GÜNCELDEKİ ALEVİLİK TANIMLAMALARINA TOPLU VE ELEŞTİREL BAKIŞ

İsmail Kaygusuz
GÜNCELDEKİ ALEVİLİK TANIMLAMALARINA TOPLU VE ELEŞTİREL BAKIŞ

İki yıldır Türkiye ve Avrupa’da Alevi-Bektaşi inanç toplumunun başka sorunları yokmuş gibi, bağlı bulunduğu inancın, yani Aleviliğin tanımı- ne olup ne olmadığı üzerinde dar alandan başlayarak genişleyip görsel ve yazılı büyük medyaya ulaşmış tartışmalar yapılmakta ve zıtlaların yaklaşimları sergilenmektedir. Bunları birkaç madde halinde şöyle özetleyebiliriz:

1.Türk-İslam sentezci resmi-inkarcı yaklaşim: Türklerin eski din ve inançsal geleneklerinin, ritüellerinin-özellikle Şamanizm- İslami cila altında uygulanmasıdır Alevilik; Halk İslamı, Türk İslamı, Anadolu İslamı, hatta Türk Sünniliğidir. Aleviliğin Sunnilikten bir farkı yoktur..

2. Milliyetçi yaklaşimlar: Alevilik Şamanizmden çikmis öz be öz Türk dinidir; Muhammed ve Ali Türk kökenlidir, hatta Ali ile Mete Hanı eşleştirecek kadar Türklere özgüdür Alevilik…Hayır, hayır Alevilik Mazda inancıdır, yani Kürtlerin eski dini olan Zerdüştlükten çikmadir; öz be öz Kürt dinidir Alevilik.. Bir etnik kökene yamama girişimleri..

3. Sünni İlahiyatçılar(Teologlar) ve Diyanet gözüyle Alevilik: Alevilik mezhep değil meşreptir. Cem dedikleri ibadet değil, cünbüştür ve cemevi de ibadet yeri değil, cümbüş evleridir. Şeriat İslamın kendisidir; ben Müslümanım diyen camiye gelsin. (dolaylı olarak ‘Aleviliğin İslamla ilgisi yoktur’). Alevilik Hanefiliğin bir tarikatıdır…Alevilik, İslam içinde kalan, kültürel ögelerin daha belirgin olduğu alt bir yorum ve anlayıştır; yani kültürdür, inanç değildir…Durmadan değiştirdikleri yeni tanımlamalarla Sünniliğe assimile etme çabasini sürdürmektedir.

4. (İran) Şiiler(in)e gelince, kendi Şeriat inanç ve anlayışlarını misyonerlik tavrı içinde dayatma yoluyla Ali, Ehlibeyt ve Oniki İmam inancı ve sevgisi ortaklığını kullanarak ve çok sayıda yayınladıkları kitaplardaki Şii propagandasıyla Aleviliği tanımlıyorlar. Alevileri kılıçtan geçiren Osmanlı ile Hacı Bektaş İşbirliği yaptığı yalanını söyleyecek kadar ileri gittikleri halde, “şeriat da bizim tarikat da, asıl Müslüman biziz” diyen tutucu Alevilerden kolayca yandaş bulmaktadır. En büyük tehlike bu yaklaşimdan gelmektedir.

5. İkinci büyük tehlike Sözde Marksist ya da Opurtunist yaklaşimlar: Alevilik İslamın dışındadır; Orta Asya’dan ve İran’dan taşinan Şamanist ve Zerdüşt inanç ögeleriyle, Antik Anadolu inançları sentezinden oluşmuş Anadolu’ya özgü bir Türk-Kürt kültürel inanç sistemidir, tamamıyla kendine özgüdür. Daha çok kültürdür, inanç yönünü dışarıdan içine girdiği İslamın batıniliğini benimseyerek elde etmiştir. Aleviliğin Ali’si, Muhammed’in amcası oğlu ve damadı Ali bin Abi Talib değildir. Sonra Kızılbaş ozanların şiirlerinde geçen Muhammed, Ali, İslam dini, Cafer Sadık mezhebi gibi söylemler birer takiyedir. Kendilerini sözde komünist ya da marksist görenler ne İslam ne de Türk tarihini okuyup incelemek gereği duymuştur. Zaten ne tarihsel ne de yaşayan Aleviliği hiç araştırmışlar. Eğer gerçekten sol siyaset adına Aleviliğe böyle yaklaşilıyorsa, kitleyi kendilerinden uzaklaştırarak girişilen siyasetin vay haline! Ve dikkat edilirse yukarıdaki görüşlerin hepsinden birşeyler alınmıştır; Aleviliğe zıtların yaklaşimında oluşan bu birlikteğe ne ad verilir acaba? Alevilik tanımlarında yaratılan bu kaostan nasıl bir siyasi yarar bekliyorlar anlaşilır gibi değil. Ama açık ve anlaşilır olan Alevi-Bektaşi toplumunun ve inancımızımızın zarar gördüğüdür.

6. Ilımlı, dar çerçeveli ve siyaset dışı, ama uzlaştırmacı; yine de diğerlerine göre biraz daha olumlu bir yaklaşim da Hollanda’da, Dedeler Divanı Vakfı tarafından düzenlenen 1.Dedeler Kurultayı’ndan çikti: "Alevilik, İslamdır. Hakk-Muhammed-Ali yolunun Kırklar Meclisi(kavramında?)nde olgunlaştığı ve Oniki İmamlarla devam eden; İmam Cafer-i Sadık’ın akıl ölçüsünü rehber olarak alan, Horasan erenlerinin himmetleriyle Anadolu’ya gelen Hazret-i Pîr’le ve ulu ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır…”

Alevilik İslamdır” cümlesi, çok yuvarlak ve “İslam dışıdır” diyenler hariç, her görüşün alıp kendi eğilimi çerçevesinde genişletebileceği uzlaştırmacı bir vurgulamadır. Kendilerinden olmadığımız bilinenler de “Sünnilik, İslamdır”, “Şiilik İslamdır” demektedirler, daha doğrusu herbiri “asıl İslamın kendilerinin olduğunu” söylüyor. O zaman, Aleviliğin onlara benzemediğini, farklı olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz? Oysa Alevilik İslam’ın farklı algılanmasıdır, yani batıni(ésotérique/içsel) ya da heterodoks (farklı, aykırı) yorumudur. Sünnilik ve Şiilik de her biri başlıbaşina İslamın kendisi değildir ve zahiri yorumlarıdır; yani Ortodoks İslamın iki ayrı yorumudur ve daha sonra da bu yorumlar ayrıntılanarak altbölünmelere ayrılırlar…

Heterodoks ya da batıni İslam olarak Alevilik de İmam Ali’ye bağlı, -ama sadece dış görünüşteki halifelik/ardıllık davası bağlamında değil, o ilk Şia ayrımıdır- yani tanrısal özün/nurun Ali bin Abu Talip’de gizli olduğu; Ali ve Ehlibeyt kutsallığı temelinde ortaya çikmis ve özde değişmeyen farklı ve ayrıntılı batıni yorumlarla giderek birçok altbölünmelerle günümüze ulaşmıştır. Tanımdaki diğer cümleleri bu bağlamda değerlendirince çok dar çerçeveli ve Anadolu’da yaşayan Aleviliğe özgü kalıyor ve ayrıca da son cümlenin, “Anadolu’da Hazreti Pir ve Horasan Erenlerinin himmetleriyle ve ulu ozanlarımızın nefesleriyle hayat bulan inancın adıdır” olması gerekirdi.

Alevilik ne İslamın dışında ne de İslamın kendisidir

Gerçekte güncel sorunumuz, 14 yüzyıldır süregelmiş Aleviliğin tanımlanması tartışmaları olmamalıydı. İçinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarda bilim ve iletişim çagina uygun olarak inancımızı/Aleviliğimizi nasıl yaşayabileceğimize ve birliğimizi nasıl sağlayacağımıza kafa yormamız gerekiyor. Ancak yukarıda görüldüğü gibi iç ve dış çevrelerden dayatılan tanımlamalar gösteriyor ki, bu tartışmalar bir süre daha devam edecektir.

Alevilik batıni İslam olarak, Tanrıyı insanda ve insanı Tanrıda görme, yani Tanrı-İnsan Birliği anlayışı ve tapınma ritüelleri bağlamında Sünni-Şii inancına aykırı gerçekliği ve onun dışında olmasıyla kendine özgüdür. Aleviliği dolaylı ya da dolaysız biçimlerde İslam dinini dışında göstererek, özgün bir inanç söylemi dayatılamaz. Onun özgünlügü Batıni İslam oluşundan kaynaklanmakta; yani dogmatik şekilciliği, tarihsel baskıcılığı, bağnazlığı, çagdisiligi ve cihad terörizmiyle İslam olarak tanınan ve tanıtılan Ortodoksizme aykırılığından dolayıdır. Sünnilik ve Şiilik tek başlarına İslam dini olmadığı, İslamı temsil etmediği gibi, Alevilik de İslamın kendisi değildir.

Alevi-Bektaşi toplumu, inancını özgürce ve ayrıntılı uygulamalarıyla yaşamak ve yüzyılların baskılarının ve gizlenmelerinin acısını çikarmak istiyorsa bu sosyo-psikolojik olgudur, uymak zorunluğu vardır; inancına yeni yakıştırmalarla yaklaşamazsınız. Çünkü bu toplum, üçüncü halife döneminden itibaren Ali ve Ehlibeytin tanrısal öz taşidığına ve soylarının kutsallığına inanarak, İslam dinini, batıni anlamda algılamış. Tarih boyu İslamı, imparatorluk yönetimlerinin resmi dini olan Ortodoks İslama aykırı ve tam muhalif biçimde yorumlarken, bir yandan da girdiği, sürgüne uğradığı ve yeraltında yaşadığı bölgelerdeki çagdasi ya da eski dinsel ve felsefi inançlardan ögeleri özümseyip zenginleştirdiği kendi farklı İslamını, önceki toplumlardan, atalarından-dedelerinden miras almışlardır. İslam tarihine birazcık olsun kafa yormadan ve Sol siyaset kuramlarını bile yanlış yorumlayarak, Alevi toplumuna “Siz İslam değilsiniz, İslamın dışında kendine özgü bir inancın mensubusunuz” demekle, onları kendinizden uzaklaştırmaktan başka hiçkimsenin bir kazancı olmaz.

Alevi-Bektaşi toplumu, “Allah-Muhammed-Ali” üçlemiyle “üçü bir nurdur, nuru vahiddir” biçiminde tanrısal birliğe inanır. Bu batıni yaklaşimıyla ulaştığı “vahdeti vücud”(İnsan-Tanrı birliği), “vahdet-i mevcut”(Doğa Tanrı birliği) inancını Cem tapınma kurumlarıyla, Sünnilik ve Şiilik (ortodoksizm) dışı bir İslamı yaşamış, yaşiyor ve yaşamak istiyorsa buna uymak zorunluğu vardır; hiç kimse, “sen inancını yanlış biliyorsun, İslamın dışındasın sen, şöylesin böylesin” diyemez. Bunu sadece düşmanları söylemiş ve söylemeyi sürdürmektedir.

Devleti yönetenler bu tehlikeli kamplaşmaya seviniyor

Aleviler arasında birliğin sağlanamaması ve özellikle “Alevilik İslamınn dışındadır” yakıştırmasının alevlenmesinin neden olduğu bu tehlikeli kamplaşma eğilimlerine en fazla sevinen Devleti yönetenler oluyor. Siz nesiniz ? Kendinizi bile tanımlayamıyorsunuz, bari biz yardım edelim diye, Diyanet’inden, Bakan’ından Başbakanı’na kadar herkes Aleviliğe bir tanım yaftası yapıştırdı. Hatta devlet kitaplar yazdırtıyor, bedeva dağıtıp, Alevilere Türk-İslam sentezci anlayışın Aleviliğini dayatıyor.
Çeliskili, yanlış bilgi, ifade ve kavramlarla kafaları karıştıran, inancımızın evrenselliğini yadsıyan, savunuyor görünümü altında sıkça “İslamın içinde oluşunu” yinelerken de, basite indirgeyen ve küçümseyici cümlelerden oluşan Alevilik tanımları düzenlemesidir bu kitaplar. Vurgulanan ise Aleviliğin, “Alevilik, Orta Asya Türk kültürünün birtakım ögelerinin, Ehlibeyt sevgisiyle bütünleşmesi sonucu oluşan ve eski Türk gelenek ve göreneklerinin canlı bir şekilde yaşatılması sürecinde ortaya çikan bir anlayıştır”biçiminde sözde Türklere özgü oluşudur.

Diyanetin uleması, İlahiyatın anlı-şanlı Prof’larına göre Alevilik, bir inanç sisteminden çok “kendisini ‘meşrep’, olarak ifade eden sosyo-kültürel bir yorum, bir kültür olgusu ve anlayıştır” ve bu kültür ve anlayıştan doğan “yaşayış biçimidir”. Geçen yıl Kasım ayının başlarında Hürriyet gazetesinde Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu:

“Alevilik, İslam içinde kalan kültürel ögelerin daha belirgin olduğu anlayıştır. …Alevilik daha çok bizim Anadolu coğrafyasına ait bir kültürel eğilimdir” diye demeç vermişti.

Diyanet şimdilerde bazı işbirlikçi Alevilerle, kendi seçtikleri daha çok Şii ortodoksizmine ya da Sünni tasavvıfu anlayışına yakın Alevi-Bektaşi(?) elyazmalarını yayınlama projesini uygulama hazırlığı içindedir.

Milyonlarca Alevi-Bektaşinin bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü için inanç olarak kabul etmiyorlar. Anayasasında “laik ve demokratik Cumhuriyet” yazılı devletin bünyesinde teokratik ortaçağ zihniyetli bir yapılanma olan böylesine bağnaz ve katı anlayışa sahip bir Diyanet’te ne yazık ki, Alevilerin temsilini isteyenler bulunmaktadır. Yanlız bunlar mı? Alevi-Bektaşi toplumunun kendi iradesi dışında, onun temsilcisiymiş gibi Diyanetin yeni projesinde danışmanlık edenler de var. Bu arada, garip değil mi? TV’lerde Aleviliği İslam dışı ve dinsel inançtan çok kültür olarak değerlendiren bazı büyük Alevi örgüt yöneticileri ve Anadolu’ya özgü gören bazı sol yazarlar-tarihçiler resmi görüşle aynı noktada buluşuyorlar. Diyanette temsilini isteyenler de Aleviliğin ortodokslaşmasına, yani assimilasyonuna hizmet etmektedirler. Alevilerin arasında bulunan her iki görüş de Alevilik inancını yokoluşa sürüklemektedir.

Tarihsel çikis ve bazı özgün kaynaklar

Yineliyoruz: Alevilik, ne İslamın dışında ve İslamdan önce ortaya çikip İslamdan da bazı ögeler almış ayrı bir dinsel inançtır ne de dışarıdan İslam dinine girerek Batıni özellik kazanmıştır. Elbette ki Alevilik İslamın kendisi de değildir ama onun batıni yüzüdür; Kuran ayetlerinin tevili, yani içsel anlamlarını yorumlayarak büyük farklılıklar kazanmış bir İslami anlayıştır. Bölgesel değil evrensel bir gelişim göstermiştir ve Anadolu’yla da sınırlandırılamaz.

Halife Osman (644-656) döneminde gulat (taşkın/azgın ve aşirılar) adı verilen Ali tanrısallığı inancıyla başlayıp; bölgesel/tarihsel din, inanç ve felsefi akımlardan bazı ögelerle birleşme/bağdaştırma yoluyla (syncretisme) sürekli yenilenen, değişik adlarla yönetimlerin resmi dinine (Ortodoks İslama) aykırı/karşit gelişen Heterodoks akımların tamamını kapsar Alevilik.

Özellikle İmam Bakır (ö.735) ve İmam Cafer (ö.765) çevresindeki bu proto-Alevi kümeleşmelerin büyük bir bölümü, Ali-Ehlibeyt tanrısallığı, İnsan-Tanrı birliği kavramlarını, düşünce ve inançlarını Kur’an’ın batıni (ésotérique) yorumlarından çikarmislardir….

Onlarca heterodoks/batıni gruplar neo-Platoncu felsefeden, Manicheizm-Paulikienizm ve Sabeen dinsel inançlarından aldıkları ögelerden esinlenerek Kuran ayetlerini ve Peygamberin hadislerini yorumlayıp inanç ögretilerini oluşturuyorlardı…

İmam Zeynelabidin’i izleyen Hüseyin soylu İmamların katledilerek nesillerinin tüketileceğınden korkan İmam Bakır ve Cafer üs Sadık takiyeyi inançsal ilke olarak uygulamak, gerçek düşünce ve inançlarını gizlemek zorunluğu duymuşlardır. Özellikle İmam Cafer’in takiye ögretisi siyasete bulaşmamak biçiminde yorumlanarak belki daha doğrusu, öyle algılanması sağlanarak baskıcı Abbasoğulları yönetimiyle uzlaşmak hedefinde geliştirilmiş zahiri düşünceleri, bu bağlamda Kur’an/Hadis yorumları, zamanın bilgini olarak çesitli alanlarda verdiği dersler ve dinsel uygulamalarıyla Oniki İmamcı Şiiliğin kuramsal temeli atılmış. Öbür yandan onun gerçek batıni düşünce ve inançları yeraltına inmiş ve gizli proto-Alevi topluluklarından, özellikle Hattabiler, Mufaddaliler, Mubarekiler tarafından yayılmış ve geliştirilmiştir. Bu grupların inanç önderleri ve İmam Bakır ve Cafer’in (azatlı ve ögretmen-ögrenci ilişkileri içinde) çok yakınlarıydı. Abul Hattab olarak bilinen Muhammed İbn Abi Zaynab al-Asadi, Mufaddal İbn Omar al-Cufi ve Mamun al-Kaddah, her iki İmamın kendilerine gizli olarak açıkladıkları Kur’an ayetlerinin tevillerini, yani mecazi/batıni yorumlarını, dedeleri Muhammed-Ali’nin batıni düşüncelerini, derslerindeki konuşmalarını formüle edip batıniliği kurumlaştırarak Alevi tanrı anlayışı ve inanç sisteminin temellerini atan kişilerdir. Abul Khattab’ın İmam Bakır’ın son yıllarında(730’larda) yazdığı Ummu’l Kitab ve Mufaddal’ın 760’lı yıllarda hazırladığı Kitab al-Haft va’l Azillah ya da al-Sharif kitapları Alevi inancının ilk yazılı kaynaklarındandır. Ummu’l Kitab’ın 10.yüzyıl klasik Farsçası, Kitab al-Haft ise Arapça aslıyla günümüze ulaşmış ve de dünya dinsel inançlar litaretüründe yerini çoktan almıştır. Bizlerin haberimiz bile olmadığı bu yapıtlar, gerek İsmaili ve gerekse Arap (Nusayri) Alevilerinin kutsal kitaplarıdır. Yetişkin yaşta yola giren bir talib, bu kitapların içindeki inançsal bilgileri tam anlamıyla ögrenip, Cemlerin değişik aşamalarında dai’nin ya da şeyhin yüze yakın sorusunu yanıtlayamıyamadığı takdirde gerçek yol talibi olamaz…

Selçuklu ve Osmanlı Sünni yönetimlerinin kırımcıl baskılarıyla sürekli mücadele içinde bir tarih yaşamış Anadolu Alevilerinin büyük düşünür ve ozanlarının kitaplarına/risalelerine ve şiirlerine bu bilgilerden pek çogu yansımıştır. Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ında ve Yunus’tan başlayarak ve özellikle Kaygusuz Abdal’ın düzyazı ve şiirlerinde, Nesimi’nin Divan’ında, En başta Hatayi, Pir Sultan Kul Himmet üçlüsü olmak üzere 16.yy büyük Kızılbaş ozanlarının tümünün-Alevi-Bektaşi nefeslerinde deyişlerinde de fazlasıyla görülür sözü edilen proto-Alevi kaynaklarındaki inancımızın temel bilgileri. Sadece bunlar mı? Açınız 15.yüzyılı son yarısı ve 16. ilk çeyreginde yaşamış Alevi-Bektaşi ozan düşünürü Yemini’nin Faziletname’sini, İmam Ali’ye ilişkin tüm keramet söylenceleri bu kitaplardan aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Ama asıl yansımaları Buyruk metinlerinde bulmaktayız. Buyruk’taki gerek İmam Cafer Sadık’ın kendisine ait sözler, gerekse onun Ayet ve Hadis yorumları Mufaddal’ın Kitab al-Haft’dan ya da dolaylı olarak Alamut İsmaili Aleviliğinin çagdas(15.16.yy.) batıni kaynaklarından aktarılıp ve Kızılbaşlık siyaseti döneminin toplumsal koşulları içinde değerlendirilmiştir.

Yine çesitli Buyruk metinlerinde değişik biçimlerde verilen Evrenin Yaratılışı, Kırklar Meclisi ve Musahipliğe ilişkin mitolojik anlatımlar, yani göksel/doğaötesi söylenceler Ummu’l Kitab’dan alınmış; “eşitlik, özgürlük ve paylaşimcı bir düzen içinde insanların birbirlerini incitmeden yaşadıkları Rıza Kenti Ütopyasi ise doğrudan 9. yüzyılın ortalarında, Basra’da dönemin bilgin ve düşünürleri tarafından kurulmuş gizli “Saflık/Temizlik Kardeşleri” Birliği’nin hazırladığı ve İmam Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’den yürüyen İki İmam’ın gözden geçirdikten sonra yayınlanan (dünyanın ilk ansiklopedisi) İkhvan üs Safa Risaleleri’nin “Manevi Devlet” tasarımından esinlenmedir.Bu tasarım aynı yüzyılın sonlarında Karmati Alevileri tarafından al Ahsa’da yaşama geçirilmiş ve Karmati Sosyalistik Cumhuriyeti olarak 2 yüzyıla yakın sürmüştür.

Bilindiği gibi Alevi inanç söylenceleri arasında çok önemli bir yeri olan bu göksel Kırklar Meclisi olgusu, Peygamberin İslamı yaymaya ve yaşatmaya çalistigi Mekke dönemindeki kendisine bağlı ilk kırk inananla yaptığı gizli toplantı ve tapınmaların, toplum bilincinde kutsanıp mitoslaştırılmasıdır. Bunun İlk örnegini Ummu’l Kitab’da görüyoruz; Adem yaratılmadan 324 bin yıl önce (yaratılış ötesinde) Tanrı’nın Muhammed-Ali’nin nurunu kendi nurundan yarattığı ve tahtının en yakınındaki kubbeye yerleştirdiği Ehlibeyt beşlisi dışında, onlara bağlı ve 12 nakib, 28 necib tanımlamasıyla (kırklar), 1000 renkli Beyazlık denizinde yaşayan, farklı renklerde nurdan ruhsal varlıklar olarak verilmekte. Salman, Mikdad, Abu Zer, Ammar, Cabir vb. adları göstermektedir ki bunlar, Peygambere ilk inanan gerçek Kırklardan başkası değildir. Mekke’de ilk İslam topluluğunun tapınma yeri yoktu.

Muhammed peygamber 621 yılında Medine’ye, Kırk’lardan 12’sini nakib (vekil) olarak orada dini yayma hizmeti için göndermişti. Burada ilk iş olarak tapınmalarını yapmak ve her türlü toplumsal, ekonomik ve güvenlik sorunlarını konuşmak için geniş bir avlu yaptırdı. Muhammed Mekke’den gelen tüm müslümanlarla (muhacir), bir yıl önce gönderdiği 12 kişinin Medine’de İslama çevirdigi yerlileri (ensar) burada kardeşleştirdi. Bu kardeşlik, ünlü “Medine Vesikası”nın ikinci maddesiyle, tarihe mal olmuştur. Demekki asıl zorunlu, yani farz olan, yazıya geçirilmiş bulunan tapınma “kardeşlik”, yani Musahip tutmaktı. Bu kardeşlik, Medine toplumunun sosyo-ekonomik koşullarında, tapınma törenlerinin bir parçası olarak, ortak çalisip, kazancı ortaklaşa kullanmak temelinde ömür boyu ailecek sürdürülecek yol ve inanç kardeşliğiydi.

Ortodoks tarihçilerin “Muahat Akdi” (Kardeşlik Anlaşması) adını verdikleri bu tören, Alevi toplu tapınması Görgü Cemi’nin en önemli kurumu Müsahipliğin kökenidir ve kesintisiz aynı ilkeler bağlamında “ikrar verme, yola girme ya da yolkardeşi olma” ritüelleriyle günümüze değin sürmüştür. Her ne hikmetse ortodoks İslam bilginleri, Muhammed Peygamberin her önemli kararı ve eylemini Tanrı’dan aldığı ayetlere bağlarken bu çok önemli ritüeli sadece bir andlaşma maddesi olarak değerlendiriyorlar. Oysa bu ritüeller İslama giriş, aydınlatıcı din kurucusunun huzurunda, ikrar verme/bağlanma/andiçme töreniydi ve aynı zamanda bir çesit mal ve can ortaklığında güvenceye alınmış, toplumsal ve ekonomik bağlamda kurumlaştırılmış olduğu kadar inanç ve yol kardeşliğidir.

Peygamberin Hakka yürümesiyle (Kırklar) Meclis düzeni ve kardeşlik esasına dayanan İslamın toplumcu yönetimi, bu düzeni sürdürebilecek tek kişi Kırklar’ın başi olan Ali uzaklaştırılınca toptan yıkıldı. İslam özünden koparılarak iktidardaki kabile ve kişilerin çikarlarina hizmet eden din niteliğine sokuldu. Arkasından baskıcı Hanedan imparatorluklarının yönetim dini oldu…

İslam tarihi boyunca tüm (heterodoks) Alevi inançlı halk hareketleri, büyük başkaldırıların çogu (görünüşteki çikislari ne olursa olsun) bu ilk ve gerçek İslamın yarattığı (sınıfsız) toplumcu düzeninin özlemi ve uygulanması girişimleridir. Ortodoks İslam bilginlerinin döneme asr-ı saadet diyerek özellikle ilk üç halifeyi de içine almaları doğru değildir. Zaten İslamı bozan, yönetimin çikarlarina ilk alet eden onlar olmuştur. Oysa bu kişiler tarihsel olarak ilk Kırklar Meclisinin üyelerdir ve 616 yılında Kırklar’ın Ömer bin Khattab’ın İslama girişiyle tamamlandığı İbn Hişam’ın Siyar-ı Nebi’sinde(s.159,190) ve hem de İkhvan as Safa (Risale IV, Bölüm 16))da yazılıdır. Ayrıca İkrar verip musahip de tutmuşlardır. Ancak bu kişiler ikrarlarını bozmuş ve dinin kurucucusu Muhammed’e ihanet ederek gerçek İslamın niteliklerini değiştirmişlerdir. Abdullah İbn Saba’nın önderlik ettiği, Kırklar’dan Salmanı-ı Farisi, Abu Zar, Mikdad, Ammar, Cabir gibi sadık sahabilerin desteklediği bir halk ihtilaliyle Halife Osman’ı ortadan kaldırarak başa geçirdikleri İmam Ali ise, buna karşilık beş yıl içinde, Cihad adı altında özellikle Halife Ömer’le başlayan İslam yayılmacılığından elde edilen büyük ganimetlerle aşirı derecede zenginleşen Umeyed askeri aristokrasi ve diğer çikar grupları tarafından yokedildi. Kolayni (ö.940) Usul-u Kafi eserinden Beşinci İmam Muhammed Bakır’ın ismini verdiğimiz Kırklar üyesi sadık sahabiler dışında, Peygamberin diğer bütün sahabilerinin ona ihanet ettiğine dair söylediklerini okuyabilirsiniz.

İşte kökeni bu erken heterodoks akımlara uzanan, onların batıni inançlarından kaynaklanan, Anadolu’da yaşayan Alevilik-Bektaşilik, Ortodoks İslam (Sünni ve Şii) inancına aykırı bir Tanrı ve tapınma anlayışına sahiptir. 1240 yılında kırımla sonuçlanan büyük Babai halk hareketinden sonra Batıni İslamı Anadolu’nun tarihsel, toplumsal ve kültürel koşullarına uyumsatan ve onlardan aldığı ögelerle yoğurup Anadolu’da yaşamakta olan Aleviliğin kurallarını belirleyerek inançsal birliği sağlayan zamanın İmamı(önderi) ve büyük batıni Dai’si Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. İkincisi 16. yüzyılda Kızılbaş devrimiyle gerçekleşmiştir. Alevi-Bektaşi Cem ve erkanlarının günümüze ulaşan uygulanmakta olan ritüellerinin çogu, Anadolu Aleviliğinin 16.yüzyılda yarattığı büyük Kızılbaşlık-Safevi siyasetinin ürünü olan İmam Cafer Sadık Buyruğu kitabında biçimlendirilip dönemin toplumsal ve siyasal koşullarına uygun olarak bazı genel kurallar (adab erkan) çerçevesine sokulmuştur. Halkın arasındaki deyimle “başimız Buyruk”a bağlanmıştır. Bu inançsal ilkeler, yani “edeb-erkan” ve bilgiler, büyük Alevi-Kızılbaş ozanları tarafından, düvazimam ve semah nefeslerinde, deyişlerde, miraçnamelerde ve keramet söylencelerini anlatan destanlarda en ince ayrıntılarına dek işlenerek günümüze ulaşmıştır…

Yalnız Anadolu Alevi-Bektaşileri değil, Irak’ta Sarılılar-Kakailer, Şebekler, Acvanlar-İbrahimi adlarıyla yaşamakta olan Alevi Türkmenler de Buyruk’a bağlılar ve ellerinde Azeri Türkçesiyle yazılmış en eski Buyruk metinleri bulunmakta (bu nüshalardan biri Manakib al-Awliya wa’l Buyruk adıyla Bagdad’da Iraki Museum, Turcomam MS 1470/1’de kayıtlıdır. ) ve Hacı Bektaş Veli evliyalar kutbu olarak saygı görmekte, Hatayi’nin Pir Sultan’ın ve diğer Kızılbaş ozanlarımızın yol ilkelerini anlatan bu nefesleri sadece saz/tar eşliğinde söylenmez, aynı zamanda ayet ve dualar/ gübenk olarak Cemlerde okunup yorumlanmaktadır. Aynı şekilde İran’daki Ali İlahici ya da Ehl-i Hakkcı’lar Hacı Bektaş Veli’yi, Ali’nin tanrısal mazharı gördükleri büyük evliya Sultan Sahak’la eşleştirmekte; hatta Safevi sufi tarikatının kurucusu Şeyh Safiyuddin’e, Gilanlı mürşidi Şeyh Zahid kendisine Şeyhlik beratı vermeden önce, onu iki kez dergahına göndererek Sultan Sahak’ın sınavından geçirttiği anlatılmaktadır. (Matti Moosa, Extremist Shiites-The Ghulat Sects, Syracuse University Press, New York, 1988) Başlangıçtan beri kısaca vurgulamaya çalistigimiz tarihsel çikis ve inançsal kökenleriyle birlikte bu ilişkileri araştırıp sorgulamadan Aleviliğin İslam dışı ya da sadece Anadoluya özgü bir inanç biçimi olduğunu iddia etmek sadece aymazlıktır.

Sonuç Olarak

Batıni İslam olarak Alevi-Bektaşi inancında Muhammed rehber, mürşid Ali’dir ve Muhammed’in rehberliğinde Ali’ye varılır; bu demektir ki Muhammed’i tanımadan Ali’ye varamaz ve Ali sırrına eremezsin. Allah-Muhammed-Ali üçleminde vahdede (Birlik) ulaşilır. Alevi inanç anlayışında Muhammed zahiri (açıklığı, biçimsel tapınmaları), Ali batını (gizli tapınmayı; yani ‘ölmeden önce ölme, ahiret hesabını burada görme; benliği öldürerek özünü tanıma ve el ele, el Hakk’a-hakikata ulaşmayı) temsil eder. Ali’den sonra ikinci büyük batıni üstad İmam Cafer Sadık’tır. Alevilerin batıni tapınmaları Görgü Cemlerindeki adab-erkandır; cemlerde yapılan “Ali meydanında malı-varlığı ortaya koyup; malı mala, canı cana katma” törenleridir.

Alevi toplu tapınmasına “Hak cemi” denildiği gibi, pir huzuru da “Hak katı” ile eşleştiriliyor. Alevi-Bektaşi inancında “ikrar verip nasip alma, musahip tutma” töreni, aynı zamanda bir “miraç” (Tanrı’yla buluşma) olarak değerlendirilir. Pir-mürşit huzuru, “Hakk katı” olduğu gibi İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’na göre, pirlerinin, mürşitlerinin evi, Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler, binbir kere hacı ve gazi olurlar ve günahlarından kurtulup, masum-u pak olurlar. Zaten Buyruk, Cem’i de büyüğün-küçüğün, güzelin-çirkinin birbirine eşit sayıldığı, kimsenin kimseden üstün olmadığı cennet olarak tanımlamaktadır. Cem’in müminleri melek, Müslimleri (bacılar) huridirler. Böyle bir ortama giren musahip çiftler, benliğini öldürmüs, bireysel çikarlarindan, kendi nefsinden uzaklaşmış bir can bir vücut olarak bu Tanrısal ortamda yeniden doğmuşlardır. Bu ortamda ben–sen, biz–siz kalkmış; herkes var, hepimiz varız. Alevilik İslam ortodoksizmini oluşturan Sünnilik ve Şiiliğin dışında bir İslami inanç sistemidir. Sürekli vurgulanması gereken gerçek budur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*