<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>366&#8217;LAR &#8211; Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</title>
	<atom:link href="https://www.kizildelisultan.com/kategori/alevi-ululari/366lar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kizildelisultan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Mar 2016 22:20:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.7.2</generator>
	<item>
		<title>KARACAAHMET SULTAN</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[www.karacaahmet.org]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 15:42:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/karacaahmet-sultan/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaynakların belirttiğine göre Karacaahmet Sultan,Horasanlı bir Türkmen Beyi&#8217;nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu &#8216;ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış , hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir. &#34;Saruhanoğulları zamanında Manisa&#8217;dan 773 Muharremin ilk günü (Miladi 1371) de tanzim edilen bir vakfiye senedinde (Süleyman ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/">KARACAAHMET SULTAN</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> <img loading="lazy" style="margin: 5px; float: left" src="http://www.karacaahmet.com/img/g/aopvmbclzgsbgdxooxbv.jpg" alt=" " width="155" height="156" />Kaynakların belirttiğine göre Karacaahmet Sultan,Horasanlı bir Türkmen Beyi&#8217;nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu &#8216;ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış , hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir. <br /> &quot;Saruhanoğulları zamanında Manisa&#8217;dan 773 Muharremin ilk günü (Miladi 1371) de tanzim edilen bir vakfiye senedinde (Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet)diye adı geçmektedir. &quot;Buna göre babasının adı &quot;Süleyman&quot; anasının adı ise&quot;Sultan Ana&quot;dır. Annesi ve babası, Eşme&#8217;nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın bilinen çocukları bilinen çocuklarından Hıdır Abdal Sultan,Erzincan&#8217;ın Ocak köyünde, diğer oğlu Eşref Sultan ise Eşme&#8217;nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir. Horasan Erenleri&#8217;nden olan Karacaahmet Sultan 13.yy ortalarına yakın bir zamanda Moğol zulmünden kurtulmak için Anadolu&#8217;ya göç etmiş ve bu göçü de büyük Türk kafileleriyle olmuştur. Karacaahmet Sultan &#8216;ın Kan Abdal (Gani) ve &quot;Kamber Abdal &quot; isimli iki oğlu daha vardır.</p>
<p> KARACAAHMET SULTAN&#8217;IN DERGAHI </p>
<p> Üsküdar sınırları içinde Selimiye Kışlası&#8217;nın üst tarafında Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu Caddesi&#8217;nin birleştiği köşede Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi yer alır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan Dergahı, Şahkulu Sultan Dergahı gibi köklü ve eski bir dergahtır. Asıl merkezi İstanbul Üsküdar olan bu dergahta uzun süre hizmet veren Karacaahmet Sultan, hakka yürüyünce, naaş, dergahın bulunduğu yerde toprağa verilmiştir.Karacaahmet Sultan &#8216;ın Türbesi &#8216;ni, yıllar sonra Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın eşi Gülfem Hatun yaptırmıştır. </p>
<p> Denilmektedir ki , bir gece rüyasında Karacaahmet Sultan &#8216;ı gören Gülfem Hatun uyandığında, gördüğü rüyasının etkisiyle sabahın erken saatinde Üsküdar&#8217;a kadar giderek üstü açık bulunan türbeyi görmüş ve yazdırdığı bir fermanla türbenin üstüne bir tavan yaptırmıştır. Türbenin içine de Karacaahmet Sultan &#8216;ın sancağını , deve tüyünden örülmüş hırkasını ve tespihlerini koydurmuştur. Zamanla türbenin etrafı da mezarlarla dolmuş ve büyük bir hazire olmuştur. Daha sonraki yılarda bu çerçevede kurulan hazireye kendi adı verilmiştir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan, Hakka yürüdükten sonra, türbesi ve kurduğu dergahı, bu işlevini yürütmeye devam etmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kurbanlar kesilmekte, lokmalar verilmekte ve cemler yapılmaktadır.</p>
<p> Akan zaman içinde etrafında yapılan mezarlarla büyük bir hazire oluşmuş ve bu hazirenin içinde&quot; Hasırcı Baba &quot; ile &quot; Asuman Dede&quot; gibi pek çok ünlünün ve ermişin mezarları da vardır.<br /> Türbenin dış kapısından içeri girildiğinde 2.5 metre eninde, 8 metre boyunda bir koridor ve koridorun sonunda türbe kapısı görünmektedir. Bu kapı gündüzleri sürekli açıktır. Dış kapının yanından türbenin içi görülebilir konumdadır. Türbe kapısının üstünde mermer üstüne yazılmış eski bir yazı göze çarpar. Bu yazıda :</p>
<p> &quot;Revza-i feyz-i fütuh Karacaahmet&#8217;dir<br /> Gel erenler, oku bir fatiha, kıl istimdat<br /> Eyledi zevcesi Fehmiye Hanım ruhu için <br /> Matbah-ı amire memuru Ziya Bey Banyad</p>
<p> Geniş ve uzun bir koridordan sonra türbeye girilir. Ortalama 40 metre kare dolayında olan türbenin doğu cephesinde üç ve güney cephesinde de dört adet olmak üzere yedi büyük pencere İslam &#8216;i tarzda mimari özelliğe sahip olup üstleri yarım daire biçimindedir. Tavan kısmı kubbeli olup, ortasında büyük ve renkli bir avize sarkıtılmıştır.</p>
<p> Kuzey cephesindeki duvar kısmı, pencereler, altın renkli yaldızlı boya ile boyanmıştır.<br /> Orta yerdeki büyükçe sanduka, yeşil renkli çuha ile kaplanmış ve duvarlar da yağlı boya ile yeşile boyanmıştır. Duvarların alt kısımları beyaz mermer lambrilerle kaplanmış olup, zemin kısmı halılarla döşenmiştir. Sanduka, sarı pirinç çubuklarla kafes içine alınmış olup köşelerde ve yanlarda iri tespihler bağlanarak sarkıtılmıştır. </p>
<p> Doğu cephesi pencerelerinin iki başında altışar ampullü , ayaklı aplikler süslemektedir. Giriş kısmının sağında bir pencere koridora bakarken, solunda da duvar dibinde demirli bir camekan içinde Karacaahmet Sultan &#8216;ın deve yününden örülmüş hırkası ve uzunca iri 99&#8217;luk tespihi asılıdır. Camekanın hemen yanından uzunca bir dolap içinde o zamanlardan kalma sarkaçlı eski bir saat ve eski yazılı manzum bir tablo bulunmaktadır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan hakkında bir kısım yazar ve araştırmacı, birbirinden farklı bilgiler vermektedir. Yazar Aysel Okan, Karacaahmet Sultan &#8216;ın Arabistan&#8217;dan geldiğini ifade ederken pek çok araştırmacı da Horasan&#8217;dan geldiğini ve bir Türkmen Bey&#8217;inin oğlu olduğunu belirtilmektedir. Doğrusuda budur. Çünkü Karacaahmet Sultan tam bir Türkmen asilzadesi ve Alp Eren &#8216;dir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan , Anadolu Selçuklu Devleti&#8217;nde dağılış döneminde Hristiyan misyonerlerin Ege Bölgesi&#8217;ndeki propagandalarına karşı çıkan Hacı Bektaşi Veli ve Alp Erenler ile birlikte Manisa-Akhisar-Aydın ve Afyon dolaylarında başarılı çalışmalarda bulunmuştur. Bursa&#8217;dan Üsküdar&#8217;a kadar olan yerlerin alındığı yıllarda (M. 1329), önce Merdivenköy &#8216;de biraz kaldıktan sonra Üsküdar&#8217;a geçerek şimdiki yerde dergahını kurmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan, bir fikir adamıdır. Zor günlerdeki bunalımlı insanların kurtarıcısı, iyi bir psikiyatrist hekim olarak toplumun karşısına çıkar. Bu doğrultuda ilden ile , köyden köye giderek halkın hizmetine koşmuş, acılara, merhem, karanlıklara ışık olmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan, Anadolu&#8217;da ilk kez Manisa dolaylarında bulunmuş, o bölgede Saruhan Beyliği&#8217;nin hizmetinde bir hekim Alp eren olarak çalışmıştır. Horoz köyünde ilk dergahını kurmuştur. Çalışmalarını burada yoğunlaşması nedeniyle Saruhan Beyi&#8217;nin taktirlerini kazanmış ve bu nedenle bu köy, Karacaahmet Sultan &#8216;a vakfedilmiştir. Çevredeki insanlar, uzun süre bu dergahta eğitimden geçirilmişler ve özellikle bunalımlı insanlar  burada şifa bulmuşlardır.</p>
<p> Manisa- Akhisar &#8211; Aydın yöreleri , birbirine çok yakın olduğundan Karacaahmet Sultan &#8216;ı aynı zamanda Akhisar ve Aydın&#8217;da da görmekteyiz. Buralarda da kendisine vakfedilmiş köyler ve bu köylerde kurulmuş dergahları olmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın Ege&#8217;deki etkin faaliyetleri karşısında Hrıstiyan misyonerler hiçbir şey yapamaz duruma gelmiştir, bu ulu kişinin etkin gücü karşısında atıl duruma düşmüşlerdir. Karacaahmet Sultan bir dava adamıdır. Bu dava, Ebul Vefa &#8216;dan, Kargın Dede &#8216;den , Baba İlyas &#8216;dan, Hacı Bektaşi Veli &#8216;den , tüm horasan ve Rum Erenler &#8216;ine intikal eden büyük bir davadır. Bu dava, Anadolu &#8216;da 72 milleti alevi kültürü etrafında birleştirme davasıdır.</p>
<p> Davanın özüne baktığımızda, insan olabilmek, insanca yaşamak, paylaşmak ve gelecek kuşaklara ışık olabilmektir. Yetmiş iki milleti bir gözle görebilmek, barışı -sevgiyi-kardeşliği egemen kılmak,, sevgi bağlarına dayalı köklü bir ahlak sistemini kurmak , bu davanın temel felsefesidir. Karacaahmet Sultan gibi tüm erenler , bu doğrultuda emek harcamışlar, bu tür hizmetlerde insanlık uğruna tarihin altın sayfalarına geçmişlerdir.</p>
<p> Hacı Bektaşi Veli gibi her ulu kişinin yaşamına uyarlanmış mitolojik öyküler vardır. Bu tür öyküler , bu uluların somut ve gerçek kişiliklerini manevi dünyalarıyla pekiştirerek kendilerini yüceltmek için söylenir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın bulunduğu erenler, bir arada zikir ederlerken, bu ermişlerin içinde olan Karacaahmet Sultan &#8216;ın kız kardeşi Kadıncık Ana(Fatma Nuriye Bacı), kendisinden geçmişçesine birden ayağa fırlayarak &quot;kalkın , kalkın ey erenler, memlekete sizden ulu sizden ulu eren geldi.&quot; Toplu halde olan erenler &quot; Bu memlekete bizden ulu eren mi gelir?&quot; diyerek şaşırmışlardır. Onlardan ulu veli, yokmuş ki memlekette.&quot;Öyle şey olur mu?&quot; diyecek olmuşlar. Gene aldıkları cevap &quot;Evet var , çünkü geldi.&quot; Olmuş.</p>
<p> Kimmiş kendilerinden ulu Veli acaba ? Düşünmüşler, taşınmışlar nafile. Kimseyi bulamamışlar. İşte o zaman Karacaahmet Sultan gönül gözüyle gözetlemiş. Sulucakarahöyük&#8216;de bir karataşın üstünde ak güvercin görmüş. Karacaahmet Sultan, o an yanındaki Hacı Tuğrul &#8216;a seslenmiş. &quot; Tez elden bir şahin ol, Sulucakarahöyük köyüne var. Orada Karataş &#8216;ın üzerindeki ak güvercini getir buraya&quot; demiş. Hacı Tuğrul, istendiğinden de çabuk bir zamanda bir şahin olup uçmuş Karahöyük &#8216;e. Bakmış bir ak güvercin orada duruyor. </p>
<p> Hemen gitmiş yanına , hırsla boğazından yakalamış. &quot;Hadi bakalım , düş önüme &quot; demiş. Ak güvercin bir silkinmiş, &quot;Ne yapıyorsun sen &quot; diye cevap vermiş, &quot;Er olan ere hışımla gelmez. Ben mazlum donunda geldim Ben barış , dostluk ve sevgi için geldim. Erenlere söyle, yanımda olsunlar. &quot;Hacı Tuğrul itiraz etmiş.&quot;Ama sen bir kişisin kolayca gelirsin bizim memlekete.&quot; demiş. Hünkar gene olmaz demiş. Hacı Tuğrul , dönüp gitmiş</p>
<p> Başından geçenleri anlatmış bir bir erenlere. Ak güvercin kendilerinin yanına gelmeyeceğini söylemiş. Canı sıkılmış, sıkılmış ama gene &quot;Gönül isterse&quot; demekten kendilerini alamamışlar. Dizilmişler yola. Seyyid Mahmut Hayrani bir arslanın sırtına binmiş eline de yılandan bir kamçı, varmış Sulucakarahöyük &#8216;e, Hacı Bektaş &#8216;ın yanına.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli bakmış ki karşısında, altında arslan, elinde ejderha, Seyyid Mahmut Hayrani geliyor. O da duvara binmiş ve yürü demiş duvara. Duvar yürümeye başlamış. &quot;Marifet, cansızı yürütmektir, canlıyı değil&quot; deyince, Seyyid Mahmut Hayrani , Hünkarı takdir ederek özür dilemiş. </p>
<p> Bu mitolojik öykü ile bir araya gelen bu ulu ermişler, yaptıkları ortak bir toplantıda Anadolu &#8216; nun kurtuluşu için görev bölüşümü yaparlar. Karacaahmet Sultan &#8216;a da Ege Bölgesi verilir.</p>
<p> Bundan ötürüdür ki, Karacaahmet Sultan &#8216;ı o günden beri Manisa, Akhisar, Aydın dolaylarında görmekteyiz. Tarihler böyle yazar Karacaahmet Sultan &#8216;ı.</p>
<p> Araştırmacı Şevket Gürel anlatıyor. Karca Ahmet Sultan Horasan Türk Beylerinden birinin oğludur. Anadolu&#8217;ya gelişinden önce Manisa , Horoz köyün yerleşip , Saruhan Beyi&#8217;ne yardımcı olmuş, onu ordusuna hem tabip hem de akıncı olarak görev yapmıştır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın babasının adını, Saruhan Beyi İshak Çelebi &#8216; nin vakfiyesinde &quot;Süleyman Horasani olarak göstermektedir. &quot; Karacaahmet Sultan daha sonraları, yukarıda belirtildiği şekilde Hacı Bektaş Veli &#8216;nin istemi doğrultusunda Afyon taraflarına geçmiş , oranın kazanılmasında başarılı görevler yapmıştır.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli, Anadolu &#8216;ya geldiğinde, mana aleminde Rum Erenleri&#8217;ne seslendi. Bu sırada Anadolu &#8216;da elli yedi bin eren görevdeydi. Anadolu&#8217;nun gözcüsü de Karacaahmet Sultan idi.</p>
<p> Daha sonraları Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli ile buluşup, onun yandaşları olan Abdal Musa, Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonllu Can Baba, Seyyid Ali Sultan, Koluaçık Hacım Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Taptuk Emre, Ahi Evren gibi pek çok erenle tanışmış, görüşmüş ve aralarında görev bölüşümü yapmışlardır.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli &#8216;nin, Karacaahmet Sultan &#8216;a: &quot;Karacam, sen oraların Türk topraklarına katılmasına çalışmakla görevlendirildin.&quot;dediği söylenilmektedir. Hacı Bektaş Veli yukarıda adları sayılan Horasan Erenleri&#8217;ni örgütlemiş ve aralarında yaptığı görev bölüşümünde: Abdal Musa &#8216;yı önce Bursa&#8217;ya, sonra Antalya yöresine, Karacaahmet Sulatan &#8216;ı da Manisa&#8217;ya göndermiştir. Bu kutsal görevi alan Karacaahmet Sultan, daha sonraları Akhisar, Aydın ve Afyon &#8216;dan İstanbul / Anadolu yakasına geçmiştir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan Üsküdar&#8217;a geçmeden önce Afyon taraflarında iken başarılı çalışmaları gözden kaçmamış olacak ki Hacı Bektaş Veli kendisine &quot; Karacam, bir yerde mekanın olsun yedi yerde çerağın yansın &quot; demiştir. Karacaahmet Sultan &#8216;ın yedi yerde türbesi (makamı ) olduğu söylenir. Bu yerler sırası ile şöyledir:</p>
<p> 1. Manisa&#8217;da Horoz köyü<br /> 2. Akhisar&#8217;da Karaca Köyü <br /> 3. Aydın<br /> 4. Afyon / İhsaniye ilçesi Karacaahmet Kasabası<br /> 5. Üsküdar&#8217;da Karacaahmet Türbesi<br /> 6. Bulgaristan<br /> 7. Yugoslavya- İstip Kenti..</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın Afyon İhsaniye ilçesindeki Karacaahmet köyünde büyükçe bir binanın içinde türbesi ve etrafında yer alan askerlerin lahitleri bulunmaktadır. Bu bina toprak damlı olup, her gün pek çok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.</p>
<p> Makamının bulunduğu bina içinde kendisinin yeşil örtülerle kaplanmış ve sanduka ile etrafında otuzu aşkın lahit bulunmaktadır. Burada boş olan yerlerde serili yataklar içinde hastalar yatmaktadır. Değişik yörelerden ve illerden gelen bu insanlar, hastalarını battaniyelere sardırarak günlerce şifa beklemektedirler.</p>
<p> İnsanlara şifa bulmak için gelip, burayı bir tedavi merkezi olarak kullanmalarının, önemli bir geçmişi vardır. </p>
<p> Anlatılanlara göre Karacaahmet Sultan, Anadolu&#8217;ya geldiğinde yandaşlarıyla burada konaklamışlar. Konaklamanın hemen arkasından oranın beyi, bu yerde kurulu çadırları görünce, kahyasını oraya göndererek :&quot;Git, gör bakalım. Şu karşıda çadır kuranlar kimlerdir? Ne yapıyorlar orada? Bunların hayvanları var mıdır? İyice sor da, öğren, gel.&quot;demiş. Kahya gidip, soruşturmuş, öğrendiklerini dönüşünde beyine şöyle anlatmıştır:</p>
<p> &quot;Ağam gidip bunların her şeylerini öğrendim. Bunların atları da,koyunları da,kuzuları da var. Büyükleri su kenarında, söğüt ağacına uzanmış, elma koparıyor. Söğüt ağacından, ilkbahar mevsiminde elma nasıl koparılır? diye sorduğumda , Karacaahmet Sultan gülerek, &quot;Elimiz boş gidecek değiliz ya beyinizin yanına. Yanımıza birkaç hediye alalım&quot; dedi. Şimdi kendileri birazdan yanınıza gelecekler.</p>
<p> Olanları kahyasını ağzından dinleyen bey önce korkmuş, sonra Karacaahmet Sultan adamları ile gelip bey ile buluştuğunda, beyin hasta kızı Karacaahmet Sultan &#8216;ı görünce, birden bire sesini kesmiş ve kendine gelivermiş. Bey önce gözlerine inanamamış, sonra da Karacaahmet Sultan &#8216;ın ellerine sarılarak ,&quot; Ama Sultanım, sen kimsin, nerelisin?&quot; diye sormuş.</p>
<p> -&quot;Adım karacaahmet.Horasan Erenlerindenim.&quot; &quot; Kızıma himmet eyle. Hastaydı. Şimdiye kadar derdine bir derman bulamadık. Seni görünce sustu, kendine geldi. Onu kurtarınız.&quot;</p>
<p> Bu yalvarış karşısında hayır diyemeyen Karacaahmet Sultan da kendisine bağışlanan bu yerde bir süre kalıp, akıl hastaları için bir tedavi merkezini kurmuştur.&quot; Gün bu gündür, 700 yıldan beri bu yerler ve bu köy, bir şifa beklentisi ile dolup taşmaktadır.</p>
<p> Karacaahmet Sultan bir süre sonra Miladi 1329 yılında İstanbul taraflarına geçer. Artık Hacı Bektaş Veli yoktur. Hakka yürümüştür. Ancak, o ulu kişi adına Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın hizmetlerini Seyit Ali Sultan yapmaktadır. Anadolu &#8216;da yer alan Bektaşi Dergahları&#8217;na buradan ışık saçmaktadır.</p>
<p> Yıl 1329 .Bursa 1326 yılında alınmasının üstünden üç yıl geçmiştir. Bu üç yıl için Gemlik, Orhangazi, Yalova , Gölcük, İzmit alınmış ve İstanbul&#8217;un Anadolu yakasına geçilmiştir. Son olarak 29 Haziran 1329 yılında Pelekanon (Maltepe) denilen yerde Bizanslılar ile Osmanlılar arasında Pelekanon savaşı olmuş, Andronikos yenilmiş ve Merdivenköy de yapılan antlaşamaya göre Üsküdar&#8217;a kadar olan yerler Osmanlılara bırakılmış ve Merdivenköy &#8216;deki av köşkü ve dolayları Ahiler &#8216;e bırakılarak başlarına <br /> Ahi Ahmet getirilmiştir. Böylece 1390 yılında Bektaşi&#8217;lere geçen Dergah önceleri Ahi Dergah &#8216;ı olarak kullanılmıştır.</p>
<p> Kaynaklarda belirtildiğine göre Karacaahmet Sultan bir süre burada kalmış, daha sonra Üsküdar&#8217; giderek şimdiki türbesinin bulunduğu yerde dergahını kurmuştur. Sağlığı döneminde burada aynı zamanda psikolojik rahatsızlıkları olan insanları sağlığına kavuşturmuştur.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli Felsefesi doğrultusunda kurduğu dergahında inançsal ve sosyal hizmetler vermiş, çoğu zaman da bu dergahı bir nevi tedavi merkezi olmuştur. Pek çok ruh hastası Manisa, .Akhisar, Afyon ve Üsküdar gibi onun bulunduğu yerlerde şifa bulmuştur.</p>
<p> Karacaahmet Sultan , gönlündeki coşkun sevgi ile ömrünün sonuna kadar yılmadan çalışmış, aşıkların, sadıkların gönlünü tutuşturmuş, maddi ve manevi ilimlerde büyük zatlar yetiştirmiş, bulunduğu yeri de bir ilim merkezi haline getirmiştir.&quot;</p>
<p> Denilmektedir ki, Karacaahmet Sultan, Üsküdar&#8217;daki dergahında yetkili bir devlet büyüğünün gözlerindeki hastalığı giderdiği için bu devlet büyüğünün verdiği bir emir ile Karacaahmet Sultan, atına binerek dolaştığı saha içinde olan yeri kendisine bağışlamıştır. Karacaahmet Sultan da kendisine verilen bu yerde dergahını kurmuş, insanlara hizmet etmiştir. Bu hizmet, kendisinden sonra da zamanımıza kadar devam etmiştir.</p>
<p> KARACA AHMET SULTAN &#8216;IN ATI </p>
<p> Karacaahmet Sultan, kendisinin Horasan&#8217;dan Anadolu&#8217;ya Ege kıyılarına , Manisa -Akhisar- Aydın ve Afyon dolaylarından İstanbul /Üsküdar sırtlarına kadar taşıyan emektar atını pek severdi. Çünkü bu emektar atı, kendisinin en sadık dostu idi. İnsanlık aleminde ve özellikle Türkler arasında atın büyük bir yeri vardır. Bu geleneksel tutkunun yanında bir de sevgi olunca , elbette ki böyle bir atın da değeri olacaktır. Bu nedenle Karacaahmet Sultan , Üsküdar&#8217;daki mekanında iken bir süre sonra ölen atına pek üzülmüş ve bunun göstergesi olarak ta sevgili atına dergahın arka tarafına büyük bir mezar yaptırmıştır.<br /> Daha sonraki devirlerde, kimin tarafından yaptırıldığı bilinmeyen bu mezara dört sütun üzerine büyük bir kubbe yaptırılmıştır. </p>
<p> Araştırmacı Aysel Okan, Galata Mevlevihane&#8217;si Kütüphanesinde saklı duran arşivinde Karacaahmet Sultan &#8216;ın atının mezarı hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır.<br /> &quot;Dört ayaklı büyük bir kubbenin altındaki bu mezar, öteden yürümeyen çocuklar için talim yeri.Adımlar arasına atılan arpalar ve üç Cuma sonra yürüyen bebeler yolunda şöhret yapmış Karacaahmet Sultan &#8216;ın atı.<br /> Köhne mezarlar arasında bile onun öylesine heybetli bir kubbesi var ki &#8230; Karacaahmet Sultan, bu çok sevdiği atına karşı olan sevgisi:&quot;Beni ziyarete gelenler, önce atıma gitsinler diyerek göstermiştir.</p>
<p> KARACAAHMET SULTAN&#8217;IN ÇOCUKLARI VE DÜŞKÜNLER OCAĞI </p>
<p> Kaynaklar, Karacaahmet Sultan&#8217;ın çocuklarından Eşref Sultan&#8217;ın Manisa yöresinde Eşme&#8217;nin &quot;KARACA&quot; köyünde defnedildiğini belirtir. Aynı yerde babası &quot;Süleyman Horosani&quot; ile annesi &quot;Sultan Ana&quot; da defnedilmişlerdir. Kitabımızın Karacaahmet Sultan&#8217;ın kimlik bölümünde belirtildiği gibi çocuklarının sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber Mehmet Yaman&#8217;ın araştırmasına göre Karacaahmet Sultan&#8217;ın ayrıca Hıdır Abdal sultan ile &quot;Kan (Gani) Abdal&quot; ve &quot;Kamber Abdal&quot; adlarında üç çocuğunun daha olduğu belirtilmektedir. Alevi kültüründe Hacı Bektaş Veli tarafından Hıdır Abdal Sultan&#8217;a &quot;düşkünleri kaldırma&quot; görevinin verildiği söylenegelmektedir. Anlatılan menkıbeye göre olay şöyledir:</p>
<p> &quot;Hacı Bektaş Veli, halifelerine görevlerini bildirip, nasiplerini verir. Ayrıca oniki hizmeti de dağıtır. Pirden nasip almak, yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır. Görev dağıtımı sırasında huzurda bulunmayan Hıdır Abdal Sultan, Hazreti Pir&#8217;e vardığında kendisine verilecek bir görevin kalmadığını öğrenince mahzunlaşır.</p>
<p> Hacı Bektaş&#8217;ın &quot;Niçin üzülürsün Ya Hıdır Abdal?&quot; sorusuna, &quot;gördüm ki bana, verilecek bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm.&quot; diye cevaplar. Hz. Pir, Hıdır Abdal&#8217;ın gönlünü, şu sözleriyle feraha kavuşturur. &quot;Gam çekme ya Hıdır Abdal! Sen bütün ocakların başısın. Benden düşen, eli kaypan sana gele&#8230; Ancak, senden eli kaypanın da, Pir Dergâhında derdine derman olmaya.&quot; Anadolu Alevi kültüründe düşkünlüğün önemli bir yeri vardır. Düşkünlük, tarikat dilinde, halkın suç işleyene karşı tam bir boykotudur. &quot;Düşkün&quot; ise, yol terbiyesine aykırı suç işleyen kimseye verilen addır. Alevi-Bektaşi yolunda düşkünlük anlayışı, toplumsal bir yaptırım olarak,Hacı Bektaş döneminden itibaren uygulanmaya başlamıştır. Bu nedenle düşkünlük, ibret veren toplumsal bir tedbir niteliği taşır. Talib, dede, mürşit kim olursa olsun kötülüklerden kendi iradesi ile sakınacaktır. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin koyduğu &quot;eline &#8211; diline &#8211; beline sahip ol&quot; ilkesine uyacaktır. Bu asıldır. Ancak o kişi, kendisini kötülüklerden kurtaramamışsa, yol gereği düşkün sayılırdı. Söz gelimi haksız olarak eşini boşamış veya adam öldürmüş veya ahlâk kurallarını ihlâl etmiş kişi, yasal cezanın dışında mensubu olduğu toplumun dışına atılarak soyutlandırılırdı.</p>
<p> Düşkün olan kişi ile, kimse selamlaşmaz, konuşmaz, evine gidilmez, malı, davarı komşularınkine katılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, düğünlere çağrılmaz, kurban eti yiyemezdi. <br /> Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onun doğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.</p>
<p> Düşkün, yapmada veya kaldırmada dede aracılığı gerekli olduğu gibi işin kesin sonuca bağlanmasında köy ve çevre halkının onayı da şarttır. Bu rıza alınmadıkça, düşkünü kaldırma işlemi geçerli olmamaktadır. Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onun doğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.</p>
<p> Hacı Bektaş Veli&#8217;nin kardeşi Menteş, 1240 yılında Babai ayaklanmasında şehit edildiğine göre, ortalama olarak Hacı Bektaş Veli&#8217;nin yakın akraba grubu ile 1235 yılında veya buna yakın tarihlerde Anadolu&#8217;ya gelmiş olması gerekir. Bu tarih, akla daha yatkındır. Hacı Bektaş Veli, 1207 veya 1209 yılında doğduğuna göre -ki araştırmacıların çoğunluğu bu tarih üzerinde durmaktadır- Anadolu&#8217;ya geldiği yıllarda Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Hakka yürüyüş tarihi ise 1271 yılıdır. Yani, bu tarihlere göre Hacı Bektaş Veli, ortalama olarak 63 yaşlarında bu dünyadan göçmüştür. </p>
<p> Karacaahmet Sultan&#8217;a gelince: Hacı Bektaş Veli, Anadolu&#8217;ya gelmeden önce Karacaahmet Sultan Anadolu&#8217;da olduğuna göre, ikisini aynı yaş kabul edersek Karacaahmet Sultan&#8217;ın da 26-28 yaşları arasında olması gerekir. Veya, bir iki yaş daha büyük de düşünebilir. Kimi kaynaklara baktığımızda, bu kaynakları hazırlayanların kimileri Saruhan Bey&#8217;i İshak Çelebi&#8217;nin 1371 yılında vakıf senedini hazırladığı yılda Karacaahmet Sultan&#8217;ı sağ göstermektedirler. Bir vakıf senedi, o tarihte de, daha sonra da varisleri için yapılabilir.</p>
<p> Orhangazi, 1329 yılınad Pelekanon zaferinden sonra Merdivenköy&#8217;de Bizanslılar&#8217;a ait av köşkünde Bizanslılar ile barış yaptığında, Üsküdar&#8217;a kadar olan Anadolu yakasını ele geçirir. Bu tarihte Karacaahmet Sultan sağdır ve bir müddet Merdivenköy&#8217;de kaldıktan sonra şimdiki yerde dergâhını kuracaktır. Tarihi seyre baktığımızda Karacaahmet Sultan&#8217;ın bu tarihlerde 90-100 yaş arasında olması düşünülebilir. Bu yaş altında sayılması olası değildir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan&#8217;ın şimdiki yerde Hakka yürümesi de 120 yaş dolayına rastlamaktadır. O nedenle Karacaahmet Sultan&#8217;ı daha sonraki yıllara götürmek ve 1371&#8217;lerde sağ göstermek tarihi bir yanılgı olacaktır. Araştırmacıların bu tür çelişkilere düşmeden doğal yaş ortalamasını gözönüne almaları, daha gerçekci uzun bir ömür sürdüğü görüşünde birleşmektedirler. Ancak tarihler net belirtilmemekte, gösterilen tarihler de gerçekten uzak görülmektedir. </p>
<p> Karacaahmet Sultan&#8217;ın Hakka yürüdüğü tarihe gelince: Ne zaman ve hangi tarihte Hakka yürüdüğü kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir olasılıkla 1335 yılı veya buna yakın bir tarih düşünülebilir. Karacaahmet Sultan&#8217;ın Hakka yürümesi konusunda da tarihsel rakamlara göre çelişkiler bulunmaktadır. Olayların seyrine bakılırsa, Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli&#8217;den önce Anadolu&#8217;ya gelmiş olmalıdır. Çünkü 39 eren, kendi aralarında birlikte zikirde iken Fatma Nuriye Bacı, kendilerinden ulu bir erin Anadolu&#8217;ya geldiğini haber veriyor. Karacaahmet Sultan da bunu doğruluyor.</p>
<p> Karacaahmet Sultan hakkında pek çok araştırmacı, kendi yönünden arayıp bulduklarını kağıda dökmüş, kimileri birbirleriyle ilintili kimi de gerçekten ilginç. Karacaahmet Sultan gibi evliyaların, bu topluma, bu memlekete büyük hizmetler vermiş ulu kişilerin yaşam öykülerini dile getiren araştırmacılarıyla kültür dünyamıza katkılar sağlamış Aysel Okan, bakın ne diyor:</p>
<p> Karacaahmet Sultan, bizim ellere, buralara çok sevdiği atı sırtında ve derviş kıyafetiyle gelir. Üsküdar taraflarında bir yere yerleşir. Çevresine, etrafındakilere faydalı olmaya ve kendisinden bir şeyler vermeğe başlamıştır. Gel zaman git zaman gösterdiği mucizeler, memleketi öylesine büyüler ki, herkes Karacaahmet der de başka bir şey söylemez olur.</p>
<p> Kimin ne derdi, kimin ne muradı varsa düşer hemen Karacaahmet Sultanın kapısına. Şifa almaya, murada ermeğe, akın akın, yol yol akarlar Karacaahmet Sultan &#8216;a. İşte gene bu sıralarmış. Devrin en büyük adamlarından biri, aniden hastalanmış. Hastalık gözlerine de vurmuş, o devletin her şeyi olan adamın iki gözü birden kapanmış. Zamanın en meşhur doktorları, en şifalı ilaçları bu iki gözü açmaya yetmemiş, yetememiş.</p>
<p> Çaresizlik arttıkça artmış ve nihayet &quot; Şu at sırtında gelen dervişi de bir deneyelim.&quot; Demiş. Karacaahmet &#8216;i o gencecik adamın konağına davet etmişlerdir. Gelmiş, okumuş, muayene etmiş, vereceği ilaçları bir hekim gözüyle vermiş, sonra da dönmüş hasta sahiplerine :üzülmeyin demiş, önümüzdeki hafta içinde gözleri açılmış olacak. Olur mu, olur. Hakikaten bir haftaya varmamış , iki gözü birden, yeniden dünyayı görmeye başlamış. Ama evvel Allah, sonra bu işte kerametli olan Karacaahmet sultan unutulur mu hiç?</p>
<p> AKIL HASTALARINA ŞİFA </p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın iyiliğinin ödenemeyecek kadar büyük olduğunu bilen bu adam,&quot; Bak&quot;,der Karacaahmet &#8216;e. Bin atına , atının dolaşacağı her yer senin.&quot;<br /> Karacaahmet Sultan önce itiraz eder. O, gönlü gani bir insandır. Yaptığı iyilik için karşılık beklemez. Verdiği şifa için ihsan talep etmez. Yapılan ısrar karşısında biner atına Karacaahmet Sultan. At dolanır, dolanır, sözle söylenmeyecek, kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniş bir araziyi gezer. İşte böylece Karacaahmet Sultan, ismi gibi geniş şanı- şöhreti gibi büyük toprakların sahibi olur. Şimdiki türbesi işte bu atının gezdiği topraklar üzerindedir.</p>
<p> Karacaahmet Sultan &#8216;ın hastalıkları tedavi etmesi , sadece bu kadar değildir. Onun en büyük özelliği akıl hastalıklarına karşı bu devirde bile hayret uyandıracak şekilde tatbik ettiği tedavi sistemi, iyileştirme ve nekahat halinde gösterilen ilgi, akıl hastalıkları için dar içinde akıl hastalıklarına şifa verdiği yolunda vallahla, billahla anlatılan, gösterilen örnekler öylesine çok ki.</p>
<p> Aysel Okan,bir başka yazısında devam ediyor. Karacaahmet Sultan onun için bir  adet yol gösterici. Çekimine tutulmuş gibi şöyle diyor: &quot; Tam yedi yerde türbesi vardır diyorlar Karacaahmet Sultan &#8216;ın. Manisa &#8216;dan tutun boy boy, sıra sıra ta İskeçe &#8216;ye kadar uzanan bu türbelerin içinde gelin biz bugün, elimizin erdiği, gözümüzün gördüğü yerde bulunan İstanbul&#8217;daki Karacaahmet Türbesi&#8217;ne gidelim ve İstanbul&#8217;un olmuş Karacaahmet Sultan için dinleyelim.</p>
<p> Şanına, şöhretine hiç uygun olmayacak şekilde gösterişsiz bir türbede yatıyor Karacaahmet. Kadıköy&#8217;den Kısıklı &#8216;ya dönerken, kendi adıyla anılan duraktan biraz içeride, koyu pembe badana ile boyanmış bu türbede sancağı, deve yününden örülmüş hırkası ve zikir tesbihleri, onu bütünlemeye kafi gelmekte.<br /> Karacaahmet &#8216;in de diğer evliyalar gibi halk arasında yerleşmiş, değerlenmiş hikayeleri dillerde dolaşmakta. Karacaahmet &#8216;i de zamanın harpleri, mücadeleleri atmış bizden yana.&quot;</p>
<p> Kaynak: www.karacaahmet.org</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/">KARACAAHMET SULTAN</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/karacaahmet-sultan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BACIYÂN-I RUM (ANADOLU BACILARI ) VE FATMA BACI</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[PROF. DR. MiKAiL BAYRAM]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Jan 2009 18:05:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/</guid>

					<description><![CDATA[<p>PROF. DR. MiKAiL BAYRAM Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, C.6, ss. 365 &#8211; 379 GİRİŞ Aşık Paşazade (1481) &#34;Târih-i Âl-i Osman&#34; adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal zümreleri &#34;Gaziyân-ı Rûm&#34; (Anadolu Gazileri) , &#34;Ahiyân-ı Rûm&#34; (Anadolu Ahileri), &#34;Abdalân-ı Rûm&#34; (Anadolu Abdalları ) , ve &#34;Bacıyân-ı Rûm&#34; (Anadolu Bacıları) diye dörde ayırmıştır.1 Burada ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/">BACIYÂN-I RUM (ANADOLU BACILARI ) VE FATMA BACI</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> PROF. DR. MiKAiL BAYRAM</p>
<p> Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, C.6, ss. 365 &#8211; 379</p>
<p> GİRİŞ</p>
<p> Aşık Paşazade (1481) &quot;Târih-i Âl-i Osman&quot; adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal zümreleri &quot;Gaziyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Gazileri) , &quot;Ahiyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Ahileri), &quot;Abdalân-ı Rûm&quot; (Anadolu Abdalları ) , ve &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Bacıları) diye dörde ayırmıştır.1 Burada üzerinde duracağımız &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; tabirinden Anadolu Selçuklulan zamanında Türkmen erkeklerin mensup olduğu, Ahi Teşkilâtı diye bilinen ve Âşık Paşazade&#8217;nin &quot;Ahiyân-ı Rûm&quot; olarak adlandırdığı teşkilâtın yanında gene Aşık Paşazade&#8217;nin &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; diye adlandırdığı, o günün toplumunda Türkmen kadınların kurduğu bir başka teşkilatın bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p> Âşık Paşazade&#8217;nin &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; diye adlandırdığı bu zümre üzerinde ilk defa Alman müsteşrik Franz Taeschner durmuştur. Franz Taeschner o günün toplumunda kadınların bir teşkilât kurmuş olmalarını o kadar imkânsız görmüştür ki, bunun bir istinsah hatası veya yanlış anlama sonucu Aşık Paşazade tarafından ortaya atılmış olduğunu kabul etmiştir. Ona göre Hâcıyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Hacıları) veya &quot;Bahşıyân-ı Rûm&quot; (Anadolu Sihirbazları veya Ruhanîleri) tabirleri2 bir istinsah hatası sonucu &quot;Bâcı-yân-ı Rûm&quot; olarak yazılmış olabilir.3 Böyle olunca o devirde Anadolu&#8217;da Hacı olmuş Türkmenlerin bir örgüt kurması ve bunlara Hacıyân-ı Rum denmiş olması veya çok eskiden beri Türkler arasında sihirbazlıkla meşgul Nasreddul olan ve kendilerine &quot;Bahşı&quot;4 denilen kimselerin Anadolu&#8217;da faaliyet göstermiş ve bir örgüt oluşturmuş olmaları imkân dahilinde görülmüş oluyor. Z. Velidi Togan da F. Taeschner&#8217;in bu iki görüşünden ikincisini benimsemiştir.5</p>
<p> İlk defa Fuad Köprülü, Âşık Paşazade&#8217;nin &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; diye adlandırdığı zümre hakkında verdiği bilgileri Bektaşî rivayetleriyle ve başka kaynaklarla da te&#8217;yid ederek F. Taeschner&#8217;in öne sürdüğü iddiaların hiçbir suretle varid olamayacağını ve gerçekten Anadolu Selçukluları devrinde ve Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluş döneminde Türkmen kadınlarının mensup oldukları bir teşkilâtın mevcudiyetine dikkatleri çekmiştir.6 Ancak Fuad Köprülü bu teşkilâtın mahiyeti ve çalışmaları hakkında açık bir görüş ortaya atmamıştır. Bu ismin üyeleri kadınlardan müteşekkil bir sofi zümresinin (Kadınlara mahsus bir tarikat) adı olabileceği ihtimali üzerinde de durmakla beraber bu konuda daha kuvvecli bir ihtimal olarak da şöyle demektedir: &quot;Acaba Âşık Paşazade Bacıyân-ıt Rûm ismi altında uç beyliklerindeki Türkmen kabilelerinin müsellah ve cengâver kadınlarını mı kasdediyor} Şimdilık akla en yakın gelen te&#8217;vil bu görünüyor&quot;.7</p>
<p> A. BACİYÂN-İ RUM</p>
<p> Merhum Fuad Köprülü&#8217;nün bu incelemesinin üzerinden 65 yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen8 &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; hakkında bugüne kadar hiçbir araştırma yapılamamış ve Fuad Köprülü&#8217;nün bu konuda yaşadıklarına hiçbir şey ilave edilememiştir. Osmanlı kronikleri Osmanlı Devlet i&#8217; nin zuhuru sırasında Türkmen kadınların da uç bölgelerde faaliyet gösterdiklerinden söz ederler. Fakat Anadolu&#8217;daki Türkmen kadınların faaliyetleriyle ilgili olarak en fazla bilgi veren yazar, Fuad Köprülü&#8217;nün de belirttiği gibi Mağribli bir seyyah olan İbn Batuta&#8217;dır. XIV. asır ortaların yani Orhan Gazi zamanında Anadolu&#8217;nun birçok yöresinde Türkmenler arasında bulunmuş ve Türkmen hanımların çeşitli faaliyetlerine şahit olmuştur.9 Keza Niğdeli Kadi Ahmed 1340 yılnda tamamladığı &quot;el-Veledü&#8217;ş Şef ik&quot;10 adlı eserinde Niğde dolaylarında Taptuklu Türkmen dervişlerin hanımlarının faaliyetlerine işarette bulunmuştur.</p>
<p> İleride geniş olarak açıklanacağı üzere Moğollar, Anadolu&#8217;yu işgal edip Anadolu Selçukluları Devleti Moğol hakimiyeti altına girince Moğol iktidarı kendi iktidarına karşı direnen Ahi Teşkilâtıyla birlikte Bacı Teşkilâtını da dağıttılar. XIV. asra girildiği zaman bu teşkilât tamamen dağılmış durumdaydı. Bu yüzden gerek İbn Bacuta ve gerekse Osmanlı tarihçileri ve diğer yazarlar Anadolu&#8217;daki Türkmen kadınların faaliyetlerinden söz ederken Aşık Paşazade hariç Türkmen kadınlara ait bir teşkilâtın varlığından bahsetmemişlerdir. Ancak dağılmış durumda bulunan teşkiâtın üyeleri olan hatunların münferid faaliyetlerine muttali oldukları anlaşılmaktadır. Aşık Paşazade muhtemelen mensub olduğu aileden11 gelen rivayetlerle Hacı Bektaş (1271) zamanında yani Anadolu Selçukluları devrinde Türkmen kadınlara ait bir teşkilâtdan haberdar olduğu görülmektedir.12</p>
<p> Yukarıda belirtilen kaynaklardan başka meşhur Süryani tarihçi Malacyalı Ebu&#8217;l-Ferec Gregory&#8217;nin de bir münasebetle bu kadınlar teşkilâtından söz ettiği anlaşılmış bulunuyor. Şöyle ki; İbn Bibi Kösedağ yenilgisinden sonra Kayseri&#8217;yi muhasara eden Moğol ordusuna karşı Kayseri&#8217;de Ahilerin şehri müdafaa ettiklerini yazmaktadır.13 Diğer çağdaş bir yazar olan Ebu&#8217;l Ferec ise, Moğolların Kayseri&#8217;yi işgal etmelerini Ömer Rıza Doğrul&#8217;un tercümesiyle şöyle anlatmaktadır: &quot;Diğer bir reis, (Moğol reisi) Kayseri&#8217;ye gitti. Fakat buranın ahalisi şehri teslim etmek istemediler. Bunun üzerine Tatarların hepsi buraya karşı toplandılar. Şehrin surunu mancınıkla yıktılar ve şehre girerek şahane hazineleri soydular ve şehrin içindeki evleri ve binaları yaktılar. Bunlar, asilzadeleri ve hür kimseleri işkenceye tâbi tutarak bunları bütün servetlerinden mahrum edinceye kadar kılıçlarla dürtüklediler. Daha sonra onbinlerce kimseyi öldürdüler ve genç erkekleri ve genç kadınları esir ederek götürdüler.&quot;14</p>
<p> Ebu&#8217;l Ferec&#8217;in bu acıklı olayı anlatan sözlerinin son cümlesinde &quot;Genç erkekler&quot;le Ahileri (Fityan), &quot;Genç kadınlar&quot; sözüyle de Bacıları (Feteyat) kastetmiş olacağını düşündük. Bunun tahkiki için Istanbul Süryani Kilisesi Horepiskopos&#8217;u Aziz Giinel ile Mardin Süryani Kilisesi Horepiskoposu&#8217;na birer mektup yazarak Ebu&#8217;l Ferec Tarihi&#8217;nin Süryanicesinde &quot;Genç erkekler&quot; ve &quot;Genç kadınlar&quot;ın hangi Süryanice kelimelerin karşılıkları olduklarını sorduk,15 Her ikisinden aldığımız cevabî mektuptaki açıklamalar yukarıda belirtilen tahminimizi doğruladı, burada pek muhterem Aziz Günel&#8217;e ve mektupta ismini zikretmeyen Mardin Süryani Kilisesi yetkilisine teşekkür etmeyi borç sayıyorum. Bu durum aşağıda nakledilecek olan &quot;Menâkıb-ı Ev-hadeddin Kirmanî&quot;de Fatma Bacı hakkında verilen bilgileri değerlendirmemize ve böylece bu güne kadar mahiyeti anlaşılmamış olan Anadolu Bacıları (Bacıyân-ı Rûm) Teşkilâtının mahiyetini aydınlatmamıza imkân vermiş oldu.</p>
<p> Bu, kadınlar arası teşkilâttan ilk olarak bahseden, Bacı Teşkilâtı&#8217;nın bilinen ilk lideri Fatma Bacı&#8217;nın (Kadin Ana, Hatun Ana, Kadıncık) babası Şeyh Evhadeddin Hâmid el-Kirmanî&#8217;nin ( 1237) Sivas&#8217;taki halifesi Şeyh Şemseddin Ömer et-Tiflisî&#8217;nin oğlu olan Muhammed adlı bir zattır. Bu kişi &quot;Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin Kir-manî&quot; adlı eserin yazarıdır.16 Bu kişi eserini kaleme aldığı zaman Fatma Bacı henüz hayatta imiş. Bu şahıs, Evhadeddin Hâmid Kirmanî&#8217;nın müridleri arasında genç kız ve kadınlar ve faaliyetleriyle ilgili olarak bir çok haberler verdiği gibi eserinin bir yerinde Kirmanî&#8217;nin ha-lifesi Zeyneddin Sadaka&#8217;nın Konya&#8217;daki zaviyesinde bulunan genç kız ve kadınları &quot;Fakiregân&quot; (Hanım dervişler) olarak anmıştır.17 Şüphesiz bu kelime Aşık Paşazade&#8217;nin ve Türkmenlerin &quot;Bacıyân&quot; (Bacılar) dedikleri zümrenin Farsça adıdır.</p>
<p> Mevlevî yazar Ahmed Eflâkî de eserinin bir yerinde Konya&#8217;daki bir kadınlar cemaatından söz etmiştir.18 Burada bahsi geçen kadınlar cemaati gene Zeyneddin Sadaka&#8217;nin mürideleri olmalı . Bu habere göre Şems-i Tebrizî uzaktan bu kadınlar cemaatını görmüş &quot;Onların içinde bir tek nur var o da Mevlânadan kaynaklanıyor&quot; demiş, araştırmışlar, gerçekten de Mevlânâ&#8217;nın kızı Melike Hatun&#8217;un o kadınlar cemaatı arasına girdiğini görmüşler. Onu hemen o cemaatın arasından alıp getirmişler. Bu haberden Mevlânâ&#8217;nın kızının da bir zaman bu Bacilar arasına katıldığı fakat sonraları (Şems-i Teb-rizî&#8217;nin Konya&#8217;ya gelmesinden sonra) onların arasına girmesinin engellendiği anlaşılmaktadır. Mevlana Celaleddin-i Rumî da Mesnevisindeki bir hikayede bu kadinlar cemaatindan söz etmiştir. Cuha diyerek andığı Hace Nasreddin Mahmud&#8217;un (Ahi Evren) kadın kılığında bu cemaatın arasına girdiğini orada edep dışı bir davranışta bulunduğunu tasvir ederek hem Hace Nasreddin&#8217;i alaya almakta hem bu kadinlar cemaatına muhalif olduğunu ifade etmiş olmaktadır.19</p>
<p> Bacilar Teşkilâtının mahiyetine ve faaliyetlerine dair en ilginç bilgiyi de Menâkıb-ı Evhadü&#8217;d-Din-i Kirma- nî&#8217;de bulduğumuzu burada belirtelim. Durum öyle gösteriyor ki, Anadolu Selçukluları zamaninda bu hanimlar arası teşkilât &quot;Fakiregân&quot; diye de anılıyordu. Fakat bu teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine &quot;Bacı&quot; diye hitap ettikleri için bu kadin ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak &quot;Bacıyân&quot; (Bacilar) dendiği anlaşılmaktadır. Şimdiki bilgilerimizle bu tabiri ilk olarak kullanan da Âşık Paşazade&#8217;dir.</p>
<p> Ahi Evren&#8217;in eserleri ise Ahi Teşkilâtı ile birlikte Bacı Tekilâtı&#8217;nın da fıkrî yapısını tesbit etmek için birinci elden kaynak olmaktadır. Aynca bu eserlerde Ahi Teşkilâtının nasıl ve hangi maksatlara binâen kurulduğu, teşkilâtın yapısı, devletle Anadolu&#8217;daki diğer dinî ve tasavvufî zümrelerle münasebâtı, bu münasebâtın sonucu meydana gelen gelişmeler ve bu gelişmelerin Ahi ve Bacı Teşkilâtı üzerindeki etkileri hakkında önemli bilgiler bulmaktayız.</p>
<p> Konuya girmeden önce şunu belirtelim ki, o devrin resmî tarihçileri devlet yanlısı bir anlayış ve düşünüşte olduklarından devler ve yöneticilerle mücadele halinde bulunan Türkmenlerin dinî düşünüş ve yaşayışları ile, sürdürdükleri mücadele hakkında hissî, taraf tutucu oldukları için ve hatta onları tezyif ve tahkir etmeyi kendilerine bir görev edindiklerinden verdikleri bilgiler gerçekleri tam ve doğru olarak yansıtmaktan çok uzaktır. Bu tutum ve davranışları eserlerinde açık olarak görülmektedir. Bu tarihçilerin Türkmen ve Babaîlere karşı menfî tutumları eserlerinde o kadar açıktır ki, zaman zaman &quot;Etrâk-ı bî-din&quot; (Dinsiz Türkmenler), &quot;Babaiyân-ı Haricî&quot; (Haricî Ba-baîler), &quot;Tabtukiyân-ı mubahî&quot; (her kötülüğü mubah sayan Tabtuklular) veya kişi adı zikrederek &quot;Cimri-i lain&quot; (Lanetli Cimri), &quot;Hacı İbrahim-i bî-din&quot; (Dinsiz Hacı Ibrahim) gibi sözlerle onlara hakaret etmekten kendilerini alamamışlardır.20</p>
<p> Yalnız tarihçiler değil, o devrin olayları , dinî zümreleri ve liderleri hakkında bilgi veren Mevlevî yazarlar da (özellikle Eflâkî Dede) Moğol yanlısı bir siyasî tutum içinde olup,21 Türkmenlere, Türkmen Babalara ve Ahilere karşı olduklarından,22 bu konularda gerçeği yansıtmadıklan gibi büyiik ölçüde tahrif etmişlerdir. Bütün bu kaynaklarda Türkmenlerin bu hareketleri Haricî, Batınî, İbahî, Rafızî ve hatta dinsizlerin devlete karşı isyanları ve birer başıbozuk huruç hareketi olarak nitelendirilmiştir. Bu hareketleri İran&#8217;da Büyük Selçuklu İmparatorluğu&#8217;na karşı isyan eden Hasan Sabbah (1124) tarafından yönetilen Bâtınî ve Râfizîlerin paralelinde gösterilmeğe çalışılarak geniş halk kitleleri arasında Türkmenlere karşı kamuoyu oluşturma maksadı güdüldüğü görülmektedir. Bu durumda bir ölçüde devletin resmî yayın organı durumunda olan yukarıda belirtilen tarihî eserlerin devlete karşı isyanların gerçek yönünü yansıtmayacağı ve devlet memuru olan tarihçilerin bu tür isyanlar karşısında tarafsız kalamayacakları meydandadır.</p>
<p> Netice olarak: Ibn Bibi, Niğde&#8217;li Kadi Ahmed, Kerameddin Mahmud el-Aksarayî, Ebu&#8217;l-Ferec, (Gregory), Ebu Bekr b. Zeki gibi belli başlı bu devir tarihçileri ile Mevlana, Sultan Veled, Eflâkî ve Sipehsalar (Feridun) gibi Mevlevi yazarların Türkmen ve Babaîlerin sapıklıklarını tarif sadedinde onlara izafe ettikleri sözlerle, onların yaşayış ve âdetleri ile ilgili olarak anlattıkları şeylerin menfî propaganda gayretiyle ortaya atılan iddialar olduğu anlaşılmaktadır. Türkmenler aleyhine sürdürülen bu propagandalar sonraki asirlara da intikal etmiş Baba İlyas ve Baba İshak&#8217;ın yalancı bir peygamber olarak ortaya çıktığı. Cimri ve Haci Ibrahim gibi dinî ve siyasî liderlerin birer şarlatan ve maceraperest olduklan genel bir kanaat haline gelmiştir. &quot;Menakib-i Evhadeddin-i Kir-manî&quot;nin yazarı dahi Bacıyân-ı Rûm&#8217;un liderlerinden olan Evhadeddin iki kızından bahsederken, Şam&#8217;da yerleşen Anadolu&#8217;daki siyasî olaylara karışmayan Emine Hatun&#8217;dan övgü ve saygi ile söz ettiği halde, Anadolu&#8217;daki siyasî olaylara karıştığı için Fatma Bacı&#8217;yı (Fatma Hatun) kötülemekten kendini alamamıştır. Bütün bunlar yöneticilerin devrin yazarları üzerindeki baskılarının ne kadar şiddetli ve yönlendirici olduğunu gös-termektedir. Bu durum Anadolu Selçuklulan devrindeki Türkmen dinî zümreler ve kurduklan teşkilâtlar üzerinde yapılacak araştırmalarda bu hususun gözden uzak tutulmaması gerektiğini ortaya koymaktadir</p>
<p> B. BACİ TEŞKİLÂTİ&#8217;NİN BİLİNEN İLK LiDERi FATMA BACİ (KADİNCİK, KADİN ANA, HATUN ANA)</p>
<p> Aşık Paşazade Anadolu Selçukluları devrinde Anadolu&#8217;daki sosyal zümrelerden birinin de kendi tabiriyle &quot;Bacıyân-ı Rûm&quot; yani Anadolu Bacıları olduğunu haber verdikten sonra Hacı Bektaş&#8217;ın (1271) Bacılara yakınlığından ve bu Bacıların ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan &quot;Hatun Ana&quot;ya bağlılığından da söz etmektedir. Bu cümleden olarak Hacı Bektaş&#8217;ın gizli ilim ve kerametlerini bu Hatun Ana&#8217;ya gösterdiğini, nesi varsa ona emanet ettiğini bildirmektedir. Abdal Musa ile de ilgisi olduğunu belirttiği Hatun Ana&#8217;nın Hacı Beklaş&#8217;ın ölümünden sonra mezarını yaptırdığını da yazmaktadir.23 Hacı Bektaşın Menâkıb-name&#8217;si olan &quot;Veiâyet-name &quot;de de bu Bacının adı &quot;Fatma Baci&quot;, &quot;Fatma Ana&quot;, &quot;Kadincik Ana&quot; ve &quot;Kadincik&quot; olarak sık sık geçmiştir.24 Velâ-yet-name&#8217;de Fatma Baci veya Kadincik Ana hakkinda Aşık Paşazade&#8217;nin söyledikleri aynen bulunmaktadır. Fazla olarak şu bilgiler de mevcuttur. Fatma Baci erenler ve dervişlerin saygı gösterdiği, Hacı Bektaş&#8217;ın sık sık ziyaret ettigi ve saygı duyduğu yaşlı bir kadındır. Bu yüzden de kendisine Kadin Ana dendiği muhakkaktır. Bu yaşlı Ana&#8217;nın erenler meclisine girdiği, bazen erenlere sofra düzdüğü, misafirleri ağırladığı, Sivrihisarlı Nureddin&#8217;in kızı olup, bilahare Sulucakaraöyük&#8217;e yerleştiği, babasından kalan servetini erenler yolunda harcadığı, rakir düşüncede Hacı Beklaş&#8217;ın kendisine para ve mal verdiği, sonradan İdris adında biriyle evlenerek bu evlilik ten yedi oğlunun dünyaya geldiği anlatılmakladır. Ayrıca Manzum &quot;Velâyet-name&quot;de Kırşehir Emiri Nureddin Caca ile siyasî mücadelesi de mahiyeti açıklanmaksızın hikâye edilmektedir.25</p>
<p> Şüphesiz burada Fatma Bacı hakkında verilen bilgilerin bazıları hayal mahsulü şeylerdir. Bu arada babası-nin Sivrihisarlı Nureddin olmasi, son evliliğinden yedi erkek çocuğun dünyaya gelmesi gibi. Fakat gerçek olan şu ki, Hacı Bektaş&#8217;ın Menâkıb-name&#8217;si, Hacı Beklaş&#8217;dan ikiyüz küsur yıl sonra derlenmiş olmasına rağmen, Fatma26 Bacı&#8217;nın hatırası Bektaşî menkabelerinde yaşamış ve hürmetle yadedilmiştir. Hacı Bektaş ve çevresi ile ilgisi anlatılan bu Fatma Bacı&#8217;nın -Fuad Köprülü&#8217;nün de anlattığı gibi27 Âşık Paşazade&#8217;nin bahsettiği &quot;Hatun Ana&quot; olduğu gayet açıktır. Bektaşî geleneklerinde daha çok &quot;Kadıncık Ana&quot; diye anılan ve esas adının Fatma olduğu anlaşılan bu bacı kimdir?</p>
<p> Şeyh Evhadeddin Hâmid el-Kirmâ ni&#8217;nin (1238) XIII asrın ikinci yarısı içinde te&#8217;lif edilen &quot;Menâkıb- name&quot;sinden28 öğrendiğime gore, bu Türk asıllı sofinin küçükken çok yaramaz olan, bu yaramazlığı ile babasına sabır riyazeti yaptıran Fatma adında bir kızı vardır.29 1243 Kösedağ yenilgisinden sonra Tokat ve Sivas Moğol ordusuna teslim edilmişti,30 Sivas&#8217;ı aldıktan sonra Kayseri&#8217;yi kuşatan Moğollara karşı Kayseri&#8217;deki Ahiler (Futuvvet ehli) şehri müdâfâya karar vermişlerdi. İbn Bibi&#8217;nin anlattığına göre, şehri, sur içinde bulunan Dabbağlar çarşısındaki Ahiler koruyordu. Bu yüzden savaşın şiddeti Dabbağlar çarşısı tarafındaki sur çevresinde toplanmıştı. Bir kısım Ahiler de Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi civarında pusu kurmuş, sur çevresine yerleştirdikleri mancınıklarla surlarda gedik açmaya çahşan Moğol askerlerine akınlar düzenliyorlardı.</p>
<p> Ahiler 15 gün kahramanca şehri müdafaa ettiler. Moğollar kuşatmayı kaldıracakları bir sırada, Kayseri İğdişbaşısı (Muhafız) Ermeni asıllı muhtedî Hacok oğlu Hüsameddin&#8217;in Moğol ordusu komutanı Baycu ile gizlice anlaşması ve şehrin durumu ve müdafaa taktiğini düşman tarafına bildirmesi sonucu Moğollar şehre girmeyi başardılar. Kayseri&#8217;yi koruyan Ahileri kamilen kılıçtan geçirdiler. Çok sayıda genç kız ve kadınlan esir alıp götürmüşler, şehri de yakıp yıkmışlardı.31 İşte bu olay Anadolu Ahiliği için bir felâket olmuştur.</p>
<p> Yukarıda bahsi geçen &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;den öğrendiğimize göre, Evhadeddin-i Kir- mânî&#8217;nin kızı Fatma bu savaşta Moğollara esir düşmüştür.32 Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin ölümünden beş sene sonra vuku bulan bu olay esnasında Kayseri&#8217;de ikamet etmekte olduğu anlaşılan bu Fatma&#8217;nın Anadolu&#8217;da Dabbağların piri olarak bilinen Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un zevcesi olduğu bazı karinelerle ortaya çıkmaktadır. Ahi Evren Hace Nasreddin Mahmud&#8217;un &quot;Letâif-i Hikmet&quot; ve &quot;Letâif-i Gıyasiyye&quot; adlı eserlerinin incelenmesinden ve hayat hikayesindeki bir çok anekdodardan onun &quot;Latifeler&quot;i ünlenen ve Anadolu insanının gönlünde ve ruhunda mevki tutmuş olan Nasreddin Hoca ile aynı kişi olduğu ortaya çıkmış bulunuyor. Bu konuda müstakil bir eser yazmış bulunuyoruz.&quot; Burada vurgulamamız gereken husus şudur: Bacı Teşkilâtı&#8217;nın lideri olarak karşımıza çıkan Fatma Bacı Ahi Evren Hace Nasreddin&#8217;in eşi olunca Nasreddin Hoca Latife ve fıkralarına konu olan hocanın karısının da Fatma Bacı olduğu ortaya çıkmaktadır. Genç kızken yaramazlığı ile babası Şeyh Evhadeddin&#8217;i Kirmanî&#8217;ye, evlenince de kocası Nasreddin Hocaya riyazet yaptıran Fatma Hatun Bacı Teşkilâtım lideri olarak Selçuklular zamanında Türkmenler arasında büyük bir şöhrete sahip olmuş ve bu şöhreti asırlarca Ahi ve Bektaşi çevrelerde devam etmiştir. Mevlânâ&#8217;nın &quot;Mesnevî&quot;sinde Cuha&#8217;nın karısı olarak ondan çokça söz edilmiştir. Burada bu konuya girmiyoruz.</p>
<p> Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un 1205 yılında Hocası Evhadeddin&#8217;i Kirmânî ile birlikte Anadolu&#8217;ya geldiğini tespit etmekteyiz.34 Gene bazı kayıtlar onun 1206 yılında da Kayseri&#8217;ye yerleşerek burada bir Dabbağ (Dericilik) atölyesi kurduğu-nu ortaya koymaktadır35 Yukanda İbn Bibi&#8217;nin, Kayseri&#8217;nin Moğollar taralından muhasara edil-mesi sırasında şehrin, surları içinde bulunan Dabbağlar Çarşısi&#8217;ndaki Ahilerle, Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi civannda pusu kuran Ahiler tarafından müdafaa edildiğini haber verdiğini kaydetmiştik. İşte &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;den de öğrendiğinize göre, Evhadeddin-i Kirmânî, Anadolu&#8217;da bulunduğu dönemlerde çoğunlukla Kayseri&#8217;de bulunur ve sık sık Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi&#8217;ne36 giderdi. Kayseri&#8217;de Kulah-duzlar Mahallesi&#8217;nde, Dabbağlar Çarşısı&#8217;ndaki mescit ve zaviyeye bitişik; bir kapısı mescide, bir kapısı da dışarıya açılan evde ikamet ederdi.37 Çünkü bu evde onun ehl-i haremi bulunmaktaydı.</p>
<p> Bu bilgileri veren adı geçen Menâkıb-name&#8217;nin yazarı da o dönemde (XIII. Asrın sonları) Türkmenlere karşı sürdürülen siyasî baskılardan dolayı veya bilemediğimiz, başka sebeplerden ötürü eserinde Türkmen şeyhlerin adını zikretmemiştir.38 Bu sebeple Dabbağlar çarşısındaki bu ev ve zaviyenin kime ait olduğunu da belirtmemiştir.39 Yazarın bu tutumundan, adı geçen ev ve zaviyenin bir Türkmen Şeyh&#8217;e ait olduğu ortaya çıkıyor. Bu evin, Dabbağlar çarşısındaki tekkeye bitişik olması (ki bir kapısı da mescid ve tekkeye açılmaktadır) ev ve zaviyenin asırlarca Dabbağların piri ve Anadolu Ahiliği&#8217;nin baş mimarı olarak bilinen, esas adı Şeyh Nasreddin Mahmud b. Ahmed el-Hoyi olan Ahi Evren&#8217;e ait, evde bulunan Evhadeddin Hâmid el-Kimıânî&#8217;nin ehl-i haremi ise, kızı Fatma olup. Ahi Evren&#8217;in karısı olduğundan şüpheye mahal kalmamakladır.40 Dolayısıyla Bacı Teşkilâtı&#8217;nın lideri olan Bu Fatma Hatun&#8217;un Nasreddin Hoca&#8217;nın karısı olup pek çok fıkralarına konu olan Hatun olduğu ortaya çıkmaktadır.41</p>
<p> Moğollar Kayseri&#8217;yi işgal ettikleri zaman Fatma bu evde bulunuyordu. Ve bu evde Mogollara esir düşmüş olmalıdır.42 Ahi Evren ise, 124()&#8217;ta vuku bulan Sa&#8217;du&#8217;d-Din Köpek olayı ile, II. Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;in ölüm tarihi olan 1245 yılları arasında beş sene müddetle Konya&#8217;da tutuklu bulunuyordu.43 Bu yüzden Moğolların Kayseri&#8217;ye girdikleri tarih olan 1243 yihnda Kayseri&#8217;de değildi. Böylelikle Moğolların kılıcından kurtulmuştur. Şüphe yok ki, Dabbağlar Çarşısında kılıçtan geçirilen ve esir edilen Ahiler, Ahi Evren&#8217;in müridleri ve arkadaşları, esir düşen genç kız ve kadınlar, kendi karısıyla arkadaşlarının kız ve karıları, yıkılan ve yakılan yerler Ahilerin evleri ve imalat atölyeleri, yağma edilen mallar da onların malları idi.</p>
<p> Vakıa Evhadeddin&#8217;nin mensup olduğu carikat silsilesindeki şeyhler, kızlarını en önde gelen halîfelerinden birisi ile evlendirmeleri bir tarikat geleneği halinde sürdürülmüştür. Ebu&#8217;n-Necib Ziyâü&#8217;d-es-Sühreverdî (1168) kızını en yakın talebesi ve halîfesi olan Kudbeddin-i Ebherî (1172) ile evlendirmiştir. Kudbeddin-i Ebherî de bu zevcesinden doğan kızını, en önde gelen talebesi Riikneddin-i Sücasi ile evlendirmiştir. Hace Riikneddin-i Şücâsi de Kudbeddin-i Ebherî&#8217;nin kızı olan eşinden doğan kızını talebesi ve halifesi olan Evhadeddin Hâmid el Kirmanî (1237) ile evlendirmiştir.44 Evhadeddin de bu geleneğe uyarak kizi Fatma Hatun&#8217;u en yakin talebesi ve önde gelen halîfesi olan Ahi Evren Hace Nasreddin Mahnıud el-Hoyî ile evlendirmiş oiduğu anlaşılmaktadır. Bu geleneğin Ahi Evren tarafından devam ettirilip ettirilmediğini bilmiyoruz.</p>
<p> Şimdi gene devrin bazı siyasî olaylarını hatırlatarak Fatma Bacı&#8217;nın esaretten dönüşünü ve Kırşehir&#8217;e yani Ahi Evren&#8217;in yanına gidişini görelim:</p>
<p> II. Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;in ölümünden sonra yerine büyük oğlu II. Izzeddin Keykâvus geçti. İzzeddin Keykâvus tahta geçer geçmez babası zamanında tutuklanmış bulunan Ahileri ve Babâî&#8217;leri serbest bıraktı.&#8217;45 Naibu&#8217;s-Saltana olan büyük devlet adamı Celaleddin Karatay, şehzadeler arasındaki taht kavgasını üçlü saltanat formülü ile giderdi. Ancak Karatay&#8217;ın 1254&#8217;te ölümünden sonra IV. Rukneddin Kılıçarslan, Kayseri&#8217;ye çekildi ve kardeşi II. Izzeddin Keykâvus ile taht mücadelesini başlattı. Türkmenler ve Ahiler Keykavus&#8217;u46 Mevlâna ve çevresi ise Kılıçaslan&#8217;ı destekliyordu.47 Moğollardan yardım ve destek gören Kılıçaslan 126l&#8217;de Konya&#8217;yı alarak tek başına tahta oturdu.48 Keykâvus da önce Antalya&#8217;ya oradan da deniz yolu ile İstanbul&#8217;a dayılarının yanına gitmek zorunda kaldı.49 &quot;Menûkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&quot; de bildirildiğine göre. IV. Rukneddin Kılıçaslan&#8217;ın saltanatı zamanında vezir Muinüddin Süleyman, Beylerbeyi Hatıroğlu Şerareddin ve Sahib Ata Fahreddin Ali yardım ve siyasî destek için Hulagu Han&#8217;a gittikleri zaman Moğollar nezdinde esir bulunan Evhadeddin&#8217;in kızı Fatma&#8217;nın serbest bırakılması hakkında teşebbüste bulunmuşlardır. Kendisini ve soyunu tanıtan Fatma&#8217;yı alıp Kayseri&#8217;ye getirmişlerdir.</p>
<p> Bir müddet sonra kendisine nerede ikamet etmek istediği sorulmuş, o da &quot;Babamın arkadaşlarının ikamet etmekte oldukları kulübede ikamet etmek isterim &quot; demis ve oraya gönderilmiştir.,50 Şimdi yukarıda adları geçen devlet adamlarının hayatta olduklan bir sırada bu bilgileri veren &quot;Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin&#8217;in yazarı olaylan yakinen bilmekte ve verdiği bilgiler tarihi olaylara da uygun düşmekledir. Buna gore,<br /> 1243&#8217;te Mogollara esir düşen Fatma&#8217;nın, IV. Kılıçaslan&#8217;ın Moğolların desteği ile tek başına Konya&#8217;da Selçuklu tahtına oturduğu tarih olan 126l&#8217;den bir veya iki yıl kadar önce esâretden döndüğü anlaşılmaktadır. Adları geçen devlet adamlan da bu tarihte Moğollardan askerî yardım sağlamak için teşebbüste bulunmuşlardı.,51 Ne gariptir ki, Fatma&#8217;yı esaretten kurtaranlar iki sene kadar sonra onun kocasını öldüreceklerdir. Burada Şeyh Sa&#8217;di&#8217;nin, bir köylünün Kurdun pençesinden kurtardığı koyunu keserken bıçak altında inleyen koyunun hal lisam ile söylediği: &quot;Seni kurtarıcım sanmışım, meğer hakiki kurdum senmişsin&quot; sözünü hatırlamamak mümkün değildir.</p>
<p> Bu durum &quot;Velâyet-name&quot;de adı geçen Fatma Bac ı&#8217; n ın (Kadıncık Ana) &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin&quot;de Evha- deddin&#8217;in kızı olduğu belirtilen Fatma Hatun ile aynı kişiler olduğunu göstermektedir. Velâyet-name&#8217;de Fatma Bacı&#8217;nın Sivrihisarlı Nureddin&#8217;in kızı olarak güsterilmesi,52 (40), ya yakıştırma veya manevi evlâdı olduğu kastedilmiştir. Nitekim Âşık Paşazade de Hacı Bektaş&#8217;ın Fatma Ana&#8217;yı kendine evlat edindiğini yazmaktadır.53</p>
<p> Gene Velâyet-name&#8217;de anlatıldığma göre, Hacı Bek-taş Anadolu&#8217;ya geldiği zaman Fatma Bacı henüz genç kız imiş ve Hacı Bektaş&#8217;ın Diyar-ı Rûm&#8217;a kadem bastığını erenler meclisinde bulunanlara, Fatma Bacı haber vermiştir.54 Bu haberle hem Hacı Bektaş&#8217;ın Anadolu&#8217;ya geldiği tarihi on senelik zaman içerisinde sınırlamamız mümkün olmakta,55 hem de Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;de, Kayseri&#8217;de Evhadeddin&#8217;in hizmetinde bulunduğu belirtilen ve fakat adı açıklanmayan Türkmen şeyhin de Hacı Bektaş olduğunu anlamaktayız.56 Ayrıca Hacı Bektaş ile Fatma Bacı arasındaki yakınlığın menşei de anlaşılmış oluyor.</p>
<p> Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Menâkıb-name&#8217;sinde belirtildiğine göre, esaret dönüşü nerede ikamet etmek istediği Fatma&#8217;dan sorulmuş o da: &quot;Babamın arkadaşlarının yaşadığı kulübede&quot; diye cevap vermış.57 Babasının arkadaşı olan bu kulübenin sahibi Fatma Hatun&#8217;un kardeş, dayı amca gibi mahremlerinden olmadığına göre kocası olmak lazım gelir. Aksi takdirde Fatma Hatun&#8217;un bu kimse veya kimselerin yanında ikamet etmeyi istemesi dinen caiz olmazdı. Dolayısıyla Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;nin kızı bu sözüyle kocası Ahi Evren&#8217;in Kırşehir&#8217;deki evini kastettiği birçok karinelerle anlaşılmaktadır. Burada enteresan olan bir durumu belirtmekte yarar görüyoruz. Yukarıda belirtildiği gibi Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin yazarı devrin şiddetli siyasî baskılarından dolayı olacak Türkmen şeyhlerin adını zikretmemiştir. Yukarıda sunduğumuz cümlede de ketum davranarak Fatma&#8217;nın ikamet etmek istediği<br /> kulübenin nerede ve kime ait olduğunu açıklamaktan sarf-ı nazar etmiştir. Yani bir işaret zamiri ile kulübenin sahibi -ki iddiamıza göre Ahi Evren&#8217;dir- belirtmiş oluyor. Nitekim aynı mülahazalar sonucu devrin başka yazarları da Ahi Evren&#8217;in adını vermekten kaçınmışlardır. Bunlardan biri de o devrin tarihçisi Aksaray&#8217;lı Kerameddin Mahmud&#8217;dur. Bakınız Ahi Evren Şeyh Nasıreddin Mahmud ve Mevlânâ&#8217;nın oğlu Alaaddin Çelebi&#8217;nin öldürüldükleri olayı58 nasıl anlatıyor: &quot;Kırşehir Emirliği Nııreddin Caca&#8217;ya verildi. Ordıı ile onun iizerine geldi. Bir süre muhasara edildi. Onu kaleden söküp attılar. Hariciler {Tiirkmenler) ki. ona uymuslardi kamilen öldürüldüler&quot;.59»</p>
<p> Burada dikkati çeken bir şey daha var. Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin&#8217;in yazan Evhadeddin-i Kirmân&#8217;nin kızı Fatma Hatun&#8217;un esaretten döndükten bir müddet sonra Şeyh Evhadeddin&#8217;in halifelerinden Şeyh Şihabu&#8217;d- Din&#8217;in kardeşi Şeyh Bedreddin&#8217;in müridlerinden Şeyh Eminü&#8217;d-Din Ya&#8217;kub ile evlendirildiğini,60 Menâkıb-ı Hacı Bektaş-i Veli&#8217;de Fatma Baci&#8217;nin sonradan Molla İdris adlı biri ile evlendirildiğini yazmaktadır.61<br /> Görüldüğü gibi her iki Menâkıb-name&#8217;nin yazarı Fatma&#8217;nın ikinci evliliğinde kocasının adını kaydettikleri halde, daha önce kiminle evli olduğu hakkında bir açıklamada bulunmamışlardır. Menâkıb-ı Hacı Bektaş&#8217;ı yazan Firdevsî-i Rumî, bu eseri Fatma Bacı&#8217;dan 200 küsur yıl sonra, Bektaşî rivayetlere dayanarak yazdığı için Fatma Baci&#8217;nin ilk kocasını bilmeyebilir. Fakat Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin&#8217;in yazan ki, eserini Fatma Hatun hayatta iken yazılmıştır. Fatma&#8217;nın ilk kocasını bilmemesi imkânsızdır. Üstelik Fatma esaretten dönünce falanca ile evlendirildi demiyor. Bir müddet sonra evlendirildi diyor. Bu demektir ki bu yazar Fatma Hatun esaretten döndüğü zaman kocasının sağ olduğunu, Fatma&#8217;nın dönüşünden bir veya iki yıl sonra kocası öldürülünce Şeyh Eminu&#8217;d-Din Ya&#8217;kub62 ile evlendiğini yazıyor. Dolayısıyla bu yazarın Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un adını anmayışı yukarıda belirttiğimiz gibi tamamen Ahi Evren ve çevresindekiler üzerindeki siyasî ve fıkrî baskılar sebebiyledir. Hatta bu yazarın eserinde kendi adını belirtmeyişi de gene bu siyasî ve fıkrî baskı ile ilgilidir. Bu siyasî ve fıkri baskı Mevlânâ&#8217;nın sadık müri di Pervane Muinü&#8217;d-din Süleyman&#8217;nın ve Vezir Taced-din Mu&#8217;tez&#8217;in Türkmenlere karşı sürdürdükleri mücadeledir. Ozellikle Tokat, Sivas, Kırşehir, Aksaray yöresinde bu siyasî ve fikri baskılar daha şiddetli ve acımasız idi. Ahi Evren ve 20 kadar eserinin günümüze kadar meçhul kalması da tamamen bu siyasî terörün ve baskının eseridir.63</p>
<p> ÇOCUKLUK VE ERGENLÎK ÇAĞİ</p>
<p> Fatma Baci&#8217;nin Ahi Evren&#8217;in eşi olduğunu belirledikten sonra şimdi de Fatma Bacı&#8217;dan bahseden yukarıda belirtilen eserde hakkında verilen bilgilerin ışığında hayat hikâyesini sunalım. Yaşadığı dönemin siyasî entrikaları onu da Ahi Evren gibi efsanevî bir şahsiyet halinde kalmaya mahkum etmiştir. Burada gerçek kişiliğinin izleri takip ediimeye çalışılacaktır.</p>
<p> &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmânî&quot;de Fatma Bacı&#8217;nin annesinin huysuz, cahil bir kadın olduğu anlatılmaktadır. Kirmanî bir gün Bakırcılar pazarından (Bazâr-i Nuhhâsân) geçerken tellalın: &quot;Kö&#8217;tü hııylu, kötü yaradılışlı, akılsız. ağzı bozıık bir cariye satıyorum&quot; dediğini duymuş, bütün bu kusurlara rağmen melâmet mesleğinin gereği olarak kendisine riyazet yapılmak nefsini zelil tutmak, insanları da onun şerrinden kurtarmak için bu cariyeyi satın almıştır. Fatma işte bu cariyeden doğmadır.64 Menâkıb- name&#8217;nin yazan bu cariyenin fazla yaşamayıp bir sure sonra öldüğünü de yazmaktadır.</p>
<p> Evhadeddin&#8217;nin bu cariyeyi satın aldığı Bakırcılar Pazarı Kayseri&#8217;de idi.65 Buna göre Fatma Bacı Kirmânî&#8217;nin Anadolu&#8217;ya geldiği 1205 yılından sonra doğmuş olur. Ancak yukarıda belirtildiği gibi Fatma 126l&#8217;den sonra yaptığı evlilikten de bir doğum yapmıştır. Mütehassıs doktorlar bu tarihte Fatma Bacının 50 yaşından fazla olmaması gerektiğini söylüyorlar. Buna gore Fatma Baci&#8217;nin 1213 yılından sonra gelen birkaç yılda doğmuş olması gerekiyor.</p>
<p> &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin&quot;in yazarı Fatma Bacı&#8217;nin anasına bazı kusurlar izafe ettiği gibi Fatma&#8217;nın da küçükken çok yaramaz., söz dinlemez olduğunu, bu itaatsizliği ile babasına sabır riyazeti yaptırdığını, babasının gayretlerine rağmen Kur&#8217;an ve dinî bilgileri öğrenemediği gibi dokuma ve örgü sanatlarını öğrenmesine çalışıldığı halde bu alanda da başarılı olamadığını, gabî (başarısız) olduğunu iddia etmektedir.66 Bu yazarın Fatma&#8217;ya muhalif olduğu ifadelerinden anlaşılmaktadır. Halbuki, aynı yazar Kirmânî&#8217;nin çocuklarının tahsili için özel gayret sarf ettiğini ve diğer kızı Amine Hatun&#8217;a tahsil yaptırdığını sanat ve irfan öğrenmesine de çaba sarf ettiğini bildirmektedir. 67 Gene aynı yâzar ileri gelen devlet adamlarından (Pervane Müinü&#8217;d-Din Süleyman, Sahib Ata Fahreddin Ali) ve büyük şeyhlerin Fatma&#8217;ya saygı duyduklarını yazmaktadır. 68 Fatma eğer gabî, ma&#8217;rifetsiz biri olsaydı bu kişilerden hürmet ve saygı gcire-mezdi. Bu itibarla bu yazann Facma Hatun hakkindaki bu iddialannda samimi olmadığ: muhakkaktır, kaldi ki, &quot;Velâyec-name&quot;de Fatma Ana keşif ve keramet sahibesi, bilgili bir mürşidedir</p>
<p> &quot;Velâyetname&quot;de anlatıldığına göre 69 Hacı Bektaş Anadolu&#8217;ya (Diyar-ı Rûm) girdiği zaman manâ aleminden Anadolu Erenlerine selâm vermiş, bu selâmı ancak Fatma&#8217;ya malum olmuş ve Hacı Bektaş&#8217;ın geldiğini Erenler meclisine iletmiştir. Bu sırada Fatma Bacı genç kız imiş ve erenlere sofra düzmekle meşgul imiş. Bu haber yukarıda da değinildiği gibi Hacı Bektaş&#8217;ın Anadolu&#8217;ya geliş tarihini sınırlamamıza imkân vermektedir. Yukarıda ifade edildiği gibi Fatma 1213 yılından hemen sonra doğduğuna göre Hacı Bektaş en erken 1228 yılında Anadolu&#8217;ya gelmiş olur. Ayrıca Kayseri&#8217;de Battal Mescidi&#8217;nde bir süre Kirmânî&#8217;nin gözetiminde yetişen 70 Türkmen dervişin de Hacı Bektaş olması kuvvetle muhtemel görünüyor. Kirmânî 1232&#8217;de Anadolu&#8217;dan temelli ayrıldığına göre 71 Hacı Bektaş&#8217;ın 1228-<br /> 1232 yılları arasında Anadolu&#8217;ya geldiği belirlenmiş olur.</p>
<p> Şüphesiz Fatma 1228&#8217;den sonra evlenmiş olabilir. Bu tarihlerde Ahi Evren&#8217;in Konya&#8217;ya yerleştiğini görüyoruz. Fatma&#8217;nın da bu tarihten sonra Konya&#8217;ya gelip gelmediğini bilmiyoruz. Gelmiş olsa bile Ahi Evren, 1240&#8217;ta tutuklanınca Fatma Kayseri&#8217;ye dönmüş olmalıdır. 1243 yılında Moğolların Kayseri&#8217;yi muhasarası sırasında Fatma&#8217;nin Kayseri&#8217;de ikamet etmekte olduğunu ve burada çok sayıda genç kızla birlikte Moğollara esir düştüğünü biliyoruz. 72 Ömrünün 15 seneye yakin bir kısmı esarette geçmiştir. Bektaşî rivayetlerinde onun esaret hayatı ile ilgili en küçük bir kayda rastlanmamaktadır. Babasının şöhreti ve babasina duyulan saygıdan ötürü Moğolların kendisine iyi davrandıklarını söylediği rivayet edilmektedir. 73 </p>
<p> FATMA BACİ&#8217;NİN ESARETTEN DÖNÜŞÜ VE Eşi Ahi EVREN&#8217;İN YANİNA GÎTMESÎ</p>
<p> Fatma Baci&#8217;nin 1260 yılından bir veya iki yıl kadar önce esaretten kurtarılıp Anadolu&#8217;ya getirildiğini yukarda geniş olarak açıkladık. Fatma Bacı&#8217;nin esaret dönüşü kocası Ahi Evren&#8217;in yanına Kırşehir&#8217;e gitmiş olması gerekir. Gelişen olaylar da bunu göstermektedir. Tabiî Fatma Bacı&#8217;yı esaretten kurtarıp Anadolu&#8217;ya getiren, yukarıda adları geçen Selçuklu Ümerası, onun babasının Türkmenler arasındaki şöhretinden ve manevî nüfuzu ve itibarından. Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı&#8217;nın siyasî gücünden yararlanmayı düşünmüş olmalılar. Yani Şeyh Evheddin-i Kirmânî&#8217;nin kızı ve Ahi Evren Şeyh Nasreddin Mahmud&#8217;un eşini esaretten kurtarıp eşine teslim etmek suretiyle kendilerini Türkmen çevrelere kabul ettirmeyi, siyasî prestijlerini arttırmayı, Türkmen ve Ahilerin desteğini kazanmayı ve böylece siyasî rakiplerine karşı kamu oyunun desteğini almayı planlamışlardir. Fakat olaylar siyasîlerin umduğu gibi gelişmedi.</p>
<p> Anadolu&#8217;da Türkmenler ve Ahiler bu yönetime itaat etmek istemediler. Yukarıda da değindiğimiz gibi onlar II. İzzeddin Keykavus&#8217;u destekliyorlardı. Denizli, Karaman, Çankırı, Ankara, Aksaray, Kırşehir ve Uç bölgelerde Türkmen ve Ahiler bu yeni yönetime karşı ayaklandılar. Devlet kısa zamanda bu isyanları bastırdı. Devrin tarihçisi Aksarayh Kerameddin, Hâricîler&#8217;in isyanları diye vasıflandırdığı bu isyanların bastırılmalarını &quot;Mum riizgar karşısında sönnıeye mahkumdur&quot; di-yerek 74 &#8216; memnuniyetini ifade etmektedir. Kırşehir&#8217;deki isyan en kanlı bir şekilde bastırıldı. Buradaki isyanı bastırmaya Moğol asıllı Caca oğlu Nureddin memur edildi. İşte bu isyanın bastırılışı sırasında Ahi Evren ve beraberindekiler kamilen kılıçtan geçirildiler. 75 Ahi Evren bu sirada 90 küsur yaşında idi. Mevlânâ&#8217;nın oğlu Alaaddin Çelebi&#8217;nin de bu olay sırasında Ahi Evren ile birlikte öldürüldüğünü tespit etmekteyiz. 76 </p>
<p> FATMA BACİ EREĞLÎ&#8217;DE</p>
<p> &quot;Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmânî&quot; nin yazarının bildirdiğine göre, Fatma Bacı esaretten döndükten bir müddet sonra kendisine nereye gitmek istediği sorulmus o da &quot;Babamın arkadaşlarının yanına gitmek isterim&quot; demiş ve oraya gönderilmiştir. Burada yazar ketum davranarak eşinin ölümünden sonra gitmek istediği yere gönderildi ifadesini kullanmadığı gibi nereye gönderildiğini belirtmemiştir. Aynı yazar eserin bir başka yerinde Fatma Bacı&#8217;nın Şeyh Şehabeddin&#8217;e teslim edildiğini Şeyh Şehabeddin&#8217;in de onu kardeşi Şeyh Bedreddin&#8217;in müridlerinden olan Şeyh Eminuddin Ya&#8217;kub ile evlendirdiğini ve bu evlilikten bir oğlan çocuğu dünyaya geldiğini ve bu çocuğun da yedi yaşında velat ettiğini bildirmektedir.78 Fatma Bacı&#8217;nin babasının arkadaşları olan Şeyh Bedreddin ve Şeyh Şehabeddin kimlerdir ve nerede bulunuyorlar. Bunun tespit edilmesi ile Fatma Baci&#8217;nin hayatının bir bölümü daha aydınlanmış oldu.</p>
<p> Evhadeddin Hâmid el-Kirmânî&#8217;nin (1237) Farsça &quot;Menâkib-name&quot; sinde 79 aslen Ahlat&#8217;lı olup, Missis Kür- kü ve Missis Börkü giymiş iki gencin Kayseri&#8217;de Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin huzuruna geldikleri ve Evhaded-din&#8217;in iki kardeş olan bu gençler hakkında çevresindekilere aşağıdaki bilgileri verdiği anlatılmaktadır. &quot;Bu iki genç zengin bir tacirin oğullarıdır. (Hece-zâdegânend) Babaları ölünce, bu gençlere babalarından külliyetli servet kalmıştır. Abiliğe gönül veren bu salih gençler servetlerirıi Allah yolunda ve Ahilik uğrunda harcamaktalar. Bir imaret yapıp. tefriş edip sofra döşemişler. Ayende ve revendeye hizmet sıınmaktalar&quot; .80 </p>
<p> Burada iki gencin adları, nerede imaret kurduklan belirtilmemiştir. Ancak &quot;Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;nin Gelibolulu Muhyeddin tarafından yapılan tercümesinde bu iki genç kardeşlerin Ereğlili olup, Bedreddin ve Şehabeddin kardeşler oldukları tespit edilmiştir.&#8217; 81  Gelibolulu Muhyeddin, Evhadeddin-i Kirmâni&#8217;nin &quot;Menâkıb-name&quot;sini tercüme ederken, Bediüzzaman Furuzanfer tarafından yayınlanan nüshasından farklı bir nüsha kullanılmıştır. Birçok yerlerde olduğu gibi burada da eserin Farsça aslında bulunmayan bilgiler ihtiva etmektedir. Gelibolulu Muhyeddin tercümesinde bu kabil detaylandırıcı bilgiler bulunduğu gibi dört hikâyenin tamamı, iki hikâyenin büyük kısmı eserin Farsçasında mevcut değildir. Burada bu teknik konu üzerinde daha fazla durmayı gereksiz görüyor ve esas konuya dönüyoruz.</p>
<p> Diğer taraftan Niğde&#8217;li Kadi Ahmed de &quot;el-Vele-dü&#8217;ş-şefik&quot; adlı eserinde Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Ereğli&#8217;de Şeyh Bedreddin Yaman-i Emir ve Şehabeddin Çoban-i Emir adlarında iki talebesi bulunduğunu ve bu iki kardeşin Ereğlili Hace (Tacir) Mevdud&#8217;un oğulları olduklarını yazmaktadır. Kadi Ahmed bu iki kardeşten büyüğü olan Şeyh Bedreddin Yamarı&#8217;ın ulu bir kişi olduğunu belirttikten sonra şu malumatı da vermekledir. 82 Sonradan Mekke&#8217;ye yerleşen Necmeddin-i İsfehanî, 83 Şe-raffeddin-i Mavsilî, 84 Niğde&#8217;ye yerleşen Nasreddin-i Şi-razî, Kudbeddin Ali-i Herakilî&#8217;nin Kayseri Kadısı olan Zahireddin 85 ile arkadaş ve gönüldaş olduklarını, hepsinin bir anadan süt emdiklerini, bu ananın da Ereğlili Şeyh Bedreddin Yaman olduğunu kaydetmekte ve bu yüzden bu kişilerin &quot;Bedrî&quot; olduklarını ifade etmektedir. Niğde&#8217;li Kadı Ahmed&#8217;in tanıttığı Şeyh Bedreddin Yaman ile Şeyh Şehabeddin Coban&#8217;ın &quot;Menakib-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&quot; de adları geçen Şeyh Bedreddin ile Şeyh Şehabeddin oldukları serahaten anlaşılmaktadır. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;de bir başka olay münasebetiyle gene bu iki kardeşten bahsedilmektedir.</p>
<p> Yukarıda açıklandığı üzere Menakib-i Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Farsçasında Fatma Hatun&#8217;un Şeyh Şehabeddin&#8217;e teslim edildiği. Şeyh Şehabeddin&#8217;in de Fatma Hatun&#8217;u kardeşi Şeyh Bedreddin&#8217;in müridlerinden olan Şeyh Emineddin Ya&#8217;kub&#8217;a nikahladığı ve Fatma Hatun&#8217;un bu evlilikten de bir oğlu dünyaya geldiği anlatılmaktadır. Burada gene de Şeyh Şehabeddin&#8217;in nerede olduğu ve Fatma Hatun&#8217;un nereye götürüldüğü belirtilmemiştir. Fakat eserin Gelibolulu Muhyeddin tarafından yapılan tercümesinde Şeyh Şehabeddin&#8217;in Ereğlili olduğu ve Fatma Hatun&#8217;un Ereğli&#8217;ye götürüldüğü ve böylece Fatma Bacı&#8217;nın bir süre Ereğli&#8217;de ikamet ettiği belirlenmektedir. 86 Fatma Hatun&#8217;un Ereğli&#8217;ye gitmesi esaretten döndükten hemen sonra değil, Ahi Evren&#8217;in öldürüldüğü tarih olan Nisan 1261 tarihinden sonradır. Bu tarihce Ereğlili Şeyh Bedreddin&#8217;in hayatta olmadığı, kardeşi Şehabeddin&#8217;in hayatta olduğu anlaşılmakladır.</p>
<p> Buraya kadar sunmuş olduğumuz açıklamalardan Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Ereğli&#8217;de Şeyh Bedreddin Yaman ve Şeyh Şehabeddin Çoban adlarında iki halifesi bulunduğu ve bu iki kardeşin Ereğli&#8217;de bir imaret yaptırmış oldukları anlaşılmış bulunmaktadır. Fatma Bacı&#8217;nın da Ereğli&#8217;ye 87 geldiği ve Şeyh Şehabeddin&#8217;in himayesine girdiği anlaşılmakladır.</p>
<p> Ereğli&#8217;de cami ve zaviye yaptıran ve vakfeden Şeyh Şehabeddin, Ereğilili hace (Tacir) Mevdûd&#8217;un oğlu ve 1237 yılında vefat eden Türkmen sofi Şeyh Evhadeddin Hâmid el-Kirmânî&#8217;nin halifesi olan Şeyh Şehabeddin olup, Anadoludaki ilk ahilerdendir. Niğdeli Kadı Ahmed, onu ve kardeşi Bedreddin Yaman&#8217;ı Emir diye anmaktadır.88  Böylece, bu iki kardeşin Ereğli&#8217;de Emirlik (Yöneticilik) yaptıkları da anlaşılmaktadır. Bu iki kardeşin Kayseri&#8217;de Evhadeddin ile görüşmeleri sırasında orada bulunanlardan biri de Şeyh Kerameddin-i Sufî&#8217;dir. 89 Eğer bu Kerameddin-i Sûfi, Karamanoğullarının ceddi Kerameddin-i Sûfi Nure (Nu-ruh) ise, Ereğlili Bedreddin ve Şehabeddin kardeşlerin Karamanoğulları ile de irtibat halinde bulunduklarını düşünmek gerekir. Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin birçok defalar Ahlat&#8217;a gittiğini biliyoruz. 90 Kızı Amine Hatun, Ahlat&#8217;ta vezirin oğlu İmadeddin ile evli idi. 91 Bu bakımdan Evhadeddin sonradan Ereğli&#8217;ye yerleşmiş olan Hace Mevdûd&#8217;u Ahlat&#8217;tan tanıyor olmalıdır. Muhtemelen bu Hace Mevdûd, Gürcülerin Ahlat&#8217;a baskın düzenleyip, şehri yağma ve tahrip et-cikleri tarih olan 1207 yılından sonra 92 memleketinden göçüp Ereğli&#8217;ye gelip yerleşmiş ve burada ölmüştür. Fatma Bacı&#8217;nın Ereğli&#8217;de kaç yıl kaldığına dair bir kayıt yoktur. Durum öyle gösteriyor ki Ereğli&#8217;ye geldikten bir müddet sonra Fatma Hatun gene himayesiz kalmış ve bunun sonucu olarak Sulucakaraöyük&#8217;e giderek Haci Bektaş&#8217;ın himayesine girmiştir. Onun Ereğli&#8217;den ayrılması, buradaki hamisi Şeyh Şehabeddin ile kocası Emineddin Ya&#8217;kub&#8217;un ölmeleri ile ilgili olmalıdır.</p>
<p> FATMA BACİ SULUCAKARAÖYÜK&#8217;DE</p>
<p> Fatma Baci, Ereğli&#8217;den Sulucakaraöyük&#8217;e gelerek Hacı Bektaş&#8217;ın himayesine girmiştir. Velâyetname&#8217;de Fatma Bacı&#8217;dan daha çok Kadıncık ve Kadıncık Ana diye söz edilmektedir. Hakkında pekçok menkibeler anlatılmaktadır. Hacı Bektaş ile aralarında geçen birçok anekdotlar nakledilmiştir. Hacı Bektaş 1271&#8217;de vefat ettiğine göre bu anlatilan olaylar da bu tarihten önce vuku bulmuş olmalıdır. Bu sırada Hacı Bektaş&#8217;ın iyice yaşlanmış olduğu da anlaşılmaktadır.</p>
<p> Abdal Musa&#8217;nın zaman zaman uç bölgelerden gelerek Fatma Bacı&#8217;yı ziyaret ettiği ve Fatma Bacı&#8217;nın evinde kaldığı bildirilmektedir. Manzum &quot;Velâyet-nâme&quot;de Fatma Bacı&#8217;nın uç bölgelerdekilerle gizli siyasî ilişkiler içinde bulunmasından ötürü Kırşehir Emiri Nureddin Caca tarafından takibata maruz kaldığı haber verilmektedir. 93 </p>
<p> Facma Bacı&#8217;nın Sulucakaraöyük&#8217;te Molla İdris adında biri ile evli olduğu anlatılmaktadır. Önceleri Molla İdris&#8217;in Fatma Bacı&#8217;nın Ahi Evren&#8217;in ölümünden sonra evlendigi eşi Ereğlili Eminüddin&#8217;in başka bir adı olabileceğini veya Velâyetnâme&#8217;nin yanlış bir tespiti olarak Facma Bacı&#8217;nın ikinci kocasının adının İdris olarak kaydedilmiş olduğunu düşünüyordum. Fakat Eninü&#8217;d-Din Yakub&#8217;un Ereğli&#8217;li olduğu ortaya çıkınca Fatma Bacı&#8217;nın Sulucakaraöyük&#8217;te Molla İdris adında biri ile üçüncü bir evlilik yaptığı görüşüne vardım. Ancak Fatma Bacı&#8217;nın Molla İdris&#8217;ten yedi erkek çocuğunun dünyaya geldiğine dair haberler 94 doğru olmasa gerek. Çünkü bu evliliği yaptığı zaman Fatma Bacı&#8217;nın 55&#8217;ten yukan bir yaşta olması gerekiyor. Bu yaşta bir hatunun doğum yapması tabiî değildir.</p>
<p> FATMA BACİ&#8217;NİN ÖLÜMÜ</p>
<p> Menâkıb-ı Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin yazarı Fatma&#8217;dan halen yaşayan bir kişi olarak bahsetmektedir. 95 Ancak bu eserin 1260 yılından sonra ne zaman yazıldığını bilmemekteyiz. Hacı Bektaş&#8217;ın ölümünden sonra Fatma Bacı ona türbe yaptırmıştır. 96 Hacı Bektaş 1271&#8217;de vefat ettiğine göre Fatma Bacı bu tarihten sonra vefat etmiştir. Kırşehirli C. Hakkı Tarım Fatma Bacı&#8217;nın mezar taşının Hacı Bektaş&#8217;ta olduğunu bildirmektedir. 97 Anlaşılan mezar taşında ölüm tarihi kayıtlı değildir. Bu yüzden C. Hakkı Tarım da onun ölümü için bir tarih vermemiştir. Onun Hacı Bektaş&#8217;tan sonra ne kadar yaşadığını belirlemek imkân dahilinde görülmüyor. Abdal Musa Kırşehir&#8217;e döndüğünde Hacı Bektaş&#8217;ın türbesinde bir müddet durmuştur. Bu sırada Fatma Ana sağ imiş. Bu haber onun Hacı Bektaş&#8217;tan sonra bir müddet yaşadığını gösteriyor. Gelibolulu Ali Efendi, Hacı Bektaş&#8217;ı Orhan Gazi&#8217;ye muasır göstermekte, Fatma Bacı ile Hacı Bektaş arasındaki yakınlıktan dolayı onu da Orhan Gazi ile çağdaş saymış oluyor. 98 Tabiî Fatma&#8217;nm Orhan Gazi zamanına kadar yaşamış olması şöyle dursun XIII. asrın son çeyreğine ulaştığını söylemek bile zordur.</p>
<p> C. BACILARIN FAALÎYETLERİ</p>
<p> Geleneksel Türk kadın el sanatlarının ne kadar çeşitli, kaliteli ve yüksek değerde olduğu çok iyi bilinen bir husustur. Son asırda sosyal ve kültürel yapımızda meydana gelen hızlı değişme, makinanın iş hayatına girmesi bu geleneksel kadın el sanatlannın gerilemesine, birçok sanat kollarının tamamen yok olmasına ve unutulmasına sebep olmakla birlikte hâlâ az değişmeye uğrayan yörelerde bu sanatların devam etmekte olduğu bilinmektedir. Şüphesiz bu Türk kadın el sanatları çok çeşitlidir. Çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, oya ve dantelcilik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık ve çeşitli kumaşların imal edilmesi ve bunlardan giysi yapımı bütün bunlar kadınları meşgul oldukları sanat alanlarıdır. Bütün bu sanat kolları Türk kadınlarının uğraştığı iş alanları olmuş, asırlarca analardan kızlarına intikal etmiştir. Anadolu Selçukluları zamanında da bütün bu sanat kollarının mevcut olduğunda şüphe yoktur. Ancak burada sadece kaynaklarda mevcut bilgilerle sınırlı kalarak Bacı Teşkilâtı mensubu hanımların meşgul oldukları sanat kollarından söz edilecektir. Ayrıca bu teşkilâtın üyesi olan hanımların, sosyal, kültürel ve askeri faaliyetleri de gene kaynaklara yansıdığı ölçüde dile getirilecektir.</p>
<p> 1. SAN&#8217;AT VE MESLEKTE İNTİSAB</p>
<p> Ahilikte olduğu gibi Bacilar da sanatlarını gelenek halinde sürdürmüşlerdir. Bu sanat geleneği hanımlar arasında nesilden nesile intikal etmiştir. Bu gelenekten kopmamak ve bu geleneği devam ettirmek için ahilikte de Bacilar arasinda da bir şiar olarak devam ettirilmiştir. Tasavuf eğitimde bir Şeyhe intisab etmeden irşadın mümkün olmayacağı gibi Ahilik ve Bacılık mesleğinde de bir üstattan el almadan veya bir üstadın rehberliği olmadan bir sanata sahip olmak caiz görülmemiştir. Fatma Bacının babası Şeyh Evhadeddin Kirmânî&#8217;nin Malatya&#8217;daki Halifesi Şeyh Fahreddin Hasan Malatya&#8217;da bir zaviye yaptırmış, zaviyeye su te&#8217;min etmek için de bir kuyu inşa ettirmiştir. Evhadeddin bu kuyuyu görünce çok beğenmiş, kuyuyu yapan ustaya bu sanatı kimden öğrendiğini sormuş; usta da kimseden öğrenmediğini kendi kendine bu sanatı icat ettiğini ifade edince Şeyh Evhadeddin hemen bu kuyuyu doldurtmuştur. Kendisine bu davranışının sebebini sorduklarında: &quot;bir usta mesleğini o mesleğin üstadından öğrenmemişse, yani intisabı yoksa meydana getirdiği eserde kudsiyyet ve haysiyyet olmaz&quot; demiştir. 99 </p>
<p> Tasavufta şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, kaidesi uyarınca bir şeyhe intisab etmeden kişi tasavuf yolunda veya maneviyatta ne kadar yükselirse yükselsin makbul ve mübarek olamayacağı gibi Ahilik ve Bacılıkta da bir üstada intisab etmeden sanatkâr olmak makbul ve mübarek sayılmamıştır.</p>
<p> Bacılık aynı zamanda bir eğitim ve öğretim ocağıdır, bu durumda sadece sanatkar yetiştirmek amacıyla eğilim ve öğretim sürdürülmez. Aynı zamanda mal üretmek ve topluma hizmet sunmanın usul ve erkânı da talim edilir. Bir Ahi işyerinde belirlenen kaidelere riayeti sağlamak için o işyerinde sanat öğrenmeye talip olan çırak, yamak ve kalfalar başlarındaki ustaya bir müridin şeyhe intisap etmesi gibi intisap etmek durumunda idiler. Bacılar arasında da bu kaidenin geçerli olduğu muhakkaktır. Kezâ her Ahi işyerinde bir üstat (şeyh) ve o şeyhe iman derecesinde bağlanan çırak, yamak ve kalfalar arasında sarsılmaz bir hiyerarşi bulunmaktaydı. Bu işyerinde çalışanlar dinî ve ahlakî bilgilerile techiz edilir ve bunun uygulamasına titizlikle riayet edilirdi. Şüphe yok ki bu prensipler ve uygulamalar Bacılar arasında da geçerli idi.</p>
<p> 2. ÖRGÜCÜLÜK VE DOKUMACILIK</p>
<p> Şimdilik Bacıların örgücülük ve dokumacılık dışındaki sanat kollarından hangileriyle uğraştıkları hakkında sarih malumatımız yoktur. Ahiler gibi Bacılar da Kayseri&#8217;deki iş yerlerinde toplu olarak çalıştıklarına göre, kadınlar arasında da çeşitli sanat kollarının bulunması ihtimal dahilindedir. Yukarıda sözü edildiği gibi Bacı iş yerlerinde halı kilimden başka giyim sanayinin varlığını söylemek mümkündür. Ancak kaynaklar bu konuda herhangi bir açıklamada bulunmamışlardır. Fakat bazı haberler bu konuya ışık tutar nitelikledir.</p>
<p> Aşık Paşazade, Bektaşîlerin; Yeniçerilerin başlarına giydikleri tacın (Ak börk) Bektaşîlerin icadı olduğu iddiasını söz konusu ederek bu iddiayi reddetmekte, sonra da bu ak börk ün Orhan Gazi zamaninda Bilecik&#8217;te ortaya çıktığını, Bektaşîlerin bu ak börkü giymelerinin sebebinin de bir Bektaşî şeyhi olan Abdal Musa&#8217;nın Yeniçerilerle savaşlara katıldığını ve Yeniçerilerden bir ak börk alıp giydiğini, sonra vilayetine (Kırşehir) bu ak börkü ile donüp gazilerle birlikte savaşlara katıldım diye övündüğünü yazmaktadır. 100 Âşık Paşazade Bektaşîlerin Abdal Musa&#8217;ya bu börke ne ad verildiğini sorduklarında o da: &quot;Buna bükme elif taç derler&quot; dediğini de sözlerine eklemektedir.</p>
<p> Abdal Musa&#8217;nın Fatma Bacı&#8217;ya yakınlığı bilinmekledir. Fatma Bacı&#8217;nın Bacı Teşkilâtının ilk kurulduğu yer olan Kayseri&#8217;de Külahduzlar Mahallesinde bulunduğunu ve Bacıların burada örgü ve dokumacılık yaptıklarını belirtmiştik. Kayseri&#8217;deki bu mahallenin Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra Kırşehir&#8217;e giden, Fatma Bacı&#8217;nın , burada da aynı sanatı devam ettirmiş olacağı tabiidir. Dolayısıyla Abdal Musa&#8217;nın başındaki ak börkün (Bükme elif taç) Bacıların Kayseri ve Kırşehir&#8217;deki Külahduzlar Mahallesinde imal ettikleri külahlardan olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Yeniçerilerin börklerinin menşei aydınlanmış oluyor. Yukarıda detaylı olarak açıklandığı üzere Kırşehir&#8217;de Ahilerin katliama tabi tutulması, diğer Orta-Anadolu şehirlerinde takibata uğramaları onların uç bölgelere hicret etmelerine yol açmıştır. Şüphesiz Bacılar da Ahilerle birlikte uç bölgelere gidip sanatlarını burada devam ettirdikleri muhakkaktır. Bu bakımdan Âşık Paşazade&#8217;nin sözünü ettiği bükme elif taç yani Yeniçerilerin külahlarını Bacıların imal ettiği ve menşei Kayseri&#8217;deki Külahduzlar Mahallesinde imal edilen külah modeline dayandığı kesinlik kazanmakta ve Âşık Paşazade&#8217;nin bu konudaki yorumu eksik ve hatta maksatlı olduğu görülmektedir.</p>
<p> Etlâkî de Uç Beyi Mehnıed Bey&#8217;den bahsederken bu ak börkleri kastederek şimdi giyilen beyaz külahların bu Mehmed Bey&#8217;in icadı olduğunu ileri sürmektedir. 101 Bu açıklamalardan sonra Bacıların sadece külah değil başka giyim eşyası imal ettiklerini kabul etmemek mümkün değildir. Hatta Yeniçerilerin sadece ak börkleri değil, diğer giysileri de Bacıların atölyelerinde imal edildiğine muhakkak nazarıyla bakılabilir. Böylece Osmanlıların kuruluş dönemindeki askeri kıyafetlerin (Uniforma) Bacılann eseri olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p> Bacıların meşguliyet alanlarından biri de hiç şüphesiz dokumacılık ve örgücülük olmalıdır. Ancak bu konuda fazla bir şey bilmemekteyiz. Evhadeddin-i Kirmâ-nî&#8217;nin &quot;Menakibname&quot;sinde, Kayseri&#8217;deki Kirmânî&#8217;nin müritlerinin İstanbul&#8217;a ve diğer Hıristiyan beldelere halı ve kumaş ihraç ettikleri bildirilmektedir. 102 Bu halı ve kumaşların da gene Ahilerin Kayseri&#8217;de kurdukları sanayi sitesinde dokunup örüldüğünde şüphe olmadığı gibi, bu sanayi sitesinde &quot;Külahduzlar&quot; çarşısının olduğu yerde Bacıların dokuma ve örgü tezgahları bulunduğu da anlaşılmaktadır. Ahilerle birlikte Bacılar da Orta Anadolu&#8217;dan Uç bölgelere hicret edince, bu sanatlarını da beraberlerinde götürmüşlerdir. Bu Uç bölgelerinde kurulan Germiyanoğulları ülkesinde halı, kumaş ve tülbent (Dil-bend) bez imal edilip ihraç edildiği kaynaklarda yazılır. 103 </p>
<p> Numuneleri günümüze kadar gelen Anadolu Selçukluları devrinin o meşhur halı ve kilimlerinin Bacıların dokuma atölyelerinde imal edilmiş ve geliştirilmiş olduğunu söylemek meseleyi idealize etmek değil, belki bir realiteyi ifade etmek olacaktır. Bu gerçeğe dayanarak Fatma Bacı&#8217;nın örgücülük ve dokumacılık sanatı öğrenemediğine dair &quot;Menâ-kıb-i Evhadeddin-i Kirmânî&quot;nin yazarının öne sürdüğü iddiasında samimi olmadığını bir kere daha vurgulamış olalım.</p>
<p> Sadreddin-i Konevi &quot;Vasiyetname&quot;sinde öldüğü zaman hocalarından Muhyeddin İbnü&#8217;l-Arabî&#8217;nin gömleğini kendisine kefen olarak giydirmelerini, Şeyh Evhadeddin Kirmânî&#8217;nin seccadesini de üzerine örtmelerini ve öylece defnetmelerini istemektedir. 104 Fatma Bacı&#8217;nın babası olan Evhadeddin Kirmânî&#8217;nin burada sözü edilen seccadesinin Bacıların dokuma tezgahında dokunmuş olduğunu düşünüyorum. Kıymetli bir seccade olmalı ki, Konevî bunu bir hatıra olarak saklamıştır. Eğer sağlam kalmış ise bugün bu seccade Konevî&#8217;nin lahdi içinde bulunuyor.</p>
<p> Bacı Teşkilâtı başlangıçta ahilikle birlikte Kayseri, Konya, Kırşehir, Ankara, Larende gibi büyük yerleşim merkezlerinde kurulmuştur. Moğollar Anadolu&#8217;yu işgal ettikten sonra iktidarlarına karşı direnen Ahi ve Türkmenlerle mücadele etmişler, bir çok yerlerde katliamlar gerçekleştirmişlerdir. Bütün Anadolu&#8217;da Ahiler ve Bacılar takibata maruz kalmışlar, işyerleri, malları ellerinden alınmıştır. Bu durum Ahi ve Bacıların uç bölgelere veya Moğol zulmünün ulaşamayacağı ücra yerlere göçmelerine yol açmıştır. Bacıların lideri Fatma Bacı da Kırşehir Emiri Moğol asıllı Nureddin Caca&#8217;nın takibatı sonunda Kırşehir&#8217;de duramayarak Sulucakarahöyük&#8217;e göçtüğü Velâyetname&#8217;de anlatılmaktadır. 105 Keza, Niğdeli Kadı Ahmet de Türkmenlerin köylere kaçmış olduklarını bunların da yakalanıp yokedilmeleri gerektiğini yazıyor. 106 Böylece, Türk el sanatları bu arada halıcılık da şehirlerden köylere yayılmaya başlamış ve Türkmen kadınlar köylerde halı ve kilim yanında diğer el sanatlarını icra etmeye başlamışlardır. Bu siyasî gelişmeler Ahi ve Bacılığın köylere yayılmasının en önemli amilidir. Özellikle Orta Anadolu&#8217;dan Uç bölgelere göçen Bacıların bu bölgelerde faaliyetlerini sürdürdükleri görülmektedir.</p>
<p> Bugün Konya&#8217;nın 40 km. kadar kuzeyinde Başara adlı bir köy vardır ve bu köyde menşei tarihin derinliklerine uzanan ve belli bir desen ve motif üzerinde dokunan halılar günümüze kadar devam etmiştir. Bu halılar dokundukları köye izafeten &quot;Başara Halısı&quot; diye bilinirler. Bu köy adını Ahi Başara&#8217;dan almıştır. Ahi Başara ise Ahi Türk&#8217;ün kardeşi yani Mevlânâ&#8217;nm dostu Hüsameddin Çelebi&#8217;nin amcasıdır. Ahi şecerenamelerinde adı geçer. 107 Eflâkî de, Menâkıb&#8217;ül-ârifîninde ondan bahsetmiştir. 108 Önceleri Konya&#8217;da yaşıyorken daha sonra Moğollann zulmünden kaçarak bu köye yerleşmiştir. Bacıların Ahilerle ilgisi göz önünde bulundurulursa Başara halılarının bu köye yerleşen Ahilerin kız ve hanımlarına yani Bacı Teşkilâtı üyelerine dayandığı söylenebilir. Anadolu&#8217;nun muhtelif yörelerinde tanınan halı modellerinin menşeine bu metotla yaklaşılabileceği inancımızı da burada belirtmiş olalım.</p>
<p> Gene Konya&#8217;nın 20 Km. kuzey istikametinde Ulumuhsine ve Kiçimuhsine adlarında yan yana iki köy var. Bu köylerin Selçuklular zamanına uzanan bir geçmişi var. Bu iki köyde de, bu iki köye has halı ve cicim model ve motifleri meşhurdur. Bilindiği gibi Muhsine kadın ismidir. Bu iki köyde dokunan halı ve Cicimlerin menşei de bu köylere adlarını veren Ulu Muhsine ve Kiçi Muhsine adlı Bacılara dayanmaktadır. Nitekim bu köyün halkı Kiçi Muhsine ve Ulu Muhsine&#8217;nin iki kardeş olduklarına düşmandan kaçıp bu köylerdeki mağaralara saklandıklarına ve bu iki köyün adı geçen iki kardeş tarafından kurulduğuna inanmaktadırlar. Bu düşman da şüphesiz Moğol iktidarı olmalıdır. Bu iki köyde dokunan halı ve cicimlerin üzerinde araştırma yapan Belkis Acar Hanim da Kiçimuhsine köyünde do- kunan halı ve kilimlerin bir menşe&#8217;e dayandığına inanmakta, bir tarikat lideri tarafindan bu halı ve cicim modellerinin buraya getirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır ki, doğru bir tahmin yürüttüğü söylenebilir. 109 </p>
<p> 3. BACİLARİN ASKERÎ FAALİYETLERÎ</p>
<p> Bacıların diğer bir hizmet ve faaliyet sahaları askerîdir. Islam öncesi çağlarda Türk kadınlarının binicilik ve atıcılıkta usta oldukları savaşlara katıldıkları iyi bilinen bir husustur. Islam&#8217;dan sonra da bu geleneğin devam ettiği görülür. Ravendi, Harezmlilerle Iraklılar arasında cereyan eden 1197 yılındaki savaşları anlatırken &quot;Harezmli kadınlar zırhları giydi ve her kadın elli Iraklıyı önüne katıp sürüyordu 110 derken bu Türk kadınları anlatmaktadır. İbn Battuta&#8217;da bir çok Türk ilinde özellikle Özbekler arasinda &quot;Havâtîn&quot; (Hatunlar) diye tanıttığı Türk kadınların çeşitli faaliyetlerine şahit olmuştur. 111 </p>
<p> Moğolların 1243 yılında Kayseri&#8217;yi muhasara sırasında Bacı örgütüne mensup kadınların şehrin savunmasına fıilen katıldıklarını ve teşkilât olarak savaştıklarını görüyoruz. Dulkadiroğullarının otuzbin silahlı kadın askere sahip olduklarına dair haberde 112 mübalağa olsa bile bu beylik döneminde Bacıların ne denli faal olduklarını göstermesi bakımından önem taşır. Dulkadiroğullarından Alâuddevle&#8217;nin Kırşehir&#8217;deki Ahi Evren Türbe ve Zaviyesini yaptırması 113 bu beylik döneminde Ahi ve Bacı Teşkilâtının kurucusuna ilgi duyulduğu, dolayısıyla bu iki teşkilâtın devlet tarafindan himaye gördüğü anlaşılmaktadır. Uç bölgelerde Türkmen aşiretler arasında savaşçı kadınlann bulunduğu bilinmektedir. Hiç şüphe yok ki, bu kadınlar da Bacı Örgütü mensupları idiler.</p>
<p> 4. MîSAFİR AĞIRLAMA</p>
<p> Bacılarin en iyi bilinen faaliyet alanlarından biri de Ahi tekke ve zaviyelerinde misafir edilen ve barındırılanların ağırlanması ile ilgili hizmetlerdir. Ahi Teşkilâtının kuruluşunu hazırlayan sebeplerden biri de o dönemde kitleler halinde insanların yerlerinden yurtlarından kopup Anadolu&#8217;ya gelmelerinin yarattığı problemlere çare arama gayretleri olmuştur. Bu göçler Anadolu&#8217;nun İslâmlaşmasını hızlandırmaktaydı. Bu bakımdan Anadolu&#8217;ya yerli gelen bu insanların kısa bir süre de olsa barındırılmaları , ağırlanmaları ve böylece yeni ortama uyumları sağlanmalıydı. Işte kuruluşundan itibaren Ahi Tekke ve zaviyeleri böyle bir hizmeti ifa etmekteydi. Bacılar da bu Tekke ve zaviyelerde konuk edilenlerin iaşe ve ibatesi hizmetini yürütmekteydiler. Hacı Bektaş&#8217;ın Menâkıb-name&#8217;sinde Hacı Bektaş Anadolu&#8217;ya kadem bastığı zaman Fatma Bacı&#8217;nın henüz genç kız olduğu, erenlere yemek pişirmek ve sofra düşmekle meşgul Hacı Bektaş&#8217;ın geldiğini erenler meclisine haber verdiği anlatılmaktadır. 114 Bu haber hem Hacı Bektaş&#8217;ın Anadolu&#8217;ya geldiği zaman (1228) Bacı Teşkilâtı&#8217;nın kurulmuş olduğunu, hem de Hacı Bektaş&#8217;ın da Anadolu&#8217;ya geldiğinde bir süre Ahi misafirhanelerinde kaldığını göstermektedir</p>
<p> Seyyah İbn Batuta Anadolu&#8217;nun birçok yörelerinde Ahilerin misafirperverliğine şahit olduğu gibi bu misafirhanelerde Türkmen kadınların hizmet, izzet ve ikramlarından da övgü ve hayranlıkla bahsetmiştir. 115 Ibn Batuta&#8217;nın sözünü ettiği bu misafirhanelerde iaşe ve ibate işleri Bacı ülküsüne gönül vermiş Türkmen kadınlar tarafindan yürütülmekte idi. Velâyetname&#8217;de Fatma Bacı&#8217;nın kimsesiz ve yoksulları barındırması, misafirleri ağırlaması, kızlarla imece usulü ile birtakım işleri yürütmesine dair çeşitli haberler vardır.</p>
<p> &quot;Menakib-i Evhadeddin-i Kirmânî&quot;de Fatma Bacı&#8217;nın babası Şeyh Evhadeddin&#8217;in çevresindekilere yolcu ve kimsesizlerin yedirilip, içirilmesi ve barındırılmalarına dair öğütlerde bulunduğu yolundaki haberler yanında 116 yolcu ve misafirlerin temizliklerine, çamaşırlarının yıkanmasına da önem verdiği, bu tür işleri yapmaktan kadınların büyük sevap kazanacaklarını telkine çalıştığı görülmektedir. 117 Hatra Kirmânî, Ahiliği: Malını ve servetini cömertçe yolcu, yoksul ve muhtaca harcamayı ülkü edinmek olarak tarif etmektedir. 118 </p>
<p> 5. BACİ TEŞKÎLÂTİ&#8217;NİN DİNİ- TA SA VVUFİ FAALİYETLERİ</p>
<p> Bacılar dinî ve kültürel faaliyetlerini bir tarikat disiplini ve metodu içinde sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan yoğun bir tarikat faaliyeti içinde oldukları görülmektedir. Fuat Köprülü de bunu farketmiş ve Bacıyân-ı Rum kadınlara mahsus bir tarikat adı olabileceği ihtimali üzerinde de durmuştur. Yukarıda da ifade edildigi gibi Bacılık, Ahiliğin kadınlar koludur. Bu itibarla Bacıları Ahilerden ayrı düşünmek yanlış olacağından kadınlara mahsus bir tarikat olarak görmek de yanlış olacaktir. Bu bakımdan Baciyân-ı Rûm belli bir tarikatın kadın müridlerinin meydana getirdigi bir cemaattir demek daha doğru olur inancındayız. Bu cemaatın haliyle kadın mürşideleri ve şeyhleri olacaktır. İşte Fatma Bacı ve kız kardeşi Amine Hatun birer mürşide idiler. Nitekim Rus bilgini Gordlevsky de XVI. asır başlarında İstanbul&#8217;da &quot;Ayşe Bacılılar&quot; diye bir kadınlar cemaatinin (Tasavvufî cemaat) bulunduğunu tesbit etmiştir. 119 1512&#8217;de ölen Ayşe Bacı bu kadınlar cemaatinin lideri olduğu gibi Fatma Bacı da Bacıyân-ı Rûm&#8217;un lideridir.</p>
<p> Anadolu&#8217;da tarikat şeyhlerinin hanımlarına &quot;Ana-baa&quot; denir. Sünnî muhitlerde hanımların erkeklerle birlikle sohbet meclislerine katılmaları, zikır, semâ ve diğer tasavvufî ayinleri birlikle yürütmeleri caiz görülmediği için ana-bacıları şeyh ile müridleri arasında vasıta olmaktaydılar. Şeyhin talimat ve uygulamalarını ana-bacılar, hanımlara intikal ettirirlerdi. Böylece hanımlar arasında dinî-tasavvufî eğitim ve öğretim sürdürülmekteydi. Selçuklular zamanında Bacıyân-ı Rûm&#8217;un dini-tasavvufî faaliyetleri, Osmanlılar zamanında ana-bacılar tarafından devam ettirilmiştir.</p>
<p> Bacı Teşkilâtı&#8217;nın üyeleri genç kızlar ve kadınlar erkeklerle bir arada zikir, sema ve sohbet meclislerinde bulunuyorlardı. Bu yüzden o dönemde Türkmen Şeyhler sürekli olarak bazı çevrelerin Türkmen Şeyhlere her kötülüğü mubah sayan anlamına gelen &quot;Mübahi&quot; veya &quot;Ibahiyeci&quot; diyorlardı. Bu yüzden Türkmenlerle mücadele halinde olan devlete de yardımcı oluyorlardı.</p>
<p> Şunu da belirtelim ki, kadın erkek bir arada sema ve zikir meclislerinde bulunma adeti ilk olarak Anadolu Selçukluları zamanında görülen bir şey olmayıp çok eskiden beri mutasavviflar arasında uygulanmakta idi. 120 Ibnü&#8217;1-Cevzi &quot;Telbisu iblis&quot;inde mutasavvifların bu adet ve geleneklerini kınamaktadır. 121 X. asir mutasavviflarından Ibnü&#8217;1-Hafîf eş-Şirazi,122 Ebu Hulman es-Sufi ve Nasrabadi nin bu meşrepte mutasaviflar olduklan bilinmektedir.</p>
<p> Anadolu Selçukluları zamanında bu meşrebin öncüsü Fatma Bacı&#8217;nın babasi Evhadeddin-i Kirmânî idi. O bu meşrebinden dolayı birçok defalar tenkitlere maruz kaldığı &quot;Menâkıb-name&quot;sinde anlatılmaktadır. 123 Muhalifleri ona Mübahi, Zerrak, Şahidbaz diyorlardı. Ona muhalif olanların başında da Mevlânâ gelmektedir. Mevlânâ&#8217;nın meclisinde Kirmânî&#8217;nin genç delikanlılarla sema&#8217;a durduğu fakat çok iffetli olup, kötü birşey yapmadığı söylendiği zaman Mevlânâ da: &quot;Keşke o kötülüğü yapsaydı da bu adet sona erseydi. (Kötü bir yol olduğu bir an önce anlaşılmış olaydı) Bu yolda gidenlerin günahı Kirmânî&#8217;nin boynuna&quot; demiştir. 124 </p>
<p> Sadeddin-i Hammuî (1252) de Halep&#8217;te düzenlenen bir sema meclisine Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî ile birlikte katılmıştı. Bu sema meclisinde hanımlar da bulunmuşlardı. Sadeddin-i Hammuî, bu mecliste, sema sırasında Kirmânî&#8217;nin ka-dınları nazargâh kıldığını görmüş ve bilahare kendisine bir mektup yazarak bu adetine itiraz etmiştir. Kirmânî de &quot;Benim nâmahreme baktığımı gördüğüne göre o kendisi de bakıyormuş demek. Dolayısıyla itirazda bulunması doğru değildir&quot; demistir 125 </p>
<p> Sadeddin Konevi&#8217;nin talebesi Cendli Müeyyedüddin&#8217;in bildirdiğine göre birileri Kirmânî&#8217;ye kadınlarla bir arada oturmasının kendisine zarar vereceğini hatırlatmışlar, o da &quot;Kadınlarla bir arada olduğum aklımdan bile geçmiyor&quot; diye karşılık vermiştir. 126 Niğdeli Kadı Ahmed (1340) garazkârlık numunesi göstererek Niğde, Aksaray çevresinde toplukluların kadınlı erkekli tasavvufî sohbet meclislerinde bulunmalarını, kız ve karılarını başkalarına Pişkeş etme şeklinde anlatmakta, Salih Peygamber zamanındaki kötülüklerin bu Taptuklulat arasında yürürlükte oldugunu öne sürmektedir. 127 </p>
<p> Kirmâni&#8217;nin kadınların eğitim ve ögretimine büyük bir önem verdigi anlaşılmakladır. Her iki kızına da düzenli tahsil yaptırdığı gibi el sanatları öğrenmelerine de özel gayret sarf etmiştir. Aslında ona yönelen saldırılar onun bu anlayışına yöneliktir. Ahi Evren&#8217;in de şeyhinin yolunda olduğu gerek eserlerinden gerek uygulamalarından anlaşılmakladır. Bunlardan başka bu Türkmen şeyhin kızlarını tasavvuf eğitiminden geçirdiği de görülmektedir. 128 Hacı Bektaş &quot;Velâyet-name&quot;sinde Fatma Hatun&#8217;un büyük bir mürşide olduğu, yalnız genç kızları ve hanımları değil erkekleri de irşad etmekte olduğu anlatılmaktadır. Kesil ve kerameclerinden birçok örnekler verilmiştir. Menâkıb-ı Evhadeddin&#8217;de onun bu yönü hakkında herhangi bir açıklamada bulunulmamıştır. Fakat Ebu&#8217;n-Necib es-Suhreverdi&#8217;nin (1170) soyundan gelen Ruknu&#8217;d-Din es-Sucâsî&#8217;nin (1210) kızından doğmuş olan Şeyh Evhadeddin&#8217;in diğer kızı Amine Hatun&#8217;un tahsil durumu ve tasavvulî faaliyetleri hakkında önemli açıklamalarda bulunulmuştur. Burada anlatıldığına göre Amine Hatun çok âlime, lazile ve zahidedir. Ahlat&#8217;da vezirin oğlu ile evli idi. Bilahere kocasından boşanınca Şam&#8217;a yerleşmiş ve orada irşad faaliyetlerini sürdürmüştür. Orada onsekiz hanikâhın şeyhliğini yaptığı irşad ve tarikat dersleri verdiği anlatılmaktadır. 129 </p>
<p> Amine Hatun burada (Dimaşk) Alaaddin Keykubad&#8217;ın komutanlanndan Emir Mubârizu&#8217;d-Din Câv-li&quot;nin babası adına yaptırdığı zaviyede bulunuyordu. 130 Babasının ölümünden sonra da o, uzun süre Şam&#8217;da oturmuştur. Adı geçen Menâkıbname&#8217;nin yazarı, eserini yazdığı zaman onun hala yaşamakla olduğunu bildirmekledir. 131 Buna gore Amine Hatun da Fatma Bacı gibi XIII. asrın üçüncü çeyreğine kadar yaşamıştır.</p>
<p> Gene Kirmânî&#8217;nin Menâkıb-name&#8217;sinde anlatıldığına göre, Kirmânî&#8217;nin Halifesi Zeyneddin Sadaka&#8217;nın Konya&#8217;daki zaviyesinde (Zaviye-i Sadr-i Hakim) hanım müridler (Fakiregan) de erkeklerle birlikle zikir ve sema meclislerine katılmışlar ve baş örtülerini de açmışlardı. Zeyneddin Sadaka bu durumdan haberdar edilince çok üzülmüş ve mürîdelerin bundan böyle başlarını örtmelerini ve namahremden sakınmalarını, aksi halde kendilerini cezalandıracağını bildirmiştir. 132 Meşhur Hanbelî müctehid İbni Teymiye (1337) &quot;Mübahi&quot; diye Evhaded- din el-Kirmâni&#8217;nin müridlerini tenkid ederken, şüphesiz gene Türkmenlerin kadınlı erkekli zikir meclislerinde bulunmaları şeklindeki adetlerini kasdetmektedir. 133 İbn Teymiye zamanında Bacıların Şam&#8217;da faaliyetlerini sürdürmekte oldukları anlaşılmaktadır.</p>
<p> Genel olarak İslâm dünyasında bu tür hareketler tasvip görmemiştir, aslen Buharalı olup, Dimaşk&#8217;a yerleşen Alau&#8217;d-Din Muhammed (1438) &quot;Faslu&#8217;l-hilab&quot; adlı eserinde 134 bazı kıssa (hikaye ve destan) anlatıcıların mescidlerde kadınlı erkekli veya sırf kadın cemaatı önlerine alarak onlara kıssa anlatıklarını bildirmekte ve bu uygulamanın caiz olmadığını, mescidlerin bu amaçla kullanılamayacağını, devlet adamlarının bunu önlemeleri gerektiğini vurgulamağa çalışmaktadır. İşle Selçuklular zamanında Türkmen hatunlar da belli yerlere kadınlı-erkekli sohbet meclislerine giriyor ve kültürel faaliyetlerde bulunuyorlardı. Bununla beraber hemen her dönemde sofî mürşideler olmuş ve çeşitli dinî ve tasavvufî sohbet meclislerine kadınlar da katılmışlardır. Dinî ve tasavvufî alanda meşhur olmuş, şâir, âşık, vecd sahibesi pek çok hatunlar vardır. 135 </p>
<p> Evhadeddin, kendisine yöneltilen bütün tenkid ve itirazlara rağmen meşrebini pervasızca uygulamaktaydı. Sık sık düzenlediği sema meclislerine hanımlar da katılıyorlardı. Sema&#8217;a giren gençlerin ellerine güzelliklerine cazibe versin diye birer kandil verir ve gece karanlıkta onların arasında kendinden geçinceye kadar sema ederdi.136 O&#8217;nun koyduğu bu adet ve uygulaması bugün Anadolu&#8217;da kız ve erkek grupların birlikte oynadıkları &quot;Çayda çıra&quot; diye bilinen bir millî oyunda devam etmektedir. Bu geleneğin Bacılar&#8217;dan kalma olduğunu söylemek istiyoruz.</p>
<p> DİPNOTLAR</p>
<p> 1. A.g.e, s. 205. Burada Ahi ve Bacı kelimeleri Türkçe. Abdal ve Gazi kelimeleri Arapça olup. Farsça çoğul eki ile çoğul yapılmışlardır.</p>
<p> 2. &quot;Bahşi&quot; Türkçe veya Moğolca bir kelime olup, burada Hacı kelimesi gibi bu kelime de Farsça çoğul eki ile çoğul kılınmıştır.</p>
<p> 3. Futuvva. Studien Islamica, V. 294-291.</p>
<p> 4. &quot;Bahşi&quot; İslâmdan önce Türkler arasındaki ruhbaniarı ifade eder. Arapçası &quot;Murcaz&quot;dır. Kendilerinden bir takım harikuladelikler zuhur eden bu Bahşilar, Bu san&#8217;atları ile halkı kendilerine bağlamaktaydılar . Sadreddin Konevi&#8217;nin talebelerinden olan Cendli Müeyyedüddin&#8217;in (700/1300) anlattığına göre, VII (XIII). Asrın başlarında Hitay&#8217;dan Maveraünehir&#8217;e gelen bir bahşi, bölgenin müslüman halkı üzerinde de etkili olnıuş, meşhur Sofi. Mecdüddin-i Bağdadî (61 3/1216) ve etrafın- dakiler o Bahşî ile mücadelede acze düşmüşlerdir. Bkz. Nafhatu&#8217;r-ruh ve Tuhfetu&#8217;l-futuh. Bursa Eski eserler (H. Çelebi kısmı) Kıp. nr. 1183. yp. 4()b-42b.</p>
<p> 5. Umumî Türk Tarihine Giriş, s. 496.</p>
<p> 6. Osmanlı İmp Kuruluşu, s. 159-161.</p>
<p> 7. Aynı eser, s. 160-161.</p>
<p> 8. Merhum Fuad Koprülü, Anadolu Bacıları meselesini ortaya attığı zaman &quot;Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu&quot; adlı eserini ilk defa 1934 yılında Fransa&#8217;da konferans olarak irad etmiştir. 1935 yılında da kitap olarak neşretmiştir. 1959 yılında da Türkçe&#8217;ye tercüme ederek Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmıştır.</p>
<p> 9. Ibn Bacuta Seyahatname&#8217;sinin aslı Arapça olup, &quot;er-Rıhle&quot; diye bilinir . Mehmed Şerif tarafından da Türkçe&#8217;ye tercüme edilmiş, ve iki cilt halinde (İstanbul 1333-1 335) basılmıştır.</p>
<p> 10. Bu eserin bilinen tek yazma nüshası. Fatih (Süleymaniye) Ktp. nr. 4518&#8217;de bulunuyor.</p>
<p> 11. Aşık Paşazade, Baba İlyas&#8217;ın torunu Kırşehir&#8217;li Aşık Paşa&#8217;nın oğlu Elvan Çelebi&#8217;nin nebiresi olup, 889 (1484)&#8217;da vefat etmiştir.</p>
<p> 12. Tarih-i Al-i Osman, s. 205.</p>
<p> 13. el Evamirü&#8217;l alaiyye, s. 528-530.</p>
<p> 14. Ebu&#8217;l-Ferec Tarihi, I. 542.</p>
<p> 15. Yukarıda açıklandığı üzere Ahi kelimesi Arapça &quot;Feca&quot;nın karşılığı olup bu kelimenin çoğulu olan &quot;Ficyan&quot; da Ahiler demek olur. &quot;Fe-ta&quot;nın müennesi (dişil) &quot;Fecât&quot;, bunun da çoğulu &quot;Fereyât&quot; gelir. Bacı kelimesi Süryanicede de bu kelimeye eş anlamlı bir kelimeyle veya gene Arapça&#8217;daki &quot;Uht&quot; (Bacı) kelimesiyle karşılanmış olabileceğı düşüncesiyle bu tahmini yürüttük. Arapçayla Süryanice aynı dil ailesinden olmaları bakımından müşterek kelimeler kullanılmış olabileceğini de tahmin ediyorduk. Daha sonra Ebu&#8217;l-Ferec&#8217;in Ahi ve Feca kelimelerini &quot;Hoye&quot; ile Bacı ve Ferae kelimelerini de &quot;Talyotha&quot; de karşılamış olduğu anlaşıldı.</p>
<p> 16. &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmanı&quot; adlı eser, Kirmanf hakkında geniş bir araştırma ile birlikte, Bedi&#8217;üz-Zaman Furuzanler tarafından Nazif Paşa (Süleymaniye) Ktp. nr. 1199&#8217;daki nüshasına dayanarak Tahran&#8217;da (1969) yaymlanmıştır. Bir nüshası da Edirne Selimiye Ktp. nr. 2140&#8217;da kayıtlı olan bu eserin Gelibolulu Muhyeddin tarafından yapılan tercümesinin bilinen tek nüshası Konya izzec Koyunoğlu Ktp. nr. 2016&#8217;dadır. M. C. Şehabettin Tekindağ &quot;Son Osmanlı Karaman Münasebetleri Hakkında Araştırmalar&quot; (Tarih Dergisi, XIII, 17, 47) makalesinde Evhadeddin-i Kırmanî&#8217;nin Menakıb-name&#8217;sinin bir nüshasının Karaman Halk Ktp. nr. 2&quot;de olduğunu haber vermektedir. Bu eserin Kırmanî&#8217;nin Menâkıb-name&#8217;sİ olmayıp &quot;Hikâyat-i Irakiyyân&quot; adlı bir eser olduğu tarafımdan tesbİt edilmiştir. Bu eseri &quot;Yeki ez Kadİmlerin Menabi&#8217;-i Edebiyat-i Tasavvufi-i Iran (Maarif, 7/2, s. 138-143) adlı Farsça bir makalede tanıtmış bulunuyoruz.</p>
<p> 17. A.g.e. s. 184-185.</p>
<p> 18. Eflâkî de Fakire kelimesini Hanım Derviş anlamında kullanmıştır. Bkz. Menâkıbü&#8217;1-ârifin, II, 873-874.</p>
<p> 19. Mesnevî, neşr. Nicholson, Leiden 1933, V, 879-880.</p>
<p> 20. el-EvâmirüT-alâiyye, s. 502, 725-730; Müsâmeretü&#8217;l-ahbâr, s. 123-126; el-Veledü&#8217;ş-Şefik, yp. 21a,48b, 108a; Ebu&#8217;l-Ferec Tarihi,II, 540; Selçuk Türkiyesi&#8217;ne Dair bir kaynak, Köprülü Armağanı, s.531-564; Ravzatü&#8217;I-küttâb, s. 56. Sonraki asırlarda te&#8217;lifedilen eserler de bu ilk kaynaklara dayandığı için Türkmenler hakkındaki yanlış bilgiler genel kanaat haline gelmıştir. Bkz. Turk Edebiyatmda ilk Mutasavviflar, s. 177-180.</p>
<p> 21. Krş. Anadolu&#8217;da İslamiyet. Darü&#8217;l-Fünun. Edebiyac Selçuklu Tarihi-nin Yerli Kaynakları, Belleten, VII, Şemseddin Mehmed Bey devrinde Karamanlilar. Tarih Dergisi, 93-98. Mevlânâ&#8217;nın, çevresindekilere Moğolların Anadolu&#8217;daki komutanı Baycu Noyan&#8217;in &quot;Veli&quot; olduğunu telkine çalışması, Bkz. Menâkibü&#8217;1-Arifin, I, Cengiz Han&#8217;i da &quot;Lâhutî&quot; bir olarak anlatmasi (Bkz. Fîhi mâ fîh Tercümesi, s. 101-102) Mevlânâ çevresindekilerin anlayış ve tutumlarınm ifadesİdir.</p>
<p> 22. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı&#8217;nın Kuruluşu, Konya, 1990, s. 97-127.</p>
<p> 23. Tarih-i Âl-i Osman, s. 205.</p>
<p> 24. Menakıb-i Hacı Bektaş-ı Veli (Velâyet-name) Nşr. ve Trc. A. Baki Gölpınarlı , Istanbul 1958.</p>
<p> 25. Hacıbektaş İlçesi Ktp. nr. 200. yp. 60b-69b.</p>
<p> 26. Menâkıb-i Hacı Bektaş-i Veli&#8217;yİ neşr. ve tercüme eden A. Baki Gölpınarlı, gayet müdellel bir şekilde bu Menâkıb-nâne&#8217;nin Firdevsî-i Rumî adında biri tarafından 1481-1501 Miladi tarihleri arasında te&#8217;lif edildiğini tespit etmiştir. Biz bu Menâkıb-namenın başlangıçtan itibaren birbiriyle mücadele halinde bulunun Bektaşiler ile Mevlevileri barıştırmak ve aralanndaki münazaayı gidermek maksadıyla Fİrdevsî-i Rumî&#8217;ye yazdırıldığnı tahmin ediyoruz. Bu ise Mevlevi metkurenİn Osmanlılara girişİnin başlangıcıdır. Fatma Bacı hakkında Velâyet-name ile Târih-i Al-i Osman&#8217;ın kaynağının Bektaşî gelenek ve rivayetleri olduğunu da burada kaydetmiş olalım.</p>
<p> 27. Osmanlı İmp Kuruluşu, s. 160.</p>
<p> 28. Evhadü&#8217;d-dİn-i Kirmanî hakkında geniş bilgi İçin bkz. Mıkail Bayram, Şeyh Evhadü&#8217;d-din Hâmid el- Kirmanî ve Evhadiyye Hare-keti, Konya 1999-</p>
<p> 29. Menâkıb-İ Şeyh Evhadû&#8217;d-Din-İ Kİrmânî, s. 6S. Kirmânî&#8217;nin Amine Hatun adındaki kızı da Ahlat&#8217;da vezirin oğlu İmamüd-Dın ile evli idi. Daha sonra kocasından boşanan Amine Hatun Şam&#8217;da yerleşmiştir. (Bk. aynı eser, s. 58-64) Hüseyn-i Kerbelâî, &quot;Ravzalu&#8217;1-cinan&quot;ında (s. 60) Evhadeddin-i Kirmânî&#8217;nin Nahcivan&#8217;da bir oğlu bulunduğunu, bunun soyundan bilginlerin kendi zamanında mevcut bulunduklarını bildirmektedir.</p>
<p> 30. el-Evânıiru&#8217;1-alâİyye, s. 527-528; Anonim Selçuklu Tarihi (tıpkı Basını), s. 48. Ayrıca Ki). Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 438-440.</p>
<p> 31. el-Evâmiru&#8217;1-alâiyye, s. 527-531; Ebu&#8217;I-Ferec Tarihi, s. 542; Sel-çuklular Zamanında Türkiye s. 440-441.</p>
<p>  32 . Meııâkib-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî, s. 71.</p>
<p>  33 . M. Bayram, Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Mhi Evren, Istanbul 2001.</p>
<p> 34. M. Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtının Kuruluşu, Konva 199&#8242;- s. 27-30.</p>
<p> 35. A.g.e.,s. 81-83.</p>
<p> 36. Danişmend Oğulları zamanında yapılmış olan bu mescid, halen mevcud olup, Erciyes Dağı eteğinde Hacılar Nahiyesi&#8217;ne giden eski yolun üzerİndedir.</p>
<p> 37. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddİn-i Kirmanı, s. 158.</p>
<p> 38. A.g.e., s. 80-81 &#8216;de adı zikredilmeyen Türk Şeyhi&#8217;nin Hacı Bektaş olduğu anlaşılmaktadır. Aynı eserde (s. 1. 32-135) gene adı verilmeyen bilgin (Dânişmend-İ Rûmî Ahî Evren Şeyh Nasirü&#8217;d- Dîn&#8217;dir. Çünkü burada anlatıldığına göre Fahrü&#8217;d-Dîn-i Razî&#8217;nin (1209) talebelerinden Şeyh Taceddin Muhammed el Urmevî (Bk. Âsaru&#8217;I-Bilâd, s. 494- 495; Tabakatü&#8217;l-Etibba, II, s. 30), Bağdad&#8217;da bu Anadolulu bilgini Evhadeddin-i Kirınânî ile tanıştırmıştır Hayatı boyunca Evhadeddin&#8217;e bağlılığı devam eden Ahi Evren de Fahrü&#8217;d-Dîn-Râzî&#8217;nin talebesi ve bu zatın hemşehrisi (Azerbaycanlı) olması itibariyle tanışıyor olmaları, dolayısıyla adı verilmeyen bu bilginin Ahi Evren olduğu kuvvetle muhteme! görünüyor. Gene ayın eserde (s. 76-79) göçebe bir Türkmen Şeyh&#8217;in adı verİlmemiştir.</p>
<p> 39. A.g.e. s. 158.</p>
<p> 40. Ahi Evren&#8217;in Evhadeddin-i Kirmaninın müriti olduğu ve ona şiddetli bağlılığı bulunduğuna dair eserlerinde muhtelif kayıtlar bulunmaktadır. (Bk. Metali&#8217;ü&#8217;l-Iınan. Konya Yusufağa Ktp. nr. 4866, yp. la; Menâhıc-ı.Seyfîİ. Bursa Hüseyin çelebi Ktp., nr. 1 184, yp. 64b).</p>
<p> 41. Nasreddİn Hoca ve Ahi Evren, s. 71-72.</p>
<p> 42. Evhadeddin-i Kirmani 1238 yılında Bağdad&#8217;da öldüğü halde kızı Fatma&#8217;nın 1243&#8217;de Kayserİ&#8217;de ikâmet etmesi onun burada evli olduğunu göstermektedir.</p>
<p> 43. Ahi Evren ve Ahi Teşkilatını Kuruluşu, s. 83-85.</p>
<p> 44. Menakıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmanî. s. 46.</p>
<p> 45. Menakıb-İ Şeyh Evhadeddİn-i Kİrmanî., s. 71.</p>
<p> 46. Ahi Evren&#8217;in Sadreddin Konevi&#8217;ye yazdığı mektuplardan birinde (Uzun-çarşılı Armağanı, istanbul, 1979- s. 18-21) bu iki bilginin II. İzzeddini desteklemedikleri görülmektedir. Aynca Ahi Evren&#8217;in I257&#8217;de Key-kavus&#8217;a &quot;Lelâif-İ Hikmet&quot; adlı bir eser sunmasi da bunu belgeler.</p>
<p> 47. Mevlânâ başlangıçta Rüknu&#8217;d-Din Kılıç Arslan&#8217;ı desteklemiş onu kendisîne oğul edinmişti. (Sipehsalar, Menâkıb-i Hz. Hudavendİ-gâr, s. 117-119; Menâkibu&#8217;l-AriFin, 1. 146-147). Ancak Rüknu&#8217;d-Din&#8217;in Mevlânâ&#8217;nın müridi olan veziri Muîmüddin Süleyman (Pervane) ıle arası açılınca Türkmenlere yakınlık göstermek zorunda kaldı. Bu Sultan&#8217;nın bir toplantıda Türkmen bir Şeyh olan Baba Merendi ye hürmet edip onu kendisine Baba edinmesi Mevlânâ&#8217;yı gücendirmiş, ve &quot;Biz de kendimize başka birini oğul ediniriz&quot; diyerek toplantıyı terk etmiştîr.</p>
<p> 48. Anenim Tarih-i Âl-i Selçuk&#8217;a göre (s. 52) bu tarih Ramazan 1261&#8217;dir.</p>
<p> 49. el-Evâmıru&#8217;1-alâİyye. s. 608-815; Müsâmerelü&#8217;I-ahbâr. s. 71-77; Ebu&#8217;l-Ferec. II. 559-563; Anonim Tarİh-i Âl-i Selçuk, s. 53. 54.</p>
<p> 50. Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kİrmânî, s. 71.</p>
<p> 51. el-Evâmiru&#8217;I-alâİiye, s. 635-640: Müsâmeretü&#8217;l-ahbâr, s. 66-72 .</p>
<p> 52. Velâyet-nâme, s. 18.</p>
<p> 53. Târih-i Âl-i Osman, s. 205.</p>
<p> 54. Velâyet-nâme, s. 18.</p>
<p> 55. Fatma Bacı Evhadeddin-i Kırmânî&#8217;nİn Kayseri&#8217;deki Bakırcılar Çarşısından satın aldığı cariyeden doğmuştur. Evhadeddin-i Kirmânî. 1205&#8217;de Anadolu&#8217;ya geldiğine göre Fatma en erken 1206, veya 1207 doğumlu olabilir. Velâyetname&#8217;de Hacı Bektaş Diyâr-ı Rum&#8217;a geldiğinde Fatma Bacı henüz genç bir kız İmiş ve Erenlere sofra düzmekle meşgul imiş. Bu haber Hacı Bektaş&#8217;ın en erken 1223 yılında Anadolu&#8217;ya geldiğini göstermektedir. Aynca Evlıadu&#8217;d-Din 1234de Anadolu&#8217;dan ayrılmıştır (Bkz. B. Furuzan-fer, Menakıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmanı Onsözü, s. 3- 3) Bu durum Hacı Bektaş Velînin bu iki tarih arasında Anadolu&#8217;ya geldiğine kat&#8217;iyyet kazandırmaktadır.</p>
<p> 56. Menâkıb-ı Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî, s. 81-82.</p>
<p> 57. A.g.e.,s. 71.</p>
<p> 58. Bu konuyu &quot;Ahi Evren ve Ahi Teşkilâtı&#8217;nın Kuruluşu&quot; adlı eserimizde geniş olarak açıklamış bulunuıyoruz.</p>
<p> 59. Müsameretu&#8217;l-ahbâr, s. 75.</p>
<p> 60. A.g.e., s. 71.</p>
<p> 61. Velâyet-name. s. 1 16.</p>
<p> 62. Menâkıb-İ Evhadeddin-i Kirmân&#8217;ı. s. 71.</p>
<p> 63. Gene bu baskilar yüzünden devrîn bır çok yazarlarının. Ahi Evren&#8217;in adını anmaktan kaçındıkları görülmektedir. Bu cümleden olarak Menâkıb-i Evhadeddin-i Kirmûnî&#8217;nin yanrı (s. 158) Anadolulu bir bilg i n (Danişmend) diyerek adını vermediği zatın Ahi Evren Şeyh Nasırüd-Dın Mahmud olduğunu ispat edecek bazı deliller vardır. Gene aynı yazar. (s. 71) Ahi Evren&#8217;in zevcesi oldugunu tesbİt ettigimiz Evhadu&#8217;d-Dın-i Kirmânî&#8217;nin kızı Fatma esaretten döndükten sonra (1260) babasının arkadaşının evinde kalmak ıstediğini ve oraya gittiğini belirtirken Ahi Evren&#8217;in adını ve nerede ikamet etmekte olduğunu , açıklamaktan kaçınmıştır. Ancak Menâkıb-i Hacı Bektaş ve Aşık Paşazade&#8217;nin &quot;Tarih-i Al-i Osman&quot;ından Fatma Bacı&#8217;nın Kırşehir&#8217;e yani kocası olan Ahi Evren&#8217;in yanına gitmiş oldugunu öğreniyoruz.</p>
<p> 64. Menakıb-i Evhadü&#8217;d-din Kirmanî, s. 68-69.</p>
<p> 65. Bu menkibenin anlatıldığı 20. hikaye Kayserİ&#8217;de geçmekredir. Dolayısıyla bu pazar yeri Kayseri&#8217;de muhtemelen Ahilerin iş yerinde bulunuyordu. Bir süre Kayseri&#8217;de İkâmet eden Mevlânâ&#8217;nın babası Bahâ Veled de &quot;Maârifmde (I, 3 19) Nahhâs (Bakırcı) ile Kadı Nâsir arasında geçen olay da Kayseri&#8217;de geçmiştir. Bu bakimdan burada adı geçen Kadı Naşir&#8217;in Ahi Evren Şeyh Nasiru&#8217;d-Dın olması kuvvetle muhtemel gorünüyor.</p>
<p> 66. A.g.e., s. 70.</p>
<p> 67. A.g.e., s. 60-64.</p>
<p> 68. A.g.e., s. 71.</p>
<p> 69. A.g.e.,s. 18.</p>
<p> 70. Menâkib-i Evhadeddin, s. 81.</p>
<p> 71. Aynı eserin Önsözü, s. 33.</p>
<p> 72. Menâkib-i Evhadeddin-i Kirmânî, s. 70-71.</p>
<p> 73. Aynı eser, s. 71.</p>
<p> 74. Müsameretü&#8217;l-ahbâr, s. 74.</p>
<p> 75. Aynı eser, s. 75.</p>
<p> 76. Alaud-Din Çelebi Kırşehir&#8217;de öldürüldükten sonra cenazesi Nureddin Caca tarafından Konya&#8217;ya getİrilmiş, Mevlânâ, oğlunun bağı olarak öldürüldüğü görüşünden dolayı oğlunun cenaze namazını kalmamıştır. Ahi Evren ve Alau&#8217;d-Din Çelebi&#8217;nin öldürülmeleri hakkında geniş bilgi için Bkz. Ahi Evren ve Ahİ Teşkilâtı&#8217;mn Kuruluşu, s. 102-108.</p>
<p> 77. Menâkib-i Şeyh Evhadeddin, s. 71.</p>
<p> 78. Aynı eser, s. 71.</p>
<p> 79. Bu eser 1969&#8217;da B. Furuzan-fer tarafından Nafiz Paşa (Süleymaniye) Ktp. nr. 1 199&#8217;dakİ nüshasına dayanılarak neşredilmiştİr. Eserin bilinen bir nüshası da Edirne Seiimiye Ktp. nr. 2040&#8217;da bulunuyor.</p>
<p> 80. A. g. e., s. 161.</p>
<p> 81. eİ-Veledü&#8217;i-Şefik. Facih (Süleymaniye) Ktp. nr. 4518. yp. 118b.</p>
<p> 82. A.g.g. Konya İzzet Koyunoğlu Ktp. nr. 2016, yp. 107a-10&quot;&#8217;b.</p>
<p> 83. Eflâkî. Ereğli&#8217;li bir Necmü&#8217;d-Din&#8217;den bahsetmektedir. Menâkibü&#8217;l-arifın. II, 1029.</p>
<p> 84. Eflâkî de bu Şerefü&#8217;d-Dın-i Mavsili&#8217;den bahsetmistir. (Menakİbü&#8217;l-arifın, I. 256-230).</p>
<p> 85. Bu zat Mevlana&#8217;ya bir mektup yazmıştır. Bkz. Mektuplar. s. 12.</p>
<p> 86. Tercüme-İ Menkib-i-Şeyh Evhadeddin-i Kİrmanı, Konya İzzet Koyunoğlu Ktp. nr. 2016, yp. I07a- 107b.</p>
<p> 87. Şeyh Şihabu&#8217;d-Din&#8217;in Ereğli&#8217;de yaptırdığı cami halen faalldir kendi adıyla anılmaktadır. Türbesi de camiye bitişiktir. Şeyh Şihabu&#8217;d-Din ve kardeşi Bedreddin&#8217;in yaptırdıklan imaretîn temelleri yapılan bir kazı sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Şeyh Şİhabu&#8217;d-Dın hayatta iken bu imaret ve camii vakfetmiştir. Bu vakıf Osmanlı tarihi boyunca hizmet vermiş, işleyiş ve hizmetleri İle ilgili pekçok berat ve hüccet yayınlanmıştır. Bu konuda geniş bilgi için Bkz. I. Hakkı Konvalı, Abide ve Kitabeler: ile Ereğli Tarihi, Istanbul. 1970. s. 495-535.</p>
<p> 88. el-Veledü&quot;ş-Şefik, yp. 118b.</p>
<p> 89. Menakib-İ Evhadü&#8217;d-din-i Kirmanî, s. 160-161.</p>
<p> 90. Aynı eser, s 17, 40, 63- 74. 16i. 200.</p>
<p> 91. Aynı eser, s. 56-64.</p>
<p> 92. Aynı eser, s. 20-23; Faruk Sümer, Ahlat Şehri ve Ahlatşahlar. Belleten, Ankara, L, s. 486-488, lbnü&#8217;1-Esir. el-Kamil, fi&#8217;t-Tarih. Beyrut, 1966, XII. s. 253-256.</p>
<p> 93. Hacı Bektaş ilce Ktp. nr. 200, yp. 60b-69b.</p>
<p> 94. Velâyet-name. s. 65.</p>
<p> 95. A.g.e., s. 69-71.</p>
<p> 96. Osmanlı Tarihleri. s. 238.</p>
<p> 97. Kırşehir Tarihi, s. 103-105.</p>
<p> 98. Künhü&#8217;l-ahhâr, V. 52-58, Ayrıca Krş. İlk Murasavvıilar, s. 40.</p>
<p> 99. Menakıb-i Şeyh Evhadü&#8217;d-din Kİrmanî, s. 83</p>
<p> 100. Tarih-i Ali Osman (Osmanlı Tarihleri) s. 238.</p>
<p> 101. Menâkıbu&#8217;l-Ârifin. I. 485-486. terc. I. 442.</p>
<p> 102. Menfıkıb-i Şeyh Evhadud-Din Kirmanî-, s. 108-109, 118.</p>
<p> 103. Tarih-i Ali Osman s. 56, Anadolu Beylikleri, s. 249-</p>
<p> 104. A.g.e. Şarkiyat Mecmuası, II, 82-84.</p>
<p> 105. Manzum Velayet-name, HacıBektaş ilçe Ktp., nr. 200, yp. 60b-65a. Ayrıca Krş. Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar. s. 190; Tarih-i AliOsman, s. 204-205.</p>
<p> 106. el-Veledü&#8217;ş-Şefık, yp. 21b. I08a.</p>
<p> 107. Bkz Kırşehİr Turizm Derneği&#8217;ndeki Ahi Sinan adına düzenlenmiş 1471 (876) tarihli Şecere- name. Bu Farsça Şecere-name&#8217;de Ahi Evren Şeyh Nasiru&#8217;d-Din Mahmud&#8217;un nısbeti de Ahi Başara&#8217;ya ulaştırılmaktadır.</p>
<p> 108. Menâkıbu&#8217;l-ârifin, II, 775. Ahmed Eflaki, onun adını &quot;Ahi Beşşa-re&quot; şeklinde kaydetmiştir. Bu zat Türk asıllı olduğuna göre adının Şecere-name&#8217;lerdeki şekli doğru olmalıdır. Nitekim onun adıyla anılan köy de &quot;Basara&quot; olarak anılmaktadır.</p>
<p> 109. Bir Grup Anadolu Yaygıları Üzerinde Bir Araştırma. s. 38-41.</p>
<p> 110. Rahatu&#8217;s-sudur, II, 365.</p>
<p> 111. Rıhle, s. 331-337.</p>
<p> 112. Osmanlı İmp. Kuruluşu, s. 160.</p>
<p> 113. Kırşehir Tarihi Üzerine Araştırmalar, s. 86</p>
<p> 114. Velâyet-name, s. 18.</p>
<p> 115. Rihle. s. 285-313.</p>
<p> 116. A.g.e. s. 161-162.</p>
<p> 117. Aynı eser, s. 69-</p>
<p> 118. Aynı eser, s. l6l.</p>
<p> 119. Gordlevsky&#8217;nin Seçkin Eserleri (Rusçası), s. 420.</p>
<p> 120. Tabakatü&#8217;s-sufiye, s. 487.</p>
<p> 121. A.g.e., s. 369-370.</p>
<p> 122. Siret-i Ebu Abdillah Ibn el-Hafif el-Şirazi, s. 223-226.</p>
<p> 123. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmânî s. 40, 69, 195, 212-224.</p>
<p> 124. Menâkıbu&#8217;l-ârifın, I, 439-440.</p>
<p> 125. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin, s. 103.</p>
<p> 126. Nafahatu&#8217;r-ruh ve tuhfe&#8217;tu&#8217;l-futuh, Bursa Eski Eserler Ktp. H. Çelebi Kısmı, nr. 1183, yp. 4U; ı- 42b. Hicri IV. asır sofilerinden olan Nasrabadî de böyle bir soruya muhatab olunca aynı tarzda cevap vermiştir. Bk. Tabakatü&#8217;s-sufiye, s. 487.</p>
<p> 127. el-VeledüyŞer&#8217;ik. yp. 4()b. 108a.</p>
<p> 128. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-İ Kirmânî, s. 56-64.</p>
<p> 129. Menâkıb-İ Şeylı Evhadeddin-İ Kirmânî, s. 64.</p>
<p> 130. &quot;Kenzu&#8217;I-vuaz&quot; adlı yazarı bilinmeyen bir eserin istinsah kaydından (Konya Izzet Koyunoğlu Ktp. nr. 3050) &quot;Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin Kirmânî&quot;de adı geçen (s. 260) Emir Mübarizu&#8217;d-Din Çavli&#8217;nin (el-Evâmİru&#8217;1-alâiyye, s. 334-343) Evhadeddın-ı Kİrmâ-nî adına Diınaşk&#8217;da (Şam) bir zaviye yaptırdığı, adı geçen eserin istinsah tarihi olan 1368 (770) de bu zaviyenin faal olduğu anlaşılmaktadır. Bu kaydi düşen zar âa &quot;Kubreviyye&quot; tarikatı mensubu Hurezm&#8217;Ii Hüsâmu&#8217;d-Dİn&#8217;dir.</p>
<p> 131. Menâkıb-i Şeyh Evhadeddin-i Kirmanı, s. 64.</p>
<p> 132. Aynı eser. s. 184-185.</p>
<p> 133. Mecmuatu&#8217;I-fecava, ü. 58-59.</p>
<p> 134. a.g.e., Özel Kütüphanemdeki nüshası.</p>
<p> 135. Tasavvufun Boyutları, s. 363-373-</p>
<p> 136. Menakib-i Evhadü&#8217;d-Din-i Kirmani, s. 40. </p>
<p> Kaynak: http://anadolutarihi.googlepages.com</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/">BACIYÂN-I RUM (ANADOLU BACILARI ) VE FATMA BACI</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/baciyan-i-rum-anadolu-bacilari-ve-fatma-baci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortaçağ Anadolusu&#8217;nda Bir Kadın Teşkilâtı: Bâcıyân-ı Rûm</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Selahattin DÖĞÜŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jan 2009 18:24:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/ortacad-anadolusunda-bir-kadyn-tethkilaty-bacyyan-y-rum/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Selahattin DÖĞÜŞ Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda, Türk unsurların ne türden fedakarlıklar yaptıkları ve nasıl insanüstü bir gayret sarf ettikleri, bugünden bakılınca daha da netlik kazanıyor. Adeta &#8221;kellelerini koltuklarına alarak&#8221; Anadolu&#8217;nun yeniden İslamlaşması ve Türkleşmesi için çaba sarfeden pek çok Teşkilâtın içinde biri var ki, bir yönüyle benzerlerinden kesin olarak ayrılıyor: Bâcıyân-ı Rûm. Fatma Bacı isminde ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/">Ortaçağ Anadolusu&#8217;nda Bir Kadın Teşkilâtı: Bâcıyân-ı Rûm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> Dr. Selahattin DÖĞÜŞ</p>
<p> Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda, Türk unsurların ne türden fedakarlıklar yaptıkları ve nasıl insanüstü bir gayret sarf ettikleri, bugünden bakılınca daha da netlik kazanıyor. Adeta &#8221;kellelerini koltuklarına alarak&#8221; Anadolu&#8217;nun yeniden İslamlaşması ve Türkleşmesi için çaba sarfeden pek çok Teşkilâtın içinde biri var ki, bir yönüyle benzerlerinden kesin olarak ayrılıyor: Bâcıyân-ı Rûm. Fatma Bacı isminde ve Hacı Bektaş-ı Ve-li hazretlerine yakınlığı ile bilinen tasavvuf ehli bir kadının önderliğinde kurulan bu kadın Teşkilâtı, özellikle İslamlaştırma çalışmalarına aktif olarak katılması ve asker Teşkilâtında kilit roller üstlenmesiyle, modem anlamda bir &#8221;sivil inisiyatif örgütünün&#8221; belki de en sağlam örneklerinden birini teşkil ediyor. Bâcıyân-ı Rûm, Anadolu&#8217;da faaliyet gösterirken o dönem Avrupa&#8217;sının, kadınlarını engizisyon mahkemelerinde susturmayı marifet zannetmesi de ayrıca şayan-ı dikkattir.</p>
<p> Türk tarihinde ilk kez Âşıkpaşazâde&#8217;nin XIII. yüzyıl Anadolu&#8217;sunda varlığından bahsettiği Bâcıyân&#8211;ı Rûm (Anadolu Bacıları) Teşkilâtı, tarihimizin en ilginç konularından biridir. Âşıkpaşazâde, Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda rolleri olan dört taifeden bahsederken, &#8220;&#8230; ve hem de bu Rûm&#8217;da dört taife vardır: Kim misafirler içinde anılır biri Gaziyân-ı Rûm ve biri Abdalân-ı Rûm ve biri Bâcıyân-ı Rûm ve biri Ahiyân-ı Rûm&#8230;&#8221; şeklinde sıralamış, üçüncü sırada Anadolu Bacıları Teşkilâtından bahsetmiştir. Müellif devamla, &#8220;&#8230;imdi Hacı Bektaş, bunların içinden Bâciyân-ı Rûm&#8217;u ihtiyar etti kim Hatun Ana&#8217;dır anı kız edindi&#8230;&#8221; diye kaydeder[1]. Âşıkpaşazâde, bu Teşkilât ile ilgili kitabının sadece bir yerinde bahsediyor, fazla bilgi vermiyor.</p>
<p> Hacıyan-ı Rûm mu</p>
<p> Bâcıyân-ı Rûm mu?</p>
<p> Âşıkpaşazâde&#8217;nin haber verdiği bu zümre üzerinde ilk defa Alman müsteş-rik Fr. Taeschner durmuştur. Taeschner, o günün toplumunda kadınların bir Teşkilât kurmuş olabileceğini o kadar imkansız görmüştür ki, bunun bir istinsah hatası veya yanlış anlama sonucu ortaya atılmış olduğunu kabul etmiştir. Ona göre Hacıyân-ı Rûm (Anadolu Hacıları) veya Bahşiyân-ı Rûm (Anadolu sihirbazları veya ruhbanları) tabirleri bir yanlışlık sonucu Bacıyân-ı Rûm olarak yazılmıştı[2]. Ancak bunun böyle olmadı-ğı sonraki araştırmalarla anlaşılmıştır.</p>
<p> İlk defa F. Köprülü, Osmanlı Devle-ti&#8217;nin kuruluşunda içtimai teşekküllerin rolünü incelerken, Âşıkpaşazâde&#8217;nin &#8221;Bâcıyân-ı Rûm&#8221; diye adlandırdığı zümre hakkında verdiği bilgileri Bektaşi rivayetleri ve başka kaynaklarla da teyit ederek hakikaten Ortaçağ Anadolu&#8217;sunda kadınlar tarafından kurulmuş bir sosyal zümrenin varlığına dikkatleri çekmiştir[3]. Ancak F. Köprülü, bu Teşkilâtın mahiye-ti ve çalışmaları hakkında bir bilgi vermemiştir.</p>
<p> F. Köprülü&#8217;den 60 sene sonra Mikail Bayram, Anadolu Bacıları Teşkilâtı hakkında ilk çalışmayı yaparak, bu kuruluşun teessüsü, mahiyeti, çalışmaları ve sosyal fonksiyonları hakkında çeşitli bilgiler vermiştir[4]. M. Bayram&#8217;ın söz konusu Teşkilât hakkındaki eserinde dayan-ığı kaynaklar tartışılsa da şu ana kadar konuyla ilgilenen olmadığından, tarihimizin muğlak kalmış bu hususu için önemli bir çalışma olduğu ortadadır.</p>
<p> Türkler&#8217;de kadın</p>
<p> Türk tarihine bakıldığına kadınların her dönemde içtimaî ve siyasi mevkileri açısından önemli bir konumda oldukları görülmektedir. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Oğuzlar&#8217;da hükümdar eşleri de hakanlar gibi soylu bir boydan seçilirlerdi. Kağanların yanında kendilerine daha sonra hatun ünvanı verilmek suretiyle her konuda söz sahihi idiler. İtibarları Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etti. Karahanlılar, Harzemşahlar ve Selçuklular tarihi bunun misalleri ile doludur. Aralarında devlet siyasetine yön verenler, devlet reisliği yapanlar ve naip olarak devleti idare eden hatunlar vardı. İbn Batuta&#8217;nın verdiği bilgiler, Ö. L. Barkan&#8217;ın araştırmaları, Danişmendnâme, Dede Korkut ve Menakıbnâme gibi eserler, Anadolu&#8217;da kadınların çok önemli siyasi, askeri ve sosyal faaliyetler-de bulunduğuna dair öneklerle dolu-dur[5].</p>
<p> Hatun Ana ya da Kadıncık</p>
<p> Âşıkpaşazâde, verdiği az bilgi içerisinde Hacı Bektaş&#8217;ın Bacılara yakınlığından ve bunların ileri gelenlerinden olduğu anlaşılan Hatun Ana &#8216;ya bağlılığından da söz etmektedir. Bu arada Hacı Bektaş&#8217;ın gizli ilim ve kerametlerini bu Hatun Ana&#8217;ya gösterdiğini, nesi varsa ona emanet ettiğini bildirmektedir. Hacı Bektaş&#8217;ın ölümünden sonra onun mezarını yaptırdığını da yazan müellif, &#8221;&#8230;Abdal Musa dirlerdi bir derviş vardı Hatun Ana&#8217;nın muhibbi idi ol zamanda şeyhlik ve mü-ridlik fariğlerdi Hatun Ana o1 azizin üzerine mezar itti geldi bu Abdal Musa bunun üzerinde bir nice gün sakin oldu Orhan Gazi devri geldi gazalar etti&#8230; &quot; ifadesiyle Hatun Ana ile Abdal Musa ara-sındaki ilgiyi belirtmektedir[6].<br /> Hacı Bektaş&#8217;ın menakıbnâme&#8217;sinde de bu Bacı&#8217;nın adı &#8221;Fatma Bacı&#8221;, &#8221;Fatma Ana&#8221; &#8221;Kadıncık Ana&#8221; &#8221;Kadıncık&#8221; olarak sık sık geçmektedir. Vilayetnâme&#8217;de &#8220;Hünkar Hacı Bektaş Veli, Rûm ülkesine yaklaşınca es-selamu aleykum Rûm &#8216;daki erenler ve kardeşler diye selam verdi. Bu sırada Rûm ülkesinde 57 bin Rûm ereni sohbette meclisteydi. Hünkarın selam verdiği Fatma Bacı &#8216;ya malum oldu Fatma Bacı ayağa kalkıp hünkarın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kez aleykümüs-selam dedi yerine oturdu&#8221;[7] kaydı vardır.</p>
<p> Bu Fatma Bacı, Âşıkpaşazâde&#8217;nin bahsettiği Hatun Ana olmalıdır ki Vilayetnâme&#8217;de daha sonra Sulucakaraöyük&#8217;te Hacı Bektaş&#8217;ın Kadıncık Ana&#8217;nın evinde yerleştiği ve her taraftan muhip müritleri gelip ıhtırılmaya başlandığı kaydedilir. Âşıkpaşazâde&#8217;de geçen Abdal Musa, Kadıncık Ana&#8217;nın mürididir. Vilayetnâme bize Kadıncık&#8217;ı erenlerin anası olarak takdim eder. Gerek Âşıkpaşazâde Tarihi gerek Vilayetnâme, her İkisinden çıkan sonuç, adı geçen dönemde Fatma Ba-cı&#8217;nın liderliğinde kadınlardan oluşan bir sosyal teşekkülün varlığıdır. Hacı Bektaş ve Bektaşiler hakkındaki menkıbelerden XVI. yüzyılda Âlî&#8217;nin Künhü&#8217;l-Ahbâr ve Evliya Çelebi&#8217;nin Seyahatname&#8217;sinde bahsedilmesi Âşıkpaşazâde&#8217;nin Hacı Bektaş hakkında verdiği bilgilerin doğruluğunu göstermektedir.</p>
<p> Ahiliğin devamı Mı, bir tasavvuf halkası mı?</p>
<p> Mikail Bayram, Vilayetname&#8217; de adı geçen Fatma Bacı&#8217;nın Anadolu Bacıları Teşkilâtı&#8217;nın bilinen ilk lideri olduğunu öne sürerken bazı karinelerle tarihi olguları da birleştirmiş görünmektedir. Tarihçi özellikle Menâkıb-ı Şeyh Evbadudid-din Kirmanî&#8217;ye dayanarak Bacılar&#8217;ın Ahilerin kadınlar kolu olduğunu öne sürmekte, Fatma Bacı&#8217;nın da Ahi Evren&#8217;in eşi olduğunu iddia etmektedir[8]. Daha önce de O. Turan, Bâcıyân-ı Rûm&#8217;un Ahilerle ilgili olabileceğini düşünmüşse de bunu destekleyecek bir şey belirtmemiştir. Ahilerin çok çeşitli fonksiyonları olan bir Teşkilat olduğu bugün artık bilinmektedir. Ancak Bacılar Teşkilâtı için bunu söylemek henüz erken gibi görünmektedir. Keza M. Bayram, Bacılar&#8217;ın da Ahiler gibi aynı fonksiyonları kadınlar arasında icra eden bir kuruluş olduğunu iddia etmesine rağmen, eserinin sonlarına doğru şunu da ifade etmiştir; &#8220;bir bakıma Bâcıyân-ı Rûm belki bir tarikatın kadın müritlerinin meydana getirdiği bir cemaattir demek daha doğu olur inancındayız. Bu cemaatin haliyle kadın mürşitleri ve şeyhleri olacaktır işte Fatma Bacı (böyle) bir mürşit idi[9]&#8221; sözleri, Teşkilâtın mahi-yeti hakkında kesin bir hükme varamamış olduğunu göstermektedir.</p>
<p> Cengâverim, pirim HacıBektaş</p>
<p> Anadolu Selçukluları zamanında ortaya çıktığı anlaşılan Anadolu Bacıları&#8217;nın, kesin olarak ne zaman ve kim tarafından kurulduğu tespit edilememiştir. O zamanın sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi şartlarının tabii bir sonucu olarak doğmuş ve Anadolu Ahileri&#8217;nin sanki kadınlar koluymuş gibi bir görünüm de arz etmektedir. Ahiler, Uç bölgelere göç ettikten sonra Bacıların da bu bölgelerde yoğun faaliyetlerde bulunduklarını görmekteyiz. Niğdeli Kadı Ahmed de Niğde ve çevresinde Taptuklu Türkmen kadınlardan ve faaliyetlerinden bahsederken yine bu Bacıları kastetmiş olmalıdır[10]. Nihayet F. Köprülü, Anadolu Bacıları&#8217;nın sırası gelince müsellah ve cengaver olan bir kadınlar Teşkilâtı olduğunu katiyetle belirtmekte, hatta Bektaşilerin piri Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bunlarla münasebetini de teyit etmektedir.</p>
<p> A. Yaşar Ocak da Bektaşilerle ilgili makalesinde Abdal Musa&#8217;dan bahsederken, Fatma Bacı&#8217;nın Anadolu Bacıları Teşkilâtından olduğuna şüphe bulunmadığını belirtmektedir[11]. S. Divitçioğlu da Anadolu Bacıları&#8217;nı Anadolu Abdalları (Horasan Erenleri) içerisinde incelemektedir. Ona göre Anadolu Abdallarının piri Hacı Bektaş Veli, Anadolu Bacıları&#8217;nın piri de Fatma Bacı&#8217;dır. &#8220;Anadolu Abdalları ile Anadolu Bacıları heterodoks inançlar çerçevesinde kendilerini Tanrıya adamış baba, derviş, şeyh, fakir ve hacı diye adlandırılan din adamlarıyla onların erkek ya da kadın müritle-ridir&#8221; ifadesiyle de bunların Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşu sırasında Anadolu Abdal1arı (Abdalân-ı Rûm) ile beraber di-ni işlevleri yöneten dini-tasavvufi bir zümre olduğunu öne sürmektedir[12].</p>
<p> İslamlaştırma etkisi</p>
<p> XIII. Yüzyıl Selçuklu Anadolu&#8217;sunun içinde bulunduğu buhranlı yıllar göz önüne alınırsa bu kuruluşun önemi daha da iyi anlaşılır. Kuruluş ve çalışma şekli ne olursa olsun öyle anlaşılıyor ki Bacılar Teşkilâtı, toplum içinde boşluğu ve eksikliği duyulan bir konuda, kadınların organizasyonu konusunda düşünülerek ortaya çıkmış bir Örgüttür. Şüphesiz bu kuruluşta yer alan kadınlar, taraftarlarını belli bir amaçla eğitime tabi tutuyor, onların daha sağlam bir milli ve dinî bünyeye kavuşmalarını sağlıyordu. Eğitim ve propaganda faaliyetleri kimsesiz, yoksul, hasta ve yaşlı kadınlar ile sosyal ve ekonomik münasebetler kurularak gayri müslimlerin arasında yapılmışsa bunun bu kadınlarını arasında ihtidalara sebep olmuş olacağını düşünmek gerekir. Kaynaklar bize bu tür münase-betlerin İslamlaştırmaya etkisini gösteren pek çok örnek sunmaktadır.</p>
<p> orta Asya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya taşınan el sanatları</p>
<p> Bacıların  içtimaî  hayattaki  faaliyet  sahasından  biri  de  örgütçülük,  dokumacılık  ve  el sanatlarındaki çalışmalarıdır. Geleneksel Türk kadın el sanatlarının ne kadar çeşitli, kaliteli ve yüksek değerde olduğu çok iyi bilinen bir husustur. Çadırcılık, keçecilik, boyacılık, halı ve kilimcilik, dokuma ve örgücülük, nakışçılık ve çeşitli kumaşların imal edilmesi ve bunlardan giysi yapılması bütün bu sanat kollan Türk kadınlarının meşgul oldukları iş alanları olmuş, Asırlarca nesilden nesile nakledilmiştir. Bu zikrettiğimiz konularda Türk zevk ve renk arılayışının Orta Asya&#8217;nın izlerini taşıdığı ve bu hususun Anadolu&#8217;da devam ettiği gerçeği yerli ve yabancı sanat tarihçileri tarafın-dan ifade edilmektedir. Dolayısıyla Ana-dolu Selçukluları Zamanında da bütün bu sanat kollarının mevcut olduğundan şüphe yoktur.</p>
<p> Ahilikte olduğu gibi Bacılar da sanatların gelenek halinde sürdürmüşlerdir. Bu geleneği Bacılar kendi aralarında bir şiar olarak devam ettirmişlerdi. Keza bütün bu faaliyetler, bir sanat ve meslek dalı olarak Anadolu Bacıları&#8217;nın mabeyninde inkışaf etmiştir.</p>
<p> BaCılardan kalma akbörk</p>
<p> Âşıkpaşazâde, Bektaşilerin; yeniçerilerin başlarına giydikleri tacın (akbörk) Bektaşilerin olduğu konusundaki iddiayı ret etmekte, sonra da bu akbörkün Orhan Gazi zamanında Bilecik&#8217;te ortaya çıktığını Bektaşilerin bu akbörkü giymelerinin sebebini bir Bektaşi şeyhi olan Abdal Musa &#8216;nın yeniçerilerle savaşlara katıldığını ve yeniçerilerden bir akbörk alıp giydiğini, Sonra vilayetine (Kırşehir) bu akbörkü ile dönüp &#8220;gazilerle birlikte savaşlara katıldım&#8221; diye övündüğünü yazmaktadır[13]. Âşıkpaşazâde, Bektaşilerin Abdal Musa&#8217;ya bu börke ne ad verildiğini sorduklarında o da &#8220;buna bükme elif tacı derler&#8221; dediğini de sözlerine eklemektedir.</p>
<p> Abdal Musa&#8217;nın Fatma Bacı&#8217;ya yakınlığı bilinmektedir. Fatma Bacı&#8217;nın Bacılar Teşkilâtı&#8217;nın ilk kurulduğu yer olan Kayseri&#8217;de Külahduzlar mahallesi&#8217;nde bulunduğu ve Bacılar&#8217;ın burada örgü ve dokumacılık yaptıkları nakledilmektedir[14]. Kayseri&#8217;deki bu mahallenin Moğollar tarafından yakılıp yıkılmasından sonra Kırşehir&#8217;e giden Fatma Bacı&#8217;nın burada da aynı sanatı devam ettirmiş olacağı tabiidir. Dolayısıyla Abdal Musa&#8217;nın başındaki akbörkün (bükme elif tacı) Bacılar&#8217;ın Kayseri ve Kırşehir&#8217;deki Külahduzlar mahallesi&#8217;nde imal ettikleri külahlardan olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Yeniçerilerin börklerinin menşei aydınlanmış oluyor. Bilindiği üzere Moğolların Orta Anadolu vilayetlerinde Türkmen ve Ahi topluluklarını takibata Uğratması neticesinde Ahiler&#8217;in ve Türkmenler&#8217;in Uç bölgelerine doğru hareket etmelerine yol açmıştı. Şüphesiz Bacılar da onlar gibi Uç bölgelere gidip faaliyetlerine buralarda devam etmişlerdir.</p>
<p> Eflaki de uç Beyi Mehmed Bey&#8217;den bahsederken bu akbörkleri kastederek şimdi giyilen beyaz külahların bu Mehmed Beyin icadı olduğunu ileri sürmektedir [15]. Yine Eflaki&#8217;nin , Muhammed-i Begi Uç hakkında verdiği bilgilerden bu zatın Kayseri&#8217;den Uç Bölgelere gitmiş olduğunu öğreniyoruz. Dolayısıyla Eflaki&#8217;nin  bu  açıklaması  da  Yeniçerilerin  giydikleri Akbörkün menşeinin Kayseri&#8217;ye dayandığını doğrulamaktadır.</p>
<p> Bu açıklamalardan sonra Bacılar&#8217;ın sadece külah değil, diğer giyim eşyalarını da imal ettiklerini kabul etmek gerekmektedir. Yeniçerilerin sadece akbörklerini değil, diğer giysilerini de Bacıların imal ettiğine kesin gözüyle bakılabilir. Böylece Osmanlıların kuruluş dönemindeki askeri kıyafetlerin (üniforma) bacıların eseri olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p> Ahilikte erkeklere &#8221;eline-beline-diline sahip o1&#8221; öğüdü verilirken, Bâcıyân-ı Rûm Teşkilâtı da kadınlara &#8220;aşına-işine-eşine sahip ol&#8221; öğüdü verilmiştir. Böylece Osmanlı Anadolu&#8217;sunda aile temeline dayalı sağlam bir cemiyet hayatı oluşu-yordu.</p>
<p> İskÂn</p>
<p> Anadolu Bacıları iskân faaliyetlerinde de bulunarak bu amaçla, Ahiler gibi, çeşitli zaviyeler açmışlardı. Ö. L. Barkan, Kolonizatör Türk Dervişlerinde Bâcıyân-ı Rûm mensubu kadınların da zaviye tesis ettiklerini ve bu suretle iskan ve kolonizasyon faaliyetlerine katıldıklarını belirtmiştir. Kanuni devrine ait Defterî Hakanî kayıtlarında, 718 no.lu menteşe defterinde 63, 74, 32, 81 no.lu belgeler &#8220;Kız Bacı&#8221;, Sakarî Hatun&#8221;, &#8220;Hacı Fatma Zaviyeleri&#8221; gibi hatun zaviye şeyhlerinden örnekler verilmektedir[16]. Müellif XV1, yüzyıla ait bu belgelerden adı geçen zaviyelerin faaliyetlerinin devam ettiğini gösterirken, işte asıl XIII. Asırda Bâcıyân-ı Rûm mensuplarına ait bu zaviyelerin o zaman için ne kadar faal ve önemli bir fonksiyon ifa ettiğini ortaya koymaktadır. Bu zaviyeler vasıtasıyla kadın Türk dervişleri ordularla birlikte hatta onlardan daha evvel fütuhata çıkmış ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır.</p>
<p> Keza Ö. L. Barkan. adı geçen makalesinde, Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşu sırasında bu zaviyelerin çok önemli misyon üstlenen müesseseler olduğunu vurgulamaktadır.</p>
<p> Şüphesiz Anadolu&#8217;nun İslamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerinden bahsederken Türkmenlerin kurmuş olduğu müesseselerin ve bu arda Bâcıyân-ı Rûm&#8217;un rolünü kaydetmek gerekmektedir[17]. Zira, Anadolu&#8217;nun bir İslam coğrafyası karakterine bürünmesinde e-kekler kadar kadınlar da rol almışlardır..<br /> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p> [1] Âşıkpaşazâde Tarihi, neşr. Ali Beğ, İstanbul 1332, s. 222 <br /> [2] Fr. Taechner, &#8220;Futuvva&#8221;, Studien İslamica, V. 294-291<br /> [3] F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Başnur matbaası Ank. 1972, s. 160 <br /> [4] Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm(Anadolu Bacıları Teşkilatı),Konya 1994<br /> [5] Türk Tarihinde kadınların önemli siyasi ve içtimai mevkileri için bkz. Selahattin DÖĞÜŞ, Osmanlı Devletinin Doğuşunda Sosyal Kuruluşlar ( Basılmamış doktora tezi), Erciyes Ünv. Sosyal Bilimler Ens. Kayseri 1999, s. 280-285<br /> [6] A.g.e., 205<br /> [7] Vilayetnâme , Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş Veli, Haz.A. GÖLPINARLI, İst. 1990, s. 18<br /> [8] Bkz. M. BAYRAM, Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm,Konya 1994<br /> [9] M. BAYRAM, a.g.e. s. 56.<br /> [10] El- Veledü&#8217;l Şefik, s. Yp. 48b. 108a<br /> [11] A.Y.Ocak. &#8220;&#8217;Bektaşilik&#8221;, TDVİA. C.5, s. 373.<br /> [12] S. DivirçioğIu, Osmanlı Beyliği&#8217;nin Kuruluşu. Eren yay., İstanbul 1999, S. 52. [13] Âşıkpaşazâde Tarihi, s. 238<br /> [14] M. Bayram, Fatma Bacı ve Bâcıyân-ı Rûm, s. 41<br /> [15] A Eflaki. Ariflerin Menkıbeleri, I. nşr. Tahsin Yazıcı Ank. 1961-62. s. 442.<br /> [16] Ö.I.Barkan, &#8220;İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler&#8221; VD, sayı 2, 1942, s. 302-303<br /> [17] Osman Çetin, &#8220;Anadolu&#8217;nun İslamlaştırmasında Kadınların Rolü&#8221;, 3. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri, 20-22 Mayıs 1993, S.Ü., Konya</p>
<p> Kaynak: http://anadolutarihi.googlepages.com</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/">Ortaçağ Anadolusu&#8217;nda Bir Kadın Teşkilâtı: Bâcıyân-ı Rûm</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/ortacag-anadolusunda-bir-kadin-teskilati-baciyan-i-rum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BABA İSHAK</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[www.dermandem.com]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2008 19:17:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/baba-yshak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>BABA İSHAK Ceyhun Atıf Kansu &#34;Hey oğul, gel gidelim seninle Ferhat iline Sevinin dal dal sarktığı elma bah&#231;elerine Amasya&#8217;dır, bir kan g&#252;l&#252; a&#231;ar mağrasında Horasanlı Baba İlyas yolcusu İshak&#8217;m G&#252;neşteki kardeşliğin ekmekteki g&#252;neşin T&#252;rkmen t&#246;resinde bir eski devrimcinin Anadolu&#8217;nun g&#246;ky&#252;z&#252;ne vuran &#246;yk&#252;s&#252;ne Bir yaprak a&#231;ıp insanın g&#246;n&#252;l betiğinden Derdi ki,İshak Baba T&#252;rkmen &#34;Bizler Oğuz oğluyuz, ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/">BABA İSHAK</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>BABA İSHAK</p>
<p> Ceyhun Atıf Kansu<br /> &quot;Hey oğul, gel gidelim seninle Ferhat iline <br /> Sevinin dal dal sarktığı elma bah&ccedil;elerine <br /> Amasya&#8217;dır, bir kan g&uuml;l&uuml; a&ccedil;ar mağrasında <br /> Horasanlı Baba İlyas yolcusu İshak&#8217;m <br /> G&uuml;neşteki kardeşliğin ekmekteki g&uuml;neşin <br /> T&uuml;rkmen t&ouml;resinde bir eski devrimcinin <br /> Anadolu&#8217;nun g&ouml;ky&uuml;z&uuml;ne vuran &ouml;yk&uuml;s&uuml;ne <br /> Bir yaprak a&ccedil;ıp insanın g&ouml;n&uuml;l betiğinden <br /> Derdi ki,İshak Baba T&uuml;rkmen <br /> &quot;Bizler Oğuz oğluyuz, kutsaldır toprağımız <br /> G&ouml;ky&uuml;z&uuml;d&uuml;r bayrağımız, dolaşır şarabımız <br /> Bir eşit salkımdan mayalaşıp elden ele <br /> Yer y&uuml;z&uuml;nde insan oğlundan yanayız <br /> Karşıyız bey oğluna, sultan kuluna <br /> Seviden, hoşg&ouml;r&uuml;den, g&uuml;l&uuml;şten <br /> Dut yaprağını ipeğe &ccedil;eviren işten yanayız&quot; <br /> Duyurtu saldı ki k&ouml;yl&uuml; Anadolu&#8217;ya <br /> Ermiş savaş&ccedil;ı Baba İshak, <br /> Bir bozuk d&uuml;zendir Sel&ccedil;ukoğlu Konya <br /> Acemdir saray direği, yabandır yıkılacak <br /> Hıgıldayan bir g&uuml;zel d&uuml;zendir ak&ccedil;a kavak <br /> Obaların direğini tutan halk ağacı&#8217;&#8230; <br /> Bir kulaktır ses alır, saraydan dışarı <br /> K&ouml;yl&uuml; Anadolu&#8217;nun T&uuml;rkmen oğullan <br /> Vardılar Baba fshak&#8217;ın eteğine <br /> Al yazma kadınlar, &ccedil;ocuklar s&ouml;ğ&uuml;t dalı sapan <br /> Dediler: S&ouml;yle Baba İshak, &ouml;ğret, yol, iz a&ccedil; bize <br /> Karabulut bunalımı atalım &uuml;st&uuml;m&uuml;zden. <br /> Sevin&ccedil; mayası kat kara somun ekmeğimize <br /> Geldik işte, Canik dağlarından oba,oba<br /> &Ccedil;orum&#8217;dan, Sivas&#8217;tan ve uzak Maraş&#8217;tan <br /> Gecelerimizi yıldız kağnılanyla &ccedil;ekerek <br /> Baba İshak eyitti mağrasından, seslendi: <br /> &quot;Kardaş, T&uuml;rkmen oğulları, yer y&uuml;z&uuml; evinizdir <br /> Toprağıyla yaşadığımız, ekmeği ile d&ouml;şediğimiz <br /> Ve bir g&uuml;l dalı altında birleştiğimiz <br /> Bir eşit d&ouml;n&uuml;ş&uuml;md&uuml;r &ouml;l&uuml;m1..<br /> &Uuml;&ccedil; yağıdır savaşacağınız; &quot;Baskı-ezin&ccedil;-yağma <br /> &Uuml;&ccedil; dostunuz var: &quot;Yaşamak g&ouml;nl&uuml;n&uuml;zce&#8230;&quot;<br /> Beyliğiniz s&ouml;ylenir dilinizce<br /> Buğday, su ve g&uuml;neş yetmeli evinizce&#8230;&quot;<br /> Baba İshak, tan yeri ağaranda, &ccedil;oban yıldızı yol verende<br /> D&uuml;şt&uuml; T&uuml;rkmen oğullannın &ouml;n&uuml;ne.<br /> Bir kol Sivas yollanndaydı.<br /> Parayla tutulmuş Frenk askerleriyle<br /> K&ouml;yl&uuml; buğdayı altına &ccedil;eviren &ccedil;arşı beyleri<br /> S&uuml;r&uuml;klenip gittiler değirmeni d&ouml;nd&uuml;ren suyla.<br /> Ne ki hey oğul, &ouml;yk&uuml;m&uuml;z&uuml;n sonu acı,<br /> Varlıklı sultanların utkusu kıyıcıdır.<br /> Devrildi bozkır g&uuml;neşi karanlığın ardına<br /> Kırşehir kilimi yandı Malya ovasında.<br /> Yalnızdı Tokat T&uuml;rkmenler&#8217;i ve Adıyaman &ccedil;obanlan<br /> Bir umut eğiliyorlardı, belki Amasya ovası<br /> Doğurgan g&uuml;c&uuml;yle buğdayın anası<br /> Yedi kılı&ccedil;lı y&ouml;r&uuml;k kadını, g&uuml;neş arka &ccedil;ıkardı halka<br /> Bir g&uuml;zel d&uuml;ş adına &ccedil;arpışan Baba Ishak&#8217;a<br /> G&uuml;n d&ouml;nd&uuml;, g&uuml;n devrildi bir kan d&uuml;ğ&uuml;n&uuml;<br /> Gelin bacılan ve T&uuml;rkmen savaş&ccedil;ıları bir gerdekte<br /> Amasya&#8217;da ay doğarken devirdi geceye<br /> Yetiş ey Baba İshak dediyse de k&ouml;yl&uuml; Anadolu<br /> Yetişemedi&#8230;<br /> Şundan ki, Amasya&#8217;da ay doğarken<br /> Bir d&uuml;ş salkımıydı kalenin bur&ccedil;larında<br /> Baba İlyas&#8217;ın sallanan ermiş başı.. <br /> Ay başlangı&ccedil;tır yaz gecesine,<br /> Seher vaktine ve yol &ccedil;ıkışlarına gebe.<br /> Işığın doğurgan anasından&#8230;<br /> S&uuml;rd&uuml; halk dalının kırımı, yarayı g&uuml;l yaprağı ile saran<br /> G&ouml;n&uuml;ller &ccedil;ardağı Hacı Bektaş g&uuml;n&uuml;ne dek..<br /> Yetişemediğinden ermiş dut ağacı Baba &icirc;shak<br /> O kanlı kıyımdan kalmadır, Anadolu&#8217;da a&ccedil;an her gelincik</p>
<p> Kaynak: http://www.dermandem.com/showthread.php?t=128</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/">BABA İSHAK</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/baba-ishak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİR  MADALYON  BİR TARİH. ALİ KOÇ BABA VE YAŞAYAN ERKANI.</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Refik ENGIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Mar 2008 12:20:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/byr-madalyon-byr-taryh-aly-koc-baba-ve-yathayan-erkani/</guid>

					<description><![CDATA[<p>BİR&#160; MADALYON&#160; BİR TARİH. ALİ KO&#199; BABA VE YAŞAYAN ERKANI. Refik Engin 15-16 Mayıs 2003 tarihinde Edirne ilinin Keşan il&#231;esinde yapılan Uluslararası Keşan Sempozyumu&#8217;na bildiri sunmak i&#231;in gittiğimde, Bulgaristan&#8217;dan bildiri sunmaya gelen Kaynak Dergisi Baş yazarı Sabri Alag&#246;z&#8217;&#252;n&#160; verdiği dergide bir yazı dikkatimi &#231;ekti. Yazı, Kaynak Dergisinde, Georgi Neşev&#160; adlı bir Bulgar tarafından Şeyh Bedreddin ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/">BİR  MADALYON  BİR TARİH. ALİ KOÇ BABA VE YAŞAYAN ERKANI.</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> BİR&nbsp; MADALYON&nbsp; BİR TARİH. ALİ KO&Ccedil; BABA VE YAŞAYAN ERKANI.<br /> Refik Engin<br /> 15-16 Mayıs 2003 tarihinde Edirne ilinin Keşan il&ccedil;esinde yapılan Uluslararası Keşan Sempozyumu&rsquo;na bildiri sunmak i&ccedil;in gittiğimde, Bulgaristan&rsquo;dan bildiri sunmaya gelen Kaynak Dergisi Baş yazarı Sabri Alag&ouml;z&rsquo;&uuml;n&nbsp; verdiği dergide bir yazı dikkatimi &ccedil;ekti.<br /> Yazı, Kaynak Dergisinde, Georgi Neşev&nbsp; adlı bir Bulgar tarafından Şeyh Bedreddin adıyla yayımlanmıştı. &Ouml;nce bu yazı araştırma yaptığım Şeyh&nbsp; Bedreddin&rsquo;iliği i&ccedil;erdiği i&ccedil;in dikkatimi &ccedil;ekmişti. Konu daha sonra halen Bulgaristan&rsquo;da k&ouml;kenleri bulunan Ali Ko&ccedil; Baba toplumunun ilk liderinin mezarı ile Bulgar yazarın bir iddiasını da i&ccedil;ermekteydi. Yazıda Bedreddin&rsquo;i yakalayan kişinin son Bulgar kralı Şişman&rsquo;ın oğlu İskender Bey&rsquo;den bahsetmekte idi. Bu kişi İslam&rsquo;ı kabul etmeden evvel Aleksandr adını taşımakta imiş.&nbsp; Burada Şişman ile Ali Ko&ccedil; Baba arasındaki bağ ise, halen Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya bağlı muhiplerin anlatımlarına g&ouml;re Niğbolu savaşında Kral Şişman&rsquo;ı &ouml;ld&uuml;ren kişinin Ali Ko&ccedil; Baba olduğu s&ouml;ylentisidir . <br /> 27 Nisan- 3 Mayıs 2001 tarihleri arasında &ccedil;ıkan Pro-Anti Gazetesinde: &ldquo;Şişman &Ccedil;arın&nbsp; Mezarı Bulunacak mı ?&rdquo; &ldquo;Nikopol (Niğbolu) Ali Ko&ccedil; Baba Tekkesinin Sırları &Ccedil;&ouml;z&uuml;lecek mi ?&rdquo;&nbsp; başlığı altında yazıları buluyoruz. Son zamanlarda Nikopol kalesinin g&uuml;neyinde bulunan Ali Ko&ccedil; Baba tekkesinde ger&ccedil;ekten &Ccedil;ar İvan&nbsp; Şişman&rsquo;ın yattığı tahmin edilmektedir. Yazının m&uuml;ellifi L.Toşev&rsquo;in de belirttiği gibi s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz tekke Feliks Kanits&rsquo;in dikkatini &ccedil;ekmiştir. Tekkenin ortasında yarı kapalı iki metre uzunluğunda toprağa kazılmış taştan bir lahit mevcuttur .<br /> Ali Ko&ccedil; Baba Tekkesi M&uuml;sl&uuml;manlar tarafından olduğu gibi Hıristiyanlar tarafından da&nbsp; saygıyla ziyaret edilmektedir. M&uuml;sl&uuml;manlar: &ldquo;Ali Ko&ccedil; Baba Tekkesi&rdquo;, Hıristiyanlar ise &ldquo;Tanrı Mezarı&rdquo; adını vermişlerdir. Tekke&rsquo;yi ziyaret etmenin bir &ccedil;ok&nbsp; derde deva olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Tekkenin tamirinden sonra mezar taşına şu kayıt d&uuml;ş&uuml;lm&uuml;şt&uuml;r: &ldquo;Al-i Resul Hacı Bektaş torunu Rumeli fatihi Seyit Alioğlu Ali Ko&ccedil; Baba Paşa Ruhuna Fatiha&nbsp; 25.09.1396.&rdquo; Bu tarih Niğbolu savaşına yakın bir tarih olarak&nbsp; g&ouml;r&uuml;nmektedir. Mezar &uuml;zerindeki ay ve g&uuml;n ise onun soyundan gelen Hamza Ko&ccedil;erdin&nbsp; tarafından&nbsp;&nbsp;&nbsp; belirlenmiş ancak belgelenmemiş bir tarihtir.<br /> Georgi Neşev&rsquo;in Pro-Anti&nbsp; gazetesinde yayınladığı makalede yer alan bilgilere g&ouml;re&nbsp; &Ccedil;ar Şişman&rsquo;ın&nbsp; mezarı olduğu iddia&nbsp; edilen mezarın Ali Ko&ccedil;lular tarafından&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba olarak g&ouml;sterilmesi bize 1930&rsquo;lu yıllarda&nbsp; bazı Bulgar yazarların Hasan Demir Baba&rsquo;nın aslında Omurtag Han&rsquo;a ait olduğunu s&ouml;ylemeleri ile &ouml;rt&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. Bilindiği gibi Hasan Demir&nbsp; Baba Tekkesinde bulunan&nbsp; mezar a&ccedil;ılmış ve i&ccedil;inden &ccedil;ıkan&nbsp; kemiklerin 400 yıl kadar eskiye gittiği anlaşılmıştır.&nbsp; Bu durum Hasan Demir Baba&rsquo;nın yaşadığı tarihle &ouml;rt&uuml;şmektedir.<br /> Bu gelişmeler &uuml;zerine elimizde bulunan Ali Ko&ccedil;lulara ait bilgilerin yayınlanmasının bir gereklilik olduğunu d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;m.&nbsp; Ali Ko&ccedil;lularla ilgili olarak yıllardır&nbsp; yaptığım derleme &ccedil;alışmalarında Bulgaristan&rsquo;dan g&ouml;&ccedil; eden ve halen Anadolu ve Trakya&rsquo;da bir &ccedil;ok b&ouml;lgede yaşayan&nbsp; Ali Ko&ccedil;luların s&ouml;zl&uuml; geleneklerinde bulunan bilgileri topladım. Ayrıca&nbsp; Ailenin elinde bulunan belgeleri bir araya getirdim. &Ccedil;ar Şişman&rsquo;ın mezarının tanımının yapıldığı bir m&uuml;h&uuml;r &uuml;zerindeki Bulgarca&nbsp; yazıyı da yazımızda bulacaksınız. Ayrıca Bulgaristan&rsquo;dan g&ouml;&ccedil; eden Ali Ko&ccedil;luların Anadolu&rsquo;daki dağılımlarını yazımızın sonundaki listede bulacaksınız.<br /> Bilindiği gibi&nbsp; Bulgaristan&rsquo;dan Osmanlı Devleti&rsquo;nin yıkılmasından sonra dalgalar halinde g&ouml;&ccedil;ler olmuş, bu g&ouml;&ccedil;ler sırasında&nbsp; değişik tarihlerde Bulgaristan&rsquo;da Ali Ko&ccedil;lular ve Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın soyundan gelen aileler&nbsp; T&uuml;rkiye&rsquo;ye g&ouml;&ccedil; etmişlerdir. Bunlar Bulgaristan&rsquo;da geleneklerini&nbsp; b&uuml;y&uuml;k bir &ccedil;aba ile halen s&uuml;rd&uuml;rmeye &ccedil;alışmaktadırlar.&nbsp; Ali Ko&ccedil;lular i&ccedil;inde aileye ait bilgi ve belgelerin canlı olarak yaşadığı kişi İbrahim Ercan&rsquo;dır.<br /> İbrahim Ercan Ali Ko&ccedil;luların T&uuml;rkiye&rsquo;de uzun yıllar Ali Ko&ccedil; babalıların temsilcisi olan Hamza Ko&ccedil;erdin&rsquo;in damadıdır. İbrahim Ercan bize kayınpederinden kalan emanetleri de g&ouml;sterdi. Bu emanetler halen Hamza Ko&ccedil;erdin&rsquo;in k&uuml;&ccedil;&uuml;k kızı Fatma Ko&ccedil;erdin&rsquo;de bulunmaktadır.&nbsp; Aralarında Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya ait olduğu s&ouml;ylenilen tac, mızrak ucu , y&uuml;z&uuml;k, tennure ve ayakkabıdan ibarettir.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba soyundan olanlar halen MOLLA lakabıyla anılmaktadır . Ali Ko&ccedil; babalıların muhiplerine&nbsp; ge&ccedil;mişleri ile ilgili bir tarih sorduğumuzda k&ouml;kenlerinin Erdebil Tekkesine dayandığını s&ouml;ylemektedir .Tarikat ve k&ouml;ken ile bir şey sorulduğunda Ali Ko&ccedil; muhiplerine&nbsp;&nbsp; &ldquo; Erdebil g&ouml;r de bil&rdquo; s&ouml;z&uuml; hatta ata s&ouml;z&uuml; gibi bize s&ouml;yleniyor. Ali Ko&ccedil; babalıların nefeslerinin % olarak &ccedil;oğunluğu&nbsp; Şah Hatai nefeslerinden oluşması ayrı bir inceleme konusudur . Aynı nefeslerin pek &ccedil;oğu Kızıl deli Bektaşilerinde&nbsp; farklı makamlarda icra edildiğini g&ouml;rd&uuml;k . Kızıldeli nefesleri ise&nbsp; Ali Ko&ccedil; babalıların aksine Serezli Pir Sultan&rsquo;ın nefeslerine yer vermektedir .Değişimin zaman i&ccedil;inde oluştuğunu tahmin ediyoruz .Her iki toplumun i&ccedil; erkanını g&ouml;rmeden bir kıyasla yapmak istemiyoruz. <br /> &Ccedil;ar Şişman ile Ali Ko&ccedil; Baba arasındaki ilişkiyi araştırırken aynı aileden Hamza Ko&ccedil;erdin&rsquo;in yeğeni&nbsp; fotoğraf&ccedil;ı Mustafa Marangoz&rsquo;un elinde bulunan bir madalyona ulaştık. Bu madalyon Ali Ko&ccedil; Baba ile bir ilişkisi olmayan Veli K&uuml;&ccedil;&uuml;k tarafından Mustafa Marangoz&lsquo;a ulaştırılmıştır. Bu madalyonun &uuml;zerinde bulunan yazı &Ccedil;ar Şişman&rsquo;ın &ouml;l&uuml;m&uuml; ve g&ouml;m&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; yerle ilgili olarak bize ayrıntılı bir bilgi vermektedir. Bu yazının &ccedil;evirisini ve&nbsp; orijinalini yazımızın i&ccedil;inde okuyucularımıza sunuyoruz.<br /> *****<br /> Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;nın&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili olarak&nbsp; şahsıma anlattığı ve elimizde bant kaydı da bulunan bilgileri buraya aktarıyoruz:<br /> &ldquo;Bursa&rsquo;nın 1388 yılında&nbsp; fethedildiği&nbsp; zaman&nbsp;&nbsp; Hakk&rsquo;a ş&uuml;k&uuml;r ifadesi i&ccedil;in&nbsp; ko&ccedil; kesmek&nbsp; isteniyor. O an Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın&nbsp; elinde olmayarak: &ldquo;Beni kurban edin ben kurban olayım.&rdquo;&nbsp; dediği i&ccedil;in&nbsp; orada bulunan bir&nbsp; yetkili kişinin:&rdquo;Ali Ko&ccedil;&nbsp; sen bize daha lazımsın.&rdquo; deyip&nbsp; onun bu g&ouml;n&uuml;ll&uuml;&nbsp; kişiliğini g&uuml;zel s&ouml;zle almış. Bu Ko&ccedil; lakabı&nbsp; Ali Baba&rsquo;ya oradan kalmış. Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın mezarı şimdi Bulgaristan&rsquo;da Niğbolu&rsquo;da bulunmaktadır.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın oğlu H&uuml;seyin&nbsp; Ko&ccedil;&nbsp; ise bu g&uuml;nk&uuml; adı Yablanova T&uuml;rk&ccedil;e adı Alvanar k&ouml;y&uuml;ne yerleşmiştir. Alvanar k&ouml;y&uuml;nden gelenlerin anlatımına g&ouml;re bir &ccedil;i&ccedil;ek bah&ccedil;esini andıracak şekilde&nbsp;&nbsp; doğal g&uuml;zelliğe sahip olan b&ouml;lgenin ismini buradan aldığı s&ouml;ylenir. <br /> Alvanar&rsquo;a yerleşim sonrası diğer toplumlarda inan&ccedil; ve giyim bakımından ayrı olan&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba muhiplerinin kadın ve gen&ccedil; kızlarda şalvarların pa&ccedil;aları&nbsp; ayrı bir şekilde&nbsp; imiş. Diğer toplulukların şalvarlarından daha farklı ve&nbsp; renkli olduğu i&ccedil;in Aldonlar, Aladonlular, Aladonlar&nbsp; yakıştırması bu yerleşimin adı olmuş. K&ouml;y&uuml;n ilk yerleşimi bu g&uuml;nk&uuml; yerden farklı yerde kurudanlık&nbsp; kuganlık&nbsp; (Kurgan, mezarlık anlamında )Sarıkaya altı denilen yerdeymiş. Bu yerde kutsal yer olarak kabul edilen &ldquo;Sofra Yeri&rdquo; diye bir&nbsp; makam vardır. Bu yerin alt yanında&nbsp; yine kutsal sayılan bir de &ldquo;Erenler Pınarı&rdquo; varmış.&nbsp; Bir de buranın Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın yerleşimi evveli&nbsp; bulunan &ldquo;Topuz Baba&rdquo; vardır. Topuz Baba&rsquo;nın oğlunun adı da Alvandır. (Elvan) K&ouml;ye adını &ccedil;i&ccedil;ekler mi yoksa Topuz Baba oğlu Alvan mı verdi bilinmez . <br /> Niğbolu kalesinin alınmasından sonra, bu g&uuml;nk&uuml; Alvanar civarına yerleşmiş bulunan T&uuml;rk k&ouml;ylerini, etrafta bulunan Bulgar&nbsp; halkı rahatsız etmektedir. Niğbolu&rsquo;daki Ali Ko&ccedil; Baba, oğlu H&uuml;seyin&rsquo;i Alvanar k&ouml;y&uuml; civarlarında&nbsp; yerleşen yeni halkı organize etmek i&ccedil;in buraya g&ouml;ndermiştir. H&uuml;seyin Baba buraya &ccedil;oban kıyafetinde, bir ko&ccedil; s&uuml;r&uuml;s&uuml; ile g&ouml;&ccedil;ebe olarak gelmiştir. Bu y&ouml;redeki halka rahatsızlık veren gruplarla arkadaşlık kurarak&nbsp; onların i&ccedil; y&uuml;z&uuml;n&uuml; &ouml;ğrenmiş ve diğer taraftan da k&ouml;yl&uuml;leri teşkilatlandırıp&nbsp; Bulgar eşkıyalarını yok etmek i&ccedil;in hazırlamıştır. Hazırlıklar belli bir olgunluğa eriştiğinde H&uuml;seyin Baba k&ouml;yl&uuml;lere: &ldquo;Bulgarların bir bayram g&uuml;n&uuml;nde&nbsp; onlara dostluğun pekişmesi adına bir yemek vereceğim. Yemekte&nbsp; &ccedil;ok fazla i&ccedil;ki i&ccedil;ip Bulgarlar sızdıktan sonra size haber g&ouml;nderirim.&rdquo; diyor. Bulgarlar ger&ccedil;ekten de&nbsp; yiyip i&ccedil;tikten sonra sızıyorlar. H&uuml;seyin Baba k&ouml;yl&uuml;lere haber veriyor ve Bulgarları b&ouml;lgeden &ccedil;ıkarıyorlar. Topuz baba bu b&ouml;lgeyi Ali Ko&ccedil; Baba oğlu H&uuml;seyin Baba&rsquo;ya bırakarak kendi talipleri ile birlikte Topuzlar k&ouml;y&uuml;ne yerleşiyor. G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde&nbsp; Alvanar(Yablanova) k&ouml;y&uuml;nde&nbsp; bulunan Topuz Baba nazarlama dediğimiz&nbsp; ger&ccedil;ekte esas mezarı haricinde&nbsp; bir mezarı bulunmaktadır..&rdquo;<br /> Hamza Ko&ccedil;erdin babanın&nbsp; bize anlattıkları arasında bir başka iddia da hen&uuml;z bilimsel olarak tam olarak kanıtlanamamış olan&nbsp; bir tartışmaya dayanmaktadır. Bilindiği gibi Hacı Bektaş Veli soyundan geldiği kabul edilen kolun Seyit Ali Sultan&rsquo;a dayandığı, Seyit Ali Sultan&rsquo;ın da (Kızıldeli) Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin&nbsp; &ccedil;ocuğu olduğunu kendilerinin bu koldan geldiklerini kabul etmektedirler. İkinci varsayım ise Babagan kolunun g&ouml;r&uuml;ş&uuml;d&uuml;r. Bu da Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin Fatma Nuriye Hanımla evlendiğini ondan iki &ccedil;ocuğunun olduğuna inanırlar.&nbsp; Bu iki iddia da hen&uuml;z kanıtlanmış belgelere dayanmamaktadır.&nbsp; Alevilik ve Bektaşilik araştırmalarının &ccedil;ok yeni olması, hen&uuml;z&nbsp; b&uuml;t&uuml;n bilgi ve belgelerin yayınlanmamış olması sebebiyle bir g&uuml;n bu karanlık noktanın aydınlanacağını sanıyoruz. Ancak Hamza Ko&ccedil;erdin Baba kendilerinin birinci iddiaya bağlı olarak Seyit Ali Sultan&rsquo;dan geldiklerini ve Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Seyit Ali Sultan&rsquo;ın oğlu olduğunu s&ouml;ylemektedir.<br /> &Ouml;mer L&uuml;tfi Barkan&rsquo;ın&nbsp; Kolonizat&ouml;r T&uuml;rk Dervişleri isimli makalesinde&nbsp; karşılaştığımız bir bilgi de&nbsp; olayın bir başka boyutunu ortaya koymaktadır. Bu bilgiyi aynen buraya alıyoruz:<br /> &ldquo; An evkaf &rsquo;ı Zaviye-merhum Ali Ko&ccedil;i.<br /> Karyie-i dervişan&nbsp; nam-ı diğer Bulgarine-i K&uuml;&ccedil;&uuml;k tabi&rsquo;i Niğebolu .<br /> Merhum Koyun Baba dervişlerinden Ali Ko&ccedil;i nam sahib-i vilayet derviş ki&nbsp; nefs-i Niğebolu da&nbsp; olan zaviyenin asla ve kat&rsquo;a bir ak&ccedil;e varidatı olmamağın ve bir ak&ccedil;e hasıl olur vakfı yoktur. Mezkur derviş fevt olduktan sonra&nbsp; kend&uuml;&nbsp; ehibbasından ba&rsquo;zı dervişler cem olunup kend&uuml;lerini&nbsp; kedd-i yemini ve arak-ı&nbsp; cibinler ile diktikleri bağlarda ve bah&ccedil;elerden hasıl eylediklerini zaviye-i mezkureye gelen ayende ve revendeye harc eyley&uuml;p&nbsp; ve zikrolan mezra hali hari&ccedil; ez defter&nbsp; yer olup merhum Yahya Paşa Hazretlerinden tapulayup ba&rsquo;dehu der-i devletten h&uuml;km-i h&uuml;mayun alub s&acirc;bıka&nbsp; Niğebolu kadısı&nbsp; olan Alaeddin sınurın tecdid id&uuml;p ba ba&rsquo;dehu&nbsp; merhum ve mağfirunileyh sultan Bayezid Han&rsquo;dan mukarrern&acirc;me-i h&uuml;mayun almışlardır. <br /> Sonradan ,Niğebolu Beğ&rsquo;i Hasan Paşa hazretlerinden ve ba&rsquo;dehu Mehmed Bey&rsquo;den bedel&rsquo;i &ouml;ş&uuml;r&nbsp; yılda 200 ak&ccedil;e vaz &lsquo;ittir&uuml;b ellerine mektub-ı şeriflerin almışlardır.<br /> Ve mezra-ı mezkure &uuml;zerinde&nbsp; iki g&ouml;z bir değirmen bin&acirc; eylemişlerdir. Ve zaviye-i mezk&ucirc;reye&nbsp; hidmet etmek i&ccedil;&uuml;n&nbsp; haymana ve haric-ez defter olan&nbsp;&nbsp; kafirden 14 nefer kafir cem eyley&uuml;b ispen&ccedil;esin ve sair r&uuml;s&ucirc;mların almayub karye-i mezkure &uuml;zerinde bina itd&uuml;kleri&nbsp; değirmenlerine ve &acirc;yende&nbsp; ve revende mahsulatı i&ccedil;&uuml;n bağlarına ve sair mes&acirc;lihine hidmet iderlermiş .<br /> H&acirc;liya&nbsp; vuku&rsquo;ı &uuml;zre tahrir olunup Padişah-ı alempenah hazretlerine arz olundukta mezrayı&nbsp; mahdut olan sınıru&nbsp; ile resm-i ağnam ile ve &ouml;şr-i&nbsp; g&uuml;nan ile fil c&uuml;mle hukuku şer&rsquo;iyesi&nbsp; ile ve r&uuml;s&ucirc;m-ı &ouml;rfiyesi ile ve i&ccedil;inde olan 14 nefer keferesi ile&nbsp; zaviye-i mesk&ucirc;reye vakf eyley&uuml;p&nbsp; v&acirc;ki olan mahsulatı &acirc;yende&nbsp; ve rendeye har eylemek emr olunmağın. Haliye vilayet kitabet olunup vakf-ı mezkur der-i devlete &lsquo;arz&nbsp; olundukta vakfiyeti kem&acirc;k&acirc;n&nbsp; mukarrer dutulup (defteri cedide) kaydolundu diy&uuml; mukayyeddir (defteri atik) Haliye&nbsp; dahi vuku&rsquo;ı &uuml;zere arz olundukda&nbsp; giz&uuml; kem&acirc;k&acirc;n vech-i&nbsp; meşruh&nbsp; &uuml;zere&nbsp; buyrulub&nbsp; (defteri cedid)e kaydolundu (30 numaralı k&ouml;y)<br /> Balkanlarda araştırma yapan değerli araştırmacılarımızdan merhum&nbsp; Nejat Birdoğan da farklı bir iddia &ouml;ne s&uuml;rmektedir. Birdoğan, Otman Baba&nbsp; Velayetnamesi &uuml;zerine yaptığı araştırmada G&uuml;neydoğu Bulgaristan&rsquo;da bulunan ikinci b&uuml;y&uuml;k Bektaşi Tekkesi olan Ali Baba Tekkesinin Otman Baba&rsquo;ya bağlı olduğunu s&ouml;yler. Devamla Kırklareli iline bağlı Kof&ccedil;ağız&nbsp; il&ccedil;esinde bulunan Ali Ko&ccedil;luların da&nbsp; Otman Baba&rsquo;ya bağlı Ali Babalılar olduğunu&nbsp; iddia eder.&nbsp; <br /> Bulgaristan&rsquo;da&nbsp; Ali Baba veya Ali Dede adı ge&ccedil;en 15 adet tekke yatır, zaviye var.Bunlar benim sadece tespit ettiklerim .<br /> 1.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba&nbsp;&nbsp;&nbsp; Alvanar &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 2.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırcaali&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 3.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekke K&ouml;y(Broş) Kırca Ali&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 4.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba&nbsp;&nbsp;&nbsp; Y.Zağra/Tekke Mahalle (Grafitovo)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 5.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba tekkesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Silistre /Denizler.(Varnentsi)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 6.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba Tekkesi&nbsp; (Şeyh Ali Baba)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hask&ouml;y(G&uuml;neyDoğu Bulgaristan)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 7.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali baba T&uuml;rbesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kavak mahalle/ Haskova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 8.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba Zaviyesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;irmen /Seyit Can K&ouml;y&uuml; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 9.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba Zaviyesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yeni Pazar&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 10.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Baba zaviyesi.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Niğbolu&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 11.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali dede&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kovancılar.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 12.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Dede Zaviyesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kızanlık &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 13.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Koca Baba&nbsp; tekkesi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Rus&ccedil;uk&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 14.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba zaviyesi Ve T&uuml;rbesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Niğbolu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan <br /> 15.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali ko&ccedil;lu baba tekkesi ve yatırı&nbsp;&nbsp;&nbsp; Alvanar &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan </p>
<p> Değerli araştırmacının &ouml;ne s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; varsayımlarda yer alan Ali Baba ile Ali Ko&ccedil; Baba arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu tam olarak&nbsp; bilemiyoruz. Ancak Ali Ko&ccedil; Babalılar kendilerini erkanca&nbsp; Kızıldeli Ocağının evladiye koluna bağlı olduklarını kabul etmektedirler. Aralarındaki sıkı akrabalık bağlarının ve erkanın Anadolu&rsquo;nun bir &ccedil;ok y&ouml;resinde aynen s&uuml;rmesi bunu kanıtlamaktadır. Merhum Nejat Birdoğan&rsquo;a bu konuda bu yazısından sonra telefonla ve mektupla bilgi vermiştim.Ne yazık ki hastalığı nedeniyle bu konuya&nbsp; bir daha değinememiş ve kısa zaman sonra da Hakka y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml; .Ruhu şad olsun.<br /> &nbsp;Tekirdağ&rsquo;ın Muratlı&nbsp; il&ccedil;esine bağlı&nbsp; Aydın k&ouml;y&uuml;nde yaptığımız araştırmalar sırasında&nbsp; Bulgaristan&rsquo;da Alvanar ormanlarının en y&uuml;ksek yerinde bulunan G&ouml;zc&uuml; Ali Baba makamı vardır .Ali Ko&ccedil;luların pek &ccedil;oğu bu G&ouml;zc&uuml; Ali baba ya&nbsp;&nbsp; Seyit Ali Sultan olarak bilmektedir . Bu yanlıştır .G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&nbsp; ayrı bir Alp erendir . <br /> &nbsp;Anadolu ve Balkanlarda aynı eren veya evliyanın birden fazla&nbsp; makam&nbsp; mezarının bulunması da bu tezimizi g&uuml;&ccedil;lendirmektedir. Ancak Birdoğan aynı&nbsp; araştırmasında bir başka noktaya da değinir ki bu tamamen bir bilgi yanlışlığını oluşturmaktadır: <br /> &ldquo; Demir baba soyundan gelen Ko&ccedil; Ali Baba adlı erenin bug&uuml;n Kırklareli Kofcaz (Kofcağız) k&ouml;ylerinde yol oğulları vardır&rdquo;.&nbsp; İfadesi ger&ccedil;ek bilgilerle&nbsp; &ccedil;elişmektedir. Hasan Demir Baba Velayetnamesi&rsquo;nde Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili bilgi aynen ş&ouml;yle ge&ccedil;mektedir:<br /> &ldquo;Bir g&uuml;n Mumcular&rsquo;dan Ko&ccedil; Ali isminde bir abdal gelmiş&rdquo;<br /> (&#8230;&#8230;..) <br /> &ldquo;Bu sırada Demir Babanın intikal vakti yaklaşmış olmakla acele avdet etmişler. Abdalların&nbsp; i&ccedil;inde &uuml;&ccedil;&nbsp; Ali varmış birine Ko&ccedil; Ali, birine &Ccedil;&ouml;yen Ali, birine K&ouml;&ccedil;ek Ali derlermiş. Batavalı K&ouml;&ccedil;ek Ali&rsquo;yi kendi aş evine aş&ccedil;ı başı yapmış ve ondan sonra hilafet vermiş, usul-i secc&acirc;desine&nbsp; ge&ccedil;irmiş, kendi meydanına post-nişin&nbsp; yapmış . Kendi intik&acirc;l eylediği zaman Ko&ccedil; Ali tekke-nişin imiş. Ondan sonra Ko&ccedil; Ali elinden Kara Cafer yerine oturmuş.&rdquo; (sayfa: 9-10)&nbsp; <br /> Velayetname ve Hasan demir Baba&rsquo;nın yaşadığı d&ouml;nem dikkatle incelendiği zaman burada s&ouml;z&uuml; edilen kişiler 16. y&uuml;zyılda yaşamış kimselerdir. Oysa Ali Ko&ccedil; Baba 14. y&uuml;zyılda yaşamış bir&nbsp; kimsedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; s&ouml;ylencelerin tamamında&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Seyit Ali Sultan&rsquo;la birlikte Rumeli&rsquo;ye ge&ccedil;tiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Ko&ccedil;u Baba, Koyun Baba, Ko&ccedil; Baba ve Ko&ccedil; Ali Baba isimli Anadolu ve Rumeli&rsquo;de bir &ccedil;ok&nbsp; kutsal ziyaret yeri bulunması ve s&ouml;zl&uuml; gelenekte bunların zaman zaman birbirinin i&ccedil;ine girmesi son derece olağandır. Ancak Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili s&ouml;zl&uuml; geleneğin yalnızca&nbsp; s&ouml;zl&uuml; bir gelenek olarak s&uuml;rmemesi, halen rit&uuml;ellerinin ve s&uuml;reğinin de b&uuml;t&uuml;n canlılığı ile devam etmesi Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili olarak 14. y&uuml;zyılda yaşayan ve Seyit Ali Sultan&rsquo;ın oğlu olduğu &ouml;ne s&uuml;r&uuml;len Ali Ko&ccedil; Baba tezini daha g&uuml;&ccedil;l&uuml; kılmaktadır.<br /> Bizim g&ouml;r&uuml;ş&uuml;m&uuml;z&uuml;&nbsp; destekleyen bir başka nokta ise cemlerde okunan g&uuml;lbank ve nefeslerle ilgilidir. Bu g&uuml;lbanklerde&nbsp; bilindiği gibi atıflar bağlı olunan ocağın ilk temsilcisine kadar gider. Araştırmamızın yer aldığı b&ouml;l&uuml;mde yazılı bir g&uuml;lbank ve&nbsp;&nbsp; 1970 yılında kayda alınmış nefeslerde Seyit Ali Sultan hi&ccedil; tartışmasız yer almaktadır. S&ouml;zl&uuml; gelenekten gelen ve yukarda da belirttiğimiz bilgilerde Ali Ko&ccedil; baba&rsquo;nın Seyit Ali Sultan&rsquo;ın oğlu olduğu &ouml;ne s&uuml;r&uuml;lmektedir.<br /> Ali Ko&ccedil;luların Balkanlarda&nbsp; en b&uuml;y&uuml;k yerleşim birimi olarak&nbsp; Alvanar ge&ccedil;mektedir. 1805&rsquo;na ait Şumnu&rsquo;da Hafız Baba Tekkesine ait bir belgede de bunu g&ouml;r&uuml;yoruz.&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahmet Hezarfen tarafından&nbsp; Osmanlı arşivlerinden bulunarak&nbsp; dergimizin&nbsp; ge&ccedil;miş sayılarında yayınlanmış olan belgedeki&nbsp; (Bunlara Osman Pazarı Alvanar k&ouml;y&uuml; ileri gelenleri de dahildir) kaydı sonradan Ahmet Hezarfen tarafından ilave edilmiş olmasına rağmen b&ouml;lgede Alvanar&rsquo;da geniş bir Ali Ko&ccedil;ular topluluğunun yaşadığı g&ouml;r&uuml;lmektedir.Belgenin aslında Alvanar ismi ge&ccedil;memektedir .<br /> Bunların hi&ccedil; biri Ali Ko&ccedil;luların Seyit Ali Sultan&rsquo;ın soyundan geldiğini ortaya koyan bir belge olarak g&ouml;r&uuml;nmemektedir. Ancak yaptığımız alan araştırmalarında halen Trakya&rsquo;da yapılan bazı t&ouml;renler ve bu t&ouml;renlerde okunan nefesler bize Ali Ko&ccedil;lularla, Rumeli&rsquo;ye ge&ccedil;iş arasında ciddi bir bağlantı olduğunu g&ouml;stermektedir. Kızıldeli Sultan Ocağı&rsquo;na bağlı&nbsp; Edirne B&ouml;lgesi Bektaşileri 8 Ağustos g&uuml;n&uuml;n&uuml; bir &ldquo;Yayla G&uuml;n&uuml;&rdquo; olarak kutlamakta ve bu şenliklerde&nbsp; aşağıya aldığımız nefesi okumaktadırlar.<br /> Dertliyim&nbsp; kapına geldim<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba<br /> C&uuml;mle&nbsp; k&uuml;stahlığı&nbsp; &ouml;z&uuml;mde buldum<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba</p>
<p> Sana arzu &ccedil;eker&nbsp; nice aşıklar<br /> Merhamet b&acirc;bının kilidi yoktur<br /> Sende mihman &uuml;&ccedil;ler yediler kırklar <br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba</p>
<p> Eşiğin taşına y&uuml;z&uuml;m&uuml;&nbsp;&nbsp; s&uuml;rsem<br /> Baba &ccedil;eşmesinden n&ucirc;ş edip kansam<br /> &Ccedil;erağın şem&rsquo;ine pervane d&ouml;nsem<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba</p>
<p> SELİM &lsquo;in kusuru&nbsp; &ccedil;oktur yanında<br /> Senin&nbsp;&nbsp; muhabbetin saklar&nbsp; canında<br /> Pirin huzurunda Hak divanında<br /> M&uuml;r&uuml;vvet senden&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba<br /> Bu nefes aynı zamanda Cahit &Ouml;ztelli&rsquo;nin Bektaşi G&uuml;lleri isimli eserinde de yer almıştır.&nbsp; Nefes&rsquo;in devamında Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Niğbolu&rsquo;da yattığı kaydı bulunmaktadır ki bu bilgilerin birleşmesi sonucunda Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın 14. y&uuml;zyılda yaşayan bir Eren olduğu ortaya &ccedil;ıkmaktadır:<br /> Yine H&uuml;seyin Maragoz&rsquo; Babadan&nbsp; derlediğimiz aşağıdaki nefeste Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili bazı bilgilere&nbsp; rastlıyoruz.<br /> Bektaşi Veli &rsquo;den aldık el etek<br /> Kabul et dergahta&nbsp; ettiğimiz dilek<br /> K&uuml;lli kusurumuzu af ede felek<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Azm-i rah eyledim meydan-ı pirden<br /> Dileğim kesmezem ger&ccedil;ek veliden<br /> Sıtk ile dilerim can-ı g&ouml;n&uuml;lden<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir&nbsp; Ali Ko&ccedil;&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Erenler seyreder&nbsp; g&ouml;n&uuml;lden arşı<br /> Ko&ccedil;lu Baba onun &ouml;z karındaşı<br /> Seyit Ali Sultan erenler başı<br /> Derg&acirc;hı cennettir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Uyardın &ccedil;erağını ayan eyledin<br /> Erenler buyruğunu g&ouml;n&uuml;lden eyledin<br /> M&uuml;rşidin derdini&nbsp; can ile duydun<br /> Derg&acirc;hı cennettir&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil;lu&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Rehberin izni ile cem e&nbsp; gireriz<br /> Dest-i def olup semah ederiz<br /> M&uuml;rşidimizden dilek dileriz<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Kuruldu muhabbet g&uuml;lbang &ccedil;ekildi<br /> Erenlerin aşkına dolu i&ccedil;ildi<br /> Erkan-ı Ali de su&ccedil;tan ge&ccedil;ildi<br /> Derg&acirc;hı m&uuml;barektir Ali Ko&ccedil;&nbsp;&nbsp; Baba&rsquo;nın</p>
<p> Dergahı m&uuml;barek&nbsp; makamı Ali<br /> Sırrını&nbsp; faş edenin nic&rsquo;olur hali<br /> Kıyamet g&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemez dili<br /> Derg&acirc;hı cennettir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Babanın</p>
<p> Derviş Hoca ider şehitler serveri<br /> Kereminden dur eyleme bu kemteri<br /> Meydan-ı Ali&rsquo;dir pirlerin Piri<br /> Derg&acirc;hı&nbsp; cennettir Ko&ccedil;lu&nbsp;&nbsp; Babanın</p>
<p> Ancak yukarda da belirttiğimiz gibi Anadolu&rsquo;da bir &ccedil;ok&nbsp; Ali Baba, Ali Ko&ccedil; veya Ko&ccedil; Ali Baba Ko&ccedil;u baba&nbsp; adıyla&nbsp; kutsal ziyaret yeri bulunmaktadır. Bunların hepsinin birbiri ile ilişkisini belirlemek&nbsp; m&uuml;mk&uuml;n değildir. Bu y&uuml;zden bazı nefesler de birbirine karışmış veya&nbsp; Ali Ko&ccedil;lu Baba&rsquo;dan &ccedil;ok sonra yaşamış olan Pir Sultan Abdal&rsquo;ın yazdığı bazı şiirler nefes olarak Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya mal edilmiştir. Bu son derece normaldir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bir &ccedil;ok nefesin aslında&nbsp; Şah Hatai&rsquo;ye, Yunus Emre&rsquo;ye, Pir Sultan Abdal&rsquo;a mal edildiği bilinmektedir. Aşağıya alacağımız nefes de Ziya Baba Karaşar İnan&ccedil; Eğitim ve Hayır Vakfı&rsquo;nın derlediği &ldquo;Erenlerden Nefesler&rdquo; isimli kitaptan alınmıştır: <br /> İndim Ko&ccedil; Baba&rsquo;yı tavaf eyledim<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar<br /> M&uuml;barek cem&acirc;lin seyran eyledim<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Biri beyaz idi biri kırmızı<br /> Onlarda se&ccedil;erdi baharı yazı<br /> Aynen Z&uuml;lfik&acirc;r&rsquo;a benzer boynuzu<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Alnın ortası yazılı Kur&rsquo;an <br /> Hi&ccedil; mahrum kalır mı cem&acirc;lin g&ouml;ren<br /> Yarın mahşer g&uuml;n&uuml; şefaat uman<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Yağmur yağar &ccedil;iselenir izleri<br /> Elham Suresine benzer g&ouml;zleri<br /> Ay ile g&uuml;n gibi parlar y&uuml;zleri<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> PİR SULTAN&rsquo;ım biz &ccedil;ekeriz yasları<br /> D&ouml;rt kapıdan beyan olur sesleri<br /> Aşıklarda s&ouml;yler bu nefesleri<br /> Bu g&uuml;n yaylımdır geliyor ko&ccedil;lar</p>
<p> Ali Ko&ccedil; Baba S&uuml;reğinde Baba Se&ccedil;imi ve erkan<br /> &nbsp;Ali Ko&ccedil;luların Baba se&ccedil;imleri de son derece dikkat &ccedil;ekicidir. Baba Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml; zaman yerine b&uuml;y&uuml;k oğlu erkan y&uuml;r&uuml;tmekte ve baba olmaktadır. Taliplerinin&nbsp; durumuna ve &ccedil;okluğuna g&ouml;re de diğer oğulları babalık yapabilmektedir. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;nın Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;mesinden sonra Hamza Baba&rsquo;nın oğulları ve torunlarından kimse bu makama gelmeyince &ouml;z kardeşlerini&nbsp; baba olarak ta&ccedil; giydirmiştir .Yani babalık yetkisini halk huzurunda musahiplerinin yanında vermiştir.Hata kardeşi&nbsp; Hasan&rsquo;a senin musahibin&nbsp; vefat etti istersen gerekli eksilerini tamamladığın zaman kardeşlerinden istediğinden babalık alabilirdin demiştir .&nbsp; <br /> Yeni m&uuml;rşit olacak baba doğrudan en kıdemli babanın huzurunda niyazda bulunduktan sonra babalığa başlamakta ve kendisine bir rehber verilmesine gerek duyulmamaktadır. Bu konuda&nbsp; Hamza Ko&ccedil;erdin Baba ile yaptığımız konuşmada Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;yen bir babanın yerine oğlunun&nbsp; doğrudan babalık yapabileceğini s&ouml;ylemiş, kendisi Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml; zaman ise&nbsp; oğlu Mustafa&rsquo;nın&nbsp; isterse&nbsp; baba olabileceğini belirtmişti. Kendi şecereleri ile ilgili bize geniş bir bilgi verdi. Ancak daha sonra Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;dan bu&nbsp; şecereleri&nbsp; gidip bir t&uuml;rl&uuml;&nbsp; alamadık. <br /> Hamza Ko&ccedil;erdin Baba ile yaptığımız g&ouml;r&uuml;şmelerde: &ldquo;Ali Ko&ccedil;lular s&uuml;reğinde bir baba geride bir m&uuml;rşit bırakmazsa baba olacak adayın Eskişehir&rsquo;in&nbsp; Seydiler k&ouml;y&uuml;ne veya Bulgaristan&rsquo;a&nbsp; gidip babalık alması gerekmektedir.&rdquo; demişti. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba devamla: &ldquo;Eskişehir&rsquo;deki Seydi Ko&ccedil; Baba&nbsp; benden ta&ccedil; giymişti. Baba olacakların oradan el alması posta oturması gerekmektedir.&rdquo; demişti. Şu an Hamza Baba&rsquo;nın postuna oturduğu s&ouml;ylenen H&uuml;seyin Marangoz, Veli Ko&ccedil;erdin ve&nbsp; H&uuml;seyin&nbsp; Ko&ccedil;erdin&rsquo;in&nbsp; Hamza Baba&rsquo;dan el aldığını İbrahim Ercan s&ouml;ylemektedir.O gece babalık t&ouml;reninde bulunanların imzaladığı bir tutanağın bir fotokopisi&nbsp; elimizdedir .<br /> Ocakta baba sayısı&nbsp; belirli&nbsp; sayı ile sınırlandırılmamıştır. Ocakta asıl baba haricinde&nbsp; Kırklareli&rsquo;nin Kof&ccedil;az il&ccedil;esine bağlı&nbsp;&nbsp; Terzidere&rsquo;de&nbsp; Hasan Usluaşık, Paşaalan da Mustafa B&uuml;lb&uuml;l baba olarak g&ouml;rev yapmaktadır. Aydın k&ouml;y&uuml; vekil Babası Ali Akg&uuml;l 1996 yılında Hakk&rsquo;a y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;. Kendisi ile 1995 yılında&nbsp; Ali Baba kurbanında beraber olmuş hatta Ali Baba kurbanı&nbsp; hakkında geniş bilgi almış ve yazımızı Nefes Dergisi&rsquo;nde yayımlamıştık. <br /> Ali Ko&ccedil;luların halen b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunluğu Bulgaristan&rsquo;da yaşamaktadır. 1989 g&ouml;&ccedil;&uuml; sırasında da &ouml;nemli &ouml;l&ccedil;&uuml;de g&ouml;&ccedil;ler olmuştur. B&uuml;t&uuml;n bunlara rağmen halen Bulgaristan&rsquo;da Veletler, K&uuml;&ccedil;&uuml;kler ve Alvanar k&ouml;ylerinde toplu olarak yaşamaktadırlar. Bu k&ouml;yler İsliven&rsquo;e bağlı k&ouml;ylerdir.<br /> Alevi-Bektaşi topluluklarının niteliklerini belirleyen &ouml;nemli durumlardan biri de Musahiplik kurumudur. Musahiplik Fetih suresinin 10. ayeti delil g&ouml;sterilir .&nbsp; Ali Ko&ccedil;lu Bektaşi s&uuml;reğinde d&ouml;rtl&uuml; musahip olunur, yani musahip kardeşlerin &uuml;zerlerine bir &ouml;rt&uuml; &ouml;rt&uuml;l&uuml;r. G&uuml;l &ccedil;ubuğu ile baba onları tarikten ge&ccedil;irir. Kardeş olurlar. G&uuml;lden bir değneğin burada oluşu ve tarikatta g&ouml;r&uuml;şmelerde g&uuml;l koklamasını andıran bir rit&uuml;el olması nedeni ile diğer toplumlar &ldquo;g&uuml;lc&uuml;ler&rdquo; &ldquo;g&uuml;l kardeşliği&rdquo; &ldquo;g&uuml;l&uuml; sevenler&rdquo; anlamında &ldquo;G&uuml;lşeni&rdquo; veya şivenin bozulması ile &ldquo;G&uuml;lşani&rdquo; denilmesine yol a&ccedil;mış olabilir. Musahiplik erkanının Anadolu&rsquo;daki musahiplik t&ouml;renlerine&nbsp; benzediğini g&ouml;r&uuml;yoruz.&nbsp; Erkan&nbsp; &Ccedil;ubuğunun ve &ldquo;Tarik&rdquo; in g&uuml;l ağacından olması&nbsp; Balkanlara ait bir anlayış değişmesi sonucu olabilir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ldquo;Erkan &Ccedil;ubuğu&rdquo; veya &ldquo;Tarik&rdquo; Anadolu&rsquo;da on iki boğum olarak ardı&ccedil; ağacından&nbsp; kesilerek yapılmakta ve &ouml;zel bir kılıfta saklanmaktadır.<br /> Ali Ko&ccedil; Babalıların Kızıldeli erkanı ile benzerlikleri &ccedil;oktur. Tığbent&rsquo;in yerini kuşağın alması da buna bir &ouml;rnektir. Balım Sultan &ouml;ncesi Bektaşilikte tığbent yerine kuşak kullanılmıştır.Trakya da Babagan kolu hari&ccedil; diğer tarikatlarda (Şeyh Bedreddin&rsquo;ilerde yoktur) kuşak şeklinde vardır. <br /> Musahip Erkanında d&ouml;rt kişinin olmasının gerek&ccedil;esini sorduğumuz zaman Tekirdağ&rsquo;ın T&uuml;rkg&uuml;c&uuml; (Paşa Alan) k&ouml;y&uuml;nden vekil baba Mustafa B&uuml;lb&uuml;l şu a&ccedil;ıklamayı yapmıştır:<br /> &ldquo;T&uuml;m Ehli Beyt inananlarının bildiği inandığı gibi&nbsp; Mira&ccedil; olayında Kırklar bir tek &uuml;z&uuml;m tanesinden elde edilen&nbsp; nesne ile&nbsp; mest olurlar. &Uuml;z&uuml;m tanesinin i&ccedil;inde d&ouml;rt adet &ccedil;ekirdek vardır. Genelde yerli eski t&uuml;r &uuml;z&uuml;mlerde&nbsp; &ccedil;ekirdek sayısı d&ouml;rtt&uuml;r. Burada iki eş karşılıklı olarak birbirlerini&nbsp; yaşam boyu&nbsp; Kırklara g&ouml;n&uuml;lle kabul edip bağlandıklarına g&ouml;re onlarda o &uuml;z&uuml;m&uuml;n manevi &ccedil;ekirdekleri sayılır. &Ccedil;ekirdeğin bir başka &ouml;nemi meyvenin varlığını s&uuml;rd&uuml;rmesini sağlayan &ouml;zd&uuml;r.&rdquo;<br /> Ger&ccedil;ekten&rsquo;de Kaygusuz Abdal&rsquo;ın:<br /> &ldquo;Bu adem meyvesinin/&Ccedil;ekirdeği &ouml;z&uuml;nd&uuml;r&rdquo;&nbsp; bi&ccedil;imindeki nefesi de Mustafa B&uuml;lb&uuml;l&rsquo;&uuml;n a&ccedil;ıklamasını destekleyici niteliktedir. Esasen Anadolu&rsquo;nun bir &ccedil;ok y&ouml;resinde&nbsp; musahip erkanı&nbsp; karı koca ikişer kişiden d&ouml;rt kişi olarak yapılmaktadır. Ali Ko&ccedil;luların erkanının bir başka &ouml;zelliği ise Abdal Musalıların erkanına benzerlik g&ouml;stermesidir. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;ya bu&nbsp; benzerliğin kaynağını sorduğumuz zaman Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın&nbsp; eşinin Abdal Musalılardan olduğunu belirtmiştir. Ancak bunu sadece bu ilişkiye bağlamamız doğru olmaz.<br /> Balkanlarda Seyit Ali Sultan&rsquo;a bağlı olan toplulukların &ouml;nemli bir kısmına Dağlı adı verilmektedir. Genellikle Bulgaristan&rsquo;da ve Trakya&rsquo;nın Bulgaristan&rsquo;a yakın dağlık y&ouml;relerinde yaşayan dağlıların y&uuml;zyıllardır Şamanist geleneklerini s&uuml;rd&uuml;rd&uuml;kleri bilinmektedir. Bunlara Eroğlular, Kızıl divaneler ve&nbsp; Kızıl Deliler adı verilmektedir. Bu bakımdan&nbsp; b&ouml;lgedeki diğer &ldquo;Dağlı&rdquo; olarak adlandırılan gruplardan farklılık g&ouml;stermektedirler. Horasan&rsquo;dan geldikleri s&ouml;zl&uuml; gelenek olarak aralarında yaşar. Ancak&nbsp; oymak veya boy olarak&nbsp; hangi boya bağlı oldukları bilinmemektedir. Kendilerini &ldquo;Dağlı T&uuml;rkmen&rdquo; olarak tanımlamaktadırlar. Bu yapılacak ciddi bir antropolojik araştırma sonucunda belirlenebilir. Ancak Ali Ko&ccedil;luların da Seyit Ali Sultan&rsquo;a bağlanmaları b&uuml;t&uuml;n Anadolu&rsquo;daki ocaklar gibi &ldquo;el ele el Hakk&rsquo;a&rdquo; ilkesine g&ouml;re aralarındaki ilişkiyi ortaya &ccedil;ıkarmak gerekmektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Ali Ko&ccedil;lularla &ldquo;Dağlı&rdquo; olarak adlandırılan&nbsp; T&uuml;rkmenler arasında b&uuml;y&uuml;k bir yakınlık bulunmaktadır. Esasen b&uuml;t&uuml;n Rumeli b&ouml;lgesindeki Alevi ve Bektaşi erkanları birbiriyle karşılaştırmalı olarak verilemediği i&ccedil;in&nbsp; topluluklar ve ocaklar arasındaki benzerlik ve farklılıklar somut olarak ortaya konulmamıştır.<br /> &nbsp;Bazı y&ouml;relerde ise ortak bir tasavvufi gelenek olarak Aslında Trakya tarikatlarının ortak bir noktası Şeyh Bedreddiniler ve Nakşibendilerin&nbsp; haricinde tamamının Balım Sultan evveli ve sonrası&nbsp; Bektaşileri olmasıdır. Bu g&uuml;n Balım Sultan&nbsp; evveli Bektaşi si&nbsp; olan Kızıldeli,Ali Ko&ccedil;lular Babailer ve Akyazılılar erkanca &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k oranda birbirine benzemektedir. G&uuml;lbankları ibadet şekilleri benzemektedir .Yine bu tarikatların ortak bir noktası da liderlerin &ouml;zel giysileri olmayışıdır.&nbsp; Ayrıca Trakya&rsquo;daki t&uuml;m tarikatların erkanlarının bazı nedenler ile g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar bazı eksiklere uğradığı sanılmaktadır. Ezberden ezbere bazı kısalmalar eksikler oluşmuştur. Bunu erkanların yanı sıra&nbsp; Nefeslerde zikirlerde de g&ouml;rmekteyiz. Balım Sultan Erkanına (Babagan koluna)en yakın olan&nbsp; tarikat Kızıldeli&nbsp; yolu erkanıdır.</p>
<p> Halen Bulgaristan&rsquo;da bulunan aslında Babai guruplarının zaman i&ccedil;inde erkan değiştirmesiyle oluşan&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;&Ccedil;arşambalılar&rdquo; olarak adlandırılan bir toplum g&ouml;rmekteyiz . Bu toplum da Kızıldeli erkanını uygulamakta imiş. Kesin bir bilgimiz olmamakla beraber &Ccedil;arşambalıları&nbsp; yeni bir erkan ile uyaran YEŞİL ABDALdır.Erkanlarında da bunu g&ouml;rmekteyiz . Bu ayrımda erkandan ayrılma ve erkan değişimi s&ouml;z konusu olmamakla birlikte vekil babalıklar sebebiyle veya&nbsp; cem toplanma g&uuml;n&uuml; nedeniyle ortaya &ccedil;ıkmış olan ayrılıkların adlandırılmasıdır. Bu tarz&nbsp; ayrışmanın Balım Sultan erkanında(Babagan kolunda) toplam&nbsp; 56 farklılık oluşturduğunu&nbsp; Bedri Noyan Dedebaba tespit etmiştir.<br /> &nbsp;Ali Ko&ccedil;luların ailesinden topladığımız bilgilere dayanarak yazılı bir belge olmaksızın bize anlattıkları&nbsp; soy şecereleri aşağıdaki gibidir:</p>
<p> 1.Hacı Bektaşi Veli<br /> 2.Seyit Ali Sultan (Kızıldeli Sultan.)<br /> 3.Ali Ko&ccedil; baba<br /> 4.H&uuml;seyin Baba (Ali Ko&ccedil; oğlu)<br /> 5.Kazım baba (H&uuml;seyin Baba oğlu)<br /> 6.Kazım baba&nbsp; (Mustafa Baba oğlu)<br /> 7.Mustafa Baba (Kazım baba oğlu)<br /> 8.Mıstın Baba (Mustafa Baba oğlu)&nbsp;&nbsp;&nbsp; iki oğlu Kazım baba ve Hasan Kuzlu<br /> 9. Kazım baba&nbsp; (Mıstın Baba oğlu) iki oğlu var.&nbsp;&nbsp; Hamza baba&nbsp; oğlu İbrahim.<br /> 10. Hamza Baba(Kazım Baba oğlu)&nbsp; Kazım ve Mustafa adında 2 oğlu var.<br /> 11. Kazım Baba( Hamza Baba oğlu) 5 adet oğlu var . 1. Mehmet Ali Hoca 2. Mıstın 3.Musa ,4.Kazım Ağa. 5. H&uuml;seyin Baba<br /> 12. H&uuml;seyin Baba&nbsp; (Kazım Baba oğlu) Ali baba ve Mustafa adında 2 oğlu var.<br /> 13. Ali baba (H&uuml;seyin Baba oğlu) d&ouml;rt oğlu var. Molla Hasan, Molla Mustafa Molla Haşim, Şakir Ko&ccedil;.<br /> 14. Mustafa Baba( Ali baba oğlu) beş oğlu var. Hamza Ko&ccedil;erdin, Ali Ko&ccedil;, Hasan Ko&ccedil; H&uuml;seyin Marangoz, Veli Ko&ccedil; <br /> 15. Hamza Ko&ccedil;erdin Baba (Molla Mustafa oğlu.) Hamza Babanın Yusuf, Mustafa, Necat Mehmet&nbsp; &uuml;&ccedil; oğlu olmuş. 2004 yılında Mustafa hari&ccedil; diğer ikisi sağ&nbsp; değildir. <br /> 16.Yusuf Ko&ccedil;erdin (Hamza Ko&ccedil;erdin oğlu) babasının sağlığında daha vefat etmiştir.<br /> 17. Hamza Baba sağlığında&nbsp; d&ouml;rt kardeşinden &uuml;&ccedil;&uuml;ne babalık vermiştir. S&ouml;zl&uuml; gelenekten&nbsp; derlediğimiz bu şecere elbette&nbsp; yaklaşık 600 yıllık bir soy şeceresini oluşturmamaktadır. Burada s&ouml;zl&uuml; gelenekten gelen bağlantılar arasındaki kopukluklar normal karşılanmalıdır. G&uuml;n&uuml;m&uuml;zde Bulgaristan&rsquo;da Ali Ko&ccedil;luların yoğunlukla bulunduğu yerlere gelince:<br /> Bulgaristan&rsquo;daki&nbsp; kutsal ziyaret yerleri &uuml;zerinde araştırmaları bulunan&nbsp; değerli araştırmacı Sabri Koz&rsquo;un belirttiğine g&ouml;re Osman Pazarı kazasında Alvanlar, K&uuml;&ccedil;&uuml;kler, Veletler k&ouml;yleri dahi Kızılbaş olup &Ccedil;elebidirler. (Burada &Ccedil;elebi kelimesi babadan oğula ge&ccedil;en sistem i&ccedil;in kullanılmış olmalı.)Alvanlar Kariyesinde (K&ouml;y&uuml;nde) şu tekkeler vardır: <br /> Alvan Baba tekkesi, Ali Ko&ccedil; Baba tekkesi, Hasan Baba tekkesi, G&ouml;zc&uuml; Ali Baba tekkesi. Bunlar i&ccedil;inde en eski olanı Alvan Baba tekkesidir. K&ouml;y&uuml;n bu adla anılmasının sebebinin bu Tekke olduğu s&ouml;ylenilmektedir. Ali Ko&ccedil; Baba tekkesi k&ouml;y&uuml;n i&ccedil;erisindedir. Baş &Ccedil;elebi Ali Baba bu tekkede bulunmaktadır. &Ccedil;elebi Ali Baba tekkenin s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;ten On&uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; &Ccedil;elebisi imiş. <br /> Ali Ko&ccedil; baba soyundan ve soyu ile akrabalık ilişkisi olanlar ile&nbsp; g&ouml;r&uuml;şmelerimde <br /> Ali Ko&ccedil;luların Bulgaristan&rsquo;daki&nbsp; yerleşimleri arasında yukarda da s&ouml;z ettiğimiz gibi Topuzların &ouml;zel bir yeri bulunmaktadır. Topuzlar k&ouml;y&uuml;nde daha evvelden Bektaşiliğin var olduğunu, zaman i&ccedil;inde kaybolduğunu, H&uuml;seyin Marangoz Baba&nbsp; anlatmıştı. Bu k&ouml;y&uuml;n kurucusu ilk defa Alvanar k&ouml;y&uuml;ne gelince Ali Ko&ccedil; Baba ile anlaşmaları sonucu derenin &ouml;te yakasına bu g&uuml;nk&uuml; Topuzlar k&ouml;y&uuml;ne yerleşiyor. Zaman i&ccedil;in Topuz Baba muhiplerinin bazıları Alvanar k&ouml;y&uuml;ne gelip nasip almış. Topuzlar k&ouml;y&uuml; halkı eski inancını bıraktığı i&ccedil;in bu yeni tarikata giren Topuz Baba muhipleri yavaş yavaş Alvanar k&ouml;y&uuml;ne yerleşmeye başlamışlar ve Alvanar k&ouml;y&uuml; ile kaynaşmışlar. Topuz Babanın Trakya ve Balkanlar&rsquo;da&nbsp; s&uuml;ren erkanlardan hangisine dahil olduğu veya başka bir tarikata mı mensup olduğu bilinmemektedir. Bulgaristan Bektaşiliği o kadar karışık bir durum arz etmektedir ki i&ccedil;inden &ccedil;ıkmak &ccedil;ok zordur. Her yerleşen lider zaman ile belli bir erkan yol tutmuştur. &Ouml;yle ki aynı toplumlardan farklı inan&ccedil;lar ve erkanlar &ccedil;ıkmıştır. Aslında Balım Sultan erkanı dışında oluşan bu erkanların bazılarını incelediğimizde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z ve vardığımız sonu&ccedil;, ezberden kaynaklanmış aynı erkanın farklı farklı oluşmasıdır. Topuzlarla ilgili değişik kaynaklardaki bilgileri yazımızın sonundaki ekte bulabilirsiniz .</p>
<p> T&uuml;rkiye&rsquo;de Ali Ko&ccedil;luların kollarına gelince bunlar i&ccedil;inde en &ouml;nemlilerinden biri Kırklareli&rsquo;nin L&uuml;leburgaz İl&ccedil;esi&rsquo;ne bağlı Umur&ccedil;a K&ouml;y&uuml;d&uuml;r. 1928 yılında&nbsp; Bulgaristan&rsquo;dan olan bir g&ouml;&ccedil; sırasında Ali Ko&ccedil; Baba s&uuml;reğinden Molla Ali buraya gelerek yerleşmiştir. Tek başına geldiği ve s&uuml;rekten kimse bulunmadığı i&ccedil;in Muratlı&rsquo;nın Seyitler k&ouml;y&uuml;nde&nbsp; kuru bir dere yakınındaki k&ouml;pr&uuml;n&uuml;n yanına yerleşiyor.Bir s&uuml;re sonra&nbsp; Muratlı&rsquo;ya bağlı Aydın K&ouml;y ve Umur&ccedil;a k&ouml;ylerinde toplanıyorlar. Burada b&uuml;y&uuml;k bir &ccedil;iftlik oluşturuluyor. Taliplerin de gelerek yerleşmesi ile birlikte s&uuml;rek yeniden canlandırılıyor. Yaptığımız alan araştırmaları sırasında burada &ccedil;iftliğin kapısının halen yerinde durduğunu g&ouml;rd&uuml;k.<br /> Molla Ali&rsquo;nin&nbsp; 1940 yılında Hakka y&uuml;r&uuml;mesinden sonra geride&nbsp; iki eşinden d&ouml;rt &ccedil;ocuğu kalmıştır. Bunlar Hasan, Mustafa, Haşim ve Şakir&rsquo;dir. Molla Ali&rsquo;nin ilk eşinden olan iki &ccedil;ocuğuna&nbsp; el verdiğini&nbsp; belirledik. Hasan&rsquo;ın Hakka y&uuml;r&uuml;mesinden sonra yerine oğullarından kimse ge&ccedil;memiştir.&nbsp; Şu anda s&uuml;reği Mustafa&rsquo;nın Hamza, Ali, Veli, Hasan ve H&uuml;seyin isimli beş oğlunun en b&uuml;y&uuml;ğ&uuml; olan Hamza posta ge&ccedil;miştir. Hamza Baba da yerine sağlığında oğlu Yusuf&rsquo;a el vererek Baba yapmıştır. Yusuf baba da 1990 yılında Hakka y&uuml;r&uuml;y&uuml;nce Trakya&rsquo;da Ali Ko&ccedil;luların tek&nbsp; lideri kalmıştır. <br /> Ali Ko&ccedil;luların bir b&ouml;l&uuml;m&uuml; Eskişehir dolaylarına yerleşmişlerdir. Bu kolun &ouml;zellikleri erkanı ve&nbsp; g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar gelişi ile ilgili olarak dergimizin bu sayısında araştırmacı yazar Coşkun K&ouml;ker&rsquo;in bir alan araştırmasını bulacaksınız.<br /> Bulgaristan&rsquo;da da s&uuml;rek halen b&uuml;t&uuml;n canlılığı ile s&uuml;rmektedir. Bizim&nbsp; Trakya&rsquo;da yaptığımız araştırmalar sırasında duyduğumuza g&ouml;re s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;ten Molla Ali&rsquo;nin torunu Fedal&rsquo;in oğlu Mustafa imiş. Yine duyduğumuza g&ouml;re Alvanar k&ouml;y&uuml;nde s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;tmektedir.<br /> Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;ya gelince 1997 yılında Hakka Y&uuml;r&uuml;d&uuml;. &Ouml;lmeden &ouml;nce yapılan son toplantıda kardeşleri Ali Ko&ccedil;, Veli Ko&ccedil;erdin, Hasan Ko&ccedil;, H&uuml;seyin Marangoz huzura gelince Hasan Ko&ccedil;&rsquo;un musahibi vefat ettiğinden eksiğini tamamlayarak kardeşlerinin herhangi birinden el alması &ouml;ğ&uuml;tleniyor.(Şuan 2004 yılı aralık ayında 3 kardeşten el alanlardan sadece H&uuml;seyin Marangoz sağdır.) Diğerlerinin tamamının ta&ccedil;ları tekbirleniyor. Bu s&uuml;reği y&uuml;r&uuml;tme yetkisinin verilmesi anlamına gelmektedir.<br /> Daha &ouml;nce de s&ouml;z ettiğimiz gibi&nbsp; nasipte babalara&nbsp; rehber verilmemektedir. T&ouml;ren sırasında Kur&rsquo;an&rsquo;dan &uuml;&ccedil; ayet okunuyor. Babaların Kur&rsquo;an&rsquo;dan ayetleri bilmeleri şarttır. Bu y&uuml;zden Hamza Ko&ccedil;erdin Baba onalar Tevbe Suresinden ayetler okuyarak &ouml;ğ&uuml;t veriyor. Bu sırada muhiplerin bulunduğu k&ouml;ylerin babalar arasında paylaştırılması fikri ortaya atılıyor. Ancak bunun ikiliklere yol a&ccedil;acağı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lerek bundan vaaz ge&ccedil;ilmiştir.<br /> Ali Ko&ccedil;lularda babalar haricinde 12 hizmet g&ouml;revi yapan dedeler vardır. Bazı k&ouml;ylerde babanın g&ouml;revini yapan vekil babalar da&nbsp; bulunmaktadır. Halk bu vekil babalara&nbsp; b&uuml;t&uuml;n Anadolu Aleviliğinde olduğu gibi &ldquo;Dikme Baba&rdquo; demektedir. Dikme Babalar soydan olmamakla beraber yine de ge&ccedil;mişi&nbsp; titizlikle irdelenmektedir.<br /> &nbsp;Dikme Babalar musahiplik erkanı dışında b&uuml;t&uuml;n&nbsp; diğer erkanları y&uuml;r&uuml;tmektedir. Dikmelik kavramı bilindiği gibi zorunluluktan ortaya &ccedil;ıkmış bir kavramdır. Babaların olmadığı, soyun y&uuml;r&uuml;mediği veya&nbsp; erkan y&uuml;r&uuml;tmenin uzaklık, maddi imkansızlıklar, m&uuml;rşide duyulan acil ihtiya&ccedil;lar sebebiyle erkanın aksamalara uğradığı durumlarda baş vurulan y&ouml;ntemlerdendir. Bu durumda&nbsp; en az yirmi&nbsp; er ve bacının imzalı isteği ve kendi tespit ederek g&uuml;vendikleri bir isme bu yetki verilmektedir. Dikme Babaların Ali Ko&ccedil;lular s&uuml;reğinde Muharrem ayında kılınan&nbsp; kırk rekat namazı kıldıramadıklarını da bu araştırmalar sırasında &ouml;ğrendik. Bunu ancak soydan gelen babalar yapabilmektedirler. Bu şekilde Dikme Babalara iki&nbsp; &ouml;rnek olarak Kırklareli&rsquo;nin Terzidere ve Paşa alan k&ouml;y&uuml;nde rastladık. Hasan Uslu Aşık ve Mustafa B&uuml;lb&uuml;l halen dikme baba olarak g&ouml;rev yapmaktadırlar.<br /> Ali Ko&ccedil;luların bir başka &ouml;zelliği ise&nbsp; Bektaşi geleneğinin &ouml;nemli bir simgesi olan teslim taşının bulunmaması ve erkanlarda takılmamasıdır. Bizim yaptığımız kili g&ouml;r&uuml;şmelerde H&uuml;seyin Marangoz Baba ve İbrahim Ercan&nbsp; bana Hamza Baba&rsquo;nın&nbsp; teslim taşı taktığını s&ouml;ylediler. Ancak bunun bir Hacı Bektaş ziyareti sırasında&nbsp; Hamza Baba tarafından&nbsp; oradan alındığını , daha &ouml;nce b&ouml;yle bir taş kullanılmadığını belirttiler. Bu durum Bize Balkanlardaki Bektaşi&nbsp; s&uuml;reğinin kendisine &ouml;zg&uuml; yapısının g&ouml;stermesi bakımından &ccedil;ok ilgin&ccedil;tir.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba S&uuml;reğinde Kurban Gelenekleri:<br /> Ali Ko&ccedil; Babalılarda en &ouml;nemli kural, m&uuml;mk&uuml;nse kurbanlığı kendi yetiştirmiş olması ve yine elinden geliyor ise kendisinin kesmesidir. Bu kural , Ali Ko&ccedil;lu talipleri olan k&ouml;ylerin hemen hemen tamamında ge&ccedil;erlidir. Kurban sahibinin kendisi kesmesinin hangi inanca dayandığını sorduğumuzda Hazret-i İbrahim&rsquo;in ve Hazret-i Muhammed&rsquo;in kurbanlarını bizzat kendisinin kestiği i&ccedil;in buna &ouml;zen g&ouml;sterildiği belirtilmiştir. <br /> Kurbanın en az bir yaşında olması veya bir yaşındaki kadar iri olması istenmektedir. Ali Ko&ccedil; Babalılarda kurbanlar en az iki veya &uuml;&ccedil; g&uuml;n &ouml;nceden kınalanmaktadır. Hemen o g&uuml;n bile kesilse kurbana kına yakılması geleneği bulunmaktadır. Kurbanın yedi yerine kına yakılmaktadır. &Ouml;nce başına, yani alnına daha sonra &ouml;n kollarının arasına, her iki sırtlarına kına yakılır. Daha sonra sırtına&nbsp; ve arka ayaklarının sırt kısımlarına ve en son olarak ta kuyruk &uuml;st&uuml; kınalanır. Ab dest &ouml;ncesi&nbsp; kurbanın kesimi i&ccedil;in izin duası yapılır. Bu izin duası ş&ouml;yledir:<br /> &ldquo;Delili Cebrail&nbsp;&nbsp;&nbsp; mana-i kamber, feda-yi İsmail,&nbsp; ferman-ı Hak lailehe illallah allahu ekber allahu ekber&nbsp; velillahil hamd .&rdquo;<br /> Abdest sırasında kurbanın&nbsp; y&uuml;z&uuml; kulakları ayakları tamamen mesh edilir şekilde yıkanır. Sırtı sıvazlanır. Kesim i&ccedil;in bir &ccedil;ukur a&ccedil;ılır. Hayvana su verilir.&nbsp; Kesim &ouml;ncesi sol kol &uuml;zerine yatırılır. &Uuml;&ccedil; ayağı bağlanır. Kurbanın &ouml;n&uuml;nde muhakkak Cebrail&nbsp; kesimi yapılmaktadır. Kıbleye d&ouml;nd&uuml;r&uuml;l&uuml;r. Hayvana en az acı &ccedil;ektirecek şekilde keskin bı&ccedil;ak ile m&uuml;mk&uuml;nse kurban sahibi tarafından kesilir. Hayvanın y&uuml;z&uuml; bir havlu ile &ouml;rt&uuml;l&uuml;r. Hayvan kesilir kesilmez hayvanın can &ccedil;ekilmesi halinde bile diğer ayakları &ccedil;&ouml;z&uuml;lmekte imiş. Kurban her ne niyetle kesilirse kesilsin mutlaka kınalanır. Cem i&ccedil;in kesilen kurbanlar kurbancı tarafından kesilmesi i&ccedil;in baba veya dede kurbancıya g&ouml;revi verir. Baba kurbancıya kurbanı teslim etmeden &ouml;nce şu duayı yapar:<br /> &ldquo;Bismi Şah Allah Allah<br /> Yarabbi Muhammed Ali&rsquo;nin himmeti i&ccedil;in bizleri bu dergahtan ayırma hey gani şah Ferman-ı celil, kurban-ı Halil,&nbsp; delil-i Cebrail, tekbir-i İsmail&nbsp; Bismillahirrahmanirrahim S&uuml;bhanellezi L&acirc; ilahe illallah &uuml; vallahu ekber ve illahil hamd Allahu ekber Allahu Ekber&rdquo; der tekbirler. </p>
<p> Cebrail Kurbanı ise daha farklıdır. Cebrail kesiminin dayanağı Kur&rsquo;anı Kerim&rsquo;deki Vakıa suresinde 18,19,20,21 ayetleri aynen ş&ouml;yledir:<br /> &nbsp;(18)Dolaşırlar, ellerde sunmaya peymaneler<br /> bir kaynak akan o tertemiz i&ccedil;ecekle<br /> dolu testi, ibrikler bardakla geldik&ccedil;e<br /> (19)Onların bu i&ccedil;kiden başları hi&ccedil; ağrımaz<br /> v&uuml;cutları da halsiz d&uuml;şmeyecektir biraz<br /> (20,21)Beğenilen meyveler, istenen kuş etleri var.<br /> Bedri Noyan, Dr. S. 634. Kur&rsquo;&acirc;n-ı Kerim, T&uuml;rk&ccedil;e&nbsp; 1997.<br /> Cebrail Kurbanı&rsquo;nın nereden geldiğini sorduğumuzda H&uuml;seyin Marangoz Baba şu olayı anlattı:<br /> &ldquo;İbrahim Peygamber her gelene sofra kurar yedirir, i&ccedil;irirmiş. Bir g&uuml;n ansızın Cebrail insan şeklinde misafir olarak geliyor. Tabi o zaman t&uuml;m davarları kırda bayırda imiş. O an i&ccedil;in bir hayvan kesmesi imkansız olunca k&uuml;mesten bir horoz alıp kesip pişiriyor. Cebrail&rsquo;e getiriyor. Cebrail ben yemekten i&ccedil;mekten uzağım deyip kendini tanıtıyor. İlk defa İbrahim Peygamber misafirine horoz kurban olarak kestiğinden tarikatların pek &ccedil;oğunda horoza &ldquo;Cebrail kurbanı&rdquo; denilmektedir.&rdquo;<br /> Ayrıca bazı b&ouml;lgelerde İsmail&rsquo;e kesilen(ademe) kurbana &ldquo;B&uuml;y&uuml;k Kurban&rdquo;, Cebrail&rsquo;e kesilen&nbsp; kurbana da &ldquo;K&uuml;&ccedil;&uuml;k Kurban&rdquo; denmektedir.<br /> Kurbancıya g&ouml;rev verilmesine &ldquo;Kurbancı Ta&ccedil;landırması&rdquo; denilmektedir.<br /> Kurbancının kurban kesebilmesi i&ccedil;in halkın rızası ve nasipli olması şarttır. Kurbancı olacak kişi ayağa kalkar ve: &ldquo;Elim erde y&uuml;z&uuml;m yerde.&rdquo; diye başlayan terc&uuml;manı okur rızalık alır. Kurbancı se&ccedil;ilmeden &ouml;nce bir muhabbette baba daha &ouml;nceden konuyu orada a&ccedil;ar ve halkın onayını almak zorundadır. Daha &ouml;nceden bu işe yatkınlığı bilinen kurbancı yanında yetişen kişilerin artık bu işi yalnız başına yapacağına inanılan kişilere tarikatta bu g&ouml;revi &uuml;stlenmesi i&ccedil;in bir t&ouml;ren ile makam veriliyor. Kurbancı kurbanı alır kınalar abdestini aldırır baba &ouml;n&uuml;ne getirir tekbirlendikten ve duası yapıldıktan sonra kurbancı Eşinden rızalık alır. Kurbancının yanından musahip kardeşleri&nbsp; bulunması gerekir.Daha sonra kurbanını kendi keser.&nbsp; Kurbancının g&ouml;revini &ouml;m&uuml;r boyudur. Eşinin vefatı dahi kurbancının g&ouml;revini aksatmaz. Ali Ko&ccedil; Babalılarda kurban &uuml;zerine nefeslerin olup olmadığını sorduğumuzda erkanlarında genelde Duvazda imam ve &ldquo;Kırklar nefesi&rdquo;nin olduğunu s&ouml;ylediler. </p>
<p> Ali Ko&ccedil; Babalılar S&uuml;reğinin bir başka&nbsp; geleneği ise &ldquo; Kansız Kurban&rdquo; uygulamasıdır. Ali Ko&ccedil; baba geleneğinde kansız kurban, pişirilen &ldquo;kola&ccedil;&rdquo; ve &uuml;zerine veya yanında verilen meyvedir. Genellikle tatlı bir meyvenin konulması &ouml;zellikle&nbsp; kirazın tercih edilmesinin nedenlerini kimse bize a&ccedil;ıklayamadı. Yağda pişirilen &ldquo;kola&ccedil;&rdquo; veya &ldquo;bişi&rdquo; adı verilen hamur işi yapıldığını buna kansız kurban adı verildiğini biliyoruz.&nbsp; Kansız kurban geleneği genelde&nbsp; Cuma g&uuml;nleri yapılmakta ve pişirilen tatlılar&nbsp; yedi kişiye dağıtılmaktadır. Burada ilgin&ccedil; noktalardan biri de kirazların olgunlaşmasından sonra&nbsp; bah&ccedil;e sahibi&nbsp; tatmadan &ouml;nce komşusuna tattırmaktadır. Bu meyvenin zekatı olarak kabul edilmektedir. Paylaşma, yardımlaşma a&ccedil;ısından yararlı bir gelenek ve inan&ccedil;tır. Genelde k&uuml;&ccedil;&uuml;k &ccedil;ocuklara verilmesi t&uuml;m Trakya da inan&ccedil;lar arasında masumların dileği ve masumların duaları Hak katında kabul edilir inancının&nbsp; uzantısıdır. Meyvesi olmayan mevsimine g&ouml;re&nbsp; satın alır ve dağıttıktan sonra kendi ev halkına yedirilirmiş. <br /> Ali Ko&ccedil; Babalılarda Sofraya oturuş ve sofradan kalkış sırasında okunan g&uuml;lbankler de ş&ouml;yledir:<br /> &ldquo;Bismi şah Allah Allah<br /> Canların adakların kurbanları istekleri kabul&nbsp; makbul muradları hasıl ola. Divani erden, Didar-ı Hak&rsquo;tan, sırr-ı Şah&rsquo;tan, İmam Cafer kullarından ayrı d&uuml;ş&uuml;rmeye. Er divanında, Hak divanında yolumuzu a&ccedil;ık eyleye. Kılıcımız keskin eyleye. G&ouml;n&uuml;lleri şen-i r&uuml;şen eyleye. Biz dua eyledik, pirimiz Muhammet, Ali kabul eyleye. Her ne niyetle&nbsp; divan-ı Hakk&rsquo;a yazıla. Ger&ccedil;ekler demine, Ali&rsquo;nin keremine&nbsp; h&uuml; deyelim, Ali h&uuml;.&rdquo;<br /> Bir diğer sofra duası:<br /> &nbsp;Bismi Şah Allah Allah <br /> Vakitler hayır ola. Şerler def ola. Hayırlar feth ola. İstekler kabul ola, hazır ola. Muradlar, maksutlar hazır ola. G&ouml;n&uuml;ller mamur ola. Feda olan kurbanlar&nbsp;&nbsp; hakkın divan defterinde&nbsp; kayıt ola. Sine bedel&nbsp; her murad tarikat erleri pirleri şefaatiyle ihsan oluna. Kerem-i Ali, G&uuml;lbeng-i Muhammet Ali, Nur-ı Nebi, Pirimiz H&uuml;nkar Hacı Bektaşi Veli, Ali evladı Ali Ko&ccedil; Baba ger&ccedil;ek erenler demine,&nbsp; Ali&rsquo;nin keremine&nbsp; h&uuml; diyelim ya Ali&rdquo;<br /> Sofra&nbsp; kalkışı yapılan duası:<br /> Bismi Şah Allah Allah <br /> Erler Hak bereket vere. Bu gitti ganisi gele. &Ouml;n&uuml;nden ardı g&uuml;r ola. Yeyip yedirenlerin farz mezit ola. Horasan pirleri hazır ola. &Uuml;&ccedil;ler, Beşler, Yediler, Kırklar, kerem-i Ali G&uuml;lbeng-i Muhammed Ali, Nur-ı nebi, pirimiz H&uuml;nkar Hacı Bektaşi Veli, Ali evladı Ali Ko&ccedil; Baba. Ger&ccedil;ek erenler demine,&nbsp; Ali&rsquo;nin keremine&nbsp; h&uuml; deyelim, ya Ali H&uuml; Elhamd&uuml;rillah Yarabbi ş&uuml;k&uuml;r&nbsp; . <br /> G&uuml;lbanklerin sonunda Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya yapılan atıfların tamamı s&ouml;zl&uuml; gelenekte Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;nın Hacı Bektaş Veli&nbsp; evladı olarak kabul edildiğini ilgin&ccedil; bir kanıtıdır.<br /> Trakya y&ouml;resinde adanan ve kesilen kurbanlar i&ccedil;inde&nbsp; bir de &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; geleneği bulunmaktadır. Hıdırellezi kırk g&uuml;n ge&ccedil;ince&nbsp; yapılmaktadır. Genelde cuma g&uuml;n&uuml;ne&nbsp; getirilmektedir. Bazen&nbsp; katılım&nbsp; &ccedil;ok olsun&nbsp; diye hafta sonuna&nbsp; alınmaktadır. Bu&nbsp; kurban geleneğine katılanların &ccedil;oğunluğu Ali Ko&ccedil; Babanın yolu erkanına bağlı olanlardır. T&uuml;rkiye sınırları&nbsp; i&ccedil;inde Tekirdağ&#8217;ın&nbsp; Muratlı il&ccedil;esine bağlı&nbsp; eski adı Hoca Aydın&nbsp; yeni adı ile Aydın k&ouml;y&uuml;nde 1950 yılından&nbsp; beri&nbsp; kesintisiz olarak&nbsp; yapıla&nbsp; gelmektedir. Ali baba kurbanı aydın k&ouml;y&uuml; haricinde 1978 yılından beri Tekirdağ&rsquo;ın&nbsp; Muratlı il&ccedil;esine bağlı İnanlı k&ouml;y&uuml; yakınında İnanlı &ccedil;eşmesi yanında yapılmaktadır. Buna genelde t&uuml;m Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya bağlı baba ve vekil babalar katılmaktadır. Yer &ouml;nemli değildir. &Ouml;nemli olan halkın bu g&uuml;nde birlik beraberliği ve halkın g&uuml;nl&uuml;k ihtiyacı olan su ve oturmaya m&uuml;sait yerler olmasıdır.<br /> Bu k&ouml;y 1927 yılında kurulmuştur. Ali Ko&ccedil; Baba yolu erkanına&nbsp; bağlı olanlara halk arasında&nbsp; (G&uuml;lşani) G&Uuml;LŞENİ denilmektedir. Bu durum&nbsp; Amuca&nbsp; kabilesinin&nbsp; Şeyh Bedreddin&rsquo;ilerde&nbsp; de&nbsp; g&ouml;r&uuml;lmektedir. Bu g&uuml;n Ali Ko&ccedil; Baba soyundan olan ve aynı zamanda Seyit Ali&nbsp; Sultan&rsquo;a bağlı &ldquo;Evladiye&nbsp; kolu&rsquo;&rdquo;ndan&nbsp; olanların&nbsp; lideri&nbsp; Hamza Ko&ccedil;erdin&nbsp; Babanın&nbsp; deyimi ile: &quot; Siz Balım Sultan&nbsp; erkanına bağlı Bektaşilersiniz, biz Seyit Ali Sultana bağlı evladiye kuralı&nbsp; ile&nbsp; erkan&nbsp; y&uuml;r&uuml;ten Bektaşileriz.&rdquo; demişti. <br /> Cem dergisinde 1994 yılında Trakya&rsquo;daki&nbsp; tarikatları tanıtırken bize&nbsp; verilen&nbsp; bilgiler doğrultusunda&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba m&uuml;ritlerini&nbsp; Sultan Ş&uuml;caettin&rsquo;e bağlı&nbsp; olarak g&ouml;stermiştik. Bu yanlışımızı bu&nbsp; vesile ile d&uuml;zeltiyoruz. Hamza Baba ile 12.6.1995&nbsp; yılında evinde&nbsp; yaptığımız&nbsp; s&ouml;yleşide&nbsp; kendisi&nbsp; ile uzun uzun konuşmuştuk. O zaman Ali Ko&ccedil; Baba&nbsp; hakkında&nbsp; bize s&ouml;ylediği,&nbsp; Kızıldeli soyundan&nbsp; olduğu, On iki İmamlardan Musa-yı Kazım&rsquo;a&nbsp; dayanan şeceresinin bulunduğunu s&ouml;ylemişti.<br /> Adı itibarı ile &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; bir &ccedil;ok kişi&nbsp; tarafından Ali Ko&ccedil; Baba&rsquo;ya yapıldığı&nbsp; sanılmaktadır. İsimlerin&nbsp; aynı&nbsp; olması yanılgılara&nbsp; sebep&nbsp; teşkil&nbsp; ediyor. Bulgaristan&rsquo;ın İsliven Sancağı&rsquo;nın Alvanlar (Yablanova) k&ouml;y&uuml;nde Seyit Ali Sultanın ve Ali Ko&ccedil; Babanın da nazarlamaları ile G&ouml;zc&uuml; Ali Babanın da balkanın (ormanın) tepesinde yatırı varmış. Daha &ouml;nce Ali Baba kurbanı yazısını Nefes Dergisi&rsquo;nde yayımlamamızdan &ouml;nce ve yayımladıktan sonra defalarca &ldquo;Ali Baba Kurban&rdquo; geleneğine katıldım. Halkın &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; hakkında bilgisinin az olduğunu, hatta Ali Baba&rsquo;nın&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba olduğunu sandıklarını s&ouml;ylediler. 17. 5. 2002 g&uuml;n&uuml; yaptığımız araştırmada H&uuml;seyin Marangoz Baba erenler ile rehber İbrahim Ercan&nbsp; s&ouml;yleşimizde aslında Ali ismini taşıyan &uuml;&ccedil;&nbsp; yatırın olması dolayısıyla &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; nın hangisine ait olduğunun karıştırıldığını, aslında geleneğin G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&rsquo;nın makamının yanında olduğu s&ouml;ylemişlerdi. <br /> G&ouml;zc&uuml; Ali Baba ziyaretlerine &ouml;zellikle kiraz ve dutun&nbsp; olgunlaştığı d&ouml;nemde gidiliyor halk beraberinde dut ve kiraz g&ouml;t&uuml;rerek burada halka dağıtmaktadır.&nbsp; Ali Baba Kurbanı kesilmeden &ouml;nce G&ouml;zc&uuml; Ali Baba &Ccedil;erağının uyandırılması gerekmektedir. Bunun baba veya vekil baba yerine getirmektedir. Daha sonra orada bulunanların huzurunda: &ldquo;Erenlerin bu g&uuml;n Sizin y&uuml;z&uuml; suyu h&uuml;rmetinize Hakka kurbanımız var.&rdquo; Denilerek g&ouml;n&uuml;l birleme ger&ccedil;ekleştirilmektedir. G&ouml;n&uuml;l birleme orada bulunanların tamamının birbirlerinde razı olmalarını sağlamak ve sevgiyle&nbsp; birbirleri ile niyazlaşmalarını sağlamak i&ccedil;indir. Ziyaret ve adağın bahar aylarına getirilmesinin sebebi G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&rsquo;nın&nbsp; tarlada ekilmiş mahsul&uuml;n ve her t&uuml;rl&uuml; tarım &uuml;r&uuml;n&uuml;n&uuml;n&nbsp; bereketli olmasına ş&uuml;kran ifadesi olarak yapıldığı s&ouml;ylenmektedir.&nbsp; B&ouml;ylece G&ouml;zc&uuml; Ali Baba&nbsp; ziyareti ve kurbanının yalnızca bahar aylarında değil bahar aylarında başlayarak b&uuml;t&uuml;n bir yaz mevsiminde yapıldığı anlaşılmaktadır. <br /> G&ouml;zc&uuml; Ali Baba ya gidilirken dağın bir yerinde &ldquo;Baba Konağı&rdquo; denilen bir yerin olduğunu ve buranın halk tarafından kutsal kabul edildiğini s&ouml;ylediler. Baba konağında sayısı bu g&uuml;n tam olarak bilinmeyen Rumeli erenleri burada yemek yemiş ve Balkanlara dağılmışlardır. Bu sofra yeri halen durmaktadır. Dağın tepesine &ccedil;ıkamayan yaşlılar &ldquo;Şehitlik&rdquo; denilen &ccedil;eşme başında ziyaretlerini yapmaktadırlar. &ldquo;Şehitlik&rdquo; adının verilmesinin sebebi ise halk tarafından tam bilinmemekle birlikte erenlerin cem yaptığı sırada oluşan bir baskında cemde olanların &ccedil;oğunun &ouml;lmesi g&ouml;sterilmektedir. Yaptığımız g&ouml;r&uuml;şmeler sırasında halk&nbsp; Ali Baba adını taşıyan &uuml;&ccedil; erenin de birbirlerinden ayrılmaması gerektiğini s&ouml;yleyerek yapılan Ali Baba Kurbanı&rsquo;nın hangi Ali Baba i&ccedil;in olduğunun &ouml;nemli olmadığını belirtmektedirler. G&ouml;zc&uuml; Ali Baba ilgili olarak ise halk arasında s&ouml;zl&uuml; gelenekte yaşayan geniş bir bilgiye rastlayamadık. Bizim kanımıza g&ouml;re&nbsp; &ldquo;Ali Baba Kurbanı&rdquo; geleneği&nbsp; G&ouml;zc&uuml; Ali Baba i&ccedil;in d&uuml;zenlenen bir adak kurban t&ouml;renidir.<br /> Ali Ko&ccedil;luların Eskişehir&nbsp; y&ouml;resindeki&nbsp; bu&nbsp; geleneği orada&nbsp; icra&nbsp; edip etmediklerini&nbsp; bilemiyoruz. Ancak Aydın k&ouml;y&uuml;nde yapılan Ali Baba Kurban geleneği ş&ouml;yle ger&ccedil;ekleşmektedir: Kurban&nbsp; geleneğine&nbsp; katılacak her&nbsp; kes evinde&nbsp; hazırlık&nbsp; yapar. Yiyeceğini&nbsp; i&ccedil;eceğini temin eder.&nbsp; Kurbanların&nbsp; kesildiği &ldquo;&Ccedil;evrim G&ouml;l&rdquo;&nbsp; y&ouml;resine&nbsp; zamanın ara&ccedil;ları ile&nbsp; gelirler. &Ccedil;evrim g&ouml;l aydın k&ouml;y&uuml;ne bir ka&ccedil; kilometre uzaktadır.&nbsp; Bu kurban&nbsp; geleneği&nbsp; bir t&uuml;r&nbsp; mesire t&uuml;r&uuml;nde&nbsp; yapılmaktadır.&nbsp;&nbsp; &Ccedil;evrim g&ouml;l yanında&nbsp; bulunan korunun&nbsp; ağa&ccedil;ları altında&nbsp; sofralar kurulur. Oyunlar oynanır. Salınga&ccedil;lar&nbsp; kurulur. Ali Baba&rsquo;ya kesilecek kurbanlardan&nbsp; &ouml;nce iki rekat&nbsp; şeriat&nbsp; namazı kılınıp d&ouml;rt defa&nbsp; tekbir getirilir.&nbsp; Daha sonra&nbsp; kurbanlar ocağın kurbancıları tarafından tığlanır. <br /> Bizim g&ouml;zlemlediğimiz&nbsp; t&ouml;rende kurbanlar&nbsp; piştiği&nbsp; zaman&nbsp; Ali Ko&ccedil; Baba postnişi Hamza Ko&ccedil;erdin veya halk arasında&nbsp; en yetkili ikinci&nbsp; kişiler olarak&nbsp; tanımlanan vekil babalar&nbsp; tarafından&nbsp; dualar yapılmıştı. Sonra lokma&nbsp; gelenlere dağıtılmaya başladı.Vekil&nbsp; Babalar&nbsp; da&nbsp; yakın zamana kadar Ali Ko&ccedil; Baba soyundan se&ccedil;ilmekte imiş. Halk tarafından Dikme baba olarak adlandırılan babalardan biri de Ali Akg&uuml;l Baba&rsquo;dır. Bizim bilgilerin bir kısmını aldığımız kaynak kişimiz olan Ali Akg&uuml;l&rsquo;le 1995 yılında yapılan Ali Baba Kurbanı t&ouml;renlerinde g&ouml;r&uuml;şt&uuml;k ve bu t&ouml;ren erkanı ile ilgili olarak kendisi bize geniş bilgiler verdi. 1996 yılında ise Hakka Y&uuml;r&uuml;d&uuml;. Burada&nbsp; adak kurbanı dışında bireysel olarak adakta bulunan insanların adakları da kesilmekte ve lokma olarak dağıtılmaktadır. Ko&ccedil; Ali Baba erkanında g&uuml;lbankların tamamı&nbsp; T&uuml;rk&ccedil;e&rsquo;dir. T&ouml;rende Kurban duasının arkasında Kur&rsquo;an-ı Kerim&nbsp; de okunmaktadır. Bu erkan Kızıldeli erkanı olduğu i&ccedil;in Ali Ko&ccedil; baba&nbsp;&nbsp; erkanı ile aynıdır.<br /> Ali Ko&ccedil; babalılarda&nbsp; adanan kurbanlardan biri de &ldquo;Nasip Kurbanı&rsquo;&rdquo;dır. Bu kurban sadece nasipliler i&ccedil;indir. Bu y&uuml;zden muhiplerin ve taliplerin tamamına a&ccedil;ık değildir. Babalar da dahil olmak &uuml;zere b&uuml;t&uuml;n canların evlenmemiş kız ve erkek &ccedil;ocuklara bu&nbsp; t&ouml;rene katılamazlar. Onlar kurbanın etinden de yiyemezler. Nasip kurbanının diğer kurbanlardan &ouml;nemli bir farklılığı da&nbsp; kurbanın kemiklerinin kırılmaması, g&ouml;m&uuml;lmesidir.<br /> Ali Ko&ccedil; Baba ile ilgili olarak halen halk arasında s&ouml;ylenen bir &ccedil;ok nefes bulunmaktadır. Bu nefeslerden bir kısmını burada sunuyoruz:<br /> Seher&nbsp; yellerinden&nbsp; haberin&nbsp; geldi<br /> Lutf eyle halini Ali Ko&ccedil; Babam<br /> Kimseler&nbsp; bilmez&nbsp; oldu&nbsp; halimden<br /> G&ouml;zlerimin&nbsp; yaşın&nbsp; sil Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> Ben&nbsp; bir derde giriftar&nbsp; oldum &ccedil;ekerim<br /> G&ouml;zlerimden&nbsp; kanlı&nbsp; yaşlar&nbsp; d&ouml;kerim<br /> Pirim&nbsp; gelir&nbsp; diye&nbsp; yollarına&nbsp; bakarım<br /> Yetiş&nbsp; imdadıma gel&nbsp; Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> Ger&ccedil;ek&nbsp; er isen&nbsp; şek&nbsp; getirmem&nbsp;&nbsp; g&ouml;z&uuml;me<br /> Kakıdın mı ne bakmazsın y&uuml;z&uuml;me<br /> Artık eksik kalma (&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ) g&uuml;c&uuml;ne<br /> Hayır&nbsp; himmet&nbsp; nazarını&nbsp; kıl Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> Mecnunun&nbsp; seyrinde&nbsp; kuşlara d&ouml;nd&uuml;<br /> Medh&nbsp; ettik&ccedil;e didelerim&nbsp; kanadı<br /> Nice&nbsp; erler&nbsp;&nbsp; geldi kılı&ccedil;&nbsp; suladı<br /> Hamle&nbsp; sana&nbsp; kaldı kır Ko&ccedil;lu Babam</p>
<p> DEDEM OĞLU&nbsp; eydir bu dergaha&nbsp; gelenler<br /> Hani&nbsp; bizden&nbsp; evvel&nbsp; bu hana&nbsp; gelenler<br /> Derya&nbsp; benim&nbsp; deyip&nbsp; dava&nbsp; kılanlar<br /> Sabrın&nbsp; sillesini&nbsp; kır Ko&ccedil;lu Babam.</p>
<p> Kurban nefesi </p>
<p> Eğlen aşık eğlen haber sorayım<br /> Aşkın ateşine yaktın ha beni<br /> &Uuml;&ccedil; ayağı bağlı&nbsp; birisi boşta<br /> Cebrail kurbanını kime indirdi</p>
<p> Bu zamanın insanı delidir deli<br /> Onlarda bilir erkanı yolu<br /> Gazadan gelirken Hazret i Ali<br /> D&uuml;ld&uuml;l&rsquo;&uuml;n ardına kimi bindirdi </p>
<p> D&uuml;ld&uuml;l&rsquo;&uuml;n ardında ol sefil Kamber<br /> Başına bağlamış al yeşil &ccedil;ember<br /> Kabe&rsquo;yi yaptıran Halil Peygamber<br /> Eşiğinin taşını kime yondurdu</p>
<p> Pirimin D&uuml;ld&uuml;l&rsquo;&uuml; şu belden aştı<br /> &nbsp;G&ouml;nl&uuml;m derya olup kaynayıp coştu<br /> Muhammet Mustafa d&uuml;nyadan g&ouml;&ccedil;t&uuml;<br /> Hırka ile tacı kime g&ouml;nderdi </p>
<p> Men bir derviş idim&nbsp; kendi halimde<br /> &nbsp;Hakkın kelamı s&ouml;yledim dilimde<br /> Veysel Karani baba Yemen elinde<br /> Hırka ile tacı ona g&ouml;nderdi</p>
<p> Ali ko&ccedil;lularda Musahip ilahisi:</p>
<p> Eğer farz i&ccedil;inde farzı sorarsan<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip<br /> D&ouml;rt kapıdan kırk makamdan arasan<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Musahipsiz kişi ceme gelir mi?<br /> Ettiği niyaz kabul olur mu?<br /> Muhammed Ali&nbsp; yolundan derman bulur mu?<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Musahipsiz kişi&nbsp; ceme&nbsp; g&ouml;t&uuml;rmem<br /> Tecellisi bozuk Hakk&rsquo;a yet&uuml;rmem<br /> Musahipsiz ile durup oturmam<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Farz Allah&rsquo;tan kaldı ya s&uuml;nnet kimden<br /> Musahibin işi daima sırlan<br /> Musahipli kişi ol şahı Merdan <br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> PİR SULTAN ABDALIM hey kerem k&acirc;nı<br /> Yine sensin bu cihanın sultanı<br /> Aşiyanı buldun musahibin kani<br /> Yine farz i&ccedil;inde farzdır musahip</p>
<p> Aynı soydan olduklarını tekrar ettiğimiz Kızıldeli Bektaşilerinin&nbsp; musahip nefesi ve kardeş nefesi.&nbsp; <br /> Kardeş olma nefesi(musahip nefesi .)</p>
<p> Hak Muhammed Ali &uuml;&ccedil;&uuml; bir nurdur<br /> Onların kurduğu doğru yoldur,<br /> Onlarda ikisi hem &uuml;&ccedil;&uuml; birdir<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine demez bahane<br /> Atarlar onları bir ıssız hana<br /> Varıp cehennemin narında yana<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine demse&nbsp; beli<br /> Onlara şefaat eylemez Ali<br /> Cehenneme &ccedil;ıkar onların yolu<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine etmese s&ouml;z&uuml;<br /> D&uuml;nyadan ahirete ederler &ouml;z&uuml;<br /> Cihan iti gibi karadır y&uuml;z&uuml;<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirine nice bozula<br /> Hakikat defterine lanet yazıla<br /> Balı alınmış arı gibi s&uuml;z&uuml;le<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> İki musahip birbirinden&nbsp; evin ayıra<br /> Tanrı onların temelini devire<br /> Erenler lokmasını ol haram kıla<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali</p>
<p> Musahip&nbsp; elinden tutmasa bir can<br /> Sığmaz Ayn-ı ceme&nbsp; can verse&nbsp; kurban<br /> Hakikat aşığı&nbsp; pirim PİR&nbsp; SULTAN<br /> S&ouml;yleyen Muhammed s&ouml;yleten Ali<br /> Onlar kurdular dergahı yolu.</p>
<p> Kardeş nefesi</p>
<p> Gel hey Yezit oğlu ulaşma bize<br /> Edep nedir erk&acirc;n nedir yol nedir<br /> Karşımızda&nbsp; saki ortada devran<br /> Arada&nbsp; &ccedil;alkalan gezen nur nedir</p>
<p> Uzundur kısalmaz tarikat yolu<br /> Oturur Muhammed kalkar ya Ali<br /> &Uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış altı servinin dalı<br /> Ucundan a&ccedil;ılan&nbsp; iki g&uuml;l nedir</p>
<p> Muhammed Alidir taptığımız&nbsp;&nbsp; tapı<br /> &Ouml;z&uuml;yle&nbsp; yapılmış yıkılmaz yapı<br /> On iki bah&ccedil;ede kırk sekiz yapı <br /> &nbsp;Eşiğinde&nbsp; yatan er nedir</p>
<p> D&ouml;rt kardeş bir g&ouml;n&uuml;l e koydular <br /> G&ouml;n&uuml;lleri bir bir ayrı durdular <br /> S&ouml;z&uuml;nden&nbsp; d&ouml;neni ateşle vurdular<br /> Ateş nedir t&uuml;ts&uuml; nedir k&uuml;l nedir</p>
<p> Bakın kardeş benim yarama <br /> Yaramı azdıran y&uuml;z&uuml;&nbsp; karama<br /> PİR SULTAN&rsquo;ım&nbsp; Haydar&nbsp; uzak arama<br /> C&uuml;mlesin kalbimiz mevcut diyene</p>
<p> Yine Kızıldeli kolunun erkanını devam ettiren halen Bulgaristan&rsquo;da ve Trakya&rsquo;da muhipleri olan &Ccedil;arşambalıların g&uuml;lbanklarında adı ge&ccedil;en Yeşil Abdal&rsquo;ın bir nefesini yazıyoruz .</p>
<p> İlk evveli şu d&uuml;nyaya<br /> yeşil giyip&nbsp; gelen kimdir<br /> Magrip&rsquo;ten atılan topu<br /> Mısır&#8217;da&nbsp; &ccedil;elen kimdir</p>
<p> Ateş yanıp tutuşmadan<br /> Kazan kaynayıp taşmadan<br /> Ana rahmine d&uuml;şmeyen<br /> Doğmadan &ouml;len kimdir</p>
<p> Terazi&nbsp; nizam kuruldu<br /> Hak gazi oldu&nbsp; varıldı<br /> Aslımız nerden&nbsp; soruldu<br /> &Ccedil;amurumuzu &ccedil;alan kimdir</p>
<p> Hacılar Allah yolunda<br /> Onlar Arafat dağında<br /> Kırk yıl&nbsp; balık&nbsp; kursağında<br /> Kendi canını alan kimdir</p>
<p> Baykuş konar&nbsp; viranlığa<br /> Kırk yıl kalmış karanlığa<br /> Yiğit gelir yaranlığa<br /> Ol Hamza yı&nbsp; salan kimdir</p>
<p> Halil Hamza onlar &uuml;&ccedil;&uuml;<br /> U&ccedil;maktır K&acirc;be&rsquo;nin i&ccedil;i<br /> İsmail&rsquo;e inen ko&ccedil;u<br /> Bı&ccedil;ak vurup &ccedil;alan kimdir</p>
<p> PİR YEŞİL ABDAL g&uuml;l Alinin<br /> D&uuml;nyalar oldu Velinin<br /> En sonunda Azrail&rsquo;in<br /> Kendi canını alan kimdir<br /> Yurt i&ccedil;inde </p>
<p> 1.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bursa &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 2.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 3.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bozh&ouml;y&uuml;k &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 4.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; B&uuml;y&uuml;k Yayla&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 5.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Edirne &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kara Yusuf&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 6.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İstanbul &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bayram paşa&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 7.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İstanbul &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sefa k&ouml;y &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 8.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kandıra &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 9.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit&nbsp;&nbsp;&nbsp; Karam&uuml;rsel&nbsp;&nbsp;&nbsp; Altın ova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 10.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kandıra &nbsp;&nbsp;&nbsp; Su Başı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 11.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit&nbsp;&nbsp;&nbsp; Karam&uuml;rsel&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tokmak &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 12.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; İzmit &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; T&uuml;t&uuml;n &ccedil;iftlik &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 13.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Babaeski &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 14.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Demirk&ouml;y &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 15.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Devletli ağa&ccedil;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 16.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sivriler &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 17.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tastepe&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 18.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kofcağız &nbsp;&nbsp;&nbsp; Terzidere &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 19.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Evrensekiz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 20.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hamzabey &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 21.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; K&uuml;&ccedil;&uuml;k Karıştıran &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 22.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; Umur&ccedil;a &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 23.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklareli &nbsp;&nbsp;&nbsp; L&uuml;leburgaz &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 24.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 25.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu Havuzlar mah.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 26.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Paşaalan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 27.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sağlık mahallesi &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 28.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;orlu &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yenice (S&uuml;leymanlı)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 29.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; Muratlı &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 30.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; Muratlı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Aydın k&ouml;y &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 31.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tekirdağ &nbsp;&nbsp;&nbsp; Muratlı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ballı Hoca &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 32.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 33.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; Altın ova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 34.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova&nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; Su başı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 35.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yalova &nbsp;&nbsp;&nbsp; Merkez &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tokmaklı &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 36.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eskişehir &nbsp;&nbsp;&nbsp; Seyit Gazi&nbsp;&nbsp;&nbsp; Salihler &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 37.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; K&uuml;tahya &nbsp;&nbsp;&nbsp; Altıntaş&nbsp;&nbsp;&nbsp; Aydınlar(Batak)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı</p>
<p> Yurt dışında <br /> 1.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eski Cuma&nbsp;&nbsp;&nbsp; Veletler (Verentsi )&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 2.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Silistre &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sungurlar(Vokil) &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 3.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven &nbsp;&nbsp;&nbsp; Alvanar (Yablanova)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 4.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven &nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;erkeşli (Ferdinandovo)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 5.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kotil (Kotel)&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı<br /> 6.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bulgaristan &nbsp;&nbsp;&nbsp; Sliven&nbsp;&nbsp;&nbsp; K&uuml;&ccedil;&uuml;kler(malko Selo) &nbsp;&nbsp;&nbsp; Ali Ko&ccedil; Babalı</p>
<p> Yukarda anlattığımız s&ouml;zl&uuml; geleneğe ait bilgilerin bir kısmının kaynaklarını&nbsp; hemen bilgiyle beraber sunduk. Diğer s&ouml;zl&uuml; geleneğe ait bilgileri ise:</p>
<p> Hamza Ko&ccedil;erdin.1915.Bulgaristan Alvanar.(Yablanova)da doğmuş ,.1997 yılında Tekirdağ&rsquo; ın Muratlı il&ccedil;esinde&nbsp; Hakka y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;r. Tekirdağ&rsquo;ın Muratlı il&ccedil;esinde H&uuml;seyin Marangoz(Alvanar )Baba , ve aynı il&ccedil;ede bulunan İbrahim Ercan 1940 (Alvanar)&Ouml;ğretmen emekli , merkeze&nbsp; Kılavuzlu K&ouml;y&uuml;&rsquo;nden 1937 doğumlu Hasan Orhan, Kırklareli L&uuml;leburgaz, Kumrular K&ouml;y&uuml;nden 1947 doğumlu Hasan Erol ve Tekirdağ, Muratlı, Aydın K&ouml;y&uuml;&rsquo;nden 1929 doğumlu Hayrullah Karpat,ve yine aynı k&ouml;yden Ali Yavaş, Mustafa Marangoz..1964.Alvanar&nbsp; .Lise Veli Kuş&ccedil;u.1945..Alvanar/Bulgaristan.Tahsilleri belirtilmemiş kişilerin tamamı ilkokul mezunudur .</p>
<p> Hasan Orhan ,Ali Ko&ccedil; Baba muhiplerinin soyundan evlidir.&nbsp; Kılavuzlu k&ouml;y&uuml;nde oturur.Amuca toplumundandır <br /> Buradaki yararlandığımız kaynak kişiler yazımızın t&uuml;m&uuml;nde sık sık kendisine atıf yaptığımız Hamza Ko&ccedil;erdin Baba&rsquo;dır. Kendisi 1915 yılında Bulgaristan&rsquo;da Alvanlar&rsquo;da doğmuş ve ilk okul eğitimi dışında bir eğitimi bulunmamaktadır. Daha &ouml;nce de belirttiğimiz gibi 1997 yılında Hakka Y&uuml;r&uuml;m&uuml;şt&uuml;r. Diğer kaynak kişimiz ise Kazım Yeni&rsquo;dir. Kazım&nbsp; Yen de&nbsp; 1914 Alvanlar doğumlu olup ilkokul mezunudur. Ali Akg&uuml;l ise&nbsp; 1920 yılında Bulgaristan&rsquo;da K&uuml;&ccedil;&uuml;klere bağlı Kotel (Kotil) k&ouml;y&uuml;nde doğmuş, ilk okul eğitiminden başka &ouml;ğrenimi bulunmamaktadır.</p>
<p> Topuzlarla ilgili ,değişik kaynaklardaki bilgi ve belgeler .:<br /> Hakkı Saygı Demir Baba Velayet nemsi &lsquo;ndeki Topuz baba kayıtları ise şu şekildedir .<br /> Es Seyit Hasan Rumeli&rsquo;ne ge&ccedil;tiği zaman Ali ,Esed C&uuml;neyt ve Topuz adında 3 oğlu varmış.Padişah Es Seyit Hasan &Ccedil;elebi&rsquo;ye bir miktar toprak vakf etmişti.Hasan &ccedil;elebi bu alemden&nbsp; gidince , bu vakıf topraklarını oğullarına kalmıştı .Ferman toprakların en yaşlıdan&nbsp; en yaşlıya intikal edecek&nbsp; şekilde imiş. Ancak en yaşlıları olan Ali B&uuml;z&uuml;r&uuml;k , kendi insiyatifini kullanarak Tanrı dağ&rsquo;ında&nbsp; bulunan toprağı&nbsp; 3 kardeş&nbsp; arasında pay etmiş .Toprağın bir b&ouml;l&uuml;m&uuml; de Gerlova&rsquo;da imiş. Ali B&uuml;z&uuml;r&uuml;k ,bu toprağı kendi malı imiş gibi kardeşi Topuz&rsquo;a bağışlamış.O da bu durumdan &ccedil;ok memnun olur ve kendi ailesi&nbsp; ve adamları ile gelip buraya yerleşir .Bu iki kardeş&nbsp; her yıl bir defa , bir araya gelip&nbsp; g&ouml;r&uuml;ş&uuml;rlerdi .Topuz baba Ali babaya &ldquo; Ey Ağa Tanrı Dağı&rsquo;nda bana vermiş olduğun&nbsp; yerlere bundan b&ouml;yle&nbsp; sen sahip ol .Bizler birbirimizden ayrı d&uuml;şt&uuml;k , bizleri g&ouml;n&uuml;lden &ccedil;ıkarma dedi . Bunun &uuml;zerine Ali B&uuml;z&uuml;r&uuml;k &ldquo; kardeşim bende Sizin yanınıza&nbsp; geleyim ve orada beraber yaşayalım &ldquo; dedi. O vakit Topuz buna itiraz etti .Hayır ağam sen evlatlarını vakıftan ayırtma.Bunu sonu gelmez demiş ve b&ouml;ylece , babadan oğla aile genişlemiş . ve bir &ccedil;ok boylar meydana gelmişti . </p>
<p> Aşağıdaki Topuzlar k&ouml;y&uuml;n&uuml;n de adı ge&ccedil;en yerde aynen olması bize bu velayet namede de adı ge&ccedil;en yerlerin&nbsp; varlığını belgelemektedir .</p>
<p> 121.Karey i TOPUZLAR der GERİLOVA <br /> Hane 103<br /> M&uuml;cerret 39<br /> İmam ve M&uuml;ezzin 2<br /> H&acirc;sıl.6500<br /> Milliyeti. T&uuml;rk</p>
<p> 182.Karye-i&nbsp; DİVANE HAMZA*TOPUZLAR dan bulunmuştur.<br /> Hane .9<br /> M&uuml;cerret .10<br /> H&acirc;sıl.620<br /> Milliyeti. T&uuml;rk.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; .</p>
<p> Otman baba velayet namesinde <br /> Topuz babanın Kardeşi olarak kayıt d&uuml;ş&uuml;len (Sayfa 63)Esed C&uuml;neyt&nbsp; e ait kayıtlar aşağıdadır .&Ccedil;&uuml;nk&uuml; kayıtın bir yerinde Dimetoka da meftundur demektedir .(Konumuzda Elvan babanın babası olduğu i&ccedil;in Topuz baba bu kaydı da yazdım.)</p>
<p> ABDAL C&Uuml;NEYT ZAVİYESİ .Dimetoka .Baş Vek&acirc;let Arşivin de&nbsp; Debbağlar mahallesinde 153&nbsp; 151/250-16 Nu.larla mukayyeddir.&nbsp; </p>
<p> Aşağıdaki her iki kayıtta birbirinin kopyası gibi g&ouml;z&uuml;kmekle beraber bir diğerinde biraz daha kayıt fazla okunmaktadır .</p>
<p> VAKF-I ZAVİYE-İ ABDAL C&Uuml;NEYT der nefs-i Dimetoka .Şehir civarında mezkur C&uuml;neydin bir pare yeri varmış .Gazi H&uuml;davendigar zamanından ber&uuml; vakfeylemiş .Haliya Abdal C&uuml;neydin&nbsp; neslinden oğlunun kızı Seydi tasarufunda imiş. Mezkur yeri bağlığa ulaştırub&nbsp; mahsul&uuml;n zaviyeye harcedermiş.&nbsp; </p>
<p> ABDAL C&Uuml;NEYT ZAVİYESİ VAKFI .Dimetoka .<br /> Dimetoka&rsquo;daki Abdal C&uuml;neyt Zaviyesi &ndash;ki Kolonizat&ouml;r derviş olarak yaptığı bu tesis uzun zamanlar&nbsp; yaşamış ve 1.ci Murat&rsquo;ın şehir civarında buna tahsis ettiği bir par&ccedil;a yer bu zaviyeye ait olmuştu .vakfına 890&nbsp; tarihinde&nbsp; hafidesi nezaret&nbsp; etmekte&nbsp; ve tasarruf&nbsp; ettiği hassa &ccedil;ayırları&nbsp; ile bağları&nbsp; sene 396 ak&ccedil;eyi tekkeye harcamakta idi . </p>
<p> Aynı kayıta ilave olarak eski yazı ile şu kayıta ye verilmektedir . Bu eski yazı ile kayıt Prof. Dr.Ald&uuml;lrahim Tufantoz tarafından terc&uuml;me edilmiştir .</p>
<p> Vakfi-ı Zaviye-i&nbsp; Abdal C&uuml;neyt der nefsi Dimetoka şehri civarında bir pare yere &ccedil;&ouml;ker imiş.&nbsp; Merhum Gazi H&uuml;davendigar zamanından beri vakıf imiş. Şimdi ki halde Abdal C&uuml;neyt&rsquo;in neslindedir .Oğlu kızı tasarruf edip tekkeye har&ccedil; ederlermiş , amma h&uuml;k&uuml;mleri g&ouml;r&uuml;lmedi .Hasıl ez &ccedil;ayır hassı ve aşere bağlar vesair cihat 391 </p>
<p> &nbsp;Aynı kaydın 21 nolu dip notunda şu ilave kayıt vardır .</p>
<p> &Ouml;mer L&uuml;tfi Barkan buna ait kaydı Kanuni devrindeki bir defterden 732 nolu tapu defterinden&nbsp; nakletmekte&nbsp; ve o zaman&nbsp; bu yeri&nbsp; C&uuml;neyt neslinden&nbsp; oğlu, oğlunun kızı&nbsp; oğlu seydi&rsquo;nin tasarruf ettiği anlaşılmaktadır .934 senesine ait 138/10 nolu tapu defteri de aynı malumatı vermekte ve vakfın bağlar ve hassa &ccedil;ayırları mahs&uuml;l&uuml;nden 750 ak&ccedil;e&nbsp; geliri olduğunu bildirmektedir . <br /> <img loading="lazy" class=" size-full wp-image-1098" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2008/03/madalyon.jpg" alt="madalyon.jpg" style="margin: 5px; width: 605px; height: 454px" title="madalyon.jpg" height="454" width="605" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/madalyon.jpg 605w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/madalyon-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /></p>
<p> Şekil 1 :Madalyonun&nbsp;&nbsp; iki tarafı.</p>
<p> &nbsp;<br /> T.C.Muratlı Noterliğinin verdiği belge.<br /> BULGARCA&rsquo; dan&nbsp; T&Uuml;RK&Ccedil;E&rsquo; ye&nbsp; terc&uuml;me.<br /> İşbu terc&uuml;me işlemi 32 mm &ccedil;apında ,1,8 mm kalınlığında 14,28 gr. ağırlığında bakır madeninden yapılma arka y&uuml;z&uuml;ndeki Bulgarca yazının ger&ccedil;ek ebadından b&uuml;y&uuml;t&uuml;lm&uuml;ş renkli fotokopisinden terc&uuml;me edilmiştir .</p>
<p> Terc&uuml;mesi.<br /> Samakov&rsquo;dan&nbsp; Rilsi Manastırına kadar dağlık b&ouml;lgeden mesafe x saattir .Dıbnıtsa&rsquo;dan Samakov&rsquo;a ise 16 saattir .Samakov&rsquo;dan &ccedil;ıktığında İskir Deresi&nbsp; boyunca gittiğinde şehre yarım saat uzağında Saravi Kladentsi(Mısır sulama Kuyuları) yanı bulunmakta ve bu yerde&nbsp; Bulgar Padişahı İvan Şişman&nbsp; &ouml;ld&uuml;r&uuml;lm&uuml;ş olup buraya yakın y&uuml;ksek bir yerde mezarı bulunmaktadır .</p>
<p> İşbu Bulgarca&rsquo;dan terc&uuml;me işlemi Dairemiz yeminli terc&uuml;manı Ehliman oğlu Mustafa Kılalı tarafından aslına uygun olarak terc&uuml;me edildiğini onaylarım.2003 yılı Eyl&uuml;l ayının 8.ci g&uuml;n&uuml;<br /> 8.9.2003</p>
<p> <img loading="lazy" class=" size-full wp-image-1099" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba_yatira_giris.jpg" alt="ali_koc_baba_yatira_giris.jpg" style="margin: 5px; width: 605px; height: 378px" title="ali_koc_baba_yatira_giris.jpg" height="378" width="605" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba_yatira_giris.jpg 605w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba_yatira_giris-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /> </p>
<p> Şekil 2.Ali Ko&ccedil; Babanın yatırına giriş.Resim.Mustafa Marangoz&rsquo;un arşivinden alınmıştır.</p>
<p> &nbsp; <img loading="lazy" class=" size-full wp-image-1100" src="https://www.kizildelisultan.com/wp/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba.jpg" alt="ali_koc_baba.jpg" style="margin: 5px; width: 604px; height: 379px" title="ali_koc_baba.jpg" height="379" width="604" srcset="https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba.jpg 604w, https://www.kizildelisultan.com/wp-content/uploads/2008/03/ali_koc_baba-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 604px) 100vw, 604px" /><br /> Şekil.&nbsp; 3.Ali Ko&ccedil; Babanın yatırından&nbsp; Bulgaristan&rsquo;ın Niğbolu Şehrine kuş bakış. Yatır ağacın dibinde beyaz noktanın olduğu yer.Resim.Mustafa Marangoz&rsquo;un arşivinden alınmıştır.<br /> Kaynak: www.Refikengin.com</p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/">BİR  MADALYON  BİR TARİH. ALİ KOÇ BABA VE YAŞAYAN ERKANI.</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/bir-madalyon-bir-tarih-ali-koc-baba-ve-yasayan-erkani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaygusuz Abdal Sultan</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Kaygusuz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 19:16:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/kaygusuz-abdal-sultan/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160;İsmail Kaygusuz B&#252;y&#252;k Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan &#34;Ademoğlu yerde ve g&#246;kte var olan c&#252;mle eşyanın en g&#252;zidesidir&#34; &#160;Kaygusuz Abdal 1. Kaygusuz Abdal&#8217;a Yeni Ad Bulma (ve S&#252;nnileştirme) &#199;abalarıabdalmusa07.jpg Alevi-Bektaşi s&#246;zl&#252; ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal&#8217;dan &#231;oğunlukla &#34;Kaygusuz Sultan&#34;, &#34;Baba Kaygusuz&#34;, &#34;Kaygusuz Baba&#34;, &#34;Kaygusuz Sultan Abdal&#34; diye s&#246;z edilmektedir. Kendisi şiirleri ve ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/">Kaygusuz Abdal Sultan</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;İsmail Kaygusuz</p>
<p> B&uuml;y&uuml;k Mutasavvıf, Alevi Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan</p>
<p> &quot;Ademoğlu yerde ve g&ouml;kte var olan c&uuml;mle eşyanın en g&uuml;zidesidir&quot;</p>
<p> &nbsp;Kaygusuz Abdal</p>
<p> 1. Kaygusuz Abdal&#8217;a Yeni Ad Bulma (ve S&uuml;nnileştirme) &Ccedil;abalarıabdalmusa07.jpg</p>
<p> Alevi-Bektaşi s&ouml;zl&uuml; ve yazılı geleneğinde Kaygusuz Abdal&#8217;dan &ccedil;oğunlukla &quot;Kaygusuz Sultan&quot;, &quot;Baba Kaygusuz&quot;, &quot;Kaygusuz Baba&quot;, &quot;Kaygusuz Sultan Abdal&quot; diye s&ouml;z edilmektedir. Kendisi şiirleri ve d&uuml;z yazılarında en &ccedil;ok &quot;Kaygusuz ve Kaygusuz Abdal&quot;ı kullanmıştır. Ayrıca birka&ccedil; şiirinde tasavvufi anlamda &quot;kul ve miskin&quot; sıfatlarıyla &quot;Kul Kaygusuz, Miskin Kaygusuz, Miskin Sarayi&quot; adlarını g&ouml;rmekteyiz. Kaygusuz Abdal&#8217;ın asıl adının Alaaddin Gaybi olduğu sonucuna varılıp, s&ouml;z konusu tartışma noktalanmış g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Kaygusuz&#8217;un yapıtlarıyla akademik dereceler elde etmiş T&uuml;rk-İslam sentezcisi Abdurrahman G&uuml;zel, bu ismin babalığını yaptığı gibi, Kaygusuz&#8217;u Hanefi inancı dairesinde S&uuml;nnileştirmekten de geri kalmamıştır. &quot;Sen insanı sorarsan / Hak&#8217;tan ayrı değildir / Sıfatı zat-ı mutlak / Hırkası &ccedil;ar pareden&quot; diyen Kaygusuz Abdal&#8217;a yeni ad koyma ve S&uuml;nnileştirme gibi bilin&ccedil;li &ccedil;abalar boşunadır. Hangi gerek&ccedil;eyle yaklaşılırsa yaklaşılsın, tarihsel ger&ccedil;ekler değiştirilemez; sadece &ccedil;arpıtılmış olur. Şimdi Kaygusuz Abdal&#8217;ın, &ouml;nemsemediği i&ccedil;in iki kere kullandığı tartışmalı g&ouml;bek adı (!) &uuml;zerinde duralım; yani &quot;Dolapname&quot; ve &quot;H&uuml;nername&quot; adlı kasidelerinden bazı beyitler ge&ccedil;erek, Alaaddin Gaybi uydurma adını a&ccedil;ıklığa kavuşturmak gerekiyor.</p>
<p> Dolapname&#8217;den:</p>
<p> &quot;&#8230;</p>
<p> Baka yurdı deg&uuml;ld&uuml;r ki bakasun</p>
<p> Fena ehli tıtar bunda otağı</p>
<p> Bu d&uuml;nya bir b&uuml;yut&#8217;l &#8211; ankebut&#8217;tdur (=&ouml;r&uuml;mcek evleri)</p>
<p> Pes ol oldı negeslerin duzağı</p>
<p> Alai Gaybi bunda tekye kılan</p>
<p> Hak&#8217;un fazlı durur ancak tayağı</p>
<p> Sabır seccadesin altına almış</p>
<p> Tevekk&uuml;lde kuşanmışdur kuşağı</p>
<p> S&ouml;zini Kaygusuz arife s&ouml;yle</p>
<p> Ne bils&uuml;n şekkeri tana buzağı&quot;[1] </p>
<p> &quot;&#8230;</p>
<p> Cihanın varlığı baştanbaşa hep</p>
<p> Bela yurdud&uuml;r&uuml;r mihnet ocağı</p>
<p> Resul buna &ccedil;&uuml; beyt-&uuml;l- ankebut (akrep evi) der</p>
<p> Pes ol olur nekeslerin duzagı</p>
<p> Baka ehli fenada m&uuml;lk edinmez</p>
<p> Bakadır onların yeri durağı</p>
<p> Alai Gaybi bunda tekke kılmaz</p>
<p> Hak&#8217;ın fazlıd&uuml;r&uuml;r ancak dayagı</p>
<p> Sabır seccadesin altına salmış</p>
<p> Tevekk&uuml;lden kuşanmıştur kuşağı</p>
<p> S&ouml;z&uuml;n&uuml; Kaygusuz arife s&ouml;yle</p>
<p> Ne bils&uuml;n s&uuml;kkeri dana buzagı&quot;[2]
<p> Değişik ellerden &ccedil;ıkan menakıbn&acirc;melerde farklı s&ouml;zc&uuml;klerle yazılmasına rağmen, su dolabının ağzıyla konuşan Kaygusuz, bu dizelerde d&uuml;nyayı k&ouml;t&uuml;l&uuml;yor gibi g&ouml;r&uuml;nse de, asıl bu şiiri yazdığı Şam ve Halep y&ouml;resinden s&ouml;z ediyor: B&uuml;y&uuml;k sıkıntıların yaşandığı, eziyetlerin &ccedil;ekildiği belalar yurdudur ve sineklerin tuzağı olan &ouml;r&uuml;mcek ağıdır buralar. Sonsuzluğa kadar yaşanacak yurt değildir ki, insan burada otağını kursun. (Hele Kaygusuz gibi enelhak&ccedil;ı (vahdet-i v&uuml;cudcu) ve pantheist (vahdet-i mevcudcu) mutassavvıfın yaşatılacağı yer hi&ccedil; değildir; aynı yıllarda derisi y&uuml;z&uuml;len Seyyid İmaddedin Nesimi&#8217;nin hen&uuml;z kanı kurumamıştır Halep&#8217;te. Belli ki, Şeyh Bedreddin&#8217;den istedikleri gibi, Kaygusuz Abdal&#8217;dan da Kahire&#8217;dekine benzer bir tekke kurmasını istemişti ora halkı. Tanrı&#8217;nın keremi ona dayanak-destek olmadık&ccedil;a Alai Gaybi burada tekke kurmaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; onun altındaki sabır seccadesi, belindeki ise tevekk&uuml;l kuşağıdır. Kaygusuz sen bu tatlı s&ouml;zlerini anlayanlara s&ouml;yle; danalar buzağılar şekerin tadından ne anlasın?</p>
<p> Minbern&acirc;me&#8217;den:</p>
<p> &quot;&#8230;</p>
<p> Eğer malin var ise kavm &uuml; kardaş</p>
<p> Cihan halkı seninle c&uuml;mle yoldaş</p>
<p> Eğer kend&uuml; halinde bir aşıkdur</p>
<p> Ana derler ki iş sevmez ışıkdur</p>
<p> Aşık olsam adım tenbel Alayi</p>
<p> Eğer sofi isem derler m&uuml;rai</p>
<p> Ha bir cenkdir biri birin beğenmez</p>
<p> Arifler Hak&#8217;dan &ouml;zge nesne bilmez</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Ko s&ouml;z&uuml; fariğ ol Kaygusuz Abdal</p>
<p> Ki s&ouml;zden a&ccedil;ılur c&uuml;mle kil &uuml; kal&quot;[3]
<p> Kaygusuz Abdal burada da toplumsal anlayış ve ilişkilerden dert yanmakta. Sonra insanların &quot;dediklerini ve senin aşık halini kimse anlamadığına g&ouml;re, konuşmaktan vazge&ccedil;; dedikodu zaten boş s&ouml;zden &ccedil;ıkar&quot; diyor. S&ouml;zde &acirc;şık olan iş sevmezmiş; bu y&uuml;zden kendisine de &quot;tembel Alayi&quot; diye &ccedil;ağırırlarmış.</p>
<p> Bu şiirlerde ge&ccedil;en &quot;Alai (Alayi)&quot; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; sadece bir toponymon&#8217;dur &#61480;&#61556;&#61551;&#61552;&#61551;&#61550;&#61557;&#61549;&#61551;&#61550;&#61481;, yani Gaybi&#8217;nin (Kaygusuz Abdal&#8217;ın) nereli olduğunu g&ouml;stermektedir. &quot;Alai (Alayi)&quot; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml;, &quot;Alaeddin&quot; adının, &quot;Seyfi, Bedri, Şemsi vb.&quot; gibi, kısaltılmış bi&ccedil;imi olarak tanımlamak bir zorlamadır. Bize g&ouml;re Rıza Nur&#8217;un &quot;Alaylı Gaybi&quot; tanımlaması doğrudur. Buradaki &quot;Alai (Alayi)&quot;, tıpkı &quot;Rumi (Rumlu), Şami (Şamlı), Sarayi (Saraylı), Ahlati (Ahlatlı)&quot; gibi, &quot;Alaylı, yani Alaiyyeli&quot; anlamındadır. Şehabeddin &Ouml;meri, &quot;Mesaliku&#8217;l-Ebsar&quot; adlı yapıtında 14. y&uuml;zyılda, &quot;Ermenek memleketinin deniz kıyısında Alaiyye şehri vardır ki, halk arasında &quot;Alay&quot; veya &quot;Alaya&quot; diye bilinmektedir&quot; diye yazıyor.[4] Kaygusuz Abdal da Alaiyye yerine kullanılan &quot;Alay&quot; adından &quot;Alai-Alayi&quot; (Alaylı) sıfatını &uuml;retmiş ve konuştuğu T&uuml;rk dilinin kuralını uygulayarak isimden &ouml;nce yazmıştır. Kaygusuz&#8217;un bazan aynı anlama gelen Arap&ccedil;a ve Fars&ccedil;a s&ouml;zc&uuml;kleri T&uuml;rk&ccedil;esiyle bir arada ve &ccedil;ok kere de onları ana dilinin kurallarına g&ouml;re kullanmış olduğu bilinir.</p>
<p> Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan&#8217;ın huzurunda &ouml;z&uuml;n&uuml; dar&#8217;a &ccedil;ekip ikrar verdikten sonra, yola girerken ikinci kez d&uuml;nyaya gelmiş sayıldığı i&ccedil;in, aldığı (Kaygusuz Abdal) yeni adıyla, biyolojik doğumunda verilen adı &uuml;st&uuml;nden atmış. Bir daha onu kullanmamıştır. Bir mesnevisinde, &quot;Abdal Musa&#8217;ya kul oldı candan / &Ccedil;ekti elini iki cihandan&quot; diyerek bunu a&ccedil;ıklamıştır.</p>
<p> Alevi-Bektaşilikte Muhammed-Ali yoluna girmek &quot;yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek&quot; sayılıyor. Yolun ilkelerini ve y&uuml;k&uuml;ml&uuml;l&uuml;klerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekar adaylar ikrar vererek, &quot;yol oğlu, yol evladı&quot; olurlar. Edip Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı şeriat dar boğazından, ikrar verip yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imk&acirc;nı bulduğunu s&ouml;yl&uuml;yor:</p>
<p> &quot;Berzahtan kurtulup &ccedil;ıktım aradan</p>
<p> Onyedi yaşında doğdum anadan</p>
<p> Muhammed Ali Hilmi Dedebaba&#8217;dan</p>
<p> &Ccedil;ok ş&uuml;k&uuml;r hamdolsun geldim imkane&quot;</p>
<p> Bu kavramın Heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya &ccedil;ıkışı proto-İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında G&uuml;ney Arabistan&#8217;a g&ouml;nderilmiş ilk İsmaili Dai&#8217;si Mansur el Yaman (&ouml;lm. 914) olarak bilinen İbn Havşab&#8217;ın, &quot;Kitab al-alim wa&#8217;l- Ghulam (Bilgin ve &Ouml;ğrencisinin el kitabı)&quot; adı altında yazdığı, İsmaililik inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, yeni bir isimle, &quot;ikinci ya da yeniden doğuş&quot; olarak tanımlandığını g&ouml;r&uuml;yoruz. Aynı inancın mensubu olan Kaygusuz Abdal bu s&uuml;re&ccedil;ten ge&ccedil;miş; nasıl ki Harabi &quot;onyedi yaşında, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba&quot;dan doğmuşsa, o da aynı yaşlarda yola girerek Abdal Musa Sultan&#8217;dan ikinci doğuşunu yaşamış ve &quot;yol oğlu&quot; olmuştur.</p>
<p> Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybi&#8217;nin &quot;Kaygusuz&quot; adını alması Menakıbn&acirc;me&#8217;de ş&ouml;yle anlatılıyor:</p>
<p> &quot;Gaybi, bundan sonra beğzadeliği tamamen terk ve maddi hayatın alayişinden (g&ouml;sterişinden) feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir (dış) alemin kayıt ve alaikinden (ilgilerinden) nefsini tecrid etmiştir. Bundan sonra Abdal Musa Sultan, s&uuml;nnet nazarıyla Gaybi&#8217;nin y&uuml;z&uuml;ne baktı ve: &lsquo;Gaybi, kaygudan reha buldun (kurtuldun), şimdiden sonra Kaygusuz oldun&#8217; dedi. Gaybi y&uuml;z&uuml;n&uuml; yere koyup meskenet (miskinlik) g&ouml;sterdi. Sultan bu s&ouml;zleriyle Beğzade&#8217;nin ismini &lsquo;Kaygusuz&#8217; diye s&ouml;yledi. Bundan itibaren Gaybi Beğ&#8217;in adı &lsquo;Kaygusuz&#8217; oldu.&quot;[5]
<p> Menakıbn&acirc;me&#8217;de</p>
<p> &quot;&#8230;ehl-i tarik i&ccedil;inde ma&#8217;ruf ve meşhur Dilguşa (g&ouml;n&uuml;le ferahlık verici, i&ccedil;a&ccedil;ıcı) sahibi Kaygusuz Baba Sultan k.s. Alaiye Sancağı Begi&#8217;nin oğlu idi. Adına Gaybi derlerdi&quot;</p>
<p> bi&ccedil;iminde bir girişten sonra gen&ccedil; Kaygusuz Abdal ş&ouml;yle tanımlanmaktadır:</p>
<p> &quot;(Gaybi Beg) gayet akil, arif, amil (iş yapan, uygulayıcı), kamil ve t&uuml;vane (divane) idi. Onsekiz yaşında onunla kimse mukabele durup (karşı karşıya gelip) bahs idemezlerdi (yarışamazlardı). Zira &ccedil;ok kitablar okımışdı, ulumı bi&#8217;t-tamam (ilimleri noksansız) bil&uuml;rdi hem ziyade pehlevan idi, zor-i bazuya malik, at &uuml;zerinde, silahşorlukta, ok atmakda ve kılı&ccedil; &ccedil;almada ve g&uuml;rz salmakda ve s&uuml;n&uuml; oynatmakda h&uuml;nermend (yetenekli) idi. Bu gibi işlerde nazi ri (benzeri) yog idi&#8230;</p>
<p> &#8216;G&ouml;r&uuml;nmezlik, gizem d&uuml;nyasına mensup, nesnelliğin &ouml;tesindeki yoklukta bir varlık&#8217; gibi bir&ccedil;ok anlamlar i&ccedil;eren &quot;gaybi&quot; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; dahi bizce, Kaygusuz Abdal&#8217;ın bu bağlamda kendisine yakıştırdığı, ya da Abdal Musa tekkesine ilk geldiğinde, -gaybdan gelmiş gaybe giden gibi- ona yakıştırılan, kendini (b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;n&uuml;) k&uuml;&ccedil;&uuml;mseyen kalenderice bir sıfattır, yani Varlığı yokluğu belirsiz Alaiyeli.</p>
<p> Bize g&ouml;re Kaygusuz Abdal&#8217;ın, bir sancak beyinin oğlu olarak asıl adı, ne &quot;Alaiyeli Gaybi&quot; ne de hi&ccedil;bir ger&ccedil;ekliğe dayanmayan &quot;Alaeddin Gaybi&quot; olabilir. Ayrıca Nusayri Alevilerin bir koluna Gaybiler adı verilmektedir. B&ouml;yle bir ilişkiyi de belki g&ouml;zden ka&ccedil;ırmamak gerekir. Gaybiler Tanrı&#8217;nın, Ali ile g&ouml;r&uuml;n&uuml;m alanına &ccedil;ıktığı, sonra da g&ouml;zden kaybolduğuna inanırlar. Şimdiki zaman ise gayb (g&ouml;r&uuml;nmez) d&ouml;nemidir. B&ouml;ylece onlar Tanrı&#8217;yı (Ali), g&ouml;r&uuml;nmezliğinden dolayı, diğerlerinde olduğu gibi g&ouml;ky&uuml;z&uuml; ile, havayla aynılaştırmaktadırlar.</p>
<p> 2. Kaygusuz Abdal Menakıbn&acirc;mesi ve Tarihsel Ger&ccedil;ekler</p>
<p> Menakıbn&acirc;me yazarı, bir halk roman yazarı gibi, Kaygusuz Abdal&#8217;ın yaşam &ouml;yk&uuml;s&uuml;n&uuml; kendi anlayışı ve zamanın istekleri doğrultusunda anlatmış g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Bu kişi &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla Mısır&#8217;da eğitim g&ouml;rm&uuml;ş biridir. Kaygusuz&#8217;un yapıtlarını okumuş ve onları kullanarak, yani şiir ve d&uuml;zyazılarından yararlanıp ve sadece Mısır ve Pamphylia (Alanya ve Antalya &ccedil;evresi) b&ouml;lgesinden derlediği bazı duyumlarını katarak yarattığı mizansen i&ccedil;ine yerleştirmiş g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in doğruluğundan &#8211; s&ouml;zde Bektaşi geleneğinin ve bug&uuml;ne değin yapılan araştırmalarda kabul g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in- kuşku duymadığı ve kendisinde bulunan elyazması Menakıbn&acirc;me tam da kendi anlayışına uygun. Yazarın, Kasr&uuml;&#8217;l Ayn&#8217;ın k&ouml;şk ve sarayının kubbesine Yavuz Sultan Selim&#8217;in (1512-1520) sapladığı okları g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemesi[6] Menakıbn&acirc;me&#8217;nin 1517&#8217;den sonra, yani Yavuz d&ouml;neminde yazıldığını g&ouml;steriyor. Ayrıca Abdal Musa Vilayetn&acirc;mesi&#8217;nde de benzer bi&ccedil;imde anlatılan, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Abdal Musa&#8217;ya bağlanması, avlamak i&ccedil;in peşine d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; geyiğin tekkesine girmesi ve onunla b&uuml;t&uuml;nleşmesi, yani geyiğin Abdal Musa&#8217;nın v&uuml;cudunda kaybolması kerametiyle ger&ccedil;ekleşir. Kovaladığı geyiğin kendisi (i&ccedil;inde) olduğunu, attığı oku v&uuml;cudundan &ccedil;ıkarıp ona g&ouml;stererek kanıtlar Abdal Musa. Abdal Musa&#8217;nın kerameti ve Alaiyeli Gaybi&#8217;nin kişiliğini sarsarak etkileyen bu doğa&uuml;st&uuml; olay, Kaygusuz Abdal&#8217;ın, Mısır&#8217;da yazmış olduğu anlaşılan Kitab-ı Miglate (ya da Mugalata) yapıtında ge&ccedil;en bir tasavvufi &ouml;yk&uuml;n&uuml;n tersine &ccedil;arptırılarak, sahibine &ccedil;evrilmesinden başka birşey değildir. Kaygusuz Abdal bu kitabında d&uuml;şlere dalarak, &ccedil;&ouml;llerde gezi yapan ve şeytanla tam dokuz kavgaya girişmiş ve sonunda onu alt etmiş derviş kılığındaki ser&uuml;venlerini anlatır. Adem&#8217;den başlayarak t&uuml;m peygamberlerle ve Ali ile sohbet eder. Kitabın sonlarına doğru, S&uuml;leyman Peygamberin kovaladığı av olan bir geyik, gelip kendisinde kaybolur (..ol benim g&ouml;lgeme geldi, na-bedid (g&ouml;r&uuml;nmez), na-peyda oldu (ortadan kayboldu). S&uuml;leyman geyiği ister, kavgaya tutuşurlar ve Muhammed yetişerek Derviş&#8217;i kurtarır. Burada Kaygusuz&#8217;un &quot;yerde g&ouml;kte herneki var insanda mevcuttur (vahdet-i mevcud= pantheism)&quot; inancı s&ouml;zkonusudur. Bu geyik &ouml;yk&uuml;s&uuml; bir keramet olarak, Menakıbn&acirc;me&#8217;yi ilk yazan kişi tarafından ona uyarlanmış ve aynısıyla Abdal Musa Vilayetn&acirc;mesi&#8217;ne ge&ccedil;irilmiştir. Bu karşılaşma da keramet bi&ccedil;imine d&ouml;n&uuml;şerek Menakıbn&acirc;me&#8217;ye girmiştir. Kaygusuz aynı kitabın sonunda (konuyla ilgisi olmaması gerektiği halde, olasıdırki kitabı kendisine sunduğu i&ccedil;in) Mısır Sultanı&#8217;nın Divan toplantısında bulur kendisini. Bu sonuncu r&uuml;yasında Sultan&#8217;a (B&uuml;y&uuml;k olasılıkla bu 1382-1399 yılları arasındaki Mısır Sultanı Melik&uuml;&#8217;z-Zahir Seyfeddin Berkuk&#8217;tur) &ouml;v&uuml;c&uuml; şiirler okur.</p>
<p> Bizim anlayamadığımız, bilimsel araştırma ve inceleme yaptıkları iddiasında olanların bunların farkına varmayıp, ya da g&ouml;rmek istemeyip Menakıbn&acirc;me&#8217;deki kerametleri Kaygusuz&#8217;un ve Abdal Musa&#8217;nın nesnel yaşamlarıymış gibi sunmalarıdır: Sancak beyinin onsekiz yaşlarındaki oğlu ava &ccedil;ıkmış ve bir geyik vurmuş. Yaralı geyik Abdal Musa tekkesine sığınmış. İ&ccedil;eri girdiğinde onu Abdal Musa&#8217;nın huzuruna &ccedil;ıkarmışlar. O da koltuğunun altından kanlı okunu &ccedil;ıkarıp ona geri vermiş. B&ouml;ylelikle Gaybi&#8217;nin aklı başından gitmiş ve Abdal Musa&#8217;ya candan bağlanmış ve varlıklı saray yaşamını terketmiş.[7] Oysa Kaygusuz Abdal&#8217;ın diğer yapıtları da dikkatli okunduğunda, Menakıbn&acirc;me&#8217;ye ge&ccedil;irilmiş daha bir&ccedil;ok şeyler g&ouml;zlenebilecektir.</p>
<p> Alevi-Kızılbaşların şiddetle koğuşturulduğu d&ouml;nemde kaleme alınmış Menakıbn&acirc;me&#8217;ye, g&uuml;n&uuml;n siyasetine uygun olan m&uuml;cerredlik kavramı sokulmuştur: Abdal Musa&#8217;nın geyik donuna girme kerametini g&ouml;rm&uuml;ş olan Alaiye beyinin gen&ccedil; oğlu ş&ouml;yle s&ouml;yler:</p>
<p> &quot;Sultanım! Benden&uuml;zi hizmet&uuml;n&uuml;ze layık g&ouml;r&uuml;p, oğulluğa kabul eyley&uuml;n. Allah&#8217;un kudretiyle hizmet&uuml;n&uuml;zi idel&uuml;m.&quot;</p>
<p> Abdal Musa Sultan şu karşılığı verir:</p>
<p> &quot; Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak m&uuml;cerrredlik gerekd&uuml;r. Sonunı d&uuml;ş&uuml;nmey&uuml;p sonra peşiman olmakdan tek durmak yegd&uuml;r&#8230; Sen&uuml;n peder&uuml;n bir (Sancak Begi)d&uuml;r. O sana riyazatı &ccedil;ekmege rıza virmez. Var imdi peder&uuml;nden icazet al, ondan sonra biz&uuml;m katumıza gel. G&ouml;nl&uuml;ne de danış ki, sonra peşiman olmayasın&#8230;&quot;</p>
<p> Beg oğlu kararını verir:</p>
<p> &quot;Sultanım! Benim peder&uuml;m sizs&uuml;n&uuml;z&#8230;ben gayri bir yere gitmem ve bu asitaneyi (eşiğini) terk itmem. Gelmek var, d&ouml;nmek yok.&quot;</p>
<p> Arap&ccedil;a m&uuml;cerred s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;, &quot;soyut, yalın, &ccedil;ıplak&quot; anlamlarının dışında &quot;tek, yalnız ve bekar&quot; karşılığında da kullanılır. Burada s&ouml;zkonusu olan ikinci anlam k&uuml;mesidir, yani bekar kalma zorunluğu, evlenme yasağına uymaktır m&uuml;cerredlik.</p>
<p> Alevi-Bektaşi inancında b&ouml;yle bir kural yoktur. Zorla ve kasıtlı sokulmuştur. Hıristiyan mistisizminde, &ouml;zellikle manastır keşişleri arasında bu uygulamalar vardır. Ama asıl Hıristiyan heterodoksizmi sayılan ve h&eacute;r&eacute;sie (sapkınlık) olarak Avrupa&#8217;da Orta&ccedil;ağ boyunca kırımcıl koğuşturmalara uğramış Bogomilizm-Katharizm (Neo-manicheism) inancının sayıları pek fazla olmayan &quot;M&uuml;kemmeller-Kamil insanlar&quot; &uuml;st grubunu oluşturan kesimde evlilik yasağı vardı, ayrıca onlar t&uuml;m d&uuml;nya zevklerinden uzaktılar. Kızılbaş Safevi Devleti&#8217;ne karşı bir savunma ve korunma adına, Sultan Bayezid II&#8217;nin (1480-1512) başlattığı Aleviliği ve Bektaşiliği birbirinden ayırma siyasetinin &uuml;r&uuml;n&uuml;d&uuml;r m&uuml;cerredlik.</p>
<p> 15. y&uuml;zyılın son on yılı i&ccedil;inde yazıldığı bilinen Hacı Bektaş Veli Vilayetn&acirc;mesi&#8217;nde H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın hi&ccedil; evlenmediği ve Kadıncık Ana&#8217;dan olan &ccedil;ocuklarının, onun burun kanından ya da abdest suyundan olduğunu anlatan sahte kerametlerle başlatılmıştı. Ama&ccedil; Alevi inan&ccedil; &ouml;nderlerini manastır keşişleri gibi, d&uuml;nyadan ele etek &ccedil;ektirerek tekkelerde riyazata sokup toplumla ilişkisini kesmek ya da edilgenliğe indirgemekti. Oysa m&uuml;cerretlik, Kaygusuz Abdal&#8217;ın &quot;Budalan&acirc;me&quot;sinde yazdığı</p>
<p> &quot;Pes imdi bir saat dana (bilen,bilgin) ve arif sohbetine gir&uuml;b mest olmak, bin yıl kend&uuml; başuna ibadet ve riyazat kılmakdan yegd&uuml;r&quot;</p>
<p> s&ouml;z&uuml;n&uuml;n temsil ettiği Alevi tapınma anlayışıyla ters değil de nedir?</p>
<p> Sultan Bayezid II&#8217;nin (1481-1512) Balım Sultan ile başlayan ilişkiyle Bektaşiliği, Alevilikle (o d&ouml;nemde aşağılayıcı anlamda kullandıkları resmi adı Kızılbaşlıkla) karşı karşıya getirme siyasetine d&ouml;n&uuml;şt&uuml;. Bu siyaset hep s&uuml;rd&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Cumhuriyet T&uuml;rkiyesinin yazar ve araştırmacıları bile, anlatılanları hi&ccedil; sorgulamadan Abdal Musa tekkesinde m&uuml;cerredlik uygulandığında ısrarlı oldular. Kaygusuz tekkesi Kasr&#8217;u-l Ayn&#8217;ın kubbesini hangi duygularla okladığı pekala hissedilen Yavuz Sultan&#8217;ın saltanat yıllarında yazılmış Kaygusuz Abdal Menakıbn&acirc;me&#8217;sinde anlatılan s&ouml;zde m&uuml;cerredlikten oğlunu kurtarmak i&ccedil;in Alaiye beyinin Abdal Musa tekkesine karşı savaş a&ccedil;ması inanılır olaylar mı? &Uuml;stelik bu sancak beyi, tek başına tekkedeki oğlunu kurtaramamış (!), Teke sancağı beyini de savaşa sokuyor&#8230;</p>
<p> Ne tekkedeki dervişlerin ve ne de Kaygusuz Abdal&#8217;ın m&uuml;cerredlikle ilgisi, ilişkisi yoktur. Kaygusuz şiirlerinde tam tersine, kadın ve cinsellik konularını &ccedil;okca işlemiştir. K&ouml;t&uuml; evlilikler ve ilişkiler ge&ccedil;irdiği, hatta &acirc;şık olduğu i&ccedil;in her sabah &ouml;n&uuml;ne &ccedil;ıktığı kadının kendisini nasıl k&uuml;&ccedil;&uuml;msediği şiirlerinde a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir.</p>
<p> Menakıbn&acirc;me yazarı, daha &ouml;nce s&ouml;ylediğimiz gibi Kaygusuz&#8217;un yapıtlarını &ccedil;ok iyi incelemiş. Onlarda ge&ccedil;en bazı olayları yazdığı kitaba uyarlamış. Kaygusuz Abdal&#8217;ın, şiirlerinden Gevhern&acirc;me&#8217;yi Muhammed&#8217;in kabrinin başında, Dolabn&acirc;me&#8217;yi Asi nehri kıyısındaki Hama kalesine su &ccedil;ıkartan su dolabı i&ccedil;in yazdığını bu şiirlerden &ccedil;ıkarıp, Menakıbn&acirc;me&#8217;ye koymuştur. Yukarıda s&ouml;ylediğimiz gibi, Menakıbn&acirc;me&#8217;deki Kaygusuz&#8217;un Mısır&#8217;dan &quot;dervişleriyle birlikte hac niyetiyle Beytullah&#8217;a doğru yaptığı &ccedil;&ouml;l yolculukları &uuml;zerindeki betimlemeleri&quot; de Kitab-ı Miglate&#8217;deki kişinin (Derviş&#8217;in) şeytan ile yaptığı d&uuml;şsel kavgalar[8] sırasındaki &ccedil;&ouml;l (Heyhat Sahrası) yolculuklarından alınmadır.</p>
<p> &quot;Menakıbn&acirc;me&#8217;ye g&ouml;re Kaygusuz Abdal ve dervişleri, Mekke&#8217;de şu g&uuml;zerg&acirc;hı takip ederek Anadolu&#8217;ya gelirler: Medine- Şam &#8211; Hama &#8211; Humus &#8211; Halep &#8211; Kilis &#8211; Birecik &#8211; Bağdad &#8211; Hille &#8211; K&uuml;fe &#8211; Necef &#8211; Kerbela &#8211; Bağdad &#8211; Musul &#8211; Nusaybin &#8211; Abdal Musa Asitanesi.&quot;[9]
<p> Peki Kaygusuz Abdal&#8217;ın G&uuml;ney ve Batı Anadolu&#8217;da, Rumeli&#8217;de ve Balkanlardaki gezilerinden niye s&ouml;z etmiyor Menakıbn&acirc;me yazarı? Edemezdi, &ccedil;&uuml;nk&uuml; Kaygusuz Abdal Şeyh Bedreddin ile Mısır&#8217;dan aynı (1404-5) yıl ayrılmışlar birka&ccedil; yıl sonra &quot;Edrene şehrinde&quot; buluşacaklardır. Batı Anadolu&#8217;da, bomboş bırakılmış; beylerin işletmediği, ama k&ouml;yl&uuml;n&uuml;n ve g&ouml;&ccedil;erlerin yararlanamadığı, yani &quot;kelebeklerin buğday ektiği, sivrisineklerin ırgat olup bi&ccedil;tiği Manisa ovasında&quot; Torlaklarla birlikte m&uuml;cadele vermiştir. Yine şiirlerinde, d&uuml;zyazılarında &quot;Hem iki y&uuml;zl&uuml; zahidlere (ibadet d&uuml;şk&uuml;n&uuml;), hem de kendini keramet sahibi, Hızır Nebi g&ouml;ren Şeyhlere&quot; karşı olduğu onları a&ccedil;ık&ccedil;a eleştirdiğini; Trakya&#8217;daki malik&acirc;ne sahiplerinin sınırsız varsıllığını, b&uuml;y&uuml;k ş&ouml;lenlerini aşağıda &ouml;rneklerini sunup a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alıştığımız ironik şiirlerinde verdiğini g&ouml;r&uuml;yoruz. Kuşkusuz Kaygusuz Abdal&#8217;ın yaşamında kural dışı ve Menakıbn&acirc;me yazarının inan&ccedil; ve anlayışlarına aykırı, onu korkutacak &ccedil;ok daha fazlası vardı. Elbette bunları yazmamış ve yazamamıştır&#8230;</p>
<p> 3. Kaygusuz Abdal, Tasavvuf Eğitimi İ&ccedil;in Babası Tarafından Abdal Musa Tekkesine Verilmiştir</p>
<p> Kaygusuz Abdal kendi şiirsel ve d&uuml;zyazı yapıtlarında, yaşamına dair a&ccedil;ık bilgiler vermediği i&ccedil;in, Menakıbn&acirc;me&#8217;ye sığınmak zorunluğu doğuyor. Buna rağmen, şimdiye dek yapıldığı gibi oradaki bilgileri, yani kerametler dizisini Kaygusuz&#8217;un tarihsel yaşam ger&ccedil;eği olarak kabul edemeyiz. Kerametleri aralayıp nesnel olanı bulmak zorundayız. Elbette ki biz de Menakıbn&acirc;me&#8217;den yola &ccedil;ıkacağız, ama yorumlarımızı diyalektik temele oturtmaya &ccedil;alışacağız. D&uuml;zyazı yapıtlarındaki gizli bilgileri ve şiirlerinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z simgesel anlatımda, ironi ve mizahla s&uuml;slediği ger&ccedil;ek &ouml;tesindeki nesnel doğruları yakalama &ccedil;abamızı s&uuml;rd&uuml;receğiz.</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ı tasavvufa y&ouml;nelten, bu yolda eğiten ve ona Heterodoks İslamın, yani Aleviliğin kapısını a&ccedil;an kişinin Abdal Musa Sultan olduğu tartışılmaz bir ger&ccedil;ektir. Kaygusuz Abdal&#8217;ın, Abdal Musa tekkesine okladığı bir geyiği izleyerek girip, bir daha &ccedil;ıkmadığı &ouml;yk&uuml;s&uuml; tutarlı g&ouml;z&uuml;km&uuml;yor. Keramet g&ouml;steriminin de temelini yukarıda a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alıştık. Bize g&ouml;re, Bursa&#8217;nın alınışından (1326) sonra Orhan Bey&#8217;le anlaşamıyarak Osmanoğullarını terkeden Abdal Musa Sultan, 1330&#8217;larda Elmalı&#8217;da tekkesini kurmuş. Teke y&ouml;resinde yaşayan yerleşik ve g&ouml;&ccedil;er T&uuml;rkmenlerin Alevi inan&ccedil;lı ve Hacı Bektaş tekkesine bağlı oluşları nedeniyle, kısa zamanda ikinci Pir olarak Abdal Musa başkenti Antalya olan 1279&#8217;da kurulmuş Teke Beyliği ve &ccedil;evresinde b&uuml;y&uuml;k n&uuml;fuz sahibi olmuş bulunuyordu. Hacı Bektaş Veli gibi, Baba İlyas halifelerinden olan Nuri Sufi&#8217;nin torunlarının kurduğu Karaman Beyliği Ermenek&#8217;ten y&ouml;netiliyor ve bir sancağı olan Alaiye kenti ile Akdeniz&#8217;e a&ccedil;ılmaktaydı. Abdal Musa ve tekkesinin, Karaman &uuml;lkesinde olduğu kadar, Menteşe ve Aydınoğulları egemenlik alanlarında da etkisi b&uuml;y&uuml;k ve &ouml;zellikle Aydınoğlu Umur Bey ile ilişkisi sıkıydı. Ayrıca adalar ve kıyılarda yaşayan yerli Hıristiyanlarla da dostluklar kurmuş, m&uuml;ritler edinmişti. Menakıbn&acirc;meler ve onun yolundan giden pek &ccedil;ok Alevi-Bektaşi ozanlarının şiirlerinde işlediği, &quot;dağlar, taşlar ve ağa&ccedil;ların semah d&ouml;nerek Abdal Musa&#8217;nın ardından&quot; gitmesi, onun dağlar, tepeler ve taşlar ağa&ccedil;lar dolusu m&uuml;ridleri yandaşları vardır. Denizden gelen gemiler dolusu Hıristiyanları ve Umur Paşa&#8217;nın kırk bin askerini doyuracak y&uuml;ksek ekonomik d&uuml;zeye ulaşmıştı daha 1340&#8217;larda Abdal Musa tekkesi.[10]
<p> Kısacası Abdal Musa Sultan&#8217;ın, Karaman Beyliği&#8217;ne bağlı 1333&#8217;lerde ilk Alaiye sancak beyi Karaman oğlu Yusuf dahil, oğlu Alaaddin ve torunu H&uuml;sameddin Mahmud&#8217;dan da ilgi ve saygı g&ouml;rmediği d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez. Bu sonuncusu Kaygusuz Abdal&#8217;ın babasıydı. Hatta bu beylerin tekkeyi ziyarete geldikleri ve Abdal Musa&#8217;ya nezir (hakkullah) getirip hayır duasını almadıkları da s&ouml;ylenemez. Aydın ili ve Teke ilinden, İ&ccedil; ile (İ&ccedil;el) kadar uzanan bir&ccedil;ok beyliği i&ccedil;ine alan geniş bir b&ouml;lgenin inan&ccedil; &ouml;nderidir Abdal Musa. Kaygusuz Abdal, bey babası maiyeti ile b&ouml;yle bir ziyaret sırasında (belki de ilk sancak beyi olduğu yıl), o zamanlar seksen yaşın &uuml;zerinde bulunan ak sakallı Pir&#8217;i tanımış. Onu sevmiş, tekke yaşamına b&uuml;y&uuml;k merak ve ilgi duyarak, Abdal Musa&#8217;dan tekke eğitimi almayı arzulamıştır. Elmalı Abdal Musa Tekkesi &ccedil;evresindeki s&ouml;zl&uuml; gelenek, Kaygusuz Abdal&#8217;ın 13-14 yaşlarındayken i&ccedil;ine Abdal Musa&#8217;nın (ona gaybdan g&ouml;r&uuml;nd&uuml;ğ&uuml; yada kerametiyle i&ccedil;ine d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;) aşkının d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve g&uuml;nden g&uuml;nden zayıflamaya başladığını anlatır. Nedenini kendisi de bilmez. Sonra bir g&uuml;n babasından izin alıp, atlar atına ve dağlara &ccedil;ıkar. Sonra bilinen geyik avı &ouml;yk&uuml;s&uuml;yle tekkede aşkıyla yandığı Abdal Musa Sultanı bulur ve onun bendesi olur&#8230;</p>
<p> İşte bu buluşmanın ger&ccedil;ekleşmesi, yani Kaygusuz&#8217;un tekke eğitimi almaya başlaması, babası H&uuml;sameddin Mahmud&#8217;un rızasıyla olmuştur. Doğrusu onun (Menakıbn&acirc;me&#8217;ye g&ouml;re aracı koyduğu Teke Beyi&#8217;nin, Abdal Musa&#8217;nın kerametleri karşısında, &ouml;l&uuml;mle biten yenilgisinden sonra) 300 kişilik maiyyetiyle birlikte tekkeye gelmiş olması, olaya verdiği &ouml;nemi g&ouml;steriyor; bu bey oğlunun bir &ccedil;eşit eğitime başlatma t&ouml;renidir. Her ne kadar kerametiyle &ccedil;eşmelerden akıttığı yağ ve bal ile beslediği g&ouml;sterilmiş olsa da, Abdal Musa Sultan onları &uuml;&ccedil; g&uuml;n boyunca yedirip i&ccedil;irerek ağırlıyor. Kanımızca Sancak Beyinin buraya, bey olarak ikinci gelişidir. Menakıbn&acirc;me&#8217;de onun s&ouml;ylemek zorunda bırakıldığı ima edilen şu s&ouml;zleri, bizce asla rızası dışında değildir:</p>
<p> &quot;Oğlum fahrin mezid olsun (&ouml;v&uuml;nc&uuml;n artsın). Aklına fikrine kurban olayım. Bu fani d&uuml;nyada akil (akıllı , zeki insan) o dur kim bir m&uuml;rşid eteğine yapışa, salikler-veliler g&uuml;ruhuna karışa, ahırette dahi onlarla haşrola!&#8230;&quot;</p>
<p> Menakıbn&acirc;me yazarı s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor:</p>
<p> &quot;Alaiye Sancağı Beği, bu s&ouml;zleri s&ouml;yledikten sonra oğlu Gaybi&#8217;yi hatır u safa ve h&uuml;sn &uuml; rıza ile Abdal Musa hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktu&#8230; Gaybi Beğ Asitane&#8217;de kaldı&#8230;.&quot;[11]
<p> İşte ger&ccedil;ek durum budur: Alaiye Sancak beyi H&uuml;sameddin Mahmud, bir bey oğlu olarak sarayında verilebilecek her t&uuml;rl&uuml; eğitimi almayı s&uuml;rd&uuml;ren oğlu Kaygusuz&#8217;un birka&ccedil; yıl da tekke eğitiminden ge&ccedil;mesi gerektiğine karar vermiş ve oğlunu 13-14 yaşlarında Abdal Musa tekkesine bırakmıştır. Tekke eğitiminden sonra da oğlunu kıyı beyliklerinin &ccedil;ok iyi ilişkilerinin bulunduğu Mısır&#8217;a g&ouml;nderecektir. O d&ouml;nemde Anadolu beyliklerinden emirlerin, vezirlerin, kadıların oğullarını Mısır&#8217;a g&ouml;nderip eğitim yaptırdıkları, kentlerin b&uuml;y&uuml;k esnaf ve zanaatkar sınıfından gen&ccedil;lerin gruplar halinde Mısır&#8217;a gittiklerini biliyoruz. Bunlardan Kadı Burhaneddin&#8217;in 14 yaşlarında Mısır&#8217;a gidip (1358-9) altı-yedi yıl kalarak, &quot;usul -i fıkıh, feraiz, tefsir, heyet ve tıp dersleri g&ouml;rm&uuml;ş d&ouml;rt mezhebi vakıf olmuş, Medrese tahsili yapmıştır.&quot;[12]
<p> Bilindiği gibi 1383&#8217;de 20 yaşlarında bir grup gen&ccedil;le Mısır&#8217;a giden Şeyh Bedreddin Mahmud, orada yirmi yıl kadar kalmış, d&ouml;neminin en b&uuml;y&uuml;k fıkıh bilgini ve mutasavvıf olmuştur.</p>
<p> &Ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla 1354-55 yıllarında, Menakıbn&acirc;me&#8217;de Gaybi adıyla sunulan Alaiye Sancak Beyi&#8217;nin oğlu, yeniyetmelik d&ouml;neminde Abdal Musa tekkesinde &quot;Abdal Musa Sultan&#8217;ın terbiyesine verilir.&quot; Beş-altı yıl (Mekakıbn&acirc;me&#8217;deki kırk yıl hizmet sadece bir geleneksek s&ouml;ylemdir, bunun i&ccedil;in Abdal Musa&#8217;nın yaklaşık 140 yıl yaşamış olması gerekir!) tekkede yetiştirilen, tasavvuf eğitimi alarak Heterodoks inan&ccedil; (Alevilik) yoluna girmeye hazırlanır. Cem kurulup Meydan a&ccedil;ılır; bir ikrar verme (initiation) t&ouml;reniyle, Hacı Bektaş Veli&#8217;den sonra ikinci Pir sayılan Abdal Musa Sultan&#8217;ın huzurunda 18-19 yaşlarında tasavvufi Hak yoluna (tarikata) kabul edilir. Yukarıda belirtildiği gibi salik (yola giren), ikinci doğuşuyla birlikte Kaygusuz Abdal adını almıştır.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;e bakılırsa Kaygusuz Abdal, 1341-42&#8217;yi izleyen 15-20 yıl i&ccedil;inde doğmuş. Dolayısıyla 1358-59 ile 1378-79 tarihleri arasında yıllarda Abdal Musa Sultan&#8217;a intisap etmiştir. Oysa Abdal Musa, &ouml;zellikle ikinci tarihten en az 15-16 yıl &ouml;nce &ouml;lm&uuml;ş bulunuyordu. &Ouml;b&uuml;r yandan Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz&#8217;un Abdal Musa&#8217;dan icazet alıp kırk abdalı ya da dervişi yanında, bir yapıtının başındaki bir tarihe (1397-98) dayanarak Mısır&#8217;a ilk kez bu yıl geldiği yargısı asla doğru olamaz. Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in bazan temkinli yaklaştığı , ama &ccedil;oğunlukla kabul ettiği tarihlere bakıldığında Abdal Musa 130 yıldan fazla, Kaygusuz Abdal ise 100 yılı epeyce aşkın yaşam s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r&#8230;</p>
<p> 4. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mısır Gezileri ve Kıyı Olayları -Eğitimi</p>
<p> 1359&#8217;larda Abdal Musa Sultan &ouml;mr&uuml;n&uuml;n son yıllarını yaşıyordu. Hen&uuml;z 18-19 yaşlarındaki ve yola kabul edilmiş Kaygusuz Abdal&#8217;ın akıl, inan&ccedil; ve bilgi g&uuml;c&uuml;n&uuml; &ccedil;ok iyi anlamıştır. Ona en g&ouml;zde abdalı-dervişi olarak bakıyordu. Belli ki Kaygusuz&#8217;u, kendi yerine baş ardıl (halife) yetiştirmek istiyordu. Bunun i&ccedil;in gen&ccedil; Kaygusuz&#8217;un zamanın t&uuml;m inan&ccedil;, felsefe, mantık, hey&#8217;et (astronomi) ve diğer bilimlerini, ayrıca da Arap-Fars dillerini &ouml;ğrenmesini candan arzu ediyordu. Abdal Musa ile farklı ama&ccedil;larına rağmen, Kaygusuz&#8217;un babasının da isteği zaten bu doğrultudadır. Olasıdırki Abdal Musa, ona g&uuml;vendiğinden &ouml;t&uuml;r&uuml;, &ccedil;ok iyi yetişmesi i&ccedil;in Kaygusuz&#8217;un Mısır&#8217;a bir bey oğlu olarak gitmesine rızalık vermiştir; icazeti bu yolda değerlendirmek yerinde olur diye d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Kıyı kentleriyle &ccedil;ok sıkı bir ticaret ağı kurmuş olan Memluk Sultanlığı&#8217;nın ticaret gemilerinden biriyle bu ilk Mısır yolculuğu olmalıdır Kaygusuz Abdal&#8217;ın. Kanımızca bu gidişinde, en fazla &uuml;&ccedil; yıl kalmıştır Kaygusuz Mısır&#8217;da. Kıbrıs kralı Pi&eacute;rre&#8217;in donamasıyla 1361 yılında kıyı emirliklerine saldırması ve Antalya&#8217;yı ele ge&ccedil;irmesiyle b&ouml;lgede b&uuml;y&uuml;k bir kriz başlamış. Abdal Musa Sultan da en ge&ccedil; 1362&#8217;de &ouml;lm&uuml;ş olmalıdır. Kaygusuz Abdal, Asitane&#8217;ye d&ouml;n&uuml;ş&uuml;nde M&uuml;rşidini bulamamıştır. Menakıbn&acirc;me yazarının s&ouml;ylediklerini aynısıyla benimseyen Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in, &quot;Kaygusuz&#8217;un şeyhi Abdal Musa&#8217;ya kavuşuşunun heyecanını dile getiren&quot; diye nitelediği şiire, biz tam tersine bir &ccedil;eşit &ouml;vg&uuml;sel ağıt gibi bakıyoruz.</p>
<p> Abdal Musa Sultan&#8217;a Urum abdallarının bağlılığını, hepsinin talibi olup kendisini Pir saydıkları; karşısında dar&#8217;a durduklarını, hatalarından arındıklarını anlatıyor şiirin başlarında. Tuğlarını ve sancaklarını kaldırmış ve kud&uuml;mler &ccedil;aldıran sultanlar ve Avlan g&ouml;l&uuml; &ccedil;evresinde toplanan beyler onun ziyaretine gelirdi. Hastalarla dolup taşardı Abdal Musa Sultan tekkesi. Hindistan&#8217;dan gelen bezirganlar tekkeye bağışta bulunur lokma sunar; bu lokmalar dağıtılır, a&ccedil;lar doyurulurdu. Ali&#8217;nin z&uuml;lfikarı kullandığı gibi kılı&ccedil; kullanan Abdal Musa, batıni inan&ccedil;la kafirlerin &uuml;st&uuml;ne y&uuml;r&uuml;rd&uuml;. O y&uuml;r&uuml;y&uuml;nce arkasından dağı-taşı kaplamış t&uuml;men t&uuml;men erleri gelerek Genceli&#8217;yi almıştı. Matem aylarında (her Muharrem&#8217;de) H&uuml;seyin i&ccedil;in kanlarını d&ouml;kerler; &ccedil;erağlar uyandırıp, g&uuml;lbenk &ccedil;ekerek Cemler yapar, birliğe yeterlerdi. Bu birliği sağlayan Pir, Abdal Musa Sultan idi. Onun adına Tanrı&#8217;ya niyaz ederken, inkarcıların (zahirilerin, zahitlerin-s&uuml;nnilerin) velilik sırrını anlamadıklarını s&ouml;yleyen Kaygusuz, artık pirinden ayrı d&uuml;şt&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in ağlaya ağlaya gelir sultan Abdal Musa&#8217;ya. Ama geldiği yer Abdal Musa tekkesidir, kendisi değil. Pirine, dostuna, sevgilisine kavuşan kişi şad olur, sevinir ve coşar. İnsan sevdiklerinden ayrılırken ağlar sızlar, ama ağlayarak buluşmaya gelinmez. Onun Pirinden ebedi ayrılığıdır bu. Kaygusuz Abdal, Mısır d&ouml;n&uuml;ş&uuml; yolda duymuştur onun Hakk&#8217;a y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve ağlaya ağlaya Abdal Musa Asitanesine gelir. Boşuna buluşma-kavuşmadan doğan sevin&ccedil; ağlaması aramayalım. Bir de bu g&ouml;zle okunması i&ccedil;in şiiri verelim:</p>
<p> Beglerimiz Avlan g&ouml;l&uuml;n &uuml;st&uuml;ne</p>
<p> Onlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Urum abdalları postın egnine</p>
<p> Baglar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Urum abdalları gel&uuml;r dost diy&uuml;</p>
<p> Giyd&uuml;kleri nemed (aba) ile post diy&uuml;</p>
<p> Hastalar gel&uuml;r derman istey&uuml;</p>
<p> Sağlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Talip oldur bi r&uuml;n nefs&uuml;n haklar</p>
<p> Pir oldur talibi hatadan saklar</p>
<p> &Ccedil;alınur kud&uuml;mler a&ccedil;ılun sancaklar</p>
<p> Tuğlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Er oglınun ikrarıdur yuları</p>
<p> Muhannidi &ccedil;eksen gelmez iler&uuml;</p>
<p> Ak Pınar&#8217;ın Yeşil G&ouml;l&#8217;&uuml;n suları</p>
<p> &Ccedil;ağlar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Hind&#8217;den bezirganlar gel&uuml;r yayılur</p>
<p> Lokması &ccedil;ekil&uuml;r a&ccedil;lar toyulur</p>
<p> Hakka aşık olan canlar soyulur</p>
<p> Begler gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Ali z&uuml;lfikarın aldı destine</p>
<p> Batın saldı kafirler&uuml;n &uuml;st&uuml;ne</p>
<p> T&uuml;men t&uuml;men olur Gencel(i) &uuml;st&uuml;ne</p>
<p> Daglar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Aşure aylarında kanlar d&ouml;kerler</p>
<p> &Ccedil;eraglar uyarub g&uuml;lbenk &ccedil;ekerler</p>
<p> Anlar bir olmuş birl&uuml;ge biterler</p>
<p> Birler gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Bir niyazım vardur Gani Kerim&#8217;den</p>
<p> M&uuml;nkir bilmez evliyanın sırrundan</p>
<p> Kul Kaygusuz ayru d&uuml;şmiş pirinden</p>
<p> Aglar gel&uuml;r sultan Abdal Musa&#8217;ya</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın d&ouml;n&uuml;ş&uuml; sırasında Antalya, Teke Beyliğinin başkenti olmaktan &ccedil;ıkmış, Kıbrıs Krallığının bir kentidir artık. Teke Beyi Korkuteli&#8217;ne &ccedil;ekilmiştir. &Ccedil;evrede &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k ina&ccedil;sal g&uuml;&ccedil; otoritesi bulunan Abdal Musa Sultan, Kaygusuz&#8217;un şiirinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi sıkıntılı, kavgalı d&ouml;nemlerde Beylerin başvurduğu (dost) kapısıydı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Beylerin kendi topraklarında yaşayan T&uuml;rkmen toplulukların b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunluğu onun m&uuml;ridleriydi, Hacı Bektaş Veli&#8217;den sonra onu ulu Pir biliyorlardı. Beylerin kendi toplumunu harekete ge&ccedil;irebilmesi Abdal Musa Sultan&#8217;ın hayır duasına bağlıydı. Abdal Musa d&uuml;nyadan g&ouml;&ccedil;&uuml;ş&uuml;yle, Teke Beyi Mubarizuddin Mahmud, Alaiye beyi H&uuml;sameddin Mahmud ve Karaman Oğullarına bağlı diğer sancak beyleri bu b&uuml;y&uuml;k dost desteğinden yoksun kalmışlardı.</p>
<p> Kıbrıs kralı Pi&eacute;rre 1366&#8217;da bir donanma g&ouml;ndererek Alaiye&#8217;yi almak istemişse de Karamanoğulları&#8217;nın yardımlarıyla kendilerini savunmuşlar. Bu savunmanın ardından yedi yıl i&ccedil;erisinde, Alaiye beyi H&uuml;sameddin Mahmud, Teke beyi M&uuml;bariz&uuml;ddin Mahmud ve Manavgat beyi aralarında kurdukları sıkı bir işbirliğiyle, g&uuml;&ccedil;lerinin birleştirip 1373 yılında Antalya&#8217;yı Kıbrıs Kralından geri almışlardı. Kalkaşandi&#8217;nin kayıtlarına g&ouml;re, bu yıllar arasında Alaiye beyi Mısır Sultanına yardım ya da kendisine bağlanmak (naib olmak) i&ccedil;in mektup yazmıştır. &Ouml;yle sanıyoruz ki, Alaiye beyi mektubu oğlu Kaygusuz&#8217;la g&ouml;ndermişti. Menakıbn&acirc;me&#8217;de ge&ccedil;en icazetn&acirc;me bu mektup olmalıdır. B&ouml;ylece Kaygusuz Abdal&#8217;ın ikinci yolculuğuyla siyasi bir g&ouml;rev yaparken, &ouml;b&uuml;r yandan Mısır&#8217;da yarım kalan eğitimini tamamlamış olacaktır.</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın bu ikinci Mısır seferinde orada ne kadar kaldığını ya da Abdal Musa tekkesine d&ouml;n&uuml;p d&ouml;nmediğini tahmin etmek g&uuml;&ccedil;t&uuml;r. Ancak 1397-8&#8217;de, olasıyla yeni bir seyahatten Mısır&#8217;a d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml; ve Dilguşa&#8217;yı bu tarihte yazdığı kesindir. Bu yapıtını da Sultan Ebu&#8217;l Ferec&#8217;e (1399-1412) sunmuş olmalıdır. Tekkesi Kasr &uuml;l-ayin&#8217;i bu tarihten sonra aynı Sultan&#8217;ın izni ve yardımlarıyla kurmuş olduğu anlaşılıyor. Kendisinden 15 yaş kadar k&uuml;&ccedil;&uuml;k olan Şeyh Bedreddin Mahmud Mısır&#8217;a geldiğinde, Kaygusuz birka&ccedil; Mısır Sultanıyla ilişki kurmuş ve Kahire&#8217;de tanınmış bir batıni mutasavvıftı. 1397-8&#8217;e kadar Hicaz&#8217;ı, Suriye, Irak G&uuml;ney ve Doğu Anadolu&#8217;yu, Azerbaycan ve İran-Horasan&#8217;ı kapsayan geziler yapmıştı. Şiir ve d&uuml;zyazı yapıtlarında adlarını verdiği geniş coğrafyadan bu anlaşılmaktadır.</p>
<p> 5. Kaygusuz Abdal&#8217;da Fazlulluh Hurufi ve Bedreddin Mahmud &Ccedil;izgisi</p>
<p> &Ouml;yle sanıyoruz ki, Kaygusuz Abdal bu gezilerinde İsmaili olduğu s&ouml;ylenen Fazlullah Hurufi&#8217;yle (&ouml;lm. 1393-4) de g&ouml;r&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. 1386&#8217;da Tebriz&#8217;de ortaya &ccedil;ıkan; Tebriz, Toh&ccedil;u, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde &uuml;n&uuml; yayıldık&ccedil;a şeriat d&uuml;zenini sarsmaya başlamış olan Fazlullah Hurufi&#8217;nin inan&ccedil; y&ouml;ntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı, &quot;insanı tanrılaştırmaktır&quot;. Hurufi inan&ccedil; sistemini ş&ouml;yle &ouml;zetlenebilir:</p>
<p> Varlığın ortaya &ccedil;ıkışı sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel g&uuml;&ccedil; olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine g&ouml;re &ouml;z&uuml;ndeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana &ccedil;ıkar ve s&ouml;zc&uuml;kler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. D&uuml;nya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat i&ccedil;inde insan y&uuml;z&uuml;nde belirmektedir.</p>
<p> Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya &ccedil;ıkışıdır). Hurufilikte &ouml;l&uuml;mden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. &Ouml;l&uuml;m birleşikliğin-t&uuml;melliğin basite, ayrıntıya d&ouml;n&uuml;şmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.</p>
<p> İnsan bu d&uuml;nyada 28 yahut 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden t&uuml;m dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel h&uuml;k&uuml;mler karşısındaki t&uuml;m sorumluluklarını &uuml;st&uuml;ne almış, namazlarını kılıp, oru&ccedil;larını tutmuştur.[13]
<p> Hurufiler &quot;D&uuml;nya bize cennettir, cennette ibadet g&ouml;revi olmaz&#8221; demektedirler. Bu d&uuml;ş&uuml;nceler Şeyh Bedreddin&#8217;e kaynak oluşturduğu gibi, Kaygusuz Abdal&#8217;ın da benimseyip işlediği d&uuml;ş&uuml;ncelerdir. Uzun paragraflar halinde karşılaştırmaya gerek yoktur. Kaygusuz Abdal&#8217;lın &quot;V&uuml;cudn&acirc;me&quot;si incelendiğinde bu d&uuml;ş&uuml;ncelerin daha da ayrıntılanmış olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r.[14] Belki de bu yapıtını onunla tanıştıktan sonra yazmıştır. Kaygusuz Abdal &quot;Adem&#8217;&uuml;n v&uuml;cudı, aslında yigirmi sekiz huruf (harfler) &uuml;zere yaradılmuşdur&quot; diyerek ş&ouml;yle bir sıralama yapar:</p>
<p> &quot;Adem&uuml;n: Başı arş&#8217;dur ve Nokta-ı Ba&#8217;dur ve iki kaşı, biri fa&#8217;dur ve biri kaf&#8217;dur. İki g&ouml;zleri, biri ayn&#8217;dur ve biri gayn&#8217;dur ve iki kulağı, biri zal&#8217;dur ve biri dal&#8217;dur. &Ccedil;enesi cim&#8217;d&uuml;r ve gerdanı tı sin mim&#8217;d&uuml;r. Burnu elif&#8217;d&uuml;r ve dudağı te&#8217;d&uuml;r. &Uuml;st dudağı be&#8217;d&uuml;r&#8230;Sağ yanı sad, sol yanı dad. Sağ memesi vav, sol memesi ha&#8217;d&uuml;r vb.&quot;</p>
<p> Ancak ne varki, Nesimi kadar sadece harflerin gizemine takılıp kalmamıştır Kaygusuz Abdal.</p>
<p> 1383-4 yıllarında eğitim i&ccedil;in Kahire&#8217;ye gelip, Mısır&#8217;da yirmi yıl boyunca yaşamış olan Bedreddin&#8217;in, orada tekke kurmuş bulunan Kaygusuz Abdal&#8217;ı tanımaması ve onunla g&ouml;r&uuml;şmemesi olanak dışıdır. Bizce bu b&uuml;y&uuml;k İslam bilgini ve hukuk&ccedil;usunun kafasına tasavvufla birlikte batıni d&uuml;ş&uuml;nceleri ilk sokan Kaygusuz Abdal&#8217;dır. Torunu Hafız Halil&#8217;in Bedreddin Menakıbn&acirc;me&#8217;sinde yazdığı gibi ne baldızı, ne de bacanağı H&uuml;seyin Ahlati&#8217;dir. Bize g&ouml;re Mısır&#8217;da başlayan Kaygusuz-Bedreddin d&uuml;ş&uuml;nce yakınlığı, eylemliliklerinde de s&uuml;rm&uuml;ş. 1404-1405 yılında birlikte Anadolu&#8217;ya gelmişler ve K&uuml;&ccedil;&uuml;k Asya&#8217;yı (Anadolu) baştanbaşa dolaşarak ayrı kollardan Aleviliğin-Batıniliğin siyasetini yapmışlar. Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultanın halifesi olarak, Alevi T&uuml;rkmen boyları arasında, halkın zevkle dinlediği, rahatlıkla anladığı &ouml;zt&uuml;rk&ccedil;e ve mizahi (ironik) şiirleriyle, d&uuml;zyazılarıyla, Bedreddin hareketinin en b&uuml;y&uuml;k propagandisti ve yoldaşıydı. Onun destansı ve ironik şiirleri, nefesleri ve d&uuml;zyazıları nesnel a&ccedil;ıdan, derinlemesine incelenip yorumlandığında, Bedreddin&#8217;in d&uuml;ş&uuml;nce ve eylemleriyle i&ccedil;i&ccedil;e olduğunu anlamamak olası değildir. Aşağıda verdiğimiz karşılaştırmalı &ouml;rnekler &uuml;zerinde yaptığımız yorumlar ve g&ouml;sterdiğimiz kanıtlar; diliyoruz ki, d&ouml;nemin ekonomik, toplumsal ve inan&ccedil;sal koşulları g&ouml;z ardı edilmeden a&ccedil;ık a&ccedil;ık tartışılsın ve eleştirilsin.</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın Nesimi ile de mutassavvıf ozan olarak y&uuml;ce bir g&ouml;n&uuml;l bağı var; şiirlerinde karşılıklı etkileşim yadsınamaz. Herikisi de koca ozan Yunus Emre&#8217;den esinlenmiş ve onu &uuml;stad bilmiş oldukları benzek şiirlerinden ve y&ouml;ntemlerinden a&ccedil;ık&ccedil;a bellidir.</p>
<p> 6. Karşılaştırmalı Birka&ccedil; Şiir ve D&uuml;zyazı &Ouml;rneklemeler</p>
<p> &Ouml;nce dost y&uuml;z&uuml; ve dost kapısı. Dost y&uuml;z&uuml;ne d&ouml;n&uuml;p, dost kapısından ge&ccedil;erek kendini bulmak ve &ouml;z&uuml;n&uuml; tanımaktır Kaygusuz&#8217;un felsefi inancı. Hacı Bektaş Veli&#8217;den ve Yunus&#8217;dan emanettir bu inan&ccedil; ona. Dost pirdir, tanrıdır, sevgilidir; dost kapısından ge&ccedil;ilerek barış ve sevgiye ulaşılır.</p>
<p> Kaygusuz Abdal:</p>
<p> &quot;&Ccedil;&uuml;n dost biz&uuml;m, s&ouml;zi dahı biz&uuml;md&uuml;r. Her dem dost y&uuml;zine bakalum, &ouml;z&uuml;m&uuml;zle diyel&uuml;m, işidel&uuml;m.&quot; Budalan&acirc;me, s.51</p>
<p> Dost senin y&uuml;z&uuml;nden &ouml;zge ben kıble-i can bilmezem</p>
<p> Pirin h&uuml;sn&uuml;n&uuml; severem bir gayri iman bilmezem</p>
<p> Bana derler ki şeyatin (şeytanlar) senin yolunu azdırır</p>
<p> Ben şu zerrak(ikiy&uuml;zl&uuml;) sufilerden gayri bir şeytan bilmezem</p>
<p> Sui-i salus nedendir h&uuml;zne m&uuml;nkir ge&ccedil;indiği</p>
<p> Ne acep bela gel&uuml;pt&uuml;r şu ki ben Hak&#8217;tan bilmezem</p>
<p> İnsan-ı kamil ki derler Mustafa&#8217;dır Murtaza&#8217;dır</p>
<p> Yani kim vardır cihanda ben gayri insan bilmezem</p>
<p> O şah-ı h&uuml;sn&uuml;n ışkına &ouml;z&uuml;m&uuml; viran kılmışam</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;dır adım c&uuml;bbe v&uuml; kaftan bilmezem</p>
<p> H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş Veli: &quot;Doğruluk dost kapısıdır; dostumuzla beraber yaralanır, kanarız.&quot;</p>
<p> Yunus Emre:</p>
<p> Işk imamdır bize g&ouml;n&uuml;l cemaat</p>
<p> Dost y&uuml;z&uuml; kıbledir daimdir salat</p>
<p> Dost y&uuml;z&uuml;n g&ouml;ricek şirk yağmalandı</p>
<p> Anın&ccedil;&uuml;n kapuda kaldı şeriat</p>
<p> Can secdeye vardı dost mihrabında</p>
<p> Y&uuml;z yere koyuban eyler m&uuml;nacat</p>
<p> Derildi beşimiz bir vakte geldi</p>
<p> Beş b&ouml;l&uuml;k oluban kim kıla taat</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Doğruluk bekleyen dost kapısında</p>
<p> G&uuml;mansız ol bulır ilahi devlet</p>
<p> Yunus &ouml;yle esirdir ol kapıda</p>
<p> Diler ki olmaya ebedi azad</p>
<p> 7. Kaygusuz Abdal, Musa Padişah (1410-1413) Zamanında Edirne&#8217;dedir, Sultan Murat Han (1421-1451) D&ouml;neminde Değil</p>
<p> Edrene şehrinde bug&uuml;n bir d&uuml;kkan aldım kiraya</p>
<p> Ol mahalde sataşmışam bir ak&ccedil;ası &ccedil;ok karıya</p>
<p> Sordu bana garib misin hi&ccedil; bu şehri g&ouml;r&uuml;b misin</p>
<p> Yohsa geliş&uuml;n şindi mi Anatolı&#8217;dan beriye</p>
<p> Ded&uuml;m ki bu dem gelmişem kiraya d&uuml;kkan almışam</p>
<p> Eyd&uuml;r yigit gel i&ccedil;er&uuml; d&ouml;şek get&uuml;rsin cariye</p>
<p> İy kurban oldugum yigit g&ouml;r ne direm s&ouml;z&uuml;m işit</p>
<p> Bu Edrene şehrinde sen gezmeyesen serseriye</p>
<p> Eyd&uuml;r ki bu Rum-ili&#8217;d&uuml;r sanma ki Anatolı&#8217;dur</p>
<p> Bunda esir-bendler &ccedil;ok olur d&uuml;şmeyesin bazariye</p>
<p> Har&ccedil;lıg i&ccedil;&uuml;n kayurma dir tek ben&uuml;m terkim urma dir</p>
<p> Sen gel yi i&ccedil; otur heman varma akına &ccedil;eriye</p>
<p> &Ccedil;ağırdı Nergis G&uuml;lbahar b&uuml;ryan get&uuml;r bazara var</p>
<p> İ&ccedil;er&uuml; evi sil s&uuml;p&uuml;r odun vurun bahariye</p>
<p> Aldı beni girdi i&ccedil;er&uuml; yapdu kapusını gir&uuml;</p>
<p> Get&uuml;rdi şol nimetleri kim bakar aka sarıya</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Karı beni aldatdı &ccedil;&uuml;n h&uuml;kmine eyledi zebun</p>
<p> Anca d&uuml;rişd&uuml;m d&uuml;n &uuml; g&uuml;n sarlanı kaldum deriye</p>
<p> Şol hadde irişdi bel&uuml;m k&uuml;lli unıtdum bild&uuml;g&uuml;m</p>
<p> Başladı şindi ilig&uuml;m s&uuml;n&uuml;k i&ccedil;inde eriye</p>
<p> G&ouml;nlegi kaftan eyledi h&uuml;km,ne ferman eyldi</p>
<p> Hamama da varur-ısa beni yanınca s&uuml;riye</p>
<p> Dişi kırık y&uuml;zi sovuk fitnesi &ccedil;ok kend&uuml; &ccedil;ab&uuml;k</p>
<p> Ben bi&ccedil;are haber&uuml;m yok uğramışım zemheriye</p>
<p> Ol karıdan kurtulmaga kul oldum azad olmga</p>
<p> Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari &lsquo; ye</p>
<p> Murad Han &#8216;a varımadum &ouml;z&uuml;mi kurtarımadum</p>
<p> Kaygusuz Abdal bi&ccedil;are uğradı bir haşarıya[15]
<p> Avladı tutdı beni</p>
<p> Yanbolı&#8217;da bir karı</p>
<p> Veli ki ak&ccedil;ası &ccedil;ok</p>
<p> Karabaşı kulları</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Karı dime al beni</p>
<p> Ben donadayım seni</p>
<p> Nene gerekd&uuml;r sen&uuml;n</p>
<p> Garibsin akın &ccedil;eri</p>
<p> Yanbolı&#8217;ya varıcak</p>
<p> Mahallesin sorıcak</p>
<p> Tunca kıranındadır</p>
<p> Yeni Hamman&#8217;dan beri</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Kanda bir yigit g&ouml;rse</p>
<p> Ak&ccedil;a(y)la avlar anı</p>
<p> Utanmaz oglan sever</p>
<p> Sa&ccedil;ı ak d&ouml;şi sarı</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Bir gice fursat-ıla</p>
<p> Koynına gird&uuml;m nagah</p>
<p> G&ouml;beg&uuml;n&uuml;n sovugı</p>
<p> Unutdurdu mermeri</p>
<p> Karıyla halini g&ouml;re</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;un</p>
<p> Eli gitmiş s&uuml;n&uuml;ge</p>
<p> Sarlanı kaldı deri[16]
<p> Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in ısrarla ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi, Kaygusuz Abdal bu şiirlerde kesinlikle tasavvufi simgeler kullanmamıştır. Şathiye hi&ccedil; değildir. G&uuml;ncel maddi yaşam i&ccedil;erisinde başından ge&ccedil;en ya da kendisine anlatılan olayları hik&acirc;ye etmiş olduğu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir. Burada bizim i&ccedil;in &ouml;nemli olan, birinci şiirde kadından kurtulmak i&ccedil;in fetva ve yardım almak istediği kişilerin ger&ccedil;ekte kim olduğudur. Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in a&ccedil;ıklaması ş&ouml;yle:</p>
<p> &quot;Yukarıdaki şiirden anlaşıldığına g&ouml;re, Kaygusuz Edirne&#8217;ye Anadolu&#8217;dan yeni (bu dem) gelmiştir. Rumeli&#8217;de &quot;garip&quot;tir ve hen&uuml;z Rumeli hakkında malumatı olmadığından, &quot;sanma ki (burası) Anatolı&#8217;dır&quot; diye ikaz edilmektedir. Şiirin devamında ge&ccedil;en &quot;Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari&#8217;ye&quot; mısraından, Kaygusuz&#8217;un Anadolu&#8217;dan Edirne&#8217;ye geliş tarihinin İbn-i Fenari&#8217;ninn şeyh&uuml;lislamlığı zamanında, yani 1424-1430 yılları arasında olduğunu anlıyoruz. Demek ki 1424-1430 arasında Rumeli&#8217;ye ge&ccedil;en Kaygusuz&#8217;un buradaki ilk durağı Edirne&#8217;dir.&quot;[17]
<p> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, bu şiirin son dizelerinde &quot;Murad Han&#8217;ın (1421-1451)&quot; da adı ge&ccedil;mektedir. Abdurrahman G&uuml;zel, aynı sayfalarda Kaygusuz&#8217;un, birka&ccedil; şiirinden aldığı d&ouml;rtl&uuml;klerde adı ge&ccedil;en Trakya şehirlerini (Yanbolu, Filibe, Sofya, Manastır) de aynı tarihler arasında dolaştığını s&ouml;yl&uuml;yor. Daha da &ouml;nemlisi, Kaygusuz Abdal&#8217;ın &ouml;l&uuml;m tarihi i&ccedil;in 1424 yılını post quem alıyor, yani bu tarihten sonra &ouml;lm&uuml;ş olması gerektiğini s&ouml;yl&uuml;yor. Şiirin verilerinden hareketle &ccedil;izilen tarih sınırından sonra, Kaygusuz Abdal adı ge&ccedil;en kentleri, kısacası t&uuml;m Trakya&#8217;yı dolaşıyor. &Ouml;yle ki bug&uuml;n bile Kaygusuz&#8217;un adı, Makedonya&#8217;da bulunan Manastır&#8217;da bir mahalle ve &ccedil;eşme adı olarak yaşamaktadır. B&ouml;lgede Kaygusuz Abdal&#8217;ın y&uuml;zyıllar boyu unutulmayacak denli etkileyici olması, onun &ouml;mr&uuml;n&uuml;n son birka&ccedil; yılına sığmış olamaz. Eğer Kaygusuz Abdal 1341-2&#8217;larda doğmuş ise, 1425-30&#8217;larda 85 yaşın &uuml;zerinde olmalı. Bu yaşlarda Edirne&#8217;ye gelecek şiirlerinde anlattığı gibi, bu yaşta Tunca ırmağını aşıp Yanbolu&#8217;ya varacak, &quot;Filibe&#8217;de yiniden bir karı sevecek onu&quot;, &quot;karıdan ka&ccedil;ıp Sofya&#8217;ya g&ouml;&ccedil;ecek&quot; ve sonunda &quot;Manastır&#8217;da bir başacuk (karı) g&ouml;n&uuml;lc&uuml;ğ&uuml;n&uuml; alacak&quot; Kaygusuz Abdal&#8217;ın. Bunlar olacak şey değil.</p>
<p> &quot;Edrene şehrinde bug&uuml;n&quot; şiirinde ge&ccedil;en isimlerden hareketle Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in bu a&ccedil;ıklamalara girişmesi, g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi havada kalıyor. &Uuml;stelik Abdurrahman G&uuml;zel, adı ge&ccedil;en kişi isimlerine kuşkuyla yaklaşmayı aklına bile getirmeden mantıksal bir kurgusunu hazırlayarak, tasavvufi simgelere sarılıyor. Şiirin nesnel konusuyla da ilgilenmiyor; normal erkek yaşamına m&uuml;dahale ederek, Kaygusuz Abdal&#8217;ı erkek kadın ilişkilerinden, cinsellikten beri alıyor. S&ouml;zde bunları mutasavvıf ozana yakıştıramadığından, tasavvuf konulu başka bir yapıtından mecazi anlamda bazı s&ouml;zc&uuml;kleri anahtar olarak kullanıp, şiirlerin i&ccedil;eriğine tasavufi simgesel anlamlar y&uuml;kl&uuml;yor; d&uuml;kkan = v&uuml;cud, karı=d&uuml;nya, pazar=&ouml;m&uuml;r&#8230;[18] Bunlar zorlamadan başka birşey değildir. Oysa onun ger&ccedil;ek simgesel şiirleri, T&uuml;rk edebiyatında eşi az bulunan s&uuml;rrealist-ironik şiirsel &ouml;yk&uuml;leridir, tasavvufi şiirleri değil.</p>
<p> Bize g&ouml;re Kaygusuz Abdal, &quot;Edrene şehrinde bug&uuml;n&quot; şiirini 1410-11 yıllarında, 60&#8217;lı yaşlarda yazmıştır. Birka&ccedil; yıldan beri zaten Trakya&#8217;da Saray kasabasında oturmaktadır. &Ouml;b&uuml;r kentlerin bir kısmını daha &ouml;nce gezmiş olmalıdır. O zaman &quot;Fetva bulam mı ki aceb varsam İbn-i Fenari &lsquo; ye&quot; ve &quot;Murad Han&#8217;a varımadum &ouml;z&uuml;mi kurtarımadum&quot; dizelerindeki kişi adlarının değişmesi gerekmektedir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu yıllarda hem Fetva hem de Padişahlık makamlarında başkaları oturuyordu. Biz bu dizelerin aslının &quot;Fetva bulam mı ki aceb varsam&#8217;ola Kazasker&#8217;e&quot; ve &quot;Musa Han&#8217;a varımadum &ouml;z&uuml;mi kurtarımadum&quot; olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Bu şiir Kaygusuz Abdal&#8217;ın &quot;Divan&quot;ında bulunmaktadır. Kaygusuz Abdal&#8217;ın g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze kadar gelmiş en eski Şiir mecmuasının 1461 tarihli olduğu ve Vasfi Mahir Kocat&uuml;rk&#8217;&uuml;n kendi &ouml;zel kitaplığında bulunduğu A. G&uuml;zel s&ouml;ylemektedir.[19] Kaygusuz Abdal&#8217;ın kendi ya da bir m&uuml;ridinin elinden &ccedil;ıkmış Divan&#8217;ı g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze ulaşmamıştır. Bizim kanımız odur ki, 1424-1430 yılları arasında Kaygusuz Abdal Divanı&#8217;nı istinsah eden (suretini &ccedil;ıkaran) kişi ya da kişiler isimleri değiştirmişlerdir. Bunu korktukları i&ccedil;in yaptıkları gibi, inan&ccedil; ve d&uuml;ş&uuml;nce y&ouml;n&uuml;nden karşı oldukları i&ccedil;in de yapmış olabilirler.</p>
<p> Bu şiirdeki &lsquo;Kazasker&#8217;, Simavnalı Şeyh Bedreddin, Padişah ise Musa &Ccedil;elebi&#8217;dir. Musa &Ccedil;elebi, kardeşi S&uuml;leyman &Ccedil;elebi&#8217;yi yendikten sonra 1410 yılında Edirne&#8217;de padişahlığını ilan etmiş. Daha sonra &ouml;b&uuml;r kardeşi Mehmed &Ccedil;elebi&#8217;ye karşı yaptığı savaşlarda onu da yenerek Rumeli&#8217;den atmış bulunuyordu. Ancak 1413&#8217;te Bizansın yardımı ve Trakyalı malik&acirc;ne sahipleri beylerin onu terk etmesi y&uuml;z&uuml;nden Musa &Ccedil;elebi kardeşine yenildi ve &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Musa &Ccedil;elebi&#8217;nin akıl hocası, danışmanı, askeri kadı (kazasker) olarak atamış olduğu, d&ouml;nemin en b&uuml;y&uuml;k hukuk&ccedil;u ve bilginlerinden olan Şeyh Bedreddin idi. Hukuk&ccedil;u Necdet Kurdakul&#8217;un saptamalarına g&ouml;re Bedreddin, Musa &Ccedil;elebi&#8217;nin Kazaskerlik &ouml;nerisini kabul ettikten sonra Cam&uuml;-ul Fusuleyn&#8217;i yazmaya başladı. On ayda tamamladı. Hukukun &ouml;zg&uuml;rl&uuml;k ve bağımsızlık ilkelerini &ouml;ne &ccedil;ıkarıldı. 1410-1413 yılları arasında Musa &Ccedil;elebi ile birlikte uygulamaya başladılar bu kuralları.[20] Onun yardımcılığını da (kethuda-kahya) ise B&ouml;rkl&uuml;ce Mustafa (Dede Sultan) yapıyordu.</p>
<p> Murad Han şehzadeliği sırasında 1416&#8217;dan 1419-20&#8217;ye kadar Batı Anadolu&#8217;yu ve t&uuml;m Rumeli&#8217;yi saran B&ouml;rkl&uuml;ce-Torlak Kemal-Bedreddin başkaldırılarının bastırılması i&ccedil;in yapılan savaşların hemen hepsinde bulunmuştu. Padişah olduktan sonra da amcası Mustafa &Ccedil;elebi ile birka&ccedil; savaş yapmış ve ancak 1423 yılının sonlarına doğru taht rakiplerini ortadan kaldırarak i&ccedil; durumu d&uuml;zeltebilmişti. 12 yaşından beri savaşın ve şiddetin i&ccedil;inden gelerek tahta oturmuş ve şimdi yirmilerin başında bulunan Murad Han&#8217;ın kulağına, Şeyh Bedreddin ve Musa &Ccedil;elebi&#8217;nin adları gitmesi, m&uuml;stensihler (suret &ccedil;ıkaranlar) i&ccedil;in &ouml;l&uuml;m tehlikesi oluşturabilirdi. Roma İmparatorluğu&#8217;nda damnatio memorae (anıların silinmesi) geleneği vardı. Savaş ve m&uuml;cadeleyle y&ouml;netimi ele ge&ccedil;irip kendini Caesar-imperator (imparator) ilan eden kişi, kendisinden &ouml;nceki imparatorun adını t&uuml;m yazıtlardan ve senato belgelerinden sildirir ve heykellerini kırdırırdı. Bu geleneğin izleri Bizans&#8217;ta da yaşamış. Osmanlı padişahlarının da taht rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra, yandaşlarına iyi g&ouml;zle bakmadıkları iyi bilinir. Onları tutan ve saflarında savaşmış beylerin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;kleri ya da hapislerde &ccedil;&uuml;r&uuml;d&uuml;kleri Mihailoğlu gibi &ouml;rnekleri vardır&#8230;</p>
<p> Bundan dolayıdır ki, şiirdeki isimlerin İbn Fenari ve Murad Han&#8217;a d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;lm&uuml;ş olduğunu d&uuml;ş&uuml;nmekteyiz. Bizce aynı şekilde, yine Divan&#8217;daki bir şiirin &quot;Bize bin mut piri&ccedil; dise Murad Han / Dahı on bin koyun bile yimege&#8230;Murad Han&#8217;a halvet anlatsa s&ouml;zi / Kapuda kim bile veziri s&ouml;re&quot; dizelerinde ge&ccedil;en Murad Han da aslında Musa Han&#8217;dır. Şiirde, kapıdaki vezire sormadan Musa Han ile yalnız kalmak amacındadır Kaygusuz Abdal. Ondan, malik&acirc;nelerdeki beylerin ş&ouml;lenlerinde yenilen bin mut[21] pirin&ccedil; ve onbin koyunun, &lsquo;hepimizin olsun hep birlikte yiyelim&#8217; demesini istiyor. Bunları Murad Han&#8217;dan istiyemezdi. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Kaygusuz Abdal bir Bedreddini propagandacısı idi. Murad Han tahta &ccedil;ıktığında Kaygusuz Abdal son yaşadığı b&ouml;lge olan Trakya&#8217;dan &ccedil;oktan ayrılmış; yetmiş yaşın &uuml;zerinde bulunmakta ve Kahire&#8217;deki tekkesinin başındadır. Babasını ve dedesini tanıdığı Mısır h&uuml;k&uuml;mdarı Ebul Ferec oğlu Melik M&uuml;eyyed&#8217;in (1412-1421) son yıllarına yetişmiş olmalıdır. Kendisinden 15 yaş kadar k&uuml;&ccedil;&uuml;k olan Şeyh Bedreddin&#8217;i, inan&ccedil;-felsefi-d&uuml;ş&uuml;nsel y&ouml;nden etkilemiş biri olarak, onun Bedreddini-B&ouml;rkl&uuml;ce-Torlak hareketinin dışında olması d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez. &Ouml;zellikle Kaygusuz Abdal Divanı&#8217;ndaki şiirlerinin t&uuml;m&uuml; incelendiğinde bu d&uuml;ş&uuml;ncemiz tam a&ccedil;ıklığa kavuşacaktır.</p>
<p> 8. Kaygusuz Abdal Simgelerle Donatılmış (S&uuml;rrealistik) Toplumsal Yergi Şiirlerinde Neler Anlatıyor ve Nasıl Siyaset Yapıyor?</p>
<p> Erişti bad-ı nevruz g&uuml;lsitane</p>
<p> G&uuml;listan vakti yetti kim uyane</p>
<p> Temamet yery&uuml;z&uuml; c&uuml;nbişe geldi</p>
<p> Behişte benzedi devr-i zemane</p>
<p> G&uuml;listan goncesin a&ccedil;tı donandı</p>
<p> Divane oldu b&uuml;lb&uuml;ller divane</p>
<p> Yine simurga haber verdi h&uuml;dh&uuml;d</p>
<p> Otağın başına konmuş şahane</p>
<p> G&uuml;vercin &ccedil;ifti ile &ouml;tegeldi</p>
<p> Dudak dudağa verdi canı cane</p>
<p> Kışın humuş olan kuşlar acep kim</p>
<p> Fırak u derd ile geldi lisane</p>
<p> Yine b&uuml;lb&uuml;l g&uuml;listan arzu kıldı</p>
<p> Tutiye şekker &uuml; baykuş virane</p>
<p> Zihi fasl-lı behar &uuml; revnak-ı g&uuml;l</p>
<p> Zihi zevk u safa nam &uuml; nişane</p>
<p> Bezendi dağ u sahra nur-ı rahmet</p>
<p> Nihani nesneler geldi iyane</p>
<p> Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal</p>
<p> Y&uuml;z&uuml;n hak eylegil pir &uuml; c&uuml;vane</p>
<p> G&ouml;r&uuml;n&uuml;şte şiirde, g&uuml;l bah&ccedil;esinin gonca g&uuml;llerle donandığı, g&uuml;vercinlerin dudak dudağa seviştiği ve g&uuml;l&uuml;n bahar m&uuml;jdecisi olduğu vb. s&ouml;ylemler, şiirde doğaya baharın geldiğinin betimlendiği anlaşılabilir. Ancak Kaygusuz&#8217;un, mutlu g&uuml;nleri anlatmak i&ccedil;in bunları simge olarak kullandığı apa&ccedil;ık ortadadır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; yery&uuml;z&uuml;n&uuml;n tamamının sevince boğulduğu ve zamanın cennet yaşamına benzediği bir d&ouml;nem s&ouml;zkonusu etmektedir. &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; beyitte Kaf dağındaki Simurg&#8217;a (Anka kuşu), h&uuml;dh&uuml;d kuşunun bir m&uuml;jdesi var: &quot;Bir padişah (şahane) saltanat &ccedil;adırının (otağ) başına konmuştur&quot; Bu nedenle yery&uuml;z&uuml; sevin&ccedil; i&ccedil;inde ve devir cennete d&ouml;n&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r. Kaygusuz Abdal, bunu bilir ve durumun farkındadır; kendi kendisine, gencin ve yaşlının ayak toprağına y&uuml;z s&uuml;rmesini &ouml;neriyor.</p>
<p> Bize g&ouml;re bu padişah Musa &Ccedil;elebi ve d&ouml;nem 1410-1413 yılları arasıdır. Yani Kazasker Şeyh Bedreddin Mahmud ile Musa Padişah&#8217;ın yeni bir y&ouml;netim d&uuml;zeni getirme &ccedil;abası i&ccedil;indeki yıllardır. Aşağıdaki iki şiiri de bu d&ouml;nem i&ccedil;inde, Edirne&#8217;de ya da Saray beldesinde yaşadığı sırada, bir yandan y&ouml;netime yol g&ouml;sterme, &ouml;b&uuml;r yandan toplumsal haksızlıklara karşı m&uuml;cadelesini yaparken yazdığını d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Rumeli&#8217;deki b&uuml;y&uuml;k malik&acirc;ne sahibi beylerin b&uuml;y&uuml;k varsıllıklarını, doymazlıklarını dile getirmektedir. Onların tatlı, sadece kendilerini d&uuml;ş&uuml;nen bencil yaşamlarını ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml; (s&uuml;rrealist) &ouml;geler kullanarak, ironik simgelerle g&uuml;ld&uuml;r&uuml; havası i&ccedil;inde anlatmıştır Kaygusuz Abdal:</p>
<p> -Doymak bilmeyenlere gerek olur-*</p>
<p> Koyun bine yeteceğiz s&uuml;rmeğe de yarağ (gereksinim) olur</p>
<p> Beş y&uuml;z&uuml;n&uuml; satıcağız har&ccedil;lanmaya gerek olur</p>
<p> Berkdir erenler barusu bine sayılır birisi</p>
<p> Ell&#8217;iki teke derisi papucuma yorağ (yama) olur</p>
<p> Bin batmandan olsa kazan ustager değil mi d&uuml;zen</p>
<p> Hayranlık esince cana bengilik de gerek olur</p>
<p> On iki kazan aşıyı yigirmi dokuz başıyı</p>
<p> Otuz &uuml;&ccedil; yağlı d&ouml;ş&uuml;y&uuml; sonra i&ccedil;in ferağ olur</p>
<p> Doymaz isen yalvar Hakk&#8217;a nazar kıl bucağa y&uuml;ke</p>
<p> On sekiz kalınca yuka tam g&ouml;nl&uuml;nce gevrek olur</p>
<p> Kaygusuz Abdal bulunca gel otur pilav gelince</p>
<p> On tekne hamur salınca bir onarı &ccedil;&ouml;reğ olur</p>
<p> -Emirler sofrasına buyurun hem yeyin hem de g&ouml;t&uuml;r&uuml;n-*</p>
<p> Beng ile seyretmeye ah bize bir bağ olsa</p>
<p> Issı souk olmasa havası hub sağ olsa</p>
<p> Pireden incinmesek kar u yağmur olmasa</p>
<p> Sinek hey vızlamasa ana hem yasağ olsa</p>
<p> Dobruca ovasından b&uuml;y&uuml;k yağlı &ccedil;&ouml;rekler</p>
<p> Akkirman&#8217;ın yağından benzimle hey ağ olsa</p>
<p> C&uuml;mle cihan koyunun semiz yahnı etseler</p>
<p> Biz yemeye başlasak engeller ırağ olsa</p>
<p> Gaziler helvasından cihan dopdolu olsa</p>
<p> Z&uuml;lbiye halkaları s&uuml;t&uuml; dahı &ccedil;oğ olsa</p>
<p> Kanda bir g&ouml;l varsa badem paluze olup</p>
<p> Bir yanından diş ursak &ccedil;evresi bal yağ olsa</p>
<p> D&uuml;md&uuml;z bu yaş ovalar her biri boş durmasa</p>
<p> Sulu şeftalisi &ccedil;ok bin &uuml;z&uuml;ml&uuml; bağ olsa</p>
<p> Kaygusuz Abdal otur kimin ye kimin g&ouml;t&uuml;r</p>
<p> Sufiye koz kalmadı abdala kaymağ olsa</p>
<p> -Hayvanlar b&ouml;rt&uuml;-b&ouml;cek y&ouml;netmeğe durunca</p>
<p> Zamanın insanları başlamışlar ka&ccedil;mağa-*</p>
<p> Kaplu kaplu(m) bağalar kanatlanmış u&ccedil;mağa</p>
<p> Kertenkele derilmiş diler Kırım ge&ccedil;meğe</p>
<p> Kelebek ok yay almış ava şikara &ccedil;ıkmış</p>
<p> Donuzları korkudur ayuları ko&ccedil;mağa</p>
<p> Ergene&#8217;nin k&ouml;pr&uuml;s&uuml; susuzluktan bunalmış</p>
<p> Edirne minaresi eğilmiş su i&ccedil;meğe</p>
<p> Kazzaza (ipek&ccedil;iye) balta koydum &ccedil;ervişin deremezem</p>
<p> &Ccedil;uval &ccedil;ayırda gezer seğird&uuml;ben ka&ccedil;mağa</p>
<p> Allahımın dağında &uuml;&ccedil; bin balık kışlamış</p>
<p> Susuzluktan bunalmış kanlı ister g&ouml;&ccedil;meğe</p>
<p> Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna &ccedil;alar</p>
<p> Balık kavağa &ccedil;ıkmış s&ouml;ğ&uuml;t dalın bi&ccedil;meğe</p>
<p> Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına</p>
<p> Sivrisinek derilmiş ırgad olup bi&ccedil;meğe</p>
<p> Bir sinek bir devenin &ccedil;ekmiş budun koparmış</p>
<p> Salunuben seğirdir bir yar ister ka&ccedil;mağa</p>
<p> Bir aksacık karınca kırk batman tuz y&uuml;klenmiş</p>
<p> Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa</p>
<p> Donuz d&uuml;ğ&uuml;n eylemiş ayuya kızın vermiş</p>
<p> Maymun sındı getirmiş kaftan g&ouml;mlek bi&ccedil;meğe</p>
<p> Deve hamama girmiş dana dellaklık eder</p>
<p> Su sığırı natır olmuş n&ouml;vbet ister &ccedil;ıkmağa</p>
<p> Kaygusuz&#8217;un s&ouml;zleri Hindistan&#8217;ın kozları</p>
<p> Bunca yalan s&ouml;yledin girer misin u&ccedil;mağa</p>
<p> [***Şiirlerin temasını belirleyen başlıklar tarafımdan konuldu İ.K.]
<p> Kaygusuz Abdal aşağıdaki şiirde, takıldığı dilberden bir &ouml;p&uuml;c&uuml;k isteyince, kendisine karşı kadının k&uuml;&ccedil;&uuml;mseyici ve hakaret edici davranışlarını sergiliyor. Kadının dilinden kendi yaşamı, d&uuml;nyaya bakışı, sosyal durumu, g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml; hakkında bilgi veriyor. Kaygusuz Abdal&#8217;ın gezici Torlaklara benzediği, kalenderi giysiler i&ccedil;inde marjinal yaşadığı anlaşılıyor. Şiirin a&ccedil;ıklanmasına bile gerek duymadan, onun Bedreddin hareketinin Saruhan b&ouml;lgesi &ouml;nderlerinden Yahudi asıllı Torlak Hu Kemal ile de ilişkisi olduğu rahatlıkla s&ouml;ylenebilir. Şeyh Bedreddin&#8217;in 1408&#8217;lerde K&uuml;tahya&#8217;nın bir k&ouml;y&uuml;nde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu b&ouml;lgede 8-9 yıl sonra Mehmet &Ccedil;elebi&#8217;ye (1413-1421) karşı b&uuml;y&uuml;k bir başkaldırı hareketine girişecektir.[22]
<p> Dedim ey dilber kulunum</p>
<p> Y&uuml;r&uuml; hey Torlak der</p>
<p> Sen dahi yolunmamışsın</p>
<p> S&ouml;zlerin taslak der</p>
<p> Dedim ey dilber lebinden</p>
<p> Bir buse versen n&#8217;ola</p>
<p> Alnına sapan kayası</p>
<p> Ensene tokmak der</p>
<p> Sordum su&ccedil;um nedir benim</p>
<p> Halime kılmaz(sın) nazar</p>
<p> Bu s&ouml;z senin ne hakkındır</p>
<p> S&ouml;yleme k&uuml;stah der</p>
<p> Haline bak &ccedil;uluna bak</p>
<p> Bu dahı sevmiş (mi) seni</p>
<p> Niyyet-&uuml;l gaza değil mi</p>
<p> D&ouml;n&uuml;ben ahmak der</p>
<p> Y&uuml;r&uuml; hey derviş yoluna</p>
<p> Sende yoktur sim &uuml; zer (g&uuml;m&uuml;ş ve altın)</p>
<p> Akılsız sersem zavallı</p>
<p> Cimri v&uuml; &ccedil;ıplak der</p>
<p> Serteser (baştanbaşa) gezmiş cihanı</p>
<p> Kurt &uuml;şm&uuml;ş tabanına</p>
<p> Borusu yanını d&ouml;ver</p>
<p> Kabağı tak tak der</p>
<p> Yatağı k&uuml;lhan bucağı</p>
<p> Y&uuml;z&uuml; g&ouml;z&uuml; is &uuml; pas</p>
<p> Giydiği eski kepenek</p>
<p> Eteği sak sak der</p>
<p> Ka&ccedil;uban kurtulamadım</p>
<p> Şol torlağın elinden</p>
<p> Her seher karşıma &ccedil;ıkar</p>
<p> &Ccedil;ağırır Hak Hak der</p>
<p> Hoş gelir Kaygusuz&#8217;a</p>
<p> Bir kazan kuzlu pilav</p>
<p> Y&uuml;z elli yağlıca &ccedil;&ouml;rek</p>
<p> O dahı yumşak der[23]
<p> Kaygusuz Abdal Trakya&#8217;da, Saray kasabasında oturduğu d&ouml;nemde Sarayi mahlasını kullanmıştır. (Sarayi mahlaslı 9 şiirini saptamış olan Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in, Kaygusuz&#8217;un Emir sarayında doğup b&uuml;y&uuml;d&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in bu mahlası kullandığını s&ouml;ylemesi kesinlikle tutarlı değildir. Biz Padişah sarayında doğup b&uuml;y&uuml;m&uuml;ş yetişmiş şehzadelerin, prenslerin Sarayi takma adını kullanmış olduğuna rastlamadık. Hele Kaygusuz gibi beyoğlu olmayı reddedip dervişliği se&ccedil;miş; torlak&ccedil;a yaşayan, ama bilin&ccedil;li bir halk ozanı ve bilgesi bunu yapar mı? Ben &lsquo;Saraylı&#8217;yım diye &ouml;v&uuml;n&uuml;r m&uuml;?) Kendini gizleme gereksinimi duymuş olmalıdır Kaygusuz Abdal.</p>
<p> Yukarıdaki verdiğimiz bazı şiirlerinde olduğu gibi aşağıdaki şiirinde de kendisini &ouml;rnekleyerek, başka bir deyimle kendisi &uuml;zerinden d&ouml;nemin insan ilişkileri, ahlak anlayışı, bireysel davranışları eleştirmektedir:</p>
<p> Yamru yumru s&ouml;ylerim her s&ouml;z&uuml;m kelek gibi</p>
<p> Ben avare gezerim sahrada leylek gibi</p>
<p> İşim kalp s&ouml;z&uuml;m yalan ben değil adım filan</p>
<p> Bu halk insana derem s&ouml;z&uuml;m&uuml; ger&ccedil;ek gibi</p>
<p> Aşk kuşları derilse aşktan dane verilse</p>
<p> Us&uuml;l&uuml;m toya benzer avazım &ouml;rdek gibi</p>
<p> Terketmedim benliği bilmedim insanlığı</p>
<p> Suretim adem veli her huyum eşek gibi</p>
<p> Arifler sohbetinde marifet s&ouml;yleseler</p>
<p> Ben de hemen d&uuml;ş&uuml;nmem &uuml;rerim k&ouml;pek gibi</p>
<p> Ger&ccedil;i Hakkın halkıyım marifetsiz aylakım</p>
<p> Arifler sohbetinden ka&ccedil;arım &uuml;rkek gibi</p>
<p> Bu marifet ilminden haberim yok cahilim</p>
<p> Benden mana sorsalar s&ouml;zlerim s&uuml;r&ccedil;ek gibi</p>
<p> Aşıklar can i&ccedil;inde aşikar g&ouml;rd&uuml; Hakkı</p>
<p> İşitmenin manası olmaya g&ouml;rmek gibi</p>
<p> Miskin Sarayi kıydın kul oldun sen nefsine</p>
<p> Senin hırs u hevesin tuttu seni fak gibi[24]
<p> Kaygusuz Abdal, aşağıdaki şiirinde insanlara, ahlaki davranışlarını ve karşılıklı ilişkilerini d&uuml;zeltmeleri i&ccedil;in edepli olmaları &uuml;zerine &ouml;ğ&uuml;tlerde bulunuyor:</p>
<p> İy &ouml;zin insan bilen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> (İy) edep erkan bilen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebd&uuml;r asl-ı taat k&uuml;lli sıfat c&uuml;mle zat</p>
<p> Varlıgun edebesat var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Gel Hakk&#8217;a olma asi ta gide g&ouml;nl&uuml;n pası</p>
<p> D&ouml;rt kitabun ma&#8217;nisi var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Gaflet i&ccedil;&uuml;nden uyan edepsiz olma iy can</p>
<p> Edebd&uuml;r asl-ı iman var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edep gerekt&uuml;r kula ta işi temiz ola</p>
<p> Edebs&uuml;z girme yola var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebd&uuml;r Hakka yakın bil&uuml;r isen Hak hakkın</p>
<p> Edebs&uuml;z olma sakın var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Bu edeb atayid&uuml;r aşıka y&uuml;z suyıdur</p>
<p> Evliyalar huyı dur var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Gel Hakk&#8217;a ikrar isen aşıklara yar isen</p>
<p> Y&uuml;z suyın ister isen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edep gerekd&uuml;r ereta yolı dogrı vara</p>
<p> Edepsiz olma yire var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebi bekler talib edebd&uuml;r Hak&#8217;dan nasib</p>
<p> Edepsiz olma habib var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebl&uuml; ol can isen Hakk&#8217;ı bil insan isen</p>
<p> M&uuml;ştak-ı Sultan isen var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Edebd&uuml;r Hakk&#8217;a delil edebden olma gafil</p>
<p> Olmayasın bi-hasıl var edep &ouml;ğren edep</p>
<p> Kaygusuz Abdal uyan ışkı bil ışka boyan</p>
<p> Ş&ouml;yle demiştir diyen var edep &ouml;ğren edep[25]
<p> Kaygusuz&#8217;un halk s&ouml;yleyişi tarzında, sevgilisiyle konuşurken, kendi kendisine ve herkese verdiği bir sevgi &ouml;ğ&uuml;d&uuml;n&uuml; g&ouml;relim:</p>
<p> Aşık oldum zangadek ırlayuben fingedek</p>
<p> Yarum &ouml;g&uuml;tler beni yanramagıl bangadak</p>
<p> Yarım severse seni sen dahi sevgil anı</p>
<p> Lutf-ıla s&ouml;yle yare s&ouml;ylemegil vangadak</p>
<p> Yar ila otururken agyar gelse katıma</p>
<p> Kend&uuml;zini agır dut dur(u)gelme(gil) dangadak</p>
<p> G&ouml;rd&uuml;m yarim oturur &Ccedil;in &uuml; Hıtay elinde</p>
<p> Yarım anda (orda) ben bunda tapu kıldum zengedek</p>
<p> Yarım Urum elinde benem Şiraz şehrinde</p>
<p> Arkıncacık s&ouml;ylerem şiveyile cingedek</p>
<p> Yare işaret eyled&uuml;m remiz ile s&ouml;yledim</p>
<p> Bir taş&ccedil;ağız atmışam sapanıla fingedek</p>
<p> Işk-ıla hemdem oldum Mesih &uuml; Meryem oldum</p>
<p> &Ccedil;al ahı eyit beg&uuml;m aklıcagun kangadek</p>
<p> Işkun-ıla faş oldum yolunda tıraş oldum</p>
<p> Melamet d&uuml;mbecegin kakuverdim d&uuml;mbedek</p>
<p> Luf u ihsan eylegil yare eyi s&ouml;ylegil</p>
<p> Işkunun denizine ben de d&uuml;şt&uuml;m cumbadak</p>
<p> Ben yarin mahallesin y&ouml;reneyd&uuml;m dembedem</p>
<p> Agyar g&ouml;r&uuml;p &uuml;rmese k&ouml;pek gibi fengedek</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ı g&ouml;r Işk-ıla oldug i&ccedil;&uuml;n</p>
<p> Aklı deryadur anun kend&uuml;zi nihekkidek[26]
<p> 9. Kaygusuz Abdal&#8217;da Tasavvuf ve Tanrı İnancı / Maddeci Pantheizm</p>
<p> &Ccedil;ok iyi eğitim g&ouml;rm&uuml;ş ve d&ouml;nemin en ge&ccedil;erli dillerini (Arap&ccedil;a ve Fars&ccedil;a) tasavvuf konularını yazıp yorumlayacak kadar bilen bir mutasavvıf ve batıni halk ozanıdır Kaygusuz. Onu bir ortodoks (S&uuml;nni) mutasavvıf olarak g&ouml;rmek yanılgının &ouml;tesinde b&uuml;y&uuml;k yanlıştır. Hatta giderek Kaygusuz Abdal&#8217;ın d&uuml;zyazı ve şiirlerinde kullanmış olduğu ayet ve hadislerden hareketle &quot;Hanefi inancına aykırı olmadığını&quot;, dolayısıyla onu Hanefi bir mutasavvıf gibi tanımlama girişimi[27] kasıtlı bir zorlamadır.</p>
<p> Heresiyograflar (dinsel sapkınlık yazıcıları), insanı Tanrı ilan eden antropomorfist (insan bi&ccedil;imci) El Mugira (737), Abu&#8217;l Hattab (762) ve yandaşlarının yakılarak &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden tutunuz, &quot;Enelhak=Ben tanrıyım&quot; diyen Hallac&#8217;ın bin par&ccedil;aya b&ouml;l&uuml;nmesinden g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze değin, ortodoks İslamın kendi dışındaki aykırı inan&ccedil; anlayışında olanları nasıl g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;, neler yaptığı ve uygulayıcılarını &ouml;vg&uuml;lerle g&ouml;klere &ccedil;ıkararak anlatmaktadırlar. Yandaşlarıyla birlikte zul&uuml;mlere ve kırımlara uğramış olan t&uuml;m gayri-s&uuml;nni (heterodoks, yani Alevi) mutasavvıflar, Kuran ayetleri ve hadislere, onların i&ccedil;sel (batıni,&eacute;sot&eacute;rique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) ina&ccedil;larını yazılı ya da s&ouml;zl&uuml; a&ccedil;ığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inan&ccedil; Sunniliğin d&ouml;rt mezhebine de aykırıdır. Kaygusuz Abdal&#8217;ın tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir.</p>
<p> Aşağıda şiirsel ve d&uuml;zyazı yapıtlarından verdiğimiz &ouml;rneklemelerde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Kaygusuz Abdal, vahdet-i v&uuml;cud&#8217;dan (v&uuml;cut birliği) Vahdet-i mevcud&#8217;a (varlık birliği) uzanan &ccedil;izgi &uuml;zerinde y&uuml;r&uuml;mekte:</p>
<p> &quot;Evvel &uuml; ahir menem&#8230; C&uuml;mleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem k&uuml;lli v&uuml;cudumdur v&uuml;cudum, &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me kıluram s&uuml;cudum (Secdeleri, tapınmamı kendime yaparım,İ.K.). Eşya-yı mahluk Halik&#8217;ten ayrı deg&uuml;ldir (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. İ.K.)&quot;</p>
<p> diyerek Madde-Tanrı birliği d&uuml;ş&uuml;ncesine, yani tam anlamıyla Pantheism (pan=&#61552;&#61537;&#61550;&#61484;Theos=&#61521;&#61541;&#61551;s&#8217;tan, &lsquo;Herşey Tanrıdır&#8217; anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. Kaygusuz&#8217;un aşağıda yapıtlarından yaptığımız alıntılar dikkatli okunduğunda, hi&ccedil;bir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inan&ccedil; &ouml;zellikleri rahatlıkla anlaşılacaktır.</p>
<p> Yaptığımız karşılaştırmalarla Kaygusuz Abdal&#8217;ın Hacı Bektaş Veli&#8217;den ve Yunus&#8217;dan ayrı d&uuml;ş&uuml;nmediği, ayrı inan&ccedil;ta olmadığı; &ccedil;ağdaşları Seyyid İmadeddin Nesimi ve Şeyh Bedreddin ile birer heterodoks (Alevi) mutasavvıf olarak karşılıklı etkileşim i&ccedil;inde bulundukları a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;r&uuml;lmektedir:</p>
<p> Dilguşa (G&ouml;n&uuml;le Ferahlık Veren)&#8217;dan:</p>
<p> &quot;&#8230;Hak ile kul arasındaki hicap (&ouml;rt&uuml;) kulun kendisidir. Allah zerreden g&uuml;neşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu&#8230;İnsan v&uuml;cudunun hareket ve c&uuml;mb&uuml;ş&uuml; Haktır. Onsuz eşya deprenmez&#8230;</p>
<p> Herkesin g&ouml;nl&uuml; bir nesneye emin olur; kimi aya g&uuml;neşe, kimi kendi eliyle yaptığı şeye, kimi Allaha tapar; bunların c&uuml;mlesi &lsquo;pergal&#8217;den (daire) dışarı değildir, hepsi Allah&#8217;ın yed-i kudretindedir&#8230;</p>
<p> Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah b&uuml;t&uuml;n yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır g&ouml;renler, Haktan gayri iş işlemezler. B&uuml;t&uuml;n ibadetlerin aslı Hakkı hazır g&ouml;rmektir. Vacip olan, Allah&#8217;ı bulmak i&ccedil;in herkesin kendisine y&ouml;nelmesidir.&quot;</p>
<p> (Hakka erişmek demek insanın kendi saf varlığına erişmesi demektir.[28])</p>
<p> &quot;Hakkı istemek adet ile kaideden dışarı değildir. Bu kaidenin aslı &uuml;&ccedil; nesnedir: Tanrıyı heryerde hazır g&ouml;rmek, &ouml;z&uuml;nden tamamen fena olmak(yokolmak), taatı temiz kılmak. Fer&#8217;i (ayrıntısı, ikinci derecesi) &uuml;&ccedil; nesnedir: M&uuml;rşid-i kamil, m&uuml;lazemet (sımsıkı bağlılık), kaabiliyet. Bu altı nesne ile hidayete erişilir..Bir sanata kulluk eylemek ile Allaha kulluk etmek farklı değildir&#8230; Bu alem olmazdan evvel on sekiz bin alem i&ccedil;inde Hak celle ve Ala, kamış i&ccedil;inde şeker ve g&uuml;lap gibi vaki olmuştur..Bu adem kisvetin giymedin can id&uuml;k didi dir, Sultan v&uuml;cudunda bir id&uuml;k&#8230; nagah g&ouml;rd&uuml;m bu yir ve g&ouml;k, bu kevakib &uuml; seyyare, bu nakş &uuml; pergal tamam oldı dir. Her eşya yirl&uuml; yirin aldı, durdı; resm &uuml; şekl kurıldı&#8230;Padişah-ı alem bu pergal&uuml;n i&ccedil;inde sır oldı (= Padişah-ı alem heman bu karhanen&uuml;n i&ccedil;&uuml;nde sır oldı[29])</p>
<p> &quot;&#8230;Men arafe nefsuhu babında birka&ccedil; s&ouml;z s&ouml;yledim. Aklımın erdiği kadar remiz eyledim. Alim değilim ibadet bilmem. Veli değilim keramet bilmem. S&ouml;z&uuml; karpuz gibi yamru yumru s&ouml;yledim. S&ouml;zden top yontup aşk meydanına koydum. Eriştiğim menzillere nişan verdim. G&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m nişanları remiz ile s&ouml;yledim. Deliyi zincirle bağladım, akıllıya nasihat eyledim. İşte armağanım budur, daha ne vereyim? Nereye baktımsa v&uuml;cudumdan başka nesne g&ouml;rmedim.&quot;[30]
<p> &quot;&#8230;İnsan kisvetini giymeden &ouml;nce can idik ve sultanın v&uuml;cudunda bir idik. Aniden g&ouml;rd&uuml;m ki yer, g&ouml;k, yıldızlar, seyyareler (gezegenler) tamam oldu. Her eşya yerli yerini aldı ve padişah-ı alem (Tanrı) bunların i&ccedil;inde sır oldu. Alem c&uuml;mb&uuml;şe geldi, her şekil ve suret bir ayrıksı şubede g&ouml;r&uuml;nd&uuml;. Padişah adem donunu (insan kılığını) bize hilat olarak verdi, donu giyip bu m&uuml;lk&uuml; seyrana geldik&#8230;&quot;</p>
<p> &quot;Yer v&uuml;cudum, sular damarım, g&ouml;k &ccedil;adırım, arş sayvanım, &ccedil;arh devranım, yıldızlar meşalem (Yery&uuml;z&uuml; etim, tenim / Akar sulardır kanım/Tahkik burcundan togar / Uyanmaz benim g&uuml;n&uuml;m[31]), nakş &uuml; hayaller teferr&uuml;c&uuml;m (seyre dalmak, gezinme), yedi kat yer avucum, dokuz felek bir değirmen, gece velayet, g&uuml;nd&uuml;z n&uuml;b&uuml;vvet, kış koz(alak!) , yaz keven (dikeni), doğmak bahar, &ouml;lmek g&uuml;z, sağlık g&uuml;l&uuml;stan, sayrılık (hastalık) zindan, yalan s&ouml;ylemek zagallık, doğrusunu dimek erlik&#8230; Cennet halk, Cehennem kahr, yerden g&ouml;ğe bir kula&ccedil;, yerin eni uzunu bir arşın, evliyalar vezir, peygamberler el&ccedil;i, kitaplar vasf-i halim, k&uuml;lli kainat hilkatim, beglik hakimliğim, kulluk mertebemdir&#8230; Aşk muhabbetten doğar, akıl fikirden biter, inancın aslı ikrar, marifetin aslı tevhid, tevhidin aslı herşeyde Allahı (ya da herşeyi Allah) g&ouml;rmektir..&quot;[32]
<p> V&uuml;cutn&acirc;me&#8217;den:</p>
<p> &quot;&#8230;İmdi herkim herşeyi g&ouml;r&uuml;r, Hakk&#8217;tan ayru nice g&ouml;r&uuml;r. Bunlar Hakk&#8217;tan ayru degild&uuml;r. &Ccedil;&uuml;nki Hak taala hazretleri eşyaya &lsquo;muhit&#8217; imiş. Yabanda aramanın aslı yoktur. Yabanda arayanlar bulamadılar. İmdi eşyada aramanın aslı budur ki delili &lsquo;adem&#8217;d&uuml;r. Yani &lsquo;insan-ı kamil&#8217;d&uuml;r&#8230;Delil &lsquo;adem&#8217;d&uuml;r, sıfat &lsquo;adem&#8217; sıfatıdur. Ve zat-ı kadim&#8217;d&uuml;r. Ezelid&uuml;r ve ebedid&uuml;r; Tanrı&#8217;dur. Her mekanlar anundur ve sıfat ve hem alem anundur. Hem şekiller ve hem varlık anundur. Beyt:</p>
<p> Bir bazar kurdı ezelden her metaı koydı</p>
<p> Ol kendi aldı kendi satdı kendi bazar eyledi&quot;</p>
<p> &quot;&#8230;Adem hakkiki kainatın defteridir. Yirlerde ve g&ouml;klerde her neki vardur, ademde mevcutdur. Zira Hakk, sade bir şey ile bilinmez&#8230; Hakk Taala buyurur: &lsquo;Ela inne evliyu&#8217;llahi la havf&uuml;n aleyhim veleh&uuml;m yahzenun.[33] &Ouml;yle olınca hi&ccedil;bir şeyden faide okumam ve hi&ccedil;bir şeyden keyf eylemem. Ancak Allah&#8217;&uuml; azimişşan ki balada (yukarıda, y&uuml;kseklerde) zikr olundı. Ol Tanrıdan gayriye meyil virmem, zira bu manada dahı Tanrı &lsquo;bir&#8217; deg&uuml;ld&uuml;r. &Ccedil;ok Tanrılar vardur. Yine Resulullah Sallallah&uuml; Aleyhi vesselem buyurdu ki: &lsquo;K&uuml;lli maksudin mağbudun&#8217; . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı) dahı oldur dimek olur. Zira &ouml;zini bir m&uuml;rşide irişd&uuml;r. G&ouml;zin a&ccedil; &ouml;zin bak g&ouml;r heman kul mısun, sultan mısun?&#8230;&quot;</p>
<p> &quot;Pes adem kend&uuml;yi bilmek m&uuml;cerred (soyut) Hakk&#8217;ı bilmek gibid&uuml;r&#8230; Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak&#8217;dur. &Ccedil;&uuml;nki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. &Ccedil;&uuml;nki Akıl Allahu Taala&#8217;nın terazisidir (Nisa Suresi, ayet 126). Gerekd&uuml;r ki egri yola gitmey&uuml;z. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik&#8217;den ayrı deg&uuml;ld&uuml;r (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz=Madde-Tanrı birliği İ.K.)&#8230;&quot;</p>
<p> &quot;&#8230;Yirde ve g&ouml;kte her ne var ise adem(de)d&uuml;r. İşte yir&uuml;n g&ouml;g&uuml;n &lsquo;Halifesi&#8217; &lsquo;adem&#8217;d&uuml;r. Her ne ki istersen ademde bulınur.[34] Zira insan yir&uuml;n ve g&ouml;g&uuml;n halifesid&uuml;r&#8230; Zira zahirde ve batında yirde ve g&ouml;kde ademden eşref v&uuml;cud (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule&#8217;l v&uuml;cud&#8217;dur. Ademoğlu yerde ve g&ouml;kte var olan c&uuml;mle eşyanın en g&uuml;zidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı&#8230;anun i&ccedil;in ademin hali cemi eşyanın &uuml;zerine malikd&uuml;r. Ve hem alemd&uuml;r. Ve Haki(le) bird&uuml;r. C&uuml;mleye h&uuml;kmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz. Ve yine ol seyr &uuml; her-bar (v&uuml;cud-ı daim, yani Tanrı!) anunla kaimd&uuml;r&#8230;[35] &quot;</p>
<p> &quot;Zira eşya yir &uuml; g&ouml;k mahs&uuml;lid&uuml;r ve eşya cesedler tılsımıdur, alem-i zat-ı Hak onların ruhudur. Belki ruhun ruhıdur. Bir cesedden ruh g&ouml;t&uuml;r&uuml;le ve ruh-ı hakikat deryasında yalnız başına mahvolur, cesed t&uuml;rabda (toprakta) mahvolur.[36] Zira ruh yele tabid&uuml;r. Kan ataşe tabid&uuml;r. Yil ile ateş biri bir&uuml;ne m&uuml;ştakd&uuml;r. Ve et dahı suya tabid&uuml;r. Ve kem&uuml;k t&uuml;raba tabid&uuml;r. Ve ruh kendis&uuml; yil ile ateşe tabid&uuml;r. Her adem ki fetv olur (&ouml;l&uuml;r) ruh ervah-ı aleme (ruhlar d&uuml;nyasına) gider. Cesedi yine defn olur ki anasır-ı erbaa&#8217;dan (d&ouml;rt unsurdan) hasıl olmışdur ve andan hasıl olur ve ateş ile bad (hava, yel) ulvidir ve ab (su) ile hak (toprak) s&uuml;flid&uuml;r&#8230;&quot;[37]
<p> &quot;Halk birbirine sorarlar ki, acep bu karhaneyi b&uuml;nyad iden (yapan) &uuml;stad nirede ola?, diye hayran ve sergerdan (başı d&ouml;n&uuml;k) kalmışlardır. G&ouml;kdeki mahluk yine bakar ki aşağıda mı ola dir ve yerdeki g&ouml;ge bakar ki yukarıda mı ola dir&#8230; (Biz) Karhaneyi (d&uuml;nyayı) b&uuml;nyad iden &uuml;stadı yine bu karhane i&ccedil;inde bilirdik ve (&ccedil;&uuml;nk&uuml;) nişanını bu eşya i&ccedil;inde verdi&#8230;&quot;[38]
<p> Ey bene na-hak diyenler kandedir bes yaradan</p>
<p> Gel getir isbatın et kimdir bu şeyni yaradan&#8230;</p>
<p> Yel &uuml; su toprak u oddan b&ouml;yle suret bağlayan</p>
<p> B&ouml;yle d&uuml;kkanı d&uuml;zen kendi &ccedil;ıkar mı aradan&#8230;</p>
<p> Gelberu s&ouml;yle bana kimdir senin nutkundaki</p>
<p> S&ouml;yleyen işittiren hem g&ouml;steren her yaradan&#8230;</p>
<p> Ey Nesimi onsekiz bin alemin mevcudusun</p>
<p> Kim ki bu devre irişmez koy gide devvareden[39]
<p> &quot;Ol bu c&uuml;mle eşyadan gayrı mıdur</p>
<p> Eşya gayrı ol &ouml;zi gayri mıdur[40]
<p> &quot;Ger insanı sorarsan</p>
<p> Hak&#8217;dan gayri değildir</p>
<p> Sıfatı nur-ı Mutlak (y&uuml;z&uuml;, Tanrının ışığı)</p>
<p> Hırkası &ccedil;ar pareden (d&ouml;rt nesne, yani toprak hava su ve ateşten)[41]
<p> 10. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Vahdet-i Mevcud ve Vahdet-i V&uuml;cud İnancını Belirleyen Şiir &Ouml;rnekleri ve Bazı Karşılaştırmalar</p>
<p> Kitab-ı Miglate&#8217;den d&ouml;rtl&uuml;kler:</p>
<p> Benem mevcud olan c&uuml;mle v&uuml;cudda</p>
<p> Benem maksud heman Kabe&#8217;de putda</p>
<p> Benem neheng benem derya &uuml; umman (neheng: timsah)</p>
<p> Benem kıymetl&uuml; kan Bahr-i muhide</p>
<p> *</p>
<p> Alem k&uuml;lli v&uuml;cuddur can ben oldum</p>
<p> V&uuml;cudda can ile canan ben oldum</p>
<p> Suretimi g&ouml;r&uuml;ndir ki ademd&uuml;r</p>
<p> Ma&#8217;nide sıfat-ı rahman ben oldum (ma&#8217;nide: mana aleminde)</p>
<p> *</p>
<p> Zahir batın kamu alem ben oldum</p>
<p> Nekim var puhte &uuml; ham ben oldum</p>
<p> Her nekim var ayan gizli cihanda</p>
<p> G&ouml;r ahi c&uuml;mleye derhem ben oldum</p>
<p> *</p>
<p> Benem ol gevher-i vahded ki derler</p>
<p> Benem c&uuml;mle sıfat &uuml; zat ki dirler</p>
<p> Benem Mansur benem dem-i enelhak</p>
<p> Benem Ayyar benem Bagdad ki dirler</p>
<p> *</p>
<p> Alem k&uuml;lli v&uuml;cudumdur v&uuml;cudum</p>
<p> &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me kılurum s&uuml;cudum (=Kendi &ouml;z&uuml;me secde ederim)</p>
<p> &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me s&ouml;ylerem s&ouml;z&uuml;mi</p>
<p> &Ouml;z&uuml;m şeyh&uuml;m &ouml;z&uuml;md&uuml;r hem m&uuml;rid&uuml;m</p>
<p> Budalan&acirc;me&#8217;den:</p>
<p> Kamu şeyde menem ayn-ı hakikat</p>
<p> Sıfat-ı zat-ı mutlak bahr-i hikmet</p>
<p> Derya-ı umman menem gevher-i kan bended&uuml;r (kan:maden)</p>
<p> A&ccedil; g&ouml;zini anlayu bak hem iki cihan bended&uuml;r</p>
<p> Cism &uuml; suret menem delil &uuml; b&uuml;rhan menem</p>
<p> Sud menem ziyan menem işde d&uuml;kkan bended&uuml;r (sud: kazan&ccedil;)</p>
<p> Maksad-ı insan menem gerdiş-i devran menem</p>
<p> Mekteb-i irfan menem işde nişan bended&uuml;r</p>
<p> Bagdad-ı ayyar menem c&uuml;mleye serdar menem (ayyar:hırsız,dolandırıcı)</p>
<p> B&uuml;rhan-ı esrar menem sırr-ı nihan bended&uuml;r</p>
<p> Zahid &uuml; Tersa menem Mescid-i Aksa menem (zahid: aşırı dindar, tersa:hristiyan)</p>
<p> M&uuml;rde-i İsa menem yahşi yaman bended&uuml;r (m&uuml;rde: &ouml;l&uuml;)</p>
<p> Muhit-i Zevrak menem Hak menemd&uuml;r Hak menem (muhit &#8211; i zevrak: kayıkhane)</p>
<p> Tamu vu u&ccedil;mak menem c&uuml;mle mekan bended&uuml;r (tamu &#8211; u&ccedil;mak: cehennem-cennet)</p>
<p> Evvel &uuml; ahir menem gani ve fakir menem</p>
<p> Zakir &uuml; mezkur menem k&uuml;f &uuml; iman bended&uuml;r</p>
<p> C&uuml;mleye ma&#8217;bud menem Kabe menem put menem</p>
<p> Ademe maksud menem işte fulan bended&uuml;r</p>
<p> Zerre ve g&uuml;neş menem gizl&uuml; menem faş menem</p>
<p> Her ne ki var uş menem can u canan bended&uuml;r</p>
<p> Kaygusuz Abdal menem c&uuml;mledeki can menem</p>
<p> Evvel &uuml; ahir menem genc-i nihan bended&uuml;r (genc-i nihan: gizli hazine)</p>
<p> Yunus Emre&#8217;den (&ouml;lm. 1320):</p>
<p> Ol kaadir-i k&uuml;n feyek&uuml;n l&uuml;tfedici Rahman benim</p>
<p> (Ol deyip herşeyi yaratan bağışlayıcı benim)</p>
<p> Kesmeden rızkını veren c&uuml;mlelere sultan benim</p>
<p> L&uuml;tfedip adem yaratan yumurtadan kuş &uuml;reten</p>
<p> Kudret dilini s&ouml;yleyen zikreyleyen Subhan benim</p>
<p> Kimin zahid eyleyen kimin fasık eyleyen</p>
<p> Ayıplarını &ouml;rt&uuml;c&uuml; ol delil-i burhan benim</p>
<p> Bir kuluna atlar verip avret &uuml; mal &ccedil;iftler verip</p>
<p> Hem birinin bir pulu yok ol Rahim &uuml; Rahman benim</p>
<p> Benim ebed benim bakaa ol kaadiri hay mutlaka (hay: canlı, diri, sağ)</p>
<p> Hızır ola yarın sakka onu kılan gufran benim</p>
<p> D&ouml;rt t&uuml;rl&uuml; nesneden hasıl bilin benim işte delil</p>
<p> Od ile su toprag u yel b&uuml;nyad kılan Yezdan benim</p>
<p> Ete deri s&uuml;n&uuml;k &ccedil;atan ten perdelerini tutan</p>
<p> Kudret işi &ccedil;oktur benim hem zahir &uuml; ayan benim</p>
<p> Hem batınım hem zahirim hem evvelim hem ahirim</p>
<p> Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerim &uuml; han benim</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Kabe v&uuml; b&uuml;t iman benim &ccedil;erh uruban d&ouml;nen benim (b&uuml;t: put)</p>
<p> Bulutca havaya ağıp rahmet olup yağan benim</p>
<p> &#8230;..</p>
<p> Et &uuml; deri s&uuml;n&uuml;k &ccedil;atan h&uuml;kmeyleyip diri tutan</p>
<p> Kudret beşiğinde yatan hikmet s&uuml;t&uuml;n emen benim</p>
<p> Bu yeri g&ouml;ğ&uuml; yaratan bu arşı k&uuml;rs&uuml; durduran</p>
<p> Binbir adı vardır Yunus ol sahibi Kur&#8217;an benim</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Yunus değil bunu diyen kendiliğidir s&ouml;yleyen</p>
<p> Mutlak kafir inanmayan evvel ahir heman benim</p>
<p> Seyyid İmadeddin Nesimi&#8217;den (&ouml;lm. 1404):</p>
<p> &Ccedil;eşme-i hayvan benim bendedir ab-ı hayat (&ccedil;eşme-i hayvan: canlılar kaynağı)</p>
<p> Dur ne&ccedil;e bir yatasın fizulumat&#8217;il memat (fizulumat&#8217;il memat=&ouml;l&uuml;m karanlığında)</p>
<p> Cennet &uuml; huri benim Kevser &uuml; Tuba benim</p>
<p> Nar vu nuru benim hem susuzum hem Fırat</p>
<p> Kıble-i iman benim suret-i Rahman benim</p>
<p> Levh ile Kur&#8217;an benim Mısr ile kand u nebat</p>
<p> Genc-i nihan uş benim kevn &uuml; mekan uş benim</p>
<p> (Gizli hazine benim işte, varlık ve yer de benim)</p>
<p> Cism ile can uş benim vacib ile m&uuml;mkinat</p>
<p> Bag ile bostan benim taze g&uuml;listan benim (g&uuml;listan: g&uuml;l bah&ccedil;esi)</p>
<p> Kafire tufan benim m&uuml;nine Nuh u necat (necat: kurtuluş)</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Bay ile yoksul benim yolcu ile yol benim</p>
<p> Kim ki bu mensubeyi oynamadı oldu mat</p>
<p> M&uuml;lk ile ile malik benim muhyi v&uuml; halik benim</p>
<p> (muhyi v&uuml; halik: canlandırıcı ve yaratıcı)</p>
<p> M&uuml;rşid &uuml; salik benim abid-i aşnam &uuml; Lat</p>
<p> (M&uuml;rşid ve talib-m&uuml;rit, dosta ve Lat&#8217;a (Kabedeki put) tapan benim)</p>
<p> Haşr ile mahşer benim sahib-&uuml;l kevser benim</p>
<p> Hem gezerim derbeder ki ehl-i zekatım zekat</p>
<p> &#8230;.</p>
<p> Şem ile pervaneyim bahr ile d&uuml;r daneyim</p>
<p> Mescid &uuml; meyhaneyim mabed ile Sumenat (Sumenat: Hindu tapınağı)</p>
<p> &Ccedil;arh-ı muallak benim fa&#8217;ili mutlak benim</p>
<p> Hak ileyim Hak benim ayet ile beyyinat (beyyinat: a&ccedil;ıklık, ispatlanabilir)</p>
<p> Hem yetiren hem yeten hem bitiren hem biten</p>
<p> C&uuml;mle benim c&uuml;mle ben dehr ile hem kainat (dehr: zaman)</p>
<p> Kendi v&uuml;cudunda &ccedil;&uuml;n buldu Nesimi seni</p>
<p> Bildi yakın kendidir mazhar-ı envar-ı Zat (=Tanrı nurlarının a&ccedil;ınımı, mazharı)</p>
<p> Şeyh Bedreddin&#8217;den (&ouml;lm. 1420):</p>
<p> &quot;İnsan Mutlak varlığın (Tanrı&#8217;nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. İnsandan başka canlı ve cansız hi&ccedil;bir mahluk b&ouml;yle bir nailiyet (erişim) g&ouml;rmemiştir&#8230; &Ouml;yleyse &lsquo;Ben Hakkım, ben bu ger&ccedil;eğin kendisiyim (ene&#8217;l Hak)&#8217; denilebilir mi? Bir ağacın &lsquo;inni enellah&uuml; &#8216;, yani &lsquo;ben Allahım&#8217; demesi ve bir insanın bu s&ouml;z&uuml; s&ouml;ylemesinde şaşılacak bir şey bulunmadığının kanıtıdır. Mademki b&uuml;t&uuml;n alem Hakkın suretinden ibarettir. O halde her kim ve her hangi şey &lsquo;ben O&#8217; yum&#8217; dese, yalan s&ouml;ylemiş olmaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; buradaki &lsquo;ben&#8217; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; alemin bir par&ccedil;ası olan s&ouml;ylemek mazharını taşıyan şahsa değil, alem suretinin ger&ccedil;ek sahibi bulunan Hakk&#8217;a işarettir&#8230;&quot;</p>
<p> 11. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Değişik Konular İşlediği Başka Şiirlerinden &Ouml;rnekler</p>
<p> 11.1 Kaygusuz Abdal Tanrı&#8217;nın Anasını Babasını Soruyor</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;da Tanrı&#8217;yı sorgulama, aşağılama, s&ouml;vg&uuml;, hakaret tehdit ne ararsanız bulursunuz. Y&uuml;celttiğini sandığınız an, yerin dibine batırmıştır. Ali ile kıyaslar, okuma yazmada ondan geri kaldığını s&ouml;yler. Kıldan k&ouml;pr&uuml;den &ouml;nce kendisinin ge&ccedil;mesini ister. Cennet neyise; bah&ccedil;edir, muhabbet yeridir ama cehennemi karşısına dikmeyi akılsızca bulur. Hele namaz kılmayanı ateşe atan, ancak onun gibi anasız babasız bir pi&ccedil; olabilir. Tanrı&#8217;nın heryerde ve herkeste zuhur ettiğini ve t&uuml;m sırlarını bildiğini s&ouml;yler. Bu sırları a&ccedil;ıklayıp, onu dile d&uuml;ş&uuml;rmekle tehdit eder. Dinlerdeki bu t&uuml;r inan&ccedil;larla alay ederken, inananları da eleştirmektedir. Tanrı&#8217;ya onca başkaldırı ve amansız saldırısına rağmen, sonunu kurnazca bağlıyor, kendini g&uuml;venceye almak i&ccedil;in. Yaradana inancını ortaya koyup, onunla dost olmak istediğini vurguluyor. B&ouml;ylelikle tanrıyla şakalaştığı ve ona naz yaptığına inandırıyor okuyanları:</p>
<p> Y&uuml;celerden y&uuml;ce g&ouml;rd&uuml;m</p>
<p> Erbabsın sen y&uuml;ce Tanrı</p>
<p> Bu allahlığı sen nereden</p>
<p> Satın aldın ka&ccedil;a Tanrı</p>
<p> Ali ile bir olmuşsun</p>
<p> Bir mektepte okumuşsun</p>
<p> Ali olmuş hafız kelam</p>
<p> Sen okursun hece Tanrı</p>
<p> Kıldan k&ouml;pr&uuml; yaratmışsın</p>
<p> Gelip ge&ccedil;sin kullar deyu</p>
<p> Hele biz beri duralım</p>
<p> Yiğit isen ge&ccedil; a Tanrı</p>
<p> Yaratmışsın bağ &uuml; cennet</p>
<p> Kulların etsinler sohbet</p>
<p> Cehennemi ni&ccedil;in yarattın</p>
<p> Be akılsız koca Tanrı</p>
<p> Unuttun diye namazı</p>
<p> Bizi ateşe atarsın</p>
<p> Kul yanması abes değil</p>
<p> Gel bas kızgın saca Tanrı</p>
<p> Senin kulların anılır</p>
<p> Atası anası ile</p>
<p> Senin anan baban yoktur</p>
<p> Benzersin bir pice Tanrı</p>
<p> Seni her yerde g&ouml;r&uuml;r&uuml;m</p>
<p> İ&ccedil;ini dışını bilirim</p>
<p> Sırrın halka faş edersem</p>
<p> Halin olur nice Tanrı</p>
<p> Kaygusuz&#8217;em der buradan</p>
<p> C&uuml;mle mahluku yaradan</p>
<p> Kaldır perdeyi aradan</p>
<p> Gezelim bilece Tanrı</p>
<p> Kaygusuz Abdal bir başka şiirinde Tanrı&#8217;nın, neden insanı &ccedil;amurdan yaratıp da işleri karıştırdığını sorguluyor. Bal&ccedil;ıktan yoğurup yaptığı(!) insanlara g&uuml;nah y&uuml;kleyip, hem de bakkalmış gibi onları tartması, ağır gelenleri katran kazanlarına atması, kıldan k&ouml;pr&uuml;den ge&ccedil;irmesini anlamsız buluyor. B&uuml;t&uuml;n bunları neden yaptığını sorarken, bu sa&ccedil;malıklarla insanların kafalarının bulandırılması, aşağılanması ve korkutulmasını dile getirerek, toplumsal eleştiriye d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;yor. Gerektiğinde en yapılamaz denileni, u&ccedil;mayı başararak korkuların aşılabileceğini g&ouml;steriyor Tanrı&#8217;ya meydan okuyarak:</p>
<p> Adem&#8217;i bal&ccedil;ıktan yoğurdun yaptın</p>
<p> Yapıp da neylersin bundan sana ne</p>
<p> Yarattın insanı saldın cihana</p>
<p> Salıp da neylersin bundan sana ne</p>
<p> Bakkal mısın teraziyi neylersin</p>
<p> İşin g&uuml;c&uuml;n yoktur g&ouml;n&uuml;l eğlersin</p>
<p> Kulun g&uuml;nahını tartıp neylersin</p>
<p> Ge&ccedil;iver su&ccedil;undan bundan sana ne</p>
<p> Katran kazanını d&ouml;k&uuml;ver gitsin</p>
<p> M&uuml;min olan kullar didara yetsin</p>
<p> Yılana emreyle tamuyu yutsun</p>
<p> S&ouml;nd&uuml;r şu ateşi bundan sana ne</p>
<p> Sefil d&uuml;şt&uuml;m bu alemde na&ccedil;arım</p>
<p> Kıldan k&ouml;pr&uuml; yaratmışsın ge&ccedil;erim</p>
<p> şol k&ouml;pr&uuml;den ge&ccedil;emezsem u&ccedil;arım</p>
<p> Ge&ccedil;ir kullarını bundan sana ne</p>
<p> Kaygusuz&#8217;um aydur cennet yarattın</p>
<p> Nice kullarını ceh&#8217;neme attın</p>
<p> Nicesin ateş-i aşk ile yaktın</p>
<p> Yakıp da neylersin bundan sana ne</p>
<p> Bu şiirden tasavvufun naz makamını belirleyecek inanca ilişkin tek dize, &quot;M&uuml;min olan kullar didara yetsin&quot; olabilir. İnanan, korkuyla değil sevgiyle sana ulaşır, didarını (y&uuml;z&uuml;n&uuml;) g&ouml;r&uuml;r, anlamındadır.[42]
<p> 11.2 Kaygusuz &quot;Pişmeyen Kaz&quot; Ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml; Simgesiyle Yaşamın G&uuml;&ccedil;l&uuml;klerini, Toplumsal ve Bireysel Sorunların &Ccedil;&ouml;z&uuml;lmezliğini Anlatıyor</p>
<p> Bir kaz aldım karıdan</p>
<p> Boynu uzun borudan</p>
<p> Kırk abdal kanı kurutan</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Sekizimiz odun &ccedil;eker</p>
<p> Dokuzumuz ateş yakar</p>
<p> Kaz kaldırmış başın bakar</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaza verdik birka&ccedil; ak&ccedil;a</p>
<p> Eti kemiğinden pek&ccedil;e</p>
<p> Ne kazan kaldı ne kep&ccedil;e</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaz değilmiş be bu azmış</p>
<p> Kırk yıl Kafdağında gezmiş</p>
<p> Kanadın kuyruğun d&uuml;zm&uuml;ş</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kazı koyduk bir ocağa</p>
<p> U&ccedil;tu gitti bir bucağa</p>
<p> Bu ne haldir hacı ağa</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırız kaynamaz</p>
<p> Kazımın kanadı selki</p>
<p> Dişi koyun emmiş tilki</p>
<p> Nuh nebiden kalmış belki</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kazımın kanadı sarı</p>
<p> Kemiği etinden iri</p>
<p> Sağlık ile satma karı</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kazımın kanadı ala</p>
<p> Var y&uuml;r&uuml; git g&uuml;le g&uuml;le</p>
<p> Başımıza kalma bela</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Suyuna biz saldık bulgur</p>
<p> Bulgur Allah dey&uuml; kalgır</p>
<p> Be yarenler bu ne haldir</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaygusuz Abdal nidelim</p>
<p> Ahd ile vefa g&uuml;delim</p>
<p> Kaldırıp postu gidelim</p>
<p> Kırk g&uuml;n oldu kaynatırım kaynamaz</p>
<p> Kaygusuz Abdal, şiirin sonunda kendini ele veriyor: Bunu verdiği s&ouml;ze (ahd) sadık kalarak (vefa) postunu (sırtına atıp) kaldırıp gitmesinden anlıyoruz. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şte kendi &uuml;zerine aldığı bir hizmeti yerine getiremeyişi, &ccedil;eşitli nedenlerden dolayı işini pişirip kotaramadığını anlatıyor Kaygusuz. Bir t&uuml;rl&uuml; pişmek bilmeyen kaz simgesiyle ger&ccedil;eğin &ouml;tesindeki doğruyu (s&uuml;rrealistik ger&ccedil;ekliği), yani d&ouml;neminin inan&ccedil;sal ve toplumsal yaşamı i&ccedil;inde yaşanan zorlu koşulları ve olayları, sorunların &ccedil;&ouml;z&uuml;lmezliğini g&ouml;steriyor; onları alaya alarak, g&uuml;lmeceye &ccedil;evirerek irdeliyor. Bu t&uuml;r şiirlerinde Kaygusuz olmazları, zıtları, benzemezleri ve birbirine aykırı &ouml;zne ve nesneleri &ouml;ylesine eylemlerde buluşturuyor ki, asla karşı &ccedil;ıkamıyor ve g&uuml;lerken d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yorsunuz.</p>
<p> Toplumsal eleştirilerini, amansız yergilerini simgelerle &ouml;rg&uuml;lemiş ve ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml; &ouml;gelere d&ouml;n&uuml;şt&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r Kaygusuz Abdal. Ger&ccedil;ekleri t&uuml;m &ccedil;izgisel ayrıntılarıyla (realistik) değil, o &ccedil;izgilerden geometrik paraboller, bi&ccedil;imlenmeler oluşturarak g&ouml;steriyor. &Ouml;z&uuml;msediği ger&ccedil;ekliği, kaba &ccedil;izgisel doğrularından uzaklaştırıp kendisine yabancılaştırılmış havası veriyor, ama bu şiirlerindeki simgelere y&uuml;klediği yoğun anlamlar i&ccedil;inde, okuyan dinleyen her birey ve topluluk kendi ger&ccedil;eklerini g&ouml;r&uuml;yor ya da d&uuml;şlerini, &ouml;zlemlerini yaşıyor. Kaygusuz&#8217;un bu şiirlerde kullandığı dil, kırda bayırda dolaşan g&uuml;n bulup g&uuml;n yiyen gezgin Torlakların, Kalenderlerin; yaylaktan yaylağa g&ouml;&ccedil;en, mezralar, k&ouml;yler ve k&uuml;&ccedil;&uuml;k kasabalarda en k&ouml;t&uuml; sosyo-ekonomik koşullar i&ccedil;inde yaşayan Alevi T&uuml;rkmen halkların T&uuml;rk&ccedil;esi; yani ağır vergilerin, zorla alınan bor&ccedil;ların altında ezilen alt toplumsal tabakaların dili.</p>
<p> &quot;Boru boyunlu kazlar, tarlalara &uuml;ş&uuml;şen kelebek s&uuml;r&uuml;leri, işlenmeyen ve bataklığa d&ouml;n&uuml;şerek sivrisineklere yuva olmuş tarlalar, develer, eşekler, balıklar, leylekler, kavaklar, dağlar, ovalar&quot;</p>
<p> onların koyun koyuna yaşadıkları doğa ve can yoldaşları.</p>
<p> Bu nedenle Kaygusuz Abdal&#8217;ın bu s&uuml;rrealist şiirlerini &ccedil;ok rahat anlıyorlardı. Zaten halk, kendi aralarında bu s&ouml;zc&uuml;klerin ve s&ouml;z k&uuml;melerinin her birine onlarca mecazi anlamlar y&uuml;kleyerek -simgeler aracılığıyla- konuştukları dili y&ouml;netici sınıfa karşı koruma aracı yapmışlardır. Devleti, padişahı, memurları ve beyleri simgeler kullanarak, mecazlar &uuml;reterek eleştirmişlerdir. Toplumsal korunma i&ccedil;g&uuml;d&uuml;s&uuml;n&uuml;n, ya da toplum bilincinin yarattığı masallarda, destanlarda t&uuml;rk&uuml;lerde h&acirc;l&acirc; yaşamaktadır. &Ouml;rneğin,</p>
<p> &quot;Manda yuva yapmış s&ouml;ğ&uuml;t dalına / Yavrusunu sinek kapmış g&ouml;rd&uuml;n m&uuml;? Amanın tiridine bandım&#8230; Sabahtan erkenden &ccedil;ifte giderken / &Ouml;k&uuml;z&uuml;m torbadan d&uuml;şt&uuml; g&ouml;rd&uuml;n m&uuml;? / Amanın tiridine bandım&#8230;&quot;</p>
<p> gibi t&uuml;rk&uuml;ler &ccedil;ığırıp ve &quot;Aslı yok yaylasında onbin koyundan&quot; haber veren uzun havalı kaşık oyunuyla hem eğlenir-eğlendirir, hem de toplumsal eleştirilerini yaparlar.</p>
<p> Kaygusuz Abdal da aynı kaygıyla, yergilerini, toplumsal eleştiri ve ger&ccedil;ekleri, halkın diliyle halka bu y&ouml;ntemle g&ouml;t&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r. Bu şiirler aynı zamanda, genele a&ccedil;ık pazar yerlerinde, hanlarda kervansaraylarda, &ccedil;arşılarda ve panayırlarda sazla okunup g&uuml;l&uuml;necek, eğlenilecek ve zevk alınacak destanlardır.</p>
<p> Olmazlar destanı ile ger&ccedil;eği anlatmak!</p>
<p> Allahımın dağında &uuml;&ccedil; bin balık kışlamış</p>
<p> Susuzluktan bunalmış kanlı ister g&ouml;&ccedil;meğe</p>
<p> Leylek koduk (sıpa) doğurmuş ovada zurna &ccedil;alar</p>
<p> Balık kavağa &ccedil;ıkmış s&ouml;ğ&uuml;t dalın bi&ccedil;meğe</p>
<p> Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına</p>
<p> Sivrisinek derilmiş ırgad olup bi&ccedil;meğe</p>
<p> Bir sinek bir devenin &ccedil;ekmiş budun koparmış</p>
<p> Salunuben seğirdir bir yar ister ka&ccedil;mağa</p>
<p> Bir aksacık karınca kırk batman tuz y&uuml;klenmiş</p>
<p> Gah yorgalar gah seker şehre gider satmağa</p>
<p> Donuz d&uuml;ğ&uuml;n eylemiş ayuya kızın vermiş</p>
<p> Maymun sındı getirmiş kaftan g&ouml;mlek bi&ccedil;meğe</p>
<p> Deve hamama girmiş dana dellaklık eder</p>
<p> Su sığırı natır olmuş n&ouml;vbet ister &ccedil;ıkmağa</p>
<p> Kaygusuz&#8217;un s&ouml;zleri Hindistan&#8217;ın kozları</p>
<p> Bunca yalan s&ouml;yledin girer misin u&ccedil;mağa</p>
<p> Kendi kendisine s&ouml;zde &ouml;vg&uuml;</p>
<p> Dinle imdi şu ben beni &ouml;geyin</p>
<p> Usta Kerem el&uuml;m vardur her işde</p>
<p> Ş&ouml;yle kesad d&uuml;şmiş iken&#8230;</p>
<p> Ya alkışda bulınasız ya kargışda</p>
<p> Durup bir şehre ugruluga vardum</p>
<p> Bir ok ile bin bir varyimez urdum</p>
<p> &Ccedil;arşu &ccedil;arşu d&uuml;kkan komadum yardum</p>
<p> Bin tay ipek &ccedil;ıkardum bir kirişde</p>
<p> Evvel vardum usta yanunda okıdum</p>
<p> Ustam beni d&ouml;gdi ben kakıdum</p>
<p> &Ccedil;ulla hem bin bir &ccedil;ile bez dokıdum</p>
<p> Hisabı var arga&ccedil; ile arışda</p>
<p> Terziy&uuml;m parmaga y&uuml;ks&uuml;k takarum</p>
<p> Yanum sıra yitmiş şakird n&ouml;ker&uuml;m</p>
<p> Bir d&uuml;rtişde bin bir kafdan diker&uuml;m</p>
<p> Aslı vardur ignesini s&uuml;rişde</p>
<p> Bir sı&ccedil;rayışda doksan tepe aşdum</p>
<p> Bir avu&ccedil;da y&uuml;z mut darı sa&ccedil;dum</p>
<p> Marsuvanla at katır komadum ge&ccedil;d&uuml;m</p>
<p> Hi&ccedil; &ouml;n&uuml;me kimse gelmez yarışda</p>
<p> Dahı yelten&uuml;rem illa ge&ccedil;med&uuml;m</p>
<p> &Ccedil;ok g&uuml;nah işled&uuml;m illa a&ccedil;madum</p>
<p> Anında muzlimesinden ka&ccedil;madum</p>
<p> &Uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış kelek ku&ccedil;dum oru&ccedil;da</p>
<p> Kaygusuz dir g&uuml;nahlarun &ccedil;ok sen&uuml;n</p>
<p> G&uuml;nahını bağışlasın Hak sen&uuml;n</p>
<p> Hi&ccedil; bu s&ouml;zde bir kusurun yok sen&uuml;n</p>
<p> Oranlayıp top top id&uuml;p s&uuml;rişde</p>
<p> 11.3 Kaygusuz Abdal &quot;aşka d&uuml;şm&uuml;ş sakalını bıyığını kırkarken&quot; , &quot;dizini dikip oturan&quot; Eksik ve Bilgisiz Kadınların Okutulup Eğitilmesini İşaret Ediyor</p>
<p> Ben bu aşka d&uuml;şeli</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Dost ile bilişeli</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Ben kırkarım o biter</p>
<p> &Ccedil;imende b&uuml;lb&uuml;l &ouml;ter</p>
<p> Usta berber der yeter</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Aşka olup m&uuml;lazım</p>
<p> Bilindi c&uuml;mle razım</p>
<p> Gayrı sakal ne lazım</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Ben &ccedil;aları tanbura</p>
<p> Giyinirim tennure</p>
<p> Hak &ccedil;erağın uyara</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Var mı bunda bir hatam</p>
<p> Gayrı g&ouml;n&uuml;lden atam</p>
<p> &Ccedil;ok mu gelir bir tutam</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Bem gezerim yazıda</p>
<p> Kuvvetim var bazuda</p>
<p> Ne işim var kadıda</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Kaba sakal istemem</p>
<p> Hep kesilse gam yemem</p>
<p> Hi&ccedil; kısa uzun demem</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Sakalımla başımı</p>
<p> Bıyığımı kaşımı</p>
<p> Hak onara işimi</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> Kaygusuz Abdal menem</p>
<p> Fartı furtu bilmenem</p>
<p> Bir t&uuml;y&uuml;n&uuml; koymanam</p>
<p> Bu sakalı kırkarım</p>
<p> ***</p>
<p> Hey erenler hey gaziler</p>
<p> Avrad bizi d&ouml;ğeyazdı</p>
<p> &Ccedil;ekdi sakalım kopardı</p>
<p> Bıyığımı yolayazdım</p>
<p> Baltanın sapını kaptı</p>
<p> Kağnının k&uuml;p&uuml;n&uuml; s&ouml;kt&uuml;</p>
<p> Silkindi &uuml;st&uuml;me &ccedil;ıktı</p>
<p> Kemiklerim kırayazdı</p>
<p> Avrad sormadı su&ccedil;umu</p>
<p> &Ccedil;ekdi kopardı sa&ccedil;ımı</p>
<p> Kırdı eğemin ucunu</p>
<p> Yine bizi d&ouml;ğeyazdı</p>
<p> Avrad oldu bize vezir</p>
<p> Bizi etdi k&ouml;ye kizir</p>
<p> Gahi tuz ister gah bezir</p>
<p> İnek gibi gibi sağayazdı</p>
<p> Kaygusuz&#8217;um der ki ni&#8217;dem</p>
<p> Başım alam nere gidem</p>
<p> Ben bu avradı ne idem</p>
<p> Bizi k&ouml;yden koğayazdı</p>
<p> ***</p>
<p> Eksik avradın k&ouml;t&uuml;s&uuml; dizini dikip oturur</p>
<p> İşinin kolayın bilmez y&uuml;z&uuml;n&uuml; yıkıp oturur</p>
<p> Boğaza takmış akigi aşına bulmaz kekigi</p>
<p> Yeni donunun s&ouml;k&uuml;g&uuml; dizine takıp oturur</p>
<p> Ayağında meşin fesi kolunda g&uuml;m&uuml;ş&uuml;n hası</p>
<p> Soyunmaya elbisesi taşraya bakıp oturur</p>
<p> Yata yata karnı şişer eşiğin başaına işer</p>
<p> Bitler kanatlanmış u&ccedil;ar sirkeye bakıp oturur</p>
<p> Eline yakmış kınayı ocağa vurmuş tavayı</p>
<p> Suya batırmış kovayı akara bakıp oturur</p>
<p> &Ccedil;ocuklar oynar aşığı k&ouml;pekler yur bulaşığı</p>
<p> Karga da kapmuş kaşığı havaya bakıp oturur</p>
<p> Başa bağlamış emiri ren&ccedil;berler sever demiri</p>
<p> Danalar yemiş hamuru tekneye bakıp oturur</p>
<p> Kaygusuz aydur atılmaz pazara &ccedil;eksen satılmaz</p>
<p> Soyunup koyna yatılmaz bir manda &ccedil;&ouml;k&uuml;p oturur</p>
<p> Kaygusuz son iki şiirde &ouml;yle simgelere filan başvurmuyor; birlikte yaşadığı, &ccedil;ok yakından tanıdığı iki kadın kişiliğinde topladığı k&ouml;t&uuml; ve yakışıksız davranışları ayrıntılıyor. Ancak kadın tiplerinden b&ouml;ylesine yakınmasını kimseyi, Kaygusuz&#8217;un kadınları sevmediği, onları aşağıladığı varsayımına g&ouml;t&uuml;rmesin. Kaygusuz&#8217;un kadınsız g&uuml;n&uuml; yoktur; &quot;zangadek (ansızın) &acirc;şık olan&quot; ve Torlak kılığına bakmadan, &quot;her seher vakti karşısına&quot; &ccedil;ıkıp bir dilberin &quot;lebinden buse&quot; isteyen bir ozandır o. Urum&#8217;da, Şiraz&#8217;da, &Ccedil;in ve Hitay&#8217;da g&ouml;n&uuml;l eğlendirdiği &quot;yari&quot; vardır, Şiraz&#8217;dakiyle birlikteyken, Urum&#8217;dakini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r. Edirne&#8217;de, Filibe&#8217;de, Yanbolu&#8217;da, &quot;Manastır&#8217;da başı a&ccedil;ık&quot; kadınlarla ilgilendiği ve seviştiğini a&ccedil;ık a&ccedil;ık anlatır şiirlerinde.</p>
<p> İlk bakışta, huysuz bir kadınla yaşanan mutsuz bir aile ortamını anlatan &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; şiirde, d&ouml;nemin g&uuml;nl&uuml;k yaşamını da g&ouml;rmekteyiz. Ailede bu t&uuml;rden olumsuz &ouml;zelliklere sahip bir kadının bulunmasının, nasıl mutsuzluklar ve sorunlar yaratacağı ortadadır. Bu bağlamda şiirin i&ccedil;inde kadının okutulup eğitilmesi, kurtulması gerektiği s&uuml;rrealist ger&ccedil;eklik yatıyor. Bir &ouml;nceki şiirden rahat&ccedil;a anlaşıldığına g&ouml;re, Kaygusuz Abdal mutsuz bir evlilik ge&ccedil;irdiği i&ccedil;in, yaşadığı ger&ccedil;ekliği topluma malederek kendisi gibi olanların da s&ouml;zc&uuml;l&uuml;ğ&uuml;n&uuml; yapmaktadır.</p>
<p> 12. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Yapıtları &Uuml;zerine Birka&ccedil; S&ouml;z ve Sonu&ccedil;</p>
<p> Kaygusuz Abdal&#8217;ın &ccedil;ok sayıda olan yapıtlarını anlatım y&ouml;n&uuml;nden &uuml;&ccedil;e ayırmak gerekiyor:</p>
<p> 1)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şiirsel yapıtları,</p>
<p> 2)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; D&uuml;zyazı yapıtlar,</p>
<p> 3)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; D&uuml;zyazı-şiir karışımı yapıtlar.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel bu yapıtları (Do&ccedil;entlik yıllarında), farklı n&uuml;shaları dahil, tek tek g&ouml;rm&uuml;ş ve incelemiş; karşılaştırmalar yaparak kendi anlayışına uygun olanları &ouml;ne &ccedil;ıkartıp d&ouml;k&uuml;m&uuml;n&uuml; yapmış ve yapıtların &ccedil;ok kısa &ouml;zetlerini vermiş bulunmaktadır.[43] Bu sayfalardan &ouml;zetlersek: Kaygusuz&#8217;un şiirsel yapıtlarından Divan&#8217;ında bulunan iki y&uuml;z şiirin b&uuml;y&uuml;k &ccedil;oğunluğu gazeldir. Hece vezniyle yazdığı otuza yakını ise G&uuml;zel&#8217;in şathiye olarak adlandırdığı, başlarda a&ccedil;ıklamalı &ouml;rneklerini verdiğimiz ger&ccedil;ek&uuml;st&uuml;c&uuml; toplumsal yergi şiirleridir. G&uuml;listan, batıni tasavvuf inanca g&ouml;re d&uuml;nyanın ve Adem&#8217;in yaratılışı ve peygamberler tarihinin şiirsel &ouml;yk&uuml;s&uuml;d&uuml;r. Baba Kaygusuz &uuml;&ccedil; lirik Mesnevi&#8217;sinde tasavvufi konulardaki coşku ve heyecanını dışa vurur.</p>
<p> Aşağıya aldığımız 71 beyitlik bir mesnevi olan Gevhern&acirc;me onun vahdet-i v&uuml;cud (varlık birliği) anlayışını gevher simgesiyle dile getirir. Minbern&acirc;me şiirinde ise kendi &ouml;z&uuml;n&uuml; (nefsini) bilmenin Tanrıyı bilmekle eşdeğer olduğunu a&ccedil;ıklığa kavuşturur.</p>
<p> Kaygusuz Abdal, şiirlerinden ancak y&uuml;zde yirmisini hece vezniyle yazmış. 500&#8217;e yakın gazeli ve 8000 beyit dolaylarındaki mesnevilerinde ise aruz vezni kullanmıştır.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz&#8217;un &quot;Budalan&acirc;me, Kitab-ı Miglate, V&uuml;cudn&acirc;me ve Risale-i Kaygusuz Abdal&quot; adını taşıyan d&ouml;rt d&uuml;zyazı eserini, uzun &ouml;zetleriyle birlikte eleştiri ve yorumlarıyla tam metinlerini yayınlamıştır K&uuml;lt&uuml;r ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında &ccedil;ıkan kitabında. Zaten 1981 yılında K&uuml;lt&uuml;r Bakanlığı&#8217;nın yayınlamış olduğu olduğu &quot;Kaygusuz Abdal&quot; kitabında, şiir-d&uuml;zyazı karışımı Sarayn&acirc;me ve Dilg&uuml;şa&#8217;la birlikte Kaygusuz&#8217;un t&uuml;m yapıtlarının &ouml;zetlerini vermiş; edebiyat ve tasavvuf inancı y&ouml;n&uuml;nden inceleme ve değerlendirmelerini yapmış bulunuyordu.</p>
<p> Ancak, yukarıda karşılaştırmalı &ouml;rneklerde &ccedil;ok kısa bazı paragraflarını verdiğimiz bu metinler Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in d&uuml;ş&uuml;nce ve yorumlarıyla &ouml;ylesine birbirine karışmıştır ki, onların &ouml;zg&uuml;nl&uuml;ğ&uuml; g&uuml;ven uyandırmamaktadır. Araştırmacı ve bilim adamlarının tarih ve topluma karşı b&uuml;y&uuml;k sorumluluğu vardır, bunu asla unutmamalıdır. Bu t&uuml;r bilimsel &ccedil;alışmalarda &ouml;zg&uuml;n metin (ilk yazıldığı dil ve yazı), &ccedil;eviriyazı (transcription) ve &ccedil;eviri-a&ccedil;ıklama-yorum birbirinden bağımsız olarak verilir aynı kitap da olsa. Yapıtın t&uuml;melliğini sayfalar ve paragraflara yollamalar-dipnotlar sağlar. Bu kurallara uymadığınız takdirde, sizden farklı d&uuml;ş&uuml;nen başka araştırmacılara inceleme olanağı vermemiş ve o yapıtı tekelinize almış olursunuz. Bu asla bilimsel tavır değildir ve bilimin onurunu &ccedil;iğnemektir. Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz&#8217;un yapıtlarına S&uuml;nni g&ouml;r&uuml;ş a&ccedil;ısından ve 12 Eyl&uuml;l anlayışının devlet felsefesi ve kendisinin de mimarlarından olduğu T&uuml;rk-İslam sentezi doğrultusunda değerlendirmiş. Bilim adamı tarafsızlığını g&ouml;stermemiş ve kendi d&uuml;ş&uuml;nce yapısına uygun davranmıştır.</p>
<p> G&uuml;zel&#8217;in tamamıyla karşı olduğumuz olumsuz değerlendirmelerine rağmen kitaplarını, Kaygusuz Abdal &uuml;zerine şimdiye kadar yapılmış araştırmalar arasında en ciddiye alınacak &ccedil;alışma olarak g&ouml;r&uuml;yoruz. Ger&ccedil;ekten de Kaygusuz Abdal Sultan&#8217;ın bilinen ve bilinmeyen t&uuml;m yapıtlarını, elyazmaları halinde kitaplıkların k&uuml;fl&uuml; arşiv raflarından g&uuml;n ışığına &ccedil;ıkarmış ve biraraya getirerek incelemiş olması b&uuml;y&uuml;k &ouml;nem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, bu &ccedil;alışmamızı Abdurrahman G&uuml;zel&#8217;in kitapları &uuml;zerinden yaparak, Kaygusuz Abdal&#8217;ın kimliği, yaşamı, inan&ccedil; felsefesi hakkındaki d&uuml;ş&uuml;nce ve g&ouml;r&uuml;şlerimizi &ouml;zetlemeye &ccedil;alıştık.</p>
<p> Son s&ouml;z olarak şunu s&ouml;ylemek istiyoruz: Kaygusuz Abdal Sultan&#8217;ın b&uuml;t&uuml;n bu şiirsel, d&uuml;zyazı ve karışık yapıtlarının &ouml;zg&uuml;n metinleri, doğru ve d&uuml;zg&uuml;n &ccedil;eviriyazıları (transkripsiyonu), uzmanları tarafından t&uuml;m tarih&ccedil;i, araştırmacı yazar ve bilim adamlarının incelemesine sunulmadık&ccedil;a, bu b&uuml;y&uuml;k Alevi d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve ozanını ger&ccedil;ek anlamda tanımak ve değerlendirmek olası değildir.</p>
<p> 13. Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mesnevilerinden &Ouml;rnekler</p>
<p> &nbsp;-Dolapn&acirc;me-</p>
<p> Sual ettim bug&uuml;n ben bir dolaba</p>
<p> Ni&ccedil;&uuml;n daim s&uuml;rersin y&uuml;z&uuml;n aba</p>
<p> Ni&ccedil;&uuml;n bağrın deliktir g&ouml;zlerin yaş</p>
<p> Sebeb neden dolaştın bu itaba</p>
<p> İnildinden delindi dertli bağrım</p>
<p> Firakından ciğer d&ouml;nd&uuml; kebaba</p>
<p> Ne zulmetti sana bu &ccedil;erh-i gerdun</p>
<p> Ki derdin defteri sığmaz kitaba</p>
<p> &nbsp;</p>
<p> Dolab eyd&uuml;r eya g&ouml;z&uuml;m &ccedil;ırağı</p>
<p> İşitmeğe cevabım a&ccedil; kulağı</p>
<p> Benim budur sorarsan serg&uuml;zeştim</p>
<p> Ki ben yaylar idim bir y&uuml;ce dağı</p>
<p> Ge&ccedil;irmiştim seradan g&ouml;klerimi</p>
<p> Eriştirdim s&uuml;reyyaya budağı</p>
<p> Durağa derneş&uuml;ben kaumu kuşlar</p>
<p> Budağunda tutarlardı otağı</p>
<p> &Ouml;terdi tuti v&uuml; kumri v&uuml; d&uuml;rrac</p>
<p> Ge&ccedil;irdim bir zaman bu resme &ccedil;ağı</p>
<p> Heves bağında can m&uuml;rgi gezerken</p>
<p> &Uuml;z&uuml;ld&uuml; &ouml;mr kuşunun tuzağı</p>
<p> Kaza koptu meğer dest-i Huda&#8217;dan</p>
<p> Ki bir şahs iriş&uuml;b saldı nacağı</p>
<p> Del&uuml;ben bağrımı taktı kemendi</p>
<p> S&uuml;r&uuml;d&uuml;ler dolaştım her sokağı</p>
<p> Sokaklarda ni&ccedil;e m&uuml;ddet yaturken</p>
<p> Gelen ge&ccedil;en ururlardı ayağı</p>
<p> Demir mıhlar dokundu y&uuml;trgimr</p>
<p> Kaza destiyle &ccedil;erhin &ccedil;omağı</p>
<p> Zekerya gibi bağrımdan del&uuml;ben</p>
<p> Dolap i&ccedil;&uuml;n d&uuml;zelttiler yerağı</p>
<p> İniler&uuml;m ben anda dost dey&uuml;ben</p>
<p> G&ouml;z&uuml;m yaşı sular b&uuml;stan &uuml; bağı</p>
<p> Felek kime tatırdı bir kaşık bal</p>
<p> Sonunda sunmada tas ile ağı</p>
<p> Ş&uuml;leyman kim s&uuml;rerdi tahtını yel</p>
<p> Son ucu toprağa kodu yanağı</p>
<p> Skender kim cihanı Kaf ber Kaf</p>
<p> Tutup h&uuml;kmiyle s&uuml;rm&uuml;şt&uuml;r yasağı</p>
<p> Gezip zulmet ararken ab-ı hayvan</p>
<p> Dolu zehr ile sundular eyağı</p>
<p> Kani Kayser kani Kisra kani Sam</p>
<p> Bel&uuml;rmez bunların yurdu durağı</p>
<p> Cihanın varlığı baştan başa hep</p>
<p> Bela yurdud&uuml;r&uuml;r mihnet ocağı</p>
<p> Resul buna &ccedil;&uuml; beyt-&uuml;l-ankebut der</p>
<p> Pes ol olur m(n)ekeslerin durağı</p>
<p> Baka ehli fenada m&uuml;lk edinmez</p>
<p> Bakadır onların yeri durağı</p>
<p> Alai Gaybi bundan tekke kılmaz</p>
<p> Hak&#8217;ın fazlıd&uuml;r&uuml;r ancak dayağı</p>
<p> Sabır seccadesin altına almış</p>
<p> Tevekk&uuml;lden kuşanmıştır kuşağı</p>
<p> S&ouml;z&uuml;n&uuml; Kaygusuz arife s&ouml;yle</p>
<p> Ne bils&uuml;n s&uuml;kkeri dana buzağı</p>
<p> -Minbern&acirc;me-</p>
<p> Eya aklı ile irfanım deyenler</p>
<p> Eya m&uuml;lke S&uuml;leyman&#8217;ım deyenler</p>
<p> Eya bildim deyenler c&uuml;mle hali</p>
<p> Eya vardım deyenler doğru yolu</p>
<p> Hakkı buldum deyu irşad edersin</p>
<p> Depersin minberi feryad edersin</p>
<p> Ne bildin neye erdin işbu halde</p>
<p> Akıllar mat olubdur bu hayalde</p>
<p> Buna akl ile kimse ermemiştir</p>
<p> G&ouml;ziyle kimse Hakk&#8217;ı g&ouml;rmemiştir</p>
<p> Bu bir deryad&uuml;r&uuml;r akıllar ermez</p>
<p> &Ouml;z&uuml;nden ge&ccedil;meyen Rab&#8217;bini bilmez</p>
<p> Dilersen bulasın kevn &uuml; mekanı</p>
<p> &Ouml;z&uuml;nden fariğ ol Rab&#8217;bini tanı</p>
<p> Ki sen benliğini gider aradan</p>
<p> Bilesin ta seni kimdir yaradan</p>
<p> Sen &uuml; ben eylemek şeytan işidir</p>
<p> Sen &uuml; ben eylemez ol kim kişidir</p>
<p> &Ouml;z&uuml;nden gayri kul g&ouml;rmez arada</p>
<p> Hak&#8217;ı hazır g&ouml;r&uuml;r ağ &uuml; karada</p>
<p> Dilersen olasın mahrem-i esrar</p>
<p> Bu d&uuml;nya gavgasına uyma zinhar</p>
<p> Feragat ol cihanın gavgasından</p>
<p> Ki nefsin kurtarasın fitnesinden</p>
<p> Hemen seyrancısın seyranın eyle</p>
<p> Sakın deme ol &ouml;yledir bu b&ouml;yle</p>
<p> &Ouml;z&uuml;ne gel &ouml;z&uuml;ne Tanrı dostu</p>
<p> Sana direm budur s&ouml;z&uuml;n d&uuml;r&uuml;st&uuml;</p>
<p> Cihan halkının işbudur hayali</p>
<p> Hayali gice g&uuml;nd&uuml;z m&uuml;lk &uuml; mali</p>
<p> Eğer s&ouml;yler olursan Hak s&ouml;z&uuml;n&uuml;</p>
<p> &Ccedil;evirir y&uuml;z&uuml;n&uuml; &ouml;rter g&ouml;z&uuml;n&uuml;</p>
<p> Azazildir Hak&#8217;a eylemez ikrar</p>
<p> Gerekse s&ouml;yle ana bunca tekrar</p>
<p> Bin&uuml;pd&uuml;r nefs atına ha seğirdir</p>
<p> İşitmez kulağı hemen sağırdır</p>
<p> Hemen bir birinin aybın g&ouml;zedir</p>
<p> Ne id&uuml;p nice ideceği bilmez</p>
<p> Birinin unduğun biri dilemez</p>
<p> Eğer malin varsa kavm &uuml; kardaş</p>
<p> Cihan hlkı seninle c&uuml;mle yoldaş</p>
<p> Eğer kend&uuml; halinde bir aşıkdur</p>
<p> Ona derler ki iş sevmez ışıkdur</p>
<p> Aşık olsam adım tenbel Alayi</p>
<p> Eğer sofi isem derler m&uuml;rai</p>
<p> Ha bir cenktir biri birin beğenmez</p>
<p> Arifler Hak&#8217;dan &ouml;zge nesne bilmez</p>
<p> Bulurlar bir s&ouml;z&uuml; bin s&ouml;z ederler</p>
<p> Koyup doğru yolu eğri giderler</p>
<p> S&ouml;z ile bulmak olsa idi Hak&#8217;kı</p>
<p> U&ccedil;up arşa &ccedil;ıkay(r)dı fakı</p>
<p> Cihanda şimdi kavga &ccedil;oğalubdur</p>
<p> Cihanı fitne-i şeytan alubdur</p>
<p> Eğer alim eğer sofi v&uuml; derviş</p>
<p> Heman ş&ouml;hret olubdur c&uuml;mle c&uuml;nbiş</p>
<p> Ko s&ouml;z&uuml; fariğ ol Kaygusuz Abdal</p>
<p> Ki s&ouml;zden a&ccedil;ılur c&uuml;mle kil &uuml; kal</p>
<p> &nbsp;-Esrarn&acirc;me-</p>
<p> Esrarı g&ouml;rd&uuml;m bug&uuml;n binmiş gider bir ata</p>
<p> Ş&ouml;yle kim derviş olmuş herkiz (asla)s&ouml;ylemez hata</p>
<p> Hızır donudur donu Hakk&#8217;a doğrudur y&ouml;n&uuml;</p>
<p> Ş&ouml;yle c&uuml;st eyler beni erişince gizl&uuml; ta</p>
<p> Kırmızı don giyin&uuml;r yeşil kubbe sarınur</p>
<p> Miskinlikten g&ouml;r&uuml;n&uuml;r iner al&ccedil;ak sıfata</p>
<p> Sufiler bunu yerer bittiği yeri sorar</p>
<p> Gazel olmadan derer hissesi var kuvvete</p>
<p> Sufi yemez haram der gizlice de g&ouml;rem der</p>
<p> Gelen yıl &ccedil;ok derem der ister birazın sata</p>
<p> Bir kişi kim ayıktır yabanda bir o yoktur</p>
<p> Anın hi&ccedil; aklı yoktur ta&#8217;neyleye bu ota</p>
<p> Bir kişi kim hayrandır yer g&ouml;k ona seyrandır</p>
<p> İnsan değil hayvandır başın b&uuml;r&uuml;ye yata</p>
<p> Gel ey miskin Kaygusuz esrardan al &ouml;ğ&uuml;d&uuml;n</p>
<p> Bu aşıklar otudur yemez verme her tata</p>
<p> -Gevhern&acirc;me-</p>
<p> Esselam iy d&uuml;rr-i derya-yı cemal</p>
<p> Esselam iy afitab-ı bizeval</p>
<p> Esselam iy heşt Cennet&uuml;&#8217;n-Naim</p>
<p> Esselam iy bag-ı erzani vihal</p>
<p> İy sıfatım &quot;Kulh&uuml;v&#8217;allah&uuml; ahad&quot;</p>
<p> Her dem i&ccedil;inde kadirsin her sahad</p>
<p> C&uuml;mle sıırı sen bil&uuml;rsin iy Kadir</p>
<p> Bi-şeriksin bi-misalsin bi-nazir</p>
<p> K&uuml;lli sensin aşikare v&uuml; nihan</p>
<p> Yirde g&ouml;kde yine sensin cisme can</p>
<p> K&uuml;lli sensin mute&#8217;ber &uuml; mıhtasar</p>
<p> Ol ki sens&uuml;zd&uuml;r fişar ender fişar</p>
<p> Senden &ouml;zge c&uuml;mlenin canı yok</p>
<p> P&uuml;r kemals&uuml;n kudret&uuml;n noksanı yok</p>
<p> Malike&#8217;l-m&uuml;lks&uuml;n kadim &uuml;l lemyezal</p>
<p> Mahlukun haliki sensin Z&uuml;&#8217;l-celal</p>
<p> Degme bir zerrede bin d&uuml;rl&uuml; aceb</p>
<p> Sen bil&uuml;rs&uuml;n sen kılarsun iy &Ccedil;alab</p>
<p> Padişahsın bi-sipah (u) bi-vezir</p>
<p> Kalmışa hem yine sensin destigar</p>
<p> S&ouml;z &ouml;k&uuml;şd&uuml;r kend&uuml; hal&uuml;m s&ouml;ylerem</p>
<p> Derd&uuml;mi vasf-ı hikayet eylerem</p>
<p> Kim bu ten&uuml;m yoğidi ben can id&uuml;m</p>
<p> Katre deg&uuml;l ezeli umman id&uuml;m</p>
<p> Ol alemde bu alem olmaz idi</p>
<p> Ay (u) g&uuml;neş gedil&uuml;b tolmaz idi</p>
<p> Birlik idi olmaz idi ayrulık</p>
<p> Yoğidi &ouml;lmek direlmek sayrulık</p>
<p> Hem o demde biz dahı andayıduk</p>
<p> Ol alemde bile cevlandayıduk</p>
<p> Hem o demde yogidi ins (&uuml;) melek</p>
<p> Gerdiş-i gerdan deg&uuml;ldi n&uuml;h felek</p>
<p> Dahı yirler kan-ı ma&#8217;dendeyidi</p>
<p> Ketre varı k&uuml;lli ummandayidi</p>
<p> Arş u fer &uuml; gav (u) mahi yogidi</p>
<p> C&uuml;mle varlık heman ol Allah idi</p>
<p> Diledi kim sani-i perverdigar</p>
<p> Kendi kudretin kılaydı aşikar</p>
<p> Mevce gel&uuml;ben o derya kıldı cuş</p>
<p> Mevc ıle beni kenara saldı uş</p>
<p> Mevc i&ccedil;inden taşra d&uuml;şdi bir g&uuml;her</p>
<p> &Ouml;yle gevher kim misal-i muteber</p>
<p> Deryayid&uuml;m katre oldı menzil&uuml;m</p>
<p> Buyidi bu hal i&ccedil;inde m&uuml;şkil&uuml;m</p>
<p> &Ccedil;&uuml;nki gevher taşra d&uuml;şdi deryadan</p>
<p> Vuslatı f&uuml;rkat ayırdı ortadan</p>
<p> Ol g&uuml;here bunca zaman Tanrılık</p>
<p> Eyley&uuml;ben kend&uuml;si oldı aşık</p>
<p> Işkun dahı b&uuml;nyadı andandurur</p>
<p> Işk-ı varak hem ol divandandurur</p>
<p> Ol g&uuml;herden bunca h&uuml;ner eyledi</p>
<p> Bunca hikmet bahr u hem berr eyledi</p>
<p> Asl-ı hikmet ol bir gevherdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> Gevher aslı heman ol birdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> Ol g&uuml;herden oldı bu c&uuml;mle alem</p>
<p> Ne kim vardur yir &uuml; g&ouml;k levh &uuml; kalem</p>
<p> Yidi yılduz hem ol gevherdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> C&uuml;mle h&uuml;ner hem ol gevherdend&uuml;r&uuml;r</p>
<p> Andan oldı evliya v&uuml; enbiya</p>
<p> Birlik olur karışıcak su suya</p>
<p> Toprak aslı gine toprakdandurur</p>
<p> C&uuml;mle varlık heman ol Hak&#8217;dandurur</p>
<p> Ol g&uuml;herin bir adı Mahmud idi</p>
<p> Baht i&ccedil;inde tali&#8217;i mesud idi</p>
<p> Ol gher Adem tonunı ihtiyar</p>
<p> Eyley&uuml;ben hem o dem kıldı karar</p>
<p> Adem&#8217;i gevhere sadef eyledi</p>
<p> Yani bu m&uuml;lki m&uuml;şerref eyledi</p>
<p> Sadef i&ccedil;inde muradum d&uuml;rd&uuml;r&uuml;r</p>
<p> D&uuml;rr &uuml; sadef Hak katında bird&uuml;r&uuml;r</p>
<p> D&uuml;rr &uuml; sadef yine ma&#8217;dende biter</p>
<p> Aslı bird&uuml;r yine bir kanda biter</p>
<p> Su dilersen bardağa kılma nazar</p>
<p> Bardak i&ccedil;inde suyı kıl ihtiyar</p>
<p> C&uuml;mle bir &ccedil;eşme suyıdur iy veli</p>
<p> Tutalum bardag ki&ccedil;id&uuml;r ya ulı</p>
<p> K&uuml;lli suyun aslı bird&uuml;r iy aziz</p>
<p> Su temizd&uuml;r bardagun kılgıl temiz</p>
<p> Ger deg&uuml;lsen sen bu hikmetden gafil</p>
<p> Gafil olma yol i&ccedil;inde iy akil</p>
<p> Ehl-i tevhid ol ki canun şad ola</p>
<p> Şakird olan akıbet &uuml;sted ola</p>
<p> Ol g&uuml;her idi Muhammed&#8217;in canı</p>
<p> Anun i&ccedil;&uuml;n dutdı c&uuml;mle sayvanı (cihanı)</p>
<p> Anun i&ccedil;in oldı alem g&uuml;l-sitan</p>
<p> Ud sandal serv &uuml; t&uuml;ba ergavan</p>
<p> Hur u Cennet vahş u tayr u akl u can</p>
<p> Ol g&uuml;herd&uuml;r c&uuml;mlenin aslı heman</p>
<p> C&uuml;mle alem ışkına kıldı karar</p>
<p> İhtiyar oldur kamuda ihtiyar</p>
<p> Buyidi kim vasf-ı hal&uuml;m s&ouml;yled&uuml;m</p>
<p> Anı kim g&ouml;rd&uuml;m hikayet eyled&uuml;m</p>
<p> Her ne ilm &uuml;staddan g&ouml;rd&uuml;mise</p>
<p> Akl i&ccedil;inde her neye ird&uuml;mise</p>
<p> Nazm kıldum bir dasitan eyled&uuml;m</p>
<p> Buyidi şikeste beste s&ouml;yled&uuml;m</p>
<p> Taze g&uuml;lden desteler &ccedil;in eyled&uuml;m</p>
<p> Her nefesi buy-i m&uuml;şkin eyled&uuml;m</p>
<p> Benefşe(yi) nergise kıldum nisar</p>
<p> Tunin&uuml;n &ouml;ninde komışam şeker</p>
<p> Goncenin y&uuml;zinden a&ccedil;dum perdeyi</p>
<p> G&uuml;neş ile bile g&ouml;rmişem ayı</p>
<p> Nesterani g&uuml;le burka eyled&uuml;m</p>
<p> G&uuml;lşeni b&uuml;lb&uuml;le otag eyled&uuml;m</p>
<p> Ben fakirem kuş dilinden anlamam</p>
<p> Tutiye şekker gerek hare saman</p>
<p> Ne ekersen anı bit&uuml;r&uuml;r &ccedil;ekirdek</p>
<p> Tavuk yumurtasından &ccedil;ıkmaz &ouml;rdek</p>
<p> Şahbazun cinsi heman şahbaz ola</p>
<p> H&uuml;manun h&uuml;ma bazun baz ola</p>
<p> Dervişem ben Mustafa kıldı nazar</p>
<p> Hem anun bahşayişid&uuml;r bu haber</p>
<p> Yohsa ben kend&uuml; hal&uuml;mi anlaram</p>
<p> S&ouml;z&uuml;mi heman yirinde banlaram</p>
<p> Aşık isen Kaygusuz Abdal gibi</p>
<p> Sana bir hırka hemandur şal gibi</p>
<p> Anı ko kim Mustafa murdar didi</p>
<p> Anı koyana erenler er didi</p>
<p> Tekebb&uuml;rl&uuml;k eyleyen mel&#8217;un olur</p>
<p> Nitekim şeytan gibi bi-din olur</p>
<p> Yol i&ccedil;inde al&ccedil;aga ko menzil&uuml;n</p>
<p> Ta ki hallolmak dilersen m&uuml;şkil&uuml;n</p>
<p> Meskenet toprağına her dem y&uuml;z&uuml;n</p>
<p> S&uuml;re dur kim ta bilesin kend&#8217;&ouml;z&uuml;n</p>
<p> Toprak olmayınca gevher olmadı</p>
<p> Toprağa d&uuml;şen g&uuml;her hi&ccedil; solmadı</p>
<p> Toprak ol toprak gibi teslim v&uuml;cud</p>
<p> C&uuml;mle alem toprağa kıldı s&uuml;cud</p>
<p> Evliyayı bil ki benzin solmaya</p>
<p> Hi&ccedil; mukallidler m&uuml;selman olmaya</p>
<p> Evliya oldı delil- b&uuml;rhanum</p>
<p> İnsan-ı kamilde buldum sultanum</p>
<p> Yidi g&uuml;n yidi gice ol na t&uuml;van</p>
<p> Bekledi peygamber&uuml;n kabr&uuml;n heman</p>
<p> Bu nasibi anda sundular ana</p>
<p> Hem didiler aduna Gevhername</p>
<p> Kıymet&uuml;n bil&uuml;r anun sarraf olan</p>
<p> Gıll u gişdan kalbi daim saf olan</p>
<p> Gevhername burada oldı temam</p>
<p> Vir Resul&#8217;un ruhına y&uuml;zbin selam</p>
<p> Kaynaklar:</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981.</p>
<p> Abdurrahman G&uuml;zel:Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri.Ankara 1983.</p>
<p> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963.</p>
<p> Bernard Lewis: The Jews of Islam (İslam Yahudileri). Princeton University Press 1987.</p>
<p> İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul&nbsp; 1995.</p>
<p> İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995.</p>
<p> İsmail Kaygusuz: G&ouml;rmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996.</p>
<p> Necdet Kurdakul: B&uuml;t&uuml;n Y&ouml;nleriyle Bedreddin. İstanbul 1977.</p>
<p> Sadeddin N&uuml;zhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955.</p>
<p> Saint Athanase, &ccedil;ev. Arnauld D&#8217;Andilly: Vie de Saint Antoine, P&eacute;re des Moines du D&eacute;sert (&Ccedil;&ouml;l Keşişlerinin Babası Saint Antoine&#8217;nın Yaşamı), Paris 1943.</p>
<p> Vasfi Mahir Kocat&uuml;rk: T&uuml;rk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970.</p>
<p> Yaşar Y&uuml;cel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti&#8230; II. Ankara 1989.</p>
<p> Yaşar Y&uuml;cel: &Ccedil;obanoğulları-&Ccedil;andaroğulları Beyliği I. Ankara 1988.</p>
<p> [1] Menakıbn&acirc;me&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 22.</p>
<p> &nbsp;</p>
<p> [2] Sadeddin N&uuml;zhet Ergun: Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Ankara 1955: 26.</p>
<p> [3] Sadeddin N&uuml;zhet Ergun, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, s. 28.</p>
<p> &nbsp;</p>
<p> [4] Mesaliku&#8217;l-Ebsar&#8217;dan aktaran Yaşar Y&uuml;cel: &Ccedil;obanoğulları-&Ccedil;andaroğulları Beyliği I. Ankara 1988: 184, 201.</p>
<p> [5] Kaygusuz Abdal Menakıbn&acirc;me&#8217;sinden aktaran, Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 41-42.</p>
<p> [6] Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 54, dipnt. 25.</p>
<p> [7] Bu motif zaten 8. y&uuml;zyılda &quot;tacını tahtını terkeden İbrahim Ethem (&ouml;lm. 777) ile İslam sufizmine, yani tasavvufa girmiştir. Belh prensi olan İbrahim Edhem, Suriye gezisi sırasında tanıştığı Hıristiyan mistiklerinden rahip Simeon&#8217;dan gnosizmi, yani marifeti tanıma y&ouml;ntemi olan d&uuml;nya nimetlerini terk etmek olan &ccedil;ilecilik (murakaba, inziva) sanatını &ouml;ğrenmiş. Sonra bunu İslam tasavvufuna taşımış olduğu bilinmektedir. Ancak, Suriyeli rahip Simeon&#8217;dan d&ouml;rt y&uuml;zyıl &ouml;nce Hristiyanlığa bu inan&ccedil; y&ouml;ntemi girmiştir. Mısırlı &#8216;&ccedil;&ouml;l keşişlerinin babası&#8217; olarak tanınan Aziz Antonius&#8217;a (&ouml;lm. 356-357), gen&ccedil; ve &ccedil;ok varlıklı bir kimsenin oğlu iken Tanrı ş&ouml;yle sesleniyordu: &quot;Eğer m&uuml;kemmel (kamil insan) olmak istiyorsan, git sahibolduğun herşeyi sat ve parasını yoksullara dağıt. Sonra gel beni izle; sen g&ouml;kte bir hazine olacaksın!&quot; (Saint Athanase, &ccedil;ev. Arnauld D&#8217;Andilly: Vie de Saint Antoine, P&eacute;re des Moines du D&eacute;sert. Paris 1943: 8.)</p>
<p> [8] Abul Hattab (&ouml;lm. 762) tarafından yazıldığı ispatlanan ve Aleviliğin ilk yazılı kaynağı olarak bilinen Ummu&#8217;l Kitab&#8217;daki Salsal&#8217;ın (Salman) Azazil (Şeytan) ile yaptığı kavgalardan Kaygusuz Abdal&#8217;ın esinlendiğini g&ouml;r&uuml;yoruz. Kaygusuz&#8217;un 1501 yılına tarihlenen Kitab-ı Miglate (Hedefini bulan okun kitabı) adlı yapıtında, &ccedil;eşitli k&ouml;t&uuml;l&uuml;k g&ouml;sterileri i&ccedil;inde, Şeyh kılığıyla mana aleminde karşısına &ccedil;ıkan Şeytan&#8217;a karşı dokuz kez kavgaya girdiğini g&ouml;rmekteyiz. Ummu&#8217;l Kitab&#8217;daki &lsquo;G&ouml;ksel Adem, yersel Cebrail&#8217; Salsal&#8217;ın (Salman) yerini Rum dervişi Kaygusuz almıştır. Onun ikinci ve &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; kavgasından iki kısa betimleme ge&ccedil;elim:</p>
<p> &quot; &#8230; &lsquo;Ya Şeyh! yine mi geld&uuml;n bunda?&#8217; dir. Şeytan kakıdı. Tiz asasun &ccedil;ek&uuml;b derviş&uuml;n &uuml;st&uuml;ne y&uuml;ridi&#8230;Peygamberler tuş tuş s&ouml;yleşirler ki ol miskin derviş zaif ve naiftir. Koman anı şeytan şimdi &ouml;ld&uuml;r&uuml;r dirler. Bunlar bu s&ouml;zde iken derviş heman gayretlendi. Arkasından kepeneg&uuml;n &ccedil;ıkardı. Ş&ouml;yle kodı. Heman iler&uuml; y&uuml;r&uuml;y&uuml;p hamle kıldı, el sundı. Şeytanı muhkem tutdı. Ol galebe divan i&ccedil;inde şeytanı basdı. Peygamberler şad oldılar. Dervişe divan kıldılar. Hazeran aferin dediler. Şeytan feryad eyledi. Derviş anı salıverdi. Kepeneg&uuml;n arkasına giy&uuml;b geldi oturdı.. Muhammed Mustafa dervişe eyd&uuml;r: &lsquo;Ey&uuml; urdın derviş, sen anun hakundan geld&uuml;n&#8217;. Derviş eyitdi: &lsquo;Ya Resula&#8217;lah kimesnem yokdur. Garibem, karnum dahı a&ccedil;. Resul Hazretleri buyurdı. Derviş&#8217;e ta&#8217;am get&uuml;rdiler. Yidi karnun toyırdı. Ol demde uykudan benilledi. Uyanıgeldi&#8230;D&uuml;şidir. Yalnız kend&uuml;nden gayri kimesne yok. Bu beyti didi:</p>
<p> C&uuml;mle aleme sultan ben oldum</p>
<p> Saadet gevherine kan ben oldum</p>
<p> Ben ol bahr-i muhitem her g&ouml;n&uuml;le</p>
<p> Veli bu suret-i insan ben oldum</p>
<p> &#8230;</p>
<p> Suret&uuml;mi g&ouml;ren dir ki ademd&uuml;r</p>
<p> Surette sıfat-ı Rahman ben oldum&quot;</p>
<p> &quot;&#8230;Derviş&#8217;e yine uyku havale oldı yatdı. Yine meclis yine yerl&uuml; yer&uuml;nce&#8230;Derviş şah Ali&#8217;yi g&ouml;rdi. Elin &ouml;p&uuml;p eyitdi: &lsquo;Ya Şah! Ol şeyh ben&uuml;mle katı savaşdı. Kanı ol şimdi, kanda gitdi?&#8217; dir. Nagah ol demde Şeytan &ccedil;ıkageldi. Derviş g&ouml;rd&uuml; ki ol herifd&uuml;r&#8230;Şeyh dahi g&ouml;rdi. Derviş gel&uuml;r, eyitdi: &lsquo;Bu ne beladur ki ugradum&#8217; dir. Derviş kepeneg&uuml;n &ccedil;ıkardu, ş&ouml;yle kodı. Şeytanın &uuml;zerine hamle kıldu. Şeytan dahı buna karşu geldi. Birbiriyle cenge durdılar. C&uuml;mle peygamberler turup bakarlardı&#8230;&quot;</p>
<p> Derviş Şeytan&#8217;ı ka&ccedil;ırdıktan sonra Şah Ali ile U&ccedil;mag&#8217;ı(Cennet) dolaşırlar. Sonra şu beyitleri okur:</p>
<p> Hak&#8217;a minnet canum k&uuml;lli nur oldu</p>
<p> İ&ccedil;&uuml;m taşım nur ile mamur oldu</p>
<p> Uyandı devlet&uuml;m gaflet habından</p>
<p> Bir ile k&uuml;lli varlıgum bir oldu</p>
<p> &quot;Bunu didi. Derviş g&ouml;z&uuml;n a&ccedil;ub baktı. G&ouml;rd&uuml; ki, yerde g&ouml;kde her ne mahluk ve cemi eşya ki var, c&uuml;mle fasih kelam ile (a&ccedil;ık s&ouml;zle) s&ouml;yler. Derviş bu kez bunı b&ouml;yle s&ouml;yledi:</p>
<p> Hak&#8217;a minnet ki Hak c&uuml;mlede mevcud</p>
<p> Kamu şeyde g&ouml;rinen nuru Mab&#8217;ud</p>
<p> Ne kim vardur heman nur-ı tecelli</p>
<p> Ticaretde kamusu buldılar sud (kazan&ccedil;)&quot;</p>
<p> (&quot;Kitab-ı Miglate&quot;, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman G&uuml;zel. Ankara 1983: 75-129; 89-91)</p>
<p> [9] Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 80.</p>
<p> [10] İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r, Siyaset Tarihive Uluları I. İstanbul 1995: 208-216.</p>
<p> [11] Menakıbn&acirc;me AG n&uuml;shasından aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s.41.</p>
<p> [12] Yaşar Y&uuml;cel: Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti&#8230; II. Ankara 1989: 41-42</p>
<p> [13] İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Pirleri. 2.Basım, İstanbul 1995: 147-150.</p>
<p> [14] Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Haz. Abdurrahman G&uuml;zel. Ankara 1983: 135-152.</p>
<p> [15] Divan&#8217;dan aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.202-203.</p>
<p> [16] Divan, Mar., v.334a.</p>
<p> [17] Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.81-82.</p>
<p> [18] Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.205-208.</p>
<p> [19] Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s.102; Vasfi Mahir Kocat&uuml;rk: T&uuml;rk Edebiyat Tarihi. Ankara 1970: 144.</p>
<p> [20] Necdet Kurdakul: B&uuml;t&uuml;n Y&ouml;nleriyle Bedreddin. İstanbul 1977: 229.</p>
<p> [21] 1 Edirne mud&#8217;u 11,546 kg olduğuna g&ouml;re, 11,5 ton pirin&ccedil; s&ouml;z konusudur.</p>
<p> [22] Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press 1987: 104, 208.</p>
<p> [23] Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Alevi Bektaşi Nefesleri. İstanbul 1963: 247-252.</p>
<p> [24] Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, agy. s. 214-215.</p>
<p> [25] Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal. Ankara 1981: 180-181.</p>
<p> [26] Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 212-213.</p>
<p> [27] Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 260.</p>
<p> [28] Varidat, s.125.</p>
<p> [29] Budalan&acirc;me s.18&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s.263.</p>
<p> [30] Dilg&uuml;şa&#8217;dan aktaran, Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal. 146-7, 264.</p>
<p> [31] Hacı Bektaş Veli, Makalat, s.88.</p>
<p> [32] Dilg&uuml;şa&#8217;dan aktaran, Abdurrahman G&uuml;zel, agy. s143-144</p>
<p> [33] Yunus suresi, ayet 62: İyi bilin ki, Tanrının dostlarına, yani evliya (veli&#8217;nin &ccedil;oğulu) i&ccedil;in korku yoktur, onlar &uuml;z&uuml;lmeyeceklerdir.</p>
<p> [34] Pes Hak Taala celle cellale d&uuml;nyada her nekim halk etti ise adem oglanında mevcutdur. Bilki ademde dahı artık vardır. Hacı Bektaş Veli (&ouml;lm. 1270 / 72), Makalat, s.79; Seyyid İmadeddin Nesimi&#8217;den (&ouml;lm. 1404): Hak teala varlığı ademdedir / Ev anundur ol bu evde demdedir&#8230; Her ne yerde g&ouml;kte var ademde var / Her ne ne ki yılda ayda var ademde var / Ne ki elde y&uuml;zde var kademde var / Bu s&ouml;z&uuml; fehmetmeyen adem davar, Ey Hakk&#8217;ı her yerde aydursun ki var / Sende bes Hak var imiş Hak sende var&#8230;</p>
<p> [35] Arş ile ferş arasında &ccedil;ok nesneler vardır. İlla ademden ulusu yoktur. D&uuml;geli (b&uuml;t&uuml;n) alem adem i&ccedil;in halkolmuştur. İmdi gafil olan kimesne ilm ile irade-i ezeliye istiye, g&ouml;zleye. Arştan ta tahtıssaraya (yerin altına) değin ne ki varsa kendude (kendinde) bile ve bula. Hacı Bektaş Veli, agy. s. 69; İnsan saltık varlığın (Tanrı&#8217;nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. B&uuml;t&uuml;n alem kendisini &ouml;rg&uuml;leyen c&uuml;zleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek m&uuml;cerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha &uuml;stlerinde bulunması imkansızdır. Saltık varlık i&ccedil;in bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır. Şeyh Bedreddin, Varidat, s.160-167.</p>
<p> [36] Bu beden i&ccedil;in &ouml;l&uuml;ms&uuml;zl&uuml;k olmadığı gibi, kaybolduktan sonra c&uuml;zileri i&ccedil;in de eskisi gibi bir birleşme yoktur. Şeyh Bedreddin, Varidat, s. 150; Halkın zanneylediği &uuml;zere cesedlerin haşri, yani g&ouml;vdelerin tekrar dirilip mahşere &ccedil;ıkması olanaksızdır. Şeyh Bedreddin agy, s. 129.</p>
<p> [37] V&uuml;cudn&acirc;me&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri, s. 145-151.</p>
<p> [38] Budalan&acirc;me&#8217;den aktaran Abdurrahman G&uuml;zel, Kaygusuz Abdal, s. 227.</p>
<p> [39] Seyyid İmadeddin Nesimi Divanı&#8217;ndan.</p>
<p> [40] Kaygusuz Abdal,G&uuml;listan&#8217;dan.</p>
<p> [41] Kaygusuz Abdal, Divan.</p>
<p> [42] İsmail Kaygusuz: G&ouml;rmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 109-112.</p>
<p> [43] Haz. Abdurrahman G&uuml;zel: Kaygusuz Abdal&#8217;ın Mensur Eserleri. Ankara 1983: 38-42.</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/">Kaygusuz Abdal Sultan</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/kaygusuz-abdal-sultan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şemseddin Tebrizi</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 18:38:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/themseddin-tebrizi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz Faili Me&#231;hul Bir Siyasal Cinayet Kurbanı Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) &#8211; Şems&#8217;in Tarihsel, İnan&#231;sal ve Siyasal Sorunlarının &#199;&#246;z&#252;m&#252; &#220;zerine Bir Deneme &#8211; Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (G&#252;neş), Şems-i Tebriz (Tebriz&#8217;in G&#252;neşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din g&#252;neşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/">Şemseddin Tebrizi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsmail Kaygusuz</p>
<p> Faili Me&ccedil;hul Bir Siyasal Cinayet Kurbanı Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) &#8211; Şems&#8217;in Tarihsel, İnan&ccedil;sal ve Siyasal Sorunlarının &Ccedil;&ouml;z&uuml;m&uuml; &Uuml;zerine Bir Deneme &#8211;<br /> Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (G&uuml;neş), Şems-i Tebriz (Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din g&uuml;neşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. farklı adlarla &ccedil;agrilan, İsmaili İmamları soyundan bir Huccet ya da Baş Dai makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik devrelerinde y&ouml;netici, siyaset adamı, askeri komutan ve bir diplomat olarak g&ouml;rmekteyiz. Mevlana Celaleddin Rumi&#8217;nin batıni &ouml;gretmeni Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;nin Alamut İsmaili İmamı Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n (1166-1221) oğlu olduğunu Devletşah, 1487 yılında tamamladığı &quot;Tazkirat al-Şuara&quot; (Ozanların Yaşam &Ouml;yk&uuml;leri) yapıtında yazmakta ve &ccedil;ocukluguna dair bazı bilgiler vermektedir. Ne varki bu bilgiler ciddi bir bi&ccedil;imde ele alınmamıştır. Hatta İsmaili yazarlar bile bu konuda dikkate değer bir araştırma yapmamış g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor; sadece onun bir İsmaili dai&#8217;si olduğunu s&ouml;ylemekle yetinmişlerdir&#8230;<br /> Şimdi, Şemseddin Tebrizi &uuml;zerinde &ouml;zetledigimiz g&ouml;r&uuml;şlerimizi nasıl kazandığımızı ve &ccedil;esitli kaynaklardan edindiğimiz bilgileri karşilaştırıp yorumlayarak, bu sonu&ccedil;lara nereden vardığımızı aşağıdaki araştırmamızda g&ouml;stermeye &ccedil;alisalim:<br /> 1. Şemseddin Tebrizi&#8217;yi &Ouml;nce Vilayetn&acirc;me&#8217;den Okuyalım<br /> Hacı Bektaş Veli Vilayetn&acirc;me&#8217;si ve Ahi Evren Menakıbn&acirc;me&#8217;sindeki Şemsi Tebriz&#8217;e ilişkin bilgilerin &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n Mevlevi kaynaklardan alındığı anlaşilıyor. Ancak &ccedil;ogu Menakıbn&acirc;me yazarlarının ve yazdıranların -Mevlevilerin yaptıkları gibi- g&uuml;ncel siyasetlerine uydurulmuştur. Yine de bazı tarihsel olayların yansıtılmasında farklılıklar bulunmaktadır. Mevlevi kaynaklarından alıntı olmasına rağmen bir doğru tarihlemeyi ve bir ilişkiyi g&ouml;steren &ouml;rnegi verelim:<br /> &quot;Molla Celaleddin&#8217;i, Şems-i Tebriz derviş yaptı. Nasıl derviş yaptığını anlatırsak, anlatacağımız şeyleri anlatmaya vakit kalmaz. İsteyen Molla&#8217;ya ait menakıpta (Mevlana ve &ccedil;evresini anlatan Ahmet Eflaki&#8217;nin Ariflerin Menkıbeleri s&ouml;zkonusu ediliyor. İ.K.) bulabilir. Molla (Mevlana) derviş olunca şehrin b&uuml;t&uuml;n bilginleri, Selim Han-ı Gazi oğlu (?) Kılı&ccedil;arslan oğlu Sultan Aliy&uuml;ddin Keyhusrev&#8217;e gidip, bir derviş geldi dediler, ne yaptıysa yaptı, Molla Celaleddin&#8217;i bizden ayırdı. Emret bize katılsın. Padişah, o dedi, bunca kitap okumuş, bunca bilgili bir er, erenlerden biri gelmiş onu derviş yapmış, o da dervişlere katılmış, şimdi ben gel, d&ouml;n onlara katılma diyemem, bu doğru değil, ben diyemem. Bilginler, padişahın bu s&ouml;z&uuml;ne &ccedil;ok incindiler. Yanından &ccedil;iktilar, b&ouml;yle zalim bir padişahın yanında oturmamız caiz değildir, dediler. Hepsi birden, bir perşembe g&uuml;n&uuml; Konya&#8217;dan &ccedil;ikip Arabistan&#8217;a doğru yola koyuldular&#8230;&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli &quot;Vilayetn&acirc;me&quot;. İstanbul 1990: 49, 91-97, 116) <br /> 1244 yılının Ekim ayı i&ccedil;inde Konya&#8217;da Mevlana ile buluşmuş. G&ouml;lpınarlı&#8217;nın yaptığı hesaba g&ouml;re, &quot;bu ilk gelişinde Konya&#8217;da 15 ay yirmi beş g&uuml;n, g&uuml;n hesabıyla da d&ouml;rty&uuml;z altmış sekiz g&uuml;n oturmuştur ki gidişi 1246 Şubat&#8217;ının 15. g&uuml;n&uuml;ne rastlamaktadır.&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin. İstanbul 1985: 67, 77; Vilayetn&acirc;me incelemesinde, s. 116) A. G&ouml;lpınarlı her ne kadar, &quot;Sel&ccedil;uk soyunda, Sultan Alaaddin Keyhusrev İbni Kılıcarslan İbni Selim Şah-ı Gazi yoktur&quot; diyorsa da, Konyalı bilginlerin huzuruna &ccedil;iktigi sultan, yanlış kayda ge&ccedil;irilmiş Alaaddin oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev&#8217;den (1237-1245) başkası değildir. Mevlana&#8217;yı Şemseddin&#8217;e aşirı bağlılığından &ouml;t&uuml;r&uuml; ona şik&acirc;yet etmişlerdir. Gıyaseddin Keyhusrev 1245 yılı sonunda &ouml;ld&uuml;g&uuml;ne bakılırsa Şems-i Tebriz bir yıl i&ccedil;inde Mevlana&#8217;yı, t&uuml;m zahiri inan&ccedil; ve bilgilerinden arındırarak batıniliğe &ccedil;evirmis ve onu derviş yapmıştır. Yine Vilayetn&acirc;me&#8217;ye (s. 50) g&ouml;re, s&ouml;zde kendilerini dinlemeyen Sultanı, zalim padişah olarak niteleyerek kenti terkeden Konya&#8217;nın b&uuml;y&uuml;k din bilginlerini, Denizli&#8217;den &quot;&uuml;&ccedil; adımda&quot; atlayarak &ouml;n&uuml;n&uuml; kesen ve onları Konya&#8217;ya d&ouml;nd&uuml;ren Ahi Evran olmuş. <br /> G&ouml;lpınarlı&#8217;nın Vilayetn&acirc;me&#8217;nin sonuna koyduğu (s. 91-97) Ahi Evren Menakıbn&acirc;mesi&#8217;nden alınan Şemsi Tebrizi&#8217;ye ilişkin b&ouml;l&uuml;mde, Molla H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın kendisinden bir Dede istediği ve Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bu isteğe karşi davranışı ş&ouml;yle anlatılmakta: <br /> &quot;Eğer derviş matlup (aranılan) edeydi biz kend&uuml;miz gitmek lazım gel&uuml;rdi, ancak mabeynimizde (kapımızda) otuzaltı bin halifemiz vardır, birini irsal ederiz (g&ouml;ndeririz)&#8217; dey&uuml; buyurdılar. D&ouml;n&uuml;p etrafına nazar eyley&uuml;p,&#8217;kangınız giders&uuml;z?&#8217; dey&uuml; nutuk buyurdılar. C&uuml;mlesi s&uuml;kuta vardı. Şems-i Tebrizi yerinden durup, &#8216;Erenler Şahı ben giderim&#8217; dedi. Hazreti H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın m&uuml;barek nutkından &ouml;yle bir &ccedil;ikti ki, &#8216;benlik ile meydane geld&uuml;n, baş ile git başsız gel&#8217; dedi. Derhal Şemsi Tebrizi Hazreti H&uuml;nk&acirc;r&#8217;ın elini &ouml;p&uuml;p yola revan oldu&#8230;&quot;<br /> Daha &ouml;nce bizim de kabul etmiş olduğumuz, yani &quot;Şemsi Tebrizi&#8217;yi Mevlana&#8217;ya g&ouml;nderen Hacı Bektaş&#8217;tır&quot; varsayımı doğru olamaz. Yukarıdaki paragrafta belirtildiği bi&ccedil;imde Şemsi Tebrizi, Hacı Bektaş&#8217;ın otuzaltıbin halifesinden biri değildir; tam tersine Hacı Bektaş Veli bir batıni daisi olarak, kendisinden en az otuz yaş b&uuml;y&uuml;k ve baş Dai ya da Huccet olan Şemsi Tebrizi&#8217;ye bağlıdır. Şems yeri geldiğinde geniş&ccedil;e a&ccedil;ıklayacağımız &uuml;zere Alamut tarafından g&ouml;revlendirilmiştir; İsmaili dava i&ccedil;in Rum&#8217;da bulunmaktadır. &quot;Baş ile git başsız gel&quot; ilkesi İsmaili &ouml;gretisinde, bir g&ouml;revi yerine getirmeyi &uuml;stlenen dai&#8217;ler ve fedai&#8217;lere verilen buyruktan başkası değildir; onlar başlarını kaybetme pahasına işlerini başarmak zorundadırlar. Nitekim yine aynı Menakıbn&acirc;me&#8217;ye (s.95) g&ouml;re; katledilen Şems kafası koltuğunun altında semah d&ouml;nerek Hacı Bektaş derg&acirc;hının kapısı &ouml;n&uuml;nde g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Hacı Bektaş Veli de ona, &quot;başinı al, var, makamın Tebriz memleketinde olsun, seni isteyen anda arsın bulsun; durma tiz git&quot; der. Biz bu s&ouml;ylemi de, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin Şems&#8217;in kafasının kesildiği haberini, Tebriz&#8217;deki İsmaili dai&#8217;si aracılığıyla Alamut&#8217;a bildirmesi olarak değerlendiriyoruz. </p>
<p> 2. Mevlevi Kaynaklarında Şemsi Tebrizi <br /> A. G&ouml;lpınarlı&#8217;nın Eflaki&#8217;nin Ariflerin Menkıbeleri ve Sultan Veled&#8217;in İbtidan&acirc;me&#8217;sinden verdiği bilginlerin ve Mevlana m&uuml;ritlerinin ilk başkaldırma olaylarına ilişkin &ouml;rneklerde Sultan&#8217;a şik&acirc;yet g&ouml;r&uuml;lmediği gibi, Eflaki&#8217;de tarihsel yanılgılar kadar isim yanlışları da s&ouml;zkonusudur. &Ouml;rnegin, Sadreddin meclisinde Mevlana&#8217;nın Şems&#8217;in yanını başk&ouml;şe olarak niteleyip oturtmasına bilginlerin tepkisi olayı Celaleddin Karatay&#8217;ın yaptırdığı medresesinin a&ccedil;ılışında ge&ccedil;mekte. &Uuml;stelik bilginleri kızdıran bu olay g&uuml;ya Şems-i Tebriz&#8217;in Konya&#8217;da tanınmasına neden olmuş. (Ariflerin Menkıbeleri&#8217;nden aktaran A. G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celadeddin. İstanbul 1985: 74-75) Oysa Konya&#8217;daki Celaleddin Karatay Medresesi&#8217;nin 1251-1252 yılları arasında, Şems-i Tebriz&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden d&ouml;rt-beş yıl sonra yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca bir g&ouml;z tanığı olarak Sultan Veled&#8217;in İbtidan&acirc;me&#8217;sinde yazılı olanlar, bırakınız bilginlerin-m&uuml;ritlerin Konya&#8217;yı terketme niyetlerini, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;mle tehdit edildiğini g&ouml;stermektedir:<br /> &quot;(Mevlana&#8217;yı) hepsi de kınamaya koyuldu. Ger&ccedil;ekten haberleri olmayan ve bir s&uuml;r&uuml;ye benzeyen o m&uuml;ritler birbirlerine, neden şeyhimiz onun (Şems) gibi birine kapılsın da bizden y&uuml;z &ccedil;evirsin. Hepimiz kişizadeyiz, &uuml;n&uuml;m&uuml;z var&#8230; Mevlana bizim y&uuml;z&uuml;m&uuml;zden tanındı. Dostu sevindi, d&uuml;şmanı kahroldu. Bu b&ouml;yleyken, kim oluyor bu Şemseddin ki şeyhimiz ona kapıldı, y&uuml;z&uuml;m&uuml;ze bile bakmıyor. Artık y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;remez olduk. B&uuml;y&uuml;c&uuml; m&uuml;d&uuml;r nedir? Sihirle kendini şeyhe sevdirdi, şeyhi meftun etti. Ne aslı belli, ne nesli. Nereli olduğunu bile layıkiyle bilmiyoruz. Halk vaazdan mahrum kaldı, kutlu talihimiz d&ouml;nd&uuml; diyorlardı. Bazan Şemseddin&#8217;i g&ouml;rd&uuml;k&ccedil;e kılı&ccedil;larına el atıyorlar, y&uuml;z&uuml;ne karşi ona s&ouml;v&uuml;yorlardı. Hepsi Şems&#8217;in Konya&#8217;dan gitmesini yahut da &ouml;lmesini istiyordu.&quot;<br /> &quot;İntihan&acirc;me&#8217;de de Şems&#8217;in Mevlana ile buluşmasını anlattıktan sonra (Sultan Veled); &#8216;halk o sadakatı, o vefayı o coşkunluğu, o şevki ve o sevgiyi g&ouml;r&uuml;nce hasede d&uuml;şt&uuml;, herkes kınamaya koyuldu. Şeyhler, b&uuml;y&uuml;kler, y&uuml;ce kişiler, bu adam ne bi&ccedil;im adamdır ki Mevlana&#8217;yı bu hale getirdi&#8230; diye apa&ccedil;ık ve topluluk i&ccedil;inde s&ouml;ylenmeye başladılar&#8217; diye anlatıyor.&quot; (İbtidan&acirc;me ve İntihan&acirc;me&#8217;den aktaran Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin, s.76-77)<br /> Ahmet Eflaki&#8217;nin Ariflerin Menkıbeleri ve diğer bazı Mevlevi yapıtlarında Şemsi Tebrizi&#8217;nin yaşamı, yetişmesi &uuml;zerinde saklı bilgiler ve onun batıni (İsmaili) Dai&#8217;liğine ilişkin ipu&ccedil;ları vardır. Onları &ouml;zetle aşağıda sergilemeye &ccedil;alisacagiz<br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, &quot;Şems, Konya&#8217;ya gelmeden &ouml;nce ne yapıyordu, neredeydi?&quot; diye soruyla başlıyor onu tanıtmaya: <br /> &quot;Bu hususta Makalat&#8217;ından bazı bilgiler ediniyoruz. Pek &ccedil;ok yer gezdiği ve bir yerde azıcık tanınır tanınmaz oradan g&ouml;&ccedil;t&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in kendisine U&ccedil;an Şems (Şems-i Perende) dedikleri gibi, olgunluğu nedeniyle Kamil-i Tebrizi de derlermiş (Eflaki 154, b; 160, 160, b). Bu ikinci lakab, Makalat&#8217;ta da (Fatih n&uuml;sha. 41. b) bulunmaktadır.&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, Mevlana Celaleddin. İstanbul 1985: 66) <br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin &ouml;b&uuml;r adının Muhammed olduğunu &ouml;greniyoruz: Bir g&ouml;n&uuml;l adamı olan Kutbeddin İbrahim bir g&uuml;n Konya&#8217;da Pazar yerinde Şems ile karşilaşir ve &quot;Tanrı&#8217;dan başka Tanrı yoktur ve Şemseddin Tanrı&#8217;nın el&ccedil;isidir (Lailahe illa-llah Şems&uuml;ddin Rasul-Allah)&quot; diyerek diliyle şehadet getirir. Bunu duyan halk onun &ccedil;evresini sarar ve i&ccedil;lerinden biri de onu d&ouml;vmeğe başlamaz mı? Hemen Şemseddin araya girip, &ouml;yle bir feryad koparır ki, saldırgan oracıkta d&uuml;ş&uuml;p &ouml;l&uuml;r. Bunun &uuml;zerine Şemseddin Kutbeddin&#8217;in elini tutarak bir k&ouml;şeye &ccedil;ekip, ona: &quot;Benim de adım Muhammed&#8217;dir; ama senin, Muhammed Tanrı&#8217;nın el&ccedil;isidir demekliğin lazımdı. Halk damgasız altını tanımaz&quot; demiş. (Ahmet Eflaki, (&Ccedil;eviren: Tahsin Yazıcıoğlu): Ariflerin Menkıbeleri II. İstanbul !9.. s. 69, prf.30) <br /> G&ouml;lpınarlı&#8217;nın, Eflaki&#8217;nin anlattıkları ve Şemseddin&#8217;in Makalat&#8217;ından derlediği bilgileri &ouml;zetle ş&ouml;yle verebiliriz: <br /> &quot;Şemseddin Erzurum&#8217;da bir s&uuml;re &ouml;gretmenlik yapmıştır. Kendi Makalat&#8217;ında bir &ouml;grenciye &uuml;&ccedil; ay i&ccedil;inde Kuran okumayı &ouml;grettigi ve hatta &ouml;gretmenligi sırasında &ccedil;ocuklara kızıp onları falakaya yatırdığı da yazılıdır. Eflaki Şems ile ilgili pek &ccedil;ok bilgiyi bu Makalat&#8217;tan almış bulunmaktadır. Şems, nereye gelirse orada Kervansaraylara konmaktadır. Bu Kervansaraylarda, bir Kalenderi dervişi gibi kalırken ne tekkelere ne de medreselere uğrardı. Niye tekkeye gitmediğini soranlara: &#8216;Bizde o g&uuml;&ccedil; ve kudret yok ki, derdi; kendimi tekkeye layık bulmuyorum. Tekke pişip olgunlaşmak, yetişip gelişmek kaydında olanlar i&ccedil;in yapılmıştır. Ben onlardan değilim.&#8217; O zaman Medreseye neden gelmediği sorulduğunda: &#8216;Tartışmalara girişecek adam değilim ben. Lafza g&ouml;re mealen mana versem bahsedemem (Her s&ouml;z&uuml;n dışsal anlamını versem, benim işim değil yapamam. İ.K.). Kendi dilimce tartışmalara girişsem g&uuml;lerler, k&acirc;fir derler (Hal diliyle konuşsam, batıni yorumlara (tevil) girsem anlamazlar ve bana dinsiz derler, anlamında İ.K.). Ben garibim, garibin yeri kervensaraydır&#8217; diyordu Şemseddin.&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin. İstanbul 1985: 67) <br /> G&ouml;lpınarlı, Makalat&#8217;ta anlatılanlara dayanarak, onun bir sohbet arkadaşi aramak i&ccedil;in Tebriz&#8217;den ayrıldığını; Mevlana ile buluşuncaya kadar g&ouml;r&uuml;ş&uuml;p konuştuğu kimselerin hi&ccedil;birine kapılmadığını, hepsine yukarıdan baktığını d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yor. Ger&ccedil;ekte, Şemseddin bir yabancı olarak ve Kalenderi kılığında gizlenerek dolaşmasının nedenleri vardı. Mevlana&#8217;ya ulaşması ve onu tasavvufa y&ouml;nlendirmesi g&ouml;revini y&uuml;klenmişti. Zamanı geldiğinde ise kendisini İsmaililiğe davet edecekti. Zaten Mevlana aşağıda g&ouml;r&uuml;leceği gibi ona &lsquo;davet&ccedil;i&#8217;, yani Dai demekteydi. <br /> Sel&ccedil;uklu Sultanı Keyhusrev&#8217;in (1237-1245) her taşin altında bir Babai aradığı, yani Batıni inan&ccedil;lı T&uuml;rkmenlerin şiddetle koğuşturulduğu, yakalananların başlarını u&ccedil;urulduğu yıllardı. &Ouml;b&uuml;r yandan İran&#8217;ı, Horasan ve Azerbaycan&#8217;ı ezip ge&ccedil;miş olan Mogollar, &ouml;nlerinden ka&ccedil;an Harezmilerin peşinden Doğu Anadolu&#8217;ya girmiş durumdaydılar. Adı ge&ccedil;en b&ouml;lgelerde sadece Alamut Nizarileri (İsmaililer), &ccedil;esitli anlaşma ve savunma y&ouml;ntemleriyle Mogolların kıyımlarından şimdilik kurtulmuş durumdaydılar. İşte b&ouml;yle bir zamanda Nizari İsmailileri eski Kuhistan valisi / muhtaşim (1224-1226) Şemseddin Muhammed, Alamut tarafından b&uuml;y&uuml;k davet&ccedil;i (Dai al-Duat) olarak Rum&#8217;da (Anadolu&#8217;da) g&ouml;revlendirilmişti. Kendisi olasılıkla 1227-30 yıllarından 1240&#8217;lara kadar, İsmaili dava&#8217;yı yayma g&ouml;revini b&uuml;y&uuml;k başarıyla y&ouml;netip, etkinliklerini Badakhshan&#8217;dan Kashmir &uuml;zerinden, Pencap ve Sind&#8217;den, Mutan&#8217;la Gucerat&#8217;a kadar, merkezler kurarak d&uuml;zene sokmuştu. <br /> Kısacası Şemseddin Tebrizi ve Mevlana buluşması olarak İslam mistisizmi (tasavvuf) tarihine ge&ccedil;en olay, olağan İsmaili Dava (misyonerlik) siyasetinden başkası değildi. Dai&#8217;lerin dolaştığı yerlerde en tanınmış S&uuml;nni (ortodoks İslam) din adamları, ozanları, kadıları, m&uuml;tefessirleri (Kuran yorumcuları) ile buluşup, a&ccedil;ık tartışmalara girmesi ve onları altetmesi en başta gelen g&ouml;revleriydi. &Ccedil;ok kez de kendi din bilginlerini altederek, onları inan&ccedil;larına &ccedil;evirme korkusu duyan topluluklar bu kişileri kentlerinden kovmuş ya da ortadan kaldırmışlardır.1<br /> Bizim d&uuml;ş&uuml;ncemize g&ouml;re, Alamut baş dai&#8217;lerinden Şemseddin Muhammed Tebrizi ilk &ouml;nce, dostu ve kendi yetiştirmesi (&ouml;grencisi), dai meslekdaşi; otuzbeş yaşlarında bulunan Hacı Bektaş&#8217;a uğraması gerekiyordu. Hacı Bektaş ise o yıllarda, durmadan yer değiştirmekte ve Baba Resul&#8217;un sağ kalmış halifeleriyle buluşup g&ouml;r&uuml;şerek birlik sağlamaya, Sulucakarah&uuml;y&uuml;k derg&acirc;hının temellerini atmaya &ccedil;alisiyordu. <br /> Şemseddin Tebrizi, ısrarlara rağmen &ouml;gretmenlik yaptığı Erzurum&#8217;dan hemen ayrılmış olduğu anlaşilıyor. O, ne burada ne de diğer Rum (Anadolu) kentlerinde, G&ouml;lpınarlı&#8217;nın farkına vardığı, ama s&ouml;yleyemediği davet&ccedil;iliğini &ouml;ne &ccedil;ikarmisti. Şemsi Tebrizi, d&ouml;neminde Rum&#8217;un en b&uuml;y&uuml;k bilgini, bilgesi ve şairi, aynı zamanda Emirlerin ve Sultanların g&ouml;zdesi Mevlana Celadeddin&#8217;i hedef se&ccedil;miş bulunuyordu. </p>
<p> 1 Nasır Husrev (&ouml;km. 1080) ve Hasan Sabbah (&ouml;lm. 1124) buna en &ouml;nemli &ouml;rneklerdir. Bu b&uuml;y&uuml;k dailer uzun gezileri sırasında benzer olaylar yaşamışlardır. &Ouml;rnegin Hasan Sabbah 1060&#8217;lı yıllarda Kahire&#8217;ye Fatımi İmamıyla g&ouml;r&uuml;ş&uuml;p, ondan el almaya giderken Meyyaferakin (Silvan) kadısı ve bilginlerini teolojik bilgileriyle altedip, onları İmam&#8217;ı tanımaya &ccedil;agirinca, onu hemen kentten s&uuml;rg&uuml;n etmişlerdi. </p>
<p> 2.1 Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;nin Konya&#8217;ya gelişi, İzlediği Yol ve Amacı<br /> Şemseddin Tebrizi b&uuml;y&uuml;k olasılıkla, Mogol hanı Baycu&#8217;nun 1242 yılını 43&#8217;e bağlayan kış Erzurum&#8217;u kuşatmasından &ouml;nce ayrılmıştı. Mogollar, mevsimin koşulları altında &ccedil;ok g&uuml;&ccedil; olacak bir kuşatma yapmaksızın bu kenti almayı başarmış. B&ouml;ylelikle, Anadolu&#8217;nun anahtarını ele ge&ccedil;irerek, baharda Rum &uuml;lkesini işgale başlamışlardı. Sel&ccedil;uklu Sultanı Keyhusrev komşu prensliklerden yardım istemiş ve birliklerin Sivas&#8217;ta buluşması kararlaştırılmıştı. Ancak Sultan onları beklemeden Erzincan eyaletindeki K&ouml;se Dağı boğazında Baycu Hanı karşiladı. 26 Haziran 1243 g&uuml;n&uuml; akşamı olduğunda artık Sel&ccedil;uklu ordusu diye birşey kalmamıştı. Sultan Tokat&#8217;taki hazinesini alıp Ankara&#8217;ya ka&ccedil;tı. Aynı yıl i&ccedil;inde Mogollar Sivas&#8217;ı kolayca ele ge&ccedil;irmiş, ancak Kayseri&#8217;de Ahilerin ve T&uuml;rkmenlerin b&uuml;y&uuml;k direnişiyle karşilaştıklarından epeyce zorlanmışlar; kenti elege&ccedil;irince b&uuml;y&uuml;k katliam ve ve yağma yapmışlardı. (Claude Cahen, &Ccedil;ev.Yıldız Moran: Osmanlılardan &Ouml;nce Anadolu&#8217;da T&uuml;rkler. İstanbul 1984: 144-145.) B&uuml;y&uuml;k olasılıkla Şemseddin, bu direniş sırasında Hacı Bektaş&#8217;la birlikte Kayseri&#8217;deydi ve canını kurtaran ahi şeyhi olarak tanınanlardan biriydi. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, eski bir İsmaili kale komutanı-Kuhistan muhtaşim&#8217;i-, Sistanlıları yenmiş b&uuml;y&uuml;k bir savaş&ccedil;i olarak Şemseddin Muhammed, Kayseri kentinin savunma ve direnişinde taktik g&ouml;revler de yapmış olabilir. Hele Eflaki&#8217;de onun savaş&ccedil;ilığını belirleyen bir ifade varki, bu da d&uuml;ş&uuml;ncemizi destekleyebilir: <br /> &quot;Kalbi uyanık b&uuml;y&uuml;kler Mevlana Şems-i Tebrizi&#8217;ye, &lsquo;Seyfullah&#8217; (Tanrı&#8217;nın kılıcı) derlerdi; &ccedil;&uuml;nk&uuml; o kimden incinse, ya onu &ouml;ld&uuml;r&uuml;r ya da onun ruhunda derin yaralar a&ccedil;ardı&#8230;&quot; ( Ahmet Eflaki, &Ccedil;ev.: Tahsin Yazıcıoğlu: Ariflerin Menkıbeleri II, s.70, prf.34)<br /> Konya&#8217;ya giderken Aksaray&#8217;da hakaret edilmeye d&ouml;v&uuml;lmeye hatta &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmeye &ccedil;alisilmasi, sadece mescitte yatmak istemesi y&uuml;z&uuml;nden olamaz. Ama, onun batıni ya da ahi dervişi tavrıyla, Konya Sultanlığı&#8217;nı bir s&uuml;re sonra Rum eyaletine &ccedil;evirmis Mogol y&ouml;netimi karşitı olmasına bağlanabilir. Bu olayı Eflaki ş&ouml;yle anlatıyor:<br /> &quot;Mevlana Şemseddin Hazretleri, diyor, birg&uuml;n Kayseri&#8217;den Aksaraya geldi ve bir mescitte konakladı. Yatsı namazından sonra m&uuml;ezzin şiddetle: &lsquo;Mescitten git, başka yerde konakla&#8217; dedi. Mevlana Şems: &#8216;Beni mazur g&ouml;r, garip bir adamım, başka bir şey istemiyorum. Bırak beni şurada rahat edeyim&#8217; dedi. M&uuml;ezzin aşirı derecedeki terbiyesizliği ve kapalı g&ouml;zl&uuml;l&uuml;ğ&uuml; y&uuml;z&uuml;nden saygısızlıkta bulundu, &ccedil;ok şiddet g&ouml;sterdi. Şemseddin de ona: &lsquo;Dilin şişsin&#8217; dedi. Hemen m&uuml;ezzinin dili şişti. Şemseddin de mescitten &ccedil;ikip Konya&#8217;ya gitti. Mescidin imamı geldi ve m&uuml;eezzini can&ccedil;ekişir halde buldu.&quot; (Ahmet Eflaki: Ariflerin Menkıbeleri II, s.65, prf.16) <br /> Eski savaş&ccedil;i, şimdi Kalenderi ya da ahi dervişi kılığındaki batıni sufi Şemseddin, m&uuml;ezzinin saldırısına hi&ccedil; papu&ccedil; bırakır mıydı? Kerametle filan değil, adamı bir g&uuml;zel pataklayıp &lsquo;dilini-dudağını şişirerek&#8217; Aksaray&#8217;dan ayrılıyor. Şemseddin artık Konya&#8217;nın yolunu tutacak ve Mevlana ile buluşup, onu &lsquo;hayıra-g&uuml;zelliğe davet edecekti&#8217;. Şems Konya&#8217;ya geldiği 1244 yılında altmış yaşlarında, Mevlana ise kırk yaşin altında bulunuyordu.2 <br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Şems&#8217;in Konya&#8217;ya geliş tarihinin, Makalat&#8217;ta şu şekilde kayıtlı olduğunu s&ouml;yl&uuml;yor:<br /> &quot;Tanrı bereketini daim etsin, Tebrizli Şemseddin&#8217;in gelişi, altıy&uuml;z kırkiki cumadelahırasının yirmialtıncı Cumartesi sabahıdır, yani 23 Ekim 1244 tarihidir&quot;. <br /> G&ouml;lpınarlı arkasından, &quot;Eflaki, bu tarihi de aynı kitaptan almıştır. Ş&uuml;phe yok ki bu kayıt, ya Mevlana tarafından yazılmış, yahut yazdırılmıştır&quot; diye kesin saptamasını koymaktadır. (A.G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin, s.67) <br /> Mevlana gerek mektuplarını ve gerekse şiirlerini H&uuml;samettin &Ccedil;elebi&#8217;ye yazdırdığına g&ouml;re, bu tarih doğru olmalıdır. Ancak aynı Mevlevi &ccedil;evre tarafından yazılmış Şemseddin&#8217;in Makalat&#8217;ında, onun Konya &ouml;ncesi yaşamı, &ccedil;ocuklugu ve gen&ccedil;liği, hatta ana-babası hakkında ya hi&ccedil; ya da yetersiz hatta uyduruk bilgiler bulunması nasıl a&ccedil;ıklanır? Bize g&ouml;re o, kesinlikle babasının ve ailesinin kim olduğunu saklamıştı. Onun bir batıni İsmaili Dai&#8217;si olduğunu belki sadece Mevlana biliyordu. </p>
<p> 2 Buna karşilık, Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, aynı kitapta onun 1207&#8217;de doğduğunu yazmasına rağmen, buluştuklarında Mevlana&#8217;nın elli yaşinı aşmış, Şems&#8217;in ise altmışında olduğunu s&ouml;ylemektedir (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s.42, 68).</p>
<p> 2.2 Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Okuduğu Bilimler, Hocası ve Konya&#8217;daki Son Durumu <br /> Ahmet Eflaki, Şemseddin&#8217;e dair bilgileri, daha &ouml;nce yazılmış olan Şemseddin Tebrizi Makalat&#8217;ından, Mevlana ve oğlu Veled &Ccedil;elebi&#8217;nin, halifesi H&uuml;sameddin&#8217;in yapıtları ve de onlardan gelen s&ouml;zl&uuml; rivayetlerden derlemiştir. Bu nedenle onun yaşamının, başta Konya olmak &uuml;zere, Erzurum, Kayseri ve Sivas gibi bazı Rum (Anadolu) kentleri ile Halep, Şam ve Bağdad vb. Suriye-Irak kentlerinde ge&ccedil;en sadece 3-4 yıllık kesiti verilmektedir. Yine de yaşamının &ouml;nceki d&ouml;nemlerine ilişkin ipu&ccedil;larına rastlayabiliyoruz. Şimdi bu ipu&ccedil;larından kendisini ilk yetiştiren Şeyhinin adını, &ouml;gretimini ve okuduğu bilimleri &ouml;grenelim: <br /> &quot;Yine nakledilmiştir ki: Mevlana hazretleri: &lsquo;Şemseddin&#8217;imizin nefisleri eli altına almak konusunda, İsa&#8217;nin nefesi gibi m&uuml;barek bir nefesi vardı. Kimya ilminde eşi benzeri yoktu. Yıldızları davette, Riyaziyatta (sufi &ccedil;ileciliginde), ilahiyatta (din biliminde), hikemiyatta (felsefede, bilgelikte), n&uuml;cum bilgisi (yıldızlardan geleceği okuma, astroloji), mantık, hilafiyatta (karşit g&ouml;r&uuml;ş &uuml;retmede, fikir tartışmasında) ve narincatta onun i&ccedil;in; &lsquo;afak ve enf&uuml;ste (nesnel ve &ouml;znellikte) onun gibi bir kişi yoktur&#8217; s&ouml;z&uuml;n&uuml; s&ouml;ylerler. Fakat Tanrı erlerinin sohbetine eriştikten sonra hepsini defterden sildi. Akli ve nakli ilimlerden sıyrıldı; tecrit (Tanrı&#8217;ya y&ouml;nelme, soyutlama), tefrit (herşeyi Tanrı varlığında g&ouml;rme, panteizm, vahdet-i mevcut), tevhit (birlik, vahdet-i v&uuml;cut) alemini se&ccedil;ti,&quot; buyurdu. (A. Eflaki, agy. s.66, prf.18) <br /> &quot;Sultan Veled buyurdu ki: Bir g&uuml;n Mevlana Şemseddin-i Tebrizi babama diyordu ki: &lsquo;Benim, Tebriz&#8217;de Ebu Bekir adında bir şeyhim vardı. B&uuml;t&uuml;n velilikleri ondan aldım, fakat bende şeyhimin ve kimsenin g&ouml;rmediği bir şey vardı. O şeyi, şimdi Hudavendigarım Mevlana g&ouml;rd&uuml;.&quot; (A. Eflaki, agy. s.66, prf.81) <br /> &quot;Yine bir g&uuml;n Şemseddin hazretleri babama ş&ouml;yle anlattı: &lsquo;Ben &ccedil;ocuktum; Tanrı&#8217;yı ve meleği g&ouml;r&uuml;yor, y&uuml;ksek ve al&ccedil;ak d&uuml;nyanın gayıplarını m&uuml;şahade ediyor b&uuml;t&uuml;n insanların bunları g&ouml;rd&uuml;klerini zannediyordum. Fakat sonunda g&ouml;rmedikleri anlaşildı. Şeyh Ebu Bekir beni, onları s&ouml;ylemekten alıkoyuyordu.&#8217; Babam buyurdu ki: &lsquo;Bu, bizim Şemseddin&#8217;e taat ve riyazat sebebiyle değil, ezelden verilmiştir. Nitekim İsa&#8217;ya de beşikte verildi&#8230;&quot; (A. Eflaki, agy. s.66, prf.82)<br /> Eğer Şemseddin, Abbasi halifesine bağlanarak S&uuml;nniliği se&ccedil;miş olan Nev-M&uuml;s&uuml;lman (yeni M&uuml;sl&uuml;man) lakaplı Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n (&ouml;lm. 1221) oğlu ise -ki biz &ouml;yle olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz-, olasılıkla o, babası tarafından Tebrizli Şeyh Ebu Bekir&#8217;e Alamut&#8217;tan uzaklaştırılmak &uuml;zere teslim edilmişti. Daha prenslik d&ouml;neminde S&uuml;nni eğilimler g&ouml;stermeye başlamış olan Hasan III, belki de Alamut İmamı se&ccedil;ildiği 1210 yılından birka&ccedil; yıl &ouml;nce Tebriz&#8217;e getirmişti onu. Şeyh Ebu Bekir&#8217;den İslam şeriatını &ouml;grenecek, arkasından babasının &lsquo;Yeni M&uuml;sl&uuml;man Hasan&#8217; olarak bağlandığı Abbasi halifesinin başkentine gidip Medrese tahsili yapması gerekecekti. Ama anlaşilıyor ki, Şemseddin Ebu Bekir&#8217;e gizlice teslim edildiğinde 20&#8217;sini ge&ccedil;miş olmalıdır ve de dedesi Muhammed II (1166-1210) zamanında yeterince batıni eğitimi almıştı. Gen&ccedil; Şemseddin&#8217;in yukarıda verdiğimiz, şeyhine anlattıkları, batıni inancın somutlaştığı bir durumdur. Şeyh Ebu Bekir onun bu s&ouml;ylediklerine engel olması, bunları unutması i&ccedil;indi. Bir s&uuml;re sonra Şemseddin&#8217;in, Şeyh Ebu Bekir Sele-baf&#8217;ı (sepet &ouml;r&uuml;c&uuml;), &quot;ona kahrederek bırakıp gittiğini&quot; Makalat&#8217;ından &ouml;greniyoruz. <br /> Mevlana Celaleddin, her ne kadar &quot;Şemseddin&#8217;e bu taat (ibadetler) ve riyazat (&ccedil;ileci eğitim) sebebiyle değil, ezelden (doğuştan ya da ruhsal alemde) verilmiştir&quot; diyorsa da, ger&ccedil;ekte yukarıda anlatılan &ouml;gretiminin b&uuml;y&uuml;k kısmını Alamut&#8217;ta almış bulunuyordu. Babasının Alamut&#8217;un başinda bulunduğu yıllar i&ccedil;inde Bağdad&#8217;da, bir Alamut prensi olarak değil, fakat herhalde S&uuml;nni Şeyh Ebu Bekir&#8217;in bir &ouml;grencisi olarak Tebrizli Şemseddin adıyla &ouml;gretimini s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor olmalıydı. Bu durum, Hasan III&#8217;&uuml;n kendisinden sonra, Alamut&#8217;ta S&uuml;nnileştirme siyasetini s&uuml;rd&uuml;rmesi i&ccedil;in oğlunu gizli olarak hazırladığı anlamına gelmektedir. Ama, Hasan III&#8217;&uuml;n siyasetinin tersi gelişti; Alamut&#8217;un başinda bulunduğu 11 yıl i&ccedil;inde, Şemseddin aldığı eğitimle zahiri değil, tam tersine ilk eğitimini g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; batıni y&ouml;n&uuml;yle gelişti. </p>
<p> 2.3 Mevlana Celaleddin Şemseddin Muhammed&#8217;i Nasıl G&ouml;r&uuml;yor?<br /> Sultan Veled, &lsquo;İbtida-n&acirc;me&#8217; adlı yapıtında Mevlana ile Şems&#8217;in buluşmasını Musa Peygamber&#8217;le Hızır&#8217;ın buluşmasına benzetmekte. Ona g&ouml;re Mevlana Musa&#8217;yı, Şems de Hızır&#8217;ı temsil ediyordu. Orada buluşmayı ş&ouml;yle anlatıyor:<br /> &quot;Şems&#8217;in y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;nce g&uuml;n gibi aydın sırlar ona a&ccedil;ıldı. G&ouml;r&uuml;lmemiş şeyleri g&ouml;rd&uuml;, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona &acirc;sik oldu, elden &ccedil;ikti. Yanında y&uuml;celikler al&ccedil;aklık bir oldu. Şems&#8217;i evine &ccedil;agirip, &lsquo;padişahım dedi, şu dervişi dinle. Evim sana layık değil, ama sana sadakatle &acirc;sikim ben. Kulun nesi varsa, eline ne ge&ccedil;erse hepsi efendisinindir. Bundan b&ouml;yle ev senin evin&#8230;&quot; <br /> &quot;Ansızın Şemseddin geldi, ona ulaştı. Mevlana&#8217;nın g&ouml;lgesi onun ışığında kayboldu. Aşk aleminin &ouml;tesinden defsiz, sazsız bir sestir erişti. Şems, ona maşuk halinden bahsetti. Bu suretle de Mevlana&#8217;nın sırrı g&ouml;kleri aştı. Şems dedi ki: &lsquo;Batın aleminde ilerisin, ama ben batının da batınıyım. Sırların sırrıyım, nurların nuruyum ben. Erenler, benim sırlarıma erişemez. Aşk yolumda perdedir benim. Diri sevgi tapımda &ouml;l&uuml;d&uuml;r&#8230;&#8217; Şems onu &ouml;yle şaşilacak bir aleme &ccedil;agirdi ki, o alemi ne bir T&uuml;rk r&uuml;yasında g&ouml;rd&uuml; ne de Arap. &Uuml;stad Şeyh (Mevlana), yeni bilgi beller hale geldi, her g&uuml;n huzurunda ders okuyordu. Sona erişmişti, işe yeni baştan başladı. Kendisine uyuluyordu, bu sefer o Şems&#8217;e uydu. Yokluk bilgisinde olgundu, fakat Şems&#8217;in ona g&ouml;sterdiği bilgi, yepyeni bilgiydi&#8230; Şems onu da maşukluk cihanına davet etti. Mevlana da onun cinsindendi, ona ulaştı; can yoluyla canlar canına kavuştu. Şems-i Tebriz, o tabiatı kan d&ouml;k&uuml;c&uuml;l&uuml;k olan er, yol g&ouml;sterici oldu.&quot; (İbtida-N&acirc;me, s. 42, 197,198&#8217;den aktaran A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 71-72) <br /> &quot;Ben batının da batınıyım&quot;, &quot;Şems onu şaşilacak bir aleme &ccedil;agirdi&quot; ve &quot;can yoluyla canlar canına kavuştu&quot; ve &quot;yolg&ouml;sterici oldu&quot; gibi c&uuml;mleler, Şems&#8217;in Mevlana&#8217;yı &ccedil;agirdigi şaşilacak alem olan İsmaili batıniliğinin s&ouml;ylemleridir. Hatta mecazi-tasavvufi anlamda kullanılmış olsa bile, &quot;o tabiatı kan d&ouml;k&uuml;c&uuml;l&uuml;k olan er&quot; nitelemesi, Sultan Veled&#8217;in Şems&#8217;in savaş&ccedil;ilığını bildiğini g&ouml;steriyor. <br /> Henry Corbin&#8217;in &quot;Huccet rol&uuml; &uuml;stlenmis Şemsi Tebrizi&quot; tanımlamasından hareket edersek, bu buluşmayı yine onun vurguladığı İsmaililikteki &lsquo;Batıni hacılığı&#8217;, simgesel olarak g&ouml;rebiliriz. H. Corbin&#8217;in aşağıdaki a&ccedil;ıklamasında &lsquo;Canlar canına kavuşmanın&#8217;, yani &lsquo;Batıni hacılığın&#8217; ne olduğunu, nasıl ger&ccedil;ekleştiğini g&ouml;relim: <br /> &quot;Bu batıni hacılığın tamamlanması, Can&#8217;ın Sina doruğuna ulaşması, Salman-ı Pak&#8217;ın, yani Huccet&#8217;in durumunun mistik uygulanmasıdır: &#8216;Can&#8217;ın arzusu, canlar canı&#8217;na ya da can-ı can&#8217;a (a l&#8217;Ame de l&#8217;ame) ulaşmak.3 Bu canlar canı, yani İmam, Aşkın Sina zirvesindeki zeytin ağacından hilaldır. Mademki Sina dağı, onun varoluşunun Sina&#8217;sıdır, &ouml;yleyse mistik can (ruh) bu aşktır. B&ouml;ylece, varoluşunun doruğunda (ya da kalbinde) keşfettiği, &ouml;l&uuml;ms&uuml;z sevgili olan İmam&#8217;dır. İmam ve onun Huccet&#8217;inin yaklaşimı &acirc;sik ile maşuğun, seven ile sevilenin i&ccedil;sel (batıni) diyaloğuna d&ouml;n&uuml;ş&uuml;r. Onun canının canı; yani bu bir ikinci kişiye, &#8216;ben senim&#8217;, &#8216;sen bensin&#8217; demektir.4 Canlar Canı&#8217;nın varlığında, Sina dağında Musa peygamber i&ccedil;in, &#8216;Onun varlığının Musa&#8217;sı&#8217;, yani onun birinci kişiliğindeki &#8216;Ben&#8217;i i&ccedil;in olduğu gibi sanki buhar olunup u&ccedil;ulur. Canlar canının i&ccedil;indeki bu seyir sırasında, can onunkiyle (evreni) seyre dalıp, onun makamında artık kendisi konuşmaktadır: Ego sum Deus (=Enelhak, Ben Tanrı&#8217;yım)&quot; (Henry Corbin: Histoire de la Philosophie Islamique. Paris 1986: 154) <br /> Mevlana&#8217;nın kavuştuğu, ona ulaşarak batıni hacı olduğu Şemseddin Muhammed i&ccedil;in, yazdığı şiirlerden bazı dizeleri G&ouml;lpınarlı&#8217;nın &ccedil;evirisiyle sunup, canlar canına neler dediğini g&ouml;relim: <br /> &#8230;<br /> Her seheri &ccedil;u ebr-i dey barem eşk ber deret<br /> Pak kunem be astin eşk zi astan-ı tu<br /> Maşrık u magrib er şevem er suy-ı asman revem<br /> Nist neşan-ı zidegi ta neresed nişan-ı tu<br /> Zahid-i kişveri budem sahib-i minberi budem<br /> Kerd kaza-yı dil mera &acirc;sik-ı kef zenan-ı tu <br /> (&#8230;Her seher &ccedil;agi, kış buludu gibi eşiğine g&ouml;zyaşları yağdırmada, yine o eşikteki nemi yenimle silip orayı yıkamada, arıtmadayım. Doğu olsam, batı kesilsem, g&ouml;klere &ccedil;iksam, senden bir nişane bulmadık&ccedil;a, dirilikten bir nişan bile yok bana. &Uuml;lkenin zahidiydim, minbere sahiptim. G&ouml;n&uuml;l kazası sana karşi ellerini &ccedil;irpan bir &acirc;sik haline getirdi beni.)<br /> &#8230;<br /> Ziberdest-i ediban minişestem<br /> &Ccedil;u didem lovh-ı pişani-i sakıy<br /> Şodem mest-u kalemhara şikestem<br /> Cemal-i yar şod kıble-y nemazem<br /> Zi reşk-i eşk-i u şod ab-ı destem<br /> Mebadem ser eger cuz tu serem hest<br /> Bisuzan hestiyem ger bi tu hestem<br /> Tuyi mabud der kabe-v kuniştem<br /> Tuyi maksud ez bala vu pestem<br /> &Ccedil;u didem nan-ı tu bes sir-&ccedil;esmem<br /> &Ccedil;u hordem ab-ı tu zin cuy cestem<br /> Heman erzed kesi ki miperested<br /> Zihi men ki mer ura meperestem<br /> (&#8230;ediplerin &uuml;st yanına otururdum. Sakinin alın levhini, y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;nce sarhoş oldum, kalemleri kırdım. Gayret g&ouml;zyaşlarıyla abdest aldım da namazımda kıblem sevgilinin y&uuml;z&uuml; oldu. Senden başka başim varsa yokolsun. Sensiz yaşarsam yak varlığımı. Kabe&#8217;de de mabudum sensin kilisede de. Yukarıdan da maksadım sensin, aşağıdan da. Ekmeğini g&ouml;rd&uuml;m, artık g&ouml;z&uuml;m yok. Suyunu i&ccedil;tim, bu sudan usandım, vazge&ccedil;tim. Kişi taptığının derecesindedir, onun değerindedir. Ne mutlu bana ki ona tapmadayım.) <br /> &Ccedil;u ateşhay-ı ışk-ı u zi arş-u ferş bigzeşte<br /> Derin ateş netanemkerd men ru puş-ı Şemseddin<br /> Der ağuşem bebini tu der ateş tenghe leykin<br /> Şeved on ab-ı hayvan ez pey-i ağuş-ı Şemseddin<br /> Zeban-ı z&uuml;l-fekaar-ı akl kin derya pur ez dur kerd<br /> Zebaneş baz bigrift-u şod u hamuş-ı Şemseddin<br /> (Aşkının ateşleri Arşi da ge&ccedil;ti, ferşi de. Bu ateş i&ccedil;inde Şemseddin&#8217;in y&uuml;z&uuml;n&uuml; gizliyemiyorum. Kucağımda ateş i&ccedil;inde demetler, denkler g&ouml;r&uuml;yorsun, ama onlar Şemseddin&#8217;in kucağına ulaşmak i&ccedil;in ab-ı hayat kesilirler. Aklın Z&uuml;lfikar&#8217;a benzeyen dili, bu denizi incilerle doldurdu, ama Şemseddin&#8217;in tapısında dili tutuldu, susup kaldı. (Mesnevi&#8217;den aktaran A.G&ouml;lpınarlı, agy. s.69-70) <br /> Ayrıca <br /> &quot;Celaleddin Rumi&#8217;nin hem Şems-i Tebriz hem de İmam Şemseddin Muhammed&#8217;in (1257-1310) kim olduklarını tanımış olması gerektiğine inanmak i&ccedil;in bir neden de vardır. Divan&#8217;ında a&ccedil;ık olarak bunu tanımlamamasına rağmen Rumi, Şems&#8217;i Peygamberin miras&ccedil;ısı olarak bildirmekte (beyit no.2473) ve onu Ali ile karşilaştırmaktadır (beyit no.1944). Bunların sadece bir İmama atfedilmiş olduğu bilinmelidir.&quot; (www.ismaili.net: &quot;Poet Nizari Kohistani&quot; başlıklı yazarı belirtilmeyen bir makaleden)<br /> Mevlana&#8217;nın bu ifadeleri bize, ger&ccedil;ekten Şems&#8217;in İmam soylu olduğunu kendisinin onun bildiğini g&ouml;stermektedir. O beyitler de kuşkusuz İmam Şemseddin Muhammed (1257-1310) i&ccedil;in değil, Şems i&ccedil;in yazılmıştı. </p>
<p> 3 Henry Corbin kitabının 120.sayfasında bu hadis hakkında şu a&ccedil;ıklamayı yapıyor: <br /> &quot;İsmaililik i&ccedil;in felsefenin kesin anlamını, Peygamberin bir hadis&#8217;inin -Abu&#8217;l Khaytam Gorcani&#8217;nin bir Kaside&#8217;siin anlatımıyla geliştirilmiş İsmaili yorumu i&ccedil;inde aramaktır. S&ouml;z konusu hadis şudur: &lsquo;Mezarıma girin ve vaız verdiğim k&uuml;rs&uuml;ye (gelin), orada cennetin bah&ccedil;eleri arasında bir başka bah&ccedil;e vardır.&#8217; Kuşkusuz bu s&ouml;z kelimesi kelimesine, yani dışanlamı (zahiri) y&ouml;n&uuml;nden anlaşilabilir. Vaız verme k&uuml;rs&uuml;s&uuml;, ger&ccedil;ekten bu zahiri g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml;yle, yani emir ve dogmalarıyla şeriattır. Mezara gelince o felsefedir, zira pozitif dinin (şeriat) ve dogmalarının zahiri g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml; mezarın i&ccedil;inde &ouml;l&uuml;n&uuml;n bozulup &ccedil;&uuml;r&uuml;mesi ile kaybolması zorunludur. Bu mezar ve k&uuml;rs&uuml;n&uuml;n arasında duran cennet bah&ccedil;esi, ger&ccedil;ek marifetin (gnostique) bah&ccedil;esidir; bozulmaz-&ccedil;&uuml;r&uuml;mez bir yaşamın başladığı yer olan Kıyamet (yeniden dirirliş) alanıdır. Bu kavram işte, felsefenin gerekli bir başlangı&ccedil; evresini (une phase initiatique) oluşturuyor. Kuşkusuz İslam&#8217;da bu tek &ouml;rnektir: Şii marifetinin ruhu da, İsmaililerin inan&ccedil;larına &ccedil;agrisi olan Davet&#8217;in de amacı budur.&quot;<br /> 4 Bir şiirinde s&ouml;ylemin &ccedil;ogulunu kullanarak, &quot;Canlar canını buldum/Bu canım yağma olsun/Assı ziyandan ge&ccedil;tim/D&uuml;kkanım yağma olsun&#8230;&quot; diyen Yunus Emre&#8217;nin, &lsquo;Canlar canı&#8217;na kavuştuğunu &ouml;greniyoruz. Bir başka şiirinde ise kendisini kavuşulacak &lsquo;Canlar canı&#8217; ilan etmiştir: &quot;Evvel benim ahir benim/Canlara can olan benim&#8230;&quot; Bunları yazan Yunus Emre&#8217;yi Alamut batıniliğinin inan&ccedil; felsefesinden nasıl ayrı d&uuml;ş&uuml;nebiliriz ki? </p>
<p> 2.4 Şemsi Tebrizi Felsefeye Karşi Olabilir mi?<br /> Şemseddin Tebrizi 1243-1247 yılları arasında Rum&#8217;da, Ali soyundan ve İmam Cafer&#8217;in oğlu İsmail kolundan inme bir İsmaili baş daisi olarak bulunuyordu. Bir batıni davet&ccedil;isiydi. O, yine Mevlana&#8217;nın dediği gibi, &ouml;grendigi t&uuml;m zahiri bilimleri bırakmış tecrit, tefrit ve tevhidi se&ccedil;miştir. Bunlar sufilik kadar batıniliğin de ana ilkeleridir. Tanınmış bir s&ouml;z vardır: Her İsmaili sufidir, ama her sufi İsmaili değidir. Şimdi kendisini bir sufi gibi g&ouml;steren Şems&#8217;in benimsediği marifet (gnostizm), bilim ve tevhit anlayışını Ariflerin Menkıbeleri&#8217;nden okuyalım:<br /> &quot;Yine biri: &lsquo;Marifet nedir?&#8217; diye sordu: O (Şemseddin): &lsquo;G&ouml;nl&uuml;n Tanrı ile diriliğidir. Diri olanı &ouml;ld&uuml;r. Bu diri senin v&uuml;cudundur. &Ouml;l&uuml; olanı dirilt, bu da senin kalbindir&#8230; Var olanı yok et; o da arzudur. Yok olanı var et; bu da senin niyetindir. Marifet kalpte, şehadet dildedir. Cehenemden kurtulmak istersen, hizmet et. Cennet istersen niyet et. Eğer Tanrı&#8217;yı istersen, y&uuml;z&uuml;n&uuml; ona &ccedil;evir ki o anda, onu bulasın. O &#8216;beni tanıyan bana y&ouml;nelir, beni isteyen beni arar, beni arayan beni bulur ve benden başkasının y&uuml;z&uuml;ne bakmaz&#8217; buyurdu.&quot; (A. Eflaki, agy. s.80, prf.58)<br /> Bu tasavvufi birlik, yani vahdet-i V&uuml;cud anlayışıyla, insanları kendi g&ouml;stericiliğini yaptığı yola &ccedil;agiriyor. Tanrısallık &ouml;z&uuml;n&uuml; taşiyan &ouml;gretici-aydınlatıcı, yani m&uuml;rşit olarak kendini g&ouml;steriyor. Zaten İsmaili batıniliğin yetkin kuramını (talimiyye) geliştiren Hasan Sabbah (&ouml;lm. 1124) da &quot;herzaman eğitici bir b&uuml;y&uuml;k m&uuml;rşide gereksinim vardır&quot; demekteydi.5 Şemseddin bu &ccedil;agrinin arkasından, tasavvufun son aşaması Enelhak&#8217;ta (Tanrı benim) karar kılıyor ve kendisine ulaşmanın y&ouml;ntemlerini sıralıyor:<br /> &quot;Biri Şems&#8217;ten: &lsquo; Sana nasıl ulaşirım?&#8217;diye sordu. O da: &lsquo;Tenini bırak da gel; &ccedil;&uuml;nk&uuml; kul ile Tanrı arasındaki perde tendir. Ten d&ouml;rt şeydir: tenas&uuml;l aleti, boğaz, mal ve mansıb (mevki, makam)&#8230;Arifin alameti &uuml;&ccedil;t&uuml;r: Kalbin fikirle, tenin hizmetle, g&ouml;z&uuml;n yakınlıkla meşgul olmasıdır. Arifin nazarında d&uuml;nyanın &ouml;nemi, ahiretin eseri, Tanrı&#8217;nın bedeli olmaz. İlim &uuml;&ccedil; şeydir: Anan dil, ş&uuml;kreden kalb, sabreden ten. İlim olmayan bir v&uuml;cut susuz bir şehirdir&#8230;İlimin yararlı, amelin sağlıklı, s&ouml;z&uuml;n de &ouml;g&uuml;t verici olması gerekir. İlmi kolaylıkla arayan zahmet &ccedil;eker&#8230;Bilginde &uuml;&ccedil; nitelik bulunmalıdır: Yumuşaklık, başkasının malında g&ouml;z&uuml; olmamaklık, sakınmaklık. B&uuml;t&uuml;n şeylerin en b&uuml;y&uuml;ğ&uuml; ikidir: Biri ilim, &ouml;b&uuml;r&uuml; yumuşaklık, yani hilimdir.6 Birisi hikmetten (felsefeden) sordu. Şems: &#8216;Hikmet &uuml;&ccedil; t&uuml;rl&uuml;d&uuml;r; birisi s&ouml;z, ikincisi ibadet, &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; didardır. S&ouml;z hikmeti alimlerin, ibadet hikmeti ibadet edenlerin, didar hikmeti ise ariflerindir.&quot; <br /> Hem bilgin olarak, hem taat (ibadetler) sahibi ve hem de didara yetmiş, yani dostun, sevgilinin y&uuml;z&uuml;ne tapan bir koca bilge olarak Şems i&ccedil;in G&ouml;lpınarlı: <br /> &quot;Mevlana gibi o da felsefe ve filozoflara muarızdır (karşidır). Zaten Mevlana, bu felsefe d&uuml;şmanlığını babasının ve Şems&#8217;in meşrebinden tevar&uuml;s etmiştir (niteliklerinden almıştır)&quot; <br /> diyor.<br /> A. G&ouml;lpınarlı, Mevlana&#8217;nın felsefe d&uuml;şmanlığını da Şems&#8217;e bağlıyor. Son s&ouml;zleyeceğimiz s&ouml;z&uuml; baştan s&ouml;yleyelim: Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı &uuml;stad, hemen hemen yarısını Şemseddin Tebrizi&#8217;ye ayırdığı Mevlana Celaleddin (s. 27-30; 49-104) kitabında, Mevlana ile Şems&#8217;in, kimin kimi etkilediği; hangisinin &uuml;st&uuml;n olduğu konusunda tamamıyla &ouml;znel (subjektif) davranmıştır, sanki onları birbiriyle karşilaştırmak gerekiyormuş gibi. Ona kalırsa; Mevlana olumsuzluklarını Şems-i Tebriz&#8217;den almış, Şemseddin&#8217;de olumlu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; herşey ise Mevlana&#8217;dan ge&ccedil;miştir(!). <br /> G&ouml;lpınarlı Şemseddin&#8217;in Makalat&#8217;ından verdiği &ouml;rneklerle, onun felsefeye ve filozoflara karşi olduğu sonucuna varıyor ve diyor ki: <br /> &quot;Şems&#8217;e g&ouml;re, bilgi ancak bir ara&ccedil;tır, ama&ccedil; değildir. Hatta bilgi, bilgideki aczi anlattığı cihetle hoş g&ouml;r&uuml;lebilir. Onca filezof muallakta kalmıştır.&quot; <br /> Bundan felsefeye karşitlık &ccedil;ikarilabilir mi? Felsefede bilgi ama&ccedil; mıdır? &Ouml;yle olsaydı, bilgi ger&ccedil;ekliğe-doğruya ulaşmak i&ccedil;in ara&ccedil; olarak kullanılmamış olsaydı, yeni felsefeler &uuml;retilebilir miydi? Şemseddin&#8217;in herhangi bir felsefe ya da filozofa karşi olması, onları irdelemesi-eleştirmesi kadar doğal bir durum olamaz. G&ouml;lpınarlı&#8217;nın bu tezini dayandırdığı Makalat&#8217;ın şu c&uuml;mlelerini ele alalım:<br /> &quot;Elde olmayan şeyi bilmemeye şaşilmaz. Asıl şaşilacak şey şudur ki, birşeyi ele alırlar, avu&ccedil;larına korlar, g&ouml;t&uuml;r&uuml;p g&ouml;sterirler de adam gene g&ouml;rmez. İş b&ouml;yle olmasa, Muhammed&#8217;le Muhammed soyuna, hem de sudan topraktan gelen soyuna değil, candan g&ouml;n&uuml;lden gelen soyuna karşi Sokrat&#8217;ın, Bukrat&#8217;ın (Hipokrates), İhvan-ı Safa&#8217;nın ve Yunanlıların s&ouml;zlerini kim s&ouml;yler?&quot; (Makalat, s. 125, str.28-31&#8217;den aktaran A. G&ouml;lpınarlı, agy., s. 54)<br /> &quot;Cehennemliklerin &ccedil;ogu, şu keskin fikirli kişilerden, şu filozoflardan, şu bilginlerden meydana gelir. Onların keskin zekaları, kendilerine perde kesilmiştir. Hayallere kapılırlar, her hayalden on hayal daha doğar.&quot; (Makalat, s.97, str.25-26&#8217;dan aktaran A.G&ouml;lpınarlı, agy. ayn.syf.)<br /> İhvan-ı Safa&#8217;yı okuyup &ouml;z&uuml;msemis, Sokrates&#8217;i tanıyan Şemseddin, &ouml;grencisi Platon&#8217;u da onun &ouml;grencisi Aristoteles&#8217;i de okumuştur. Bug&uuml;n hala onun hekimlik yemininin kullanıldığı İ&Ouml; 4.y&uuml;zyılda Samos&#8217;lu (Sisam adası) Hipokrates&#8217;ı (Bukrat) incelemiş ve olasılıkla G&ouml;lpınarlı&#8217;nın &quot;Yunanlıların s&ouml;zlerini&quot; olarak yanlış g&ouml;rm&uuml;ş ya da Makalat&#8217;a yanlış ge&ccedil;irilmiş &quot;Şeyh el-Yunani&#8217;nin s&ouml;zlerini&quot; de okumuştur.7 B&uuml;t&uuml;n bu filozofları, bilginleri ve yapıtlarını okuyup incelemiş ve bazılarını da, G&ouml;lpınarlı&#8217;nın kendisinin de dediği gibi eleştirecek, irdeleyecek hatta kınayacak kadar felsefeyi bilen (agy. s. 56) Şemseddin Tebrizi&#8217;nin, &quot;filozoflara ve bilginlere cehennemlikler&quot; demesi olası mıdır? Kuşkusuz dememiştir.<br /> Kendi meşrebine aykırı, S&uuml;nni aşari filozof ve bilgin Fahreddin Razi (&ouml;lm. 1210) i&ccedil;in bile şu s&ouml;yledikleri bir &ccedil;esit istemdir, &lsquo;keşke olsaydı&#8217; arzusudur bizce: <br /> &quot;Eğer (keşke) bu manalar layıkıyla okunmak ve bellenmekle elde edilebilseydi alemin hali değişir, bir başka hale d&ouml;nerdi. O vakit Bayezid ve C&uuml;neyd, Fahri Razi&#8217;ye hased ederlerdi. Onların y&uuml;zyıl Fahri Razi&#8217;ye şakirtlik etmeleri gerekirdi. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Fahri Razi&#8217;nin Kuran i&ccedil;in yazdığı tefsir bin kağıt doldurur; bazıları beş y&uuml;z kağıtlık derler&#8230;&quot; (Makalat, s. 91, str 26-31)<br /> Şems&#8217;in Fahri Razi&#8217;ye kızgınlığı, &ccedil;ok sevdiği Muhammed ve soyundan gelenlere saygısızlığına ve peygamberi &lsquo;Arap Muhammed&#8217; (Muhammed Tazi) diye k&uuml;&ccedil;&uuml;mseyici davranışınadır. Yoksa Şems, Makalat n&uuml;shalarında ge&ccedil;tiği gibi ne Fahreddin Razi i&ccedil;in, <br /> &quot;O, Ebu-Yezid&#8217;in (Bayezid Bistami) izinin tozuna bile erişemez, kapı halkası gibi dışarda kalır. Hem de harem odasının kapı halkası değil, dış kapının halkası (!)&quot;, <br /> ne de &quot;bu adam zamanın m&uuml;rtedi olmaz mı? Kıpkızıl k&acirc;fir değil de nedir?&quot; demiştir. (Makalat, s. 91, str 26-31; Fatih, 31 b. &Uuml;niv.104a ve Eflaki&#8217;den aktaran A. G&ouml;lpınarlı agy. s.56) <br /> Oysa Makalat&#8217;ın başka bir sayfasında: <br /> &quot;Ben k&acirc;firim, sen m&uuml;sl&uuml;mansın. M&uuml;sl&uuml;man k&acirc;firin i&ccedil;inde, ama Alemde k&acirc;fir hani? G&ouml;ster de ona secde edeyim. Sen &lsquo;ben k&acirc;firim&#8217; de, seni &ouml;peyim. Bunlar şu alemde beni tanımıyorlar. Peki &ouml;yleyse kime tapıyorlar?&quot; (Makalat, s. 96-97, str.32-1; A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 58) <br /> Mutlak ve ger&ccedil;ek varlığa (Tanrı&#8217;ya) erişmiş, onunla b&uuml;t&uuml;nleştiğine inanmış ve bunu a&ccedil;ığa vuran Şems&#8217;in g&ouml;z&uuml;nde k&acirc;fir, m&uuml;rted, M&uuml;sl&uuml;man ve Hıristiyan ayırımı hi&ccedil; olur mu? <br /> G&ouml;lpınarlı&#8217;nın Şems&#8217;in felsefeye karşi olduğunu ıspatlama &ccedil;abasi, onun bir S&uuml;nni mutasavvıfı olarak g&ouml;r&uuml;lmesi gerektiğini vurgulamak i&ccedil;indir. Ayrıca en sonunda &quot;Şems, bir Mevlevi Mehdisi mahiyetindedir&quot; yargısına varıyor. (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s.92) G&ouml;lpınarlı&#8217;nın &ouml;zellikle se&ccedil;erek verdiği bu ve diğer bir&ccedil;ok &ouml;rnekler, Makalat&#8217;ı hazırlayan ve kopya eden Mevlevi &ccedil;evre tarafından, Mevlevi anlayışına aykırı g&ouml;r&uuml;lenlerin değiştirilmiş olanlardan başkası değildir. <br /> Aslında G&ouml;lpınarlı&#8217;nın, sırılsıklam Mevlevi olduğu ve Mevlana aşkıyla yanıp tutuştuğu d&ouml;nemde yaptığı bu incelemede b&uuml;t&uuml;n amacı Şems&#8217;i İsmaili batıniliğinden uzaklaştırmaktır. Zaten Mevlevi anlayışı tamamıyla bu doğrultudadır, bunu yinelemeye gerek var mıydı? Vardı, &ccedil;&uuml;nk&uuml; G&ouml;lpınarlı Şems&#8217;in ger&ccedil;ekten bir İsmaili baş Dai&#8217;si, hatta H. Corbin&#8217;in nitelendirmesiyle Huccet (kanıt) makamında bir İsmaili olduğunun farkındadır. Salt kendisini inandırmak ve kuşkusunu giderme &ccedil;abasina girişmiştir. <br /> &quot;Artık bu (felsefe karşitı dediği İ.K.) s&ouml;zlerden sonra Şems&#8217;in, diyor G&ouml;lpınarlı, H&uuml;kema felsefesini halka yayan ve o felsefeyi ameli ve hayati bir tarzda sistemleştirerek batıni bir mezhep kuran İsmaililerle m&uuml;sbet bir m&uuml;nasebeti olduğundan ş&uuml;phe etmek bile sa&ccedil;ma birşeydir.&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, agy., s.57) <br /> Acaba &uuml;stad, Şiiliğe ge&ccedil;tiği son zamanlarında bu &ccedil;alismayi yapmış olsaydı, Şemseddin&#8217;i şeriatı da ihmal etmeyen bir Şii sufi olarak mı değerlendirirdi dersiniz? B&ouml;yle de, başka t&uuml;rl&uuml; de değerlendirirdi bu kitabında yaptığı gibi. Pek sevmediği Hacı Bektaş&#8217;ın batıni olduğu ger&ccedil;eğini rahatlıkla s&ouml;yleyebiliyor. Ancak, batıniliği sapkınlık g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; i&ccedil;in, hakaret gibi kullanıyor bunu. Şemseddin&#8217;e gelince, onu &quot;coşmuş, kabarmış, kıyıya değer bi&ccedil;ilmez bir inci olan Mevlana&#8217;yı armağan etmiş bir deniz&quot; olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;nden, batınilik dışında koyacak bir yerler arıyor. Ancak &quot;Şems&#8217;e, b&uuml;t&uuml;n zıtları nefsinde toplamış ve her t&uuml;rl&uuml; kayıttan kurtulmuş&quot; biri olarak da baktığı i&ccedil;in, bunda g&uuml;&ccedil;l&uuml;k &ccedil;ekmektedir. Diyor ki:<br /> &quot;Ancak şunu s&ouml;yleyelim ki Şems, ister Kalenderiyyeden olsun bir şeyhe mensub olsun, ister f&uuml;tuvvet yolunda ilerlemiş ve ahilik makamına ulaşmış bulunsun, Şuttar&#8217;dan (şetaret-neş&#8217;e ehli) olduğu ve bir melameti&#8217;den daha ziyade melameti temsil ettiği muhakkak olan bu zat, &ouml;mr&uuml; boyunca herhangi bir yere bağlanmış değil. Yanmış, yakmış, ziyasiyle ortalığı aydınlatmış, kainata Mevlana&#8217;yı g&ouml;stermiştir.&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, agy., s.59, 66)<br /> Sanki b&ouml;yle edebiyat yaparak, Şemsi Tebrizi&#8217;nin İsmaililerle ilişkisi olmadığını ispat etmiş oluyor. Oysa arkasından Makalat&#8217;ın yine Fatih n&uuml;shasından verdiği &ouml;rnekler kendisini yalanlıyor. Şems&#8217;in bu g&ouml;r&uuml;şleri onun Kalenderiliğini &ouml;tesinde, bırakın sadece İsmaililerle eylemsel bağını (İsmaili baş Dai&#8217;liğini), Alamut Nizari inan&ccedil; ve siyaset ilkelerinin k&ouml;kenini oluşturan Karmatilere bile uzatabiliriz. </p>
<p> 5 &quot;Bu kurala uyularak tanrısal birlik (tevhid) inancına ulaşilabilir. Ş&ouml;yleki, tanrısal birlik ancak Tanrı-Peygamber-İmam &uuml;&ccedil;lemine eşit derecede uygun d&uuml;şmektedir. Hasan&#8217;ın teorilerinin uzandığı en u&ccedil; nokta buydu.&quot; Muhammed bin Abd al-Kerim al-Shahristani, &Ccedil;ev. Jean-Claude Vadet, Kitab el &#8211; Milal (Les Dissidences de l&#8217;Islam), Paris 1984: 318) B&uuml;y&uuml;k Kıyamet&#8217;ten (1164) sonra tanrısal birlik tam belirginleşti. Zamanın İmamı, Ali&#8217;nin ruhunu taşiyor, onu temsil ediyordu; b&ouml;ylelikle Allah-Muhammed-Ali birliği (tevhid) inancı Anadolu Aleviliğinde g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze ulaştı.<br /> 6 G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &lsquo;Herşeyin b&uuml;y&uuml;ğ&uuml; ilim ve hilimdir; &ccedil;&uuml;nk&uuml; ilimle Hakka yol bulunur, hilimle-yumuşaklıkla da Halka tahamm&uuml;l edilir&#8217; s&ouml;z&uuml;yle anlatılan inan&ccedil; felsefesi &uuml;st&uuml;ste d&uuml;şmektedir.<br /> 7 Bu kişi Neo-Platonizm&#8217;in, yani Yeni Platoncu felsefenin kurucusu ve varlık birliği (Tevhid) kavramını ilk ortaya atan 3.y&uuml;zyıl filozoflarından Plotinus&#8217;tur (&ouml;lm. 270-271) ve Araplarca &lsquo;Şeyh el-Yunani/Yunanlı Şeyh&#8217; olarak tanınıyordu. </p>
<p> 2.5 Şemseddin Tebrizi&#8217;de G&ouml;n&uuml;l ve Kabe <br /> Şemseddin Tebrizi Makalat&#8217;ında (Fatih n&uuml;shası 7,a; 12,b) <br /> &quot;herşey insana fedadır, insansa kendisine diyor; Arşa gitsen de faydası yok, yedi kat yerin dibine girsen de. G&ouml;n&uuml;le, g&ouml;n&uuml;l sahibine yar olmak gerek. B&uuml;t&uuml;n peygamberlerin, erenlerin, temiz erlerin &ccedil;alisip can vermeleri bunun i&ccedil;indir, bunu arıyorlardı. B&uuml;t&uuml;n alem bir kişidedir. İnsan kendisini bildi mi, herşeyi bildi demektir&#8230; Kabe d&uuml;nyanın ortasındadır. B&uuml;t&uuml;n alem halkı y&uuml;zlerini ona &ccedil;evirir. Fakat şu Kabe&#8217;yi ortadan kaldırdın mı, birbirlerinin g&ouml;n&uuml;llerine secde ettikleri meydana &ccedil;ikar. Onun secdesi bunun, bunun secdesi onun g&ouml;nl&uuml;nedir.&quot; <br /> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Şems, secdenin-tapınmanın insana ve insan g&ouml;nl&uuml;ne olması gerektiğini s&ouml;yl&uuml;yor. Bunun ger&ccedil;ek olmasını da Kabe&#8217;nin ortadan kalkmasına bağlıyor. Sonra Kabe&#8217;yi ziyaret etmenin anlamsızlığı &uuml;zerine Şemseddin Makalat&#8217;ta (Fatih n&uuml;sh.24,b), Bayezid Bistami&#8217;den bir &ouml;yk&uuml; anlatıyor:<br /> &quot;Tanrı rahmet etsin, Ebu-Yezid hacca gidiyordu. Adetiydi, hangi şehre varırsa &ouml;nce şeyhleri ziyaret ederdi. Bir şehre vardı, oradaki b&uuml;y&uuml;k bir şeyhi gitti. Şeyh, Bayezid&#8217;in hacca gittiğini &ouml;grenince, &lsquo;zahmet etme dedi, etrafımda yedi kere d&ouml;n. Kemerindeki paraları da bana ver, y&uuml;r&uuml; git memleketine. Ey Bayezid, Kabe Tanrı evidir, ama şu g&ouml;nl&uuml;m de Tanrı evi. Yalnız o evin de bu evin de Tanrısına hamdolsun; o ev kurulalı Tanrı i&ccedil;ine hi&ccedil; girmedi. Halbuki bu ev yapıldığı g&uuml;nden beri, Tanrı bu evden hi&ccedil; &ccedil;ikmadi.&quot; (Makalat&#8217;tan aktaran A. G&ouml;lpınarlı, agy., s.57) <br /> Ortodoks İslamın koşullarından biri olan Kabe&#8217;nin ziyareti ve Hacca gitmenin gereksizliği &uuml;zerinde batıni ya da batıni olmayan bir&ccedil;ok mutasavvıf benzer s&ouml;zler s&ouml;ylemiştir.8 Kabeye varan ayağı ile y&uuml;r&uuml;r, ama g&ouml;n&uuml;l isteyen y&uuml;z&uuml; &uuml;st&uuml; y&uuml;r&uuml;se gerek&#8230; Kabe&#8217;de.<br /> Şemseddin Muhammed&#8217;in Kabe&#8217;nin ortadan kaldırılması anlayışı; 10.y&uuml;zyılda Kabe&#8217;den Siyah taşi (Hacer el-Esved) s&ouml;k&uuml;p g&ouml;t&uuml;ren ve tam 21 yıl başkentlerinde tutan Karmati (proto-İsmaili) geleneksel inancı ve kendi dedesi Alaaddin Muhammed II (1166-1210) zamanındaki B&uuml;y&uuml;k Kıyamet inancından gelmektedir. Alamut İsmaililiğinin Kıyamet d&ouml;nemi inan&ccedil; ve felsefesini i&ccedil;eren Haft-i Bab-i Baba Sayyid-na yapıtında, Tanrı&#8217;nın bilinemiyeceği ve ulaşilamıyacağını ileri s&uuml;rmenin k&acirc;firlik olduğu yazılıdır. Kabe&#8217;yi ve tapınakları ona ulaşmak i&ccedil;in ara&ccedil; olarak kullanılmasına da karşi &ccedil;ikilir: <br /> &quot;&#8230;Kuran&#8217;da, &quot;K&ouml;t&uuml;l&uuml;k eden kimseler &ccedil;ok y&uuml;ksekten konuşurlar&quot; demektedir, fakat yalnızca kendi s&ouml;zlerine g&ouml;re onlar Tanrı&#8217;yı bilmezler. B&uuml;t&uuml;n Adem oğulları i&ccedil;in, Tanrı&#8217;yı tanımamak k&acirc;fir olma nedenidir ve k&acirc;firin yeri de Cehennemdir. &Ouml;yleyse bu duruma g&ouml;re, bu ger&ccedil;ekler topluluğu (Cemaat-i muhikka, yani Nizari İsmaili topluluğu) dışında, geride kalanlar k&acirc;firdir&#8230;&quot;<br /> &quot;Onlar ki, Tanrı&#8217;ya ibadet sırasında, g&ouml;klere doğru, g&uuml;neşe, aya ve yıldızlara ya da o iyi bilinen &uuml;nl&uuml; d&uuml;nya yapılarına ve ateş tapınaklarına doğru onlar y&uuml;zlerini &ccedil;evirirler. Onları Tanrı ile kendileri arasında aracı yapıyor ve b&ouml;ylece sanıyorlar ki, o kıble aracılığıyla Tanrı&#8217;ya ulaşacaklar (Bu paragraf asıl olarak, şeriatı tutan Oniki İmamcı Şiiler ve S&uuml;nni M&uuml;sl&uuml;manlara karşi y&ouml;neltilmiştir. Namaz kılarken Mekke&#8217;de bulunan Kabe&#8217;ye y&uuml;zlerini &ccedil;evirmeleri; kıble gibi diğer şeyler de, M&uuml;sl&uuml;manların putatapar olarak niteledikleri Zerd&uuml;ştlerin tapınakları kadar, başka bir &ccedil;esit putataparlık gibi g&ouml;steriliyor.Yorum: Marshall G.S. Hodgson). Bu noktada Tanrı zaten h&uuml;km&uuml;n&uuml; vermiştir: &#8216;Onlar koyun gibidirler, hatta daha fazla şaşkınlardır.&#8217; Bu durumda akıl, bu olaya bir d&uuml;ş&uuml;nce ve arabulucu tahsis etmeli&#8230;&quot;<br /> &quot;Dinin meyvası (far) olan Tanrı&#8217;ya tapınmada ise, yine bunun gibi, aracı olarak bir taş, bir ev, bir ağa&ccedil; ve benzeri şeyleri kıble yapıyorlar. Tanrı&#8217;yı nasıl bilecekler ya da ona ne zaman ulaşacaklar? Ulu Mevlamız, y&uuml;ce varlığının c&ouml;mertliği ve l&uuml;tfuyla t&uuml;m kullarını (bu hatadan) korusun.&quot; (Marshall G.S. Hodgson, &quot;Translation of the HAFT Bab-ı Baba Sayyid-na and Commentary Thereon&quot;, The Order of Assassins, University of Chicago 1955: 279-324) </p>
<p> 8 İlk kadın mutasavvıf Basralı Rabia (&ouml;lm. 801), Kabe&#8217;yi ziyaret ettiği zaman bağırarak şu s&ouml;zleri s&ouml;ylediği anlatılır: &quot;Sadece taştan ve tuğladan yapılmış bir ev g&ouml;r&uuml;yorum; bunların bana ne yararı var!&quot; Koyu S&uuml;nni ve Batıni karşitı olan Gazali (&ouml;lm. 1111) bile Mekke&#8217;ye yaptığı bir seyahat sırasında; Kabe&#8217;ye hac ziyareti ile birleştirilmiş paganizm t&ouml;renleri ve hacıların Siyah taş i&ccedil;in g&ouml;sterdikleri putataparlık saygısını artan bir şaşkınlıkla seyretmiş. Bunların İslamın tektanrıcı inan&ccedil; ve anlayışıyla uyuşmadığını yazmıştır. (Benjamin Walker: Foundations of İslam, London 1998: 215, 217) Batıni sufilerden Şibli (10.y&uuml;zyıl) eline alev alev yanan bir odun almış sokaklarda koşuyor, bir yandan da &quot;Kabe&#8217;yi yakmaya gidiyorum!&quot;diye bağırıyormuş. Neden yakmak istediğini sorduklarında: &quot;B&ouml;ylece M&uuml;sl&uuml;manlar Kabe&#8217;nin yeri ile değil, sahibi (Tanrı) ile daha fazla ilgilenirler&quot; diye yanıt vermiş. (Timoty Freke: The Wisdom of the Sufi Sages. Goldsfield Press Ltd.:printed in Hong Kong 1999: 9) Kabe ve hac konusunda en akılcı ve nesnel d&uuml;nyaya dayalı s&ouml;zler s&ouml;yleyen Hacı Bektaş olmuştur: <br /> &quot;Ve hem beyt&uuml;lmamur (yedinci katta bulunduğuna inanılan Cennet k&ouml;şk&uuml;) var, Kabe var. Lakin g&ouml;n&uuml;l ikisinden dahi yeğdir&#8230; İnananın g&ouml;nl&uuml; Kabe&#8217;ye bezer. ihram giymek, hakkı batıldan se&ccedil;mektir&#8230;Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabe&#8217;de Arafatta taş atmaya, kendi nefsini (k&ouml;t&uuml;) heveslerini depelemek ise Kabe&#8217;de kurban kesmeğe benzer&quot; (Hacı Bektaş Veli. Makalat. Haz. Sefer Aytekin, İstanbul 1954:74-75) </p>
<p> 3. Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;yi Ger&ccedil;ek Kimliği ile Tanımak ve Tanıtmak&#8230; <br /> Genel olarak Şemseddin Tebrizi (Tebriz&#8217;in din g&uuml;neşi) adıyla tanınan Şams al- Din Muhammed al-Tabrizi hakkında ne yazık ki, onun ger&ccedil;ek kimliğini a&ccedil;ıklayan sağlıklı bilgiler bulunmamaktadır. Ancak, yaşamından sadece birka&ccedil; yıllık kesiti anlatan ayrıntılar var ki, onu kendi &ouml;z&uuml;nden ve ger&ccedil;ek k&ouml;keninden koparmıştır. Bunu yapan, Şafi (İşari) ve Şii g&ouml;r&uuml;şlerin egemen olduğu Makalat&#8217;ın Tebriz n&uuml;shaları ve eski Mevlevi kaynakları olduğu kadar, bu kaynakları eleştirel g&ouml;zle incelemeden aynısıyla kullanan g&uuml;n&uuml;m&uuml;z &ccedil;agdas araştırmacıların yapıtlarıdır. Bu kaynaklar ve yapıtlar, onun Batıniliği ve Alamut İsmaililerinden olduğu konusunda hep susmuş ve susmayı s&uuml;rd&uuml;rmektedirler.<br /> İsmaili Web sayfasında Karachi&#8217;den (Pakistan) Zawahir Noorally isimli bir İsmaili hanım yazar şunları s&ouml;ylemektedir: <br /> &quot;Eski Dai&#8217;lerimizin bir b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; g&ouml;stermekte olan Pir şeceresi, Pir Şems Sabzwari Multani&#8217;nin İsmaili Pir&#8217;lerinin (İmam) silsilesini izlediğini onaylıyor. Benzer şekilde, Pir Şems Tebrizi de Hazreti İmam Alaaddin Muhammed&#8217;in bir oğlu ve İmam Rukneddin Hurşah&#8217;ın kardeşi olarak doğrudan İsmaili İmamlardan d&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r.&quot; <br /> Zawahir Noorally&#8217;nin, İmam Şemseddin Muhammed (1257-1310) ile karıştırdığı Şems-i Tebrizi&#8217;nin Alaaddin Muhammed&#8217;in oğlu olduğu iddiası kesinlikle doğru olamaz; Şems 1180&#8217;li yıllarda doğmuştur ve onun b&uuml;y&uuml;k kardeşidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Alaaddin Muhammed III 1221&#8217;de Alamut İmamı olduğunda 9 yaşinda bulunuyordu. Şecere&#8217;nin İmam İsmail&#8217;in soyundan geldiğini onayladığı Pir Şems Sebzevari değil, Şems-i Tebrizi&#8217;nin kendisidir. Bize g&ouml;re, son Alamut İmamı R&uuml;kneddin Hurşah&#8217;ın (1255-1257) oğlu ve ilk post-Alamut (Alamut sonrası) İmamının Şemseddin Muhammed (1257-1310) adını taşiması da, İmam ailesindeki ilk Şemseddin Muhammed Tebrizi&#8217;nin varlığının anısına olmalıdır, tıpkı Hasan&#8217;lar, Alaaddin&#8217;ler gibi!<br /> G&ouml;lpınarlı sadece İsmaili d&uuml;şmanı Cuveyni&#8217;den (Cihan-guşa, C.III, s. 249) kaynaklanıp, &quot;Celaleddin Nev M&uuml;s&uuml;lman&#8217;ın Alaaddin&#8217;den başka oğlu yoktur&quot; diye kestirip atmış. (A. G&ouml;lpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.50)<br /> Bu yargısı ve diğer iddialarıyla G&ouml;lpınarlı, Şems&#8217;in İsmaililerle ilişkisini kesmeği başarmış g&ouml;r&uuml;nmenin rahatlığı i&ccedil;ine girmiştir. İsmaililerin daha sık Kalenderi kılığında dolaştıkları ve kendilerini kalenderi g&ouml;sterdikleri &ccedil;ok iyi bilinmektedir. Şems&#8217;in de Kalenderi tacı giydiğini kendisi yazıyor; Kalenderi ta&ccedil;larının &uuml;st&uuml;nde &ccedil;ogunlukla &quot;Ya Ali Meded&quot; yazılıdır. Hatta bunlardan bir &ouml;rnegin İstanbul Belediye M&uuml;zesi&#8217;nde bulunuduğunu yine G&ouml;lpınarlı&#8217;nın kendisi belirtmektedir (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 64). Bug&uuml;n İsmaililerin birbirleriyle &quot;Ya Ali Meded!&quot; diye selamlaştıklarını biliyoruz. Ayrıca &quot;ya Ali Meded!&quot; &ccedil;igirisi, Anadolu Alevilerinin en &ccedil;ok kullandığı yalvarı ve yakarışlardandır.<br /> Bu arada Mevlana Celaleddin&#8217;in Mesnevi&#8217;de, batıni &uuml;stadi Şems ve onun Kalenderiliği i&ccedil;in yazdığı şiirlerden aşağıdaki &ouml;rneklemelere ne demeli:<br /> &quot;Ey Tebrizli Şemseddin! Senin g&uuml;neşin gibi bir g&uuml;neş yoktur bu g&ouml;ky&uuml;z&uuml;nde (26).Medreseyle minare yıkılmadık&ccedil;a Kalenderilik d&uuml;zene girmez. İman k&uuml;f&uuml;r, k&uuml;f&uuml;r de iman olmadık&ccedil;a hi&ccedil;bir Tanrı kulu hakkıyla m&uuml;sl&uuml;man değildir (30). Ey g&ouml;n&uuml;l, yokluk kumarını oynayanların yolu, varlık i&ccedil;inde varlıktır. Ey g&ouml;n&uuml;l, ş&uuml;phe yok ki kalender ger&ccedil;ek (yakin) i&ccedil;inde ger&ccedil;eklik (yakiyn) sahibidir. Tebrizli Şems&#8217;i duydun, ondan birşey umdun. Ey g&ouml;n&uuml;l sonunda, a&ccedil;ık&ccedil;a bir sevgiye, bir mahbubluk sırrına nail oldun.(28)&quot;<br /> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Mevlevi &ccedil;evresinin, hatta daha onun sağlığında başlanan ve bizzat Velet &Ccedil;elebi&#8217;nin kaleme almış olduğunu sandığı Şems&#8217;in &quot;Makalat&quot;ından pek &ccedil;ok &ouml;rneklemeler yapmıştır. Ve yine diğer &ouml;rneklerde de g&ouml;rd&uuml;k ki, &uuml;stadin yararlandığı Makalat n&uuml;shalarında farklı bigiler bulunmakta; birinde yazılı olanlar diğerinde yoktur ya da değişik bi&ccedil;imlerde anlatılmıştır. Demekki, Mevlevi m&uuml;stensihler (kopya edenler) makamına ve anlayışına g&ouml;re işine gelmiyenleri, &ouml;zellikle batıni d&uuml;ş&uuml;ncelerini ılımlılaştırarak ya da Mevlevi g&ouml;r&uuml;ş a&ccedil;ısından yorumlayarak Şems&#8217;i değerlendirmişlerdir. Ne yazık ki G&ouml;lpınarlı da, onlar gibi hareket ederek Şemseddin&#8217;in d&uuml;ş&uuml;nce ve inancının &ccedil;&ouml;z&uuml;mlemesini yapmaktadır.<br /> İşte G&ouml;lpınarlı&#8217;nın başka bir karşilaştırmalı &ouml;rnegi daha:<br /> &quot;Gene birg&uuml;n (Şems), Muhyiddin Arabi&#8217;den (&ouml;lm. 1240) s&ouml;zederken Makalat&#8217;ta diyor ki: &lsquo;Şeyh Muhammed s&ouml;z&uuml;m&uuml; Kabul ve tasdit etti, bahse girişmedi. Bahse girişseydi, daha fazla faydalar elde edilirdi, bahse girişmesi de lazımdı bence. Ona dedim ki: Al mana huvallah (Mana Tanrı&#8217;dır). &lsquo;Evet dedi; sahabe Resul aleyhisselamla daha fazla mubaheseye (tartışmalara) girişmiş olsaydı, daha fazla faydalanırlardı. (Makalat Konya n&uuml;shası, s.15, str.24-26)&#8217; Aynı s&ouml;zleri Fatih n&uuml;shasında (s.112, b.) şu şekilde bulduk: &lsquo;Diri Tanrımız var bizim, artık &ouml;l&uuml; Tanrı&#8217;yı ne yapalım? Bu, al mana huvallah dediğimiz manadır iste. Tanrı ahdi fasid olamaz&#8230;&quot; (A. G&ouml;lpınarlı, agy. s. 53) <br /> Bu s&ouml;zlere ve a&ccedil;ık a&ccedil;ık dışavurulmuş batıni inan&ccedil; &ouml;gelerine rağmen Şemseddin Muhammed&#8217;i kendi &ouml;z&uuml;nden koparmanın bir anlamı var mı? <br /> Yine Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı <br /> &quot;Şemsi Tebrizi, Eflaki&#8217;ye g&ouml;re Melikdad oğlu Ali&#8217;nin oğludur, Sipehsalar ise, onun gittiği yerlerde kervansaraylara konduğunu, tacir elbisesiyle gezdiğini ve riyazatla (sufi &ccedil;ilesi) vakit ge&ccedil;irdiğini anlatır, diyor; Sadece Tezkire-i Devletşah&#8217;da (Nefahat &ccedil;evirisi, İstanbul 1289, s.195), Şems&#8217;in bir İsmaili prensi olduğu kayıtlıdır. Devletşah&#8217;a g&ouml;re Şemseddin Muhammed Tebrizi, Celaleddin Nev-M&uuml;s&uuml;lman&#8217;ın (1210-1221) oğludur ve gizlice Tebriz&#8217;de okumuştur.&quot; (Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Mevlana Celaleddin, s.49-50) <br /> Devletşah, &quot;oğlunu gizlice &ouml;grenim i&ccedil;inTebriz&#8217;e g&ouml;nderen Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n, atalarının b&uuml;t&uuml;n sapkın (heretic) kitaplarını yakmış olduğunu&quot; da belirtme gereği duymuştur. Bu demektir ki, Celaleddin Hasan batıni Alamut İsmaililiği inancı dışında oğlunu eğitmek ve kendisinin benimsediği S&uuml;nni şeriatının gerektirdiği bilgileri kazanmasını arzu etmekteydi. Ger&ccedil;ekten onun bu arzusu yerine gelmiş ve Şemseddin&#8217;in geleneksel din bilimlerinde &ccedil;ok iyi yetişmiş olduğunu yine her fırsatta Devletşah vurgulamaktadır. Onun Sipehsalar, Eflaki ve Cami&#8217;den farklı olarak verdiği bu bilgiler dışında Şems&#8217;in yeniyetmelik d&ouml;neminden de kesitler sunmaktadır.<br /> Devletşah&#8217;a g&ouml;re: <br /> &quot;Şems &ccedil;ok g&uuml;zel bir &ccedil;ocuktu ve o kadar g&uuml;zeldi ki, onu g&ouml;ren bir erkek hemen &acirc;sik olabilirdi. Bu y&uuml;zden sarayın, erkeklerin değil kadınların bulunduğu yerde kalıyordu. Haremde kadınların arasında yaşarken &ccedil;ok iyi nakış yapmasını &ouml;grenmisti ve kendisine &#8216;Altın Nakış&ccedil;ı&#8217; diyorlardı.&quot;9 <br /> Bizce Devletşah&#8217;ın duyup kayda ge&ccedil;irdiği bu son betimleme, Alamut sarayında yeniyetme ve ilkgen&ccedil;lik d&ouml;neminde &ccedil;ok sevildiği i&ccedil;in heryere girip &ccedil;ikabilen el &uuml;st&uuml;nde tutulan bu prensin Alamut&#8217;tan, dolayısıyla dedesi Ala Muhammed II&#8217;nin (1168-1210) Kıyamet inancından uzaklaştırmak amacıyla, babası tarafından kadınsı davranışlardan kurtarılma bahanesinin ortaya atıldığını g&ouml;steriyor. <br /> Aşağıda Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n siyaseti ve oğlu Şemseddin arasındaki olası ilişkiler &uuml;zerinde geniş&ccedil;e duracağız. Burada ısrarla s&ouml;yleyelim ki, Devletşah&#8217;ın Şems&#8217;in kim olduğu &uuml;zerinde, gezgin dervişlerden (&ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla sufi dervişler ve kalenderi kılığında kendilerini gizleyen İsmaili dai&#8217;lerinden) duyup anlattığı bu bilgileri &ccedil;ok &ouml;nemsiyoruz. 1487 yılında &quot;Tazkirat al-Şuara / Ozanların Yaşam &Ouml;yk&uuml;leri&quot; yapıtını tamamlamış olan Devletşah, Şems hakkında 1476-77 yılları arasında Abdurrahman Cami&#8217;nin yazdığı &quot;Nafakat al-Uns/Dostlukların Rayihaları&quot; adlı 640 sayfa i&ccedil;inde 600 şeyh ve sufi ozandan s&ouml;zedilen yapıt dışında, gezileri boyunca rastladığı adlarını vermediği (belki de bile bile vermediği), kendilerini gizleyen bu gezginci İsmaili dervişlerin s&ouml;zl&uuml; anlatımlarından yararlanmıştır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; d&ouml;nemin İsmaili İmamı Abdus Selam (1475-1493) &quot;Pandiyat-i Jawanmardi/Yiğitlik &Ouml;g&uuml;tleri&quot; (s. 56) kitabında, babası Mevlana Şah Mustansir Billah&#8217;ın ağzından şunları s&ouml;ylemektedir: <br /> &quot;Ey ger&ccedil;ek inananlar! Cahillerin, Peygamberliğe ve İmamlığa kin ve d&uuml;şmanlık duyan inan&ccedil;sız kimselerin bulunduğu yerde benim ve İmamınız Abdusselam Şah&#8217;ın adını zikretmeyiniz! Ama ona, g&ouml;nl&uuml;n&uuml;zden ve kendi dilinizle &ccedil;agirmalisiniz. Benim &ccedil;evremin sırrını (sırr-i marra) zamanın inan&ccedil;sız halkından saklayınız. Ancak, b&ouml;ylece m&uuml;kemmel armağana ve d&uuml;r&uuml;st, erdemli bir yaşama ulaşabilirsiniz; o zaman kalpleriniz parlayıp aydınlanacak ve neşe dolacaktır.&quot;<br /> Devletşah, Şemsi Tebrizi&#8217;nin babasına ilişkin bir başka s&ouml;ylentiyi, &quot;bazı kişiler onun k&ouml;ken olarak Horasan&#8217;ın Bazar kasabasında doğduğu; babasının kumaş ticareti yapmak amacıyla Tebriz&#8217;e yerleşniş olduğu&quot; bi&ccedil;iminde vermiştir. Nurullah Şustari (&ouml;lm. 1610) ise &quot;Majalis al-Mominin&quot; (6th vol., s. 291) kitabında &quot;Şems, bir İsmaili şefinin oğludur (da&#8217;iyani Ismailiyya budand)&quot; deyip, Devletşah&#8217;taki diğer s&ouml;ylentiyi de arkasına eklemiştir.Bu bilgilere rağmen, Şemsi Tebriz&#8217;inin yaşam &ouml;yk&uuml;s&uuml;n&uuml; iyi izlemek i&ccedil;in, daha &ouml;nemli bilimsel incelemelere gereksinim vardır.<br /> Ayrıca Semenov&#8217;un, Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov araştırmasında; Orta Asya ve diğer bazı b&ouml;lgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inan&ccedil;ta olduğu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;len, Mevlana Celaleddin &uuml;zerinde Şuğnanlı Nizarileri fikirlerinin analizi yapılmaktadır. (F. Daftary: The Ismaili&#8217;is, Their history and doctrines. Cambridge University Press, 2. baskı, 1992: 414, 695) Bu &ccedil;&ouml;z&uuml;mleme, o insanların, Mevlana&#8217;yı batıni &ouml;zg&uuml;r d&uuml;ş&uuml;nce ve inan&ccedil; aydınlığına &ccedil;eken Şemseddin Tebrizi&#8217;nin İsmaili İmamı olduğuna inanmalarından başka neye dayandırılabilir ki? <br /> Mevlana Celaleddin &uuml;zerinde en son &ccedil;alismalardan birini yapmış olan Franklin D. Lewis, &ouml;zellikle Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lme olayına ilişkin g&ouml;r&uuml;şleri ayrıntılamasına rağmen -ki o, Şems&#8217;in Konya&#8217;dan son bir ayrılışla sırra kadem bastığına, yani arkasında iz bırakmadan kaybolduğu ve daha sonraki bir tarihte Hoy&#8217;da &ouml;ld&uuml;g&uuml;ne inanmakta-, Şems&#8217;in ger&ccedil;ek İsmaili kimliği &uuml;zerinde bir inceleme yapma gereği bile duymamış. <br /> &quot;Mevlevi geleneğine g&ouml;re Şems Konya&#8217;ya geldiğinde 60 yaşlarında idi, bu da onun 1180&#8217;lerde doğduğunu g&ouml;sterir. Eflaki, babası ve b&uuml;y&uuml;kbabasının adı dahil, onun yaşamına ilişkin bir&ccedil;ok ipu&ccedil;ları veriyorsa da gerekli g&uuml;veni sağlayamıyor&quot; <br /> dedikten sonra Makalat&#8217;tan bu konuda bazı ayrıntılar ge&ccedil;en Franklin D. Lewis, Şems&#8217;in doğup b&uuml;y&uuml;d&uuml;ğ&uuml; ve yetiştiği yerin Tebriz olduğunu ıspatlama peşindedir. (Franklin D. Lewis: Rumi, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi, s.138, 140) Şems&#8217;in Makalat&#8217;ta hakkında konuştuğu, aralarında b&uuml;y&uuml;k yabancılık ve &ccedil;eliskilerin olduğunu s&ouml;ylediği babasının Alamut İmamı Celaleddin Hasan III (1210-1221) olmaması i&ccedil;in bir neden yoktur:<br /> &quot;Babam beni hi&ccedil; anlamadı. Kendi kentimde bir yabancıydım, babam da bana yabancıydı. Kalbim ondan uzaktı. Onun hep beni ezdiğini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rd&uuml;m. Benimle nazik&ccedil;e konuşsa bile, beni d&ouml;v&uuml;p evden kovacağını sanıyordum.&quot; (Makalat 740)<br /> &quot;Yine babası ona &#8216;deli olmadığını biliyorum, fakat senin gittiğin yolu anlamıyorum; yanlış olan nedir aramızda?&#8217; diye soruyor. Şems de ona &#8216;aynı kumaştan urba giymediklerini anlatarak&#8217; yani aynı karakter yapısına sahip olmadıkları yanıtını veriyordu. Yine Şems, babasının yanında &#8216;kendisini bir tavuğun altındaki &ouml;rdek yumurtası gibi duyumsadığını s&ouml;ylemekteydi&quot; (Makalat 740, 741, 77&#8217;den aktaran Franklin D. Lewis, agy. s.142)<br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin yaşamına ilişkin anlattıkları, din, inan&ccedil; ve Tanrı anlayışı, felsefi d&uuml;ş&uuml;nceleri &uuml;zerinde s&ouml;ylediklerini, kendi inan&ccedil;ları (Şafii, Şii ve Mevlevi) kadar &ccedil;ekinceleri-korkuları doğrultusunda ilk kayda ge&ccedil;iren Makalat yazarları onun bir Nizari İsmaili İmamının oğlu olduğunu a&ccedil;ıklamamış ya da a&ccedil;ıklayamamışlardır. Bu durum, b&uuml;y&uuml;k &ccedil;apta S&uuml;nni ve Şii d&uuml;nyasına yayılmış İsmaili d&uuml;şmanlığı ve 13. y&uuml;zyılın ilk yarısının siyasal olaylarıyla ilişkilidir. Kaldıki, zaten Şems&#8217;in kendisi hem inancı hem de siyasal konumu gereği, -olasılıkla Mevlana dışında?- kim olduğunu kimseye tanıtmamıştır Sel&ccedil;uklu başkentinde. Tanındığı zaman ise, hi&ccedil; vakit ge&ccedil;irilmeden yokedilmiştir.<br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin babasıyla ilişkilerinin iyi olmadığını belirten Makalat&#8217;ından alıntılar, ilk bakışta onun &ccedil;ocukluk d&ouml;neminin sıkıntılarıymış gibi g&ouml;r&uuml;nse de ger&ccedil;ekten babası Celaleddin Hasan ile &quot;aynı kumaştan urba giymedikleri&quot;, b&ouml;ylesine a&ccedil;ık ve se&ccedil;iktir. Anlayış, inan&ccedil; ve kişilik yapısı olarak farklılıklarını bu s&ouml;zle en iyi bi&ccedil;imde tanımlayan Şems&#8217;in kendisini &quot;tavuk altında &ouml;rdek yumurtası&quot; gibi duyumsaması, &quot;babasını kendisine yabancı g&ouml;rmesi&quot;, ona karşi yabancılığı; duygusal ve d&uuml;ş&uuml;nsel uzaklığının g&ouml;stergesidir. Babasına karşi &ouml;ylesine sevgisizdir ki Şems, onu bir ezici-zulmedici biri olarak d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;ğ&uuml;nden, en yumuşak bir s&ouml;z&uuml; bile diken gibi ona batıyor ya da bir sopa etkisi yapıyordu. B&uuml;t&uuml;n bu anlatımları sadece Şems&#8217;in &ccedil;ocukluk d&ouml;nemi bilin&ccedil;altı psikolojisinin dışavurumu olarak değerlendirilmemelidir. Bize g&ouml;re, ger&ccedil;ek adını vermediği babası, Alamut İmamı Ala Muhammed II (1168-1210) oğlu Celaleddin Hasan III (1210-1221) hakkındadır bu s&ouml;zler. 1166 doğumlu olan Celaleddin Hasan hen&uuml;z 18 yaşlarında bir prens iken Şemseddin d&uuml;nyaya gelmiş olmalı. Belki de annesi Tebrizli bir cariyeydi. 1183-4&#8217;lerde doğmuş olması gereken Şemseddin&#8217;in &ccedil;ocukluk ve ilk gen&ccedil;lik yaşamı, b&uuml;y&uuml;k olasılıkla dedesi ve İsmailiğin B&uuml;y&uuml;k Kıyamet &ouml;gretisinin uygulayıcısı Ala Muhammed&#8217;in Alamut&#8217;taki sarayında ge&ccedil;ti. Onun uzun İmamlık d&ouml;nemi (44 yıl) i&ccedil;erisinde İsmaililer, Doğu Akdeniz&#8217;den Hazar kıyılarına uzanan geniş coğrafyada kurulmuş &ccedil;ok sayıda Dar al-Hicra kale yerleşmeleri ağının oluşturduğu Alamut Nizari toplumcu federatif devletinde tam bir şeriatsız &ouml;zy&ouml;netime kavuşmuşlardı.</p>
<p> 9 Dawlatshah, Tazkirat al-Shu&#8217;ara, s.216&#8217;dan aktaran Franklin D.Lewis: RUMİ, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi. Oneworld-Oxford 2000: 265-6: <br /> &quot;Bazı modern eşcinsel yazarlar ve &ccedil;evirmenler Devletşah&#8217;ın bu pasajlarından, Şems ile Celaleddin Rumi arasında bu t&uuml;r bir ilişki olduğunu &ccedil;ikarmaktadirlar. Oysa Devletşah onların ilişkilerinin fiziksel olduğunu kesinlikle belirtmez. Kaldı ki, Şemseddin&#8217;in kendisi Makalat&#8217;ında Evhadeddin Kirmani&#8217;yi gen&ccedil; erkeklerle ilişkisinden dolayı kınamaktadır.&quot; F. D. Lewis</p>
<p> 3.1 İmam Ala Muhammed II (1168-1210) Kişiliği ve D&ouml;nemine Kısa Değinmeler <br /> B. Hourcade <br /> &quot;Hasan&#8217;ın oğlu Nur al-Din Muhammed II (&ouml;lm. 1210), diye yazıyor; Alamut&#8217;ta gizlenmiş olan Nizar&#8217;ın torunlarından birinin sır (gizli) oğlu ger&ccedil;ek İmam olarak duyurduğu babasının yapıtını (B&uuml;y&uuml;k Kıyamet &ouml;gretisi İ.K.) sağlamlaştırdı.&quot; (&quot;Encyclopaedia of Iran and Islam&quot; ed. by Yarshater, London 1982: 800). <br /> Biraz daha a&ccedil;arsak Ala Muhammed, batıni &ouml;gretiler ve felsefe &uuml;zerindeki ilgisine kendini fazlaca kaptırmıştı. Onun edebi verimliliği ciltler doldurdu ve İsmaililerin &ouml;gretilerini ortaya a&ccedil;ıklayan Kuran yorumları &uuml;zerinde bir &ccedil;ok kitap yazdı. O Arap&ccedil;a&#8217;da da &ccedil;ok ileriydi; par&ccedil;aları hala Kazvinli M&uuml;sl&uuml;manların anılarında yaşayan Arap&ccedil;a bir&ccedil;ok şiirler ve atas&ouml;zleri d&uuml;zenledi. Bu arada onun d&ouml;neminde İran ve Suriye&#8217;deki M&uuml;sl&uuml;manlar arasında, Kıyamet hakkında bazı yanlış anlamalar başlamıştı ve bu y&uuml;zden Ala Muhammed Kıyamet &ouml;gretilerini haklı g&ouml;stermek maksadıyla birka&ccedil; risale yazdı. Kıyamet &ouml;gretisi değerlendirmesinde o da elbette, her zamanki gibi, İmama merkezi rol vermekteydi. Burada, hi&ccedil;birşey anlamayı değil, fakat İmamı ve onda Tanrısal ger&ccedil;eğin a&ccedil;ınımını (zuhurunu) bekleyen İsmaililerin tam bir kişisel bi&ccedil;im değişimi kapalı olarak belirtilmektedir. İmam, kendi &ouml;z&uuml;nde Tanrı&#8217;nın yery&uuml;z&uuml;nde ki mazharı (epiphany) olarak tanımlanmaktadır. (www.ismaili.net)<br /> 1200&#8217;lerde yazılıp tamamlanan Haft-ı Babı Baba Seyyid-na kitabı B&uuml;y&uuml;k Kıyamet, &ouml;zy&ouml;netiminin bir&ccedil;eşit anayasası olmuştu. Ancak onları sapkın (rafızi, heresy) olarak niteleyen &ccedil;evrelerindeki Abbasi Halifeliği, Harezmşah, Sel&ccedil;uklu vb. S&uuml;nni-Şii Şeriat y&ouml;netimleri, bu yeni durumda İsmaililere daha fazla d&uuml;şman kesilmişlerdi. <br /> Muhammed II&#8217;nin son 16 yılı boyunca İran Nizari İsmailileri, &ouml;nemsiz de olsa komşularıyla yeniden savaşlara girişti; &ouml;rnegin, Rudbarlı İsmaililer Mazanderan ile boğuştular ve Alamut, bu b&ouml;lgede Bavandid Husameddin Ardaşir&#8217;e başkaldıran Ruyan y&ouml;neticisi Bisutun&#8217;a sığınma hakkı verdi. Daha sonra Rudbarlı Nizariler Bavandid Şems&uuml;l M&uuml;lk Şah Gazi R&uuml;stem II&#8217;nin gen&ccedil; kardeşini bir saldırı sırasında &ouml;ld&uuml;rerek Mazanderan&#8217;a yayıldılar. Aynı zamanda Harezmiler&#8217;e karışarak Daylam&#8217;ın i&ccedil;erilerine kadar girdiler&#8230; </p>
<p> 3.2 Ve Celaleddin Hasan III (1210-1221)<br /> Muhammed II&#8217;nin en b&uuml;y&uuml;k oğlu olan Celaleddin Hasan&#8217;ın daha &ccedil;ocukluk yıllarında babasından nass aldığı, yani İmam olarak onun yerine ge&ccedil;irileceği biliniyordu. Ancak mansus (nass almış) olarak ge&ccedil;irdiği prenslik d&ouml;neminde Kıyamet &ouml;gretisi ve uygulamalarından memnun olmadığının belirtileri vardı. Ger&ccedil;ekte o Nizariler ile, daha b&uuml;y&uuml;k olan S&uuml;nni d&uuml;nyası arasında bir yakınlaşmayı arzu ediyor. Bu y&uuml;zden gelecekte iyi ilişkilerde bulunmayı istediği bir&ccedil;ok S&uuml;nni y&ouml;neticilere gizlice kendi fikirlerini ulaştırıyordu. (Farhad Daftary, agy. s. 404-405)<br /> 1210 Eyl&uuml;l&#8217;&uuml;nde zehirlenerek &ouml;ld&uuml;r&uuml;len Alaaddin Muhammed II&#8217;nin yerine ge&ccedil;en Celaleddin Hasan III, kurduğu ilişkiler &ccedil;er&ccedil;evesinde tasarladığı, zorbacı reformunu hemen uygulamaya ge&ccedil;irdi. Kıyamet &ouml;gretisini reddedip, S&uuml;nni şeriatını zorunlu kıldı. İsmaili k&ouml;ylerine camiler ve hamamlar yaptırdı. Bağdad Halifesi Nasır&#8217;a, Muhammed Harezmşah&#8217;a ve diğer &uuml;lke emirlerine onun reformunu bildirmek &uuml;zere el&ccedil;iler g&ouml;nderdi. Irak ve Horasan&#8217;dan Şeriatı &ouml;gretmek i&ccedil;in S&uuml;nni fakihler Alamut&#8217;a davet edildi. 1211 yılında Halife Nasır, Celaleddin Hasan&#8217;ı Nev-M&uuml;s&uuml;lman, yani yeni M&uuml;sl&uuml;man olarak S&uuml;nni d&uuml;nyasına kabul etti. Ertesi yıl Gilan b&ouml;lgesinden S&uuml;nni Kutum y&ouml;neticisi Keykavus Şehinşah&#8217;ın (ertesi yıl oğlu ve halefi Alaaddin Muhammed III&#8217;&uuml; doğuracak olan) kızkardeşi ile evlendi. Ayrıca &uuml;&ccedil; S&uuml;nni y&ouml;neticisiyle daha evlilik yoluyla akraba oldu 1213&#8217;te annesini Halife Nasr aracılığıyla Hacca g&ouml;nderdi. Bu değişimlere kuşkuyla bakan Kazvinli fakihler ve &ouml;nemli kişilerin Alamut kitaplığını denetlemesine ve heretic (sapkınlık) olarak değerlendirdikleri kitapları yakmalarına bile izin verildi. Rudbar, Kumi, Kuhistan, Suriye İsmaililerinden de Hasan&#8217;ın buyruklarına hi&ccedil;bir karşikoyum gelmedi. <br /> W. Montgomery Watt, &quot;Islam and the Integration of Society&quot; (London 1961: 77) adlı kitabında bu konuda şu g&ouml;r&uuml;şe yer veriyor: <br /> &quot;İsmaililer i&ccedil;in İmam aynı zamanda mutlak otokrattı, onun kararları kabul edilmek zorundaydı. Bununla birlikte onun bu yeni kararı garip g&ouml;r&uuml;lebilirdi; kendisinden daha fazla bildiğine inandığından İmama sonuna kadar saygıyla bağlı olan sadık bir inan&ccedil;lı kişi bunu sorun yapamazdı. Ger&ccedil;ekten topluluğun, Hasan III&#8217;&uuml; teredd&uuml;ts&uuml;z izlemiş olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor.&quot; <br /> Hasan III, İmamlık kavramını terketmedi ve s&ouml;zde reddettiği Kıyamet &ouml;gretisi gereği &quot;şaşmaz ve yanılmaz İmam&quot; inancına dayanan bu boyun eğişi rahat&ccedil;a kullandı. İsmaililer, Alamut&#8217;un bu 11 yılını Kıyamet &ouml;gretisine giydirilmiş takıye &ouml;rt&uuml;s&uuml; olarak algıladı; bunu ikinci bir satr (gizlenme) d&ouml;nemi kabul etti. (Farhad Daftary, agy. 105 vd. ve &quot;The Cambridge History of Iran vol.5 &quot;, London 1968: 470)<br /> Bizce, Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n, İmam Cafer oğlu İsmail&#8217;den (760&#8217;lardan) itibaren tam 450 yıldır, heterodoks İslam (Alevilik) olarak bir&ccedil;ok aşamalar ve gelişimler g&ouml;steren İsmaili inancını, t&uuml;m &ouml;gretileri ve tapınma kurumlarıyla reddederek, koskoca toplumu S&uuml;nni Şeriatına &ccedil;ekme girişimi i&ccedil;in &ccedil;ok hazırlıklı olması gerekiyordu. Bunun da &ouml;tesinde kendisini ve yaşamını g&uuml;venceye alabilmesi i&ccedil;in etkili dış g&uuml;&ccedil;lere gereksinimi vardı. B&uuml;t&uuml;n bunları sağlaması i&ccedil;in olasıdır ki, prensliğinin son birka&ccedil; yılını harcamış olmalıdır. <br /> Kuşkusuz işte bu d&ouml;nem i&ccedil;erisinde en b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ocugu Şemseddin Muhammed&#8217;i de bu siyasetine hazırlama &ccedil;abasi olmuştur. B&uuml;y&uuml;k olasılıkla dedesinin sarayında Alamut&#8217;un sert savaş&ccedil;i disiplini ve İsmaili Kıyamet &ouml;gretisi ve inan&ccedil; felsefesi eğitimi almış olan Şemseddin Muhammed&#8217;in, Tebriz&#8217;de, Halep&#8217;te Bağdad&#8217;da gizlice Şafii ve Hanefi fıkıhı, S&uuml;nni Şeriatı alanlarında s&ouml;z sahibi olacak kadar dersler aldırtıp yetişmesini istemiştir. Zaten Şems&#8217;in, Makalat&#8217;ın İran ve T&uuml;rkiye n&uuml;shalarında onun, bu dersleri aldığı a&ccedil;ık ya da kapalı bi&ccedil;imlerde belirtildiğini Franklin D. Lewis uzun uzun a&ccedil;ıklamaktadır.(F. D. Lewis, Rumi&#8230;s. 142-143) Ancak bunlar, Hasan III&#8217;&uuml;n oğlu &uuml;zerindeki b&uuml;y&uuml;k siyasi tasarımları dolayısıyla baskıyla yaptırıldığı, Şems&#8217;in babası hakkında yukarıda verdiğimiz s&ouml;ylemlerinden anlaşilıyor.<br /> Celaleddin Hasan&#8217;ın dışarıda kendini g&uuml;&ccedil;lendirme, toprak ve &ccedil;ikar kazanma ve ilişkilerine gelince; ilk&ouml;nce Azerbaycan ve Arran&#8217;ın altıncı ve son İldeniz hanedanı y&ouml;neticilerinden Muzaffaruddin &Ouml;zbek bin Pehlivan (1210-1225) ile yakın ilişkiyi geliştirdi. &Ouml;zbek, Irak-ı Acem&#8217;de başkaldırmış olan vekili Nasiruddin Mengli ile anlaşmayı kararlaştırdığı zaman, Alamut&#8217;tan yardım araştırdı. Celaleddin Hasan III, ordusunun başinda 1214 yılında Alamut&#8217;tan ayrıldı ve &Ouml;zbek&#8217;in sarayının bulunduğu Azerbaycan&#8217;a gitti.<br /> &Ouml;zbek&#8217;le bir s&uuml;re Bailakan&#8217;da birlikte kaldı ve oradan Suriye, Bağdad ve diğer &uuml;lkelere ortak el&ccedil;iler g&ouml;nderdiler. Buralardan Irak-ı Acem&#8217;den Meng&#8217;liyi s&uuml;rmek i&ccedil;in kuvvetler istediler. Abbasi halifesi Muzaffaruddin Wajh (Vech) Sabu komutasındaki ordularını g&ouml;nderdi ve aynı şekilde Suriye&#8217;den bir ordu geldi. 1215 yılı i&ccedil;inde Hamdan yakınları yapılan savaşta Mengli yenildi. Zaferden sonra Celaleddin Hasan III Abhar ve Zanjan eyaletlerini elde etti.10<br /> Hasan III&#8217;&uuml;n &Ouml;zbek&#8217;le bu ilişkisi ve Azerbaycan&#8217;da 18 ay oturup, Alamut&#8217;tan uzak kalışı bize g&ouml;re, &quot;İmama mutlak bağlılık&quot; inancına rağmen, kapalı bir i&ccedil; baskıdan doğan bir g&ouml;n&uuml;ll&uuml; s&uuml;rg&uuml;nd&uuml;. Başarılı olacağını kanıtlaması gerekiyordu, oldu da. Alamut İsmaili inancına aykırı izlediği bu d&ouml;nek siyasetle, onun Alamut Nizari devletine, o g&uuml;n&uuml;n d&uuml;nyasından soyutlanmış olmaktan kurtarıp, b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ikarlar kazandırdığı ve kalelerini g&uuml;venceye aldığı ger&ccedil;eği yadsınamaz.<br /> Hasan III, İran&#8217;daki korkun&ccedil; Mongol fırtınalarından da Alamut&#8217;u korumasını bildi. Bu y&uuml;zden o hemen 1219 yılında Karakurum&#8217;da bulunan Cengiz Han&#8217;a el&ccedil;ilerini g&ouml;nderdi. Celaleddin Hasan&#8217;ın el&ccedil;ilik heyeti Cengiz Han&#8217;la ancak 1221 baharında Belh&#8217;te karşilaşabildi. O, Cengiz Han&#8217;a İslam &ouml;nderleri arasında ilk iyi dilek mesajı g&ouml;nderen kimse oldu. Onun &ouml;nceden aldığı bir başka &ouml;nlemin, Azerbaycan&#8217;da uzun m&uuml;ddet kalışıyla ger&ccedil;ekleştiği g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor; orayı olasılıkla acil bir tehlike durumunda kendisi, oğlu ve torunu ya da herhangibir yakını i&ccedil;in sığınılacak uygun bir b&ouml;lge olarak se&ccedil;mişti. Sanki o, ger&ccedil;ekten bu ama&ccedil; i&ccedil;in, Alamut&#8217;tan Azerbaycan&#8217;a dokunulmamış bir yol haritası &ccedil;izmis bulunuyordu. <br /> Celaleddin Hasan III&#8217;&uuml;n Alamut&#8217;u Ortodoks İslam&#8217;a &ccedil;evirme siyasetine dış d&uuml;nyayı inandırıp, Bağdad ve diğer S&uuml;nni &ouml;nderlerle işbirliğine girerek, 11 yıl İmamlığını kendi topluluğunun inancına aykırı bir bi&ccedil;imde s&uuml;rd&uuml;rmesi s&uuml;recinde, oğlu Şemseddin Muhammed&#8217;in onun yanında olmak zorunda bulunsa da onaylamadığını tahmin edebiliriz. Gerek Makalat n&uuml;shalarında Mevlevi yapıtlarında onun a&ccedil;ık&ccedil;a belirlenen batıni İsmaili inan&ccedil; ve felsefesi, babasına ilişkin g&ouml;r&uuml;şleri bunu g&ouml;stermektedir. Buna rağmen, gen&ccedil;liğini yaşadığı bu d&ouml;nem i&ccedil;erisinde askeri alanda iyi yetiştiği ve belki babasının m&uuml;ttefikleriyle birlikte yaptığı savaşlarda komutanlık bile yaptığı s&ouml;ylenebilir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; gelecekte, Kuhistan eyaletinin muhtaşim&#8217;liği (T&uuml;rk&ccedil;edeki &#8216;heybetli, muazzam&#8217; anlamına gelen muhteşem sıfatı) yaptığı yıllarda Sistanlılarla savaşlarında deneyim ve yeteneklerini g&ouml;sterecektir.. </p>
<p> 10 Celaleddin Hasan&#8217;ın Azerbaycan&#8217;da bulunduğu birbu&ccedil;uk yıl boyunca Muzafferaddin &Ouml;zbek ona karşi &ccedil;ok dikkate değer davranışlarda bulundu ve aralarında kardeş&ccedil;e duygular gelişti. &Ouml;zbek ona bol bol yiyecek-giyecek gereksinimi ve aşirı miktarda para g&ouml;nderiyordu. Toplantıdan sonra, Celaleddin&#8217;in her &ccedil;esitten payların verilmesi yolunda talepleri o kadar &ccedil;ok ki; sadece y&uuml;ksek subaylarına değil, fakat aynı zamanda birliklerin geneline bol bol verdiği onursal urbalar ve armağanları dağıttıktan sonra &Ouml;zbek, zorunlu harcamalar i&ccedil;in onun (Hasan III&#8217;&uuml;n) hazinesine hala her g&uuml;n 1000 altın (Dinar) g&ouml;nderiyordu.</p>
<p> 3.3 Kuhistan B&ouml;lgesi İki &Ouml;nemli Nizari Valisi D&ouml;neminde Mogollardan Ka&ccedil;an M&uuml;sl&uuml;manların Ge&ccedil;ici Sığınağı Oluyor<br /> Batıya doğru ilerleyen Cengiz Han 1221&#8217;e doğru Oksus&#8217;u ge&ccedil;ip Buhara&#8217;yı aldı. Gen&ccedil; oğlu Toluy&#8217;u Horasan&#8217;ı fethetmekle g&ouml;revlendirdi. Mogollar Merv ve Nişabur&#8217;u tamamıyla yakıp yıktı; tarlaya &ccedil;evirdi ve insanlarını &ouml;ld&uuml;rd&uuml;ler. Doğu İran&#8217;a y&ouml;neldikleri sırada Cengiz Han &ouml;ld&uuml; ve b&ouml;lge biraz nefes aldı.<br /> 1221 yılnda olasıyla zehirlenerek &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; bildirilen Hasan III&#8217;&uuml;n yerine 9 yaşindaki k&uuml;&ccedil;&uuml;k oğlu Alaaddin Muhammed III (1221-1255) ge&ccedil;irildi. Onun se&ccedil;ilmesinde, annesi ile başvezirin işbirliği b&uuml;y&uuml;k rol oynamıştı. Hasan III&#8217;&uuml;n &uuml;&ccedil;&uuml; S&uuml;nni olmak &uuml;zere birka&ccedil; karısı ya da cariyesi olduğu bilinmektedir. <br /> Alaaddin Muhammed III&#8217;&uuml;n ilk yıllarıydı. S&uuml;nni ulema dahil, Mogolların &ouml;n&uuml;nden ka&ccedil;an &ccedil;ok sayıda Horasanlı g&ouml;&ccedil;menler giderek Kuhistan&#8217;daki Nizari İsmaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından itibaren, Nizari İsmaili devletinin, diğer k&uuml;&ccedil;&uuml;k prensliklerden daha g&uuml;&ccedil;l&uuml; olduklarını deneyerek anlamışlardı. Kuhistan&#8217;daki Nizari topluluğu b&ouml;lgesel işlerde, olaylarda bağımsız davranma siyaseti izliyordu; diğer b&ouml;lgelerle ticaret yolları geliştirdi, bu da ekonomisinin y&uuml;kselmesine b&uuml;y&uuml;k yardımcı oldu. Nizari İsmailileri yayılma ve inan&ccedil;larını yayma tutkularını hi&ccedil; yitirmediler. Bağdad Halifesi ile Harezmiler arasındaki anlaşmazlıklar d&ouml;neminde topraklarını genişlettiler. Muhammed Harezmşah oğlu Rukneddin 1222&#8217;de Rey&#8217;de bir grup İsmaili, propaganda yaptıkları i&ccedil;in yakalatıp &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;. İran&#8217;daki Nizari toprakları Muhammed III&#8217;&uuml;n ilk altı yılı i&ccedil;erisinde &ccedil;ok genişledi&#8230; (Farhad Daftary, The Isma&#8217;ilis&#8230; s. 412-415)</p>
<p> 3.4 Şemseddin Muhammed bin Hasan Kuhistan Valisi<br /> Olasıdır ki Şemseddin Muhammed babası &ouml;l&uuml;nce, onun kendisine d&ouml;n&uuml;k siyasetini bilen Alamut y&ouml;netiminden &ccedil;ekindigi i&ccedil;in Şemseddin Tebrizi adıyla bir s&uuml;re gizlenmiş olmalıdır. Ancak onu 1224-1226 yılları arasında, olasıyla 40 yaşlarındayken Kuhistan eyaletinin muhtaşim&#8217;i (Kuhistan Nizari valilerine verilen genel ad) olarak ve aynı zamanda bir askeri komutan durumunda g&ouml;r&uuml;yoruz&#8230;<br /> Cengiz Han ve oğulları İran&#8217;ın doğu b&ouml;lgelerini ele ge&ccedil;irmişi, fakat Kuhistan İsmailileri, bu operasyonların başlangı&ccedil; d&ouml;neminde hi&ccedil; etkilenmedi. &Uuml;st&uuml;nl&uuml;g&uuml;n&uuml; s&uuml;rd&uuml;rd&uuml;. Bu nazik d&ouml;nemde, Horasanlı &ccedil;ok sayıda ulema dahil, sayısı gittik&ccedil;e artan S&uuml;nni M&uuml;sl&uuml;man g&ouml;&ccedil;menler, Kuhistan eyaleti İsmaili kasabalarında sağlam sığınaklar buldular. İsmaililer bu ka&ccedil;ar-g&ouml;&ccedil;er dalgalarını hoş karşiladı ve kendi kaynaklarıyla onlara yardımcı oldular. Kuhistan&#8217;da, İsmaililer, b&uuml;t&uuml;n kazandıklarından sağlamca yerleşik ve zengin bir &uuml;lke sağlamışlardı. İlk yıllarını Hindistan&#8217;daki Ghor hanedanının hizmetinde ge&ccedil;irmiş tarih&ccedil;i ve Sunni hukuk&ccedil;usu (kadı) Minhaj Siraj Juzjani (&ouml;.1286) Kuhistan&#8217;ı 1226 ile 1226 arasında 3 kez ziyaret etmişti. 1260 yılında yazdığı &quot;Tabakat-i Nasiri&quot;de, Kuhistan&#8217;ın &ccedil;ok bilgili İsmaili valisi Şihabuddin bin Mansur Abul Fateh&#8217;in, dağ istihkamları (kaleleri ) i&ccedil;inde bu S&uuml;nni g&ouml;&ccedil;menlere &ccedil;ok c&ouml;mert davrandığını anlatmaktadır.11<br /> Marshall G.S. Hodgson&#8217;un bu konuda verdiği bilgiden bazı doğruları &ccedil;ikarmak olası g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Ş&ouml;yleki; &quot;Kuhistan y&ouml;neticisi Şihabeddin &ccedil;ok iyi bir insan ve bir bilgin olarak nasıl &ouml;vg&uuml; aldıysa, ardılı Şemseddin Hasan-i İhtiyar da en iyi anlamda bir asker sıfatıyla &uuml;nlendi&quot; derken Şemseddin&#8217;in babasının adını vermiş oluyor. (Marshall G. S. Hodgson: The Order of Assassins. University of Chicago 1955: 244). Bizce bu adın &#8216;Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar&#8217; olarak alınması gerekir. &#8216;İhtiyar&#8217; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml; kendi istemiyle, bildiği gibi hareket eden anlamında d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rsek, Hasan III&#8217;&uuml;n kişilik yapısına uygun bir nitelik olduğu ortaya &ccedil;ikar bu lakap. Yoksa, ona S&uuml;nni şeriatını benimseyerek Bağdad halifesiyle anlaşan Hasan III&#8217;e, İsmaililer tarafından kendisine &lsquo;kocamış&#8217; anlamında İhtiyar sıfatı mı takılmıştı?<br /> Kuhistan&#8217;ın yerli İsmaililerinin, devlet hazinesinden g&ouml;sterilen bu c&ouml;mert konukseverliğin olumsuz sonu&ccedil;larını Alamut&#8217;a şik&acirc;yet ettikleri s&ouml;ylenmektedir. B&ouml;ylece Şihabuddin Alamut&#8217;a geri &ccedil;agrildi ve yerine yeni vali (muhaşim) Şemseddin (bin) Hasan İhtiyar atanmıştı. Ona da, benzer c&ouml;mert davranışından dolayı, M&uuml;sl&uuml;man g&ouml;&ccedil;menler tarfından eşit derecede hayranlık duyuldu.12 </p>
<p> 11 Juzjani (C&uuml;zcani) ,Tabaqat-i Nasiri (tr. by Ghulam Rasul Maher, Lahore 1975, 2nd vol., pp. 230-31) adlı yapıtında bir tanık olarak şunları kaydediyor: <br /> &quot;Onu bilgeliği (marifeti), bilim ve felsefeyi sınırsız &ouml;grenmis bir kişi olarak buldum; o denli akıllı ki, onun gibi bir bilgin ve filozof Horasan topraklarında yoktu. Yoksul garipleri ve gezginleri bağrına basıyordu. Horasan&#8217;nın bu gibi M&uuml;sl&uuml;manları onunla yakınlık kurmuşlar, onun g&uuml;vencesi ve koruması altına girmişlerdi. Bu (yakınlık) bağlamında onun cemaatları Horasan&#8217;ın en se&ccedil;kin ulemasından bazılarını da i&ccedil;lerine almıştı. Onların hepsini de onurlandırdı ve kendilerine saygıyla davrandı, nezaket g&ouml;sterdi. Bu olayı yaşayan insanlar anlattılar: Horasan&#8217;daki o iki ya da &uuml;&ccedil; yıllık anarşi sırasında valinin hazinesi ve ahırından, ulema ve yoksul yabancılar tarafından, bin tane onurlandırıcı giysi ve koşumlarıyla birlikte yedi y&uuml;z at verilmişti.&quot; <br /> 12 Ger&ccedil;ekte ima edilen, onun yerine atama yapılmasının ana nedeni, elibol davranması değildi, fakat başka bir g&ouml;rev i&ccedil;in &ccedil;agrilmasiydi. Shihabuddin&#8217;n kendisi yetkin bir bilgindi. Ayrıca onun Kuhistan&#8217;daki katibi Rais al-Hasan bin Saleh Munshi Birjandi İsmaili tarihini yazdı. Bu bilgileri Rashiduddin, &quot;Jamiut Tawarikh&quot; kitabının i&ccedil;inde kullanmıştır.</p>
<p> 3.5 Sistanlı S&uuml;nnilerle Yapılan Savaşlar <br /> Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar&#8217;ın Kuhistan&#8217;a varması, İsmaililerin Sistanlı komşularıyla yeni kavgaların patlamasına bir işaret oldu. Bu işaret, Şemseddin&#8217;in olasılıkla babasının İmamlığı d&ouml;neminde Sistan&#8217;la yapılan savaşlarda askeri kumandanlardan biri olmasını &ccedil;agristirabilir. İlk d&ouml;nem savaşlarına d&ouml;nersek: Sistan&#8217;ın Nasir soylu yerel &ouml;nderi Yamuniddin Behramşah binTajaldin Harb (1213-1221), &ouml;nceden İmam Celaleddin Hasan zamanında Alamut&#8217;a karşi iki savaş s&uuml;rd&uuml;rm&uuml;ş; yeğeni ise Nih kasabası yakınındaki Şehinşah&#8217;ın kalesini Alamut&#8217;a satmış bulunuyordu. Yamuniddin de 1221&#8217;de Kuhistanlı İsmaililerden kaleyi alma taleplerinden vazge&ccedil;melerini istemiş ve kuvvetle onu ele ge&ccedil;irme girişiminde bulunmuştu. Ancak Yamuniddin Kuhistan &uuml;zerine saldırmadan &ouml;nce, aynı yılın 29 Mayıs&#8217;ında g&ouml;nderilen d&ouml;rt Fedai tarafından Zarang&#8217;da &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;nce, Sistan&#8217;da Yamuniddin&#8217;in oğulları arasında tahta &ccedil;ikislar birbirini izledi. <br /> Kuhistanlı İsmaililer, itibarlı kişilerin tahta oturttuğu gen&ccedil; kardeş Nusratuddin&#8217;e karşi Ruknuddin&#8217;i desteklediler. Nusratuddin de babası gibi Şehinşah kalesi &uuml;zerindeki talebini s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yordu. Hemen arkasından Ruknuddin, 1222 yılı i&ccedil;inde İsmaililerin yardımıyla Sistan tahtını ele ge&ccedil;irdi. Bu arada Mogollar Sistan&#8217;ı -orada kalmamak kaydıyla- istila ettiler ve Ruknuddin de k&ouml;lesi tarafından &ouml;ld&uuml;r&uuml;lm&uuml;st&uuml;. Sistan eşrafı (itibarlı kişiler) Şihabuddin bin Harb ve kardeşi Ali&#8217;yi, Uthman (Osman?) Şah Nasuriddin Uthman&#8217;ı aday g&ouml;steren İsmaililerin memnuniyetsizliklerine karşin tahta oturtmuşlardı. Bu sırada Uthman&#8217;ın hakları i&ccedil;in Kirman&#8217;da konuşlanmış olan Tajuddin Yinaltagin adındaki Harezmli kumandandan destek talep ettiler. Yinaltagin 1225 yılında birlikleriyle Sistan&#8217;a girdi ve Sistan g&uuml;&ccedil;lerini yendi. Yinaltagin tahtta oturan Uthman&#8217;ın yerine, iktidarı onunla birlikte hemen hemen on yıl elinde tuttu. <br /> Bunun &uuml;zerine Kuhistan&#8217;ın İsmaili valisi Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Yinaltagin&#8217;e karşi a&ccedil;tığı savaşta kuvvetlerinin başina ge&ccedil;ti ve 1226 yılında onu b&uuml;y&uuml;k yenilgiye uğrattı. Yinaltagin&#8217;in, Kuhistanlı İsmaililer ile diplomatik g&ouml;r&uuml;şmeleri y&uuml;r&uuml;tmek i&ccedil;in el&ccedil;i olarak Minhaj Siraj Juzjani&#8217;yi ataması bu savaştan sonraydı. Minhaj Siraj Juzjani, Yinaltagin adına Nih kasabasında Semseddin ile bir andlaşma yaptı ve sonu&ccedil;ta; İsmaililer kendi yerel işlerinde bağımsız bir politika izledi ve diğer b&ouml;lgeler ile &ouml;nemli ticaret yolları geliştirdiler. Bu yollar ve yolların ulaştığı b&ouml;lgeler onların ekonomik koşullarını hızlandırma ve geliştirme kaynaklarıydı. Minhaj Siraj ateşkes anlaşmasında sonra Sistan&#8217;a d&ouml;n&uuml;nce Yinaltagin onu, İsmaililere karşi savaş duyurusunu bildirmek &uuml;zere bir kez daha Kuhistan&#8217;a gitmeye zorladı. Fakat, o Hindistan&#8217;a bir gezi yapmaya karar verdiği i&ccedil;in, ikinci bir seyahata &ccedil;ikmayi uygun bulmadı. Bu reddediş, Yinaltagin&#8217;in yaklaşimıyla &ouml;rt&uuml;sm&uuml;yordu. Bunun &uuml;zerine onun, Sistan&#8217;ın Safhad kalesinde 43 g&uuml;n tutuklanmasını emretti ve surların dışına &ccedil;ikmasini yasakladı. <br /> Bu arada Alamut, Ozbeg&#8217;in oğlu Malik Khamush ve Jaluladdin&#8217;in kardeşi Ghiasuddin&#8217;e sığınma hakkı verdi. Bu kişiler 1228 yılında, Kharezmşah tarafından g&ouml;revlerinden kovulmuşlardı. İsmaililer, Kharezmlilerin Rudbar&#8217;ı kuşatmalarına rağmen, Ghiasuddin&#8217;e yardım ettilerse de orada &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;.<br /> 1228 yılında, İsmaili el&ccedil;isi Badruddin Oxus&#8217;un doğusuna ge&ccedil;erek Mogol sarayına giderken, Celaleddin Harezmşah Suriye yolunda bazı İsmaililerin eşliğinde bir Mogol el&ccedil;isinin bulunduğunu bahane ederek, o y&ouml;ne giden b&uuml;t&uuml;n kervanların derhal durdurulmasını emretti. Buna uyan veziri Şeref al M&uuml;lk Azerbaycan&#8217;da, batı Suriye İsmaili kervanının yetmiş t&uuml;ccarını &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;. Bunun &uuml;zerine Alamut Kharezmşah&#8217;a, &ouml;ld&uuml;r&uuml;len Suriyeli İsmaililerden alınan malları haklı olarak geri isteyen bir el&ccedil;ilik heyeti g&ouml;nderdi. Bu arada Celaleddin Harzemşah&#8217;ı kızdırmış olan Ghiasuddin Alamut&#8217;tan ka&ccedil;mıştı.<br /> Sonu&ccedil; olarak, Kuhistan Nizarileri Mogol istilasından etkilenmedi, g&uuml;&ccedil;lerini gelişim ve saltanatlarını s&uuml;rd&uuml;rd&uuml;ler. Alamut&#8217;a, Şihabeddin&#8217;in yerine atanmış olan yeni muhtaşim Şemseddin de m&uuml;lteciler tarafından eşit derecede saygı ve hayranlık kazandı. Bu olaylar ve Kuhistan&#8217;daki Nizarilerin o zamanki durumunun ayrıntıları, yukarıda anlattığımız gibi Minhaj-i Siraj adıyla tanınan, Hindistan&#8217;ın Slav hanedanı Muizzi ve Guri&#8217;lerin tarih&ccedil;isi ve S&uuml;nni bir kadı, 1224-1226 arasında &uuml;&ccedil; kez Kuhistan&#8217;ı ziyaret etmiş bulunan Minhaj al-Din Uthman bin Siraj al-Din al Juzjani anlatmaktadır. Ayrıca o,Şemseddin ile Sistan adına diplomatik g&ouml;r&uuml;şmeler yapmıştı.. (Minhaj-i Siraj Juzjani: Tabaqat. vol 2: 182-185 ve 186-188&#8217;den aktaran F. Daftary, İsmailis&#8230; s.414). Bize g&ouml;re, Nişabur&#8217;un yakılıp yıkılmasından &ccedil;ok az s&uuml;re &ouml;nce gen&ccedil; Hacı Bektaş ve ailesi de Kuhistan İsmaili kalelerine sığınmış ve Şemseddin Muhammed&#8217;den yakın ilgi g&ouml;rm&uuml;şlerdi. İşte bu Kuhistan muhtaşim&#8217;i, Mevlana&#8217;nın Tebriz G&uuml;neşi&#8217;nden (Şemseddin Tebrizi) başkası değildi. </p>
<p> 3.6 Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar (Tebrizi) ve Hind Davası <br /> Hindistan kıtasında Nizari etkinlikleri esas olarak Sind&#8217;de toplandı 905&#8217;lerde Hallacı Mansur&#8217;un bu b&ouml;lgede uzun s&uuml;re kaldığı ve buralarda Karmatilerin s&ouml;z sahibi oldukları bilinmektedir. Yine Anne Marie Schimmell&#8217;e g&ouml;re, Şiiler tarafından yapılan b&uuml;y&uuml;k baskılara rağmen Multan&#8217;da İsmailizmin farklı bi&ccedil;imleri direndiler.<br /> Sind&#8217;deki İsmaili etkinliklerinin başlangıcıyla bağlantılı olan kişi Pir Şemseddin&#8217;dir. Babasının Pir Salahaddin olduğu s&ouml;ylenen Pir Şemseddin&#8217;in, Alamut&#8217;tan Sind&#8217;e g&ouml;nderilen ilk post-Alamut İmamı olduğu bildirilir. Şemseddin, burada uzun zaman alan İsmaililiği yayma etkinlikleri masalsı-destansı &ccedil;esitlemelerle &ccedil;er&ccedil;evelenmis karanlık bir fig&uuml;rd&uuml;r. Bu karanlık kişi 1240&#8217;lara kadar, Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin değil, Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar, Şemseddin Tebrizi&#8217;dir. Bazı yazarlarca, masalsı anlatımlarda, Mevlana&#8217;nın manevi rehberi ve aynı zamanda ilk post-Alamut Nizari İmamı olan,1247 yılında &ouml;ld&uuml;r&uuml;len Şemseddin Tebrizi ile aynılaştırılmasına olumlu baksalar da, mezarı Multan&#8217;da bulunan kişi, Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin&#8217;dir. Ayrıca Daftary i&ccedil;in, bazı kaynakların Şemseddin Tebrizi&#8217;nin soyağacının, Alamut d&ouml;nemi İsmaili İmamlarını izlediğini belirtmesi ilgi &ccedil;ekici gelmektedir. (F. Daftary, agy. s. 415; W. Ivanow: Shums Tabrez of Multan, in Professor Muhammed Shafi, Presentation Volume ed. S.M. Abdullah, Lahor 1955: 109-118) Bizce Farhad Daftary, bazı kaynakların Şemseddin&#8217;in İsmaili İmamlarının soyundan, yani Celaleddin Hasan&#8217;ın oğlu olduğunu ileri s&uuml;rmesini ilgin&ccedil; bulmakla yetinmeyip, bu kaynakları daha ciddi bir bi&ccedil;imde incelemeliydi. O zaman b&ouml;yle terdd&uuml;tl&uuml; bir yaklaşima girmezdi. <br /> Şemseddin Muhammed bin Hasan-i İhtiyar&#8217;ı Kuhistan y&ouml;neticiliğinden alan Alamut,1227 yılında onun yerine Nasiruddin Abdurrahman bin Mansur&#8217;u (&ouml;lm. 1257) atadı. Kuhistan Nizarilerinin muhteşim&#8217;i olarak, uzun s&uuml;re Kain&#8217;de ve Kuhistan&#8217;ın diğer Nizari kalelerinde oturan Nasiruddin Abdurrahman bin Mansur &ccedil;ok bilgili ve bilimi seven bir kişiydi. Kuhistan eyaleti y&ouml;neticiliğine başladığı yıl, gen&ccedil; Nasiruddin Tusi&#8217;nin (1201-1274) onun hizmetine girdiğini biliyoruz. Tusi onunla &ccedil;ok yakın dost olmuş 1235 yılında ona adadığı Ahlak-i Nasir ve Ahlak-i Muhteşim gibi yapıtlar hazırlamıştı. (F. Daftary, agy. s.409)13 <br /> Kısacası bize g&ouml;re, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, yani Şemseddin Tebrizi Alamut tarafından Bedehşan ve Kuzey Hind dava&#8217;sına atandı. Davayı yayma g&ouml;revini b&uuml;y&uuml;k şevk ve gayretle y&ouml;netip, etkinliklerini Bedehşan&#8217;dan Kashmir &uuml;zerinden, Pencap ve Sind&#8217;den, Mutan&#8217;la Gucerat&#8217;a kadar, merkezler kurarak d&uuml;zene soktu. Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Kuhistan valiliğinden sonra Huccet ya da Pir olarak bu g&ouml;revleri 1227-40 yılları arasında yapmış olduğu &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıktır. <br /> Şu halde 1247&#8217;de Sel&ccedil;uklu başkentinde katledilen Semsi Tebrizi&#8217;nin Sind, Multan halk k&uuml;lt&uuml;r&uuml; ve İsmaili toplulukları arasında yoğun bi&ccedil;imde hala yaşamakta oluşu, Kuhistan&#8217;daki başarılarından sonra Alamut&#8217;tan bu geniş b&ouml;lgeye g&ouml;nderilmiş ve Pir ya da H&uuml;ccet olarak g&ouml;rev yapmış olmasındandır. B&ouml;yle olunca, farklı kişiler olarak &#8211; bazı İsmaili araştırmacıları Şemseddin Tebrizi ve Şemseddin Multani aynı kişi olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yorlarsa da bu olası değildir-, aynı ismi taşimalarından dolayı, yaşamlarınının birbirine karışmış olması doğal sayılmalıdır. &Ouml;l&uuml;m tarihi 1356 olan Şemseddin Multani&#8217;nin, Tebrizi&#8217;den &ccedil;ok daha sonra buralarda yaşamış olduğu kesindir. Bu da Tebrizi&#8217;nin dava etkinlikleri ve s&ouml;ylenceler dolu yaşam olaylarından bazıları Multani&#8217;ninkilere karışmış olması demektir. <br /> &quot;Yerel folklorda ve (İsmaili) toplulukların s&ouml;ylencelerinde o, Hazreti Şems Tebrizi ile karıştırılıyor. Şemsi Tebrizi&#8217;nin yaşamının olayları hatalı bir bi&ccedil;imde, Pir Şems Sebzevari Multani&#8217;nkiler olarak sunuluyor; hatta &ouml;ncekinin (Tebrizi&#8217;nin) yerini sonrakinin (Multani&#8217;nin) aldığı inancı giderek genişliyor&quot; <br /> diye yazan Miss Zewahir Noorally&#8217;nin makalesinde verdiği yorum sonu&ccedil; olarak doğrudur. &Ouml;ncekinin kerametleri ya da dava etkinliklerini, Şemseddin Sebzavari Multani&#8217;nin daha etkin oluşu ve b&ouml;lgede &ccedil;ok daha uzun yaşamasından &ouml;t&uuml;r&uuml;, toplumsal bellek bu sonuncuya y&uuml;klemiştir. Ancak birbirine karıştırılan yaşam olayları, tarihsel yanlışlık ve hatadan daha fazla, bu sosyo-psikolojik etki yoğun isim ve g&ouml;rev benzerliğindendir. </p>
<p> 13 Şii doğumlu ve yirmi beş yaşindan itibaren otuz yıl boyunca İsmaili olarak yaşamış ve patronu aracılığıyla tanıştırıldığı Alamut&#8217;ta İmam Muhammet III ve onun halefinin koruması altında Alamut kitaplığında &ccedil;alismis; İsmaililik inancı, siyaset ve felsefesi &uuml;zerine &ccedil;ok sayıda eserler vermiştir. Ancak 1257&#8217;den, yani Alamut&#8217;un &ccedil;&ouml;k&uuml;s&uuml;nden itibaren Nasiruddin Tusi, kendisini destekleyen, yetiştiren, b&uuml;y&uuml;k kariyer sahibi yapan İsmaililik ve İsmaililerden ayrılmış, a&ccedil;ık&ccedil;ası onlara ihanet etmiş ve Alamut&#8217;u yakıp yıkan Hulagu&#8217;nun danışmanı ve kurduğu g&ouml;zlemevinde bir Şii d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r olarak kendini yıldızları incelemeye vermiştir.</p>
<p> 3.7 Pir Şemseddin Muhammed Taperez-Sebzevari-Multani Hakkında Bazı Kısa Bilgiler <br /> Pir Şemseddin&#8217;in Hind ve Sind dava&#8217;sına ilişkin eylemleri, hizmetleri ve Şemseddin Tebrizi&#8217;yle karıştırılması konusu İsmaili websitesi tarih departmanlarındaki genel makalelerde geniş&ccedil;e işlenmiştir. Seyyid / Pir Selahaddin&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;nden sonra, İmam Kasım Şah, Pir Şemseddin&#8217;i Daylam&#8217;da, Hind ve Sind&#8217;in Huccet&#8217;i olarak Hindistan davası (mission) i&ccedil;in g&ouml;revlendirdiği s&ouml;ylenmekte. Ayrıca Pir Şems, &ccedil;ok sayıdaki Ginan&#8217;larından birinde (Garbi, 5:17) İmam&#8217;a, yani &quot;Zamanın Efendisi Kasım Şah&#8217;ın kişiliğinde zuhur etmiş olan ger&ccedil;ek yolg&ouml;sterici ışığa ciddi bir bi&ccedil;imde (dua etmelisin) tapınmalısın&quot; diye g&ouml;nderme yapmaktadır. <br /> Pir Şemseddin hakkında en eski tanımlama, İran&#8217;ın son klasik şairi Nureddin Abdurrahman Cami&#8217;nin (817-898/1414-1492)&quot;Nafahat al-Uns&quot; (1478) başlıklı sufi yaşam &ouml;yk&uuml;leri risalesindedir. Nurullah bin Sharif Shushtari ise (d. 1019/1610) &quot;Majalis al-Mominin&quot;de (1604) soyağacını İsmaili İmamlarına bağlar. Bazı ayrıntılar da &quot;Tarikh-i Firishta&quot;da (1606) bulunduğu vurgulanmaktadır.(www.ismaili.net) Ger&ccedil;ekte bu yazarlar, daha &ouml;nce a&ccedil;ıkladığımız gibi Şemseddin Tebrizi&#8217;yi anlatmaktadırlar. &Ccedil;agdas kaynaklarda, Pir Şemseddin Multani&#8217;nin ne zaman doğduğu belirlenemiyen bir noktadır. Onca zengin malzemenin bile insanı kesin bir sonuca g&ouml;t&uuml;rmeye izin vermediği belirtiliyor. Bununla birlikte &ouml;l&uuml;m tarihi, Multan&#8217;daki t&uuml;rbesinde yazılı olan 1356 yılı tartışmasızdır. <br /> En fazla karıştırılan ve &ccedil;&ouml;z&uuml;lememis nokta, onun doğum tarihini belirlemek olmuştur. Bilginlerin b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ogunlugu Pir Şems&#8217;in 115 yıl yaşadığı &uuml;zerinde uyuşurlar; b&ouml;ylece doğduğu tarih 1240-1 g&ouml;sterilir. Buna karşilık, Pir Şems&#8217;in 115 yılından &ccedil;ok daha fazla yaşadığı ileri s&uuml;r&uuml;l&uuml;yor. &Ouml;rnegin, Sayed Bawa Ahmad Ali Khaki eski bir el yazmasını temel alarak yazdığı &quot;Dar-i Khuld-i Bari&quot; (Ahmadabad 1905: 123) kitabında Pir Şems&#8217;in &ouml;m&uuml;r s&uuml;resinin 171 yıl olduğu belirtilmektedir. Buna g&ouml;re, onun &ouml;l&uuml;m tarihi 1356 yılının ger&ccedil;ekliği d&uuml;ş&uuml;n&uuml;l&uuml;yorsa, doğum tarihi İmam Ala Muhammed (1166-1210) d&ouml;neminde, 1175 civarında olmalıdır. Daha da ileri gidilerek, Multan&#8217;daki t&uuml;rbesinde bulunan -ne zaman yazıldığı belli olmayan- Pir Şems seceresinde ise doğum tarihi 1165 g&ouml;sterilir, yani tam 191 yıl yaşamış oluyor. <br /> Bizce burada da iki Şems&#8217;in &ouml;mr&uuml; de karıştırılmış, yani birbirine eklenip tek Şems&#8217;te, yani Pir Şemseddin Sebzevar&#8217;ide birleştirilmiştir. Pir Şems Sebzevari&#8217;nin 171 ya da 191 yıl yaşadığına inanan bazı &ccedil;agdas yazarlar; Desmond kontesinin (&ouml;lm. 1604) 140 yıl, Thomas Parr&#8217;ın (&ouml;lm. 1635) 152, Henry Jenkins&#8217;in (&ouml;lm. 1670) 169 yıl &ouml;m&uuml;r s&uuml;rd&uuml;klerini ve &ccedil;ok tanınmış biyolog Prof. E. Metchinkoff&#8217;un da Glaskow&#8217;lu St. Mungo&#8217;nun 185 yıl yaşadığını kabul etmiş olmasını ve de 150 yıl &uuml;zerinde yaşamış uzun &ouml;m&uuml;rl&uuml; bazı Şeyh-Seyyid vb. &ouml;rneklerini (&quot;The New Encyclopaedia Britannica&quot; (1990, 15th ed., 20th vol., p. 428) and &quot;Encyclopaedia of Religion and Ethics&quot; (1959, 4th ed., 1st vol., p. 182; &quot;Akhbar al-Akhayar&quot; (comp. 998/1590)) g&ouml;stererek doğruluğunu kanıtlama peşindedirler. Ama nedense, bu istisna kişilerden hi&ccedil;birinin yaşamının, bir başkasıyla karışmamış olduğunu akıllarına getirmiyorlar.<br /> Pir Şems&#8217;in aşağı Sind&#8217;i ziyaret ederek, İndus nehrinin kıvrımları boyunca seyahat ettiği, b&uuml;y&uuml;k olasıyla 1328&#8217;de, davanın merkezi olan U&ccedil; Şarif&#8217;e ulaştığı anlaşilıyor. O ayrıca &Ccedil;in, Tibet, Badahşan, Kaşmir ve Gujerat&#8217;ta bir&ccedil;ok dai&#8217;ler g&ouml;revlendirdi.Kendisi misyonu (davayı) s&uuml;rekli hareket halinde tutuyordu. Hatta onun, &Ccedil;in&#8217;in bir par&ccedil;ası gibi g&ouml;sterilen ve Hindistan Budistleri arasında, kuzey Hindistani Chinab-Nagari olarak tanınan, Nepal&#8217;a kadar gitmiş olduğu s&ouml;ylenir.<br /> Multan&#8217;da Pir Şems&#8217;in pek &ccedil;ok mucizelerinden s&ouml;zedilir, fakat bunların fazla tarihsel değeri yoktur. Bunun i&ccedil;in, Pir Şemseddin&#8217;in yaşamı s&uuml;resince bi&ccedil;imlenen ve &ouml;l&uuml;m&uuml;nden sonra hızla yoğunlaşan s&ouml;ylencelerin ortasında ger&ccedil;eğe ulaşmak zordur.<br /> Bunlardan en tanınmışı ve Şemsi Tebriz ile karıştırılmasına neden olduğu sanılan, g&uuml;neşi yery&uuml;z&uuml;ne indirdiği kerametidir. Bu mucizesi Pencab&#8217;da ona taparez (yanan, alev sa&ccedil;an) sıfatını kazandırmıştı. Taparez s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n s&ouml;ylenişinde, Tabriz ile &ouml;ylesine yakınlık var ki, tıpkı Tabriz gibi telafuz edilmeye başlandı. Bu da, ikisini birbirine karıştıracak bir yanlış kuramınn &uuml;retilmesine neden olmuştur. Olasıdır ki bu y&uuml;zden, yani Şems Taparez olarak da tanınan Pir Şems, telaffuz benzerliğinden dolayı, Şems-i Tabriz ile karıştırılmıştır.<br /> Kısacası Şemseddin Tebrizi, Kuhistan muhtaşim&#8217;liğinden alınmasından, yani 1227 yılından itibaren bu b&ouml;lgelerde, adı y&uuml;zyıllarca unutulamıyacak ve kendisinden en az yarım asır sonra aynı adı taşiyan &ccedil;ok başarılı bir baş Dai Şemseddin Muhammed Sebzavari Taparez (1241?-1356) ile karıştırılacak kadar etkili olmuş ve İsmaililiği iyice k&ouml;kleştirmişti. <br /> Alamut İmamı Alaaddin Muhammed III (1221-1256) tarafından b&uuml;y&uuml;k kardeşi Şemseddin Muhammmed&#8217;i (Tebrizi) bir y&ouml;netici, baş Dai ya da Huccet olarak Hind ve Sind&#8217;e atanmış olmasında yadırganacak bir durum yoktur. Bu geleneğin varlığını g&ouml;steren bir &ouml;rnegi burada verebiliriz: İsmaililiğin post-Alamut d&ouml;nemi İmamlarından Muhammed bin İslam Şah&#8217;ın (1423-1463) k&uuml;&ccedil;&uuml;k kardeşi Pir Tajuddin 33 yaşlarındayken Hindistan&#8217;a Huccet olarak atandı (1427). O Lahor&#8217;u kendisine merkez yaptı, &ccedil;&uuml;nk&uuml; U&ccedil; Şerif&#8217;te, muhalifleri tarafından bir &ccedil;ekisme-&ccedil;atisma zemini oluşturulmuştu. Ayrıca Lahor&#8217;da İsmaili dava ile ilgili olarak Pir Şems&#8217;in torunlarıyla doğrudan ilişkisi vardı. Onun, Afganistan ve Orta Asya&#8217;ya, ayrıntıları bilinmeyen birka&ccedil; dai g&ouml;ndermiş olduğu da anlaşilıyor. </p>
<p> 3.8 Alamut Y&ouml;netimi, Rum&#8217;da Şemseddin Tebrizi Olarak Tanınan Eski Kuhistan Valisi Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar&#8217;a, 20 Yıl Sonra Bir Diplomatik G&ouml;rev Veriyor <br /> Şemseddin Tebrizi&#8217;nin 10 Ocak ile 11 Şubat 1246 tarihleri arasında ansızın, hi&ccedil;kimseye haber vermeden Konya&#8217;dan ayrılıp, yakl&acirc;şik bir bu&ccedil;uk yıl boyunca ortadan kayboluşu; sonu&ccedil;ları o g&uuml;n&uuml;n b&uuml;t&uuml;n d&uuml;nyasını ilgilendiren bir olayın ge&ccedil;tiği zaman aralığına denk d&uuml;şmektedir. Bunun rastlantı olduğuna biz inanmıyoruz. Bu olay, 24 Agustos 1246 yılında, Mogol imparatorluğu başkenti Orta Asya&#8217;nın Karakurum b&ouml;lgesindeki Talikan&#8217;da b&uuml;y&uuml;k Kurultay&#8217;ın toplanmasıydı. Bu Kurultay&#8217;da Ogeday&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k oğlu Guyuk, Mogol Hanı se&ccedil;ilmişti. Aşağıda olayın ayrıntısını ve Şemseddin Tebrizi ile ilişkisini a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alisacagiz: <br /> Ogeday 1242 yılında &ouml;ld&uuml;. B&uuml;y&uuml;k oğlu Guyuk Mogol prenslerinden en g&uuml;&ccedil;l&uuml; olanıydı. Ancak kocası &ouml;l&uuml;nce, Nayman prenseslerinden olan Toragina (Turkan) Hatun y&ouml;netimi &uuml;stlendi. Tahta ge&ccedil;erek, yakl&acirc;şik beş yıl İmparatorluğu y&ouml;netti ve ancak bu s&uuml;re i&ccedil;inde hazırlanıp, Kurultayı toplantıya &ccedil;agirabildi. Toplantının ger&ccedil;ekleştiği ve Guyuk&#8217;un han se&ccedil;ildiği tarihe kadar onun y&ouml;netimine kimse karşi koymadı. Turkan Hatun enerjik, fakat &ccedil;ok hırslı bir kadındı. Kendisi Hıristiyan doğumlu olmasına rağmen, Ogeday&#8217;ın erken &ouml;l&uuml;m&uuml;nden su&ccedil;lanan bir M&uuml;sl&uuml;man olan Abdurrahman&#8217;ı kendisine vezir yaptı. Onun yolsuzlukları ve cimriliği genel olarak hoşnutsuzluklar yarattığı halde, hi&ccedil;kimse karşi koyacak g&uuml;&ccedil;te bulunmuyordu.<br /> Bu Kurultay hakkında en geniş bilgiyi bize, papa İnnocent IV tarafından el&ccedil;i olarak g&ouml;nderilmiş olan Fransisken rahibi John Plan del Carpin vermektedir.1245 yılı Nisan ayında Fransa&#8217;dan yola &ccedil;ikan Rahip John Plan, Balkanlar ve Rusya &uuml;zerinden 15 ayda Karakurum&#8217;a vardı. Guyuk&#8217;un tahta &ccedil;ikisi, 24 Ağustos 1246 tarihinde toplanan kurultayda yapılan t&ouml;renle ger&ccedil;ekleşti. Papanın el&ccedil;isi olarak bu t&ouml;rene katılan Rahip John Plan 1247 yılı sonunda İtalya&#8217;ya d&ouml;nebilmiştir. Onun anlattığına g&ouml;re Moskova grand&uuml;k&uuml;, G&uuml;rc&uuml;stan tahtının varisleri, Ermenistan başkumandanı Sempad, gelecekteki Sel&ccedil;uklu Sultanı R&uuml;kneddin IV.Kılı&ccedil; Arslan, Bagdad Halifesinin temsicileri, Hıristiyan İmparator, Frank el&ccedil;ileri, Alamut emiri Alaaddin Muhammed&#8217;in el&ccedil;ileri vb&#8230;bu kurultaya katıldılar (Steven Runciman: A History of the Crusades, Vol.III, 5.Baskı, London 1990: 259-260; Jean Paul Roux: Orta Asya / Tarih ve Uygarlık. &Ccedil;ev.Lale Arslan, Kabal Yayınları: İstanbul 2001; Krş. Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul Farac Tarihi II. İngilizce&#8217;den T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;ev. &Ouml;mer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara 1987: 546)<br /> Burada konumuzla yakın ilişkisi olduğu i&ccedil;in Sel&ccedil;uklu Sultanlığından giden el&ccedil;ilik heyeti hakkında Abul Farac&#8217;ın verdiği bilgiyi kısaca g&ouml;zden ge&ccedil;irelim:<br /> &quot;Vezir (Şemseddin Isfahani) bir&ccedil;ok altınlar, şahane hilatlar ve atlar hazırlayarak, onları R&uuml;kneddin (Kılı&ccedil; Arslan) ile birlikte Tatarların yanına rehine olmak &uuml;zere g&ouml;nderdi ve b&ouml;ylece barışı sağlamlamak istedi. Gen&ccedil; Prens (R&uuml;kneddin) Guyuk Han&#8217;ın yanına gelince, kendisi ile beraber olan eşraftan Bahauddin Tarjan (Tercuman?) vezir Şemseddin&#8217;den şik&acirc;yet ederek Han&#8217;a şu s&ouml;zleri s&ouml;yledi: &#8216;Vezir eşrafı &ouml;ld&uuml;rd&uuml;, vefat eden sultanın (Gıyaseddin Keyhusrev) karısıyla evlendi ve sizden emir almaksızın yeni bir Sultan (İzz&uuml;ddin) tayin etmek istedi&#8217;. Bunun &uuml;zerine Han, İzz&uuml;ddin&#8217;in tahttan inmesini ve kendi y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rmeye gelen R&uuml;kn&uuml;ddin&#8217;in h&uuml;k&uuml;m s&uuml;rmesini, Bahaeddin Tarjan&#8217;ın onun veziri olmasını ve Şemseddin&#8217;in mevkiinden atılmasını emretti&#8230; Kısa bir zaman sonra Bahaeddin 2000 Mogolla birlikte gelerek, R&uuml;kneddin&#8217;i Erzincan, Sebasteia (Sivas), Kayseri, Malatya, Zait kalesi ve Amid&#8217;de sultan ilan etti. Her yere vali ve hakimler tayin ediyor. İzzeddin&#8217;in memurlarını azlediyordu&#8230;&quot; (Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul Farac Tarihi II. İngilizce&#8217;den T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;ev. &Ouml;mer Rıza Doğrul, 2.Baskı, s.548)<br /> Alaaddin Muhammed III (1221-1256), Abbasi Halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer bir&ccedil;ok İslam &ouml;nderleri tarafından ortak anlaşmayla d&uuml;zenlenen bir el&ccedil;ilik heyetinin başina, eski Kuhistan valisi ve baş dailerden Şihabeddin ve Şemseddin Muhammed ge&ccedil;irilerek Karakurum&#8217;daki Mogol başkentine (Talikan) g&ouml;nderildi. 24 Ağustos 1246 tarihinde Mogol İmparatorluğunun başina ge&ccedil;en G&uuml;y&uuml;k Han&#8217;ın tahta oturma t&ouml;renlerine katılmıştı bu heyet. Mogol geleneğine g&ouml;re toplanan bu Kurultaya 2000 kişi katılmıştı. Alamut &ouml;nderi Alaaddin Muhammed III, bu heyetle babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan anlaşmayı ve 1228 yılında Cengiz Han&#8217;a bir dostluk &ouml;rnegi olarak kendisinin g&ouml;nderdiği el&ccedil;ilik heyetindeki yetmiş tacirin Harezmşahlılar tarafından &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml;n&uuml; anımsatan bir memorandum g&ouml;nderdi Guyuk Han&#8217;a. Ancak, Nizari el&ccedil;ileri Han tarafından hakarete uğradı ve kovuldular. Memorandum&#8217;a da ağır s&ouml;zlerle karşilık verildi. Han&#8217;ın bu ağır s&ouml;zleri ve hakaretlerine muhatap olan; ancak Kurultay geleneklerine aykırı olduğı i&ccedil;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmekten kurtulan bu el&ccedil;ilik heyetinin ikinci adamı Semsi Tebrizi&#8217;den başkası değildi. Guyuk Han, Kurultay&#8217;ın arkasından bu s&ouml;zlerini uygulamaya koydu ve Elgidey&#8217;i (El&ccedil;igiday) Mogol ordularının başina ge&ccedil;irerek İran&#8217;a g&ouml;nderdi. Hedef, İsmaililerin ve Bağdad halifelerinin idaresindeki toprakların zaptı idi. Guyuk&#8217;un Nizariler&#8217;e karşi d&uuml;şmanca planları onun &ouml;l&uuml;m&uuml;nden (1248) sonra halefleri tarafından s&uuml;rd&uuml;r&uuml;ld&uuml;. (F. Daftary, The Ismailis&#8230; s.409, 418; V.V. Barthold, Haz. Hakkı Dursun Yıldız: Mogol İstilasına kadar T&uuml;rkistan. Ankara 1990: 511-513)<br /> Şemseddin Muhammed Tebrizi, 1240&#8217;lı yıllarda Rum&#8217;da (Anadolu&#8217;da) davet&ccedil;ilik (Huccet ya da baş Dai&#8217;lik) yaptığı sırada Alamut&#8217;a &ccedil;agrilip ona bu g&ouml;rev verilmiş olmalıdır. Sistan&#8217;a karşi b&uuml;y&uuml;k bir savaş vererek, yıllarca s&uuml;ren anlaşmazlıkları sona erdirmiş bulunan Şemseddin&#8217;in başarılı bir askeri kumandan oluşu onun bu diplomatik g&ouml;reve se&ccedil;ilmesini sağlamıştır. Ancak bu g&ouml;rev aynı zamanda onun, Mogollar tarafından peşinin bırakılmaması ve olasıyla iki yıl dolmadan Konya&#8217;da &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine de neden olduğu anlaşilıyor.</p>
<p> 3.9 İmam Şemseddin Muhammed (1257-1310) ve Şemsi Tebrizi <br /> İsmaili Website&#8217;ında konuya ilişkin bazı a&ccedil;ıklamaları i&ccedil;eren, yazarı verilmemiş bir makaleden bu karşilatırmaya ilişkin kısa bir alıntı &ouml;zetleyelim: <br /> İmam Şemseddin Muhammed&#8217;in, Tebriz&#8217;deki yerli sufiler tarafından Şems Tebrizi olarak tanındığı g&ouml;r&uuml;lmektedir. Şihabuddin Şah (&ouml;lm. 1884) &quot;Khitabat-i Alliya&quot; (Tehran 1963: 42) kitabında şu a&ccedil;ıklamayı yapıyor:<br /> &quot;Tebriz&#8217;de yaşayan Şemseddin Muhammad yerli halk tarafından, yakışıklı g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml;nden &ouml;t&uuml;r&uuml;, g&uuml;neşle karşilaştırılıp, g&uuml;neşe benzetildi; b&ouml;ylece ona &#8216;Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi&#8217; denildi. Bu adlandırma Mevlana Celaleddin&#8217;in (batıni) &ouml;gretmeni Şemsi Tebrizi ile onun arasında karışıklığa neden oldu, fakat ger&ccedil;ekte onlar daima farklı kişilikler idi&quot; <br /> İmam Şemseddin Muhammad (1257-1310) birka&ccedil; kere Tebriz&#8217;de bulununca Şemsi Tebriz olarak tanınmış oldu. Aynı d&ouml;nem i&ccedil;erisinde Celaleddin Rumi&#8217;nin (&ouml;lm. 1273) batıni &ouml;gretmeni olan Şemsi Tebrizi, 1247 yılından sonra Konya&#8217;da iz bırakmadan kaybolmuştur, deniliyor. İşte bu y&uuml;zden olasıdır ki, Şemseddin Muhammed, Tebriz&#8217;de bir s&uuml;re i&ccedil;in Sufi &ccedil;evresinde Ceelaleddin Rumi&#8217;nin &uuml;stadinin adını kullanarak, onun h&uuml;viyetini g&ouml;steren kılığa b&uuml;r&uuml;nmeyi se&ccedil;miştir. Rida Quli Khan (d. 1872) &quot;Majmau&#8217;l Fusaha&quot; kitabında, &quot;Şeyh Abu Hamid Evhadeddin Kirmani, Şems-i Tebrizi&#8217;yi g&ouml;rm&uuml;ş ve onunla buluşmuştur&quot; diye yazıyor. Bu doğru değildir; Şeyh Abu Hamit Evhadeddin Kirmani&#8217;nin ger&ccedil;ekte Şems-i Tebrizi&#8217;nin mantosu i&ccedil;indeki Şemseddin Muhammed&#8217;i g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ve ona benzettiğini eklemek zorundayız.<br /> Ne yazık ki, gizem bulutu, bir diğer &ccedil;agdas Şems-i Tebrizi&#8217;nin yaşamını &ccedil;epe&ccedil;evre sarmıştır. Ahmet Aflaki, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n 1247 yılında Konya&#8217;da vukubulduğunu yazmaktadır. G&ouml;r&uuml;l&uuml;yorki, bir grup sufi Şemseddin Tebrizi&#8217;nin Konya&#8217;dan ayrılarak Tebriz&#8217;e gittiği dedikodusunu &uuml;retmis ve orada Şems Tebriz olarak tanınan Şemseddin Muhammed&#8217;i birka&ccedil; yıl sonra Şems-i Tebrizi ile aynılaştırıp birbirine karıştırmışlar.(www.ismaili.net)</p>
<p> 3.10 Şems Tebrizi&quot; Faili Me&ccedil;hul Bir Siyasi Cinayetin&quot; Kurbanıdır<br /> Franklin D. Lewis, kitabının Şemsi Tebriz&#8217;i işlediği b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde (s.185), &ouml;l&uuml;m&uuml; &uuml;zerine anlatılanları &ccedil;esitli kaynaklardan geniş&ccedil;e derlemiş bulunmaktadır. O, Şems&#8217;in katledildiğine inanmıyor, daha &ouml;nce birka&ccedil; kez yaptığı gibi, Konya&#8217;dan ayrılıp izini yitirdiğini d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yor. &quot;Bununla birlikte&quot;, diye yazıyor, <br /> &quot;&ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; s&ouml;ylentisi Eflaki ile başladı. Diğer kaynaklarda da aynı bi&ccedil;imde s&uuml;rd&uuml;r&uuml;len Şems&#8217;in katledildiği s&ouml;ylentilerine Mehmet &Ouml;nder, Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı, Anne Marie Schimmel vb. yazarlar tarafından, ikinci derecede T&uuml;rk&ccedil;e kaynaklara dayandırılarak, bilimsel kılıf ge&ccedil;irildi.&quot; <br /> Yazar b&ouml;l&uuml;m&uuml;n sonunda, eski kaynakların Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml; &uuml;zerine verdikleri bilgiler ve bunlara ilişkin yorumlarını ş&ouml;yle &ouml;zetliyor:<br /> &quot;Toparlarsak, Şems&#8217;in kendisi Makalat&#8217;ında, daha &ouml;nce yapmış olduğu gibi bir iz bırakmadan kaybolduğu işaretini veriyor. Rumi, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml; &uuml;zerine hi&ccedil; bir a&ccedil;ıklama getirmediği gibi, a&ccedil;ık bir bi&ccedil;imde oğlu Alaaddin&#8217;i de evlatlıktan reddetmiyor; tersine onunla ilişki kuruyor. İki h&uuml;k&uuml;met g&ouml;revlisine onu &ouml;ven ve ilgilenmelerini isteyen mektuplar yazmıştır. Bu konuda ne 1291&#8217;de ailesinin tarih&ccedil;esini yazan Sultan Veled bir a&ccedil;ıklama yapıyor ne de 1320&#8217;den &ouml;nce Sipahsalar. Sadece 1320 ile 1353 yılları arasında Eflaki, Şems&#8217;in yaşamının sonunu &ccedil;eliskili versiyonlar halinde vermektedir; birinde Şems&#8217;in yaralı olarak ortadan kaybolduğunu, diğerinde ise &ouml;ld&uuml;r&uuml;l&uuml;p bir kuyuya atıldığını. Bu ikincisi, s&ouml;zde Sultan Veled&#8217;e d&uuml;ş&uuml;nde Şems tarafından anlatılmış, o da cesedini bularak istediği yere g&ouml;mm&uuml;ş. Bunları s&ouml;z&uuml; edilen tarihlerde Eflaki, ağızdan ağıza Mevleviler arasında anlatılan &ouml;yk&uuml;lerden derlemiştir. Neden Sultan Veled yazılarının hi&ccedil;birinde bunun hakkında konuşmaz? Sonu&ccedil; olarak 14. y&uuml;zyılın ortalarında İbn Abi el-Vefa kuşkulu bir bi&ccedil;imde, Eflaki&#8217;nin Şems&#8217;in cinayete kurban gittiği ve cinayetin gizlendiği varsayımının bir &ouml;zeti olduğu g&ouml;r&uuml;len şeyleri yinelemektedir. Y&uuml;zyıl sonra, Abdurrahman Cami&#8217;nin (1414-92) &quot;Nafahat al-Uns&quot; yapıtında, Şems cinayeti &ouml;yk&uuml;s&uuml;ne ve Rumi&#8217;nin oğlu Alaaddin&#8217;in su&ccedil;ortaklığına inandığı g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. İsfahanlı Devletşah dahi 1487 yılında yazdığı Tazkerat al-Shuara&#8217;sında bu s&ouml;ylentileri gezgin dervişlerden duyduğunu anlatıyor, ama kuşkuyla bakıyordu&#8230; &Ccedil;agdas yazarlardan G&ouml;lpınarlı&#8217;ya g&ouml;re, Şems&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;nden Rumi&#8217;nin oğlu Alaaddin sorumlu, Sultan Veled ise haberlidir, ancak su&ccedil;ortağı olmamasına rağmen, cinayetin &uuml;st&uuml;n&uuml; &ouml;rtmeye &ccedil;alismistir. B&ouml;ylece cinayet &ouml;yk&uuml;s&uuml;, ağızdan ağıza dolaşarak hemen hemen zemini olmayan bir s&ouml;ylentiye d&ouml;n&uuml;şm&uuml;şt&uuml;r.&quot; (Franklin D. Lewis, agy. s.191-193) <br /> Lewis&#8217;in alıntı yaptığımız bu yapıtından &ccedil;ok &ouml;nce Prof. Dr. Mikail Bayram, yayınladığı Ahi Evren araştırmalarında farklı bir g&ouml;r&uuml;ş ortaya koymuştur. Kendisiyle 1999 yılında bir s&ouml;yleşi yapmış ve yapıtlarından s&ouml;z etmiş bulunan Franklin D. Lewis (agy. s. 216, 658) onun bu konudaki &ouml;zel g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; &ouml;nemseyip kitabına almamıştır.<br /> Mikail Bayram da Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine ilişkin bilgileri Lewis&#8217;ten biraz farklı alarak &ouml;zetledikten sonra kendi g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; ş&ouml;yle sunuyor:<br /> &quot;&#8230;Ahmet Eflaki ve Sipehsalar, Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesi olayında Alaaddin &Ccedil;elebi&#8217;nin &ouml;nemli rol&uuml; olduğunu bildirmektedir. Sipehsalar, Alaaddin&#8217;in Şems ile evlendirilen gen&ccedil; ve g&uuml;zel bir hatun olan Kimya Hatun&#8217;a ilgi duyması, Şems ile aralarında bir s&uuml;rt&uuml;şmenin yanısıra Şems aleyhindeki dedikoduları Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesine sebep olarak g&ouml;sterilmektedir.&quot; (Menakıb-i Hz.Hudavendigar, s.178 ve İbtidan&acirc;me Terc&uuml;mesi&#8217;nden aktaran Mikail Bayram: Ahi Evren-İmanın Boyutları&#8230; Konya 1996: 30)<br /> &quot;Eflaki ise, kimleri kasteddiğini a&ccedil;ıklamaksızın Alaaddin &Ccedil;elebi&#8217;nin bazı k&ouml;t&uuml; kişilere uyarak bu su&ccedil;u işlediğini, bu y&uuml;zden de babasına asi olduğunu kaydeder. Diğer taraftan gene Eflaki, Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesi olayının bir başka perdesini ş&ouml;yle anlatıyor: Konya&#8217;daki Vezir Nasıruddin Hankah&#8217;ında bir t&ouml;ren m&uuml;nasebetiyle bazı kimseler biraraya gelmiş; &ccedil;esitli ilimlerden, tefsir ve hadisten eski bilginlerin s&ouml;zlerini nakletmekteydiler. Şems de orada bulunuyorlarmış. Bir ara Şems topluluğa hitaben; &lsquo;ne zamana kadar onun bunun s&ouml;z&uuml;n&uuml; anlatıp duracaksınız? Kalbim bana Rabbimden haber veriyor, diyecek yok mu?&#8217; deyince orada bulunanların itiraz ve tepkileriyle karşilaştı.&quot; (Ariflerin Menkıbeleri II , s. 99 vd.dan aktaran Mikail Bayram, Ahi Evren-İmanın Boyutları&#8230;s.30-31)<br /> &quot;Eflaki&#8217;nin rivayetine g&ouml;re aynı Hankah&#8217;ta, gene bir t&ouml;ren sırasında Şemsi Tebrizi ve vezir Nasiruddin arasında meydana gelen hoşnutsuzluk y&uuml;z&uuml;nden, Nasiruddin adamlarını g&ouml;nderip Şems&#8217;i katlettirmiştir&quot;. (Ariflerin Menkıbeleri II, s.133) <br /> &quot;A.Eflaki başka bir yerde, Şems ve Mevlana yalnız otururken onu, dışarıdan &ccedil;agiran ve yedi kişi olan katiller &ccedil;etesi tarafından bı&ccedil;aklayıp &ouml;ld&uuml;rm&uuml;slerdir, diye anlatır. Bu kişilerin, vezir Nasiruddin&#8217;in adamları olduğuna olduğuna h&uuml;kmetmek gerekir.&quot; (Mikail Bayram, agy. s.31) <br /> S&ouml;z&uuml; edilen Vezir Nasiruddin&#8217;in Anadolu&#8217;da Ahi &ouml;rg&uuml;tlerinin kurucusu ve Piri olarak tanınan Ahi Evren olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; Mikail Bayram&#8217;a aittir ve hen&uuml;z kabul g&ouml;rm&uuml;ş değildir. Bayram, Eflaki&#8217;nin yukarıdaki s&ouml;ylemlerine dayanarak, vezir olarak kabul ettiği Ahi Evren&#8217;in, s&ouml;zde aralarındaki tasavvufi g&ouml;r&uuml;ş ve inan&ccedil; farklılığından dolayı -Hankah&#8217;taki tartışmalardan- &uuml;&ccedil; g&uuml;n sonra Şems&#8217;i &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;g&uuml;n&uuml; ileri s&uuml;rmektedir. Bu g&uuml;l&uuml;n&ccedil; iddiayı, daha g&uuml;l&uuml;n&ccedil; bir siyasi karşitlık iddasıyla destek vermekte; &ccedil;ok daha ileri giderek Şems&#8217;i, Moğollar tarafından Konya&#8217;ya g&ouml;nderilmiş ve onların adamı olarak su&ccedil;lamaktadır. (Do&ccedil;. Dr. Mikail Bayram: Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı&#8217;nın Kuruluşu. Konya 1991: 91-93)<br /> Ahmet Eflaki&#8217;ye g&ouml;re Mevlana, Konya&#8217;dan ayrılıp, ansızın kaybolan Şemseddin&#8217;in yolunu g&ouml;zlerken, ona aşağıdaki sıfatlarlarla hitap ediyor ve &Ccedil;elebi H&uuml;sameddin&#8217;e tarih d&uuml;ş&uuml;r&uuml;yordu: <br /> &quot;Şems&#8230;Şam&#8217;a gitmeyi kararlaştırıp kaybolunca, Hudavendigar hazretleri, onun bu seferini &Ccedil;elebi H&uuml;sameddin&#8217;e şu suretle yazdırdı: Bizim aziz efendimiz, hayıra davet&ccedil;i (Dai), ruhların &ouml;z&uuml;, kandil şişesinin sırrı; Hakkın ve dinin g&uuml;neşi, Tanrı&#8217;nın evveller ve ahirlerdeki gizli nuru geziye &ccedil;ikti. Tanrı onun &ouml;mr&uuml;n&uuml; uzatsın ve bize hayırla onun y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rmeyi nasip etsin. Tarih: 21 Şevval 643/10 Ocak-11 Şubat 1246 Perşembe g&uuml;n&uuml;.&quot; (Ahmet Eflaki: Ariflerin Menkıbeleri II, s.68, pargf. 24) <br /> Başka bir yerde &quot;Şems bir g&uuml;n Bağdad&#8217;da, bir sarayın kapısından ge&ccedil;iyordu&#8230; saraydan &ccedil;ikip yola koyuldu. Kimse ona yetişemedi&quot; diye yazılıdır.(Ahmet Eflaki, agy.s.68, pargf.28) <br /> Şems&#8217;in Şam&#8217;a gittiğini bilen Mevlana Celaleddin, onun i&ccedil;in mevla-na (efendimiz), dai (davet&ccedil;i) ve can-ı canan (ruhların &ouml;z&uuml;) gibi İsmaili deyimlerle seslenmektedir. Anlatıldığı gibi &quot;Bağdad&#8217;da bir sarayın kapısında g&ouml;r&uuml;nen ve saraydan &ccedil;ikip yola koyulan Şems&quot;, Bağdad halifesinin el&ccedil;ilerini Alamut&#8217;unkiler ile Irak-ı Acem&#8217;de bilinmeyen bir yerde, olasılıkla Kuhistan kalelerinden birinde buluşturup, Talikan&#8217;daki Kurultaya yetişmek &uuml;zere Orta Asya&#8217;ya giden bir kervana karışmışlardı. Yukarıda anlatıldığı gibi Alamut el&ccedil;ileri Guyuk Han tarafından huzurdan kovulmuş ve hakarete uğramışlardı. &Ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla Alamut el&ccedil;ileri, kendilerini Talikan dışında izleyip gizlice &ouml;ld&uuml;rme emrini almış olan Mogol askerlerini, İsmaililerin her zaman yaptıkları gibi birbirlerinden ayrılıp, gizlenme ve sık sık başvurdukları derviş, kalenderi, tacir, sarraf vb. kılıklarına girme taktikleriyle atlatmışlardı. <br /> Mevlana&#8217;ya, Şems&#8217;in Şam&#8217;da ya da Halep&#8217;te g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; haberi geldiğinde aradan bir yıldan fazla zaman ge&ccedil;miş bulunuyordu. Yirmi adamıyla onu alıp Konya&#8217;ya g&ouml;t&uuml;rmeye gelen Veled &Ccedil;elebi, Şems&#8217;i bir Frenk&#8217;le sohbet ederken buluyor. Şems olasıdır ki Frenkler arasında izini kaybetmeyi hesaplıyordu. Babasından aldığı buyruk &uuml;zerine, Veled &Ccedil;elebi tarafından Konya&#8217;ya d&ouml;nmeye ikna edilen Şemseddin Muhammed Tebrizi, F. D. Lewis&#8217;e g&ouml;re 9 Mayıs 1247 ile 23 Nisan 1248 tarihleri arasında &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml; ya da kayboldu. (Franklin D. Lewis, agy. s.185) Eflaki, Şems&#8217;in d&ouml;n&uuml;ş&uuml;nden sonra kırk g&uuml;n tamam olunca, Mevlana&#8217;nın &quot;asi m&uuml;ritleri kaynaşmaya ve kıskan&ccedil;lıklarından tekrar k&uuml;stahlık ve taşkınlıklar yapmaya başladılar&quot; demektedir. (Ariflerin Menkıbeleri II, s.103, prf.107-108) <br /> Anlaşilıyor ki, daha Şems gelir gelmez, Mogol Hanı Guyuk&#8217;a yaranmak isteyen d&uuml;şman harekete ge&ccedil;miş ve Mevlana&#8217;nın m&uuml;ridlerini kullanmaya başlamıştı. Mikail Bayram&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k yanılgı i&ccedil;inde Ahi Evren olarak tanımladığı Vezir Nasiruddin adıyla Ariflerin Menakıbn&acirc;mesi&#8217;nde ge&ccedil;en Vezir Bahauddin olmalıdır. Bu kişi R&uuml;kneddin Kılı&ccedil; Arslan II ile Talikan Kurultayına katılan ve Guyuk Han tarafından Sultan R&uuml;kneddin&#8217;e vezir olarak atanmıştı. Yukarıda Abul Farac&#8217;ın onun hakkında anlattıklarından alıntı yapmış ve 2000 kişilik Mogol askerinin başinda, Guyuk Han&#8217;ın isteğini yerine getirme, yani R&uuml;kneddin&#8217;i Mogol korumalığında Sultan yapma &ccedil;abalarindan s&ouml;zetmiştik. İzzeddin Konya&#8217;da h&uuml;k&uuml;m s&uuml;rerken, Vezir Bahauddin yakl&acirc;şik 3 yıl s&uuml;ren doğu kentlerini işgal, saldırı, &ccedil;atisma &ccedil;arpismalardan sonra bu amacına ulaşmış R&uuml;kneddin&#8217;i başa ge&ccedil;irip, Sivas&#8217;ı başkentli Sel&ccedil;uklu Sultanlığı kurmuştu. Kuşkusuz, Kurultay&#8217;da Guyuk Han&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k &ouml;fkesini &uuml;zerine &ccedil;ekmis Alamut el&ccedil;ilik heyeti i&ccedil;erisinde Şems&#8217;i g&ouml;r&uuml;p tanımıştı Vezir Bahauddin. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; kendisi Konya eşrafından biriydi ve Mevlana&#8217;dan dolayı Şemsi Tebrizi&#8217;yi tanımıyor olamazdı. Bize g&ouml;re işte bu vezir, 1247-1248 yılları i&ccedil;inde, Mogolların desteğiyle saldırganlığını s&uuml;rd&uuml;r&uuml;rken, Guyuk Han&#8217;a yaranmak i&ccedil;in Şemseddin Tebrizi&#8217;yi Konya&#8217;ya adamlarını g&ouml;nderip &ouml;ld&uuml;rtt&uuml;. Bu yıllarda Mogol yanlısı -ayrıca Mogol asıllı- olarak R&uuml;kneddin Kılı&ccedil; Arslanı tutan geleceğin b&uuml;y&uuml;k veziri ve Mevlana Celaleddin&#8217;in baş m&uuml;ridi olan Muinnuddin Pervane Tokat&#8217;ta Bahauddin&#8217;in buyruğunda bir askeri kumandandı. Vezir Bahauddin bu işi Pervane&#8217;ye de havale etmiş; onu ve Şems&#8217;i kıskanan Mevlana&#8217;nın m&uuml;ritlerini de kullanmış olabilir. Sormak gerekiyor; Mogollara d&uuml;şman olan ve onları hi&ccedil; sevmeyen Ahi Evren, Mogollar tarafından cezalandırılmak &uuml;zere aranan Şems&#8217;i ni&ccedil;in &ouml;ld&uuml;rs&uuml;n? Tasavvufi inan&ccedil;ta, aralarındaki birka&ccedil; ayrıntı farkından dolayı Şems&#8217;i &ouml;ld&uuml;rmesi Ahi Evren&#8217;in şanına yakışır mı? Bu sadece, yanlış saptama ve yargılardan kaynaklanan bir Mikail Bayram iftirasıdır. Hele onun, Şems&#8217;i Mogol ajanı olarak tanımlaması, b&uuml;y&uuml;k yanılgının &ouml;tesinde ger&ccedil;ekten tarisel bir kara&ccedil;alma!<br /> Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinin ardından ge&ccedil;en birka&ccedil; yıl i&ccedil;inde Anadolu Sel&ccedil;uklu Sultanlığı tamamıyla Mogol İmparatorluğu&#8217;nun bir doğu eyaleti durumuna girdiğinden, Mevlana dahil kimse bu &ouml;ld&uuml;rme olayından s&ouml;z edememiş. 70 yıl gibi uzun bir zaman aşimından sonra olay hakkında yanlış varsayımlar ve s&ouml;ylentiler yazıya ge&ccedil;irilmiştir. Kısacası &quot;faili me&ccedil;hul bir siyasi cinayet&quot; olarak kapanmıştır. Şems&#8217;in &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesinden 10-12 yıl sonra Mogol (valisi, temsilcisi) vezirlerle &ccedil;ok sıkı fıkı olduğu d&ouml;nemde siyasi y&ouml;nden g&uuml;&ccedil;lenen Mevlana Celaleddin Rumi sorma cesareti g&ouml;sterdiğinde, b&uuml;y&uuml;k olasılıkla ona vezir Pervane tarafından &quot;Kan Parası&quot; &ouml;denerek, adaletin yerine getirildiği kendisine inandırılmıştır. <br /> Franklin D. Lewis&#8217;in (Rumi&#8230;s. 657-658, 6) Şems Tebrizi&#8217;nin &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmedigi, ortadan kaybolduğunu kanıtlamak maksadıyla Eflaki&#8217;den (Prgf. 155) anlattığı iki &ouml;rnek olay, bizce tam tersine siyasi bir cinayete kurban gittiğini a&ccedil;ıklayıcı kanıtlar olabilir. Birinci olay şudur: Celaleddin Rumi, m&uuml;ritlerinden birinin evinde saklanan cinayetten su&ccedil;lu bir adam i&ccedil;in, Muinuddin Pervane&#8217;ye, iltimas yapmasını rica eden bir mektup yazmış. Pervane&#8217;den, bir cinayet davası, &uuml;zerinde bir baskı yapabileceği birşey olmadığı yanıdını alınca; Rumi buna, &quot;katilin, Tanrı&#8217;nın iradesi gereğince iş yaptığını (adam &ouml;ld&uuml;rd&uuml;g&uuml;n&uuml;?) ileri s&uuml;rerek, bir başkasını &ouml;ld&uuml;ren kişinin, &ouml;l&uuml;m meleğinin oğlu (gibi) d&uuml;ş&uuml;n&uuml;ld&uuml;ğ&uuml;&quot; karşilığını vermiş. Bu yanıttan hoşlanan Pervane iltimasını yapmış; maktulun ailesini, katilin bir diyetle razı etmesi ve kan parası vermeyi kabul etmesini sağlamıştı. B&ouml;ylece katil &ouml;zg&uuml;r kalmış oluyordu.<br /> &quot;Anlatılan olayın ger&ccedil;ekten kuşku duyulan bir temeli varsa bile diyor, Franklin D. Lewis (agy. s.658), 1247 ya da 1248&#8217;de kaybolan Şems ile ilgili olamaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Şems olayı, Muinuddin Pervane&#8217;nin Sultan Rukneddin Kılı&ccedil;arslan&#8217;ın temsilcisi (naibi) olarak atanmasından (1256) ve Konya&#8217;da iktidara ge&ccedil;mesinden (1260) &ouml;nce meydana gelmiştir. &Ccedil;ok daha &ouml;nce de Tokat&#8217;ta askeri komutandı. Eflaki bu davada, kapalı da olsa, koğuşturulan katilin tanınmamış biri olduğunu ve Mevlana ailesiyle yakınlığı bulunmadığını belirtmektedir.&quot; <br /> Bu ilkel adalet sisteminin uygulandığı Rum Sel&ccedil;uklu devletinde, g&uuml;n&uuml;n y&ouml;neticileri, maktul ailesi ve dostları ile su&ccedil;lananın ailesi (katilinkiler) arasında aracılık yaparak, kendilerini bug&uuml;n&uuml;n s&ouml;ylemiyle avukat, savcı ve yargı &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml;n yerini aldıkları g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor.<br /> Eflaki&#8217;nin (Prgf. 459) anlattığı ikinci olayda Rumi, kendisine &ccedil;ok bağlı bir vaizin, yine kendisi hakkında k&ouml;t&uuml; konuşan birini yumruklayarak &ouml;l&uuml;m&uuml;ne neden olması &uuml;zerine Konya&#8217;da evine gelip sığındığını emirlerden Alamaddin Kaymar&#8217;a (1264-1272) yazıyor. Onun ilgilenmesiyle katil vaiz, maktulun (&ouml;ld&uuml;rd&uuml;g&uuml; kişinin) akrabalarına 40 000 dirhem (g&uuml;m&uuml;ş) &quot;Kan Parası&quot; &ouml;demesi &uuml;zerine serbest kalıyor.<br /> Bu &ouml;rnekte Mevlana Celaleddin, bizzat Mevlana&#8217;nın kendisini savunduğu i&ccedil;in katil olan bir vaizi, ricacı olup cezalandırılmaktan kurtarmıştır. Birinci &ouml;rnek olay doğrudan Şems ile ilgili olmayabilir. Dolaylı ilişki &uuml;zerindeki kuşkuyu saklama kaydını d&uuml;ş&uuml;yoruz; &ccedil;&uuml;nk&uuml; Şems&#8217;in katledilmesinde, Mogol ataması vezirin Mevlana&#8217;nın m&uuml;ridlerini su&ccedil; ortağı yaptığı ve onları bu eylemde kullandığı kesin bi&ccedil;imde s&ouml;ylenebilir. Bu birinci &ouml;rnekte, Mevlana, olasılıkla kendi m&uuml;ridleri ve daha sonra karısı G&uuml;rc&uuml; Hatun&#8217;la en &ouml;nemli m&uuml;ridleri arasına giren Muinuddin Pervane&#8217;nin -ki kendisinin Şems olayında parmağı olduğunu d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz- tuzağına d&uuml;şerek, &quot;katil kişi &ouml;l&uuml;m meleğinin (Azrail&#8217;in) oğlu olduğu ve Tanrısal iradeyi yerine getirdiği&quot; fetvasını vermiştir. Bir katile bu g&ouml;zle bakan Mevlana&#8217;dan, Şemseddin Tebrizi&#8217;nin katilinin ortaya &ccedil;ikartilip cezalandırılması talebi beklenemezdi. İki &ouml;rnekleme bize a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;steriyor ki, Mevlana ailesine, maktulun (yani Şems&#8217;in) en yakın dostları olarak &ccedil;ok y&uuml;kl&uuml; miktarda &quot;Kan Parası&quot; &ouml;detilip, Mevlana Celaleddin&#8217;in g&ouml;zyaşları (!) durdurulmuştur. Zaten bir başka katil i&ccedil;in kendi verdiği fetva ile, kitaplar dolusu şiir ve &ouml;yk&uuml;lerinde b&uuml;y&uuml;k bir sevgi i&ccedil;inde &ouml;vg&uuml;ler d&uuml;zd&uuml;ğ&uuml; Şems&#8217;in katledilme olayı ve katili hakkında ima yollu bile s&ouml;zetmekten kendi kendisini engellemiş oluyordu. Acaba yazmış, sık&ccedil;a konuşmış olsaydı bile, olayın arkasında y&ouml;netim ve dış ilişkiler olunca, g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de olduğu gibi, &quot;faili me&ccedil;hul bir siyasal cinayet&quot; olarak zamanın derinliklerinde g&ouml;m&uuml;l&uuml;p gitmez miydi dersiniz? <br /> Ailesinin tarih&ccedil;esini anlatan, hatta Şems&#8217;in Makalat&#8217;ını d&uuml;zenlemiş olduğu s&ouml;ylenen oğlu Sultan Veled de olaydan tek s&ouml;z etmemiştir. Ancak &ccedil;ok ilgin&ccedil;tir, Veled &Ccedil;elebi, kitaplarında tek s&ouml;z etmediği Şemseddin Tebrizi&#8217;nin katledilme olayını (kimin tarafından &ouml;ld&uuml;rt&uuml;ld&uuml;g&uuml; doğru olmasa da), g&ouml;rd&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; (!) bir r&uuml;ya aracılığıyla karısına s&ouml;yletmiş ve dedikodu bi&ccedil;iminde yayılmasını sağlamıştır. Bu sayede olay tam 72 yıl sonra Sipehsalar tarafından ilk kez yazıya ge&ccedil;irilmiş oluyordu.</p>
<p> 4. Araştırmamızda Vardığımız Sonu&ccedil;ları &Ouml;zetlersek<br /> Şemseddin Tebrizi (1183/4-1247/8) bir batıni İsmailidir. Ancak sıradan bir İsmaili değil; Şems (G&uuml;neş), Şems-i Tebriz (Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi), Şemseddin Tebrizi (Tebrizli din g&uuml;neşi), Şemseddin Muhammed, Şemseddin bin Hasan-i İhtiyar, Pir Şemseddin el-Tabriz vb. farklı isimler, İsmaili İmamları soyundan bir Huccet ya da baş Dai makamında bulunan bir sufi, mutasavvıf d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve bir dava adamıdır. Aynı zamanda onu, yaşamının değişik devrelerinde y&ouml;netici, siyaset adamı, askeri komutan ve bir diplomat olarak g&ouml;rmekteyiz&#8230;<br /> Eski ve yeni S&uuml;nni-Şii yazarlar, araştırmacılar ise Şems&#8217;in, kendilerinin bağlı bulundukları mezhep ve tasavvufi tarikatlarlarından (Şii, Şafii / İşari, Hanefi / Mevlevi vb.) birinden olduğunu g&ouml;stermekten &ccedil;ekinmemisler. Onu batıniliğinden ve Alamut İsmaililiğinden koparmak i&ccedil;in &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k &ccedil;aba harcamışlardır.<br /> Daha &ouml;nce bizim de aralarında bulunduğumuz Alevi-Bektaşi araştırmacıları da, &quot;Vilayetn&acirc;me&quot;yi temel alarak, Şems&#8217;in Hacı Bektaş Veli&#8217;nin halifelerinden olduğu ve onu &quot;baş ile git başsız gel&quot; diye ağır bir g&ouml;revle Mevlana&#8217;ya g&ouml;nderdiğinde ısrarlıdırlar. Oysa Şemseddin ondan en az 30 yaş b&uuml;y&uuml;k ve tersine Hacı Bektaş&#8217;ın eğitilip yetiştirilerek bir batıni velisi, bir kutb olmasında b&uuml;y&uuml;k emeği vardır. O bir batıni Dai&#8217;si olarak, Alamut İsmaili İmamının Huccet&#8217;i ya da baş Dai&#8217;si olan Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar&#8217;a bağlıydı. 1224&#8217;de Hacı Bektaş onunla tanışırken 18 yaşindan k&uuml;&ccedil;&uuml;kt&uuml;. &Ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k olasılıkla Şems&#8217;in korumalığında, bir Kuhistan kalesi olan Şahdiz kalesindeki Abdulmalik Attaş (&ouml;lm. 1107) tarafından kurulmuş İsmaili medresesinde ya da 1257 yılında yakılıp yıkılmadan &ouml;nce, yakl&acirc;şik 200 bin ciltlik kitaplığı bulunduğu s&ouml;ylenen Alamut kalesinde batıni eğitimini tamamlamıştı.<br /> Araştırmalarımız Şemseddin Tebrizi ile 1224-1226 yılları arasında Kuhistan eyaleti İsmaili valisi (muhtaşim&#8217;i) Şemseddin Muhammed (bin) Hasan İhtiyar&#8217;ın aynı kişi olduğu d&uuml;ş&uuml;ncesine g&ouml;t&uuml;rd&uuml;. Bu olayın &uuml;zerinde hi&ccedil; durmamış g&ouml;r&uuml;nen İsmaili tarihi araştırmacıları, her nedense Tebrizi&#8217;nin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; tarihlerde 7-8 yaşinda bulunan Pir Salahaddin oğlu Pir Şemseddin Muhammed Sebzavari (Multani Taparazi) ile Şems Tebrizi&#8217;nin aynı ya da farklı kişilikler oldukları &uuml;zerine &ccedil;ok sayıda yazılar d&ouml;kt&uuml;rm&uuml;şlerdir. Zaten aynı kişi olmaları olanaksızdır; buna rağmen Hind kıtasında ve Orta Asya İsmaili toplulukları arasında Pir Şemseddin&#8217;in Şems Tebrizi olarak adlandırıldığı, birbirine karıştırıldığı konusuna -araştırmacıların &ccedil;ogu aynı kişi olmadıklarını vurguladıkları halde- akılcı ve anlamlı &ccedil;&ouml;z&uuml;mler getirilmemiştir. Bunun yolu da, geleneksel s&ouml;ylemlerin ve kaynakların verdiği doğrudan ve dolaylı bilgileri yorumlayarak, Şemsi Tebrizi ile Alamut İmamları ve Alamut y&ouml;netimiyle sağlam bir k&ouml;pr&uuml; kurmak ve Hind ve Sind&#8217;deki dava etkinliklerini araştırmaktan ge&ccedil;er. Biz bu yolu se&ccedil;tik; Alamut İmamı Celaleddin Hasan&#8217;ın b&uuml;y&uuml;k oğlu olan Şemseddin Muhammed&#8217;in kırk yaşlarındayken Kuhistan valisi olarak atanması kadar doğal bir durum olamazdı. A&ccedil;ıklayıcı bir belge olmamasına rağmen, 1227&#8217;den itibaren aynı Şemseddin Muhammed&#8217;in Hind ve Sind b&ouml;lgelerinde yıllarca İsmaili dava etkinliklerini &ccedil;ok etkili bir bi&ccedil;imde y&uuml;r&uuml;tm&uuml;ş olduğuna inanıyoruz. Eğer b&ouml;yle olmasaydı, 14. y&uuml;zyılın ilk &ccedil;eyreginden, ikinci yarısının başlarına kadar yerli dillerde s&ouml;ylediği binlerce ginan (beyitler) ve garbi&#8217;leriyle (şarkılar) inancın propagandasını yapmış ve keramet olarak g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze gelmiş etkinlikleriyle g&ouml;n&uuml;llerde taht kurmuş; ayrıca soyundan gelen Pir&#8217;lerle davayı kuşaklar boyu s&uuml;rd&uuml;rm&uuml;ş Pir Şemseddin Muhammed Multani&#8217;den (&ouml;lm. 1356) sonra, h&acirc;l&acirc; İsmaili halklarının toplumsal belleğinde Şemsi Tebrizi kalır mıydı? <br /> Ayrıca ilk post-Alamut İmamı Şemseddin Muhammed&#8217;in (1257-1310), Tebriz&#8217;deki yerli sufiler tarafından Şemsi Tebrizi olarak tanındığı g&ouml;r&uuml;lmektedir. Pir Shihabuddin Shah (&ouml;lm. 1884) &quot;Khitabat-i Alliya&quot; (Tehran, 1963, p. 42) kitabında şu a&ccedil;ıklamayı yapıyor:<br /> &quot;Tebriz&#8217;de yaşayan Şemseddin Muhammed yerli halk tarafından, yakışıklı g&ouml;r&uuml;n&uuml;ş&uuml;nden &ouml;t&uuml;r&uuml;, g&uuml;neşle karşilaştırılıp, g&uuml;neşe benzetildi; b&ouml;ylece ona &#8216;Tebriz&#8217;in G&uuml;neşi&#8217; denildi. Bu adlandırma Mevlana Celaleddin&#8217;in (batıni) &ouml;gretmeni Şemsi Tebrizi ile onun arasında karışıklığa neden oldu, fakat ger&ccedil;ekte onlar daima farklı kişilikler idi&quot; <br /> 1244 yılında Şemseddin Muhammed bin Hasan Tebrizi&#8217;yi artık Konya&#8217;da g&ouml;r&uuml;yoruz. &Uuml;&ccedil; yıl sonra ansızın, kimseye birşey s&ouml;ylemeden 11 Şubat 1246 tarihinde ortadan kayboluyor Şems Tebrizi. Alamut İmamından aldığı buyruk &uuml;zerine son olarak bir diplomatik g&ouml;rev yerine getiriyor; Alamut Nizari İsmaili devleti ve Bağdad Halifeliğinin el&ccedil;ilik heyetinin başinda iki eski Kuhistan mustaşim&#8217;i olarak Şemseddin Muhammed ve Şihabuddin, birlikte Mogol başkentinde 24 Agustos 1246&#8217;da toplanan Kurultay&#8217;a katılıyorlar. <br /> Ancak bu son y&uuml;klendiği siyasal ve diplomatik g&ouml;revin i&ccedil;eriği, yeni Mogol Hanı Guyuk (&ouml;lm. Nisan 1248) tarafından d&uuml;şmanca karşilanması y&uuml;z&uuml;nden, Şems&#8217;in kendi sonunu hazırladı. Bir yıl d&ouml;rt ay sonra sonra Konya&#8217;ya geri d&ouml;nen Şemseddin Tebrizi 1247 sonunda ya da 1248 yılı başlarında; kendilerine menşur (yarlıg) verip Rum&#8217;a Sultan olarak atamış olan Guyuk Han&#8217;a yaranmak i&ccedil;in, Rukneddin Kılı&ccedil;arslan III&#8217;&uuml;n veziri Bahauddin tarafından katlettirilmiş ve olay &quot;faili me&ccedil;hul bir cinayet&quot; olarak tarihe ge&ccedil;miştir. Bu &ccedil;alismayla olayın 754 yıldan beri korunmakta olan gizeminin bir kıyısından &ccedil;ok ince bir gedik a&ccedil;tığımızı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;yoruz. Umuyoruz ki bu gedik, &ccedil;esitli tartışma ve tezlerle genişletilir.<br /> Kaynaklar<br /> Ahmet Eflaki, &Ccedil;ev. Tahsin Yazıcı: Ariflerin Menkıbeleri I. 4. Basım, İstanbul 1986.<br /> Ahmet Eflaki, &Ccedil;ev. Tahsin Yazıcıoğlu: Ariflerin Menkıbeleri II. İstanbul 1989.<br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Mevlana Celaleddin. 4.baskı, İstanbul 1985. <br /> Mevlana Celaleddin. Mektuplar. Haz. Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı. İstanbul 1963. <br /> Abd&uuml;lbaki G&ouml;lpınarlı: Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli &quot;Vilayetn&acirc;me&quot;. İstanbul 1990. <br /> Claude Cahen, &Ccedil;ev. Yıldız Moran: Osmanlılardan &Ouml;nce Anadolu&#8217;da T&uuml;rkler. İstanbul 1984. <br /> Henry Corbin: Histoire de la Philosophie Islamique. Paris 1986. <br /> Marshall G. S. Hodgson: &quot;Translation of the HAFT BAB-I BABA SAYYID-NA and Commentary Thereon&quot;, The Order of Assassins. University of Chicago 1980. <br /> Benjamin Walker: Foundations of İslam. London 1998. <br /> Timoty Freke: The Wisdom of the Sufi Sages. Goldsfield Press Ltd.: printed in Hong Kong 1999. <br /> Hacı Bektaş Veli. Makalat. Haz. Sefer Aytekin, İstanbul 1954.<br /> Franklin D. Lewis: Rumi, Past and Present, East and West; The Life, Teachings and Poetry of Jalal al-Din Rumi. Oneworld-Oxford 2000.<br /> Firdevs-i Rumi (Uzun Firdevsi). Vilayetn&acirc;me (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli). Haz. E. Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul 1995. <br /> İ. Hakkı Uzun&ccedil;arşilı: Anadolu Beylikleri. Ankara 1984.<br /> İlhan Başg&ouml;z: Yunus Emre I. Cumhuriyet D&uuml;nya Klasikleri: İstanbul 1999.<br /> Ahi Evren (Şeyh Nasır&uuml;ddin Mahmut al-Hoyi). İmanın Boyutları (Metali-&uuml;l İman). &Ccedil;eviri ve İnceleme: Do&ccedil;.Dr. Mikail Bayram, Konya 1996.<br /> Louis Br&eacute;hier: La Civilisation Byzantine. Paris 1970.<br /> &Uuml;mit Hassan: &quot;Siyasal Tarih, A&ccedil;ıklamalı Bir Krolonoji&quot; T&uuml;rkiye Tarihi I. İstanbul 1980.<br /> &quot;Pandiyat-i Jawanmardi&quot; (Sermons of İmam Mustansir Billah II). yayım ve &ccedil;ev. W.İvanow, Leiden 1953.<br /> F. Daftary: The Ismaili&#8217;is, Their history and doctrines. 2. baskı, Cambridge University Press 1992.<br /> Al Shustari, al Qadi Nur Allah, Majalis al-Mominin 6th vol. Tehran 1375-1376/1955-1956.<br /> Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh İsmailitov.<br /> Encyclopaedia of Iran and Islam&quot; ed. by Yarshater, London 1982.<br /> W. Montgomery Watt: Islam and the Integration of Society. London 1961.<br /> The Cambridge History of Iran,Vol.5, The Saljuq and Mongol Periods. ed. P. Jackson and L. Lockhart, Cambridge 1968.<br /> Juzjani, Minhaj al-Din Uthman b.Siraj: Tabaqat-i Nasiri. (&Ccedil;ev.Ghulam Rasul Maher, Lahore 1975, 2nd vol.<br /> W. Ivanow: Shums Tabrez of Multan, in Professor Muhammed Shafi, Presentation Volume ed. S.M. Abdullah (Lahor 1955).<br /> Sayed Bawa Ahmad Ali Khaki: Dar-i Khuld-i Bari. Ahmadabad 1905.<br /> Dawlatshash b. Ala Al Dawla: Tadhkirat al-shuara, ed. E.G. Browne.<br /> Jami, N. Abd al-Rahman ami: Nafahat al-Uns&quot; (1478) .<br /> The New Encyclopaedia Britannica&quot; (1990, 15th ed., 20th vol., p. 428). <br /> &quot;Encyclopaedia of Religion and Ethics&quot; (1959, 4th ed., 1st vol., p. 182); <br /> Şihabuddin Şah, Khitabat-i Alliya. Tehran 1963. <br /> Rida Quli Khan (d. 1872) &quot;Majmau&#8217;l Fusaha&quot;.<br /> Steven Runciman: A History of the Crusades, Vol.III, 5.Baskı, London 1990. <br /> Jean Paul Roux: Orta Asya / Tarih ve Uygarlık. &Ccedil;ev.Lale Arslan, Kabal Yayınları: İstanbul 2001.<br /> Gregory Abul Farac (Bar Hebraus): Abul Farac Tarihi II. İngilizce&#8217;den T&uuml;rk&ccedil;eye &ccedil;ev. &Ouml;mer Rıza Doğrul, 2.Baskı, Ankara 1987.<br /> V. V. Barthold, Haz. Hakkı Dursun Yıldız: Mogol İstilasına kadar T&uuml;rkistan. Ankara 1990.<br /> İsmail Kaygusuz: Alevilikte Dar ve Dar&#8217;ın Pirleri. 2. Basım, Alev Yayınları; İstanbul 1995.<br /> İsmail Kaygusuz: Alevilik İnan&ccedil;, K&uuml;lt&uuml;r,Siyaset Tarihi Ve Uluları I. Alev Yayınları: İstanbul 1995.<br /> İsmail Kaygusuz: H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş. Alev Yayınları: İstanbul 1998.</p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/">Şemseddin Tebrizi</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/themseddin-tebrizi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KIZILBAŞ HALK OZANI KIZILBAŞ PİR SULTAN ABDAL</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Administrator]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2007 18:31:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/pyr-sultan-abdal/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ismail KAYGUSUZ&#160; B&#220;Y&#220;K İSYANCI KIZILBAŞ HALK OZANI PİR SULTAN ABDAL*&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;&#160; III. I. 1. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Sazıyla ve Şiirleriyle S&#246;zetmediği Konu Yoktur III. I. 2. Pir Sultan, Erenler Ceminin B&#252;lb&#252;l&#252;d&#252;r III. I. 3. Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İ&#231;in Neler S&#246;yl&#252;yor? III. I. 4. Pir Sultan&#8217;ın Yaşadığı D&#246;nem: Tanık Olduğu ve İ&#231;inde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/">KIZILBAŞ HALK OZANI KIZILBAŞ PİR SULTAN ABDAL</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> Ismail KAYGUSUZ&nbsp;  </p>
<p> B&Uuml;Y&Uuml;K İSYANCI KIZILBAŞ HALK OZANI<br /> PİR SULTAN ABDAL*&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;  </p>
<p> III. I. 1. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Sazıyla ve Şiirleriyle S&ouml;zetmediği Konu Yoktur <br /> III. I. 2. Pir Sultan, Erenler Ceminin B&uuml;lb&uuml;l&uuml;d&uuml;r <br /> III. I. 3. Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İ&ccedil;in Neler S&ouml;yl&uuml;yor? <br /> III. I. 4. Pir Sultan&#8217;ın Yaşadığı D&ouml;nem: Tanık Olduğu ve İ&ccedil;inde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri <br /> III. I. 5. Kalender &Ccedil;elebi, Dergahın Manevi &ouml;nc&uuml;l&uuml;g&uuml;n&uuml; Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Y&ouml;neltiyor <br /> III. I. 6. Pir Sultan Abdal Ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Se&ccedil;eneği <br /> III. I. 7. Kalender &Ccedil;elebi, Pir Sultan Abdal,&nbsp; Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi&nbsp; İlişkileri &Uuml;zerine<br /> III. I. 8. Pir Sultan&#8217;ın Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na bağlılığı <br /> III. I. 9. Pir Sultan Kalender Şah&#8217;ın Huzurunda &Ouml;z&uuml;n&uuml; D&acirc;ra &Ccedil;ekiyor <br /> III. I. 10. Kalender &Ccedil;elebi ayaklanması Ve Pir Sultan Abdal <br /> III. I. 11. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Kalender &Ccedil;elebi Kırımından Kurtuluşu <br /> III. I. 12. Pir Sultan Abdal Yıllar Boyu Rumeli&#8217;nde Gizlenmişti <br /> III. I. 13. Sivas İllerine Geri D&ouml;n&uuml;ş <br /> III. I. 14. Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığının Anlamı<br /> III. I. 15. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Oğlu Pir Mehmet, Kendini Dergah&#8217;taki Kayıtlardan İspatlayarak Yolu S&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor </p>
<p> III. I. 1. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Sazıyla ve Şiirleriyle S&ouml;zetmediği Konu Yoktur </p>
<p> On altıncı y&uuml;zyılın bu b&uuml;y&uuml;k Alevi ozanının şiirlerinde işlemediği konu yoktur dense yeridir. Sazıyla konuşur dertleşir inleşir: </p>
<p> Gel benim sarı tamburam <br /> Sen ne i&ccedil;in inilersin <br /> İ&ccedil;im oyuk derdim b&uuml;y&uuml;k <br /> Ben anın&ccedil;in inilerim </p>
<p> Emek &ccedil;ekip ev yaptırır ya, g&uuml;zeline bildirmeye fırsatı olmamıştır. Ama kendisine değil, ot &ccedil;i&ccedil;ek bitmeyen dağa, taşa &uuml;z&uuml;l&uuml;r: </p>
<p> Bahar geldi &ccedil;i&ccedil;ek bitti ot bitti <br /> Toprak g&uuml;ld&uuml; taşı g&uuml;ld&uuml;remedim </p>
<p> Ozanımız en y&uuml;ce konulardan en basitine kadar iner, g&uuml;zelim nefeslerini, deyişlerini, g&uuml;zellemelerini her insanın beğenisine sunar. Pir Sultan Abdal Alevi&#8217;dir, Ali ve Ehlibeyt sevdalısıdır. Aşk deryasını boylamış, ummana dalmıştır. Bu sevda onu aşk harmanında savurmuş, elenip yoğrulmuş ve kazanda piştikten sonra kendini ortaya koymuştur. Ayin-i Cem b&uuml;lb&uuml;l&uuml;d&uuml;r asıl, Ali Meydanı&#8217;nda &ouml;ter ve inci mercanlarını orada d&ouml;ker. Bu kadarla kalmaz, eksiğini noksanını da d&ouml;ker bu meydana, &ouml;z&uuml;n&uuml; D&acirc;r&#8217;a &ccedil;eker: </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım yery&uuml;z&uuml;nde <br /> Hi&ccedil; hata yoktur s&ouml;z&uuml;mde <br /> Eksiklik kendi &ouml;z&uuml;mde <br /> D&acirc;r&#8217;ına durmaya geldim </p>
<p> Pir Sultan Abdal, paşa olmuş yezitleşmiş eski bir talibinin (!) darağacında, inan&ccedil; ve d&uuml;ş&uuml;nceleri y&uuml;z&uuml;nden can vermiştir &ldquo;Şah&rdquo; diye diye.&nbsp; </p>
<p> Y&uuml;r&uuml; bire Hızır Paşa <br /> Senin de &ccedil;arkın kırılır <br /> G&uuml;vendiğin padişahın <br /> G&uuml;n olur bir g&uuml;n devrilir <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şah&#8217;ı sevmek su&ccedil; mu bana <br /> Kem bildirdin beni Han&rsquo;a <br /> Can i&ccedil;in yalvarmam sana <br /> Şehinşah bana darılır </p>
<p> III. I. 2. Pir Sultan, Erenler Ceminin B&uuml;lb&uuml;l&uuml;d&uuml;r </p>
<p> Son yarım y&uuml;zyıl i&ccedil;erisinde Pir Sultan Abdal hakkında &ccedil;ok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı d&ouml;nem ve idamı &uuml;zerine farklı g&ouml;r&uuml;şler ortaya atıldı. </p>
<p> Devrimciler Pir Sultan&#8217;ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya &ccedil;alistilar. S&uuml;nni bağnazlar ise son g&uuml;nlerde b&uuml;y&uuml;k ozanın engin Ali sevgisini &ccedil;arpitarak, Alevilerin M&uuml;sl&uuml;manlığını korumak (!) adına, &#8211; daha doğrusu onları Şii g&ouml;rmek istedikleri i&ccedil;in &#8211; Pir Sultan&#8217;ın &ldquo;Alevi olmadığını&rdquo;s&ouml;yleyecek kadar ileri gitmişlerdir.&nbsp; &Uuml;&ccedil; zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan&#8217;a k&uuml;f&uuml;rde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşilık veriyor: </p>
<p> Ezelden divane etti aşk beni <br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin <br /> Ni&ccedil;in dahledersin tarık&nbsp; d&uuml;şmanı (tarık:yol)<br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin </p>
<p> İmam-ı Ali&#8217;dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar g&ouml;ren-g&ouml;zd&uuml;r) <br /> Pir elinden zehir i&ccedil;sem şifadır <br /> Yardımcımız Muhammed Mustafa&#8217;dır <br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin </p>
<p> İmam Rıza&#8217;nın ben envariyim (nurlarındanım) <br /> Şah-ı Kerbela&#8217;da doğan Ali&#8217;yim <br /> M&uuml;nkirin yezidin Azrail&#8217;iyim <br /> H&uuml;seyni&#8217;yim Alevi&#8217;yim ne dersin </p>
<p> Pir Sultan Abdal yaşadığı d&ouml;nem, &ouml;zellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda &uuml;&ccedil; tartışmalı g&ouml;r&uuml;ş bulunmaktadır. <br /> Birinci g&ouml;r&uuml;şe g&ouml;re, Pir Sultan II.Bayezit (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni S&uuml;leyman (1520-1566) d&ouml;nemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu&#8217;ndan başlayarak, Kalender Şah dahil bir&ccedil;ok başkaldırılara tanık olmuş ve i&ccedil;inde bulunmuştur. Kanuni&#8217;nin İran seferi sırasında uyguladığı k&ouml;yl&uuml;-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; paylaşmaktayız. <br /> İkinci g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n iddiası, Pir Sultan&#8217;ın, Aziz Mahmut H&uuml;dai&#8217;nin I.Ahmet&#8217;e yazdığı mektupta adı ge&ccedil;en Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır. </p>
<p> &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml;s&uuml; ve son zamanlarda en &ccedil;ok kabul g&ouml;rm&uuml;ş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başg&ouml;z&#8217;&uuml;n S.Eyuboğlu&#8217;nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı &ouml;ns&ouml;zde ortaya attığı g&ouml;r&uuml;şt&uuml;r.&nbsp; Bu sava g&ouml;re, Pir Sultan Abdal, 1577-78&#8217;de elli bin kişiyi toplayarak Osmanlı&#8217;ya b&uuml;y&uuml;k bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve y&ouml;netimi dehşete sokan &ldquo;D&uuml;zmece Şah İsmail&rdquo; hareketiyle doğrudan ilişkisi y&uuml;z&uuml;nden, 1588-90 yılları arasında Sivas&#8217;ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu d&uuml;ş&uuml;nce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş g&ouml;r&uuml;lmektedir.&nbsp; Ne b&uuml;t&uuml;n bunları ayrıntılamayı, ne de, &ldquo;Pir Sultan Abdal ne Hızır Paşa ile takışmasından ne de İran dostu olduğundan asılmıştır. Pir Sultan, Bedreddinci&#8217;lerle birlikte yeraltı &ouml;rg&uuml;t&uuml;nde &ccedil;alisiyor olmalıydı. İdamı onlarla birlikte hareket etmesinden kaynaklanıyordu, su&ccedil;u buydu&#8221; diye kestirilip atılan g&ouml;r&uuml;şleri&nbsp; irdelemeyi uygun g&ouml;rm&uuml;yoruz. </p>
<p> Bu arada, Baki &Ouml;z&#8217;&uuml;n Osmanlı&#8217;da Alevi Ayaklanmaları adlı kitabının son b&ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml; &ldquo;D&uuml;zmece Şah İsmail- Pir Sultan Abdal&rdquo; başlığı altında, Pir Sultan hakkında yazılan ve ileri s&uuml;r&uuml;len g&ouml;r&uuml;şlerin &ccedil;ok geniş bir &ouml;zetine ayırmış olduğuna dikkat &ccedil;ekelim.&nbsp; Ancak, titiz bir araştırmacı olarak tanıdığımız Baki &Ouml;z&#8217;&uuml;n bu geniş &ouml;zette, Celaleddin Ulusoy&#8217;un Alevi-Bektaşiliğin 7 b&uuml;y&uuml;k ozanını tanıtan Yedi Ulular kitabından hi&ccedil; s&ouml;zetmemesini doğrusu yadırgadık. Ulusoy&#8217;un kitabının Pir Sultan&#8217;ı inceleyen b&ouml;l&uuml;m&uuml;nde getirdiği ve şimdiye dek araştırmacıların &uuml;zerinde durmadığı a&ccedil;ık olan g&ouml;r&uuml;şe yer verilmemiş olması, bizce b&uuml;y&uuml;k eksikliktir. </p>
<p> III. I.&nbsp; 3.&nbsp; Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İ&ccedil;in Neler S&ouml;yl&uuml;yor? </p>
<p> Celaleddin Ulusoy, &ouml;nce b&uuml;y&uuml;k ozanın adı &uuml;zerinde değişik bir a&ccedil;ıklama getiriyor: </p>
<p> &ldquo;Pir ve Sultan s&ouml;zc&uuml;kleri tasavvuf ehlince, Alevi-Bektaşi&#8217;lerce Ehl-i Beyt soyundan gelen kutsal kişilere ve yol kurucularına verilen sıfatlardır. Bizim kişisel kanımıza g&ouml;re bu mahlasla kendisini `Pir Sultan Abdalı&#8217; olarak lanse etmiştir. `Pir Sultan Abdal&#8217;ım&#8217; derken, `Pir Sultan&#8217;ın abdalıyım&#8217; anlamında kullanmaktadır. Burada `Pir Sultan&#8217; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;, şairin bağlı olduğu yol ulusu Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali Sultan, Balım Sultan veya bir başkasıdır. (Başkası yoktur-İK)&rdquo; </p>
<p> Ger&ccedil;ekten, gelenekte Pir Sultan&#8217;ın asıl adının Haydar ya da Koca Haydar olduğu kabul edilir. O halde, ozanımız, Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nda ikrar verip nasip aldıktan sonra, bir yol talibi olarak kendini `Pir Sultan Abdalı&#8217; ni&ccedil;in saymasın? </p>
<p> Sonra Celaleddin Ulusoy, &uuml;slup farklılıklarından yola &ccedil;ikarak &ldquo;birden fazla Pir Sultanlar&rdquo; olduğunu d&uuml;ş&uuml;nmenin yanlışlığına parmak basıyor. Mahlaslarının değişik kullanıldığı şiirlerin de kesin belgelerle ispatlanıncaya değin Pir Sultan&#8217;ın sayılması gerektiğini vurguluyor ve ş&ouml;yle yazıyor: </p>
<p> &ldquo;Pir Sultan Abdal&#8217;ın yaşantısı ve kişiliği anlatılırken, O&#8217;nun Safeviler&#8217;e, &ouml;zellikle Şah Tahmasb&#8217;a bağlı olduğu işlenmiş ve diğer t&uuml;m olaylar bu a&ccedil;ıdan yorumlanmıştır. Pir Sultan Abdal&#8217;ın İran şahlarına sempati duyduğu şiirlerindeki her &rsquo;Şah&rsquo; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml;nden, İran şahlarının kastedildiğini sanmak yanılgıdır. Alevi-Bektaşi toplumunda &lsquo;Şah&rsquo; s&ouml;zc&uuml;ğ&uuml; b&uuml;y&uuml;k &ccedil;ogunlukla İmam Ali ve onun soyundan gelenler i&ccedil;in kullanılmıştır. Hacı Bektaş Veli&#8217;ye, Seyyid Ali Sultan&#8217;a ve Balım Sultan&#8217;a da &lsquo;Şah&rsquo; denilmiştir.&rdquo; </p>
<p> Ulusoy, Pir Sultan Abdal&#8217;ın hitap ettiği ve beklediği &ldquo;Şah&rdquo;ın -bizim de doğru yaklaşim olarak kabul ettiğimiz-, Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın Postnişini ve soyundan gelen Kalender Şah &Ccedil;elebi olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; getiriyor. İncelememizde Ulısoy&rsquo;un bu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;n&uuml; geliştirmeye&nbsp; &ccedil;alisacagiz. </p>
<p> III. I. 4. Pir Sultan&#8217;ın Yaşadığı D&ouml;nem: Tanık Olduğu ve İ&ccedil;inde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri </p>
<p> Celaleddin Ulusoy&#8217;un getirdiği yaklaşimla Kalender &Ccedil;elebi&#8217;ye bağlandığında, Pir Sultan&#8217;ın yaşadığı d&ouml;nem, yukarıda değindiğimiz birinci g&ouml;r&uuml;şte ileri s&uuml;r&uuml;len d&ouml;nemle, yani II.Bayezid (1483-1512), I.Selim (1512-1520) ve Kanuni S&uuml;leyman (1520-1566) zamanlarıyla&nbsp; denk d&uuml;şebiliyor. </p>
<p> Bunun yanısıra, İlhan Başg&ouml;z&#8217;&uuml;n, D&uuml;zmece Şah İsmail&#8217;in (1577-8) &ldquo;Pir Sultan&#8217;ın beklediği Şah&rdquo; olduğuna tarihsel kanıt olarak g&ouml;sterdiği d&ouml;rtl&uuml;ğe g&ouml;z atalım: </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım dost &ccedil;iresine <br /> Arzumanım kaldı Şah cilvesine <br /> Altmış ile yetmiş &uuml;&ccedil;&rsquo;&uuml;n arasına <br /> &Ouml;z&uuml;m&uuml; irfana koşamam m&#8217;ola </p>
<p> İlhan Başg&ouml;z, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, &ldquo;bu yıllar arasında, &ouml;z&uuml;n&uuml; irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır&rdquo; diyor.&nbsp; Hangi gerek&ccedil;e ile bu rakamları tarih kabul ettiği a&ccedil;ık değil. Neden Pir Sultan Abdal, altmış ile yetmiş &uuml;&ccedil; yaşları arasında &ouml;z&uuml;n&uuml; irfana koşmuş olmasın? Demek ki &ouml;mr&uuml;n&uuml;n bu d&ouml;nemi, onun olgunlaştığı ve &ccedil;aginin bilgilerine ulaşip onları &ouml;z&uuml;msedigi d&ouml;nemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan yetmiş &uuml;&ccedil; yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa&#8217;nın zindanlarında, &ouml;mr&uuml;n&uuml;n son zamanlarında yazmıştır. B&ouml;yle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya &ccedil;ikiyor. </p>
<p> Bu tarihi esas aldığımızda, &ldquo;Pir Sultan&#8217;ın zamanında, yaşadığı &ccedil;evrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de b&ouml;yle bir harekete katılmamıştır&rdquo; diyenlerin&nbsp; niyetlerinin karanlık olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Pir Sultan Abdal, bu tarihe g&ouml;re, otuz yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. B&uuml;y&uuml;k kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, &Ccedil;aldiran savaşi (1514) &ouml;ncesi ve sonrasında, y&uuml;zbinlerin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;g&uuml; toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni&#8217;nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı. </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim: </p>
<p> 1. 1509-11 yılları arasında iki yıl s&uuml;ren Şah Kulu Sultan ayaklanması. Bu, Şah İsmail Safevi&#8217;yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli&#8217;yi saran ve doğrudan siyasal iktidara y&ouml;nelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa&#8217;nın y&ouml;netiminde Sivas yakınlarında Gedikhan&#8217;da yapılan savaşta Şah Kulu&#8217;nu &ouml;ld&uuml;rerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran&#8217;ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da &ouml;ld&uuml;. Şahkulu Sultan&#8217;ın &ouml;l&uuml;m&uuml;yle halk birlikleri dağıldı, on beş bin kadarı İran&#8217;a ge&ccedil;ti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini &ccedil;ekmis sudan bahanelerle bir&ccedil;oğunu&nbsp; katletti&#8230;</p>
<p> 2. Nur Ali Halife ayaklanması. 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve &Ccedil;orum y&ouml;relerindeki Alevi kitleler tarafından ger&ccedil;ekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail&#8217;in halifelerindendi. Tokat&#8217;da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmet&#8217;in (Yavuz Selim&#8217;in kardeşi) isyanı bastırmakla g&ouml;revlendirdiği Sinan Paşa&#8217;yı iki bin askeriyle &ouml;ld&uuml;r&uuml;p, Sivas&#8217;ı kuşattı. Şehzade Ahmet&#8217;in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife&#8217;yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde on bin kişilik kuvvet bulunan Murat&#8217;la Kazova&#8217;da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında G&ouml;ksu&#8217;da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, Nur Ali&#8217;nin başiyla birlikte altı y&uuml;z isyancı Kızılbaşin kellesini Yavuz&#8217;a İstanbul&#8217;a g&ouml;nderdi. Doğrusu ise, F. Sumer&#8217;in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan&#8217;a d&ouml;nd&uuml;. Kendisi 1514 &Ccedil;aldiran savaşinda Şah İsmail&#8217;in kumandanlarından biri olarak g&ouml;rev yapmıştır.&nbsp; Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran&nbsp; Nur Ali Halife&rsquo;yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak &Ccedil;aldiran savaşinın başinda, Osmanlı ordusunun &ouml;zelliklerini &ccedil;ok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali&rsquo;nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun &Ccedil;aldiran&rsquo;da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail&rsquo;in ateşli silahlar kullanmayışıysa,&nbsp; ikinci &ouml;nemli neden bu &ccedil;ok değerli iki Kızılbaş &ouml;nderinin savaş taktiklerini reddetmesidir. <br /> &Ccedil;aldıran &ouml;ncesi ve sonrası iki yıl i&ccedil;erisinde Anadolu&#8217;da B&uuml;y&uuml;k Kızılbaş Kırımları ger&ccedil;ekleştirildi. Osmanlı&#8217;yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan &Ccedil;aldiran savaşi, Anadolu Kızılbaşları i&ccedil;in bir d&ouml;n&uuml;m noktasıydı. Bu b&uuml;y&uuml;k yenilgiyle Şah İsmail&rsquo;den umutlar kesildi.<br /> B&uuml;t&uuml;n bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla i&ccedil;inde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin &ouml;nc&uuml;lerindendi.&nbsp; </p>
<p> 3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim&#8217;in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat b&ouml;lgelerinin Alevi T&uuml;rkmenlerini başina toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan yirmi bini aşkın yoksul halk ve k&ouml;yl&uuml;ler, iki yıla yakın s&uuml;re Osmanlı&#8217;ya karşi m&uuml;cadele verdiler. Ferhat Paşa liderliğinde ordunun &uuml;stlerine y&uuml;r&uuml;mesi karşisında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas &uuml;zerinden İran&#8217;a y&ouml;neldiler. Ancak sonunda Erzincan&#8217;da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz&#8217;a g&ouml;nderildi. </p>
<p> 4. Şah Veli ayaklanması 1519&#8217;da Yozgat&#8217;ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal&#8217;ın talibiydi. &Ccedil;evresinde toplanan d&ouml;rt binden fazla insanla Celal&#8217;ın &ouml;c&uuml;n&uuml; aldı. Zile&#8217;de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa&#8217;yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. &Ccedil;arpismalarda Sivas defterdarı &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml; ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli b&uuml;y&uuml;k &uuml;n kazandı. &Ouml;yle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun &ldquo;Şah İsmail Safevi&#8217;in bile adını unutturduğunu&rdquo; yazacaktır. Şah Veli&rsquo;nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak &uuml;zerindeki Şahruh k&ouml;pr&uuml;s&uuml; yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa&rsquo;sına ve b&uuml;y&uuml;k bir Alevi katliamı daha yapıldı. </p>
<p> 5. S&uuml;kl&uuml;n ve Baba Z&uuml;nnun ayaklanmaları da Alevi T&uuml;rkmenlerin yoğun olduğu Bozok&#8217;da (Yozgat) &ccedil;ikmis, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İ&ccedil;el y&ouml;relerine kadar yayılmıştır. Osmanlı&#8217;nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-k&ouml;yl&uuml; siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri &ldquo;m&uuml;lhid, rafızi (dinsiz, sapık)&rdquo; olarak nitelemesi ve hakaretin &ouml;tesinde Aleviliği &ldquo;ağır su&ccedil;&rdquo; kapsamında g&ouml;rmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi. </p>
<p> T&uuml;rkmen oymaklarından S&uuml;kl&uuml;n aşiretinin Koca Dede&#8217;sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hi&ccedil; bı&ccedil;ak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi T&uuml;rkmenlerin geniş tepkisine yol a&ccedil;an bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa ge&ccedil;irdiği Baba Z&uuml;nnun&#8217;un 1525&#8217;lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527&#8217;ye kadar s&uuml;rd&uuml;. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslih&uuml;ddin &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ler. Sancak beyinin Kanuni&#8217;nin halasının oğlu olması, İstanbul&#8217;da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak &uuml;zere Hurrem Paşa g&ouml;revlendirilmişti. </p>
<p> Baba Z&uuml;nnun&#8217;cu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İ&ccedil;el sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha bir&ccedil;ok zeamet ve timar sahibi beyler &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Z&uuml;nnun ise Artova ve Kazova&#8217;ya doğru ilerleyerek, Alevi k&ouml;yl&uuml; yığınlarının kaynağına y&ouml;neldi. </p>
<p> Osmanlı y&ouml;netimi bu kez Rumeli beylerbeyi H&uuml;seyin Paşa&#8217;yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa&#8217;yı ve Maraş beyi Mahmut&#8217;u isyanı bastırmakla g&ouml;revlendirdi. H&uuml;seyin Paşa t&uuml;m eyalet askerleriyle Z&uuml;nnun&#8217;un &uuml;zerine y&uuml;r&uuml;d&uuml;. H&ouml;y&uuml;kl&uuml;&#8217;deki kanlı &ccedil;arpismalarda, Baba Z&uuml;nnun&#8217;un kendisi ve yandaşlarından &ccedil;ok &ouml;lenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara &ccedil;ekilip toparlandılar. Vakit ge&ccedil;irmeden yeniden Osmanlı g&uuml;&ccedil;lerine saldırıp onları dağıttılar ve&nbsp; H&uuml;seyin Paşa &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;. </p>
<p> Baba Z&uuml;nnuncu Alevi T&uuml;rkmenler, daha sonra, g&uuml;neyden gelen Diyarbakır beylerbeyi H&uuml;srev Paşa&#8217;nın K&uuml;rt birlikleri tarafından dağıtıldılar. </p>
<p> Aynı yıllar i&ccedil;inde, Atmaca ayaklanması, babasının &ouml;ld&uuml;r&uuml;lmesiyle oymağının başina ge&ccedil;en Z&uuml;nnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İ&ccedil;el&nbsp; hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana&#8217;da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi k&ouml;kenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin &ldquo;Y&uuml;kselme Devri&rdquo; adını verdiği Kanuni S&uuml;leyman&#8217;ın &ldquo;Cihan İmparatorluğu&#8217;nu&rdquo; temelinden sarsıyorlardı. </p>
<p> III. I. 5. Kalender &Ccedil;elebi, Dergahın Manevi&nbsp; &Ouml;nc&uuml;l&uuml;g&uuml;n&uuml; Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Y&ouml;neltiyor </p>
<p> Baba Z&uuml;nnun &ouml;lm&uuml;s, fakat yandaşları dağılmamış, m&uuml;cadeleyi s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yorlardı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, Ankara-Kırşehir y&ouml;resinde ayaklanmış, s&uuml;ratle Kazova&#8217;ya doğru gelmektedir. Bu iki b&uuml;y&uuml;k ayaklanma, ayrı ayrı değil birlikte ele alınmalıdır. Aynı ya da birbirini izleyen yıllarda ortaya &ccedil;ikan bu iki eylem, Alevi-Bektaşi inancındaki halk kitlelerinin ilk ciddi toparlanışı ve birlikte hareket etmeyi ilk denemeleridir. </p>
<p> Baba Z&uuml;nnun&#8217;un harekete ge&ccedil;mesinden az bir s&uuml;re sonra Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına &ccedil;evirip yenilgiden yenilgiye s&uuml;r&uuml;klemeleri bir rastlantı değildir. Kanımızca bu, Alevi-Bektaşi inancındaki halk yığınlarının &ldquo;Pirlerin Piri H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş Veli Derg&acirc;hı&rdquo;na manevi bağlılıklarının siyasi birliği, &ldquo;İstanbul şehrindeki tac-ı devleti&rdquo; elege&ccedil;irmek i&ccedil;in bilin&ccedil;li bir andlaşma ve g&uuml;&ccedil;birliğidir. </p>
<p> Ancak Osmanlı bunu sezmiş, ayaklanan kitlelerin Kazova&#8217;ya birlik sancağını dikmelerine, b&uuml;t&uuml;n g&uuml;&ccedil;leri seferber edip engel olmuştur. Z&uuml;nnun&#8217;culara en b&uuml;y&uuml;k darbeyi, Diyarbakır beylerbeyi H&uuml;srev Paşa, &ldquo;R&uuml;stem yaratılışlı K&uuml;rt askerleri!&rdquo; ile vurmuş&nbsp; ve onları dağıtarak Kalender Şah&#8217;ın da yenilmesine zemin hazırlamıştır. </p>
<p> Anlaşılıyor ki, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin torunlarından, Balım Sultan&#8217;ın (1426?-1518) kardeşi ya da oğlu olan, &ldquo;Kalender Abdal&rdquo;, &ldquo;Civan Kalender&rdquo;, &ldquo;Kalender &Ccedil;elebi&rdquo; adlarıyla da tanınan Kalender Şah bu birlikteliğin &ouml;nderi se&ccedil;ilmiştir. </p>
<p> Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandır. Balım Sultan&#8217;dan sonra Pir postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergahı&rsquo;nın başindadır.&nbsp; Balım Sultan&#8217;ın barış&ccedil;ıl yumuşaklığına karşin, Kalender bu yola başkoymuştur. Dedesi Hacı Bektaş Veli&#8217;den manevi buyruğu almıştır: <br /> D&uuml;n gece seyrimde batın y&uuml;z&uuml;nde <br /> Aslı imam nesl-i Ali&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;m <br /> Elif ta&ccedil; başında nikap y&uuml;z&uuml;nde <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> Ge&ccedil;ti de secdeye oturdu kendi <br /> Cemalin şeminden &ccedil;erağlar yandı <br /> İşaret eyledi Kar Abdal geldi <br /> Bize Hak&#8217;tan gelen doluyu g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> İ&ccedil;tim o doluyu aklım yitirdim <br /> Menzil g&ouml;sterdiler ge&ccedil;tim oturdum <br /> İndirdim kisvetim ikrar getirdim <br /> Kemend ile bağlı belimi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> M&uuml;rşid eteğidir tutmuştur destim <br /> Bu idi muradım erişti kastım <br /> Ben beni yitirdim serhoşum mestim <br /> İsmini vird eden dilimi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> Kalender yoluna koymuştur seri <br /> Ş&uuml;k&uuml;r kurban kestim g&ouml;rd&uuml;m didarı <br /> Erenler serveri Horasan piri <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;m </p>
<p> Anadolu Alevi-Bektaşi &ouml;nderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender Şah&#8217;ın arkasında y&uuml;r&uuml;yeceklerdi. Alevilerin b&uuml;y&uuml;k umudu ve şahı Şah İsmail (1487-1524) b&uuml;y&uuml;k yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524&#8217;de &ouml;lm&uuml;st&uuml;. Anadolu Alevilerini Erdebil Tekkesi&#8217;ne bağlayan, Hoca Ali&#8217;den (1392-1429) bu yana en b&uuml;y&uuml;k halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu&rsquo;daki Alevi-Bektaşi inan&ccedil;lı halk kitleleri kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın başindaki Kalender&#8217;in kişiliğinde buldular. </p>
<p> İşte bu d&ouml;nemde Pir Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve d&uuml;vazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergah&#8217;ını işleyerek, onları ehlibeytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eşleştirerek, Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nın siyasetini yapmıştır. </p>
<p> Pir Sultan, şiirlerinde adını kullanmayacak kadar Şah&#8217;laştırıp, bağlanmıştır Kalender&#8217;e. Olasılıkla &ouml;zel olarak Kalender Şah &uuml;zerine yazdığı şiirler ortadan kaldırılmış olduğu i&ccedil;in g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze ulaşamamıştır. Buna rağmen yeni saptamış bulunduğumuz iki &ouml;nemli şiirde, iki ayrı ozanın doğrudan Kalender&#8217;e hitap ettiğini de g&ouml;r&uuml;yoruz. Ayrıca konumuzla da &ccedil;ok yakından ilişkilidir, Kalender Şah&#8217;ın taliplerinden olduğu anlaşilan Koyun Abdal adındaki ozan (Mezarı Kayseri-B&uuml;nyan&#8217;ın Akkışla k&ouml;y&uuml;nde), bilinen tek şiirinde Kalender&#8217;e seslenmektedir. </p>
<p> Koyun Abdal, hareketin i&ccedil;inden olup, ortamı değerlendirirken (Kalender&#8217;in) İran Şahı&#8217;na (Şah Tahmasb) gideceği dedikodusu &uuml;zerine, endişelerini dile getiriyor ve gitmemesini diliyor: </p>
<p> Seni Şah&#8217;a gider derler <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender <br /> Anan atan y&uuml;z&uuml;n suyun <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hacı Bektaş değil m&#8217;atan <br /> Kerbela&#8217;da mekan tutan <br /> H&uuml;nk&acirc;r Veli değil m&#8217;&ouml;ten <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> B&ouml;l&uuml;k b&ouml;l&uuml;k oldu beyler <br /> Yedilmez oldu yedekler <br /> Terketme g&uuml;zel Kalender <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> Sen Hacı Bektaş oğlusun <br /> Şu aleme dopdolusun <br /> Sen de bir erin oğlusun <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> Koyun Abdal durmuş ağlar <br /> Kurulmaz oldu otağlar <br /> Dikildi sayvanlar tuğlar <br /> Gel gitme g&uuml;zel Kalender </p>
<p> Koyun Abdal&#8217;ın dileği olmuş, daha sonra anlatacağımız ayaklanma sırasında &ldquo;İran Şah&#8217;ından yardım dileme&rdquo; ya da&nbsp; İran&rsquo;a &ldquo;gitme&rdquo; olayı vuku bulmamıştır. </p>
<p> Ayrıca Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin, Şah İsmail Hatayi&#8217;nin -b&uuml;y&uuml;k olasılıkla &ouml;l&uuml;m&uuml;nden kısa bir s&uuml;re &ouml;nce &#8211; ziyaretine gittiğini g&ouml;r&uuml;yoruz. Hatayi, aruzla yazdığı bir şiirinde, kendisinden on yaş kadar da b&uuml;y&uuml;k olan Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Kalender&#8217;e b&uuml;y&uuml;k &ouml;vg&uuml;ler d&uuml;zm&uuml;şt&uuml;r. <br /> Onu &ldquo;iki alemin ger&ccedil;ek sırrı ve sultanı&rdquo; diye niteleyen, Kalender&#8217;in başkanlığında gelmiş olan heyete &ldquo;Hak kadehinden i&ccedil;ip mest olmuş konuklar&rdquo; diyen Hatayi, Kalender&#8217;i &ldquo;Mustafa (Muhammed) ve Murteza (Ali)&rdquo; gibi karşilıyor. &ldquo;Şah&#8217;a kavuşmuş mihman(ım)dır Kalender/ Hatayi&#8217;nin a&ccedil;tığı velilik k&acirc;besinde Şah-ı Merdan kuludur Kalender&rdquo; diyen Hatayi, konuklarını yedirip i&ccedil;irip ağırlıyor ve onları hesaba ihsan olarak ge&ccedil;irdiği şakasını yapıyor. Arkasından ona &ldquo;ş&ouml;hretin d&uuml;nyayı tutması g&ouml;r&uuml;nd&uuml; (imdi ş&ouml;hret-i alem g&ouml;r&uuml;nd&uuml;)&rdquo; derken, sanki Kalender&#8217;e el verip, bir gelecek muştuluyor: </p>
<p> İki alemde sultandır Kalender <br /> Kadimi k&uuml;fr &uuml; imandır Kalender </p>
<p> Kalender&#8217;dir hakikat sırr-ı kevneyn (iki d&uuml;nyanın ger&ccedil;ek sırrı) <br /> Emir-i Hayy-i fermandır Kalender (Hayy: Tanrı) </p>
<p> Kalender Mustafa v&uuml; Murteza&#8217;dır <br /> Zihi cism ile hem candır Kalender (Zihi: ne mutlu) </p>
<p> Cihan i&ccedil;inde sertapa b&uuml;rehne (baştan ayağa &ccedil;iplak) <br /> Şehin aşkına kurbandır Kalender </p>
<p> Misafirler ki mest-i cam-ı Hak&#8217;tır (Tanrının kadehi) <br /> Visal-ı Şah&#8217;a mihmandır Kalender (visal: kavuşma, mihman: konuk)</p>
<p> Cihanın devrini buldu gıda nuş <br /> Acayip ehl-i imandır Kalender </p>
<p> Ge&ccedil; imdi ş&ouml;hret-i alem g&ouml;r&uuml;nd&uuml; <br /> Hisaba c&uuml;mle ihsandır Kalender </p>
<p> Velayet K&acirc;&#8217;besin a&ccedil;tı Hatayi <br /> Gulam-ı Şah-ı Merdan&#8217;dır Kalender </p>
<p> III.&nbsp; I.&nbsp; 6. Pir Sultan Abdal Ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Se&ccedil;eneği </p>
<p> Pir Sultan Abdal, Kalender Şah ayaklanmasına kadar, tam yirmi yıl boyunca yukarıda d&ouml;k&uuml;m&uuml;n&uuml; yaptığımız, s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz onlarca isyan hareketlerini ve onların kanla bastırılmalarını, kırımları g&ouml;rd&uuml;. İ&ccedil;inde yaşadı. Dikkat ettiysek başkaldırıların &ccedil;ogunlugu Bozok (Yozgat), Tokat, Artova, Kazova (Tokat-Turhal arasındaki ova), Sivas ve Erzincan y&ouml;resinde d&uuml;ğ&uuml;mleniyor, g&uuml;&ccedil;leniyor, b&uuml;y&uuml;y&uuml;p taşiyor. Ya da &ccedil;&ouml;z&uuml;l&uuml;p yokoluyor. Kesin olan, Pir Sultan&#8217;ın Sivas&#8217;ının her başkaldırıda bulunmak durumunda olmasıdır. </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &#8211; şiirlerinde karşilıklı etkileşimde bulundukları &#8211; Şah İsmail Hatayi ile g&ouml;r&uuml;şm&uuml;ş olduğu, hakkındaki s&ouml;ylencelerden ve bazı şiirlerinin yorumundan &ccedil;ikarilabiliyor. </p>
<p> Dede-Talip yakınlıkları bir yana, Şah&#8217;lığını kabul ve ilan ettiği Kalender&#8217;in Şah İsmail Hatayi ile g&ouml;r&uuml;şmeğe gittiği heyetin i&ccedil;inde Pir Sultan da olsa gerektir. Ayrıca aşağıda kısaca değineceğimiz gibi 1509 yılında Şah İsmail ile bir buluşma ger&ccedil;ekleştirilmiştir.&nbsp; Zaten şiirlerindeki kent ve &uuml;lke adlarına bakılırsa&nbsp; Pir Sultan Abdal&rsquo;ın bu yerleri gezmiş olduğu hemen anlaşilır. </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ın Şah Hatayi&#8217;ye bir &ccedil;esit serzeniş, ya da &Ccedil;aldiran felaketi sonrası i&ccedil;in teselli kokan bir şiiri vardır. Eğer s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz &ldquo;konuk heyette&rdquo; bulunuyorduysa, bunu kendisine okumuş olmalıdır. Bu d&ouml;rt kıtalık şiirinde serzeniş olduğu kadar, teselliyle birlikte eleştiri de bulunmaktadır: </p>
<p> Erenlere eş olayım <br /> Bu yola yoldaş olayım <br /> İ&ccedil;eyim serhoş olayım <br /> Aymak elinden gelir mi? </p>
<p> Alna yazılmış yazıyı <br /> Besili k&ouml;rpe kuzuyu <br /> Hakkın yazdığı yazıyı <br /> Bozmak elinden gelir mi? </p>
<p> Dere tepe d&uuml;md&uuml;z olur <br /> Gece ge&ccedil;ip g&uuml;nd&uuml;z olur <br /> G&ouml;kte ka&ccedil; bin yıldız olur <br /> Saymak elinden gelir mi? </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım ey Hatayi <br /> Dilimiz s&ouml;yler hatayı <br /> Pişmedik &ccedil;iğ yumurtayı <br /> Soymak elinden gelir mi? </p>
<p> Oysa daha &ouml;nceleri, gen&ccedil;lik yıllarında, olasıdır ki bağ-bah&ccedil;e ile uğraşirken, ağa&ccedil;lara yazdığı şiirde bile ismiyle birlikte &ldquo;Şahım!&rdquo; diye sesleniyordu: </p>
<p> Yel esti mi aşka gelir sallanır <br /> Mart ayında yeşillenir ağa&ccedil;lar <br /> Kıpkırmızı donlar giyer allanır <br /> H&uuml; dost &ccedil;ağırır sallanır ağa&ccedil;lar <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&#8217;ım Hatayi şahım <br /> Adem i&ccedil;in ne halk etmiş Allahım <br /> G&uuml;z gelince salar yaprağın daim <br /> Vakti geldi mi sulanır ağa&ccedil;lar </p>
<p> Yukarıda s&ouml;ylediğimiz gibi, Erdebil Tekkesi ile Anadolu Alevi-Bektaşilerinin bağları, son b&uuml;y&uuml;k halka olan Şah İsmail Hatayi&#8217;nin &ouml;l&uuml;m&uuml;yle kopma noktasına ulaşmıştı. </p>
<p> Erdebil tarihine bir g&ouml;z atarsak; Şeyh Safi (1252-1334) tarafından on &uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; y&uuml;zyılın sonlarına doğru kurulan Erdebil Tekkesi, iki y&uuml;zyıl sonra kurulan Safevi Şii devletine ve hanedanına temel olmuştur. Şeyh Safi&#8217;nin oğlu Sadreddin (1334-92), torunu Hoca Ali (1392-1429) ve torununun oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447), kimseyi istekleriyle rahatsız etmeksizin Safevi postunda oturuyorlardı. &Uuml;nleri Bursa&#8217;daki Osmanlı sarayına kadar ulaşmıştı. &Ouml;yle ki buradan Erdebil&#8217;e &Ccedil;erag Ak&ccedil;esi adı altında değerli hediyeler g&ouml;nderirlerdi. </p>
<p> Başlangı&ccedil;ta Şafii olan Erdebil tekkesini tam bir On İki İmamcı Şii dergahına &ccedil;eviren ve Aleviliğe yaklaştıran, Şeyh Safi&#8217;nin torunu Hoca Ali (1392-1429) olmuş g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Hoca Ali&#8217;nin Anadolu&#8217;da, &ouml;zellikle Teke, Hamid ve Karamanoğulları gibi g&uuml;ney beyliklerinde &ccedil;ok m&uuml;ritleri vardı. </p>
<p> Bu &ouml;nemli ilişki 1402 Ankara savaşından sonra ger&ccedil;ekleşmiştir. Timur bu savaştan muzaffer d&ouml;nerken Erdebil Dergahında Hoca Ali&#8217;yi ziyaret etmiş. Bu şeyh Timur &uuml;zerinde &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k etki bırakmış olacak ki, kendi egemenlik alanı i&ccedil;erisindeki Erdebil kentini k&ouml;yleri ve arazisiyle birlikte Safevi ailesine vakıf olarak bağışladı. Ayrıca dileği &uuml;zerine yanında g&ouml;t&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; otuz bin T&uuml;rkmen tutsağını Şeyh&#8217;e verdi, o da t&uuml;m&uuml;n&uuml; serbest bıraktı. B&ouml;ylece bunların hepsi Erdebil Tekkesi&#8217;ne bağlandılar. Bir kısmı yurtlarına geri d&ouml;nd&uuml;yse de, Hoca Ali kalanların yerleşmesi i&ccedil;in Erdebil&#8217;de bir mahalle ayırdı. On yedinci y&uuml;zyılda bile bu mahalle&nbsp; Anadolu T&uuml;rklerinin torunları &ldquo;Sofiyan-ı Rum&rdquo; adını taşiyordu. </p>
<p> Walther Hinz &ldquo;Bu esirler de, ş&uuml;kran borcu olarak Safevi Tarikatına bağlandılar&rdquo; demektedir. Oysa bu esir T&uuml;rkmenler zaten S&uuml;nni değillerdi, Aleviydiler. Dergah değiştirip Erdebilli oldular. Ama, bu &ccedil;ok &ouml;nemli ilişkiyle, Baba İlyas&#8217;dan bu yana &ouml;zg&uuml;nl&uuml;k kazanıp, Hacı Bektaş Veli ile kurumlaşmış Anadolu Aleviliğini Erdebil Tekkesi&#8217;ne ilk sokan da bunlar olmuştu. Ancak bu ilişki, Sulucakarah&ouml;y&uuml;k&#8217;teki Hacı Bektaş Dergahının Anadolu&#8217;da ikinci plana d&uuml;şmesinin de başlangıcı oldu. </p>
<p> Asıl b&uuml;y&uuml;k ve s&uuml;rekli temas, amcası Şeyh Cafer&#8217;in Karakoyunlu Cihan Şah&#8217;la işbirliği yaparak, Erdebil dergahı postundan uzaklaştırdığı Şeyh İbrahim oğlu Şeyh C&uuml;neyd ile oldu. Onun 1448&#8217;den 1456&#8217;ya kadar Anadolu&#8217;da ge&ccedil;irmiş olduğu yedi-sekiz yıl, hem Anadolu T&uuml;rkmenlerinden &ccedil;ok geniş taraftar kazanmasını, hem de Erdebil Şiiliğinin iyiden batınileşip Anadolu Aleviliğine d&ouml;n&uuml;şmesini sağladı. </p>
<p> Safevi Erdebil Tekkesi&#8217;nin etkisi de b&uuml;y&uuml;k &ccedil;apta, Anadolu Alevi halkları arasında, yine Şeyh C&uuml;neyd&#8217;le başlayıp yayıldı. Şeyh C&uuml;neyd, 1456 yılına değin Anadolu ve Suriye&#8217;de durmadan dolaşmış, batıniliği ağır basan bir Şiiliğin siyasetini yapmıştır. &Ouml;zellikle Teke ve Hamidoğulları T&uuml;rkmenleri arasında, Suriye ve Adana b&ouml;lgelerinde&nbsp; aralarına sığındığı Bedreddini Varsak T&uuml;rkmenleriyle birlikte ve daha sonra Samsun-Canik y&ouml;resinde &Ccedil;epniler arasında yaşamıştır. </p>
<p> Erdebil Dergahı&#8217;na bağlılık, sonra Şeyh Haydar&#8217;ın arkasından Anadolu&#8217;dan akın akın İran&#8217;a giden T&uuml;rkmen oymak ve boylarına dayanarak 15001/2&rsquo;de&nbsp; Safevi devletini kurmuş olan Şah İsmail Hatayi ile en &uuml;st d&uuml;zeye ulaştı. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu yığınlar i&ccedil;in, bir &ldquo;tek kurtuluş yolu&rdquo; siyasetine d&ouml;nm&uuml;şt&uuml;. </p>
<p> Kanımızca Kalender Şah olayı Anadolu Aleviliğinin bug&uuml;ne kadarki tarihsel gelişimi a&ccedil;ısından bir d&ouml;n&uuml;m noktası olmuştur. Anadolu Alevi-Bektaşileri Şah İsmail&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;nden itibaren Erdebil&#8217;in etki alanından &ccedil;ikmistir. Bakıyoruz, Pir Sultan Abdal, bu aralıkta kesin siyasal tercihini Hacı Bektaş Veli Dergahı ve onun soyundan postnişinlerden yana yapıyor. Alevi-Bektaşiliğin ser&ccedil;eşmesi Hacı Bektaşi Veli&#8217;nin Dergahı ve ardılları (halife, postnişinleri) &uuml;zerine &ouml;vg&uuml; dolu, etkileyici nefesler, şiirler s&ouml;yl&uuml;yor ve onun a&ccedil;ık siyasetini yapıyor. </p>
<p> III. I. 7. Kalender &Ccedil;elebi, Pir Sultan Abdal,&nbsp; Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi&nbsp; İlişkileri &Uuml;zerine</p>
<p> Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal&rsquo;a bağlı bir talip olduğu gibi kendisi de İmam Rıza soyundan bir Seyyid olarak Kul Himmet&rsquo;in&nbsp; Dede&rsquo;sidir. İnan&ccedil; bağlamında belli bir d&ouml;nem Anadolu Kızılbaşlarının (Alevi-Bektaşiler) M&uuml;rşid-iKamil olarak bağlanıp peşinden gittikleri, Şah İsmail Safevi&rsquo;yi (1487-1524) aynı zamanda, can, derviş, derdimend vb. sıfatlarla birlikte, daha &ccedil;ok Şah Hatayi&nbsp; tapşirması-mahlasıyla b&uuml;y&uuml;k Alevi ozanı olarak tanıyorlardı. Aralarındaki ilişkiler konusunda &ldquo;B&uuml;y&uuml;k Ozan, Şiir Dilinin Ustası, Siyaset ve M&uuml;cadele Adamı Dede Kul Himmet&rdquo;&nbsp; makalemizde geniş a&ccedil;ıklamalar yapmaya &ccedil;alistik. Burada da &ccedil;ok kısa olarak yinelemek yararlı olacaktır: </p>
<p> Bu &uuml;&ccedil; b&uuml;y&uuml;k Alevi-Kızılbaş ermiş ozanı birbirinden etkilenmiş ve &ccedil;ok kez nefesleri birbirine karıştırılmıştır. İ&ccedil;lerinde yaş&ccedil;a en k&uuml;&ccedil;&uuml;ğ&uuml; olan Kul Himmet bir&ccedil;ok şiirinde hem Şah hem ozan olarak Hatayi&#8217;yi ve ustadı-piri olarak Pir Sultan&#8217;ı zikretmiştir. Pir Sultan&#8217;ın da yukarıda verdiğimiz &ouml;rneklerde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, bazı şiirlerinde Şah Hatayi&#8217;nin adı ge&ccedil;mekte.&nbsp; Ayrıca Şah Hatayi&#8217;nin, o d&ouml;nemlerde Hacı Bektaş Veli Dergahının Pir&#8217;i, Balım Sultan (1450?-1418?) hem de kardeşi Kalender &Ccedil;elebi (1483?-1428) &uuml;zerine birer şiiri vardır. Bu kişiler, Şah&#8217;ın kendi inan&ccedil; ve siyasetinin kaynağı Hacı Bektaş Veli&#8217;nin temsilcileri olduğu kadar, K&uuml;&ccedil;&uuml;k Asya&#8217;da yaşamakta olan Alevi-Kızılbaşların birinci derecede bağlı oldukları dergahın başindaydılar. Alevi toplulukların manevi &ouml;nderleri Dede&#8217;ler, her yıl orada kazan kaynatıp icazet aldıktan sonra gelip Cem-cemaatlarını yaptırıyorlardı. Hatayi&rsquo;nin, &ouml;zellikle Balım Sultan&#8217;ı &ouml;ven şiiri tamamıyla siyasidir. Olasıyla 1509&#8217;da,&nbsp; II. Bayezid&#8217;in izniyle Osmanlı sınırında Yıldız Dağı &ccedil;evresinde bir s&uuml;re kalışı sırasında yazmıştır.&nbsp; </p>
<p> Burada yapılan Cemlere ve siyasi toplantılara&nbsp; Hacı Bektaş Dergahı&#8217;ndan Balım Sultan&#8217;ı temsilen Kalender Abdal, aynı Dergahtan icazetli dede Pir Sultan Abdal ve hen&uuml;z on yedi-on sekiz yaşlarında bulunmasına rağmen ozanlığıyla kendini kabul ettirmiş. Safevi soylu dede Kul Himmet de katılmıştır. Bu geniş katılımlı siyasi toplantılarda ozan olarak Şah İsmail Hatayi,&nbsp; Pir Sultan ve Kul Himmet&#8217;in biraraya&nbsp; geldiklerini belirleyen Kul Himmet k&ouml;y&uuml;nde (Varzıl-G&ouml;r&uuml;ml&uuml;) anlatılan bir &ouml;nemli s&ouml;ylence ve &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml;n de adını birarada zikreden nefesler mevcuttur. Kalender Abdal bu &uuml;&ccedil; ozanın biraraya gelişini, &ccedil;ok geniş yorumlara a&ccedil;ık g&ouml;r&uuml;nen &ldquo;Eli kanlıların elin yumağa&rdquo; dizesiyle vermiştir. Kalender &uuml;&ccedil;&uuml;n&uuml; de c&uuml;mle aşikların atası ilan etmektedir:</p>
<p> Ezel-i ervahtan ceddim cemalim<br /> Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi<br /> Eli kanlıların elin yumağa<br /> Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi </p>
<p> (&#8230;)</p>
<p> Kalender yok bu s&ouml;z&uuml;m&uuml;n hatası<br /> Beş harftendir aşıkların futası (Aşıkların &ccedil;ektigi &ndash;beş harfli- maşuk&rsquo;tandır)<br /> &Uuml;&ccedil; aşıktır c&uuml;mle aşik atası<br /> Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi <br /> Kul Himmet dondan dona ge&ccedil;en, s&uuml;rekli bir d&ouml;n&uuml;ş&uuml;m i&ccedil;inde herşeyde, heryerde ve b&uuml;t&uuml;n sevdiği kutsadığı kişiliklerde Ali&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; anlattığı nefesinde ikisini de anar. Ali hem kendisinde, hem de&nbsp; Şah Hatayi ve Pir Sultan&#8217;dadır:</p>
<p> Ali&#8217;sin Muhammed yoktur g&uuml;manım<br /> Şeriat i&ccedil;inde dinimsin Ali<br /> Tarikat i&ccedil;inde sırr-ı ummanım<br /> Marifet i&ccedil;inde pirimsin Ali<br /> (&#8230;)<br /> Dilek diler seni severim canda<br /> Kul Himmet, Hatayi, Pir Sultan sende<br /> Ruz-i mahşerde ulu divanda<br /> M&uuml;mine şefaat edensin Ali</p>
<p> Kul Himmet bir başka nefesinde,&nbsp; Hatayi&#8217;nin şiirine benzek yaparak; hem onun s&ouml;ylemiyle hem de onu arada kullanıp Hacı Bektaş&#8217;a yalvarıyor. Ayrıca Pir Sultan yolundan gittiğini ve ondan ayrılmak istemediğini &ouml;greniyoruz:</p>
<p> Hatayi&#8217;m(e) Kul Himmet eder niyazı<br /> Pir Sultan yolundan ayırma bizi<br /> Ol mahşer g&uuml;n&uuml;nde isteriz sizi<br /> Muhammed &ouml;n&uuml;nde car Hacı Bektaş</p>
<p> Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet&#8217;in Yıldız dağında buluşup dem-devran ge&ccedil;irdikleri, hal diliyle&nbsp; muhabbet ettiklerini&nbsp; belirleyen bir s&ouml;ylence anlatılmaktadır Kul Himmet&rsquo;in k&ouml;y&uuml; Varzıl&#8217;da.&nbsp; İrfan &Ccedil;oban&#8217;ın derlediği s&ouml;ylenceye g&ouml;re tarikatı y&uuml;r&uuml;tt&uuml;kten, yani cem-cemaattan sonra Yıldız dağında &uuml;&ccedil;&uuml; birlikte geziye &ccedil;ikar. Bir ara kırda &ccedil;i&ccedil;ekler arasında oturur kendilerine sunulan bir tas balı yemeğe hazırlanırken Pir Sultan: &ldquo;Dostlar, bu bala birer işaret koymadan yemeyelim!&#8221; diye &ouml;neride bulunur. Diğerleri &ouml;neriyi kabul ederler.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> Bunun &uuml;zerine her keresinde ikisi hakem olur biri işaretini s&ouml;yler. &Ouml;nce Kul Himmet başlar; hal diliyle buyurur bir arı gelip balı yemeğe girişir.&nbsp; Hatayi: &ldquo;Ey Kul Himmet, vızıltın kesilmesin,balını eller yesin!&#8221; der. Bu, bir &ccedil;esit Kul Himmet&#8217;in geleceğinin g&ouml;r&uuml;lmesi okunmasıdır. <br /> Pir Sultan Abdal emreder; bir kıl takılır bala. Hatayi: &ldquo;Ey Pir Sultan, sen de bala d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n kıl ile asılasın&rdquo; dediği i&ccedil;in o da ipe &ccedil;ekilmistir.</p>
<p> Sıra Hatayi&#8217;ye gelince; bala el atar, bal tası m&uuml;nevver olur (aydınlanır). Kul Himmet ile Pir Sultan aynı anda: &ldquo;Ey Hatayi, balın &ccedil;ok olsun, yemeye doyma!&rdquo; Sultan Hatayi tutkuludur ve &ccedil;ok kazanmıştır, ama yemeye doyamamıştır&hellip;<br /> &Ouml;nce Kul Himmet yıkanmak i&ccedil;in Kızılırmak&rsquo;a girer ve&nbsp; &ldquo;Vah, vaah!&rdquo; der. Arkadaşları: &ldquo;Ne oldu sana?&rdquo; diye sorarlar. Kul Himmet: &ldquo;Aah, Şimir&#8217;in a&ccedil;tığı yaraya su değdi!&#8221;&nbsp; Sonra Pir Sultan soyunup suya girer, ırmak daha &ccedil;ok kanlanır. &ldquo;Vaah!&rdquo; der Pir Sultan.&nbsp; Arkadaşları ona &ldquo;Ne oldu?&#8221; diye sorarlar. O da, &ldquo;Cude kızı Esma&#8217;nin elinden i&ccedil;tiğim zehirin acısı yaktı beni&rdquo; der.</p>
<p> En son Şah Hatayi&nbsp; ırmağa girer ve su tamamıyla kızılkan akmaya başlar. Hatayi de &ldquo;Vaah!&rdquo;&#8217; diye inler. &Ouml;b&uuml;rleri &ldquo;peki sana ne oldu?&#8221; diye sorunca, &ldquo;M&uuml;lcem oğlunun a&ccedil;tığı yaraya su değdi&rdquo; diye yanıtlar Hatayi. <br /> İşte o zaman anlarlar ki, Kul Himmet İmam H&uuml;seyin, Pir Sultan Abdal İmam Hasan ve Şah İsmail Hatayi de Ali&#8217;dir. İşte o g&uuml;nden beri Kızılırmak kıpkızıl akmaktadır. Bu s&ouml;ylence, Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin &ldquo;c&uuml;mle aşik atası&rdquo; &uuml;&ccedil; b&uuml;y&uuml;k ozanın Yıldız dağı b&uuml;y&uuml;k Kızılbaş birlik toplantısında karşilıklı muhabbet ettiklerini a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermesi dışında, iki &ouml;nemli olayı da vurgulamaktadır: Birincisi, d&ouml;nemin Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu Şah İsmail Hatayi&#8217;yi Ali olarak tanıdıkları ve onun donunda Ali&#8217;nin zuhur ettiğine inandıkları (Kızılbaş siyasetinin en &ouml;nemli par&ccedil;asıydı bu) gibi, Kul Himmet&#8217;i&nbsp; İmam H&uuml;seyin, Pir Sultan&#8217;ı da İmam Hasan olarak &ouml;ne &ccedil;ikartip değerlendirmiş ve b&uuml;y&uuml;k saygı g&ouml;stermişlerdir. Otuzuna yaklaşmış bulunan Pir Sultan ile on yedi-on sekiz yaşlarındaki Kul Himmet&#8217;e, hen&uuml;z yirmi &uuml;&ccedil;&uuml;ne yeni girmiş Şah İsmail&#8217;i baba se&ccedil;miş ve onları kutsal&nbsp; aileden, ehlibeytten saymışlardır. </p>
<p> İkincisi doğrudan Kızılırmak&#8217;ın, padişah fermanlarıyla katledilip i&ccedil;ine atılan Kızılbaş yığınların kanlarının rengini almasının simgesel &ouml;yk&uuml;s&uuml;d&uuml;r. Binlerce-onbinlerce Ali&#8217;lerin, Hasan ve H&uuml;seyin&#8217;lerin bu ırmağa karışmış kanlarına dolaylı g&ouml;ndermedir. </p>
<p> Yine Kul Himmet bir d&uuml;vazimam nefesinde, yardıma &ccedil;agirdigi Muhammed Ali ve Oniki İmamları zikrederken &uuml;&ccedil; ozanın adını birlikte anıyor. Hatta ilk d&ouml;rtl&uuml;kteki &ldquo;Bastığın topraklar derman derdime&rdquo; dizesini, doğrudan Şah İsmail&#8217;in Yıldız Yaylasına gelişiyle ilgili g&ouml;rmek &ccedil;ok olasıdır. Anadolu&#8217;nun her y&ouml;resinden gelen Alevi &ouml;nder ve dedelerinin, Hacı Bektaş Dergahının başinda bulunan Balım Sultan&#8217;ın&nbsp; temsilcisi olarak Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin de katıldığını d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z bu b&uuml;y&uuml;k toplantıda; Hacı Bektaş Dergahının başinı &ccedil;ektigi siyaset, Anadolu&#8217;da yaşayan -&ouml;zellikle Osmanlı &uuml;lkesinde oturan Alevi-Kızılbaş T&uuml;rkmenlerin kendi toprakları &ldquo;dertlerine derman&#8221; olacağı ger&ccedil;eğidir. Yani Kızılbaş devleti İran&#8217;da kurulup, Şah&#8217;ın Tebriz&#8217;den K&uuml;&ccedil;&uuml;k Asya&#8217;yı y&ouml;netme siyaseti eleştirilmiş ve Kızılbaş Safevi siyasetinin derhal değiştirilmesi arzu edilmiş. Kızılbaş ihtilalini ger&ccedil;ekleştiren kaynağa, yani başin gelip g&ouml;vdenin &uuml;zerine oturması gerektiği tartışılmıştır.&nbsp; Kul Himmet&#8217;in s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz d&uuml;vazimam nefesinin birinci ve sonuncu d&ouml;rtl&uuml;klerini konumuzla &ccedil;ok yakın ilgisi dolayısıyla aşağıya alıyoruz:</p>
<p> Siperimde verdin bunu yedime<br /> Yetiş car g&uuml;nleri Ali Muhammed<br /> Bastığın topraklar derdime derman<br /> Yetiş car g&uuml;nleri Ali Muhammed<br /> (&#8230;)<br /> Kul Himmet Hatayi Pir Sultan geldi<br /> Kur&#8217;an Muhammed&#8217;e kandilden indi<br /> Mucizatın g&ouml;ren bu dine indi<br /> Yetiş car g&uuml;nleri Ali Muhammed</p>
<p> III.&nbsp; I.&nbsp; 8. Pir Sultan&#8217;ın Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na bağlılığı </p>
<p> Pir Sultan zaten Hacı Bektaş Veli Dergahı&#8217;ndan el almış, Pir Balım Sultan elinden dolu i&ccedil;miştir. Dergah eşiğine y&uuml;z s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; belirttiği nefesten anlaşildığı &uuml;zere, Balım Sultan sağdır. <br /> Pir Sultan&#8217;ın Piri, C. &Ouml;ztelli&#8217;nin ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi, iki şiirinde adı ge&ccedil;en kesinlikle &ldquo;Hasan Efendi&rdquo; olamaz. </p>
<p> Hasan Efendi postunda oturur <br /> Rumun abdalları hizmet yetirir <br /> Zemheride deste g&uuml;l&uuml; getirir <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var </p>
<p> Bu d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n ge&ccedil;tiği nefeste Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli ve Balım Sultan&#8217;a sevgisini anlatmaktadır. &Uuml;stelik şiirin sonunda &#8220;Pir Sultan&#8217;ım biat ettik ol erden&#8221; demektedir. Bir başka şiirinden, Hasan Efendi&#8217;nin Koyun Baba Tekkesi postnişini olduğu da rahatlıkla &ccedil;ikarilabildigine g&ouml;re,&nbsp; onu Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na halife yapmak zorlamadan başka birşey değildir. C. &Ouml;ztelli, Pir Sultan&#8217;ın asılma tarihini 1617&#8217;lere kadar yaklaştırdığı i&ccedil;in bu zorlamayı yapmış olmalıdır. </p>
<p> Hasan Efendi, Dergah&#8217;ta yapılan Cem&#8217;lerde on iki hizmet postlarından birinde oturmuş olabilir. Hatta Pir Sultan&#8217;ın kendisi bir nefesinde, &ldquo;Ayn-ı Cem&#8217;in b&uuml;lb&uuml;l&uuml;y&uuml;m&rdquo; dediğine bakılırsa o da, saz &ccedil;alip deyiş okuyan &ldquo;Zakir&rdquo; postunda oturmuştur. </p>
<p> Arzuladım sana geldim <br /> H&uuml;nk&acirc;r Hacı Bektaş Veli <br /> Eşiğine y&uuml;zler s&uuml;rd&uuml;m <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Pir elinden dolu i&ccedil;tim <br /> Erenler demine d&uuml;şt&uuml;m <br /> Ak cenneti g&ouml;rd&uuml;m ge&ccedil;tim <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Kırk Budak&#8217;ta şema yanar <br /> Dolusun i&ccedil;enler kanar <br /> Abdalları semah d&ouml;ner <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Balım Sultan er k&ouml;&ccedil;eği <br /> Keser kılıncı bı&ccedil;ağı <br /> C&uuml;mle erenler ger&ccedil;eği <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım ger&ccedil;ek veli <br /> Erenlerden &ccedil;ekmem eli <br /> On&#8217;ki imamın serveri <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli </p>
<p> Hacı Bektaş Veli, onun dilinde hem Muhammed Mustafa, hem Haydar-ı Kerrar&#8217;dır (Ali&#8217;dir). Ger&ccedil;ek Şah odur: </p>
<p> Firdevs-i ala&#8217;da bir yanal elma <br /> On sekiz bin alem nuru dediler <br /> Muhammed Mustafa Haydar-ı Kerrar <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli dediler <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Pirim der ki Bektaşiyim Bektaşi <br /> Size nasip veren ol nasıl kişi <br /> Sıkar un ederdi &ouml;rs gibi taşi <br /> Budur c&uuml;mlesindenh ulu dediler <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Evvel Ali&#8217;ydi sonra sonra Veli oldu <br /> Yol erkan bir zaman batında kaldı <br /> Urum ellerinden nameler geldi <br /> Budur Hakk&#8217;ın doğru yolu dediler </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan&#8217;ım eyd&uuml;r Şah&#8217;ım Veli&#8217;dir <br /> Cihanı b&uuml;r&uuml;yen onun nurudur <br /> Ş&uuml;phesiz ki Hak Muhammed Ali&#8217;dir <br /> Bilmeyene M&uuml;lcem soyu dediler </p>
<p> Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş kapısından, yani Dergah&#8217;dan medet-m&uuml;rvet bekliyor. Hacı Bektaş Veli&#8217;yi &ldquo;`Pirlerin Piri ve Şahların Şahı&rdquo; olarak niteliyor: </p>
<p> Sensin bizim zahir batın ulumuz <br /> Aman medet m&uuml;rvet Pir Hacı Bektaş <br /> Her taraftan sana &ccedil;ıkar yolumuz <br /> Ali&#8217;sin bir adın var Hacı Bektaş </p>
<p> Seni sevdik senden yana yakıldık <br /> M&uuml;nkirlerin kesretinden sıkıldık (kesret : &ccedil;okluk)<br /> Herbirimiz k&uuml;nc-i gamda takıldık (k&uuml;nc-i gam: gam k&ouml;şesi)<br /> Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş </p>
<p> Pirlerin pirisin yok sana teki <br /> M&uuml;minin canısın m&uuml;nkirin şeki <br /> Zahirde batında değilsin iki <br /> Yetmiş &uuml;&ccedil; milletsin bir Hacı Bektaş </p>
<p> Şahların şahısın zat-i Ali&#8217;sin <br /> Her ilmin k&acirc;nısın Şah-ı Veli&rsquo;sin <br /> Abdal Musa kendi Kızıl Deli&#8217;sin <br /> Abdalların başi der Hacı Bektaş </p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;ım sana dayandım <br /> Uyur idim hizmetimden uyandım <br /> Her isteyenlere verdin inandım <br /> Benim de muradım ver Hacı Bektaş </p>
<p> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş Veli&#8217;den manevi destek diliyor. Bir başka şiirinde Hacı Bektaş Dergahı&rsquo;ndan &ldquo;nasip alır da var, almaz da&rdquo; derken, onları Dergah&#8217;a bağlayıp &ldquo;irfan defterine yazdırmak&rdquo; amacında olan Pir Sultan, &ldquo;gelmezleri, g&ouml;rmezleri, bilmezleri&rdquo; birliğe &ccedil;agirir: </p>
<p> Evvel bu derg&acirc;htan nasip <br /> Alan da var almaz da <br /> Tarikate kadem basıp (kadem: ayak)<br /> Gelir de var gelmez de </p>
<p> Sazını almış destine <br /> Hizmet ederdi dostuna <br /> Ahd ile ikrar &uuml;st&uuml;ne <br /> Durur da var durmaz da </p>
<p> Olayım der isen Hızır <br /> İrfan defterine yazıl <br /> Hak her yerde hazır nazır <br /> G&ouml;r&uuml;r de var g&ouml;rmez de </p>
<p> İ&ccedil;in bizim dolumuzdan <br /> &Ccedil;ıkman sakın yolumuzdan <br /> Pir Sultan&#8217;ım halımızdan <br /> Bilir de var bilmez de <br /> Pir Sultan Abdal, Dergah&#8217;ta birliğe &ccedil;agri yaparken koşulları, kuralları da tek tek a&ccedil;ıklıyor. Yoksa &ldquo;s&uuml;rerler dergahtan haller nic&#8217;olur&rdquo; korkusunu &ccedil;ekiyor, anımsatıyor baştan. Kendisi Şah&rsquo;ın, yani Hacı Bektaş&#8217;ın &ldquo;aciz kuludur&rdquo;, &ouml;yle g&ouml;r&uuml;yor: </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım kemter kuldur Şah&#8217;ına <br /> H&uuml;nkar Hacı Bektaş nazargahına <br /> Deli g&ouml;n&uuml;l hak ol d&uuml;ş Dergah&#8217;ına <br /> Er olayım dersen er ile g&ouml;r&uuml;ş </p>
<p> Aksi takdirde: </p>
<p> Pek imiş kurulmaz feleğin yayı <br /> Ezelden sunulur aşığın payı <br /> İki dinli y&uuml;zl&uuml; y&uuml;ze g&uuml;l&uuml;c&uuml; <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Er değildir er nefesi tutmayan <br /> Er pislik temiz etmeyen <br /> &Ouml;z&uuml;n&uuml; rızaya teslim etmeyen <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Erenler kabul eylemez yalanı <br /> İ&ccedil;i sual olup dışı g&uuml;leni <br /> Evvel ikrar verip sonra g&uuml;leni <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım ihlas &ccedil;agir Pir&#8217;ine <br /> Yerler g&ouml;kler inler ah &uuml; zarına <br /> M&uuml;min olan &ccedil;ıkar Hak divanına <br /> S&uuml;rerler Dergah&#8217;tan haller nic&#8217;olur </p>
<p> Pir Sultan Abdal inanmıştır ki, Pir &ouml;n&uuml;nde ger&ccedil;eklerden s&ouml;z a&ccedil;ılır. Ama &ldquo;yapı birlik ile yapılır&rdquo;. </p>
<p> Yine ger&ccedil;eklerden a&ccedil;tık kapuyu <br /> Bir Pir&#8217;in &ouml;n&uuml;nde kıldık tapuyu <br /> Arı birlik ile yapar yapuyu <br /> Birlik ile bitmeyende bal olmaz </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım eyd&uuml;r kalbimin nuru <br /> M&uuml;minler g&ouml;zl&uuml;yse m&uuml;nafık k&ouml;rd&uuml;r <br /> Erenlerin yolu kadimdir birdir <br /> Her tepenin başında da yol olmaz </p>
<p> Pir Sultan Abdal, hem ş&ouml;yle sorar: </p>
<p> Muhammed Ali neslinden kim kaldı <br /> Kim var Hacı Bektaş Veli&#8217;den gayrı <br /> Onulmaz yaraya merhem kim sardı <br /> Kim var Hacı Bektaş Veli&#8217;den gayrı </p>
<p> Hem de soruşturmasına yine kendisi yanıt verir: </p>
<p> &Ccedil;ok ş&uuml;k&uuml;r olsun H&uuml;da&#8217;nın demine <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var <br /> Mehdi evsafı eyledim temine <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> (&#8230;)&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Bir g&uuml;neş doğdu d&uuml;nyanın y&uuml;z&uuml;ne <br /> Aşıkların nur g&ouml;r&uuml;nd&uuml; g&ouml;z&uuml;ne <br /> C&uuml;mle canlar niyaz etti &ouml;z&uuml;ne <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım biat ettik ol erden <br /> Muhabbet kokusu geliyor serden <br /> Katarından ayırma Şah-ı Merdan <br /> Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var </p>
<p> Anadolu&#8217;nun yetiştirdiği ve Aleviliğin Yedi Ulu&#8217;sundan biri olan b&uuml;y&uuml;k ozan, artık Hacı Bektaş Dergahı&#8217;nda daha &ouml;nce oturmuş ve oturmakta olanların ve Bektaşilerin a&ccedil;ık y&uuml;rekli propagandası i&ccedil;indedir. <br /> Artık Pir Sultan&#8217;a g&ouml;re &ldquo;devir Bektaşilerindir&rdquo;. &Ouml;yleyse &ldquo;sevdalı, bade s&uuml;zen, d&uuml;nyayı gezen, sırlarına g&uuml;&ccedil; erilen ama arifler arifi ve hak yoluna canlarını kurban etmekten &ccedil;ekinmeyen Bektaşiler&rdquo; derlenip toparlanmalıdır. </p>
<p> Sevda &ccedil;ekmek şanlarıdır <br /> Gizlice erkanlarıdır <br /> Hak yoluna canlarıdır <br /> Kurbanı Bektaşilerin </p>
<p> Onlar Horasan&#8217;ı gezer <br /> Demkeş olur bade s&uuml;zer <br /> Seyyah olup daim gezer <br /> Sultanı Bektaşiler&#8217;in </p>
<p> Sırlarına g&uuml;&ccedil; erilir <br /> Remizleri ge&ccedil; bilinir <br /> &Uuml;stad olan Pir se&ccedil;ilir <br /> H&uuml;nkarı Bektaşilerin </p>
<p> Arifler arifi gelir <br /> Arife tarif vız gelir <br /> Uzak yakın hep bir gelir <br /> Hassına Bektaşilerin </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım bu ne demek <br /> Yerde insan g&ouml;kte melek <br /> Hi&ccedil; cahile &ccedil;ekme emek <br /> Devridir Bektaşilerin </p>
<p> Sanki bu derleniş i&ccedil;in &ldquo;Rum(eli)&rsquo;u fetheden Kırklar serdarı Şah Kızıl Deli&#8217;yi (Seyyid Ali Sultan&#8217;ı) imdada&rdquo; &ccedil;agirmaktadir. </p>
<p> Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu <br /> Hazreti Fatıma cihanın g&uuml;l&uuml; <br /> Evvel Seyyid Ali aldı y&uuml;r&uuml;d&uuml; <br /> Kırkların serdarıdır Kızıl Deli </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım eyd&uuml;r sancak getiri <br /> Zemheride gonca g&uuml;ller bitiri <br /> Kalenin altın &uuml;st&uuml;ne getiri <br /> Rum&#8217;un fethin eden Şah Kızıl Deli <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hey erenler evliyalar serveri <br /> Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali <br /> Tarık-ı Naci&#8217;nin sensin rehberi <br /> Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım eyd&uuml;r yola aşikız <br /> Ta ezelden b&ouml;yle kalbi sadıkız <br /> Severiz ey Şah&#8217;ım kalbi sadıkız <br /> Rahmet eyle bize Şah Seyyit Ali </p>
<p> III. I. 9.&nbsp; Pir Sultan Kalender Şah&#8217;ın Huzurunda &Ouml;z&uuml;n&uuml; D&acirc;ra &Ccedil;ekiyor </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın, 1514 &Ccedil;aldiran felaketi &ouml;ncesi tek g&uuml;vendiği ve peşinden koştuğu Şah, Şah İsmail Hatayi idi. Kendilerini ancak, on &uuml;&ccedil;-on d&ouml;rt yıl &ouml;nce Anadolu Alevi T&uuml;rkmen boylarının yardımıyla Safevi Devletini kuran Şah İsmail kurtarabilirdi. &ldquo;Urum&#8217;da (Anadolu&#8217;da) ağlayan sefilleri, o şad eder (sevindirir)&rdquo; ve g&uuml;ld&uuml;rebilirdi. </p>
<p> Hak&#8217;tan inayet olursa <br /> Şah Urum&#8217;a gele birg&uuml;n <br /> Gazada bu Z&uuml;lfikar&#8217;ı <br /> Kafirlere &ccedil;ala birg&uuml;n </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hep devşire gele iller <br /> Şah&#8217;a k&ouml;le ola kullar <br /> Rum&#8217;da ağlayan sefiller <br /> Şad ola da g&uuml;le bir g&uuml;n </p>
<p> &Ccedil;eke sancağı g&ouml;t&uuml;re <br /> Şah İstanbul&#8217;da otura <br /> Firenk&#8217;ten yesir getire <br /> Horasan&#8217;a sala bir g&uuml;n </p>
<p> G&uuml;l&uuml; Şah&#8217;ın doğdu dey&uuml; <br /> Bol ırahmet yağdı dey&uuml; <br /> Kutlu g&uuml;nler doğdu dey&uuml; <br /> Şu alem şad ola birg&uuml;n </p>
<p> Mehdi Dede&#8217;m gelse gerek <br /> Ali divan kursa gerek <br /> Haksızları kırsa gerek <br /> İntikamın alsa gerek </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ın işi ahtır <br /> İntizarım g&uuml;zel Şah&#8217;tır <br /> M&uuml;lk iyesi padişahtır <br /> M&uuml;lke sahip ola bir g&uuml;n </p>
<p> Bizzat nasip aldığı Piri Balım Sultan&#8217;ın o d&ouml;nemdeki anlaşmacı g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; tavrından olacak, &ldquo;Hacı Bektaş evladını g&uuml;nahkar g&ouml;r&uuml;p&rdquo; Şah İsmail&#8217;e sıkıca bağlı g&ouml;r&uuml;n&uuml;yor. Fakat, &Ccedil;aldiran yenilgisi ve b&uuml;y&uuml;k Kızılbaş kırımının ardından Pir Sultan Abdal&#8217;ın b&uuml;t&uuml;n g&uuml;c&uuml;yle Hacı Bektaş Dergah&#8217;ına sarıldığını anlıyoruz. <br /> Pir Sultan&#8217;ın &Ccedil;aldiran &ouml;ncesi ve sonrası yapılan kırımdan kurtulması, Divriği-Arapkir-Kemaliye il&ccedil;elerinin ortak otlağı olan Sarı &Ccedil;i&ccedil;ek Yaylası&#8217;nda Koca Haydar adıyla bir zaman gizlenmiş olmasına bağlanabilir.&nbsp; Yine Sarı &Ccedil;i&ccedil;ek Yaylası&#8217;na &ccedil;ok yakın, Arapkir il&ccedil;esinin sınırları i&ccedil;erisinde bulunan Onar k&ouml;y&uuml;ndeki Şeyh Hasan Oner t&uuml;rbesi ve zaviyesini ziyaret ettği ve orada konukladığını belirleyen bir nefesi g&uuml;n&uuml;m&uuml;ze gelmiştir. Bu nefeste Şeyh Hasan&#8217;a yalvarmakta, &ldquo;zul&uuml;mat (karanlık) i&ccedil;inde ve darda bulunduklarını&rdquo; a&ccedil;ıklayarak, evliyadan &ldquo;imdat!&rdquo; istemektedir. Aşağıya aldığımız uzun şiirinde, Pirini arayan Kul Himmet&#8217;in de yardım dilediği; 1204-5&rsquo;de Bağdad halifesi Nasir tarafından Anadolu&rsquo;da &uuml;st d&uuml;zey Ahiliği kurmak, yani Sel&ccedil;uklu Sultanına F&uuml;t&uuml;vvet kuşağı bağlamak ve şalvarı giydirmek i&ccedil;in g&ouml;nderilen b&uuml;y&uuml;k Şeyhler arasında bulunan ve 1220&rsquo;lerde ise bu b&ouml;lgeye yerleşen Şeyh Hasan Onar, Bayad T&uuml;rkmenlerindendir. Ve adı ge&ccedil;en k&ouml;yde bir zaviye kurarak b&ouml;lgeyi yurt tutan bir Şeyh-Beg olduğu bilinmektedir.&nbsp; K&ouml;y&uuml;n yaşlıları ve Dede&rsquo;lerinden derlediğimiz nefes ş&ouml;yledir: <br /> &nbsp;<br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir gececik mihman oldum Onar&#8217;a <br /> Aman Onar Dede sen imdat eyle <br /> &Ouml;z&uuml;m&uuml; bağladım ol nazlı Pir&#8217;e <br /> Aman Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Adın Şeyh Hasan&#8217;dır hem derik Oner <br /> Elbet er olanda bulunur h&uuml;ner <br /> Adını işiden secdeye iner <br /> Aman Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Kimimiz dardadır kimimiz yolda <br /> Kimi zul&uuml;matta kandadır kanda <br /> Tut elimiz&#8217; koyma bizi dar g&uuml;nde <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> D&ouml;rt duvar &uuml;st&uuml;ne binasın&#8217; kuran <br /> Mahrum kalmaz eşiğine y&uuml;z s&uuml;ren <br /> Horasan elinden azmedip gelen <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Kalkıp Horasan&#8217;dan s&ouml;k&uuml;n edensin <br /> Urum diyarını mekan tutansın <br /> &Ccedil;ağıranın imdadına yetensin <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım d&uuml;şm&uuml;ş d&uuml;r&uuml;r c&uuml;daya (c&uuml;da: ayrı, ayrılmış)<br /> Halim&#8217; arzedeyim Bar-i H&uuml;da&#8217;ya&nbsp; (Bari: yaratıcı) <br /> Canım kurban olsun Onar Dede&#8217;ye <br /> Yetiş Onar Dede sen imdat eyle </p>
<p> 1516 ya da 1518 yılında Balım Sultan&#8217;ın &ouml;l&uuml;m&uuml;yle M&uuml;rşid postuna oturmuş olan Kalender Şah&#8217;ın kişiliğinde Alevi-Bektaşi halk yığınları liderini bulmuştur. Kalender Şah&#8217;ın yukarıda aktardığımız şiirinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, Şah İsmail Hatayi&#8217;nin de bir bakıma buna onayı vardır. </p>
<p> Pir Sultan, aşağıdaki nefeste Kalender Şah&#8217;a seslenmektedir. &ldquo;Aman m&uuml;rvet&rdquo; diyerek onun kapısına gelmiş, Pir&#8217;inin huzurunda &ouml;z&uuml;n&uuml; d&acirc;r&#8217;a &ccedil;ekmis, hatalarını bir bir saymaktadır. Kendini d&uuml;şk&uuml;n g&ouml;r&uuml;p, Pir&#8217;ine yalvarmaktadır. Hatta vaktiyle &ldquo;Hacı Bektaş oğlunu (Balım Sultan kastediliyor olmalı) g&uuml;nahkar&rdquo;&nbsp; g&ouml;r&uuml;p (Dergah&#8217;tan) uzaklaşmasından dolayı kendi kendine &ldquo;y&uuml;z&uuml; kara&rdquo; (iftiracı) nitelemesini yakıştırmaktan bile &ccedil;ekinmiyor. Pir Sultan Abdal, Pir Meydanı&#8217;nda &ouml;z&uuml; d&acirc;rda, m&uuml;thiş bir &ouml;zelestiri vermektedir: </p>
<p> Zahir batın On&#8217;ki İmam aşkına <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim <br /> Pirim nazar eyle şu ben d&uuml;şk&uuml;ne <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Bakmaz mısın cesedimin n&acirc;rına <br /> Elim ermez oldu cihan k&acirc;rına <br /> Y&uuml;z&uuml;m yerde geldim durdum d&acirc;rına <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Hacı Bektaş oğlun g&uuml;nahkar g&ouml;rd&uuml;m <br /> Aradım isyanımı &ouml;z&uuml;mde buldum <br /> Y&uuml;z&uuml;m&uuml;n karasın elime aldım <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Erenler yolundan bir taş kaldırdım <br /> G&ouml;n&uuml;l bah&ccedil;esinde g&uuml;l&uuml;n soldurdum <br /> Bug&uuml;n eksikliğim nefsi &ouml;ld&uuml;rd&uuml;m <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım eyd&uuml;r karşimda durma <br /> Gidip m&uuml;nkirlerle yol erkan kurma <br /> Alnımın karasın y&uuml;z&uuml;me vurma <br /> Aman Şah&#8217;ım m&uuml;r&uuml;vvet dey&uuml; geldim </p>
<p> Pir Sultan Abdal kendini Şah&#8217;ına, yani Piri Kalender Sultan&#8217;a bağışlattırdıktan sonra, nefeslerini, d&uuml;vazlarını en etkin propaganda silahı olarak kullanmaya başlamıştır. Sazı elinde s&ouml;z&uuml; dilinde dağlar aşmakta, &uuml;lkeyi k&ouml;y k&ouml;y, oba oba dolaşmaktadır. Artık Kalender; Şah&#8217;tır, Sultan&#8217;dır, Hacı Bektaş ve d&ouml;rt g&ouml;zle beklediği Ali&#8217;dir O. Onun kişiliğinde Hacı Bektaş Veli&#8217;yi g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; Pir Sultan Abdal ş&ouml;yle dile getirir: </p>
<p> Kuş olup g&uuml;vercin donunu geyen <br /> Uyan dağlar uyan Ali&#8217;m geliyor <br /> Mucizatın c&uuml;mle aleme bildiren <br /> Uyan dağlar uyan Ali&#8217;m geliyor <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&rsquo;ın cisminde cansın <br /> G&ouml;nl&uuml;m&uuml;n evinde kurulu hansın <br /> Urum&#8217;un i&ccedil;inde sen bir Sultan&rsquo;sın <br /> Uyan dağlar uyan Ali&#8217;m geliyor </p>
<p> Kalender Şah&rsquo;ın kurtarıcı lider olarak gelmekte olduğunu bildirirken, &ccedil;ekimser duranlara ve korkanlara g&uuml;ven veriyor. Onları bıkmadan-usanmadan, toparlanıp ayaklanmaya &ccedil;agiriyor: </p>
<p> Muhammed Mehdi&#8217;nin hak sancağını <br /> &Ccedil;ekelim bakalım nic&#8217;olursa olsun <br /> Teber &ccedil;ekip m&uuml;nkirlerin kanını <br /> D&ouml;kelim bakalım nic&#8217;olursa olsun <br /> &nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; M&uuml;nkirlerin sarayını yıkalım <br /> Yıkalım bakalım nic&#8217;olursa olsun <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Serden başka benim sermayem yoktur <br /> Verelim gaziler İmam aşkına <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Gelin canlar bir olalım <br /> M&uuml;nkire kılı&ccedil; &ccedil;alalim <br /> H&uuml;seyn&#8217;in kanın alalım <br /> Tevekkelt&uuml; Taalallah (= Tanrıya dayandım-yaslandım)</p>
<p> Mervan soyunu vuralım <br /> Padişahı &ouml;ld&uuml;relim <br /> H&uuml;seyn&#8217;in kanın alalım <br /> Tevekelt&uuml; Taalallah </p>
<p> A&ccedil;alım kızıl sancağı <br /> Ge&ccedil;sin Yezit&#8217;lerin &ccedil;ağı <br /> Elimizde aşk bı&ccedil;ağı <br /> Tevekkelt&uuml; Taalallah </p>
<p> Şah&#8217;ının ve evlatlarının, yani Alevi-Bektaşi halk yığınlarının&nbsp; maddi-manevi g&uuml;c&uuml;n&uuml; a&ccedil;ıklama gereği duyup, &ccedil;atlak sesleri susturma yollarına da başvuruyor: <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Arkası yok deme Şah&#8217;ım(ın) oğlunun <br /> Zahirde batında y&uuml;zbin er vardır <br /> Ond&ouml;rt masum ile Oniki İmam <br /> Yanınca Muhammed&#8217;le Ali vardır </p>
<p> &Ouml;n&uuml;m&uuml;zce Rabbim s&ouml;z&uuml;m pişirir <br /> Yaramaz sofular Şah&#8217;ı şaşirır <br /> Dervişler ar&#8217;oldu &ccedil;i&ccedil;ek devşirir <br /> Arının g&ouml;mecinde balı vardır </p>
<p> Oddan kılı&ccedil;tan keskindir g&uuml;lbengi <br /> Kırmızıdır donu hem aldır rengi <br /> Renginde d&uuml;r&uuml;m d&uuml;r&uuml;m alı vardır <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> Pir Sultan&#8217;ım der ki vaktın beklesin <br /> İkrarını m&uuml;min olan haklasın <br /> Arif olan kalb evine saklasın <br /> Erenlerin &ccedil;ok gizli yolu vardır </p>
<p> Pir Sultan Abdal &ldquo;el-g&uuml;n arasına d&uuml;şm&uuml;ş&rdquo;, toplu halde &ldquo;k&ouml;p&uuml;klenmiş sel gibi aşip giderlerken&rdquo; biraz kuşkulu, ama b&uuml;y&uuml;k umutlar i&ccedil;inde Şah&#8217;ın yollarındadır. </p>
<p> &ldquo;Eng&uuml;r&uuml; dağından&rdquo; &ccedil;ok &ouml;telerde değildir, Dergah ve başindaki Pir Kalender Şah. Dolayısıyla toprağını, yurdunu en g&uuml;zel, en i&ccedil;ten duygularla tanımlamış olduğu aşağıdaki şiirine &ldquo;bir&ccedil;ok kimse ile birlikte Pir Sultan&#8217;ın İran&#8217;a, Şah&#8217;a giderken s&ouml;ylediği&rdquo; yorumunu yapmak gerekmiyor. Eng&uuml;r&uuml; dağından (Ankara y&ouml;resinden) İran Şahı&#8217;nın yolu mu sorulur?&nbsp; Ayrıca, şiirin i&ccedil;ine, İran tahtında birincisi 1587 yılından sonra g&ouml;r&uuml;nen &ldquo;Ala dağ ardındaki Şah Abbas&rdquo; ifadesi &ccedil;ok sonradan girmiştir. Aşağıda g&ouml;r&uuml;leceği gibi s&ouml;z konusu d&ouml;rtl&uuml;k, Pir Sultan Abdal&#8217;ın nefesinin genel havasına da kesinlikle uymamaktadır. </p>
<p> Eng&uuml;r&uuml; dağından bir yol azıttım <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola <br /> Sarardı g&uuml;l benzim d&ouml;nd&uuml; aynaya <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Nice pınarım var dolar eksilir <br /> Ardı&ccedil; dallarına g&ouml;k tekeler asılır <br /> Gırcılı boran tutmuş beller kesilir <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Merdindendir deli g&ouml;nl&uuml;m merdinden <br /> Ala Dağ ardından Şah Abbas yurdundan <br /> Kanlı yaş akıttım Şah&#8217;ın derdinden <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola&nbsp; </p>
<p> Nice pınarım var &uuml;st&uuml; bovalı (bentli) <br /> Taşı kimyalı da toprağı dualı <br /> Kayalarımız var şahin yuvalı <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım coşup giderim <br /> El-g&uuml;n arasına d&uuml;ş&uuml;p giderim <br /> K&ouml;p&uuml;klenmiş selim taşıp giderim <br /> Acap Şah&#8217;a giden yollar bu m&#8217;ola </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &ldquo;Şah&#8217;a gider ben bir bezirgan g&ouml;rd&uuml;m&rdquo; diye başlayan nefesinde &ldquo;bezirgan&rdquo; ve &ldquo;katar&rdquo; birer simgedir bizce. &Uuml;st&uuml; &ouml;rt&uuml;l&uuml; olarak, bezirgan, Kalender Şah&#8217;ın y&uuml;kselttiği isyan katarına &ccedil;agridir. Kendisi de artık o katarın ayrılmaz eridir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bu katar &ldquo;hemen hakikatın yolunu tutmuştur.&rdquo; &ldquo;Ona hizmet eden ancak Dergah&#8217;a yeter&rdquo;. Ayrıca &ldquo;Bezirgan y&uuml;k&uuml;n&uuml; Yemen&#8217;den tutmuş&rdquo; betimlemesi, Kanuni d&ouml;neminde Osmanlı&#8217;ya Yemen&#8217;in i&ccedil; kısımlarını kaybettiren Zeydi ayaklanmalarını anımsatmakta ve &ccedil;ok gezmiş olan Pir Sultan&#8217;ın oralara kadar uzanmış olduğunu d&uuml;ş&uuml;nd&uuml;rmektedir. Katar &ccedil;ok g&uuml;&ccedil;l&uuml;d&uuml;r; ona k&acirc;retmez Osmanlı haramisi. Şu d&uuml;nyada &ccedil;ekilen vefasızlıktan kurtulmak i&ccedil;in tek fırsat, bezirganın katarına girmektir. </p>
<p> Şah&#8217;a gider ben bir bezirgan g&ouml;rd&uuml;m <br /> Ayrılmam katardan ben şimden geri <br /> Hemen tutmuş hakikatin yolunu <br /> Ayrılmam katardan ben şimden geri </p>
<p> Bezirgan y&uuml;k&uuml;n&uuml; Yemenden tutmuş <br /> Ona hizmet eden Dergah&#8217;a yetmiş <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Bezirganın y&uuml;k&uuml; lal ile gevher <br /> Ona k&acirc;r mı kılar harami safder <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Şu yalan d&uuml;nyada ne bulduk vefa <br /> Fırsat elde iken gireg&ouml;r safa <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&#8217;ım aşikı &ccedil;oklar <br /> Hi&ccedil; kardaş bulmamış kend&#8217;&ouml;z&uuml;n saklar <br /> Korktuğumuz yerden yaradan saklar <br /> Ayrılmam katardan ben şimden geri </p>
<p> Artık zamanı gelmiştir. Kalender Şah Ali&#8217;liğini g&ouml;stermelidir ki&nbsp; &ldquo;Ali kim olduğu bilinsin&rdquo; </p>
<p> O Şah&#8217;ına, yukarıdaki nefeslerinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi hem &ldquo;Ali&rdquo; hem &ldquo;Hacı Bektaş&rdquo; diyordu. Erenler evliyalar ser&ccedil;eşmesi Hacı Bektaş Veli ise, torunlarından Kalender Şah da ser&ccedil;eşmedir. Şu halde &ldquo;kendini teslim et bu ser &ccedil;esmeye&rdquo; diyor Pir Sultan. </p>
<p> Ama onun asıl istediği, t&uuml;m Anadolu Alevileri ve de ezilen halklar adına dileği &ldquo;Hazreti Ali&#8217;nin devrinin y&uuml;r&uuml;mesi ve yery&uuml;z&uuml;n&uuml; kızıl ta&ccedil;ların b&uuml;r&uuml;yerek İstanbul şehrinin alınmasıdır&rdquo;. </p>
<p> Hazreti Ali&#8217;nin devri y&uuml;r&uuml;ye <br /> Ali kim olduğu bilinmelidir <br /> Alay alay gelen gaziler ile <br /> İmamların &ouml;c&uuml; alınmalıdır </p>
<p> Kendini teslim et bu Ser&ccedil;eşme&#8217;ye <br /> Er odur ki birisinden şaşmaya <br /> Bin gaziye bir m&uuml;nafık d&uuml;şmeye <br /> Din aşkına kılı&ccedil; &ccedil;alinmalidir </p>
<p> &Ccedil;ağırırlar filan oğlu filana <br /> Kılıcı arştadır doğru gelene <br /> Ne itibar yezit kavli yalana <br /> Ya ser verip ya ser alınmalıdır </p>
<p> Yery&uuml;z&uuml;nde kızıl ta&ccedil;lar b&uuml;r&uuml;ye <br /> M&uuml;nafık olanın bağrı eriye <br /> Sahib-i zamanın emri y&uuml;r&uuml;ye <br /> Mehdi kim olduğu bilinmelidir </p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;ım ey Dede Dehman <br /> Kendini &ccedil;evir de andan gel heman <br /> İstanbul şehrinde ol sahib-zaman <br /> Tac &uuml; Devlet ile salınmalıdır </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &#8220;Dede Dehman, Dehmen&#8221;ı (doğrusu Dih-man-İK) hakkında C. &Ouml;ztelli&#8217;nin P.N.Boratav&#8217;dan kaynaklanarak yazdığı &ldquo;Dede Dehmen, Şah Tahmasb&#8217;ın adıdır&rdquo;&nbsp; yorumu bizce burada uygun değildir. Bu, Pir Sultan&#8217;ı İran Şahı&#8217;na bağlamak i&ccedil;in zorlama bir yorum olurdu. Pir Sultan Abdal&#8217;ın &ldquo;mihman canlar bize safa geldiniz&rdquo; şiirindeki bir d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml; biz, bizzat Dede olan babamızdan aşağıdaki bi&ccedil;imde dinledik: </p>
<p> Misafir kapının i&ccedil; kilididir <br /> Ev sahibi ise anın dilidir <br /> Mehman Muhammed&#8217;dir dehman Ali&#8217;dir <br /> Mihman canlar bize safa geldiniz </p>
<p> Ayrıca Kul H&uuml;seyin:</p>
<p> Hak ileridedir geride sanma<br /> M&uuml;nezzeh şehrinde mihman bizimdir<br /> M&uuml;min kullar mabuduna tapmıştır<br /> Ali Keramullah dehman bizimdir</p>
<p> Mihman Haktır dehman Ali demişler<br /> Didar arzulayan veli demişler<br /> İşte budur Allah kulu demişler<br /> Nur alem nuruyla devran bizimdir</p>
<p> Hemen anlaşılacağı &uuml;zere bu ifadeler, &ldquo;konuk Haktır, Muhammed&#8217;dir, yani onların makamındadır; karşilayan, yani evsahibi de Ali&#8217;dir&rdquo; anlamını taşimaktadır. Birincisinde, dolaylı olarak Muhammed&#8217;in Kırklar&#8217;a konukluğu ve Ali&#8217;nin onu karşilaması anımsatılmaktadır. Yani, yukarıdaki nefesinde Pir Sultan Abdal,&nbsp; Ali olarak g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; ve nitelediği Kalender Şah&#8217;a, &ldquo;Dede Dehman&rdquo; diye hitap etmesi olduk&ccedil;a doğaldır. </p>
<p> III.&nbsp; I.&nbsp; 10. Kalender &Ccedil;elebi ayaklanması Ve Pir Sultan Abdal </p>
<p> Baki &Ouml;z, Kalender &Ccedil;elebi ayaklanmasının kitle tabanı ve toplumsal niteliği &uuml;zerine şu genel belirlemeyi yapmaktadır: </p>
<p> &ldquo;Hacı Bektaş soyundan olan Kalender &Ccedil;elebi ayaklanmasının kitle tabanı k&ouml;yl&uuml;-&ccedil;ift&ccedil;i kesimiydi. Yoksul halktı. Geniş T&uuml;rkmen yığınlarıydı. Elinden dirliği alınmış, yoksulluğa itilmiş k&uuml;&ccedil;&uuml;k dirlik sahipleriydi. Devlet&ccedil;e dışlanmış, baskıyla d&uuml;zen i&ccedil;erisinde tutulmaya &ccedil;alisilan kesimlerdi. Bunların geneli Alevi ve T&uuml;rkmenlerdi. Doğallıkla i&ccedil;lerinde devlet&ccedil;e kıyıma uğramış, toprak yoksulu bırakılmış S&uuml;nni &ouml;geler de vardı. Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin bağlaşikları bu t&uuml;r S&uuml;nni &ouml;gelerle, elinden dirlikleri alınan k&uuml;&ccedil;&uuml;k toprak sahipleriydi.&rdquo; </p>
<p> Osmanlı tarihyazıcıları, &ouml;rnegin vakan&uuml;vis İbrahim Pe&ccedil;evi, M&uuml;neccimbaşi, Solakzade Mehmet ve Hemdani &Ccedil;elebi, Kalender Şah ayaklanmasından uzun uzun s&ouml;zetmektedir. Ortak oktaları, Kalender&#8217;in b&uuml;y&uuml;k g&uuml;&ccedil; ve itibar kazandığı, arkasında &ccedil;ok sayıda ve her kesimden halkın toplandığıdır. Tarihyazıcıların hepsi de, kendi inan&ccedil;ları doğrultusunda, bunların &ldquo;dinden &ccedil;ikmis, inancı bozuk, dinsiz-mezhepsiz&rdquo; olduklarında birleşirler. Bu nitelemelerle Alevi halkı &ldquo;Rafızi, m&uuml;lhid, Kızılbaş&rdquo; diye adlandırırlar. </p>
<p> İbrahim Pe&ccedil;evi şunları yazmaktadır: </p>
<p> &ldquo;Kalender Şah o kadar g&uuml;&ccedil; ve itibar kazandı, o kadar kalabalık bir toplumun başi oldu ki, b&ouml;ylesi hi&ccedil;bir isyancıya nasip olmuş değildi. Aşik ve Abdal diye anılan ne kadar imanı ve fiili bozuk kimseler var idiyse yanına toplanıp, yirmi- otuz bin kadar eşkıyadan oluşan bir &ccedil;ete meydana geldi.&rdquo; </p>
<p> Solakzade de benzer yargıdadır: </p>
<p> &ldquo;Kalender adlı k&ouml;t&uuml; yollu bir aşik&#8230; zamanın Mehdi&#8217;siyim diyerek (ortaya &ccedil;ikti)&#8230; abdallar, torlaklar, dinsiz meşrebliler ile mezhepsizler, pek&ccedil;ok k&ouml;t&uuml;l&uuml;kseverler ile onun havasına uyarak, yanına toplandılar. Bunların otuz bin kadar olduğu anlaşilmaktadır.&rdquo; </p>
<p> Osmanlı tarihinin bu en b&uuml;y&uuml;k ayaklanmasını H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin torunlarından ve Dergah postnişini Kalender Şah&#8217;ın y&ouml;netmesi, t&uuml;m Alevi-Bektaşi topluluklarını biraraya getirmişti. G&uuml;n, &ldquo;İstanbul&#8217;daki devletin tac &uuml; tahtını&rdquo; ele ge&ccedil;irmenin g&uuml;n&uuml;yd&uuml;.<br /> Baba Z&uuml;nnun&#8217;dan başlayarak Atmaca, Z&uuml;nnunoğlu, Tonuz oğlan, Veli Halife ayaklanmaları, 1526-1528 yıllarındaki Kalender &Ccedil;elebi b&uuml;y&uuml;k toplumsal başkaldırısının halkalarıydı. <br /> Ayaklanma Ankara-Kırşehir y&ouml;resinde patlamıştı. Ayaklanmanın merkezi karargahı Hacı Bektaş Dergahı &ccedil;evresi olmuş; yığınlar burada toplanmıştı. &ldquo;Ali nesli g&uuml;zel İmam Urum &uuml;st&uuml;ne&rdquo; Doğu&#8217;dan &#8211; İran&#8217;dan, Horasan&#8217;dan &#8211; değil &ldquo;Mağripten &ccedil;ikmis&rdquo; , yani Batı&#8217;dan geliyordu: </p>
<p> Y&uuml;r&uuml;y&uuml;ş eyledi Urum &uuml;st&uuml;ne <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor <br /> İnip temenna eyledim destine <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Doluları adım adım dağıdır <br /> Tavlasında k&uuml;heylanlar bağlıdır <br /> Aslının sorarsan Şah&#8217;ın oğludur <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Tarlaları adım adım &ccedil;izili <br /> İrakip elinden ciğer sızılı <br /> Al yeşil giyinmiş ger&ccedil;ek gazili <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam&nbsp;&nbsp; geliyor </p>
<p> Magripten &ccedil;ıkar g&ouml;r&uuml;n&uuml; g&ouml;r&uuml;n&uuml; (magrip: batı) <br /> Kimse bilmez evliyanın s ırrını <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Koca Haydar&nbsp; Şah-ı Cihan torunu </p>
<p> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım g&ouml;rsem şunları <br /> Y&uuml;z&uuml;m s&uuml;rsem boyun eğip yalvarı <br /> Evvel baştan On&#8217;ki İmam serveri <br /> Ali nesli g&uuml;zel İmam geliyor </p>
<p> Pir Sultan, onca ayaklanmalar yaşamış, katılmış, toplumsal birliğin siyasetini yapmış ve hatta sazını silah gibi kullanarak, sancağın nereye dikileceğinin taktiğini bile vermiştir. &ldquo;G&ouml;rsem şunları ve boynumu eğip, y&uuml;z&uuml;m&uuml; s&uuml;rsem&rdquo;, yalvarsam derken, &ldquo;Kızılırmak gibi yatağından boşansın artık kuvvetlerin; Hama, Mardin ve Sivas&#8217;takilerle birleşip, ikiy&uuml;zl&uuml; Osmanlı&#8217;nın başina taşlar &uuml;s&uuml;rerek, yani onları yokederek SANCAĞIMIZI KAZOVA&#8217;YA DİKİN ARTIK&rdquo; diye beklemektedir. </p>
<p> G&ouml;zleyi g&ouml;zleyi g&ouml;z&uuml;m d&ouml;rt oldu <br /> Alim ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi <br /> Korular kalmadı kara yurt oldu <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi </p>
<p> Kızıl Irmak gibi bendinden boşan <br /> Hama&#8217;dan Mardin&#8217;den Sivas&#8217;a d&ouml;şen <br /> D&uuml;ld&uuml;l eyerlendi Z&uuml;lfikar kuşan <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi </p>
<p> M&uuml;min olan bir nihana &ccedil;ekilsin (nihan: gizli) <br /> M&uuml;nafık başina taşlar &uuml;s&uuml;rs&uuml;n <br /> Sancağımız Kazova&#8217;ya dikilsin <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&#8217;ım bu s&ouml;z&uuml;m haktır <br /> Vallahi s&ouml;z&uuml;m&uuml;n hatası yoktur <br /> Şimdiki sofunun Yezidi &ccedil;oktur <br /> Ali&#8217;m ne yatarsın g&uuml;nlerin geldi </p>
<p> Ankara, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Tokat, Sivas, Erzincan, Maraş, Adana ve Tarsus, ayaklanmaların alanı olmuştur. Kazova&#8217;ya sancak dikildiği takdirde Kalender Şah b&uuml;t&uuml;n g&uuml;&ccedil;lerin birleşmesini sağlayabilirdi. </p>
<p> Ayaklanmayı bastırmak i&ccedil;in Sadrazam İbrahim Paşa g&ouml;revlendirilmişti. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Karaman beylerbeyi Mahmud Paşa eyalet askerleriyle ona katılmış bulunuyorlardı. Her iki Paşa&#8217;nın askeri birlikleri, Kazova&#8217;ya y&ouml;nelen Kalender Şah&#8217;ın ardına d&uuml;şt&uuml;. Kazova&#8217;daki korkun&ccedil; savaşta Kalender&#8217;in yoksul k&ouml;yl&uuml; Alevi savaş&ccedil;iları Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Arkasından Mahmut Paşa&#8217;yla birleşen diğer Osmanlı g&uuml;&ccedil;leri Tokat yakınlarında Cincifle denilen yerde, yirmi yedi Mayıs 1527/8&rsquo;de yapılan savaşta yine yenildiler. Karaman beylerbeyi Mahmut Paşa, Alaiye beyi Sinan bey, Amasya beyi Ko&ccedil;i bey, Anadolu Timar defterdarı Ruh ve Karaman defterdarı kethudası Şeyh Mehmet &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ler. </p>
<p> Bu yenilgilerle birlikte Osmanlı ordusunun t&uuml;m ağırlıkları Kalender Şah birliklerinin eline ge&ccedil;ti. Tarihyazıcı Solakzade&#8217;nin s&ouml;ylemiyle: </p>
<p> &ldquo;B&uuml;t&uuml;n torlaklar ağırlıklı silah, hayme ve &ccedil;adirlar edindiler. &Ccedil;iplak ve perişan iken giyinip kuşandılar. &Ouml;v&uuml;n&uuml;lecek giysilerle donandılar.&rdquo; </p>
<p> Pir Sultan Abdal bu olayları Kızıl Deli Sultan &uuml;zerine yazdığı bir <br /> şiirinde anlatmakta ve Kırklar simgesiyle vermektedir: </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kırklar Urum&#8217;a ge&ccedil;ti sen duydun mu <br /> Tanrının arslanı geldi bildin mi <br /> Pınar yanında kendini buldun mu <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Kırklar bir bir arda s&ouml;k&uuml;n eyledi <br /> Domuz kafirlerin yolun bağladı <br /> Tanrının arslanı imdat eyledi <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Geldi Kazova&#8217;sın duman b&uuml;r&uuml;d&uuml; <br /> Kara kafirlerin yağı eridi <br /> Allah allah dey&uuml;p Kırklar y&uuml;r&uuml;d&uuml; <br /> Kırklara ser&ccedil;e&ccedil;mesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Kırklar Rum ilinde makam tuttular <br /> Makamlar a&ccedil;tılar &ccedil;irag yaktılar <br /> B&uuml;t&uuml;n kafirleri dine &ccedil;ektiler <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım bu s&ouml;zleri s&ouml;yledi <br /> Kafirleri Yezitleri bağladı <br /> İlk selamı essela&#8217;da s&ouml;yledi <br /> Kırklara ser&ccedil;eşmesin pirim Ali <br /> C&uuml;mlemizden ulusun Kızıl Deli </p>
<p> (Essel&acirc;: kendine g&uuml;venen ortaya &ccedil;ıksın anlamında meydan okuma deyimi)</p>
<p> Kalender&#8217;in bu başarılarından sonra, Dulkadırlı boylarının &ccedil;ogu ayaklanmaya katıldı. Bunların b&uuml;y&uuml;k bir kısmı Alevi değildi, fakat dirlik ve timarları elinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah kuvvetlerinin sayısı kırk bine y&uuml;kselmişti. </p>
<p> Ayaklanma, giderek &ouml;n&uuml;nde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğulları&#8217;ndan (Kalender tarafına ge&ccedil;en) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların d&uuml;zeltileceğini duyurdu. Vali Ferhat Paşa ile bazı sancak beyleri de &ldquo;halka yanlış davranıyorlar&rdquo; gerek&ccedil;esiyle, ama aslında ayaklanmacıları ezemedikleri i&ccedil;in idam edildiler. Dulkadır beyleri devlet&ccedil;e doyurulunca başkalarını da yanlarına &ccedil;ekmeye başladılar. B&ouml;ylece Kalender Şah ayaklanmasına katılanlarda b&uuml;y&uuml;k &ccedil;&ouml;z&uuml;lmeler başg&ouml;sterdi. </p>
<p> Sonu&ccedil;ta Osmanlı, savaşta yenemediği Kalender g&uuml;&ccedil;lerini onların hazır olmadığı i&ccedil;ten par&ccedil;alama siyasetiyle g&uuml;&ccedil;ten d&uuml;ş&uuml;rd&uuml;. &Ouml;zellikle geceleri bir&ccedil;ok insan ayrılıp evine d&ouml;n&uuml;yordu. &Ouml;yle ki, Kalender &Ccedil;elebi&#8217;nin yanında &ldquo;&uuml;&ccedil;-d&ouml;rt bin Kalenderi ( bizce burada &ldquo;Kalenderci, Kalendersever&rsquo;&rsquo;, yani Alevi-Bektaşiler anlamındadır-İK) kaldı.&rdquo; </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ın &ldquo;dostların muhabbeti kaldırıp, geriye ka&ccedil;ışını&rdquo;, vefasızlığı ve ihaneti anlatan şiirinden birka&ccedil; d&ouml;rtl&uuml;k ve arkasından da her ne pahasına olursa olsun kendisinin Pirinden d&ouml;nmeyeceğini korkusuzca vurgulayan nefesini verelim. Bu &ldquo;Pir&rdquo;, tabii ki &ldquo;Pirlerin Piri Hacı Bektaş Veli&rdquo;nin torunu Kalender Şah&#8217;tan başkası değildir. </p>
<p> &Ccedil;ıktım y&uuml;cesine seyran eyledim <br /> G&ouml;n&uuml;l eğlencesi k&uuml;st&uuml; bulunmaz <br /> Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış <br /> Hi&ccedil;bir ikrarından ahdi bulunmaz </p>
<p> Z&uuml;l&uuml;fleri top top olmuş cığalı <br /> Rakiplerin Hak&#8217;tan olsun zevali <br /> Bir g&uuml;nahkar kulum doğdum doğalı <br /> G&uuml;nahkar kulunun dostu bulunmaz </p>
<p> Kanı benim ile lokma yiyenler <br /> Başı canı dost yoluna verenler <br /> Sen &ouml;lmeden ben &ouml;l&uuml;r&uuml;m diyenler <br /> Dostlar da geriye ka&ccedil;tı bulunmaz </p>
<p> Yine kırcılandı dağların başi <br /> Durmuyor akıyor g&ouml;z&uuml;m&uuml;n yaşi <br /> Vefasız ardından gitse bir kişi <br /> Hakikat ceminde desti bulunmaz <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; *** <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Koyun beni Hak aşkına yanayım <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden <br /> Pir&#8217;imden d&ouml;n&uuml;p mahrum mu kalayım <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Benim Pir&#8217;im gayet ulu kişidir <br /> Yediler ulusu Kırklar eşidir <br /> On İki İmamın server başidır <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Kadılar m&uuml;ft&uuml;ler fetva yazarsa <br /> İşte kement işte boynum asarsa <br /> İşte han&ccedil;er işte kellem keserse <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Ulu mahşer olur divan kurulur <br /> Su&ccedil;lu su&ccedil;suz gelir anda derilir <br /> Piri olmayanlar anda dirilir <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Pir Sultan&rsquo;ım arşa &ccedil;ikar &uuml;n&uuml;m&uuml;z <br /> O da bizim ulumuzdur Pirimiz <br /> Hakka teslim olsun garip canımız <br /> D&ouml;nen d&ouml;ns&uuml;n ben d&ouml;nmezem Pir&#8217;imden </p>
<p> Kalender &Ccedil;elebi, elinde kalan birka&ccedil; bin kişilik kuvvetle Kayseri- Sarız &uuml;zerinden &#8211; olasıdır ki Adana ve Tarsus y&ouml;resinde ayaklanmacılarla Bozok b&ouml;lgesindeki Z&uuml;nnunoğlu ve Atmaca kuvvetlerini birleştirmek i&ccedil;in, iki g&uuml;c&uuml;n ortasında bulunan &#8211; Nurhak Dağları&#8217;na &ccedil;ekildi. Bazı yazarların ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi &ldquo;İran&#8217;a gitmek i&ccedil;in Kalender&#8217;in yol aradığını&rdquo; sanmıyoruz.&nbsp; Kaldı ki, İran yolu Nurhak tarafından değil Sivas-Erzincan hattı &uuml;zerinden ge&ccedil;iyordu. Kalender Şah kuvvetleri ise g&uuml;neye doğru inmişti.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> Kalender Şah&#8217;ın elindeki inan&ccedil;lı ama yetersiz kuvvet, Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;nın &ldquo;Mehmet Ağa ile Pervane adındaki iki eşkıya avcısı&rdquo; tarafından Başsaz (ya da Başsan) adlı yerde tuzağa d&uuml;ş&uuml;r&uuml;ld&uuml;.&nbsp; Burada Kalender &Ccedil;elebi ve sadık adamı Veli D&uuml;ndar &ouml;ld&uuml;r&uuml;ld&uuml;ler. Başları bir atın terkisine asılarak Padişah&#8217;a g&ouml;t&uuml;r&uuml;ld&uuml;. Kalender&#8217;in taraftarlarından pek azının kırımdan kurtulabildiğinde Pe&ccedil;evi, Solakzade ve M&uuml;neccimbaşi hemfikirdirler. </p>
<p> Kalender Şah Ayaklanması&#8217;nın b&ouml;ylece bastırılması &uuml;zerine, Kanuni S&uuml;leyman (1520-1566) Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;yı c&ouml;mert&ccedil;e &ouml;d&uuml;llendirdi. Sadrazamın yıllık &ouml;denegini iki katına (Bir milyon iki y&uuml;z bin ak&ccedil;eden iki milyon ak&ccedil;e&#8217;ye) &ccedil;ikardi. <br /> &nbsp;<br /> III.&nbsp; I.&nbsp; 11. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Kalender &Ccedil;elebi Kırımından Kurtuluşu </p>
<p> Baştan beri ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;z d&uuml;ş&uuml;nceler doğrultusunda akıly&uuml;r&uuml;t&uuml;ld&uuml;ğ&uuml;nde, Kalender Şah ayaklanmasına elli yaşlarında katılmış olması gereken Pir Sultan Abdal ayaklanmanın bastırılmasını izleyen kırımdan acaba nasıl kurtuldu? </p>
<p> Şah İsmail&#8217;in &ouml;l&uuml;m&uuml;n&uuml;n ardından, Hacı Bektaş Veli Dergahı&#8217;nı Erdebil&#8217;in &ouml;n&uuml;ne ge&ccedil;irme ve merkez yapma siyasetini cesaretle ortaya atıp savunan Pir Sultan Abdal, Osmanlı&#8217;nın Bektaşileri ve Alevileri birbirinden ayırma ve par&ccedil;alama gayretini boşa &ccedil;ikarmis, Dergah postnişini Kalender &Ccedil;elebi&#8217;yi ezilen Anadolu Alevi kitlelerinin kurtarıcı &ldquo;Şah&rdquo;ı olarak g&ouml;r&uuml;p, onun &ouml;vg&uuml;s&uuml;n&uuml; yapmıştır. Bektaşi ve Alevileri tam birliğe y&ouml;neltmiştir. Ve de, inan&ccedil;ları doğrultusunda başinı vermekten &ccedil;ekinmeyen Alevi halk topluluklarını Muhammed-Ali, H&uuml;seyin, Ehlibeyt, On İki İmam sevgisi; Muaviye Yezit Mervan laneti, yani &ldquo;Tevella ve Teberra&rdquo; simgeleri i&ccedil;inde Kalender Şah&rsquo;ın &ccedil;evresinde toplama, birleştirme &ccedil;agrilari yaptığı anlaşilıyor. </p>
<p> Şiirlerine simgeleri &ouml;ylesine ustalıkla yerleştirmiştir ki, bunlar adeta Pir Sultan&rsquo;ı koruyucu &ouml;rt&uuml; olmuşlardır. Ancak Kanuni&#8217;nin, babası Yavuz Selim&#8217;i aratmayan Kızılbaş d&uuml;şmanlığından belki 20 yılı aşkın bir s&uuml;re kendini koruyabilmesi, Anadolu&#8217;yu daha doğrusu yaşadığı b&ouml;lgeyi uzun s&uuml;re terketmesine bağlanmalıdır. </p>
<p> Gen&ccedil;liğinde, Şah İsmail yandaşi olarak onun propagandasını yaptığı zamanlar, kendini Arapkir-Eğin-Divriği&#8217;nin ortak otlağı olan Sarı &Ccedil;i&ccedil;ek Yaylası&#8217;nda gizlediğini belirleyen bilgilerden s&ouml;zetmiştik. Pir Sultan Abdal&rsquo;ın -kendini ikinci gizlenme d&ouml;nemi olarak niteleyeceğimiz- bu yılları nerede ge&ccedil;irmiş olduğunu a&ccedil;ık veya kapalı olarak g&ouml;steren şiirlerinden &ouml;rnekler bulunmaktadır. Onlardan bazılarını aşağıda vereceğiz. <br /> &nbsp;<br /> Feleğin bile d&uuml;zene desteğini vererek kendisini &ldquo;&ccedil;evre &ccedil;evre yeldirdiğini&rdquo; s&ouml;yleyen Pir Sultan, &ldquo;ayrılığın okunu dolduran&rdquo; nedeni &uuml;&ccedil; şeye bağlamaktadır; &ldquo;ecel, didar ve nasip&rdquo; Başta ecel, yani &ouml;l&uuml;m korkusu olunca g&uuml;zel y&uuml;z ve nasip kavramlarının &ouml;nemi kalır mı? </p>
<p> Kısmet verip bizi salan &ccedil;&ouml;llere <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip (didar: sevgilinin g&uuml;zel y&uuml;z&uuml;)<br /> Felek bizi saldı &ouml;zge hallere <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip </p>
<p> Kısmet verip &ccedil;evre &ccedil;evre yeldirdi <br /> Bilmediğim hikmetlere daldırdı <br /> &Ccedil;ekip ayrılığın okun doldurdu <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip </p>
<p> Felek arka vermiş &ccedil;arhın devine <br /> Arıt kalbin evin iman sevine <br /> T&uuml;rl&uuml; dalga geldi g&ouml;nl&uuml;m evine <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip <br /> &nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Pir Sultan Abdal&rsquo;ım der ki vardığım <br /> Ulu dergahıdır y&uuml;zler s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;m<br /> Bilmediğim hikmetleri bildiğim <br /> Ya eceldir ya didardır ya nasip </p>
<p> Ayrıca Pir Sultan Abdal&#8217;ın talibi Kul Himmet&#8217;in bir şiirinde, yana yakıla Pir&#8217;ini aradığnı ve Oniki İmamlardan, velilerden, peygamberlerden, Anadolu&#8217;nun &ccedil;esitli b&ouml;lgelerinde yatmakta olan erler-evliyalardan yardım dilediğine tanık oluyoruz. Kul Himmet &ldquo;Allah bir Muhammed Ali diyerek&rdquo; Pir&#8217;inin derdine d&uuml;ş&uuml;yor ve onu g&ouml;remediği i&ccedil;in &ccedil;ok dertli olduğunu s&ouml;yl&uuml;yor. Oniki İmamlar dahil olmak &uuml;zere kırk d&ouml;rt kişi ve yer adı ge&ccedil;mektedir. Kul Himmet&#8217;in b&uuml;t&uuml;n buraları dolaşmış ve bu erlerin mezarlarını ziyaret etmiş olması b&uuml;y&uuml;k olasılıktır. Ve yine olasıdır ki, kendisi de Pir&#8217;i gibi uzun s&uuml;re izini kaybettirmiştir. Aşağıda sunduğumuz bu şiir bize Pir Sultan&#8217;ın nasıl uzun bir s&uuml;re kayıplara karışıp gizlenmiş olduğunu a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermektedir:</p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Mekan mı tuttun sen bu gurbet illeri <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli <br /> &#8230; g&ouml;rsem sorayım sinleri <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Turna gibi kanadı var yolu var <br /> Figanı var firkatı var &uuml;n&uuml; var <br /> &Ouml;l&uuml;m&uuml;n elinden &ccedil;okca gamı var <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Niyaz kılın Pir Sultan&#8217;a Pirime<br /> Her kul dayanır mı b&ouml;yle zul&uuml;me<br /> Zayıf Yusuf melhem etsin yarama<br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli</p>
<p> H&uuml;seyin Ova&#8217;nın gen&#8217; olur yazı <br /> Samah tutuyor mu gelini kızı <br /> Bir haber vereydin H&uuml;seyin Gazı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Abdal Ata tekkesine varalım <br /> Elven &Ccedil;elebi&#8217;ye y&uuml;zler s&uuml;relim <br /> Koyun Baba&#8217;ya bir peyik salalım <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Bu imiş kısmetim bunda Mevla&#8217;dan <br /> Pirime kimler kıydı hey Yaradan <br /> Bizi sevindirir bir g&uuml;n ağladan <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Mehmet Dede Sultan erlerden okun <br /> Karpuzu B&uuml;y&uuml;k&#8217;ten g&uuml;lleri sokun <br /> Var imdi d&uuml;şmanlar kınalar yakın <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Kızıl Deli imdadıma gelindi <br /> Şah-ı Haydar ahvalimden bilindi <br /> &Ccedil;oban Baba&#8217;ya garibi sorundu <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Monla H&uuml;nkar&nbsp; Umur Sultan varıyom <br /> Depreşir yaraya merhem arıyom <br /> Baba Kaygusuz&#8217;u nerde soruyom <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Sahap &ccedil;ıkamadım da verdi Mısır&#8217;ı <br /> Bilin Mısırlının &ccedil;oktur kusuru <br /> İmam Ali imiş erin asılı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> İmam Hasan sır i&ccedil;inde sır idi <br /> &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;. <br /> Erler imdat eylen g&ouml;n&uuml;l farıdı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> İmam H&uuml;seyin&#8217;in makamı kande <br /> &Uuml;st&uuml;ne irahmet yağmaz mı g&uuml;nde <br /> Pirim kula himmet imdat etsin de <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Vardım idi İbrahim&#8217;e Halil&#8217;e <br /> Erler niyaz kılın İmam Zeynel&#8217;e <br /> Soralım Veysel&#8217;e Yemen iline <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Gelindi varalım Acem Şah&#8217;ına <br /> Kimidi sır veren İmam Bakır&#8217;a <br /> Sordum bulamadım İmam Cafer&#8217;e <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Eba M&uuml;slim teberini alıyor<br /> Himmet eylen İsa g&ouml;kten iniyor<br /> Elalem Musa Kazım da biliyor<br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli</p>
<p> Şit peygamber evladına Hu dedi <br /> G&uuml;ruh Naci silsilesi bu dedi <br /> Muhammed Taki Naki&#8217;ye su dedi <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Hasan Askeri&#8217;den bulak miraci <br /> Bostan Kulu&#8217;yunan Er Kara Hacı <br /> Teslim Abdal Derviş Ali davacı <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Abdal Musa kalemini &ccedil;alınca <br /> &Ccedil;ok &ccedil;ağırdım &uuml;sermedi yalınca <br /> Hesabımız g&ouml;rek Mehdi gelince <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Şeyh İbrahim Şeyh Hasan&#8217;ın g&uuml;l&uuml;d&uuml;r <br /> Ali Baba Hubuyar&#8217;ın yaridir <br /> Er Aslanoğlu&#8217;nu desen Ali&#8217;dir <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Gelindi varalım Hoca Bodun&#8217;a <br /> Ak Hoca yardımcı ikrar g&uuml;dene <br /> &Ccedil;eltek Baba yardım etmez la diyene (la: yok)<br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Şeyh Nusret tekkisini unuttuk <br /> Allah&#8217;ım şu d&uuml;nyayı da kuruttuk <br /> Dikin kefenimi suyum ılıttık <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Denizli Baba&#8217;nın da a&ccedil;ıktır &ccedil;i&ccedil;egi <br /> &#8230; <br /> Ya Seyyid Selhaddin erin ger&ccedil;eği <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> Uyan Balım Sultan halim pek yaman <br /> Hacı Bektaş Veli g&ouml;ndersin iman <br /> Benim g&uuml;dd&uuml;ğ&uuml;m yol Sahib-i Zaman <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli </p>
<p> G&ouml;relim yitiği buldu Kul Himmet <br /> Yerden g&ouml;kten evvel Ali Muhammed <br /> Bendenin sorduğu bir zat-ı sıfat <br /> G&ouml;remedim Pirimi dertliyim dertli&nbsp; </p>
<p> III. I.&nbsp; 12. Pir Sultan Abdal Yıllar Boyu Rumeli&#8217;nde Gizlenmişti </p>
<p> Kalender kırımından kurtulmak i&ccedil;in Pir Sultan Abdal nereye ka&ccedil;mıştır?&nbsp; Bunca yıl nerelerde gizlenmiştir? Sanırız aşağıdaki nefes bunun karşilığını verecektir: </p>
<p> Akdeniz&#8217;i seyreyledik yalıda<br /> B&ouml;yle aldık nasihatı uludan <br /> Tanrıdağı kurbu Kızıl Deli&#8217;den <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Senin aşıkların ge&ccedil;ti rahından <br /> Korkmaz mısın aşikların ahından <br /> Akyazılı Sultan&#8217;ın dergahından <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Senin dervişlerin ge&ccedil;er kab&acirc;dan (kaba: kaftan, c&uuml;bbe) <br /> Geydikleri hırkaları abadan (aba: kalın ve kaba kumaş)<br /> Her nereye baksan Otman Baba&#8217;dan <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli&#8217;nin tahtı <br /> Komazdı Yezit&#8217;ten alırdı ahı <br /> Her gece seyrimde seherin vaktı <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> H&uuml;nkar Hacı Bektaş Veli aşkına <br /> Bah&ccedil;ende a&ccedil;ılar g&uuml;ller aşkına <br /> Kerbela&#8217;da yatan İmam aşkına <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Pir Sultan&#8217;ım kendi kurdu bu yolu <br /> Y&uuml;z be y&uuml;z g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m Ali&#8217;dir Ali <br /> Horasan&#8217;da Ali Rıza&#8217;yı Veli <br /> G&ouml;r&uuml;n&uuml;r İmamevleri g&ouml;r&uuml;n&uuml;r </p>
<p> Tahmin edileceği gibi Pir Sultan Abdal, uzun bir yolculuktan sonra Trakya&#8217;ya ge&ccedil;miştir. İmamevleri denilen yere yaklaşirken bu şiiri yazmış&nbsp; olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor. </p>
<p> Belki uzun bir s&uuml;re burada oturdu. &ldquo;İmamevleri&rdquo;, Otman Baba&#8217;nın tekke ve t&uuml;rbesinin bulunduğu Tanrıdağı adı verilen Edirne kırından ve Akyazılı Sultan Dergahı&#8217;nın bulunduğu yerden g&ouml;r&uuml;lebilen bir yerleşme birimidir. (Cahit &Ouml;ztelli&#8217;nin, bu İmamevleri&#8217;nin &ldquo;İran Şahlarının ya da Oniki İmamlardan birinin bulunduğu bir yer olabileceğini hangi gerek&ccedil;e ile ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; anlamak doğrusu &ccedil;ok g&uuml;&ccedil;t&uuml;r.) </p>
<p> A&ccedil;ık&ccedil;a anlaşildığı &uuml;zere Pir Sultan Abdal, Trakya ve Balkan Bektaşileri ve Bedreddini&#8217;ler arasında uzun zaman kalmıştır. Otman Baba&#8217;ya bağlı Akyazılı Sultan dergahında (Varna) ve daha &ccedil;ok Hacı Bektaş Dergahı&#8217;na doğrudan bağlı Seyyit Ali Sultan Tekkesi&#8217;nde (Dimetoka) yıllarını ge&ccedil;irmiştir. Bug&uuml;n Trakya&#8217;da yaşamakta olan &ldquo;Amucalılar&rdquo; adını taşiyan Bedreddini- Alevilerin Cem t&ouml;renlerinde en &ccedil;ok &ldquo;Serezli Pir Sultan&#8217;ın nefeslerinin okunduğunun&rdquo; anlatılması &ccedil;ok ilgi &ccedil;ekicidir.&nbsp; Bu tezimizi g&uuml;&ccedil;lendirdiği gibi, Pir Sultan&#8217;ın Serez&#8217;de de kaldığını g&ouml;stermektedir. Bedreddiniler onu, Şeyh Bedreddinle eşleştirmiş, onunla bir g&ouml;rm&uuml;ş oluyorlar, demektir. Hatta bu Rumeli ve Trakya&#8217;da, Banazlı kimliğini unutturacak kadar uzun yaşadığının da g&ouml;stergesidir. <br /> &ldquo;Bu konuda Turgut Koca&#8217;nın vermiş olduğu bilgiler de -Serezli Pir Sultan&#8217;ın on beşinci y&uuml;zyılda yaşamış olduğunda ısrarlı g&ouml;r&uuml;nmesine rağmen- bu kişinin bizim Banazlı Pir Sultan&#8217;dan başkası olmadığını g&ouml;stermektedir. Turgut Koca şunları anlatmaktadır:<br /> &nbsp;&ldquo;Serezli Pir Sultan, Makedonya&#8217;deki Bah&ccedil;e ve Cuma tekyelerinin ilk ruhani &ouml;nderidir. Kesriyeli Kasım Baba ve Koni&ccedil;alı H&uuml;seyin Babalarla ile Yanya fethinde bulunmuştur. Yanya fatihi Arslan Paşa&#8217;yı savaşlarda korumuşlardır. Serezli Pir Sultan f&uuml;tuhat erlerindendir. Cuma tekyesinde yatır. B&uuml;y&uuml;k Bektaşi azizlerindendir.&rdquo; </p>
<p> Bizce bu anlatılanlardan sadece, Pir Sultan Abdal&#8217;ın Makedonya&#8217;ya kadar gittiği ve adı ge&ccedil;en tekkelerde Kasım Baba ve H&uuml;seyin Baba ile cemler y&uuml;r&uuml;tt&uuml;ğ&uuml; anlamı &ccedil;ikar. Osmanlı y&ouml;netimine başkaldırmış ve kıyımdan kurtulmuş aranan bir kişinin, Osmanlı adına fetihlere katılmış olması olası değil. Belki de onu korumak i&ccedil;in bu t&uuml;r s&ouml;ylentiler yaratılmıştır. Banazlı Pir Sultan hakkında g&uuml;n&uuml;m&uuml;z&uuml; gelmiş olan efsanevi bilgilerin Serezli Pir Sultan hakkında da anlatılması aynı kişi olduğunu g&ouml;stermektedir. &Uuml;stelik Turgut Koca şu a&ccedil;ıklamayı da getirmektedir:<br /> &nbsp;&ldquo;Serezli Pir Sultan&#8217;ın adı da Haydar&#8217;dır. Yine Serezli Pir Sultan&#8217;ın ahiret kardeşinin (yani musahibinin-İK) ismi de Gazi Ali Baba&#8217;dır. Selanik&#8217;e bağlı Sarıg&ouml;l y&ouml;resindeki Bah&ccedil;e tekyesinde t&uuml;rbe i&ccedil;inde yatır&rdquo; </p>
<p> Serezli Pir Sultan ve Gazi Ali Baba&#8217;nın g&ouml;m&uuml;l&uuml; olduğu s&ouml;ylenen tekkeler, bu ulu kişilerin bıraktığı nişanlar ve makamlarıdır. B&uuml;t&uuml;n bunlar g&ouml;steriyor ki, Pir Sultan Abdal, Serezli Pir Sultan kimliğiyle uzun s&uuml;re Balkanlar ve Rumeli&#8217;de yaşamıştır. Hele musahibi Ali Baba&#8217;nın da Bah&ccedil;e tekkesindeki t&uuml;rbede yatıyor g&ouml;sterilmesi iki olasılığı g&uuml;ndeme getirmektedir:</p>
<p> Birincisi Pir Sultan Abdal, Kalender kırımının arkasından musahibi Ali Baba ile Rumeli&#8217;ye ge&ccedil;miş ve uzun s&uuml;re burada birlikte kalmışlardır. Belki Ali Baba Sivas&#8217;a gidip geliyor, haber getiriyordu. Ancak Ali Baba&#8217;nın, kendisini yana yakıla arayan &ccedil;ok yakın talibi ve yoldaşi Kul Himmet&#8217;ten, Pirinin bulunduğu yeri saklamış olması d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lemez. O zaman ikinci bir olasılır beliriyor: Ali Baba uzun aramalar sonunda Pir Sultan&#8217;ın izini bulmuş ve bir s&uuml;re birlikte kalmıştır. Olasıdır ki g&uuml;vencede olduğuna ikna ederek, Sivas&#8217;a d&ouml;nmesini sağlamıştır. <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Pir Sultan Abdal&#8217;ın Seyyit Ali Sultan &#8211; diğer adıyla Kızıl Deli &#8211; i&ccedil;in okuduğu ve onun adının ge&ccedil;tiği, en az altı-yedi nefesi vardır bize ulaşan. &ldquo;Evliyalar serveri&rdquo; olarak seslenip himmet dilediği Kızıl Deli&#8217;nin tekkesinde hizmet g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml;, Baba İbrahim&#8217;le Cem&#8217;ler y&uuml;r&uuml;tt&uuml;ğ&uuml;n&uuml; belirleyen nefeslerden bir &ouml;rnek sunalım. </p>
<p> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Gelin ey erenler seyran edelim <br /> A&ccedil;ıldı kapısı Seyyit Ali&#8217;nin <br /> Eksiğimiz bilip d&acirc;ra duralım <br /> Himmeti ganidir Kızıl Deli&#8217;nin </p>
<p> &Ccedil;ekti sancağını dağlar dolanır <br /> M&uuml;min olan canlar aşka bulanır <br /> Kurbanlar tığlanur &ccedil;irak uyanır <br /> &Ccedil;ekilir g&uuml;lbenkler Seyyit Ali&#8217;nin </p>
<p> Ne g&uuml;zel baharı yetmiştir şimdi <br /> Lalesi s&uuml;mb&uuml;l&uuml; a&ccedil;mıştır şimdi <br /> Abdallar semahı tutmuştur şimdi <br /> Himmeti ganidir Seyyit Ali&#8217;nin </p>
<p> Baba İbrahim şehitler ayırır <br /> Kırkların ceminden o da beridir <br /> Pirim cansız duvarları y&uuml;r&uuml;d&uuml;r <br /> Himmeti ganidir Kızıl Deli&#8217;nin <br /> &nbsp;<br /> Pir Sultan&rsquo;ım eyd&uuml;r kendi &ouml;z&uuml;m&uuml;z <br /> G&uuml;zelce Şah&#8217;ıma var niyazımız <br /> Bir g&uuml;n kara toprak &ouml;rter y&uuml;z&uuml;m&uuml;z <br /> Himmet&#8217;i ganidir Seyyit Ali&#8217;nin </p>
<p> III. I. 13. Sivas İllerine Geri D&ouml;n&uuml;ş </p>
<p> Ve bir g&uuml;n, bilemediğimiz bir tarihte, Pir Sultan Abdal bu illerden geri d&ouml;ner. Dostlarına &ldquo;bizi safa ile g&ouml;nderin&rdquo; der. Tatlı dillerine doyamadığı dostlarıyla helallaşir. &ldquo;Bir daha ya geldim ya gelemedim&rdquo; ve &ldquo;&ouml;l&uuml;m uzak derler heman yakındır&rdquo; dizelerinden anlaşilacağı &uuml;zere, yaşamının son yıllarında d&ouml;nm&uuml;ş olmalı Sivas&#8217;a. </p>
<p> Geldim gider oldum illerinize <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin <br /> Doyamadım tatlı dillerinize <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Ş&ouml;yle bir g&uuml;zelden ahd alamadım <br /> Bir ahdine b&uuml;t&uuml;n yar bulamadım <br /> Bir daha ya geldim ya gelemedim <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Himmet eylen şu dağları aşalım <br /> Pir aşkına kaynaşalım coşalım <br /> Gelin birer birer helallaşalım <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> &Ccedil;ıkalım yaylaya inelim d&uuml;ze <br /> Himmet eylen yaran ahbaplar bize <br /> Bir selam g&ouml;ndersem gelir mi size <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Tarihyazıcı Solakzade, Kanuni S&uuml;leyman&#8217;ın Kızılbaşlar hakkındaki d&uuml;şmancıl duygularını ş&ouml;yle dile getirmektedir: </p>
<p> &ldquo;D&uuml;nya padişahı (Kanuni), s&uuml;rekli Kızılbaş taifesinin s&ouml;v&uuml;p saydıklarına kalben perişan olup, bunlardan &ouml;&ccedil; almaya her zaman hazır bulunmakta ve o yanlara hareketi, k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir bahaneye bağlarlar idi. `Bu dinsizlerin pisliklere bulaşmış v&uuml;cutlarını zaman sayfasından ne zaman &ccedil;ikaririz&#8217; diye her zaman s&ouml;ylerlerdi.&rsquo;&rsquo; </p>
<p> B&ouml;ylesine Kızılbaş d&uuml;şmanı olan &ldquo;D&uuml;nya Padişahı&rdquo;nın y&ouml;netimindeki &uuml;lkede, Kalender kırımından sonra yirmi yılı aşkın bir s&uuml;re hayatta kalması, Aleviliğin bu ulu ozanı i&ccedil;in &ccedil;ok b&uuml;y&uuml;k bir başarıdır. </p>
<p> Pir Sultan Abdal Sivas&#8217;a geri d&ouml;nd&uuml;ğ&uuml;nden &ccedil;ok az zaman sonra, Kanuni S&uuml;leyman&#8217;ın Sivas Valisi Hızır Paşa&#8217;sı (1548-50?) tarafından darağacına &ccedil;ekildi. Onca ayaklanma ve kırım, onca başarı ve yenilgi, onca&nbsp; kahramanlık ve kahpelikler yaşamış Aleviliğin ulu ozanı, Pir Sultan Abdal, asıl adıyla Koca Haydar, Yavuz&#8217;dan itibaren İran&#8217;a karşi yapılan her savaş &ouml;ncesi gelenekselleşen Kızılbaş kırımından kurtulamamıştı. Hem de bir d&ouml;nek eliyle, hem de Sivas&#8217;ta. </p>
<p> Ş&ouml;yle diyordu Koca Haydar: </p>
<p> Pir Sultan Abdal&#8217;ım Hakka yakındır <br /> Edebi erkanı hemen takın dur <br /> &Ouml;l&uuml;m uzak derler heman yakındır <br /> Dostlar bizi safa ile g&ouml;nderin </p>
<p> Balım Sultan&#8217;dan nasib almış ve Hacı Bektaş Dergah&#8217;ında tutulan Cemler&#8217;de &ldquo;Zakir&rdquo; olarak hizmet g&ouml;rm&uuml;ş Pir Sultan Abdal, Dergah&#8217;da kazan kaynatıp icazet almış bir Alevi-Bektaşi Dede&rsquo;siydi. Doğu Anadolu&#8217;dan Balkanlar&#8217;a uzanan Osmanlı topraklarında talipleri vardı. Bir yandan&nbsp; oralarda gizlenirken, bir yandan da Muhammed-Ali Yolu&#8217;nu s&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor; taliplerine yol-yordam &ouml;greterek onları irşad ediyordu.&nbsp; </p>
<p> III.&nbsp; I. 14. Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığının Anlamı</p>
<p> &nbsp;Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı ve bu anlayışa Kuran&rsquo;ın kaynaklık ettiği konusunu &ldquo;G&ouml;rmediğim Tanrıya Tapmam&rdquo;&nbsp; kitabımızda geniş&ccedil;e a&ccedil;ıkladığımız i&ccedil;in burada, sadece b&uuml;y&uuml;k Anadolu Alevi ulusu, d&uuml;ş&uuml;n&uuml;r ve ozanlarından birka&ccedil;ının s&ouml;yledikleriyle yetineceğiz. Kendilerine candan bağlı bulunan ve onların yolundan giden Pir Sultan Abdal&rsquo;ın da Tanrı inancı kuşkusuz aynı olacaktır.</p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Tanrı inancını, Alevi-Batıni tasavvufunun Tanrı anlayışı dışında&nbsp; aramak b&uuml;y&uuml;k ozanı yadsımak ve onu hi&ccedil; yaşamamış varsaymaktır. Pir Sultan&rsquo;ın&nbsp; g&ouml;n&uuml;levinde konuk eylediği, &ouml;z&uuml;ne ortak olduğu; Ali&rsquo;sinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; Hacı Bektaş Veli&rsquo;sinde kavuştuğu, Şah&rsquo;ında ya da Pir&rsquo;inde yansıyan &ldquo;hub cemaline&rdquo; aşik olarak secde edip y&uuml;z s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; sevgili Tanrısını, &ldquo;mekandan m&uuml;nezzeh&rdquo;, &ldquo;g&ouml;r&uuml;nmez, bilinmez&rdquo; ve korku sa&ccedil;an Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, onu bu inancından dolayı aşağılayanlar kadar hakaret etmektedir. </p>
<p> Hacı Bektaş Veli, &ldquo;Makalat&rdquo;ta kendisine bağlı olanların Tanrı anlayışı ve tapınmalarının &ouml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;steriyor:</p>
<p> &ldquo;&hellip;Amma, muhiblerin (sevgiyi din bilenlerin, sevenlerin) taatı (ibadetleri) m&uuml;nacaattır (yalvarmak, dua etmektir), seyirdir (Hakka doğru yolculuk), m&uuml;şahededir (Hakkı g&ouml;zlemek), arzularına ermektir. Ve &Ccedil;alap Tanrıyı bulmaktır. Ve kendulerin yavu kılmaktır (Tanrıyla birleşip kendini yitirmek)&hellip; Ve halleri bir&uuml;k&uuml;b bir olmaktır (Tanrıyla bir olmak,&nbsp; tanrılaşmaktır). Bunların dahi hemandır (Bunlarda dahi ancak bu inan&ccedil;-ibadet vardır)&hellip;Eger muhiblere sorsalarkim, Tanrıyı nice bildiniz? Pes, muhibler cevap verelerkim: kend&uuml; &ouml;z&uuml;m&uuml;zden bildik ve hem kend&uuml; &ouml;z&uuml;m&uuml;z&uuml; &Ccedil;alap Tanrıdan bildik (kendi &ouml;z&uuml;m&uuml;zde Tanrıyı, Tanrıda&nbsp; da kendimizi bildik, onunla sevgisidir).&rdquo; </p>
<p> S&uuml;nni tasavvufunda Tarikat son kapıdır ve o kapıdan &ouml;teye ge&ccedil;emezler. Ge&ccedil;en dinden &ccedil;ikar, Tanrıya şirk koştuğuna inanılır. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ouml;tede &lsquo;ben&rsquo; yoktur, &lsquo;biz&rsquo; vardır; daha da &ouml;tede, yani Hakikat kapısında&nbsp; &lsquo;ben ve biz&rsquo; de yoktur, &lsquo;sen&rsquo; diye hitabettikleri &lsquo;O&rsquo; vardır ve O&rsquo;nunla birleşilir (Theosis, &#61521;&#61541;&#61551;&#61555;&#61545;s =Tanrılaşma). Hacı Bektaş&rsquo;ın yukarıda s&ouml;ylediklerine S&uuml;nni inancı dinsizlik demektedir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; kendisine aykırıdır. Oysa Alevi inancında Tanrı anlayışı budur. </p>
<p> Yandaşlarıyla birlikte zul&uuml;mlere ve kırımlara uğramış olan t&uuml;m gayri-s&uuml;nni, yani batıni-Alevi mutasavvıflar yukarıda s&ouml;ylediğimiz gibi, Kuran ayetleri ve hadislere, onların i&ccedil;sel (batıni,&eacute;sot&eacute;rique) anlamlarına dayanarak ve onların mecazi yorumlarıyla (tevil) ina&ccedil;larını yazılı ya da s&ouml;zl&uuml; a&ccedil;ığa vurmuşlardı. Antropomorfist-panteist maddeci inan&ccedil; Sunniliğin d&ouml;rt mezhebine de aykırıdır. &Ouml;rnegin Kaygusuz Abdal&rsquo;ın Tanrı inancı da maddeci panteizmden başkası değildir. O, vahdet-i v&uuml;cud &rsquo;dan (v&uuml;cut birliği) vahdet-i mevcud &rsquo;a (varlık birliği) uzanan &ccedil;izgi &uuml;zerinde y&uuml;r&uuml;mekte: </p>
<p> &ldquo;Evvel &uuml; ahir menem&#8230;C&uuml;mleye Mabud (Tanrı) benem, Kabe benem put benem; Alem k&uuml;lli v&uuml;cudumdur v&uuml;cudum, &Ouml;z&uuml;m &ouml;z&uuml;me kıluram s&uuml;cudum (yani secdeleri, tapınmamı kendime yaparım). Eşya-yı mahluk Halik&rsquo;ten ayrı deg&uuml;ldir(yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır.)&rdquo; <br /> diyerek Madde-Tanrı birliği d&uuml;ş&uuml;ncesine, yani tam anlamıyla Pantheism<br /> (pan=&#61552;&#61537;&#61550;&#61484;&#61472;Theos=&#61521;&#61541;&#61551;s&rsquo;tan, &lsquo;Herşey Tanrıdır&rsquo; anlamına gelir) inancına ulaşmaktadır. </p>
<p> &ldquo;B&uuml;y&uuml;k Mutasavvıf, Batıni Halk Ozanı ve Bilgesi Kaygusuz Abdal Sultan&rdquo;&nbsp; başlıklı &ccedil;alismamizda belirttiğimiz gibi, Kaygusuz&rsquo;un&nbsp; aşağıda yapıtlarından yaptığımız kısa karşilaştırmalı alıntılar dikkatli okunduğunda, hi&ccedil;bir yoruma gerek kalmadan kısaca vurguladığımız inan&ccedil; &ouml;zellikleri rahatlıkla anlaşilacaktır. Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin s&ouml;ylediklerinin başka s&ouml;zlerle anlatımı ve genişletilmesidir:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> &ldquo;&#8230;Hak ile kul arasındaki hicap (&ouml;rt&uuml;) kulun, kendisidir. Allah zerreden g&uuml;neşe katreden ummana kadar her yerde dopdolu&#8230;İnsan v&uuml;cudunun hareket ve c&uuml;mb&uuml;ş&uuml; Haktır. Onsuz eşya deprenmez&#8230;Hakkı aramak ayrılığa tanıklık vermek demek olur. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; Allah b&uuml;t&uuml;n yaratılmış eşyada mevcuttur. Hakkı hazır g&ouml;renler , Haktan gayri iş işlemezler. B&uuml;t&uuml;n ibadetlerin aslı Hakkı hazır g&ouml;rmektir. Vacip olan, Allah&rsquo;ı bulmak i&ccedil;in herkesin kendisine y&ouml;nelmesidir.&rdquo; Kaygusuz Abdal, Dilguşa (G&ouml;n&uuml;le Ferahlık Veren) yapıtından)</p>
<p> &nbsp;&ldquo;Yine Resulullah Sallallah&uuml; Aleyhi vesselem buyurdu ki: &lsquo;K&uuml;lli maksudin mağbudun&rsquo; . Bir kişinin maksudı (yani erişmek istediği meramı, arzusu) ne ise Mabudu (Tanrısı)&nbsp; dahı&nbsp; oldur dimek olur. Zira &ouml;zini bir m&uuml;rşide irişd&uuml;r. G&ouml;zin a&ccedil; &ouml;zin bak g&ouml;r heman kul mısun, sultan mısun?&#8230;&rdquo;<br /> &nbsp; <br /> &nbsp;&ldquo;Pes adem&nbsp; kend&uuml;yi bilmek m&uuml;cerred (soyut) Hakk&rsquo;ı bilmek gibid&uuml;r&#8230;Zira ki mahluk (yaratık, yaratılmış), sıfat-ı Hak&rsquo;dur. &Ccedil;&uuml;nki sıfat rencide olır ise, zatı dahı rencide olur. &Ccedil;&uuml;nki Akıl Allahu Taala&rsquo;nın terazisidir.&nbsp; Gerekd&uuml;r ki egri yola gitmey&uuml;z. Hayr u şer fark ola, Eşya-yı mahluk Halik&rsquo;den ayrı deg&uuml;ld&uuml;r (yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir, ayrı olamaz)&#8230;Yirde ve g&ouml;kte her ne var ise adem(de)d&uuml;r. İşte yir&uuml;n g&ouml;g&uuml;n &lsquo;Halifesi&rsquo; &lsquo;adem&rsquo;d&uuml;r. Her ne ki istersen ademde bulınur.&rdquo; (Kaygusuz Abdal, V&uuml;cudname&rsquo;sinden)&nbsp; <br /> Hacı Bektaş Veli&rsquo;nin s&ouml;ylediklerinin başka s&ouml;zlerle anlatımı ve genişletilmesidir:<br /> Alevi inancında Tanrı dahil, evrende bulunan herşey insanda mevcuttur.<br /> Seyyid İmadeddin Nesimi&rsquo;den (&Ouml;. 1404) birka&ccedil; dize ile bunu vurgulamakta yarar var:<br /> Hak teala varlığı ademdedir<br /> Ev anundur ol bu evde demdedir&#8230;</p>
<p> Her ne yerde g&ouml;kte var ademde var<br /> Her ne ne ki yılda ayda var ademde var<br /> Ne ki elde y&uuml;zde var kademde var<br /> Bu s&ouml;z&uuml; fehmetmeyen adem davar </p>
<p> Ey Hakk&rsquo;ı her yerde aydursun ki var<br /> Sende bes Hak var imiş Hak sende var&#8230;</p>
<p> Ve aynı yapıtında Kaygusuz Abdal s&uuml;rd&uuml;rmektedir: </p>
<p> &ldquo;Zira insan yir&uuml;n ve&nbsp; g&ouml;g&uuml;n halifesid&uuml;r&#8230;Zira zahirde ve batında yirde ve g&ouml;kde ademden eşref v&uuml;cud&nbsp; (en şerefli varlık) yokdur. Adem makbule&rsquo;l v&uuml;cud&rsquo;dur. Ademoğlu&nbsp; yerde ve g&ouml;kte var olan c&uuml;mle eşyanın en g&uuml;zidesidir. Ademden şirin nesne yokdur. Mazhar-ı zatdur. Sair eşyada bu kaabiliyet (diğer nesnelerde bu yetenek) bulunmadı&#8230;anun i&ccedil;in ademin hali cemi eşyanın &uuml;zerine malikd&uuml;r. Ve hem alemd&uuml;r. Ve Hakk ile bird&uuml;r. C&uuml;mleye h&uuml;kmeyler. Ademin nihayeti yoktur ve kenarı bulunmaz&#8230;&rdquo;</p>
<p> Şeyh Bedreddin&nbsp; bunu tamamlıyor:</p>
<p> &ldquo;İnsan saltık varlığın (Tanrı&rsquo;nın) sadık ve parlak bir aynasıdır. B&uuml;t&uuml;n alem kendisini &ouml;rg&uuml;leyen c&uuml;zleriyle birlikte sapasağlam bir insan gibidir. İnsanın asıl şerefi ilahi isimlere mazhar oluşudur. İnsandaki algıların, biliş ve tasarrufların, gerek m&uuml;cerredat (soyut alem) denilen ruhani şeylerde, gerek onların daha &uuml;stlerinde bulunması&nbsp; imkansızdır. Saltık varlık i&ccedil;in bu kamillik ancak insan mertebesinde hasıl olur. İnsan olgun bir (Tanrı) mazharıdır.&rdquo; </p>
<p> Pir Sultan Abdal, on altıncı y&uuml;zyıl Anadolu&rsquo;suna damgasını vurmuş, Alevi-Kızılbaş siyasetin yetiştirdiği bir dava ozanıydı. Onun şiirlerinde, kuşkusuz &ccedil;ok iyi eğitim g&ouml;rm&uuml;ş b&uuml;y&uuml;k bilge Kaygusuz Abdal Sultan&rsquo;ın Batıni-Alevi derin felsefesini &ndash;biraz y&uuml;zeysel de olsa birka&ccedil; şiiri dışında- bulmak zordur. Bunlardan bir tek &ouml;rnegi yeterli buluyoruz: </p>
<p> Birlik makamında bir g&uuml;zel g&ouml;rd&uuml;m<br /> Leblerinin şekeri var kandi var<br /> Aşıkı &ccedil;ok imiş aradım sordum<br /> Nice bencileyin derdimendi var</p>
<p> Cemali geliyor hayalde d&uuml;şte<br /> Canım asumanda kandilde arşta<br /> Uzakta yakında yeminde pişte (yeminde:sağında, pişte: &ouml;nde)<br /> Her nereye baksam Ali&#8217;m kendi var</p>
<p> G&acirc;h bah&ccedil;eye girer g&uuml;lden g&ouml;r&uuml;n&uuml;r<br /> G&acirc;h mana s&ouml;yleşir dilden g&ouml;r&uuml;n&uuml;r<br /> G&acirc;h g&ouml;n&uuml;l evinde mihman g&ouml;r&uuml;n&uuml;r<br /> Aşıkına t&uuml;rl&uuml; t&uuml;rl&uuml;&nbsp; fendi var<br /> &#8230;&#8230;.<br /> Pir Sultan&#8217;ım sever b&ouml;yle dilberi<br /> Bu c&uuml;mle Cihanın yekta gevheri<br /> Kahrın lutfun &ccedil;eker ise gel beri<br /> Sevdiğimin nerde bir menendi var</p>
<p> G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi Pir Sultan&rsquo;a g&ouml;re&nbsp;&nbsp; Tanrı, birlik (vahdet) makamında oturan ve herkesin aşik&nbsp; olduğu bir dilberdir. G&uuml;zel y&uuml;z&uuml; hayallerimizde ve d&uuml;ş&uuml;m&uuml;zde dolaşir. Hem g&ouml;ky&uuml;z&uuml;n&uuml;n dokuzuncu katı arştadır, yani &ccedil;ok uzaklarda; hem de yakında, sağda-solda ve &ouml;nde arkada, yani her nereye baksak orada g&ouml;r&uuml;r&uuml;n&uuml;r ve bazan Ali&rsquo;nin kendisi olur. Bah&ccedil;eye girip g&uuml;le d&ouml;n&uuml;ş&uuml;r sevgili; sohbet edip mana s&ouml;yleşen dil g&ouml;r&uuml;n&uuml;r ve g&ouml;n&uuml;l evine konuk olup aşigina t&uuml;trl&uuml; t&uuml;rl&uuml; nazlar yapar. İşte Pir Sultan&rsquo;ın Tanrısı evrende tek ve eşi menendi bulunmayan, sonsuz bir aşkla sevdiği bu g&uuml;zel dilberdir.<br /> Pir Sultan Abdal d&uuml;ş&uuml;nce ve inan&ccedil;larını, duygularını, yalın ve sade bir T&uuml;rk&ccedil;e ile en anlaşilır bi&ccedil;imde d&ouml;neminin halk yığınlarına aktarmıştır. Yukarıda pek &ccedil;ok &ouml;rneklerini verdiğimiz Pir Sultan Abdal şiirlerinin b&uuml;y&uuml;k bir kısmı, onları Osmanlı zulm&uuml;ne başkaldırı hareketi ve kuruluşta Safevi devletinin sahiplendiği Kızılbaş siyasetine &ccedil;agridir; bu siyasetin propaganda aracı olmuştur<br /> Unutmayalım ki, Osmanlı mutlak teokratik y&ouml;netimine karşi toplumsal başkaldırıların temelinde&nbsp; sosyo-ekonomik nedenler yatmaktadır ve isyancı Kızılbaş halklar &ccedil;ogunlugunun, S&uuml;nni halklardan bağlaşikları da az değildi. Sazıyla ve s&ouml;z&uuml;yle k&ouml;y k&ouml;y, kasaba kasaba ve yaylak yaylak dolaşan Pir Sultan Abdal, İslamın zahiri ve batıni inan&ccedil; ilkeleriyle &ouml;rg&uuml;ledigi&nbsp; şiirlerini bu topluluklara da okuyor ve okutuyordu. <br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n başta s&ouml;z&uuml;n&uuml; ettiğimiz ve ayrıca www.alewiten.com&rsquo; da yayınlanmış olan &ldquo;Allah bir Muhammed Ali&rsquo;dir Ali: Pir Sultan&rsquo;ın Şiirlerinde Tanrı Anlayışı&rdquo; başlıklı yazısında, Pir Sultan&rsquo;ın Ortodoks İslamın inancına eşdeğer bir Tanrı anlayışı sergilediğini ileri s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml;, daha doğrusu &ouml;yle sandığı bu şiirlerinden d&ouml;rtl&uuml;kler vermektedir. Oysa, İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n&nbsp; bu anlamda irdelemeye aldığı d&ouml;rtl&uuml;kleri oluşturduğu şiirlerin tamamı okunduğunda, aynı şiirde Ali tanrısallığını, Allah-Muhammed-Ali birliğini de işlediği rahatlıkla g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. A&ccedil;ık&ccedil;ası sıradan bir S&uuml;nni m&uuml;sl&uuml;man bunları okuduğu zaman kendi inandığı bi&ccedil;imde, sıradan bir Alevi ise kendi inancına g&ouml;re algılar. Yoksa İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n dediği gibi &ldquo;Pir Sultan&rsquo;ın İsl&acirc;mı yeterince &ouml;grenip kavrama imk&acirc;nı bulamadığı i&ccedil;in&rdquo;, yani cahil bir k&ouml;yl&uuml; olduğu i&ccedil;in,&nbsp; &ldquo;bu deyişlerinde&nbsp; &ccedil;eliski ortaya &ccedil;ikiyor&rdquo; filan değil, tam tersine şiirlerini zahir ve batın inan&ccedil;lı (S&uuml;nni ve Alevi) toplulukları peşinden s&uuml;r&uuml;kleyecek g&uuml;&ccedil;te etkili, bilin&ccedil;li, anlaşilır ve ustaca işlemiştir. İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n kendisi bile şiirlerinden birinin bir d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; Pir Sultan&rsquo;ın (s&ouml;zde) S&uuml;nni Tanrı anlayışına, diğer d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml; ise bilin&ccedil;li olarak Ali tanrısallığı inancına kanıt g&ouml;steriyor. Yazar makalenin başlığını &ldquo;&#8230;Pir Sultan&rsquo;ın Şiirlerinde Tanrı Anlayış&rdquo; koyduğu halde,&nbsp; şiirlerinde &uuml;&ccedil; y&uuml;z kırk &uuml;&ccedil; kadar değişik adlarıyla Tanrı ge&ccedil;tiği i&ccedil;in, Pir Sultan&rsquo;ın ortodoks Tanrı anlayışına sahip olduğunu kanıtlamak peşine d&uuml;şm&uuml;ş. Onun farklı bir Tanrı inancı ve anlayışı olması kendisini neden rahatsız ettiğini anlamak olası değil. Kuşkusuz ama&ccedil;, bu koca Alevi-Kızılbaş ozanını, tıpkı Yunus Emre&rsquo;yi ve Kaygusuz Abdal&rsquo;ı s&uuml;nnileştirmeye &ccedil;alistiklari gibi, S&uuml;nni inan&ccedil; dairesi i&ccedil;ine sokma &ccedil;abasidir.<br /> &nbsp;Bu bağlamda &ouml;rnek g&ouml;sterdiği d&ouml;rtl&uuml;klerden bazılarını vererek durumu tam a&ccedil;ıklığa kavuşturalım:</p>
<p> Bu d&uuml;nyanın evvelini sorarsan<br /> Allah bir, Muhammed Ali&rsquo;dir Ali<br /> Sen bu yolun sahibini ararsan<br /> Allah bir, Muhammed Ali&rsquo;dir Ali<br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m bu dizelerde &ldquo;şairin Allah&rsquo;ın birliği ve Muhammed Ali ger&ccedil;eğinin hem bu d&uuml;nyanın evveli hem bu yolun ger&ccedil;ek sahibi ve kurucusu olduğunu belirtmektedir&rdquo; diye&nbsp; bir saptama yaparken, nakaratın &ldquo;Allah-Muhammed-Ali birliği&rdquo; anlamına da geleceğini g&ouml;zden ka&ccedil;ırıyor. <br /> Yerle g&ouml;k arasına nizamlar kuran<br /> Ak kagıt &uuml;st&uuml;ne yazılar yazan<br /> Eng&uuml;r şerbetini Kırklara ezen<br /> Allah bir Muhammed Ali&rsquo;dir Ali&nbsp;&nbsp; <br /> Aynı şiirin bu d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n&uuml; Ali tanrısallığına &ouml;rnek g&ouml;sterip, &ldquo;buradaki dizelerde, diyor; yer ile g&ouml;k arasına nizamlar kuranın Ali olduğunu s&ouml;yleyerek, ona bir t&uuml;r uluhiyet (tanrısallık) atfetmektedir.&rdquo; Bu kıtadan b&ouml;yle bir anlam &ccedil;ikarmak i&ccedil;in, Kırklar cemini tanımak ve orada bir &uuml;z&uuml;m danesini ezip şerbet yaparak Kırklara sunan kişinin Ali olduğunu bilmek gerekir. Ger&ccedil;ekte burada &ldquo;Allah-Muhammed-Ali Birliği&rdquo;dir, &ldquo;yerle g&ouml;k arasında nizamlar kuran&rdquo;.<br /> Hak dergahına varalım<br /> Hub didarını g&ouml;r&uuml;r&uuml;m<br /> Bir Allah&rsquo;a inanırım<br /> Şah&rsquo;a Padişah&rsquo;a değil<br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;e g&ouml;re, Pir Sultan bu d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;yle, S&uuml;nni Tanrı anlayışı i&ccedil;inde &ldquo;kimseye değil, sadece Allah&rsquo;a dua ettiğini&rdquo; s&ouml;yl&uuml;yor. O zaman, dergaha varıp g&uuml;zel didarını g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; Hakk&rsquo;ın mazharı kimdir, diye sormazlar mı? Pir Sultan&rsquo;ın Tanrının makamına varıp, onun g&uuml;zel y&uuml;z&uuml;n&uuml; g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;ylemiş olması, ortodoks (S&uuml;nni) inan&ccedil; anlayışıyla hi&ccedil; bağdaşir mı? <br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n, Pir Sultan&rsquo;ın ortodoks İslam Tanrı anlayışına sahip olduğunu kanıtlamak (!) i&ccedil;in verdiği birka&ccedil; d&ouml;rtl&uuml;ğe ve dizelere daha bakalım:<br /> S&ouml;yler Pir Sultan&rsquo;ım s&ouml;yler<br /> Hakk&rsquo;ın birliğini birler<br /> Doğmuş bu aleme nurlar<br /> Nur Muhammed Ali&rsquo;nindir<br /> ***<br /> Yaratmıştır insan ile hayvanı<br /> İnsanda emanet koydu bu canı<br /> &Uuml;&ccedil; y&uuml;z altmış altı Peygamber hanı<br /> Bize kor mu ya ondan olanlar<br /> ***<br /> Hak bizi yoktan var etti<br /> Ş&uuml;k&uuml;r yoktan vara geldim<br /> Yedi kat arşta asılı<br /> Kandildeki nura geldim<br /> ***<br /> Hatice Fatima mihr-i muhabbet (mihr-i muhabbet:sevgi g&uuml;neşi)&nbsp; <br /> Allahın kuluna edesin rahmet<br /> İmam Hasan imam H&uuml;seyin m&uuml;rvet(m&uuml;rvet: insanlık, yiğitlik,mertlik)<br /> Kalma g&uuml;nahlara m&uuml;rvet ya Ali<br /> ***<br /> Allah birdir Hak Muhammed Ali&rsquo;dir<br /> Anın ismi c&uuml;mle &acirc;lem doludur<br /> &#8230;.<br /> Yukarıdaki dizelerden İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n &ccedil;ikardigi sonu&ccedil; ve yaptığı yorum şu birka&ccedil; c&uuml;mleden ibarettir: <br /> &ldquo;Pir Sultan Tanrının birliğine inanmaktadır. İnsanı ve hayvanı yaratanın ve yoktan var edenin Hak olduğunu, yani Hakk&rsquo;ın yoktan varetme niteliğinin bulunduğunu belirtmektedir. Allahın, kuluna rahmet etmesini dilemektedir.&rdquo;<br /> Pir Sultan Abdal&rsquo;ın beş ayrı şiirinden se&ccedil;ilerek alınmış bu d&ouml;rtl&uuml;klerin -bırakınız şiirlerin tamamını incelemeyi- sadece birer dizesi yazarı ilgilendirmekte ve bu dizelerle ozanın (s&ouml;zde) S&uuml;nni Tanrı anlayışına sahip olduğunu ortaya koyuyor. B&ouml;ylece de :&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </p>
<p> &ldquo;Pir Sultan&rsquo;ın deyişleri incelendiğinde şairin Tanrı&rsquo;nın varlığını benimsediği, başka bir ifadeyle kesin şekilde bir tanrı fikrine sahip olduğu g&ouml;r&uuml;l&uuml;r. Her ne kadar o doğrudan Tanrı&rsquo;nın varlığını konu edinen şiir yazmamışsa da bir&ccedil;ok deyişinde Tanrı&rsquo;ya atıf yapmış, muhtelif vesilelerle onu anmış, başina gelen olayları O&rsquo;nun takdiri ile ilişkilendirmiş; bu suretle bir Tanrı fikrine sahip bulunduğunu net olarak ortaya koymuştur&rdquo; diye genel bir yargıya varıyor.<br /> &nbsp;Pir Sultan Abdal&rsquo;ın, bir Tanri fikrine sahip bulunmadığını kim s&ouml;yl&uuml;yormuş?&nbsp; Kuşkusuz&nbsp; ki ozanımız Tanrıyı bir biliyor. Ancak, onun birlik (vahdet) anlayışı, yukarıda uzunca anlattığımız gibi, vahdet-i v&uuml;cud, yani v&uuml;cud ya da insan-Tanrı birliği olduğu kadar, vahdet-i mevcud, yani varlık ya da doğa-Tanrı birliğidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; ona g&ouml;re de herşeyin kaynağı Tanrıdır ve Tanrıya d&ouml;ner ve bu sonsuz d&ouml;n&uuml;ş&uuml;m hep s&uuml;recektir. Kaygusuz Abdal&rsquo;ın dediği gibi; &ldquo;Eşya-yı mahluk Halik&rsquo;ten ayrı deg&uuml;ldir&rdquo;, yani yaratılmış nesneler-maddeler, yaratıcısıyla birdir; ayrı olamaz, herşey Tanrıdır. Pir Sultan Abdal yukarıdaki d&ouml;rtl&uuml;kte, alemi aydınlatan Muhammed-Ali&rsquo;nin nuruyla b&uuml;t&uuml;nleşmiş bir &ldquo;Hakk&rsquo;ın birliğini birlemekte&rdquo;, onu dillendirmektedir.&nbsp; <br /> İlyas &Uuml;z&uuml;m&rsquo;&uuml;n, Pir Sultan&rsquo;nın &ldquo;Allahın kuluna rahmet etme &ouml;zelligini&rdquo; dile getirdiğini s&ouml;ylediği yukarıdaki d&ouml;rtl&uuml;k bir d&uuml;vazimamdan alınmadır. Pir Sultan burada, &ldquo;sevginin g&uuml;neşi Hatice ile Fatima&rsquo;ya&rdquo;, bu kutsal ana ile kızına; &ldquo;Allahın kuluna edesin rahmet, yani merhamet edesin&rdquo; diye yakarıyor. Ama yazar, kafasının estiği bi&ccedil;imde se&ccedil;tiği d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n tek dizesine anlam kaydırması yaparak, yorumlamaktan &ccedil;ekinmemistir. Pir Sultan şiirlerinin analizini yapmakta, anlamının &ccedil;&ouml;z&uuml;p yorumlamakta acizlik g&ouml;steren bir kişinin, &ldquo;hem şairin hem de onun mensubu olduğu k&uuml;lt&uuml;r&uuml;n inan&ccedil; ve d&uuml;ş&uuml;nce d&uuml;nyasını tanımaya ışık tutacak bu şiirler ilmi tahlillere tabi tutulmamış;&rdquo; demeye ne hakkı ne de yetkisi vardır. İlahiyat&ccedil;ı yazarın, halk ozanlarının şiirlerini &ldquo;tabi tuttuğu ilmi tahlilleri&rdquo; b&ouml;yleyse, vay o ozanların haline. Aynı c&uuml;mlenin devamında s&ouml;ylediği, &ldquo;gerek bu k&uuml;lt&uuml;re gerekse şaire belli ideolojik şartlanmalarla yaklaşanlar se&ccedil;meci tavırla onun bazı deyişlerini &ouml;ne &ccedil;ikarmis; bu suretle Pir Sultan Abdal ger&ccedil;ek kimliğiyle tanınmamıştır&rdquo;&nbsp; s&ouml;zlerine ne buyurulur? <br /> &nbsp; <br /> Vardığı asıl sonu&ccedil; ise, Pir Sultan Abdal&rsquo;ın Ali tanrısallığını işlediği şiirlerinin ona ait olmadığını ve dolayısıyla, Osmanlının k&uuml;f&uuml;r&uuml;n de &ouml;tesinde, idamlık su&ccedil;lama saydığı &ldquo;Rafızi, m&uuml;lhid ve Kızılbaşlık&rdquo;tan onu aklıyor(!). Ancak, yine da onun gayri S&uuml;nni bir k&uuml;lt&uuml;re mensup olduğunu yadsıyamıyor; yok eğer şiirler onunsa, Pir Sultan Abdal &ldquo;İslamı yeterince &ouml;grenip kavrayamadığından&rdquo;, yani yazara g&ouml;re bilgisizliğinden dolayı bunları yazmıştır. &ldquo;Ulaştığı kanaat&rdquo; işte bu.&nbsp; Ozanın inan&ccedil; ve felsefesini tanımadığı ve yaşadığı d&ouml;nemin tplumsal ve siyasal yapılanmasını &ouml;grenmek ya da g&ouml;rmek istemediği i&ccedil;in diyor ki:&nbsp; </p>
<p> &ldquo;Diğer taraftan şaire nispet edilen az sayıdaki bazı şiirlerde onun Tanrı ile Ali&rsquo;yi &ouml;zdeslestirdigi g&ouml;r&uuml;lm&uuml;ş, ama bunun Tanrı ile ilgili &ouml;teki deyişleri dikkate alındığında istisnai bir karakter taşidığı neticesine varılmıştır. Ayrıca şairin mensubu olduğu k&uuml;lt&uuml;rde &ccedil;ok ağırlıklı olmamakla birlikte bu t&uuml;r anlayışları &ccedil;agristiracak yaklaşimlar bulunduğundan hareketle, bu t&uuml;r şiirlerin İsl&acirc;mı yeterince &ouml;grenip kavrama imk&acirc;nı bulamadığı i&ccedil;in eski anlayış ve geleneklerin bir &ccedil;esit yansıması, şeklinde de anlaşilmasının yanlış olmayacağı kanaatine ulaşilmıştır.&rdquo;</p>
<p> Gafil kaldır g&ouml;nl&uuml;ndeki g&uuml;manı<br /> Bu m&uuml;lk&uuml;n sahibi Ali değil mi<br /> Yaratmıştır on sekiz bin alemi<br /> Irızgını veren Ali değil mi<br /> &#8230;.<br /> &Ccedil;ar melunu g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;n&uuml; s&ouml;yleyen<br /> Mağripten top atıp Meşrıkta tutan<br /> On sekiz bin alemleri vareden<br /> Ali&rsquo;dir ki Şah-ı Merdan Ali&rsquo;dir</p>
<p> Bunlar ve benzeri Ali Tanrısallığına ilişkin d&ouml;rtl&uuml;klerin Pir Sultan Abdal&rsquo;a ait olduğu kuşku g&ouml;t&uuml;rmez. Bu şiirlerde Tanrı ile &ouml;zdeslestirilen Ali&rsquo;nin elbetteki fiziksel varlığı değildir. B&ouml;l&uuml;m&uuml;n başindan beri Ozanın Tanrı anlayışını anlatmaya &ccedil;alismis ve bu anlayışın kaynakları &uuml;zerinde durmuştuk. Ama biraz daha &ouml;zele indirerek a&ccedil;ıklamaya &ccedil;alisalim:<br /> Pir Sultan Abdal&rsquo;ın şiirlerinde &ldquo;Ali&rsquo;yi Tanrı ile &ouml;zdeslestirmesi&rdquo;,&nbsp; tasavvufun, Tanrının insanda g&ouml;r&uuml;n&uuml;m alanına &ccedil;ikmasi, yani &lsquo;insanda tecelli etmesi&rsquo; inancından farklı bir Tanrı anlayışı değildir. O, Allah-Muhammed-Ali &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml; Tanrısal birlik (vahdet) g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; gibi, onları yaratıcı birliğin birer par&ccedil;ası olarak tek tek de Tanrı diye &ccedil;agirmakta sakınca g&ouml;rmemiştir <br /> Bunu a&ccedil;ıklamak i&ccedil;in, Alevilik yaratılış mitosundaki kent &uuml; kenz (gizli hazine) sırrı ve Adem&rsquo;den on d&ouml;rt bin yıl &ouml;nce yaratılmış Kandildeki&nbsp; Muhammed-Ali birlik nurunu uzun uzun anlatmak da gerekli değil.</p>
<p> Sen Hakkı yabanda arama sakın<br /> Kalbini pak eyle Hak sana yakın <br /> Ademe hor bakma s&ouml;z&uuml;n&uuml; sakın (Adem: insan, adam)<br /> C&uuml;mlesin ademde buldum erenler</p>
<p> Pir Sultan Abdal&rsquo;da Ali tanrısallığının, d&ouml;rtl&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n ilk iki dizesinde belirlediği tasavvuftaki vahdet-i v&uuml;cud (insan-Tanrı birliği), son iki dizeye sığdırdığı vahdet-i mevcud (pantheism) inancından farkı yoktur. Bu &ccedil;esit Tanrı algılaması olmasaydı, ne h&uuml;manizm yani insanseverlik, ne de doğa-&ccedil;evre sevgisi oluşurdu. <br /> &nbsp;Batıni-Alevi inan&ccedil; anlayışında insan, Tanrının yery&uuml;z&uuml;nde hem vekili, hem mazharı, hem de kendi par&ccedil;alarından b&uuml;t&uuml;ne ulaşan birliğidir; adı Tanrı, Ali, Muhammed, Ehlibeyt beşlisinin ya da Allah Muhammed Ali &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml;n birliği, Muhammed Hanefi, Haşim,&nbsp; Muhammed Bakır, Cafer, İsmail, Salman vb. olsun farketmiyor. Hepsi de birer insandır.&nbsp; Ayrıca Tanrı kurtarıcı g&ouml;revini verdiği dostlarında, yani Velilerde-İmamlarda g&ouml;r&uuml;n&uuml;m alanına &ccedil;ikar (manifestation).&nbsp; Ali, veliliğin ve velilerin şahı (Şah-ı Velayet), İmamların atasıdır. Ve Batıni-Alevi inancında t&uuml;m zamanların/d&ouml;nemlerin velileri, İmamlar ve kurtarıcı y&uuml;ce kişiler (insan-ı kamiller) Ali olarak nitelendirilir ve birer Tanrısal mazhardır; tek aydınlatıcı ışık olan olan Tanrını par&ccedil;aları ve yansımalarıdır. Her sıradan inanan da &lsquo;Ali&rsquo;nin hizmetinde bir Salman olmaya&rsquo; &ccedil;aba g&ouml;steririr. Bu bağlamda Pir Sultan Abdal&rsquo;ın da dilinden Ali hi&ccedil; d&uuml;şmez; yazımızın ilgili b&ouml;l&uuml;mlerinde g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, Hacı Bektaş da, Şah İsmail de Ali&rsquo;dir. Kalender Şahı da, Seyyid Ali Sultanı da Ali olarak nitelemekte. Onun şiirlerinde &ldquo;seher yelleriyle esen, d&ouml;rt kitabı yazan&nbsp; Ali&rsquo;dir ve yezide batın kılıncını &ccedil;alan da Murtaza Ali&rsquo;dir&rdquo;.&nbsp; Ve der ki:</p>
<p> &ldquo;Ali&rsquo;dir Allahın&nbsp; dostu <br /> Hu dedi z&uuml;lfikar kesti<br /> Salman&rsquo;a s&uuml;nb&uuml;l &uuml; desti&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Veren Murtaza Ali&rsquo;dir&rdquo; </p>
<p> Bunlarla da kalmaz Pir Sultan, onunla b&uuml;t&uuml;nleşir, Ali olur ve Ali de kendisidir:<br /> Pir Sultan&rsquo;ım şu dnyaya<br /> Dolu geldim dolu benim<br /> Bilmeyenler bilsin beni<br /> Ben Ali&rsquo;yim Ali benim<br /> ve<br /> G&ouml;n&uuml;l verdim ikrar verdim Hayder&rsquo;e<br /> Ge&ccedil;mem beni etseler pare pare </p>
<p> diyen Pir Sultan Abdal&rsquo;ı Ali&rsquo;sinden koparmaya kimsenin g&uuml;c&uuml; yetmez ve&nbsp; bir başka&nbsp; Pir Sultan Abdal da yoktur. Tanrının &ccedil;esitli adlarının&nbsp; ge&ccedil;tiği şiirler de,&nbsp; Ali&rsquo;yi, tanrısallaştıran şiirler de aynı b&uuml;y&uuml;k Alevi halk ozanı Pir Sultan Abdal&rsquo;ındır. <br /> Yukarıdada da belirttiğimiz &uuml;zere biz, birka&ccedil; Pir Sultan Abdal adını taşiyan halk ozanı olduğuna inanmıyoruz.&nbsp; Ancak, Kalender Şah&rsquo;ın &ldquo;c&uuml;mle aşikların atası&rdquo; olarak nitelediği Pir Sultan, Hatayi ve Kul Himmet&rsquo;in bir &ccedil;ok şiirleri birbirine karışmış durumdadır. Ayrıca Kul H&uuml;seyin&rsquo;inkilerin de&nbsp; karışmış olduğunu s&ouml;yleyebiliriz. Bu karışıklığın bizce iki kaynağı vardır: Birincisi, şiirleri s&ouml;zl&uuml; ve m&uuml;zikli olarak kuşaktan kuşağa aktaran Alevi dedeleri ve zakirlerin unutkanlıkları&nbsp; ya da son d&ouml;rl&uuml;ğ&uuml; yanlış anımsamaları, diğeri ise <br /> şiirleri C&ouml;nk&rsquo;lere ge&ccedil;iren bilgi&ccedil; (!) m&uuml;stensihler, yani onları kopya eden yazıcılar. </p>
<p> B&ouml;l&uuml;m&uuml;n başında s&ouml;ylediklerimizi yineleyerek sonuca varmak uygun olacaktır:&nbsp; Pir Sultan&rsquo;ın&nbsp; g&ouml;n&uuml;levinde konuk eylediği, &ouml;z&uuml;ne ortak olduğu; Ali&rsquo;sinde g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml; Hacı Bektaş Veli&rsquo;sinde kavuştuğu, Şah&rsquo;ında ya da Pir&rsquo;inde yansıyan &ldquo;hub cemaline&rdquo; aşik olarak secde edip y&uuml;z s&uuml;rd&uuml;ğ&uuml; sevgili Tanrısını, &ldquo;mekandan m&uuml;nezzeh&rdquo;, &ldquo;g&ouml;r&uuml;nmez, bilinmez&rdquo; ve korku sa&ccedil;an Ortodoks İslamın soyut Tanrısıyla karıştırarak savunmaya kalkışanlar, bu inancından dolayı su&ccedil;lama yapan ve aşağılayanlar kadar ona hakaret etmektedir. Buna kimsenin hakkı yoktur ve o kimse Alevi-Bektaşi toplumunun da dostu değildir. </p>
<p> III. I. 15. Pir Sultan Abdal&#8217;ın Oğlu Pir Mehmet, Kendini Dergah&#8217;taki Kayıtlardan İspatlayarak Yolu S&uuml;rd&uuml;r&uuml;yor </p>
<p> Pir Sultan Abdal Osmanlı&#8217;nın eline d&uuml;ş&uuml;p idam edildikten sonra, aile &ccedil;evresi b&uuml;y&uuml;k zarar g&ouml;rm&uuml;ş. Uzun s&uuml;re saklanarak canını kurtardığı anlaşilan, &ldquo;İnce Mehmed&rdquo; lakabını taşiyan oğlu Pir Mehmed ortaya &ccedil;iktiginda, kendisinin Pir Sultan&#8217;ın oğlu olduğundan kuşku duyulmuş ve Dede olarak kabul g&ouml;rmemiş. Pir Mehmed bu nedenle h&uuml;ccetini yenilemede b&uuml;y&uuml;k sıkıntılar &ccedil;ekmis. Sonunda babasının bağlı olduğu ve &ldquo;İcazetli Dede&rdquo; olarak kaydının bulunduğu Hacı Bektaş Veli Dergahı aracılığıyla nesebini ispatlayabilmiş:&nbsp; </p>
<p> Pir elinden elifi tac urundum <br /> Kubbesi D&uuml;vazdeh İmam Ali&#8217;dir (d&uuml;vazdeh: on iki) <br /> Nasibim ol verir andan barındım <br /> İki cihanda da varım Ali&#8217;dir <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarikat dediler bir yol s&uuml;rd&uuml;ler <br /> Getirdiler elimize verdiler <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; S&uuml;rd&uuml;m &ouml;tesin evlada yetirdim <br /> Sohbetimde can terc&uuml;man getirdim <br /> Anın emri ile durdum oturdum <br /> G&ouml;nl&uuml;mde gayri yok varım Ali&#8217;dir </p>
<p> Aşk oduyla ciğerlerim dağlıyım <br /> Boş değilim bir ikrara bağlıyım <br /> Abdal Pir Sultan&#8217;ın abdal oğluyum <br /> Adım Pir Mehmed Pir&#8217;im Ali&#8217;dir&nbsp; </p>
<p> diye kendini tanıtan Pir Mehmed&#8217;in taliplerinden, az tanınmış bir Alevi ozanı İsmail, bu olayı uzun bir şiirle belgelemektedir. </p>
<p> Aradılar Pir Sultan&#8217;ın aslını <br /> G&ouml;relim ki ne s&ouml;yletir Yaradan <br /> Siz dinleyin ben diyeyim vasfını <br /> Zuhur oldu Kazım Musa Rıza&#8217;dan <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Hem Rıza hem Haşim hem Seyyid&nbsp; <br /> Bir başında vardır hem Ebu Talib&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> Bektaş-ı Veli&#8217;de yazılı kayıd&nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> İnanmayan haber alsın oradan <br /> &nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; G&uuml;vercin donunda havadan indi <br /> Darı &ccedil;e&ccedil;i &uuml;st&uuml;nde namazın kıldı <br /> Doksan bin evliyaya ser&ccedil;eşme oldu <br /> Mevlam kısmetlerin verdi orada </p>
<p> U&ccedil;urdular Pir Sultan&#8217;ın kuşunu <br /> Seyrangah eyledi Yıldız başinı <br /> Hub g&ouml;sterdi toprağını taşinı <br /> Mevlam kısmetin verdi orada </p>
<p> Şah Yıldız dağında semah eyledi <br /> Bir ayak &uuml;st&uuml;nde bin bir kelam s&ouml;yledi <br /> İndi Banaz&#8217;ı hoş vatan eyledi <br /> Hayli devr &uuml; zaman ge&ccedil;ti orada <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; (&#8230;) <br /> &nbsp;&nbsp; Y&uuml;ce g&ouml;rd&uuml; şehidliğin yolunu <br /> Mansur gibi kabul kıldı darını <br /> Kokladı elmayı verdi serini <br /> Hırkasın asılı koydu orada </p>
<p> Seksen bin er Horasan&#8217;dan zuhuru <br /> Geldi Urum&#8217;a hatmeyledi zahiri <br /> Şeşper koltuğunda gitti ahıri (şeşper : savaş topuzu) <br /> D&ouml;rt yolun d&ouml;rd&uuml;ne gitti orada <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <br /> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Halifeler biraraya geldiler <br /> Evlad kimdir deye meşv(e)ret kıldılar <br /> İnce Mehemmed&#8217;i Şaha saldılar <br /> On&#8217;ki Şah&#8217;dan sened aldı orada </p>
<p> İsmail&#8217;im &ouml;tesini bilmezler <br /> Evlad olmayana senet vermezler <br /> Senede m&uuml;h&uuml;re it&#8217;mad kılmazlar <br /> Aradan kaldırmazlar zann &uuml; g&uuml;manı </p>
<p> İsmail&#8217;in bu şiirinde Pir Sultan&#8217;ın soyu ve idamı sırasındaki kerametleri, Hacı Bektaş&#8217;a bağlılığı ve Dergah&#8217;da kaydının bulunduğu anlatılmaktadır. </p>
<p> Aleviliğin yedi ulu ozanı&#8217;ndan biri olarak tanımlanan Pir Sultan Abdal, bu manevi bağlılıkla kalmamış, Dergahın başindaki Kalender &Ccedil;elebi&#8217;yi Şah bilip, ona sarılmış, &ldquo;İstanbul&#8217;u&rdquo; (iktidarı) hedef alan Kalender Şah ayaklanmasının etkin siyasetini yapmıştır. </p>
<p> Alevi halk yığınları kendisini safa ile g&ouml;nderdi &ouml;l&uuml;me. Hi&ccedil; unutmadı Koca Haydar&#8217;ı. Y&uuml;zlerce yıl dilinden eksik etmediği gibi, her fırsatta m&uuml;cadelenin sancağına Pir Sultan Abdal adını yazdı, yazıyor. Yeni Pir Sultanlar doğurdu, yeni şehitler verdi, veriyor&#8230; Kanlı Sivas&#8217;ta&nbsp; bağnaz şeriat&ccedil;ı d&uuml;şman eliyle yakılan otuz yedi can gibi&#8230; Hacı Bektaş Dergahının icazetli Alevi Dedesi Pir Sultan Abdal &ouml;lmez. <br /> Bu kutlu Anadolu toprağında Pir Sultan Abdallar t&uuml;kenmez. <br /> Her Alevi-Bektaşi can bir Pir Sultan&#8217;dır ve sancağın&nbsp; Kazova&#8217;ya dikilmesi uğruna canını verdi. Banaz&#8217;da dikili heykelinin yansıttığı onurlu, diren&ccedil;li m&uuml;cadele ruhuyla o bize, &ldquo;bir olun, diri olun, iri olun, Dergah&#8217;ın &ccedil;evresinde kenetlenin&rdquo; diyor. Ancak bu birliktelikle d&uuml;ş&uuml;nce ve inan&ccedil; &ouml;zg&uuml;rl&uuml;g&uuml;m&uuml;z&uuml; kazanır ve Alevi-Bektaşi kimliğimizi baskıcı y&ouml;netimlere kabul ettirebilirz. </p>
<p> III. I. 16. Pir Sultan Abdal&rsquo;dan Deyiş ve Nefes &Ouml;rnekleri</p>
<p> </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/">KIZILBAŞ HALK OZANI KIZILBAŞ PİR SULTAN ABDAL</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/pyr-sultan-abdal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEYİT GAZİ</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/seyyt-gazy/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/seyyt-gazy/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 18:34:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/seyyt-gazy/</guid>

					<description><![CDATA[<p>(NACOLEİA) SEYİT GAZİ BÖLGESİNDE SOSYAL YAŞAM ve DİNSEL ÖRGÜTLENME Yağmur SAY Türkler Anadolu&#8217;ya gelilerinde atlarının sırtlarında ve heybelerinde sadece maddi yaama ait ürünleri değil, aynı zamanda yaam biçimlerini, geleneksel kültürlerini, içine girdikleri veya etkilendikleri inanç yapılanmalarını da getirdiler. Bu oluum içerisinde sosyal yaantı; Gök Tanrı inancı temelli, Budist, Maniheist, Taoist, Hinduist, İbrani, Hırıstiyani inanç ve ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/seyyt-gazy/">SEYİT GAZİ</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> (NACOLEİA) SEYİT GAZİ BÖLGESİNDE SOSYAL YAŞAM ve DİNSEL ÖRGÜTLENME <br /> Yağmur SAY </p>
<p> Türkler Anadolu&#8217;ya gelilerinde atlarının sırtlarında ve heybelerinde sadece maddi <br /> yaama ait ürünleri değil, aynı zamanda yaam biçimlerini, geleneksel kültürlerini, içine <br /> girdikleri veya etkilendikleri inanç yapılanmalarını da getirdiler. Bu oluum içerisinde sosyal <br /> yaantı; Gök Tanrı inancı temelli, Budist, Maniheist, Taoist, Hinduist, İbrani, Hırıstiyani <br /> inanç ve yaam örneklerinin oluturduğu senkretik bir yapı arzediyordu. İslami yaam <br /> anlayıının içine giriş veya daha doğru bir ifadeyle Müslümanlık süreci İran-Horasan kaynaklı <br /> oldu. Orta Asya&#8217;da ulaılan senkretik yapı, Anadolu&#8217;da yeni bir senkretik yapıya, yeni bir <br /> senkretik aamaya ulaacaktır. Bu senkretizm içinde de Yeseviliğin, Haydariliğin, Vefailiğin, <br /> Melamiliğin, Kalenderiliğin ortaya çıkardığı yaam anlayılarını ve teolojik söylemleri <br /> görüyoruz. Bütün bu sosyal yaam,teolojik söylem ve akidelerde olduğu gibi, Orta Asya <br /> Türklüğü&#8217;nde de temel öge olan Gök Tanrı inancı, Atalar Kültü ve Doğa Kültleri, <br /> unutulmamak bir yana, bu temel yeni sentezlerde de hep hareket noktasını oluturdu. <br /> A-Sosyal Yaantı Temelindeki Dinsel Kimlik <br /> Seyitgazi bölgesinde, XI. yüzyıldan itibaren &#8220;Abdal&#8221; isimli kimliklerin sosyal, <br /> kültürel, dinsel yaamlarını ve örgütlenmelerini izleyebiliyoruz.Çok kaba bir tasnifle bölgenin <br /> bu yüzyıldan hemen hemen XVI. Yüzyıla değin sosyal ve örgütsel yaam perspektifini bu <br /> Abdal isimli &#8220;Kalenderiler&#8221;in oluturduğunu görüyoruz. <br /> Belli dönemlerde baka baka adlandırmalar içerisine girseler de sosyal yaantıyı ve <br /> örgütlenmeyi belirleyen temel ögenin Kalenderi anlayış olduğunu söyleyebiliriz. Yüzeysel de <br /> olsa İslamla kurulan iletiim ve etkileimi de hesaba katarak bu inancın saliklerinin <br /> Anadolu&#8217;da, bu bölgede felsefi tasavvufun temellerini attıklarını söylemek hiç de yanlış <br /> olmasa gerek. Örneğin; 1208 tarihli bu külliyenin giriş bölümü üzerindeki kitabede <br /> Platon&#8217;un;&#8221;En kötü trajedi zaman kaybıdır&#8221; sözünü görmek çok anlamlıdır. <br /> Bölgeye gelen &#8220;Dervi&#8221; unsurlarının sosyal yaam ve örgütlenmeleri daha eski <br /> dönemlerde Türk illerinden gelen göçer kitlelerin getirdikleri din ve dünya inanıları ile aynı <br /> olduğu gibi, müridleri de genellikle kendi aile ve soylarının üyeleriydi. Bu nedenledir ki bu <br /> unsurlar sayesinde Anadolu, ayrı bir tekilat ve an&#8217;aneye sahip insan toplulukları ile beraber, onların getirdiği dinsel, mistik ve majik etki ve uygulamaların da birbiri içine nüfuzuna sahne olacaktır. Bu belirlemede önder kimlikler dıında kalan büyük kitlenin yaamı veya yaam tasavvurları hakkında çok kesin kanıtlara sahip değiliz. Ancak toplumsal yaantıda önder kimliklerin etkisi kesin delillerle ortaya konabilirse halk katmanının da büyük çoğunluğunun yaamsal, dinsel veya örgütsel sentez ve sonuçları bir nebze de olsa açıklığa kavuabilir. <br /> Burada karımıza çıkan önemli kiiliklerin, haklarında daha sonra uydurulmuş menkıbelerde genellikle kabul edildiği gibi dervi, tarikat temsilcisi ve keramet sahibi insanlar gibi tasvir edilmiş olmalarına rağmen kendilerini kuatan bu dini yapının gerçek anlamını görmek güç değildir. Onlar yeni bir dünyaya gelip yerleen halk toplulukları için sosyal ve siyasi anlamda büyük roller üstlenmi, büyük kahramanlar, bu karmaık ve hengame içindeki bir dönemde halkın içinden yetimiş önder kimliklerdir ki bunu da dilenci ve serseri taifeden dikkatle ayırmak gerekir. Osmanlı airlerinin tasvir ettiği gibi; çıplak gezen, esrar kullanan, kalarını, saç ve sakallarını traş eden, vücutlarında yanık yerleri ve dövme zülfikar resimleri ve ellerinde müzik aletleri ile dolaan isiz güçsüz derviş benzerleri arasında büyük farklılıklar mevcuttur. <br /> Fuat Köprülü1 XVI. yüzyıldan beri Türkiye&#8217;de yaayan abdal lakaplı eyhler ile abdallar veya ııklar ismi verilen derviş zümreleri hakkında bilgi verirken onları birtakım gezginci derviş zümreleri gibi tasvir etmitir. Bu açıklamaya göre onlar ayin ve erkan itibariyle olduğu gibi akideleri bakımından da müfrit ii ve Alevi heteredoks bir zümredir. Diğer isiz güçsüz serseri derviş zümreleri gibi evlenmeyerek bekar kalırlar, ehir ve kasabalardan ziyade köylerde kendilerine özgü zaviyelerde yaarlardı. Bunların arasında bilhassa daha çok Kalenderi inancından etkilenenlerin dünya ilerinden tamamen uzak olmak, geleceği düünmemek, tecerrüd (= çıplaklık), fakr (=fakirlik), dilenme ve melamet2 balıca yaam anlayılarıdır. <br /> Bununla beraber bütün Rum Abdallarının her zaman ve her yerde dilencilerden, serseri ve çingene dervilerden ibaret olduğunu düünmek tabiiki yanlıtır. Esasen F.Köprülü, bütün Abdalların aynı ekilde yaamadığını ve bazı Abdal zümrelerinin mücerred kalma prensibinden ayrılarak diğer Kızılbaş zümreleri türünden bir grup halinde Türkiye&#8217;nin muhtelif yerlerinde köyler kurup yerlemiş olmaları ihtimalini kaydediyor. Aynı ekilde İran Türk airetleri ve Hazar ötesindeki Türkmenler arasında Abdal adını taıyan Türk oymaklarına rastlanılmasını ve Eftalitlerin daha yüzyıllarca önce Abdal adını taımış olmalarını da aratırılması gereken önemli bir konu olarak kaydetmektedir. <br /> 1 M.F.Köprülü, &#8220;Abdal&#8221;, THEA, İstanbul, 1935, s.36.<br /> 2 Melamet; Sosyal, dini vb kurallar ile otoriteler tarafından konmu, fikri, ahlaki, dini yasa ve yasakları benimsemeyen ve<br /> tartıan, her türlü gösteriten uzak, dünya malından yüz çeviren, seyahati, derviliği, rintliği meslek edinme.</p>
<p> Bu anlamda Abdal sözcüğünün bir tasavvuf terimi olmadan önce, bir airet veya zümre ismi halinde bulunup bulunmadığı ve bu ad altındaki bütün dervilerin balangıçta Orta Asya&#8217;dan gelmiş Abdal airetlerinin temsilcisi birer airet evliyası olup olmadığı meselesinin de aratırılmaya muhtaç olduğu Köprülü tarafından vurgulanmaktadır. Serseri derviş zümrelerinin döküntülerinin toprağa yerleerek köyler meydana getirecek yerde, toprağa yerlemekte olan göçebe airetlerin birtakım derviş zümreleri meydana getirmeleri daha akla yatkındır. Köprülü, bu Abdalların kendilerini Horasandan gelmiş göstermelerini eski Oğuz rivayetlerinin aralarında hala yaamasını, bunların etnik kökenlerinin, yani Türklüklerinin tesbiti bakımından çok önemli görmekte3 ve Abdalların Türklüklerinden en ufak bir üphe bile göstermeyen ve eski Türk amanizminin izlerini hala saklayan Anadolu Alevi Türklerinden ayırmaya imkan görmemektedir. Böylece, Abdalların dilencilerden ve çingenelerden ibaret olacağına tıpkı bu Alevi Türkler gibi kısmen göçebe olmakla beraber kısmen de eski zamanlardan beri toprağa bağlanmış ve tarım hayatına geçmiş Türk oymaklarından çıkmış olmaları gerekmektedir4 <br /> A.Y.Ocak da Vahidinin, Rum Abdalları adlı Kalenderî zümresini, Kalenderîler ve Haydarîlerden ayrı bir zümre olarak anlattığını belirtmektedir. Ona göre Rum Abdalları, &quot;Yalın ayak, baı kabak ve tenleri çıplak&quot;, yalnız birer Tennûre giymiş oldukları halde dolamaktadırlar. Zaman zaman ellerindeki Dâyire ve Kudüm&#39;leri çalıp Boynuzlar öttürerek gruplar halinde dolamaktadırlar. Bir omuzlarında Ebûmüslîmî Nacak tabir edilen bir balta, ayrıca ucâî Çomak dedikleri uzun ve bir ucu kıvrık âsâ taımaktadırlar. Birer yanlarında, birinin içinde esrar, diğerinin içinde ateş yakmak üzere kav ve çakmak koydukları iki Cür&#39;a&#39;dan, diğer yanlarında, kuaklarına asılı birer kekül bulundurmaktadırlar5 <br /> Saç, sakal, bıyık ve kaları tamamiyle kazınmıtır. Vücutlarında yer yer âyinlerinde açtıkları yanık ve yara izleri bulunmaktadır. Bedenlerinde ise kiminin zülfikar, kiminin Hz. Ali&#39;nin adı, kiminin ise yılan resmi bulunmaktadır6 <br /> Bunlara ek olarak, A.Y.Ocak, Vahîdî&#39;nin Rum Abdallarının Otman Baba&#39;yı takdis ettiklerini, Seyyid Battal Gazi&#39;yi pîr7 tanıdıklarını belirtikten sonra, Hz. Ali ve On iki İmam&#39;ı <br /> 3 M.F.Köprülü, &quot;Abdal&quot; Mad.,THEA, İstanbul, 1935, s.39.<br /> 4 Ö.L.Barkan, &#8220;Vakıflar ve Temlikler I-İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervileri ve Zaviyeler&#8221;, VD, C. II, Ankara,<br /> 1942, s.284,285.<br /> 5 A.Y.Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sufilik: Kalenderiler (XIV-XVII. Yüzyıllar), TTK Yay., Ank.1992,<br /> s.112-115.<br /> 6 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar.<br /> 7 Ocak, Vahidi&#39;nin bir kaydını zikrederek; &quot;Rum Abdallarının: &quot;Ey hâce, biz Diyâr-ı Rûm&#39;dan gelirüz. Seyyid Gazi Hak<br /> katında geçer nâzı ânın ocağındanuz. üdde ve seccâde ve kudûm ve çerâğ ile Rum Abdallarıyuz. Cism-i pür-dağile Otman</p>
<p> da benimsediklerini kaydediyor. Ona göre; bunlar namaz ve oruç gibi ibadetlere hiç yanamadıkları gibi, ehir ehir, kasaba kasaba, köy köy dolaıp insanlara para karılığında kehanetler göstermektedirler. Bu sebeple hiç bir millete, hiç bir dine8 mensup sayılmamaları gerekir. Vahîdî &#39;nin Rum Abdalları hakkındaki bu olumsuz kanaatlerine karılık onlardan biri olan air Hayretî, dîvanında onları &quot;Ehl-i Tevhid&quot; ve &quot; Akidesi Pâk&quot;, faziletli insanlar olarak değerlendirmektedir.9 <br /> Seyitgazi bölgesinde XI. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar temel yaam biçimini oluturan insan tipini Kalenderi Abdallar tipolojisi oluturmutur. Ancak XVI. yüzyıldan sonra Bektailer ve Bektailik sınıflaması yapılabilirse de bu bölge ve külliyedeki Kalenderi anlayış ve nüfuzun XVI. yüzyıldan itibaren bittiği elbette söylenemez. Ancak bir üst kimlik olarak Bektai isimlendirmesine XVI. yüzyıldan itibaren rastlıyoruz.10 <br /> Kalenderiliğin ilk ortaya çıktığı zaman ve mekan meselesi, ilk Kalenderilerin kimler olduğu konusuyla da sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü, ilk Kalenderilerin kimler olduğunu tesbit edebilmek, aynı zamanda onların yaadıkları zamanı ve bölgeleri tesbit etmek anlamına gelecektir. Menakıbî eserlerde ilk Kalenderî eyhinin Mısır&#39;da Endülüs asıllı Yusuf El-Kalenderî adında bir Arap olduğu ve tarikatın onun adını taıdığı zikredilmekte ise de bunun tarihsel dayanağı bulunmamaktadır. Bu isimlendirme; Cemalü&#39;d-Dîn-i Sâvî&#39;nin de Yusuf adını taımasından ve ömrünün önemli bir kısmının Mısır&#39;da geçmesinden kaynaklanmakta olsa gerek. Üstelik bizzat Kalenderîliğin kendi geleneği de Cemalü&#39;d-Dîn-i Yusuf es-Sâvî&#39;yi kurucu olarak kabul etmektedir11 <br /> Kalenderileri kaba ve kalın hatlarıyla tanımlamaya çalıırsak; yaadığı toplumun kurallarına karı çıkarak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düünce tarzını günlük hayat ve davranılarıyla da açığa vuran (böyle bir yaam biçimi yaratmı) tasavvufi kimlikler olarak görmek mümkündür. Ancak bu kısa ve çok genel açılım, İslam dünyasının çeitli zaman ve mekanlarında yaamış olup kendilerine değiik isimler verilen, ancak genelde Kalender veya Kalenderî olarak anılan bu akım mensuplarını tam anlamıyla nitelemeye yeterli <br /> Baba köçekleriyüz. Bir ucaî Çomağ ile Seydî Gazi Yetimleriyüz&quot; dediklerini kaydetmektedir (Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar.) 8 Yine Ocak, Vahîdî&#39;nin eserinden hareketle; bunların hiç bir dinle ilgilerinin olmaması kunusunda; &quot;Bize namaz ve rûze ne gerek. Biz ölmeden ölmüüzdür. Teklîfâtdan berîyüz. Hemân et ve kan ve deri olmuuzdur. Ölmüş olan kimesne namazı neyler ve niyazı nicedir&quot; demektedir (Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar.) <br /> Hayreti, Divan,Nr.: Mehmed Çavuoğlu-M.Ali Tenyeri, İst.1981, s.92,93; Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar. 10 A.Gölpınarlı, Türkiyede Mezhepler ve Tarikatlar, İst.1959, s.258. 11 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.17. <br /> değildir. Çünkü Kalenderilik tek parça halinde bir yapı sergileyen, hatta tek bir tarikat eklinde tekilatlanmış bir tasavvufî akım olmayıp, düünce ve uygulamadaki uzantıları yüzyıllar sonra bile diğer birçok tarikat ve düünce yapılarının içinde kendini hissettirecektir. Kaynakların tasvirine göre Kalenderiler, mahrem yerleri hariç hemen hemen tamamıyle çıplak gezmekte olup, sırtlarında günete kurutulmuş bir koyun veya keçi postu taırlar. Bu onların yaz-kış kıyafetleridir12 Ellerinde ucu topuzlu bir âsâ, bellerinde, çeitli ilerde kullanmak üzere bir nacak taırlar ki bu çeitli iler arasında fırsat buldukça yolcuları soymak da vardır. Yiyeceklerini genellikle &quot;ah-ı Merdan Akına&quot; diyerek dilenirler. Hemen her tarafta tekkeleri olmasına rağmen, pîrleri olduğuna inandıkları Battal Gazi&#39;nin türbesinin bulunduğu Seyyid Battal Gazi Zaviyesi&#39;ni çok üstün tutarlar ve her Cuma günü burada toplanarak âyin yaparlar13 Ocak ve Menavino, Kalenderilerin âyin sırasında esrar içerek kendilerini yaraladıklarını da yazmaktadırlar14 <br /> P. Ricaut, Kalenderîlerin zaviyeleri hakkında da ilgiye değer bilgiler vermektedir. Ona göre bu zaviyeler imparatorluğun en seçkin yerlerinde bulunmakta, çok uzak yerlerden gelen Kalenderî dervilerinin buluma mekânları ilevini görmektedir. Bu derviler, İslamiyeti yayma bahanesiyle İran&#39;dan Moğolistan&#39;a, hatta Çin&#39;e kadar seyahat ederek aslında casusluk yapmaktadırlar. Onlar Doğu dünyasının en mükemmel casuslarıdır15 Bu hizmetlerine rağmen devletin onlara pek de iyi gözle bakmadığını, bazı zaviyelerin &#8220;Gayr-ı Ahlakî&#8220; olaylara sahne olmaları sebebiyle Köprülü Mehmed Paa tarafından yıktırıldığını da görmekteyiz16. Bununla birlikte kaynaklarda, Kalenderîlerin maddi zevk ve sefahate çok dükün olduklarını da görüyoruz. Kaynakların tarafsızlığı tartıılsa da genel kanı olarak; onların nezdinde cami ile meyhanenin hiçbir farkı yoktur. İnançlarına göre, bakaları nasıl ibadet ederek Allah&#39;a yaklatıklarına inanıyorlarsa, kendileri de çalımadan rahat bir yaam ile ona yaklaabileceklerine inanmaktadırlar. Tarihte yaamış Kalenderi eyhleri ve bunların etrafında toplanmış Kalenderi zümreleri arasında farklı eğilimler sergileyenler hep olagelmitir. Hepsi de Kalenderi olmakla beraber; Baba Tahir-i Uryan ile Fahru&#8217;d-Din-i Iraki, ems-i Tebrizi ile Otman Baba, birbirlerinden oldukça değiik ahsiyetlere ve <br /> 12 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.112-115.<br /> 13 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar.<br /> 14 A.Menavino, I Costumi et la Vita Turchi, Fiorenza, 1551, s.57-58; Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı<br /> sayfalar.<br /> 15 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar.<br /> 16 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfalar.</p>
<p> değerlendirmelere sahiptirler. Ama hepsinde görülen ortak zihniyet, dünyevi olan her eyi arka plana itmek, yalnız ilâhî akı önemseyerek İslâmî emir ve kuralları bu açıdan değerlendirmekti. Onlar bu ortak zihniyeti kendi karakterleri, yetitikleri kültür ortamları çerçevesinde ortaya çıkarıyorlardı. Bunun içindir ki ems-i Tebrîzî&#8217;de çok ince ve estetik bir görünüm alan Kalenderi felsefesi, Otman Baba&#8217;da bize oldukça kaba ve tuhaf gelen bir biçime bürünebilmektedir.Hereye rağmen temelde aynı zihniyete dayanan Kalenderiliğin bu dünyayı umursamayan, ona ihtiyaç duymaktan olabildiğince kaçan, toplum kurallarını protesto eden bir tavrı hep mevcut olmutur17 <br /> Kalenderileri önce, tepkilerini ve düüncelerini herhangi bir tasavvufi alt yapı aramadan daha kesin, keskin bir biçimde gösteren halk Kalenderileri, daha sonra da düünsel bir alt yapıyı oluturma mücadelesi ve kaygısı güden, daha entelektüel öneri ve savunularla kuvvetlendirilmiş bir tasavvuf Kalenderiliği sergileyen Kalenderler olmak üzere iki ayrı oluum içinde değerlendirmek gerekmektedir. Ancak bunu yapmak sonderece güçtür. Çünkü, her iki oluumdan da birbirine giriler, geçiler olmaktadır. <br /> Yukarıda da ana çizgileriyle verdiğimiz kiisel tipoloji, belli ve genel bir Kalenderi tipi çizmeye engeldir. Kalenderi eyhleri veya diğer Kalenderi toplulukları arasında herzaman genel tanımlara ve tanımlamalara uymayan, farklı gelimeler ve eğilimler gösteren Kalenderiler bulunmaktadır. Ancak kaynaklara bakılırsa hepsinde; dünyevi olan her eyi ikinci plana atmak, yaanılan dünyayı umursamamak, toplum kurallarını protesto etmek, yalnız ilahi akı önemseyerek çoğunlukla ritüellere dayalı dinsel kuralları da bu açıdan değerlendirmektir18 . <br /> İslam dünyasında VIII, IX ve X. yüzyılların siyasi mücadele ve iktidar değiikliklerinin birbirini kovaladığı, toplumsal bunalımların sıkça patlak verdiği çeitli bölgelerde, özellikle İran&#8217;dan Asya içlerine uzanan geniş bir alanda, içinde yaadıkları siyasi otoritenin uyguladığı baskıcı politika yüzünden otorite ile bağlarını kopartan ve bu sıkıntılarla baedemeyen bazı sufilerin bu zümrelerinkine benzer, dünyayı umursamayan, otoritelerce sunulan inançsal ve toplumsal modeli reddeden, fakr ve tecerrüdü savunan protestocu bir mistik felsefeyi benimsemeleri çok olasıdır. Meselenin bu aamasında iin içinde Melamet19 <br /> 17 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.,s.5. 18 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., aynı sayfa. 19 Hemen hemen Melamet esaslarının tamamını &quot;Nefsi itham etmek&quot; esasında toplamak mümkündür. &quot;İtham&quot; ile &quot;Melam&quot; bu düünce erbabının gözünde aynı eydir. Melametiler, nefse karı gelmek için her çareye bavururlar ve ona karı her türlü inadı gösterirler. Onun için bütün kötülüklerini ilan ederler ve iyiliklerini gizleyerek herkesin kendilerini levm etmelerine, hatta eziyette bulunmalarına yolaçarlar. Nefisleri insanlara karı sevgi gösterecek olursa Tanrı ile olan hallerini kurtarmak için insanları kendilerinden nefret ettirecek davranılarda bulunurlar. Veya nefisleri bireyden holanırsa ve ona yönelecek <br /> anlayıı ile Kalenderlik ilikisi girmektedir ki Kalenderiliğin mistik temellerinden birisini de Melametilik anlayıı oluturmutur. Melametilik, Abbasi İmparatorluğu&#8217;ndaki Mevali tabakasına mensup esnaf sınıfının mistik hareketidir. Adı Melamet veya Melametilik olmasa bile, bu tasavvuf akımını ilk yansıtan Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac-ı Mansur gibi ortodoks sufiliğe karı ilk muhalefeti balatan kimliklerin eski İran kültür alanlarından Irak&#8217;da yaamış bulunmalarına rağmen, asıl Melametiliğin Horasan ve Maveraünnehr&#8217;de ortaya çıkıp gelimesi, tamamiyle buraların eski Hind-İran mistik kültürünün taıyıcı bölgeleri olmasıyla ilgilidir. Tabii ki Fakr ve Tecerrüdü esas alıp toplumu ve dünyayı olabildiğince dılayan bu tasavvuf mektebinin, aynı temel felsefeyi benimsemiş eski Hind-İran mistik geleneğinin üzerinde gelimesi de doğaldır20 . <br /> Birinci kuak temsilcilerinden Ebu Hafs Ömer b. Mesleme el-Haddad&#8217;ın kendi ifadesiyle &#8220;Hakk Teala ile beraber olmak için sırrını gizlemek, yakınlık ve kulluk adına kendini kınamak, halka yalnız kusur ve kabahatlerini gösterip iyiliklerini gizlemek suretiyle kınamasını celbetmek&#8221; demek olan Melametilik21, bata Niabur olmak üzere Herat, Belh ve Kabil gibi merkezlerde temsil edildi. Temsil edenlerin kimliklerine bakarak bu kiilerin esnaf sınıfından oldukları gözlenir22 . <br /> Avarifu&#8217;l-Maarif yazarı ihabu&#8217;d-Din-i Sühreverdi aslında Melameti ler&#8217;in ihlas sahibi kimseler olduklarını, tıpkı günahkarların günahlarının meydana çıkmasından korktukları ekilde, onların da iyi ilerinin ve güzel huylarının açıklanmasından iddetle kaçındıklarını söylemektedir23. Aynı ekilde Abdurrahman-ı Cami de bunların &#8220;çok mübarek bir tayife&#8221; olduklarını belirtir24 . Ancak bu sufi yazarlar, Melametiler&#8217;in gerçekte abid (= <br /> olursa nefislerini ezmek için hereyi yaparlar ve onun meramına nail olmaması için her muhalefeti gösterirler. Veya nefisleri bakalarının yaptığı kötü davranıları hogörecek olursa, o hareketi iyi görerek nefislerini takbih ederler. Öğünmeye karı çıkarlar. Onlar için Allah birdir. Kalbi ibadeti seçerler ve ritüellere dayalı bir ibadet tarzını benimsemezler. (Abdurrahman Cerrahoğlu, Dünkü ve Bugünkü Melamiler, İstanbul, 1984, s.33). 20 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.,s.11,12. 21 Ö.R.Doğrul, İslam Tarihinde ilk Melamet, İstanbul, 1950, s. 101. 22 Bu kimliklere örnek olarak Ahmed b. Hadraveyh, Ebu Türab-ı Nahebi, Ebu Hafs el-Haddad, Hamdun b. Ahmed el-Kassar, ah uca-ı Kirmani gösterilebilir (Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.,s.13.) 23 ihabü&#39;d-Din Sühreverdi, Avarifu&#39;l-Maarif, C.I, Bulak 1289, s. 184-198. 24 Mevlana Cami&#39;nin de kimliği ve bu dönemdeki (H.IX. yüzyıl) olaylara bakış açısı, Heterodoks düünceleri ve yaam biçimlerinin üst düzey sünni tasavvuf çevrelerinde algılanıı ortaya koyması bakımından sonderece önemlidir. Bu açıdan Ali Asgar Hikmet&#39;in aratırması (Ali Asgar Hikmet, Cami, Hayatı ve eserleri, Çev.: M. Nuri Gencosman, İstanbul, 1994) dikkatle incelenmelidir. Buradaki betimlemelerden bazıları öyledir; &quot;Rafiziler, Silsiletü&#39;z-zeheb kitabındaki bazı beytlere itiraz ile gürültü kopardılar. Sevathan&#39;lı Fethi adında biri Cam vilayetinde yerlemi, senelerce Mevlana Cami ile komuluk etmiti. Birgün üstadın hizmetçilerinden biriyle aralarında çıkan ahsi bir anlamazlık yüzünden bazı dedikodular oldu. Bu münakaa büyük bir kavga derecesine vardı. Fehmi, mayasındaki bozukluk ve tabiatındaki kabalık dolayısılya Cami&#39;den <br /> ibadet-kulluk eden, tapınan) ve zahid (= aırı sofu, kaba sofu, Alevilerce Kızılbaş olmayan) insanlar oldukları halde halk tarafından fâsık (= Allahın emirlerini tanımayan, sapkın, günahkar) bilinmek için çaba sarfetmeleri yüzünden, bu tavrın sahte Memaletiler türemesine sebep olduğunu da kaydederler. Ayrıca Melamet perdesi altında pek çok kimsenin &#8220;fısk u fücur&#8221; (= Hakk yolundan çıkma, Allah&#8217;a isyan etme, hainlik, dinsizlik, ahlaksızlık) ilediğine dikkat çekerek bunun ise zendeka (= kafirlik, dinsizlik) ve ilhad (= inançtan dönme, dinsizlik)&#8217;ın ta kendisi olduğunu vurgularlar25 . <br /> Her iki yazarda Kalenderler&#8217;i gerçek sufilerden sayıp zındık (= dinsiz) ve mülhidlerin (= Allah&#8217;ı inkar eden, dinsiz) dıında tutuyorlar. Onlara göre Melametiler&#8217;le Kalenderler arasındaki fark, esas olarak topluma karı tavırlarla ve nafile ibadetleri yapıp yapmamakta belirmektedir. Melameti anlayıı daha ileri götüren Kalenderler, topluma muhalefet konusunda daha aktif ve isteklidirler. Onlar için kalp temizliği esas olduğundan, Melametiler gibi gizli gizli ibadet etmek yerine, hiç nafile ibadet etmezler; zira bunun gereğine inanmazlar; ancak farzları yerine getirirler26 . Cami&#8217;ye göre, kendilerini Kalender olarak <br /> ayrıldı. Rafizilerle aralarındaki mezhep ve cinsiyet ilgisini tazeliyerek onlarla düüp kalkmaya baladı. Nihayet onların tarafına geçti. Silsiletü&#39;z-zeheb&#39;in birinci cildinde üstadın Kadı Adud&#39;dan naklettiği bir temsilde bircok kimsenin kendi vehim ve hayallerinde yarattıkları Tanrı&#39;ya kulluk ettikleri belirtilmektedir. Fethi, bu temsilin baş ve son taraflarındaki beyitleri atarak ancak Kızılbaların iine gelen kısımlarını ayırmak suretiyle onlara gösterdi. Rafizilerden biri fitneyi körüklemek için <br /> o beytlere birkaç beyt daha ekledi. Cami&#39;yi Bağdad&#39;ın büyük medreselerinden birinde kurulan ilmi bir meclise davet ettiler. Silsiletü&#39;z-zeheb kitabının hüsasası halka anlatıldı. Cami, dedi ki; &quot;Silsiletü&#39;z-zeheb kitabında Hz. Ali&#39;de onun erefli evladını övdüm. Horasan sünnilerinin beni Rafizilerin cefasına uğrayacağımı hiç düünmemitim.&quot; Bir müddet sonra Cami, yine kadılar ve ehir erafının bulunduğu bir mecliste Rafiziler cemaatinin reisi olan Nimet Hayderi adında birisiyle konuurken bu adama sordu; &quot;Sen bizimle eriat yönünden mi yoksa tarikat yönünden mi konumak istiyorsun?&quot; Hayderi cevap verdi; &quot;Her iki yönden de&quot; Cami, o halde dedi ki; &quot;Önce erihat hükmüne göre hareket et. Kalk çehrende bütün ömrünce el sülmemiş olan u bıyıklarını düzelt.&quot; Cami, bu sözü söyler söylemez mecliste bulunan irvanlılardan bir cemaat yerinden fırladı, Nimet Hayderi&#39;yi kucaklayarak bıyığını kestiler. Daha sonra Silsiletü&#39;z-zeheb&#39;in arasına uydurma beytler eklemek suretiyle taassub ve ifratta ileri gitmiş olan bazı rafizileri çağırarak burada tekdir ettiler. Aynı mecliste Nimet Hayderi&#39;nin baına tahtadan bir külah giydirdiler. Sonra ters eeğe bindirdiler. Öteki Yardakçıları ile birlikte ite kaka ehir ve pazarlarda dolatırarak kepaze ettiler.&quot; (Ali Asgar Hikmet, Cami, Hayatı&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s. 137-140). <br /> Herat ehri H.IX. yüzyıl sonlarında Horasan ve Irak iileriyle Afganistan ve Türkistan Sünnilerinin kaynatığı bir merkez haline geldiği zamanlarda Cami, yaamının büyük bir kısmını burada geçirmi, o sıralardaki mezhep kavgalarını yakından takip etmitir. Zaman ve mekan bakımından öyle anları olmutur ki, ne zamamiyle gelen cereyanlardan kendini kurtarabilmi, ne de İmamiyye Mezhebi esaslarını kökten inkar edebilmitir. Cami, iilerle uyuamamı, düünceleri daima Irak ve Azerbaycan&#39;daki muteaassip iileri itirazına uğramıtır. Cami&#39;nin dinsel inancını u rubaisi göstermektedir; &quot;&#8212;Ey zamanenin taze sakisi, bana bir kadeh arap ver, çünkü Sünni ve ii kavgalarından mideme bulantı geldi. &#8212;Bana soruyorlar. Cami, hangi mezheptesin? Çok ükür ki, Sünni köpeği ve ii eeği değilim.&quot; (Ali Asgar Hikmet, Cami, Hayatı &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s. 228,229). 25 Ali Asgar Hikmet, Cami, Hayatı&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s. 211,212. 26 Ali Asgar Hikmet, Cami, Hayatı&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s. 208-210. <br /> nitelemekle beraber, her bakımdan İslamiyet&#8217;in dıına çıkmış sufilerin bu gerçek Kalenderler ile alakaları yoktur27 . <br /> İslamiyet Türkler arasına Melamet hareketi ile girmeye ve X. Yüzyılda da Maveraünnehr&#8217;de Buhara, Semerkand ve Fergana gibi ehir ve bölgeler Türk eyhleri ile tanımaya balar. Onlar çoğunluğu göçebe olan Türk toplulukları tarafından Bab, Baba, veya Ata ünvanları ile anılırlar. Bunlar tıpkı eski amanlar gibi manzum ilahiler okuyan, Budist rahipler gibi menkıbeler anlatan kiilerdir28. VII. ve VIII. yüzyıllardan beri amanist, Budist ve Maniheist mistik çevre ile iç içe yaayan Maveraünnehr havalisinde, temel felsefe itibariyle bunlardan köklü izler taıyan Melametiliğin yayılması fazla zor olmamıtır29 . Vaktiyle amanist, Budist ve Maniheist mistik çevrelerde X. ve XI. yüzyıllardan itibaren zaten yabancı kavramlar olmayan &#8220;Fakr ve Tecerrüd&#8221;ü bu kez de İslami bir görüntü ile aynen sürdüren Kalenderi eyhleri görülmeye balayacaktır. <br /> XIII. yüzyıla kadar uzanan ve eski Uygur bakenti Koço&#8217;da yaamış olan Kalenderilerin önemli bir balangıcı ifade ettiklerini biliyoruz. Buradaki Kalenderilerin tam anlamıyla eski Budist kültürünün varisleri olduğunu söylemek mümkündür. Aynı zamanda eski Budist mabedlerini zaviye olarak kullanan bu Kalenderiler XIII. yüzyılda bütün Budist efsane ve mistik sembollerini İslamiletirerek kendilerine maletmilerdir30 . <br /> Daha XIII. yüzyılın ilk senelerinden itibaren yani Moğol istilasının hemen arefesinde Maveraünnehirden Almalık ve Bebalıg&#8217;a ve Doğu Türkistan-Çin sınırlarına kadar Kalenderiler görülmektedir. Ancak bunlar XI-XII. yüzyıllarda Horasanda rastladığımız Baba Tahir-i Üryan ve Ebu Said-i Ebu&#8217;l-Hayr benzeri yüksek seviyede tasavvufi fikirler taıyan kiiler değil, boyunlarında kollarında ziller ve bileziklerle dolaıp davullar eliğinde dans eden halk tabakasına ait kiilerdir31 . <br /> Kaynaklar Kalenderiliğin ancak XIII. Yüzyıldan itibaren Anadolu&#8217;da hissedildiğini göstermektedir. Bunun en önemli nedeni, büyük ölçüde Moğol istilasının yol açtığı göç dalgalarıdır. İlk etkilerini Maveraünnehr, Harezm ve İran&#8217;da gösteren bu olay, XIII. Yüzyıla kadar bu iki alanda iyice yayılmış ve gelimiş bulunan çeitli inançlara mensup pek çok kiinin yer değitirmesine sebep olmutur. Bunlardan önemli bir kısmı da Anadolu topraklarına gelmitir. Böylece birçok tasavuvufi düünceye sahip çeitli topluluklar yeni <br /> 27 Lamii Çelebi, Tercüme-i Nefehatü&#39;l-üns, İstanbul, 1270, s. 20.<br /> 28 Köprülü, Türk Edebiyatında&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;. s. 13, 14.<br /> 29 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.24.<br /> 30 Emel Esin, &quot;Les Dervis Heterodoxes Tures d&#39; Asie Centrale,&quot; Turcica, C.XVII, 1985, s. 18-24.<br /> 31 Emel Esin, &quot;Les Dervis Heterodoxes &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;,s. 25-28.</p>
<p> yerletikleri bölgelerdeki dinsel ve tasavvufi yapıyı çok geniş ölçüde etkilediler. Anadolu aslında Moğol istilasından önce de bazı göçler almı, değiik etnik ve kültürel kaynaklardan gelen sufiler hep olmutur. Ancak asıl kalabalık göç dalgaları Moğol istilasının sebebiyet verdikleri olup 1220&#8217;lere doğru Kübreviyye, Sühreverdiyye gibi inanç mensupları yanında Kalenderi sufiliği ile yakın bağları bulunan Yeseviyye, Vefaiyye ve Haydariyye gibi sünnilik dıı topluluklar da Anadolu&#8217;ya geldiler32 . <br /> XIII. ve XIV. yüzyıllarda bu iki kanaldan Anadolu&#8217;ya gelen muhtelif Kalenderi toplulukları ve bunların eyhleriyle ilgili bilgi ve verilere göre ikili bir yapı sergilediklerini görürüz. Bunlardan bir kısmı, toplum ve din kurallarına aldırış etmeyen, hatta onları alaya alan, genellikle halk tabakasından oluan Kalenderi toplulukları idi. Bir kısmının da vaktiyle Baba Tahir-i Uryan ve Ebu Said-i Ebu&#8217;l-Hayr örneklerinde olduğu gibi, ems-i Tebrizi, Evhadü&#8217;d-Din-i Kirmani ve Fahru&#8217;d-Din-i Iraki gibi, gerçekten yüksek tasavvufi fikirlere ve engin bir mistik tecrübeye sahip, ilim sahibi belirgin kimliklerden olutuğunu gözlemekteyiz. <br /> Menakıbu&#8217;l-Arifin ve benzeri kaynaklardan Kalenderi Cavlaki ve Haydari gibi sıfatlarla nitelenen bu grup mensuplarının, baılca Cemalü&#8217;d-Din-i Savi ve Kutbu&#8217;d-Din-i Haydar&#8217;ın çevrelerine ait bulunanlar Adale&#8217;nin, Cemalü&#8217;d-Din-i Savi&#8217;nin dört halifesinden biri olarak takdim ettiği Ebubekr-i Niksari ile ilgilidir. Ebubekr-i Niksari, Ahmed Eflaki tarafından Cavlaki diye niteleniyor. Onun yazdıklarına bakılacak olursa, Konya&#8217;daki Kalenderan Tayife&#8217;sine ait lenger (zaviye)&#8217;nin baında bulunan bu kii, Mevlana Celalü&#8217;ddin-i Rümi&#8217;nin vefatında (1273) henüz hayattadır ve o sağken kendisiyle yakın iliki içinde bulunduğu anlaılmaktadır. Nitekim Kalenderiler Mevlana&#8217;nın vefatında gülbanklar çekerek ve &#8220;Hay huy ederek&#8221; üzüntülerini göstermilerdir. Cenazenin önünde giden yedi öküz, Ebubekr-i Niksari&#8217;nin lengerine gönderilmiş ve orada fakirlere dağıtılmak ve derviler arasında paylaılmak üzere kurban edilmitir33 . <br /> XII. yüzyılda Anadolu&#8217;da muhalif Kalenderi toplulukları, yalnızca Eflaki vasıtasıyla tesbit edebildiğimiz bu iki zümreden ibaret değildir. 1240 tarihindeki, büyük bir sosyal <br /> M.F.Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu&#39;nun Kuruluu, Ankara, 1972, s.168; M.F.Köprülü, &quot;Anadolu&#39;da İslamiyet&quot;, DEFM, C. IV, İstanbul, 1338, s.297-301; Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.61. 33 Ahmed Eflaki, Menakıb al-Arifin,Nr.: T. Yazıcı, C. II, Ankara, 1961, s.596; O.Turan Ebubekr-i Niksari&#39;nin Cemalü&#39;d-Din-i Savi ile doğrudan ilgisi olamayacağını belirtmektedir (Turan, Selçuklu Türkiye&#39;si Din Tarihine Ait Bir Kaynak: Fustatu&#39;l-Adale fi Kavaidi&#39;s Saltana, Fuad Köpdülü Armağanı, İstanbul, 1953, s.541); A.Y.Ocak ise O. Turan&#39;a katılmayarak onun pekala da mümkün olabileceğini düünmektedir. (Ocak, Osmanlı İmparatorluğu&#8216;nda&#8230;.. &#8230;&#8230;., s.63). <br /> patlama nieteliği gösteren ve Baba İlyas-ı Horasani34 tarafından hazırlanan ünlü Babai isyanının kurgulanmasında önemli payı olan Vefailiği de bu topluluklardan saymak doğru olacaktır. Nitekim 1107&#8217;de Bağdad&#8217;da vefat ettiği için Bağdadi adıyla tanınan Tacü&#8217;l-Arifin Seyyid Ebu&#8217;l-Vefa tarafından kurulmuş bulunan ve Türkler arasında çok yayıldığı anlaılan bu tarikat de, tıpkı büyük bir benzerlik gösterdiği Yesevilik gibi, Horasan Melametiliği&#8217;nden kaynaklanıyordu ve mensupları aynı ekilde geleneksel Sünni esaslara muhalefetleri sebebiyle merkezi otorite tarafından dılanıyordu. <br /> Bu inanç, heterodoks yapısı itibariyle özellikle göçebe Türkmenler arasında çok taraftar toplamış ve yalnız XIII. yüzyılda değil, XIV. yüzyılda da, bir yandan eyh Edebali aracılığıyla Osmanlı Beyliği&#8217;nin kuruluunda, öte yandan, Hacı Bekta-ı Veli kanalıyla da Bektailiğin olumasında ana rollerden birini oynamıtı. <br /> Bu inanç ve salikleri Anadolu&#8217;ya XIII. yüzyıl balarında, Baba İlyas&#8217;ın eyhi olan ve ilerde Bektai geleneğinde de önemli bir yer tutacak bulunan Dede Garkın isimli bir Türkmen eyhi tarafından getirildi. imdiki bilgilerimize göre, esaslı olarak, Dede Garkın vefatı ile yerine geçen Baba İlyas tarafından bugünkü Amasya yakınlarında bulunan İlyas Köyü&#8217;nde kurulan zaviye ile temsil edildi. Vefailik bu zaviye yoluyla kısa zamanda Türkmenler arasında yayıldı ve muhtemelen Orta Anadolu&#8217;nun muhtelif yerlerinde açılan diğer zaviyeler bu yayılıa hizmet etti. Babai isyanından sonra dağılan Çat köyü zaviyesinin yerini, Moğol hakimiyeti döneminde ortaya çıkan iki yeni zaviye aldı. eyh Edebali tarafından kurulan bu iki zaviyeden birincisi Sulucakarahöyük&#8217;te, ikincisi örnek Larende (Karaman), sonra Bilecik&#8217;te bulunuyordu. Bu iki Vefai zaviyesine, Kırehir&#8217;de bizzat Baba İlyas&#8217;ın en küçük oğlu Muhlis Paa tarafından kurulan zaviyeyi de eklemek gerekir35 . <br /> Hacı Bekta-ı Veli, Baba İlyas&#8217;a intisap etmeden önce aslında bir Haydari dervii olduğu için, Sulucakarahöyük&#8217;teki zaviyesinde bu yön ağırlıkta olmuş ve bir müddet sonra bu zaviye bir Haydari zaviyesi niteliğine bürünmütür. Nitekim bu zaviye yetien ve sonra buradan ayrılarak Osmanlı topraklarına giden Abdal Musa da artık bir Haydari dervii olmutur. Anadolu&#8217;da halk kalenderiliği denilince özellikle Haydariliği ve Vefailiği de düünmek gerekmektedir36 . <br /> 34 Mevlana, Baba İlyas&#39;ın, Selçuk ehzadeliğini ve Baba İlyas halifeliğini ileri süren Cimri, Simavna Kadısıoğlu Bedreddin,<br /> Hacı Bekta&#39;ın nefes evlatlarından Kalender Çelebi gibi bir iş baaramayıp, can veren Mehdilerden (mehdilik iddiasında olan)<br /> olduğunu kaydetmektedir (A.Gölpınarlı, Mesnevi ve ehri, C. II, İstanbul, 1974, s.149-152).<br /> 35 Vefailik için bkz. A.Y.Ocak, La Revolte de Baba Resul ou la Formation de l&#39;Heterodoxie Musulmane en Anatolie au<br /> Xllle Siecle, Ankara, 1989, s.53-56.<br /> 36 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s. 65.</p>
<p> Dönemin kaynakları bu kimlikler hakkında farklı düünceler sergilemektedir. Örneğin Eflaki&#8217;nin Mevlana ile yakın iliki içinde gösterip kendilerinden iyi bir dille bahsettiği Ebubekr-i Niksar-i Cavlaki, eyh Ömer-i Girihi, Hacı Mübarek-i Haydari ve müridleri için Muhammed b. El-Hatib aynı düünceleri taımamaktadır. İbnü&#8217;l-Hatib&#8217;e göre Kalenderiler asla makbul kiiler değildir. Onlar aağılık bir topluluk olup, küstah, utanma bilmez varlıklardır. onlar İslamiyet dairesinden değildirler. Bunlar mescidlerde köpekleri ile birlikte düüp kalkmakta, fısk-ı fücur ilemekte, esrar çekip afyon içmektedirler. Mescidlere ahır adını takıp, ibadet edenleri aağılamakta, kendileri ibadet etmemekle övünmektedirler37 . <br /> Bunlardan baka, bir Mevlevi kaynağı olan Menakıb-ı Sipehsalar&#8217;da Buzağu Baba adındaki Türkmen eyhinden söz edilmektedir. Cinlerle teması olduğu ve gelecekten haberler verdiği kaydedilen, Sultan IV. Rükneddin Kılıç Arslan&#8217;ın da dikkatini çeken bu kiinin38 bir Kalenderi eyhi olması kuvvetle muhtemeldir. <br /> Anadolu Selçukluları döneminde Kalenderilerin yalnızca Konya ve çevresinde değil, Orta ve Güney Doğu Anadolu&#8217;da da önemli bir sayıda bulunduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Baba İlyas-ı Horasani önderliğinde karakterize edilen, Selçuklu yönetimine karı 1240 tarihinde giriilen bakaldırıda Kalenderilerin önemli bir rol oynadıkları bilinmektedir. <br /> Bunun yanında Moğolların olumsuz tavırlarını değitirmek amacıyla onlarla ittifak yapan ilk Kalenderi eyhi Halil b. Bedrüddin el-Kürdi olmutur. Halil, Türkmenlere karı Moğollarla birlikte savalara katılmı, Türkmenler tarafından yakalanarak maiyyeti ve birlikte idam edilmitir. Bunun yanında Moğollarla iliki kuran Anadolu&#8217;da Osmanlı öncesi Kalenderiliğine damgasını vurmuş Aybek Baba ve Barak Baba adlı iki Türk eyhi de çok önemli kimliklerdir. Tanrının insan vücuduna girerek onunla bütünletiğini savunduklarından birçok cezaya çarptırılmılardır39 . <br /> Meselenin burasında halk Kalenderiliğinin yanında cokun bir vahdet-i vücud anlayıına dayanan ince, estetik ve yüksek seviyede bir Kalenderilik anlayıı karımıza çıkmaktadır. <br /> 37 Muhammed b. El-Hatib, Fustatu&#39;l-Adale fi Kavaidi&#39;s-Saltana, M.F.Köprülü Armağan, Nr.: O.Turan, İstanbul, 1953, s.<br /> 555,556,560,561.<br /> 38 Feridun b. Ahmed Sipehsalar, Menakıb-ı Sipehsalar (Menakıb-ı Mevhana Celalu&#39;d-Din-i Rumi), Çev.: Ahmed Avni,<br /> İstanbul, 1331, s.85.<br /> 39İbnü&#39;l-Fuveti, El-Havadisu&#39;l-Camia,Nr.: Muhammed Cevad, Bağdad, 1951, s.343; O.Turan, Doğu Anadolu Türk<br /> Devletleri Tarihi, İstanbul, 1973, s.226,227; Aybek ve Barak Baba hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. A.Y.Ocak, La Revolte<br /> de Baba&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.67-74.</p>
<p> Kalenderiliğin yüksek seviyedeki kesimini, bu kesime mensup bazı mütefekkir sufilerin zamanımıza bıraktıkları eserler sayesinde tanıma olanağını bulmaktayız. Bu zümreye dahil Kalenderilerin yaamları yine seyahatle geçmekle birlikte, diğerleri gibi acaip kıyafetlerle dolaan, esrar çekip afyon kullanan köy köy dilenerek mezarlıklarda yatıp kalkan kiiler olmadıklarını belirtmek gerekmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz olgunun en önemli kimlikleri olarak da Mevlana&#8217;nın eyhi ems-i Tebrizi, eyh Evhadüddin-i Kirmani ve eyh Fahrüddin-i Iraki görülmektedir40 . <br /> Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluş aamasındaki Kalenderiler konusunda da tam anlamıyla fikirbirliği yok gibidir. Aıkpaazade&#8217;nin tanımlaması ile, bu dönemde Anadolu&#8217;da dört tayife vardır. Bunlar; Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Baciyan-ı Rum&#8217;dur41 . İte bizi burada Abdalan-ı Rum veya Rum abdalları42 adıyla anılan zümre ilgilendirmektedir. F. Köprülü bu zümrenin 1240 tarihinde yaanan Babai isyanının yoğurduğu, çoğu Kalenderilerden bir kısmı da Haydari ve Yesevilerden oluan bir zümre olduğu sonucuna ulaırken43, A. Gölpınarlı ise, Abdalan-ı Rum&#8217;un Kalenderiler ve Bektailere benzeyen ayrı bir tarikat mensubu olması gerektiğini vurgulamaktadır44 . <br /> Gölpınarlı da Mevlana gibi Kalenderileri Abdalan-ı Rum&#8217;dan ayrı tasnif ederek, Mevlana&#8217;nın eserinde birçok yerde bu Abdalları yerdiğini45 kaydetmektedir; Gölpınarlı, Mevlana&#8217;nın eyh geçinenleri kınadığını, davullu, bayraklı ham kiiler sözünü kullanarak hem kendilerini manevi alemin padiahı saydıklarını kastetmekte, hem de Abdalan-ı Rum, Kalenderiler, Haydariler, Camiler gibi Batıni inançlar güden bayraklarla, kudümlerle, davullarla gezen, yollarını yayan gezginci dervileri anlattığını, bunların eyhlik lafını aleme yaydıklarını, kendilerini Bayezid gösterdiklerini, Hakka ulatıklarını sandıklarını, adeta kendi kendilerine gelin güvey olduklarını acı bir dille kınadığını belirtmektedir46 . <br /> 40 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.75.<br /> 41 Aıkpaazade, Aıkpaazade Tarihi,Nr.: Ali Beğ, İstanbul, 1332, s.205.<br /> 42 Mevlana, &quot;Abdal&quot;ı; nefsine ruhunu, benliğine, bencilliğine toplumculuğu bedel etmiş erler olarak görmektedir<br /> (A.Gölpınarlı, Mesnevi ve erhi, C. II., İstanbul, 1974, s.152).<br /> 43 M.F.Köprülü, &quot;Anadolu&#39;da İslamiyet&quot;, DEFM, S. IV, İstanbul, 1338, s. 401-405.<br /> 44 A.Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul, 1961, s.47.<br /> 45 &quot;Beyt: 2553-2555: Hani u davullu, bayraklı ham kiiler gibi; yokluk yoluna ulaklarız biz derler. eyhlik lafını dünyaya<br /> yaymılardır; kendilerini Beyazid gösterirler. Kendi Kendilerine Hakka ulamılar, dava yurdunda meclis kurmulardır.&quot;<br /> (Gölpınarlı, Yunus Emre &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s. 393).</p>
<p> 46 46 <br /> A.Gölpınarlı, Yunus Emre &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.401-402; ayrıca bkz. Vahidi, Menakıb-ı Hace-i Cihan ve Netice-i Can, İstanbul, Üniv. Kütüp. Türkçe Yazmalar Böl. No.: 9504, s.18a, 59b. <br /> Elvan Çelebi eserinde; Baba İlyas&#8217;ın müridlerini &#8220;Abdal&#8221; lakabı ile anarak Rum Abdallarının Babai çevresi ile ilgisini ortaya koyuyordu. Ayrıca bu terimin en azından XIV. yüzyıldan beri kullanılmakta olduğunu da dolaylı bir biçimde gösteriyordu47 . <br /> Rum Abdallarına önemli örneklerden; Geyikli Baba, Postinpuş Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve Abdal Mehmed isimlerinde olduğu gibi Baba ve Abdal lakapları daha XI. yüzyıldan itibaren Baba Tahir-i Üryan&#8217;da olduğu gibi Kalenderiler tarafından kullanılıyordu. <br /> F. Köprülü de &#8220;Abdal&#8221; teriminin Kalenderi ile eş anlamlı olduğunu söylemektedir48 . <br /> Rum Abdalları, Osmanlı Beyliği topraklarına sonradan gelip yerlemilerdi. Bu kayıtlara göre Abdal Musa ve Geyikli Baba Hoy kentinden, Abdal Murad ve Abdal Mehmed Buhara&#8217;dan, Postinpuş Baba Dıyar-ı Acem&#8217;den gelmiti. Ancak bizce bu nitelendirmeler onların buralardan geldiklerini göstermek yerine mensup oldukları Kalenderi zümrelerinin vaktiyle ilk çıkış noktalarını yansıtıyordu. Diğer bir anlatımla; Rum abdallarının zaman zaman Horasan Erenleri tabiri ile nitelendirilmektedirler. Buradaki Horasan, onların gerçekten Horasan&#8217;dan geldiklerini değil Horasan&#8217;da doğmuş olan cezbe ve ilahi ak esasına dayalı Melameti inancından kaynaklanan Kalenderilik inancına mensup olduklarını göstermektedir49 . <br /> Rum Abdalları veya Kalenderi eyhlerinin savaçı kiilikler olduğunu görüyoruz. Osmanlı beyliğinin de onlara hizmetlerine karılık ödül olarak fethettikleri toprakların bir kısmını, maiyyetlerindeki dervilerle yerlemelerine yardımcı olmak üzere verdiklerini görüyoruz50 . <br /> Rum Abdalları&#8217;na ait kayıtların ortaya koyduğu diğer bir gerçek de bunların klasik Sünni inancından farklı bir inanç sistematiğine sahip oldukları gerçeğidir. Birçok aratırmacının &#8220;Halk İslamı&#8221;, &#8220;Türk İsilamı&#8221;, &#8220;Popüler Heterodoks İslam&#8221; adlarıyla verdikleri bu inanç yapılanmasını, Sünni İslamın dıında görmek gerekmektedir. Sünni islam ile birliktelik veya içiçelik oluturma çabasını bilimsel olmaktan çok, toplumsal birlikteliği ve çatımayı önleme kaygısından kaynaklandığını görüyoruz. Sadece söylemde değil amelde de birbirinden derin çizgilerle ayrılmış olan Heretik inançların kendi sosyal ve dinsel yapıları içinde değerlendirilmeleri gerekmektedir. Sünni İslamın dıındaki inançlar kendilerinden <br /> 47 Elvan Çelebi, Menakıbü&#39;l-Kudsiyye fi Menasibi&#39;l-Ünsiyye, Yay., İ.E.Erünsal-A.Y.Ocak, İstanbul, 1984, s.166; Ocak, La<br /> Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.86.<br /> 48 M.F.Köprülü, &quot;Abdal&quot;, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, s.28-31; Ocak, La Revolte de Baba&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.87.<br /> 49 M.F.Köprülü, &quot;Anadoluda İslamiyet&quot;, DEFM, S.IV, İstanbul, 1338, s.295; Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;,</p>
<p> s.88.<br /> 50 Ömer Lütfi Barkan, &quot;Kolonizatör Türk Dervileri&quot;, Vakıflar Dergisi, S.II, Ankara, 1942, s.270-304.</p>
<p> önceki inanç yapılanmalarından yararlandıkları gibi, İslam ve benzeri inançların da kendilerinden önceki inançsal sistematiklerden yararlandıkları gözönüne alındığında, Anadolu sekeninde gelien inanç yapılarını da kendi özerk ve özgül biçimlerinde değerlendirme zorunluluğu kendisini gösterecektir. Örneğin bütün kaynaklarda yeralan ve ayrıca Osmanlı topraklarındaki Kalenderi Rum Abdalları zümreleri içinde önemli ölçüde Vefai inancı mensuplarının da bulunduğunu gösteren; &#8220;Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu&#8217;l-Vefa tarikatından&#8221; sözüyle açıkça Babai hareketine mensubiyetini belirten Geyikli Baba&#8217;da bunun tipik örneğini buluruz51. H. Ziya Ülken, onun tipik bir Kalenderi eyhi olarak Sünnilik dıı bir hayat tarzını benimsediğini göstermektedir. Ülken&#8217;e göre; Geyikli Baba arap içmektedir. Bu sebeple Orhan Gazi kendisine iki yük rakı ve iki yük arap yollamıtır. Çünkü Baba, meyhordur52. Geyikli cemaati XV. ve XVI. Yüzyıllarda da aynı adı korumuş bir Kalenderi topluluktur. XV. Yüzyıl kaynaklarından Velayetname-i Hacım Sultan öteki Kalenderi toplulukları gibi sürekli seyahat eden bir topluluğun Germiyan bölgesinde de varlığını haber vermektedir53 . <br /> İlk Osmanlı vekayinameleri Rum Abdallarının giyimleri hakkında pek fazla bir bilgi vermemektedir. Ancak bunların yarı çıplak vücutlarına hayvan postu örttüklerine dair bazı ipuçları vardır. Örneğin geyiklerle gezdiği için Geyikli Baba&#8217;nın sırtını geyik postu ile örttüğünü düünmek yanlış olmasa gerek. Bunun da Kalenderilerin tipik özelliği olarak göstermemiz gerekmektedir. <br /> Kuruluş dönemi Rum Abdalları topluluğu içinde üzerinde önemle durulması gereken bir baka Kalenderi eyhi de hiç kukusuz sonradan Bektailikle kazandığı önem nedeniyle Abdal Musa&#8217;dır. O, Aıkpaazade&#8217;nin bildirdiğine göre Sulucakarahöyük (Hacı Bekta-ı Veli) Zaviyesinden yetimitir54 . Bu nedenle o, geliip kök salan Hacı Bekta-ı Veli kültünü Osmanlı Beyliği arazilerine taıyarak önemli bir tarihsel rol oynamıtır55 . Velayetname-i Abdal Musa, Menakıb-ı Baba Kaygusuz&#8217;un çizdikleri resme göre, Abdal Musa bir Kalenderi eyhidir. <br /> Selçuklu döneminde Kalenderi, Cavlaki ve Haydari, Beylikler döneminde Abdalan-ı Rum veya Rum Abdalları, XV. yüzyıldan itibaren de Iık ve Torlak olarak isimlendirildikleri görülmektedir. <br /> 51 Lamii Çelebi, Tercüme-i Nefehatü&#39;l-Üns, İstanbul, 1270, s.690; Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.90.<br /> 52 H.Z.Ülken, &quot;Anadoluda Dini Ruhiyat Müahedeleri: Geyikli Baba&quot;, Mihrab Mecmuası, S.13-14, İstanbul, 1340, s.447.<br /> 53 Velayetname-i Hacım Sultan (Das Vilajet-name des Hadschim Sultan), Nr.: Tschudi, Berlin, 1914, s.69.<br /> 54 Aıkpaazade, Aıkpaazade Tarihi,Nr.: Ali Beğ, İstanbul, 1332, s.205.<br /> 55 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.95.</p>
<p> Bu dönemin önemli simgesel isimlerinden biri hiç kukusuz Kaygusuz Abdal&#8217;dır. Menakıbnamesinden anlaıldığına göre belden yukarısı çıplak, kaı, kirpiği, saçı sakalı &#8220;kırkık&#8221; bir uryan derviş olan Kaygusuz Abdal, 1404-1405 tarihinde Kahire&#8217;de Mukattam Dağı&#8217;nda Kasıru&#8217;l-Ayn Zaviyesi&#8217;ni ina ettikten sonra, Hicaz, Dımak, Hama, Humus, Halep, Bağdad, Kufe, Necef, Kerbela ve Musul bölgelerini dolaıp tekrar Elmalı&#8217;daki zaviyesine geri dönmütür56 . O, buralarda yapılan ayinlere katılmış ve öteki Kalenderiler gibi bu ayinler sırasında vecde gelebilmek için esrar kullanmıtır57 . <br /> Yine önemli isimlerden biri diğeri de Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli) ve Seyyid Rüstem&#8217;dir. Velayidname-i Seyyid Ali Sultan ve yarı çıplak bir Torlak olan arkadaı Seyyid Rüstem menkıbelerinden anlaıldığına göre; her ikisi de maiyyetlerindeki Abdallar ile Yıldırım Bayezid zamanındaki Rumeli fetihlerine katılmılardır, Dimetoka ve çevresinin ele geçirilmesinde önemli roller üstlenmiler ve kendi kılıçlarıyla ele geçirdikleri bu bölgede zaviyelerini kurarak yerlemilerdir58 . Seyyid Ali Sultan&#8217;ın Dimetoka&#8217;daki zaviyesi XVI. yüzyılda Bektailiğin ana tekkelerinden biri olmutur59 . <br /> Diğer önemli bir kimlik olarak, XIII. yüzyıldan beri Anadolu Kalenderiliğinin merkezi olan Seyyid Battal Gazi Zaviyesi&#8217;ne yakın bir bölgeye zaviye açarak yerlemiş ve buraya da adını vermiş Sultan ucaeddin görülmektedir. uca, Orhan Köprülüye göre, Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerinde yaamıtır60. XV. yüzyılda yaamasına rağmen bazı mahalli ve ifahi kaynaklar onu daha eskilere götürerek Baba İlyas-ı Horosani veya Orhan Gazi ile çağdaş göstermektedirler61. Menakıbname eyhi bize, maiyyetindeki iki yüz Abdal ile bütün yaz seyahat eden, kıları ise zaviyesinde geçiren bir Kalenderi olarak göstermektedir62 . Menakıbname incelendiğinde, Sultan ucaeddin&#8217;in yalnız Kalenderi toplulukları içinde değil yüksek rütbeli Osmanlı Gazileri arasında da hatırı sayılır bir konumda olduğu anlaılmaktadır. Nitekim O, bugün de Anadolu Alevi-Bektaileri arasında büyük bir hürmet ve saygıyla anılan bir veli kimliğini korumaktadır63 . <br /> 56 A.Gölpınarlı, Alevi-Bektai Nefesleri, İstanbul, 1963, s.175. 57 A.Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul, 1961, s.121. <br /> 58 <br /> Velayetname-i Seyyid Ali Sultan, Ankara, Adnan Ötüken Kütüp., No: 1189, s.2-20; Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.96. 59 Suraıya Faroqhı, &quot;Seyyid Gazi Rivisited: The Foundation as Seen Through Sixteenth and Seventeenth-Century Documents&quot;, Turcıca, S.XIII, 1981, s.90-122. 60 O.Köprülü, &quot;Velayetname-i Sultan ücau&#39;d-din&quot;, Türkiyat Mecmuası, S.XVII, İstanbul, 1972, s.14-16. 61 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.97. 62 O.Köprülü, a.g.m., s.19,20. 63 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.99. <br /> Diğer önemli bir kimlik de Otman Baba&#8217;dır. Menakıbnamesine göre O, 1378-79 tarihinde doğmutur. Gençken yani Timur&#8217;un Anadolu&#8217;yu istilası sırasında Anadoluya gelmi, Germiyan, Saruhan ve çevresinde uzunsüre dolamı, II. Mehmed&#8217;in ehzadeliğindeki Manisa valiliği sırasında burada bulunmutur64 . Otman Baba&#8217;nın menakıbnamesindeki bölümler, onun derin ve engin bir mistik cezbe içinde olduğunu göstermektedir. Gittiği yerlerde kazınmış saç, sakal, kaş ve bıyıkları, belden yukarısı hayvan postu ile örtülmüş çıplak vücutları, boyunlarındaki kekülleri, ellerinde asaları ile onu ve müridlerini görenler kaçgun veya deli zannederler. Bu nedenle sık sık halk ve yöneticilerle tartıırlar, ehir ve kasabaların içlerine sokulmak istenmezler65 . Ayrıca müridlerin Kalenderi teriminden ziyade Rum Abdalı66 terimi ile anılmaları, bu terimin artık XIV. yüzyıldan beri Kalenderi dervilerini niteleme bakımından iyice ağırlık kazandığını göstermektedir. <br /> Otman Baba ve abdallarının Balkanlardaki fetih hareketlerine katıldıkları, Osmanlı gazileriyle birlikte savatıkları ve hatta Otman Baba&#8217;nın bu yakınlık nedeniyle onlardan pek çok dostu ve müridi bulunduğu anlaılmaktadır67 . <br /> Yukarıda zikrettiğimiz isimler XV. yüzyılda Osmanlı Devleti içinde yaayan Kalenderilerin en ileri gelenleridir. Dolayısıyla bu dönem Kalenderiliği Anadolu&#8217;da Seyyid Battal Gazi Zaviyesi&#8217;nde Sultan Sücaeddin, Elmalı Abdal Musa Zaviyesi&#8217;nde Kaygusuz Abdal, Balkanlarda ise Dimetoka Zaviyesi&#8217;nde Seyyid Ali Sultan ve Varna Zaviyesi&#8217;nde Otman Baba tarafından temsil edilmektedir68 . <br />     XVI. yüzyılda sufi air Vahidi&#8217;nin Menakıb-ı Hace-i Cihan adlı eseri, bu yüzyıldaki Kalenderi toplulukları hakkında önemli bilgileri içermektedir. A.Y.Ocak, Vahidi&#8217;nin Kalenderi topluluklarını Rum Abdalları Kalenderiler, Haydariler, Camiler ve emsiler olmak üzere beş grupta topladığını belirtiyor69 . <br />     XVI. yüzyıldaki Avrupalı seyyahlar da özellikle İstanbul&#8217;da gördükleri derviş toplulukları arasında Kalenderileri değiik isimlerle anmaktadırlar. Örneğin, Salomon Schweiger70 bunları Derviler, Camiler, Kalenderler ve Torlakiler olarak, Antonio Menavio71 , Camiler, Kalenderler, Derviler ve Torlakiler olarak adlandırmaktadırlar. </p>
<p> 64 Küçük Abdal, Velayetname-i Otman Baba, Adnan Ötüken Kütüp., No: 463, s.20b, 123b.<br /> 65 Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., No: 463, s.100b, 106a, 117b, 187a; Ocak La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..,</p>
<p> s.100.<br /> 66 Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.100b.<br /> 67 Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.35a, 78a.<br /> 68 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..,s.102.<br /> 69 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.104.<br /> 70 Salomon Schweiger, Constantinopel, Nurnberg, 1539, s.195.</p>
<p> XVI. yüzyıl Osmanlı kaynakları ve Avrupalı seyyahların verdikleri isimlere bakıldığında Kalenderi ve Cami isimlerinin hepsinde yeraldığı görülür. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı Devleti&#8217;nde yaamakta olan Kalenderilerin Iıklar, Rum Abdalları, Torlaklar, Kalenderiler, Haydariler, Nimetullahiler, Camiler, emsiler Iıklar ve Derviler gibi isimlerle anıldıklarını görüyoruz. Kaynaklara bakıldığında kullanılan ifadelerin bazen bu terimler arasında hiçbir fark gözetilmeden birbiri yerine kullanıldığı görülmekte, bazen de aralarında az da olsa belli farklar bulunan değiik topluluklardan söz edildiği anlaılmaktadır. Burada dikkat çekici olan unsur, Kalender ve Kalenderi kelimesi ile ilgilidir. Bu kelime, hangi ismi taırlarsa taısınlar, hangi topluluğa mensup olurlarsa olsunlar Kalenderilerin bütün dönemlerde ve bölgelerde kullanılan genel ismidir. <br /> Kalenderi dervilerinin Osman, Orhan ve Murad Gaziler gibi ilk beylerin maiyyetinde fetih hareketlerine katıldıklarını, beyleri de bunların hizmetlerine karılık zaviye açmalarına izin verdikleri, bununla da kalmayarak bu zaviyelere zengin vakıflar vererek güçlendirdikleri bilinmektedir. Bütün bunlar, İlk Osmanlı beyleri ilk bu eyhler arasında zımni bir siyasi akid sözkonusu olduğunu gösteriyor. Fuad Köprülü, beyleri bu topluluklara yaklamalarını, İslami inançların ve meselelerin inceliklerini kavrayamayacak kadar basit ve ümmi Türkmen reislerinden ibaret bulunduklarıyla açıklıyor72 . Ancak ilk beylerin özellikle de Orhan ve Murad beylerin gerçekten de bu derece basit ahsiyetler olduklarını kabul etmek zor olmakla birlikte, öyle olsa bile bu olayın yalnız bir yönü gibi görünmektedir. Daha çok, henüz kuvvetle yerlememiş bir siyasi oteritenin doğuracağı sakıncaları, bir ölçüde manevi ve dini otorite sahibi bulunan bu tür ahsiyetlerden yararlanarak ortadan kaldırmak, ayrıca, her zaman için yapıları sebebiyle sosyal bir rahatsızlık unsuru olmaya elverili bu toplulukları fetihlere yönlendirerek hazır güç olarak kullanmak ve böylece onları yönetim yanında tutarak kontrol altında bulundurma amacını da görüyoruz. Bütün bunların yanında Osman, Orhan ve Murad&#8217;ın bu inanç sistematiği içinde gelen ve inanç temellerini kendi inançsal ve yönetimsel yapılarıyla hisseden kimlikler olması da çok önemsenmesi gereken baka bir faktördür73 . <br /> Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluş aamasında yönetim çevrelerinin Kalenderilere karı tavrını; bir yandan bazı imtiyazlarla onları devlet yanında ve yararına kullanmak, bir yandan da yönetici sınıf elindeki saltanat modelini bozmalarına engel olmak eklinde özetleyebiliriz. Bu siyasetin Fatih dönemine kadar sürdüğünü söylemek mümkündür. <br /> 71 A.Menavino, I Costumi et la Vita Turchi, Fiorenza, 1551, s.54-60. 72 M.F.Köprülü, &quot;Anadoluda İslamiyet&quot;, DEFM, S.IV, İstanbul, 1338, s.403. 73 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..,s.121,122. <br /> İstanbul kuatması baladığı zaman diğer inanç mensupları arasında Kalenderi topluluklarının da kuruluş döneminde olduğu gibi, ülkenin dört bir yanından kuatmaya katılmak üzere buraya geldiklerini Oruç Bey&#8217;den öğreniyoruz74. Fetihten sonra Akataleptos Manastırı&#8217;nın bizzat sultan tarafından zaviye olarak Kalenderilere verildiğini görmekteyiz75 . <br /> O. Nuri Ergin&#8217;e göre Fatih&#8217;in Kalenderilere böyle bir bina vermiş olması onlara kıymet vermesinden değil, sayılarının çokluğu nedeniyle &#8220;Hikmet-i Hükümet İcabı&#8221; kendilerine yer göstermek ihtiyacı yüzündendir76 . Her zaman hareketli olan bu toplulukları belli bir yerde denetim altında tutma isteğini de unutmamak gerekmektedir. <br /> Fatih döneminde Osmanlı merkezi yönetimi ile Kalenderiler arasındaki ilikilerin iyi anlaılmasını sağlayacak kaynak Velayetname-i Otman Baba&#8217;dır. Eserde Otman Baba ve abdallarının Veziriazam Mahmud Paa ve Fatih&#8217;le ilikileri de nakledilmektedir. Esere bakılırsa Mahmut Paa ile pek anlaamayan Otman Baba ve dervilerinin sultanla giderek iyi bir dostluk tesis ettikleri anlaılıyor77 . Buna rağmen bazı sancak beyleri, uygunsuz davrandıkları, tenasüh ve hulul inancını savundukları, ibadet yaptıkları eklindeki ihbarlar üzerine Otman Baba ve dervileri aleyhinde davaların açıldığı bilinmektedir. Menakıbnameye göre, böyle ihbarlar üzerine Edirne kadısı Otman Baba&#8217;nın bazı müridlerini tutuklatmıtır. Sultanın da bir ferman göndererek Otman Baba&#8217;yı tutuklattırıp İstanbul&#8217;a yollanmasını emrettiğini anlıyoruz. Ancak ulemanın iddetli itirazlarına rağmen Otman Baba ve inananları daha sonra sultan emriyle serbest bırakılacaktır78 . <br /> I. Mehmed Çelebi zamanında (1413-1421) eyh Bedrü&#8217;d-din ve Torlak Kemal isyanları istisna Osmanlı yönetiminin II. Bayezid dönemi balarına kadar Kalenderilere çok keskin ve sert bir siyaset uygulamadıkları görülür. II. Bayezid dönemi ise baskı, kıyım ve takibatın adeta sembolletiği bir dönemdir. Bununla da yetinmeyen sultan Rumeli topraklarındaki bütün Kalenderi dervilerinin Anadolu&#8217;ya sürülmelerini emretmitir. Böylece Rumeli&#8217;de gerçek bir Kalenderi avı balamıtır. <br /> XVI. yüzyıl balarından itibaren Osmanlı merkezi yönetiminin Kalenderilere karı sertlemesinin daha önemli bir baka sebebi de Anadolu&#8217;da bu sırada ortaya çıkan ii Safevi hareketidir. Dönemin kaynaklarına bakıldığı zaman Osmanlı yönetiminin ülke dahilindeki hemen hemen bütün kalenderi zaviyelerine karı göz açtırmayan bir denetleme ve baskı <br /> 74 Oruç Bey, Oruc Bey Tarihi (Tevarih-i Al-i Osman), Yay., F.Babinger, Hannover, 1925, s.65.<br /> 75 O.N. Ergin, Türk ehirlerinde İmaret Sistemi, İstanbul, 1939, s.26,27.<br /> 76 Ergin, Türk ehirlerinde &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.26,27; Ocak, La Revolte de Baba&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.123.<br /> 77 Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.126a.<br /> 78 Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, No: 643, s.142b, 169b; Ocak, La Revolte de Baba&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.124.</p>
<p> kampanyası balattığını, buralarda yaayan Kalenderi topluluklarını iyice bunalttığını görüyoruz. Ençok Rumeli&#8217;de Varna ve Selanik sancaklarında, Rodos Adası&#8217;nda Denizli Afyon ve özellikle Sultanönü (Eskiehir) sancaklarında yoğunlatığını gördüğümüz bu baskı ve takibat siyasetinin temel nedeni Osmanlı kaynaklarına göre Kalenderilerin Osmanlı yönetiminin ana ideolojisi olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine aykırı inanç ve hareketleri olmutur. <br /> Niancı Mehmed Paa tarihinde, Kanuni&#8217;nin Kalenderi zaviyelerini teftie tabi tutturduğunu, bunun sonunda &#8220;ferik-i zındık ıık tayifesi&#8221;nden pek çok mülhidin zaviyelerden sürülüp çıkarıldığını ve çeitli kalelerde hapsedildiğini görmekteyiz79 . <br /> Kalenderi zaviyelerinde XVI. yüzyılın ortalarından itibaren giriilen bu baskı ve kıyım hareketinden en çok etkilenen merkez tekke konumundaki Seyyid Battal Gazi Zaviyesi olmutur. Aık Çelebi&#8217;nin tezkiresine80 göre &#8220;&#8230; bir dar-ı fısk-u dalal olup her yerden anası atası azarlanmış battallar ve iten kaçup ıık olmuş pösteki boklar&#8221;ın toplandığı bu büyük zaviye, Kalenderilerin Anadolu ve Rumelideki en önemli ve birinci sıradaki merkezleri idi. Bu nedenle burasını Kalenderilerden kesin olarak temizlemeye karar veren otoritenin, bu kararı Seyidgazi kadısı Mustafa b. Hasan aracılığıyla uygulamaya koyduğunu görüyoruz.1580 tarihinde Tarik-i Ehl-i Sünnet ve Cemaati takibe razı olanların dıında kalanlar tutuklanarak Kütahya kalesine hapsedilmiş ve zaviye bir medrese haline getirilerek bir &#8220;Darü&#8217;t-Talim-i İlm-i Din&#8221; olmutur81 . <br /> Bununla birlikte bazı ariv belgeleri sürgünden kurtulup gelen Iıkların zaman zaman zaviyeyi ele geçirerek burasını yeniden eski haline getirmeye çalıtıklarını gösteriyor. Bunlar vakıf gelirlerini kendilerine sarfedip camiin harap olmasına ve medresenin ilemez hale gelmesine sebep olmulardı82 . Ancak bu ve benzeri olaylardan sonra burası bir Bektai zaviyesi olarak yeniden devlet kontrolüne girmitir. <br /> Seyyid Battal Gazi Zaviyesi ve çekim alanı içindeki bölgedeki sosyal yaam ve örgütlenmeye daha detaylı baktığımızda; kuruluş aamasından II. Mahmud dönemine dek çok ilginç, ilginç olduğu kadar da inançsal tedbirler olarak görülmesine rağmen dinsel olmayan, büyük oranda merkezi otoritenin, otoritesi ile ilgili siyasal tasarruflarını izlemekteyiz. Burası Anadolu&#8217;da Kalenderilerin merkez tekkesi konumundadır. Buradaki sosyal yaam, örgütlenme, otoriteye olan yüzeysel bağlılık, dinsel ritüeller, merkezi otorite ile olan ilikiler <br /> 79 Niancı Mehmed Paa, Tarih-i Niancı, İstanbul, 1290, s.237,238.<br /> 80 Aık Çelebi, Meairü&#39;-uara,Nr.: Meredith-Owens, London, 1971, s.175a.<br /> 81 Nev&#39;izade Atayi, Zeyl-i akayık, C.I, İstanbul, 1268, s.56.<br /> 82 BOA, Mühimme Defteri, No: 22, s.90.</p>
<p> bir anlamda halkın devlete, devletin halka bakıını da göstermektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri kutsal günler ve bu günlerde düzenlenen ayinler veya kutlamalardır. <br /> Seyyid Battal Gazi Zaviyesi&#8217;nde, Hacılar Bayramı da denilen Kurban Bayramı sırasında yapılan yıllık büyük ayinler hakkında bugün için ilk kayıtlara, Hacı Bekta-ı Veli, Hacım Sultan ve Otman Baba Velayetnamelerinde rastlanmaktadır. Buradaki bilgilerden ilkinde, bu zaviyede yapılan ilk ayinlerin Hacı Bektaş tarafından tesis olunduğunu haber verdiği gibi, Muharrem Matemi ayininin de Hacı Bektaş Zaviyesi&#8217;nde icra edildiğini belirtir83 . <br /> İkinci bilgi; Hacım Sultan&#8217;ın her yıl Kurban Bayramında Susuz&#8217;daki zaviyesinden kalkarak öteki Kalenderi zümreleriyle beraber büyük ayine katılmak üzere Seyyid Gazi Zaviyesi&#8217;ne gittiğidir84 . <br /> Üçüncü bilgi ise; o da tıpkı ikincisi gibi Otman Baba&#8217;nın her yıl Kurban Bayramında &#8220;Hacc-ı Ekber&#8221; denilen büyük ayine katılmak için müridleriyle ayni zaviyeye geldiğini ve bu ayinin çok önemli olduğunu kaydetmektedir85 . <br /> Her üç kaynağın verdiği bu bilgiler, Seyyid Gazi Zaviyesi&#8217;ndeki büyük ayinin en azından Hacı Bektaş zamanından beri birkaç yüzyıldır devam etmekte olduğunu göstermektedir. <br /> Kurban Bayramlarındaki büyük ayinlerin icra yeri olarak Seyyid Gazi Zaviyesi&#8217;nin seçilii, türbesinin burada bulunduğuna inanılan Emevi devrinin ünlü mücahidi Seyyid Battal Gazi&#8217;nin Anadolu&#8217;nun fatihi olarak daha XIII. yüzyılda Anadolu Kalenderilerinin piri sayılmasından ileri gelmektedir. Bu zaviyeler, bu niteliğinden dolayı, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda mevcut bütün Kalenderi eyhlerinin üstünde bulunuyordu. Bu sebeple kendisine büyük hürmet gösterilen bu eyhe Azam Baba (A&#8217;zam Baba) denmektedir86 . <br /> İte söz konusu ayinler Azam Baba tarafından yönetilmektedir. Birkaç gün süren ayinlere yaklaık 8000 kii katılmakta olup, bunlar imparatorluğun her yanından kendi eyhlerinin bakanlığında gruplar halinde geliyorlardı. Üstlerine beyaz elbiseler giyerek ayine katılan eyhlerin herbiri, toplantının sonuncu günü olan Cuma gününe kadar oradaki dervilere bir yıl boyunca seyahatleri sırasında memleketleri, adetleri, olayları, sohbetleri esnasında naklediyorlardı87 . Sonuncu gün zaviyesinin yanındaki yeillik sahada sofralar <br /> 83 Ocak, La Revolte de Baba &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.175,176.<br /> 84 R.Tschudi, Das Velayetname des Hadschim Sultan, Çev.-Yay.: R.Tschudi, Turkische Bibliothek, Berlin, 1914, s.78,82;<br /> Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.175,176.<br /> 85 Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., No: 643, s.6b; Ocak, Osmanlı İmparatorluğun da&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.175,176.</p>
<p> A.Menavino, Libri Cinque delle Cose Turchesche, Roma, 1548, s.57; Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.175,176. 87 A.Menavino, Libri Cinque delle&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.57. <br /> kuruluyor, kesilen kurbanların etleri çeitli yiyeceklerle dervilere sunuluyordu. Azam Baba&#8217;nın duasıyla sona eren ziyafetin arkasından, köçek denilen iki genç dervi, dervilere Maslak tabir olunan afyondan yapılmış esrar sunuyordu. O günün akamı orta yere çok büyük bir ateş yakılıyordu88 . İte esas büyük ayin o zaman balıyordu. <br /> İçtikleri esrarın etkisiyle kendilerinden geçerek tam bir vecd içine giren derviler, yavaş yavaş coarak, defler, kudümler eliğinde ilahiler söyleyerek atein etrafında raksa koyuluyorlardı. Buna semah (sema) denmektedir. Raksederek iyice coan derviler, arada sırada &#8220;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;. akına! &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.. akına&#8221; diyerek bıçaklarıyla muhtelif yerlerine yaralar açıyorlardı. Tek tek yapılan bu rakslardan sonra, bu defa da atein etrafında daire yaparak topluca raksa geçiliyordu89 . Ayin, derviler tamamıyla kendilerini kaybedip yorgunluktan otların üstüne düünceye kadar sürüp gidiyordu. Ertesi sabah bütün derviler Azam Baba&#8217;dan izin alarak yine gruplar halinde, geldikleri gibi memleketlerine dönerlerdi90 . <br /> Köprülü, Kalenderilerilerin, XIV. yüzyılda Seyitgazi&#8217;ye yerletiklerini belirtmektedir. Buraya ne tür Kalenderilerin yerletiğini tam olarak bilmememize karın F. Köprülü, bunlara genel bir ad vererek &#8220;Abdalan-ı Rum&#8221; demektedir. Abdallar91 , Bektai sınıfı içinde yer almamakla beraber, bu ikisi arasında yakın iliki her zaman bulunmutur. Bunlar kendilerine &#8220;Seyyid Gazi Yetimleri&#8221; adını vermilerdir ve Köprülü&#8217;ye göre de merkez tekkeleri Seyyid Gazi Tekkesidir92 . Bu Abdallar, giyinileri, tef, kudüm ve boynuz ile yaptıkları müzik ile tanınırlar. Bunlar XVI. yüzyılda da Seyyid Gazi Tekkesinde birarada bulunuyorlardı ve o dönemde medresede çalıan ulemanın memnuniyetsizliğini uyandırmakta idiler93 . <br /> Hasluck ve Menavio, &#8220;Abdal&#8221; isimlendirmesi yerine &#8220;Bektai&#8221; terimini kullanmakta ve Seyyid Battal Gazi Külliyesinin, Bektailerin eline XVI. yüzyılda geçtiğini kaydetmektedirler94 . <br /> 88 A.Menavino, Libri Cinque delle &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.58; Ocak, Osmanlı İmparatorluğun da&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.175,176.<br /> 89 Mahya adı altında yapılan bu ayinlerden (Küçük Abdal, Velayetname-i &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., No: 643, s.116b; BOA, Mühimme<br /> Defteri, Safer 980, 27 Haziran 1572 tarihli kayıtlarda, ayrıca A.Refik&#39;in &quot;Osmanlı Devrinde Rafızilik ve Bektailik&quot;, DEFM,<br /> C.IX-2, İstanbul, 1932, s.50)&#39;de de söz edilmektedir.<br /> 90 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.175,176.<br /> 91 Derviler, XIV. yüzyılda Seyitgaziye yerlemilerdir. Buraya ne tür dervilerin yerletiğini tam olarak bilemiyoruz. Ancak<br /> M.F.Köprülü bunların Abdalan-ı Rum&#39;lar olabileceğini belirtmektedir.<br /> 92M.F.Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1976, s.23,32.<br /> 93 M.Aslanbay, Seyyid Battal Gazi&#39;nin Hayatı ve Bazı Menkıbeleri, Eskiehir, 1953, s.26; A.Refik, &quot;Osmanlı Devrinde<br /> Rafızilik ve Bektailik&quot;, DEFM, C. IX-2, İstanbul, 1932, s.32,33.<br /> 94 F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#39;nun Dini Tarih ve Etnografyasına Dair Tetkikat Merkezi Neriyatı I,<br /> Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.13; A.Menavino, Libri Cinque delle Cose Turchesche, Roma, 1548, s.60.</p>
<p> Seyyid Gazi Külliyesi&#8217;ndeki Abdal dervilerin çoğunun uygulamaları tamamen Orta-Asya&#8217;nın pagan amanlarından esinlenmiş gibi gözükmektedir ve zamanın ulemasına heretik (zındık) olarak görülmekteydi. Abdalların, Hacım Sultan Velayetnamesi, bu azizin çabasıyla bunları Bektai tarikatının sürüsüne katmaya çalıan bir giriimi kaydettiği zaman, yani XVI. yüzyıl baında yerletirildikleri anlaılmaktadır95 . Fuad Köprülü, bu Abdal uygulamaları hakkında Osmanlı ve Avrupa kaynaklarından bilgi toplamıtır. Buna göre; pek çoğunun hemen hemen çıplak, kafaları tralı ve yüzleri yaralı dolatığı anlaılmaktadır. Sünni ulemaya en tahammül edilmez gelen ey, bunların tekkelerinin duvarları arasıyla sınırlı, gizli saklı olmayan, fakat geçit resimleri sırasında ve hatta cami avlusunda çalınan müziği kullanım ekilleriydi. <br /> Velayetnamenin verdiği Hacı Bekta&#8217;ın tasavvufi hüviyetini veya mensubiyetini doğrulayan önemli bir ipucu, onun Seyyid Battal Gazi Zaviyesi ile sıkı bağlantısıdır. Belirtildiğine göre, Hacı Bektaş Haydarisiyle, Torlağıyla, Iığıyla bütün Kalenderi zümreleri gibi Seyyid Battal Gazi&#8217;yi pir tanımakta ve her yıl Kurban (Hacılar) Bayramı&#8217;nı müridleriyle birlikte onun zaviyesinde kutlamaktadır96 . <br /> Anlatılan bir rivayete göre; Horasandan Hacı Bekta-ı Veli, yedi yüz inananı Rum&#8217;a gelmek için Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinden izin almı, gelip bu Seyyid Battal Gazi Külliyesi&#8217;nde oturmutur. Hatta o zaman Orhan Gazi, Bursa&#8217;dan Hacı Bekta-ı Veli&#8217;yi görmek için Seyyid Battal Külliyesi&#8217;ne gelip müerref olmutur97 . <br /> Ancak XVI. yüzyıla gelindiğinde Battal Gazi Zaviyesi&#8217;nde yaayan Kalenderilere hiç de iyi gözle bakılmadığı anlaılmaktadır. Nitekim Seyidgazi Kadısı Mustafa İreti (Ölümü 1566)&#8217;nin Seyitgazi Zaviyesindeki Kalenderiler için; &#8220;Atası anası azarlanmış battallar, iten kaçıp ıık olmu, pösteki boklar&#8221; sözü dikkat çekicidir.Köprülü, Abdalların XVI. yüzyılda uygulama ve inançları nedeniyle gözle görülür bir baskıya maruz kaldıklarına dikkat çekmitir. Uygulamaların aksine inançları hakkında çok az ey bilinmektedir. Bunlar Kütahya Kalesi&#8217;ne sürülmülerdir; Merkezi otorite oraya bir Nakibendi eyhi yerletirmeye dahi teebbüs etmi, ancak bu giriim pek baarılı olamamıtır. Sonunda Abdallar buraya yeniden dönmülerdir. Ancak burayı korumaları, medrese öğrencileri ile kavga etmekten kaçınmaları <br /> 95 R.Tschudi, &#8220;Das Velayetname des Hadschim Sultan&#8221;, Çev.-Yay.: R.Tschudi, Turkische Bibliothek, Berlin, 1914, s.49;<br /> S.Faroqhi, &quot;Seyyid Gazi Rivisited: The Foundation as Seen Through Sixteenth and Seventeenth-Century Documents&quot;,<br /> Turcıca, S.XIII, 1981, s.91.<br /> 96 Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.206,207.<br /> 97 Evliya Çelebi, Seyahatname, C.III, İstanbul, 1314, s.13.</p>
<p> ve ulemaya ters dümeyecek tarzda hareket etmeleri artıyla burada kalmalarına izin verilmitir98 . <br /> Köprülü bunların daha sonraları Bektailer tarafından absorbe edildiklerini ileri sürmektedir. Bunlar, korunma arzusuyla değil, kuruluunda rol oynayan pek çok heteredoks akıma rağmen, saygı duyulan bir statüye sahip olduğu için Bektailere katılmış olabileceklerini söylemektedir. Irene Melikoff&#8217;a göre; II. Bayezid99 büyük bir ihtimalle Bektaileri bunlarla çatımaya tevik ederek heteredoks kabileleri birletirmek amacıyla bir giriimde bulunmutur. Bu giriimin istenmeyen etkisi ise kabileler arasında mevcut bazı fikirlerin misyonerleri etkilemesi olmutur100 . Özellikle Seyidgazi&#8217;ye Nakibendileri yerletirmenin uygun olmadığı anlaıldıktan sonra Bektailerin Seyyid Gazi&#8217;nin Abdallarına ruhani rehberler olarak uygun olarak değerlendirildiklerini düünmek mantıklıdır. Hiç olmazsa Evliya Çelebi 1648 tarihi civarında tekkeyi ziyaret ettiğinde, Bektaileri sağlam ekilde burada etkilerini sürdürür bulmu101 ve onların bu yüzyıla kadar süren kalıları yalnızca II. Mahmud&#8217;un hakimiyeti döneminde tarikatın kısa süreli geçici bir ılgasıyla sekteye uğramıtır102 . <br /> Bektai hareketi Osmanlı imparatorluğunun kuruluş döneminde önemli bir yer tutmutur. Fakat XVI. ve XVII. yüzyıllarda merkezi otoritenin baskıcı politikalarıyla geniş çapta gizlice icra edilmeye zorlanmıtır103 . <br /> Biz 1558&#8217;de kaydedilen cezalandırıcı önlemlerin ve takiben kurumda gidilen reorganizasyonun bu tür giriimlerin ilki olup olmadıklarını bilmiyoruz. Fakat Heterodoks Abdalların XVI. yüzyılın ortalarında hala burada ikamet halinde olduklarını göz önüne alarak, <br /> o tarihte bu cezalandırıcı önlemlerden kurtulduklarını söylemek mümkündür. Bu bakış <br /> 98 M.F.Köprülü, Türk Edebiyatında &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.32,33; Suraıya Faroqhı, &quot;Seyyid Gazi Rivisited: The Foundation as seen<br /> Through Sixteenth and Seventeenth-Century Documents&quot;, Turcıca, S.XIII, 1981, s.91.<br /> 99 XV. Yüzyıl sonu ile XVI. yüzyıl balarında II. Bayezid türbede önemli bir yenilik ve tekkede de bir büyütme<br /> gerçekletirmitir. ( T.Menzel, &quot;Das Bektai-Kloster Sejjid-i Ghazi&quot;, Mitteilun gen des Seminars für Orientalische<br /> Sprachen, 28/2, 1925, s.206). Ancak bu konuda yazıtlar herhangi bir bilgi vermemektedir<br /> 100 Irene Melikoff, &quot;Al Battal&quot;, Encyclopedie de l&#39;Islam, C.II, Leiden, 1975, s.49-67.<br /> 101 Evliya Çelebi, Seyahatname, C.III, İstanbul, 1314, s.13.<br /> 102 Bu sonraki dönem için bkz. (Tevfik Oytan, Bektailiğin İçyüzü, Dibi, Köesi, Yüzü, Astarı, İstanbul, 1970, s.15-22).<br /> Tevfik Oytan tekkeyi II. Mahmud&#39;un halefleri Abdülmecid ve Abdülaziz&#39;in idaresi altında yeni bir oluumun içine girdiğini<br /> ima etmektedir.<br /> 103 Ayrıntılı bilgi için bkz. Irene Beldiceanu, &quot;La vie Politique et Religieuse de I&#39;Empire Ottoman&quot;, Turcıca, C.VI, 1975,<br /> s.34-48; Ayrıca bkz. G.S. Marschall, The Venture of Islam, Conscience and Hıstory ın a World Civilization, C.II,<br /> Chicago, 1974, s.493-500.</p>
<p> açısından, H. 935/1528-29 civarındaki yıllara ait, cezalandırılması gereken 48 adın bir listesi özellikle ilginçtir104 . <br /> XVI. yüzyıla ait ariv kayıtları, bu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun pek çok yerinde meydana gelen soygun, ekiyalık ve katl gibi, bir bakıma anari unsuru sayılabilecek olaylara Kalenderilerin sık sık karıtıklarını gösteriyor. Bu kayıtlara bakılırsa bu konuda baı çeken Kalenderi zümrelerinden biri de Seyyid Battal Gazi Zaviyesi Iıklarıdır. Eskiehir yöresinde pek çok olaya sebep olduklarından, bunlardan bir kısmının Kütahya kalesine hapsedilmek suretiyle cezalandırıldıkları anlaılıyor105 . <br /> 1530&#8217;lu yıllarda Kanuni Sultan Süleyman&#8217;la Bektailer iddetli bir savaa giritiler. O dönemlerde tekke ve bölgenin büyük sıkıntılar çektiği anlaılmaktadır. urası muhakkak ki Seyitgazi öneminden bir çok ey yitirmiti. Bunlara rağmen XVII. yüzyılda Seyitgazi halen 76 yerleim yerinin merkez vergi kurumuydu106 . <br /> Batıni ve ii faaliyetlere karı Nakibendiyye meayihinden istifade etmek isteyen Kanuni Sultan Süleyman; Kalenderileri tenkilden sonra Seyyid Gazi Zaviyesine, Naki eyh Enveri (973-1565)&#8217;yi tayin etmekle de, bu fikrini ortaya koymutur107 . <br /> XX. yüzyılın balarında Menzel, diğer tekkelerdeki hac faaliyetlerinin Seyyid Gazi&#8217;de olduğu kadar ön planda olmadığını, özellikle ucaeddin&#8217;de modern zamanın etkisiyle meydana gelen değiiklikleri gördüğünü, eyh Nuri, ucaeddin ve Mürüvved Baba&#8217;nın <br /> 104 BOA, Maliyeden Müdevver Defter, No: 27, s.52. 105 &quot;Eskiehir ve Seyitgazi kazalarında Seydi Gazi Iıklarından suçlu olanların tutuklanmaları hakkındaki tekiden yazılan hüküm: Eskiehir kadısına hüküm ki; haliya mektup gönderip hükm-ü erif varid olup mazmun-ı hümayunda Eskiehir ile Seydi Gazi kazalarında sakin olan Seydi Gazi Iıklarının bazı ehl-i fesadı olup onun gibilerin kayd-u bend ile yarar ademlere koup Kütahya kalesinde habs idesin ve esbabların defter idüp arz idesün deyu ferman olunmuş idü. Emr-i Ali mucebince teftiş olundukda Eskiehir kadılığında iki nefer Iık bulunup biri yirmi yıldan ve biri onbeş yıldan ehl-i sünnet cemaati tarikına süluk edüp ve ikisi dahi te&#39;ehhül idüp bi&#39;l-fi&#39;il ehl-i iyalleri olup kendi hallerinde olduklarından ma&#39;ada hiçbir vechile töhmet-i sabıkaları dahi olmayub, eyülüklerine ol kazanın halkı ehadet eyledüklerin bildirmisin. İmdi, buyurdum ki, emr-i sabık ile amel edüb anun gibi ehl-i fesada ruhsat virmiyesün&quot; (Mühimme Defteri 966-968/1558-1560, Divan-ı Hümayun Sicilleri Dizisi I, No: 3, Ankara, 1993, s.39); A. Refik ve A.Y.Ocak da bu meseleden eserlerinde bahsetmektedirler. Ancak, A.Refik&#39;in 23 Ramazan 966/29-Haziran 1559 olarak verdiği (A.Refik,&quot;Osmanlı Devrinde Rafızilik ve Bektailik&quot; DEFM, C.IX-2, İstanbul, 1932, s.31) belge tarihi elimizdeki belgeye göre 21 Ramazan olmalıdır. 106 K.Wulzinger, Drei Bektaschi Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.9,10. <br /> 107 <br /> Atayi, Zeyl-i akaik, C.I, İstanbul, 1268, s.86; İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul, 1989, s.66; K.Kufralı, &quot;Molla İlahi ve Kendisinden Sonraki Nakibendiye Muhiti&quot;, İstanbul, Üniv. Edebiyat Fakültesi Dergisi, C.III, İstanbul, 1949, s.145. <br /> tabutlarının bulunduğu, batan sona restore edilmiş iki türbe haricinde bütün tekkeyi tüm kült odalarıyla birlikte çiftlik tesislerine çevirdiklerini anlatmaktadır108 . <br /> B-Sosyal Yaantıda Tarihsel Arka Plan <br /> Külliyenin ve bölgenin genel sosyal, ekonomik ve dini yapısına bakarak, sosyal yaamın daha çok külliye merkezli olduğunu söylemek hiç de yanlış olmasa gerek. Dönemin artları göz önüne alındığında, bölgenin ve külliyenin sosyal yaantısı dinsel yapıya bağlı gelimektedir. Diğer bir ifadeyle külliye merkezli dini mefhumlar, külliyedeki ve yöredeki sosyal yaamı o oranda etkilemekte, gelitirmekte veya geriletmektedir.Bunun için de elimizdeki veriler çok sağlıklı olmadığı gibi, bazı yargılarda bulunmak için yeterli de değildir. Örneğin, XIX. yüzyıla ait bilgilerin çoğunu da bölgeyi ve külliyeyi gezen seyyahlardan öğrenmekteyiz. Eskiehir ve Seyitgazi yöresi Anadolu&#39;nun Türklemesinde, sosyal ve siyasi yapılanmanın ekillenmesinde ilk merkezlerden biri olma özelliğinin yanında, sosyal ve dinsel anlamda birçok yeni yapılanmaların karakteristik özelliklerinin ilk olarak görüldüğü bir bölgedir.Ticari olduğu kadar sosyal ve dini mânâda da önemli yolların kesime noktasında bulunan bu önemli iki merkez Anadolu&#39;nun diğer bölgelerindeki uygulamalara kaynaklık etmitir. Bölgenin, Hac yolunun üzerinde olması sosyal, ekonomik ve dinsel olarak önemli ayrıcalıklarından birini oluturmutur. Bunun yanında Kalenderi, Alevi, Bektai ve hatta sünni İslam saliklerinin de Gazi-Evliya olarak takdis ettikleri Battal Gazi&#8217;nin mezarının burada olması, bölgenin kültürel ve sosyal anlamda yeni kazanımlar elde etmesine, ticari manada gelimesi de yine sosyal yaantının canlanmasına neden olmutur. Ancak bu canlılık uzun zaman devam edememi, bölge ve külliye üzerinde uygulanan takibatlar, bir taraftan dinsel gelimeyi gizli icraya sevkettiği gibi sosyal ve ekonomik gelimeyi de durdurmutur. Örneğin; Osmanlı Devletini, Seyyid Battal Gazi Külliyesi&#39;ne bir Nakibendi eyhinin atanmasına götüren yolda, buradaki nüfusun zamanla devlete muhalefet anlamında bir bakaldırının hazırlandığı bir yer haline gelmesi gösterilebilir.Bunun arka planında da buradaki sosyal yapılanmanın ve sosyal yaantının en belirgin özelliklerinden biri olan ıık <br /> 108 Eskiden ücaeddin&#39;e bağlı 36 tekke vardı. imdi ise sadece Üryan Baba kaldı. Melekgazi ve Arslan Sakal&#39;ın tekkeleri bağımsızlar. Üryan Baba içinde sadece Üryan Baba&#39;nın türbesinin bulunduğu basit bir tekkedir. Buraya gittiğimde oradaki iki dervie içeri girip fotoğraf çekip çekemeyeceğimi sorduğumda bana; içeride korkmayacaksan gir dediler. Hala birtakım batıl inançlar mevcut. Eğer onun ruhunu rahatsız eden olursa onun cezalandırılacağına inanıyorlar (Menzel, &quot;Das Bektai-Kloster Sejjid-i Ghazi&quot;, &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.206,208.) <br /> yaantısını ve törenlerini de gösterebiliriz109 . Belgeler bize, kurumun XVI. Yüzyıla gelindiğinde kesin olarak Bektailerin elinde olup olmadığına dair bilgi vermemektedir; eğer öyle idiyse, o zaman tarikatle resmî olarak sıkı ilikisi bulunan Yeniçerilerin ve Acemioğlanlarının bu kutlamalara ilgisi daha kolay anlaılabilir. Askerin duyduğu bu ilgi, merkezi otoritenin Seyitgazi&#39;den &quot;Iıklar&quot; ı atmayı neden zor bulduğunu açıklamaktadır110 <br /> Bölge ve külliye merkezli sosyal yaantının gelimesi hiç kukusuz buradaki dinselsosyal yapıların çokluğu ve etkilerinin büyük olmasıyla bağlantılıdır. En önemli uygulama, sosyal yaantıyı da düzenleyen, türbe, mezar, zaviye, imaret, külliye vb gibi dini ağırlıktaki kurumların bölgede yerlerini almalarıyla balayacaktır. <br /> Medrese eğitimi görmeyen, günlük hayatta ve dini törenlerde göçmenlerle bütünleen eyhler, baba ve dedeler kolonizasyonun her aamasında konaklama, yer seçimi, yeni topraklardaki tarım usullerini öğrenme ve benimseme gibi her konuda onlarla birlikte çalıırlar. Bu kiilerin ölümlerinden sonra mirasçıları tarafından mezarlarının yanına yapılan zaviyelerle sürekli olarak göçmenlere konaklama hizmeti verilmitir. Bu tür zaviyeler, zaviye eyhinin bağlı olduğu tarikatla da yakın iliki içindedir111 <br /> Türbe ve mezarlar sahiplerinin ölümünden sonraki hayatlarının temini için bir takım hayır ileri ve genel hizmetlere tahsis edilen gelirlerle vakıflandırılmılardır. Bu suretle &quot;ayende ve ravende&quot;nin yani gelenin geçenin çemesinden su içip hayır sahibi için dua ettiği türbeler olduğu gibi zaman zaman fakirlere yiyecek ve giyecek dağıtmak, yolcu ve misafirlere yiyecek ve yatacak yer temin etmek için vakıfları olan türbeler de bulunmaktadır.Bu konuda en çok uygulanan ve görülen yöntemlerden birisi, bırakılan vakıf para ile türbeyi bekleyen kiilerin, ölünün istirahat-i ruhu için gece gündüz ibadete memur edilmeleridir. Aynı ekilde uygulanan diğer bir yöntem de zamanın zengin ve nüfuzlu ahsiyetlerinin yine kendi ruhlarının selameti için bazı evliyaların veya eshabdan bazı kiilerin mezarlarını tamir ve ihya ile bu büyük ölülerin yardımını kendi üzerine çekmek istemeleridir. Bu gibi mezarları ziyarete gelenlerin getireceği adaklar ve sadakalarla zengin olmayı veya kolayca yaamayı düünerek bir evliya mezarı ihdas ve ihya edip kendisini türbedar tayin ettirmek isteyen insanlar da olmutur. <br /> 109 BOA.M.D, No: 73, s.302; Suraıya Faroqhi, Der Bektaschi Orden in Anatolien, Vien, 1981, s.96<br /> 110 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.96,97.<br /> 111 H.Doğru, XVI. Yüzyılda Sultanönü Sancağında Ahiler ve Ahi Zaviyeleri, Kültür Bak. Halk Kültürünü Aratırma Dai.<br /> Yay., Ankara, 1991, s.67.</p>
<p> Kaynak ve kuruluş tarzı ile hizmet ettikleri amaçlar ve kullandıkları yöntemler bakımından muhtelif türbe ve tekke tipleri bulunabileceği ve hatta zamanla aynı tekkenin hayatında büyük değiiklikler olabileceğiaikardır. Zaviye tipleri arasında Anadolu&#39;da Seyyid Battal Gazi, Hüseyin Gazi, Melik Gazi ile İstanbul&#39;daki Eyüp Sultan Türbeleri gibi VIII. ve <br /> IX. yüzyılın mücadeleleri sırasında ölmüş olan savaçıların mezarları olduğu farzedilen yerlere de özel bir yer ayırmak gerekir. Bu mezarlar çok defa bir rüya veya keramet olayıyla kef ve tesbit edilmitir. Bundan baka Osmanlı dönemindeki zaviyelerden bir kısmının eski Hırıstiyan azizlerine atfedilen halk ibadetgahlarının yerinde kurulması ve bir süre sonra oralarda gömülü farzedilen azizlerin ismi değitirilerek Türk fütuhatı dönemlerine mensup gösterilmesi ve bazı tekkelerin eski manastırlar olması da mümkündür. Bu suretle bu mezar hakkındaki mahalli eski halk inanılarının İslamilemiş bir ekil altında devam edeceği açıktır. Bazı yerlerde tekkenin veya iki taraflı ibadetgahların mecnunlar, saralılar ve kısır kadınlar üzerinde ifa verici bir ekilde etkili olmak hususunda haiz oldukları farzedilen özelliklerinden Hırıstiyan ve Müslüman halkın mütereken istifade etmekte bulunmaları ile son zamanlarda Bektailerin diğer tarikatların kutsal yerleri ile birtakım airet ziyaretgahlarını benimsemek için kullandıkları yöntemlerin ilikisine ait misaller bu husustaki imkanların türleri hakkında önemli ipuçları vermektedir. <br /> Zaviye oluturmak için vesile edilen mefhum ne olursa olsun o zamanki iktisâdî ve içtimâî yapının ve dinî duyguların tabii ve zorunlu bir sonucu olarak her tarafta zaviyeler kurmak ve hayatı bu zaviyeler etrafında anlamlandırmak ve tekilatlandırmak büyük bir ihtiyaç halinde hissedilmektedir. Dönemin özel artları içinde zaviyelerin tebarüz ettirilmeye değer bir mânâ ve görevi olduğu üphe götürmez bir gerçektir. Bu önemli kudret tezahürlerine dini ve tasavvufi etkilerin kendi organlarını yaratma faaliyetine bilhassa köylerde rastlanılması ise; o dönemde köy yaamının bugün olduğu gibi ehirlerin tabii artık ve ek bir mevcudiyeti yaamaktan ibaret olmaktan çok, kendilerine ait bir dünyayı ve hayatı yaratmakta devam edecek kadar bağımsız ve hayatiyeti geniş bir uzviyet tekil ettiklerini, bütün hayat prensiplerini kendi içlerinde bulduklarını, kuvvetli bir ekilde köklerinin kendi toprakları içinde olduğunu göstermektedir112 <br /> Bütün bunlara rağmen XVI. yüzyılda, Seyitgazi&#39;deki bazı tekkelerde hacıları geçirirken veya karılarken davulların çalındığı, bayrakların sallandığı bir enlik düzenleme adeti <br /> 112Ömer Lütfi Barkan, &#8220;Vakıflar ve Temlikler I-İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervileri ve Zaviyeler&#8221;, VD, C.II, Ankara, 1942, s.294,295. <br /> sürmektedir.Daha sonra bu tür eğlencelerin ancak tekkenin kendi içinde düzenlenebileceği kuralı getirilecektir. <br /> Sosyal yaantıda bu ve benzeri kurumlar, sosyal yaantının temeli olan sağlık, eğitim ve güvenlik dahil birçok hizmetler vermitir. Ancak bu ve benzeri kurumların insan eliyle yönetildiği ve dönemin kültürel, iktisâdî ve sosyal yapısı gözönüne alındığında birçok ferdî de olsa yağma, çapul, hırsızlık gibi olayların da cereyan ettiği bir gerçektir. Bunlardan birisi ile ilgili kayıt ilgi çekicidir; H.14.aban 1214 tarihli bir müracaat, Seyitgazi mütevellisinin bu ie karıtığını göstermektedir. Hacı Bektaş sülalesinden olduğunu iddia eden bir kii buradan geçerken yanındaki 3 at ve 1 beygiri kendisine satması için Seyitgazi mütevellisinin baskı yaptığını, bunu Bektaş isimli bir kiinin kabul etmediğini ve daha sonra Solak Mustafa adıyla tanınan ekiyanın bu kiinin mallarını ve paralarını aldığını ve canlarını da zor kurtardıklarını bildirmektedir.Bu dilekçenin nasıl sonuçlandığını bilemiyoruz. Ancak bu dönemde bu kadar âdî bir vak&#39;anın bile sultanlık katına rahatlıkla duyurulması ilginçdir113 <br /> Seyitgazi&#8217;nin stratejik önemi, burada alınan tedbirleri ve siyasal uygulamaların iddetini de IV. Murad, 1633 yılında İzmit-Eskiehir-Konya-Kayseri-Sivas yoluyla Erzurum&#39;a gelmi, yolda zorbalığa karımış bazı vali ve kadıları da yok etmitir. Sultan Murad, hem asker arasında hem de yönetici sınıf arasında otorite sağlamak için hiçkimsenin hatasını affetmemitir. Örneğin Seyitgazi&#39;de Anadolu valiliği hizmetinde bulunan ve Konya ayanından Karayılan denilen iki kardei de öldürtmütür114 . <br /> Seyitgazi&#39;nin siyasî ve stratejik önemi XVIII. yüzyıla kadar devam etmitir.Örneğin; II.Murad, kendi aleyhine Sırp Despotu yoluyla Macarlarla ittifak yapmış olan Karamanoğlu İbrahim Bey&#39;in âni bir saldırısına uğramı; Osmanlı sınırını geçen İbrahim Bey, Turgutoğlu Hasan Bey kumandasında sevk ettiği kuvvetlerle Bolvadin, Beypazarı, Ankara, Seyitgazi ve Kütahya&#39;ya kadar olan yerleri yağma etmi, birçok tecavüzlerde bulunarak Akehir ile Beyehri&#39;ni de igal etmitir115 . <br /> 113 B.A.C.T.-Adliye, No:2053 114 Osmanlı Ansiklopedisi,Ağaç Yay., C.IV, İst.,1993, s.63,64. 115 Nerî ( Kitâb-ı Cihannümâ (Nerî Tarihi), C.I, Ank.1949, s.636)&#39;de bu olaylar; &quot; Kula ahin veya ahabeddin Paa&#39;nın Jan Hunyad&#39;a mağlubiyetinden sonra Karamanoğlu fırsatı kaçırmayarak külliyetli bir kuvvetle Emirdağı yaylağına çıkan halka taarruzdan balayarak Beypazarı, Seyitgazi, Kütahya, Bolvadin taraflarını yakıp yıktı ve Beyehri&#39;ni igal eyledi&quot; eklinde; Aık Paazâde (Tevarih-i Âl-i Osman, Ali Bey Neri, İst.1932, s.129)&#39;de ise; &quot; Kula ahin Paa&#39;nın mağlup olması üzerine Karamanoğlu iittikim dayısı ehl-i İslam lekerin sımış gayet ferah oldu. Yürüdü Emirdağı&#39;nın yaylaya gelen ilini vurdu. Müslümanların avratına ve oğlanına fesatlar eyledi, sürdü. Beypazarı&#39;na vardı, ânı dahi andan beter eyledi.&quot; eklinde ifade edilmektedir; Ayrıca bkz. İsmail Hakkı Uzunçarılı, Osmanlı Tarihi, C.I, TTK Yay., Ankara, 1972, s.424. <br /> Ayrıca, Sultan Selim&#39;in ah İsmail ile olan mücadeleleri sırasında Kapıkulu Ocakları ve Rumeli kuvvetleri, Gelibolu&#39;dan Anadolu yakasına geçip aldıkları emir gereğince Bursa Yeniehir Ovasında toplanmılar, ordu ise Seyitgazi&#39;ye ulaınca Osmanlılar için güvenli bir yer olan burada üç gün dinlenilmitir. Ayrıca burada Kapıkulu askerlerine biner akçe de sefer bahii verilmitir116. Anadolu ve Rumeli tımar erbabına da binde elli zam yapılmıtır117 . <br /> Babai İsyanından sonra gelen göçmenler Moğolların önünden kaçarken hereylerini kaybetmiler, ancak canlarını kurtarmılardır. Bunlar, balarında bulunan eyh, dervi, baba, dede gibi kimselerin yönetiminde hareket etmiler; isyanın bastırılması sırasında cezalandırılmaktan kurtulan baba ve dedeler kendilerine bağlı Türkmenlerle uclara, hatta dağların arasına konup, bu dönemde Seyitgazi-Eskiehir-Kütahya arasında bulunan Türkmen dağına konup118 yerlemilerdir <br /> XVIII. yüzyıldan itibaren tekke ve zaviyelerin etkinlikleri değitiği gibi, hem dini hem de siyasi mânâda devletin bu kurumlara bakıı da değimitir. Bunda sadece dini kurumların ve barındırdıkları insanların merkezi sisteme karı bakış açılarının değimesinin etkili olmadığı açıktır. Ayrıca sosyal bunalıma götüren önemli âmillerin baında devletin içine dütüğü iktisâdî ve siyasi yapının çökmeye balaması da bu sonu hazırlayan etkenlerden olmutur. <br /> Sultan II.Mahmud, XVIII. yüzyıldan itibaren devletin baına dert olan Yeniçeri ocaklarını kapatmı, Yeniçeri askerlerinin gruplar halinde toplandıkları yerler bata Bektai Tekkeleri olmak üzere kapatılmıtır. Bunların kapatılmaları konusunda bazı tartımalar sürerken, elimizdeki bir belge, kapatılma yerine Bek tai tekkelerinin tahkiki yapılarak, buraların cami veya mescide çevrilmesi ileminin tüm Anadolu ve Rumeli topraklarında da uygulanması gerektiğini belirtmektedir119 <br /> XIX. yüzyılın sonuna kadar halen, köy insanlarının tekke ziyaretlerinde, efsane ve benzer eylerden son derece etkilendikleri ve bunları yaamlarına aktardıkları Anadolu&#39;nun <br /> 116Y.Yücel-A.Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı-Fatih,Yavuz,Kanuni, TTK Yay., Ankara, 1991, s.118,119.<br /> 117 Ayrıntılı bilgi için bkz. Matrakçı Nasuh, Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn, Yay., H.G.Yurdaydın, Ank.1976, 62, 114 ve<br /> 109 A; Halil Sahillioğlu, &quot;IV. Murad&#39;ın Bağdat Seferi Menzilnâmesi&quot;, Belgeler, Ank.1988, XIII/17; Halime Doğru, XVI.<br /> Yüzyılda Eskiehir ve Sultanönü Sancağı, İst.1992, s.42).<br /> 118Osman Turan (Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, Ank.1965, s.214; Turan, Selçuklular Zamanında<br /> Türkiye, İst. 1971, s.507) eserlerinde; Türkmen Dağının çevresine yerleenlerin 300.000 çadır olduğunu kaydetmektedir.<br /> 119 BOA, Hatt-ı Hümayun, No: 17386</p>
<p> birçok bölgesinde görülmektedir. İbadet derslerinin, kutsal hikayelerin ve arkıların sözlü olarak aktarılması, dönemin dinî ve kültürel ortamını simgelemektedir. <br /> Seyyid Battal Gazi Külliyesi&#39;ne yapılan son askerî hareket, 1826 yılında olmutur. Seyitgazi&#39;nin tekke dağı baskınlar sonucu zaptedilmi, hacıların barınakları harap edilmi, dervilerin odaları (halvet) yakılmı, Batı tarafındaki giriş kapısı harabe haline getirilmiş ve avludaki revaklar yıkılmıtır. Buna karılık yüksek kubbeler ve güzel ilenmiş duvarlar bu baskından sağlam kurtulmutur120 <br /> Menzel&#39;e göre de, Seyyid Gazi Tekkesi İstanbuldaki benzerleri gibi 1826 olayları sırasında büyük hasar görmütür121 . Dervilerin hücreleri, Harem, Üçler Kapısı, bahçe revakları, eyhin odasının bazı bölümleri yıkılmı, kütüphane ve kitaplar yakılmıtır.122 Tekkenin tamiratına123 ilikin verilerden, tekkenin II. Mahmud döneminden hemen sonra yeniden ilemeye baladığı anlaılmaktadır. <br /> Menzel 1909&#39;da ilk defa bölgeye gittiğinde, daha sonra Wulzinger ile birlikte 1911&#39;deki ziyaretinde u tesbitlerde bulunmaktadır; Tekke 15-20 dervile124 hala çalımaktadır. Ancak Kırklar Meydanı ve Medrese binası zamanın sultanı II. Abdülhamid tarafından meydana <br /> 120 K. Wulzinger, Drei Bektaschi Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.9,10. 121 Tekke, Sultan Beyazıd II.&#39;nın Süleyman&#39;ın ve Selim&#39;in yönetimleriyle son yüzyıla kadar yıkılmadan ulamıtır. Ancak daha sonda birtakım zararlar görmütür. O zamanlar Konstatinopol&#39;de bulunan 14 Bektai tekkesi zarar görmüş ve reisleri asılmılar ve yakılmılar. İmparatorluğun fermanından sonra bu tekkeler kült ehirleri oldukları süre zarar verilmeyecekti. sadece kontrol altında tutulacaktı. Ancak Seyyid Gazi yine de büyük tahribatlara maruz kalmıtır. Sadece kült odalarının iç kısımları değil, kitaplık ta yakılmıtır. Yalnız kutsal bölümler, eyhin oturduğu mekan, Harem dairesi, üçler kapısı ve avluda bulunan kemeraltılar hariç, ki bunlardan yalnız sütun kalıntıları ve direklerin dayandırıldığı noktaların görülebildiği duvarlar kalmıtır. Ancak duvar yapısının sağlamlığından dolayı tamamen yıkılma gerçeklememitir. Bugan genelde Bektai tekkelerinin çoğu yıkılmıtır. Selyyid Gazi&#39;de de durum daha farklı değildir, burada yalnız ziyaretçi yönünden yoğunluk vardır.(Thedor Menzel, &quot;Das Bektasi-Kloster Sejjid-i Ghâzi&quot;, Mitteliungen des Seminars für Oriantalische Sprachen, 28/2 1925). 122Menzel (,&quot;Das-Bektasi-Kloster Sejjid-i Gazi&quot;, &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.28) eserinde Tekkenin eyhinin kendi bölümünde koruduğu ve sakladığı kitapların bir listesini vermektedir. Von Georg Jacob (&quot;Sejjid Gazi&quot; Zeitschrıft für Assyrıologıe Und Verwandte Gebıete (Herauspegeben Vonn Karl Bezold ın Heıdelberg) Strassburg 1912, s. 240) da eserinde; Buranın, &quot;bize açık olmayan eski bir bektai kütüphanesine sahip olduğunu bulduk.&quot; demektedir. 123Tekkenin kubbeleri kurunla kaplıydı, Evliya da bunları kabaran mavi denize benzetiyordu. Bugün ise sadece bir kısmı bu kaplamayı taımaktadır. Savatan önceki yıllarda yıkılmayı önlemek için tekke (sahipleri) tarafından bir takım kurtarma giriimlerinde bulunmulardır. Örneğin kubbelerin üstünü harç ile kaplamılardır. (Menzel, &quot;Das Bektasi-Kloster Sejjid-i Ghâzi&quot;, &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.205. 124 Wulzinger, Drei Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.10. <br /> getirilen redif askerlerince125 kullanılmaktadır. Kırklar Meydanı&#39;ndaki duvarlarda Menzel&#39;in126 aktardığına göre; &quot;Padiahım Çok Yaa&quot; ibaresi yazılıdır. Bu sloganlar Menzel&#39;in kendisinin de tanık olduğu biçimde redif askerleri tarafından hergün tekrarlanmaktadır. Zaten harabolmuş durumdaki binaların redif askerlerince kullanılması, binaların durumunu daha da kötületirmitir. Kurtuluş Savaı sırasındaki Yunan igali de binaların yıkıntıya dönümesine sebep olmutur. <br /> Tekke, 1925 yılında bir daha açılmamak üzere kapatılmıtır. Cami hala iler durumdadır. <br /> XIX. yüzyılın sonlarında bölgeyi gezen Körte, dervilerin önderliğindeki dinî törenlerin ve yaantının pek deyimediğini ve bu yıllarda da sürdüğünü kanıtlamaktadır. Körte, 1893 yılı kasım ayında Eskiehirdeyken, Karakeçililer Türk airetinin Ertuğrul Gazi&#39;nin mezarını ziyaretlerini; &quot;Önde bir araba içinde ney çalan beyaz elbiseli derviler vardı. Arkadan ikier sıra halinde geliyorlardı. Atlılar son derece güzel giyinmilerdi. Bazılarının baında ipek sarıklar vardı. Kemerleri ve silahları ancak bir antikacı dükkanında bulunabilecek kadar eski ve güzeldir. Atlar, ilemeli eğerler, renkli kurdeleler, boncuklar ve gümülerle donatılmıtı. Üstlerindeki süvariler ellerinde beyaz ipek bayraklar taıyorlardı&quot;127 eklinde anlatmaktadır. <br /> Yine XIX. yüzyılın sonlarında sosyal hayatın seviyesini anlatması bakımından Körte&#39;nin ziyareti esnasında tanık olduğu kolera salgını ve bu salgına karı bölge halkının duyarsızlığı, o güne kadar getirilen koruyucu halk hekimliğinin ve karantinanın bu bölgede pek uygulanmaması dikkat çekicidir. Bunda tabii ki bölgedeki dini inançların ve dini önderlerin de etkisinin büyük olduğu düünülebilir. Körte 1894 yılı Ağustos ayında patlak veren kolera salgınından sözederken Eskiehir&#39;e ve çevresine koleranın, karantinaya rağmen Sivrihisar&#39;dan geldiğini, gündelikle Eskiehir&#39;de çalıan amelelerin, karantinaya rağmen geceleri dağlardan geçerek ehirden çıkıp, böylece hastalığı bütün bölgeye yaydıklarını belirtip, koleranın en çok yeni kurulmuş olan Tatar mahallelerinde ölüme yol açtığını kaydediyor. Körte, halkın ölüm olaylarını karılamaktaki soğukkanlılığını hayretle karıladığını, hiç bir koruyucu tedbir almadığını, yalnız zaptiyenin, pazar yerindeki meyvaları, sebzeleri dereye atmakla yetindiğini, ancak bunun kendi bostanında sebzesini <br /> 125 XIX. yüzyılın balarında külliyeyi gezen Von Georg Jacob (Von Georg Jacob, &quot;Sejjid Gazi&quot; &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s. 242)eserinde;<br /> İstanbul&#39;un doğusunda, 4 vilayette sadece askeri gücü oluturan 3 ay silah altına çağrılan Ihtiyat için oluturulan bir askerî<br /> kılanın olduğunu belirtmektedir.<br /> 126 Menzel,&#8220;Das Bektasi-Kloster Sejjid-i Ghazi&#8220;, &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.117.<br /> 127 A.Körte, Anatolische Skizzen, Berlin, 1896, s.155,156.</p>
<p> yetitiren için bir önlem olmadığının açık olduğunu vurguluyor ve olayın büyüklüğünü anlatmak için de Eskiehir&#39;in etrafının sebze bahçeleri ile çevrili olduğunu kaydediyor128 <br /> Körte kolera salgınında, istasyondaki Alman kolonisinden sadece bir kiinin öldüğünü söylemektedir. Körte, gerek Hıristiyan gerek Müslüman halkın kolerayı savmak için kurbanlar kestiklerini ve kurban kanlarını her bir sokağa serptiklerini söylüyor. Halkın böylece, onbir gün içinde hastalığın önleneceğine inandıklarını, kurban etlerinin ise açıkta yakılan atelerde piirilip, pilavla birlikte dağıtıldığını söylüyor129 <br /> XX. yüzyılın balarındaki en önemli kültürel ve dini yapının simgesi, hiç kukusuz Seyyid Battal Gazi Külliyesi&#8217;dir. Bunun en önemli nedeni çevredeki diğer kültürel ürünlerin birekilde önemlerini yitirmeleri, kapanmaları, ilevlerini kaybetmeleri veya bölgenin önemini yitirmesi gösterilebilir. Ancak Seyyid Battal Gazi Külliyesi ve yöresi önemini XX. yüzyılın ortalarına kadar fiili olarak korumuş daha sonra da dini bir ziyaret merkezi olarak varlığını sürdürmenin yanında bir dinsel arınma ve hayat bulma merkezi olarak varlığını koruyabilmitir.Bu cümleden olarak, Menzel130; Türkmenlerin her zaman kadınlarıyla birlikte geldiklerini, bazen bir grup kadının yalnız geldiğini kaydetmektedir. Bir keresinde balarında erkek bulunan Ankara civarından 15 kiilik bir kadın topluluğunun geldiğini, dualar ve kurban ilemlerinden sonra eyh evinin Harem odasında geceyi geçirip, ertesi gün yeniden yola çıktıklarını, hafta sonları birçok kadının çocuklarıyla tekkeye hastalıklara derman aramak amacıyla geldiklerini, Seyyid Battal&#39;ın türbesinin özellikle çocukların hastalıklarında iyilemeye yaradığının söylendiğini belirtmektedir. Menzel&#39;in izlenimlerine göre; ya tamamen siyah ya da orada moda olduğu üzere erguvani renklli giyimleriyle kadınlar hasta çocuklarını eyhe getiriyorlar. Kadınların getirdiği kurbanlıklar ( tavuk, kaz, koyun ve altın) (Ancak Menzel, hep koyunların kurban edildiğini gördüğünü belirtmektedir.) kesildikten sonra çocuklar eyh tarafından dua edildiği ve üflendikleri türbeye götürülüyor. Bu sessiz sakin tekkenin içinde hasta çocukların bağırımaları yükselmektedir. Eskiehir&#39;e kadar doktor bulmak mümkün olmadığından hastalık açısından burası çok iyiydi. Bir keresinde beyaz <br /> 128 Körte, Anatolische&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.155,156.<br /> 129 Körte, Anatolische&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.155,156.<br /> 130 Menzel,&#8220;Das Bektasi-Kloster&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.206.</p>
<p> giymiş yalı bir kadın siyahlara bürünmüş bir kadının tuttuğu çocuğa kurban edilmiş bir koyunun kanını sürüldüğünü belirtiyor.131 <br /> Menzel&#39;in 1909 ve 1911&#39;deki ziyaretleri esnasındaki izlenimlerine göre; Seyyid Gazi dini bir ziyaret yeri olarak hala önemini yitirmemidir. Yakından ve uzaktan birçok insan buraya gelmektedir. Özellikle göçebeler, Yörükler ve Türkmenler Seyyid Battal&#39;ın mezarına dükündürler, çünkü yazın otlaklardaki sürülerini koruduğuna inanırlar. Bu yüzden sonbaharda ükranlarını belirtmek için koyunlar, halılar ve paralar getirirler. Bu dönemlerde tekke avlusunda koyunlar oradaki hacıların sayısına göre derviler tarafından kan taında kesilir, hacılardan hiç biri bu kesime yardım edemez. Hayvanların kafası derviler tarafından kesilir. Bu arada dervilerden biri ayaklarını tutar, hayvan yüzülür ve hemen aevinde hazırlanır. Kan ve ikembeler köpekler tarafından götürülene kadar avluda kalırlar. Etler hacılar tarafından çok kısa zamanda bitirilir. Yalnız Halvet töreni için getirilen kurbanların kanları, ikembe ve kemikleri köpeklere verilmemektedir. Arta kalan hediye edilmiş koyunlar da birkaç gün içinde tüketilir veya eyh onları hemen satıp paraya çevirmektedir. Ancak Menzel, yörüklerin kurbanlık olarak getirdikleri koyunların birçoğunun hasta olduğunu gördüğünü132 belirtmektedir. <br /> Menzel, Cuma günleri her zaman olduğu gibi kasaba sakinlerinin büyük bir kalabalık oluturduklarını, hacılar ve ziyaretçilerin geldiğini, genelde yeil sarıkları olduğunu, ancak bunu bayramlar dıında pek görmenin mümkün olmadığını kaydediyor133 <br /> C-Örgütlenme <br /> Külliyenin idari yapısı ve nüfusu hakkında elimizde çok detaylı bilgi bulunmamaktadır. Bundaki en önemli neden külliyenin birçok dönemde önemli takibatlar geçirmesi ve yangınların çokluğu bu belgelerin kaybolmasına veya yanmalarına neden olmuş olabilir. Buna rağmen elimizdeki verilere bakarak idari yapılanma ve nüfus hakkında öyle bir sınıflandırma yapmak mümkündür: <br /> 131 Tekke ve zaviyelerde hasta insanları tedavi etmek Selçuklu dönemine kadar uzanan oldukça bildik bir uygulamaydı. Bu<br /> tür uygulamaların (tedavinin) özellikle genel akıl hastalıklarında tercih edildiği görülmektedir.(Menzel, &quot;Das-Bektasi-Kloster<br /> Sejjid-i Gazi&quot;,&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.109).<br /> 132 Menzel,&#8220;Das Bektasi-Kloster&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.208,209.<br /> 133 Menzel,&#8220;Das Bektasi-Kloster&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.208.</p>
<p> Tekkenin eyhine; Pir, Reis-Baba, Dervi-i Abdal, Mucid-i Mürid denilmekte, inanç yandalarına; müntesib ve muhibb denilmektedir134.Tekke, eyhin bütün yetki ve sorumluluğunu üzerinde taıyan altı kii tarafından yönetilmektedir135 . <br /> XVI. yüzyılda ise külliye personeli; İhtiyar, Nazır, Halife, Merbani, Kethüda, Türbedar, Kilari, Cabi, Katib, Sertabba&#8217;, Serhabbaz, Biruni, Saka, Anbari, Dallaban, Bahçeci, Asiyabi, Sermehteran, Kevseri, Kassab&#8217;dan olumaktadır. <br /> Daha ayrıntılı bir bilgi olarak bu yüzyılda, Hacı dede (ihtiyar), Hızır Dede (Nazır), Mehmed Dede (Halife), Mustafa Dede (Merbani), Bayram Dede (Kethüda), Hasan Dede (Türbedar), Pervas (Kilari), Kılıç Dede (Cabi), Mehmed Dede (Katib), eyhullah (Sertabba&#39;), Hüseyin (Serhabbaz), Mustafa (Birunî), Pervane (Saka), Derviş Ali (Anbari), Ali Kethüda (Dallaban), Kulgeldi (Bahçeci), Kaygusuz Sinan (Asiyabi), Hasan (Sermehteran), İdris (Kevserî), Polad (Kassab)136 olarak görünmektedir. <br /> Yine bu tarihte kayıtlarda, Seyitgazi Camii hademelerinden üç kii görünmekte olup, bunlardan biri hatib, biri cüzhan ve diğeri de Muhassıldır137 . <br /> Eskiehir&#39;de gerek Ahi zaviyelerinde gerek tarikat zaviyelerinde eyh ve yönetici ailelerin hakimiyetine rastlanmamaktadır. Bu zaviyelerde Seyitgazi Tekkesi hariç kalabalık bir hizmetli kadrosu da bulunmamaktadır. Daha sonraki (XVII. Yüzyılda) düzenlenmiş bir vakıf defterinde Çoban Mustafa Paa Camii&#39;nin görevli ve murtezika listesi verilirken eyh ahabeddin Sühreverdi Zaviyesi&#39;nde görev yapan beş &quot;Hüddam-ı Zaviye&quot;nin adı da kaydedilmitir138 . <br /> Bunun dıında kalan zaviyeler vakfa mutasarrıf olan aileler tarafından temizlenip bakılmakta idi. Ayrıca dinsel bir iş kabul edildiği için bu tür yerlerin bakımı mahallede oturan genç kız ve kadınlar tarafından da yapıldığından139 külliyenin XVII. yüzyılda kalabalık bir hademe ve görevli kadrosuna sahip olmadığı anlaılabilir. <br /> XV. yüzyıl sonu ile XVI. yüzyıl balarında, hizmetliler; Cemaat-i Hüddam-ı Zaviye ya da zaviyenin hizmetli topluluğunu oluturuyordu. Bunların arasında ilki; meslektaı olan <br /> 134 Menzel, &quot;Das Bektasi-Kloster&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.203.<br /> 135 Wulzinger, Dreı Bektaschı&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;,, s.53.<br /> 136 BOA., M.M.D, N0: 27, s.52/1,2.<br /> 137 BOA.,.M.M.D, N0: 27, s.53/1.<br /> 138 BOA., M.M.D., No:24, s. 161-168.<br /> 139 Doğru, XVI. Yüzyılda Sultanönü&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.., s.65-67.</p>
<p> Mehmed Dede gibi &quot;İhtiyar&quot; ünvanını taıyan Hacı Dede&#39;dir. Faaliyetleri hakkında hiçbir ey bilinmemekle birlikte, Bayram Dede Kethüda ünvanını taırken, Safi Dede &quot;Nazır&quot; olarak kurumun bu bölümünü yönetiyordu. Bir Kethüday-ı Derûn adında yardımcıları bulunduğu için bu adamların oldukça önemli oldukları söylenebilir. Hasan Dede, öyle görünüyor ki evliyanın mezarından sorumluydu ve Mustafa Dede kurbanlık koyunlarla ilgileniyordu (Kurbânî). Derviş Ali&#39;nin görevi zahire ve anbarlara bakmak iken (Anbârî), Reva Dede ve Hacı, böylesine büyük bir kurumun gerektirdiği ekilde yiyecek ve diğer gereksinim depolarını yönetmekteydiler140 1839 tarihinde Seyyid Battal Gazi Camiinin hademelerinin görevlendirmeleri berat ile belirlenmiş olup bu görevlendirme 19 Cemaziyelevvel 1255 tarihini göstermektedir. Aynı zamanda bunların her biri mal sandığından mal almaktadırlar. Mal sandığından mal alan hademelerin miktarı 333 kiiyi göstermektedir.Bu da sadece cami kadrosunda bulunan hademelerin ne derece büyük bir yekün tuttuklarını göstermesi bakımından da ilginçtir 141 <br /> Su stokları muhtemelen Pervane-i Saka&#39;nın nezareti altındaydı. Mutfakta baş açı ve ekmekçi, hizmetçi ve açı yamaklarına hakimdi; vadesi gelmiş ödentilerin toplayıcısı (Cabi) ve bir yazıcı hesaplarla uğraırken, bir bahçeci (Bahçeî), değirmenlerden sorumlu iki adam ve bir kasap vardı. Daha çok dünyevî olan bu görevlerden baka ulemanın kulağı için çok tiksindirici ve rahatsız edici gelen melodilerden sorumlu müzik üstadı (Ser-Mehteran) vardı. Defterde kayıtlı diğerlerinin büyük bir çoğunluğu; Dede, Derviş ya da Abdal ünvanlarını taımaktadır142 . Listenin sonunda ikiyüz tane &quot;Hüddam ve Müteferrika Dervi&quot; in tekkeye kaydolunduğuna dair bulduğumuz not sadece en önemli olanların isimlerinin listede yer aldığını görüyoruz. <br /> Eğer, eyh ve İhtiyar ünvanları tek bir kiiyi tanımlamıyor ve aynı fonksiyonu anlatmıyorsa, bu listede eyhle ilgili bir bölüme rastlanmamaktadır. eyh ve Derviler arasındaki ilikileri sayısız döküman düzenlemekteydi; bilinen diğer tüm tekkelerin aksine eyhlik babadan oğula geçmiyordu ve H.937/M.Nisan-Mayıs 1530 tarihli bir ferman (irade) eyhlik kurumunun lağvedildiğini143 ve dervilerin kendi eyhlerini seçme hakkına sahip <br /> 140 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.94.</p>
<p> 141 BOA, E.D., No:4, Sıra No: 16663, s.2,3.<br /> 142 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.95.<br /> 143 BOA., Maliyeden Müdevver Defter, No: 27, s.58,59. Buradaki &quot;Cihet&quot; tabiri muhtemelen &quot;Ücret-Maa&quot; karılığı olarak<br /> kullanılmış olsa gerek. Bkz. J.U. Redhause, A Turkish and English Lexikon, İstanbul, 1921.</p>
<p> olduklarını kesin olarak ifade etmektedir. H.938/M.1531-32 tarihli bir vakıf kaydında bu ayrıcalık tarihsiz ikinci bir fermanla tamamlanmıtır. <br /> Ancak Vilayet Kadılarının kararıyla144 dıarıdan yetersiz, gerekli niteliklere sahip olmayan kiiler eyh olarak atanmıtır145 . Sonuçta, kurumun binaları bakımsız kalmış ve baka iç sorunlar ortaya çıkmıtır. Böyle bir olayın yeniden olumasını önlemek için Derviler eyhlerinden birini yeniden seçmeye karar vermilerdir.Toprak Kadılarının kararı yeterli görülmemi, daha doğrusu Kütahya Kadısı, olaya müdahale etmesi için çağrılmıtır. Kurumun XV-XVII. yüzyıl boyunca ve öncesinde içinden geçtiği tecrübe ve sıkıntılar sırasında eyh, taarruz altındaki Derviş cemaatinin seçilmiş bir temsilcisi olarak hayatî önemdeki bir pozisyonu igal etmiş olmalı. Maalesef dökümanlar, eyhin üstlenmeye gayret ettiği bu durum hakkında hemen hemen hiç birey söylememektedir. <br /> Yerleik Dervilerin ikinci bir listesi H.963/M.1555-56&#39;da tekkenin 22 saygın sakininin 23 hırsızlıkla suçlanması146 nedeniyle kayda geçmitir147 <br /> Buradaki liste eyh ve Nazır ünvanıyla balamakta, bunların adlarının yanında Dede ünvanını taıyan 16 adamın adları izlemektedir. Çalıanlar arasında, baş açı, fırıncı, baş su taıyıcı, kilerci ve türbedara yeniden rastlıyoruz, fakat diğerleri zikredilmemektedir. Köprülü, Ahmed Refik tarafından yayınlanan dökümanlara ilaveten, Atayi ve Aık Çelebi&#39;nin biyografik sözlüklerini de kendisine temel alarak Seyyid Gazi Abdallarına karı resmi hareketin 963-965/ 1555-1558 yıllarında olduğu tahmininde bulunmaktadır; bunların bazılarının 966/1559&#39;da hâlâ hapishanede oldukları aikardır. Ünlü Dervilerin çok daraltılmış listesinin diğerleri sürülürken kalmalarına izin verilen küçük bir alt grubu temsil edip etmediğini, ya da hırsızlık suçlamasının bazı açılardan kovulma süreciyle dahi ilintili olup olmadığını bilemiyoruz. Muhtemelen, liste buraya yeni yerletirilmiş Nakibendilerden ve tekkenin onların tarafına geçerek mezhep değitiren eski sakinlerinden olumuş olmalıdır; fakat bilgi yetersizliği bu konuda daha kesin sonuçlara ulamaya izin vermemektedir. <br /> Külliyedeki örgütlenmenin içinde hiç üphesiz törenleri düzenleyen ve bu törenlerde müzik yapan dervileri de zikretmek gerekir.Heteredoks &quot;Iık&quot; törenleri hakkında bazı ilginç bilgiler mevcuttur. Köprülü&#39;nün belirttiği üzere, bunlar, kendi müzik enstrümanlarını Seyyid <br /> 144 T.K.G.M.A, No: 541, s.40a.<br /> 145 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.95.<br /> 146M.F.Köprülü&#39;nün yorumu için bkz.Türk Halk Edebiyatı, 1935, s.32,33.<br /> 147 BOA, M.D., No: 2-2, s.105.</p>
<p> Gazi Türbesi yakınında çalmakta ve külliyede törenden sonra kendilerine verilen bir odada muhafaza etmektedirler. Rutin olarak yapılan zikirlerde yine müziğin kullanıldığını biliyoruz. Ancak gizli icra edildiğinden olsa gerek kayıtlarda müzik yapanlarla ilgili pek kayıt yoktur. Bunlar yılda bir kez sonbaharda &quot;Seyyid Gazi Mahiyesi&quot; olarak bilinen bir halk kutlamasını icra ederlerdi148 . Ahmed Refik tarafından yayınlanmamış ek mahiyetdeki bir fermandan, kutlamaya bir çeit panayırın elik ettiğini öğreniyoruz Fakat, öyle görünüyor ki, bu toplantı resmî olarak tanınmıyordu, çünkü vergi kayıtlarında buna yönelik herhangi bir kayda rastlamıyoruz. Daha da ilginç olan; kutlamaya, XVI. yüzyılın son çeğreğinde devirme sistemi ile hâlâ büyük sayıda toplanan ve bu nedenle oldukça yakın zamanlarda İslamlama sürecine girmiş olan çok sayıda Yeniçeri ve Acemioğlanları&#39;nın katılması olgusudur149 Dökümanlar bize kurumun bu dönemde Bektailerin elinde olup olmadığına dair bilgi vermemektedir; eğer öyle idiyse, o zaman tarikatle resmî olarak sıkı ilikisi bulunan Yeniçerilerin ve Acemioğlanlarının bu kutlamalara ilgisi daha kolay anlaılabilir. Askerin duyduğu bu ilgi merkezi otoritenin Seyyid Gazi&#39;den &quot;Iıklar&quot; ı atmayı neden zor bulduğunu açıklayabilir150 <br /> Otoriteden gönderilen Ferman, Mahiye&#39;nin ortadan kaldırılmasını emretmesine rağmen Mahiye 1008/1599-1600&#39;de hâlâ sürmektedir ve sonraki dönemlerde de gizli de olsa aynen sürmüş olmalıdır. <br /> Bunun yanında örgütlenmeye konu olacak insan ögesinin konumunu zaviye personelinin arasında doğan kiisel hırslar, kiisel anlamazlıklar gibi olgular sayesinde de öğrenebiliyoruz.Örneğin,bu kayıtlardan bir tanesi, medrese ve zaviye personeli arasındaki anlamazlığın, büyük ölçüde vakıf kaynaklarının kullanımı ve binaların bakım sorumluluğunun paylaılmasıyla ilgilidir. Herhalde bu nedenle kurum, normal olarak merkezî yönetim tarafından kurulan vakıflardan sorumlu olan Darüssaade Ağasının nezareti altına verilmiş ve yıllık hesapların tutulmasına özel önem atfedilmitir. Diğer yandan, arta kalanlar da nisbeten özensiz bir ekilde biraraya getirilmiş olup, hatırı sayılır miktarda aritmetik hatalara rastlanmaktadır.151 Halbuki eklen oldukça standarttırlar ve özellikle Sultan <br /> 148 TSA, No: 493, s.3a., B.A, Mühimme Defteri, No: 73, s.302 <br /> 149 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.96.</p>
<p> 150 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.96,97.<br /> 151S.Faroqhi (&quot;Seyyid Gazi Rivisited: The Foundation as Seen Through Sixteenth and Seventeenth-Century Documents&quot;,<br /> Turcıca, S.XIII, 1981, s.96)&#39;nin de belirttiği gibi özellikle Topkapı Sarayı Arivi, No: 1629/5&#39;de önemli aritmetik hatalar</p>
<p> II.Bayezid&#39;in Edirne&#39;deki (1026/1617) 26 imaretine ilikin mâlî kayıtlara ilikin dökümanlara fazlasıyla benzemektedir. Bazen bir kayıt tüm yıldan daha azını ihtiva edebilmitir. Bu tarz prosedüre yol açan nedenler hakkında bir bilgi yoktur. Bu büyük bir ihtimalle Kurumun devam eden zorluklarını yansıtmaktadır152 <br /> Jacob153 da Evliya Çelebi&#39;yi mehaz alarak buradaki dervilerin süslü kaıklar, değnekler, palahengler (Boyuna takılıp, elde de taınan ağaçtan müzik aleti) yaptıklarını belirtmektedir. Ayrıca Dervilerin herbiri mabedden tamamıyle bir ile vazifelindirilmitir. Meydan görevinden yola çıkarak derece derece Türbedarlığa kadar yükselebiliyorlar. Türbedar hizmetinden daha sonra ululanmış mabedin eyhinin makamına doğru yükselmektedir demektedir. <br /> Menzel, XX. Yüzyılın balarında Seyitgazi&#39;yi ziyaret ettiği 2 seferde de tekkede çok az sayıda derviş gördüğünü kaydediyor.Bunların da daha çok orada eyh ya da onun temsilcisi konumundaki kiiler olduğunu söylüyor. O&#39;na göre bu temsilci aynı zamanda türbedar ve geceleri mezarlıklardaki mumları yakan Kayyum görevindedir. Bunun dıında birkaç dinadamı vardır. Bunlar küçük yardımlarda bulunmakta ve kurbanlık hayvanları kesmektedir. Yine burada 15-20 kadar Baba bulunmaktadır. Ancak bunlar da eyhin kendisi gibi tekkenin dıında yaamaktadırlar. Yazın ise tekkede yalnızca yalı Babalar kalır. Yazın derviler gezilere çıkarlar. Bazıları Gül Baba&#39;nın mezarının bulunduğu Budapete&#39;ye kadar gitmektedirler. Kıın ise her yer karla kaplı iken ana tekkelerde toplanırlar154 . XX. yüzyıl balarında tekke, eyhin bütün mevki ve asaletini üzerinde taıyan altı kii tarafından yönetilmekte idi. <br /> ükrü&#8217;nün, Seyyid Battal Gazi dergahında kuruluundan imdiye kadar hadımü&#39;lfukara olan kiilerin isimlerini sıraladığını biliyoruz155 . <br /> bulunmaktadır. Aslında bu genelde görülen bir husustur.Temettuat Defterlerinde de bu tür hatalara büyük miktarda rastlanmaktadır. <br /> 152 Faroqhi, Der Bektaschi&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;, s.97,98.</p>
<p> 153 G.Jacob, &quot;Sejjid Gazi&quot; Zeitschrıft für Assyrıologıe Und Verwandte Gebıete (Herauspegeben Vonn Karl Bezold ın Heıdelberg), Strassburg, 1912, s.245,246. 154 Menzel, &quot;Das Bektasi-Kloster&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;., s.208. 155 İbrahim Edhem halifesi El-eyh El-Seyyid Süheyl, El-eyh El-Seyyid Mehmed İbnü&#39;s-Seyyid Süheyl, El-eyh El-Seyyid Sadık, El-eyh El-Seyyid Mehmed, El-eyh El-Seyyid eydullah, El-eyh El-Seyyid Sadık, El-eyh El-Seyyid Mehmed, Eleyh El-Seyyid eydullah, El-eyh El-Seyyid Abdullah, El-eyh El-Seyyid Mehmed, El-eyh El-Seyyid Hacı, El-eyh El-Seyyid Abdullah, El-eyh El-Seyyid Veli, El-eyh El-Seyyid Hacı, El-eyh El-Seyyid Humud, El-eyh El-Seyyid Veli, Eleyh El-Seyyid Ali, El-eyh El-Seyyid Humud, El-eyh El-Seyyid Maksud, El-eyh El-Seyyid Ali, El-eyh El-Seyyid Humud, El-eyh El-Seyyid Maksud, El-eyh El-Seyyid Cafer, El-eyh El-Seyyid Mahmud, El-eyh El-Seyyid Yahi, Eleyh El-Seyyid Cafer, El-eyh El-Seyyid Bayram, El-eyh El-Seyyid Yahi, El-eyh El-Seyyid Genci Baba, El-eyh El-Seyyid Bayram, El-eyh El-Seyyid Koca Hüseyin, El-eyh El-Seyyid Gencî, El-eyh El-Seyyid Hüseyin, El-eyh El-Seyyid Koca Hasan, El-eyh El-Seyyid İsmail Hakkı, El-eyh El-Seyyid Hüseyin, El-eyh El-Seyyid Velî, El-eyh El-Seyyid İsmail Hakkı, El-eyh El-Seyyid Mehmed, El-eyh El-Seyyid Velî, El-eyh El-Seyyid Musa, El-eyh El-Seyyid Mehmed, El-eyh El-Seyyid Ali, El-eyh El-Seyyid Musa, El-eyh El-Seyyid Mustafa, El-eyh El-Seyyid Ali, El-eyh El-Seyyid Cafer, El-eyh El-Seyyid Mustafa, El-eyh El-Seyyid Bayram, El-eyh El-Seyyid Cafer, El-eyh El-Seyyid Ali, El-eyh El-Seyyid Bayram, El-eyh El-Seyyid İbrahim, El-eyh El-Seyyid Ali, El-eyh El-Seyyid Mustafa, El-eyh El-Seyyid İbrahim, El-eyh El-Seyyid Pîr Ali, El-eyh El-Seyyid Mustafa, El-eyh El-Seyyid Pîr Mehmed, El-eyh El-Seyyid Pîr Ali, El-eyh El-Seyyid Ali İlhâmi, El-eyh El-Seyyid Pîr Mehmed, El-eyh El-Seyyid Cemalüddin, El-eyh El-Seyyid Ali İlhami, El-eyh El-Seyyid İsmail Hakkı, El-eyh El-Seyyid Mustafa ükrü b. Ali İlhami.(ükrü Baba, Divan-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.1-28).  </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/seyyt-gazy/">SEYİT GAZİ</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/seyyt-gazy/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SEYYİD BATTAL GAZİ</title>
		<link>https://www.kizildelisultan.com/seyyyd-battal-gazy/</link>
					<comments>https://www.kizildelisultan.com/seyyyd-battal-gazy/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 18:33:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[366'LAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.kizildelisultan.com/wp/seyyyd-battal-gazy/</guid>

					<description><![CDATA[<p>ANADOLU İNANÇ ve KÜLTÜR TARİHİNDE SEYYİD BATTAL GAZİ KÜLT KİMLİĞİ Yağmur SAY Emeviler döneminde Anadolu&#39;da Bizans&#39;a karı yapılan savalarda ün kazanmı, Müslümanlar ve özellikle Alevi-Bektai Türkler arasında büyük bir gazi-velî kimliğiyle yüceltilip, destan kahramanı yapılmış &#34;Müslüman Emîr&#34;1, &#8220;Gazi-Evliya&#8221; olarak adlandırılabilecek Battal Gazi&#39;nin tarihsel kimliğiyle, söylencelere dayanan edebî ve efsanevî kimliği bilimsel çalımalarda dahi birbirine karımıtır. ...</p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/seyyyd-battal-gazy/">SEYYİD BATTAL GAZİ</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> ANADOLU İNANÇ ve KÜLTÜR TARİHİNDE SEYYİD BATTAL GAZİ KÜLT KİMLİĞİ<br /> Yağmur SAY</p>
<p> Emeviler döneminde Anadolu&#39;da Bizans&#39;a karı yapılan savalarda ün kazanmı, <br /> Müslümanlar ve özellikle Alevi-Bektai Türkler arasında büyük bir gazi-velî kimliğiyle <br /> yüceltilip, destan kahramanı yapılmış &quot;Müslüman Emîr&quot;1, &#8220;Gazi-Evliya&#8221; olarak <br /> adlandırılabilecek Battal Gazi&#39;nin tarihsel kimliğiyle, söylencelere dayanan edebî ve efsanevî <br /> kimliği bilimsel çalımalarda dahi birbirine karımıtır. Anadolu&#39;da gerçek tarihî kiiliğine <br /> oranla efsanevî kimliği daha geniş bir etkiye sahip olan Battal Gazi, Endülüs&#39;den Orta Asya&#39;ya <br /> kadar bütün İslam uluslarının ortak malı haline gelmitir. Tarihî kaynaklarla efsanevi <br /> kaynakların iç içe girmesinden dolayı oluan karmaaya rağmen, Battal Gazi&#39;nin gerçek <br /> kimliğiyle efsanevî kimliğini birbirinden ayrı olarak ele almak gerekir. <br /> Seyyid Battal Gazi&#39;nin künyesinde kullanılan &quot;Seyyid&quot; kelimesi O&#39;nun İslam <br /> Peygamberinin soyundan geldiği iddiasını ifade etmesine rağmen, zamanla Müslüman <br /> olmayan savaş kahramanlarına da bu lakabın verildiği gözlenmektedir. Bunun en çarpıcı <br /> örneği; &quot;Seyyid&quot; lakabının &quot;Sid&quot;, &quot;Sidi&quot; biçiminde İspanyol kültüründe ve dilinde <br /> kullanılmasıdır. Ancak bu konuda Hammer2; İspanyolcadaki &quot;Sidi&quot; lakabının ve İspanyol <br /> menkıbelerindeki kahramanın kahramanlıklarını, ondan 300 sene önce yaamış olan Seyyid-i <br /> Arabî&#39;nin öhretinden kaynaklandı ğının zannedilmesinin hata olduğunu ifade eder. Ayrıca, <br /> Arabların, Seyyid Battal&#39;dan büyük kahraman tanımadıklarını, bunun sonucu olarak <br /> İspanyadaki savalarından ötürü &quot;Seyyid&quot; (Sid) lakabının, İspanyol övalyesinin ismine ilave <br /> edilmiş olduğunu da eklemektedir. Bu görüü reddeden, Seyyid Battal Gazi Külliyesi son <br /> postniini ükrü Baba3 ise; Hammer&#39;in, &quot;Seyyid&quot; adını &quot;Seydi&quot; yani &quot;Efendi&quot; anlamına <br /> &quot;Evlad&quot; adı ile karıtırdığını, Seyyid Battal Gazi&#39;nin Seyyidliğinin &quot;Siyadet-i Evlad-ı <br /> Nebevî&quot;den olması nedeniyle, bu lakabın onun kahramanlığından dolayı gelmediğini <br /> savunmaktadır. <br /> Türkler Anadolu&#8217;ya geldikleri zaman onun kahramanlık menkıbeleriyle karılamılar <br /> ve kendisine büyük hayranlık duymular, bu sebeple onun menkıbelerini yeni bir yorumla ele <br /> almılardır. Bu suretle Anadoluyu fethetmiş bir Türk kahramanına dönüen Battal Gazi&#39;ye <br /> 1 A.Y.Ocak, &#8220;Battal Gazi&#8221;, TDİA, C.V, İstanbul, 1992, s.204. 2 H.Purgstall, Osmanlı Devleti Tarihi, C.I, İstanbul, 1983, s.238. ükrü Baba, Divan-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.2. <br /> muhtemelen XIII.yüzyıl ya da XIV.yüzyılda bir de &quot;Seyyidlik&quot; payesi uygun görülerek <br /> Peygamber soyuna bağlanmıtır. Böylece daha XIII.yüzyılda gerek halk gerekse Bizans <br /> sınırındaki gaziler arasında bir &quot;Gazi-Evliya&quot; olarak takdis edilmeye balanan Seyyid Battal <br /> Gazi&#8217;nin aynı dönemde bata Kalenderiler olmak üzere Alevi-Bektailer arasında da yaygın <br /> bir külte konu tekil ettiği görülmektedir. Ancak bu önemli olayın nasıl ve hangi bağlantılarla <br /> meydana geldiği; Anadolu Kalenderileri&#8217;nin, daha sonra da Alevi-Bektailerin ne gibi <br /> sebebler yüzünden onu Pir-i Abdalan kabul ettikleri bilinmemektedir4. <br /> Rivayetler ve menkıbeler dıında Battal Gazi hakkında elimizde çok az bilgi <br /> bulunmaktadır. Hemen hemen bütün kaynaklarda temel alınan tema, Battal Gazi&#39;nin savaları <br /> ve kahramanlıklarıdır. Nitekim tüm kaynaklarda &quot;Battal&quot; kelimesinin asıl adı değil <br /> kahramanlığını gösteren lakabı olduğu belirtilmektedir5. <br /> Asıl adının &quot;Abd Allah&quot; veya &quot;Abdullah&quot; olduğunda kaynaklardan birçoğu hem <br /> fikirdir6. Bununla birlikte &quot;Battal&quot; lakabının da bütün kaynaklarda &quot;Abd Allah&quot; veya <br /> &quot;Abdullah&quot; ile birlikte yeraldığı görülmektedir. Nitekim Taberî7, Hayreddin El-Zirkilî8, <br /> Yakubî9, Vasiliev10&#39; de &quot;Abdullah El-Battal&quot; olarak zikredilmektedir. Ayrıca Battal&#39;ın <br /> künyesini &quot;Ebu Yahya&quot; eklinde belirten kaynaklar da mevcuttur. Bunlardan Abdullah b. <br /> Mehmed-Abdurrahman b. Elgaz&#39;ın Tarih-i Dımak adlı eserinde; Battal Gazi, &quot;Battal adıyla <br /> bilinen Ebu Yahya&quot; eklinde zikredilir11 . Yine, Ez-Zehebî&#39;nin eseri Siyeru A&#39;lâmü&#39;n-<br /> Nübelâ&#39;da künyesi &quot;Ebu Yahya&quot; olarak belirtilmitir12 . Ahmet Rıfat&#39;ın Lugat-ı Tarihiye ve <br /> Coğrafiye adlı eserinde de bu künye kullanılmıtır13 . Battal Gazi&#39;nin künyesi olarak, Ebu <br /> Yahya&#39;dan baka, Abu Husayn14 ve Abu Muhammed&#39;in de zikredildiği görülmektedir15. Buna <br /> ek olarak Muhiddin Aslanbay &quot;Seyyid Battal Gazi&#39;nin Hayatı ve Bazı Menkıbeleri&quot; adlı <br /> eserinde Battal Gazi&#39;nin künyesi olarak; Ebu Yahya, Ebu Hüseyin ve Ebu Muhammed&#39;i <br /> kullanmıtır16 . Aynı eserde Aslanbay17 , İ.A.Gövsa&#39;yı mehaz göstererek &quot;Ebu Muhammed&quot; <br /> künyesinden baka &quot;Ebu Muhammed Cafer&quot;, &quot;Cafer&quot; ve &quot;Cafer Gazi&quot; adlarını da <br /> 4 <br /> A.Y.Ocak, &#8220;Battal Gazi&#8221;, TDİA, C.V, İstanbul, 1992, s.188. <br /> 5 <br /> A.Y.Ocak, &#8220;Battal Gazi&#8221;, TDİA, C.V, İstanbul, 1992, s.204.; F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I, Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98 6 P.N.Boratav, &#8220;Battal&#8221;, İA, MEB Yay., C.II, İstanbul, 1993, s.341; Abdullah b. Mehmed-Abdurrahman b. Elgaz, Muhtasar Tarih-i Dımak-İbn Asakir, C.XIV, Beyrut, 1988, s.137; İ.A.Sarar, &#8220;Edebiyatımızda Seyyid Battal Gazi&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.98; H.Tolasa, &#8220;Battal Gazi Destanı Geleneğinin Türk Halkı Arasında Doğuu, Gelimesi Üzerine Düünceler ve Bu Gelenekle İlgili Bibliyografik Bir Döküm&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.103; S.Arısoy, &#8220;Seyyid Battal Gazi ve Atı&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.23 vd. 7 Taberi, Tarih-i Taberi, C.I, Beyrut, 1987, s.62. 8 Hayrüddinü&#39;z-Zirkilî, Kamus-u Teracim, C.IV, Beyrut, 1992, s.74. 9 Yakubi, Tarih-i Yakubi, C.II, Beyrut, 1995, s.328,329. 10 A.A.Vasiliev, History of the Byzantine Empire, Madıson Wısconsın, 1952, s.238. 11 Abdullah b. Mehmed-Abdurrahman b. Elgaz, Muhtasar Tarih-i Dımak-İbn Asakir, C.XIV, Beyrut, 1988, s.137. 12 Zehebi, Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübela, C.V, Beyrut, 1987, s.268,269. <br /> 13 <br /> A.Rıfad, Lugat-ı Tarihiyye ve Coğrafiyye, C.II, İstanbul, 1299-1300, s.116. 14 İ.A.Sarar, &quot;Edebiyatımızda Seyyit Battal Gazi&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.98. makalesinde; künyesinin eski kaynaklara göre (kaynak adı vermemektedir) Abu Hüseyin olduğunu belirtmektedir. 15 P.N.Boratav, &#8220;Battal&#8221;, İA, M.E.B. Yay., M.E. Basımevi., C.II, İstanbul, 1993, s.341. 16 M.Aslanbay, Seyyid Battal Gazi Hayatı ve Bazı Menkıbeleri, Eskiehir, 1953, s.41. <br /> 17 <br /> M.Aslanbay, Seyyit Battal Gazi Hayatı ve Bazı Menkıbeleri, 1953, Eskiehir, s.41-45 <br /> vermektedir18. Bu adların yanında 1909 yılında Seyitgazi&#39;ye gelmiş olan gezgin Georg Jacob, <br /> eserinde19 Battal Gazinin adını &quot;Cafer b.Hüseyn Seyyid Gazi&quot; olarak zikretmektedir20 . <br /> Bunların dıında İbnü&#39;l-Esîr21 , Hüseyin Hüsameddin22 , Muhiddin Aslanbay23 Battal <br /> Gazi için Abdullah adının yanında kullanılan &quot;Battal&quot; lakabı dıında soy ve memleket sıfatı <br /> belirten &quot;Ebu&#39;l-Hüseyin Abdullah El-Antakî&quot; ismini kullanmılardır. Hüseyin Hüsameddin&#39;in <br /> kullandığı bu isme Hasluck24 ve ükrü Baba25&#39; nın Battal lakabını da ekledikleri görülür. <br /> Ancak Hasluck&#39;da bu lakap &quot;Abdullah Abu&#39;l-Hüseyn el-Antakî el-Battal&quot; eklinde sonda, <br /> ükrü Baba&#39;da ise &quot;Ebu&#39;l-Hüseyin Abdullah El-Battal El-Antakî&quot; eklinde memleket sıfatının <br /> önünde kullanılmıtır. <br /> Ayrıca Fuat Köprülü26 eserinde Battal Gazi için &quot;Ebu Muhammed Ca&#39;fer b. Sultan <br /> Hüseyin b. Rebi&#39; b. Abbâs El-Haimi&quot; kullanılmıtır. Burada kullanılan Ebu Muhammed <br /> Ca&#39;fer ve Hüseyin isimleri yukarıdaki kaynaklarda belirtilmesine rağmen Rebi&#39; ve Abbâs El-<br /> Haimi isimleri sıkça kullanılmamaktadır. Bu kullanım tarzı Battal Gazi&#39;nin F.Köprülü&#39; nün <br /> de belirttiği gibi menkıbelerde Battal Gazi&#39;nin soyunun Peygamber soyuna bağlanmasından <br /> kaynaklanmaktadır. <br /> İslam tarihçilerinin yanında Wulzinger, Theopanes27 &#39;in de eserinde Seyyid Battal Gazi <br /> ismini kullandığını belirtmektedir28 . <br /> Kaynaklarda, Battal Gazi&#39;nin babası için Hüseyin, Ömer veya Amr, Abdülmelik ve <br /> Muhammed gibi farklı isimler kaydedilmektedir29 . Taberî30 de Omar veya Amr isimleri <br /> kullanılmıtır. Ez-Zehebi31&#39;de ise baba adı Muhammed eklinde belirtilmektedir. Zirkilî32&#39; de <br /> 18 <br /> N.Araz, Anadolu Evliyaları, İstanbul, 1984, s.52; S.Arısoy, &#8220;Seyyit Battal Gazi ve Atı&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.23. <br /> 19 <br /> G.Jacob, &#8220;Sejjid Gazi&#8221;, Zeitschrıft für Assyrıologıe und Verwvandte Gebıete (Herauspegeben Vonn Karl Bezold ın Heıdelberg), Strassburg, 1912, s.245. 20 H.Tolasa (H.Tolasa, &quot;Battal Gazi Destanı Geleneğinin Türk Halkı Arasında Doğuu, Gelimesi Üzerine Düünceler ve Bu Gelenekle İlgili Bibliyografik Bir Döküm&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.103) makalesinde; destan ve menkıbelerdeki isminin Cafer b. Hüseyin olduğunu belirtiyor. <br /> 21 <br /> İbnü&#39;l-Esîr, El-Kamil fi&#8217;t-Tarih, C.V, Leyden, 1870, s.133, 186. 22 H.Hüsameddin, Amasya Tarihi, C. II, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1329-1332, s. 210, 211. 23 M.Aslanbay. Seyyid Battal Gazi&#8217;nin Hayatı ve Bazı Menkıbeleri, Eskiehir, 1953, s. 47. <br /> 24 <br /> F.W.Hasluck, &#8220;Graves of the Arabs in Asia Minor&#8221; BBSA, 1912-1913, s.182; F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98; F.W.Hasluck, Chrıstıant and Islam Under the Sultans, C. I, II, Oxford, 1929, s.496-499, 510, 704-716, 745; F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I, Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90 <br /> 25 <br /> ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-ı İstiklal Matbaası, İstanbul, 1334 s.5. 26 M.F.Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1976, s.232 dpn. 74. 27 Theophanes, Süleyman&#39;ın 740 yılındaki baskısından söz etmekte; &quot;Ona doğru 20000 atlı ile Akroenos&#39;a ilerleyen Melih ve Battal gelmiti. Yanlarına 60000 adamla Kapadokya&#39;daki Tyan&#39;a ilerleyen Süleyman geldi. Asya ve Kapadokya&#39;ya doğru ilerleyen bu kiiler; adamlarına ve kadınlarına ganimetler ve hayvanlar almış ve gamsızca geri dönmülerdi. Fakat Akroenos&#39;ta Melih ve Battal komutasında savaan gruplar Leon ve Konstantin tarafından mağlup edilmiş ve birçoğu önderleriyle birlikte savata ölmüler; sadece ortalama 6800 savaçı direnç gösterebilmiş ve Synnada&#39;ya doğru kaçıp kurtulmuş ve Süleyman&#39;la birletikten sonra Suriye&#39;ye geri dönmülerdi.&quot; Demektedir. K.Wulzinger, Drei Bektaschi Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.7. 28 K.Wulzinger Drei Bektaschi Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.7. <br /> 29 <br /> A.Y.Ocak, &#8220;Battal Gazi&#8220; TDİA, C. V, İstanbul, 1992, s.204 <br /> 30 <br /> Taberî, Tarih-i Taberi, C. VII, Beyrut, 1987, s.88. 31 Zehebi, Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nübela, C. V, Beyrut, 1987, s.268. 32 Hayrüddinü&#39;z-Zirkilî, Kamus-u Teracim, C.IV, Beyrut, 1992, s.74. <br /> baba adı olarak &quot;Amr&quot; ve &quot;Abdülmelik&quot; aynı anda kullanılmaktadır. Battalnamelerde Hüseyin <br /> b. Cafer b. Münzer b. Ömer b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebi Talip eklinde bir künye <br /> verilmektedir33. Bunlardan baka Georg Jacob34 babasının adının Hüseyin Gazi olduğunu ve <br /> Hüseyin Gazi&#39;nin Angora (Ankara)&#39;dan güneye doğru bir günlük mesafede bulunan Hüseyin <br /> Gazi ehrine gömüldüğünü söylemektedir.35 <br /> Söylencelerde Hüseyin Gazi&#39;nin ölümünün öcü oğlu Cafer tarafından alınmıtır. Cafer <br /> Kırehir yakınlarındaki bir kaleyi tek bir saldırı ile Hıristiyanlardan almı, Vali Shamas&#39;ı <br /> İslama döndürmütür. Schumas (Shamas-amas) romantik söylencelerde Battal tarafından <br /> İslama döndürülmüş bir rahip olarak yer alır. Amorium valisinin kardei olarak görülen <br /> Shamas, Battal tarafından öldürülmütür. Shamas&#39;ın adı Alaca&#39;daki Shamaspur Tekkesi ile <br /> korunmutur. Bu tekkede de Hüseyin Gazi&#39;nin mezarı olduğu söylenmektedir. Hasluck&#39;a göre; <br /> Cafer, büyük bir olasılıkla Tulumbunar yakınlarındaki tekkede gömülü kahramandır36 . <br /> amas destanında, amas, Battal tarafından Müslüman yapılan bir keiş olarak <br /> görülmektedir. Bu isim de yine Alaca&#39;daki emaspur Tekkesinde zikredil mekte olub, burası <br /> Hüseyin&#39;in daha baka bir mehur mezarını içermektedir. Sivas&#39;ta da ziyaret edilmektedir. <br /> Arap vak&#39;anüvisleri, bunun M. 730-731&#39; de &quot;Bilâd-ı Rûm&quot; da ehid dümüş olduğunu <br /> söylemektedirler37 . <br /> Ayrıca, Seyid Battal Gazi efsanesinin geniş ölçüde ün kazanması, Anadolu&#39;nun çeitli <br /> bölgelerinde büyük izler bırakmıtır. İstanbul, Maltepe&#39;de Seyyid Gazi Kayası, Erdek&#39;te <br /> kalesi, Kapadokya Karacadağ&#39;da bir Cami, Caesarea (Hacı Halife-Hacı Kalfa) adına bir vakıf <br /> 33 H.Hüsameddin, Amasya Tarihi, C. II, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1329-1332, s.211; ükrü Baba Dîvân-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.7. <br /> 34 <br /> G.Jacob, Sejjid Gazi, Zeitschrıft für Assyrıologıe und Verwvandte Gebıete (Herauspegeben Vonn Karl Bezold ın Heıdelberg), Strassburg, 1912, s.245. 35 Bu bilgiyi N.Araz&#39;da doğrulamaktadır (N.Araz, Anadolu Evliyaları, İstanbul, 1984, s.52). G.Jacob&#39;a ek olarak küffar ile yaptığı bir savata ehid olduğunu bildirmekte ve ayrıca G.Jacob&#39;un &quot;Hüseyin Gazi ehri&quot; dediği yere &quot;Hüseyin Gazi Dağı&quot; demektedir. F.W.Hasluck, hikayelerde çatımaların, Arap savaları sırasında önemli bir Bizans kalesi olan Amorium&#39;da (Hergan kale) cereyan ettiğini, ancak, 838&#39;deki büyük Arap kuatması sonunda yıkılmasıyla tarihten de silindiğini belirtmektedir. Ayrıca O&#39;na göre, Kalenin bulunduğu yer, Akronas gibi çok yakın zaman önce belirlenebilmitir. Mehur Arap mezarları buranın yakınında değildir. Arap yazarların Amorium ile Angora&#39;nın Arapçasının benzer olması nedeniyle yanılgıya dütükleri anlaılmaktadır. Bu nedenle hikayeler, Hüseyin Gazi&#39;nin mezarının Angora&#39;da öldüğü, yerin ise Amorium&#39;da olduğuna yer vermektedir (F.W.Hasluck, Christianity and İslam Under the Sultans, vol: 2, Oxford, 1929, s.704-716). Bazı kaynaklarda adına &quot;Shamaspar Tekkesi&quot; denilen ve Hüseyin Gazi ile özdeletirilen tekke hakkındaki bilgiler de birbirini tutmamaktadır. <br /> I. Hamilton&#39;a göre burası; Bektai yönetimi altındaki yarı yıkılmış bir binadır. Hamilton&#39;un tanımlaması, bunun Konya<br /> medreseleri gibi kare planlı olması sebebiyle, büyük bir olasılıkla Selçuklular zamanında yapılmış bir tekke olduğunu açıkça<br /> ortaya koymaktadır. Abhaza Türklerinin binanın eski bir Yunan manastırı olduğunu söylemeleri önemlidir. Bu tekkede<br /> gömülü Seyyid Battal&#39;ın babası Hüseyin Gazi&#39;dir. I.Hamilton, Küçük Asya, C.I, 1979, s.402.<br /> Tekkenin adının, Kırehir yakınlarındaki bir kalenin Hıristiyan Valisi ile ilintili olduğu düünülmektedir. Bu vali, Seyyid<br /> Battal tarafından tek bir muharebede yenildikten sonra, Müslüman olmutur.<br /> Seyyid Battal&#39;ın mezarının yanında Hıristiyan prensesin yer alması gibi, bu tekkede Müslüman kahramanın yanında bu<br /> Hıristiyan valinin mezarının yer almış olması olası görünüyor. Aynı ey Hıristiyanların kutsal ziyarette bulundukları,<br /> Konya&#39;daki Celaleddin türbesi için de geçerlidir. Burada Celaleddin&#39;in yanında bir Hıristiyan din adamının mezarı<br /> bulunmaktadır. F.W.Hasluck, Christianity and İslam Under the Sultans, vol: 1, Oxford, 1929, s.94, 95.<br /> İki kahramanın iskeletlerinin birlikte bulunduğu iddia edilen bir baka yer ise Beiktaş olarak gösterilmekstedir.<br /> F.W.Hasluck, Christianity and İslam Under the Sultans, vol: 1, Oxford, 1929, s.94,95.<br /> 36 F.W.Hasluck, Chrıstıanıty and Islam Under the Sultans, C. I-II, Oxford, 1929, 704-716.<br /> 37F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I,<br /> Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.96.</p>
<p> bulunmaktadır. Kırehir&#39;de ise ikinci bir türbe görülmektedir. Üçüncüsü de Çorum <br /> yakınlarındaki Ali Dağı&#39;ndadır. Battal Gazi Destanı&#39;nın Bizans versiyonu olan Diegenes <br /> Acritas da da benzer biçimde Trabzon, Girit ve Karpathos&#39;da üç ayrı mezara sahiptir. <br /> Seyitgazi yakınlarındaki Kırk Kızlar Dağı (Kırk Bakire Dağı), büyük bir ihtimalle Battal <br /> Gazi&#39;nin romantik hikayelerinden biri olan &quot;Kırk Prenses&quot; menkıbesiyle bağlantılıdır38 . <br /> Bunlara ek olarak, Hasluck39; menkıbelerin çok kesin ve yaptırıma dönük bir önem <br /> kazandığının, Anadolu&#39;daki bazı yerlerle ve kurum adlarıyla olan ilikiden anlaıldığını <br /> belirtiyor. Örneğin; Kayseri&#39;de kendisinin tesis ettiği halk tarafından rivayet olunan bir <br /> cami40 , Malatyada da keza bir cami O&#39;nun adı ile anılmaktadır. Bununla birlikte, İstanbul <br /> Kadıköy ile ilgili görüldüğü gibi, Kızkulesi menkıbesinin41 bir ekli de bunun inaasına sebeb <br /> olmak üzere Battal Gaziyi göstermesi, bu kesin önemi, kurumların varlığının temelini ve <br /> devamını simgelemesi bakımından sonderece dikkat çekicidir42 . <br /> Pertev Naili Boratav, Battal&#39;ın, Emevilerin VIII. yüzyılda Bizans&#39;a karı açtıkları <br /> seferlerde ün kazanmış bir Arap komutanı olup, Arap ve Türk destanî halk romanlarının da <br /> yegane kahramanı olduğunu ve Türkler arasında Battal Gazi, Seyyid Battal ve Seyyid Battal <br /> Gazi isimleri ile tanındığını belirtmekle birlikte, ayrıca ibn Asakir&#39;in, Emevilerin azatlı bir <br /> kölesi olup43, Arap aslından olmadığını kaydettiğini de belirtmektedir44 . <br /> 38 F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I,<br /> Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98; F.W.Hasluck, Chrıstıanıty and Islam Under the Sultans, C. I-II, Oxford, 1929,<br /> s.704-716.<br /> 39 F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I,<br /> Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98.<br /> 40 Battal Gazi menkıbeleri fütuhat devri Türkleri arasında o denli yaygın hale gelmitir ki bu yayılmanın bir göstergesi olarak<br /> O&#39;na ait Kayseri&#8217;deki bu camiden XII. yüzyılda Herevi bahsetmektedir. Kazvini de bu bilgiye eserinde yer vermitir. Herevî,<br /> Kitab uz-Ziyarat, Nr.: J.Sourdel-Thomine, am, 1953, s.59; Kazvini, Asar ul-Bilad,Nr.: Wustenfenld, Göttingen 1848,</p>
<p> s.371. 41Grek (Yunan) idarecinin kızını ve hazinelerini Arap savaçısından korumak için bu kuleyi ina etmek zorunda kaldığı söylentilerin temelini oluturur. 42 F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I, Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98. 43 Bu bilginin yanında, Battal Gazi&#39;nin, Anadolu&#39;da Bizanslılara karı çeitli Arap akınlarına yardımcı olmuş bir &quot;Umayyad (Emevi)&quot; olduğunun, genel bir kanı haline geldiği belirtilmektedir. M.Canard, &quot;Al-Battal&quot;, Encyclopedie de I&#39;Islam, Leiden, 1971, CII, s.1136,1137; M.Canard, &quot;Un Personnage de Roman Arabo-Byzantine&quot;, Extraits des Actes du II. Congres Nationale des Sciences Historique; T.Alangu, &quot;Bizans ve Türk Kahramanlık Eposlarının Çıkıı Üzerine&quot;, Türk Dili, No:20, Ankara, 1953, s.202-219. H.Tolasa, (H.Tolasa &quot;Battal Gazi Destanı Geleneğinin Türk Halkı Arasında Doğuu, Gelimesi Üzerine Düünceler ve Bu Gelenekle İlgili Bibliyografik Bir Döküm&quot;, Eskiehir, I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.103.) makalesinde; O&#39;nun bir Arap kumandanı (ya da Araplar arasında yetimi, Araplamış bir İslam kumandanı) olduğunu, Türk sayılmasındaki etkenin Türk halkının hayal ve hatırasında sadece destanî-menkıbevî açıdan yaayan bir ahsiyet olmasından ileri geldiğini belirtiyor. Kesin bir ifadeyle de O&#39;nun soyca bir Türk olmadığının kesin olduğunu ifade ediyor. Bunların yanında F..Yersel (F..Yersel, &quot;Eskiehir-Seyitgazi-Kümbet Battal Gazi Efsanesi&quot;, Halkevi, S.34, Yıl: 3, Eskiehir,Halkevi Yay., Sakarya Basımevi, 29 ubat 1936, s.371,372)&#39;de makalesinde; Cafer Battal&#39;ı bir Arap olarak göstermenin tam anlamıyla Arap ve Fars hayal gücünün bir eseri olduğunu, İbn Batuta&#39;nın bile Battal Gazi&#39;den bahsederken Araplarda ihmal götürmez bir alıkanlık haline gelen cedd ve baba adını kullanmamakta olup, ona [ İbn-i Muhammed veya İbn-i Hüseyin Cafer] gibi adlar vermemekte, Battal&#39;ın babasını yalnız Hüseyin ve kendisini de Cafer olarak zikretmekte olduğunu belirtmektedir. Ayrıca M.F.Köprülü (M.F.Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1976, s.198,199)&#39;nün eserinde; O&#39;nun menkıbevî bir Türk kahramanı olduğunu ve etrafında oluan menkıbenin de önce Selçuklular devrinde yazıldığını beyan ederken, bu menkıbenin zamanında yaamış bir Arap kumandanının hayatına dayandığı ve menkıbenin de önce Araplarda görülüp yazıya geçtiği hususunun ihmal edildiğini belirtiyor. 44 P.N.Boratav, &#8220;Battal&#8221;, İA, M.E.B. Yay., M.E. Basımevi, C. II, İstanbul, 1993, s.344. <br /> Fikret Çelikkanat eserinde45 Battal Gazi&#39;nin Muhammed Mustafa&#39;nın soyundan <br /> geldiğini belirtip, birçok müellif gibi, kaynak gösterdikleri ibn Asakir&#39;den yanlış bir alıntı <br /> yapmıtır. İbn Asakir&#39;den doğru bir alıntı yapan Hasan Köksal46 eserinde; &quot;İbn Asakir&#39;e göre <br /> Emevilerin azatlı kölesi olup, Arap asıllı değildir.&quot; demektedir.Bunların yanında yine <br /> İ.A.Sarar47; bu konuda iki rivayetin olduğunu, birincisinin Emeviler zamanında VIII. yüzyılda <br /> yaadığını, Malatya&#39;da doğduğunu; ikinci rivayetin ise; (İbn Asakir&#39;i mehaz alarak) <br /> Emevilerin azatlı bir kölesi olup, Arap aslından geldiği48 ve Antakya&#39;da doğduğu biçiminde <br /> olduğunu belirtmektedir. <br /> Battal Gazi&#39;nin nereli olduğu hakkında da değiik görüler mevcuttur. Battal Gazi, kimi <br /> yerde am&#39;lı, kimi yerde Antakyalı ya da Malatyalı, kimi yerde bir Türk49, kimi yerde de bir <br /> Arap50 olarak gösterilmektedir; <br /> Zirkilî51&#39;de Battal Gazi&#39;nin Benî Ümeyye zamanında amlı bir emîr olduğu belirtilir. <br /> İbnü&#39;l-Esir52&#39;de Battal Gazi&#39;nin yaadığı dönem olarak gösterilen, yukarıda belirttiğimiz <br /> VII. yüzyıl tarihlemesinden (Emevi Dönemi) farklı olarak birçok kaynakta ve aratırmada <br /> VIII. yüzyıl sonu ile IX. yüzyılda Abbasi döneminde, Halife Harunurreid zamanında (786<br /> 809) Malatya civarında yaadığı görüü de sıkça kullanılmıtır.53 <br /> 45 F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1963, s.95,96. 46 H.Köksal, Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı, Ankara, 1984, s.37. 47 İ.A.Sarar, &#8220;Edebiyatımızda Seyyid Battal Gazi&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.99. 48 İ.A.Sarar&#39;ın, İbn Asakir&#39;in eserini görmediği anlaılıyor. O&#39;da diğer bazı aratırmacılar gibi aynı hatayı yaparak, yanlış alıntı veya çeviri hatasını aynen diğerlerinden alıp &quot;Arap aslından geliyor&quot; eklinde bir yanlış yapıyor (a.g.e., aynı sayfa). 49 A.A.Vasiliev; Battal Gazi&#39;nin bir İslam ampiyonu olduğunu vurgulayarak, O&#39;nun ulusal bir Türk kahramanı olduğunu söylemektedir.(A.A.Vasiliev, Hıstory of the Byzantine Empire, Madıson, Wısconsın 1952, s.238). M.Önder, (M.Önder, ehirden ehire, (Efsaneler, Destanlar, Hikayeler,) Yapı Kredi Bankası Kültür Yay., İstanbul, 1972, s.190)&#8217;de Battal Gazi&#39;nin Horasanlı bir Türk olduğunu belirtir. Bu görüe V.C.Akun,( V.C.Akun, Eskiehir ve Uluları, Eskiehir, 1978, s.17)&#39;da itirak etmekte ve; &quot;Bu görüş hiç de uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Türklerle Emevilerin savaları çoktur. Bu savalarda Emeviler eline esir dümüş bir Horasanlı olduğu da söylenebilir&quot; demektedir. Ayrıca: İ.A.Sarar, (İ.A.Sarar, &quot;Edebiyatımızda Seyyit Battal Gazi&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.97)&#39;da makalesinde; Battal Gazi&#39;yi Anadolu topraklarının Müslüman-Türk olmasında yaamı boyunca savaş vermi, Türk-Müslüman mührünü Anadolu topraklarına vurmaya çalımış bir karakter olarak tanımlamaktadır. Ayrıca T.Alangu, (T.Alangu, Türkiye Folkloru El Kitabı, İstanbul, 1983, s.14). Seyyid Gazi&#39;nin Arap İmparatorluğundaki Türk kökenli insanlardan biri olabileceğini ileri sürmektedir. Diğer ilginç bir anlatım da M.imir-Y.Candemir (M.imir-Y.Candemir, Seyyid Battal Gazi, Eskiehir, 1966, s.6)&#39;in eserinde kaydedilir. Buradaki anlatıma göre O; aslen Türk olmakla beraber Arab-ı Müsta&#39;rabe (Araplamış Türk; bu aratırma da dahil olmak üzere birçok aratırmada kelime &quot;Arab-ı Müsta&#39;rabe&quot; veya &quot;Müsareke&quot; olarak yanlış bir biçimde zikredilmesine rağmen, doğrusu Müsta&#39;rib&#39;dir.Ayrıca Arab kelimesini de bu kelimeye ilave etmek gereksizdir.Müsta&#39;rib kelimesinin anlamı sonradan Araplamış demektir.)&#39;dir. Bununla birlikte burada Battal Gazi&#39;nin soyu da Hz.Muhammed&#39;e dayandırılır. Bu bilgiye ek olarak S.Arısoy (S.Arısoy, &#8220;Seyyit Battal Gazi ve Atı&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.23) makalesinde; &quot;O çağda bir Arap kültürü ve Acem kültürü takınma modası vardı. Bir açıdan bunlar yanlış değerlendirme ile asalet ünvanı gibi telakki edilmekte idi. Seyyid Battal Gazi&#39;nin bu nedenle aslen Türk olmakla beraber &quot;Arabu Müstarekedir, yani Araplamış bir Türk olarak telakki edilebilir.&quot; demektedir. S.Arısoy, iddiasını doğrulayan bir kaynak vermemekle birlikte &quot;Arab-ı Müsta&#39;rib&quot; tamlamasını da &quot;Arabu Müstareke&quot; ekliyle yanlış telaffuz etmektedir. 50 F.W.Hasluck; Vasiliev&#39;in tam aksine Battal Gazi&#39;nin bir Arap kahramanı olduğunu kesin bir ifadeyle eserinde zikretmektedir (F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#39;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı, I, Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.64). 51 Hayrüddinü&#39;z-Zirkilî, Kamus-u Teracim, C.IV, Beyrut, 1992, s.74. 52 İbnü&#8217;l-Esir, El-Kamil fi&#8217;t-Tarih, C. V, Leyden, 1870, s.129,130. 53 Ocak 1992, s. 204 ; Taberi (Taberi, Tarih-i Taberi-i Kebîr Tercümesi, C. I-III, Uhuvvet Matbaası, İstanbul, 1328, s.512) ve Evliya Çelebi ( Evliya Çelebi, Seyahatname, (Giri, Hatay, Suriye, Lübnan, Filistin), Haz.: İ.Parmaksızoğlu, Kültür ve Turizm Bak. Yay.. Ankara, 1982, s.18)&#39;de gösterilen bu tarihlemenin doğru olmadığı ve O&#39;nun bu ekilde Abbasiler <br /> Ayrıca bazı kaynaklarda Battal Gazi&#39;nin Malatyada doğmuş olduğu belirtilir.54 Bunların yanında Battal Gazi&#39;nin künyesi verilirken &quot;Ebu Muhammed Cafer b.Hüseyn b.Rebi&#39; b.Abbas Malatyavî ve Haimî&quot; olarak gösterilir55. Buradaki Malatyavî ismi Battal&#39;ın Malatyalı olduğu iddiasını kuvvetlendirmesi açısından da önemlidir. Seyyid Battal Gazi Külliyesi son postniini ükrü Baba da eserinde56 , Evliya Çelebi57&#39;yi mehaz alarak, Battal Gazi&#39;nin Malatyalı olduğunu belirtip; &quot;Asbozan bağları içindeki hanesinde tevellüd etti&quot; demektedir. Ayrıca Georg Jacob58&#39;da kesin bir ifadeyle, Battal&#39;ın doğum yerinin Murat Nehri kıyısına yakın olan Malatya ehrinin olduğunu savunmaktadır. Yine bu bilgiye ek olarak Hammer59&#39;de Battal Gazi&#39;nin doğum yeri olarak Malatya (Mitilen)&#39;yı vermekte ve burasının Danimend hükümdarlarının payitahtı olduğunu da kaydetmektedir. <br /> ükrü Baba, Hammer&#39;in Seyyid Battal Gazi&#39;nin hicretden 121 sene sonra doğduğunu iddia ettiğini belirttikten baka elde bulunan kayıtlara göre Seyyid Ca&#39;fer b. Hüseyn Gazi Malatya&#39;da hicretin 121. senesinde Asbozan Bağlarında bir hanede doğduğu ve Abbasiler zamanında İstanbulun fethi için sevk edilen orduda ümeradan biri olduğu görüünü paylatığını belirtir60 . <br /> Evliya Çelebi; Battal Gazi&#39;nin, Harunurreid tarafından elçilikle görevlendirildiğini, ayrıca Antakyanın kuatılması ve fethinde rol aldığını ve Harunurreid&#39;in İstanbul kuatmasına da katıldığı ve kuatmadan sonra Üsküdar yakasında kaldığını ve Anadolu yakasında çeitli muharebelerde bulunduğunu belirtmektedir61. Bu durum bize, Battal Gazi kimliğinin efsaneleerek, yaadığı dönemden sonraki yüzyıllarda ve olaylarda da gücünü koruduğunu göstermektedir. <br /> Ahmed Rifat62 ise Battal Gazi&#39;nin Antakyalı bir Arap emîri olduğunu söyler ve Emevî döneminde Melik Hiam b. Abdullah zamanında (H.XI. yüzyıl) Anadolu&#39;ya akınlar yaptığını belirtir. Yine Tarih-i Dımak63&#39;da Battal Gazi&#39;nin Antakya&#39;da oturduğu ve Hakemoğlu <br /> dönemine yerletirilmesinin Battalnamelerdeki menkıbelerin etkisiyle olduğunu belirtmekte, bundan dolayı birçok kaynağın da gösterdiği gibi Battal Gazi&#39;yi VIII. yüzyılda Emeviler döneminde yaamış kabul etmenin çok daha mantıklı olacağını savunmaktadır.(Ocak, 1992, s.204) M.Ziya (M.Ziya, Bursa&#39;dan Konya&#39;ya Seyahat, İstanbul, 1928, s.203)&#39; da menakıbnamelerin etkisinde kalarak Battal Gazi&#39;nin Abbasi Halifesi Harunurreid zamanında bu havaliye gelerek 739 tarihinde Rumlarla yapılan bir savata ehid olduğunu kaydediyor. 54 Bu kayıtların yanında menkıbevî bir bilgi olarak Malatyalı Emîr Hüseyin Gazi&#39;nin oğlu olarak Malatyada dünyaya geldiği bilgileri de verilmektedir (M.Önder, ehirden ehire &quot;Efsaneler, Destanlar, Hikayeler&quot;, Yapı Kredi Bankası Kültür Yay., İstanbul, 1972, s.191; (ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, <br />     s. 16)<br /> 55 Battal Gazi için kullanılan Malatyavî künyesi için bkz. Mustafa Alî, Mirkatü&#39;l-Cihad, Topkapı Sarayı, No: 364.vrk., s.10</p>
<p>     b.<br /> 56 ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.22.</p>
<p> 57 <br /> Evliya Çelebi, Seyahatname, (Giri, Hatay, Suriye, Lübnan, Filistin) Haz.: İ. Parmaksızoğlu, Kültür ve Turizm, Bak. Yay., Ankara, 1982, s71. 58 G.Jacob, &#8220;Sejjid Gazi&#8221;, Zeitschrıft für Assyrıologıe und Verwvandte Gebıete (Herauspegeben Vonn Karl Bezold ın Heıdelberg), Strassburg, 1912, s245. 59 H.Purgstall, Osmanlı Devleti Tarihi, C.I, İstanbul, 1983, s.224. 60 ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.1-28. 61 Evliya Çelebi, Seyahatname, (Giri, Hatay, Suriye, Lübnan, Filistin) Haz.: İ. Parmaksızoğlu, Kültür ve Turizm, Bak. Yay., Ankara, 1982, s.17-19; 1983: 70,71) <br /> 62 <br /> A.Rifat, 1299-1300, s.116. 63 Abdullah b. Mehmed-Abdurrahman b. İlgaz, Muhtasar Tarih-i Dımak-İbn Asakir, CXIV, Beyrut, 1988, s13. <br /> Mervanoğlu Abdülmelik tarafından am ve Cezire ehlinin reisliğiyle görevlendirildiği <br /> bildirilir. <br /> Samuel ben David Yemel, seyahatnamesinde64 &quot;Müslümanlar, Battal&#39;ın Rumeliyi <br /> fethettiğini ve aslen Osmancıklı olduğunu söylemektedirler.&quot; demektedir. Ayrıca Bernard <br /> Lewis de makalesinin dipnotunda65 &quot;Osmancık&#39;ın büyük bir Bektai merkezi olduğu <br /> hatırlanmalıdır&quot; eklinde bir açıklamayla bu iddiayı temellendirmeye çalımaktadır. <br /> Hüseyin Hüsameddin, Battalnamelerde Hüseyn b.Cafer b.Münzar b.Ömer b.Ali <br /> b.Hüseyn b.Ali b.Ebi Talib eklinde Hüseyin soyundan gösterildiğini belirtmekte, bu <br /> silsilenin asılsız ve inandırıcı olmadığını söyleyerek Benî Ümeyye devrinde Hz.Hüseyin <br /> evlatlarına imaret ve nüfuz verilmesinin düünülemeyeceğini bildirmektedir66 . <br /> Bunların yanında, Ahmet Yaar Ocak67 ve Abdülbaki Gölpınarlı68 Saltuknamede, Battal <br /> Gâzi ile Sarı Saltuk arasında bir iliki kurulduğunu kaydederek, Sarı Saltuk da tıpkı Melik <br /> Dânimend Gâzi69 gibi Hz.Ali soyundan ve Seyyid Battal Gâzi&#39;nin torunlarından Seyyid <br /> Hasan&#39;ın oğlu olarak gösterildiğini belirterek biranlamda bu ve benzeri neseb <br /> sahiplenmelerinin temelinde menkıbevî halk kültürünün büyük etkisini vurgulamaktadır. <br /> Fuat Köprülü, menkıbelerde; Sayramlı Molla Musa&#39;nın Aksu&#39;da gömülü Battal Gâzi <br /> adıyla mehur İmam Abdurrahman Alevi&#39;nin Muhammed Hanefi&#39;nin dördüncü torunu <br /> olduğunu kaydettiğini belirtir70 . <br /> Pertev Naili Boratav, İslam Ansiklopedisinde, genel kanı olarak Battal Gâzi&#39;nin <br /> Emevilerin VIII.yüzyılda Bizans&#39;a karı giritikleri seferlerde ün kazanmış bir Arap komutanı <br /> olarak bilindiğini belirtmekte ve İbn Asakir&#39;in Emevilerin azatlı bir kölesi olduğunu ve Arap <br /> aslından gelmediğini71 belirttiğini de kaydetmektedir72 . Bu görü, İbnü&#39;l-Esîr&#39;de <br /> 64 B.Lewis, « 1641-1642&#8217;de Bir Karayit&#8217;in Türkiye Seyahatnamesi », Çe v.: F.Selçuk, VD, C. III, Ankara, 1956, s105.<br /> 65 B.Lewis, « 1641-1642&#8217;de Bir Karayit&#8217;in Türkiye Seyahatnamesi », Çev.: F.Selçuk, VD, C. III, Ankara, 1956, dpn.97.<br /> 66 Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, 1329-1332, s. 210-212 ; ükrü Baba, Divan-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi,<br /> Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.1-28.<br /> 67 A.Y.Ocak, &#8220;Sarı Saltuk ve Saltukame&#8221;, TK, Türk Kültürünü Aratırma Enstitüsü Yay., S. 195, Yıl: XVII, Ocak, 1979,<br /> s273.<br /> 68 A.Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1961, s33.<br /> 69 Danimend Gazi&#39;nin de kimliği menkıbelerle içiçe girmitir. Danimend Gazi&#39;nin kimliğini Battal Gazi&#39;nin kimliği gibi<br /> menkıbevi kimliğinden ayrı değerlendirmeye ihtiyaç vardır. E.Merçil, (E.Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, TTK<br /> Yay., Ankara, 1991, s.253.) Emir Danimend&#39;in Bizanslılarla yapılan bir savata ölen mehur İslam kahramanı Battal<br /> Gâzi&#39;nin neslinden geldiği söylentilerini belirtmektedir. Ayrıca, Osmanlı Ansiklopedisi (Osmanlı Ansiklopedisi, C.I, Ağaç<br /> Yay., İstanbul 1993, s.11.)&#39;nde, mehaz verilmemekle birlikte, Danimend Gâzi&#39;nin, ünlü İslam kahramanı Battal Gâzi&#39;nin<br /> soyundan geldiğini belirten kaynaklar vardır denilmektedir.<br /> 70 M.F.Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1976, s62-63.<br /> 71F.Çelikkanat, (F.Çelikkanat,Eskiehir, Eskiehir,1990, s.96.) İbn Asakir&#39;e göre Battal Gâzi&#39;nin Emevilerin azatlı bir kölesi<br /> olduğunu belirtip, yanlış bir kayıt olarak Arap aslından geldiğini söylemektedir. Halbuki İbn Asakir&#39;deki kayıt bunun tam<br /> aksine Emevilerin azatlı kölesi olduğu ve Arap aslından gelmediği eklindedir (İbn Asakir, Tarih-i Dımak, C.I, Beyrut,<br /> 1988, 140-141).<br /> Diğer bir yanlıı da S.Arısoy (S.Arısoy, &#8220;Seyyit Battal Gazi ve Atı&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 2224 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.33.) yapmaktadır. S.Arısoy eserinde; &quot;Battal, İbnu Esekire göre Ermenilerin azadlı bir<br /> kölesidir. Türk soyundandır. Arap aslından sayılmaktadır.&quot; demektedir. İbnu Esekir olarak yazılmış olan müellif &quot;İbn<br /> Asâkîr&quot;, Ermeniler olarak yazılmış olan soy bilgisi ise &quot;Emeviler&quot; olacaktır.<br /> 72 P.N.Boratav, &#8220;Battal&#8221;, İA, M.E.B. Yay., M.E. Basımevi, C. II, İstanbul, 1993, s.344.</p>
<p> temellenmektedir. İbnü&#39;l-Esîr Battal Gâzi&#39;nin aslen Arap olmayıp Emevilere intisab etmiş <br /> azatlı bir köle ailesinden geldiğini73 kaydetmektedir74 . <br /> Mehmet Önder, herhangibir kaynak göstermeden Battal Gâzi&#39;nin Horasanlı bir Türk <br /> olduğunu kaydetmekte; &quot;Söylentilere göre Battal Gâzi, Hz.Ali soyun dan, Malatyalı Emir <br /> Hüseyin Gâzi&#39;nin oğludur&quot; demektedir75. Buna karılık Fikret Çelikkanat da Battal Gazi&#39;nin <br /> Hz.Muhammed soyundan geldiğini belirtir. <br /> Vehbi Cem Akun, eserinde76 kaynak vermeden doğum yeri konusunda iki görüün <br /> olduğunu belirtiyor. Bunlardan ilkinde O&#39;nun Antalya veya amlı olduğu, ikinci görüte <br /> (tarihsel kayıtlarda) ise O&#39;nun Antakya&#39;da doğduğunun belirtildiğini kaydediyor. <br /> Menkıbevi eserlerde Seyyid Battal Gazi&#39;nin bir de Nesebnamesi kaydedil mektedir. Bu <br /> Nesebname Seyyid Hüseyin Gazi&#39;den, Seyyid Ali&#39;den balayarak Seyyid Battal Gazi&#39;yi <br /> dokuzuncu göbekte Hz. Ali&#39;ye ulatırmaktadır77 . <br /> Bu Nesebname&#39;de Seyyid Battal Gazi Arap ırkından gösterilmektedir. Yukarıda <br /> zikrettiğimiz bilgilere ek olarak, Heinrich Leberecht Fleischer eserinde Seyyid Battal Gazi&#39;nin <br /> soyu üzerinde durmakta ve bir soy dizini vermektedir. Buna göre de O&#39;nun soyu, <br /> Hz.Muhammed ve Hz.Ali&#39;ye kadar gitmektedir;78 <br /> 73Bu görüü A.Y.Ocak da desteklemektedir. Ayrıca ailesi ve soyu hakkındaki bilgilerin açık ve net olmadığını, menkıbelerdeki soy bilgisiyle diğer tarihi kayıtlardaki bilgilerin birbirini tutmadığını belirtmektedir (A.Y.Ocak, &quot;Battal Gâzi&quot; Mad. İ.A., Türkiye Diyanet Vakfı Yay., C.V, İstanbul 1992, s.204.). 74İbnü&#8217;l-Esir, El-Kamil fi&#8217;t-Tarih, C. V, Leyden, 1870, s.129. 75M.Önder, ehirden ehire (Efsaneler, Destanlar, Hikayeler), Yapı ve Kredi Bankası Kültür Yay., İst., 1972, s.190-191. 76V.C.Akun, Eskiehir ve Uluları, Eskiehir, 1978, s.17. 77 Bu Nesebname&#39;nin mufassal örneğinin Mükrimin Halil Yinanç&#39;da olduğunu M.Aslanbay bildirmektedir. Ayrıca II. Dünya Savaı sırasında bu Nesebname&#39;nin yandığı da ifadeler arasındadır. M.Aslanbay&#39;ın Mükrimin Halil Yinanç&#39;dan alarak nerettiği Nesebname öyledir; (Hâzâ Nesebname-i Sultan Seyyid Battal Gâzi Rahmetullahu Aleyh ve Hâzihî&#39;n-Nesebü&#39;erifü&#39;l-Haseb Seyyidü&#39;s-Sâdât ve Menba&#39;u&#39;s-Sâdât Murtaza Âzam Müctebay-i Ekrem İftihar-el-e&#39;âzım ve&#39;l-eraf Sülale-i Abd-u-Menaf sırrı-el-tâhâ ve Yâsin Nur-u-Hadik-ı-Resul-ü Rabbi&#39;l-âlemin Seyyidü&#39;l-Memleket-i Ved&#39;din-i Câfer ve Hüvel-Battalü&#39;l-Mütehir Seyyid Gâzi ibn-i Seyyid Hüseyin ibn-i Seyyid Ali ibn-i el-Seyyid Zeyd ve Hüve Künyet-ün Râbi&#39; ibn-i Seyyid Ali el-Medenî-el-Ekber ehit el-Gâr ibn-i Seyyid Zeyn-el-Envar ibn-i İmam Zeyn-el-Abidin ibn-i-el-İmam-el-Mazlum Ebu Abdullah-el-Hüseyin ibn-i Ali-el-Murtaza ibn-i Ebi Tâlib ibn-i Abd-ü Muttalip ibn-i Hâim ibn-i Abd-u-Menaf ibn-i Kusey ibn-i Kilab ibn-i Kâ&#39;b ibn-i el-Mevi ibn-i Gâlib ibn-i Malik ibn-i Nasr ibn-i Kenâne ibn-i Huzeyme ibn-i Müdrike ibn-i el-İlyas). (M.Aslanbay, Seyyid Battal Gazi&#8217;nin Hayatı ve Bazı Menkıbeleri, Eskiehir, 1953, s.44.) 781-Hz.Ali (Hz.Muhammed&#39;in amcasıoğlu, kızı Fatıma&#39;nın kocası); 2-Hz. Hüseyin (Hz.Ali&#39;nin küçük oğlu); 3-Ali Zeynel Abidin; 4-Seyyid Zeynel Enver; 5-Seyyid Ali El-Medenî; 6-Seyyid Zeyd; 7-Seyyid Ali; 8-Seyyid Hüseyin; 9-Seyyid El-Battal (Cafer b.Hüseyn) ; H.L.Fleischer (H.L.Fleischer, Über den Türkischen Volksroman Sîret-i Sejjid Battal, 1888, s.226-254)&#39;in makalesini Battal İnandı, &quot;Türk Halk Romanı Seyyid Battal Hakkında&quot; (Battal İnandı, &quot;Türk Halk Romanı Seyyid Battal Hakkında&quot;, Milli Kültür, S.35, Ağustos 1982, s.28-31; Aralık 1982, s.50-54) adıyla Almancadan Türkçeye çevirmitir. Bu ecere H.Köksal (H.Köksal, Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı, Ankara, 1984, s.46.)&#39;da da verilmiş ve müellif bu ecerenin tarihsel verilere uymadığını belirtmitir. H.Köksal (H.Köksal, a.g.e., aynı sayfa); &quot; 740 tarihini ölüm tarihi olarak alırsak, yukarıdaki ecereye uymamaktadır. Çünkü Hz.Ali&#39;nin hilafeti (656-661) yılları arasındadır. Hz.Ali&#39;den itibaren dokuz kuağa kadar olan akrabalığı düünürsek, bu tarihin uyumazlığı ortaya çıkar.&quot; demektedir. Ayrıca destanda, Seyyid Battal&#39;ın esir aldığı ve cezalandırmak üzere Halife Mu&#39;tasım&#39;a teslim ettiği sahte peygamber Babek, Mu&#39;tasım&#39;ın halefi Vasıkbillah zamanında ölmütür. Tarihsel kaynaklar, Halife Mu&#39;tasım I&#39;in hilafetini (833-842), Vasıkbillah I&#39;in hilafetini (842-847), Babek&#39;in idam ediliini (837-838) olarak bildirdiğine göre, Seyyid Battal&#39;ın IX. yüzyıl ortalarına kadar yaadığı, yani Harunurreid&#39;in çağdaı (hilafeti 786-809)olduğu olgusu ortaya çıkar.&quot; demektedir. F..Yersel (F..Yersel, &quot;Eskiehir-Seyitgazi-Kümbet Üzerinde Anıtlar, İzerler&quot;, Halkevi, S.33, Yıl: 3, 31, Eskiehir, Halkevi Yay., Sakarya Basımevi, İlkkanun 1935, s.314)&#39;de makalesinde Texier&#39;in görüünü; &quot;Malatya&#39;da doğmuş ve Halife Harunurreid zamanında Romalılara karı 739&#39;da yapılan bir muharebede ehid olmutur&quot; eklinde kaydetmektedir. F..Yersel (a.g.e, s.316,317),Evliya Çelebi&#39;nin Battal&#39;ı Rum seferleri hicreti nebeviyesinin 98-99 senelerine tesadüf eder kaydından hareketle, Battal&#39;ın Harunurreid&#39;e çağdaş gösterilmesinin ve tarihin de 244 olarak verilmesinin yanlış olduğunu belirtmekte, Battal&#39;ın Harunurreid ile beraber bulunan diğer kumandan olmasının da mümkün olmayacağını; Harun&#39;un babası zamanındaki Rum seferleri, İstanbul muhasaralarının H.162 ve 163 senelerine rastladığını kaydediyor. <br /> Bunlara ek olarak ükrü de Seyyid Battal Gazi&#39;nin bir tarikat silsilesini vermitir. 79 <br /> Aslanbay80, Mükrimin Halil Yinanç&#39;ın &quot;Halep&#39;li Mehmet ibn-i Ali Azîmî eserinde H.113 senesi olaylarından bahsederken Battal&#39;ın Mesleme&#39;nin kölesi olduğuna iaret etmektedir&quot; kaydını eserine almı, ayrıca Mansel tarafından Türkçeye çevrilen Bizans İmparatorluğu Tarihi adlı esere göre &quot;Seyyid Battal Gazi Türklerin millî kahramanıdır.&quot; yargısını da belirterek, İ.A. Gövsa&#39;ya göre; &quot;Seyyid Battal Gazi Anadolu&#39;nun bir halk kahramanı olup Türk olduğuna da üphe yoktur.&quot; ibaresi ile de bu düünceleri kuvvetlendirmitir. <br /> Yukarıdaki görüü kuvvetlendirme adına Aslanbay81 eserinde yine İ.A.Gövsa&#39;yı mehaz göstererek bu dönemi ve Battal&#39;ın bir Türk kahramanı olduğu tezini öyle ispatlamaya çalımaktadır; &quot;Müslümanlık uğruna muharebelere girimiş ve dini yaymak için kahramanlıklar yapmış olduğundan soyunun peygambere mensup, yani Haimî, kendisinin de Seyyid olduğuna inanılmıtır. Bütün bu deliller nedeniyle onun Arap olarak adlandırılmasına neden olmutur. Halbuki Anadolu&#39;nun bir halk kahramanı ve Türk olduğuna üphe yoktur.&quot; <br /> M.Aslanbay82 yine aynı yazarın; &quot;VIII. yüzyılın ilk yıllarında; İslâm alemi Emevilerin idaresi altında olup halifelik mevkiinde Hiam bulunuyordu. ark Türkleri Araplarla mücadele ve muharebe durmunda idiler. Hazar Devleti orduları Emevi topraklarında galip bir durumda dolaıyorlardı. Buna rağmen İslâmiyeti kabul eden birçok Türk&#39;de Emevi bayrağını taıyarak Hıristiyanlarla savaıyordu. İte Battal Gazi&#39;de bu muharebelerde öhret kazanmış bir Türk kahramanıdır&quot; dediğini belirtir. <br /> Battal Gazi&#39;nin yaadığı dönemi ve yaamı hakkındaki bilgileri, genellikle onun bulunduğu Rum seferlerine ve savalarına ait verilen haberlerden öğrenmekteyiz. <br /> Ayrıca, Seyyid Battal&#39;ın Malatya Emîri Ömer (Amr)&#39;in çağdaı olamayacağı konusunda önemli bilgiler veren H.Grégoire (H.Grégoire, &quot;Comment Sayyıd Battal, Martyr Musulman Du VIII Siecle, Est-il Devenu, Dans la Légende, le Contemporain D&#39;Amer (&#8230;..-863)&quot;, Byzantion XI, Brüksel 1937, C.II, s.571-575) makalesinde 740 yılında Akroinos&#39;da ehid olan İslam kahramanı Battal&#39;ın Meliten adı verilen IX. yüzyıl Arap destanına sokulduğunu ve Malatya emîri Ömer&#39;in çağdaı ve emrinde çalıan birisi olarak gösterilmesinin yanlış olduğunu belirtir. Bu yanlılığın Teophane tarafından yapıldığını belirterek, O&#39;nun eserinde; Akroinos&#39;da sonuçlanan sefer anlatılırken Gamer (Gamr) adı verilen bir Arap efinin kumanda ettiği orduda yardımcı bir güç olarak Al-Battal&#39;ın yer aldığı görülür.Bu diğer Battal ile karıtırılmıtır.Grégoire; (Gamer) kelimesinin oldukça az kullanılan (Ghamri) kelimelerinin karımasından ileri geldiğini belirtir.Ayrıca Aynı ahıs baka bir bölümde (Amer) olarak yazılmıtır. (Teophanes, Cf. Les Travaux de E. W. Broks, The Source of Teophanes, and the Syriac Chronicles, Dans Byzantinische Zeitschrift, t. XV,1906, s.405.). Gamer&#39;in Yezid&#39;in oğlu olduğu ve 743 yılında Velid II&#39;nin emrinde Müslüman ordularına komuta eden kii olduğu da bu konuda verilen bilgiler arasındadır ( Teophanes, a.g.e., s.578-587.). Grégoire bu konuda öyle bir sonuç çıkartmaktadır; Seyyid Battal Gazi&#39;nin VIII. yüzyıldan IX. yüzyıla aktarılması ve 865 yılında ölen Amr emrine veya Omar de Melitene&#39;nin destanına bağlanmasının sebebi udur; &quot;Akroinos cengaveri Battal, Amer adıyla da zikredilen, Teophanes&#39;in bir pasajında da geçen Ghamr isimli baka bir kumandana ortak edilmitir. u halde isteyerek veya istemeyerek yapılan bir karıtırma ile efsanevî Battal&#39;ı Emîr Amr&#39;ın bir dostu yapmak çok kolaydır.&quot; (H.Grégoire, &quot;Comment Sayyıd Battal, Martyr Musulman Du VIII Siecle, Est-il Devenu, Dans la Légende, le Contemporain D&#39;Amer (&#8230;..-863)&quot;, Byzantion XI, Brüksel 1937, C.II, s.571-575). 79 &quot;Sultan Seyyid Battal Gazi Ahzü&#39;l-beya min Ebu Seyyid Süheyl min yed Seyyid Ahmed Dibazi min yed Seyyid Ebu&#39;l-Kasım min yed Seyyid Ebu Ca&#39;ferü&#39;l-Karmi min yed Ebu&#39;l-Aziz Seyyid Hasan Kaani min yed Ebu Seyyid Mehmedü&#39;s-Sadıkü&#39;l-Harat min yed Ebu Abdullah Seyyid Hasanü&#39;l-Harat min yed Ebu Nasır Seyyid Abdullahü&#39;d-Dameni min yed Ebu Ali Seyyid İsmail Medeni min yed Ebiye İmam Caferü&#39;s-Sadık min yed İmam Mehmedü&#39;l-Bakır min yed İmam Zeynelabidin min yed İmam Hüseyin min yed İmam Hasan min yed Sultanü&#39;l-Enbiyah Aleyh-i Efdalü&#39;t-Tahıyye ve&#39;t-teslim.&quot;( ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-ı İstiklal Matbaası, İstanbul, 1334, 1-28). 80M.Aslanbay, Seyyit Battal Gazi Hayatı ve Bazı Menkıbeleri,, Eskiehir, 1953, s.43,44. 81 M.Aslanbay, Seyyit Battal Gazi Hayatı ve Bazı Menkıbeleri, Eskiehir, 1953, s.45. 82 M.Aslanbay, a.g.e., s.45. <br /> Taberî ve diğer birçok kaynağın da gösterdiği gibi Battal Gazi&#39;yi VIII. yüzyılda <br /> Emevîler devrinde yaamış kabul etmek gerçeğe daha yakın görünmektedir83 . <br /> Bu durumda Battal Gazi&#39;nin bilhassa 717-740 yılları dolaylarında, Emevîler&#39;in Bizans&#39;a <br /> karı yürüttükleri mücadelelerde rol aldığını ve hem Müslüman hem de Hıristiyan kaynaklara <br /> yansıyan efsanevî öhretini bu sırada kazandığını kabul etmek doğru olacaktır. Belirtilen <br /> kaynaklar Battal Gazi&#39;nin Bizanslılarla Anadolu&#39;da yaptığı mücadeleleri ayrıntılı olarak <br /> zikrederler. <br /> Bunlardan en önemlisi ve bütün menkıbelere de kaynaklık edeni H.109 yılındaki <br /> savalardır.84 Ayrıca Amasya85 , Tokat, Antakya ve Maraş ile ilgili bilgilerde yaamı <br /> 83 Hayrüddinü&#39;z-Zirkilî (Hayrüddinü&#39;z-Zirkilî, Kamus-u Teracim, C.IV, Beyrut, 1992, s.74)&#39;de Ölüm tarihi olarak 740 senesi verildikten sonra, Battal&#39;ın Benî Ümeyye zamanında yaamı, amlıların savaş emirlerinden cesur bir kumandan olduğu belirtilmektedir. Ayrıca; &quot; Mervanoğlu Abdülmelikoğlu Mesleme&#39;nin akıncılarının savalarda baında Battal Gazi vardı. Meslemeye babası Abdülmelik öyle demiti; Akıncılarının baına Battal&#39;ı görevlendir ve ona emret. Geceleri güvenlik için asker görevlendirsin, çünkü O cesur ve atılgan bir emîrdir&quot; Böylece Mesleme, 10 bin Müslümanın baına Battal&#39;ı görevlendirdi. Tagriberdi&#39;nin oğlu dedi ki; &quot;Battal bir sürü savaş gördü. Rumları zillet ve korku içinde bıraktı&quot; kayıtları da bulunmaktadır. Bu kayıtlar Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz (Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz, Tarih-i Dımak, C.I, Beyrut, 1988, s.137-141)&#39;da da aynıdır.Ayrıca bu eserde (s.140), dolayısıyla İbn Asakirde de bulunan bir kayıttan Battal&#39;ın öldüğü yıl hacca gittiği de ifadeler arasındadır.Zirkilî&#39;nin İbn Asakir&#39;i mehaz aldığı görülmektedir. Bunların yanında M.F.Köprülü (M.F.Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1976, s.232), Battal Gazi&#39;nin menkıbevî bir Türk kahramanı olduğunu tesbitten sonra, menkıbeye göre; Ebu Muhammed Ca&#39;fer b.Sultan Hüseyin b. Rebi&#39; <br /> b. &#39;Abbas El-Haimi isminde olup, Malatya&#39;da doğduğunu ve bundan 900 sene önce yaadığını belirterek, Taberi&#39;nin H.122 (M.739-40)&#39;de ehid olan Abdullah El-Battal adlı tarihi bir ahsiyetten bahsettiğini, Cennabî ve Hezarfen&#39;in bu iki rivayeti, yani tarihle menkıbeyi birbirine karıtırdıklarını ifade ediyor. Katip Çelebi, Evliya Çelebi ve Halil Edhem Bey&#39;in de aynı hataya dütüklerini belirtiyor. M.F.Köprülü (M.F.Köprülü, Türk Edebiyat Tarihi, Ötüken Yay., İstanbul, 1980, s.255) eserinde yukarıdaki bilgilere ek olarak, diğer Battal için; Abbasilerden Mu&#39;tasım ve Vâsık Billah dönemlerinde (832-847) yaadığı konusunda da bilgi vermektedir. H.Tolasa, (H.Tolasa, &quot;Battal Gazi Destanı Geleneğinin Türk Halkı Arasında Doğuu, Gelimesi Üzerine Düünceler ve Bu Gelenekle İlgili Bibliyografik Bir Döküm&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.103, 104) makalesinde; Battal Gazi&#39;nin Emeviler devrinde VII. yüzyıl sonları ile VIII. yüzyılın ilk yarısında yaadığının bilindiğini, Emevilerin VIII. yüzyılın ilk yarısında Bizansla olan savalarına ve İstanbul kuatmalarına katıldığını kesin bir dille ifade ediyor (mehaz olarak P.N.Boratav&#39;ı vermekte olup Boratavdaki kayıtlar kesin yargıları içermemekle birlikte, Boratav bunların menkıbevî birer sonuç olduğunu da ifade etmektedir).Ayrıca diğer bir kesin ama dayanaktan yoksun iddiası da Abdullah el-Battal&#39;ın bu gerçek kiiliğinin Arap halkına mâlolduğunu, Emevi ve Abbasi devrinin Bizans sınırı boylarında yaayan Kilaboğulları ve Süleymanoğulları (Battal&#39;ın Süleymanoğullarına ait olduğu da ifadeler arasındadır.) adlı iki Arap kabilesi arasında mevcut kabile rekabetinin de yardımıyla O&#39;nun Arap-Bizans savalarındaki kahramanlıkları etrafında çeitli hikaye ve rivayetlerin doğduğunu belirtiyor. Bizce; Kilaboğulları ve Süleymanoğulları gibi bir soy yaratma çabası tamamen menkıbevî bir yaklaımın sonucudur. Çünkü bu iki kabile adı da Zatülhimme vb. gibi halk romanlarının ve destanlarının verdikleri soy dizinleri arasındadır. Diğer ilginç bir iddia da S.Arısoy (S.Arısoy, &#8220;Seyyid Battal Gazi ve Atı&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.33)&#39;da görülmektedir. S.Arısoy, hiçbir bilimsel kanıt göstermeksizin &quot;Battal&#39;ın 674-680 yılları arasında doğduğunu gösteren birçok kayıt vardır&quot; demekle birlikte bu kayıtları vermemektedir.Bu bizce tamamen menkıbevî bilgilerin bazı günümüz aratırmacılarının menkıbe ile gerçek tarihî vesikaları birbirine karıtırmalarından doğmutur. 84 Yakubi (Yakubi, Tarih-i Yakubi, 1995, s.328,329)&#39;deki kayıtta; &quot;109 senesinde Muaviye İbn Hiam ve Battal savaın baındaydılar. Hanceri&#39;yi fethettiler. Leon&#39;un kapısını aldılar. Hakanla da karılatılar. 111 senesinde Türkler Azerbaycan&#39;a yürüdü ve onlarla Haris ibn Amru Etta&#39;î karılatı ve onları yendi. 112 senesinde Türkler Erdebil topraklarındaydılar. Cerrah ibn Abdullah El-Hakemî Türklere saldırdı ve hakanlarını öldürdü. Muaviye ibn Hiam da Rumlarla savatı ama ülkelerine giremedi. 114 senesinde Muaviye ibn Hiam ve Mesleme ibn Abdülmelik 115 senesinde ise Hiamoğulları Muaviye,Süleyman, bata da Abdullah El-Battal Konstantin&#39;i yakaladı, esir etti ve Rumları yendi. &quot; denilmektedir. 85 Bu konuda H.Hüsameddin (H.Hüsameddin, Amasya Tarihi, C.II, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1329-1332, s.210212; ükrü Baba, Divan-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s.1-28) eserinde bu muharebeleri öyle anlatmaktadır; &quot; Emîr Mesleme 92&#39;de (Mesihiye-Amasya)&#39;nın garbında vakı&#39; Karaman Dağı&#39;ndan Amasya&#39;ya inmek içün icra eylediği iddetli hücuma mukabil Anadolu valisi Leon ve Amasya Patriki Agriton&#39;da iddetli müdafaa iderek tarafeyn-i askerî-i rahnedâr ve Emîr Mesleme 12 kadar ümeray-ı İslam ile mecruh ve hayli mücahidân-ı İslam ehid olmakla Kaldiklan ve Çorum sahralarına ric&#39;at etmilerdir.Çorum ehrinde medfun oldukları itikad idilen sahib ve gaziler bu muharebede mecruhen avdetle orada irtihal-i dârü&#39;n-na&#39;im iden guzât-ı kirâmdan olmaları u vak&#39;a-i tarihiyeden istidlal olunmaktadır. Bunun üzerine Emîr Mesleme amdan ve Agriton dahi İstanbuldan istimdad idüb amdan Mehmed <br /> bakımından son derece önemlidir.Bu kayıtlarda yaamı ve savaları destansı bir anlatımla ilenmektedir. <br /> Taberî&#39;deki kayıtta; H.113 yılında Anadolu seferlerinin içinde bulunmu86 ve Mara&#39;ı almı87, H.114&#39;de İstanbul&#39;a sefer düzenlemiş olarak görülmek tedir88 . <br /> Battal Gazi&#39;nin muharebelerini anlatan söz konusu kaynakların zikrettikleri bölge, ehir ve kasaba isimlerine bakıldığında onun bata Malatya, Antakya, Amasya, Kayseri, Afyon ve Eskiehir yöresi olmak üzere, el-Cezîre (Güneydoğu Anadolu dahil) ve Suriye bölgelerinde faaliyet gösterdiği görülür. Hiç üphesiz bu coğrafya gerçek muharebelerin olduğu coğrafyanın aynı olmalıdır89 . Battalnâme bata olmak üzere birçok Türk kaynağı90 ise onu daha çok Malatya ve Antakya yöresinde savamış gösterirler ki bu; Abbâsîler dönemi Bizans mücadelelerinin menkıbelemiekillerinin Battal Gazi&#39;nin kiiliği etrafında toplanmasından kaynaklanmış gibi görünmektedir. Osmanlı kaynakları da bu bilgileri tarihsel olaylar olarak kabul etmektedir. <br /> Menkıbevî bilgilerle karımasına rağmen tarihî kaynaklar Battal Gazi&#39;nin öldüğü zamanı ve yeri tesbit ediyorlar.91 Ölüm tarihi üzerinde kaynaklar her ne kadar birlemiş değillerse de <br /> b.Mervan b.El-Hükm idaresinde 80 bin mevcudlu bir kuvve-i imdadiye vurud iderek mücahidan-ı İslam tezyid-i kuvvet itmekle tecdid-i savlet itmeğe baladılar.Emîr Mesleme 93&#39;de ikinci defa Amasya&#39;ya aynı mevkiden hücum ve Agriton ile Leon dahi aldıkları kuvve-i imdadiye ile mukabele iderek tarafeyn arasında muharebe-i edîde oldu, fakat mücahidan-ı İslam serdarı Emîr Mesleme ve ba&#39;dehu sıra ile ümeradan Mehmed b.Mervan, Mehmed b.Abdülaziz b.Mervan, Mehmed b.El-Ehnaf, Abdurrahman b.Sa&#39;sa&#39;a, Abdullah b.Sa&#39;id ve bunları müteakib Ebu&#39;l-Hüseyn Abdullah El-Antâkî yani Battal Gazi hücum iderek cümlesi de mecruhen avdet ittiler.Ba&#39;dehu ümeradan Abdullah b.Cerir El-Beclî, Battal Gazi&#39;nin mecruhen avdetini müteakip yaralı olduğu halde bir daha hücum idüb pekçok Müselmin ehid ve kendisi de mecruh olmakla İslam ordusu içinde hayret ziyadeleti. Herkesde dönmek fikri kuvvet bulmaya baladı. Bu hali müahede iden Eminü&#39;l-ganayim (Recai b.Huyut) gayet ateli bir nutuk irad ve mücahidan-ı İslamı teci&#39; itmesi üzerine ümeradan (Sahan b.Yezîd El-Selmî) mecruh iken dayanamayub iddetli bir hücum daha icra idilse de pek çok Müselmin ile beraber ehid olduğuna binaen Eminü&#39;l-ganayim Recai b.Huyut, idare-i askeriyeyi deruhde idüb Rumlar üzerine arslan gibi bir savlet itmi, Karaman Dağı&#39;ndan aağı inüb Rumların kalbgahına kadar girmitir. Emîr Recai&#39;nin etrafını Rumların ihata itmeleri, müarünileyhin ehid olduğunu zannettirmekle mücahidan-ı İslam ric&#39;at ve inhizam göstermiş iken ümeradan Mehmed b.Abdülaziz ve müteakiben İslam serdarı Emîr Mesleme ve Battal Gazi yaralı oldukları halde gazanferane birer hücum ile ric&#39;at itmiş olan mücahidanı iade idebilmilerdir. Emîr Meslemenin bir taraftan ateli nutuklar iradıyla mücahidleri teci&#39; ve diğer taraftan yalnız zafer niday-ı eci&#39;ânesiyle kükremiş arslan gibi mükerreren hücum itmesi, asakir-i İslamın kuvvet-i kalbiyelerini tezyîd, hamle-i fedakaranelerini tedid itmekle Rumlar fena halde bozulmu, Battal Gazi&#39;de münhezm olan Rum ordusunun içerisine girüb at üzerinde kumanda iden Patrik Agriton üzerine bir kılıç hamlesiyle atından düürmü, baını kesüb İslam ordusunun içerisine atmıdır. Mücahidan-ı İslam Agriton&#39;un kesik baını gördüklerini müteakib (Allahuekber) nidasıyla bütün Mesihiye-Amasya&#39;nın cibal-i âhikasını inleterek birden hücum ve Rumları tarumar ve muzafferen Harine Vadisi&#39;ne duhul itmekle kal&#39;ası halkı istiman itdiler.&quot; 86 Taberi (Taberi, Tarih-i Taberi, Beyrut, 1987, s.612)&#39;deki kayıtta H.113 yılında Battal Gazi&#39;nin savaları esnasında savaş arkadaı Buht oğlu Abdülvahhab&#39;ın da bu savata ve bu tarihte öldüğü kaydı bulunmaktadır. <br /> 87 <br /> (Taberi, Tarih-i Taberi, Beyrut, 1987, s.612,613,614) 88 Bu konuda Katip Çelebi (Katip Çelebi, Cihannüma, Müteferrika Baskısı, 1729, s.642)&#39;deki kayıt öyledir; &quot;Naklolunur ki, Mesleme b. Abdülmelik İstanbul&#39;u muhasara eyledikde, Battal Gazi askerde bile idi. Mesleme fethedemeyip döner oldukda, İstanbul&#39;u görmedikçe gitmem deyu yemin etmiti. ehrin bir kapısını açıp ancak Mesleme&#39;yi ehre aldılar ve çâk Ayasofya&#39;ya kadar gelip, at ile içine giripbadehu kalkıp am&#39;a gitti. Ol esnada kapuda Battal Gazi mızrağına dayanup at üzerinde durdu ki, Mesleme&#39;yi yalnız avlayup küffar bir zarar eritirmeyeler.&quot; 89A.Y.Ocak, &#8220;Battal Gazi&#8221;, TDİA, C.V, İstanbul,1992, s. 204. 90 Bu kaynaklar menkıbevî bilgilerle iç içe girmiş olup, ayrıca Battal Gazinin de bir Anadolu Müslüman Türk savaçısı olduğundan hareketle kaleme alınmılardır. Bu tarz yaklaımı Evliya Çelebi (Evliya Çelebi, Seyahatname, 1982-1983, s.18,71) ve Mustafa Alî, (Mustafa Alî, Mirkatü&#39;l-Cihad, Topkapı Sarayı, No: 364.vrk., s.10 b)&#39;de de görmek mümkündür. 91 Battal Gazi&#39;nin yaamı ve ölümü menkıbevî bilgilerle o denli iç içe girmitir ki, bunun en güzel örneğini günümüz aratırmacılarından F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s.97)&#39;da görmek mümkündür. Müellif kendisini menkıbelerle o denli iç içe sokarak, ölüm tarihi bile üpheli olan Battal Gazi için bir de doğum tarihi vermektedir. 740 tarihini ölüm tarihi olarak tesbitten baka &quot;M.674-680 yıllarında Malatya&#39;da doğmutur&quot; demektedir. Yine rivayet ve menkıbeler içindeki bilgilerden derlediği ölüm yeri ve olayı hakkındaki görülerini de öyle özetliyor; &quot; 740 yılında bugünkü Üç Tepeler yöresinde, eski adıyla Akroyon kenti yakınlarında eski Nakolyo Kralının kızı tarafından atılan ve <br /> olaylar ve bölgelerin tarihî yapıları bilindiğinden en azından 10 yıllık bir dönem içinde ölüm tarihine ulaabiliyoruz. Ölümü ile ilgili rivayetlerin92 en gerçeğe yakını; Battal Gazi&#39;nin, bugün Eskiehir&#39;in Güneybatısında yer alan Seyitgazi kasabasının bulunduğu antik Akroinon mevkiindeki bir muharebe sırasında ehid olduğudur93 . <br /> Birçok kaynak, onun ölüm tarihini 113 (731), 122 (740) ve 123 (741) olarak zikretmektedir94. Buna göre Battal Gazi&#39;nin M.730&#39;lu veya 740&#39;lı yıllarda Akroinon mevkiinde ehid dütüğü kabul edilebilir. <br /> kendisine gelen sapan taı ile ehit edilmitir.&quot; Yukarıdaki bütün görüler menkıbevi görüler olmasının yanında yer adları da hatalıdır. F.Çelikkanat&#39;ın &quot;Üç Tepeler&quot; adı ile andığı yer, hemen hemen bütün kaynaklarda Üçler Tepesi olarak geçmekte, ayrıca burası &quot;Yöre&quot; değil bir mevkidir. Bununla birlikte &quot;Akroyon Kenti&quot; diye bir kent tarihte hiç olmamıtır. Kasdedilen yer herhalde &quot;Akroinon Bölgesi&quot; veya &quot;Akroinon Mevkii&quot; olacaktır. 92 İbn Asakir (Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz (Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz, Tarih-i Dımak, C.I, Beyrut, 1988, s.140,141)&#39;in ölüm olayı hakkındaki rivayeti öyledir; &quot; Rahmetli Battal öldüğü yıl hacca gitmiti. Kendisine açılan savalardan dolayı hacca daha önceden gelemediğini bildirdi. Yüce Allah&#39;tan hac ve ehitlik mertebesini dilemi, Allah&#39;ta hacılığı kendisine nasip etmitir. Yine hac sırasında Allah&#39;tan ehit olmasını diliyordu. Nitekim hac mevsimi bitip evine döndüğünde, o yıl içerisinde çıkan savaa gitti ve ehit oldu. Bu savata Rum askerlerinin komutanı Leon yüz bin kiilik kuvvetle yola çıkmıtı. Battal, ubeyb oğlu Malik&#39;e, Hiam oğlu Süleyman gelene kadar bazı Rum ehirlerinin alınıp orada korunmasını emretmiti. ubeyb oğlu Malik bu emre itaat etmedi. Bu durumda Leon ile karılatık. Malik ve arkasından giden cemaatı öldürüldüler. Geriye kalanlar Battal&#39;ın etrafında toplandılar ve O&#39;nun ismini zikretmeye baladılar. Bunu duyan Rum atlıları Battal&#39;a saldırmaya baladılar. Tâ ki mızraklarıyla atından düürene kadar. Savaş ertesi gün güneş doğana kadar sürmütü.Rum komutanı atından indi ve mağara hazırlattı. Rahip ve piskoposlarını istedi. Rahip ve piskoposlar hemen gelmilerdi. Leon, rahip ve piskoposlar Müslümanları yendikleri için çok sevinçliydiler. Leon ellerini havaya kaldırdı ve geriye kalanların azlığını görüp &#39;Ey genç ! de ki, kılınçlar kalksın ve geriye kalan kavim Tanrı&#39;ya bırakılsın. Bizler de kampımıza, ülkemize dönelim ve onları koruyalım.&#39; Böylece Leon geriye kalan ordusuyla kampına döndü. Battal emrederek: &#39;Ey insanlar, Sinade&#39;ye yürüyün, içeriye girin ve onunla korunun&#39; dedi. Ayrıca önde ve arkada adam bulunmasını, ayakta durabilenlerin haricinde yaralı veya zayıf hiç kimse bırakılmamasını emretti. Öndekilere de öyle söylemesini emretti: &#39;Ey insanlar, Battal&#39;a yetiin, kendisi öndedir, size yolu gösteriyor, Sinade&#39;de evinizi hazırlıyor.&#39; Bunu duyan destekçiler yürüdüler ve sabah olmadan Sinade&#39;ye girdiler. Ama bu arada Battal&#39;ın da yokluğunu farketmemilerdi. Amaçları Sinade&#39;yi almak ve korumaktı. Amaçları doğrultusunda Sinade alındı ve savunması güçlendirildi. Bu arada Leon, ordusuyla Sinade&#39;ye, savaş alanına geldiğinde Battal ve O&#39;nun yanında kalanlar hariç Sinadeye varmılardı. Ama Leon Battal&#39;ı istiyordu. Bir süre sonra Battal, Leon&#39;un önüne getirildi. Leon: &#39;Ebu Yahya, ne düünüyorsun imdi ? dedi.Battal: &#39;Düündüğüm yok. Kahramanlar öldürdüğü gibi ölebilir de&#39; diyerek cevap verdi. Leon doktorları çağırarak Battal&#39;ın yaralarına bakmaları için emir verdi. Fakat Battal, ağır yaralıydı. Leon, Battal&#39;a son isteğini sordu. Battal:&#39;Bir isteğim var. Benimle dayananlar ve elinizdeki Müslüman esirlere kefenimi yapmaya, bana namaz kılmaya ve beni gömmek için müsaade ediniz. Benimle dayananları serbest bırakınız&#39; dedi. &quot; 93 Bu bilgiyi F.W.Hasluck (F.W.Hasluck, &quot;Graves of the Arabs ın Asia Minor&quot;, Bulletin of the British School at Athens, C.XIX, 1912-1913, s.187); M.Canard (M. Canard &quot;Al Battal&quot;, Encyclopedie de I&#39;İslam, Leiden, 1971, C.II, s.1136); P.N.Boratav (P.N.Boratav &quot;Battal&quot;, İ.A., C.II, İstanbul, 1993, s.344)&#39;da doğrulamakta ve katıldığı son akının 740 yılında olduğunu belirterek Afyonkarahisar yakınlarındaki (Akroenos) mevkiinde yaamını yitirdiğini kaydetmektedirler. Ancak F.W.Hasluck (F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I, Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98); Topoğrafik zorluklar bertaraf edilmiş olsa bile mezarın Akroenos muharebesi ile Alâüddin&#39;in saltanatı arasındaki tarihinde meydana gelen aralığı kapatmanın mümkün olmadığını da belirtiyor. Bunların tam aksine K.Wulzinger&#39;in belirttiğine göre; bilinmeyen sebeplerle Seyyid Battal Gazi&#39;nin aynı adı taıyan bölgede gömülü olmadığı gibi ehit dümediği görüünü savunan A. D. Mordtmann Nakoleia, bugünkü Seyitgazi&#39;nin eski isminin Akroenus olduğu açıklamasına uymaktadır. Fakat Akroneus çürütülmez bir suretle o zamandan bu yana Afyonkarahisar&#39;la özdeletirilmektedir.(K.Wulzinger, Dreı Bektaschı -Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.7). Theopanes&#39;in yazdığı gibiBattal Akroenos&#39;ta bir savata ölmüş olsa da; buna rağmen Seyitgazi&#39; ye ortalama 100 km. uzaklıkta gömülmüş olabilir. Arta kalan da yukarıdakilerin tahminler içinde yapılması ve mezarın, insanların saygısının ilhamıyla yakınlık gösterilerek yapılmış olması gerekir. Mezar monumentinin kurucusu olarak Türk coğrafyacıları tarafından yukarıdaki anlatımla özdeleen, Konya&#39;da, Sultan Alaeddin&#39;in annesi belirtilmektedir.(K.Wulzinger, Dreı Bektaschı -Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.7). <br /> Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz (Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz, Tarih-i Dımak, C.I, Beyrut, 1988, s.141)&#39;da İbn Asakir&#39;in tesbitleri ilginçtir; &quot; El-Musenne oğlu Muammer Ebu Ubeyde öyle zikretti; Rumlar Battal&#39;ı 112&#39;de öldürmülerdir. Ebu Hassan El-Ziyâdî de öyle zikretti; Battal 113&#39;de ölmütür. Halife de öyle demitir; Rum topraklarında 121&#39;de öldürülmütür. Allah Rahmet Eylesin.&quot; Teophanes (Teophanes, Cf. Les Travaux de E.W Broks, The Sources of Teophanes and the Syciac Chronicles, Dans Byzantinische Zeitschrift, t.XV, 1906, s.578-587)&#39;de Taberi ve İbn Kesir&#39;e katılarak ölümü tarihini 740 olarak vermektedir. <br /> Hasluck95 eserinde Battal Gazi&#39;nin Arap ve Bizans savalarında VIII. yüzyılın Arap <br /> seferlerine itirak etmiş ve Miladi 740&#39;da96 Akroenos97 (Afyonkarahisar)&#39;da bugün isimini <br /> taıyan tekkenin bir kaç mil güneyinde ehit dütüğünü söylemektedir. <br /> J.Wellhausen98&#39;da Battal&#39;ın 121/739 veya 122/740 yılları arasında, &quot;Akroinos&quot;99 <br /> yakınlarında, ağır kıartları içinde yapılan savalar sırasında ehid olduğunu <br /> belirtmektedir.100 <br /> İrfan Ünver Nasrattınoğlu101 eserinde, Battal hakkında ansiklopedik bilgilerde; O&#39;nun <br /> Bizans seferlerinde ün kazanmış bir Arap komutanı olduğunu belirttikten sonra, 717-740 <br /> yılları arasında Emevi orduları ile Bizans seferlerine katıldığını ve 740 yılında Afyonkarahisar <br /> yakınındaki Akroinon mevkiinde yapılan savata ehid olduğunu yazmakla yetinildiğini <br /> belirtmektedir102 . <br /> İslam, Hırıstiyan, Türk, Arap, Bizans vb. destani roman ve kahramanların çizdiği <br /> kültürel çevre ve karakter birbirine sonderece benzeyen ögeler taır. Farklı gibi duran, değiik <br /> etnik ve kültür çevresinin ürünü gibi görünen bu kaynaklarda sadece isimler ve yer adlarının <br /> değitiği gözlenir. Özde anlatılan kahraman ve onun etrafında dönen olaylar hemen hemen <br /> hep aynı olmutur.Kültürel açıdan aynı coğrafyalarda yaamanın, birbirini etkileyen kültür <br /> alıverilerinin olmasının yanında tarihi açıdan da buna benzer bir görüntü çıkar ortaya. <br /> Hırıstiyan ve Müslüman unsurlar karılıklı iki düman sıfatı ile Türk-Bizans sınırları <br /> üzerinde yaadıkları halde bile aralarında asla derin bir dümanlık olmamıtır. Bizans <br /> 95 F.W.Hasluck, Bektailik Tedkikleri, Anadolu&#8217;nun Dînî Tarih ve Etnografyasına Dair, Tetkikat Merkezi Neriyatı I,<br /> Çev.: R.Hulusi, İstanbul, 1928, s.90-98)<br /> 96P.N.Boratav (P.N.Boratav, &quot;Battal&quot; Mad., İ.A., MEB Yay., M.E.Basımevi, C.II, İstanbul, 1993, s.344, 345)&#39;da &quot;740&quot;<br /> tarihine katılmakta ve; &quot;Herhalde bu Arap kumandanı Abd Allah Al-Battal, Emevi ordularının (717-740) yılları arasında<br /> Rum seferlerinde bulunmuş ve 122 (740)&#39;de, bugünkü Afyonkarahisar yakınlarında bulunan eski Akroinon mevkiinde<br /> meydana gelen büyük muharebede öldürülmütür&quot;demektedir.<br /> Ayrıca O.Turan (O.Turan, Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, 1971, s.130)&#8216; da eserinde; Battal Gazi&#39;nin Emevî halifesi<br /> Hiam zamanında M.740 yılında ehid olduğunu kaydetmektedir.</p>
<p> 97 <br /> H.Köksal (H.Köksal, Battalnamelerde Tip ve Motif Yapısı, Ankara, 1984, s.38) eserinde; &quot;Battal Gazi 740 yılında Afyonkarahisar yakınlarındaki Akroinon (Bugünkü Seyitgazi ilçesi) denilen yerde yapılan savata ehit dümütür&quot; demektedir. H.Köksal&#39;daki yanlış bilgi; Akronion bölgesinin bugünkü Seyitgazi ilçesini oluturduğunu göstermesidir. Akronion, bugünkü Seyitgazi ilçesi değil, Afyonkarahisar ile Seyitgazi arasında kalan bir bölgede yeralmaktadır. Bugünkü bilimsel aratırmalar bile tam olarak Akronion&#39;un nereleri kapsadığını daha kanıtlayamamıtır. 98 J. Welhausen, Arap Devleti ve Sukûtu, Çev: F. Iıltan, A.Ü. İlahiyat Fak. Yay., Ankara, 1963, s.161 99 M.Önder (M.Önder, ehirden ehire, (Efsaneler, Destanlar, Hikayeler), Yapı ve Kredi Bankası Kültür Yay., İstanbul, 1972, s.190)&#39;de 740 tarihini vermekle birlikte hemen hemen bütün kaynaklarda görülen yer isimlerinin birbirine uymama geleneğine uyarak, Battal Gazi&#39;nin ehid olduğu mevkiye &quot;Akroiyon&quot; demektedir.Ayrıca S.Arısoy (S.Arısoy, &quot;Seyyit Battal Gazi ve Atı&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.23)&#39;da Battal Gazi&#39;nin ehid olduğu yeri (yanlış bir yazılım olarak) Akroinan olarak belirtmektedir. <br /> 100 <br /> J.Wellhausen (J.Wellhausen, Arap Devleti ve Sükutu, Çev.: F.Iıltan, A.Ü. İlahiyat Fak. Yay., Ankara, 1963, s.161) eserinde olayları ve Battal Gazi&#39;nin ölüm olayını öyle zikretmektedir; &quot; 118-119 / 736-737 yıllarındaki savaların baş kahramanı olarak rivayette ve efsanede El-Battal görünmektedir. Bu yıllardaki savalarda büyük gayretler sarfedildi. Filvaki kış aylarında elde tutulması pek mümkün olmayan bir kaç ehir ve kalenin fethi müyesser oldu. Fakat Rumlar baarısızca mukavemet etmediler.122/740 yılında &quot;Phrygia&quot;daki &quot;Akroinos&quot; yanında bir Arap ordusunu imha ettiler. Bu arada Battal Gazi de burada ehid oldu.&quot; <br /> 101 <br /> İ. Ünver Nasrattınoğlu, « Seyyit Battal Gazi Efsanesinin Afyonkarahisar Varyantı », Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.86. 102 Battal Gazi&#39;nin yaamı, savaları ve ölümü konusunda genel ansiklopedik bilgiler için bkz. (Küçük Hayat Ansiklopedisi, Hayat Yay., İstanbul, 1968, s.156; Türk Ansiklopedisi, C.V, İstanbul., 1967, s.41.; İ.A., C.II, M.E.Basımevi, İstanbul, 1961, 344; Meydan Larousse, C.II, İstanbul, 1969, s.208). <br /> yazarları daha XII. yüzyılın balarında o zaman bir sınır bölgesi olan Beyehri Gölü <br /> üzerindeki adacıklarda oturan Rumların, Türklerle sıkı ilikileri sebebiyle Türk adet ve <br /> geleneklerini kabul ettiklerini hatta onlarla dostana ilikilere girierek Bizans İmparatorunun <br /> emirlerine önem vermediklerini kaydediyorlar. Digenis Akritas Destanı ile Seyyid Battal <br /> Destanı birbirinden derin dini uçurumlarla ayrılmış iki düman toplumun ifadesi değil, tam <br /> tersine yaam artları birbirine çok benzeyen ve birbirleriyle sıkı, hatta dostça sürekli iletiim <br /> halinde bulunan sosyal zümrelerin bir görüntüsüdür. Bunu Seyyid Battal Romanının bir <br /> devamından baka birey olmayan diğer bir Türk romanında yani Danimendnamede, <br /> Trabzon İmparatorluklarıyla Akkoyunlu Türkmenlerinin mücadelelerinden bazı sahneleri <br /> içeren Dede Korkud&#39;da da görmek mümkündür103 . <br /> Bu etkileimlerin bir boyutu da Saint Georges Kültünde ortaya çıkmaktadır. Saint <br /> Georges ya da Aya Yorgi kültünün, İslamiyetin Arap Yarımadasının dıına çıkarak Suriye, <br /> Irak ve Mısır bölgelerine yerlemeye baladığı ilk dönemlerden itibaren Müslüman <br /> topluluklar arasında yer bulabilen, İslamiletirilmiş en eski Hırıstiyan kültlerden biri olduğu <br /> düünülebilir. <br /> Örneğin İbn Kuteybe, Taberi, Mes&#39;ûdî vb. tarihçi ve yazarlar eserlerinde Saint Georges <br /> menkıbesine ait önemli açıklamalar yapmılardır. Sözkonusu kaynaklarda Saint Georges, <br /> Cercis, Circis veya Curcis Nebî Aleyhisselam tarzında zikredilmektedir. Cercis Nebî&#39;nin <br /> Musul&#39;da bulunduğuna inanılan bir mezarının, çok erken dönemlerde Müslüman halk arasında <br /> bir ziyaretgah mahalli özelliğini kazandığı anlaılmaktadır. Herevi, İbn Batuta ve Makrizi bu <br /> ziyaretgahtan saygı ile bahsetmektedirler. Öyle ki zamanla bu mezar etrafında bir vakıf <br /> kurulmuş olup, Osmanlı döneminde Cercis Nebî Evkafı adıyla zikredilen bu vakfın hatırı <br /> sayılır zengin bir vakıf olduğu kaynaklardan anlaılmaktadır104 . <br /> Bazı kaynaklara göre Saint Georgios Kapadokyalı olup Diokletianus döneminde <br /> yaamış bir askerdir. Hırıstiyanlığı yaymaya çalıtığı için İznik&#39;te baı kesilerek <br /> öldürülmütür. Ölüm tarihi olarak Jülien takvimine göre 23 Nisan 303 kabul edilmektedir. <br /> Bizde de bu tarih Hıdırelleze rastlamaktadır.Müslüman Türklerin Anadoluya geldikleri zaman <br /> Saint Georges kültü ile ilgileri burada balamaktadır. Müslüman Anadolu Türkleri onu Cercis <br /> Nebî olarak kabul etmenin yanında daha çok Hızır İlyas&#39;la özdeletirmilerdir. Zamanla <br /> bütün fethedilen bölgelerde Aya Yorgi kilise ve manastırları Hızır İlyas makamı olarak <br /> takdise ve 23 Nisan (6 Mayıs) da Hıdırellez günü olarak kutlanmaya balanmıtır. Saint <br /> Georges&#39;un beyaz atlı, savaçı ve ejderha öldüren bir aziz oluunun bu özdeletirmede en <br /> önemli bir araç olduğu açıktır. XIII.-XIV. yüzyıllarda Anadolu, XV. yüzyıldan itibaren de <br /> Rumeli fetihleri sırasında Saint Georges&#39;un bu niteliklerinden faydalanmılar ve onu kendi atlı <br /> savaçı eyhleriyle özdeletirmilerdir. Örneğin Mecidözü&#39;nde Baba İlyas-ı Horasani&#39;nin; <br /> 103 M.F.Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluu, TTK Yay., Ankara, 1991, s.79, 80.<br /> 104 A.Y.Ocak, « Anadolu&#8217;da XIII-XV. Yüzyıda Müslim-Gayr-ı Müslim Dini Etkileimler ve Saint Georges (Aya Yorgi-<br /> Hagios Georgios) Kültü », X. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1991, s.963.</p>
<p> Sulucakaraöyük&#39;de Hacı Bekta&#39;ın; Rumeli Dobruca&#39;da Sarı Saltık&#39;ın ve Üsküp civarında <br /> Karaca Ahmed Sultan&#39;ın Saint Georges&#39;la aynı ahsiyet kabul edildiklerini söylemeliyiz. Bu <br /> kiilerin türbelerinin hem Müslüman hem de yerli Hırıstiyanlar tarafından ziyaret ve takdis <br /> olunduklarını, gerek yerli gerekse yabancı kaynaklar sayesinde tesbit edebiliyoruz. Bilindiği <br /> gibi Baba İlyas, Karaca Ahmed ve Sarı Saltık da beyaz atlı, savaçı ve ejderha öldüren <br /> velîlerdir105 . <br /> Battal Gazi&#39;nin adı etrafında, daha ilk kaynaklardan balayarak, bir menkıbeler silsilesi <br /> olumutur. Onun Rum seferlerindeki maceraları, Taberi&#39;den balayarak, Arap tarihçilerinde <br /> ve Bizans kroniklerinde, ya birbirinden nakledil mek suretiyle ya da birbirini tamamlayacak <br /> ekilde anlatılmıtır. Bunların hepsinin gerçek tarihî olaylar olduğuna Arap tarihçileri <br /> insanları inandırmak istemilerdir; çoğunda, verdikleri haberleri, rivayet edenlerin adlarını <br /> kaydetmek suretiyle, belgelendirme gayreti görülür. Bununla beraber bu rivayetlerin çoğunda <br /> menkıbevî yaklaım hemen farkedilmektedir. Menkıbe ile belgelendirilmiş tarih, bütün <br /> Ortaçağ edebî ürünlerinde olduğu gibi, Battal maceralarını hikâye eden eserlerde de, çok defa <br /> ayırdedilemeyecek derecede, birbirine karımıtır; Battal romanlarındaki menkıbelerin bir <br /> çoğu tarih kitaplarında tesbit edilmiş olayların bir az bozulup, ekil değitirip, abartılması ile <br /> meydana geldiği gibi, tarih kitaplarındaki olaylar da, üphesiz bunlardan etkilenip, gerçek <br /> olayların oldukça menkıbelemiekilleridir. Eski kaynaklarda menkıbelerin tarih olarak <br /> kabul edilmesi çok sık karılatığımız bir olgudur. <br /> Arap vekayinamelerinde çizilen Battal Gazi portresinin geniş ölçüde Türk kaynaklarının <br /> tasvir ettiği portreye benzediği hemen dikkati çeker. Arap vekayinamelerine göre O, <br /> Hıristiyanların çok korktuğu bir cengaverdir106. Anneler yaramazlık yapan çocuklarını onunla <br /> korkuturlar107 , çocuklarına onun kim olduğunu öğretmek için kiliselerinde resimlerini <br /> bulundururlar. Battal Gazi sık sık kilise ve manastırlara saldırır, rahiplerle temas halindedir. <br /> 105 A.Y.Ocak, « Anadolu&#8217;da XIII-XV. Yüzyıda Müslim-Gayr-ı Müslim Dini Etkileimler ve Saint Georges (Aya Yorgi-Hagios Georgios) Kültü », X. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1991, s.964) 106 &quot;&#8230;..Emîr Cafer kim Seyyid Battaldır.Narunurreid O&#39;nu 170 bin asker ile İstanbul üzerine öncü gönderip Battal Gazi Rum&#39;a giderken Harunurreid de ardçı olarak konakları atı. İstanbul&#39;un boğazını alıp, gelen geçen gemileri yakalayıp, cümle asker ile karı İstanbul&#39;a geçip, dört bir yanını yağma ve talan etti. Böylece kuatmaya alınan İstanbul&#39;da kalan kafirler açlıktan aman ile tara çıkınca Harun, küffara asla aman vermeyip, Seyyid Battal Gazi bunlara bir kılıç üürdü kim yine kafirin tarihçesinin dediğine göre üç kere yüz bin kafir kılıçtan geçirildi. 70 bin esir nice kii, can tutsak olub İslam askeri tok toyumdan bunları taıyamaz hale gelince bin parça gemiye yüklediler ve İskenderun&#39;a gönderdiler.&quot; (Evliya Çelebi, Seyahatname, (Giri), Haz. İ.Parmazsızoğlu,Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ankara, 1983, s.71); &quot; Buht oğlu Abdülvahhab öldüğünde Battal ile birlikte Rum topraklarındaydı. Ömer oğlu Muhammed, Ömer oğlu Abdülaziz&#39;den duyduğuna göre öyle söylemiti; Buht oğlu Abdülvahhab 113 yılında Battal ile birlikte savamıtı. Battal&#39;ın karısındaki insanlar korkudan kaçıp dağılıyorlardı.&quot; (Taberi, Tarih-i Taberi, Beyrut, 1987, s.612). &quot; Ebu Mervan öyle dedi, Battal&#39;ın öyle dediğini duydum;&#8230;&#8230;&#8230;Patrik ve kervanına hücum ettim.Arkadaları Patrikten ayrıldı. Böylece Patriği öldürdüm. Arkadalarını da öldürmek istedim fakat, onlar kaçtılar. Atını ve Patriğin kellesini aldım, manastıra döndüm. Patriğin kellesini manastıra attım.&quot; (Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz, Tarih-i Dımak, Beyrut, 1988, s.137-139). 107 &quot;Ben bir gece bölük ile köye çıktık. Arkadalarıma dedim: Atlarınızın bağlarını bırakın, hiç kimseyi öldürerek veya söverek harekete geçirmeyin. Tâ ki köyün içine girene kadar. Çünkü hepsi uykudadırlar. Böylece askerler köye dağıldılar. Ben ve bazı arkadalarım kandil yanan bir eve girdik. İçeride kadın ve küçük bir oğlu vardı. Kadın oğlu ağladığı için susturmaya çalııyor, &#39;sus, yoksa seni Battal&#39;a veririm, seni götürür&#39; diyordu. Oğlunu yatağından aldı, sonra bana &#39;Tut ya Battal&#39; dedi ve ben de çocuğu aldım.&quot; (Abdullah b.Mehmed-Abdurrahman b.İlgaz, Tarih-i Dımak, C.I, Beyrut, 1988, s.137). <br /> Ele geçirmek istediği kale ve ehirleri bazen kılıç kuvvetiyle bazen de aklını kullanarak <br /> kendisine bağlar. Bu tablo Türkçe Battalname&#39;ye de uymaktadır. <br /> Battal Gazi&#39;nin menkıbevî kiiliği Anadolu Türkleri arasında da kendisini kuvvetle <br /> ortaya çıkarmaktadır108. Türkler bu savaçıyı gerçek kimliğinden çıkarıp klasik bir Türk Alp&#39;i <br /> eklinde düünmüler ve Battalnâme&#39;yi muhtemelen XI. yüzyılın sonlarıyla XIII. yüzyılın <br /> baları arasındaki dönem içinde109 bu anlayıa göre yeni bir yorumla oluturmulardır110 . <br /> Destanın Türkçeye adapte edilmieklinde Danimend ailesi Battal Gazi&#39;ye kadar <br /> gitmektedir. <br /> Türkler, Danimend&#39;i kendi geleneklerine bağlamılar ve Battal Gazi&#39;nin doğum yeri <br /> Malatya&#39;nın onun doğum yeri olduğunu öne sürmülerdir. Bazı Ermeni yazarlar da <br /> Danimend&#39;in bir İranlı Ermeni olduğunu öne sürmek istemilerdir111 . <br /> Bizans-Arap savalarını konu alan geleneksel halk destanlarını, Anadolu&#39;yu fethettikten <br /> sonra Türklerin kendilerine mâletmelerini doğal karılamak gerekir.Yeni Türk unsurları <br /> katılarak değitirilen bu destanlar, Anadolu&#39;nun fethine ilikin yeni Anadolu halk destanlarını <br /> doğurmutur112 . Bunun diğer önemli örneklerinden biri de Battal Gazi menkıbelerinin <br /> Afyonkarahisar&#39;a uyarlanmasıyla meydana gelmiş bir Battalnamedir. Akronion <br /> (Afyonkarahisar) bölgesinde ehid edilen Battal&#39;a Afyonkarahisar halkı ve kültürü hemen <br /> sahip çıkmış ve yeni ilavelerle yeni bir Battalname doğmutur113 . <br /> 108 <br /> A.A. Vasiliev (A. A. Vasiliev, Hıstory of the Byzantine Empire, Madıson Wısconsın, 1952, s.302); eserinde, Battalnamenin temelini oluturan tarihsel ve kültürel dokunun tamamen Araplardan alınma olmadığını vurgulamaktadır.Bunun için de;&quot; VII.-IX. yüzyıllarda Anadolu&#39;da Bizans ve Ermeni beyliklerini haraca bağlayan Abbasi ordularının kumandanlarının da Türk asıllı olduklarını düünürsek, Battal Gazi destanında anlatılan olayların bir kısmının Türklere ait olabileceği mantığı da ortaya çıkmaktadır&quot; demektedir. 109 (Ocak 1992: 204,205) 110 Seyyid Battal Gazi&#39;nin yerel hikayesi 1071&#39;den sonra Türklerin Anadolu&#39;ya yerlemeleri ile birlikte Türk destanları ile karımış ve bütünlemiş olmalıdır. Bu bütünlemenin 1102 yılında Malatya&#39;yı alan Danimendliler tarafından gerçekletirildiği de genel kanıyı oluturmaktadır (P.N.Boratav, &quot;Battal&quot;, İ.A., MEB Yay., M.E.Basımevi, CII, İstanbul, 1993, s.344-351; İ.Melikoff, &quot;Al-Battal&quot;, Encyclopedie de I&#39;İslam, C.II, Leiden, 1971, s.1137). İ.A.Sarar, (İ.A.Sarar, &quot;Edebiyatımızda Seyyit Battal Gazi&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977 Bildiriler, Eskiehir, s.99) makalesinde; Malatya ve çevresinde Türkmen airetlerinden, Eskiehir Seyyid Battal Gazi ve yöresindeki Türkmen airetlerinden, kendilerine Abdallar diye ad takmış olan kabilelerden elde ettiğini söylediği bilgilere göre; ilk Türkçe Battal romanı bu havalilerden, halk arasında derlenmi, yüzyıllardan bu yana söylenmiş Seyyid Battal Gazi&#39;nin menkıbevî yaantısından faydalanarak hazırlanmı, destan parçalarını kapsadığını söylemektedir. <br /> 111 <br /> Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu&#8216;da Türkler, Çev.: Y.Moran, E Yay., İstanbul, 1979, s.96. 112İ.Melikoff, La Geste de Melik Danimend, C. I-II, Paris, 1960, s.1137.; Ayrıca bu Battalnameler içinde güzel örneklerden biri de XVII. yüzyıla ait olduğunu tahmin ettiğimiz bir yazma nüshadır. ücaeddin Veli Külliyesi dedesi Nevzat Dede&#39;nin elinde bulunan bu yazma nüshanın Seyitgazi bölgesinde ortaya çıkması, Battalname için olduğu kadar yöre için de önemli bilgiler içermektedir. Bu açıdan bu Battalnamenin bilimsel olarak incelenmesi gerekmektedir. 113 İ. Ünver Nasrattınoğlu (İ. Ünver Nasrattınoğlu, « Seyyit Battal Gazi Efsanesinin Afyonkarahisar Varyantı », Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.88-90) Afyonkarahisar&#39;a özgü Battalnameden u örnekleri vermektedir;&quot; Bizans İmparatoru Leon&#39;un dayısı Todori ile Battal Gazi Malatya&#39;da karılamılar, Battal Todori&#39;yi mağlup etmi, ama O&#39;nun Müslüman olmasını art koarak canını bağılamı. Todori&#39;nin Müslümanlığı kabul etmesi üzerine Battal Gazi O&#39;na Ahmed Turani adını vermi. Bundan sonra Battal&#39;la Turani ölünceye dek beraber olmular. Bu iki arkadaş birlikte İstanbul&#39;a giderek Bizans İmparatorlarını tahttan indirmiler. Battal Gazi ile Ahmed Turani o zaman Bizans İmparatorluğunun en önemli, müstahkem mevkilerinden biri olan Afyonkarahisar kalesini ele geçirmeye karar vermiler. Ahmet turani yanındaki bir kaç askerle kaleyi ön taraftan kuatmı. Battal Gazi&#39;de Hisarardı denilen yerden kuatmayı tamamlamı. Kalenin yapısı çok sağlam olduğu için zapdedilme imkanı hemen hemen yok gibiymi. Ama Battal Gazi ve arkadalarının kuatma harekatı üzerine kale kumandanı Bizans İmparatorundan yardım istemi. İmparator yüzbin kiilik bir orduyu hemen yola çıkarmı. Bizans İmparatorunun Afyonkarahisar&#39;a gönderdiği ordu yol ala dursun, Battal Gazi arkadan, Ahmed Turani önden devamlı olarak kaleye hücum ediyorlarmı. <br /> Battal Gazi&#39;nin Türkler arasında bu kadar çok sevilip bir &quot;Gazi-Velî114 (Alp Eren) kimliğiyle yüceltilmesinde ve ululanmasında, ehit olduğu yerde eski bir Bizans dînî yerleimi üzerinde bulunduğu varsayılan mezarının, I. Alâeddin Keykubad&#39;ın (1220-1237) annesi tarafından bir rüya sonucu kefedildiğini115 nakleden menkıbenin önemli bir katkısı <br /> Öte yandan kale komutanının kızı Battal Gazi&#39;nin kahramanlıklarını duymuş ve ona gizliden gizliye aık olmu. O sebeple Battal&#39;ın ölmemesi için dua eder dururmu. Derken, yüzbin kiilik Bizans ordusu Gazlıgöl önlerinde görülmü. Kaledeki Bizans askerleri yardımcı kuvvetleri görmüler ve Battal Gazi ve arkadalarını oyalamaya balamılar. Devamlı savamaktan yorgun düen Battal Gazi, bir süre dinlenmek amacıyla kalenin yan tarafındaki Yumaklık denilen Beparmak altının üst tarafındaki çimenlik üzerine uzanıp yatmış ve uykuya dalmı. Battal&#39;a aık olan kale kumandanının kızı yüzbin kiilik Bizans kuvvetini görmü.Battal&#39;a durumu bildirebilmek için bir kağıda Bizans ordusunun Afyonkarahisar kalesine yaklamakta olduğunu, tedbir almasını yazarak bir küçük taa bağlamış ve Battal&#39;ın üzerine atmı. Ne var ki bu taş Battal&#39;ın kulaktozuna değmiş ve Battal bir an çırpınıp ruhunu teslim etmi.Battal&#39;ın yanına giden Kale kumandanının kızı Battal&#39;ın öldüğünü görünce, babasının kendine verdiği zehirli hençeri kendisine saplayarak orada ölmü. Ahmed Turani&#39;nin kabri Afyonkarahisar kalesinin eteklerinde, Selçuklu yapısı Ulu Camiinin karısındadır. Ancak, savaş sonrası esen çok iddetli fırtına ve ardından gelen seller Battal Gazi ile sevgilisini bulundukları yerden alarak baka diyarlara götürmü. İte bu diyar Seyitgazi ilçesidir.&quot; Battal Gazi menkıbelerinden kadın kahramanlara sıkça rastlanmaktadır. Bu menkıbelerde; kadın kahramanlar Battal Gazi&#39;ye veya onun arkadalarına savaş ve kuatmalarda onlara yardım etmektedirler. Ancak bunların sayesinde zorluk çekilmeden kalelere girilmekte, esir dümüİslam savaçıları (Dede Korkut&#39;da Parasar&#39;ın Bayburd Hisarı&#39;ndan Bey Böğrek&#39;in kurtuluu gibi) bunlar sayesinde özgürlüklerine kavuturulmakta, sonunda din değitirip, aık oldukları İslam kahramanlarıyla evlenmektedirler. Bunlara en iyi örnek yukarıda zikretteğimiz Battal&#39;a aık olan Elenora, Battal Gazi&#39;nin kayser kızı Kitayun&#39;a aık olması, Battal Gazi&#39;nin Malatya emîri Ömer&#39;in kızını istemesi vb. gibi olaylar sıkça ilenen kadın kahramanlar olgusunu kuvvetlendirmektedir. Ayrıca burada bir de iki tip kadın modeli ortaya çıkmaktadır; birincisi, erkekden ayrı bir dünyada, ayrı bir düzen içinde yaayan İslam kadını, ikincisi ise epik-feodal düzenin özelliklerini taıyan övalye kadın tipidir (Tahir Alangu, &quot;Ortazaman Anadolu Komu Milletlerinin Eposlarında Kadın Kahramanlar&quot;, Türk Dili, C.II, Ankara, 1953, s.146,147). 114 Seyyid Battal Gazi&#39;nin tarihsel karakteri (tartımalı olarak) tamamen teolojik temelden ziyade, bir din savaçısı olarak görülüp, kiisel özellikleri bunun üzerine temellendirilmitir.Halbuki ona ne bir keramet ne de mucizeler gerçekletirme gücü bağılanmıtır. Ama bu insan kaynaklarda din savaçılığının yanında, gerektiğinde ondan mucizeler beklenilen bir kiilik oluvermitir. Seyyid Battal Gazi, balangıçta bir &quot;Velî&quot; olarak kabul edilmemiş ise de &quot;Velî&quot; de olması gereken niteliklerin daha sonra ona atfedildiğini görmekteyiz.Anadolu evliyaları için bkz. A.Y.Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri, Ankara, 1984. 115F.W.Hasluck (F.W.Hasluck, M. A. Christianity and İslam Under the Sultans, vol: 2, Oxford, 1929, s.704-716) eserinde; menkıbevi bilgileri tarihsel veriler gibi gösterip, mezarın bulunuş öyküsünü tarihsel bir vakıa gibi zikretmektedir. Ona göre; Mesih&#39;in kalesi, Rum Sultanı Alaeddin (1219-36) tarafından generali Hazarasp&#39;a verilmitir. Generalin çobanlarından Kutluca adındaki birisi kalenin karısındaki tepede koyunlarını otlatırken, orada mucizevi bir ıık görür. Mucizeden haberdar kılınan Hazarasp, burada küçük bir apel ina ettirir ve bu apel hac amacıyla ziyaret edilen bir yer olur. Peygamberin soyundan gelen Alaeddin&#39;in annesi Seyyid Battal Gazi&#39;yi düünde görünceye değin buranın Seyyid Battal Gazi ile bir ilgisi yoktur ( Bu yargı da doğru olmasa gerek. Çünkü hemen hemen 50 yıl kadar önce bu bölgeyi ve Seyitgazi&#39;yi gezerek izlenimlerini yazan Herevi, eserinde Seyyid Battal&#39;ın mezarından bahsetmektedir).Annesi Alaeddin&#39;e, ölümüyle yüz yüze geleceği Mesih&#39;in kalesinin bulunduğu yerde bir anıt ina ettirmesini sağlar. Alaeddin&#39;in annesi, kaleye gider ve aratırma yapar. Baka bir görüntü (düş anlamında) ilk gördüğü düü teyid eder. Bu görüntüye göre, toprak yarılır, bir kapı belirir, kapıdan yedi basamaklı bir yoldan geçer Arap savaçının (Seyyid Gazi) silahlanmış bir halde önünde durduğunu görür. Alaeddin&#39;in annesi, yeni kefettiği aziz için bir anıt mezar yaptırır. Burada yaptırılan binayı takiben, Mihaloğulları ve Kanuni Sultan Süleyman büyük bir olasılıkla Bağdat&#39;a giderken türbeyi ziyaret ettiği 1534 yılında kendisi tarafından eklemeler yaptırılmıtır (bu bilginin de kesin tarihsel kanıtları bulunmamaktadır). K.Wulzinger&#39;de F.W.Hasluck&#39;u doğrulayarak bu rivayetleri öyle anlatmaktadır; &quot; O vakit Peygamberin yüksek huzurundaki dii zürriyetlerinden ve dini bütün bir kadın olan Sultan Hatun isimli Sultan Alaeddin&#39;in annesi tesadüfen bir gece Seyyid Battal&#39;ı rüyasında gördü ve Battal ona seslendi: «Ey yüce kadın, ben Rum&#39;un devletine hakim olan ve sonunda Kala-i Masiyye&#39;de ölmüş bulunan Peygamberin eriflerinden birisiyim. Gel ve üzerime (kalan parçalarımın üstüne) bir türbe yaptır.» Sultan uyandığında ayağa kalktı ve Sultan Alaeddin&#39;in yanına gitti ve hikayeyi anlattı Sultanın emri ile devlet hazinesini açtırdı ve yüklerle develer kouldu; ondan sonra Sultan Hatun bazı köleleri ve hizmetlileriyle oraya doğru hareket etti ve kendisine Kılıç Arslan isimli bir vezir de elik etmiti. Günün birinde oraya ulamılardı ve kalenin karısına yakın bir tarlanın üzerinde konaklamılardı. Sultanın emriyle oraya bir kervansaray yapılmış ve bir köy kurulmutu ve oraya bugünde olduğu gibi eenkuç denmiti. Hazarasp bunu öğrendiğinde alıp onu kaleye getirmi, orada ağırlamış ve: «Buraya geliş sebebin nedir, burada ne iin var ?» diye sormutu. Sultan cevap vermi:«Ey Hazarasp, kalenin yakınında bir ziyaretgah varmıdır?» Hazarasp cevap vermi:«Benim Kutluca isminde bir çobanım var; kalenin karısındaki tepede koyunlarını otlatırken parlak bir ıık görmüş ve ıığın kuvvetinden neredeyse aklını kaybetmiti. Kendinden geçmiş ve buna anlam veremiyor. Aynı yerde koyunlar da toplanmış ve durmulardı. Bunun hakkında haber aldım. Çobanın nasıl olduğunu, gittim ve gördüm; bu yerin etrafına bir ibadet evi yaptırdım ve bu gün orası bir ziyaretgahtır.»&#8230;.. <br /> olsa gerek. Bunun yanında bu tür sosyal-dini yapıların inaasında özellikle Seyyid Battal Gazi Külliyesi&#39;nde Selçuk Sultanının Danimendlere karı olan minnetdarlığının ispatı olarak gerçekletiği tezi de ilginç bir değerlendirmedir. <br /> Wulzinger&#39;e göre; Hazarasp&#39;ın emriyle orada bir ziyaret tekkesi116 yapılmış ve herhangi bir isteği olan herkes orayı ziyaret etmeye balamıtır117 . <br /> Menkıbelerin ve edebî ürünlerden Battalnamenin etkileri o denli büyük olmutur ki, Battal Gazi daha Selçuklular döneminden itibaren Anadolu&#39;da özellikle sünni İslam inanıı dıındaki Türkler (önce Kalenderiler, sonra Bektaîler ve Alevîler) tarafından çok benimsenip yüceltilmitir. Burada dikkatlerden kaçmaması gereken olgu; gerçekte Hz. Ali ve soyuna hiç de iyi gözle bakmayan bir hânedana, Emevîler&#39;e mensup bir kiiliğin, bu niteliğinin unutularak en ön safta gelen bir evliya mertebesine çıkarılmış olmasıdır. Böylece, Emevî komutanı Battal Gazi, heterodoks Türk zümreleri arasında yerini Hz. Ali soyundan gelen Seyyid Battal Gazi&#39;ye bırakmıtır. <br /> Seyyid Gazi Zâviyesi, bütün Selçuklu ve Osmanlı dönemleri boyunca, mevcut Kalenderî zâviyelerinin en önemlilerinin de baında gelmitir. Bu önem yalnızca onun merkez zâviye olmasından değil, aynı zamanda, yakın çevresinde bulunan Uryan Baba, Sultan ucâ&#39; (ucâu&#39;d-dîn) vb. diğer Kalenderî zâviyeleriyle çevrili bulunmasından da doğuyordu118 . <br /> Battal Gazi&#39;ye muhtemelen XIII. veya XIV. yazyılda bir de Seyyidlik pâyesi uygun görülerek Peygamber soyuna bağlanmıtır. Battal Gazi&#39;yi Hz. Ali soyuna bağlayan bir Siyâdetnâme vaktiyle zâviye eyhleri tarafından muhafaza edilmekteydi119 . <br /> Böylece daha XIII. yüzyılda gerek halk, gerekse Bizans sınırındaki gaziler arasında bir Gazi-Evliya olarak takdis edilmeye balanan Seyyid Battal Gazi&#39;nin aynı devirde bata Kalenderîler olmak üzere çeitli sünnilik dıı topluluklar arasında yaygın bir külte konu tekil ettiği görülür. Ancak bu önemli olayın nasıl ve hangi bağlantılarla meydana geldiği; Anadolu Kalenderîlerinin ne gibi sebepler yüzünden onu &quot;Pîr-i Abdâlân&quot; kabul ettikleri henüz tam olarak bilinememek tedir120 . <br /> Battal Gazi geleneği ve onun yarattığı edebî kiilik Anadolu insanını gerek kahramanlığı gerekse evliya kimliğiyle o derece etkilemitir ki daha XIII. yüzyılda, o zaman Anadolu&#39;nun hemen her tarafında kalabalık kitleler halinde görülmeye balayan Kalenderi dervileri O&#39;nu kendilerine &quot;Pîr&quot; kabul etmekte tereddüt göstermemilerdir. Battal Gazi&#39;nin türbe ve tekkesi, Kalenderiler&#39;in merkez tekkesi durumuna yükselmiş ve bu konumunu XVI. yüzyılın son çeyreğine kadar korumutur. XV. yüzyılın balarında Bektailik, pek çok ey gibi <br /> «Sultanın emriyle oraya taş ustaları ve duvarcılar getirilmiti. Sultan Seyyid&#39;in geriye kalanların üzerine bir türbe ina<br /> edilmiti, kendisi için de bir türbe ina ettirmiti, aynı ekilde bir cami ve bir tekke de yaptırdı, burası için köyler kurdu ve<br /> onlar için eğitilmiş derviler getirtti.» (K.Wulzinger, Dreı Bektaschı -Klöster Phrigiens, Berlin, 1913,s.6).<br /> 116 K.Wulzinger&#39;e göre burası Aslında bir Atryum &quot;avlu&quot; idi.<br /> 117 K.Wulzinger, Drei Bektaschi -Klöster Phrigiens, Berlin, 1913, s.6.</p>
<p> 118. (Ocak 1992: 187,188) 119 (Ocak 1992: 187,188) 120 (Ocak 1992: 187,188) <br /> Battal Gazi kültünü de devralmıtır121. Bektaî airleri XVI. yüzyıldan itibaren gerek Battal <br /> Gazi&#39;yi gerekse babası Hüseyin Gazi&#39;yi hürmetle yâdeden nefesler söylemiler, aynı ekilde <br /> Alevî zümreler de onu büyük evliyadan saymılardır. Alevî airleri söyledikleri nefeslerin bir <br /> kısmını ona ithaf ettikleri gibi bir kısmında da onu ululamılardır; ayrıca Battal Gazi&#39;nin ve <br /> babasının kahramanlıklarını anlatan uzun manzum destanlar da yazmılardır122 . <br /> XVI. yüzyılda Seyid Battal Gazi adının, Türk ordusunun itici gücünü oluturduğunu <br /> görüyoruz. Seyyid Battal Gazi Tekkesi bu dönemde, Yeniçerilerle yakın bağları olan <br /> Baktailerin elinde bulunmaktadır123 . <br /> Battal Gazi, sünnî halk airleri tarafından da XV. yüzyıldan beri hem gazilik ve <br /> kahramanlık, hem de evliyalık yönleri vurgulanarak yüceltilegelmitir. <br /> Battal Gazi, erken dönemlerden itibaren Osmanlı gazileri arasında da büyük bir saygıya <br /> mazhar olmutur. İçiçe geçmiş durumdaki menkıbe ve kaynaklar, O&#39;nun, XV. yüzyıldan beri <br /> savaa giden gaziler tarafından &quot;Gazilerin Ulusu&quot; olarak kabul edildiğini gösteriyor. Askerler <br /> yola çıkmadan önce onun türbesini ziyaret etmiler ve ruhaniyetinden yardım dilemiler <br /> dir124 . <br /> Ayrıca bazı Batılı bilim adamları125 Gâziyân-ı Rum diye adlandırılan Anadolu <br /> Gazilerini; &quot;Elleri tahta kılıçlı Müslüman misyoner ovalyeler&quot; olarak eserlerinde <br /> zikretmektedirler.Bu görüe Müjgan Cunbur126&#39;da itirak edip; &quot;Onlar gerçekten de Müslüman <br /> misyonerlerdir.Onlar,yalnız ecaatleriyle tanınmış savaçı kılıç erleri değil, Anadolu insanını <br /> milli-dinî birlik potasında sevgiyle birletirmek isteyen gönül erleridirler&quot; demektedir. <br /> Osmanlı tarihlerinde Battal&#39;ın tarihî kiiliğinden çok, menkıbevî kiiliğini buluruz. Arap <br /> kaynaklarında tarihî haberler ile yan yana duran hikayelemiş olayların bir çoğunu, Osmanlı <br /> tarihçileri de olduğu gibi nakletmilerdir127; bunların içinde, bâzı baka menkıbeler ile, çoğu <br /> Battal romanlarından geçme, daha yeni yorumlar da bulunmaktadır128 . <br /> İslami dönem Türk edebiyatının en ilgi çekici ve gelimiş örneklerinden birini destani <br /> romanlar tekil etmektedir. Ebu Müslim Horasani, Battal Gazi, Melik Danimend Gazi, Sarı <br /> Saltuk ve Köroğlu gibi kahramanların etrafında oluan bu destani romanların en eskileri <br /> 121 Cahit Öztelli, (Cahit Öztelli, &quot;Seyyid Battal Gazi Romanı Üzerine Düünceler&quot;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel<br /> Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.94) menakıbevî eserlerin tahlilini içeren kısa makalesinde; Battal Gazi&#39;yi<br /> Ahilerin, Bektailerin ve Alevilerin &quot;Pîr&quot; olarak tanıdıklarını belirtmektedir.<br /> 122 (Ocak 1992: 204,205)<br /> 123 F.W.Hasluck, M. A. Christianity and İslam Under the Sultans, vol: 2, Oxford, 1929, s.704-716)<br /> 124 ( Ocak 1992: 204-205)<br /> 125 İ.Melikoff, La Geste de Melik Danimend, C. I-II, Paris, 1960, s.7.<br /> 126 Müjgan Cunbur, &#8220;Danimendname ve Saltuknameye Göre Seyyid Battal Gazi&#8221;, Eskiehir I. Seyyid Battal Gazi Bilimsel<br /> Semineri, 22-24 Eylül 1977, Bildiriler, Eskiehir, s.48.</p>
<p> 127 <br /> Müneccimbaı (Müneccimbaı, Tarih-i Umumi Sahaifü&#39;l-Ahbar, C.I, Beyrut, 1983, s.801-814) tarihinde; H.113 yılı olayları arasında Battal Gazi&#39;nin bulunduğu muharebeler ve Abdülvahhab&#39;ın öldürülmesi olayı, aynen İbn Kesir&#39;de anlatıldığı gibi nakledilir. Ayrıca, Battal Gazi&#39;nin H.122 yılında ehid edildiği ve İbn Kesir&#39;deki buna ait iki menkıbe de olduğu gibi kaydedilmitir. 128 P.N.Boratav, &quot;Battal&quot;, İ.A., C.II, İstanbul, 1993, s.345-346. <br /> muhtemelen XIII. yüzyılda Türkçeye uyarlanan Battalname ve Ebu Müslimnamedir.129 Ebu <br /> Müslimname, Abbasi Devletinin kuruluunda tarihi bir rol oynamış bulunan Ebu Müslim <br /> Horasânî (öl.137/755)&#39;nin Abbasi ihtilalini nasıl balatıp bitirdiğini anlatan yine efsanevi <br /> içerikte bir destandır130 . <br /> Battalname yazıya geçirildiği dönemden itibaren halk arasında çok okunmakta olup <br /> yaadığı yüzyıllar boyunca birçok ilaveler gördüğü açıktır. Ayrıca eserdeki kültürel ürünlerin <br /> yüzyıllara ve coğrafyalara göre de değiiklikler gösterdeği açıktır. <br /> Bunlardan biri Battal Gazi&#39;nin Hızır İlyas ile olan menkıbeleridir. Hızır bu destani <br /> romanlarda kahramanların yardımcısı, yol göstericisidir. Baları sıkıtığında veya ölümle <br /> burun buruna geldiklerinde Hızır ortaya çıkar ve kendilerini kurtarır.131Buna benzer bir baka <br /> destan da yine XIII. yüzyılda Arif Ali tarafından yazıya aktarıldığı sanılan ve Melik <br /> Danimend Gazinin ilk Anadolu fetihlerini nakleden Danimendnamedir132. Bunda da Hızır <br /> ile dikkate değer bölümler bulunmaktadır. Bunun yanında Dede Korkut133 hikayeleri de <br /> önemli birer kültür ürünüdür. Aynı ekilde, aslında büyük bir menâkıbnâme kimliği de <br /> göstermesine rağmen kahramanlık destanı türüne de sokulabilecek olan Ebu&#39;l-Hayr-ı Rûmî&#39;nin <br /> Saltıknamesini134 de sayabiliriz. <br /> XV. yüzyılda kaleme alınmakla beraber aslında XIII. yüzyılda yaayan Sarı Saltuk adlı <br /> bir Türkmen babasının kahramanlık menkıbelerini ve kerametlerini anlatan bu eserde Hızır&#39;ın <br /> Sarı Saltık ile olan ilikileri, konumaları, menkıbeleri zengin bir biçimde yeralmaktadır. <br /> Ayrıca İslami dönem Orta Asya Türk destanlarından Manas Destanını135 , Alpamış <br /> Destanını136, Anadolu dahil hemen hemen bütün Ön Asyaya yayılmış bulunan ünlü Köroğlu <br /> Destanını137 da anmak gerekir. Bunlarda da Hızırla ilgili birçok bölüm bulunmaktadır138.Bu <br /> 129 Türk edebiyatında destani romanlara ait geniş bilgi için bkz.: M.F.Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, s.254-258; Alessio<br /> Bombaci, Histoire de la Littérature Turque, Paris 1968, s.259-265; I. Melikoff, La Geste de Melik Danimend, Paris,<br /> 1960, C.I, s.41-52; I.Melikoff, Abu Muslim, Le Porte-heche du Khorassan, Paris, 1962, s.29-43.<br /> 130 A.Y.Ocak, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara, 1985, s.185)<br /> 131 &quot;&#8230;.ve cadular kalai beklerler. Nice kim yol aradı, çare idemedi. Andan mübarek yüzin yire sürüb niyaz eyledi. Ol dem<br /> Hızır Peygamber iridi. Seyyide selam virdi ve eytdi; Ey ciger kûem. Melul olma kim gerekir kim bu vilayet dahi senün<br /> kademinde açıla, müerref ola didi. Andan Hızır Peygamber atından indi, Seyyid hazretini bindirdi ve yeil kamçısını<br /> Seyyidin eline virdi ve eytdi; Ciger kuem, atın baını ehre karu tut, didi. Seyyid hazreti dahi eyle eyledi. At bir kez pervaz<br /> eyledi, ehrin üstüne kondu&#8230;..&quot; (Menakıb-ı Gazavat-ı Seyyid Battal Gazi, İstanbul, (Tarihsiz-Tabasma), C.IV,s.26,27).<br /> 132 Destan, Battal Gazi etrafında yine Türklerin yarattığı Battal Gazi Destanının bir devamıdır. Danimend Ahmed Gazi de<br /> Battal Gazi gibi merkezi Malatyada bulunan İslam gazilerinin ve Ahmed Gazi de Battal Gazi vasıtasıyla Hz.Peygamber<br /> soyuna bağlanmaktadır.Bununla birlikte o, Türk kahramanları gibi Harezmlilerin yadigarıdır. Danimend, Peygamberin bir<br /> iareti ile Rum gazasına memur olur ( O.Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1993, s.123;<br /> Ayrıca Bkz. Melikoff I., La Geste de Melik Danimend Gazi, Paris, 1960, C.II ).<br /> 133 Bkz. Dede Korkut Kitabı, Yay.: Muharrem Ergin, Ankara,1964.<br /> 134 Saltukname, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Kısmı, No: 1612; Eser ve müellif için bkz. A.Gölpınarlı A.,<br /> Yunus Emre ve Tasavvuf, İstanbul 1961, s.33-41; İz Fahir, &quot;Saltuk-name&quot;, VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara,<br /> 1981, C.II, s.971-977.<br /> 135 Bkz.Ögel Bahaeddin, Türk Mitolojisi, Ankara, 1971, C.I, s.495-539.<br /> 136 Özbek Halk Destanları Serisi, Alpamı,Nr. Tura Mirzayev, Takent 1969; S.Chandra Sen Gupta, &quot;Bir Orta Asya Özbek<br /> Türk Destanı: Alpamı, Menei ve Versiyonları &quot;, Çev.: Çiğdem Yıldırım, Türk Folklor Aratırmaları, (1982), Ankara,<br /> 1983, s.177-189.<br /> 137 Bkz. P.N.Boratav, Köroğlu Destanı, İstanbul, s.1931.<br /> 138 A.Y.Ocak, İslam-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara, 1985, s.40.</p>
<p> da bize bu kültür etkileiminin en çarpıcı özelliklerini ve bu özelliklerin etkilerini göstermesi <br /> açısından önemlidir. <br /> Kahramânâne-dinî bir içeriğe sahip olan Battal Gazi Menkıbesi, Selçukluların ilk <br /> zamanından beri, manzum ve mensur birçok Battalnameler olumasına sebep olmutur ki, H. <br /> Ethé haklı olarak, bunun esasında, askerleri Anadolu fethine hazırlamak amacıyla yazılmış <br /> bir eser olduğunu iddia etmektedir; önce kimin tarafından ve her ne amaçla yazılmış olursa <br /> olsun, o dönem Türklerinin ortak duygularını yansıtan bu eser halk arasında büyük bir ün <br /> kazanmı, hattâ Doğu Türkistan&#39;a kadar yayılmıtır; orada da bu menkıbevî kahraman <br /> hakkında birtakım menkıbelerin varlığı, hattâ Aksu ehrinde onun mezarına rastlanması bunu <br /> gösterir; oradaki menkıbeye göre 139, Battal Gazi, H. 81 (M. 700-701)&#39;de Medine&#39;de vefat <br /> ederek, Bakü&#39;de defnedilen Muhammedü&#39;l-Hanife&#39;nin dördüncü torunu olup, İmâm Abdu&#39;r<br /> rahmân &#39;Alevî ismiyle tanınmıtır. <br /> VIII. yüzyılda Emevîler&#39;in Bizans&#39;a karı açtıkları savalarda &quot;El-Battal&quot; lakabıyla <br /> öhret kazanmış bir savaçının Türkler arasında yayılan kahramanlık menkıbelerinin <br /> destanlatırıldığı bir halk hikâyesi olan Battalnâmenin140 yazma nüshaları Menâkıb-ı Gazavât<br /> ı Seyyid Battal Gâzî, Hikâyet-i Seyyid Battal Gâzî gibi isimler taımaktadır. Hikâyenin yazıya <br /> geçiriliş tarihi henüz kesin olarak tayin edilmemekle beraber bütün aratırmacıların birlemiş <br /> göründükleri zaman dilimi, XI. yüzyılın sonlarından XIII. yüzyılın balarına kadar olan 100 <br /> yıldan biraz fazla bir dönemdir141 . Ancak Battalname&#39;den bazı kısımlar almış olup 643&#39;te <br /> (1245-46) yazıldığı kesin olarak bilinen Danimendnâme&#39;de Melik Dânimend&#39;in142 Battal <br /> 139 <br /> A.Y.Ocak (A.Y.Ocak, &#8220;Sarı Saltuk ve Saltukname&#8220;, Türk Kültürü, Türk Kültürünü Aratırma Enstitüsü Yay., S.195, Yıl XVII, Ocak 1979, s.273-275) eserinde; Saltuknamede ilenen temalarla, özellikle Sarı Saltuk tipolojisiyle, Battal Gazi&#39;nin diğer edebi ürünleri arasında bir benzerliğin olduğu açıklanmaktadır. öyle ki; &quot;Sarı Saltuk, Battal gibi kafirlere karı cihad göreviyle mükelleftir. Asıl adının erif Hızır olduğu bildirilmekle beraber, Seyyid erif, erif Gazi, Sultan Baba, Sarı Saltıh, Saltıh-ı Rumi ve Saltıh Gazi gibi değiik isim ve lakaplarla anılır. Ömrü daima kafirlerle cenk ederek geçen Sarı Saltuk, onları ya Müslümanlığa sokar, veya Müslümanlığı kabul etmedikleri takdirde onları öldürür. Müslüman ettiği kafirlerle oturup yüksek bir âlim kimliğiyle İslamiyetin esaslarını ve değiik yönlerini onlara açıklar. Herhangi bir Hırıstiyan ülkesini fethedeceği zaman oranın kıyafetine bürünür ve dilini mükemmel bir ekilde konuur. Saltuknamede asıl dikkati çeken nokta, Saru Saltuk&#39;un genellikle rahip kılığında dolamasıdır. O, bu kılıkla manastırlara girer, rahip ve keilerle Hırıstiyanlık üzerine tartıır, hatta onları hayran bırakacak vaazlar verir ve İncil okur. Saru Saltuk, aynı zamanda büyük bir velîdir. Birçok kerametler gösterir. Fakat bunlar dümanları ve rakipleri tarafından sihirbazlık, büyücülük diye kabul edilir. Onu cadularla ibirliği yapmakla suçlarlar. O da tıpkı &#39;öteki Türkler gibi&#39; sihir bilir. Hacı Bekta-ı Velî, Fakih Ahmed, Seyyid Mahmud-u Hayrânî ve Ahi Evran gibi bir çok ünlü evliya ile yakından dostluğu vardır.&quot; demektedir. Bundan baka,H.Ethé, bu menkıbeyi Almancaya tercüme etmitir (Die Fahrten des Sajjid Batthal, Leipzig, 1871). Ayrıca, Ethé, eserinin genel muhtevasında O&#39;nu bir Osmanlı kahramanı olarak görür ve kiiliğinin Hırıstiyanlığa karı savaan bir Müslüman olarak ortaya çıktığını vurgular. Ayrıca, Georg Husing (Georg Husing, Zur Rostahmsage, Sajjid Batthal, Leipzig, 1913)&#39;in eseri de dikkate değerdir; bununla beraber, bütün bu aratırmalara rağmen, bu olay derinlemesine bilimsel anlamda incelenmemitir. Ayrıca M.F.Köprülü (M.F.Köprülü, &quot;Abdal&quot; Mad.,Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul, 1935)&#39;nün verdiği bilgiler de son derece önemlidir. 140 Kavramsal anlamda Battalnamenin anlamını yorumlayan F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s. 96) eserinde; M.Canard&#39;ın bu konudaki yorumunu öyle kaydetmektedir; &quot; Roman, ana çizgileri ile, XI. yüzyılda olumuş ehl-i salip savalarının baş kahramanı Seyyid Battal Gazi&#39;yi alarak, Battal Gazi&#39;nin savalarının, cengaverliklerinin, akla hayale sığmayan atılımlarının gerçek panoroması demektir.&quot; <br /> 141 <br /> F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s. 96), romanın zaman bakımından tarihinin saptanması konusunda; yazıldığı dönemin Osmanlı dönemi olmadığını, daha çok Selçuklular zamanına ait olduğunu ve bu yargıya da romandaki anlatımlardan ulaılabileceğini belirtmekte ve gerçek bir tarih vermek istendiğinde bu tarihin XII. yüzyıl olması gerektiğini belirtiyor. 142ükrü Baba&#39;nın anlatımına göre; &#8230;.halk arasında mehur olduğu üzere Seyyid Battal Gazi hemire-zadesini Malatya emiri Ömer b.Nu&#39;man b.Ziyad b.Ömer b.Mu&#39;dî&#39;ye vermiş ve bu izdivaçdan Nâzırü&#39;l-Cemal adlı bir kız dünyaya gelmiti. Bu kii ile Türkmen beylerinden Ali b. Mızrab evlenmiş ve bunun ürünü olarak Melik Danimend doğmudur.Melik Danimend Abbasi <br /> Gazi soyuna bağlandığı dikkate alınırsa, eserin bilinmeyen yazarının kitabını bu tarihten önce yazdığı anlaılmaktadır. Nitekim Battalnâme, Türk destan edebiyatında XI. yüzyılda Hamzanâme ile balayan Ebûmüslimnâme ve Dânimendnâme143 ile devam eden, XV. yüzyılda da Saltuknâme ile son bulan bir zincirin ikinci halkasını tekil etmektedir144 . <br /> Battalnâme, tarihî bir ahsiyet olduğunda üphe olmayan Battal Gazi&#39;nin menkıbevî yaamını, Anadolu&#39;ya yerleen Müslüman Türkler&#39;in gözüyle aksettirir. Bu menkıbelere göre Battal Gazi, Hz. Ali soyundan Hüseyin Gazi&#39;nin oğludur. Çok güçlü ve zekidir. Daha çocukken dinî ilimleri çok kısa bir zamanda öğrenmitir. Savaş yöntemlerini aynı düzeyde iyi bilir. Abdülvehhâb145 Gazi tarafından kendisine ulatırılan Hz. Peygamber&#39;in tükürüğü sayesinde bütün dilleri konuur. Keiş kılığında manastırlara girip İncil&#39;den vaazlar verir. Rahiplerle tartıarak onları mağlup ederek İslama dönmeye mecbur eder. Hızır&#39;la yoldatır; sıkıık zamanlarda ondan yardım görür. Aynı ekilde perilerle de dosttur. Devler ve cadılarla savaır; okuduğu dualarla büyülerini bozarak onları yener. Atete yanmaz. Vahi hayvanlar emrine âmâdedir. Doğa güçlerine hâkimdir. Göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeler aar. Kullandığı silahlar &quot;Dahhak&quot;,&quot;Rüstem&quot; ve &quot;Hamza&quot; gibi eski ünlü cengaverlerin silahları, bindiği atlar onların atlarının soyundan gelen atlardır. Bunlarla Hıristiyanlara karı savaır. Onları İslâm&#39;a davet eder, davetini kabul etmeyenleri öldürür. <br /> Battalnâme esas olarak Battal Gazi&#39;nin Anadolu&#39;da Hıristiyanlarla (Rumlar, Ermeniler ve diğerleri) yaptığı savaları konu edinmekle beraber, bunlarla ilgili menkıbeler büyük çapta eski Türk inançlarından ve İran peri masallarından alınan motifler ve sahnelerle süslenmitir. Bunlar ayıklandığı zaman geri kalan savaş menkıbeleri ise VIII. yüzyıldaki Emevî-Bizans mücadeleleri devrinden XI. yüzyılda Anadolu&#39;da Türk fetihlerinin sürdüğü dönemlere kadar <br /> ordularının düzenledikleri seferlere katılarak yararlıklar göstermiş ve birhayli ün kazanmıtı. Seyyid Battal Gazi gibi bir mücahid kiiyle olan ilikisi, gazalarda görülen yeterliliği sebebiyle Hulefay-ı Abbasiye&#39;den Kâim Biemrillah&#39;dan 450 tarihlerine doğru Diyâr-ı Rum&#39;a gaza için izin almış ve baına topladığı bir ordu ile zabtettiği yerlerde lakabına mensub olan Devlet-i Danimendiyenin esasını kurmudur. (ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s. 1-28). 466 tarihinde muskıt-ı re&#39;si (bir kimsenin doğduğu yer) ve mukarrer-i askeriyesi olan Malatya&#39;dan yirmibin kiilik bir ordu ile hareket edip, Sivas ehrini zapdedip kalesini ta&#39;mir edip kendisine karargah yaptı. Bu ekilde yerleip esas beyliği kurduktan sonra Kengiri, Amasya, Çorum, Tokad, Osmancık, Kastamonu ve Niksar&#39;ı fethetti ve Canik civarında (Halkenbed) denilen kaleyi kuatma ile megul iken vefat etmiş ve Niksar&#39;a defn edilmitir. Yerine 477 senesinde oğlu Melik Gazi Mehmed Gümütekin geçti. Türbesi Niksar&#39;da ziyaretgah oldu. Babasının vefatı ve kendi isteği üzerine Kâim Biemrillah tarafından babası gibi Diyar-ı Rum&#39;a gazaya me&#39;mur Serasker tayin edildiğinden Kutlanmı-zade Süleyman Bey&#39;den alınan Kayseriye&#39;yi karargah ve beylik merkezi yapıp, babası zamanında vezir ve müaviri olan İltekin veya Ertevhî (Ertuhî)&#39;nin oğlu Halfetî&#39;yi kendisine vezir tayin ettikten sonra 500 tarihinde Malatya&#39;yı istila etti.( ükrü Baba, a.g.e., s. 1-28). Gümütekin ünvanıyla bilinen Melik Gazi Mehmed, Seyitgazi Nahiyesi&#39;nin Arabviran Karyesiyle Çukur Ağıl Karyesi arasında bulunan bir toprak kale civarında vefat ederek (529) buraya defnedildi (ükrü, a.g.e., s. 1-28). emseddin Ahmed Danimend b.Ali b.Mızrabü&#39;t-Türkmenî, Malatya emiri bulunan Ömer b. Nu&#39;man b. Ziyâd&#39;ın kızı Nâzırü&#39;l-Cemal adlı kadından doğmutur. Bu Nâzırü&#39;l-Cemal, Seyyid Ca&#39;fer İbn Sultan Hüseyin b. Rebi&#39; b.Ali b.Abbasü&#39;l-Malâtî adlı kiinin kız kardei yani Sultan Hüseyin b.Rebi&#39; in kızı, Seyyidetü&#39;-erifetü&#39;l-Aleviyye&#39;nin kızıdır. Fakat bazı tarih kitabları bu Meliki, Seyyid Battal Gazi&#39;nin evladı; Seyyidetü&#39;-erifetü&#39;l-Aleviyye, Battal Gazi&#39;nin kız kardei olup Malatya emiri Ömer b.Nu&#39;man ile izdivacından olan Nâzırü&#39;l-Cemal Hatun&#39;un semeresi olduğunu kaydetmektedirler (ükrü Baba, Dîvân-ı eyh İlhâmî ve Seyyid Battal Gazi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334, s. 1-28). 143 İrene Melikoff (İ.Melikoff, La Geste de Melik Danimend, CI, Paris, 1960, Önsöz) eserinde; Danimend destanının XIII. yüzyıl ortalarında kaleme alındığını ve Battalnâmenin de bu destandan önce kaleme alınmış olduğunu belirtir. 144 (Ocak 1992: 204,205) 145Kaynaklarda adı sıkça geçen bir diğer Arap savaçısı tarihi bir kahraman olan Abd-el-Vahab&#39;dır.Hüseyin Gazi&#39;nin babası olarak anılır. Mezarı Sivas&#39;tadır. Arap vakanüvistlerine göre 730-731&#39;de Roma topraklarında öldüğü söylenmektedir. Bütün bu kahramanların hemen hepsi, Seyyid Battal Gazi&#39;nin söylencelerinde anılır. Abd-el Vahab, sürekli olarak bahsedilen bir kiidir (F.W.Hasluck, M. A. Christianity and İslam Under the Sultans, vol: 2, Oxford 1929, s.704-716). <br /> uzun bir zaman diliminin anılarını taır146. Bu savalarda merkez alan genellikle Malatya ve <br /> yöresidir147. Savalar, eserde, siyasî bir mücadele değil bir din savaı(İslâmiyet-Hıristiyanlık <br /> mücadelesi) kimliği taır. Cihad ve gazâ ruhu kendini çok kuvvetli bir ekilde hissettirir. <br /> ehirlerde oturan Müslüman Türkler arasında meydana geldiği muhakkak olan bu destanda <br /> Battal Gazi &quot;yarı evliya&quot; bir karakter sergiler; bu onun öteki Türk destan kahramanlarıyla olan <br /> en önemli ortak yanıdır. Melik Dânimend Gazi ve Sarı Saltuk, Battal Gazi&#39;nin isim <br /> değitirmiekillerinden baka bir ey değildir. Bu da Battalnâme&#39;nin tanımıyla Müslüman-<br /> Türk geleneklerine göre olumuş destanî bir halk hikâyesi olduğunu gösterir148 . <br /> Battal Gazi efsanesi XIV. ve XV. yüzyıllarda bata Bizans İmparatorluğu ile sınırları <br /> olan Germiyanoğulları ve Osmanoğulları döneminde yeniden canlandırılmıtır. Bu dönem <br /> boyunca Bizanslılardan fethedilen bölgeler bu Anadolu efsanesinin yaatılmasının nedeni <br /> olarak görülebilir. Fethedilen topraklardaki din ve kültürü değitirmekle görevli savaçı <br /> derviler, Battal Gazi&#39;nin savaçı kiiliğini rahatlıkla kabullenmiş olmalıdırlar. Bu derviler, <br /> kendi &quot;Zaviye&quot; ve &quot;Kağanlık&quot;ları etrafında, bir eyhin liderliğinde toplanmılardır. Bunlar <br /> özellikle XIII. yüzyıldan sonra149 . Anadolu&#39;nun gündelik yaamında büyük ölçüde etkili <br /> olmulardır. Genel olarak zaviyeler, kurucularının isimleri ile yaamılardır. Ancak, Seyyid <br /> Battal Gazi olgusunda yapılar kurulmuş ve geleneksel Anadolu destan kahramanı adı altında <br /> yaamış görünmektedir. <br /> Battalnâme Osmanlı döneminde genel anlamdaki vekâyinamelerde malzeme olarak da <br /> kullanılmıtır. Örneğin Müneccimbaı, Gelibolulu Mustafa Âlî ve Fındıklılı Süleyman Efendi <br /> gibi tarihçilerle Evliya Çelebi, eserlerine Battal Gazi menkıbelerini tarihî olaylar eklinde <br /> almılardır. Bundan baka Taberî&#39;nin ünlü tarihini Türkçe&#39;ye tercüme eden Osmanlı <br /> müellifleri, eserin Arapça aslında ve Farsça tercümelerinde bulunmadığı halde Türkçe <br /> nüshalarına bol miktarda Battal Gazi menkıbeleri koymulardır. Bunun sebebi, herhalde <br /> Türkler arasında büyük bir sevgi ve ilgiye mazhar olan Battal Gazi&#39;nin tamamıyla bir Türk <br /> kahramanı sayılmış bulunması olsa gerek. Nitekim Saltuknâme müellifi Ebü&#39;l-Hayr Rûmî de <br /> 1473-1480 yılları arasında kaleme aldığı eserinde Battalnâme&#39;deki birçok menkıbeyi <br /> kahramanın adını değitirerek aynen Sarı Saltuk&#39;a mâl etmitir. <br /> 146 <br /> P.N.Boratav (P.N.Boratav &quot;Battal&quot;, İ.A., MEB Yay., M.E.Basımevi, CII, İstanbul, 1993, s. 349-351); İ.Melikoff (İ. Melikoff &quot;Al-Battal&quot;, Encyclopedie de I&#39;İslam, C.II, Leiden, 1971, s. 1137) eserlerinde; Battalnamenin ana bölümlerinin Haçlı Seferlerinden etkilendiğine inanıldığını ve özellikle Battal Gazi&#39;nin mezarının bulunuuyla ilgili yeni bölümün büyük bir olasılıkla XIII. yüzyıl Selçuklular zamanında eklenmiş olabileceğini belirtirler. Bunun yanında F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s. 96) eserinde; Battalnamenin sonlarına doğru Selçuklular tarafından Anadolunun nasıl kuatıldığını, fethedilen yerleri, kahramanlıkları içeren bölümlerin olduğunu ve ayrıca Battal Gazi&#39;nin mezarının bulunması olayı, Çoban Baba&#39;nın kerametleri ve Ümmühan Hatun hakkındaki bilgilerin bulunduğunu kaydetmekte, bu bölümlerin de belki sonradan eklendiğini belirtmektedir. <br /> 147 <br /> F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s. 96,97) eserinde; yukarıdaki bilgiye ek olarak İstanbul,Kız Kulesi, Bolu ve Seyitgazi ve çevresini de göstermektedir. 148 .(Ocak 1992: 204,205) <br /> 149 <br /> Ömer Lütfi Barkan, &#8220;Vakıflar ve Temlikler I-İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervileri ve Zaviyeler&#8221;, VD, C. II, Ankara, 1942, s. 279-353.; A.Y.Ocak, &#8220;Zaviyeler&#8221;, VD, C. XII, Ankara, 1978, s. 247-269. <br /> Türk gazi tipini mükemmel bir biçimde aksettiren Battalnâme sadece halk arasında <br /> değil, XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlılar&#39;ın Rumeli topraklarında balattıkları <br /> fetihler ve mücadeleler çağında da gaziler arasında sevilerek okunmutur. Kısaca O, Anadolu <br /> ve Rumeli coğrafyasıyla bütünlemitir. Battalnâme Anadolu dıında yaayan Türk <br /> toplulukları arasında da sevilmi, yazılıp okunmutur. Bilhassa XIX. yüzyılda Rus igali <br /> altında kalan Asya Türkleri Battalnâme menkıbeleriyle âdeta teselli bulmulardır150 . <br /> Battalnâme daha XIX. yüzyılda Herman Ethé ve Heinrich L. Fleischer&#39;den balayarak <br /> bilimsel ve popüler içerikli bazı çalımalara konu olmu, hakkında edebiyat tarihi ve tarih <br /> bakımından dikkate değer incelemeler yayımlanmıtır.151 Battalnâme&#39;nin bugün bilinen <br /> nüshaları arasında yazıldığı döneme ait olanı yoktur. Ancak bütün nüshaların Türkiye&#39;de ve <br /> Türkiye dıındaki nüshalardan ibaret olmadığı, özellikle Anadolu&#39;da bazı özel ellerde de bir <br /> hayli tam veya eksik nüshanın var olduğu muhakkaktır. Bilinen en eski nüshalar arasında 840 <br /> tarihli iki nüsha zikredilebilir. En kapsamlı nüshalardan biri olan ilk nüsha mensurdur. <br /> Manzum olarak bugüne kadar, air Bekâyi&#39;nin 1183&#39;te (1769-70) nazma çektiği <br /> Battalnâme&#39;den baka nüsha tesbit edilememitir152. Battalnâme&#39;nin söz konusu nüshalardan <br /> bazı kısımlar çıkarılmak suretiyle153 çeitli tarihlerde yapılmış taş basma yayınları da <br /> bulunmaktadır. Bunların bazıları halk ressamları tarafından yapılan ilgi çekici resimlerle <br /> süslenmitir154 . <br /> Battalnâme, bata Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu&#39;nun bazı bölgelerinde bugün de <br /> eski geleneğin bir devamı olarak halk ağzında hâlâ anlatılmaktadır. Ayrıca bazı köylerde <br /> 150 (Ocak 1992: 204,205) 151Battal Gazi ve Battalnâme ile ilgili ilk bilimsel aratırma ve Almanca çevirisi H. Ethé&#39;nin iki ciltlik H. Ethé (H. Ethé, Die Fahrten des Sajjid Batthal, Eın Alttürkis Wolks und Sitenroman, Leipzig, 1871)&#39;nin eseridir. Onu Georg Husing (Georg Husing, Zur Rostahmasage-Sajjid Battal, Leipzig, 1913)&#39;in eseri takip etmitir. Marius Canard&#39;ın makaleleriyle beraber özellikle H.L.Fleischer (H.L.Fleischer, &quot;Über den Türkischen Volksroman Siret-i Seijid Battal&quot;, Sächisichen Akademische, Leipzig, 1848, II, 35-41, 150-169)&#39;in makalesi çok önemlidir. Bunlara ek olarak A.Y.Ocak&#39;ın iaret ettiği gibi (Ocak 1992:206-208), özellikle Henri Grégoire&#39;ın, Bizans halk romanı Digenis Akritas [Bizans sınırında bulunan sınır beyliklerinin savaçılarına Akritoi denmektedir.Akritoi ünvanı Bizans destanı Digenis Akritas&#39;dan alınmıtır (İ.Hami Danimend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Batı Dillerinde Osmanlı Tarihleri, C. VI, Türkiye Yay., İstanbul, 1971, s. 21)] ile Battalnâme üzerine Byzantion dergisinin çeitli sayılarında yayımladığı tarihî incelemeler ve karılatırmaları içeren makaleler kayda değer çalımalardır. Battal Gazi&#39;nin Türkçe Battalnâme&#39;den baka bir de Arapça Zâtü&#39;l-himme yahut Zü&#39;l-himme (halk Arapçasında Delhemma) adında bir baka destanî romana daha konu olduğu bilinmektedir. Bunun üzerine yapılan çalımalar, bilhassa M. Canard&#39;ınkiler, eserin XI. yüzyıldan sonra peyderpey tamamlanarak yazıya geçirilidiğini, daha önce halk arasında yaamakta olan Emevî-Bizans mücadelelerine ait menkıbelerin Haçlı seferleri sırasında teekkül edenlerle tamamlandığını, dolayısıyla Türkçe Battalnâme&#39;nin Zü&#39;l-himme ile ilgisi bulunmadığını ortaya koymutur. Bu suretle Battalnâme&#39;nin bu Arapça destanî romanın Türkçe&#39;ye tercümesi veya adaptasyonu olmadığı anlaılmıtır. Yalnız burada Arapça &quot;Battal&quot; romanının Türkler arasında yeni menkıbelerin doğmasındaki, dolayısıyla Türkçe Battalnâme&#39;nin olumasındaki ilk tesirini gözden uzak tutmamak gerekir (A.Y.Ocak, &quot;Battal&quot; Mad., İ.A., Türkiye Diyanet Vakfı Yay., C. V, 1992, s. 206-208). Yukarıdaki görülere ek olarak M.Canard (M. Canard, &quot;Al Battal&quot;, Encyclopedie de I&#39;İslam, C.II, Leiden, 1953, s. 1136) makalesinde; Battal Gazi&#39;nin Bizanslılara karı gösterdiği kahramanlıkların &quot;irat Zilhimma va&#39;l-Battal&quot; isimli Arapça epik romanın konusunu oluturduğunu ve bu romanın da Türkçe Battalnâmenin ana kaynağını tekil ettiğini düünmektedir. 152 M.Canard (Canard, &quot;Al Battal&quot;, Encyclopedie de I&#39;İslam, C.II, Leiden, 1953, s. 1136) eserinde bu epik iirin daha sonra Bekâî (Sultan Mustafa III&#39;nın hükamdarlık döneminde) tarafından yeniden kopya edildiğini söylemektedir.; F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s. 96,97) eserinde; manzum Battalnamenin yalnız air Bakâî&#39;nin eseri olduğunu kaydedip, eserin Mustafa III (1757-1774) döneminde yazılmış olduğunu belirtir. 153 F.Çelikkanat (F.Çelikkanat, Eskiehir, Eskiehir, 1990, s. 96) eserinde; manzum Battalnamenin, mensur kaleme alınmış Battalnamenin manzum biçimi olup, kısaltılmış bir biçimi olduğunu belirtip, bunun da Bakâî&#39;nin, eserinin önsözünde bunu açıkça belirttiğini söylemektedir. 154 (Ocak 1992: 206,208) <br /> zaman zaman Battalnâme nüshalarına rastlanması, eserin Türk kültür yaamıyla ne ölçüde <br /> bütünletiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. <br /> Öte yandan Battalname, çağdaş Bizans destanı &quot;Digenes Akritas&quot;155 ile de büyük <br /> benzerlikler gösterir. Digenes Akritas Destanı Bizans bakış açısını yansıtmak kaydıyla, aynı <br /> Bizans-Arap savalarını konu alır ve Digenes Akritas&#39;ın kahramanlıkları ile uydurma tarihi <br /> kiiliği Seyyid Battal Gazi&#39;ninki ile büyük benzerlikler gösterir. Bu nedenle her iki efsanenin <br /> karılıklı etkileimleri ve benzerlikleri Ortaçağ Anadolusunun toplumsal ve siyasi koulları <br /> içinde değerlendirilmelidir. Bunun yanında Battalnamenin ana bölümlerinin Haçlı <br /> Seferlerinden de etkilendiğine inanılmaktadır156 . <br /> Bunun yanında Dede Korkut destanındaki kahramanlarla da Battal arasında bir <br /> benzerlik göze çarpar. Temelde aynı gibi görünen bu benzerlik aslında bazı farklılıkları da <br /> bağrında taımaktadır.Burada amanî ve islamî inanç sistemlerinin aynı ortam içinde hem <br /> bileimini hem de ayrımlarını ortaya çıkarmaktadır; Yüksek tabaka İslam medeniyeti içerisinde daha çok İran kültürü etkilerine maruz kalıp onun gelimesinde balıca etken olurken, İslamiyeti farklı bir ekilde (farklı bir yorumla) kabul eden ve sünni İslam merkezlerinden uzak bölgelerde yaayan ve özellikle göçebeliği ve kültürünü devam ettiren Türkler uzun zaman amanî inanış ve düüncelerini İslamiyetle uzlatırmak suretiyle muhafaza etmilerdir. Ulusal destanın bir parçası olan ve İslamî bir toplumdan çok amanî bir toplumun yaayış ve inanılarını aksettiren Dede Korkut destanı bu göçebeler arasında vucut bulmutur. Oğuznâme&#39;nin Câmiü&#39;t-Tevârih&#39;e geçmesi bunlar arasında yaayan rivayetlerin toplanması sayesinde mümkün olmutur. Battal Gazi destanı ile Dede Korkut destanındaki kahramanlar aynı İslam ideolojisi uğrunda savaan insanlar olmakla birlikte, birbirlerinden farklı özellikler göstermektedirler. Birinciler, tamamiyle İslamlaan ehirli ve yerleik Türklerin, ikinciler farklı bir ekilde İslamlaan ve eski Türk yaam ve kültürünü yaatan göçer ve yarı göçer Türklerin eseridir. Dede Korkut&#39;da geçen kahramanlar İslamiyet uğrunda Trabzon Rumları ve Gürcülerle savaan, arap içen, kadınlı meclisler kuran insanlar olup, İslamın gazilerinden çok Türklerin Alpleridirler. Bu hikayeler bize, Müslüman göçebelerin hangi kriterlere göre İslamlatıklarını, yaayış ve düünülerinin eski Türk karakterini nasıl devam ettirdiklerini göstermektedir157 . <br /> 155 Bu konuda F.W.Hasluck (F.W.Hasluck, &quot;Graves of the Arabs ın Asia Minor&quot;, Bulletin of the British School at Athens, C.XIX, 1912-1913, s. 187.; T.Alangu (Alangu,&quot;Bizans ve Türk Kahramanlık Eposlarının Çıkıı Üzerine&quot;, Türk Dili, No:20, Ankatra, 1953, s. 202-219; P.N.Boratav (P.N.Boratav &quot;Battal&quot;, İ.A., MEB Yay., M.E.Basımevi, CII, İstanbul, 1993, s. 349)&#39;da bilgi bulunmaktadır. Ayrıca, F.W.Hasluck, yukarıdaki eserinde destanlar arasındaki yakın benzerlikler görülen iki kahramanın aksiyonlarını karılatırmakta ve Digenes Akritas&#39;ın Battal Gazi tarafından öldürüldüğünü iddia etmekte, T.Alangu da yukarıdaki makalesinde; Digenes Akritas ile Battal Gazi efsanelerini analiz etmektedir. <br /> 156 <br /> P.N.Boratav, &#8220;Battal&#8221;, İ.A., C. II, İstanbul, 1949, s. 344-351.; İ.Melikoff, La Geste de Melik Danimend, C. I-II, Paris, 1960, s. 1137,1138. <br /> 157 <br /> O.Turan, &#8220;Türkler ve İslamiyet&#8221;, DTCF, C. IV, S. IV, Ankara, 1946, s. 480, 481.  </p>
<p><a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com/seyyyd-battal-gazy/">SEYYİD BATTAL GAZİ</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://www.kizildelisultan.com">Seyyid Ali Kızıldeli Sultan ve Alevilik &gt;&gt; 12 İmamlar, 4 Kapı 40 Makam</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kizildelisultan.com/seyyyd-battal-gazy/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
