazlullah, Tebriz&#8217;de 1386&#8217;da ortaya çikmis. İlk önce yedi halifesiyle inancını yaymaya başlamış; mevcut şer&#8217;i buyruklara, yani şeriatın egemen olduğu yünetimlere başkaldıran propaganda gezileri yapmış. Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış. Halifelerinden <em>Mir şerif Beyan ül-Vakıa</em>dlı yapıtında, kısa sürede 400&#8217;e ulaşan halifesinin gece ve gündüz Fazlullah&#8217;la birlikte bulunduklarını yazar. Bunlar arasında Seyyid Nesimi üçüncü sıradadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah&#8217;ın düşünceleri kısa zamanda geniş taraftar bulmuş. Kendisine bilginler, seyyid ve hatta beylerden birçok kişilerin mürit olduğunu ve müritlerine &#8220;<em>Dervişan-ı helalhor u rast-duy</em>&#8221; yani <em>&#8220;helal yiyen ve doğruyu konuşan dervişler&#8221;</em> denildiğini <em>Habname</em>&#8216; ögrenmekteyiz. Şu halde Fazlullah Hurufi&#8217;nin arzu ettiği, haram yenmeyen, emeğin sümürülmediği ve doğruluk üzerine kurulacak bir düzendir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yıkılan İlhanlı&#8217;ların yerine Azerbaycan topraklarında güç kazanan Celayiroğullarıve Karakoyunlu feodallerinin koğuşturmalarına uğrayan Fazlullah, bir süre sonra Timur&#8217;un hışmına uğrayacaktır. Çünkü kitleleri peşinde sürükleyen, düzeni eleştiren ve giderek ünü artan bir lider olarak sultanları, hanları ve beyleri korkutmaktadır. Üstelik koyu bir şeriatçı olan Timur Alıncak kalesini zaptederken, Hurufiler büyük direnç göstermişlerdi. Fazlullah&#8217;ın 400 halifesiyle ülkenin dürt bucağında gezmesine ve ezilen halk yığınlarını şeriatdışı, muhalif düşüncelere çekmesine Timur göz yummadı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah, oğlu Miranşah tarafından yakalattırılmış, Timur&#8217;un huzuruna gütürülmüş ve Şeyh İbrahim adındaki kadının verdiği fetvayla hançerle katledilmiş, cesedi ayağına ip bağlanıp sokaklarda sürüklenmiş ve bir kenara atılmıştır (1394/5). Parçalanmış cesedi inananları tarafından götürülüp Alıncak&#8217;da gümülmüştür. Fazlullah&#8217;ın inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı insan-Tanrı birliğidir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hurufi inanç sistemini şöyle özetleyebiliriz: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Varlığın ortaya çikisi sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çikar ve süzcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir. İnsan yüzü en mükemmel Kuran&#8217;dır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hurufilik, namazı, orucu, hac ve zekatı ve diğer bütün şeriat hükümlerini harflere indirgeyerek, bunların da insanda mevcut olduğunu kabul edip, dinsel hükümlerin uygulanması zorunluluğunu ortadan kaldırır. Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çikisi, açınımıdır). Bu zuhur, güçler aleminden doğaya, nesneler alemine gelmiş. Göklerle dört unsurun (hava, toprak, ateş, su) birleşmesinden canlılar, cansızlar ve bitkiler oluşmuştur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İnsan bu dünyada 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşisındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur. Hurufiler &#8220;<em>dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz&#8221;</em> demektedirler. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fazlullah&#8217;ın inanç ve görüşlerinden &#8220;harfleri&#8221; kaldırınca, onun inanç sistemi ile Şeyh Bedreddin&#8217;in maddeciliği ve yazının sonunda örneklemelerini vereceğimiz <em>Varidat&#8217;</em>taki düşünceleri arasındaki büyük benzerlikler, ortak noktalar rahatlıkla farkedilecektir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Öyle sanıyoruz ki, Şeyh Bedreddin&#8217;in Kahire&#8217;ye dönüp bir-iki yıllık bocalamadan sonra, ölen şeyhi Ahlati&#8217;nin makamında da 6 aydan fazla oturamayıp gizlice Mısır&#8217;ı terketmesinde, İsmaililik ve özellikle Hurufilikten bu büyük etkilenmenin çok büyük payı vardı. Aynı yıllarda Kaygusuz Abdal Sultan&#8217;ın da Kahire&#8217;de bulunduğunu anımsatalım.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gerçekte Şeyh Bedreddin Baba İlyas-Baba İshak ve Hacı Bektaş Veli çizgisi üzerinde yürümüş. 1390&#8217;lı yılların başlarından 1410&#8217;a, yani Musa&#8217;nın kazaskeri oluncaya dek Şam, Halep&#8217;den Tebriz&#8217;e ondan sonra, Orta, Güney ve tüm Batı Anadolu&#8217;da yaptığı gezilerle toplumsal devrimci kişiliğini kazanmıştı. Alevi halk yığınlarının arasında Baba İlyas-Baba İshak başkaldırı geleneğinin bayrağını kapmıştı. Hiç kuşkusuz ki Bedreddin, İslam tarihi içerisindeki tüm batıni Alevi halk hareketleri; Orta Asya&#8217;da, İran-Azerbaycan ve Irak&#8217;ta yükselen Mazdekizm, Babek-Hurremi, Karmati toplumsal başkaldırını ve yarattıkları ortakçı-ülesimci halk yönetimlerini de çok iyi incelemişti.<u><span style="color: blue;">4</span></u> </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">4</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Bu toplumsal başkaldırı ve yönetimlerin genişçe incelendiği &#8220;<em>İnanç, Düşünce ve Siyasal Tarih Bağlamında Alevilik</em>&#8221; kitabımıza bakılabilir. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">6. Şeyh Bedreddin ve Bizans Dünyası</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in padişaha karşi kıyamla ilgisi olmadığını ileri süren torunu Hafız Ali&#8217;nin yazdığı <em>Menakıbname</em>&#8216;ye göre Şeyh Bedreddin&#8217;in annesi Dimetoka beyinin kızı olup, babası Gazi İsrail onu kentin fethinde savaş ganimeti olarak almıştır. Öte yanda, Şeyh Bedreddin&#8217;in doğum tarihinde (Hicri 760/1357-8) tam bir görüş birliği içinde olan tarihçi ve araştırmacılar, Dimetoka&#8217;nın Osmanlılarca alınış tarihine dikkat etmeden, bu kalenin Bizans beyinin Kızını Bedreddin&#8217;in anası kabul etmekte sakınca görmemektedirler. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dimetoka (Didymoteikhos/Didumoteicos), Osmanlılarca ele geçirildiği 1361-62&#8217;ye kadar Türklerin en az iki kez saldırısına uğramış, yağmalanmıştır. Şeyh Bedreddin ise, Dimetoka&#8217;nın alınışından 3-4 yıl önce doğmuştur. Demek ki, Osmanlıların kenti ele geçirişine bağlanırsa, Bedreddin&#8217;in Anası beyin kızı olamaz. Öte yandan bu kadın gerçekten Dimetokalı bir Hıristiyan kızıdır. İ. H. Uzunçarşilı ve G. Ostrogorski&#8217;nin Dimetoka&#8217;ya ilişkin verdiği bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Bedreddin&#8217;in dedesi ve babası daha önceki savaşlara katılmışlardır. Ailenin Trakya&#8217;ya gelip yerleşmiş olması da mümkündür. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dimetoka (Didymoteikhos) önemli bir Bizans kentidir. Kantekuzenos 1341 yılında burada kendini imparator ilan ettirip, yıllarca sürecek olan içsavaşi bu kentte yayınladığı bir bildiri ile başlattı. Ancak kısa bir süre sonra kent imparator V. İoannes&#8217;in müttefiği Sırp kralı Stephan Duşan&#8217;ın eline geçti. 1343 yılı başinda kenti, Kantekuzenos&#8217;un dostu ve müttefiği Aydın emiri Umur Paşa, onun adına geri aldı. Kent bu başarının bedeli olarak Türk birliklerince yağmalandı. (G. Ostrogorski<em>, Bizans Devleti Tarihi</em>, Ankara 1981, s.471-479) Ancak 1352 yılında Türkler bir kez daha geldiler. Kantekuzenos&#8217;un kızıyla evlenmiş olan Sultan Orhan, yardım isteyen bu dost ve müttefikine oğlu Süleyman&#8217;ın komutasında 10 bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvet V. İoannes&#8217;in müttefikleri olan Sırp ve Bulgar krallarını Dimetoka civarında yapılan savaşta yendi, kent bir kez daha Türk yağmasına uğradı. </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Menakıbname</span></em><span style="font-size: 12pt;">&#8216;de Süleyman Paşa ile gelip savaşlara katıldıkları belirtildiğine göre, Şeyh Bedreddin&#8217;in dedesi ve babasının, Kantekuzenos için gelen bu kuvvet içinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Ama bu savaş Dimetoka&#8217;nın fethi değildi. Osmanoğulları henüz Trakya ve Balkanlarda fetih seferleri yapmaya hazır duruma gelmemişlerdi. Bunlar, bölgeyi tanımak, Bizans aristokratlarının, büyük toprak ve malikane sahiplerinin temsilcisi Kantekuzenos&#8217;un, başkaldırmış halk yığınlarını (zelotları) ve onlara yardım eden güçleri ezmesine yardım için yağma, ücret ya da toprak karşilığı yapılan savaşlardı. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bizce Gazi İsrail, Hafız Ali&#8217;nin ileri sürdüğü gibi Dimetoka beyinin kızını değil, ama 1352 yılındaki savaş sırasında Hıristiyan tutsaklardan payına düşen sıradan ve halktan bir kızı (Melek) kendine eş aldı. Bedreddin, 6-7 yıl sonra, Gazi İsrail Simavna kadısıyken doğdu. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dimetoka Osmanlıların eline bu savaştan tam on yıl sonra geçti. Sultan I. Murad 1363&#8217;lerde sarayını Dimetoka&#8217;ya, 1365&#8217;den itibaren de Edirne&#8217;ye taşiyıp, burayı başkent yaptı. (G. Ostrogorski, agy,s.493) Kadı İsrail Edirne&#8217;ye yerleştiğinde Bedreddin 7-8 yaşinda olmalıdır. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">6.1 Bedreddin&#8217;de Zelotlar Hareketinin Anıları </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in çocukluk ve yeniyetmelik döneminde anasının dilinden, ninnilerinden ve terbiyesinden kazanımları, İ. Z. Eyüboğlu&#8217;nun dediği gibi sadece <em>&#8220;Hristiyanlık inanç ve geleneklerini almış olması&#8221;</em> değildir. Bedreddin&#8217;in Melek anası, Edirne&#8217;den Selanik&#8217;e uzanan ve Dimetoka&#8217;yı da içine alan bölgede gürülmemiş bir toplumsal hareketin içinde yaşamıştır. Yoksul halk yığınlarının zenginleri-aristokratları alaşağı ettiği, özel mülkiyeti ortadan kaldırılıp beylerin mallarının elkonulup halka ülestirildigi ve zamanın bilgelerinin</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Okhlokratia / Oclokratia (ayaktakımının, halk yığınlarının yönetimi) adını verdikleri bir yönetim altında yaklaşik on yıl (1341-1350) yaşamıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">İşte Bedreddin, bu Zelotların (&#8220;Zelotai / Zelotai&#8221; Grek dilinde kızgınlar, hırslılar, talebedenler&#8230; gibi anlamlara gelmektedir) devrimci toplumsal hareketini anasının dilinden dinleyerek büyümüştür. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Tanınmış Bizans tarihi uzmanı Georg Ostrogorski, Zelotlar hareketi hakkında şöyle yazıyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;1340&#8217;larda başlayan içsavaş sırasında Bizans&#8217;ta dini ihtilaf ve aykırılıklarla siyasi mücadele derinleştiği gibi aynı zamanda ağır bir sosyal kriz devresi geçirildi. Zelotesler&#8217;in hareketinde kuvvetli bir sosyal ihtilalci akım patlak verdi. Siyasi ve sosyal mücadele ile, Geç Bizans döneminin en önemli dinsel anlaşmazlığı olan Hesykhia&#8217;cıların (kutsal sessizlik içinde düşünceye dalanlar) mücadelesi birbirine karıştı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;İmparatorluğun çöktügü, fakirleştiği ölçüde köy ve şehirlerdeki geniş halk tabakalarının sefaleti de artıyordu. Kırsal bölgede olduğu gibi şehirlerde de mülkiyet, sayısı az bir soylu tabakanın elinde bulunduğundan ötürü, sefalete düşen kitlelerin kini ve nefreti bu sınıf üstünde toplanıyordu&#8230; İstanbul&#8217;da niyabet (çocuk imparator V. İoannes&#8217;e naiplik edenler) ile aristokratların başi Kantekuzenos arasındaki mücadele, imparatorlukta alevlenen sosyal düşmanlığı ve sosyal mücadeleyi patlama noktasına getirdi. Kantakuzenos&#8217;a karşi mücadelede, sosyal ayaklanma ruhu aristokrat taraftarları aleyhine körüklenerek, halk kitlelerine dayandırıldı. Ve kolay ateş alan bu malzeme ateşlendi.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Hadrianopolis&#8217;de (Edirne) mahalli aristokrasiye karşi isyan çikti. Alev diğer bütün Trakya kentlerini sardı. Aristokratlar ve büyük mülk sahipleri ve kendisi de bir feodal olan Kantakuzenos taraftarları her yerde öldürüldü. Ama sınıf mücadelesi en büyük ölçüsüne ve en şiddetli noktasına Selanik&#8217;te, içinde en ölçüsüz zenginliğin en koyu sefaletle koyun koyuna bulunduğu ve karışık menşeli halkın yaşadığıbu liman kentinde ulaştı.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;&#8230; Selanik&#8217;te örgütlü ve belli bir ideolojisi olan halk partisi, yani Zelotes&#8217;ler partisi vardı. Bu nedenle burada halkın aristokratlara karşi öfkelerinin kabarmasıyla kalınmadı. Tersine Zelotes&#8217;ler 1342&#8217;de tam yönetimi ele geçirip, Kantakuzenos Taraftarlarını kovarak kendilerine özgü rejimlerini kurdular&#8230; Bütün aristokratların mallarına elkoydular. Zelotes&#8217;ler sosyal ihtilalcilik ile kendine özgü meşruiyetçiliği birleştirmişler; meşru İmparator İoannes Paleologos&#8217;u tanıyorlar ve onun İstanbul&#8217;dan gönderdiği vali ile Zelotes&#8217;ler partisi başkanı yönetimi paylaşiyordu. Ama asıl yetki ve egemenlik hakkı Zelotes&#8217;lerdeydi. Selanik 1350&#8217;lere kadar bağımsız olarak yönetildi.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (G. Ostrogorski: agy, s. 471, 478-480) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Selanik kenti, Zelotes&#8217;ler ihtilali ile toplumsal tarihinin en önemli anlarını yaşiyordu.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Alain Ducellier: <em>Byzance et le Monde Orthodoxe. </em>Paris 1986: 339) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">1342-43&#8217;de dostu ve müttefiki Umur Paşa&#8217;nın yardımıyla Selanik&#8217;i kuşatan Kantakuzenos, Zelotların elindeki kenti ele geçiremedi. 1340-41 yıllarından beri aynı toplumsal olayları yaşamış olan Dimetoka&#8217;yı 1343&#8217;de Aydınoğlu Umur Paşa ele geçirip, haraketi ezerek yağma karşilığında Kantekuzenos&#8217;a teslim etti. Dimetoka ve Edirne ancak 1361 ve 1362 yıllarında Osmanlıların eline geçti. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Zelotlar hakkında çagdas yazarlardan geniş alıntılar veren İngiliz tarihçisi Ernest Barker ise, <em>Bizans&#8217;ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce </em>adlı yapıtındaki şu değerlendirme ile karşimıza çikiyor: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Zelot&#8217;ların etkinliği artmış ve 1342 dolaylarında büyük bir güç halini almıştır. Eski Yunan&#8217;daki öncelleri gibi bunlar da toplumsal eşitlik davası savunuyorlardı; önceleri daha kapsamlıbir programla borçların kaldırılmasını ve toprağın yeniden dağıtılmasını istemişlerse de, Zelot&#8217;lar hiç değilse yoksullara yardım edilmesi ve şehirde genel düzeltimler yapılması amacıyla manastırların da bir ölçüde mülksüzleştirilmesini ve zenginlerin bir miktar mal varlığına elkoymayı isteyecek kadar ileri gitmişlerdir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Ernest Barker, çev. Mete Tuncay: <em>Bizans&#8217;ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce. </em>İstanbul 1982: 228) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Barker, olaylara <em>&#8220;bölünme toplumsaldı ve sınıf savaşimı niteliği taşiyordu, varlıklılar ve yoksullar arasındaki uzlaşmazlıktı&#8221;</em> diye koyduğu teşhis çok gerçekçidir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">1370 yılında Selanik başpiskoposu olan Nikolaos Kabasilas&#8217;ın 1360&#8217;larda yazdığı mektup ve bir söylevinden Zelot&#8217;ların şu ilkelerini saptayabiliyoruz: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kentlerin yönetimi çogunlugun yararına zorla da olsa ele geçirilmeli. Yazılı yasalara göre değil, kendi gelenek ve göreneklerine göre yönetilmeli. Tüm zenginlerin mallarına el konulmalıdır&#8230; El konulmuş mallar ve mülkleri halkın gereksinimlerini karşilamak için kullanmak haktır. Bunlara zorla da el konulmuş olsa, bir adaletsizlik söz konusu değildir. Toplumun yönetimi ve işleriyle yükümlü kişiler, çogunlugun ortak yararı çerçevesinde yürütmeleri gerekir.&#8221; </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Zelot&#8217;lar, &#8216;manastırlara ait olan büyük servetlerin bir bölümünü alıp yoksullara dağıtmak, papazlara vermek ve kiliseleri süslemek için kullanırsak, ne sakıncası olur ki?&#8217; diye sorarlar. Başlangıçta vakıf yapmış olanların amacına aykırı bir şey de olmaz, çünkü vakıf sahipleri Tanrıya tapmak ve yoksullara bakmaktan başka bir amaç güzetmiş değillerdir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (E. Baker: agy, s. 231) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hesykhia yandaşi ve Kantakuzenos&#8217;un dostu, bu yüzden de Zelotlara karşi önyargili olan Kabasilas, yine de, karşi olduğu toplumsal hareketin yaratıcıları için ağır konuşmamakta, dahası onları suçlamanın adaletsizlik olduğuna inanmaktadır: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Ellerindeki bütün kaynakları, kendi işlerine hiç bakmadan, kişisel servetlerine hiçbirşey eklemeden, kendi evlerini süslemeden böyle kullanan, bütün harcamalarında yönetilenlerin (halkın) yararına hizmet etmeyi amaçlayan insanları, yani Zelot&#8217;ları suçlamak adalete sığar mı?&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (E. Baker: agy, s. 232) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">N. Kabasilas&#8217;ın gürüşlerini ve Zelotların ağzından aktardıklarını Şeyh Bedreddin&#8217;in<em> Varidat</em> ve <em>Cami&#8217;ül Fusuleyn</em>&#8216;den ve&#8217;tan alınmış şu sözleriyle karşilaştıralım: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Dünyada kutsallık olmaz, kutsallık sadece Tanrı&#8217;dadır. </span></em><span style="font-size: 12pt;">(Bu açıkça dinlerin dünyada somutlaştırılmış ve insan yaşamının içine girmiş kilise, manastır, cami ve tekke gibi tapınaklarına karşi olmayıifade eder-İ.K.)<em> Yaratılmış herşey ve her nimet insan içindir. Toprağın tek sahibi Tanrıdır. Rumeli&#8217;nde çok gürülen malikane sahipleri yüzünden insanlar bu nimetten mahrum kalmaktadırlar&#8230; Tüm dünya zenginlikleri insanların ortaklaşa kullanımları içindir&#8230; Çalisip üretmeden yemek yasadışı sayılmalı&#8230;&#8221;</em></span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Rumeli&#8217;ndeki Bizans topraklarının ve kentlerin 1360&#8217;lardan sonra Osmanlı&#8217;nın eline geçmesiyle, G. Ostrogorski&#8217;nin açıklamış olduğu yaşam koşullarında bir değişiklik olmadı. Bu ortamda, Zelotların <em>&#8220;zenginlerin mallarını ellerinden alıp, yoksullara dağıtmayı&#8221;</em> kutsal kitaplarda anlatılan olaylara, peygamber ve azizlere bağlaması gibi, Bedreddin de Kuran&#8217;dan bir sure (Nisa 131, 132) ile Bağlantı kurarak büyük çikisini yapıyor. <em>&#8220;Göklerde ve yerde olanların hepsi allahındır, allah zengindir&#8230;&#8221; </em>diye iki kez yineleyen ayeti yorumuyarak beylerin, feodalların mallarına elkoymak gerektiğini vurguluyor. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Doğumundan 8-10 yıl ünce tüm bülgeyi sarmış, anasının ve Edirne kentindeki komşularının içinde yaşadığı devrimci toplumsal gelişmeleri dinleye dinleye büyüdüğü bir yana, Şeyh Bedreddin&#8217;in Nikolas Kabasilas&#8217;ı da, (ölm. 1399-40) tarihçi Nikephoros Gregoras&#8217;ıda (1290-1360) aslından okumuş, Zelotes halk hareketlerini incelemiş olması çok büyük olasılıktır. Bizans devlet tarihçisi ve Kantakuzenos yandaşi olan tarihçi N. Gregoras düşman olduğu Zelotlar yönetimini şöyle anlatıyordu:</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kentte stasis / stasis (isyan, başkaldırı, kargaşa) uzun bir süre kol gezdi. Zelot&#8217;lar öteki yurttaşlara egemenlik sağladı. Kurmaya çalistiklari siyasi düzen, başka herhangi bir yönetim biçimine benzemiyordu. Lykourgos&#8217;un Spartalılara kurdurduğu (İÖ 6. yüzyıl) anayasa gibi aristokratik değildi; Atina&#8217;nın ilk düzenlenmiş Kleisthenes anayasası gibi demokratik de değildi&#8230; Rastlantılarla çalkalanan ve yalpalayan tuhaf nitelikli bir ayaktakımı-kalabalık yönetimi (Okhlokratia / Oclokratia) idi&#8230; Onlar işte bu çesit adamlardı, autonomia (kendi kendini yönetme) davasına hizmet eden Zelot&#8217;lar zenginlere karşi, bir dış düşmanın yapacaklarından daha sert davrandılar; onların evlerindeki zenginlikleri bir haydut sürüsü gibi kendileri için yağmaladılar, sokaklarda rasladıklarıher zengini acımasızca öldürdüler.&#8221; (E. Baker: agy, s. 235-236) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">N. Gregoras&#8217;ın düşmanca yorumlarının ardında anlattığı, bir halk demokrasisinin varlığıydı. Genç Bedreddin&#8217;in bunlardan etkilendiği düşünülmelidir. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">6.2 Neoplatoncu Bilge Gemistos Plethon ve Şeyh Bedreddin </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in çagdasi, Edirne&#8217;den hemşehrisi Neo-Platoncu bilge Gregorios Gemistos Plethon (1355-1450) Konstantinopolis&#8217;te (İstanbul) doğmuştu. İlk gençlik yıllarının Edirne&#8217;de Osmanlı sarayında geçtiği söylenir. Büyük hasmı Episkopos Gennadios, bir mektubunda onun <em>&#8220;Hadrianopolis&#8217;te barbarların sarayında yaşadığını&#8221;</em> yazar. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fransız tarihçi Louis Brehier, Gemistos Plethon&#8217;un 1362&#8217;den itibaren Osmanlı sarayında yaşadığını, sonra Mora despotluğunun başkenti ve çagin kültür eğitim ve felsefe merkezlerinden Mistra&#8217;ya çekilip II.Paleologos Theodoros&#8217;un açtırdığı bir felsefe okulunu yönettiğini yazıyor. (L. Brehier: La Civilisation Byzantine. Paris 1970: 370, dipnot 2049) Ayrıca İngiliz Bizans uzmanı S. Runciman da, <em>&#8220;Bizans Tarihçileri ve OsmanlıTürkleri&#8221;</em> adlı makalesinde, Plethon&#8217;un siyasal kuramlarının, onun fütuvvet örgütünü ilk elden tanımasından etkilenmiş olabileceğini söylemektedir. (E. Barker: agy,s.239, çevirenin dipnotu 26) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Georgios Gemistos Plethon&#8217;un Edirne&#8217;de bulunduğu dönemde padişah I. Murad&#8217;dır. (1362-1389) Bizans tarihçisi Khalkokondyles&#8217;in <em>&#8220;Anadolu&#8217;da ve Rumeli&#8217;de otuzyediden fazla büyük ve zorlu savaşlar yaparak hepsinden muzaffer çikmistir&#8221;</em> dediği I. Murad&#8217;ın sarayında, Müslümanların yanında ilm-i nücum&#8217;la (astroloji) uğraşan Yahudi ve Hıristiyan müneccimler bulunmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Sarayda itibar görmüş olan Plethon, buradaki Elisha adlı bir Yahudi bilgenin çömezidir. Ulemadan Kadı İsrail de saraydan uzak bulunmadığına göre, onun oğlu Şeyh Bedreddin ile Gemistos Plethon çocukluktan itibaren tanışıyor olabilirler. Aralarında sadece üç yaş olması arkadaşlıklarını kolaylaştırdığı gibi, Bedreddin Mahmud&#8217;un annesinin Yunan kökenli oluşu da yakınlığı artırmış olabilir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Plethon uzun süre Edirne&#8217;de sarayda kalmış mıdır, Türkler hakkında pek çok bilgi kazanmış mıdır, bilemiyoruz. Çünkü eserlerinde Türklerden tek söz bile etmiyor. Neoplatoncuların yapıtlarına dalıyor, onların ögretilerini benimsiyor. 1380 yılından itibaren Trakya&#8217;yı terkedip, Mora yarımadasında Taygetos dağının eteklerinde kurulmuş, kültürel bir merkez olan Mistra&#8217;ya yerleşiyor. Ölümüne dek Mora despotunun (despotes/despoths, ‘kral, efendi, sahip, yönetici&#8217; anlamına gelir) sarayında ögretmenlik yaparak yaşiyor. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ömrünün büyük bülümünü ögretmenlik ve yazarlıkla geçirmiş olan Gemistos Plethon 1415 dolaylarında iki söylev yazmıştır. Biri Konstantinoupolis&#8217;te, yani İstanbul&#8217;daki İmparatora seslenmekte; Mora despotuna yazılmış olana seslenen ötekisi ise <em>&#8220;Peloponnesos&#8217;un Sorunları Üstüne&#8221;</em> başlığını taşimaktadır. G. Plethon&#8217;un yapıttaki görüşlerinin çoguyla Bedreddin&#8217;in düşünceleri büyük benzerlikler taşimaktadır. Louis Brehier&#8217;in <em>&#8220;Bizans&#8217;ın son yarım yüzyılı hümanizmanın zaferi ve bunun İtalya&#8217;dan Batı&#8217;ya yayılmasına damgasını vurmuşsa, bu büyük hareketin ana temsilcisi odur&#8221;</em> diye gösterdiği Gemistos Plethon ile Şeyh Bedreddin&#8217;in birbirlerini tanıdıkları konusu, Şeyh Bedreddin araştırmacılarını nedense şimdiye dek pek ilgilendirmemiş, siyasal düşüncelerindeki yakınlık ve karşilıklı etkileşim de göz ardı edilmiştir. Sadece Radi Fiş bu konuya, roman çerçevesi içerisinde bir takım hayali olaylar yaratarak değinmiştir. (Radi Fiş, çev. Mazlum Beyhan: <em>Ben de Halimce Bedreddinem.</em> İstanbul 1992: 87-91) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">G. Plethon&#8217;la Bedreddin&#8217;in Edirne sarayı çevresinden çocukluk-yeniyetmelik arkadaşi olmaları büyük olasılıktır. Birbirini iyi tanıyan bu iki insanın çok daha sonraları da karşilaşmaları, tartışıp konuşmalarıda bizce hiç olasılık dışı değil. Gerek torunu Hafız Ali tarafından yazılmış olan <em>Menakıbname</em>&#8216;de anlatılan Şeyh Bedreddin&#8217;in Ege adalarındaki keşişlerle tartışma öyküleri ve gerekse Dukas&#8217;ın tarihinde sözü edilen, Börklüce Mustafa&#8217;nın sık sık Khios adasına gidip Giritli keşişle buluşmaları, elde yazılı belge eksikliğine rağmen bu tür akıl yürütmelere ve doğruya yakın olasılıklara açıktır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin, Edirne&#8217;deyken de, Edirne&#8217;ye yerleşmeden önce de yani Uzunçarşilı&#8217;nın <em>&#8220;batıni-Alevi inançlı Türkmenler ve Hıristiyanlar arasındaki propaganda seyahatları&#8221;</em> dediği dönemde de adalarda bu bilge dostuyla konuşmuş olabilir. Biri İslam dünyasının tanınmış bilgini, diğeri Hıristiyan dünyasının bilgin ögretmeni&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Hatta Dukas&#8217;ın anlattıklarına bakılırsa, Musa Çelebi&#8217;nin yenilgisi ve kazaskerlik deneyiminin başarısızlığıyla birlikte gelen sürgün ve tutsaklık yıllarında, Şeyh Bedreddin&#8217;le Gemistos Plethon arasında düşünce-ögreti alışverişi temsilcileri Börklüce ile Giritli keşiş arasında yapılmış olabilir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">G. Plethon, 1415 dolaylarında yazdığı &#8220;<em>Peloponnesos&#8217;un (Mora yarımadası) SorunlarıÜstüne</em>&#8221; adlı söylevinde, yarımadanın önemine değinmekte, Peloponnesos ordusunun düzeltilmesi, ordunun ekonomik tabanı ve tarım sistemi üzerine gürüşler getirirken, toprağın kamulaştırılmasını</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">önermektedir. Okuyalım: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bundan sonraki önerim bütün toprağın, toprak üstünde yaşayan herkesin ortaklaşa mülkiyetinde olması ve hiç kimsenin onun bir parçasının (kendi) özel mülkü olduğunu iddia edememesidir. Her kim toprak isterse canı nerede isterse alıp tahıl ekmeli, ev kurmalı ve dilediği, üstesinden gelebildiği kadar toprak sürmelidir&#8230; Herkesin böylece emeğini eşit ölçüde kullanması mümkün olursa, bütün toprak işlenecek ve ürün verecek ve işlenmemiş toprak kalmayacaktır&#8230;&#8221;</span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bunları kitabında aktaran Ernest.Barker şöyle demektedir: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Gemistos Plethon, bu toprak kamulaştırılması tasarımında Platon&#8217;u izlememektedir. Çünkü Platon, toprağı çiftçi sınıfıüyelerinin elinde özel mülkiyet konusu olarak bırakmıştı. Eğer Plethon&#8217;un tasarısına benzer sistemler aranacaksa bunlar ancak gelecekte bulunabilir.&#8221; </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Oysa, bu tasarımı yazıldığı yıllarda, Şeyh Bedreddin halk hareketi başlamıştı ve buna benzer bir sistemi kanla ve canla uygulamaya koymayı amaçlayan bir büyük kavga yürütülmekteydi. Acaba kim kimden esinlenmiş, etkilenmiş? Kuşkusuz, etkileşim karşilıklı olmuştur. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin&#8217;in önderligindeki bu büyük eylem yenilgi ile sonlandı, Bedreddin asıldı. Gemistos Plethon ise, ölümünden sonra patrik Gennadios tarafından <em>&#8220;din sapkını&#8221;</em> ilan edildi ve kitapları yakıldı. Bununla da kalınmadı, cesedi yirmibeş yıl sonra Mistra&#8217;da gömülü bulunduğu kiliseden çikarildi ve yakıldı. İki dostun kader ortaklığı! </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">7. Bedreddinler Gelecektir</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Şeyh Bedreddin çaginin en önemli İslam bilginlerindendi. Çocukluk ve yeniyetmelik döneminden, Hüseyin Ahlati&#8217;nin tekkesinin başina geçtiği, ülkeler dolaşip bir halk ayaklanmasının başinı çektigi ve ona önderlik ettiği yıllara dek, Tebriz&#8217;den Tokat&#8217;a, Halep&#8217;ten Mora&#8217;ya dek çaginin toplumsal-siyasal gelişmelerini, düşüncelerini izledi. Onlardan etkilendi ve onları etkiledi. Astrabadlı Fazlullah, Hacı Bektaş-Kaygusuz Abdal, G. Plethon, Anadolu ve Bizans halk haraketleri (Babailer, Zelotlar) onların inançsal ve siyasal gürüşler, incelememiz boyunca bunlara verdiğimiz bazı örneklerdir. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kuşkusuz, Osmanlı ve Batı arşivlerinde Bedreddin&#8217;e ve Bedreddin hareketine ışık tutacak birçok belge vardır ve bunların gün ışığına çikarilmasi, açıkta olanların yeni bir gözle elden geçirilmesi, Şeyh Bedreddin&#8217;in gürüşlerini ve savaşimını daha derinden kavramada çok yardımcı olacaktır. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Büyük komünist ozan Nazım Hikmet, &#8220;<em>Şeyh Bedreddin Destanı</em>&#8221; nda şöyle diyordu: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Serez&#8217;in esnaf çarsisinda, </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bir bakırcı dükkanının karşisında </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;im bir ağaca asılı. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Ve yağmurda ıslanan </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yapraksız bir dalda sallanan Şeyhimin </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Çiril çiplak etidir. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Serez çarsisi dilsiz, </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Serez çarsisi kör. </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Havada konuşamamanın, görememenin kahrolası hüznü </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Ve Serez çarsisi kapatmış elleriyle yüzünü.</span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Yağmur çiseliyor. </span></em></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bedreddin&#8217;imizi &#8220;Serez&#8217;in esnaf çarsisinda, bir bakırcı dükkanının karşisında bir ağaca&#8221; asanlar, bugün tarih kitaplarında bir satırlık bile yer tutmuyor. Ama &#8220;yarin yanağından gayrı herşeyde ortaklık&#8221; çagrisi yapan Şeyh Bedreddin&#8217;in komünistik düşünceleri, yüzyıllardır Anadolu halk hareketlerinin sancağında, sloganlarında, destanlarında yaşiyor. Nazım&#8217;ın destanındaki dede gibi, &#8220;biz Bedreddin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız&#8221;, ama &#8220;Bedreddinler yine gelecektir&#8221; diyoruz. &#8220;Sözü, bakışı, soluğu aramızdan çikip gelecektir&#8221;. Çünkü Bedreddin düşüncesi insanlığın geleceğidir..! </span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">8. Şeyh Bedreddin&#8217;in Hukuk Yapıtlarından Hukukun Özgürlügü Ve Bağımsızlık İlkeleri<u><span style="color: blue;">5</span></u> </span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Şeyh Bedreddin Mahmud, <em>Cami&#8217;ül Fusuleyn</em>&#8216;in birinci sahibi olduğu hukuk mantığı ve felsefesinin esaslarını şöyle açıklar&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Zamanımızın yargıçları, kendilerinden sorulan bir hukuksal sorun için, ancak, eğer İmam-ı Azam, yani imamlardan Hanefi hukukunda birinci derecedeki sorunları kapsıyan eserde rivayet varsa, buna göre fetva verir. Yargıç, isterse yepyeni düşünce ve gürüşlere sahip olsun, kendi oy ve düşüncesiyle onlara muhalefette bulunamaz. Çünkü hak yalnız onlardadır, onlardan başkasını uygulamak hak ve yetkisi olmadığı açıktır. Bu nedenle zamanımızın yargıcının içtihadı, onların içtihadları derecesine erişmez ve bunlara muhalefetmiş gibi olanların fikirlerine bakılmaz. Elbette ki karşi olanın çalismalari kabul edilmez. Çünkü Müctehidler, yani Kur&#8217;an ve Hadis yorumcuları, kanıtları görüp, gerçek olanla olmayanı vaktiyle temyiz etmişlerdir.&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Şeyh Bedreddin, bu gerçeği saptadıktan sonra eleştiri kısmında şunları söylemektedir&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Bu bir inanış meselesidir. Yoksa İmam Malik onlardan öncedir; İmam-ı Azam ve diğer imamların, İmam Malik ve İmam Şafii&#8217;den okumuşlukta üstün olduklarına dair bir kanıt yoktur. Aynı zamanda Ebu Hanife ve Sahabeler zamanında henüz Peygamberin sözleri toplanıp düzenlenmiş de değildi. Bu konudaki kitaplar onlardan sonra tertib edilmişdir. Bir yargıcın ününe getirilen hukuksal sorundaki kendi yorumu, onların oylarına muhalif olsa da, fetvası kabul edilir. Nitekim Sahabeler zamanında şerihin (şerheden, açıklayan) muhalif düşen fetvaları kabul edilirdi. Madem ki bir yargıç, kendi oyunun, başkalarının düşünce ve yorumuna değil, hakikate uygun olduğu kanaatındadır; ona kendi oyuyla karar vermesi vacip olur. Başkalarının oyuyla hüküm vermek nasıl helal olur ki?&#8230;&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin aşağıdaki süzleriyle de bağımsızlık, özgürlük ve adalet ilkelerinin uygulanmadığı toplumlarda Hukuk&#8217;tan söz edilemeyeceğine açıkça işaret ediyor. Böylelikle iskolastik hukuk düşüncesinin çikmazinda farkına varılmamış, değerlendirilmemiş alanlara geniş bir pencere açıyor. Hanefi hukuk gürüş ve içtihatının durumunu ve eleştirisini verdikten sonra şu çüzümü getiriyor&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Bir bir içtihad sahibi, yani bir hukuk yorumcusunun reyi, İmam-ı Azam veya İmameyn (<em>diğer ehli sünnet imamlar ı-İ.K.</em>) reyine muhalif olacak olursa, vereceği karar muteber olmalıdır. Madem ki, kendi reyini hak ve diğer reyler üzerine tercih etmiştir, ana kendi reyiyle hüküm vermesi vacip olur. Başkalarını taklit etmesi haramdır.&#8217;</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bedreddin bu sözlerle, yargıcın herşeyden önce kendi hukuk bilgisi ve dünya gürüşüyle olayı incelemesi gerektiği fikrini savunmaktadır. Çünkü imamlara kayıtsız şartsız uyulduğu takdirde Hukuk&#8217;ta düşünce özgürlügü ve bağımsızlık duyguları kaybolmuş olur. Ve yargıç başkalarının hukuksal yorumlarına tutsak olmaktan kurtulamaz. Bedreddin, <em>Teshil&#8217;</em>in önsüzünde ise, Hukuk üzerindeki düşüncelerini şöyle devam ettirir ve adalet ilkesini daha da açıklığa kavuşturur&#8221;: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘&#8230; Vaktaki, Tanrı beni; furuğ ve usul ve ma&#8217;kul ve menkuli cami <em>Letaif ül İşarat</em> namındaki hukuk eserimi yazıp bitirmeğe muvaffak etti. Bu eserimi anlamak, okuyanlarına güç geldi. Eserimin yazılmasında neden olan maksatları bilmesini kolaylaştırmak üzere anlaşilması güç gizli anlamlarını elde etmek ve bu hususta tesbit edilmiş olan rumuzlarını halletmek istedim. Ve kitaba karşi rağbetsizliğe sebep olmamak üzre sözü uzatmayarak, yorum ve izaha başladım. Ve bu açıklamalarımda bine yakın ince ve dakik hukuki ihtimalleri zikrettim. (Ekval) diye isimlendirmiş olduğum (Söz)ler bir karine-i ma&#8217;nia olmadıkça bana mahsus olup uyanık ve zeki olan kimselerin üstünlügü de, bu gibi kişisel buluşlarıdır; yoksa bir takım rivayetleri nakil ve ezberlemek değil&#8230;&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Nitekim; Zi Mahşeri aşağıdaki sözüyle buna işaret eder: </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘(Bil ki: Her ilmin metninde ve her san&#8217;atın varlığında alim&#8217;lerin dereceleri yekdiğerlerine yakın ve san&#8217;atçıların seviye kademeleri birbirlerine uzak değildir veya müsavidir. Bir bilim adamınıdiğer bir bilim adamı geçecek olursa, ancak birkaç adım geçebileceği gibi, bir sanatçıya da diğer bir sanatçı az bir mesafe ile üstün gelebilir. Dereceler arasında tam bir üstünlük veren ve ona doğru açtığı meydanda bir kimsenin bin kimseye mukaabil itibar olunmasına kadar bilim adamlarını ve san&#8217;atçıları yarışmaya da&#8217;vet eden nokta; bilim ve san&#8217;atlarda gizli olan espriyi kavrayabilmek kudretidir.)&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Diğer bilimlerde tasarrufa kaadir bir çok ilim ve irfan sahibi olanları hukuk&#8217;ta, taklid elinde esir kalmış sağır ve dilsiz gürürsek bunda tasarrufa kaadir olmaları şöyle dursun, bir çok gavamızı (hukuki incelikleri) bile anlayamazlar. Metnindeki süzlerin altında birtakım meselelere işaret edilmiş ve olağan tenbihlerde bulunulmuştur. Sözü uzatmamak için şerh&#8217;de bunlarıtekrarlamaktan sarfınazar ettim. Ümid ederim ki, perde gerisinden bunlar zeki düşünürler için kolayca keşfolunur.&#8217; </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">‘Zilliyed ve hariç meselelerinde bana 7070 mesele tanzimi müyesser oldu. <em>Kitb-ül Dava</em>&#8216;da sözü uzatmamak için, her tafsil ahkamını zikretmeksizin takriben bir varakada isbat ettim. İsteyenler Zilliyed ve Hariç meselelerinde sözünü etmiş olduğum kaidelere başvursunlar.'&#8221; (s.41-43&#8217;den aktaran Necdet Kurdakul: <em>Bütün Yönleriyle Bedreddin</em>, s.166-167)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">5</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Bu bülümde, Şeyh Bedreddin hakkındaki gürüşlerine tamamıyla ters düşmemize rağmen, kendisinin bir hukukçu olarak Bedreddin&#8217;in bu yönünü daha iyi değerlendirdiğini saptadığımız, Necdet Kurdakul&#8217;un &#8220;<em>Bütün Yönleriyle Bedreddin</em>&#8221; adlı kitabından yararlandık. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">9.<em> Varidat</em> (İçe Doğuşlar)&#8217;dan Bazı Örneklemeler Bir Karşilaştırma</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Bezmi Nusret Kaygusuz&#8217;un <em>Şeyh Bedreddin Simaveni, (</em>1957) çevirisinden: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Var olmak ve yok olmak, bir suretin bir maddeden gitmesi ve yerine bir diğerinin gelmesinden ibarettir. Bu da öncesiz ve sonrasızdır. Ondan dolayı dünya ve ahiret itibari birşeydir. Görülen suretler fani sayılan dünya; görünmeyenler için baki telakki edilen ahirettir. Hakikatte bunların her ikisi için de tükenme yoktur. Fakat itibar galibe olduğundan dünyaya tüken, ahirete de kalım denilmiştir.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy.</em>, s.146) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Dünya ve ahiret birbirlerinin mukabilidir. Herşeyin başlangıcına Dünya, sonuna da Ahiret denilir. Mesela zina, rakı ve şarap gibi şeylerle ilk önce tatlı bir lezzet hasıl olur. Fakat bu sevincin ardından insana bir rezalet ve pişmanlık gelir. İşte bu lezzete Dünya, o pişmanlığa da Ahiret ismi verilir. Halbuki bunların her ikisi de bu dünyada vaki olmaktadır. Bütün işleri ve onları takıbeden neticeleri buna kıyas edebilirsin.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy.</em>, s.166) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Kuran&#8217;da bahsi geçen huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar ve benzeri şeylerin kaffesi (hepsi) cisim aleminde değil, hayal aleminde gerçeklenir.</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>., s.122) <em>Çirkin ve iğrenç herşeye Cehennem ve ateş denildiği gibi, yüksek ve şerefli her mertebeye de Cennet ismi verilir.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.151) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bizim bildiğimize göre, kıyamet zatın, zuhuru ve sıfat saltanatının sönmesidir. Eğer sen dilersen ölen herhangi birisi için &#8216;kıyamet koptu&#8217; diyebilirsin. Haşir de, ölünün benzerini dünyaya getirmektir.</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>.,s.153) <em>Halkın zanneylediği üzere cesetlerin haşri, yani gövdelerin tekrar dirilip mahşere çikmasi olanaksızdır. Meğer ki zaman gelsin de dünyada insan cinsinden kimse kalmasın. Ondan sonra anasız babasız topraktan bir insan doğsun ve yine tenasül (cinsiyet) başlasın.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.129) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;<em>İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların gerek mücedderat (soyutluk-İ.K.)denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha üstlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık (&#8220;Mutlak&#8221; olan, Tanrı-İ.K.)için bu kemalat ancak insan mertebesinde hasıl olur. Başka mertebede olmaz. İnsan saltık varlığın sadık ve parlak bir aynasıdır&#8230; Tüm akıl, tüm nefs ve bunların üstünde mertebeler insanın üstünde zuhur etmedikçe, insan gibi birşeyi bilmenin ve algılamının onlar için (Melekler kastediliyor-İ.K.) imkanı yoktur.&#8221;</em> (<em>agy.</em>, s.161-162) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bütün Alem kendisini örgüleyen cüzleriyle (parçalarıyla) birlikte sapasağlam bir insan gibidir. Ucu bucağı bulunmayan bu boşluk içindeki büyük ve küçük herhangi bir şeyin diğerlerine çok kuvvetli bir bağlantısı ve hafifsenemiyecek birçok tesirleri vardır. Bu Alemin düzenine sebep olan şey, onun bu rabıtalı hal üzere kurulmuş olmasıdır.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>., s.167) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bütün namazlar ve niyazlar ahlakın düzeltilmesi ve içyüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiçbir vakit kayıt ve şartı yoktur. Herhangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. </span></em><span style="font-size: 12pt;">(<em>agy</em>., s.148) <em>İbadetin temeli, maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatta bu temel bulunmayınca, yaptıkları ibadetler de kaybolur, yalnız kötü toplantıları kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.124)</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">&#8220;<em>Hakka erişmek, insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir. Ancak bu yolları gösteren bilim adamlarına karşisaygılı olmak yerinde olur. Ama bu yolları gösteriyoruz diye, ortaya çikan &#8216;hatip, imam ve ilim adam gibi cemaat büyüklerinin dileği Hak olmazsa, bunlardan uzaklaşmak gerekir.&#8221;</em> (<em>agy</em>., s.125) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;İnsanlar birbirlerine, yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere, yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allaha ibadet ediyoruz zannında bulunuyorlar.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>., s.123) </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Bu beden için ölümsüzlük olmadığı gibi, kaybolduktan sonra cüzüleri için de eskisi gibi bir daha birleşme yoktur&#8230; İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hakka kavuşmuşlardır. Cennet işte budur. Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar Haktan uzaklaşmışlardır; Cehennem işte budur. Cennetle Cehennemi başka bir yerlerde aramak saçmadır.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (<em>agy</em>.,s.150)</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yazımıza son verirken, Şeyh Bedreddin&#8217;in kendisi gibi bir din bilgini olan ve Serez&#8217;de asılmasından tam 105 yıl sonra, yani 1525 yılındaki Almanya köylü isyanlarının ideolojisini çizen ve ayaklanmaya belirgin katkıda bulunan papaz Thomas Münzer&#8217;den bir karşilaştırma sağlayalım. F. Engels T. Münzer ve devrimci düşüncelerini şöyle anlatmaktadır: </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;O dönemde Thomas Münzer herşeyden önce bir din bilimciydi. Ama zaman zaman tanrıtanımazcılığa yaklaşan bir panteizm ögretiyordu. Bizim dışımızda bir Kutsal-Ruh yoktur, diyordu: Kutsal Ruh özellikle akıldır. İman da, aklın insan içinde ortaya çikmasindan başka birşey değildir ve bu yüzden Hıristiyan olmayanlar da iman sahibi olabilir. İşte bu iman, ete kemiğe bürünmüş bu akıldır insanı kutsallaştıran.<u><span style="color: blue;">6</span></u> </span></em></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">Bu yüzdendir ki cennet öbür dünyada değil, onu da bu yaşamın içinde aramak gerekir. Öteki dünyada cennet var olmadığına göre, cehennem de lanetleme de yoktur. İman sahibi olanların yapmaları gereken cenneti, yani &#8216;Tanrı krallığını&#8217; yeryüzünde kurmaktır. İnsanların kötü istek ve iştahlarından başka şeytan yoktur. İsa da diğer insanlar gibi bir insan, bir peygamber, bir ögretmendi.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (Frederick. Engels,<em> Alman Köylü İsyanları</em>, 76-77,78) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Alıntıyı biraz daha sürdürüp, okuyucuları Şeyh Bedreddin&#8217;in yukarıda verdiğimiz <em>Varidat</em>&#8216;taki söylemleriyle karşilaştırarak, hayret verici benzerlikleri ve Bedreddin&#8217;in nasıl daha ileride bulunduğunu görmelerini istiyoruz. Ayrıca o, Münzer gibi köylü isyanlarının sadece ideologu değil, aynı zamanda toplumsal ayaklanmanın hem ideologu hem de hazırlayıcısı ve önderidir </span></p>
<p><em><span style="font-size: 12pt;">&#8220;Münzer&#8217;in Tanrı krallığı, hiç bir sınıf farkının, hiç bir özel mülkiyetin ve toplum üyelerine yabancı hiç bi özerk devletin bulunmadığı bir toplumdan başka bir şey değildi. Var olan bütün otoriteler, boyun eğmeyi ve devrime katılmayı reddederlerse devrilmeliydiler. Bütün işler ve mallar ortaklaşa olmalı ve en eksiksiz eşitlik egemen olmalıydı. Prensler ve soylular da bu birliğe katılmaya çagrilacakti. Reddederlerse, birlik ilk fırsatta bunları silah zoruyla devirecek ya da yok edecekti. T. Münzer halkın o dönemde anlayacağı peygamber diliyle konuşuyor, ama gerçek amaçlarını güvendiği yakınlarına söylediği açık seçik ortadaydı.&#8221;</span></em><span style="font-size: 12pt;"> (H. Engels, a<em>gy</em>., s.79, 84) </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Engels&#8217;in anlattığı Alman köylü savaşlarının büyük teorisyeni Thomas Münzer örnegini anımsattık. Oysa ondan 270-280 yıl önce Anadolu&#8217;daki Batıni-Alevi köylü ve ezilen emekçi halkların sosyal mücadalelerinin çok daha dikkate değer olduğunu açıkça görüyoruz. Eğer F. Engels Avrupa feodal çaginin köylü savaşlarını incelerken, tesadüfen, Kıbrıs&#8217;ta oturan Dominiken rahibi Simon de Saint Quentin&#8217;in 1246 yılında Orta ve Doğu Anadolu&#8217;yu baştanbaşa dolaşirken, bizzat savaşa katılmış Frank şövalyelerinden dinlediği, 6-7 yıl önce Küçük Asya&#8217;nın yaşamış olduğu en büyük halk ayaklanması önderi Baba Resul ve eylemlerini yazdığı latince metinleri görmüş olsaydı, Alevi inançlı halkların sosyal ve siyasal mücadelelerine yönelmek zorunda kalacak; Şeyh Bedreddin&#8217;in düşüncelerini ve onun önderlik ettiği ikdidara yönelik toplumsal ayaklanmasını derinlemesine inceleyecekti. Hiç kuşkusuz o zaman Marksizm ve Marksist literatür bugünkünden çok daha zengin bir gelişim gösterecekti. (İsmail Kaygusuz: <em>Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alevilik-Kızılbaşlık ve Materyalizm</em>, İstanbul 1996: 18-25)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;"> </span></p>
<p><u><span style="font-size: 12pt; color: blue;">6</span></u><span style="font-size: 12pt;"> Oysa Thomas Münzer&#8217;den 260-270 yıl önce Kappadokia&#8217;da Hacı Bektaş Veli, inancı dışındaki Hristiyanlarla dostluk kurmuş ‘73 millete tek nazarla bakmayı&#8217; ögütlüyor ve ‘İslamın temeli ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü ise akıldır&#8217; ve ‘yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli birşey yoktur&#8217; diyordu. İmanı bilinç içinde eritmiş, akla bağlamış ve akılla bilime ulaşmıştı Hacı Bektaş.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">Kaynakça</span></strong></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Barker, Ernest (çev. Mete Tuncay): Bizans&#8217;ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce, İstanbul 1982. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Birdoğan, Nejat: &#8220;Şeyh Bedreddin Mahmud&#8230;&#8221; Kavga, Sayı 14, Nisan 1992. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Brehier, Louis: La Civilisation Byzantine, Paris 1970. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Dindar, Bilal: Sayh Badr Al-Din Mahmud et Ses Varidat, Ankara 1990. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ducellier, Alain: Byzance et le Monde Orthodoxe, Paris 1986. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Engels, Frederick: Alman Köylü İsyanları, İstanbul 1978.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Eyüboğlu İ. Zeki: Bütün Yönleriyle Şeyh Bedreddin ve Varidat, İstanbul 1977.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Fiş Radi, (çev. Mazlum Beyhan): Ben de Halimce Bedreddinem, İstanbul 1992. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gölpınarlı, Abdülbaki: Hurufilik Metinleri Katalogu, Ankara 1989.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Gölpınarlı, Abdülbaki: Simavna Kadısıoğlu şeyh Bedreddin, İstanbul l966. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kaydusuz, Nusret: Şeyh Bedreddin Simaveni 1957. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kurdakul, Necdet: Bütün Yönleriyle Bedreddin, İstanbul,1977. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Lewis, Bernard: The Jews of Islam, Princeton University Press 1987.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Ostrogorski, Georg: Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1981. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Uzunçarşilı, İ. Hakkı: Osmanlı Tarihi I, 2.baskı, İstanbul 1982. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yaltkaya, Şerafettin: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin 1924. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Yürükoğlu, R.: Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, 4.basım, İstanbul 1994. </span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Zelyut, Rıza: Osmanlı&#8217;da KarşiDüşünce ve İdam Edilenler, İstanbul 1986.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: 12pt;">www.alewiyol.com, 13.5.2003</span></strong></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/">Şeyh Bedreddin&#8217;in Yaşamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/seyh-bedreddinin-yasami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karmatiler</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/karmatiler/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/karmatiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Apr 2010 13:55:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/karmatiler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;İSLAM BOLŞEVİKLERİ&#8221;: KARMATİLER Babek&#8217;in ölümü (837) Hurremilerin gücüne vurulan ölümcül bir darbe oldu. Buna rağmen İran&#8217;ın batı eyaletlerinde 9.yüzyılın sonlarına kadar yaşamaya  devam ettiler. Bunlar <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/karmatiler/" title="Karmatiler">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/karmatiler/">Karmatiler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> &#8220;İSLAM BOLŞEVİKLERİ&#8221;: KARMATİLER</p>
<p> Babek&#8217;in ölümü (837)  Hurremilerin gücüne vurulan ölümcül bir darbe oldu. Buna rağmen İran&#8217;ın  batı eyaletlerinde 9.yüzyılın sonlarına kadar yaşamaya  devam ettiler.  Bunlar 9.yüzyılda büyük yükseliş gösteren Karmatiliği besledi.  Hurremilerin büyük çoğunluğu Karmati oldular. Özellikle  Babek-Hurremiliğin merkezi olan Badh sakinleri ve Jibal (Cebel)  Kürtlerinin büyük bir bölümünü oluşturan Hurremiler toptan Karmatilere  katıldılar. Eğer Karmati öğretisi İran&#8217;ın doğu ve güneyinde çok başarılı olduysa, bunu kısmen ülkeyi onlara hazırlamış olan Hurremilere  boçludurlar.[1] </p>
<p> Karmatiliğin kurucusu ve bu öğretiye adını veren Aşat oğlu Hamdan  Karmat, Küfe yakınında Savad&#8217;da oturan bir yük taşıyıcı, yani hammaldı.  Kendisini yetiştiren Al-Huseyin al-Ahvazi (Ö.865-6) adında bir İsmaili  dai&#8217;siydi. Hamdan&#8217;nın  ikinci ismi Karmat (Çoğl. Karamita) sözcüğü Arami kökenlidir ve &#8220;kızıl gözlü ve kısa bacaklı&#8221; anlamlarına gelmektedir.</p>
<p> Karmat-Karamita&#8217;nın, Grekçe gramma-grammata/gramma-grammata (yazı-yazılar) sözcüğünden  geldiğini söyleyenler de vardır.Taberi&#8217;ye göre ise Arami kökenli bu  sözcük, &#8220;gizli bilgi, gizemli bilgi öğreten&#8221; demektir.</p>
<p> Hamdan  Dava&#8217;yı Küfe çevresindeki köylerde, Irak&#8217;ın diğer güney kesimlerinde ve  daha geniş bölgelere Dai&#8217;ler (çağırıcı,davetçi) göndererek örgütledi.  Karamita diye anılan yandaşları hızla artmaya başladı. O zamanlar,  Suriye&#8217;den yönlendirilen bir merkezde birleştirilmiş (İsmaili) Dava  vardı. Bağdad yakınında Kalwadha&#8217;da karargaha sahip olan Hamdan,  ilişkide bulunduğu merkezdeki önderlerin otoritesini kabul eder göründü  ve asıl kişiliğini sır olarak sakladı. Hamdan Karmat&#8217;ın hızlı başarısına yardım eden en büyük öge, 14 yıl süren ve Abbasi yönetimini sarsan  Zenci köle-işçilerin yukarıda anlattığımız büyük ayaklanması oldu.</p>
<p> Hamdan Karmat, Abdullah b. Maymun&#8217;un düşüncelerini tam anlamıyla İsmaili  (Aleviliğinin) gizli öğretisine dönüştürmüş. Yola giriş derecelerinden  geçerek en yüksek buyruk ve kuralların uzmanı olmuştu. Bu kuralların  gücünü kavrayan zeki bir kişi olarak küçük toprak sahipleri yerleşik  köylüler ve çölün çocukları Bedeviler üzerindeki ağır vergileri, Nebati  köylüleri arasındaki gerginlikleri bizzat körükledi. Bunlar arasında  yoğun propaganda uyguladı. Hatta Karmatiler, Bağdad aristokratları ve  daha çok aydınlar arasında  gizli dernekler halinde örgütlenmişlerdi.[2] Karmatiler komünistik ilkeleri toplum yaşamında uygulamayı denediler.  Öyle ki, bazı çağdaş yazarlar onlara &#8220;İslam Bolşevikleri&#8221; adını  takmıştır. Prof. Hitti, &#8220;Onlar, hoşgörürlülük ve eşitliği öne aldılar;  işçileri ve zanatkarları loncalarda, yarattıkları inançsal törenler  içerisinde  örgütlediler. İslam loncalarının en erken tanımı sekizinci  yüzyılda İhvan ı- Safa Risaleleri&#8217;nde  görülür ki, bunlar bizzat  Karmatiler&#8217;dir&#8221;diye yazmaktadır. Bu ticaret loncaları hareketi, Batı&#8217;ya  ulaşıp Avrupa loncalarının Free Masonry biçimini etkilemiştir.[3]</p>
<p> 1. Karmati Sosyalistik Devletinin  Temeli Atılıyor</p>
<p> Irak  Karmatileri, 880 yılına doğru sayıca oldukça artmıştı. Hamdan,  Ali  b.Muhammed al-Burkui&#8217;ye ittifak önerisi yaptıysa da, Zenci önderi olumlu bakmadı. 874-75&#8217;den sonra onlar tarafından Karmatilere başvurular  görüldü. Ama, olması gereken bu ittifak gerçekleşmedi. (Aleviliğin)  Karmati  kurtarıcı ihtilalci hareketi, politik güçsüzlüğü ve mistsizmin  uyuşukluğu içinde memnuniyetsizliğin artmış olduğu İmami Şiiler arasında da geniş yandaş topladı. (Farhad Daftary, agy. s.116-117)</p>
<p> Hamdan&#8217;ın başyardımcısı İsmaili-Aleviliğin en büyük Dai&#8217;lerinden biri olan  kayınbiraderi Abdan idi. Abdan (Ö.899) aynı zamanda Karmatiliğin siyasal kuramcısıydı; Belagat adını verdiği kitabında gizli yedi derece yarattı ve onu uygulamaya girişti. Irak&#8217;da, Güney İran ve Bahreyn&#8217;de Zikravayh  b.Mihravayh ve Abu Said al-Cenabi gibi Dai&#8217;ler görevlendirdi.</p>
<p> Yükselen Karmati hareketi, Zenci ihtilalinden beri Güney Irak üzerinde  tam  egemenliğini kuramamış olan Abbasilerin dikkatinden kaçmaya devam etti.  890-891&#8217;de Hamdan, Karmatiler için Küfe yakınlarında  bir toplu yaşama  yeri olan Dar al-Hicra kalesini kurdu. 892 yılında Bağdad yönetimi,  Küfe&#8217;den gelen bazı haberler temelinde yeni tehlikenin farkına varmaya  başladı. Ancak Karmatiler&#8217;in 897&#8217;deki ilk başkaldırı hareketine karşı  hemen önlem alınamadı.</p>
<p> Irak&#8217;ta neler oluyordu? Hamdan ile Abdan  ne yapıyorlardı? Aşağı Mezopotamya verimli olmasına rağmen çok sağlıksız bir bölgeydi. Çok sayıda geçici tarım işçisi çalıştırılmak üzere bu  kesime çekilmişti. Hamdan ve Abdan çeşitli bölgelerden  gelmiş ağır  baskı altındaki  köylüler arasında yanıtı hazır buldular. Komünistik bir düzenin propagandasını yaparak, bu kötü koşullardaki tarım  çalışanlarının sempatisini kazandılar. Hamdan ilkönce çeşitli  operasyonlar yapabileceği bir üs alanı kurmayı tasarladı. Nuvayri  &#8216;Nihayat al Arab&#8217; adlı yapıtında bu üssü şöyle tanımlıyor:</p>
<p> &#8220;Bundan sonra bütün Dai &#8217;ler toplandı. Tüm gereksinmelerini sağlayacak bir yer  sağlamaya karar verdiler. Burası onların saklanma-korunma yeri ve  çeşitli bölgelerden gelmiş göçmenlerin (Karmatilerin) merkezi,  toplandıkları yer olacaktı. Küfe çevresinde kırsal alanda bir yer  seçtiler. Burası yüksek kayalık ve uçurumları bulunan bir yerdi. Buraya  aşılması ve ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44m. olan surların çevresinde geniş hendek vardı. Bu kale inşaatını çok kısa bir  zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina  yaptılar. Heryandan  gelen kadın ve erkekleri buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra  (Göçmenler Evi) denildi. Yıl: Hicri 277 (891)&#8221;[4]</p>
<p> Hamdan  sosyalistik modele çok yakın , mükemmel bir ekonomik sistem geliştirdi.  Hamdan&#8217;ın sayesinde Arab kabileler arasında İsmaili Aleviliği fazlasıyla yayıldı. Heryandan toplanıp gelen insanlar, büyük ve tek bir aile gibi  buraya yerleşmeye başladılar. Hamdan mülklerden, koyunlar keçiler ve  ziynetten gelen gelirleri toplamak için köylerdeki Dai&#8217;leri  görevlendirdi. Bu toplananlar ortak hazineyi oluşturdu. Buradan giyinip  çıplaklıklarını örtündüler. Harcamalar, duyulan  ihtiyaca göre  yapılıyordu. Hiçkimse yoksul değildi. Ve hiçkimse bir diğerinden zengin  değildi. Bütün erkekler, daha fazla üreterek daha fazla itibar kazanmak  için çalışıyorlardı.</p>
<p> Kadınlar örgü ve dokumadan, çocuklar kuş  bakımından kazandıklarını biriktirdiler. Sonra herkes kazançlarını  getirip Dai&#8217;ye teslim etti. Hiçkimse kılıcından ve silahından başka bir  şeyin sahibi değildi. Bu ekonomik siyasetle Karmatiler, pek çok gayri  memnun kabileleri ve (Mevali) yabancılar kendilerine çektiler. Ana üs  alanı olarak hizmet gören kalelerinden, Abbasi iktidarı kalelerine  hücumlar yaptılar.[5]</p>
<p> XXHalife al-Mutadid, Irak&#8217;ta 900 ve 902  yıllarında Karmatiler&#8217;in üç başkaldırı girişimini bastırdı. Nawbakti ve  Al Kummi&#8217;nin Karmati öğretisinin yaratıcılarının Hamdan Karmat ve Abdan  olduğunu  yazması; İbn Rizam ve Akhu Muhsin&#8217;in de bunu onaylamalarına  rağmen Fatımi İsmaili kaynakları bu iki önemli kişinin adını bile  anmazlar. Bu durum merkezi önderlikle, yani doğrusu Fatımi İsmaililerle  aralarında çıkan anlaşmazlığı  bağlanabilir. (F.Daftary,agy.s. 117)  Belki daha doğrusu Fatımi hanedanının Şeriatla uzlaşmasından  kaynaklanabilir.</p>
<p> a. İran Karmatileri</p>
<p> İsmaili Aleviliğinin  Karmati hareketi, 870&#8217;lerde Irak&#8217;tan başka yerlerde de başlamıştı. Güney İran&#8217;daki misyon, Irak Karmati önderlerinin gözetiminde ortaya çıktı.  Abu Said al-Hasan al-Cannabi, Fars kıyısı üzerindeki Cannaba&#8217;da doğmuş.  Eğitimini ise Abdan&#8217;dan almıştı.Önce bu bölgede büyük başarılar kazanmış olan Abu Said başka yere gönderilince, oraya  Abdan&#8217;ın kardeşi al-Mamun atanmış. Kendini öylesine saydırıp kabul ettirmişti ki, oradaki  Karmatiler Mamuniyya adıyla anılıyorlardı. (F.Daftary, agy.s.118)</p>
<p> b. Bahreyin Karmatileri</p>
<p> Hamdan, 886&#8217;larda dava&#8217;nın ulaşmış olduğu  Doğu Arabistan&#8217;da Bahreyn&#8217;e 894 yılında  Abu Said al-Jannabi&#8217;yi  gönderdi. Bahreyn&#8217;deki misyonu ona emanet etti. Tanınmış bir yerli  ailenin önderi olan Al-Hasan b.Sanbar&#8217;ın kızıyla  evlenen Abu Said,  orada oturan İranlılar ve Bedeviler arasında hızla taraftar kazandı.  899&#8217;a doğru, Rabii kabilesinin önemli desteğiyle Abu Said, Bahreyn&#8217;in  büyük bir bölümünü egemenleği altına aldı. Doğu Arabistan kıyıları  üzerindeki Katif&#8217;i de ele geçirince Basra&#8217;ya da korku salmaya neden  oldu.  900&#8217;de Bahreyn Karmatileri,Bahreyn&#8217;in eski başkenti ve Abbasi  valilerinin oturduğu Hacar&#8217;ın dış mahallelerini kontrolü altına aldılar.</p>
<p> Halife Mutadid, onlara karşı gönüllülerden kurulu 2000 kişilik bir birlik  gönderdiyse de hepsi yokedildi. 903&#8217;de uzun bir kuşatmadan sonra Hacar&#8217;a boyun eğdirildi. Abu Said karargahını Al Ahsa&#8217;ya taşıdı. 906&#8217;da  burasını başkent yaptı. Abu Said&#8217;in ikinci halefinden sonra bu çevrede  bir kale inşa edildi. Daha sonra Bahreyn Karmatileri, Yamama ve Uman  dahil bitişik bölgelere egemenliklerini genişlettiler. Abu said  gerçekten hemen hemen 2 yüzyıl sürmüş olan zengin ve başarılı bir devlet kurmuştu. Ancak, sadece Sünni Abbasi devletinin değil, aynı zamanda  Fatımilerin de tehdidi altında bulunuyordu. (F.Daftary, s.119)</p>
<p> Abu Said&#8217;den sonra yerine  oğlu Abu&#8217;l Kasım (913-23) geçti. Arkasında Abu  Tahir Süleyman Bahreyn Karmati devletininin 20 yıl başında kaldı ve  Sünni Abbasi halifelerine kan kusturdu. Irak ve Suriye içlerine  yaptıkları sürekli akınlarla kentleri ve diğer yerleşim birimlerini  yağma ediyorlardı. Basra, Küfe, Al Anbar gibi kentler Abu Tahir&#8217;in  defalarca yağmasına uğradı. 927&#8217;de Bağdad&#8217;ı ele geçirmesine az kalmışti. Munis al-Kadim tarafından zorlukla önlendi. Hac mevsiminde, büyük  gösterişler içinde ve kölelerin taşıdığı omuzarabalarıyla  (tahtırevanlarla),  Mekke&#8217;ye hacı olmaya giden zenginlerin katıldığı  büyük kervanların soyulması adet olmuştu. Abu Tahir Süleyman&#8217;ın bilinen  en büyük sadırı ve talan eylemi 930 yılının Ocak ayında, 600 atlı ve 900 yüz yaya askeriyle Mekke&#8217;yi basmasıdır. Bu baskında büyük camiler  yıkılmış ve Kabe&#8217;ye de saldırıda bulunularak, kutsal sayılan Cennetten  geldiğine inanılan Hacer al-Esved (kara taş) yerinden sökülmüş. Al  Ahsa&#8217;ya, başkente götürülmüştür. Taş 951 yılına kadar orada kalmıştır.  Bununla İslam çağının sonunun geldiğine işaret ediyorlardı. Hacer al-  Esved&#8217;in geri verilmesi  ve Hacılara bir daha saldırılmaması için  Bağdad, heryıl Bahreyn Karmati  Devletine yüklü bir vergi vermeye  başlamıştı. Kara Taşı ise, ancak 934 anlaşması gereğince ve Fatımilerin  ricası üzerine, 21 yıl sonra kendileri götürüp yerine koydu.</p>
<p> Savaş ganimetleri, talanlar, harç ve vergilerden gelen tüm kazançlar  Karmati toplumunun Dar al Hicra&#8217;larındaki ortak hazinesine yatırlıyordu. Bir  sosyalistik federe devlet sistemi içerisinde ayrı bölgelerdeki  başkentler-Dar al-Hicra&#8217;lar birbirleriyle ilişki halindeydiler.</p>
<p> Abu Said tarafından  daha da geliştirilen yönetim düzeninde &#8216;ortakçı ve  eşitlikçi ilkeler&#8217; büyük rol oynamış. Bu ilkeler, herkesin aynı şeylere  sahip olması, tarım arazisini işlenişi, vergilerin toplanması,  harcamaların düzenlenmesi ve olanakları kısıtlı olanlara çeşitli  tiplerde devlet yardımı yapılmasında gözükür. Devlet birey yaşamının her türlü güvencesini sağlamıştır. Elbette ki, kendi dışında bulunan  dünyanın aynı yönetim sistemine geçmeden uzun süre yaşayamıyacaklarını  düşünemediler.</p>
<p> Toplum işlerinin yönetimi Al İkdaniyya adını  taşıyan danışma meclisinin kararlarıyla gerçekleşiyordu. Bu Meclis  nüfuzlu ailelerin temsilcileri ve yüksek dereceli memurlardan  oluşuyordu.  Devlet, Bahreyn Karmatilernin, yani vatandaşların iyiliği  ve sağlığı için vardır. Orada kurulan devlet düzeni; İbn Hawkal gibi  keskin gözlemci ve 1051&#8217;de Al Ahsa&#8217;yı ziyaret eden Nasır Husrev gibi  yazarların birçoğunda hayranlık uyandırmıştır. (Farhad Daftary,  agy.s.119-120) Nasr-i Khusrav&#8217;in anlattıklarından kısa bir özetle konuyu bağlayalım:</p>
<p> &#8220;Al Ahsa&#8217;da 20 binden fazla eli silah tutan insan  vardı. Ve orada büyük bir kentte görülmesi gereken herşeyi görmek  mümkündü. Dar al Hicra adı verilen hükümet sarayı geniştir&#8230; Bu   Cumhuriyet, herbiri bir yardımcıya (vezire) sahip 6 kıral  tarafından  yönetilir. Bu oniki kişi aralarında çok iyi anlaşırlar; toplantılarda  iki karşılıklı sıraya, biri diğerinin karşısına gelmek üzere otururlar  ve ülkenin bütün işlerinde ortaklaşa karar verirler&#8230;Devlet mutlak olarak laikleştirilmiştir; oruçsuz, namazsız ve hacsız bir toplum. Cami de  yoktur. Bununla birlikte, İranlı bir zengin tüccar ibadet etmek isteyen  yabancılar için bir cami yaptırma izni almıştı&#8230;Eğer bir evin veya  değirmenin parasız sahibi, bu yerleri onarmak veya geliştirmek isterse  devlet ona hazinece beslenen kölelerden yardımcı gönderirdi ve birşey  ödemek gerekmezdi Zengibar&#8217;dan satın alınmış devlet kölelerinin sayısı  30 bini bulmaktaydı. Onlar Cumhuriyetin bahçelerinde çalışırlardı&#8230;Halkın buğdayı parasız öğütülürdü&#8230;Yöneticiler yurttaşlarla kendilerini eşit  tutarlar, hitaplarda ayrılık gözetmezlerdi&#8230;&#8221;(&#8216;Sefername&#8217;den özetle  aktaran Ali Mazeheri, Çev.Bahriye Üçok, Ortaçağda Müslümanların  Yaşayışları, s.120-121)</p>
<p> Heterodoks İslam, yani Alevi inançlı  Arap, Kürt, Türk, Bedevi, Nebati, Pers, Nubialı, Arami vb. çeşitli etnik kökenden gelmiş insanlardan oluşan Karamati toplumunun kurduğu,  yaklaşık iki yüz yıl süren Karmati Sosyalistik Federasyonu&#8217;nun sonuncusu Bahreyn Karmati devletinin yıkılmasında da Türklerin rolünü görüyoruz.  Sultan Melikşah&#8217;ın kumandanlarından  Artuk Bey, 1076-77 yılında, Abbasi  halifesi adına Al Ahsa ve Bahreyn&#8217;e yaptığı bir seferde Karmatileri  itaat altına alıyor. (E.Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi,  Ankara-1991, s.243) Son olarak, Urfalı Mateos Vekayinamesi&#8217;nde,  1157-58&#8217;de bir Hristiyan beyinin Besni  yakınındaki Kaysun kalesinde  kardeşine &#8216;Karmud, yani Karmati denilen bazı adamlar verdiğini&#8217;söylüyor  kaleyi koruması için.(Urfalı Mateos Vekayi-Namesi (952-1136) Ve Papaz  Grigor&#8217;un Zeyli (1136-1162), Türkçeye çeviren: Hrant D.Andreasyan,  2.Baskı, Ankara, 1987, s.316, dipnt.62) Bu gösteriyor ki, Karmati inanç, yaşam görüşü ve düşüncesi 12.yy.da Anadolu&#8217;ya girmiştir. 70-80 yıl  sonraki büyük Babai Halk ayaklanmasının inançsal ve kuramsal tohumlarını Karmatiler atacaklardır.</p>
<p> Savaş ganimetleri, talanlar, harç ve  vergilerden gelen tüm kazançlar  Karmati toplumunun Dar al  Hicra&#8217;larındaki ortak hazinesine yatırlıyordu. Bir sosyalistik federe  devlet sistemi içerisinde ayrı bölgelerdeki başkentler-Dar al-Hicra&#8217;lar  birbirleriyle ilişki halindeydiler.</p>
<p> Abu Said tarafından  daha da  geliştirilen yönetim düzeninde &#8216;ortakçı ve eşitlikçi ilkeler&#8217; büyük rol  oynamış. Bu ilkeler, herkesin aynı şeylere sahip olması, tarım arazisini işlenişi, vergilerin toplanması, harcamaların düzenlenmesi ve  olanakları kısıtlı olanlara çeşitli tiplerde devlet yardımı yapılmasında gözükür. Devlet birey yaşamının her türlü güvencesini sağlamıştır.  Elbette ki, kendi dışında bulunan dünyanın aynı yönetim sistemine  geçmeden uzun süre yaşayamıyacaklarını düşünemediler.</p>
<p> Toplum  işlerinin yönetimi Al İkdaniyya adını taşıyan danışma meclisinin  kararlarıyla gerçekleşiyordu. Bu Meclis nüfuzlu ailelerin temsilcileri  ve yüksek dereceli memurlardan oluşuyordu.  Devlet, Bahreyn  Karmatilernin, yani vatandaşların iyiliği ve sağlığı için vardır. Orada  kurulan devlet düzeni; İbn Hawkal gibi keskin gözlemci ve 1051&#8217;de Al  Ahsa&#8217;yı ziyaret eden Nasır Husrev gibi yazarların birçoğunda hayranlık  uyandırmıştır. (Farhad Daftary, agy.s.119-120) Nasr-i Khusrav&#8217;in  anlattıklarını hem &#8220;Nasr Husrev&#8221; hem de &#8220;Rıza kenti&#8221; incelememizde  genişçe verdik, onlara bakılabilir.</p>
<p> [1] G. Hossein Sadıghi,  Les Mouvements Religieux Iraniens en II et IIIme Siécles en Iran, Paris, 1939, s .276-277</p>
<p> [2] Büyük Enelhak&#8217;çı (Tanrı benim) mutasavvıf  Hallacı Mansur (Ö.921) da bunlardan birine üyeydi ve Karmati gizli örgüt üyesi olmaktan da yargılanmıştı. ( Ali Mazaheri, Çev. Bahriye Üçok,  Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, İstanbul-1972, s.120)</p>
<p> [3]  Asghar Ali Engineer, The Origin and Development of Islam, s.207-208.</p>
<p> [4] Marshall  G. S. Hodgson,  The Order of Assassins, Tke Struggle of  the  Early Nizari İsmailis Against the İslamic World  (USA, 1980) adlı  kitabında (s.78)  İsmaililerin Dar al-Hicra ideali ve kaleler ele  geçirme siyasetinin kaynağını, Muhammed Peygamberin Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye  hicreti olayına bağlamakta ve &quot;Medine İslamın ilk Dar al-Hicra&#8217;sı, yani  göçmenler evidir. Koğuşturulmaktan kaçmak zorunda kaldığı  inançsızların topraklarına oradan zaferle geri döndü&#8230;&quot; demektedir.</p>
<p> [5]  Asghar A.Engineer, agy.s.31 </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com  </p>
<p> &nbsp; </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/karmatiler/">Karmatiler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/karmatiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zenci Köleler</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/zenci-koleler/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/zenci-koleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Apr 2010 13:41:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/zenci-koleler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#34;ALEVİ AL BASRİ&#34; NAMIYLA ALİ BİN MUHAMMED ÖNDERLİĞİNDE ZENCİ KÖLE-İŞÇİLERİN AYAKLANMASI İsmail Kaygusuz Abbasi İmparatorluğunu sarsan diğer bir toplumsal başkaldırı Zenci kölelerden geldi. 869&#8217;dan 883&#8217;e <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/zenci-koleler/" title="Zenci Köleler">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/zenci-koleler/">Zenci Köleler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> &quot;ALEVİ AL BASRİ&quot; NAMIYLA ALİ BİN MUHAMMED ÖNDERLİĞİNDE ZENCİ  KÖLE-İŞÇİLERİN AYAKLANMASI </p>
<p> İsmail Kaygusuz </p>
<p> Abbasi İmparatorluğunu sarsan diğer bir toplumsal başkaldırı Zenci  kölelerden geldi. 869&#8217;dan 883&#8217;e kadar tam 14 yıl sürdü. Bu konuda en  geniş ve derli toplu araştırmayı  1976&#8217;da Paris&#8217;te yayınladığı  &#8220;ıx.Yüzyılda Irak&#8217;ta Köleler Ayaklanması&#8221; adlı kitabıyla Alexandre  Popoviç yapmıştır.[1] Temel aldığımız bu yapıtla birlikte, Louis  Massignon&#8217;un &#8216;Birinci İslam Ansiklopedisi&#8217;ndeki makalesi [2] ve Asghar  Ali Engineer&#8217;in &#8220;İslam&#8217;ın Gelişmesi ve Kökeni&#8221; [3] ve diğer birkaç  yabancı yazarın araştırmasından kaynaklanarak, bu büyük toplumsal  ayaklanmayı özetlemeye çalıştık. </p>
<p> Tabari&#8217;nin verdiği bilgilere göre isyan, kanallarda çalışan (kassahin)  zenciler tarafından çıkarıldı. Bu köle-işçilerin görevi aşağı  Mezopotamya&#8217;da ekilebilir tarım arazisi oluşturmaktı. Fırat ve Dicle  nehirlerinin birleşip Şattularab adını aldığı Basra&#8217;nın doğusundaki  delta bölgesinin topraklarını tuzdan arındırarak işlenebilir duruma  getiriyorlardı. </p>
<p> On binlerce sayıya ulaşan bu köleler ya Doğu Afrika&#8217;dan, Zengibar&#8217;dan (bugünkü Tanzania) zorla yakalanarak getirilmiş ya da İmparatorluğa  bağlı ülkelerden vergi olarak alınmış, savaş esirleri durumundaydı. Bu  bölgede büyük toprak sahiplerinden pek çoğunun tuz bataklıkları  kompleksi vardı. Hem bu bataklıkların suları kanallarla boşaltılarak tuz elde ediliyor, hem de toprak yıkanıp tepeler-yığınlar oluşturulup teras tarımına hazırlanıyordu. Çoğunluğu zenci olmakla birlikte kırsal  bölgenin yerleşme birimlerinden de getirilmiş bu köleler  500&#8217;den 5000&#8217;e kadar  ağır işçi bölükleri halinde kamplara yerleştirilmiş. En büyük iş kampı Dujayl&#8217;da ve burada 15 000 zenci köle-işçi çalışmaktaydı.  Evsiz-barksız, umutsuz, en kötü koşullar içinde yaşıyorlardı. Bütün  yiyecekleri birkaç avuç un, bulgur ve hurmaydı. Bu köleler efendilerinin dinini, ancak dillerini öğrendikten sonra tanımaları sözkonusuydu.  Sonuç olarak, kendilerini ezen ve insan yerine koymayan efendilerinin  dini Ortodoks İslamı değil, tersine onlara karşı haklarını savunacak,  adalet ve eşitlik getirmeyi vadeden Heterodoks İslamı (Aleviliği)  benimseyeceklerdi. Böylece &#8220;Sahib al-Zenc&#8221;olarak kendilerini kurtaracak  Ali soyundan birini, Ali bin Muhammed&#8217;i buldular. </p>
<p> Biruni&#8217;nin anlattığına göre bu kişi; İmam Ali&#8217;nin, Hüseyin kolundan  Zeyd soylu sekizinci kuşak torunu olan &quot;Alawi al-Basri&quot; namıyla (Basralı Alevi) Ali bin Muhammed al-Burkui (yüzü Peçeli) idi. İranlı olduğunu  ileri sürenler olduğu gibi, melez olduğunu söyleyen yazarlar da  bulunmaktadır. Louis Massignon&#8217;a göre, olasılıkla bölgede yeni başlamış  Karmati propagandasıyla ilişkisi olan Raşit Kurmati  adında biri onu  destekledi. Raşit Kurmati&#8217;nin, bir değirmenci, bir şerbet satıcısı ve  bazı kaçak zenci kölelerle  kurduğu gizli örgüte (ubbak), Babeki-Karmati usülü bağlılık yemini ile girdi. Kısa zamanda başına geçtiği örgütü  büyütüp geliştirdi ve ihtilal ölçülerine yükseltti. 255 hicri yılının  Ramazan ayında (Eylül 869) Kuran&#8217;dan, &#8220;Kendilerini savaşmaya ve bıçağa  adamaktan (khuruc ghadban billah)&#8221; sözeden ayeti okuyarak büyük  başkaldırıyı başlattı. </p>
<p> 1. Büyük Zenci Köle-İşçi İsyanının Başlangıç Aşaması </p>
<p> Alexandre Popovic,  Ali b.Muhammed&#8217;in ilk dönemi ve bu büyük  başkaldırının başlangıcı hakkında şu bilgiyi veriyor: </p>
<p> &quot;W. Caskel (Ali b. Muhammed&#8217;in ilk) dönemini şöyle özetliyor: </p>
<p> &#8216;Hicri 249-254 (863-868) yıllarında bir Alevi (Alisoylu) ya da  pseudo-Alevi (sahte Alisoylu) Bahreyn&#8217;de başkaldırdı. Önce Hacar&#8217;da,  sonra Al-Ahsa&#8217;da Banu Sad ile birlikte şansını denedi. Başaramayınca  çöle açıldılar; Tamim ve batıdan gelen diğer kabilelerden oluşturdukları bir orduyla harekete geçtiler. Al Uryan ve diğer Abd al-Kays şefleri  isyanı güçlükle bastırdılar. Ancak çok geçmeden Basrada büyük Zenci  ayaklanmasını gerçekleştirecekti.&#8217; </p>
<p> &quot;Ali b. Muhammed&#8217;in Basrada&#8217;ki Babal ve Sad kabileleri arasındaki  kavgalardan biri tarafına geçerek yararlanıp başkaldırma girişimi  başarılamadı. Vali Muhammed b. Raja al Hidari onu ve arkadaşlarını  kentten kovdu. Ali b. Muhammed ve dört arkadaşı Bağdad&#8217;a kaçıp izlerini  yitirdiler. Ona katılmış olan Basra&#8217;daki yandaşları ve ailesinden  üyelerinden karısı, büyük oğlu kızı ve hizmetçisi valinin buyruğuyla  tutuklandılar&#8230;&quot; </p>
<p> &quot;Ali b. Muhammed, Bağdad&#8217;da kaldığı süre içinde yandaşları çok sayıda artmış ve yeni yoldaşlar edinmişti. Bunların arasında Cafer b. Muhammed al-Suham, Muhammed b. al-Kasım, Yahya b. Abd al-Rahman b.Khakan&#8217;ın iki  azatlısı  Muşrik and Refik vardı; Muşrik&#8217;e Hamza Abu Ahmet, Rafik&#8217;e  Cafer Abu al-Fadl adını verdi&#8230;&quot; </p>
<p> &quot;Ali b. Muhammed, Basra valisinin iki kabilenin kentte yarattığı  anarşiyi önleyemediği için azledildiğini öğrenir öğrenmez Basra&#8217;ya döndü önceki ve Bağdad&#8217;da kazandığı altı yakın adamıyla. Furat al Basra&#8217;ya  gelince, oradan tuz arıtma bölgesi Amud al-Muna Kanal&#8217;ı üzerindeki    Bi&#8217;r Nahl&#8217;da kurulmuş Kasr al-Kurayş&#8217;a yerleştiler. Ali b. Muhammed  burada kendisini bir iş adamı ve Watıkh&#8217;ın çocuklarından birinin adına,  Sabbakh tuzlalarından birinin yöneticisi gibi gösterdi. Bu durum onun  Zencilerle yakından ilişki kurmasını ve böylece başkaldırma hazırlıkları yapmasını sağladı.&quot; [4] Görüldüğü gibi gerçekten profesyonel bir  ihtilalci kimliği taşıyan Ali b. Muhammed, kabile anlaşmazlıklarına  dayandırdığı ilk başkaldırılarında aldığı yenilgilerden ders çıkarıp, en temel yöntemi, yani sınıfsal kavgayı öne çıkartıyor; Basra tuzlalarında çalışan üretici köle-işçi sınıfının başına geçiyor. Bunun yolu da  onların arasına girmek ve birebir, yüzyüze propaganda yapmaktır. Beş yıl bir Alisoylu olarak yaşadığı  ve kendisini tutan kabileler arasında  bazı keramet gösterileriyle İmam saygısı görmüş olduğu Bahreyn ve  çevresindeki son yenilgisinde kaçıp gizlendiği Saman kasabasında kuşa  seslendiği şiirinin bazı dizelerinde şunları söylüyor: </p>
<p> <em>&quot;Ey Saman kuşu, orada yalnız başına ne ötüp duruyorsun?</em> </p>
<p> <em>Yoksa bir kaza seni dostundan mı ayırdı?</em> </p>
<p> <em>Yanıma gel birlikte teselli bulalım&#8230;&quot;</em> </p>
<p> <em> </em> </p>
<p> <em>&#8230;.</em> </p>
<p> <em> </em> </p>
<p> <em>&quot;Gururla başlarında bulunduğum Temimli adamlarım</em> </p>
<p> <em>ve Yarbu oğlu Kulayb&#8217;ın yiğitleri atbinmiş;</em> </p>
<p> <em>Saad merkezi tutuyor,</em> </p>
<p> <em>Kanatlarda Numayri ve Kilab&#8217;ın adamları yalınkılıç direniyordu&quot;</em> </p>
<p> <em> </em> </p>
<p> <em>&quot;Eğer bir kaza engel olmazsa, onları öyle bir şaşırtacağım ki,  bir yay kullanarak sabahleyin Amir ve Muharib&#8217;i delik deşik edeceğim&#8230;&quot;</em> </p>
<p> <em> </em> </p>
<p> <em>&#8230;.</em> </p>
<p> <em> </em> </p>
<p> <em>&quot;Uryan sanıyor mu ki, hendek kenarındaki saldırıda düşen  süvarilerimi unuttum?&quot; Bir başka şiirinde:</em> </p>
<p> <em> </em> </p>
<p> <em>&quot;Abd al-Kays, benim kendisini unutmuş olduğumu sanmasın sakın!  Onu asla unutmayacak ve öcümü alacağım.&quot;</em> </p>
<p> &nbsp; </p>
<p> Ali b. Muhammed&#8217;in Zenci köle-işçilerin arasına girdikten sonra  öçalma duygusuyla harekete geçmenin yerini, artık devrimci savaşım  bilinci alacaktır. Artık Sahib al-Zenci adıyla anılacak olan Ali b.  Muhammed&#8217;den Samarra&#8217;da, Bahreyn ve Basra&#8217;da yazmış olduğu şiirlerden  190 dize günümüze ulaşmıştır. Bunlar güçlü edebi özellikleri olmamasına  rağmen Halife çevresini; kendisi, ailesi ve soyunu, Ali sevgisini;  Bahreyn&#8217;deki çarpışmaları ve Basra tuzlalarındaki köle-işçileri  çevresinde toplamayı nasıl başardığını dolaylı ve dolaysız anlatan  dizelerdir. [5] </p>
<p> A. Popovic oldukça dikkat çekici bulunan Zenci köleler ihtilalinin  başlangıcı anlatmayı şöyle sürdürüyor: </p>
<p> &quot;Bölgede ona ilk katılan (gerçekte bilinçli olarak yüzyüze  propagandayla kazanılan İ.K.) Reyhan b.Salih adında bir kişi oldu. Adam, oradaki Zenci işçilere dağıtılmak üzere Basra&#8217;dan un taşıma işinde  çalışmaktaydı. Tuzla alanlarındaki köle-işçilerin yaşamları ve  yeme-içmeleri  hakkında en iyi bilgileri o getiriyor ve Ali b. Muhammed  adına onlara propaganda yapıyordu. Bir süre sonra işini bırakıp onun  saflarına katıldı&#8230;&quot; </p>
<p> &quot;Bu arada Basra&#8217;ya gönderdiği Refik, oradan kendisiyle birlikte  harekete kazandırdığı Şibli b. Selim adında bir şerbet satıcısını da  getirdi. Ayrıca Ali b. Muhammed, Refik&#8217;e Basra&#8217;dan satın alması için  kırmızı renkte ipek kumaş ısmarlamıştı. Ondan bir bayrak dikildi ve  üzerine yeşil harflerle, Kuran&#8217;dan Tevbe Suresi&#8217;nin 111.ayeti yazıldı.  Ayette, &#8216;Tanrı inananlardan satın alacağı canları ve mallarına karşılık  Cennetten bir ödül verecektir; çünkü onlar Tanrı yolunda savaşır,  ölürler ve öldürürler.Bu alışveriş için sevininiz&#8217; denilmektedir.[6]  Ayrıca bayrak üzerine Ali b. Muhammed, yani kendisinin ve babasının adı  yazıldı.&quot; [7] </p>
<p> Artık ona göre, sıra bayrağı kaldırıp ihtilali başlatmaya gelmişti.  Böylece bayrak üzerinde buyurucu Kuran ayetinin altında, Tanrının nebisi (Muhammed) ve velisinin (Ali) adını görenlerin ilk anda, onun önderin  adı olduğunu düşünmesi olanak dışıdır. Bu akıllıca siyasetle insanlar  daha kolay bu bayrak altına çekilmiş. Önderi tanıyıncaya dek çoktan  hareketin içine girmiş oluyorlardı. </p>
<p> &quot;İsyancılar, önce işlerine gitmekte olan 50 kişilik bir köle-işçi  grubunun yolunu kestiler. Onların başlarındaki ustabaşının ellerini  ayaklarını bağladıktan sonra, onları yanlarına katarak başka bir iş  alanına gittiler. Aynı yol izlenerek, Abu Hudayt dahil 500 kölenin  onlara katıldığı bildiriliyor. Daha sonra aralarında Zurayk ve Abu  Hanjar&#8217;ın bulunduğu bir 150 kişilik ve arkasından bir diğer 80 kişilik  köle grubu katıldı. Sonuncusunun arasında Raşid al-Magribi ve Raşid  al-Kurmati de bulunuyordu. (Yukarıda  belirtildiği gibi Louis Massignon, bu anlatılanların Karmati propagandasıyla ortaya çıkan bir örgütlenme  olduğu ve Ali b. Muhammed&#8217;in bir yeminle örgüte girip başlarına geçtiği  görüşünü Faysal al-Samir gibi Popovic de kabul etmiyor. I.K.) Bu  eylemler sık sık yinelendi ve isyancıların safları genişlemeyi  sürdürdü.&quot; </p>
<p> &quot;Vakit geldiğinde, Ali b. Muhammed onların hepsini biraraya çağırdı  ve bu katılımların, birleşmelerin nedenlerini açıkladı. Kendilerine çok  sağlıklı koşullar altında bir yaşam sağlıyacağı sözü vermekle kalmadı;  onları asla aldatmayacağı ve hep destekleyeceği üzerinde ciddi bir  biçimde yemin etti. Ayrıca köle-işçi sahipleri ve onları kullananlara  da; zenci kölelere karşı baskıcı davranışlarından ve Tanrı tarafından  yasaklanmış şeyleri onlara reva görmelerinden dolayı ölüme müstahak  olduklarını anımsattı. Onlar ise Ali b. Muhammed&#8217;e, kölelerin çok  geçmeden kendisini de terkedeceği yanıtını verdiler. Hatta ona  kölelerini geri vermesi için para (kelle başı 5 Dinar İ.K.) ödemeyi  önerdiler. Bunun üzerine kölelere, oraya gelmeye ve para önermeye  cesaret etmiş bulunan köle sahipleri ve ustabaşlarına dayak atmalarını  emretti. Her birine beşyüzer sopa vuruldu. Sonra olup bitenler ve  sayıları hakkında, çevrelerinden birine birşey söyledikleri takdirde, bu kişilere karılarından boş düşeceklerine dair yemin ettirdikten sonra,  onları salıverdiler. Ama, içlerinden biri hemen Dujayl&#8217;a geçti ve 15 000 kölenin çalışmakta olduğu en büyük kampın ustabaşılarını uyarmaya  gitti. Ali b.Muhammed&#8217;e gelince, ikindiden sonra bölgeyi terketti.  Adamlarıyla birlikte o da Dujayl&#8217;a gitti ve Maymun Kanal&#8217;da yerleşti.  Pazar yerinin ortasındaki kanala bakan camiyi karargah evine dönüştürdü  ve Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Ali b. İsa b. Zeyd b. Ali b. al- Huseyn  b. Ali b. Abi Talib adıyla ihtilali başlattı.&quot;[8] </p>
<p> 1. a. Hareketin Kısa Özeti </p>
<p> Ne yazık ki kaynaklar, onun yönetim sistemi üzerinde ayrıntı  vermemektedir. Sadece halife vekili Muvaffak tarafından bu isyancı Zenci köle-işçilerle, acımasızca sürdürülen savaş dönemine gönderme  yapıyorlar. Cubba&#8217;dan harekete geçen Zenci  lideri sapanlarla   silahlanmış kuvvetlerini iki bölüme ayırdı: </p>
<p> 1. Sadece zencilerden oluşan birlikler, </p>
<p> 2. Fırat çevresi köylüleri, Kurmatiler ya da Karmatiler ve Nubialı,  Güney  Mısır bölgesi halkları Sudanlılar. </p>
<p> Arap kabilesi Banu Temim tarafından bir donanmayla desteklenen Ali b. Muhammed al-Burkui,  Ubulla, Abbadan, güney Ahvaz ve son olarak büyük  Basra kentini aldı. 877&#8217;de Cabbul, Numaniya, Carcariya, Ramhurmuz ve   Wasit&#8217;e kadar ilerledi. 879&#8217;a doğru Bağdad&#8217;ın 17 mil yakınlarına kadar  yaklaşarak yağmalarda bulundular. </p>
<p> Hareketin en önemli özelliklerinden biri, üzerlerine gönderilen  paralı zenci köle birliklerin isyana katılma  olayıydı. Ayrıca bazı  özgür köylüler de, büyük toprak sahibleri sınıfına karşı duydukları  öfkelerin artması dolayısıyla harekete katılmaktan çekinmediler.  Büyük  tehlikenin farkına varan Halife&#8217;nin kardeşi ve vekili, bütün güçlerini  ikinci bir saldırı  için  harekete geçirdi. Ancak savaşı bitirmek üç  yılını aldı; önce Zenci köle işçilerin Mania kampındaki 5 garnizonunu  yerlebir etti ve arkasından Basra&#8217;nın güneyinde Abu&#8217;l-Khasib kanalı  üzerinde bulunan ve Ali b. Muhammed&#8217;n başkenti Muhtara&#8217;daki kampı 881&#8217;de kuşatmaya aldı. Bir yıl dayanan Zenci köleler, 882&#8217;de silah bıraktılar  ve önderleri Ali bin Muhammed al-Burkui ise  883&#8217;te  yakalanıp  öldürüldü. </p>
<p> Bu isyanın da kanlı bir şekilde ve vahşice bastırılmasında,  Babekiler&#8217;de  olduğu gibi bir Türk kumandan ve onun birliklerinin  rolü  olmuştur. 837&#8217;de Afşin&#8217;in birlik kumandanlarından  Boğa&#8217;nın oğlu olan  Musa, İmparatorluğun doğu eyaletleri genel valisi bulunuyordu. 873&#8217;de  Zenci isyanı  Ahvaz&#8217;a ulaştığında Musa duruma müdahele etmişse de,  herhangibir başarı elde edemeden, eyaletlerindeki karışıklıklar yüzünden ordusunu çekmek zorunda kalmıştı. Ancak  Boğa oğlu Musa  881&#8217;de  Al-Muvaffak&#8217;a geniş güven ve destek vererek,  kendisinin İmparatorluk  yönetimindeki etkinliğini artırmış. Onun kumandası altındaki Türklerin,  Saffarid&#8217;lere karşı Bağdad&#8217;ı korumaları ve Zencilere karşı büyük desteği sayesinde bu büyük isyanı bastırabilmiştir.[9] </p>
<p> 1. b. Zenci Köle-işçi Hareketi ve Ali b. Muhammed için Son Birkaç Söz </p>
<p> Tam ondört yıl süren İslam tarihinin en büyük Zenci köle-işçiler  ayaklanmasında, beşyüz milyon ile iki buçuk milyon arasında insan öldüğü sanılmaktadır. En büyük ayaklanma dedik, çünkü bu ilk Zenci köleler  ayaklanması değildi: İlk ikisi Emeviler döneminde, üçüncüsü ise Abbasi  halifeliğinin kuruluş yılında gerçekleşmiştir. </p>
<p> 689-690&#8217;daki ayaklanma, iş alanlarını terkedip gruplar oluşturan  Zencilerin, çiftliklere köylere baskınlarda bulunarak, yağma  yapmalarından öteye gidemedi. Irak valisi Halid Musab b. al-Zübeyr&#8217;in  ordusu onları kolayca yakalayıp hapse attı ve arkasından darağacına  çektirdi. 694 yılındaki ikinci ayaklanmanın daha iyi hazırlandığı  görülüyor: Tanınmış Emevi valilerinden al-Haccac&#8217;a karşı, çok sayıda  Zenci toplulukları Rabah (Riyah) adında birini  Şir-i Zenci (Zenci  Arslanı) seçip, onun kumandasında ayaklanmışlardı. Bu kişi Abdullah İbn  al-Jarud olarak tarihe geçmiştir. Bir yıla yakın süren hareket al-Haccac tarafından ezilmiştir. Tarihsel kaynaklar, çok açık olmamakla   birlikte, 749-750&#8217;de ilk Abbasi Halifesi Abul Abbas al-Saffah&#8217;ın 4000  kişilik bir kuvveti Musul civarındaki Zenci isyancıların üzerine  gönderdiğini söylemektedir. Çok büyük bir şiddet göstern bu kuvvet  bölgede kadın, erkek ve çocuk on binden fazla insan öldürülmüştür. Zenci köle toplumsal  hareketleri Tabari&#8217;de (838-923) ve 12.yüzyıl bir başka  Arab yazarı Al-Kayravani&#8217;nin Kitab al-Uyun&#8217;dan bir pasajda değişik  biçimlerde anlatılmaktadır. [10] </p>
<p> Alexandre Popovic&#8217;in kitabının İngilizce versiyonuna bir giriş yazmış olan Jr.Henry Louis Gates büyük Zenci ayaklanmasını şöyle  değerlendirmektedir: </p>
<p> &quot;Zenci topluluklar, genelde İslam ülkelerinde köle olarak  bulunuyordu. Bütün köleler gibi onlar da efendilere göre, hırsız, kaçak, akıldan yoksun, belleği boş bilgisiz insanlardı. Ağır baskı altında,  yüzlerce ve binlercesi zorla kamplara tıkılmış, ailesiz, umutsuz bir  avuç yiyecekle beslenen işte bu köleler, Ali b. Muhammed&#8217;in önderliğinde 869 ile 883 yılları arasında, Bağdad&#8217;daki efendilerine başkaldırdı ve  özgürlükleri için ölümüne savaştılar. 14 yıl boyunca çok önemli askeri  zaferler kazanarak, hatta kendi başkentlerini kurarak büyük başarılar  elde ettiler. Abbasi imparatorluğunun doğrudan Irak, Mezopotamya ve Batı İran iran üzerinde ve  dolaylı olarak Kuzey Afrika&#8217;dan Orta Asya&#8217;ya ve  Hazar Denizi&#8217;nden Kızıl Deniz&#8217;e uzanan topraklar üzerindeki üstünlüğüyle dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak düşünüldüğünde, bu  başarılar olağanüstü bir biçimde önem kazanır..&quot;[11] Büyük Zenci köle  ayaklanmasının önderi Ali b. Muhammed&#8217;e, al- Burkui (peçeli), Sahib  al-Zenci, Alevi al-Basri (Basralı Alevi), Sahib al- Rih (Rüzgarın  efendisi), al-Khabith (şeytan), al-Hain, al-Lain (lanetli), al-Habib  (sevgili), al-Murık (sapkın), al-Fısk al-Fücur(zina yapan, günahkar) vb. 10&#8217;dan fazla birbiriyle çelişen anlamları içeren lakap ya da sıfatlar  verilmiştir.(A.Popovic, agy, s.193-194)  Elbette ki bunlar, hem  düşmanları hem  yandaşlarının ona nasıl baktıkları ve hangi duygularla  yaklaştıklarını açıkça göstermektedir. Burada Alevi al-Basri bir yana,  özellikle düşmanları tarafından verilmiş olması gereken al-Murık  (sapkın), al-Khain,  al-Fısk al-Fücur(zina yapan, günahkar), lakapları  bile Ali b.Muhammed&#8217;in Heterodoks İslam (Alevi) inançlı olduğunu  kanıtlamaktadır.Ortodoks müslümanlar (Sünni egemenler), isyancı  heterodoks grupları aşağılamak için her zaman, bu ve buna benzer  sıfatlarla anmıştır. Ali b. Muhammed&#8217;in &#8211; onu bazılarının pseudo/alawi  (yalancı alevi) nitelemelerine rağmen-İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd  soyundan bir Alevi olduğu doğrudur. Zenci önderinin Anası Kurra&#8217;nın  (binti Ali b.Rahib b. Muhammed) büyük dedesi Hakim&#8217;in Küfe&#8217;de yaşadığı,  740&#8217;larda Zeyd b. Ali&#8217;nin yandaşı olduğu onun ve oğlu Yahya&#8217;nın  Horasan&#8217;da öldürülmesinden sonra Rey&#8217;e gidip, yakınında bulunan  Warzani&#8217;ye yerleştiğini biliyoruz. Safadi&#8217;nin anlattığına göre ise,  Kurra&#8217;nın dedesi (al-Rahib olmalı?) her Hacca gittiğinde Ali ailesinden  bir Şeyhi ziyaret edip ona hediyeler verirmiş. Son gidişinde onun ölmüş  olduğunu öğreniyor ve on yaşlarındaki oğlu Muhammed&#8217;i alıp Rey&#8217;e  götürüyor. İşte bu Muhammed, al-Burkui&#8217;nin babası [12] ve Zeyd&#8217;in  torununun torunu oluyordu. </p>
<p> Kitabımızın I. Bölümünde uzunca anlalattığımız gibi, Zeynelabidin  oğlu Zeyd&#8217;in dört oğlu bir kızı olduğu  ve bunlar Medine&#8217;de oturan İmam  Cafer al-Sadık&#8217;ın korumasında yetiştirildikleri bilinmektedir. İlk oğlu  Yahya&#8217;nın babasından birkaç yıl sonra isyan ettiği Cuzcan&#8217;da öldürüldüğü ve Hüseyin Züddema&#8217;nın  torunlarından Ali Medeni&#8217;nin 9.yüzyılın ilk  yarısında Malatya&#8217;ya gelip yerleşmiş olduğunu biliyoruz. Diğer oğlundan  birinin İsa mutim al-Eşbal, diğeri ise Muhammed idi. Ali b.Muhammed  al-Burki&#8217;nin İsa b.Zeyd&#8217;den geldiğini, yani Ali soylu olduğunu yadsımak  boşunadır. </p>
<p> &quot;Çeşitli nedenlerden dolayı, diyor A. Popovic, Ali b. Muhammed &#8216;in  kişiliği hakkında bir yargıya varmak kolay değildir. Kuşkusuz o, ikna  edici ve kurnaz olan göze çarpıcı bir kişilikti. Ayrıca o zeki, etkili  konuşan (hatip), çok iyi eğitim görmüş, şiirler yazmış bir ozan,  anstronomi ve psikolojiyle ilgilenen bir kimseydi. Ali b. Muhammed,  içinde bulunduğu koşullarda denetimleri hiç de kolay görülmeyen  insanlara kumanda etmeye ve onları örgütlemeye muktedir olup,  tartışılmaz askeri ve devrimci başarılara imza atmıştır.&quot;[13] </p>
<p> Ali b. Muhammed iyi eğitim görmüş ve çağının bilimlerini gereği kadar öğrenmiş görünüyor. Bu da onun varlıklı bir aileden geldiğini  gösteriyor. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Warzani ve Rey&#8217;de geçirmiş olan Ali b. Muhammed, toplumun her kesimi içinde yaşam deneyimi edinmiş ve sınıfsal katmanları tanımıştır. Abbasi Halifesi al-Muntasır&#8217;ın  (861-862) Samarra&#8217;daki sarayına kadar girmiş ve halife ailesiyle  ilişkiler kurmuştur. Saraya panegyrist (övgücü ozan) olarak kendisini  sokturmuş ve kasideler yazmış. Başkentte şiir yazarak; çocuklara yazı  sanatı, gramer ve astronomi dersleri vererek sağladığı biliniyor.  Kısacası Ali b.Muhammed, toplumun her kesimini tanıyarak devrimci  formasyon kazanmış. Gelecekten haber verme; Kuran&#8217;daki ayetler  gibi  vahiy aldığını (Bahreyn&#8217;de), kendisine duvarlarda görünmez kalemlerle  yazılı emirler verildiği biçiminde duyurularla bir peygamber gibi  insanları peşinden sürüklemiş.Yukarıda anlatıldığı üzere Bahreyn ve  çevresinde çıkardığı çok sayıda savaş eylemleri ve çarpışmalarla  önderliğini kanıtlamış ve gerçekten profesyonel bir ihtilalci olmuştur.  Popovic&#8217;in&quot; büyük bir toplumsal harekete önderlik etmesine rağmen bir  toplumsal programı yoktu&quot; [14]yargısına katılmıyoruz. al-Mukanna&#8217;nın  (peçeli) Arapçası olan al-Burkui (peçeli) lakabını alması bile onun bir  Mazdek inançlı bir toplumsal ve ekonomik programı olduğunu gösterir.   Elbetteki onu çağımızın devrimci komünist önderleriyle önderleriyle  karşılaştıramayız. Ancak, yaşamı, yetişmesi, kesintisiz eylemleri ve 14  yıl boyunca dünyanın en büyük İmparatorluğu içinde verdiği özgürlük ve  dünyayı değiştirme savaşımıyla onların, yani komünist önderlerin  atalarından biridir Basralı Alevi Ali b. Muhammed. </p>
<p> 2. Bir Tarihsel Karşılaştırma Ve Sonuç&#8230; </p>
<p> Louis Massignon bu başkaldırıyı, &#8220;tıpkı Roma&#8217;ya karşı İ.Ö. 140  yılında Eunus&#8217;un ve İ.Ö.73-71&#8217;de Spartacus&#8217;un köleler isyanı gibi,  Bağdad&#8217;a yönlendirilmiş klasik tipten düzenli  bir &#8216;toplumsal savaş&#8217;  olarak&#8221; tanımlıyor. Ayrıca 1906-1913 yılları arasında, Avrupa  emperyalizmine karşı Gandi&#8217;nin Hindistan&#8217;da yönetmiş olduğu &#8216;doğuştan  taşıyıcı hammal grevlerini&#8217; de örnek vermektedir.(<em>Aynı makl</em>.) </p>
<p> Bizce Zenci Köleler isyanı, son ikisi değil ama birincisi ile  karşılaştırılabilir. Son araştırmalara göre Roma tarihinde 1. Köleler  İsyanı olarak bilinen Eunus köle hareketi, İ.Ö.135-132  (İ.Ö.140 değil)  yılları arasında üç yıl sürmüştür. Suriye asıllı ve aynı zamanda kahin  olan Eunus,  bir savaş ganimeti köle olarak Sicilya&#8217;da Enna yakınında  bir latifundia (büyük çiftlik arazisi) sahibine satılmış. Kısa bir zaman içinde köleler arasında tanınan Eunus, Tanrılardan aldığı kehanet adına köleleri efendilerine karşı isyana çağırıyor. (Zenci önderinin de  Tanrıdan vahiyler aldığı, kehanetlerde bulunduğu bilinir.) Bir gecede  400 kişiyi bulan isyancılar üç gün içinde 3000&#8217;e ulaşıyor. Önce  çiftlikler basılıyor, efendiler köleleştirilip zincirlere vurulup,  boyunlarına boyunduruk takılarak işe koşuluyor. (Tam 30 bin kişinin  katıldığı bu uzun süreli ayaklanmada, başlangıçta aynı durumu Zenci  köleler  de efendilerine yapıyorlar. Onları, sopayla dayak atarak  cezalandırıyorlar. Kendi koşullarında çalışmaya zorluyorlar.  Ucuz  fiyata satışa çıkarıyorlar. Örneğin, bir efendinin karısını üç dirheme  sattıklarına dair kayıtlar vardır&#8230; ) Sonra kentleri ele geçirerek  özgür vatandaşları köleleştiriyor. Birçoğu da kendilerine katılıyorlar.  Bir yıl içinde Sicilya&#8217;yı ele geçiren Eunus, Antiochus adıyla krallığını ilan ediyor.Hapisaneler açılıp tutuklular salınıyor. Bir senato meclisi kuruluyor. ( Ali b.Muhammed al Burkui&#8217;nin adına para bastırdığı, bir  bayrağı, bir başkenti ve bu başkente bağlı kent ve kasabalardan oluşan,  İmparatorlık içinde yeni bir devlet oluşturmuş. Ancak, merkez yaptığı  Muhtara&#8217;da kurduğu yönetim hakkında fazla bilgi yoktur.  Buna rağmen,  öldürülmesinden 6-7 yıl sonra Hamdan Karmat&#8217;ın kurduğu Dar al-Hicra&#8217;daki yaşam ve sosyalistik yönetime benzerliği sugötürmez. 874-875 ve daha  sonra Karmati Dai&#8217;si Hamdan ile baştan olumsuz, daha sonra olumluya  dönüşen ilişkilerden sözediliyor.)  Aynı yıl içinde Roma konsul&#8217;u Lucius Hypsaeus 8 bin kişilik ordusunu dağıtıyor. Arkasından peşpeşe consul  Fulvius Flaccus, ve Calpurnius Piso. 132&#8217;de Rupillius&#8217;a yeniliyor  köleler yakalanıp yeniden köleleştiriliyorlar. Eunus yakalanıyor, ama  öldürülmüyor. (Ali b. Muhammed al Burkui ise tek başına kalıncaya kadar  savaşıyor ve savaş meydanında öldürülüyor. Sağ kalan zencilerin bazıları Abbasi ordusuna yazılıyor. Hiçbirinin eski köle-işçi koşullarına geri  dönmedikleri ve Karmatilere katıldığı biliniyor.) Eunus, geri kalan  ömrünü köle olarak geçirmek koşuluyla hayatta bırakılıyor. (Cambridge  Ancient History Vol. IX -The Roman <em>Period 133-44 B.C</em>.-,  Cambridge, 1932, s.153-157) </p>
<p> İslam İmparatorluğu, köle mülkiyetli bir topluma sahip olduğu halde,  Roma toplumunda olduğu gibi köleler üretimde gerçek ana unsur değildi.  İmparatorlukta toplam zenginliğin ana payı ticaretten gelmekteydi. Bu  nedenden dolayı, İslam toplumu karşılaştırılabilen diğer toplumlardan  daha dinamik idi. Salt Feodal toplum ve onun toplam zenginliği sadece  köylülüğün (serflerin) sömürüsünden gelir. İslamda varlık birikiminin  bir payı da özgür yahut yarı-özgür köylülükten ve  tahıl satışındandı.  Köleler çoğunlukla ya ev işlerinde ya da askeri amaçlarla  kullanılıyordu. Özellikle köle askerlerden zamanla &#8216;Memlükler&#8217; adıyla  geniş ayrıcalıklar üzerinde temellendirilen askeri bir (kast) sınıf  oluştu. (Engineer, agy.s.212) </p>
<p> Doğrudur, sınıfsal olarak, İslam İmparatorluğunda Roma&#8217;daki gibi  köleler üretimde temel unsur değildi. Ama yine de &#8216;köle mülkiyetli&#8217;  toplum olduğuna göre köleler bir tür sınıf oluşturmakta üretimde dolaylı önemli unsur oldukları yadsınamaz. Cihat adı altında yapılan yayılmacı  ve istila savaşlarıyla servet birikimine ticaretten çok katkıda bulunan  canlı (savaş esiri köleler, hayvanlar) ve cansız (mal-para-toprak,eşya)  ganimetin belirleyici unsuru askerlikte kullanılan köleler değil midir?  Binlerce  Arap olmayan mevlası (kölesi) ile cihada çıkan askeri  aristokrasi elemanları (kumandanlar) onlara düşene de elkoymuyor muydu  &#8216;Al-Sahib&#8217; olarak?  Ayrıcalıklı memlükler kast&#8217;ı, silahlarını  sahiplerine çevirip başarılarına karşılık ganimetten paylarını  istedikleri andan itibaren oluşmaya başladı. Buna karşılık Zenci  köle-emekçiler isyanında görüldüğü gibi, köle bilincini kaybetmeyenler  de toplumsal hareketlerde yerlerini alıyorlardı. Asghar Ali Engineer  gibi yuvarlak sözlerle konuşmak kolay. İmparatorluğun heryanına yayılmış büyük toprak sahiplerinin tarlalarında bahçelerinde çalışan binlerce  köleler üretimin ana unsuruyken; su kanalları ve kuyular açan, bataklık  kurutan, Şattularab tuzlalarında tarım toprakları oluşturan köleler de  üretimin büyük unsurları olmuştur&#8230; </p>
<p> Abbasi  İslam İmparatorluğunda bu büyük emekçi sınıfsal unsuru  harekete geçiren  heterodoks İslam, yani Alevilik inancı olmuştur. 14  yıl boyunca Sünni İmparatorluğunu sarsan Zenci köleler ayaklanması   için, Farhad Daftary&#8217;i &#8220;bu bir ihtilalci Şiizm ve özellikle İsmailizm  hareketiydi&#8221;diyor. Gerçekte genel adıyla Heterodoks İslam, yani bir  Alevilik hareketi demesi gerekiyordu.</p>
<p> [1]&#8216;La Révolte des  Esclaves en Iraq au IIIme/IXme Siécle&#8217;(İngilizce versiyonu: Henry Louis  Gates&#8217;in yeni bir &#8216;Giriş&#8217;iyle Çevir: Léon King, The Revolt of AFRICAN  SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, Princeton, 1999.</p>
<p> [2] First Encyclopaedeia of İslam, 1913-1936, s.1213.</p>
<p> [3] The Origine and  development of İslam, New Delhi,1980.</p>
<p> [4] Alexandre Popovic,  İngilizceye çeviren: Léon King, The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in  the 3rd/9th Century, Princeton, 1999, s.35-38.</p>
<p> [5] Arap  kaynaklarından aktaran Alexandre Popovic, Çev.Léon King, The Revolt of  AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, s. 34, 151.</p>
<p> [6] Bu ayet ile başkaldırı hareketine hem dinsel yasallık kazandırılıyor hem  de katılanlara açıkça cennet müjdeleniyordu.  Muhammed&#8217;in, Medine&#8217;ye  göçettiği  günlerde, Muhacir (Mekkeli) ile Ensar (Medineliler) arasında  yaptığı Akabe Kardeşlik sözleşmesinin arkasından indiği  düşünülen  ayetin tamamı şöyledir: &quot;Kuran 9, 111 : Allah inananlardan mallarını ve  canlarını, cennetten bir armağan karşılığında satın almıştır. Çünkü  onlar Allah yolunda savaşır; öldürürler ve ölürler.  Bu Tevrat&#8217;ta,  İncil&#8217;de ve Kuran&#8217;da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allahtan daha çok  sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu  alışverişinizden dolayı sevinin; bu büyük kazançtır.&quot;</p>
<p> [7]  Alexandre Popovic, agy, s.41-42.</p>
<p> [8] Alexandre Popovic, agy,  s.42-43) Alexandre Popovic, agy, s.42-43.</p>
<p> [9] Roy Mottahedeh,  &#8216;The Abbasid Caliphate in Iran&#8217;, Cambridge History of Iran Vol. IV,  Cambridge, 1975, s.78-79)</p>
<p> [10] Alexandre Popovic, agy, s.22-23.</p>
<p> [11] Alexandre Popovic, çev.Jr. Henry Louis,  agy, s.XI-XII)</p>
<p> [12]  Alexandre Popovic, agy, s.33.</p>
<p> [13] Agy, s.150.</p>
<p> [14] Agy,  s152. </p>
<p> Kaynak: www.ismailkaygusuz.com  </p>
<p> &nbsp; </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/zenci-koleler/">Zenci Köleler</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/zenci-koleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Değerlendirilmesi</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2007 08:15:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksek Okulu, MAN_SA ÖZET Tarih anlayısı, geçmisin sınırları içinden çıkan ve günümüz olayları ile <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/" title="Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Değerlendirilmesi">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/">Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Değerlendirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR<br /> Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksek Okulu, MAN_SA</p>
<p> ÖZET<br /> Tarih anlayısı, geçmisin sınırları içinden çıkan ve günümüz olayları ile bir çok yönden<br /> baglantıları olan bir açıklama ve yorumlama biçimine dönüsmüstür. Geçmisin sosyal, siyasal,<br /> ekonomik boyutlu sorunlarının günümüz açısından yorumlanması ve degerlendirilmesi önemlidir.<br /> Rant kollama faaliyetleri ve mali sömürü olayı yüzyıllar boyunca maliye teorisinin sürekli<br /> gündeminde olmustur. Türk maliye tarihinde Celali Ayaklanmaları, rant kollama ve mali sömürü<br /> açısından önemli tarihi örnektir.<br /> Osmanlı Anadolu&#8217;su 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda, nüfus yapısını bile önemli ölçüde<br /> degistiren Celali Ayaklanmaları&#8217;na sahne olmustur. Celali Ayaklanmaları vergilerin yükü altında<br /> ezilenler, toprakları ellerinden alınmıs eski sipahiler, topraksız köylüler, geçim sıkıntısı çekenler<br /> v.b. grupların çıkardıkları Anadolu&#8217;daki en büyük isyan hareketlerinden birisidir. Ayaklanmalara<br /> önderlik eden topragı elinden alınmıs beylerin amacı yeniden topraklarına kavusmak, Osmanlı<br /> devlet mekanizması içine dönebilmek olsa da, ayaklanmaya katılan halkın isyanının nedeni,<br /> bürokrasiyi olusturan devsirmeler, yeniçeri agaları ve tımar sahiplerinin halka korkunç bir zulüm<br /> uygulamaları ve giderek derebeylik olusturacak sekilde zenginlesmeleridir.<br /> Anahtar Kelimeler: Celali Ayaklanmaları, Rant Kollama, Vergileme</p>
<p> GİRİŞ<br /> Osmanlı Devleti&#8217;nde tüm kamu kurumlarının vergi toplama süreci ile<br /> dogrudan ilgili olmaları nedeniyle mali konular, özellikle vergi tahsili önemli<br /> sorunlar arasında yer almıstır. Osmanlı Devleti&#8217;nde kamu görevlilerine maasları,<br /> merkezi bütçeden aktarılan ödeneklerle degil, bazı vergi gelirlerinin dogrudan<br /> kendilerine maas olarak tahsis edilmesi yöntemiyle ödenmekteydi. Kamu görevini<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 2<br /> yürüten kisilerin bu görevlerinin veya diger bir ifadeyle mali rantlarının herhangi<br /> bir nedenle sona erdirilmesi bu kisilerle devlet arasında çatısmaların dogmasına<br /> yol açmıstır. Diger yandan bazı kamu görevlilerinin maaslarının karsılıgı olarak<br /> topladıkları gelirler, hem kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde hem de<br /> geçimlerini saglayacak kadar yeterli olmaması v.b. nedenlerle kendilerine verilen<br /> yetkileri kötüye kullanarak halktan kanun dısı vergiler toplamaya baslamıslardır.<br /> Bu durum halk ile bu tip yöneticiler arasında gerginliklere yol açmıs, devletin<br /> mesruiyeti zedelenmistir. Merkezi yönetim ise Adaletnameler, Tanzimat Fermanı,<br /> Islahat Fermanı çıkartarak ve bir takım önlemler almıstır.<br /> Bu makalede Türk maliye tarihinde önemli bir yere sahip olan ve 200 yıl<br /> süren Celali Ayaklanmaları&#8217;nın ortaya çıkıs nedenleri ile mali ve sosyal sonuçları<br /> irdelenmistir.<br /> I- 16 YÜZYIL SONU VE 17. YÜZYILDA OSMANLI DEVLET_NDE<br /> GENEL OLARAK MAL_ YAPI<br /> Klasik dönem Osmanlı mali sistemi merkezi hazine1, dirlik2 ve padisah<br /> özel hazinesinden3 olusan sacayagı üzerine kurulmustur. Mali sistemin verimli<br /> sekilde çalısabilmesi bu üç öge üzerinde kurulan hassas bir dengeye baglıydı.<br /> Mali sorunlarla karsılasıldıgında bunlar üzerinde degisiklikler yapılarak denge<br /> saglanmaktaydı (Cezar, 1986:29-33).<br /> A- Osmanlı Vergi Sistemi Temel Yapısı<br /> Osmanlı vergi sistemi Batı Anadolu ve Trakya&#8217;da 15. yüzyıl baslarında<br /> belli bir istikrara kavusmus ve Kanuni devrinde Dogu Anadolu&#8217;ya da yayılmıstır.<br /> 16. yüzyılın baslarından itibaren fetihlerle sürekli genisledigi için devletin hukuki,<br /> askeri, mali ve sosyal yapısında da degismeler yasanmıstır. Dolayısıyla her yerde<br /> geçerli tek bir vergi düzeni uygulamak mümkün olmamıs, fethedilen bölgenin<br /> cografi sartları, ırki ve kültürel özellikleri ile sosyal ve ekonomik yapısı dikkate<br /> alınarak ayrı ayrı düzenlemeler yapılmıstır (Ünal, 2002:147).Tanzimat&#8217;a kadar<br /> yürüklükte kalan vergiler sunlardır:<br /> 1- Sahıslar Üzerinden Alınan Vergiler<br /> Osmanlı Devleti&#8217;nde sahısların varlıkları nedeniyle ödedikleri vergiler<br /> sunlardır (Bknz. Kazıcı, 1977:114-118; Ünal, 2002:155-162; Karamursal,<br /> 1989:171; Ercan, 2001: 250-253):<br /> &#61589;&#61472;Bennak Resmi: Evli olup, çiftligi olmayan erkeklerden her yıl alınan<br /> bir vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Mücerred Resmi: Bekar fakat baskasına muhtaç olmadan kendi<br /> geçimini saglayabilen, üretim faaliyetinde bulunabilecek yasa gelmis müslüman<br /> erkeklerden alınan vergidir.<br /> &#61589;&#61472;_spenç Resmi: Gayrimüslim erkeklerden alınan vergidir. .<br /> &#61589;&#61472;Cizye: Cizye, Müslüman olmayanlardan, askerlik hizmeti karsılıgı<br /> olarak alınmıstır. Cizye vergisi mükellefleri yüksek (âlâ), orta (evsât) ve fakir<br /> (ednâ) olarak üç sınıfa ayrılmıs; âlâ 48, evsât, 24, ednâ 12 akçe cizye ödemistir.<br /> 2- Ticaret Üzerinden Alınan Vergiler<br /> Osmanlı Devleti&#8217;nde ticaret üzerinden alınan vergiler _htisab Rusumu<br /> olarak nitelendirilmistir. Bu vergiler ihtisab agası, muhtesib, ihtisab emini olarak<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 3<br /> adlandırılan memurlar tarafından toplanmıstır. Ticaretten alınan vergilerin önemli<br /> bir bölümü merkezi hazineye gönderilmis, kalan kısmı tahsildarların giderleri için<br /> kullanılmıstır. _htisab vergileri sunlardır (Kazıcı, 1987:147:186):<br /> &#61589;&#61472;Yevmiye-i Dekâkîn (Kepenk Açma Vergisi): Günlük ihtiyaç<br /> maddeleri satan dükkanlardan alınan vergilerdir. Bu vergiler dükkanlardan ve<br /> hanlardan her gün tahsil edilmekteydi.<br /> &#61589;&#61472;Damga Resmi: Bu vergi devlet görevlilerinin, bazı malların<br /> pazarlarda satısa uygun olup olmadıklarını kontrol etmelerine karsılık olarak<br /> ödenen vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Bâc-ı Pazar: Pazarlarda alınıp-satılan ürünler üzerinden alınan<br /> vergidir. Sehirlerin girisinde alınan bu vergi esyanın degerinin % 20 civarındadır.<br /> &#61589;&#61472;Gemi _htisabiyesi: Gemilerin limanlarda indirdikleri mallar<br /> üzerinden alınan vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Resmi Bitirme: Sebze, peynir, yogurt, tursu, pasta, sekerleme ve<br /> pastırmacıların ürettikleri ürünlerin üzerinden kabala (götürü/toptan) olarak yılda<br /> iki kez tahsil edilen vergidir.<br /> 3- Tarımsal Ürünler ve Arazi/Tarım Alanları Üzerinden Alınan<br /> Vergiler<br /> Osmanlı çiftçisinin üzerinde çalıstıgı toprakların büyük bir kısmı devlete,<br /> vakıflara, çok az bir kısım mülk ve çiftlikler ise özel sahıslara aitti. Devletin sahip<br /> oldugu topraklar üzerinde üretimde bulunan köylülerin idaresi ve vermekle<br /> mükellef bulundukları vergilerin tahsili görevi, dirlik olarak has, zeamet ve tımar<br /> sahiplerine verilmisti (Göçer, 1965:43). Toprak ve ziraat, Osmanlı Devleti&#8217;nin<br /> maliyesinin en önemli kaynaklarındandı. Köylülerden yani tarımdan alınan<br /> vergiler arasında, hububattan tahsil edilen Ösür ve Salariye Vergileri, Nüzül ve<br /> Sürsat bulunmaktaydı.<br /> &#61589;&#61472;Ösür: Bölgelere ve sartlara göre toplam tarımsal üretimin 1/5 ile<br /> 1/10&#8217;u oranında ayni ve nakdi olmak üzere iki sekilde tahsil edilirdi.<br /> &#61589;&#61472;Haraç: Haraç genellikle müslüman olmayanlardan alınan vergi<br /> olmasına ragmen topraklarda ekim yapan çiftçilerde elde ettikleri ürünlerden<br /> dolayı haraç vergisi öderlerdi (Giray, 2001:41).<br /> _ Salariye: Salariye (salarlık) ösür tahsili sırasında tahsildarların,<br /> hasat dönemi boyunca kendilerine ve hayvanlarına yem olmak üzere köylülerden<br /> topladıkları ek vergidir.<br /> Osmanlı Devleti&#8217;nde reaya, ziraat faaliyetlerinde kullandıgı araziler<br /> üzerinden &#8220;Çift Resmi&#8221;, &#8220;Dönüm Resmi&#8221; gibi çesitli vergiler ödemekteydi. Bu<br /> vergiler (Bknz. _nalcık, 1959:571-581; Dursun, 1986:166; Ertas, 1947:502):<br /> &#61589;&#61472;Çift Resmi: Fatih Kanunnamesi&#8217;nde; bir çift tasarruf eden raiyyet<br /> yılda üç hizmet veya bunun karsılıgında olarak üç akçe vere, bundan baska bir<br /> orak (yani ot) ve bir dögen (saman) ve bir kagnı odun vere ve ayrıca boyunduruk<br /> resmi olarak iki akçe vere, bu yedi kulluk (hizmet) yerine para almak lazım gelse<br /> 22 akça olarak ödenen vergidir.<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 4<br /> &#61589;&#61472;Çift Bozan Resmi: Tımar sahibi kendi defterinde yazılı raiyyetin<br /> tımarında çalısmasını denetlemek hakkına sahipti. Çiftbozan resmi/vergisi<br /> uygulaması hür köylülükle bagdasmamaktadır. Ancak Osmanlı yönetimi tarımsal<br /> üretimin sürekliligini saglamak, denetlemek ve verimin düsmesini önlemek için<br /> bu tür kayıtlar koymustur. Çiftini terk edip baska yere giden reaya, mahkeme<br /> kararıyla 10 yıl içinde geriye göç etmeye zorlanabilirdi. Bu verginin miktarı 300<br /> ile 70 akçe arasındaydı. Sehirlere yerlesenler bu vergiyi 20 yıl ödemekle yükümlü<br /> tutulmuslardı.<br /> &#61589;&#61472;Dönüm Resmi: Dönüm Resmi&#8217;nin miktarı bölgelere ve verime<br /> göre degisik miktarlarda alınmaktaydı. Bazı bölgelerde iki dönüme bir akçe,<br /> bazılarında üç dönüme bir akçe, az verimli arazilerde 4-5 dönüme bir akçe dönüm<br /> resmi alınırdı.<br /> 4- Hayvanlar Üzerinden Alınan Vergiler<br /> Osmanlı mali sisteminde hayvanlardan alınan vergiler sunlardır (Bknz.<br /> Kazıcı, 1977:114-118; Pakalın, 1992:25-26; Ünal, 2002:155; Linder, 2000:111):<br /> &#61589;&#61472;Adet-i Agnam: Koyunlardan alınan Adet-i Agnam (resm-i<br /> agnâm) bazı küçük farklılıklar dısında genellikle her vilayette 2 koyuna bir akçe<br /> olarak alınmıstır.<br /> &#61589;&#61472;Selamet Akçası: Koyun sürülerinin meskun mahal ve yerlerden<br /> geçisi sırasında alınan vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Zebiha Resmi: Sehir ve kasabaların dısında insa edilmis bulunan<br /> mezbahalarda kesilen hayvanlardan alınan vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Ondalık Agnam Resmi: Sadece Rumeli Bölgesi&#8217;ndeki hayvanlardan<br /> alınan vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Agnam Bacı: Pazar ve panayırlara getirilen koyun ve keçi<br /> ticaretinden alınan vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Agıl Vergisi: II. Beyazıt Kanunnamesi&#8217;nde agıl resminin sürü basına<br /> iki akçe olarak alınmasına hükmedilmistir. Verginin oranı vilayetlere ve zamana<br /> göre farklılık göstermekteydi. Fatih Sultan Mehmet Dönemi&#8217;nde koyun agılı<br /> basına 2 akçe iken, I. Selim&#8217;in zamanında 3 akçeye çıkarılmıstır. Vilayet<br /> Kanunnameleri&#8217;nde oran 300 koyunluk sürü basına bir akçeden 5 akçeye kadar<br /> arttırılabildigi gibi, 10 koyun basına 1 akçeye kadar da yükseltilebiliyordu.<br /> &#61589;&#61472;Otlak Resmi: Sürülerini, baska bir tımar sahibinin topraklarında<br /> otlatan veya miri topraklarda yaylatan sürü sahipleri ve göçebe kabilelerden yılda<br /> bir defa alınan vergidir.<br /> 5- Gümrük Resimleri<br /> Osmanlı Devleti&#8217;nde ülke içinde bir iskeleden baska bir iskeleye deniz<br /> yoluyla; bir sehir veya kasabadan diger bir sehir ve kasabaya kara yoluyla<br /> nakledilen mallardan çesitli adlarla gümrük resmi alınmıstır.<br /> Gümrük resmi bazı mallarda malın o andaki degerine göre, bazı mallarda<br /> ise yük basına alınırdı. 17. yüzyıldan itibaren de her mal için belirli gümrük resmi<br /> tarifeleri uygulanmaya baslanmıstır (Ünal, 2002:173; Kazıcı, 1997:147-148):<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 5<br /> &#61589;&#61472;Amediye: Osmanlı Devleti hudutları dahilinde bulunan sehirler<br /> arasında (kara ve deniz yolu ile) gönderilen emtia için, gönderildigi yerde alınan<br /> vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Refetiye: Osmanlı sınırları dısına çıkarılan emtiadan çıkıs esnasında<br /> alınan, gümrük vergisi benzeri vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Mastariye: Yabancı bir devletten Osmanlı toprakları dahilindeki bir<br /> sehir veya iskeleye getirilip satılan maldan alınan gümrük vergisidir.<br /> &#61589;&#61472;Murûriye: Osmanlı Devleti&#8217;nin topraklarına, dısarıdan giren fakat<br /> içerde tüketilmeyip baska bir ülkeye gönderilen emtiadan (geçis hakkı için) alınan<br /> vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Bâc-ı Pazar: Ön Asya ve Anadolu&#8217;da kurulan Türk-_slam<br /> Devletleri&#8217;nden beri uygulana gelmis gümrük resmi anlamına gelen bir ıstılah<br /> olan bac, sancak kanunnamelerinde sancaga hariçten gelen fakat orada<br /> satılmayarak transit geçen ticaret metaından alınan vergi olarak tanımlanmıstır.<br /> Damga ise pazarda satılan ticari mallardan alınan bir vergidir. Örnegin; Harput<br /> Sancagı&#8217;nda kara damga da denilen bu vergi, sehre getirilip satılan mallardan % 5<br /> oranında alınmaktaydı.<br /> 6- Örfi Vergiler<br /> Bu tür vergiler hükümdarın iradesi ile tarh olunan vergilerdir. Osmanlı<br /> Devleti&#8217;nde örfi vergiler (Bknz. Varcan, 2000:59-62; Öner, 2005:156; Es,<br /> 1989:114):<br /> &#61589;&#61472;Rusûm-ı Örfiye: Devletin idare ve yargı organlarının yürüttügü<br /> hizmetler karsılıgında tahsil edilen vergilerdir. Harç benzeri vergiler tevzi<br /> defterlerine dahil edilmeyip dogrudan hizmeti yapan kisiler tarafından tahsil<br /> edilmistir.<br /> &#61589;&#61472;Tekalif-i Divaniye (Avarız-ı Divaniye/Avarız Vergileri): Bu<br /> vergiler merkez hazinesi tarafından tahsil edilmekteydi. _lk avarız vergisi<br /> hazinede yeterli düzeyde ödenek olmadıgı 1509 yılında ordu ve donanmanın<br /> ihtiyacını karsılamak amacıyla II. Beyazıd Dönemi&#8217;nde &#8220;_mdadiye-i Seferiye&#8221;<br /> adıyla yürürlüge konulmustur (_slam Ansiklopedisi, 1991:108-109).<br /> Osmanlı Devleti daha kurulus devrinde, normal ser&#8217;i hukuk ve örfi<br /> resimlerin dısında harp gibi olaganüstü zamanlarla sınırlı olmak üzere, halktan<br /> çesitli adlar altında nakdi, sahsi hizmet ve aynen mal teslimi seklinde birçok<br /> fedakarlıklar talep etmistir. Avârız akçesi olarak alınan bu maktû ve nakit vergi<br /> zaman içerisinde paranın deger kaybına baglı olarak arttırılmıstır. Önceleri savas<br /> harcamaları için toplanırken, 16.yüzyılın sonlarına dogru her yıl düzenli olarak<br /> toplanan vergi halini almıstır. Tarımdan alınan olaganüstü vergiler sunlardır<br /> (Bknz. Güçer,1964: 42-80; Devlet Arsivleri, 2004):<br /> &#61589;&#61472;Nüzül: Askerin iasesi için hazırlanan erzak anlamına gelen<br /> Nüzül; askeri birliklerin gıda ihtiyacı için yörelerden un, arpa vb. ayni olarak<br /> alınan bir vergidir.<br /> &#61589;&#61472;Sürsat, Bedel-i Sürsat: Sürsat, reayânın gerektiginde askerî<br /> birliklere yem, yiyecek maddesi ve yakacagı, belirlenen bir fiyat üzerinden<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 6<br /> saglamasıdır. Bu maddelerin baslıcaları arpa, saman, un, koyun eti, bal ve<br /> odundur. Hukuken sözlesmeye dayanan bir yükümlülük olan sürsat, askeri<br /> birliklerin geçtigi yollar veya konakladıgı yerlere yakın bölgelerden ayni olarak,<br /> uzak bölgelerden ise nakdi olarak alınmıstır.<br /> &#61589;&#61472;_stira Zahiresi: Devlet kamu ambarlarına hububat depolamak,<br /> cepheye giden veya cepheden dönen orduların iaselerini karsılamak için bazen<br /> nüzül ve sürsat yerine istiraya basvurmustur. Yani halk, devletin tespit etmis ettigi<br /> fiyatlarla, belirli miktarda erzak teslim etmege zorunlu kılınmıstır.<br /> 7- Maktu Vergiler<br /> Ösür gibi mahsulden ayni olarak alınan vergilere karsın, maktu<br /> (kesilmis/bölünmüs) vergilerin miktarı önceden belirlenmis ve sabit olup ürünün<br /> veya yapılan isin az ve çok olması vergi oranını degistirmemekteydi. Bu gruba<br /> giren vergi ve resimler, ayni olarak tahsili mümkün olmayan hususlar için<br /> geçerliydi. Örnegin; genellikle bag ve bahçelerin ürünleri maktu olarak<br /> vergilendirilmistir. Bunun nedeni meyve ve sebze, hububat gibi dayanıklı mal<br /> degildir. Ayrıca koyun, keçi gibi hayvanlar ile degirmen, bezirhane vs. gibi<br /> isletmelerden de maktuiyyet üzere yani nakit olarak vergi alınmaktaydı. Resm-i<br /> âsiyâb degirmenin yılda kaç ay çalıstıgına göre degismekte genellikle, her ay için<br /> 5 akça vergi ödenmekteydi (Ünal, 2002:168).<br /> 8- Arızi Vergiler<br /> Miktarı sabit olmayıp, kaynagı belirsiz olan vergi ve resimlere arızi<br /> vergiler denilmektedir. Bu resimlerin tasarruf hakkı tımarın statüsüne göre<br /> degismekteydi. Ancak serbest tımar sahipleri bunların tamamını tasarruf<br /> edebilmekte, serbest olmayan tımar sahipleri sadece yarısını alabilmekteydi.<br /> Diger yarısını ise subası ve sancakbeyleri almaktaydı. Arızi vergiler sunlardır<br /> (Ünal, 2002:169):<br /> &#61589;&#61472;Bâd-ı Heva: Evlenen kız ve dul kadınlardan alınan resm-i arûs, cürmi<br /> cinayet, niyâbet, resm-i tapı, resm-i zemin, yave, abd-i abık, kenizek, tütün<br /> resmi, adet-i destbâni vs. gibi adlar altında da tahsil edilen vergilerdir. Bugün<br /> kullandıgımız bedava kelimesi, nereden geldigi belli olmayan anlamındaki bad-ı<br /> heva&#8217;dan gelmektedir.<br /> &#61589;&#61472;Cerâim-i Hayvanât: Bu resim herhangi bir sahsın atı veya sıgırı<br /> baskasının ekinine girip zarar verdigi takdirde hayvan sahibinden alınırdı.<br /> &#61589;&#61472;Resm-i Arûs: Serbest tımarlarda sipahinin nikahlanan genç kız veya<br /> dul kadınlardan aldıgı resimdir.<br /> &#61589;&#61472;Tapu Resmi: Mülkiyeti devlete ait araziden çiftlik tasarruf eden<br /> reayanın, bir defaya mahsus olmak üzere sipahiye resm-i tapu adı altında ödedigi<br /> resimdir.<br /> &#61589;&#61472;Cürüm ve Cinayet Resmi: Osmanlı ceza hukukuna göre suçlular<br /> isledikleri suçun cezasına ve zenginlik derecesine göre para cezası ödemeye<br /> mahkum edilirlerdi. Kadı&#8217;nın hükmünden sonra serbest tımar sahipleri ya da<br /> subası ve sancakbeyleri cürüm ve cinayet resmi alırlardı.<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 7<br /> B- Osmanlı Mali Sisteminin Genel Degerlendirilmesi<br /> 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı maliyecilerinin daha önce<br /> karsılasmadıkları bir tarzda &#8220;kronik bütçe açıkları&#8221; meydana gelmeye baslamıstır.<br /> Aziz Efendi&#8217;nin bu dönemde yasanan mali sorunların nedenleri ve çözümlerine<br /> iliskin olarak padisaha sundugu Islahat Teklifi&#8217;nde &#8220;III. Murad zamanından<br /> (1574-1595) beri vezir sayısının kanunda belirtilen sayıyı astıgı, defterde<br /> muayyen hasları olmayan bu vezirlere havass-ı hümayun (padisah hasları) dan<br /> gelir tahsis edildigi, vezirlerin de bu gelirleri iltizam yoluyla kapıkullarına<br /> verdikleri, mültezimlerinse &#8211;iltizamı ellerinde bulundurdukları sene içinde<br /> ödedikleri kira bedelini kat kat çıkarmak istemeleri yüzünden- reayanın<br /> yoksullastıgını&#8221; belirtir. Bu durum fasit bir daire halini almıs, padisah hasları<br /> hem ekonomik hem de askeri açıdan verimsiz kullanıma terkedilmistir. IV.<br /> Murad&#8217;ın vezirlerin islerini de yoluna koydugunu belirten Aziz Efendi, sultanın<br /> vezir sayısını da azaltması beklenirken tersini yaparak zaten fazla olan vezir<br /> sayısın 8&#8217;den 11&#8217;e çıkarmasını da elestirmektedir&#8221; (Öz, 1997:80).<br /> Bütçe açıklarının en önemli nedenleri: &#8220;Devletin siyasal gücünün<br /> gerilemesinin sonucu olarak tasrada vergi toplama ve bu gelirlerin merkeze<br /> aktarılması sürecinde ortaya çıkan güçlükler4 (Pamuk, 2000: 149)&#8221;, &#8220;savas<br /> tekniklerinin degisimi sonucunda savunma harcamalarındaki artıs5&#8221;, &#8220;tımar6 ve<br /> vakıfların7 vergi gelirlerine daha çok el koyması8&#8221; ve &#8220;sıvıs yılı*&#8221; uygulamasıdır.<br /> Asagıdaki tabloda 1523-1696 yılları arasındaki bütçe gelir ve giderleri yer<br /> almaktadır. Tablodan da görüldügü gibi artan kamu giderleri karsısında bütçe<br /> gelirleri yetersiz kalmıs ve bütçe açıkları sürekli olarak artmıstır.<br /> Tablo : 1523-1696 Yılları Arası Osmanlı Bütçeleri<br /> Yıllar Endeks Gelirler (akçe) Giderler Bütçe Açıkları<br /> Nominal Reel Nominal Reel Nominal Reel<br /> 1523-4 100 116.888.385 116.888.385 118.783.849 118.783.849 -1.895.464 -1.895.464<br /> 1565-6 100 183.088.000 183.088.000 189.657.000 189.657.000 -6.569.000 -6.569.000<br /> 1566-7 93 348.544.150 324.703.730 221.532.453 206.379.630 127.011.697 118.324.100<br /> 1592-3 53 293.400.000 154.173.020 363.400.000 190.894.020 -70.000.000 -36.721.000<br /> 1608 44 503.691.446 225.530.870 599.191.446 264.723.370 -95.500.000 -39.192.500<br /> 1654 42 537.356.433 225.635.960 658.358.459 276.444.770 -121.002.026 -50.808.810<br /> 1666-7 35 553.429.229 194.530.370 631.861.656 222.099.360 -78.432.427 -27.568.990<br /> 1687-8 35 700.357.065 246.175.500 901.003.350 316.702.670 -200.646.285 -70.527.170<br /> 1691-2 26 818.188.665 210.274.480 929.173.910 238.979.690 -110.985.245 -28.705.210<br /> 1696-7 26 938.672.901 241.238.930 1.096.178.240 281.717.790 -157.505.339 -40.478.860<br /> Kaynak: (Tabakoglu,1985:17).<br /> Kamu harcamalarının ve artan savas harcamalarının finansmanı için,<br /> önceki yıllarda olaganüstü dönemlerde toplanan Avarız9 türü vergiler, bu<br /> dönemde sürekli olarak toplanmaya baslanmıstır. Bütçe açıklarını gidermede<br /> zaman zaman tagsislere de basvurulmustur. Tagsis islemi sayesinde, bir yandan<br /> dolasımdaki para miktarı arttırılmıs, bir yandan da devlete ödemelerinde<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 8<br /> kullanabilecegi yeni bir fon olusturulmustur. 1585 tagsisi sonrasında bütçe<br /> açıklarını kapatmak için basvurulan tagsisler ve iç borçlanmalar, birer istisna<br /> olmaktan çıkıp, neredeyse kural haline gelmistir. Merkezi devletin süreklilik<br /> kazanan mali bunalımları asmak için basvurdugu önlemler ise, hem çesitli<br /> kesimlerin siyasal tepkilerine yol açmıs hem de Osmanlı ekonomisi üzerinde<br /> önemli sonuçlara yol açmıstır (Pamuk, 1999:138-146).<br /> II-CELAL_ AYAKLANMALARI NEDENLER_ VE SONUÇLARI<br /> Maliye teorisyenleri ve uygulamacıları hem vergi gelirlerini arttırmak<br /> hem de mükelleflerin vergiye karsı tepkilerini azaltmak/engellemek için sürekli<br /> arayıslar içinde olmuslardır. Kimlerin vergi dısı bırakılacagını ve kimlerin ne<br /> ölçüde vergi vereceklerini adil bir biçimde belirlemek vergiciligin en zor<br /> alanlarından birisidir. Dolayısıyla vergilemenin adil olup olmadıgı üzerindeki<br /> karsılıklı tartısmalar insanlık tarihinde devleti idare edenler ile idare edilenler<br /> arasında süregelen çekisme konularından birisini olusturmus/olusturmaktadır. Bu<br /> durum zaman zaman halk-devlet iliskilerini olumsuz yönde etkileyerek ülkeleri<br /> toplumsal bunalımlara sürüklemistir. Romalıların, kendilerine her seyin mesru<br /> oldugunu sanan vergi memurlarının kural dısı davranıslarına karsı ayaklanmaları,<br /> _mparatorlugun gitgide zayıflamasına yol açmıstır. Montesquieu&#8217;nun &#8220;Ancak<br /> zayıflamakta olan devletlerde daha çok haraca (vergiye) ihtiyaç duyulur ve o<br /> suretle ki yükler, onu daha az tasıyacak durumda oldukça artırılmak zorunda<br /> kalınır&#8221; seklinde belirttigi gibi, Roma&#8217;nın zayıflaması, haksız/yanlıs vergi<br /> uygulamaları nedeniyle gittikçe artarken, mali sorunlara çözüm bulmak için<br /> vergiler daha da agırlastırılmıs ve Roma, savasın sonunda Barbarlar tarafından<br /> istila edilmistir (Launfenburger, 1967:285).<br /> Avrupa ülkeleri hem pagan dönemlerinde hem de hıristiyan olduktan<br /> sonra vergi ödememek için sürekli direnis göstermislerdir. Bu direnisin temelinde<br /> idare edenlerle idare edilenlerin aynı ırktan olmayısları asıl etkenlerden birisidir.<br /> Roma Egemenligi ve Hun ve Cermen istilalarında, Avrupa&#8217;nın yerli halkı,<br /> yabancıların savas harcamalarını karsılarken, kendilerine zulmedenlerin güçlerini,<br /> emekleri ve gelirleri yoluyla arttırmak zorunda kalmıs oldukları için hissen ve<br /> düsünce olarak vergi ödemeye karsı durmuslardır. Avrupa&#8217;da oldukça düzenli<br /> devletler kurulduktan sonra da bu direnis devam etmis; derebeylik dönemlerinde<br /> senyör ile serf ve tebaa ayrı soydan oldugundan dolayı birbirleriyle çatısmıslardır.<br /> Çünkü senyörler için &#8220;tebaa adi, asagılık ve itaatla yükümlü bir yaratıktır&#8221;. Buna<br /> mukabil tebaa için de efendi, gaddar ve zalim bir beladır. Kendisini sömüren ve<br /> küçük gören bir yabancıdır. Soya dayanan bu hislere dayanan vergileme Avrupa<br /> Devletlerinin en önemli sorunlarından birisi olmustur. Bu sorunun çözümü için<br /> uzun mücadeleler yapılmıs, bu süreçte vergileme yetkisine sahip meclisler<br /> kurulmasını saglamıstır. Bu meclisler vergileme tartısmaları sonunda günümüzde<br /> parlamentolar gelismesine neden olmustur (Tugcu, 1972:10).<br /> _ngiltere&#8217;de Yüz Yıl Savasları&#8217;ndan sonra vergilerin arttırılması, rahipler<br /> ve asiller sınıfının toplumdaki egitici ve askerlik görevleri dolayısıyla vergiden<br /> muaf tutulmaları burjuva ve köylü sınıfının üzerinde büyük baskılara yol açmıstır.<br /> _ngiltere&#8217;de Büyük Özgürlük Fermanı&#8217;ndan (1215) baslayarak, Haklar Bildirgesi<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 9<br /> (1688) biçiminde devam eden gelismeler, kralın bazı vergileme yetkilerinin<br /> parlamentoya devredilmesiyle sonuçlanmıstır. _ngiltere&#8217;de siyasal iktidarın<br /> vergilendirme gücünün sınırlandırılması 17. yüzyılda, Kara Avrupası&#8217;nda ise 18.<br /> ve 19. yüzyıllarda gerçeklestirilebilmistir. 1789 Fransız Devrimi&#8217;nin önemli<br /> nedenlerinden birisi keyfi vergiler konulması olmustur. Devrimden sonra ilan<br /> edilen _nsan ve Vatandas Hakları Demeci&#8217;nde vergilemede esitlik ve genellik<br /> ilkeleri ile vergilerin yasallıgı ilkesi hükme baglanmıstır (Öncel vdg,1992:8).<br /> Amerikan ayaklanmasının nedenleri arasında da agır ve adil olmayan vergiler ilk<br /> sırada yer almıstır.<br /> Osmanlı Anadolu&#8217;su 16. yüzyıl ve 17. yüzyılda, nüfus yapısını bile<br /> önemli ölçüde degistiren Celali Ayaklanmaları&#8217;na sahne olmustur. Celali<br /> Ayaklanmaları, vergilerin yükü altında ezilenler, toprakları ellerinden alınmıs eski<br /> sipahiler, topraksız köylüler, geçim sıkıntısı çekenler v.b. grupların çıkardıkları<br /> Anadolu&#8217;daki en büyük isyan hareketlerindendir. 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu<br /> halkının tepkisinin genel adı olarak kabul edilen &#8220;Celali Ayaklanmaları&#8221;nın<br /> önemli nedenlerinin basında isyancı liderlerden daha önce devlet tarafından<br /> tanınan mali rantların geri alınması ve köylülerin bazı yöneticilerin baskıcı<br /> sömürülerine tepkileri gelmektedir. 17. yüzyılda yasanan mali kriz Osmanlı<br /> Devleti&#8217;nin mali sistemini derinden etkilemistir. Mali sistemde olusan bu mali<br /> sorunlara çözüm süreciyle birlikte söz konusu durumdan kendi çıkarları için rant<br /> arayısı pesinde kosan bir takım kisiler ve gruplar ortaya çıkmıstır.<br /> A-1509-1590 Döneminde Yasanan Celali Ayaklanmaları<br /> Bu dönemdeki ayaklanmaların baslıca nedenleri: &#8220;mezhep çatısmaları,<br /> merkezi yönetim ile Anadolu&#8217;daki Türkmenler arasında yasanan sorunlar, _ran&#8217;ın<br /> dıs politikası, tımar sahiplerinin tımarlarının ellerinden alınması, sürekli artan<br /> vergi yükü ve sömürüdür&#8221; (Avcıoglu, 1987:58-65; Akdag, 1999:119-150; Sümer,<br /> 1980:160-175).<br /> Bu dönemdeki ayaklanmaların baslangıcı olarak Sah Kulu<br /> Ayaklanması&#8217;nı (1509-1510) kabul edebiliriz. Tımarları kendilerinden alınarak<br /> haksızca baskalarına verilen ve içlerinde çogunlugunun Teke _li&#8217;nden (Antalya)<br /> olanların olusturdugu sipahiler ve bölgedeki Türkmenler mezhep çatısmalarının<br /> etkisiyle Sah Kulu Ayaklanması&#8217;nı çıkarmıslardır. Seyh Celâl Ayaklanması&#8217;nda<br /> (1517) Seyh Celal &quot;yoksul insanların, topraksız köylülerin, agır vergiler altında<br /> ezilenlerin hayatını düzeltmek, onlara mutluluk getirmek için&quot; yaklasık 20 bin<br /> kisiyi toplamıstır. Bu ayaklanmaya katılanlara Osmanlı yöneticileri tarafından<br /> &quot;Celâli&quot; adı verilmis ve bu tarihten sonra da Osmanlılar, bu terimi ne türden<br /> olursa olsun bütün ayaklanmalar için kullanmıslardır.<br /> Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın tahta geçtikten sonra mali bunalıma engel<br /> olmak için &quot;arazi tahriri&quot;ni yenilemek suretiyle, hazine gelirini arttırmaya yönelik<br /> hareketleri ülke çapında halkın tepkisine neden olmustur. Bunun nedeni hem<br /> tımarlı sipahilerin hem de çiftçilerin (raiyyetin) arazi yazım sonuçlarından<br /> etkilenecek olmalarıydı. _l yazıcılarının sipahilerin beratlarında kayıtlı yerlerden<br /> &quot;ifrazlar&quot; bularak hazineye geri alacakları tarlaların dönümlerini fazla göstererek<br /> de çiftçilerin vergi yükünü agırlastıracakları söylentileri halkın hosnutsuzlugunu<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 10<br /> arttırarak aniden genis isyanların çıkmasına yol açmıstır (1525-1527). Ayaklanma<br /> _lyazıcı Kadı Muslihiddin&#8217;in arazi vergilerini arttırmasına karsı yapılan itirazlarda,<br /> kimi Bozok Türkmen ileri gelenlerine &quot;sakallarını kestirmek&quot; gibi Türkmenler<br /> tarafından kendilerine hakaret olarak nitelendirilen cezalar vermesi nedeniyle<br /> baslamıstır. Olaylar kısa zamanda Sivas, Yesilırmak çevresi, Maras, Adana,<br /> Tarsus ve _çel bölgelerine yayılmıstır (Akdag, 1999:119).<br /> Celali Ayaklanmaları&#8217;nı dönemin tarihçisi Peçevi [Yıl 932-(1525-56)]<br /> &#8220;Dinin koruyucusu saadetli padisah, muzaffer _slam askeri ile bir süre kafir<br /> ülkelerini talan ve yakıp yıkma isleriyle ugrasırken Bozok Türkmenleri&#8217;nden<br /> adları geçen eskıya ayaklanıp önce o bölgede görevli olan Muslihüddin adındaki<br /> kadıyı, bunun katibi Mehmet&#8217;i ve Hersekzade Ahmet Pasa&#8217;nın oglu Sancakbeyi<br /> Mustafa Bey&#8217;i öldürdüler. Sivas Vilayeti&#8217;ne saldırarak, reayanın mal ve yiyecegini<br /> yagmaya ve yakıp yıkmaya basladılar&#8221; seklinde açıklarken ayaklanmanın<br /> nedenini Ali Efendi ise: &#8220;Adı geçen Sülün&#8217;ün tasarrufunda olan mezraaya iki yüz<br /> akçe vergi yazarlar. Her ne kadar o bu paradan yüz akçesinin bagıslanmasını ve<br /> yalnız ve yalnız yüzünün alınmasını rica ederse de dinlemezler. Sülünoglu ise<br /> isteginde direnir. En sonunda öfkelenen görevliler, Sülünoglu&#8217;nun adamlarından<br /> birini saklayıp uzun sakalını keserler ve iskence ederler. Rica ve yakarmaları<br /> kabul olunmadıgından gayri böyle bir ihanete de ugrarlar. _ste bu yüzden<br /> ayaklanıp kendilerine baglanıp katılmayanları öldürürler ve mallarını yagma<br /> ederler&#8221; seklinde anlatmaktadır (Baykal, 1999:122-123).<br /> Ayaklanmalar birbirini takip etmis; Çukurova Bölgesi&#8217;nde Domuzoglan,<br /> Bagçe Bey ve Mustafa oglu Veli Halife ayrı ayrı isyanlar çıkarmıslarsa da<br /> bunlardan en önemlisi Kalender Çelebi&#8217;nin _syanı (1528)&#8217;dır. Bu ayaklanmanın<br /> diger ayaklanmalardan daha büyük ve siddetli olması nedeniyle, ayaklanmayı<br /> bastırmak için bizzat Vezir-i Azam _brahim Pasa tarafından bir ordu harekete<br /> geçmis, fakat Kalender Çelebi tarafından agır bir bozguna ugratılmıstır. Ancak,<br /> ayaklanmanın asıl nedenini arastırarak Kalender Çelebi&#8217;nin etrafına toplanan<br /> kisilerin çogunun, dirlikleri kesilmis sipahilerin oldugunu tespit etmesi üzerine<br /> _brahim Pasa dirlikleri ellerinden alınan beyleri çagırarak dirliklerinin geri<br /> verilecegini taahhüt etmis ve bunun üzerine bu kisiler Kalender Çelebi&#8217;nin<br /> yanından ayrılmıslar, 300-500 kisi ile kalan Kalender Çelebi de kolayca maglup<br /> edilerek ayaklanma sona erdirilmistir (Sümer, 1980:172).<br /> B-1593 Sonrasında Yasanan Celali Ayaklanmaları<br /> Bu dönemdeki ayaklanmalar, 1593&#8217;te baslayan Avusturya seferinin<br /> uzaması sonucu olan büyük Celâli Ayaklanmaları&#8217;dır. Bu ayaklanmaların basında<br /> çogu kapıkulu ordusunun atlı birliklerinde vazife gören veya beylerbeyi ve sancak<br /> beylerinin emrinde bölükbasılık, çavusluk, subasılık gibi hizmetlerde bulunan<br /> küçük rütbeli Anadolu Türkleri&#8217;dir (Sümer, 1980:186).<br /> 1598 yılında Karayazıcı Abdülhalim Bey (1598); sekbanlık, bölükbasılık,<br /> kale muhafızlıgı yapan ve hatta Celali eskıyalarıyla mücadele eden birliklerin<br /> basında kumandanlık yapan bir kisi olup, kendisine bu hizmetlerinden dolayı<br /> sancakbeyligi verilmistir. Ancak kaymakamlıga bir baska bey atanınca isyan<br /> etmistir. Gerek Karayazıcı&#8217;nın kendi kisiliginde ve gerekse köylü olsun, asker<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 11<br /> olsun, ayaklamaya katılanların ortak yönü, dirliklerinin kesilmesini önlemek ve<br /> vergi yükü artısına tepki göstermektir (Yetkin, 1984:134-145).<br /> Kalenderoglu (1607), Muslu Çavus (1607), Yusuf Pasa (1607),<br /> Cennetoglu (1625), _lyas Pasa (1627) ve Karahaydaroglu (1647) yıllarında<br /> dirliklerinin ellerinden alınması veya yerel idarecilerin halka karsı yaptıkları<br /> zulümlerden dolayı ayaklanan diger celaliler olmuslardır (Uluçay, 1944: 22-40).<br /> C-Sipahilerin Ayaklanmalara Katılma Nedenleri<br /> Celali Ayaklanmaları&#8217;nın katılımcılarına bakıldıgında, yeni mali<br /> düzenlemelerden ve özellikle de Anadolu&#8217;da meydana gelen bir çok sosyal ve<br /> dogal olaydan etkilenen önemli bir sipahi (tımarlı) kesimin varlıgı görülmektedir.<br /> Bu kesimin ayaklanma nedenleri ise söyle sıralayabilir:<br /> i. Sipahilerin Savaslardan Kaçması ve Tımarlarının<br /> Merkezi Yönetim Tarafından Ellerinden Alınması: III.<br /> Mehmed&#8217;in saltanatının en büyük savası olarak gördügü, zaferle<br /> sonuçlanan Haçova Savası&#8217;nın (1596) sonunda Cagalazede Sinan<br /> Pasa, ordudaki disiplini korumak amacıyla, savastan kaçanları<br /> tespit etmek için bir yoklama yaptırmıstır. Bu yoklamada<br /> bulunmayanlar &quot;firari&quot; sayılmıs, tüm mal ve mülklerine devlet<br /> tarafından el konulmustur. Bu karar yalnız Haçova&#8217;da savas<br /> alanından kaçanları degil, orduya hiç katılmayan sipahileri de<br /> etkilemistir. Firari Defteri&#8217;nde yalnızca 2000-4000 akçe ile 20,000-<br /> 50,000 akçe getiren dirlik sahiplerinin adı da yer almıs ve 30.000<br /> sipahinin tımarları ellerinden alınmıstır. Askeri sınıftan binlerce<br /> kisinin isyan etmesinde bu eylem etkili olmustur (Griswold, 2000:<br /> 16).<br /> ii. Vergilerin _ltizam Yöntemiyle Toplanması ve<br /> Yöntemin Yaygınlasması: Savas teknolojisindeki degisiklikler<br /> nedeniyle, merkezde daha büyük ve daimi ordular olusturma geregi<br /> ortaya çıkınca, tımar düzeni hem askeri hem de mali önemini<br /> yitirmeye baslamıstır. Böylece devletin tarımsal artıgın daha büyük<br /> bir bölümünü merkezde toplaması yönündeki baskılar da artmıstır.<br /> 16. yüzyılın sonlarına dogru devlet, tımar düzenini terk ederek<br /> iltizama geçmeye baslamıstır*. Mukataa adı verilen birimlerden<br /> belirli süreler için vergi toplama imtiyazı müzayede yoluyla<br /> satılmaya baslanmıstır. Tımar düzeninde sipahilerin vergi olarak<br /> toplanan ürünlerin nakde çevrilmesi görevini, mültezimler veya<br /> onların yerel temsilcileri üstleniyordu. _ltizam sistemine<br /> geçilmesiyle birlikte sipahi tarafından nakit olarak toplanan çift<br /> resmi gibi vergilerin de terk edilmesi, sipahilerin geçimlerini<br /> saglamalarını zorlastırmıstır (Pamuk, 2000: 94).<br /> iii. Sipahi Gelirlerinin Enflasyon Nedeniyle Reel Olarak<br /> Azalması: Celali Ayaklanmaları sırasında yasanan enflasyon ve<br /> köylülerin büyük göçü (kaçgunu), sipahilerin gelirini düsürmüstür.<br /> (Faroqhi, 2003:301). 16. yüzyılda fiyatlar artmaya baslayınca, para<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 12<br /> olarak toplanan vergilerin gerçek degeri erozyona ugramıstır11. Bu<br /> durumda merkezi devlet, söz konusu vergilerin bir bölümünün<br /> miktarlarını sık sık arttırmaya çalısmıstır. Ancak Avrupa&#8217;da oldugu<br /> gibi Osmanlı Devleti&#8217;nde de bu çabalar enflasyon karsısında<br /> yetersiz kalmıstır. 1585 yılındaki büyük tagsis sonrasında, devlet bu<br /> tür vergilerin miktarlarını yeniden saptamaya yönelmemistir.<br /> Böylece özellikle tımar düzeni çerçevesinde toplanan sabit miktarlı<br /> vergilerin önemi azalmıstır. Fiyat Devrimi&#8217;nin etkisiyle sipahilerin<br /> tarımsal üreticilerden nakit olarak topladıkları çift resmi gibi<br /> vergiler erozyona ugramıs, sipahiler güç duruma düsmüslerdir.<br /> Giderek yoksullasmaya, savas sırasında orduya katılmamaya ya da<br /> asker göndermemeye ve yüzyılın sonlarına dogru da kimi sipahiler<br /> tımarlarını terk etmeye baslamıslardır. Enflasyon karsısında, akçe<br /> üzerinden toplanan bu vergilerin düzeyinin yükseltilmesi<br /> gerekiyordu. Oysa merkezi devlet, sipahilerin topladıgı vergilerden<br /> vazgeçerek, onların yerine kırsal nüfustan avarız-ı divaniye ve<br /> tekalif-i örfiye diye anılan olaganüstü vergileri toplamaya<br /> baslamıstır. Bu tercih, sipahileri ve onların öncülük ettigi tasra<br /> ordusunu büyük bir sekilde etkilemistir (Pamuk, 2000: 140). 17.<br /> yüzyılın ortalarında, florinin 40 akçe ettigi bir dönemde tespit<br /> edilen olagan vergiler, florin 120 akçeye yükseldiginde de aynı<br /> kalmıstır. Böylece rantının asagı yukarı % 50 kadarını nakdi olarak<br /> alan sipahi, bir de topraklarının daralması sonucu, gelirinde önemli<br /> bir azalmayla karsılasmıstır (Yavi, 2002:70). 1<br /> iv. Yerel Yöneticileri Merkezi Yönetimin Ataması:<br /> Merkezde vezirler v.b. üst yöneticilerle kapıkullarının ve yine<br /> tasrada ümeranın etkinliginin artması, bunların gelirlerini artırmak<br /> için vergilendirme düzeninde iltizam usulünün yaygınlastırılması,<br /> gelismelerin önemli bir boyutunu olusturmustur. Sultanların tasrayı<br /> etkili bir sekilde kontrol edebilmek için merkezden tayin edilen<br /> beylerbeylerine dayanmaları sonucunda, 16. yüzyıl sonlarına dogru<br /> tasra yönetiminde giderek artan bir biçimde, merkezde yetismis<br /> kisiler tasra kökenlilere göre etkinlik kazanmıstır (Öz, 1997:42).<br /> Fakat eyaletlerdeki memurların terfilerinin önünün kapanması<br /> ayaklanmaları tesvik etmis, ardından da merkezin kontrolü<br /> kaybetmesine yol açmıstır. Böylece, Osmanlı merkezi bürokrasisi<br /> Celali Ayaklanmaları&#8217;nın ciddi tesvikçilerinden birisi gibi<br /> davranmıstır. Ayrıca atama düzeyindeki merkezilesme, mali<br /> durumda söz konusu olan ademi merkezilesmeyle dengelenmistir.<br /> Gittikçe artan nakit para talebi merkezi yönetimin, eyalet valilerinin<br /> gelirlerini yavas yavas azaltmasına neden olmus, artık eyalet<br /> valilerinin gerekli fonları kendi inisiyatifleri dahilinde toplamaları<br /> bir siyasal manevra alanı saglamıstır (Faroqhi, 2002:98).<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 13<br /> v. Yöneticilerin Çiftlik Kurma Egilimi: 17. yüzyılda<br /> Batı&#8217;da hububat ihtiyacının artısı ve fiyat hareketleri, Osmanlı<br /> üretim maddelerinin ticari niteliginin artmasına neden olmustur. Bu<br /> gelisim, bir yandan bugday çiftliklerinin bir yandan da hayvan<br /> yetistirme çiftliklerinin gelisimine yol açmıstır. Bunlardan bugday<br /> çiftlikleri genellikle devletin geleneksel bugday yetistiren ve daha<br /> çok Balkanlar&#8217;da yer alan ovalarında, hayvan üretme çiftlikleri ise<br /> daha ziyade _ç Anadolu&#8217;da ortaya çıkmıstır. Osmanlı Devleti&#8217;ndeki<br /> çiftliklesme egilimi küçük çiftliklerin birlestirilmesi yoluyla<br /> olusturuluyordu. Dolayısıyla çiftçiler mülklerini çesitli sekillerde<br /> kaybederken, sipahileri de dirliklerini yitiriyorlardı (Taner,<br /> 1996:46-47).<br /> vi. Çift-Hane* Sistemi&#8217;nin Çökmesi (Çift Resminin<br /> Kalkması): Çiftligin boyutları verimliligine göre altmıs ile yüz elli<br /> dönüm arasında degisiyordu.Tımarlar, tahrir defterlerinde kayıtlı<br /> oldukları halleriyle bölünemez ve degistirilemez birimler oldukları<br /> için, tımarlardan elde edilen gelirin sabitligini korumak amacıyla,<br /> çift-hane birimleri de bölünemez ve degistirilemez olarak<br /> korunuyordu. 17. yüzyıldaki degisimlere uyum saglamaya çalısan<br /> devlet, çift-hane birimlerinin bütünlügünü korumaya çalısıyor,<br /> köylü ise bu degisimlere ayak uydurabilmek için esneklik imkanları<br /> arıyordu. Merkezi yönetimin çifthane birimlerinin parçalanmasını<br /> istememesine ragmen, birimlerin gittikçe daha küçük parçalara<br /> bölünmüstür. Bu nedenle, alısıldık yekpare birimler yerine, &#8220;yarım<br /> çiftlik (nim-çift)&#8221;, yarım çiftlikten az olan &#8220;bennâk&#8221; denen çok<br /> küçük topraklara sahip kisilere giderek daha sık rastlanılmıstır. Bu<br /> egilim, çift-hane birimlerinin, nüfus baskısının ya da ekonomik<br /> sıkıntıların etkisiyle giderek daha fazla parçalandıgını<br /> göstermektedir. Bu, sadece köylülerin durumunun kötüye gittigini<br /> degil, aynı zamanda çift-hane birimini terk etme seçenegini<br /> benimsemeye baslayan kırsal toplumun dokusunun degismekte<br /> oldugunu da göstermektedir (Barkey, 1999:112-113).<br /> _ktisadi, mali ve sosyal olaylardan etkilenen halk, bir çözüm arayısı<br /> olarak Celali Ayaklanmaları&#8217;na katılmıstır. Ancak bu ayaklanmaların liderlerinin<br /> ayaklanma nedenleri incelendiginde amaçlarının, vergi toplama rantının<br /> kendilerinden alınmasını engelleme girisimleri oldugu görülmektedir. Örnegin;<br /> _ran Savasları&#8217;nın çıkmasıyla savasa gitmesi emredilen Kalenderoglu Mehmet<br /> Pasa, savasa katılmayı ret ettigi için, dirliklerinin kendisinden alınmıstır. Bu olay<br /> üzerine Pasa isyan etmistir. Yine savasta yenilginin sorumlusu olarak görülen<br /> Haleb Valisi Canbuladoglu Hüseyin Pasa idam edilmis, dirliklerinin alınması<br /> üzerine Hüseyin Pasa&#8217;nın kardesleri isyan etmistir (Uluçay, 1944:11-13). Celâli<br /> Ayaklanmaları&#8217;nın yasandıgı dönemlerde, Celaliler&#8217;in ortak özelliklerinin devlet<br /> memuru olması, amaçlarının sadece vergi toplamanın [rantının] merkezi hükümet<br /> tarafından geri alınmasına tepki olarak olustugunu ortaya koymaktadır (Akdag,<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 14<br /> 1999:45). Ayrıca ayaklanmaların sona erdirilme yönteminde de bu hipotezin<br /> dogrulugunu test edebiliyoruz. Çünkü Osmanlı Devleti yöneticileri, bu<br /> ayaklanmaların çogunu, isyancı liderlere eski görevlerini geri vererek sona<br /> erdirebilmislerdir (Karen,1999:233).<br /> Osmanlı tımar sistemi, 17. yüzyılın baslarında, çiftlik sisteminin ve<br /> sipahinin ortadan kalkmasıyla sona erdi. Anadolu köylülügü, yani üretici tabaka,<br /> 1596-1650 arasında kurulu düzeni büyük ölçüde sarsan, fakat toprakta devlet<br /> mülkiyetini etkilemeyen bir dizi isyanla yerlerinden edildi. _syanlar, çiftlik<br /> sistemine son vererek, 15. yüzyılın baslarında kurulmus olan denetim sistemlerini<br /> zayıflattı. _syanlara katılan köylüler homojen bir grup olarak faaliyette<br /> bulunmamıslar ve sınıf dayanısması sergilememislerdir. _syanlar, genellikle<br /> toprak ya da kendileri için yeni bir statü arayısında olmayan, fakat toprak<br /> üzerindeki devlet denetimi hala saglamken var olan göreli istikrar, nizam ve<br /> güvenligin geri gelmesini isteyen yerel yöneticiler ve dini önderler tarafından<br /> yönlendirildi. Devlet, sipahinin almakta oldugu payı kaldırarak ve devletin<br /> büyüyen merkezi ordu ve bürokrasiyi finanse etmesini saglayarak merkeze dogru<br /> olan gelir akısını kolaylastıracak yeni çalısma yöntemleri arayısında oldugundan<br /> statükoyu yeniden olusturmakla ilgilenmemistir (Karpat, 2001: 90).<br /> Padisah IV. Mehmed döneminde (1648-1687) artan mali sıkıntıları<br /> gidermek için tımar gelirlerinin % 50&#8217;si müsadere edilmis ve Kanuni Döneminde<br /> sayıları 200 bini bulan tımarlı sipahi ve cebeliler, 1768&#8217;de 20 bin kisiye<br /> düsmüstür. Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak, devlet otoritesi de<br /> gittikçe zayıflamıs ve yogunlasan siyasi ve ekonomik anarsi içinde sipahiler dirlik<br /> topraklarını kendi mülkleri gibi tasarruf etmeye baslamıs; topraktaki köylüleri ise<br /> kiracı ve yarıcı gibi çalıstırmaya baslamıslardır. Bu sekilde Osmanlı tımar sistemi<br /> bir nevi derebeylik haline gelmistir (Cin, 1985:65). Sipahilerin rantları ise Tımar<br /> sisteminin, Tanzimat Fermanı (1830) ile tüm ülkede uygulamadan tamamen<br /> kalkmasıyla sona ermistir.<br /> D-Yöneticilerin Mali Sömürüsüne Karsı Halkın Tepkisi: Ya _syan Ya<br /> Göç<br /> Celali Ayaklanmaları&#8217;nın yasandıgı dönemlerde Osmanlı Devleti&#8217;nde<br /> önemli bir nüfus artısı yasanmıstır. Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın tahta geçisini<br /> takip eden ilk on yıl (1520-1530) içinde bütün Osmanlı memleketlerini kapsayan<br /> tahrirlere göre, Osmanlı Devleti nüfusunun 11 milyon 357 bin12, yüzyıl sonuna<br /> dogru ise 30 milyon civarına ulastıgı tahmin edilmektedir (Barkan, 1953: 11). 16.<br /> yüzyılda Anadolu ve _stanbul bölgesinin nüfusunun 16. yüzyıl boyunca hızlı<br /> sayılabilecek bir artıstan sonra 5-6 milyondan 8-9 milyona kadar yükseldigi<br /> tahmin edilmektedir. Bu nüfus artısı, Anadolu&#8217;da topraksız ve issiz bir kalabalıgın<br /> olusmasına neden olmustur. Toprakların yetmemesi sonucu çift-bozan13 olan bu<br /> gruplar için yöneticilerin yanlarında (kolluk kuvveti, hizmetkar veya yöneticilere<br /> ait toprakları isleyen çiftçi olarak) &#8220;kapı halkı14&#8221; olmak tek çıkar yoldu. Bunların<br /> bazıları sınır kalelerine, azeb (askeri ordu)*, yeniçeri, donanmada; levent ve<br /> gönüllü de olabiliyorlardı. _s bulamayıp bosta kalanlar ise &#8220;garip-yigit&#8221; adları<br /> altında çogunlugu teskil ediyordu. Bunların bir kısmı medreselere giriyor, ancak<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 15<br /> çogu istihdam edilmedikleri için imarethanelerin etrafında bası bos gruplar<br /> olusturuyorlardı (Arslan, 2001:108). Bu gruplar uzun süre is bulamadıkları<br /> zamanlarda ise eskıyalıga basvuruyorlardı.<br /> Ayaklanmalarda halkın yasamını etkileyen diger önemli olgulardan birisi<br /> de, bu dönemlerde yasanan kıtlıklardır. Sahillerden Avrupa&#8217;ya hububat<br /> kaçırılması, bu dönemde yasanan büyük göç nedeniyle, köylülerin çiftliklerini<br /> terk etmesi, çekirge/fare istilası, depremler ve kuraklıkların neden oldugu<br /> kıtlıklar, halkı yoksullastırıyor ve sosyal sorunlara neden oluyordu 15. Bireylerin<br /> gelirlerinin sürekli düsmesinin yanında, bu olumsuzluga bir de siyasal ve iktisadi<br /> en önemli kriz olarak yöneticilerin mali sömürüsü ve agır vergi yükleri eklenince<br /> halk ya eskıyalara katılıyor ya da bulundugu yerden göç ediyordu (Griswold,<br /> 2000: 11).<br /> Diger yandan savaslarda önemi azalan tımarlıların yerine, Cermen<br /> piyadesiyle basa çıkabilmek için Osmanlı ordusunda tüfek vb. atesli silahları<br /> kullanmayı bilen asker sayısının artması gerekiyordu. Çünkü tımarlı sipahilerin<br /> savaslarda eskisi kadar etkili olmadıgı görülmüstü. 16. yüzyılın sonlarında<br /> hükümet, Anadolulu keskin nisancıları yüzer kisilik sekban* ve sancak birlikleri<br /> halinde teskilâtlandırarak savaslarda kullanmaga basladı ve bu süreçte tımarlı<br /> sipahilerin ihmal edilmesi hız kazandı. Gerek askeri düzendeki degisiklikler,<br /> gerekse yeni veya agırlastırılmıs vergiler reayayı zor durumda bıraktıgı gibi,<br /> yeterli ücret alamayan veya savas sonrasında terhis edilen sekban ve sancak<br /> birliklerinin eskıyalıga basvurmaları da Anadolu&#8217;nun toplum yasantısını olumsuz<br /> etkilemistir. 16. yüzyıl sonlarıyla 17. yüzyıl baslarında özellikle Anadolu&#8217;yu kasıp<br /> kavuran ve pek çok köyün terkedilmesine yol açan Celali Ayaklanmaları&#8217;nda bu<br /> sekban-sarıca* topluluklarının etkin rol oynadıkları bilinmektedir. Yine bu<br /> süreçteki degisiklikler sonucu yoksullasan tımarlı sipahiler de Celali kadroları<br /> arasında yer almıslardır (Öz, 1997:47).<br /> Celali Ayaklanmaları&#8217;na halkın katılmasının diger nedenleri ise sunlardır:<br /> i-Asırı Vergi Yükü: 16. yüzyılda Osmanlı Devleti&#8217;nde vergi<br /> mükellefleri, «çiftçi» (raiyyet) ve «sehirli» olmak üzere, iki sınıfa<br /> ayrılmaktaydı. Çiftçi sınıfından alınan baslıca vergiler toplam<br /> gelirlerin % 12,5-% 50&#8217;si düzeylerindeydi. Buna karsılık, &#8220;sehirli&#8221;<br /> vergi mükelleflerde, en çok %&#8217;10&#8217;dan baslayıp, vergi ödememe<br /> durumu da söz konusu olabiliyordu. Kiralık ev, dükkân, han, hamam<br /> gibi akarlar için ödenen vergi yok denecek kadar az ve nakit parası<br /> tamamen vergilendirme dısıydı (Akdag, 1999:201). Fakat 16. yüzyıl<br /> sonu ve 17. yüzyılın baslarında köylülerin tarım gelirlerinin düsmesi<br /> % 100 ve hatta % 300 oranlarında artırılan vergiler, Celaliler&#8217;in göç<br /> etmelerinin veya isyan etmelerinin temel nedeni olmustur. Söz<br /> konusu durum aynı zamanda tımar sisteminin etkinliginin<br /> azalmasının en önemli nedenlerinden birisidir (Sevinç, 1991: 361).<br /> _lk olarak 1590 ve 1608&#8217;de doruga ulasan, ama aralıklı<br /> olarak bütün 17. yüzyıl boyunca devam eden Anadolu&#8217;daki askeri<br /> ayaklanmaların yasandıgı dönemlerde halk tarafından yöneticilere<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 16<br /> verilen dilekçelerde, asırı vergiler ile tasra yöneticilerinin<br /> baskılarından yogun bir sekilde sikayet edilmektedir (Faroqhi,<br /> 2003:309).<br /> ii-Yöneticilerin Kanundısı Topladıkları Paraların Halk<br /> Üzerindeki Olumsuz Etkisi: Beylere ve pasalara ayrılan resmi<br /> gelirler bunlara kisisel gelirler olarak degil, aynı zamanda kapı<br /> düzenlemeleri (yönetim islerinde kullandıgı yardımcı elemanların<br /> maas ve giderleri) için de verilmekteydi. Yani devlet; beyler, üst<br /> düzey subaylar gibi devlet yönetiminde etkili olan grupların<br /> (ümeranın) gelir seviyesinin ve dolayısıyla adamlarının çok olması,<br /> seferlerde ordunun gücünü arttırdıgı gibi, ümeranın çesitli görevlerini<br /> yerine getirebilmesi için de gerekli görülmekteydi. 16. yüzyıl<br /> ortalarına kadar ümera gelirleri yeterliyken, bu yüzyıl sonlarına dogru<br /> ümeranın mali gücünün zayıflaması kapıların küçülmesine neden<br /> olmustur. Devletin yardımlarının yeterli gelmedigi, ümeranın çesitli<br /> kanundısı yeni uygulamalar (bidatlar) ve salmalarla reayadan para ve<br /> mal toplamasının sürdügü, bu konuda çıkarılan ve tekrarlanan<br /> adaletname hükümlerinden de anlasılmaktadır16 (Kunt, 1978:105).<br /> Diger yandan Kanuni&#8217;nin son zamanlarında, tasradaki idarecilerin<br /> çogunun görevlerini belirli bir bedel ödeyerek satın almaları ve bu<br /> satın alma bedelini kısa bir süre için tayin edildikleri görev<br /> bölgelerinde mal ve vergi toplayarak çıkarmaya çalısmaları da halkın<br /> tepkisine neden olmustur.<br /> 1626-1627 yıllarına ait 90. nolu Mühimme Defteri&#8217;nde<br /> vatandaslardan gelen dilekçeler ve bunlara karsı verilen cevaplar<br /> (buyruldular) incelendiginde, halkın yöneticilerce mali sömürüye<br /> tutulduklarını görmekteyiz. Bu dilekçe ve buyruldulardan birkaç<br /> örnek asagıda verilmistir (Turhan, 1993:16, 35):<br /> &#8220;Balya kadısının _stanbul&#8217;a mektup gönderip, Akhisar<br /> hassının dagınık reayasından adı geçen kazaya baglı Ma&#8217;den ve<br /> diger köylerde yasayan bir takım kimselerin kendisine<br /> basvurarak ödemeleri lazım gelen bennak ve mücerred<br /> vergileriyle, adet-i agnamı (koyun vergisi) kanun ve defter<br /> geregince görevlilere ödemege razı oldukları halde, bu vergileri<br /> toplayanların bu miktarları almakla yetinmeyip, kanun ve<br /> defterlerdeki miktarlardan fazla adam basına bennak resmi<br /> olarak otuzar akça, ganem resmi olarak ise bir buçuk akçalarını<br /> aldıklarını, bununla da yetinmeyerek köylerin topraklarından<br /> elde ettikleri tahılın onda birini harman üzerinde ayni olarak<br /> almayıp daha sonra gelerek geçerli olan narhtan fazla onar<br /> akçalarını aldıklarını, ayrıca kanunla suç sayılacak bir<br /> davranısta bulundukları sabit olmadan ikiser üçer bin akçalarını<br /> alıp, at ve sıgırlarını sürdüklerini ve buna benzer daha bir çok<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 17<br /> haksızlık ve yolsuzluklar yaptıklarını bildirip, bütün bunların<br /> önlenmesi için buyruk dilediklerini arz etmislerdir &#8220;.<br /> Bir baska dilekçe ve verilen buyruldu ise söyledir:<br /> Ber-vech-i arpalık Teke Sancagı&#8217;na mutasarrıf olan Vezir<br /> Osman Pasa&#8217;ya ve kadısına hüküm ki (Hicri: 1056): &#8220;Elmalı<br /> kazası kadısı Ali&#8217;nin vekiliyle (naibiyle) birlikte devre çıkıp köy<br /> köy gezerek hukuka aykırı sekilde her köyden &#8220;binamaz akçası&#8221;,<br /> &#8220;izin akçası&#8221; ve &#8220;tımar akçası&#8221; adı altında yirmiser otuzar gurus<br /> alıp, adı geçen kaza ahalisinin _stanbul&#8217;a adam gönderip<br /> durumu bildirmeleri ve haksız yere alınan akçaların geri alınması<br /> konusunda buyruk dilemeleri üzerine yazılmıstır. Teke<br /> Sancagı&#8217;na arpalık olarak elinde bulunduran Vezir Osman<br /> Pasa&#8217;ya ve kadısına gönderilen bir hüküm de, verilen emir<br /> dogrultusunda harekete geçip Kadı Ali&#8217;nin haksız olarak aldıgı<br /> akçaların sahiplerine geri verilmesi buyrulmaktadır &#8220;.<br /> iii-Angarya: Reaya yılda bir gün, ösürü sipahinin gösterdigi<br /> yere tasımakla yükümlüydü. Ayrıca, sipahinin evinin degil ama<br /> ahırının yapımını da reaya üstlenirdi. Eger sipahi örnegin komsu bir<br /> köyde oturuyorsa, köyü ziyarete geldiginde üç güne kadar agırlamak<br /> zorunluydu (Pamuk, 1999:54). Sipahilerin ve voyvodaların (Eflâk ve<br /> Bugdan beyleri) halkı kendi hizmetlerinde kullandıkları ya da<br /> onlardan kanunlarda yer almayan ek hizmetler istediklerine iliskin<br /> olarak 90 nolu mühimme defterinde halkın sikayet dilekçeleri yer<br /> almaktadır. Bu dilekçelerden birisinde söyle denilmektedir (Turhan,<br /> 1993:392):<br /> &#8220;Veziriazam Salip Pasa&#8217;nın hassına baglı köylerden (&#8230;)<br /> ve (&#8230;) adlı köylerin ahalisinin yazı ile bas vurup, voyvodalarının<br /> kendilerini, elde ettikleri tahılın ösrünü oldukça uzak Selanik&#8217;e<br /> götürmege zorladıgını, bu yetmezmis gibi inat edip almamak<br /> suretiyle üzerinde bırakarak daha sonra geçerli resmi fiyattan<br /> fazla akça istedigini, ayrıca da &#8220;kaftan-baha&#8221;, &#8220;bıçak akçası&#8221;<br /> adı altında çok miktarda paralarını bildirmeleri ve önlenmesi<br /> yolunda buyruk dilemeleri üzerine yazılmıstır. Egribuca kadısına<br /> gönderilen hükümde, ser&#8217;i serife aykırı olan ve kanuna uygun<br /> olmayan bu tür davranıslarla halkın incitilmemesi buyrulmustu&#8221;.<br /> Celali Ayaklanmaları Anadolu&#8217;da telafisinin giderilmesi mümkün<br /> olmayan derin sorunlara neden olmustur. Köylüler özellikle artan vergi yüklerini<br /> en azından geçici olarak hafifletmenin yolunu ise göç ederek bulmuslardır.<br /> (Faroqhi, 2003:302; _nalcık, 2000:69). Yagma ve tahriplerden etkilenen köylüler<br /> ve kasabalılar yerlerini terk ederek. çiftliklerden, köylerden surlarla çevrili<br /> kentlerin, ya da insanların kolayca ulasamadıgı dag baslarında güvenli ortamlara<br /> dogru bir büyük göç etmislerdir (Griswold, 2000: 39). Bu göç Anadolu&#8217;nun tüm<br /> alanlarında sarsıcı bir tesir göstermekle beraber, en fazla tahribat Sivas&#8217;tan<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 18<br /> Kütahya ve Afyon&#8217;a kadar genis Orta Anadolu Bölgesi ve Çukurova&#8217;da olmustur<br /> (Sümer, 1980:190).</p>
<p> Tablo : 16. ve 17. Yüzyıllarda Anadolu Sehirlerinin Nüfusları<br /> Sehir veya Kasaba     1520 Öncesi      1520-1530    1571-1580       1580 &#8211;Sonrası<br /> İstanbul                        97.956 [1478]     400.000         700.000          700.000<br /> Bursa                                  &#8212;                  34.930           70.686            64-65.000<br /> Edirne                                 &#8212;                  22.335           30.140                  &#8212;<br /> Amid (Diyarbekir)             &#8212;                18.942[1541]   31.443                   &#8212;.<br /> Ankara                                &#8212;                 14.872             29.007                  &#8212;<br /> Tokat                           17.328 [1455]        8.354             13.282            21.219<br /> Konya                              &#8212;                        6.127           15.356               &#8212;-.<br /> Sivas                               3.396                    5.560                                   16.846 .&#8211;<br /> Manisa                           6.500                  18.000                                   20.000</p>
<p> Kaynak: (Karpat, 2000: 45; Hallaçoglu, 1998:104).<br /> 16. ve 17. yüzyıl boyunca süren Celali _syanları, uzun süren ve agır<br /> kayıplar verilen savaslar gibi nedenlerle özellikle genç nüfus azalmıs, dolayısıyla<br /> nüfus boslukları duraganlıgı ortaya çıkmıstır. Bu durum tarım arazilerinin<br /> ekiminin düsmesine neden olurken, tarımdan alınan vergi gelirlerinin azalmasına<br /> ve tımar sisteminin etkinsizlesmesine yol açmıstır. Diger yandan ayaklanmaların<br /> yasandıgı dönemlerde özellikle _stanbul nüfusunda önemli artıslar olmustur.<br /> _stanbul&#8217;da yasayan vatandasların daha az ya ya da tamamen vergileme dısında<br /> tutulması vergi kayıplarına neden olmustur (Aktepe, 1958:1; Faroqhi, 2000:327).<br /> 16. yüzyıl sonlarından itibaren baslayan ve 17. ve 18. yüzyıllarda da<br /> devam eden ayaklanmalar halkın yerlerini terk etmesi bir çok ekili alan<br /> kullanılmaz duruma gelmesine yol açmıs ve zirai ürünlerin azalmasına neden<br /> olmustur (Hallaçoglu, 1997: 41). Bu durum, zirai ürünlerin elde edilmesine baglı<br /> olan vergi sistemi üzerinde olumsuz etkilere neden olurken, tımar sisteminin<br /> etkinligini yetirmesine neden olmustur.<br /> SONUÇ<br /> 16. ve 17. yüzyıllarda Anadolu halkının tepkisinin genel adı olarak kabul<br /> edilen &#8220;Celali Ayaklanmaları&#8221;nın önemli nedenlerinin basında isyancı liderlerden<br /> daha önce devlet tarafından tanınan mali rantların geri alınması ve köylülerin bazı<br /> yöneticilerin baskıcı sömürülerine tepkileri gelmektedir.<br /> Celali Ayaklanmalarını vergiye karsı bir baskaldırı hareketi olarak<br /> nitelendirmek güçtür. Çünkü ayaklanmacıların liderlerinin baskaldırı nedenleri,<br /> kaybettikleri rantlarını geri almaktı. Rantlarını tekrar geri elde ettiklerinde ise<br /> ayaklanmayı bir anda sona erdirmislerdir. Ayaklanmalara katılan büyük halk<br /> grupları ise liderlerinin kendilerini terk etmesi nedeniyle, ayaklanmayı<br /> kendiliginden sona erdiriyorlardı.<br /> Celali Ayaklanmaları Osmanlı Devleti üzerinde pek çok mali, ekonomik<br /> ve sosyal sonuça neden olmustur. Diger yandan halkın ayaklanmalara<br /> katılmasında en önemli faktör olan, olan mali sömürü sona ermemistir. Ancak<br /> ayaklanmalar sonucunda, Osmanlı Mali Sisteminin temelini olusturan Tımar<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 19<br /> sisteminde çözülmelere neden olmustur. Özellikle sipahilerinde ordu içerisinde<br /> öneminin azalması, vergi toplamada iltizam ve malikane sistemlerini<br /> yaygınlasmıstır. Bu durum ise, 150-200 yıl boyunca iltizamları satın alarak servet<br /> sahibi olan ve bir rantiyer grubu olarak nitelendirebilecegimiz ayanların ortaya<br /> çıkmasına neden olmustur.<br /> _ltizamları ve malikane gelirlerini toplama görevini üstlenen mültezimler<br /> ve ayanlar halkı sömürmeyi sürdürmüslerdir. Halk ise bu sömürüye çesitli<br /> sekillerde zaman zaman tepki göstermistir. Örnegin, 1727-1728&#8217;de _zmir, 1730<br /> Patrona Halil, 1764, Kıbrıs, Mısır, Akka, Mora, 1829 Atçalı Kel Mehmed, 1908<br /> Erzurum Ayaklanmaları vb&#8230;<br /> Rant kollamanın sosyal maliyeti tarihin her döneminde devletin<br /> mesruiyetinin zayıflaması, israf, hırsızlık ve yagmacılık seklinde ortaya<br /> çıkmıstır/çıkmaya da devam etmektedir.<br /> 1 Hazine-i Amire&#8217;nin gelirleri esas itibariyle Kapukulu Ocakları adı verilen merkezdeki ordunun<br /> maaslarının ödenmesi, iasesi, barınması ve donanımında kullanılırdı. Bu giderler, gelirlerin<br /> yaklasık % 70&#8217;i düzeyindeydi. Gelirlerin geri kalanı ise sarayın masraflarına tahsis edilirdi.<br /> 2 Dirlik sisteminde tarım arazileri, &#8220;has, tımar ve zeamet&#8221; adı altında çesitli büyüklükteki<br /> bölümlere ayrılmıstır. Bu bölgelerin vergi hasılatı merkezdeki hazineye aktarılmamaktaydı. Bu<br /> gelirler kendi nam ve hesaplarına tahsil edilmek ve kullanılmak üzere, bir maas biçiminde<br /> devletin çesitli asker ve memurlarına mahallinde tahsis olunurdu. Bu sayede devlet, birçok<br /> resmi görevliye merkezi hazineden nakdi maas ödemekten ve böylece birçogu aynen tahsil<br /> edilen çesitli vergilerin merkeze tasınması ve nakde dönüstürülmesi gibi islemlerden de<br /> kurtuluyordu.<br /> 3 Ceb-i Hümâyun, _ç Hazine adı da verilen padisahların özel hazinesiydi. Bu hazine, kuskusuz<br /> padisahların güç ve otoritesinin en önemli dayanagıydı. Padisahlar bu kaynakları sahsi giderleri<br /> için istedikleri biçimde kullanırlardı (Uzunçarsılı, 1978:73). Devletin bazı önemli gelir<br /> kaynakları dogrudan dogruya bu hazineye tahsis edilmisti.<br /> 4 Vergi gelirlerinin, harcamaları karsılamasında yetersiz kalmasının bir diger nedeni de merkezi<br /> hazineye gönderilmesi gereken vergi tahsilatlarının _stanbul&#8217;a gelmemesidir. Bu dönemde<br /> yasanan Celali Ayaklanmaları nedeniyle köylülerin tarlalarını bırakıp yaylalara ve daglara<br /> kaçarak göçerlige dönmesi tarımsal üretimi ve vergi gelirlerini azaltmıstır (Pamuk, 2000: 149).<br /> Örnegin, Canbuladoglu Ali&#8217;nin Suriye&#8217;de baslattıgı isyan, merkezi hazineye gelen milyonlarca<br /> altının kesilmesine neden olmustu (Griswold, 2000:129). Söz konusu gelirlerin merkezi<br /> hazineye gönderilmedigi durumlarda ise, iç hazineden borçlanılmak zorunda kalınmıstır<br /> (Uzunçarsılı, 1978:84).<br /> 5 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılın ortalarına gelindiginde tüfekçilere, keskin nisancılara ve hareket<br /> yetenegi olan piyadeye gereksinim duyulmaya baslanmıstır (Griswold, 2000: 10). Dolayısıyla<br /> Osmanlı ordusunda agırlık atesli silahlarla donatılmıs daimi merkez ordusuna kaydırılmıstır<br /> (Pamuk, 2000: 145). Bu gelisme sonucunda yeniçerilerin sayıları 1550&#8217;lerde 13 bin 1600&#8217;lerde<br /> 38 bin, 1650&#8217;lerde 55 bin, 1700&#8217;lü yıllarda ise 100 bin&#8217;e yükselirken bu askerlerin maliyetleri<br /> merkez hazinesinden karsılanmak zorunda kalınmıstır (Yetkin, 1984:145).<br /> 6 16.yüzyılda bir tımarı olan sipahilerin sayısı 27.868 kisi olarak tahmin edilirken tımar<br /> sisteminden yararlanan kisilerin sayıları yaklasık olarak 80 bin&#8217;i bulabilmekteydi. Anadolu ve<br /> Balkanlar&#8217;daki topraklarının % 50 ila % 70&#8217;nin tımar sistemine dahil oldugu gözönüne<br /> alındıgında bu sistemin önemi açıkça ortaya çıkmaktadır (Karpat, 2000: 25).<br /> 7 Osmanlı idaresinde devlet hizmetleri ile vakıf hizmetleri birbirine çok sıkı bir sekilde baglıydı.<br /> Bir çok durumda bu iki hizmet birbirine girmis durumdaydı. Sehir ve kasabaların suları,<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 20<br /> köprüler, mezarlıklar, yollar, saglık hizmetleri, ögretim ve egitim isleri, sosyal yardımla ilgili<br /> hizmetler vakıf müesseseleri tarafından gerçeklestiriliyordu (Kurt, 1997:511). Bütçe<br /> gelirlerinin yetersiz kalmasında vakıfların merkezi hazineye gitmesi gereken vergi gelirlerini<br /> azaltıcı yönde etkisi de söz konusudur. Selçuklu rejiminde iktâ. Osmanlılarda &quot;tımar&quot;<br /> dedigimiz düzene giren &quot;kamusal karakterlerine ragmen bütün topraklarda vakıf kurulmasına<br /> imkan saglanınca devlet hazinesinin en önemli gelir kaynagı olan &quot;miri-beylik-devlet malı&quot;<br /> arazisi, dirlik sahiplerinin kisisel mülkleri haline getirilmistir (Akdag, 1999:218). Dolayısıyla<br /> vakıfların artısı, merkezi idarenin vergi gelirlerine vakıflarca el konulmasına neden olmustur.<br /> 8 1527/1528 mali yıl bütçesine göre, devletin toplam vergi gelirleri 538 milyon akçedir. Bu<br /> gelirin 277 milyon akçesi merkezi hazine tarafından, geri kalan da çesitli tımar ve vakıf<br /> sahiplerince toplanmıs ve harcanılmıstır. Dolayısıyla merkezi yönetim tüm vergi gelirlerinin<br /> yüzde 51&#8217;ini denetleyebilmekteydi (Kıray, 1995:53).<br /> * Osmanlı Devleti&#8217;nde Hicri Yılı Takvimi kullanıyordu. Ancak bu takvim devlet islerinde çesitli<br /> sorunlara yol açtıgından 17. yüzyılda (1677&#8217;de) günes hareketleri dogrultusunda yılların<br /> hesaplandıgı Rumi Takvim de uygulanmaya baslanmıstır. _kili takvim uygulanması devlet<br /> maliyesi açısından zorluklara neden olmustur. Çünkü, Osmanlılar üretimle ilgili vergileri günes<br /> takvimine göre mart ayında topluyorlardı. Maaslar ise diger takvime göre, yani ay yılı<br /> hesaplamasıyla dagıtılıyordu. Her iki yıl arasında 11 gün fark vardı ve bu 33 yılda tam bir yıl<br /> ediyordu. Hicri yıl günes yılından 11 gün kısa oldugu için 34 yılda bir, hazine on iki aylık bir<br /> sürede sadece bir kez vergi toplayıp iki kez yıllık ödeme yapmak zorunda kalıyordu. Oysa 33.<br /> yılın harcamalarına karsılık olacak gelir yoktu (Özbilgen, 2003:655). Bu durum gelirler ve<br /> giderler açısından bütçede önemli dengesizlige neden olmustur. Bu sorunu çözmek için &quot;Sıvıs<br /> (düsülen yıl)&quot; adı verilen yıl farkını ortadan kaldırmak için 33 yılda bir gelen yılı yasamadan<br /> atlanması uygulanmasına geçilmistir. Bu uygulama takvim hesapları 26 Aralık 1926&#8217;da Miladi<br /> takvimin kabulüne kadar sürmüstür.<br /> 9 Avârız Vergisi: Osmanlı maliyesinde olagan dısı ve düzensiz (gayr-i mukarrer) vergiler,<br /> &quot;avârız-ı divâniye&quot;, &quot;tekâlif-i örfiye&quot; veya kısaca &quot;avârız&quot; adı altında toplanmıstır. Geçmisi ne<br /> zamana uzanırsa uzansın ve ne amaçla konmus olursa olsun bu vergiler, savas masraflarının<br /> finansmanına yönelikti.<br /> Avârız vergileri, &quot;avârızhâne&quot; denen birimler üzerine tarhedilirdi. Muaf olanlar çıkarıldıktan<br /> sonra geri kalan köy ve mahalle nüfusu tespit edilip belirli sayıda gerçek hâne bir avârızhânesi<br /> sayılarak köyün veya mahallenin kaç avârızhânesi oldugu belirlenirdi. Böylece hâneler<br /> belirlendikten sonra yükümlüleri ister yerlesik isterse konar-göçer olsun bu vergiden bir bütün<br /> olarak sorumlu tutulurdu.<br /> Avârız akçesi olarak alınan bu maktû ve nakit vergi zaman içerisinde paranın deger kaybına<br /> baglı olarak arttırılmıstır. Önceleri savas harcamaları için toplanırken, sonraları her yıl düzenli<br /> olarak toplanan bir vergi hâlini almıstır.<br /> Nüzül, Bedel-i Nüzül Vergisi: Nüzül mükellefiyeti, Osmanlı ordusu sefere çıkarken konakladıgı<br /> menzillerde çogunlukla un ve arpa seklinde belirli miktar zahirenin saglanıp hazır hâle<br /> getirilmesidir. Kadılar, kazalardan istenen zahireyi görev alanlarına giren kent, kasaba, köy,<br /> mezra ve çiftliklere avârızhâne esası üzerinden tarh ve tahsil ederek menzillere teslim ederlerdi.<br /> Ayrıca, nakil masrafı da yükümlüler tarafından ödenirdi. Aynî olarak toplanması kural olan<br /> nüzül, özellikle ordunun iasesinin kolay oldugu hallerde, savas ile ilgili diger hizmetlere<br /> dönüstürülebilirdi. Bunlar çogunlukla ülkenin savas alanlarına yakın veya ordunun geçecegi<br /> yol üzerindeki konaklara komsu bölgeler için aynî, bu bölgelerin dısında kalan yerler için ise<br /> nakdî bir yükümlülük hâline geliyordu.<br /> Nüzül H. 1093/M. 1683 tarihinden sonra agır savas sartları altında sürekli ve düzenli olarak<br /> toplanan bir vergi haline gelmistir.<br /> Sürsat, Bedel-i Sürsat: Sürsat, reayânın gerektiginde askerî birliklere yem, yiyecek maddesi ve<br /> yakacagı, tespit edilen bir fiyat üzerinden saglamasıdır. Bu maddelerin baslıcaları arpa, saman,<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 21<br /> un, koyun eti, bal ve odundur. Sürsat, hukuken sözlesmeye dayanan bir yükümlülüktür. (Avârız<br /> muafiyetinin dısında oldugu için avârızhânesine dayanmamaktaydı).<br /> Sürsat, askerî birliklerin geçtigi yollar veya konakladıgı yerlere en yakın bölgelerden aynî,<br /> uzak olan bölgelerden de nakdî olarak alınıyordu. H. 1103/M. 1693-1694 yılında bütün<br /> bölgelerden elde edilen ürünün miktarıyla orantılı olarak nakden toplanmasına karar verilmistir<br /> (Bknz. Devlet Arsivleri, 2004).<br /> * Dogrudan nakit olarak vergi toplamanın güçlügünden dolayı kronik bir nakit sorunu yasayan<br /> modern öncesi devletlerde iltizam sistemi yaygın bir uygulamaydı (Genç, 2000:103; Quataert,<br /> 2002:62). _ltizam sisteminde devlet, bir bölgenin, yıllık degeri devlet görevlilerince önceden<br /> belirlenmis vergileri toplama hakkını belirli bir zaman/yerde ihaleye çıkarır ve ihalede en<br /> yüksek teklifi verene verirdi. Vergi toplama ihalesini kazanan (mültezim) devlete ihale<br /> sırasında veya kısa bir süre sonra nakit ödemede bulunulurdu. Mültezim, devletin verdigi<br /> yetkiyle donatılmıs bir sekilde kendisine tahsis edilen bölgeye gider ve devletin askeri<br /> personeli esliginde vergileri toplardı. 17. yüzyılda giderek artan vergilerin iltizam yöntemiyle<br /> toplanması ise yeni bir mali sömürü sisteminin dogmasını ve bu sistemle beslenen yeni bir rant<br /> grubunun dogmasına neden olmustur (Pamuk, 2000: 95). _ltizam sisteminde, mültezim aldıgı<br /> ihaleyi mekan temelinde bölüp, ortaya çıkan hisseleri bu tür gelirleri daha iyi toplayabilmek ve<br /> kendisine karsı sorumlu olacak yerel alt-mültezimlere satabiliyordu. _ltizam hiyerarsisinin<br /> tepesinde artık payitahtın büyük servet sahibi bankerleri yer alıyordu. (_nalcık, 2000:105).<br /> Tımar sisteminin yerine geçen iltizam sistemi yeni bir rant grubunu olusturmanın yanı sıra;<br /> mültezimin vergi kaynagını ne kadar müddetle kontrolü altında tutabilecegini bilmemesi,<br /> mukataanın asırı ölçüde sömürülmesine yol açıyordu. Zira, bu belirsizlik karsısında mültezim,<br /> en kısa zamanda yatırımının karsılıgını vergi kaynagından çıkartmaya çalısıyordu.<br /> 11 16 yüzyılın sonlarına dogru bütün malların fiyatlarının artısında: _spanyolların Yeni Dünya&#8217;da<br /> ürettikleri gümüs miktarındaki artısla ortaya çıkan ve sıkça anılan &quot;Avrupa Fiyat Devrimi&quot;nin<br /> önemli bir etkisi vardır. Akdeniz çevresindeki nüfus artısına baglı olarak mal ve kaynaklara<br /> talepde artmıstır (Griswold, 2000:9). Avrupa sanayinin ve ticaretinin gelismesi Osmanlı<br /> ekonomisini önemli derecede etkilemistir. Avrupa&#8217;da gram gümüs cinsinden ifade edilen<br /> fiyatların 16 yüzyılın baslarından 17. yüzyılın ortalarına kadar % 100&#8217;den, hatta kimi ülkelerde<br /> % 200&#8217;den fazla artmıstır. Bu dönemde para birimleri tagsise ugrayan ülkelerde, toplam fiyat<br /> artısları % 600&#8217;e, 1609&#8217;da bugday ve koyun fiyatlarının 1520&#8217;deki fiyatlarının yirmi katına<br /> ulasmıstır. Aynı dönem boyunca, kumas, yag gibi baska malların fiyatları en azından bes katına<br /> çıkmıstır. Osmanlı&#8217;da yasanan enflasyon artısı, nüfus artısı, yabancı tüccarların faaliyetleri ve<br /> gümüs akısındaki artısın toplum için yıkıcı etkileri olmustur. Devlet hazineye akan gelir<br /> miktarını arttırmak için vergilendirme uygulamalarını degistirmeye mecbur olmus, akçenin<br /> degerini düsürünce maaslı çalısanların tepkisiyle karsılasmıstır. Toplumdaki tüccarların dısında<br /> çogu grup, fiyat artıslarından büyük zarar görmüs özellikle köylülerde yeni vergi toplama<br /> uygulamalarından ve iltizama geçilmesinden olumsuz etkilenmistir (Barkey, 1999:50-51).<br /> * Çift-hane birimi, &quot;tarımsal üretimin, her birine birer çift ya çiftlik, bir baska deyisle, bir köylü<br /> hanesini geçindirmeye ve toprak sahibine (Devlete) &quot;kira&quot;yı ödemeye yetecek boyutlarda bir<br /> toprak parçası verilen addır.<br /> 12 1500-1570 yıllarını kapsayan Qsmanlı&#8217;nın altın çagında, Osmanlı kırsal nüfusunun ekonomik<br /> kaynaklara ciddi bir yük getirecek sekilde % 40, sehirli nüfusun da % 80 oranında arttıgı<br /> tahmin edilmektedir (Karpat, 2000: 42).<br /> 13 Çift-Bozan: Kendilerine tımar arazileri verilen çiftçilerin, çiftliklerini terk etmesi durumuna<br /> verilen ad olup bu kisiler yerlerini terk edebilmek için çift-bozan resmi öderlerdi.<br /> 14 Sultanın, Vezirlerin veya Eyaletlerdeki üst düzey yöneticilerinin, valiler gibi üst düzey<br /> yöneticilerin yanlarında onların kamu islerini yerine getiren memurlar, kolluk kuvveti, günlük<br /> konak hizmetlerini yerine hizmetkar veya yöneticilere ait çiftliklerde çalısanlar isçiler<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 22<br /> yöneticilerin kapı halkı olarak nitelendirilir. Bir valinin kapı-kulu 2 bin-3 bin kisiden<br /> olasabilmekteydi (Göçek, 1999:96-100).<br /> * Osmanlı askeri teskilatında kara ve deniz hafif piyadeleri için kullanılan bir terim olup,<br /> Arapça&#8217;da bekar anlamına gelmektedir. Osmanlı&#8217;da azebler yeniçeri teskilatından önce<br /> kurulmus ve hafif okçu olarak orduya katılmıstır.<br /> 15 Mühimme Defterleri&#8217;ndeki kayıtlara göre 1578&#8217;de Halep, Musul, Sam, Beyrut, Van,<br /> Trablusgarp, Ege Adaları; 1580&#8217;de Anadolu, Ege Adaları Gümülcine; 1582&#8217;de Batum, Fatsa;<br /> 1583&#8217;te Sam, Ege Adaları, Halep; 1584&#8217;te Trablussam, Saruhan; 1585&#8217;te Sam, Harran Ege<br /> Adaları, Zülkadirli, Edirne, Tamısvar, Bursa, Berkofça, _nebahtı, Kırkkilise; 1586&#8217;da<br /> Trablusgarp, Eyalat-i Rum, Çorum; 1590&#8217;da Gence, Sam; 1591&#8217;de Trablusgarp, Üsküp; 1592&#8217;de<br /> Sam, Trablusgarp; 1609&#8217;da Kırım, Batum Vilayet-i Rum, Anadolu; 1611&#8217;de Anadolu; 1614&#8217;te<br /> Sam; 1615&#8217;te Zülkadirli; 1637&#8217;de Diyarbakır eyalet ve sancakları basta olmak üzere bütün<br /> imparatorlugu etkileyen kıtlıklar olmustur (Sevinç, 1991:349).<br /> * Osmanlılarda, sınır boylarında eyalet pasaları ve sancak beylerine baglı olarak görev yapan bir<br /> sınıf asker.<br /> * Osmanlı askeri yapısı içinde gönüllü yardımcı kuvvetlerden beylerbeyi tarafından olusturulan<br /> atlı askerlere &#8220;Sekban&#8221;, yaya olanlara &#8220;Sarıca&#8221; adı verilmektedir.<br /> 16 17. yüzyılda hatta enflasyonun etkisinin kat kat üstünde gelirler saglamalarında has ve saliyane<br /> dısında resmi tahsislerinin arttırılması, kapı mensuplarının devlet görevlerine girmeleri gibi<br /> devlet desteginin yanında adaletnamelerin önleyemedigi kanun dısı olarak ümeranın gücünü<br /> korumaya yönelik bu bidat ve salgınlara gittikçe daha fazla göz yummaya baslandıgı<br /> söylenebilir. Bu görüsü destekleyen iyi bir örnek 1630&#8217;larda asi _lyas Pasa&#8217;nın yakalanısı ve<br /> idamı hikayesidir. _lyas Pasa reayaya baskı yapmak ve merkezin emirlerini dinlememek<br /> suçlarından asi sayılmıs, kendisini yakalamak için, üzerine Küçük Ahmet Pasa kumandasında<br /> diger pasaların da katıldıgı bir ordu gönderilmistir. Bu ordu uzun süre çatısmadan sonra _lyas<br /> Pasa&#8217;yı yenmis ve _stanbul&#8217;a getirmistir. Dönemin padisahı IV. Murad&#8217;ın huzuruna çıkartılan<br /> _lyas Pasa&#8217;yı çok hiddetli olan sultan, _lyas Pasa&#8217;ya reayaya eziyetlerinden dolayı önce<br /> kızgınlıgını belirtmis sonra idam edilmesini istemistir. Daha sonra Küçük Ahmed Pasa&#8217;ya<br /> dönerek onun hakkında da reayadan sikayetler geldigini belirtmistir. Küçük Ahmed Pasa&#8217;nın<br /> savunmasında, _lyas Pasa üzerine yürürken asker toplayabilmek için yolda halktan para<br /> aldıgını, bütün bu parayı ve ayrıca kendi parasını da padisah hizmetini görebilmek için<br /> harcadıktan sonra üstelik bir sürü borcu kaldıgını söylemistir (Kunt, 1978:107).<br /> KAYNAKÇA<br /> AKDAG Mustafa (1970-1974). &quot;Osmanlı Tarihinde Ayanlık Düzeni Devri&quot;, Ankara Ün.<br /> DCG Tarih Arastırma Enstitüsü Tarih Arastırma Dergisi, Cilt VIII,-XII, Sayı:14-23, Yıl:1970-<br /> 1974.<br /> AKDAG Mustafa (1999). Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celâli _syanları,<br /> Ankara:Barıs Yayınları.<br /> AKDAG, Mustafa (1999). Türkiye&#8217;nin _ktisadi ve _çtimai Tarihi II (1453-1559),<br /> Ankara: Barıs Kitapevi.<br /> AKDOGAN, Orhan (2002). Osmanlıdan Günümüze Türk Toplum Yapısı, _stanbul:<br /> Çamlıca Yayınları.<br /> AKTAN, C. Can (2004). &#8220;Rant Kollamanın Asamaları&#8221;, &lt;http://www.canaktan.org/dinahlak/<br /> ahlak/rant-kollama/asamalar.htm&gt;, (17.04.2004).<br /> AKTAN Çoskun CAN, D_LEY_C_ Dilek, SARAÇ Özgür (2002). Vergi, Zulüm ve _syan,<br /> Ankara: Phoenix Yayınevi.<br /> AKTEPE, Münir (1954). &#8220;XVIII. Asrın _lk Yarısında, _stanbul&#8217;un Meselelerine Dair Bazı<br /> Vesikalar&#8221;, _stanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Cilt: IX, Sayı:13, Eylül.<br /> AVCIOGLU, Dogan (1987). Türkiye&#8217;nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), Birinci Kitap,<br /> _stanbul: Tekin Yayınevi.<br /> Yönetim ve Ekonomi 14/1 (2007) 1-24<br /> 23<br /> BARKAN, Ö. Lütfi (1953). Tarihi Demografi Arastırmaları ve Osmanlı Tarihi,<br /> _stanbul:Yalçın Matbaası.<br /> BARKEY, Karen (1999). Eskiyalar ve Devlet (Osmanlı Tarzı Devlet Merkezilesmesi),<br /> (Çev: Zeynep Altıok), _stanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.<br /> BAYKAL, Bekir Sıtkı (1999). Peçevi Tarihi I, Ankara: T.C. Kültür Bakanlıgı<br /> Yayınları:467, Üçüncü Baskı.<br /> CEZAR Yavuz (1986). Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Degisim Dönemi: XVIII<br /> Yüzyıldan Tanzimat&#8217;a Mali Tarih, _stanbul: Alan Yayıncılık.<br /> C_N, Halil (1985). Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması, _stanbul,<br /> Bogaziçi Yayınları.<br /> Ç_ZAKÇA, Murat (2000). &#8220;Osmanlı _mparatorlugu&#8217;nda _ç Borçlanmanın Evrimi: (XV.<br /> Yüzyıldan XIX. Yüzyıla)&#8221;, Yeni Türkiye Dergisi Osmanlı Özel Sayısı: Ekonomi ve Toplum,<br /> Sayı: 32, Yıl:6, Mart-Nisan.<br /> DEVLET ARS_VLER_ (2004). &#8220;Osmanlı Devlet Arsivi Rehberi,<br /> &lt;http://www.devletarsivleri.gov.tr/yayin/osmanli/rehber_osm/085_28_mevkuf.htm&gt;, (27.03.2004).<br /> DURSUN, Davut (1986). &#8220;Osmanlı Yönetim Sisteminde Tımar Kurumu ve Din<br /> Bürokrasisi Arasındaki _lisiler Üzerine&#8221;, Uludag Üniversitesi __BF Dergisi, Cit:VII, Sayı:1, Nisan.<br /> ERCAN, Yavuz (2001). Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler: Kurulustan<br /> Tanzimat&#8217;a Kadar Sosyal, Ekonomik ve Hukuki Durumları, Ankara: Turhan Kitabevi Yayınları.<br /> ERTAS, Ne&#8217;set (1947). &#8220;Osmanlı _mparatorlugunda Reayadan Alınan Vergi ve<br /> Resimler&#8221;, Ankara Üniversitesi D.T.C.F Dergisi, Cilt: V, Sayı:5.<br /> ES Mecit (1989). Tarihsel Bir Bakısla Klasik Osmanlı Maliyesi, Kütahya:T.C. Anadolu<br /> Üniversitesi Egitim, Saglık ve Bilimsel Arastırma Vakfı Yayınları No:81.<br /> FAROQHI, Suraiya (2003): &#8220;Osmanlı Vergi Mükelleflerinin Siyasal Etkinlikleri ve<br /> Saltanatın Mesrulastırılması Sorunu (1570-1650)&#8221;, Osmanlı Dünyasında Üretmek, Pazarlamak,<br /> Yasamak, (Çev: Gül Çagalı Güven-Özgür Türesay), _stanbul: Yapı Kredi Yayınları.<br /> G_RAY, Filiz (2001). Maliye Tarihi, Bursa: Ezgi Yayınları.<br /> GÖÇEK, Fatma Müge (1999). Burjuvazinin Yükselisi _mparatorlugun Çöküsü:<br /> Osmanlı Batılılasması ve Toplumsal Degisme, (Çev: _brahim YILDIZ), Ankara: Ayraç Yayınevi.<br /> GR_SWOLD, William J (2000). Anadolu&#8217;da Büyük _syan: 1591-1611, _stanbul: Tarih<br /> Vakfı Yurt Yayınları.<br /> GÜÇER, Lütfi (1964). XVI-XVII Osmanlı _mparatorlugunda Hububat Meselesi ve<br /> Hububattan Alınan Vergiler, _stanbul: _stanbul Üniversitesi Yayınları, _ktisat Fakültesi<br /> No:1075/152.<br /> HALLAÇOGLU, Yusuf (1997). XIII. Yüzyılda Osmanlı _mparatorlugu&#8217;nun _skan<br /> Siyaseti ve Asiretlerin Yerlestirilmesi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları VII Dizi, Sayı:92,<br /> 3.Baskı.<br /> HALLAÇOGLU, Yusuf (1998). XIV-XVII Yüzyıllarda Osmanlı Devlet Teskilatı ve<br /> Sosyal Yapı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.<br /> _NALCIK, Halil (1959). &quot;Osmanlılar&#8217;da Raiyyet Rüsûmu&quot;, Belleten, Cilt XXIII, Sayı:89-<br /> 92.<br /> _NALCIK, Halil (1998). &#8220;Çiftliklerin Dogusu: Devlet, Toprak Sahipleri ve Kiracılar&#8221;,<br /> (Editörler: Çaglar KEYDER, Faruk TABAK; Çev: Zeynep ALTOK), Osmanlı Toprak Mülkiyeti<br /> ve Ticari Tarım, _stanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları.<br /> _NALCIK, Halil (2000). Osmanlı _mparatorlugu&#8217;nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi<br /> (1300-1600), (Çev: Halil Berktay), _stanbul:Eren Yayınları.<br /> KARAMURSAL, Ziya (1989). Osmanlı Mali Tarihi Hakkında Tetkikler, Ankara:<br /> Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları.<br /> KARPAT, Kemal (2001); Ortadogu&#8217;da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev: Recep<br /> Boztepe, Ankara: _mge Yayınevi.<br /> KARPAT, Kemal H. (2000). Osmanlı Modernlesmesi: Toplum, Kuramsal Degisim ve<br /> Nüfus, (Çev.Akile Zorlu DURUKAN, Kaan DURUKAN), _stanbul: _mge Kitapevi.<br /> A.R. Gökbunar / Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Degerlendirilmesi<br /> 24<br /> KAZICI, Ziya (1977). Osmanlılarda Vergi Sistemi, _stanbul: Samil Yayınevi.<br /> KUNT, _. Metin (1978). Sancaktan Eyalete: 1550-1650 Arasında Osmanlı Uleması ve<br /> _l _daresi, _stanbul: Bogaziçi Yayınları No:154.<br /> KURT _smail (1997). &#8220;Vakıf Müessesesi XV. ve XVI. Asır Vakıfları&#8221;, XV. ve XVI. Türk<br /> Asrı Yapan Degerler, _slami _limler Vakfı Tartısmalı Toplantılar Dizisi, _stanbul: Ensar Nesriyat.<br /> LAUFENBURGER, Henry (1967). Maliyenin Ekonomik ve Psikolojik Teorisi, (Çev.<br /> _smail Hakkı ÜLKMEN), _stanbul: Maliye Enstitüsü Yayınları No:25.<br /> LINDNER, Rudi Paul (2000). Ortaçag Anadolusu&#8217;nda Göçebeler ve Osmanlılar, (Çev.<br /> Müfit GÜNAY), Ankara: _mge Yayınevi.<br /> ÖNCEL, Mualla, KUMRULU, A, ÇAGAN, Nami ÇAGAN (1992). Vergi Hukuku,<br /> Ankara: AÜ Hukuk Fakültesi Yayınları No:494/12.<br /> ÖNER, Erdogan (2005). Osmanlı _mparatorlugu ve Cumhuriyet Dönemi&#8217;nde Mali<br /> _dare, Ankara: T.C. Maliye Bakanlıgı Arastırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Baskanlıgı<br /> Yayınları.<br /> ÖZ, Mehmet (1997). Osmanlı&#8217;da Çözülme ve Gelenekçi Yorumlar, _stanbul: Dergah<br /> Yayınları, _stanbul.<br /> ÖZB_LGEN, Erol (2003). Bütün Yönleriyle Osmanlı: Adabı-ı Osmaniye, _stanbul: _z<br /> Yayıncılık<br /> ÖZKAYA, Yücel (1994). Osmanlı _mparatorlugu&#8217;nda Ayanlık, Ankara: Türk Tarih<br /> Kurumu Yayınları No:157.<br /> PAKALIN, M. Zeki (1971). Osmanlı Tarih ve Terimler Sözlügü, _stanbul: 2. Baskı.<br /> PAMUK, Sevket (1999). Osmanlı-Türkiye Tarihi 1500-1914, _stanbul: Ak Yayınlar.<br /> PAMUK, Sevket (2000). Osmanlı _mparatorlugu&#8217;nda Paranın Tarihi, _stanbul: Tarih<br /> Vakfı Yurt Yayınları, 2. Baskı.<br /> QUATAERT, Donald (2002). Osmanlı _mparatorlugu 1700-1922, (Çev.Ayse<br /> BERTAY), _stanbul: _letisim Yayınları.<br /> SEV_NÇ, Necdet (1991). Osmanlı&#8217;nın Yükselisi ve Çöküsü, _stanbul: Burak Yayınevi,<br /> _stanbul.<br /> SÜMER Faruk (1980). Oguzlar (Türkmenler), Ana Yayınları, _stanbul.<br /> TABAKOGLU, Ahmet (1985). Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi,<br /> _stanbul: Dergah Yayınları<br /> TUGCU, Murat (1972). Vergi ve Evrimi, Ankara: Öksüz Yayınları.<br /> TURHAN, Osman (1993). 90. Nolu Mühimme Defteri, (Redaksiyon ve Sadelestiren:<br /> Mertol Tulum), _stanbul: Türk Dünyası Arastırmalar Vakfı Yayınları.<br /> ULUÇAY, M. Çagatay (1944). XVII. Asırda Saruhanda Eskıyalık ve Halk<br /> Hareketleri, _stanbul: Resimli Ay Matbaası.<br /> UZUNÇARSILI, _. Hakkı (1978). &#8220;Osmanlı Maliyesinin Kurulusu ve Osmanlı Devleti _ç<br /> Hazinesi&#8221;, Belleten, Cilt: 42, Sayı:165-168.<br /> ÜNAL, Mehmet Ali (2002). Osmanlı Müesseseleri Tarihi, Isparta: Fakülte Kitapevi.<br /> VARCAN, Nezih-ÇAKIR, TUFAN (2000). Maliye Tarihi, Eskisehir: Birlik Ofset.<br /> YAV_, Ersal (2002). Bir Ülke Nasıl Batırılır ?, 4.Basım, _zmir: Yazıcı Basım Yayıncılık.<br /> YETK_N, Çetin (1984). Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri, Üçüncü Baskı, _stanbul:<br /> Say Yayınevi.</p>
<p> Kaynak: bayar.edu.tr</p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/">Celali Ayaklanmalarının Maliye Tarihi Açısından Değerlendirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/celali-ayaklanmalarynyn-maliye-tarihi-acysyndan-dederlendirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalender Çelebi Isyanı</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/kalender-celebi-isyany/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/kalender-celebi-isyany/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Haydar Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Nov 2007 23:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/kalender-celebi-isyany/</guid>

					<description><![CDATA[<p>(1511-1527 Arası Orta Anadolu&#8217;da Meydana Çıkan İsyanların Genel Çizgileri ) Ali Haydar Avcı Osmanlı kaynaklarında &#8220;Şah Kalender İsyanı&#8221; olarak da anılan Kalender Çelebi olayının boyutlarını <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/kalender-celebi-isyany/" title="Kalender Çelebi Isyanı">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/kalender-celebi-isyany/">Kalender Çelebi Isyanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(1511-1527 Arası Orta Anadolu&#8217;da Meydana Çıkan İsyanların Genel Çizgileri )</strong><u><strong><br /> Ali Haydar Avcı</strong></u></p>
<p> Osmanlı kaynaklarında &#8220;Şah Kalender İsyanı&#8221; olarak da anılan Kalender Çelebi olayının boyutlarını derinliğine kavrayabilmek için sanırım 1511-1527 arası Şah Kulu eylemi hariç tamamının başlangış noktası Orta Anadolu olan ve Alevi-Bektaşi toplulukların ağırlığını oluşturduğu eylemlere sanırım kısaca bir göz atmak gerekiyor.</p>
<p> Ya­vuz Sul­tan Se­lim 1512 yı­lın­da zor yo­luy­la ik­ti­da­rı ele ge­çir­dik­ten son­ra sis­te­mi ku­rum­laş­tır­ma ve güç­len­dir­me ama­cıy­la çeşitli ön­lem­ler al­dı.[1] Bu ön­lem­le­rin en önem­lisi, Et­râk&#8217;a (Türk­men&#8217;e) hiç de alı­şık ol­ma­dı­ğı or­to­doks bir İs­la­mi ya­şam bi­çi­mi­ni, di­ğer bir de­yiş­le şe­ri­at dü­ze­ni­ni zor­la ka­bul et­tir­me­ye yö­ne­lik ola­nı­dır.[2] Bu ne­den­le Ana­do­lu&#8217;­ya ağırlıklı olarak göçebe-yarı göçebe toplum ilişkilerini sürdüren, yerleşikliğe geçmiş olsa bile henüz kendi kültürel değerlerinden kopmamış hal­kın ge­le­nek ve gö­re­nek­le­ri­ne ters dü­şen, şe­ri­at ku­ral­la­rı­nı ise ka­tı­lık­la uy­gu­la­yan bol miktarda bey­ler, ka­dı­lar, din gö­rev­li­si ve çe­şit­li dü­zey­ler­de yö­ne­ti­ci­ler gön­de­ril­miş­tir.</p>
<p> Bu gö­rev­li­le­rin elin­de Kı­zıl­baş­la­rın kat­li için, &#8220;zikr olı­nan tâ­ife kâ­fir­ler ve mül­hid­ler­dür.&#8221; &#8220;Bun­la­rı kı­rub ce­mâ­at­le­rin da­ğıt­mak ce­mi müs­lü­man­la­ra vâ­cip ve farz­dur&#8221; bi­çi­min­de fet­va­lar bu­lu­nu­yor­du. Bu fet­va­lar dö­ne­min en yük­sek üle­mâ­la­rı ta­ra­fın­dan ve­ril­miş­ti.[3]</p>
<p> Bir de bu­na gö­çe­be ve köy­lü­ler­den alı­nan ver­gi­le­rin yük­sel­til­me­si­ni, aşi­ret re­is­le­ri­nin güç ve ha­re­ket alan­la­rı­nın sı­nır­lan­dı­rıl­ma­sı­nı, te­mel ge­lir kay­nak­la­rın­dan olan ti­mar­la­rın ki­mi aşi­ret çev­re­le­ri­nin el­le­rin­den ge­ri alın­ma­sı­nı ek­ler­sek ola­yın bo­yut­la­rı ye­te­rin­ce an­la­şı­lır. Bu du­rum­da o gü­ne dek sür­dür­dü­ğü ya­şa­ma bi­çi­mi, tö­re ve tö­ren­le­ri­ni hi­çe sa­yan, eko­no­mik ola­rak ken­di­le­ri­ni bu­nal­tan bu ka­tı uy­gu­la­ma ve sal­dır­gan­lık­la­ra kar­şı Ale­vi hal­kın ak­tif di­re­nişe yönelim dı­şın­da faz­la bir se­çe­ne­ği kal­mı­yor­du.</p>
<p> Ana­do­lu Ale­vi­le­ri­nin ko­nu­mu açı­sın­dan bir dö­nüm nok­ta­sı olan Şah Ka­len­der ayak­lan­ma­sı da bu ko­şul­lar­da or­ta­ya çık­mış­tı.[4] Bu ne­den­le İkin­ci Be­ya­zıt&#8217;ın son dö­nem­le­rin­den iti­ba­ren Ana­do­lu&#8217;­da çe­şit­li tür­den bas­kı­lar­la bu­nal­tı­lan gö­çe­be ve ya­rı gö­çe­be Türk­men hal­kın ayak­lan­ma­la­rın­da kı­sa bir dö­nem içe­ri­si­ne sı­ğan bü­yük bir yo­ğun­luk gö­ze çarp­mak­ta­dır.</p>
<p> Aşa­ğı­da ver­di­ği­miz, Rum (Si­vas) eya­le­tin­de ya­şa­nan ve 1511 yı­lın­dan Kalen­der Çe­le­bi ey­le­mi­ne -1527 yılına- ka­dar olan sü­re­ci kap­sa­yan is­yan­la­rın lis­te­si sa­nı­rım bu yo­ğun­lu­ğu açık­la­ma­ya ye­ter.      </p>
<p> <strong>1. Şah Ku­lu Ba­ba ayak­lan­ma­sı &#8211; 1511.</strong></p>
<p> Bu isyan Teke bölgesinde çıkmasına karşın kısa bir süre sonra Rum eyaletine sıçraması nedeniyle listeye dahil edilmiştir.</p>
<p> Tekeli Hasan Halife adında bir Kızılbaş-Alevinin oğlu olan Şah Kulu, babasının ölümü üzerine &#8220;Alevi töresine göre toplanan&#8221; toplumun seçimiyle onun yerine geçmiş, kısa sürede halkı etkileyerek kendi çevresine geniş bir kitle toplamayı başarmıştır. 1511 yılında sürekli &#8220;muhabbet  toplantısı&#8221; yaptıkları Teke bölgesi Döşeme derbendinde, Osmanlı güçlerinin Antalya subaşısı öncülüğünde kendilerine saldırması üzerine eyleme geçmişler ve hareket, dirlikleri ellerinden alınan sipahilerinde katılımıyla bir anda büyüyerek geniş bir alana yayılmıştır.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Teke bölgesi (Antalya, Kızılcakaya, Elmalı, İstanos, Burdur, Keçiborlu), Batı Anadolu (Hamitili, Kütahya, Manisa, Sandıklı, Keçisıçanlı, Ulusıçanlı, Altuntaş, Alaşehir, Beyşehir), Rum (Sivas) eyaleti.</p>
<p> Katılımcılar: Teke bölgesi ve çevresi Alevi-Kızılbaş toplumu, dirlikleri ellerinden alınan timarlı sipahiler, göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Çeşitli yörelerdeki bir çok çatışma sonrası en son olarak 1511 yılı 2 Temmuz tarihinde Sivas yöresinde Gedik Hanı denilen yerde Osmanlı güçleriyle büyük bir çatışma ve sadrazam Hadım Ali Paşa&#8217;yla birlikte isyancıların önderi Şah Kulu&#8217;nun ölümü ve geri kalan isyancıların Safevilere sığınması.</p>
<p> <strong>2. Nur Ali Ha­li­fe ayak­lan­ma­sı &#8211; 1512.</strong></p>
<p> Şah İsmail Hatayi&#8217;nin Tokat bölgesinde halifesi olan Nur Ali Halife&#8217;nin başlattığı ayaklanma bölgede ortaya çıkan ve isyancıların Tokat&#8217;ı ele geçirmesiyle Osmanlı güçlerine büyük sıkıntılar yaşatan kapsamlı bir ayaklanmadır.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Amasya, Çorum, Bozok, Tokat yöresi, Koyuhisar, Niksar, Kazova ve Sivas bölgesi.</p>
<p> Katılımcılar: Bölgenin Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu ve baskı altında tutulan Avşar, Varsak, Bozoklu, Karamanlı, Turgutlu, Hamideli&#8217;li, Tekeli gibi göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Nur Ali Halife güçlerinin 20 Temmuz 1512 yılında Göksu&#8217;da Bıyıklı Mehmet Paşa&#8217;nın yönettiği Osmanlı güçlerine yenilmesi ve isyancıların Safevi topraklarına geçerek kırımdan kurtuluşu.</p>
<p> <strong>3. Bo­zok­lu Şeyh Ce­lâl ayak­lan­ma­sı &#8211; 1518.</strong></p>
<p> Yoksul ve topraksız köylülerin baskı ve ağır vergiler altında ezilmesini önlemek amacıyla eyleme geçen Bozoklu Şeyh Celâl&#8217;in eylemi 1517 yılı ortalarında Tokat yöresinde ortaya çıkan kısa sürede önemli ölçüde etkili olan eylemlerden biridir.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Amasya, Tokat, Zile, Artukabâd ve Sivas yöreleri.</p>
<p> Katılımcılar: Vergi yükü altında ezilen topraksız ve yoksul köylüler, yöneticilerin sürekli baskısından bunalan Alevi-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Kalabalık Osmanlı güçleri karşısında dayanamayacaklarını anlayınca 1518 yılı bahar ya da yaz ayında Safevilere topraklarına geçmek amacıyla Erzincan civarina gelindiğinde geriden yetişen Dulkadir beyi Şehsuvar Ali Bey güçleriyle çatışma ve yenilgi. Bu çatışmada Şeyh Celâl öldü. Tutsaklık ve kırımdan kurtulabilen yandaşları Safevi topraklarına geçtiler. Bu olay sonrası Anadolu&#8217;da ortaya çıkan bütün halk hareketleri &#8220;Celâli&#8221; olarak anılmaya başlandı.</p>
<p> <strong>4. Şah Ve­li ayak­lan­ma­sı &#8211; 1519.</strong></p>
<p> Şah Veli, Bozoklu Şeyh Celâl&#8217;in müridlerinden biridir. Şeyh Celâl olayı sonrası Bozok bölgesinde Alevi-Kızılbaş toplumuna karşı uygulanan baskı ve kıyımlar sonucu ortaya çıkmış bir harekettir. Özellikle eyleme Keçeci ve Çanağılı Kızılbaşlar büyük destek vermişlerdir.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Bozok, Tokat, Zile, Turhal, Amasya, Erbaa bölgeleri.</p>
<p> Katılımcılar: Bozok, Tokat ve Amasya yörelerinin Kızılbaş köylüleri ve göçebe Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: 24. Nisan 1519 yılında Sivas bölgesinde Kızılırmak üzerinde bulunan Şahruh Beğ köprüsü dolaylarında Rum (Sivas) beylerbeyi Şadi Paşa, Karaman beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Dulkadiroğlu Şehsuvar Ali Bey öncülüğünde hareket eden Osmanlı güçleriyle çatışma ve yenilgi. Kıyımdan kurtulabilen Şah Veli daha sonra Ulu Yörük aşiretine bağlı Cungar oymağı tarafından Şehsuvaroğlu Ali Bey&#8217;e teslim edildi ve başı kesilerek ortadan kaldırıldı.   </p>
<p> <strong>5. Süğ­lün Ko­ca-Baba Zünnun ayak­lan­ma­sı &#8211; 1526.</strong></p>
<p> Süğlün Koca ayaklanması her yönüyle ağır vergiler altında ezilen köylülüğün direniş hareketidir. 1526 yılında Süğlün Koca&#8217;ya ektiği topraklar için fazladan 200 akçe vergi yazılmıştı. Bu verginin ağır olduğunu belirten Süğlün Koca görevlilere bunun 100 akçeye indirilmesi dileğinde bulundu. Görevliler Süğlün Koca&#8217;nın durumunu dikkate almadığı gibi çevresinde bulunanlara baskı yaptı ve ek olarak aşağılamak amacıyla bir Alevi-Türkmen dedesinin sakalını ve bıyığını kesti. Bu baskı ve saldırganlıklar üzerine olaylar patlak verdi. Süğlün Koca köylülülerden ve aşiretlerden yardım istedi. 20 Ağustos 1526&#8217;da kısa sürede uygulamalara tepki duyan geniş bir kitle toplanarak eyleme geçti. Eylemcilerin başında Dulkadirli Türkmenlerinden Baba Zünnun bulunuyordu.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Bozok Sancağı, Tokat, Amasya, Sivas, Toroslar, Maraş, Çukurova yöreleri.</p>
<p> Katılımcılar: Bozok bölgesinde yaşayan Osmanlı yönetiminden hoşnutsuz Alevi-Kızılbaş köylüler, haksızlık ve adaletsizliklere tepki duyan aşiretler.</p>
<p> Sonuç: Baba Zünnun öncülüğünde hareket eden isyancılar önce Bozok sancakbeyi Mustafa Bey&#8217;in konağını bastılar. Kendisini, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin&#8217;i ve yazıcı Mehmet&#8217;i öldürdüler. Bunun üzerine merkezi yönetim Karaman beylerbeyi Hurrem Paşa&#8217;yı isyancılar üzerine gönderdi. Kayseri yakınlarında bulunan Kurşunbeli&#8217;nde çıkan çatışmada Osmanlı güçleri yenilgiye uğradı. Hurrem Paşa, Kayseri sancakbeyi Berham Bey, İçel sancakbeyi Ali Bey bu çatışmada öldüler. Bu başarıdan sonra güçlenen isyancılar Artukabâd ve Kazova yörelerine doğru yürüyüşünü sürdürdü ve buraları ele geçirdi.</p>
<p> Gelişmelerin boyutu üzerine Osmanlı yöneticileri daha kapsamlı bir hazırlık yaparak Rum (Sivas) beylerbeyi Hüseyin Paşa ve Maraş sancakbeyi Mahmut Bey öncülüğünde büyük bir Osmanlı ordusuyla Sivas&#8217;ta toplandı. Kazova yöresinde durum belirlemesi yapan Malatya sancakbeyi Yularkıstıoğlu İskender Bey&#8217;in giriştiği ilk öncü çatışmalarda Osmanlı ordusu ciddi kayıplar verdi ve kuşatma içerisine düşen İskender Bey canını güçlükle kurtardı. Durumun ciddiyetini gören Hüseyin Paşa bütün eyalet askeriyle birlikte Baba Zünnun üzerine yürüdü ve Höyüklü (Solakzâde&#8217;de Hunbeli, Celâlzâde&#8217;de Muyluklu) denilen yerde 26 Eylül 1526&#8217;da büyük çarpışmalar yaşandı. Çatışmada Baba Zünnun öldü ve önemli kayıplar veren yandaşları dağılarak dağlara çekildiler. Gece toparlanan Baba Zünnun eylemcileri Osmanlı ordusuna saldırarak ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu saldırıda ağır yaralanan Hüseyin Paşa ise Sivas&#8217;a kaçtı, Sivas&#8217;ta bu yaradan kurtulamadı ve yaşamını yitirdi. Fakat üç gün sonra &#8220;Kürdistan askeri&#8221;yle yetişen Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa Düzcuma denilen yerde isyancıları kesin yenilgiye uğratarak eylemi bastırdı.  </p>
<p> <strong>6. Zün­nunoğlu Halil ayak­lan­ma­sı &#8211; 1527.</strong></p>
<p> 1527 yılında Süğlün Koca-Baba Zünnun eyleminin bastırılmasından kısa bir süre sonra ardı arkası kesilmeyen baskı ve kıyımlar nedeniyle Bozok bölgesinde olaylar yeniden patlak verdi. Eylemin öncülüğü Zünnunoğlu diye anılan biri tarafından yürütülüyordu.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Bozok ve Sivas bölgeleri.</p>
<p> Katılımcılar: Hisarbeğli Oymağı, Çiçekli, Ağca Koyunlu, Mesutlu ve bölgede bulunan diğer Alevi-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Kısa sürede sayısı binlerce kişiye ulaşan eylemciler Unavur denilen yerde Rum (Sivas) beylerbeyi Yakup Paşa öncülüğünde üstlerine gelen Osmanlı güçlerini yenilgiye uğrattılar. Olayı bastırma görevi bu nedenle saray tarafından yeniden Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa&#8217;ya verildi. Karşı koyamayacaklarını anlayan ve kıyımdan kurtulabilmek için Safevi topraklarına geçmeye çalışan isyancıların önünü Hüsrev Paşa Erzurum-Pasin ovasında kesmeyi başardı. Çıkan çatışmada güçlü Osmanlı ordusu karşısında isyancılar ağır bir yenilgiye uğradı. Bastırılan bu isyandan eylemin önderi Zünnunoğlu&#8217;un kaçarak kurtulmayı başarmasına karşın eylemciler büyük bir kıyıma uğramaktan kurtulamadılar. </p>
<p> <strong> Genel Boyutlarıyla Kalender Çelebi Eylemi </strong></p>
<p> Önderliği, yayılma alanı ve etkileriyle yukarıda sunduğumuz isyanlara eklenen son önemli halka 1527 yılında ortaya çıkan Şah Ka­len­der (Çe­le­bi) ayak­lan­ma­sıdır.</p>
<p> Eylemin Rum (Sivas) eyaletindeki gelişimi, yayılma alanı ve etkisinden yola çıkarak 1527 Mart ayında başladığını söyleyebiliriz. Yalnız bu tarih isyancıların somut eyleme geçme tarihidir. Konuyla ilgili verilerden çıkardığımız bilgilere göre bu tarihten önce uzun süre isyana katılan çeşitli kesimlerden topluluklar arasında görüşme, konuşma, anlaşma ve ön hazırlık çalışmaları yapılmış olmalıdır. Aslında böyle bir durumun olması da doğaldır. Çünkü herhangi bir yenilgi olayı yaşandığında ortaya çıkacak &#8220;akıbet&#8221; bellidir ve işin ucunda &#8220;başvermek&#8221; vardır. Başka bir deyimle böyle bir eyleme kalkışılması sonucu ihanet ve yenilgi durumunda ortaya çıkan &#8220;bedel&#8221;in başvererek ödenmesi kaçınılmazdır. İkircik ve ikiyüzlülük eylemci saflarında telafisi mümkün olmayan yaralar açacaktır. Nitekim bütün &#8220;ikrâr&#8221; ve anlaşmalara karşın gelişmeler içerisinde olayın boyutunun böyle bir noktaya varması engellenememiştir.</p>
<p> Genel olarak isyanın çıkış nedenleri: 1. Anadolu kasıp kavuran yokluklar. 2. Toplumun üzerindeki kesintisiz süren baskı ve kıyımlar. 3. Halkın üretimin çeşitli adlar altındaki kaldırılamayacak ölçüde ağır olan vergiler yoluyla yağma ve talan edilmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşırı yoksulluk. 4. Sultanın kulları sayılan toplumun sürekli sonu gelmez seferlere götürülmesi ve gidenlerden bir çoğunun geri gelmemesi. 5. Türkmen kökenli timarlı sipahilerin timarlarının ellerinden alınması. 6. Adalet dağıtmakla yükümlü kadıların adaletsizliği ve başını alıp yürüyen rüşvet ve yolsuzluk. 7. Bitmek bilmeyen sıkıntılardan bunalan toplumun devlet idaresinden hoşnutsuzluğu.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Kırşehir, Ankara, Çorum, Amasya, Bozok, Tokat ve    Sivas sancaklarının tamamı Maraş, Sarız ve Elbistan yöresi.</p>
<p> Katılımcılar: Rum (Sivas) eyaletinde bulunan bütün Alevi-Bektaşi- Kızılbaş Türkmen aşiretleri, Dulkadirli oymakları, daha önceki kıyımlardan kurtulan isyancılar, timarları ellerinden alınan timarlı sipahiler. </p>
<p> Ayaklanmanın Büyümesi ve Yayılması </p>
<p> Özellikle konar-göçer Türkmen aşiretleri ve köylülerden geniş destek alan ve hızla büyüyerek Orta Anadolu&#8217;nun çeşitli yörelerine yayılan isyancılar yürüyüşlerini sürdürdüler. Rum eyaletindeki girdikleri çatışmalarda birçok kez Osmanlı güçlerini dağıtan isyancılar Hafik üzerinden Safevi bölgesine geçmek isterken, yolların Osmanlı güçleri tarafından kesildiğini öğrenince Sivas-Tokat bölgesinde, Yıldız Dağı, Banaz ve Karaçayır çevrelerinde  yaşanan uzun süreli kuşatmadan kurtularak güneye Elbistan-Nurhak Dağları bölgesine yöneldiler.[5]</p>
<p> Bu arada durumun vehametini anlayan Osmanlı yöneticileri Kalender Çelebi saflarında bulunan boy beyleri ve tımarlı sipahilerle yeniden anlaşma ve işbirliğinin yollarını aradılar. Bu beylere el konulan yurtlarının ve dirliklerinin geri verileceği, uğradıkları haksızlıkların giderileceği, timarlı sipahilere timarların geri verileceği ve birtakım ekonomik çıkarların sağlanacağı duyuruldu. Yapılan gizli görüşmelerde anlaşma sağlandı. Bu beylere hilatlar ve değerli armağanlar gönderildi. Bu çıkarlar karşılığı Osmanlı yöneticileriyle anlaşma sağlayan çevreler Kalender Çelebi saflarını özellikle geceleri hızla terketmeye başladılar. Kalender Çelebi saflarında otuz bini aşkın isyancıdan birkaç gün içinde kala kala kendine son derece bağlı bir bölük yakın çevresiyle birlikte üç dört bin civarında insan kaldı.</p>
<p> Kalender Çelebi ile yola çıkan Dulkadir beylerinde sadece Veli Dündar verdiği ikrardan dönmeyerek kendisine ihanet etmemiş ve bu can-baş kavgasında Şah Kalender&#8217;i yalnız bırakmamıştı. Olayların bu şekildeki gelişimi ve ansız çözülmeler ayaklanmacılar için gerçekten yıkım oldu. Bir yandan Osmanlı güçleri, diğer yandan ihanet çeteleri ve işbirlikçiler tarafından kuşatılan Kalender Çelebi çaresiz kalmıştı. </p>
<p> Kalender Çelebi&#8217;nin Yenilgisi ve Ayaklanmanın Sonu </p>
<p> Gelişmeleri yakından izleyerek durumun haberini alan ve el altından yaptığı çalışmaların başarıya ulaştığını gören Sadrazam İbrahim Paşa, şaşkınlığın ve olumsuzlukların etkisini henüz üzerinden atamayan ayaklanmacıların üstüne saray çaşnigirlerinden[6] Belalı Mehmet ve Deli Pervane adındaki adamlarının komutasında, İstanbul&#8217;dan birlikte getirdiği yeniçeri ve sipahileri gönderdi.</p>
<p> Bunların arasına, olumsuz etki yapar düşüncesiyle daha önce yenilgiye uğramış askerlerden hiçbirini katmadı. Bu güçler 8 Ramazan (22 Haziran) 1527 günü Maraş &#8211; Nurhak Dağlarında bulunan Başsaz yaylasında ayaklanmacılar üzerine ansızın baskın düzenlediler. Bu ansız saldırı dağınık bulunan Kalender Çelebi saflarının toparlanmasını ve şaşkınlığı üzerlerinden atmasını önlemişti. Aralarında kıyasıya bir çatışma çıktı. Savaşın sonunda Kalender Çelebi güçleri ağır bir yenilgiye uğradı. İsyana katılanların büyük çoğunluğu kılıçtan geçirildi. Önderler öldürüldü. Ayaklanmacıların başında bulunan Kalender Çelebi ve Kalender Çelebi&#8217;yi sonuna dek yalnız bırakmayan Veli Dündar&#8217;ın başları kesilerek atların terkilerine bağlandı.[7]</p>
<p> Dikkatle irdelendiğinde görülecektir ki, bu ayaklanmaların tamamı ekonomik ve siyasal boyutlu olaylardır. Osmanlı yönetiminin saldırgan tutumu, sonu gelmez baskılar ve neredeyse yağma ve talan boyutuna varan ağır vergi yükü nedeniyle ortaya çıkan eylemlerdir.</p>
<p> Hak ve adaletin olmadığı yerde çelişki, tepki ve çatışmalar kaçınılmazdır. Osmanlı düzeninde ortaya çıkan bütün toplumsal hareketlerin neredeyse temel karakteristik özelliği ağır baskı ve sömürüye karşı yoğunlaşan tepkiler içermesidir. Buna karşın merkezi yönetim ve yerel temsilcileri tepkiler karşısında bozuk yapıyı onarmak, huzur ve güven ortamı yaratacak ve toplumu hoşnut kılacak biçimde uygulamaları değiştirmek yerine özlem ve istemleri şiddet ve kıyım yoluyla her dönemde bastırma yoluna gitmişler ve bu davranışlarını geleneksel hale getirmişlerdir. Bu yöntem sindirmede kimi zaman geçici olarak başarılı olsa da, toplumun içten içe sürekli kaynamasına, sisteme karşı yoğunlaşan öfkelerin birikmesine ve patlamasına engel olamamıştır. 16. yüzyılın başından itibaren Anadolu&#8217;yu yangın yerine çeviren ve &#8220;Celâli&#8221; diye adlandırılan eylemlerin özü bir anlamda budur. </p>
<p> Dulkadirliler Olayı ve Eyleme Etkisi     Alevi Toplumu ve Pir Sultan&#8217;ı Derinden Etkileyen Önemli Bir Olay: Dulkadirlilerin Şah Kalender Eylemine Katılımı ve Daha Sonraki Süreçte Osmanlı-Dulkadirli Beyleri İşbirliği </p>
<p> Burada yeri gelmişken Kalender Çelebi olayındaki yeri ve önemi nedeniyle konuyla doğrudan ilintili ve eylemin yazgısında önemli etkisi olan Dulkadirliler olayını biraz açmak ve Şah Kalender eylemine katılım, Osmanlı yönetimiyle gerginlik nedenlerine kısaca değinmek gerekiyor. Çünkü bu olay sonrası ortaya çıkan gelişmeler konu içinde yer yer değindiğimiz gibi çeşitli şekillerde Pir Sultan&#8217;ın deyişlerine yansımış ve özellikle Anadolu coğrafyasında yaşayan Alevi-Bektaşi kesimlerin toplumsal konumunun ve çıkan halk isyanlarının Kalender Çelebi sonrası karakterinin değişmesinde bir dönüm noktası teşkil etmiştir.</p>
<p> Dulkadirliler ve dirlikleri ellerinden alınan timarlı sipahiler konusunun yeterince aydınlatılması, ortaya çıkan sonucun çözümü ve anlaşılması açısından yararlı olacaktır. Çünkü döneme ilişkin kaynaklarında çok açık belirttiği gibi kendilerine karşı yoğunlaştırılan baskı nedeniyle Osmanlı yönetimiyle araları gerginlik içinde olan Dulkadirli boylarının, ayaklanmanın başlatılmasında, savaşın yer yer kazanılmasında ve yitirilmesinde önemli rolleri olmuştur. Dulkadirli beyleri eylemin ön aşamasında Kalender Çelebi&#8217;ye büyük ölçüde destek vermiş, hatta teşvik etmiş, savaş deneyimi yüksek olan &#8220;timarlı gaziler&#8221;[8] topluluğuyla birlikte Osmanlı güçlerinin yenilgiye uğratılmasında ciddi çabalar göstermiştir. Daha sonra çatışmaların keskinleştiği bir dönemde Osmanlı yöneticileriyle ulûfe ve çeşitli çıkralar karşılığı girilen işbirliği sonucu Kalender Çelebi saflarına ihanet etmiş, Kalender Çelebi&#8217;nin yenilmesinde ve başının kesilmesinde birinci derecede rol oynamışlardır.</p>
<p> Dulkadirli aşiretinin yaklaşık bütün boyları beyleriyle birlikte Kalender Çelebi isyanında yer aldılar. Bu katılımın önemli nedenleri vardır.</p>
<p> Dulkadir beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey ve oğulları, boy beyleriyle birlikte 1522 yılında Tokat-Artukova&#8217;da vezir Ferhat Paşa ile görüşmeye gittiğinde bağımsız hareket ettiği gerekçesiyle hile ile öldürüldü.[9] Şehsuvaroğlu&#8217;nun Kanuni&#8217;nin buyruğu üzerine vezir Ferhat Paşa eliyle öldürülmesinden sonra &#8220;Vilâyeti Türkman&#8217;daki vâki timarlar&#8221;a devlet hazinesi adına el konuldu.[10] Bu durum dönemin ve olayların tanıklığını yapan yaklaşık bütün Osmanlı kaynakları tarafından çok açık bir biçimde belirtilmektedir.</p>
<p> Kalender Çelebi isyanının bastırılması sırasında Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;nın yanında divan kâtibi olarak bulunan, görüşmelerin ve kararların tutanağını tutan Celalzâde Mustafa çok açık biçimde &#8220;mukeddema (öncelikli olarak) ol memleketler Türkman elinden fetholunmağla tâife-i mezbûrenin (adı geçen tarafın) timarları ve dirlikleri alınıp havass-ı hümâyun için zaptolunmuştu; evbaş-ı memleket (memleket serserileri, ayak takımı) esbab-ı maaştan mahrum olmağın (gelirden yoksun olması sebebiyle) bizarure (zorunlu olarak) fesada ikdam (gayretle) ve mübaşeret eylemişlerdi (girişmişlerdi)&#8221; demektedir.[11] İşin ilginç boyutu bizzat Osmanlı kaynakları Türkmen&#8217;in memleketinin fetholunduğunu, yani ele geçirildiğini söylemektedir ki, bu da Osmanlı yöneticilerinin yönetimlerinde bulunan Türkmen aşiretlerine, özellikle Alevi-Bektaşi Türkmenlere nasıl bir gözle baktğının açık ve ilginç bir ifadesidir. Özetleyecek olursak bu bakışa göre &#8220;Türkmenler, ülkeleri ele geçirilmesi gereken bir topluluk&#8221;tur. Bu durumda yine Osmanlı kaynaklarına göre geçim kaynakları tükendiğinden zorunluluk sonucu başkaldırmışlardır.</p>
<p> Yukarıda söylendiği gibi Dulkadirli Türkmenlerinin yurtları Osmanlı yönetimi tarafından ele geçirilerek yağma ve talana uğramış, gelir kaynakları ortadan kaldırılmıştır. Bu saldırının gerekçelerini yine Osmanlı kaynakları şöyle açıklamaktadır:</p>
<p> 1. Rodos seferi için bütün beylerbeyilerine  ve sancak beylerine hazırlık emri verildi. Herkes bu emre uyduğu halde Şehsuvar oğlu Ali Bey bu emre aldırış etmedi.  </p>
<p> 2. Ali Bey, İmparatorluktan ayrılmak ve istiklâlini ilan etmek fikrine düştü. Kendine uymayanları birer bahane ile ortadan kaldırmaya çalıştı.</p>
<p> 3. Ali Bey, gururdan dimağı uyuşmuş, ne yaparsa yanına kâr kalacağını sanan biriydi.</p>
<p> 4. Şehsuvaroğlu Ali Bey&#8217;in serveti çoktu. Osmanlı hazinesi ise bu dönem korkunç bir ekonomik darlık içindeydi.</p>
<p> 5. Ali Bey, yabana atılamayacak ölçüde cesaretli ve bilgili brisiydi.[12]</p>
<p> Aslında dikkatle bakıldığında saldırıların büyük ölçüde son iki nedende gizli olduğu görülmektedir. Öncelikle Ali Bey&#8217;in göz kamaştıran büyük maddi varlığı darlık içindeki Osmanlı hazinesi için bulunmaz bir kaynaktır. Bu kaynağa Osmanlı yönetimi niçin el koymasın? Osmanlı yönetim sisteminde zaten bu tür &#8220;el koyma&#8221; geleneği sürekli var olmuştur. Bunun için doğal olarak önce Ali Bey&#8217;in ortadan kaldırılması ve aşiret çevresinin sindirilmesi gerekmez mi? Bir diğeri Ali Bey&#8217;in cesareti ve bilgisi ve çevresinde bulunan topluluklar üzerindeki etkisi Osmanlı yöneticilerini ürkütmüş olmalıdır. Çünkü günden güne artan bu güçlenme &#8220;bir iklime iki padişah sığmaz&#8221; diyen Osmanlı merkezi yönetimini başına sorunlar çıkaracağı endişesine sürüklemiştir. Bağımsızlık düşüncesi ise Osmanlı yönetimi tarafından bu uygulamalara zemin hazırlamak amacıyla uydurulan basit bir gerekçeden başka bir şey değil.</p>
<p> Osmanlı güçleri bununla sınırlı kalmamış, büyük bir talan başlatarak Dulkadirli aşiretlerinin yurdunu yağmaya vermiş, dirlikleri ve geçim kaynakları ellerinden alınmıştır. Zorbalık, baskı ve kıyım dayanılmaz düzeye ulaşmıştır.</p>
<p> İşte baskı ve sıkıntıların ileri düzeye ulaştığı bu koşullarda Şah Kalender olarak anılan Balım Sultan&#8217;dan sonraki Hacı Bektaş postnişini Kalender Çelebi, yakın çevresi ve Alevi Türkmen aşiretlerinin beyleri tarafından eyleme geçmeye zorlanmış olmalı. En azından dönemin önemli bir tanığı olan Koyun Abdal gibi bir aşığın hüzün dolu, ağlamaklı bir şekilde, adeta yalvarırcasına söylediği;</p>
<p> Seni şaha gider derler<br /> Gel gitme güzel Kalender<br /> Anan atan yüzü suyun <br /> Terketme güzel Kalender </p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Bölük bölük oldu beyler<br /> Dikildi sayvanlar tuğlar<br /> Koyun Abdal durmuş ağlar<br /> Gel gitme güzel Kalender </p>
<p> deyişi ve: </p>
<p> İşidin beyler ağalar<br /> Pirim Kalender geliyor<br /> Yüce dağlar sarp kayalar<br /> Pirim Kalender geliyor</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Karlı dağdan akan sular<br /> Aktı gider Şah&#8217;a doğru<br /> Mülk sahibi nice beyler<br /> Kalktı gider Şah&#8217;a doğru</p>
<p> Gözüm Şah yolunda kaldı<br /> Kırk bin Rum Abdalı geldi<br /> Onlar ikrâra bend oldu<br /> Aktı gider Şah&#8217;a doğru</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Hakka giden bezirgânlar<br /> Ulaştılar hana bugün<br /> Muhipler pirini sevmiş<br /> Can kattılar cana bugün</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> diye başlayan, ve açıkça olayların ayrıntılarını veren deyişleri bu kanımızı güçlendirmektedir. Konunun bir diğer önemli yanı deyişlerinden anladığımız kadarıyla Koyun Abdal ayaklanmaya doğrudan katılan ve gelişmelerin her aşamasına yakından tanıklık yapan Kalender Çelebi&#8217;ye içtenlikle bağlı biridir. Bu açıdan deyişlerinin anlamı ve önemi büyüktür.</p>
<p> Bu olay ve ilişkiler bir başka önemli tanık Pir Sultan Abdal&#8217;ın daha önce verdiğimiz bir deyişinde &#8220;Mülk iyesi ulu beyler / İndi Şah&#8217;a secd&#8217;eyledi&#8221; biçiminde yansımaktadır.</p>
<p> Bütün bu olaylar yaşanırken bir takım çelişkili ilginç durumlarda görülmektedir. Şehsuvaroğlu Ali Bey 1518 yılında bir yandan Alevi-Bektaşi kökenli Bozoklu Celal ayaklanması dolayısıyla yapılan saldırı ve kıyımlara katılırken,[13] diğer taraftan 1516&#8217;da ölen Balım Sultan&#8217;ın türbesini yaptırmış, bu bağlamda Alevi-Bektaşi toplumunun bir başka kesimiyle yakın ilişki içine girmiştir. Bu durum Balım Sultan türbesinin kitabesinde açıkça görülmektedir. Günümüz diliyle kitabe şöyledir:</p>
<p> &#8220;Bu şerefli kubbeyi yaptıran büyük emir Şehsuvaroğlu Ali Bey&#8217;dir. Evliyanın kutbu, budalanın özü Hazreti Bâli bin Resul Bâli bin Hacı Bektaş Veliyy-ül Horasani için yaptırmıştır. Allah merkâdini nur etsin.&#8221;[14]</p>
<p> Türbe 1518-19 tarihinde yapılmıştır. İlginçtir, hem de başkaldırıların büyük bir kıyımla bastırıldığı, Alevi-Bektaşi toplumuna şiddetle saldırıldığı bir dönemde&#8230; Hem de kıyım ve saldırılara katılanlardan birinin eliyle&#8230;</p>
<p> Şehsuvaroğlu Ali Bey&#8217;in bu tutumu hem Alevilere, hem de Osmanlı yönetimine yaranma ve hoşgörünme çabası olsa gerek. Fakat görünen o ki, Ali Beyi bu ikili, Osmanlı yönetimine yaranmaya yönelik davranışı da kurtaramadı. İki tarafı da idare etmeye yönelik davranışının hem de oğulları ve yanında bulunan bütün yakınlarıyla birlikte başları vurularak&#8230;[15]</p>
<p> Tokat&#8217;ta öldürülmeden evvel Ali Bey&#8217;e yakınları kendisine yapılan çağrının  hayra alâmet olmadığı, bunun altında kötülük yattığı uyarısında bulunmuşlardır. Uyarılara kulak asmayan Ali Bey ise verdiği yanıtta &#8220;Benim Osmanlıyla ne alıp veremediğim var ki?&#8221; demiştir.[16] Fakat halk deyimiyle &#8220;düzde tavşanı araba ile avlayan&#8221; Osmanlı yönetimi Ali Bey&#8217;i de gaflet tuzağına düşürmeyi başarmıştır. Bu olay sonucu araya ciddi bir soğukluk girdi ve Dulkadir Türkmenleri Osmanlı sisteminden tamamen koptular.</p>
<p> Günümüzdeki bazı araştırmacılara göre ise; Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından bir yandan Balım Sultan türbesini yaptırılmasının, diğer yandan Alevi kökenli isyancılardan Bozoklu Şeyh Celal ve yandaşlarına saldırmasının ve isyana katılan birçok Alevinin öldürülmesinin nedenlerini bugün için elde bulunan belgelere göre çözmek olanaksızdır.[17] Oysa ki, dikkatle irdelendiğinde yukarıda değindiğimiz gibi nedenler yeterince anlaşılmaktadır.</p>
<p> Aslında Osmanlı yönetiminin Dulkadirlilere karşı husumeti ve vakanüvislerin deyimiyle &#8220;ocaklarını söndürme&#8221;ye yönelik uygulamaları, çeşitli bölme yöntemleriyle birbirine düşürmeye ve bu yolla birbirini kırdırmaya yönelik girişimleri yeni değildir. Daha Yavuz Sultan Selim döneminde Dulkadirlilerin beyi Alüddevle Kızılbaş seferine destek vermeyerek Kızılbaşları kolladığı gerekçesiyle idam edilerek öldürülmüştür. Daha sonra ise yaklaşık aynı gerekçelerle aynı akıbete uğramaktan Ali Bey de kaçamamıştır. Peşinden bu sıkıntıların üzerine &#8220;gaziler&#8221;in ellerinden alınan &#8220;dirlikler ve timarlar sorunu&#8221;da eklenince olayın boyutu kaçınılmaz olarak genişlemiş, direniş ve çatışma boyutuna taşmıştır. Eylemin hiç umulmadık bir noktasında çıkan işbirliği ise Şah Kalender&#8217;in başını yemiş ve Alevi-Bektaşi toplumunu belleğinden hiç silinmeyen derin bir acıya sürüklemiştir. </p>
<p> Pir Sul­tan Ab­dal&#8217;ın Ka­len­der Çe­le­bi Ey­le­miy­le İl­gi­si­ni Gös­teren Önem­li Bir De­yiş </p>
<p> Bu bölümde hem Kalender Çelebi eyleminin ayrıntılarının açıklığa kavuşmasına, hem de Pir Sultan&#8217;ın bizzat kendi yaşamında bazı noktaların aydınlanmasına sunduğu katkı nedeniyle Kalender Çelebi eylemi-Pir Sultan ilişkisine bir deyiş bağlamında kısaca değinmek istiyoruz.</p>
<p> Vakayiname ve arşiv belgeleri gibi Os­man­lı kay­nak­la­rı içe­ri­sin­de Pir Sul­tan&#8217;ın bu­gü­ne dek her­han­gi bir ey­le­me ka­tı­lıp ka­tıl­ma­dı­ğı­nı ke­sin ola­rak açık­la­yan bir bel­ge­ ve bilgiye sa­hip ola­ma­dık. Bu durum ya­şa­mı­na iliş­kin ay­rın­tı­la­rın -söy­len­ce­le­ri dı­şa­rı­da tu­tar­sak- ka­ran­lık­lar için­de kal­ma­sın­dan ve kesin çizgilerle belirlenememesinden kay­nak­la­nan bir du­rum­dur. Bu gerçeklik aynı zamanda kim­li­ği­ne iliş­kin bil­gi­le­rin de bel­ge­le­re da­ya­lı bir bi­çim­de ay­dın­la­tı­la­ma­ma­sı ve hatta çoğu zaman karmaşıklaşması durumunu ortaya çıkardı. Bu noktada halk rivâyetleri öne çıktı ve kaçınılmaz olarak bilgi oluşumunu yönlendirmeye başladı. Bel­ki de bu nok­ta­da araş­tır­ma­cı­la­rın­ da at­la­dı­ğı önem­li bir ay­rın­tı bu­lun­mak­ta­dır. Bel­ge­ler ara­sın­da Pir Sul­tan&#8217;­la il­gi­li bil­gi­ler hep mah­la­sı olan &#8220;Pir Sul­tan Ab­dal&#8221; ya da &#8220;Pir Sul­tan&#8221; adıy­la aran­dı. Oy­sa Pir Sul­tan&#8217;ın asıl adı­nın Hay­dar ol­du­ğu ye­rel an­la­tı­lar­dan ve de­yiş­le­rin­den bi­lin­mek­te­dir. Bel­ki de Pir Sul­tan&#8217;­la il­gi­li bir hü­küm isim­siz ola­rak ya da &#8220;Hay­dar&#8221; adı­na ve­ril­di.[18]</p>
<p> Bü­tün ola­sı­lık­la­rı dü­şü­ne­rek ola­ya bir de bu göz­le bak­mak ve bu an­lam­da Pir Sul­tan&#8217;ı Hay­dar adıy­la bel­ge­le­rin ara­sın­da ara­ma­mız ve idam ka­rar­la­rıy­la il­gi­li Rum (Si­vas) eya­le­ti­ne gön­de­ri­len isim­siz bel­ge­le­ri iyi in­ce­le­me­miz ge­re­ki­yor­du. Ko­nu bu yö­nüy­le ne­den­se pek ir­de­len­me­di ve ka­ran­lık­ta bı­ra­kıl­dı. Oy­sa ko­nu­nun bu yö­nü önem­liy­di ve at­la­ma­mak ge­re­ki­yor­du. Bel­ge­le­re ka­nı­mız­ca bir de bu yö­nüy­le bak­mak­ta ya­rar bu­lun­mak­ta­dır.</p>
<p> Konuyu anlamaya ve aydınlatmaya yarayacak belgelerin sınırlı, kaynakların ise sığ olduğu bir ortamda belgelerin Pir Sul­tan&#8217;ın ey­lem­le­ri ve yaşamına iliş­kin ay­rın­tı­lı bil­gi­le­rin daha çok ken­di de­yiş­le­ri içe­ri­sin­de sak­lı ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz. Fa­kat bun­la­rın sı­kı bir şe­kil­de ayık­lan­ma­sı, çok yönlü ve derinlemesine analizinin yapılması ve bel­ge­ler­le bü­tün­leş­ti­ril­me­si ge­re­ki­yor. Bu bağ­lam­da ele al­dı­ğı­mız ve açık­la­ma­sı­na da­ha son­ra gi­ri­şe­ce­ği­miz aşa­ğı­da­ki de­yiş on­lar­dan bi­ri­si­dir.</p>
<p> Şa­ha gi­den ben bir be­zir­gân gör­düm<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri<br /> He­men tut­muş ha­ki­ka­tın yo­lu­nu<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Be­zir­gân yü­kü­nü ne­re­den tut­muş[19]<br /> Ona hiz­met eden der­ga­ha yet­miş<br /> Sev­di­ğim sı­la­da bir oda tut­muş<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Be­zir­gâ­nın yü­kü ilm-i ha­ma­il<br /> Yo­lun ce­fa­sı­na ol­mu­şum ga­il<br /> Be­zir­gân­lar ba­şı pi­rim İs­ma­il<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Be­zir­gâ­nın yü­kü lâl ile gev­her<br /> Ana kâr mı kı­lar ha­ra­mi sa­fer[20]<br /> Be­zir­gân­lar ba­şı ol pi­rim Ca­fer<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Der­ya­lar bek­çi­si dağ­la­ra na­zır<br /> Ne­re­ya ça­ğır­sam ora­da ha­zır<br /> Be­zir­gân ba­şı­dır boz at­lı Hı­zır<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Be­zir­gâ­nın yü­kü ala­na gi­der<br /> Yo­lu şa­ha doğ­ru ola­na gi­der<br /> Be­zir­gân­lar ba­şı ol şa­hım Hay­dar<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri </p>
<p> Şu ya­lan dün­ya­da ne bul­duk ve­fa<br /> Fır­sat el­de iken sü­re­gör se­fa<br /> Be­zir­gân­lar ba­şı pi­rim Mus­ta­fa<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Dost ilin­den yo­la düş­tü bir sa­il<br /> Doğ­ru iş­le­ye­ne Hak ola ga­il<br /> Be­zir­gân ba­şı­dır âhir Ceb­râ­il<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Di­zim tut­maz şu yo­ku­şu çık­ma­ya<br /> Der­man bu­la­ma­dım yü­kü yık­ma­ya<br /> Ker­be­lâ&#8217;­da Şah Hü­seyn&#8217;e ak­ma­ya<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri</p>
<p> Pir Sul­tan Ab­dal&#8217;ım aşı­kı çok­lar<br /> Kar­daş bu­la­ma­mış özü­nü yok­lar<br /> Kork­tu­ğu­muz yer­den Ya­ra­dan sak­lar<br /> Ay­rıl­mam ka­tar­dan ben şim­den ge­ri[21]</p>
<p> Bu de­yiş bir çok açı­dan önem­li­dir. Ön­ce­lik­le belirtmek gerekirse, dikkatle okunduğunda ve ayrıntılarda saklı bulunan &#8220;giz&#8221;lerin çözümü yapıldığında açıkça görüleceği gibi bu de­yiş­le an­la­tı­lan bir yü­rü­yüş, so­mut bir ey­lem­li­lik du­ru­mu­dur. &#8220;Ayrılmam katardan ben şimden geri&#8221; diyerek Pir Sul­tan ­da şa­ha gi­den bu ka­ta­ra ka­tıl­dı­ğı­nı ve bu ka­tar­dan ay­rıl­ma­ya­ca­ğı­nı çok açık ve ke­sin bir dil­le söy­le­mek­te­dir. Bununla birlikte bu­ra­da ba­zı ko­nu­la­rı ir­de­le­me­miz, ba­zı so­ru­la­ra ya­nıt bul­ma­mız ve açıklamalar getirmemiz ge­re­ki­yor. İlk ola­rak bu ka­tar ki­min ka­ta­rı­dır, ne­re­den gel­mek­te­dir, ne­yi he­def­le­mek­te­, nereye gitmektedir? As­lın­da ya­nı­tı­nı ara­dı­ğı­mız bu so­ru­ların kar­şı­lı­ğı Pir Sul­tan&#8217;ın bu de­yi­şin­de ve baş­ka de­yiş­le­rin­de çok yönlü çözümlemeler yapıldığında anlaşılır biçimde ve­ril­mek­te­dir.</p>
<p> Bu ka­tar, ha­ki­ka­tın yo­lu­nu tu­tan, yo­lu doğ­ru iş­le­yen ve yö­nü şa­ha doğ­ru ola­na gi­den bir ka­tar­dır. Bu ka­ta­rın baş­la­rın­dan ba­zı­la­rı Şah Hay­dar, Pir Ca­fer, Pir Mus­ta­fa ve Pir İs­ma­il&#8217;­dir.</p>
<p> Ale­vi dü­şün­ce­si ve mi­to­lo­ji­si­ne gö­re ne­re­ye çağ­rıl­sa ora­da ha­zır bu­lu­nan, dağ­la­rın ve der­ya­la­rın bek­çi­si &#8220;Bo­zat­lı Hı­zır&#8221; on­la­ra yar­dım­cı­dır. Bu­ra­da ko­nu edi­len Pir Mus­ta­fa&#8217;­nın Mu­ham­med, Pir İs­ma­il&#8217;in ise Sa­fe­vi dev­le­ti­nin ku­ru­cu­su Şah İs­ma­il ol­ma­dı­ğı ko­lay­ca an­la­şıl­mak­ta­dır. Pe­ki o za­man bu adı ge­çen ki­şi­ler kim­dir? De­yi­şin içe­ri­ğin­den bu ki­şi­le­rin Pir Sul­tan&#8217;ın ya­kın­dan ta­nı­dı­ğı ve bir ey­le­me, bir yü­rü­yü­şe doğ­ru­dan ka­tı­lan ki­şi­ler ol­du­ğu an­la­şıl­mak­ta­dır.</p>
<p> 16. yüz­yıl­da &#8220;hiz­met­kâ­rân-ı Ha­cı Bek­taş&#8221; adıy­la Pir Sul­tan&#8217;ın ya­şa­dı­ğı böl­ge ve Amas­ya, Bo­zok, Ço­rum, To­kat gi­bi ya­kın çev­re­de bir çok tek­ke ve za­vi­ye­le­rin ku­rul­du­ğu ve bu olu­şum­la­rın böl­ge­de or­ta­ya çı­kan ey­lem­le­re ço­ğun­luk­la çev­re­le­riy­le bir­lik­te ak­tif ola­rak ka­tıl­dık­la­rı bi­lin­mek­te­dir. Söz­ge­li­mi, Bo­zok böl­ge­sin­den bu­lu­nan Emir­ci Sul­tan, Yu­suf Ab­dal, Kı­lıç Ab­dal, Yol­ku­lu, Can Ab­dal, To­kat böl­ge­sin­den Tur­hal­lı Bos­tan­ko­lu Ba­ba, Ke­çe­ci Ba­ba, Hub­yar Sul­tan ve benzerleri bun­lar­dan bir­ka­çı­dır. O dö­nem­de bu çev­re­ler­de ça­lış­ma yü­rü­ten, ta­ma­ma ya­kı­nı Ha­cı Bek­taş ve Er­de­bil tek­ke­siy­le ilin­ti­li olan der­viş­ler, ab­dal­lar ve ba­ba­lar ol­duk­ça et­kin­dir. Top­lu­mu önem­li öl­çü­de ha­re­ke­te ge­çi­re­bi­le­cek du­rum­da­dır­lar.[22]</p>
<p> Pir Sul­tan&#8217;ın adı­nı an­dı­ğı bu ki­şi­ler­de bun­lar­dan ya da böl­ge­de bu­lu­nan di­ğer tek­ke ve za­vi­ye­ler­den bi­ri­le­ri ola­bi­lir. Bun­lar­dan &#8220;şa­hım&#8221;, &#8220;pi­rim&#8221; di­ye bah­set­ti­ği­ne gö­re ara­da -güç­lü bir ola­sı­lık ola­rak- &#8220;de­de­lik-ta­lip­lik&#8221; iliş­ki­sinin bu­lu­nması da mümkündür. Ale­vi ge­le­ne­ğin­de de­de­ler ve mür­şit­le­re kar­şı bu tür­den hi­tap­la­rın kul­la­nıl­dı­ğı bi­li­nen bir du­rum­dur. Bu açı­dan de­yiş bir çok yön­le­riy­le il­ginç­lik ar­z et­mek­te­dir. De­yi­şin son dört­lü­ğün­de ise, çe­ki­ni­len yer­ler­den &#8220;Ya­ra­dan&#8221;ın ken­di­le­ri­ni sak­la­ya­ca­ğı da yi­ne açık­ça be­lir­til­mek­te­dir. Bi­ze ka­lır­sa &#8220;şa­ha gi­den&#8221; ka­tar ola­rak ta­nım­la­nan bu ka­tar, Ba­lım Sul­tan&#8217;ın ölü­mü üze­ri­ne Ana­do­lu Ale­vi­le­ri­nin bağ­lı bu­lun­du­ğu en bü­yük ma­kam olan Ha­cı Bek­taş pos­tu­na -pir­lik ma­ka­mı­na- otu­ran ve 1527 yı­lın­da ey­le­me ge­çen Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­nin baş­lat­tı­ğı ün­lü &#8220;Şah Ka­len­der Yü­rü­yü­şü&#8221;dür.[23]</p>
<p> Ko­nuy­la il­gi­li ve­ri­ler sa­nı­yo­rum ola­yı ay­dın­lat­ma­ya bü­yük öl­çü­de ye­te­cek­tir. &#8220;Şa­ha git­me ola­yı&#8221; ise bü­tü­nüy­le hak ve ada­let ara­yı­şıy­la il­gi­li bir söy­lem­dir. Çün­kü Ale­vi dü­şün­ce sis­te­mi içe­ri­sin­de &#8220;şah&#8221; kav­ra­mı iyi­li­ği, doğ­ru­lu­ğu, gü­zel­li­ği, hak ve ada­le­ti, in­sa­nı kut­sa­yan an­la­yı­şı ve insanlığın karanlıktan ve kötülükten kurtuluşunu sim­ge­le­yen bir kav­ram­dır.</p>
<p> Güzel günlerin habercisi olan &#8220;şah&#8221; tasarımı ve şahın kuracağı &#8220;baskısız ve sömürüsüz dünya&#8221; özlemi insanlığın varoluşundan bu yana ezilen toplumların içlerinde taşıyageldiği yakıcı bir özlem olmuştur. Belki de insanların içinde bulundukları bunalım ve çıkmaz derinleştikçe bu tür düşsel boyutlu tasarımlara daha çok gereksinim duymuşlardır.  </p>
<p> Şah, Alevi düşünce dünyasında in­san­la­rı kö­tü­lük­ten kur­ta­ra­cak, bol­lu­ğun ve be­re­ke­tin ol­du­ğu, baskı ve zulümün ortadan kaldırıldığı, mut­lu­lu­lu­ğun, ada­le­tin ve eşit­li­ğin hü­küm sür­dü­ğü bir dü­ze­ne ka­vuş­tu­ra­cak, in­san­lar ara­sın­da ay­rım­cı­lı­ğı gi­de­re­cek &#8220;kur­ta­rı­cı ki­şi&#8221; ola­rak al­gı­la­nır. Bu ne­den­le şah olarak ta­nım­la­nan kişi ye­ri­ne ve za­ma­nı­na gö­re de­ğiş­ken­lik­ler gös­te­re­bi­lir. Fa­kat bu du­rum, &#8220;şah&#8221; kav­ra­mıy­la al­gı­la­nan ta­nı­mın içe­ri­ği­ni de­ğiş­tir­mez. Bu bağlamda Ale­vi-Bek­ta­şi­ler du­ala­rı­na baş­lar­ken ço­ğun­luk­la &#8220;bis­mi­şah&#8221; di­ye baş­lar­lar. Sunduğumuz de­yiş­te­ki &#8220;şah&#8221; al­gı­la­ma­sı da bu söy­le­dik­le­ri­miz­le ör­tü­şen bir al­gı­la­ma­dır.</p>
<p> Fa­kat bu­ra­da şah so­mut­laş­mış ve ge­niş bir kit­le ka­tı­lı­mıy­la bir­lik­te yü­rü­yü­şe geç­miş­tir. Bu &#8220;Şah&#8221;, ya­şa­dı­ğı dö­nem­de bü­tün Ale­vi­le­rin en bü­yük pi­ri olan Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­dir.</p>
<p> Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­nin o dö­nem­de Ale­vi top­lu­luk­la­rı ara­sın­da &#8220;Şah Ka­len­der&#8221; ve &#8220;za­ma­nın meh­di­si&#8221; ola­rak anıl­dı­ğı­nı, hat­ta Os­man­lı bel­ge­le­ri ve kay­nak­la­rı­na da bu san­la geç­ti­ği­ni bi­li­yo­ruz.[24] Sa­nı­rım bu açık­la­ma­lar­dan son­ra de­yiş­te ge­çen ipuç­la­rı­nı de­ğer­len­di­re­rek ko­nu­yu bel­li bir çer­çe­ve­ye otur­ta­bi­li­riz.</p>
<p> Ve­ri­le­rin har­man­lan­ma­sı­nın sun­du­ğu bil­gi­ler­den yo­la çı­ka­rak, ge­nel an­lam­da Şah Ka­len­der ey­le­mi­nin Pir Sul­tan&#8217;ın de­yiş­le­rin­de ge­niş yan­kı­sı­nı bul­du­ğu,[25] ola­yın so­nuç­la­rı­nın Pir Sul­tan&#8217;ı de­rin­den et­ki­le­di­ği ra­hat­lık­la söy­le­ne­bi­lir. Za­ten Ale­vi ge­le­ne­ği ve dü­şün­sel ya­pı­lan­ma­sı içe­ri­sin­de baş­ka tür­lü ol­ma­sı da müm­kün de­ğil­dir. Üs­te­lik Şah Ka­len­der ola­yı her­han­gi bir olay de­ğil, Ana­do­lu halk ha­re­ket­le­ri içe­ri­sin­de ya­pı­sal özel­lik­le­rin­den do­la­yı bir­bi­ri­nin iz­dü­şü­mü di­ye­bi­le­ce­ği­miz üç bü­yük ey­lem­den bi­ri­dir.[26]</p>
<p> Bu bağ­lam­da so­nuç ola­rak biz, Şah Ka­len­der ola­yı­nın Pir Sul­tan&#8217;ı cid­di an­lam­da et­ki­le­di­ği­ni ve de­yiş­le­rin­de çok önem­li yan­sı­ma­la­rı­nın bu­lun­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz.</p>
<p> Yukarıda sunduğumuz deyişle bütünleşen ve Pir Sultan&#8217;ın olaylarla ilişkilerini onaylar nitelikte olan bir başka deyişte &#8220;Bezirgân&#8221; ve &#8220;Şah&#8221; motifi şöyle geçmektedir.</p>
<p> Türlü tefarikten yükünü tutmuş<br /> Bugün bir bezirgân Ali&#8217;den gelir<br /> Şahım Hız(ı)r&#8217;ı kervanına baş etmiş<br /> Bugün bir bezirgân Ali&#8217;den gelir</p>
<p> Doludur kadehler sunuyor saki<br /> Yüzbin harami var hiç yoktur korku<br /> İnci sedef lâl-ü gevherdir yükü<br /> Bugün bir bezirgân Ali&#8217;den gelir</p>
<p> Selman gibi Şah devesin yederim<br /> Gevherim harc&#8217;olan şara giderim<br /> Alan kardaşlara sat(ı)lık ederim<br /> Bugün bir bezirgân Ali&#8217;den gelir</p>
<p> Âdemoğlu ne çekersin ah-u zâr<br /> Tabip isen gel yarama merhem sar<br /> Yüküm türlü kumaş Şah damgası var<br /> Bugün bir bezirgân Ali&#8217;den gelir</p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım tendedir canım<br /> Keskindir kılıcım yeğindir nârım<br /> Şah açmış dükkanın bezetmiş şarım<br /> Bugün bir bezirgân Ali&#8217;den gelir</p>
<p> Deyişte görüldüğü gibi Pir Sultan yoruma yer bırakmayacak şekilde bu kervanın -Şah kervanın- Ali&#8217;den geldiği -ya da Ali&#8217;nin yolundan gittiğini- belirterek, &#8220;gevher&#8221;in alan &#8220;kardaşlar&#8221;a satıldığını, yani bu kervana inananların katıldığını, &#8220;yük&#8221;ünde Şah damgası olduğunu, gerekli aydınlatmayı &#8220;Şah&#8221;ın yaptığını ve yüreğini yeğin bir ateşin yaktığını söylemektedir. Simgelerle yüklü bu söylem, yukarıdaki yorumlarımız ve dönemin gelişmeleriyle uyum içerisinde olan bir söylemdir.</p>
<p> Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­nin Yü­rü­yüş Gü­zer­gâ­hı, Mah­mut Pa­şa&#8217; nın Ko­nuy­la İl­gi­li Ar­zı, Yıldız Dağına Çıkan &#8220;Şah&#8221; ve Pir Sul­tan&#8217;ın De­yiş­le­rin­de Yan­sı­ma­la­rı</p>
<p> 1526 yı­lın­da Bo­zok böl­ge­sin­de çı­kan Ba­ba Zün­nun ve Süğ­lün Ko­ca ayak­lan­ma­la­rı­nın bas­tı­rıl­ma­sın­dan kı­sa bir sü­re son­ra, 1527 yı­lı ba­har ayın­da yak­la­şık bü­tün Or­ta Ana­do­lu&#8217;­yu et­ki­si al­tı­na alan bü­yük bir ayak­lan­ma pat­lak ver­di. Bu ayak­lan­ma­ya yukarıda değindiğimiz  gibi Ale­vi­le­rin ba­tı mer­ke­zi du­ru­mun­da olan Ha­cı Bek­taş tek­ke­si post­ni­şi­ni Ka­len­der Çe­le­bi ak­tif bir şe­kil­de ön­cü­lük edi­yor­du. Ey­le­min baş­la­ma­sıy­la bir­lik­te baskılar ve vergi yükü altında iyice bunaltılan toplumun geniş kitleler halinde katılımıyla ha­re­ket­li­lik bir an­da Or­ta Ana­do­lu&#8217;­yu dal­ga dal­ga sar­dı.</p>
<p> Bu derlenme döneminde nice &#8220;arap atlı koçyiğitler&#8221;, çoğunluğu Alevi-Kızılbaş Türkmen aşiretlerinin boy beyi olan &#8220;mülk iyesi ulu beyler&#8221; &#8220;Sahib-i Zaman Şah Kalender&#8221;in çevresinde bir araya geldiler. Pir Sultan&#8217;ın bir deyişinde bu derlenmenin yansıması şöyledir.</p>
<p> Karşı karşı karlı dağlar<br /> İndi Şah&#8217;a secd&#8217;eyledi<br /> Mülk iyesi ulu beyler<br /> İndi Şah&#8217;a secd&#8217;eyledi</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Yer yüzünde biten otlar<br /> Cana kıyar koçyiğitler<br /> Ala gözlü arap atlar<br /> İndi Şah&#8217;a secd&#8217;eyledi</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım oldu tamam<br /> İşte geldi Sahip-zaman<br /> Dahi indi On&#8217;ki İmam<br /> İndi Şah&#8217;a secd&#8217;eyledi</p>
<p> Deyişte söylendiği gibi gerçekten de Şah Kalender&#8217;in sürekli yakın çevresinde bulunan ve çoğunlukla Osmanlı kaynaklarında &#8220;Işık&#8221;, &#8220;Abdal&#8221;, &#8220;Kalenderi&#8221;, &#8220;Haydari&#8221;, &#8220;Rafizi&#8221;, &#8220;Mülhid&#8221; ve &#8220;Torlak&#8221; namıyla anılan Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplulukları dışında özellikle Türkmen aşiretleri çevrelerinden timarları alınan gaziler; Çiçekli, Akçakoyunlu, Masadlı, Dulkadirli Türkmenleri, Bozoklu Türkmenleri, Hasanlı, Karacalı, Beşatlı Türkmenleri gibi birçok aşiretin boy beyleri çevreleriyle birlikte Şah Kalender buyruğuna girerek eyleme katıldılar. Bu durum &#8220;indi Şah&#8217;a secd&#8217;eyledi&#8221; denilerek deyişte açık biçimde anlatılmaktadır.</p>
<p> Bu yürüyüş ve toparlanmaya ilişkin gelişmelerin yasımalarını Pir Sultan&#8217;ın başka deyişlerinde de görüyoruz. Sözgelimi, aşağıda sunduğumuz deyişiyle Pir Sultan açıkça &#8220;ikrârı bütün&#8221; olmayanların, yani &#8220;üstüne yol uğrayınca&#8221; her türlü sıkıntı ve cefaya sonuna kadar katlanamayacakların, &#8220;yol sırrı&#8221;yla ilgili bilince henüz ulaşmamışların -yani yol oğluna yol diliyle yol sırrını soramayanların- aralarına katılmamasını istemektedir.</p>
<p> Şimdi bizim aramıza<br /> Yola boynun veren gelsin<br /> İkrâr ile pire varıp<br /> Hakikatı gören gelsin</p>
<p> Kişi halden anlayınca<br /> Hakikatı dinleyince<br /> Üstüne yol uğrayınca<br /> Ayrılmayıp duran gelsin</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım Çelebi&#8217;ye<br /> Eyvallahım var veliye<br /> Yol oğluna yol diliyle<br /> Yolun sırrın soran gelsin</p>
<p> Ka­len­der Çe­le­bi çev­re­si­ne kı­sa sü­re­de düzenden hoşnutsuz olan yak­la­şık otuz ­bi­ni aş­kın -kırk bine yakın- in­san top­lan­dı. Or­ta Ana­do­lu Ale­vi­le­ri ve di­ğer ezi­len top­lum ke­sim­le­ri yı­ğın yı­ğın Pir Sul­tan&#8217;ın de­yiş­le­rin­de &#8220;ala göz­lü&#8221;, &#8220;gül yüz­lü&#8221; di­ye an­dı­ğı &#8220;kur­tu­luş umu­du Şah&#8221;a ko­şu­yor­du. Bu Şah, &#8220;dert­li­le­rin der­di­ne der­man ola­cak&#8221;, &#8220;Urum&#8217;­da pe­ri­şan olan se­fil­le­ri, şad edip gül­dü­re­cek&#8221;ti. Pir Sul­tan öy­le­si­ne umut do­lu, öy­le­si­ne coş­kun­dur ki, ko­lay de­ğil her dö­nem öz­lem­le bek­le­nen &#8220;Meh­di&#8221; ar­tık gel­mek­te­dir. Bu ge­len &#8220;Meh­di&#8221;nin yar­dım­cı­sı ise Oni­ki İmam&#8217;­dır.</p>
<p> Ger­çek­ten de yü­rü­yü­şe ge­çil­dik­ten kı­sa bir sü­re son­ra Şah, san­ca­ğı­nı gü­zer­gâh üs­tün­de­ki ko­nal­ga­lar­dan bi­ri olan Ale­vi-Kı­zıl­baş ke­si­min yo­ğun ola­rak kü­me­len­di­ği Ka­zo­va&#8217;­ya dik­miş­tir. Öy­le ki, ar­tık &#8220;İs­tan­bul&#8217;­da aş­kın ka­za­nı kay­na­ya­cak, yok­sul­lar bay­lar gü­le­cek&#8221;tir. Pir Sul­tan kâ­fir­le­rin ka­le­si­ni yı­kan bu &#8220;Meh­di&#8221;ye hay­ran­dır. Bu du­rum Pir Sul­tan&#8217;ın bir de­yi­şinde çok ya­lın bir bi­çim­de şöy­le yan­sı­yor.</p>
<p> Kırk yı­lın ba­şın­da bir nur do­ğu­yor<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor<br /> Dül­dül eğer­len­miş Ali bi­ni­yor<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor</p>
<p> İs­tan­bul&#8217;­da aş­kın ka­za­nı kay­nar<br /> Onu içer cüm­le yok­sul­lar bay­lar<br /> Al ye­şil gi­yin­miş yü­kü­nü tay­lar<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor</p>
<p> So­rar­sa­nız bir el­ma­dan çı­kıp­tır<br /> Kâ­fir­le­rin ka­le­si­ni yı­kıp­tır<br /> San­cak­la­rı Ka­zo­va&#8217;­ya di­kmiş­tir<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor</p>
<p> Ali bir taç giy­miş nur­dan ba­şı­na<br /> Kim ka­rı­şır ol Ali&#8217;­nin işi­ne<br /> On&#8217;­ki İmam berk ya­pış­mış pe­şi­ne<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor</p>
<p> Rum Elin­de dev­let han­lar tu­tul­du[27]<br /> Şad olu­ben top tü­fek­ler atıl­dı<br /> Zâ­hir ol­du kurt ko­yu­na ka­tıl­dı<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor</p>
<p> Pir Sul­tan Ab­dal&#8217;ım söy­ler özün­den<br /> Kâ­fir kı­rar to­pu­ğun­dan di­zin­den<br /> Ah­dim kal­dı ol Meh­di&#8217;­nin yü­zün­de<br /> On&#8217;­ki İmam Meh­di ile ge­li­yor</p>
<p> Bir de­yi­şin içe­ri­sin­de sanırım bir eylemin res­mi ancak bu ka­dar başarılı bir biçimde be­tim­le­ne­bi­lir. Pir Sul­tan ge­liş­me­le­ri de­yiş içe­ri­sin­de çok güzel yan­sıt­mak­ta ve Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­yi Ali mer­te­be­si­ne çı­kar­mak­ta­dır. Şah Kalender yürüyüşünün bir başka deyişte yansıması ise şöyledir.</p>
<p> Bir seferim vardır Urum üstüne<br /> Yüce dağ başında eri gözlerim<br /> Al elimi kaldır kırklar yediler<br /> Bir himmeti keskin Pir&#8217;i gözlerim</p>
<p> Bismillâh dedim de girdim helâle<br /> Gözüm açıp baktım bir hub cemâle<br /> Sıdk ile çağırdım ceddim celâle<br /> Eriş Hızır nebi carı gözlerim</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Keskin Zülfikâr&#8217;la Ali gazada<br /> Umarım inâyet eder bize de<br /> Bağdat&#8217;ta Mansur&#8217;un canı ezada<br /> Kemendim boynumda darı gözlerim</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> &#8220;Himmeti keskin Pir&#8221;in &#8220;Urum (Sivas eyaleti) üstüne başlattığı sefer&#8221;le an­sı­zın or­ta­ya çı­kan ve kı­sa sü­re­de ya­yı­lan bu ge­liş­me, mer­ke­zi yö­ne­ti­mi ol­duk­ça te­dir­gin et­ti. Bas­tır­ma­ya yö­ne­lik birtakım gi­ri­şim­ler ol­duy­sa da, ba­şa­rı­lı olu­na­ma­dı. Bu­nun üze­ri­ne yö­ne­tim ge­niş ön­lem­ler al­ma­ya baş­la­dı. Bu ön­lem­le­rin içe­ri­sin­de, Rum (Si­vas eya­le­ti) bey­ler­be­yi Ya­kup Pa­şa, Ana­do­lu bey­ler­be­yi Ber­ham Pa­şa ve Ka­ra­man bey­ler­be­yi Mah­mut Pa­şa&#8217;­nın is­yan­cı­la­rın yol­la­rı­nı kes­mek ve olay­la­rı bas­tır­mak üze­re gö­rev­len­di­ril­me­si de var­dır. Ya­pı­lan plan­la­ra uy­gun ola­rak Ya­kup Pa­şa Koç­hi­sar &#8211; Za­ra ara­sı Kı­zı­lır­mak va­di­si­ni, Ber­ham Pa­şa ise ken­di­siy­le bir­le­şen di­ğer -ye­rel- güç­ler­le bir­lik­te ku­zey ta­raf­la­rı -To­kat yö­nü­nü- tut­muş­tu. Mah­mut Pa­şa ise is­yan­cı­la­rı ya­kın­dan ve dik­kat­le günü gününe iz­le­me­ye baş­la­dı.</p>
<p> Ni­san ayı son­la­rın­da, is­yan­cı­lar ku­zey ta­raf­tan -To­kat yö­nün­den- Si­vas üze­ri­ne yü­rü­dük­le­ri ve Mah­mut Pa­şa&#8217;­yı kıs­kaç içe­ri­si­ne al­dık­la­rı bir za­man­da Mah­mut Pa­şa, al­dı­ğı ön­lem­ler ve ye­ni ge­liş­me­ler­le il­gi­li ola­rak İs­tan­bul&#8217;a ve­zi­ri­âzam İb­ra­him Pa­şa&#8217;­ya aşa­ğı­da sun­du­ğu­muz ar­zı (ra­po­ru) gön­de­rir.[28] Ko­nuy­la il­gi­li ay­rıntı­lı bil­gi­ler ve­ren bu önem­li ra­por, Pir Sul­tan&#8217;ın bir çok de­yi­şiy­le ilin­ti­li ol­du­ğu­nu dü­şün­dü­ğü­müz ge­liş­me­ler­le bir­lik­te, Mah­mut Pa­şa&#8217;­nın is­yan­cı­lar ara­sın­da yü­rüt­tü­ğü il­ginç ça­lış­ma­la­rı ve iz­le­nen gü­zer­gâh, ko­nak­la­nan yer­ler­le il­gi­li önem­li bil­gi­le­ri de içer­mek­te­dir.</p>
<p> Arz­da ve­ri­len gü­zer­gâh[29] ve bil­gi­ler­le Pir Sul­tan&#8217;ın bir çok de­yi­şi açık se­çik ça­kış­ma­sı, de­yiş­ler ve olay­la­rın ge­li­şi­mi­nin çar­pı­cı bir bi­çim­de bir­bi­ri­ni ta­mam­la­ma­sı il­ginç bir bo­yut­tur.</p>
<p> Semm-i se­mend-i sa­âde­te ruh­sâ­re-i ni­yâ­zı sü­rüb tak­bil-i ri­kâb-ı hü­mâ­yun­la dest-res bul­duk­tan son­ra arz-ı ben­de-i bi-mik­dâr ve zer­re-i hâk­sâr ol-dur ki (atı güç­lü ve çe­vik yö­ne­ti­me ve yük­sek ma­ka­ma mut­lu­luk di­lek­le­rim­le pe­ri­şan hal­li bu aciz kul­la­rı­nın yer­ler­de yüz sü­re­rek sun­du­ğu kü­çük bir ar­zı -bil­di­ri­mi- odur ki) bun­dan ak­dem (ön­ce) Bu­dak Özi[30] ve Kes­kün[31] ne­vâ­hi­le­rin­de hu­rûc eden (ta­raf­la­rın­da ayak­la­nan) Kı­zıl­baş Kaz Gö­li[32] nâm ma­hal­den (isim­li yer­den) kal­kup Ar­tu­kâ­bâd[33] ca­ni­bi­ne (gü­ne­yi­ne) mü­te­vec­cih ol­du­gu ha­ber arz olu­nup (yö­nel­di­ği ha­ber ve­ri­lip) şim­di­ki hal­de (şu an­da) beg­ler­be­gi haz­ret­le­ri[34] ca­ni­bin­de (gü­ne­yin­de) olan adem­le­rü­müz­den Veys nâm ade­mü­müz Ar­tu­kâ­bâd aya­ğın­da (ya­kın­la­rın­da) Si­lis Özi[35] nâm ma­hal­den (isim­li yer­den) ge­lüb şöy­le ha­ber ver­di ki Kı­zıl­baş-ı la­in (la­net­li Kı­zıl­baş­la­rın) Ar­tu­kâ­bâ­da kon­du­gı ha­ber is­ti­ma olub (alı­nıp) nefs-i Si­va­sı ih­râk et­mek ni­ye­tin is­ti­ma edi­cek (Si­vas böl­ge­si­ni yağ­la­mak ni­ye­tin­de ol­duk­la­rı öğ­re­ni­lin­ce) Rum beg­ler­be­gi­si haz­ret­le­ri[36] da­hi ıl­ga­yub (hız­la ge­le­rek) Si­va­sa kon­duk­da (ko­nun­ca) Kı­zıl­baş-ı mah­zûl da­hi (re­zil Kı­zıl­baş­lar da­ha son­ra) Ar­tu­kâ­bâd­dan Yıl­du­za[37] dö­nüb Si­vas ile To­kat ara­sın­dan ge­çüb Yıl­du­za ko­nub an­dan (da­ha son­ra) Gök­çe Bel­den[38] aşub ka­ra ku­ra­yı (en­di­şe­yi) bı­ra­gub ag­zı­nı çit-hâ­ne ey­le­yüb (ka­pa­tıp) di­yâr-ı şar­ka (do­ğu ta­ra­fı­na) git­me­ge mü­te­vec­cih ol­duk­da (yö­ne­lin­ce) beg­ler­be­gi haz­ret­le­ri da­hi mah­rû­se-i Si­vas­dan (Si­vas mer­ke­zin­den) kal­kub Si­va­sun Tah­ta Köp­ri nâm köp­ri­ye ko­nub[39] an­dan Koç­hi­sâ­ra[40] var­mak te­dâ­rik ol­duk­da (dü­şü­nü­lün­ce) bu na­hif (bu kul) da­hi mü­bâ­rek re­ceb ayı­nun on to­ku­zın­cı gü­ni ki dû­şen­be gü­ni dür[41] Ar­tu­kâ­bâd­dan öte Yıl­du­za ka­rib (çok ya­kın) olan Fi­ne­ze[42] nâm ma­hal­le (isim­li ye­re) ko­nub an­dan ara (on­dan son­ra) ya­tı (ak­şam üze­ri) Koç­hi­sâr­da beg­ler­be­gi haz­ret­le­ri­ne mü­lâ­kât ol­mak (ye­tiş­mek) üze­re tah­min olun­mış­dur[43] in­şâl­la­hu-l aziz pâ­di­şâh-ı âlem-pe­nâh (alem­ler sı­ğı­na­ğı) haz­ret­le­ri­nün ey­yâm-ı sa­âdet­le­rin­de (mut­lu gün­le­rin­de) en­vâ-ı (çe­şit­li) yüz ak­lık­la­rı hâ­sıl ola (ba­şa­rı­lar ka­za­nı­la) me­lâ­in-i mez­kû­re da­hi (her­ke­sin nef­re­ti­ni ka­zan­mış la­net­li­ye) es­ki Kı­zıl­baş­dan ki­mes­ne (kim­se­ler) tâ­bi ol­ma­yub (ka­tıl­ma­yıp) ve ba­zı yer­le­re ki fit­ne ü fe­sâd bı­ra­gub (ba­zı yer­ler­de boz­gun ve ka­rı­şık­lık­lar çı­ka­rıp) yer yer hu­rûc (is­yan) et­dir­mek te­dâ­rik et­miş­ler idi (et­tir­me­ye uğ­raş­mış­lar­dı) ol fit­ne­le­ri da­hi râst gel­me­yüb yer yer bo­zu­lub ve Boz Ok ta&#8217;i­fe­sin­den (ke­si­min­den) da­hi ümiz­vâr (umut­lu) ol­du­gı[44] ki­mes­ne­ler da­hi ken­dü­le­re tâ­bi ol­ma­yub (ka­tıl­ma­yıp) bu na­hif (bu kul) ya­nı­na ge­lüb ve an­dan gay­ri her gün bö­lük bö­lük iç­le­rin­den âdem­ler ka­çub ve ka­çub ge­len­le­re da­hi kat&#8217;â (ke­sin­lik­le) ki­mes­ne­yi dahl et­dir­me­yüb (yak­laş­tır­ma­yıp) ek­se­ri­ne (ço­ğun­lu­ğu­na) ay­nı ile (bir­lik­te bu­lu­nan) bu­lu­nan rızk ü mâ­lın (yi­ye­cek ve mal­la­rı) da­hi alı­ver­mek ile iç­le­rin­den hay­li âdem ka­çub pe­ri­şân-hâl olub hat­tâ Çi­çek oğ­lı Ha­san Beg[45] nâm ki­mes­ne ki sâ­bı­ka (söy­len­di­ği gi­bi) tu­tı­lub bu na­hi­fe gel­dük­de hı­lat­la­nub (giy­di­ri­lip, ku­şa­tı­lıp) sa­lı­ve­ril­dük­de Kı­zıl­baş ara­sın­da olan ka­rın­da­şı Tu­rak Beg ki ce­mi&#8217;i umûr­la­rın (top­lu­mun iş­le­ri­ni) gö­rüb ba­şa­ran mez­kûr (adı ge­çen) Tu­rak Be­ge mek­tub­lar gön­de­ri­lüb ol da­hi iç­le­rin­den ka­çub am­mâ bu na­hi­fe da­hi ge­lüb ulaş­ma­yub ba­zı­lar ake­bin­den Kı­zıl­baş ye­tüb katl et­di (ba­zı Kı­zıl­baş­lar ge­ri­sin­den ye­ti­şip öl­dür­dü­ler) ve ba­zı­lar he­nüz biz­le­re gel­me­ge ih­ti­yât edüb (ha­zır­la­nıp) bir ve­si­le ile gel­mek is­ter der­ler şol de­re­ce­de (önem­li öl­çü­de) ara­la­rı­na tef­ri­ka (çe­liş­ki­ler) düş­miş­dür ki ni­hâ­yet ye­di se­kiz yüz at­lu ve üç dört yüz pi­yâ­de kal­dı de­yü tah­kik eder­ler (söy­ler­ler)[46] Ümiz dür ki (umu­lur ki) Hakk-ı sub­hâ­na­hu ta&#8217;â­lâ­nun ina­ye­tin­den ula­şıl­du­ğı ma­hal­de (Al­la­hın iz­niy­le ula­şıl­dı­ğı yer­de) olan­ca­sı da­hi kı­lıç­dan ge­çüb sâ&#8217;ir­le­re (di­ğer­le­ri­ne) ib­ret vâ­ki ola (ders ve­ri­ci du­rum ola) in­şa­al­la­hu ta&#8217;â­lâ bâ­ki fer­man sa&#8217;â­det­lü sul­ta­num haz­ret­le­ri­nün re&#8217;v-i şe­rif­le­ri­ne me­nût­dur (Tan­rı­nın yar­dım­la­rıy­la ke­sin buy­ruk mut­lu­luk ve­ri­ci sul­ta­nım haz­ret­le­ri­nin şe­ref­li onay­la­rı­na bağ­lı­dır.)</p>
<p> Az&#8217;a­fü&#8217;l-ibâd (kul­la­rın en za­yı­fı)</p>
<p> Mah­mud el-fa­kir </p>
<p> Ve bu abd-ı na­hif da­hi ga­yet sü­rat ile git­me­gin Bo­zok tâ&#8217;i­fe­si­nün boy beg­le­ri ve si­pâ­hi­le­ri ye­ti­şüb ek­ser çe­ri­le­ri ge­lüb mü­lâ­kât ola­ma­dı­lar (ço­ğun­luk as­ker­ler ge­lip ka­tı­la­ma­dı­lar) am­mâ rûz-be-rûz (gün be gün) gel­mek üze­re du­rur­lar he­mân boy beg­le­rin­den bir kaç boy be­gi ge­lüb mü­lâ­kât ola­ma­dı (ara­mı­za ka­tı­la­ma­dı) an­lar da­hi bir iki men­zil (du­rak) bu na­hif­den ge­rü­de ge­lüb ulaş­mak üze­re du­rur­lar.</p>
<p> Ta­vak­kal­tu ta­alal­lah (Al­la­hın de­di­ği olur)</p>
<p> Mah­mud bin Ab­dul­lah[47]</p>
<p> Bu olay­lar adı ge­çen böl­ge­de 933 (1527) yı­lı Mart-Ni­san ay­la­rı ara­sın­da mey­da­na gel­miş­tir. Ra­por­dan, Os­man­lı güç­le­ri­nin is­yan­cı­la­rı adım adım iz­le­dik­le­ri an­la­şıl­mak­ta­dır.</p>
<p> Ve­ri­len bu gü­zer­gâ­ha gö­re, To­kat-Ar­tu­kâ­bâd ta­ra­fın­dan ge­len is­yan­cı­lar Yıl­dız da­ğı etek­le­rin­de ko­nak­la­mış­lar, bu­ra­dan Gök­çe­bel&#8217;e yö­ne­lip ora­yı da geç­tik­ten son­ra Çır­çır bu­ca­ğı ya­kın­la­rın­dan ve Ba­naz kö­yü ku­ze­yin­den, Ka­ra­ça­yır kö­yü (şim­di bu­cak) üze­rin­den geçerek gü­ney­do­ğu­ya Koç­hi­sar (Ha­fik) üze­ri­ne yö­nel­miş­ler­dir. Fa­kat yol­la­rın Os­man­lı bir­lik­le­ri ta­ra­fın­dan ke­sil­di­ği­ni öğ­re­nin­ce bel­ge­ler­den an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la böl­ge­den uzak­la­şa­ma­mış­lar ve tam bir ku­şat­ma içe­ri­si­ne düş­müş­ler­dir. Bu­nun üze­ri­ne bü­yük bir ola­sı­lık­la dağ­lık ve sarp alan­lar ol­ma­sı ne­de­niy­le ku­ze­ye doğ­ru geri çe­kil­miş­ler ve Cin­ci­fe&#8217;­de saldırılar sonucu Os­man­lı or­du­la­rıy­la bü­yük bir sa­va­şa tu­tuş­mak zorunda kalmışlardır. 35a Bu sa­vaş­tan Ka­len­der Çe­le­bi güç­le­rinin ga­lip çık­tı­ğını biliyoruz. Ağır şe­kil­de ye­nil­gi­ye uğ­ra­yan Os­man­lı or­du­su­nun ise bir çok ön­de ge­le­ni sa­vaş mey­da­nın­da kal­dı.</p>
<p> Cin­ci­fe&#8217;­den son­ra Ka­ra­ça­yır kö­yü çev­re­sin­de[48] Şah Ka­len­der is­yan­cı­la­rı­nın ye­ni­den Os­man­lı güç­le­riy­le kar­şı­laş­tık­la­rı­nı gö­rü­yo­ruz. İs­yan­cı­lar bu­ra­da da, Os­man­lı güç­le­riy­le tu­tuş­tuk­la­rı sa­vaş­ta on­la­rı bir kez da­ha ye­nil­gi­ye uğ­rat­tı­lar.</p>
<p> Cin­ci­fe&#8217;­den Ka­ra­ça­yır&#8217;a ge­le­bil­mek için kes­tir­me yol ola­rak Yıl­dız da­ğı çev­re­sin­den ve Ba­naz kö­yü ya­kın­la­rın­dan geç­mek ge­re­kir. Ka­nım­ca, dağ­lık, te­pe­lik sa­vun­ma­ya ve sal­dı­rı­ya elverişli sarp bir böl­ge ol­ma­sı do­la­yı­sıy­la Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­de bu gü­zer­gâ­hı iz­le­miş ol­ma­lı­dır.</p>
<p> Bu arz­dan da an­la­şı­la­ca­ğı gi­bi Si­vas böl­ge­sin­de Mah­mut Pa­şa Ka­len­der Çe­le­bi saf­la­rı­nı bö­lüp par­ça­la­mak ve is­yan eden­le­ri bir­bi­ri­ne dü­şür­mek için bü­yük bir gay­ret içe­ri­si­ne gir­miş­tir. Bu amaç­la ayart­tı­ğı ve çe­şit­li va­ad­ler kar­şı­lı­ğı sa­tın al­dı­ğı ba­zı ki­şi­le­ri is­yan­cı­lar ara­sı­na sok­muş, is­yan­cı­lar ara­sın­dan ba­zı ki­şi­le­re ise rüş­vet an­la­mın­da hi­lat giy­di­ril­miş ve ulu­fe­ler ve­ril­miş­tir. Bu gi­ri­şim­ler, ki­mi boz­gun­lar ve iha­net­ler ya­şan­ma­sı­na yol aç­ma­sı­na kar­şın, Ka­len­der Çe­le­bi saf­la­rı­nı tam an­la­mıy­la bö­lüp par­ça­la­ma­ya yet­me­miş­tir.</p>
<p> Pir Sul­tan Ab­dal&#8217;ın bü­tün bu ge­liş­me­ler­den ve ken­di kö­yü­nün di­bi­ne ka­dar ge­len ka­la­ba­lık is­yan­cı top­lu­lu­ğun­dan ve bu is­yan­cı­la­rın ba­şı olan Şah Ka­len­der&#8217;­den ha­ber­siz ol­ma­sı dü­şü­nü­le­mez. Kaldı ki Ka­len­der Şah, Pir Sul­tan&#8217;ın bağ­lı bu­lun­du­ğu en bü­yük pir­lik ma­ka­mın­da otu­ran ki­şi­dir ve Ana­do­lu&#8217;­da­ki bü­tün Ale­vi­ler­le sü­rek­li ve ya­kın iliş­ki içe­ri­sin­de­dir. Bu ne­den­le Pir Sul­tan Ab­dal gi­bi coş­ku­lu, da­va­sı­na ina­nan ve bu uğur­da her tür­lü sı­kın­tı­yı gö­ze alan bir aşı­ğın bu ge­liş­me­ler ve böy­le­si­ne bü­yük bir ey­lem kar­şı­sın­da du­yar­sız kal­ma­sı da mümkün değildir. Ayrıca Pir Sultan Alevi toplumunun toplumsal yaşamında en temel geleneklerden biri olan cem törenlerinde &#8220;cem aşığı&#8221; olarak görev yapan bir aşıktır. Bu aynı zamanda Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumuyla her zaman iletişim içerisinde bulunmak ve toplumu ilgilendiren her türlü gelişmeden aynı anda haberli olmak demektir.</p>
<p> Bü­yük bir ola­sı­lık­la Ka­len­der Çe­le­bi Ale­vi top­lu­mu­nu bu ey­le­me kat­mak için çağ­rı da yap­mış ol­ma­lı­dır. Bu bağ­lam­da sa­nı­rım ba­zı olay­la­rı çöz­mek ko­lay­laş­mak­ta­dır.</p>
<p> Pir Sul­tan oca­ğı­nın ta­lip­le­rin­den ol­du­ğu an­la­şı­lan Aşık İs­ma­il&#8217;in bir de­yi­şin­de &#8220;Urum&#8217;u (Rum-Sivas eyaleti) dolanıp&#8221; Yıl­dız da­ğı­na çı­kan ve bu­ra­da se­mah dö­nen, ya­nın­da bu­lu­nan­la­ra kı­sa sü­re­de de­rin söz­ler söy­le­yen ve bu­ra­dan inip &#8220;Banaz&#8217;a gelen&#8221; ve &#8220;Ba­naz&#8217;ı hoş va­tan ey­le­yen&#8221; bir şah­tan bah­se­di­lir. Ayrıca &#8220;Hayli devr ü zaman geçti orada&#8221; dizesi Şah&#8217;ın Banaz&#8217;da bir süre kaldığını/ağırlandığını göstermektedir. Ko­nu­nun da­ha iyi an­la­şıl­ma­sı için önem­li ipuç­la­rı bu­lu­nan bu de­yi­şin il­gi­li dört­lük­le­ri­ne ba­ka­lım.</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Uçurdular Pir Sultan&#8217;ın kuşunu<br /> Seyrangâh eyledi Yıldız başını<br /> Hub gösterdi toprağını taşını<br /> Mevlâm kısmetini verdi orada</p>
<p> Şah Yıl­dız da­ğın­da se­mah ey­le­di<br /> Ayak üs­tü bin­bir ke­lam söy­le­di<br /> İn­di Ba­naz&#8217;ı hoş va­tan ey­le­di<br /> Hay­li devr ü za­man geç­ti ora­da</p>
<p> Ko­ca Şah Urum&#8217;a bir el­ma sal­dı<br /> Do­lan­dı Urum&#8217;u Ba­naz&#8217;a gel­di<br /> Pir Sul­tan el­ma­ya bir tek­bir kıl­dı<br /> İn­san ta­acüp­te kal­dı ora­da[49]</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Gö­rül­dü­ğü gi­bi bu de­yiş­te tartışma ve yoruma yer bırakmayacak açıklıkta &#8220;Urum&#8221; sö­züy­le Si­vas eyaleti kastedilmekte; Si­vas eya­le­tin­de ise Ba­naz kö­yünden, Ba­naz&#8217;a ya­kın Yıl­dız da­ğın­dan, Şah&#8217;ın bu dağa çıkarak semah eylediğinden ve yanına toplananlara &#8220;ayak üstü binbir kelam&#8221; söylediğinden ve buradan Banaz&#8217;a elma gönderdiğinden -yani bir toplantıya çağrı yaptığından- bahsedilmektedir. Bil­di­ği­miz ka­da­rıy­la Yıl­dız da­ğı­na çı­kan ve Pir Sul­tan&#8217;ın kö­yü­nün di­bi­ne ka­dar ge­len -deyişe göre &#8220;Urum&#8217;u dolanıp Banaz&#8217;a gelen, ki belgelere göre de gerçekten böyledir ve Banaz&#8217;ı &#8220;hoş vatan&#8221; eyleyen&#8221;- belgelerle kanıtlı baş­ka bir Şah bi­lin­me­di­ği­ne gö­re, bu Şah&#8217;ın Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­den baş­ka­sı olduğunu söylemek bize kalırsa gerçekleri zorlamadır.</p>
<p> Kimi araştırmacılar bu şahın Şam Bayadı aşiretine mensup olan ve 1577 yılında güney bölgesinde isyan ederek Kırşehir ve Bozok sancağına kadar gelen &#8220;Yalancı/Düzmece Şah İsmail&#8221; olduğu iddiasını ortaya atmışlardır ki, konuyla ilgili veriler dikkatle irdelendiğinde bu iddiaların ne denli dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, bu &#8220;Yalancı/Düzmece Şah İsmail&#8221; ne Yıldız dağına kadar gelmiştir; -hele burada konaklaması, görüşmeler yapması hiç söz konusu değildir-, ne de Yıldız dağıyla ve Banaz köyüyle başka bir şekilde ilgisi vardır. Böyle bir durumun kesinlikle belgelere dayanan bir kanıtı yoktur. Bütün ısrarlı ve ayrıntılı araştırmalarımıza karşın bu yönde herhangi bir belgeye biz de rastlamadık. Zaten bu iddiayı ortaya atan araştırmacılarda bu durumu açıklığa kavuşturacak somut veriler sunamamışlar ve bu olayla, Pir Sultan&#8217;ın asıldığını söyledikleri tarih &#8211;ki bu tarih 1590-91&#8217;dir&#8211; arasındaki boşluk ve bağlantısızlığa ilişkin aydınlatıcı/ikna edici bir yorum getirememişlerdir. Bunların hepsi bir yana ayrıca gözden kaçırılmaması gereken önemli bir boyut daha bulunmaktadır. Pir Sultan gibi bir çok deneyimden geçmiş, 16. yüzyılın başından itibaren Anadolu&#8217;da yaşanan büyük küçük bir yığın acı, kıyım ve katliamın tanıklığını yapmış birikimli bir aşığın &#8220;ne idüğü belirsiz&#8221; başı bozuk &#8220;yalancı/düzmece&#8221; bir isyancının peşine düşmeyeceği aşikârdır. Oysa Pir Sultan&#8217;ın ve bütün Anadolu Alevilerinin &#8220;Pir&#8221;i, bağlı bulunduğu, kutsadığı ocağın postnişini Şah Kalender&#8217;in Osmanlı ordularını bir çok kez yenilgiye uğratarak Yıldız dağına ve Banaz köyü civarına kadar geldiği, buralarda isyana katmak amacıyla çeşitli çevrelerle görüşmeler yaptığı ve hatta bir süre eğlendiği bizzat Osmanlı belgeleriyle kanıtlıdır. Ayrıca bu çalışma içerisinde sunduğumuz diğer belge ve veriler Pir Sultan&#8217;ın yaklaşık 1562-63&#8217;de siyaset edildiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu durum Pir Sultan olayını 1577-78&#8217;lere taşımayı ve Yalancı/Düzmece Şah İsmail&#8217;le ilgisini ve bununla bağlantılı olarak 1590-91&#8217;de asılmasını bize göre olanaksız kılıyor.[50] </p>
<p> Bu böl­ge­de, hem böl­ge hal­kıy­la duy­gu ve dü­şün­ce bir­li­ği içe­ri­sin­de olan, hem de ge­niş bir ala­na ya­yı­lan ve böl­ge hal­kı­nı de­rin­den et­ki­le­yen, &#8220;Şah&#8221;ın ön­cü­lük et­ti­ği baş­ka bir ey­le­min ol­ma­dı­ğı -bölgede yaşanan diğer eylemlerin öncülerine &#8220;Şah&#8221; sanının verilmediğini biliyoruz- döneme ilişkin belge ve kaynaklardan bi­lin­mek­te­dir. Ay­rı­ca Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­nin böl­ge­de bu­lu­nan Ale­vi­le­ri ayak­lan­ma­ya kat­mak için ça­ba­sı ol­du­ğu­nu bizzat Mah­mut Pa­şa ar­zın­da açık­la­mak­ta­dır. Dolayısıyla bu bil­gi­le­rin ışı­ğın­da Pir Sul­tan&#8217;ın han­gi ka­tar­dan ay­rıl­ma­dı­ğı da sa­nı­rım şim­di da­ha iyi an­la­şıl­mak­ta­dır.</p>
<p> Bu­ra­da açık­lan­ma­sı ge­re­ken baş­ka mo­tif­ler­de bu­lun­mak­ta­dır. El­ma, kır­sal alan Ale­vi top­lu­mun­da önem­li bir top­lan­tı­ya da­vet anlamı ta­şı­yan kut­sal bir nes­ne­dir. Ale­vi kül­tü­rün­de özel bir ye­ri olan ve &#8220;Cennetten Ali&#8217;ye bir niyaz geldi / Ali&#8217;ye terceman gelen elmalar / Ali&#8217;m kokladı da yüzüne sürdü / Ali&#8217;ye terceman gelen elmalar&#8221; denilerek çok açık biçimde &#8220;Ali&#8217;­ye ter­ce­man gel­di­ği&#8221; söy­le­nen el­ma, cem tö­ren­le­rin­de de kut­sa­nır.[51]</p>
<p> Bu kut­lu özel­li­ği ne­de­niy­le önem­li ki­şi­le­re çağ­rı ya­pı­la­ca­ğı za­man el­ma gön­de­ri­lir. Bun­dan an­lıyoruz ki, Pir Sul­tan&#8217;­da bu­lun­du­ğu çev­re­de önem­li bi­ri­dir. Çağ­rı­yı alan Pir Sul­tan el­ma­ya tek­bir kı­la­rak bel­ki de çev­re­si­ne bu çağ­rı­nın kut­sal bir çağ­rı ol­du­ğu­nu ve uy­mak ge­rek­ti­ği­ni an­lat­mak is­te­di. Bu du­rum Pir Sul­tan&#8217;ın ey­lem­le iliş­ki­si­ni gös­te­ren önem­li bir dav­ra­nış­ ve kanıttır. Bundan da anlaşılmaktadır ki Pir Sultan, büyük bir olasılıkla davete uyarak Yıldız dağında yapılan &#8220;Şah&#8217;ın semah eylediği&#8221; bu toplantıya katılmıştır. Sıkı takiplerin yapıldığı, baskı ve kıyımın had safhaya vardığı o dönemde bu toplantının herhangi bir toplantı olamayacağı açıktır. Dolayısıyla bunun birliği sağlamak amacıyla yapılan bir cem âyini, bir ikrâr töreni olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p> Daha sonra yine &#8220;İndi Banaz&#8217;ı hoş vatan eyledi&#8221; dizesinde anlatıldığı gibi Banaz&#8217;a inen Şah&#8217;ın güçlü bir olasılıkla Banaz&#8217;da Pir Sultan&#8217;ın evine konuk olarak geldiği de söylenebilir. Bunun böyle olması çok doğaldır, çünkü çağrıdan da anlaşıldığı gibi Pir Sultan yörede adı yaygın olarak bilinen etkili ve güçlü bir âşıktır. Şah&#8217;ın çağrı yaptığı böylesine önemli bir âşığın evinde konuk olmasının bizce yadırganacak bir tarafı olmadığı gibi ayrıca etkinlik sağlamak bağlamında ciddi şekilde yararı vardır. Çünkü genel olarak geleneğin güçlü olduğu kırsal alan toplumunda âşıklar çok saygın bir yere sahiptir. Hatta farklı ve sıradışı niteliklere sahip olmalarından dolayı çoğunlukla âşıklara &#8220;yarı ermiş&#8221; gözüyle bakılır. Şah Kalender-Pir Sultan arasındaki ilişkiyi bu bağlamda da değerlendirmekte yarar bulunmaktadır.</p>
<p> Sonuç olarak bü­tün bu ve­ri­ler­den an­lı­yo­ruz ki, To­kat ve Si­vas ara­sın­da sı­kı­şıp ka­lan ve ge­niş bir alanda ku­şat­ma içe­ri­sin­de bu­lu­nan Ka­len­der Çe­le­bi güç­le­ri, Yıl­dız da­ğı ve ya­kın çev­re­sin­de dö­nüp dur­mak­ta ve do­ğu­ya doğ­ru bir çı­kış yo­lu ara­mak­ta­dır ve ay­nı za­man­da böl­ge Ale­vi­le­ri­ni çeşitli yöntemlerle bütünüyle bu ola­yın içerisine çek­me­ye ça­lış­mak­ta­dır. Pir Sul­tan&#8217;ın aşa­ğı­da­ki di­ze­le­ri ko­nu­yu yi­ne bi­raz da­ha net­leş­tir­mek­te­dir.</p>
<p> Dağ yü­zün­de Şah-ı ker­van du­ru­yor<br /> Onun ka­ta­rın­dan ayır­ma bi­zi<br /> Önün­ce Dül­dül&#8217;­le Kam­ber yü­rü­yor<br /> Onun ka­ta­rın­dan ayır­ma bi­zi</p>
<p> &#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sul­tan Ab­dal&#8217;ım Meh­di nic&#8217;ol­du<br /> Oni­ki ima­mın tah­tı yüc&#8217;ol­du<br /> Pi­rin eşi­ği­ne va­ran hac&#8217;ol­du<br /> Onun ka­ta­rın­dan ayır­ma bi­zi</p>
<p> Bu­ra­da do­ğal ola­rak he­men şu so­ru­lar ak­la ge­li­yor. Bu, dağ yü­zün­de du­ran ve eşi­ği­ne va­rıl­dı­ğın­da &#8220;ha­cı&#8221; olu­nan &#8220;Şah ker­va­nı&#8221; ki­min ker­va­nı­dır? Bu­nun ya­nı­tı­nı yi­ne Pir Sul­tan&#8217;ın iki de­yi­şiy­le ve­re­lim.</p>
<p> 1</p>
<p> Aşk ile yü­rü­dük sen pi­re gel­dik<br /> Mu­ham­med ce­ma­lin sey­ra­na gel­dik<br /> Mu­hab­bet na­rı­na yan­ma­ya gel­dik<br /> Za­tı­nı gör­me­ğe mey­da­na gel­dik</p>
<p> &#8230;&#8230;.</p>
<p> Pir Sul­tan ede­lim Ye­zid&#8217;e lâ­net<br /> Mür­şi­din ete­ğin tut­mu­şuz el­bet<br /> Ali ev­lâ­dı­na oku­ruz rah­met<br /> Şah&#8217;ı­mın ce­ma­lin gör­me­ğe gel­dik</p>
<p> 2</p>
<p> Diken arasında bir gül açıldı<br /> Bülbülüm bahçene ötmeğe geldim<br /> Bezirgânım yüküm gevher satarım<br /> Ali pazarına dökmeğe geldim</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Bir bend oldum şu meydana atıldım<br /> İkrar verdim ikrarıma tutuldum<br /> İptida taliptim Pir&#8217;e katıldım<br /> Pir&#8217;in eteğini tutmağa geldim</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Bu de­yiş­ler­de &#8220;Pir&#8221; ol­du­ğu, &#8220;Mür­şid&#8221; ol­du­ğu söy­le­nen ve za­tı­nı gör­me­ye &#8220;eteğini tutulmaya&#8221; ge­lin­di­ği açık­ça be­lir­ti­len bir ki­şi­ye hi­tap edil­mek­te­dir. Bu eteğini tutmaya gelinen &#8220;Pir&#8221; kimdir? Ana­do­lu Ale­vi­le­ri­nin bağlı bulunduğu en bü­yük mür­şidlik, yani pirlik ma­ka­mı­nın Ha­cı Bek­taş oca­ğı ol­du­ğu­nu ko­nuy­la il­gi­li olan her­kes bi­lir. Do­la­yı­sıy­la, bu­ra­da hi­tap edi­len &#8220;Pir&#8221;in yi­ne o dö­nem­de mür­şid­lik ma­ka­mın­da oturan ve ey­le­miy­le bir an­da o dönem Ale­vi top­lu­mu­nun en te­mel gün­de­mi ha­li­ne ge­len Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­den baş­ka­sı­nın ola­ma­ya­ca­ğı açık­tır. Çün­kü Pir Sul­tan&#8217;ın ya­şa­dı­ğı dö­nem olan 16. yüz­yıl­da Ba­lım Sul­tan&#8217;ın bu tür­den ey­lem­le­re ka­rış­ma­dı­ğı ve Ka­len­der Çe­le­bi son­ra­sı Ha­cı Bek­taş pos­tu­nun uzun sü­re -1551 yı­lı­na ka­dar- boş kal­dı­ğı bi­lin­mek­te­dir. Bu du­rum­da ge­ri­ye bir tek ola­sı­lık kal­mak­ta­dır; o da Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­dir.</p>
<p> Bel­ge­ler­den de açık­ça gö­rül­dü­ğü gi­bi Pir Sul­tan&#8217;ın kö­yü­nün ya­kı­nı­na ka­dar gel­di­ği ke­sin ola­rak bi­li­nen ve bel­ki de kı­sa sü­re için de ol­sa gö­rüş­me­ler için Pir Sul­tan&#8217;ın kö­yü­ne, ta­lip­le­ri­nin ya­nı­na uğ­ra­yan ve Yıl­dız da­ğı çev­re­sin­de epey­ce ko­nak­la­yan baş­ka bir ey­lem­ci &#8220;Şah&#8221; he­nüz bel­ge­li bir bi­çim­de bi­lin­mi­yor. Ay­rı­ca Pir Sul­tan&#8217;ın aşağıda sunduğumuz deyişlerde geçen &#8220;Pir ile bir­lik­te sey­ran­gâ­ha çık­ma­sı&#8221; mo­ti­fi önem­li­dir. Bu­ra­da­ki pir her­han­gi bi­ri ola­ma­ya­ca­ğı­na gö­re Yıl­dız da­ğıy­la bir ilin­ti­si­nin bu­lun­ma­sı ge­re­kir.</p>
<p> Yıl­dız da­ğı mo­ti­fi­nin Pir Sul­tan&#8217;ın de­yiş­le­ri içe­ri­si­ne &#8220;Şah&#8221; ol­gu­suy­la bir­lik­te gir­me­si­nin bir ne­de­ni bu an­lam­da yö­re­de ya­şa­nan ge­liş­me­ler ve Şah Ka­len­der&#8217;in Yıl­dız da­ğın­da ko­nak­la­ma­sı ol­ma­lı­dır. &#8220;Yü­ce­sin­den Şah ili­nin gö­rün­me­si&#8221; mo­ti­fi sa­nı­yo­rum bu du­ru­mu an­lat­mak­ta­dır. Bu anlamda Pir Sultan&#8217;ın burada sunduğumuz &#8220;Yıldız dağı&#8221; deyişi ve başka bir deyişinden aldığımız dörtlük Âşık İsmail&#8217;in deyişinde anlattığı olayları bütünüyle tamamlamaktadır.</p>
<p> Bu an­lam­da bü­tün bu ay­rın­tı­la­rı göz­den ka­çır­ma­dan Şah Ka­len­der is­ya­nı­nın Pir Sul­tan&#8217;ın de­yiş­le­ri­ne yan­sı­ma­sı­nın bo­yut­la­rı­nı ve yan­sı­ma şek­li­ni çok iyi ir­de­le­mek ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nü­yo­ruz. Bu yak­la­şım bel­ki ka­ran­lık­ta ka­lan bir çok so­ru­nun çö­zü­mü için anah­tar ola­cak­tır. Yıl­dız da­ğı­na söy­le­nen aşa­ğı­da­­ki de­yiş ve baş­ka bir de­yiş­te­ki dört­lük ko­nu­yu bi­raz da­ha de­rin­leş­tir­mek­te­dir.</p>
<p> Gel­miş iken bir ha­ber­cik so­ra­yım<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın<br /> Ger­çek eren­le­re yüz­ler sü­re­yim<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın</p>
<p> Al­ça­ğın­da al kır­mı­zı ta­şın var<br /> Yük­se­ğin­de tur­na­lar­dan eşin var<br /> Ben de bil­mem ne ta­lih­siz ba­şın var<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın</p>
<p> Be­nim şa­hım al kır­mı­zı bü­rü­nür<br /> Dost yü­zün gör­me­yen düş­man bi­li­nir<br /> Yü­ce­sin­den Şah&#8217;ın ili gö­rü­nür<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın</p>
<p> El et­ti­ler tur­na­la­ra kaz­la­ra<br /> Dağ­lar ye­şil­len­di dön­dü yaz­la­ra<br /> Çiğ­dem­ler ta­kın­sın söy­le kız­la­ra<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın</p>
<p> Şah&#8217;ın bah­çe­sin­de gon­ca gül bi­ter<br /> An­da ga­rip ga­rip bül­bül­ler öter<br /> Bun­da ay­rı­lık var ölüm­den be­ter<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın</p>
<p> Ben­de bil­dim bu dağ­la­rın şa­hı­sın<br /> Ger­çek eren­le­rin na­zar­gâ­hı­sın<br /> Ab­dal Pir Sul­tan&#8217;ın sey­ran­gâ­hı­sın<br /> Ni­çin git­mez Yıl­dız da­ğı du­ma­nın</p>
<p> Konuyla ilgili olarak sunduğumuz aşağıdaki dörtlükte Pir Sultan&#8217;ın Yıldız dağına Piriyle birlikte &#8220;seyrangâh&#8221;a çıktığına ilişkin net bilgi içermektedir.</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sul­tan Ab­dal&#8217;ım coş­kun aka­rım<br /> Akar akar dost yo­lu­na ba­ka­rım<br /> Pi­rim al­dım sey­ran­gâ­ha çı­ka­rım<br /> Da­ha Yıl­dız da­ğın yay­la­ma­sın­lar</p>
<p> Bu verilerden anlışılmaktadır ki, Pir Sultan&#8217;ın yaşamında &#8220;Yıldız dağı&#8221;, &#8220;Şah/Pir&#8221;, ve &#8220;seyrangâh&#8221; motifleri önemli bir yer tutmaktadır. Bize kalırsa düğümün çözümünün bir ucu bu noktada bulunmaktadır. Bu anlamda taşları yerli yerine koyduğumuzda ve yeterli veriyle donanmış tarihsel bir altyapıyla beslediğimizde deyişler birbirini tamamlayarak konunun anlaşılmasında ve çözümlenmesinde önemli bir işlev görmektedir.</p>
<p> Ka­len­der Çe­le­bi ola­yıy­la güç­lü bir bi­çim­de iliş­ki­len­di­re­bi­le­ce­ği­miz Pir Sul­tan&#8217;ın eli­miz­de bir de­yi­şi da­ha bu­lun­mak­ta­dır. Bu de­yiş­te Pir Sul­tan açık bir ey­lem çağ­rı­sı yap­mak­ta ve Şah&#8217;ın ko­ru­su­nun &#8220;Sa­rı­ka­ya&#8221; ol­du­ğu­nu söy­le­mek­te­dir. Bun­dan an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la Os­man­lı güç­le­ri­ni de püs­kürt­müş ol­ma­nın ver­di­ği gü­ven­le Sa­rı­ka­ya ci­va­rın­da Ka­len­der Çe­le­bi saf­la­rı­na cid­di bir ka­tı­lım ol­sa ge­rek­tir.</p>
<p> Bu­gün Si­vas böl­ge­sin­de Ba­naz&#8217;a ya­kın Yıl­dı­ze­li &#8211; Di­rek­li bu­ca­ğı­na, di­ğe­ri Yıl­dı­ze­li Mer­ke­ze bağ­lı ol­mak üze­re Ka­len­der Çe­le­bi gü­zer­gâ­hın­da -bi­ri bi­raz me­sa­fe­li- iki Sa­rı­ka­ya, ay­rı­ca To­kat-Tur­hal&#8217;a bağ­lı Pir Sul­tan&#8217;ın de­yiş­le­rin­de ge­çen Ka­zo­va ve Mah­mut Pa­şa&#8217;­nın ar­zın­da ge­çen Kaz­gö­li&#8217;­ne çok ya­kın yi­ne Ka­len­der Çe­le­bi gü­zer­gâ­hın­da bir Sa­rı­ka­ya da­ha var­dır.[52]</p>
<p> Bun­lar­dan, Yıl­dı­ze­li Mer­ke­ze bağ­lı olan Sa­rı­ka­ya bü­yük ça­tış­ma­nın ya­şan­dı­ğı Ka­ra­ça­yır&#8217;a ve Ba­naz kö­yü­ne, Ka­zo­va&#8217;­ya ya­kın di­ğer Sa­rı­ka­ya ise Os­man­lı or­du­su­nun ağır ye­nil­gi­ye uğ­ra­dı­ğı Cin­ci­fe&#8217;­ye çok ya­kın yer­ler­dir ve her iki­si de doğ­ru­dan yü­rü­yüş gü­zer­gâ­hı ve ha­re­ket ala­nı içe­ri­sin­de bu­lun­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la Şah Ka­len­der yo­ğun ha­re­ket­li­lik dö­ne­min­de yol üs­tü ol­ma­sı do­la­yı­sıy­la bu­ra­lar­da ko­nak­la­mış ol­ma­lı­dır.</p>
<p> De­yiş­te ko­nu edi­len Sa­rı­ka­ya bun­lar­dan bi­ri ol­ma­sı­na kar­şın, bu­gün için han­gi­si ol­du­ğu­nu ke­sin ola­rak be­lir­le­me­nin ola­na­ğı yok. İki­si de müm­kün, çün­kü bi­ri Ba­naz ya­kı­nın­da, di­ğe­ri Ka­zo­va, Kaz­gö­li ve Cin­ci­fe ya­kı­nın­da. An­la­şı­lı­yor ki, Ka­len­der Çe­le­bi bu Sa­rı­ka­ya&#8217;­lar­dan bi­rin­de ko­nak­la­dı ve Mah­mut Pa­şa&#8217;­nın da bah­set­ti­ği gi­bi -Pir Sul­tan&#8217;ın &#8220;ga­zi­ler&#8221; ola­rak an­dı­ğı- ka­tı­lım­cı­la­rın ge­li­şi­ni bek­le­di. Ayak­lan­ma­ya ka­tı­lan­lar­dan ço­ğu­nun el­le­rin­den &#8220;ti­mar­la­rı alı­nan ga­zi­ler&#8221; ve ya­kın çev­re­si ol­du­ğu dü­şü­nü­lür­se sa­nı­rım de­yi­şin an­la­mı da­ha iyi açık­lı­ğa ka­vu­şur. Gö­rün­dü­ğü ka­da­rıy­la Ka­len­der Çe­le­bi saf­la­rı­na ka­tı­lım çağ­rı­sı­nı da içe­ren bu de­yi­şin, Pir Sul­tan ta­ra­fın­dan Os­man­lı güç­le­ri­ni ge­ri­let­me­nin ver­di­ği coş­kuy­la söy­len­di­ği an­la­şıl­mak­ta­dır.</p>
<p> De­yiş­te ge­çen ipuç­la­rı, Mah­mut Pa­şa&#8217;­nın arz­da be­lirt­ti­ği şe­kil­de Ka­len­der Çe­le­bi&#8217;­nin yö­re­ye ge­li­şi ve yö­re­de­ki ça­lış­ma­la­rıy­la bü­tü­nüy­le ör­tü­şür ni­te­lik­te­dir. Pir Sul­tan açık­ça &#8220;ka­pı­yı çal­dı kırk­la­rın bi­ri­si&#8221; de­mek­te­dir ki, bu di­zey­le ka­nı­mız­ca doğ­ru­dan bel­li ki­şi­ler ara­cı­lı­ğıy­la Ka­len­der Çe­le­bi saf­la­rı­na ya­pı­lan ka­tı­lım çağ­rı­sı­nı kas­tet­ti­ği söy­le­ne­bi­lir. Bu çağ­rı­ya uya­rak baş­ta Dul­ka­dir­li ve Bo­zok­lu Türk­men aşi­ret­le­ri ol­mak üze­re Rum eya­le­tin­de bir­çok in­sa­nın bu ey­le­me yı­ğın­lar ha­lin­de ka­tıl­dı­ğı bi­lin­mek­te­dir. Bu açık­la­ma­dan son­ra şim­di de­yi­şi gö­re­lim.</p>
<p> Ge­ce gün­düz ar­zu­ma­nım Ker­be­lâ<br /> Duralım ga­zi­ler İmam aş­kı­na<br /> Ser­den baş­ka be­nim ser­ma­yem yok­tur<br /> Ve­re­lim ga­zi­ler İmam aş­kı­na</p>
<p> Ka­pı­yı çal­dı kırk­la­rın bi­ri­si<br /> Bi­rin­den mest ol­du ka­lan ge­ri­si<br /> Sa­rı­ka­ya der­ler Şah&#8217;ın ko­ru­su<br /> Vara­lım ga­zi­ler İmam aş­kı­na</p>
<p> Böy­le öter bu ye­rin bül­bül­le­ri<br /> Ma­na ve­rir ha­ki­ka­tın dil­le­ri<br /> Ta­ze aç­mış dost ba­ğı­nın gül­le­ri<br /> De­re­lim ga­zi­ler İmam aş­kı­na</p>
<p> Tâ­lib reh­be­ri­ni huzura götür<br /> Nok­san iş­le­ri­ni ta­ma­ma ye­tir<br /> Rı­za lok­ma­sı­nı mey­da­na ge­tir<br /> Görelim ga­zi­ler İmam aş­kı­na</p>
<p> Pir Sul­tan&#8217;ım der yol ulu­dur de­yu<br /> Cüm­le­miz ha­ki­kat ku­lu­dur de­yu<br /> Mu­ham­med ça­ğı­rır Ali&#8217;­dir de­yu<br /> Soralım ga­zi­ler İmam aş­kı­na</p>
<p> Aşağıdaki deyişte ise eylem öncesi bu &#8220;gaziler&#8221; olarak anılan çevrelerle cem âyini şeklinde toplantı yapıldığını ve bu toplantıda sözler verildiğini gösteren ciddi ipuçları bulunmaktadır. Aslında ilgili çevrelerin böylesine büyük bir eylemin hazırlık evresinde görüşme ve durum değerlendirmesi yapmış olmaları da doğal bir davranıştır. Şimdi deyişi görelim.</p>
<p> Derildi ayn-ı cem kuruldu erkân<br /> Erenler oturmuş potu postuna<br /> Niyaz edip Hakk&#8217;a açıldı meydan<br /> Meydancılar çerağ aldı destine</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Erenlerin gazileri geldiler<br /> Kabul edip cur&#8217;asından aldılar<br /> İçip ab-ı kevser sermest oldular<br /> Mâil oldum gözlerinin mestine</p>
<p> Zikr ettiler erenlerin nefesin<br /> Cûş ettiler taliblerin hepisin<br /> Cümle gönüllerin sildiler pasın<br /> Özlerin teslim ettiler dostuna</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> &#8220;Bir ikrârda durmalı ve cümle varlığı Hak yoluna vermeli&#8221; denilerek söylenen aşağıdaki deyişin içeriğindeki ipuçlarından sezildiği kadarıyla yine eylem öncesi -belki de hazırlık aşamasında- söylendiği anlaşılmaktadır. Üstelik deyişte bulunan ve gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntı da Önasya ve Ortadoğu inanç dünyası içerisinde &#8220;benlik&#8221; ve &#8220;asi&#8221;liği simgeleyen İblis için hiç bir insanın yürümeyeceğinin ve bu anlamda yürüyüşün &#8220;Hakk&#8217;a -yani Alevi düşünce dünyasındaki anlamıyla doğruluk ve adalete- varmak&#8221; için yapıldığının belirtilmesidir. </p>
<p> Sofilikten nişan budur gaziler<br /> Sofi bir ikrârda durmalı imiş<br /> Hiçbir âdem İblis için yürümez<br /> Adım adım Hakk&#8217;a varmalı imiş</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Mansur Hak dedi de buldu dârını<br /> Tâlip burda çeker ahret zârını<br /> Cümle kazanç ile külli varını<br /> Bütün Hak yoluna vermeli imiş</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım böyle olunca<br /> Sene tamam olup çile dolunca<br /> Herkesin sahibi vardır gelince<br /> Müminin de piri gelmeli imiş</p>
<p> Anılan bu &#8220;gaziler&#8221;in dönemin &#8220;Serçeşme&#8221;si Şah Kalender öncülüğünde alay alay yürüyüşü bir başka deyişte ise şöyle yansımakta ve bu söylem yukarıdaki deyişleri büyük ölçüde tamamlamaktadır. İlk deyişte &#8220;gidelim gaziler&#8221; denilirken bu sunduğumuz deyişte gazilerin geldiği açıkça haber verilmektedir.</p>
<p> Hazreti Ali&#8217;nin devri yürüye<br /> Ali kim olduğu bilinmelidir<br /> Alay alay gelen gaziler ile<br /> Şehitlerin öcü alınmalıdır</p>
<p> Kendin teslim eyle bir serçeşmeye<br /> Er odur ki yarın senden şaşmaya<br /> Bir münafık bin gaziye düşmeye<br /> Hak aşkına kılıç çalınmalıdır</p>
<p> Yer yüzünü kızıl taçlar bürüye<br /> Münafık olanın bağrı eriye<br /> Sahib-i Zaman&#8217;ın emri yürüye<br /> Sultan kim olduğu bilinmelidir</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım eydur ey Dede Dehmen<br /> Kendine cevretme andan gel heman<br /> İstanbul şehrinde ol Sahib-zaman<br /> Tac-ı devlet ile salınmalıdır</p>
<p> Burada sanırım konunun daha yarıntılı anlaşılması için sanırım bazı kavramların açıklamasının yapılması gerekiyor. Bunlardan &#8220;Serçeşme&#8221; suyun gözü -ana kaynak- anlamına gelir. Alevi inanç dünyası içerisinde ise &#8220;yol&#8221;un başında bulunan &#8220;mürşid&#8221; için kullanılan bir deyimdir. Anadolu coğrafyasında ise bu söylem Hacı Bektaş tekkesi için kullanılır. Dolayısıyla bu anlamda 1520&#8217;li yılllarda postnişin olan Kalender Çelebi Alevi toplumu için serçeşmedir. Aktif tutumundan dolayı Kalender Çelebi&#8217;ye aynı zamanda mehdi anlamında &#8220;Sahib-i Zaman&#8221;da denildiğine değinmiştik. Bunlar göz önüne alındığında deyişin içeriğinden dönemin gelişmeleri ve Şah Kalender eylemiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Deyişte geçen &#8220;Hazreti Ali&#8217;nin devri yürüye&#8221; dizesi ise hak ve adaletin egemen olduğu bir sisteme yapılan vurgu-dur. Serçeşme motifi Pir Sultan&#8217;ın başka bir deyişinde şöyle geçmektedir.</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım şu dünyaya<br /> Dolu geldim dolu benim<br /> Bilmeyenler bilsin beni<br /> Ben Ali&#8217;yim Ali benim</p>
<p> Coşma deli gönül coşma<br /> Coşup da kabından taşma<br /> Üçyüz altmış tane çeşme<br /> Serçeşme&#8217;nin gölü benim</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Kalender Çelebi eylemi açısından önem taşıyan bu &#8220;gaziler&#8221; motifi başka deyişlerde ise şöyle geçmektedir.</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım der gaziler<br /> Yazıldı nurdan yazılar<br /> Durdu analı kuzular<br /> Mürşit de Pir&#8217;i arzular</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım ey gaziler<br /> Alnımızda ak yazılar<br /> Önce talip pir arzular<br /> Bülbül öter gül içinde</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım Emirzâde<br /> Gel sırrını verme yada<br /> Gaziler fani dünyada<br /> Pir ağlatan gülmez imiş</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Erler himmet edin niyaz eyleyim<br /> Zakir oldum zikrederim Ali&#8217;yi<br /> Fürkan&#8217;ın okurum medhin eylerim<br /> Zakir oldum zikrederim Ali&#8217;yi</p>
<p> &#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p> Yezitlere lanet edin gaziler<br /> Zira can iverken ceset sızılar<br /> Pir Sultan&#8217;ım Şah Meyit&#8217;i arzular<br /> Zakir oldum zikrederim Ali&#8217;yi</p>
<p> Bu deyişlerde geçen &#8220;Emirzâde&#8221; ve &#8220;Şah Meyit&#8221; kimdir? Acaba Kalender Çelebi eyleminde rol oynayan oymak ve aşiret beylerinin önde gelenlerinden ya da bölgede bulunan ve Alevi-Kızılbaş toplumunun harekete geçmesinde etkili olan tekke ve zaviyelerden birileri mi? Bilemiyoruz. Fakat deyişte bu kişilere &#8220;gaziler&#8221;le birlikte hitap edildiğine göre en azından önemli kişiler olmalıdır. </p>
<p> Kalender Çelebi Eylemiyle İlgili Bir Değerlendirmeye Kısa Bir Değinme </p>
<p> Burada tarihsel gerçeklerle bütünüyle uyumsuzluğundan ve gerek Kalender Çelebi olayı, gerekse Balım Sultan&#8217;la ilgili açıklığa kavuşturulması gereken kimi değinmeleri içermesinden dolayı bazı değerlendirme ve çarpıtmalara değinmek gerekiyor. Bedri Noyan tarafından yapılan bu değerlendirmeler aynen şöyledir: &#8220;Pirevi&#8217;ne verilen ayrıcalıkların çoğu Kanuni Sultan Süleyman tarafından verilmiştir.[53] Bu da, Kanuni&#8217;nin Balım Sultan tarafından uyarılarak Bektaşiliğe katıldığını, ikrar verip, nasip aldığını kanıtlar niteliktedir.[54] Balım Sultan&#8217;dan sonra Kalender ve Hüdadâd arasında post kavgası çıkmış, Hüdadâd Çelebi Kalenderi öldürtmüş, onun taraftarları da Hüdadâd&#8217;ı öldürmüşler[55] ve Dergah-ı Pir 34-36 yıl posnişinsiz kalmış, nihayet Sersem Ali Baba 958 (1551 M.) de posta oturtulmuştur.&#8221;[56]</p>
<p> Bir başka yerde ise yine aynı yazar tarafından şunlar söylenmektedir: &#8220;Balım Sultan mücerred olup evlenmemiş olduğundan bu nesil burada bitmiştir. Kardeşi Kalender yolu ile bir kol gelmektedir&#8230; Balım Sultan&#8217;dan sonra Hacı İskender Dede, Emir Kasım Dedeler görev almışlarsa da, Resul Bali&#8217;nin torunu Mahmud oğlu Hüdadâd, Kalender ile geçinememiş, Kalender öldürülmüş, onun taraftarları da Hüdadâd&#8217;ı öldürmüşler. Bu yüzden Pirevi 34-36 yıl kadar postnişinsiz kalmıştır. Sonradan Balım Sultan halifelerinden ve eski vezirlerden Sersem Ali Baba (Dedebaba) unvânı ile 958-977 Hicri (1551-1570 M.) yılları arasında on dokuz yıl posta oturmuştur.&#8221;[57]</p>
<p> Bedri Noyan&#8217;ın bunlarla da yetinmediği, peşinden içine düştüğü çelişkilere aldırmayarak dönemin kaynak ve belgeleriyle en küçük ilgisi olmayan başka görüşlere yöneldiği görülmektedir. Daha önceki -Hüdadâd&#8217;ın Kalender Çelebi&#8217;yi öldürdüttüğü yönündeki- görüşler de unutulmuş ya da atlanmış olmalı ki, bu sefer isyan ettiği söylenerek şöyle denilmektedir: &#8220;Kalender başkaldırısından sonra Hz. Pir Dergahı&#8217;nda rahat ve huzur kalmamış, oranın dinginliği bozulmuştur&#8230; Kalenderin harekete geçmesinin gerçek nedeni İdris Hoca Hoca nesli arasındaki taht kavgasıydı. Çünkü Mütevelliler Hudatlı ve Çelebi olmak üzere ikiye ayrılmışlardı. Hudatlı kolundan gelme İskender baş olma iddiasına kalkışınca, karşısına çelebi soyundan olduğunu iddia eden Kalender, salt Hacı Bektaş Veli&#8217;nin mirasçısı ve sulb evladı olduğunu onaylatmak amacıyla başkaldırıp on binlerce insanın kanına girdi.&#8221;[58]</p>
<p> &#8220;Bu zâtın (Balım Sultan&#8217;ın) ününü duyan II. Bayezid, kendisini İstanbul&#8217;a davet etmiş, saltanat kayığı ile bizzat gemiden karşılamış, akşam sarayda meydan açılarak kendisinden el almış, ikrar vermiştir.[59] Daha sonra da Balım Sultan Pirevi&#8217;ne postnişin olarak atanmışlar, orada idarecilik niteliklerini de göstermişler, böylece Pir-sâni (ikinci pir) unvanını almışlardır.</p>
<p> Bu zâtın göçüsünden sonradır ki, &#8220;Ben Hacı Bektaş soyundan oğluyum&#8221; iddiasıyla ortaya çıkan Kalender adlı biri, isyan ile nice kanlar dökülmesine sebep olmuş, nihayet kuvvetleri dağıtılmış, kendisi de yok edilmiştir.&#8221;[60]</p>
<p> Görüldüğü gibi bu değerlendirmelerin tarihsel gerçeklerle hiç ilgisinin olmadığı, dahası bir çekişme, bir karşıtlık havası içinde yazıldığı açıktır. Bununla birlikte bu tür konularda yazılanlar yalnızca yazanı ilgilendirse herhangi bir sorun olmayacaktır. Bu  değerlendirme ve çarpıtmaların aynı zamanda toplumsal belleği yanıltmaya, yanlış yönlendirmeye yönelik boyutunun sanırım özellikle gözden kaçırılmaması gerekiyor.</p>
<p> [1]    Yavuz Sultan Selim&#8217;in iktidarı nasıl ele geçirdiğine ilişkin aşağıdaki çalışmaya bakılabilir.</p>
<p> Çağatay Uluçay, Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu?, İstanbul Üni. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi, Cilt 6, Mart 1954, Sayfa 52-90. Cilt 7, Eylül 1954, Sayfa 117-142. Cilt 8, Eylül 1955, Sayfa 185-200.</p>
<p> [2]    Jean &#8211; Louis Bacqué &#8211; Grammont, 1527 Anadolu İsyanı Hakkında Yayınlanmamış Bir Rapor, Belleten, Cilt LI, Sayı 199, Nisan 1987, Sayfa 109.</p>
<p> [3]    Bkz. Prof. Dr. Şehabeddin Tekindağ, Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim&#8217;in İran Seferi, İstanbul Üni. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi, Cilt 17, Sayı 22, Mart 1967, Sayfa 53-56.</p>
<p> [4]    Gerçekten de bu olay sonrası hem Anadolu Alevilerinin yazgısı bir başka boyuta -baskı ve kıyımlardan kurtulabilmek için kuş uçmaz, kervan geçmez dağlara, sarp ve ulaşılması güç yerlere, ıssız derelere, koyaklara ve kuytulara kaçma boyutuna- kaymış, hem de direnişler Alevi kesimlerin baş çektiği direnişler olmaktan çıkmış ve daha çok bü­tün toplumsal kesimlerin katıldığı ekonomik boyutlu direnişlere dönüşmüştür.</p>
<p> [5] Konuyla ilgili bu bölgelerde yaptığımız alan araştırmasına ilişkin sonuç ve veriler &#8220;Pir Sultan Abdal ve 16. Yüzyıl Osmanlı Düzeni&#8221; adlı kitabımızda uzun uzadıya aktarılmıştır.</p>
<p> [6] Çaşnigir: Sofracı demektir.</p>
<p> [7]    Celâlzade Mustafa, Tabakâtu&#8217;l-memâlik ve Derecâtu&#8217;l-mesâlik, (Tükçeleştiren: Sadettin Tokdemir), Askeri Matbaa, İstanbul 1937, Sayfa 83-88.; Solakzâde Mehmed Hemdemi Çelebi, Solakzâde Tarihi, Cilt 2, (Hazırlayan: Dr. Vahit Çubuk), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1989, Sayfa 88-89, 151-157; Hadidi, Tevârih-i Al-i Osman (1299-1523), (Hazırlayan: Yrd. Doç Dr. Necdet Öztürk), Marmara Üniversitesi Yayını, İstanbul 1991, Sayfa 359-362; Müneccimbaşı Ahmet Dede, Sahaif-ül-ahbar fi Vekayi-ül-a&#8217;sâr, Cilt 2,  (Hazırlayan: İsmail Erünsal), Tercüman Yayını, İstanbul (Yayın tarihi yok), Sayfa 427-432, 498-499, 525-528.; Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, Cilt 1, (Hazırlayan: Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, Sayfa  90-95.; Süleymanname, (Yayına hazırlayan: Esin Atıl), National Gallery of Art, Washington 1986, Sayfa 139-143.; Ahmet Refik, Onaltıncı Asırda Rafızilik ve Bektaşilik, Muallim Ahmet Halit Ki­tap­ha­ne­si, İstanbul 1932, Sayfa 7-12.; Halis Asarkaya, Osmanlılar Zamanında Tokat, (1. Kısım), Tokat Matbaası, 1941, Sayfa 31-39.; İsmail Hâmi Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 2, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, Sayfa 122-125.; Baki Öz, Osmanlı&#8217;da Alevi Ayaklanmaları, Ant Yayınları, İstanbul 1992, Sayfa 166-189.; Prof. Dr. Şehabeddin Tekindağ, Şah Kulu Baba Tekeli İsyanı, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 3, Aralık 1967, Sayfa 34-39, Sayı 4, Ocak 1968, Sayfa 54-59.; A.Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması, AAA Yayınları, Ankara 1998.; Prof. Dr. Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türk­le­ri­nin Rolü, Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü Yayınları, Ankara 1976, Sayfa 72-78.; Anonim Tevârih-i Al-i Osman -Giese Neşri-, (Hazırlayan: Nihat Azamat.), Marmara Üniversitesi Yayını, İstanbul 1992, Sayfa 132-133, 142.; Dr. Kayhan Atik, Lütfi Paşa ve Tevârih-i Âli Osman, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2001, Sayfa 195-196, 242, 264-265.; Ahmet Uğur, The Reign of Sultan Selim I In The Light of The Selim-nâme Literature, Klaus Schwarz Verlag, Berlin 1985, Sayfa 43-55.; Prof. Dr. Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, Milliyet Yayınları, İs­tan­bul, 1980, Sayfa 165-176. Gözden Geçirilmiş 4. Baskı, Türk Halk Eylemleri ve Dev­rim­ler, Ümit Yayıncılık, Ankara 1996, Sayfa 138-147.; Prof. Dr. Yaşar Yücel &#8211; Prof. Dr. Ali Sevim, Klasik dönemin Üç Hükümdarı Fatih &#8211; Yavuz &#8211; Kanuni, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1991, Sayfa 175.</p>
<p> [8] Timar: Sipahilere ve zaimlere belli görev ve hizmetler karşılığı &#8220;kılıç hakkı&#8221;  olarak verilen ve yıllık yirmi bin akçeye kadar gelir getiren dirlikler. Özellikle 16. yüzyıldan itibaren timar sisteminin çökmeye ve bir çeşit soygun ve talan sistemine dönüşmeye başladığı görülmektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ömer Lütfi Barkan, Timar, İslam Ansiklopedisi, Cilt 12/I, Kültür Bakanlığı Yayını, İstanbul 1979, Sayfa 286-333.; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Cilt III, Sayfa 497-507.; Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lûgatı, Endurun Kitapevi, İstanbul 1986, Sayfa 338-339.</p>
<p> [9] Celâlzade Mustafa, Tabakatü&#8217;l-memalik ve Derecatü&#8217;l-mesalik, (Türkçeleştiren: Sadettin Tokdemir), Askeri Matbaa, 1937, Sayfa 33.</p>
<p> [10] Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt 2, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1988, Sayfa 310.; Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, Cilt 1, (Hazırlayan: Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, Sayfa 56-57. Hoca Sadettin Efendi, Tacü&#8217;t &#8211; Tevarih, Cilt 4, (Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, Sayfa 349, Hoca Sadettin Efendi Şehsuvaroğlu Ali Bey&#8217;in Ferhat Paşa&#8217;nın kıskançlığı nedeniyle öldürüldüğünü yazmaktadır ki, Hadidi ve diğer Osmanlı kaynaklarında verilen bilgilerden gerçek sebebin yalnızca bu olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Hadidi, Tevârih-i Al-i Osman (1299-1523), (Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Necdet Öztürk), Marmara Üni. Edebiyat Fak. Yayını, İstanbul 1991, Sayfa 436-437.</p>
<p> [11] Celâlzade Mustafa, Tabakatü&#8217;l-memalik ve Derecatü&#8217;l-mesalik, (Aktaran: Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt 2, Sayfa 310).</p>
<p> [12] Celâlzade Mustafa, Tabakatü&#8217;l-memalik ve Derecatü&#8217;l-mesalik, (H. Tokdemir Çevirisi), Sayfa 29, 33.</p>
<p> [13] 5) Müneccimbaşı, Sahaif-ül Ahbar fi Vekayi &#8211; ül-a&#8217;sâr, Cilt 2, (Türkçeleştiren: İsmail Erünsal), Tercüman Yayınları, İstanbul ?, Sayfa 499.; Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Ankara Üni. DTCF Yayını, Ankara 1967, Sayfa 170. 3. Baskı, Ana Yayınları, İstanbul 1981, Sayfa 172.; Hoca Sadettin Efendi, Tacü&#8217;t &#8211; Tevarih, Cilt 4, Sayfa 347-348.; Halis Asarkaya, Osmanlılar Zamanında Tokat, (1. Kısım), Tokat Matbaası, 1941, Sayfa 33-35. Bozoklu Celal ayaklanmasında Şehsuvaroğlu Ali Bey, Osmanlı güçlerinden önce isyancılara saldırarak ayaklanmayı bastırmış, Celal ve yandaşlarının başlarını vurdurarak Padişah&#8217;a göndermiştir. Halbuki kendi aşireti de ağırlıklı olarak Alevi-Bektaşi kökenlidir. Fakat Ali Bey, Osmanlı yönetimine yaranmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın sonunda feci âkıbetiyle karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Kimi kaynaklara göre beş, kimi kaynaklara göre üç oğluyla birlikte Kanuni&#8217;nin buyruğu üzerine Vezir Ferhat Paşa tarafından idam edilmiş, böylelikle Dulkadirli Beyliği son bulmuştur.</p>
<p> [14] Celallettin Ulusoy, Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, Hacıbektaş 1980, Sayfa 73.; Remzi Gürses, Hacı Bektaş Rehberi, Hacıbektaş 1964, Sayfa 77.; M. Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü, Maarif kitaphanesi, İstanbul 1988, Sayfa 372.</p>
<p> [15] Prof. Dr. Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1989, Sayfa 104.; Müneccimbaşı, Sahaif-ül Ahbar fi Vekayi &#8211; ül-a&#8217;sâr, Cilt 2, Sayfa 516.; Halis Asarkaya, Osmanlılar Zamanında Tokat, (1. Kısım), Sayfa 38.</p>
<p> [16] Prof. Dr. Refet Yinanç, Dulkadir Beyliği, Sayfa 38.</p>
<p> [17] Celallettin Ulusoy, Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, Sayfa 34.</p>
<p> [18] Konuya bu yönüyle araştırmacı Saim Savaş da dikkat çekmiş, fakat kendisi de kurduğu bağlantı ve yaptığı değerlendirmede -belki de daha önceki yanılgılardan dolayı- bize göre isabetsiz sonuçlara varmıştır. Bkz. Doç. Dr. Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu&#8217;da Ale­vi­lik, Vadi Yayınları, Ankara 2002, Sayfa 35, 84.</p>
<p> [19] Bu dize, İbrahim Aslanoğlu&#8217;nda ve bizim yaptığımız Ankara ve Sivas-Kangal kaynaklı derlemede bu şekilde &#8220;Bezirgân yükünü nereden tutmuş&#8221; iken, Cahit Öztelli, 1. baskıda (Milliyet Yayınları, İstanbul 1971, Sayfa 132) bizim verdiğimiz biçimde, 4. baskıda ise &#8220;Bezirgân yükünü Ye­men­&#8217; den tutmuş&#8221; biçimindedir. Halbuki C. Öztelli&#8217;nın yayınladığı çeşitlenmede İ. Aslanoğlu ta­ra­fından Sivas kaynaklı cönklerden derlenerek verilmiştir. Bu değişmenin kaynağını be­lir­le­yemedik. Büyük bir olasılıkla sözlü gelenekten kaynaklanan başka bir derlemeden ola­bi­lir. Bkz. İbrahim Aslanoğlu, Pir Sultan Abdallar, Erman Yayınevi, İstanbul 1984, Sayfa 272.; Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, Milliyet Yayınları, İstanbul 1978, Sayfa 132, 4. Baskı.</p>
<p> [20] Harami safer (Esfâr-ı harami): Harami şeklinde -kıyıcı biçimde- gidişler.</p>
<p> [21] Deyişin bu çeşitlenmesi ilk kez yayınlanmaktadır. Kaynak: Aşık Arif İpekli (Rehber) (D. H.1318), Ankara &#8211; Kalecik-Hançılı Köyü, Derleme Tarihi: 1983. Yusuf Gökçe (Aşık &#8211; Dede) (D. 1923) (19. yüzyıl aşıklarından Seyit Mahzuni&#8217;nin torunu), Sivas &#8211; Kangal-Yellice Köyü, Derleme tarihi: 1986. 1976 yılında Ankara&#8217;da yapılan bir cem töreninde Kangal&#8217;lı Hasan Ali ve Süleyman dedelerden (ikisi de aynı zamanda cem aşığı) yapılan derleme ve kayıtlar. Bu derleme ve kayıtlar elimizde bulunmaktadır.</p>
<p> [22]  Yunus Koç, XVI. Yüzyılda Bir Osmanlı Sancağının İskân ve Nüfus Yapısı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1989, Sayfa 22-27. Aynı bölgede bulunan değişik tekke ve zaviyeler için ayrıca bakınız. Dr. Hikmet Tanyu, Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri, Ankara Üniversitesi Yayını, Ankara 1967.; Kutlu Özen, Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı Adak Yerleri, Dilek Matbaası, Sivas 1996.; Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, Dilek Matbaası, Sivas 1997.</p>
<p> [23] Kalender Çelebi olayını daha önce ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz ve yayınladığımız için burada yeniden konuya geniş biçimde girme gereğini duymuyoruz. Yalnız yeri geldiğinde kısa kısa değinilerde bulunacağız. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Bkz. A. Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması, AAA Yayınları, Ankara 1998.</p>
<p> [24]  Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi, Cilt 1, Sayfa 92.; Solak-zâde Mehmed Hemdemi Çelebi, Solak-zâde Tarihi, Cilt 2, Sayfa 153.; Prof. Dr. Suraiya Faroqhi, Der Bektaschi-Orden in Anatolien, Verlag des Institutes für Orientalistik der Universität Wien, A-Wien 1981, Sayfa 41.; İsmail Hâmi Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt 2, Sayfa 123.; Prof. Dr. Yaşar Yücel &#8211; Prof. Dr. Ali Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı Fatih &#8211; Yavuz &#8211; Kanuni, Sayfa 175.; Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfilik: Kalenderiler, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1992, Sayfa 134, 186.</p>
<p> [25]  Konuyla ilgilenen kimi araştırmacıların da bu yönde belirlemeleri vardır. Bakınız,</p>
<p> A. Celalettin Ulusoy, Yedi Ulular, Ajans Türk Matbaacılık, Ankara, Yayın tarihi yok, Sayfa 157-160.; Dr. İsmail Kaygusuz, Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları, Alev Yayınları, İstanbul, 1995, Sayfa 364-373.</p>
<p> [26]  Diğerleri Babailer ve Şeyh Bedreddin eylemidir.</p>
<p> [27]  Rum Eli: Sivas eyaleti. Aşağıda bilgi vereceğimiz gibi Sivas eyaletine o dönemde Rum eya­leti ya da halk arasında &#8220;Urum Eli&#8221; de denmektedir. Bu anlamda Pir Sultan&#8217;ın deyişlerinde ge­çen &#8220;Rum Eli&#8221; kavramı bugünkü Trakya bölgesiyle karıştırılmamalıdır. Kastedilen Pir Sultan&#8217;ın bizzat yaşadığı Sivas eyaletidir. &#8220;Devlet hanların tutulması&#8221; söylemiyle ise bu böl­gede Kalender Çelebi&#8217;ye karşı girdikleri çatışmada yenilen ve bir çoğu savaş meydanında öldürülen Osmanlı beyleri ve paşaları kastedildiği açıktır.</p>
<p> [28]  Bu önemli belge ilk kez Jean &#8211; Louis Bacqué &#8211; Grammont tarafından yayınlanmıştır. Bkz, Jean &#8211; Louis Bacqué &#8211; Grammont, 1527 Anadolu İsyanı Hakkında Yayınlanmamış Bir Rapor, Belleten, Cilt LI, Sayı 199, Nisan 1987, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1987, Sayfa 113-117. Parantez içerisindeki günümüz diline çeviriler tarafımızdan yapılmıştır.</p>
<p> [29]  İzlenen güzergâh ve yer adı belirlemelerinde şu haritalardan ya­rar­la­nıl­mış­tır: Reşadiye Haritası 1 : 200 000, Harita Genel Müdürlüğü Yayını, 1953.; Sivas Haritası 1 : 200 000, Harita Genel Müdürlüğü Yayını, 1947.; Euro Cart Türkei-Turkey-Turquie 1 : 750 000, Mairs Geographischer Verlag, Germany 1991-93.; Euro &#8211; Reise Atlas Türkei 1 : 800 000, RV Verlag, Germany 1993-94.; Hürriyet &#8211; Türkiye Atlası -2001- 1 : 400 000, İki Nokta ve Doğan Yayıncılık Yayını, (Yayın yeri yok.) </p>
<p> [30]  Budak Özi: 16. yüzyılda Bozok sancağına bağlı bir kaza. Çorum&#8217;un bugünkü Sungurlu ka­za­sının eski adı olduğunu düşünüyoruz. Sungurlu kazasının önünde bugün Budaközü adın­da, ortasından çay geçen büyük bir öz bulunmaktadır. Bu isimde, bu yerden dolayı Sun­gur­lu&#8217;ya verilmiş olsa gerektir. Haritadaki yeri için ayrıca bakınız. Prof. Dr. Suraiya Faroqhi, Der Bektaschi-Orden in Anatolien, Sayfa 197. 16. yüzyıla ilişkin bu haritada Budaközü olarak gösterilen yer Sungurlu&#8217;nun bulunduğu yere denk düşmektedir.</p>
<p> [31]  Keskün: Ankara&#8217;nın güneydoğusunda bulunan şimdiki Keskin ilçesi. O dönemde Rum (Sivas) eyaletine bağlıydı.</p>
<p> [32]  Kaz Göli: Turhal-Tokat arasında, Yeşilırmağın sol yakasında bulunan bir göl. Ye­şil­ır­ma­ğın sağ yakasında ise Kazovası vardır.</p>
<p> [33]  Artukâbâd: Tokat&#8217;ın güneybatısında bulunan şimdiki Artova ilçesi.</p>
<p> [34]  Rum (Sivas eyaleti) beylerbeyi Yakup Paşa.</p>
<p> [35]  Silis Özi: Tokat&#8217;a bağlı Zile ilçesiyle Artova ilçesi arasında bulunan bir köy.</p>
<p> [36] Yine aynı Yakup Paşa.</p>
<p> [37]  Yılduz: Çırçır bucağına bağlı Pir Sultan&#8217;ın deyişlerinde sık sık andığı Yıldız dağı ve bu dağın yakınında bulunan Yıldız köyü. Yıldız köyü Banaz köyüne de yakındır.</p>
<p> [38]  Gökçebel: Yıldız dağı yakınlarında, Çırçır bucağı ve Pir Sultan&#8217;ın köyü olan Banaz köyü kuzeyinde, Geynik ve Bedohtun köyleri güneyinde bulunan bir geçit.</p>
<p> [39]  Bu bilgiden, Osmanlı güçlerinin isyancılar Sivas-Koçhisar arasında Kızılırmağa var­dık­la­rın­da kolaylıkla yollarını kesmek ve doğuya gidişlerini önlemek için ayrıca burada ko­nuş­lan­dıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p> [40] Koçhisar: Sivas-Hafik ilçesinin eski adı.</p>
<p> [41] 21 Nisan 1527, Cuma.</p>
<p> [42] Fineze: Tokat-Çamlıbel bucağına bağlı Fineze köyü. Yeni adı Güzelce&#8217;dir. Bkz. Köylerimiz, İçişleri Bakanlığı Yayını, Ankara 1968, Sayfa 653.   Türkiye Mülki İdare Bölümleri &#8211; Köyler &#8211; Belediyeler, İçişleri Bakanlığı Yayını, Ankara 1971, Sayfa 818,  Fineze köyü, Yıldız dağı ve Yıldız köyüne yakın olduğu gibi, Çırçır bucağı ve Banaz köyüne de yakındır.</p>
<p> [43] Osmanlı paşaları Koçhisar&#8217;da toplanarak hem güçlerini birleştirmek, hem de Sivas &#8211; Koçhisar arası Kızılırmak vadisinde yolların nasıl kesileceği ve isyancıların nasıl çev­ri­le­ce­ğine ilişkin görüşme yapmayı düşünmüş olmalılar.</p>
<p> [44] Bu söylemden, o dönemde Bozok bölgesinde Tekke, zâviye ve ocaklar yoluyla Kalender Çelebi&#8217;ye bağlı çevrelerin geniş bir alanda örgütlü ve etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bkz. Yunus Koç, XVI. Yüzyılda Bir Osmanlı Sancağının İskân ve Nüfus Yapısı, Sayfa 23.</p>
<p> [45] Kalender Çelebi&#8217;nin yaptığı çağrı üzerine ayaklanmaya geniş bir şekilde destek veren Çiçekli aşireti, o dönemde Bozok bölgesinde yerleşmiş bulunan Bozulus Türkmenlerinden bir oymaktır. Bkz. Dr. Tufan Gündüz, Anadolu&#8217;da Türkmen Aşiretleri, Bilge Yayınları, Ankara 1997, Sayfa 64.</p>
<p> [46] Bu rakamlardan Mahmut Paşa&#8217;nın Kalender Çelebi&#8217;nin çevresinde toplanan isyancıların gerçek sayısını bilmediği anlaşılmaktadır. Belki de Mahmut Paşa&#8217;nın yanına kaçan işbirlikçiler Kalender Çelebi çevresini küçümsediklerinden dolayı böyle düşük rakamlar veriyorlardı. Nitekim bu yanılgılar Osmanlı ordusuna pahalıya patlamıştır. İsyancılarla bölgede karşılaştıkları her yerde ağır yenilgilere uğramışlar, savaş meydanlarında -bu arzı saraya gönderen Mahmut Paşa&#8217;da dahil olmak üzere- bir çok bey ve paşa kalmıştır.</p>
<p> [47] Abdullah, &#8220;Allah&#8217;ın kulu&#8221; anlamına gelmektedir. Bu isim, bütün dönme ve devşirmelerde -belki de aslını unutturmak amacıyla- baba adı olarak kullanılan bir isimdir. Bu nedenle Osmanlı kaynaklarında bütün dönme ve devşirmeler &#8220;Abdullahoğlu&#8221;, yani &#8220;Allah­ku­lu­oğ­lu&#8221; olarak geçer.</p>
<p> 35a Cincife, bugün Tokat-Gökdere bucağına bağlı bir muhtarlıktır. Bkz. Türkiye&#8217;de Meskûn Yerler Kılavuzu, Cilt 1, İçişleri Bakanlığı Yayını, Ankara 1946, Sayfa 212.</p>
<p> [48] Bugün Sivas merkezine bağlı bir bucak olan Karaçayır, Pir Sultan&#8217;ın köyü Banaz&#8217;a çok yakın bir yerdir. Bkz. Euro Cart Türkei-Turkey-Turquie 1 : 750 000.; Euro &#8211; Reise Atlas Türkei 1 : 800 000, Sayfa 19.; Reşadiye Haritası 1 : 200 000.; Hürriyet &#8211; Türkiye Atlası -2001- 1 : 400 000, Sayfa 85.</p>
<p> [49]  Abdülbaki Gölpınarlı &#8211; Prof. Dr. Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Ankara Üni. DTCF Yayını, Ankara 1943, Sayfa 43.</p>
<p> [50] Yalancı Şah İsmail yorumuyla ilgili olarak bakınız: Prof. Dr. İlhan Başgöz, Pir Sultan Abdal ve Pir Sultan Abdal Geleneği, (Sabahattin Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, Cem Yayınevi, İstanbul 1977 içinde), Sayfa 53-54.; Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal, Yorum Yayınları, Ankara 1986, Sayfa 119.; Asım Bezirci, Pir Sultan, Say Yayınları, İstanbul 1986, Sayfa 56-58.; Baki Öz, Osmanlı&#8217;da Alevi Ayaklanmaları, Sayfa 203.; R. Yürükoğlu, Okunacak En Büyük Kitap İnsandır &#8211; Tarihte ve Günümüzde Alevilik, Alev Yayınları, İstanbul 1992, Sayfa 275-278.; Doç. Dr. Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu&#8217;da Ale­vi­lik, Sayfa 75-80. .</p>
<p> [51]  Bu ilginç olay başka bir çalışmanın konusu olarak incelenecektir.</p>
<p> [52]  Köylerimiz, İçişleri Bakanlığı Yayını, Ankara 1968, Sayfa 464.; Sivas Haritası 1 : 200 000.; Hürriyet &#8211; Türkiye Atlası -2001- 1 : 400 000, Sayfa 56, 85.; Türkiye Mülki İdare Bölümleri &#8211; Köyler &#8211; Belediyeler, Sayfa 798, 800, 824.</p>
<p> [53] Alevi-Bektaşi toplumuna en ağır kıyımları yaşatan Kanuni tarafından Hacı Bektaş dergahına herhangi bir ayrıcalık verilmesi sözkonusu değildir. En ağır saldırıların yaşandığı dönemde bunlar hangi ayrıcalıklardır? Böylesine önemli bir konuda bu kadar önem taşıyan bir iddia ortaya atılıyorsa bunun belgesinin ortaya konulması gerekmez mi? Bu kaynak ve belgeler nelerdir?</p>
<p> [54] Dönemin kaynaklarından da anlaşılacağı gibi böyle bir durumun tarihsel gerçeklikle kesinlikle en küçük bir ilgisi yoktur.</p>
<p> [55] Şah Kalender eylemi ve öldürülmesinin nedenleri dönemin kaynakları ve belgeleriyle bu kadar açıkken, en taraflı Osmanlı kaynaklarının bile bu denli yapamadığı bu çarpıtma karşısında -üstelik de Dedebaba sıfatıyla- ne denir bilemiyoruz. Pes doğrusu&#8230; Bir toplum ancak bu kadar yanıltılabilir.</p>
<p> [56] Bedri Noyan, Bütün yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, I. Cilt, Ardıç Yayınları, Ankara 1998, Sayfa 306.</p>
<p> [57] Bedri Noyan, Bektaşilik Alevilik Nedir, Doğuş Matbaacılık, Ankara 1987, Sayfa 44. (Genişletilmiş 2. Baskı.)</p>
<p> [58] Bedri Noyan, Bütün yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, I. Cilt, Sayfa 114, 123-124.</p>
<p> [59] Bu olay ne zaman ve nasıl olmuş, bilinmiyor. Anlaşıldığı kadarıyla belli çevreler tarafından ortaya atıldığı görülen bu tür söylentiler dışında, bütün araştırmalarımıza karşın konuyla ilgili en küçük bir belge ve kaynağa rastlamadığımızı belirtelim.</p>
<p> [60] Bedri Noyan, Bütün yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik, I. Cilt, Sayfa 222.</p>
<p> Kaynak:<a href="http://hacibektaslilar.com/" target="_blank" onclick="return top.js.OpenExtLink(window,event,this)">hacibektaslilar.com</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/kalender-celebi-isyany/">Kalender Çelebi Isyanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/kalender-celebi-isyany/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>6. Zün­nunoğlu Halil ayak­lan­ma­sı  1527.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Haydar Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Nov 2007 20:27:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ali Haydar Avcı   1527 yılında Süğlün Koca-Baba Zünnun eyleminin bastırılmasından kısa bir süre sonra ardı arkası kesilmeyen baskı ve kıyımlar nedeniyle Bozok bölgesinde olaylar yeniden <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/" title="6. Zün­nunoğlu Halil ayak­lan­ma­sı  1527.">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/">6. Zün­nunoğlu Halil ayak­lan­ma­sı  1527.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>Ali Haydar Avcı</strong></u>   </p>
<p> 1527 yılında Süğlün Koca-Baba Zünnun eyleminin bastırılmasından kısa bir süre sonra ardı arkası kesilmeyen baskı ve kıyımlar nedeniyle Bozok bölgesinde olaylar yeniden patlak verdi. Eylemin öncülüğü Zünnunoğlu diye anılan biri tarafından yürütülüyordu.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Bozok ve Sivas bölgeleri.</p>
<p> Katılımcılar: Hisarbeğli Oymağı, Çiçekli, Ağca Koyunlu, Mesutlu ve bölgede bulunan diğer Alevi-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Kısa sürede sayısı binlerce kişiye ulaşan eylemciler Unavur denilen yerde Rum (Sivas) beylerbeyi Yakup Paşa öncülüğünde üstlerine gelen Osmanlı güçlerini yenilgiye uğrattılar. Olayı bastırma görevi bu nedenle saray tarafından yeniden Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa&#8217;ya verildi. Karşı koyamayacaklarını anlayan ve kıyımdan kurtulabilmek için Safevi topraklarına geçmeye çalışan isyancıların önünü Hüsrev Paşa Erzurum-Pasin ovasında kesmeyi başardı. Çıkan çatışmada güçlü Osmanlı ordusu karşısında isyancılar ağır bir yenilgiye uğradı. Bastırılan bu isyandan eylemin önderi Zünnunoğlu&#8217;un kaçarak kurtulmayı başarmasına karşın eylemciler büyük bir kıyıma uğramaktan kurtulamadılar.  </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/">6. Zün­nunoğlu Halil ayak­lan­ma­sı  1527.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/6-zun%c2%adnunodlu-halil-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1527/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>5. Süğ­lün Ko­ca-Baba Zünnun ayak­lan­ma­sı  1526.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Haydar Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Nov 2007 20:26:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ali Haydar Avcı   Süğlün Koca ayaklanması her yönüyle ağır vergiler altında ezilen köylülüğün direniş hareketidir. 1526 yılında Süğlün Koca&#8217;ya ektiği topraklar için fazladan 200 akçe <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/" title="5. Süğ­lün Ko­ca-Baba Zünnun ayak­lan­ma­sı  1526.">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/">5. Süğ­lün Ko­ca-Baba Zünnun ayak­lan­ma­sı  1526.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>Ali Haydar Avcı</strong></u>   </p>
<p> Süğlün Koca ayaklanması her yönüyle ağır vergiler altında ezilen köylülüğün direniş hareketidir. 1526 yılında Süğlün Koca&#8217;ya ektiği topraklar için fazladan 200 akçe vergi yazılmıştı. Bu verginin ağır olduğunu belirten Süğlün Koca görevlilere bunun 100 akçeye indirilmesi dileğinde bulundu. Görevliler Süğlün Koca&#8217;nın durumunu dikkate almadığı gibi çevresinde bulunanlara baskı yaptı ve ek olarak aşağılamak amacıyla bir Alevi-Türkmen dedesinin sakalını ve bıyığını kesti. Bu baskı ve saldırganlıklar üzerine olaylar patlak verdi. Süğlün Koca köylülülerden ve aşiretlerden yardım istedi. 20 Ağustos 1526&#8217;da kısa sürede uygulamalara tepki duyan geniş bir kitle toplanarak eyleme geçti. Eylemcilerin başında Dulkadirli Türkmenlerinden Baba Zünnun bulunuyordu.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Bozok Sancağı, Tokat, Amasya, Sivas, Toroslar, Maraş, Çukurova yöreleri.</p>
<p> Katılımcılar: Bozok bölgesinde yaşayan Osmanlı yönetiminden hoşnutsuz Alevi-Kızılbaş köylüler, haksızlık ve adaletsizliklere tepki duyan aşiretler.</p>
<p> Sonuç: Baba Zünnun öncülüğünde hareket eden isyancılar önce Bozok sancakbeyi Mustafa Bey&#8217;in konağını bastılar. Kendisini, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin&#8217;i ve yazıcı Mehmet&#8217;i öldürdüler. Bunun üzerine merkezi yönetim Karaman beylerbeyi Hurrem Paşa&#8217;yı isyancılar üzerine gönderdi. Kayseri yakınlarında bulunan Kurşunbeli&#8217;nde çıkan çatışmada Osmanlı güçleri yenilgiye uğradı. Hurrem Paşa, Kayseri sancakbeyi Berham Bey, İçel sancakbeyi Ali Bey bu çatışmada öldüler. Bu başarıdan sonra güçlenen isyancılar Artukabâd ve Kazova yörelerine doğru yürüyüşünü sürdürdü ve buraları ele geçirdi.</p>
<p> Gelişmelerin boyutu üzerine Osmanlı yöneticileri daha kapsamlı bir hazırlık yaparak Rum (Sivas) beylerbeyi Hüseyin Paşa ve Maraş sancakbeyi Mahmut Bey öncülüğünde büyük bir Osmanlı ordusuyla Sivas&#8217;ta toplandı. Kazova yöresinde durum belirlemesi yapan Malatya sancakbeyi Yularkıstıoğlu İskender Bey&#8217;in giriştiği ilk öncü çatışmalarda Osmanlı ordusu ciddi kayıplar verdi ve kuşatma içerisine düşen İskender Bey canını güçlükle kurtardı. Durumun ciddiyetini gören Hüseyin Paşa bütün eyalet askeriyle birlikte Baba Zünnun üzerine yürüdü ve Höyüklü (Solakzâde&#8217;de Hunbeli, Celâlzâde&#8217;de Muyluklu) denilen yerde 26 Eylül 1526&#8217;da büyük çarpışmalar yaşandı. Çatışmada Baba Zünnun öldü ve önemli kayıplar veren yandaşları dağılarak dağlara çekildiler. Gece toparlanan Baba Zünnun eylemcileri Osmanlı ordusuna saldırarak ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu saldırıda ağır yaralanan Hüseyin Paşa ise Sivas&#8217;a kaçtı, Sivas&#8217;ta bu yaradan kurtulamadı ve yaşamını yitirdi. Fakat üç gün sonra &#8220;Kürdistan askeri&#8221;yle yetişen Diyarbekir beylerbeyi Hüsrev Paşa Düzcuma denilen yerde isyancıları kesin yenilgiye uğratarak eylemi bastırdı.   </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/">5. Süğ­lün Ko­ca-Baba Zünnun ayak­lan­ma­sı  1526.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/5-sud%c2%adlun-ko%c2%adca-baba-zunnun-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1526/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>4. Şah Ve­li ayak­lan­ma­sı  1519.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Haydar Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Nov 2007 20:25:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ali Haydar Avcı   Şah Veli, Bozoklu Şeyh Celâl&#8217;in müridlerinden biridir. Şeyh Celâl olayı sonrası Bozok bölgesinde Alevi-Kızılbaş toplumuna karşı uygulanan baskı ve kıyımlar sonucu ortaya <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/" title="4. Şah Ve­li ayak­lan­ma­sı  1519.">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/">4. Şah Ve­li ayak­lan­ma­sı  1519.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>Ali Haydar Avcı</strong></u>   </p>
<p> Şah Veli, Bozoklu Şeyh Celâl&#8217;in müridlerinden biridir. Şeyh Celâl olayı sonrası Bozok bölgesinde Alevi-Kızılbaş toplumuna karşı uygulanan baskı ve kıyımlar sonucu ortaya çıkmış bir harekettir. Özellikle eyleme Keçeci ve Çanağılı Kızılbaşlar büyük destek vermişlerdir.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Bozok, Tokat, Zile, Turhal, Amasya, Erbaa bölgeleri.</p>
<p> Katılımcılar: Bozok, Tokat ve Amasya yörelerinin Kızılbaş köylüleri ve göçebe Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: 24. Nisan 1519 yılında Sivas bölgesinde Kızılırmak üzerinde bulunan Şahruh Beğ köprüsü dolaylarında Rum (Sivas) beylerbeyi Şadi Paşa, Karaman beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Dulkadiroğlu Şehsuvar Ali Bey öncülüğünde hareket eden Osmanlı güçleriyle çatışma ve yenilgi. Kıyımdan kurtulabilen Şah Veli daha sonra Ulu Yörük aşiretine bağlı Cungar oymağı tarafından Şehsuvaroğlu Ali Bey&#8217;e teslim edildi ve başı kesilerek ortadan kaldırıldı.    </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/">4. Şah Ve­li ayak­lan­ma­sı  1519.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/4-thah-ve%c2%adli-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1519/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2. Nur Ali Ha­li­fe ayak­lan­ma­sı  1512.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Haydar Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:48:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ali Haydar Avcı   Şah İsmail Hatayi&#8217;nin Tokat bölgesinde halifesi olan Nur Ali Halife&#8217;nin başlattığı ayaklanma bölgede ortaya çıkan ve isyancıların Tokat&#8217;ı ele geçirmesiyle Osmanlı güçlerine <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/" title="2. Nur Ali Ha­li­fe ayak­lan­ma­sı  1512.">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/">2. Nur Ali Ha­li­fe ayak­lan­ma­sı  1512.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>Ali Haydar Avcı</strong></u>   </p>
<p> Şah İsmail Hatayi&#8217;nin Tokat bölgesinde halifesi olan Nur Ali Halife&#8217;nin başlattığı ayaklanma bölgede ortaya çıkan ve isyancıların Tokat&#8217;ı ele geçirmesiyle Osmanlı güçlerine büyük sıkıntılar yaşatan kapsamlı bir ayaklanmadır.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Amasya, Çorum, Bozok, Tokat yöresi, Koyuhisar, Niksar, Kazova ve Sivas bölgesi.</p>
<p> Katılımcılar: Bölgenin Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu ve baskı altında tutulan Avşar, Varsak, Bozoklu, Karamanlı, Turgutlu, Hamideli&#8217;li, Tekeli gibi göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Nur Ali Halife güçlerinin 20 Temmuz 1512 yılında Göksu&#8217;da Bıyıklı Mehmet Paşa&#8217;nın yönettiği Osmanlı güçlerine yenilmesi ve isyancıların Safevi topraklarına geçerek kırımdan kurtuluşu. </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/">2. Nur Ali Ha­li­fe ayak­lan­ma­sı  1512.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/2-nur-ali-ha%c2%adli%c2%adfe-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1512/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1. Şah Ku­lu Ba­ba ayak­lan­ma­sı  1511.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Haydar Avcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Nov 2007 08:47:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[TOPLUMSAL KONULAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ali Haydar Avcı   Bu isyan Teke bölgesinde çıkmasına karşın kısa bir süre sonra Rum eyaletine sıçraması nedeniyle listeye dahil edilmiştir. Tekeli Hasan Halife adında bir <a class="mh-excerpt-more" href="https://www.kizildelisultan.com/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/" title="1. Şah Ku­lu Ba­ba ayak­lan­ma­sı  1511.">[...]</a></p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/">1. Şah Ku­lu Ba­ba ayak­lan­ma­sı  1511.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><u><strong>Ali Haydar Avcı</strong></u>   <br /> Bu isyan Teke bölgesinde çıkmasına karşın kısa bir süre sonra Rum eyaletine sıçraması nedeniyle listeye dahil edilmiştir.</p>
<p> Tekeli Hasan Halife adında bir Kızılbaş-Alevinin oğlu olan Şah Kulu, babasının ölümü üzerine &#8220;Alevi töresine göre toplanan&#8221; toplumun seçimiyle onun yerine geçmiş, kısa sürede halkı etkileyerek kendi çevresine geniş bir kitle toplamayı başarmıştır. 1511 yılında sürekli &#8220;muhabbet  toplantısı&#8221; yaptıkları Teke bölgesi Döşeme derbendinde, Osmanlı güçlerinin Antalya subaşısı öncülüğünde kendilerine saldırması üzerine eyleme geçmişler ve hareket, dirlikleri ellerinden alınan sipahilerinde katılımıyla bir anda büyüyerek geniş bir alana yayılmıştır.</p>
<p> Etkili olduğu alan: Teke bölgesi (Antalya, Kızılcakaya, Elmalı, İstanos, Burdur, Keçiborlu), Batı Anadolu (Hamitili, Kütahya, Manisa, Sandıklı, Keçisıçanlı, Ulusıçanlı, Altuntaş, Alaşehir, Beyşehir), Rum (Sivas) eyaleti.</p>
<p> Katılımcılar: Teke bölgesi ve çevresi Alevi-Kızılbaş toplumu, dirlikleri ellerinden alınan timarlı sipahiler, göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.</p>
<p> Sonuç: Çeşitli yörelerdeki bir çok çatışma sonrası en son olarak 1511 yılı 2 Temmuz tarihinde Sivas yöresinde Gedik Hanı denilen yerde Osmanlı güçleriyle büyük bir çatışma ve sadrazam Hadım Ali Paşa&#8217;yla birlikte isyancıların önderi Şah Kulu&#8217;nun ölümü ve geri kalan isyancıların Safevilere sığınması.  </p>
<p><a href="https://www.kizildelisultan.com/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/">1. Şah Ku­lu Ba­ba ayak­lan­ma­sı  1511.</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/1-thah-ku%c2%adlu-ba%c2%adba-ayak%c2%adlan%c2%adma%c2%adsy-1511/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
