Söyleşi

Hüseyin Aldoğan

[email protected]

Araştırmacı Yazar & Koordinatör
Sinemilli Baba Şemsk ve Şığraş Baba
Pir Ocağı Evladı
Kahramanmaraş/ Pazarcık

İki asrın çınarı
Mehmet Yüksel Dede ile
bir akşam sohbeti
(Kahramanmaraş /Elbistan Kantarma Doğumlu)
Anadolu dedeliğinde günümüzde yaşayanlar ve kaybolanlar.

Biz Alevi olduğumuz için değil, tarafsız olarak düşünülürse yol ve erkânı ile
yaşayış biçimini gerçek demokrasinin içinde bulabilirsiniz. Bunu Alevilerin
cemlerinde, görgülerinde canlı olarak da bulursunuz. Bizler bu ilkeleri yıllarca
uygulayıp kendi halimizce öğretmeye çalıştık. Bu yolun sorumlu bütün dedeleri bunu
görev bilerek yapıyorlardı. Kimse bize cebren yapın demiyordu. Biz diyorduk bu
vatanı sevin, çocuklarınızı okutun kız erkek ayrımı yapmadan. Komşunuzun malına göz
dikmeyin, haram yemeyin, yani bizler diyorduk ki elinize, belinize ve dilinize sahip
olun. Bu da demokrasinin ana ilkesi değil mi ?. Bugün kalkınmış devletlere
bakarsanız aynı yolu takip ettiklerini görürsünüz. İşte bunun içinde Alevi erkânının
bu yola baş vermiş insanlarının söyledikleri gibi; Ehl-i Beyit in bütün sözlerinden
ilham alarak devamlı onların ismini yad ederek, onların sözlü ibadetini yaparak bu
hizmete devam ediyorlardı. Ama son otuz sene gibi bir süredir bu biraz geriledi.

Bizim ibadet yerimiz cami değil, cem evidir. Bugün Alevilerin kurmuş olduğu vakıf ve
derneklerin, Alevilere ibadetleri konusunda bazı hakların tanınması konusunda yapmış
olduğu girişimlerden birkaçını sayacak olursak bunlar haklı taleplerdir. Mesela
Aleviler  Türkiye Cumhuriyeti devletine  vergisini veriyor, askerini veriyor. Nasıl
ki bütçeden Sünnilere ibadetleri için hak tanınıyorsa, devletin Alevilere de bu
hakkı tanıması lazım.

Dedelik öyle bir şey ki bana göre her dedeyim diyen insan dede olamaz. Dedelik Hz.
Peygamberin bir hadisinde, Piri Mürşidi olmayanın Allah ı da olmaz, bunu ispat eden
ayet Kuran da mevcut. Bu yolun çetin menfezleri var. Korkulu yerleri var.

20. Yüzyılın Alevi gelenek ve göreneklerinden bizlere kalanlar…

Akşamın kızıl güneşinin batımıyla birlikte başlayan yolculuğumuz, buluşacağımız
mekânın  görkemli yapısının önünde sona erdi.. Katlarını bir bir çıktığımız
apartmanın asansörü on iki yazılı katta durdu.
Ben ve arkadaşım dede Hasan Soysüren i kapıda karşılayan misafirperver genç bay ve
bayan bizleri salona aldı. Karşımızda bir altmış, altmış beş boylarında Cumhuriyet
döneminin ilk yıllarından kalan köylü şapkası, Anadolu ya has giysi olan şalvarı ve
küçük gözlüklerinin ardındaki yaşlı bakışlarıyla bizleri süzen bir çınar
duruyordu. Sıcak bir tebessümle bizleri karşılayan ev sahibi hoş bir sesle buyur
etti.
Sohbetimiz önce kendisini tanımak için yönelttiğim soruyla başladı.

H.A -Siz kimsiniz? Soy olarak kendinizi tanıtır mısınız?
M.Y.D.- Soy olarak Sinemilliyim. Bir rivayete göre dört, bir rivayete göre beş
kardeşten geliyoruz. Kalandar, Nadar, Haydar, Semks ve Aziz. Biz Elbistan
Sinemillilerinin Kalandar dan gelme olduğumuz söylenir. Aziz den Pazarcık taki bir
kısım, Şems ten yine bizim Elbistan daki Semiskanlılar, Haydar dan yine Pazarcık
ile Malatya nın Arguvan  tarafında olanlar, Nadar dan ise bugün Erzincan da
yaşayan Sinemillilerin geldiği söylenir.
Sohbete katılarak parantez açan Hasan Söysüren; Dede kendisi Pazarcık tarafında
yaşayan Sinemillerden olup Haydar ın çocuklarındandır. Kendisi de aynı zamanda dede
çocuğu ve ocakzadedir, dedi.Mehmet dede  Öyle mi?  diyerek  kendisini soy ve aile
olarak tanıtmayı sürdürdü.
Elbistan da ki tayfaya Dedegiller derler. Bizim Hasangiller, İbo Dede, Şeyho Dede
ve Mamo Dedegiller olarak bilinirler. Sinemillinin kendisinin ilk gelip yerleştiği
köy, Horasan ın Piran köyüdür. Burada kalanların bir kısmı Sünnileşmiş. Orada
dergâh vardır. Oradan kalktıktan sonrada buralara dağılmışlar.
H.A – Elbistan a gelen Sultan Sinan ın oğlu kimdir biliyor musunuz?
M.Y.D.- Bizim bildiğimiz Kalender dir.
H.A – Dedem ben Sinemilli konusunu birazcık açmak istiyorum. Sizler yıllarca bu
coğrafyada dolaşıp cemler, görgüler, dedelik ve talip ilişkilerine  dayanan
hizmetler verdiniz. Bu bir ömürün tamamını aldı demek istiyorum. Neler
söyleyeceksiniz.
M.Y.D.- Evet kendimize göre halka hizmetler verdik. Bir şeyler de yaptık
kanaatindeyim. Bunu da halk zamanla takdir etti ve bizi de onurlandırdı; biz de
bunla bahtiyar olduk.
H.A -Peki dedem,  Sinemilli dedelerinin bizim bölgemizde talipler olan diğer
dedelerden ayrı bir çizgisi vardı. Bu farklı çizgiden söz eder misiniz?
Dedeliğiniz nasıl yürüyordu? Diğer dedelik yapan ocak dedelerinin dedeliği nasıl
yürüyordu? Sizler yarım asırlık gözlemlerinizle bunu nasıl gördünüz? Neyi ayrı
gördünüz? Ne farklar vardı?
M.Y.D.- Bu konuda onları bizden, bizleri onlardan ayıran olumsuz bir şey vardı
diyemem. Fakat gezdiğimiz gördüğümüz yerlerde, mesela bizim talibimiz olmayan ve
bizi seven, taliplerden aldığımız sevgi çoktu. Bize karşı ilgileri bir hayli
fazlaydı. Bizleri biraz daha farklı görürlerdi. Bizim Pazarcık ın Cimikanlı ve
Çöçeli köylerinde taliplerimiz var. Ben sordum; dedim ki artık  köylerde de cem
evleri var. Cem evlerine gidiyor musunuz? Dediler ki, gidiyoruz, gidiyoruz  da
bizim dedelerimiz gibi bize dedelik yapacak dede göremiyoruz. Kocolara gittim.
Sohbet arasında bizler çok dedelerin ceminde bulunduk ve çok da dede gördük. Yine
de bizim dedelerimiz gibi olanlarını bulamadık… Hüseyin Bey, ben sizleri
anlıyorum, yetiştirildiğimiz yerden, dedelerimizden ve dayılarımızdan aldığımız
görgü ve ilhama göre bizler iyisini yapmaya çalıştık. Aleviliği tam bir Alevilik
öğretisi içerisinde yapıp, bildiğimiz kadarıyla da onlara  izah etmeye ve öğretmeye
çalıştık.
H.A -Sinemilli dedeleri arasında Sultan Sinemilli nin oğlu Haydar a bağlı Şırğaş ve
Şemsk babaya bağlı talipler var. Elbistan da Kalender den gelen sizin ocağa bağlı
talipler var. Ayrıca bu taliplerin bir kısmı bizim Pazarcık ta, bir kısmı Kayseri
tarafında, bir kısmı Akçadağ ve Adıyaman Gölbaşı ndadırlar. Eskiden beri bizim bu
bölgede bir Ali cilik sevgisi var. Bu Aliciliği nasıl gördünüz? Talip, Ali ye nasıl
bakıyordu? Siz Ali yi nasıl tanıtıyordunuz?
M.Y.D.- Aliciliğe; Hz. Ali nin Faziletnamesi nde yazılanları okursanız, âşıkları,
gerçeklerim, sadıkların, deyişlerinden dinlerseniz, onun kim olduğunun farkına
varırsınız. Onu Tanrı olarak yorumlamak tamamen doğru değildir. Bizim ona olan
sevgimiz;  onun bu yolda gösterdiği cesurluk ile fedakârlık onun bizim yanımızda
farklı bir yerinin ve de sevgisinin olmasına sebep oluyor dememiz daha doğru olur.
Ancak Alicilik düşüncesini aşarak onu biraz daha farklı bir yere koyan Nusrailer
Ali  Allah tır  derler. Başkasını da tanımazlar. Rivayetler onun yiğit ve
cesurluğunun yanında, onun keramet sahibi olduğunu da  söyler. Onun yaptıklarını
ancak büyük bir gücün yapabileceğini söylerler. Bizim talibimiz onu bu yapısıyla
tanımaya çalışır ve kabul eder. Bizler Ali yi bu yapısıyla anlatmaya çalışırdık. O
bir sevgi olarak kalbimizde farklı bir yere sahiptir. Ama Ali ile Muhammet bizim
yanımızda et ile kemik gibidir ve de birbirinden ayrılmaz bir bütündür. O bu yolun
sembolüdür. Bu yol var oldukça, o bu sevgisini koruyacaktır. Her Alevi nin
gönlünde.
H.A -Bugün kentlerde yaşayan  Alevilerin  kurduğu vakıflar kentlerde yaşayan
Husrailerle, Mevlevilerle ortak ibadetler yapmaktadırlar. Özellikle de Cem Vakfı&
Sizce bizim Anadolu Alevilerinin sema grubu olan  Mevlevilerle, diğer Alici
Nusrailerin ortak bir yanları olabilir mi? Gelecekle ilgili ibadet ve görgü olarak
bir bütünlükleri olabilir mi ?
M.Y.D.- Olur. Senin o saydığın o inanca sahip insanlarla Alevi kesimi beraber
oturup sazını, sözünü yapar, cemini, ibadetini yaparsa hiçbir ayrımcılık olmaz.
Tabii, hepsinin düşüncesi aynı yere dayanmamakta mıdır?
H.A -Ama uygulamalara bakıyoruz, örneğin ülkemizdeki şiialar şeriata göre ibadet
yapmaktadırlar. Ortak tek yanımız Aliciliktir. Ramazanda oruç tutuyorlar, namaz
kılıyorlar, bizde ise bunlar yoktur.
M.Y.D.- Ben o beraberliği insani anlamında söyledim. Bir Mevlevi ve Nusri bizimle
beraber olur. Eğer bu anlamda bakarsak bizler bu insanlarla Aleviliği aynı potada
eritebiliriz. Bana göre bir Hıristiyan gelip bizim cemde oturursa bile biz
ibadetimizi rahat rahat yapabiliriz. Lakin ayrı zihniyette olan birisinin oturması
halinde bizim ibadetimizi rahatça yapmamız mümkün olmaz. Senin söylediğin o
inançtaki o insanlar birbirlerine o şöyle yapıyor, ben böyle yapıyorum demiyorsa,
benim ibadetim, inancım şudur, onunki böyledir demiyorsa, seni horlamıyorsa, ayrı
görmüyorsa, sana bir ayrıcalık yapmıyorsa hiç fark etmez. Eğer onlar kendi kendini
dışarı veriyorlarsa tabii ki o ayrı bir iş, o vakit de beraberlikten de söz
edilemez.
H.A -İran  Şiilerini biliyorsunuz? İki yüz yıllık bir süreden beridir tamamen
Sünnilik ve şeriat anlayışına dönmüş bir durumdadırlar. Bizim de böyle bir şeriat
anlayışına dönüşümüzün olmaması için bizim ne yapmamız lazım, eski Alevilik
anlayışını yürütmemiz doğru olur mu? Birlikte yürüttüğümüz bir konunun cuma gününe
denk geldiğini düşünelim, o zaman bizlere buyurun camiye derlerse bizim karşımıza
nasıl bir tablo çıkar.
M.Y.D.- Cami meselesi bizim Alevilikte olmaz. Adam işte o zaman kendisini zaten
ayırıyor. Sen onunla zaten beraber olamazsın. Bizim ibadet yerimiz cami değil, cem
evidir. Bugün Alevilerin kurmuş olduğu vakıf ve derneklerin, Alevilere ibadetleri
konusunda bazı hakların tanınması konusunda yapmış olduğu girişimlerden birkaçını
sayacak olursak bunlar haklı taleplerdir. Mesela Aleviler  Türkiye Cumhuriyeti
devletine  vergisini veriyor, askerini veriyor. Nasıl ki bütçeden Sünnilere
ibadetleri için hak tanınıyorsa, devletin Alevilere de bu hakkı tanıması lazım.
İfadelerden anladığım kadarıyla MEB olumlu cevap vermiş. Ama Başbakan diyormuş ki,
Aleviler Müslümandır. Müslümanların ibadet yeri camidir. Aleviler de camiye
gelsinler, ibadetini camide yapsınlar. Benim bildiğim kadarıyla Kuran da
Müslümanların ibadet yeri camidir diye bir hüküm yoktur. Bütün dünya bir ibadet
meydanıdır. İnsanlar istedikleri yerde ibadet yaparlar. Müslümanlıkta ibadet yeri
cami olacak diye bir şartta yok. Tabii ki Aleviler camiye gitmezler.
H.A -Dedem bizim çocuklarımıza Kuran öğretmek için imam hatipli, devletin maaşlı
bir imamının cem evlerine atanması konusunda ki düşüncenizi öğrenebilir miyim?  Bu
imamların Alevi çocuklarına öğretecekleri Kuran sizce Alevilik anlayışına uygun
olacak mı?
M.Y.D.- Bu öğretilecek Kuran hangi bakımından Aleviliği taşıyacakmış. Yani ne
anlamda olacakmış. İmam hatipten gelecek olan bu imamlar, Aleviliği ne kadar bilen
imamlar olacaklar. İmam hatip okulundan mezun olan bir imama biz Alevilere Kuran
öretecekmiş. İşte bu doğrudan doğruya ayrımcılıktır. Doğrudan camiye gitmek
anlamına geliyor. Bu meseleleri Alevilerin kendi aralarında toplu bir camia olarak
çözmeleri gerekir. Kendi dedelerini kendileri yetiştirecekler. Bunun için de
Aleviler sözünü bir kaba koymaları gerekir diye düşünüyorum. Böyle bir işlem bizim
için iyi bir girişim olmaz kanaatindeyim. Ayrıca imam hatipli bir imamın gelip de
cem evlerinde Alevi çocuklarına Kuran kursu vermesini Alevilerin kabul
etmeyeceklerini tahmin ediyorum. Bu karar alınmış olsa bile. Ben şahsen yüzde beş
yüz karşıyım. Tabii bunun sonu namaz olur, çocukların camiye daveti de beraberinde
gelir. Bu konunun önemini bizlerin de kendi mürvetlerimize ve Anadolu Alevilerine
izah etmemiz gerekir. Ben o zaman ne müftüsünü isterim, ne imam hatiplisini
isterim; kendi halimde Aleviliğimi sürdürürüm.
M.Y.D.- Hasan SOYSÜREN –  Dedem Radyolarda ve televizyonlarda yapılan bazı
programlar da yayına bağlanan bazı Alevi vatandaşlarımız da  vakıf ve derneklerin
yöneticilerinden bu eğilimde olan Alevi önder ve dedelerini, sizin de belirttiğiniz
bir ifadeyle ikaz etmektedirler. Yani Alevi vatandaşlar bu konuda duyarlı bir
itiraz da bulunuyorlar.
Hasanım bunu Halil Öztoprak, Şinasi Koç hata bir ilahiyat fakültesi dekanı olan
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de söylüyor. Kuran da namazla ilgili bir rakam mevcut
değil. Yani insan olan insani kamil olan, kendini yetiştirmiş olan, Allaha vakf
olmuş, insanlara vakf etmiş bir insanın alıp verdiği nefes ibadettir. Bütün
insanlara sevgiyle, hoş nazarla bakan, tüm insanları aynı gözle görür. Bütün
insanlara saygı duyar. Kuran ın insanı kamil için kabul edilmez tarafı yoktur.
Bizim için de böyledir. Yalnız zamanla geçmiş farklı şeyler yazıla yazıla daha
farklı anlamlar getirilerek buraya kadar bu hale getirmişler. Bu ayrımcılık bir
arada asırlarca yaşamaya alışmış Anadolu insanları için de iyi bir şey değildir.
H.A -Dedem asıl konumuz olan yol ve erkân konusuna yeniden dönmek istiyorum. Kaç
yıl dede olarak görgü cemlerinde bulundunuz.
M.Y.D.- 1950 lerde başladım
H.A -Çok partili dönem olan Menderes dönemine mi rastlıyordu?
Tabii tabii, o döneme rastlıyordu.
H.A -Bizlere o dönemde halkın Aleviliğe bakışı, düşüncesi hakkında ne
söyleyebilirsiniz? Ayrıca o günden bugüne kadar ne değişti. Yani 80 yıllık bir
süreden söz ediyorum.
M.Y.D.- Tabii  o zamandan bugüne kadar çok uzun  zamanda geçti ve ara verildiği içi
bazı şeyleri hatırlamak biraz zor. Yalnız o zaman Alevilik daha tutkundu. İnsanlar
edep ve erkân konusunda daha farklı özelliklere sahiptiler. İnsani kâmil vardı. Yol
ve erkân konusunda insanlar birbirlerine karşı daha saygılı ve sevgiliydi. Bazı
mücadeleler olabilir. Bu mücadeleden Alevi kesimi olarak bizlerin ders çıkarması
gerekir. Bizim erkân yaptığımız dönemlerde ve hatta bu son dönemlere kadar dahi,
mürşitler, dedeler, müşküller, insanı kâmiller bir  cemde veyahut bir mekânda bir
araya gelirlerdi. Bizim içimizde meydana gelen müşküllerle ilgili olarak, işte biz
şu işle ilgili olarak hemfikir olalım, bu meseleyi çözelim, bu yanlış bizlere zarar
veriyor derlerdi. Erenler meclisleri  buna bir hal bulurlardı. Bilmem karakolmuş,
mahkemeymiş bizim dönemimizdeki Alevilikte hemen hemen yoktu. Gecen zaman içinde bu
ilişkiler azalmaya başladı. İnsanlar biraz birbirinden uzaklaşmaya başladı. Tabii
bunun sebepleri de bugün değişen şartlarda oldu. Benim korkum o ki zaman geçtikçe,
gelecekte bu ilişkiler daha da azalarak insanların kendi şahıslarına kalmalarıdır.
En tehlikelisi de insanların birbirlerine karşı olan sevgilerini kaybetmeleridir.
M.Y.D.- Biz Alevi olduğumuz için değil, tarafsız olarak düşünülürse yol ve erkânı
ile yaşayış biçimini gerçek demokrasinin içinde bulabilirsiniz. Bunu Alevilerin
cemlerinde, görgülerinde canlı olarak da bulursunuz. Bizler bu ilkeleri yıllarca
uygulayıp kendi halimizce öğretmeye çalıştık. Bu yolun sorumlu bütün dedeleri bunu
görev bilerek yapıyorlardı. Kimse bize cebren yapın demiyordu. Biz diyorduk bu
vatanı sevin, çocuklarınızı okutun kız erkek ayrımı yapmadan. Komşunuzun malına göz
dikmeyin, haram yemeyin, yani bizler diyorduk ki elinize, belinize ve dilinize
sahip olun. Bu da demokrasinin ana ilkesi değil  mi. Bugün kalkınmış devletlere
bakarsanız aynı yolu takip ettiklerini görürsünüz. İşte bunun içinde Alevi
erkânının bu yola baş vermiş insanlarının söyledikleri gibi; Ehl-i Beyit in bütün
sözlerinden ilham alarak devamlı onların ismini yad ederek, onların sözlü ibadetini
yaparak bu hizmete devam ediyorlardı. Ama son otuz sene gibi bir süredir bu biraz
geriledi.
H.A -Dedem sizler bu ibadetleri yaparken ibadetin yapılmaması konusunda; nasıl
sorunlarla veya sorularla karşılaşıyordunuz? Gittiğiniz köylerde dedeler bunları
yapmamalıdırlar gibi sorunlarla karşılaşıyor muydunuz veya bir kurban kestiğinizde
hangi sorunlarla karşılaşıyordunuz? Özellikle son dönemlerde.
M.Y.D.- Ben şahsen hiç de bir sorunla karşılaşmadım. Yazar Taha Akyol bir
televizyon programında,  Ben üniversitede iken Alevi arkadaşlarım vardı. Fakat
kendilerini beyan etmiyorlardı. Kendileri biz Aleviyiz demiyorlardı. Korkuyorlardı.
Şimdi çok şükür cem evleri var. Çok şükür diyorum. Bir çok Müslüman gider orada
müzik dinleyebilir. Biz Aleviyiz cemimizi, cematımızı açık yapıyoruz. Aslında
Kuran ın da belirttiği gibi ibadet sırrındır. Kerhen değildir. Bunun temeli bu.
Sonra da Osmanlılar ın korkusundan ve zulmümden oraya buraya saçılmışlar.
Biliyorsunuz Aleviler kesimi devamlı katliam ve zulümlere uğramışlar. Bu nedenle
her zaman korku vardı. Ama gizli de olsa devamlı ibadetini yapıyorlardı.
İbadetlerini asla yitirmemişler.
H.A -Sizlerin siyasi dönemlere ait düşüncelerinizi de öğrenmek istiyorum. Sizler bu
dönemleri de yaşadınız. Bu dönemler özellikle Menderes ve  27 Mayıs İhtilalini
yapan Cemal Gürsel dönemleriydi. Adnan Menderes dönemindeki yapıyla, ihtilal
yapıldıktan sonraki o dönem de Aleviler biraz daha rahat değil miydiler? Biraz daha
özgür olarak ibadet yapabilme konusunda bir şeyler, olumlu değişmeler oldu mu?
M.Y.D.- Efendim Cemal Gürsel Alevilere tam bir miman oldu. Hattta Alevi olduğu
söyleniyordu. Adnan Menderes gittikten sonra onun yaptığı ihtilal, Aleviler bir
rahatlık bir ferahlık verdi. Ondan sonra Aleviler şehre geldiler. Ondan sonra ortaya
çıktılar. Fakat adam yaşamadı, yoksa çok rahat bir devir geldi.
H.A -Dedem izah ettiğiniz gibi Aleviler için iyi bir dönemmiş. Bir nevi Alevi
gençliğinin eğitiminin de önünü açmış. Çok çok rahat bir devirmiş. Fakat yetmiş
dörtlere geliyoruz. Bu dönem artık Alevi gençliğinin dedelik müessesine karşı bir
cephe aldığı bir dönem oluyor. Özellikle de 68 kuşağı. Sizin bu konuda fikriniz ne,
bu cephe düşüncesi nereden kaynaklanıyordu. Yani bu solculukla gelişen eylem neydi?
Yoksa bilerek yapılan bir şey miydi?
M.Y.D.- Efendim Rusya da filan adam şunu söylüyor. Filan devlete veyahut filan yerde
filan adam şunu söylüyor. Filan adam filan yerde şöyle solculuk yapmış. Pir Sultan
devletin karşısına çıkmış. Hz. Hüseyin Kerbela da haksızlık yolunda kellesini şehit
vermiş. Böyle söylemekle kendi kendini Hz. Hüseyin e benzetmekle insan Hz. Hüseyin
değil, onun bastığı toprak olamaz. Kendi kendini Abdal Pir Sultan a benzetmekle, o
yaptı demekle, bende yaparım demek olmaz. Bir insan yaptığı işi bilinçli olarak
yapar. Hüseynim sizde o devrin insanlarısınız. Şimdi bir fikir üzerinde
gidiyorsunuz, geniş bir alana açılmışsınız. Bunun üzerinde bir çalışma yapıyorsunuz.
Çok güzel. O devrin insanlarından örneğin İzzettin Doğan, bize göre yanlış tarafı
olabilir. Bugün zirveye çıkmış durumdadır. Eğer bizim o zamanki gençler, eğer boş
hayallere kapılmasalardı, yani asırlardan beri Alevilere düşmemiş bir  fırsat düştü,
öğretmen geldi, okul geldi, insanlar analar babalar bir hevesle başladı. Keşke öyle
devam etselerdi. O tempoyla devam etselerdi. Tahsil yapmış olsalardı. Hocanın
seviyesinde üç beş yüz adamımız olurdu. Bugün tek kişiyle üç kişiyle beş kişiyle bir
iş yürümüyor. Ne oldu heder oldular. Sosyalistliğe, Kürtçülüğe, komünistliğe
kapıldılar, hepsi sıfır oldu gitti. Körü körüne bugün 50-60 bin gencimiz kaybolup
gitti. Böyle fırsatlar bir daha gelmiyor. Giden bir daha dönmüyor.

2.Bölüm.

H.A – Peki, dedem o günlerde çok dikkat çeken bir konu da yöremizin ve Türkiye nin
çeşitli yörelerinde, özellikle de Alevilerin yaşadığı yörelerde, solcu gençler önce
dedeleri hedef almasıydı. Siz de o dönemde dedelik yapıyordunuz. Özellikle Elbistan
bölgesinde ve bizim Pazarcık ta, Tunceli de, Elazığ da, Sivas ta
H.A – Bak o noktayı unuttum. Sen iyi temas ettin. Sen tam yerinde söyledin.
H.A – Bizim bu dönemde ki dedelik olarak kayıplarımız nelerdir sizce? Acaba dedeler
burada yeteri derecede kendilerini savunabildi mi ?
M.Y.D.- Denilir ki hırsız içeride olursa kapı kilit tutmaz. Adam senin içinden
çıkıp sana dönüyor. Yavrum bu neyin nesi? Maraşlılar bizi öldürüyor onlara yapın.
Bakın Sivas ta bütün  dünyanın gözü önünde cayır cayır adam yakıyorlar. 40 adam
yaktılar. Biriniz onlara bir şey yapın. Şevket Kazan gitti onlara avukatlık yaptı.
Adalet Bakanı iken ( Hasan Söysüren ). Biriniz de gidin onlara bir şey yapın.
Kalktılar herkes kendi köyündeki dedelere, az çok gediği olan yeri olan insana
döndüler. Olmadı, bunun devrimle ne alakası var.
H.A – Dedem buradan gelmek istediğim nokta şu; 1750 lerden itibaren, özellikle
Andırın, Kayseri, Akçadağ ve Elbistan dörtgeninde Alevi dedeliğine karşı Bektaşi
şeyhliği körükleniyor. Bu bölgede Bektaşi tarikatına ait çok adam yetiştiriliyor.
Bildiğimiz Meluli, Şeyh Momo, Şöbeçemenli Aziz Dede, Gongollu Hüseyin. Bunların
hepsini duydunuz.
M.Y.D.- -Gongozade Cafer vardı. Cafer in büyük kardeşi vardı. Hüseyin büyük, iki
kardeş..
H.A – Burada  karşımıza şöyle bir şey çıkıyor;  Bir bakıyoruz   Bektaşi Tarikat
(Osmanlı Bektaşi Tarikat anlayışı) anlayışı dedelikten daha baskın geliyor. Bu
bölgede, mesela, Şeyh Momo nun yetiştirdiği müritlere bakıyoruz, Pınarbaşı ın da,
Kırkısırak ta, Dallıkavak ta, Şöbeçömen de Elbistan ın içinde ve bizim Pazarcık ta,
Ali Kutte, Pazarcıklı Ali, orda bir tarikat anlayışı  var. Özelliklede  1840 lara
kadar uzanan süreçte dedeliğe karşı içten içe bir yapı oluşturuluyor. Mesela bu
anlayışta olan  Melüli, Köse Dede ye karşı tepki koyuyor. Özellikle de Cumhuriyetin
son dönemleri 1860 lardan 1940 a kadar bu bölgedeki Alevi dedeleri,  Osmanlı
Bektaşi Tarikat  anlayışlı bir tepkiyle karşı karşıya geliyorlar. İlk cephede
bizler ve Elbistan bölgesinde açılıyor. Solculara bakıyoruz, solcular da bu düşünce
yapısıyla; bu coğrafyada bu anlayışı benimsiyorlar. Sizler bu ibadetleri yürütürken
bu bölgede, Alevi- Bektaşi anlayışının bu çatlaklıklar ile karşılaşıyor muydunuz?
Karşınıza  bu düşüncede olanlar çıkıyor muydu?
M.Y.D.- Ben böyle bir şeyle karşılaşmadım. Bizim Elbistan havalisinde  bilhassa
bizim Alhaslar da Bektaşilik değil de Şeyh Tarikatı vardı. Bunlara   Şeyh Tayfası
falan derlerdi. Meluligil onlar bu Bektaşi yapıyı kurmaya çalışıyorlardı. Onlar
zaten Bektaşi Tarikatını kurdular. Belik bizler farkına varmadık.
H.A – Mesela Aziz Dede nin Aleviliği adlı kitapta Baba Mansurlu Araboğlu
kardeşlerin gelerek bunları bu bölgede yetiştirdiklerini yazıyor.
M.Y.D.- Dayım Tacım (Büyük Tacım  Bakır- Hasan Söysüren)  İbo Dede nin küçüğü
Elbistan bölgesinde, o bölgeye Aziziye derler Binboğa Dağları da o bölgelerdir.
Bir cemiyette Sarı Mehmet  dedikleri bir Bektaşi  ile karşılaşmış ve bir hayli da
çarpışmışlar. Fakat bunu açıktan açığa yürüten yoktu.
Gangoğlu Hüseyin den Cafer den basettiniz. Orada bir açıklama yapayım onlar öyle
değildi.
H.A – Aziz  Dede nin Aleviliği kitabın da  o grupla beraber olduklarını, cem
bağladıklarını&&
M.Y.D.- Cafer, İbo Dede ye geliyordu. Pazarcık ta da görüştük. Melüli nin grubundan
değildi. Kırkısıraklıların, Dalkıkavaklıların içinde değildi. ( Hasan Söysüren
Dede)
H.A – Cafer son on beş sene bu fikrini açıklamaktan biraz çekinmiş. Neden dersen;
çünkü bizden tarafı çoğunluk bir talip grubu var. Şimdi ben bir iki isim sorsan
hatırlarımı sın; Sizin bölgenizde yaşayan Ali Kamke ( Ali Doğan )  dedegân değil mi
?
Ali Kamke çok iyi bildiğimiz birisi, beraber de yaşamışım. İki çocuğu vardı, bir
öldü (Mehmet). Ali yaşıyor.
H.A – Buradan bizim sivil toplum kuruluşlarına gelmek istiyorum. Cem Vakfı, Hacı
Bektaş Dernekleri, Pir Sultan Abdal Dernekleri ve diğer vakıflar  olsun, bunların
hepsinin ayrı ayrı çizgileri var. Bunların sonunu nasıl görüyorsunuz? Nereye gider
bu akış, böyle bu ayırım nereye sürükler Aleviliği?
M.Y.D.- Bu söylediğiniz adamların fikri Alevilikten ayrı mı?
H.A -Hayır, Aleviliğin içinde fraksiyonlara ayrılmış durumdalar.
M.Y.D.- Siz söylemeden önce de, hep kendi kendime, bu ne, bunlar niye böyle ayrı
bir baş. Abdal Pir Sultan kim? Yani neye inanmıştır?  Alevi değimli mi?  Ehli
Beyt e inanmamış mı? Sen niye ayrı bir şeydensin. Şimdi bunu bilmiyorum. Bana göre
bu insanlar kendini gösterip milleti kandırıp, maddiyat sahibi mi olmak istiyorlar?
Başka bir fikir mi var? Bana göre bunların hepsi yanlış. Abdal Pir Sultan olsun,
Hacı Bektaşi Veli olsun, Alevi Cem evleri olsun, hatta konuştuğum Mevleviler olsun,
bunların aşağı yukarı hepsinin de inancı bu yolda birleşir. Devlet öldürmesin mi?
(H.S) vallahi oda olabilir.
H.A – Yani siz doğru bulmuyorsunuz, değil mi ?
M.Y.D.- Asla asla asla.. Bunun doğru bulunacak tarafı yok ki ? Siz konuyu
atçığınızda, ben her zaman kendi kendime dedim ki, bu ne demektir? Niçin oluyor
bunlar, bunların fikri nedir böyle?
H.A – Dedem diyorlar ki,  kent Aleviliği, kırsal kesim Aleviliği , bizim
insanlarımız kırsaldan kente göçtü, biz şimdi şehirli olduk, sizce şehirli olmak
Alevilere neyi kaybettirdi?
M.Y.D.- Şehirli olmak; herkes yerinden yurdundan oldu. Şehre geldiler, herkes kendi
yerinden kalktıktan sonra eski birlik beraberlik kalmadı. Bazı şeyler bozuldu.
Şimdi cem evleri var, Ama, tam rayına oturmuş bir Alevilik, bir topluluk tamamen
yürümüyor. Bizler köye giderdik, adam gelirdi, neresi müsaitse orada bir cem,
cemaat yapılır, lokma yapılırdı. İbadet edilirdi. Saz, söz, görgü olurdu, ibadet
yerini bulurdu. Ama şehirlere akın bunu bozdu tabii. İnsanlar birbirine uzak kaldı.
Tabii Dede tanımaz oldu, talip tanımaz oldu. Hepsi bir yerde kaldı.
H.A – Asırlardır Bektaşilik hep kentlerde biçimlendi. Alevilik ise kırsal kesimde
kaldı.
M.Y.D.- Doğrudur.
H.A – Bu nedenle dolayıdır ki, Bektaşiler kentlerde örgütlendikleri için devletle
barışık oldular. Devletin için de yer edindiler. Biz ise devletle barışık olamadık.
Acaba bundan sonra bu devletle bir barışıklığımız olur mu?
M.Y.D.- Vallahi halihazırda devletle bir barışıklığımız olmaz. Hiç tahmin
etmiyorum. Zaman değişir, siyaset değişir. Bir şeyler olur, ona bir şey diyemem.
H.A – Ama bizi temsil eden kurumlar devletle barışıyor şimdi. Yanlış, olmaz değil mi?
M.Y.D.- Yanlış diyorum ama ne yapacaksın (tereddütlü bir ifadeyle). Şimdi Alevi
toplum olarak Aleviliğimize sahip çıksa, mesela bizim başımızda İzzettin Doğan var.
Fikri bizimkine uymuyormuş. Siyasi bakımından, devletçilik bakımından, biz onu
kendi rengimize kendi istikametimize çevirebiliriz, ama maalesef bizde öyle bir
tutkunluk, bir beraberlik yok İzzetin Doğan, Alevi kemsini zaptına almış değil ki
kendi kendine söylemiş, söyleyebilir.
H.A – Diyorsunuz ki Aleviler kendi aralarında bir birlik oluşturmadıkları için
hedefe ulaşmaları problemlidir. Doğrudur size katılıyorum, bizim de üzerinde
durduğumuz sonuç budur.
H.A – Eskiden beri dedeler arasında bu tür çekişmeler oldu. Bu dedelik çekişmeleri
Aleviliğe ne kaybettirir? Sizin düşünce ve görüşünüz nedir, sonuçları neler
olabilir?
M.Y.D.- Dedelik öyle bir şey ki bana göre her dedeyim diyen insan dede olamaz.
Dedelik Hz. Peygamberin bir hadisinde, Piri Mürşidi olmayanın Allah ı da olmaz,
bunu ispat eden ayet Kuran da mevcut. Bu yolun çetin menfezleri var. Korkulu
yerleri var.
Dedelik bize lazım. Ama dede olan Allah la kul arasında, usul bilecek, onları
herhangi sekteye uğratmadan, perişan etmeden Hüda ya kavuşturacak, haktan alacak
kullara verecek. Bunlar çok alakalı meselelerdir. Ama hele şimdi bildiğimiz kadar,
Talip Dayım Tacım a diyor ki; Tacım Dede siz bize ne yaptınız? Yavrum size bir şey
yapamadıysak da sizi camiye göndermedik, insanlarla buraya kadar geldik. Bir kırık
sazla asırlarca çile çektiysek de, hiç olmazsa kurtlara kaptırmadık. Anlamında bir
şey söylüyor.
H.A – Peki  Dedem, gelecekte ki dede nesilleri için ne söylersiniz? Siz dedeler
olarak bu hizmeti yaptınız da sizden sonra gelecek dedelere ne tavsiyeniz var? Ne
söylersiniz, ne yapmaları lazım? Neye dikkat etmeleri lazım?
M.Y.D.- Benim şahsı görüşüm, eğer dedelik yaparlarsa, bizim eski kendimize göre
doğru bildiğimiz yoldan ayrılmamalarını tavsiye ederim. Bu konuda ben isterdim,
bizim çocuklardan birisi bu işte bulunsun,  bu işin üzerin de dursun, kendisini bu
konuda yetiştirsin, insanlara taliplere, müritlere vâkıf olsun. Ama olmadı. Bundan
sonrada bilmiyorum nasıl olacak? Nasıl gider? Nasıl geçer.
H.A – Dede Hak Muhammed yolu sizin zamanınızda kesintiye uğradımı hiç ?
M.Y.D.- Yok. Son zamana kadar uğramadı. Gittiğimiz yıllarda kurbanlar kesiliyordu.
Lokmalar yeniliyordu. Cem, cemeatlar kuruluyordu. Müşküller meydana geliyordu.
Haklı haksız seçiliyordu. Devlet tarafından yahut yobazlar tarafından öyle bir
sekteye uğramadı. Biraz gizlice olsa da ibadetleri yapıyorduk.
H.A – Ama seksenden sonra bu iş tamamen kesildi. Aslında seksenden önce  yavaşladı,
seksenden sonrada tamamen kaldırıldı. Dede olarak ilk talip kurbanı ne zaman hangi
yıllara da kestin?
M.Y.D.- 1948 de kestim
H.A – Nerede hangi köyde?
M.Y.D.- Bir köy değildi. Biz Malatya toprağına giderdik. Akçadağ dan başlardık.
Malatya nın Seyituşağı köyü vardı. O zaman Malatya nın içinde de taliplerimiz
vardı. Malatya nın içinde de kurban kesmiştik.
H.A – Peki dedem son kurbanı nerede kestin?
M.Y.D.- Kusura bakma işte onu pek hatırlamıyorum
H.A –  Sene olarak da mı hatırlamıyorsun?
M.Y.D.- Son olarak altmışlar da kestim. Ondan sonrada altmış beşlere kadar talibin
içine gidip geldim.
H.A – Dedem bu söylediğiniz tarihler tabii ki bu yolun erkânı için çok önemli
tarihler. Türkiye nin tek partili ve Milli Şeflik döneminde kurban kesmeye
başlamışsınız.
H.A – Bir açıklama yapmama müsaade ederseniz; Cumhuriyetin ilk yıllarında yol
erkânının yürütülmesi Sinemililer arasında kesintiye uğramış ve on sene ara
verilmiş. Çünkü tekke ve zaviyelerin 1925- 26  yıllarında  kapatılması kararı var.
Bu nedenle 1935 lere kadar bir ara verilmişlik var. Bunu hatırlıyor musunuz?
Bununla ilgili bir söyleminiz veya duyduğunuz bir şey var mı?
M.Y.D.- Belirttiğinizi bu dönemlerde biraz ara verilmi. Tabii bizler onu yaşamadık.
H.A – Dedem sizler II. Dünya Harbi ni hatırlarsınız.
M.Y.D.- Evet
H.A – II. Dünya Harbi sırasında bu konularda neler oldu? Ne gibi değişiklik oldu?
Toplumun açlık ve sefaleti bu işe bugün ki kadar etki etti mi?
M.Y.D.- Etti tabii. II. Dünya Harbi nde insanlar perişanlık çekti. Herkes kendi
köyünde zar zor barınmaya çalışıyordu.
H.A – Kıtlığı gördünüz değil mi?
M.Y.D.- Bizim aile olarak o kadar olmadı. Toplum olarak çok etkilendi.
Söze katılan dedeni eşi:
M.Y.D.- Biz fasulye ektik her taraf iyice dolmuştu.
H.A – II. Dünya Savaşı nda ki kıtlık yıllarını hatırlayan  nenem Döna Tape  diyordu
ki: Askerler geldiğinde ekmek yoktu, hayvanları kesip etlerle ekmeksiz sofra
kurduk.
H.A – Dedem ben birazda farklı bir konuyla ilgili bir soru sormak istiyorum?  Bizim
toplumda kadının farklı bir yeri var. Eskiden beri biz toplum olarak kadını, erkeğe
eşit bir düşünce anlayışı ile görürdük. İç içe büyürdük. Cemlerde olsun, gelenek ve
göreneklerin yaşanmasında ve uygulamasında olsun ayrı gayrımız olmazdı. Tarihin
sayfalarında da bu böyledir. Lakin özellikle de Sinemilli aşireti lider kadın
çıkarmamış. Hiç lider kadınımız yok. Neden?
M.Y.D.- Dede Hasan Soysüren, Mehmet Dede nin annesi cem yaparmış, cemaat yaparmış,
saz çalarmış. Evet, eşitlik bakımından cem ve cemaatler de belirttiğiniz gibi bir
ayrı gayrı yoktu. Bir misal vermek istiyorum. Bir zamanlar  yaylada çadırdayken bir
çerçi geliyor. Çerçiyle kadın  başa baş mücadele etmişler. Çerçi pekmez filan
satıyormuş. Yükünü bizim evin çadırını önünde çözüp satıyormuş. Kadın aldığının
karşılığı olan çerçinin hakkı olan bedeli  ödememiş. Biride demiş ki kadın mı,
kadın değil mi!  Söylediklerini tekrarlarken diyor ki kadın değil mi! Lanet olsun.
Annem duymuş hemen. Ne dedin? Ne dedin, diyor. Hiç bacı şurada arkadaşıma bir şey
söyledim? Anne d, Hz. Muhammet Peygamber efendimiz, Hz. Ali efendimiz lanet
okudukları yere ayak basarlar mıydı? Haşa diyor. Niye Hatice yle, Fadime yle
birlikte kamere gitmediler mi? Bacım ne bileyim bizim kitapta öyle yazmıyor.
Annem okuryazar değildi. Ama babam kitap okuduğu zaman babamdan daha iyi manasını o
çözerdi. Anneme Selver derleri Savo Sige, İbo Dede ile Tacım Dede nin bacısıydı.
Saz çalardı. Yedekte kendisi ayet söylerdi. İki yüz ayet ezberlemişti. Ben
askerdeyken bazen beni istifa edermiş.
Bir gün  Şiğaliye dedeliğe gitmişler. Kurban kesmişler. Milli Cive vardı. Ben
ikrarımı sana (anneme) ve Mustafa  Dede ye verdim demiş. Evet, kadınlar dedelik
makamına çıkmışlar. Osmanlı döneminde böyle kazanılmış kadınlar vardı.
H.A – Dedem Elbistan da Cumhuri- yet döneminde annenizin dışında otorite olmuş
kimler vardı. Toplumda öne çıkmış?
M.Y.D.- Döna Kalandar ( Halil Öztoprak ın kız kardeşi), Okumuş Kuran a çok iyi
hâkimdi. Bunun dışında evin içerisinde Osmanlıca; köy içerisinde de otoriter
olanlar vardı. Ama ilim olarak pek öne çıkan yoktu.
(Eşi)-  Kaynanamda bir şey vardı; ama kayınbabam Hüseyin de hiç demiyordu ki
bunlara da bir şey öğretelim. Göstermedi. Aman konuşmayın kaynın ana oturuyor gibi
telkinlerle uyarırlardı. Gizli konuşun ayıptır büyüklerimiz oturuyor. Pazarcıktayız
dedeye saz verdiler. Dediler anne sende söyleyeceksin. Yok kurban, dedim biz ondan
mahrumuz. Neden hep eski anlayıştan. Yok söylemeyin, yok ayıptır diye diye öyle
kaldık. Mehmet söylerdi, bende öyle dinlerdim. Niye beraber söylemeyelim.
H.A – Üzerin de durduğumuz aslında çok önemli konu vardı. Özellikle Cumhuriyet
dönemindeki bizim Sinemilli dedelerinin  Sinemilliği yürütürken yaptıkları. Anti
parantez şunu da belirtmek istiyorum; on yedi on sekiz ocakzadeyle röportajlar
yaptım. Onlarla beraber oldum. Ağuçanlar dan, Baba Mansurlar dan, Kureyişanlar dan,
Uryan Hızırlılar dan, Köçkirliler e  hepsinin dedeleriyle beraber sohbetlerim oldu.
Benim aradığım  fakat bulamadığım nokta şuydu:
Alevilik bir gönül bağı, Sinemilli toplumunda da yaşım elli, doksan dört yaşında
vefat eden ninem Döna Tapa seksen beş yaşına kadar her şeyi çok düzgün bir
Türkçeyle anlatabilen ve de olayları hatırlayan bir hafızaya sahipti. Derdi ki:
Sinemilli, Türkiye de üç kez kesintiye uğradı. Cumhuriyet döneminde oldu, II.
Dünya Savaşı ndaki kıtlık döneminde oldu, bir de Adnan Menderes döneminde 55-60
yıllara rastlayan kısa bir sure oldu. Bu dönemde aynı zamanda baskıda yapılıyordu.
Bizim buralarda pek hissedilmediyse de oluyordu. Bu üç dönemde de Sinemilli
dedeleri kendi bölgelerinde öncüllük etmek suretiyle bu yolun erkânını yeniden
başlamasını sağladılar.  Bununla birlikte ufak tefek vakalar olduysa da bizim
Pazarcık bölgesinde bu öncüllüğe destekler olmuş talip bu konuda üstüne düşeni de
yerine getirip bizim dedelerimize destek olmuşlar. Ben ki Sinemilli Baba nın Şırğaş
ve Şemsık Baba pir ocağı evladıyım, ailemde bu konuda talibin takdire şayan bu
desteğinde gönülden söz edilirdi. Özellikle Elbistan ve diğer yörelerde size bağlı
Sinemilli talipleriyle ilgili bu konuda neler söylemek istersiniz? Yani herhangi
bir olumsuzluğu yaşadınız mı?
M.Y.D.- Biz Sinemilliler de hiçbir şey olmadı. Alhaslar da olmuş. İrbomi Sile
varmış. Erdoğan Ademoğlunun babası o Ahlaslıların ağasıymış. Tabii biraz zalimmiş.
O zamanın şartlarında biraz gaddarmış. Cumhuriyet döneminde demek istermiş ki hani
kim bana karşı durur. Kim akıllı, kim bildik. Alhaslılardan diye 23 insanı şikâyet
etmiş. Bunları Adana ya  götürüyorlar& Bunlar Cumhuriyete karşı olan Şeyh Sait
taraftarları diye. İbrahim Kâhya nın annesi Base ( Öztopraklar), İbrahim Hoca nın
nenesi. Yeni Söğütlüler. Darende de Ermeniler varmış. Alhas köyleri ile
birbirlerine olan yakınlık nedeniyle birbirlerine gidip gelirlermiş. Bu  Bese de
mert bir kadınmış, misafirlikte bunlara hürmette kusur etmezmiş. Bu kadının da hali
vakti yerindeymiş. Bunların içinde olan oğlunu kurtarmak için Adana ya gitmiş,
Kentte dolaşırlarken bunlarla karşılaşmış, Bese yi gören Darendeli Ermeni koşup
elini öpüyor. Onlar daha önceleri Adana ya göç etmişler. Soruyor Bese Hatun sen
burada ne arıyorsun. Tabii başta Ermeniyi tanımıyor. Hatırladıktan sonra . Durumu
Ermeniye anlatıyor. Alıp eve götürüyor. O Ermeninin kadı (hâkim) ile bir
akrabalıkları varmış. Bese Hatun la gidip durumu anlatıyorlar. Bunun üzerine Bese
Hatun un oğlunu serbest bırakıyorlar.
M.Y.D.– Tartışılan bir konu var: Biz Aleviler Kürt müyüz, Türk müyüz?
H.A -Biz Kürt müyüz? Türk müyüz? Hasan Soysüren Dede
M.Y.D.- Bunun köküne inip de bilen olmadığı için bunlar böyle yanlış oluyor.
Kürtler bir ırktır.
M.Y.D.- Bizim Sinemilli olarak kökenimiz araştırılırsa şecerelere göre Hz.
Peygambere kadar dayanır. Pek,i onlar Kürt müydü ? Hz. Peygamber diyormuş ki,  Arap
benden, ben Arap tan değilim
H.A – Bizim dergimizin birinci sayısında Av. İbrahim Sinemillioğlu, Sinemilliler
hakkında bir yazı yazdı. Bu yazıyı okumuşsunuz, bu konudaki düşüncenizi öğrenebilir
miyim?
M.Y.D.- Şığo Amca diyordu ki  bizim ibadetimiz Türkçedir. Bizim edebiyatımızda hep
Türkçedir. Kürtçeye dayanır bir tarafımız yoktur. Bizim  Kürtçemiz de sağlam Kürkçe
değil. Bizim Kürtçemiz sonradan öğrenilen, yani kırma Kurmanca desek daha iyi olur.
Bunun da sebebi bizler Kürtlerin içinde kaldığımız için öğrenmişiz. Bizimki halis
Kürtçe değildir.
– Hasan Soysüren Dede; Turabi Öztoprak da yazmış.  Biz  Kürt değiliz  diyor. Tek
tek de Kürt olmadığımızı yazıyor. Sonradan Kürtçeyi öğrenip de Kürtleşmişiz.
Körü körüne bizim insanlar bilinçsizce gidip kendi kendini ateşe atıyorlar.
H.A – Dede, İranlı Persler Malatya nın Argavun  bölgesine  kadar geldikleri için o
bölgede  kurdukları kentleri var. Bu bölgede kuzey Mezopotamya Kürtleri yerleşmiş
olabilirler. Perslerden kalma. Bizim bölgemizde daha önceden yerleşik Kürtler
değillerdir
Ben bir parantez açmak istiyorum? Zerdoşit ve Şaman dinler konusu,  Alevileri bu
dinlere yakın görülüyor bazı yazarlar tarafından&
M.Y.D (Gülümseyerek Kusura bakma Zerdoşit ve Şaman dinleri  konusunda şöyle
desem daha doğru olur: Bizim şimdiki inancımızı götürüp oraya dayatıyorlar.
Lakin bu dinler daha önce yaşanmış dinlerdir. Bu konuda daha fazla açıklamaya
gerek yoktur. Bu konuda fazla bir fikrim de yok. İnancımız, kanaatimiz ve
kayıtlara göre baktığımızda biz on iki imamlardan sonra gelmiş insanlarız.
Onlarla bir alakamız yok. Ama daha önceleri varmış. Onların gidişatı bizim
gidişatımıza benzermiş. Yahut aynıymış onu bilmiyorum.
H.A – Dedem müsaade ederseniz ben Bektaşilik konusuna dönmek istiyorum.
Bektaşilikle Aleviliği birbirinden ayıran çizgi nedir? Sizce Anadolu Aleviliğinde
mi ayrılık var? Yoksa Bektaşilik Osmanlı nın himayesine girdiği için mi ayrılıklar
oluştu? Bektaşilik bu nedenle bozuldu diyebilir miyiz?
M.Y.D İkisi de gider aynı yere dayanır. Bizler gidip 12 İmama dayanırız. Hacı
Bektaş Veli de İmamı Kâzım ın evlatlarından geliyor. İbrahim Sani diye bir zattan
geliyor. Ama Hacı Bektaşi Veli Hazretleri nin bel evladı olmadı. Sonradan neslini
yürütmüşler. O bakımından bir ayrıcalık olabilir. Burada sanki bir kefil gibi
yürütmeleri nedeniyle ayrıcalılar olabilir. Osmanlı dönemindeki Bektaşilikte ki
özünden kopmalar da zaten herkesçe bilinmektedir.
H.A – Dedem burada bir parantez açmak istiyorum. Balım Sultan 1509 yılında tekkenin
başına getirilmeden önce divanda postnişinin yanında bir de dede otururdu. Bu
atamadan sonra dede divandan kaldırıldı. Balım Sultan ın gelmesinden sonra bizim
Anadolu dedelerine karşı bir tepki doğmaya başlıyor. Burada Alevi dedelerin Osmanlı
Bektaşi teke anlayışına tabi olmaları isteniyor. Bu düşüncenin de asıl amacı
Anadolu Aleviliğinin Osmanlı Bektaşi tekke (Eskiden tarikat mensuplarının
toplandıkları mekân) anlayışı içinde asimile edilerek eritilmesidir. ll. Mahmut
döneminde de dergâh kapatılıp yıktırıldı ve tekke mensuplarına da Nakşi Bendi
tarikatına bağlandıkları bildirildi ve de 0 tarikata bağlandı. Haci Bektaşi
Veli nin de eğitim gördüğü bu tarikat, Ahmet Yesevi nin kurduğu bir tarikat olarak
kabul edilmektedir. Fakat o da Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin tarihi asimile
süreci içinde özünü kaybederek bir Şeri Sünni anlayışı yürüten tarikat halini
almıştır. Bu anlayışın ürünleri olarak  atanan  dikme dedeler  yani Babagânlar
kendilerini ayrı görmektedirler Alevi dedelerinden. Hata Alevi dedelerini sizler
Aleviliği temsil etmiyorsunuz, sizin şecereleriniz Osmanlı tarafından sonradan
verildi diyorlar. Yani  asalet benden başlar  tezini tarih boyunca işleyip
durmaktadırlar. Benim kendi şahsi cevabım ise;  peki, sizleri kim dikti, ikincisi
bu secereleri Osmanlı bize verdiyse yine Osmanlı Bektaşi tekke, tarikat anlayışı
içinde yine bu teke tarafından verildi. Siz ise burası asıl diyorsunuz. Öyleyse bu
secereler ne anlama geliyor. Bunlar önemli değilse tekkenin önemi nerde kalıyor.
Sizin bu anlayışlarla ilgili görüşünüz nedir? Şunu da eklemek istiyorum. Dedelikte
asalet babadan oğla geçer (Laikliyle başarana geçer ) bu görüşü reddetmektedirler.
M.Y.D – Efendim her şey babadan oğla geçer. Şu bakidir ki her imamın birçok evladı
vardı. Örneklemek gerekirse Musa-yı Kazım ın dokuz evladından bahs ediliyor. Ama
içilerinden ancak bir tanesi imamlığa laik bulunur. Bir tanesi olabilir yani
layıkıyla birisi başarabilmiş. Herkes kendi fikrine göre ben biliyorum benimki
doğru diyebiliyor.Ama halkın mantığı; temiz ahlaklı, doğru hüsnüniyetli, insani
düşüncelere sahip ve o düşünceleri taşıyabilecek kabiliyette olanları seçer; işte
ancak onlar istediklerini yapabilirler. Her  ben doğruyum veya benim dediklerim
doğrudur diyen insanın fikirleri doğru değildir. O insanda doğru değildir. Olabilir
onlar öyle düşünmüş olabilirler. Fakat tarihe baktığınızda, bu yolu kimlerin hangi
çilelerle yaşattıkları ve halkın (son otuz yıldır olup bitenler hariç ) takdirleri
de şayandır. Bunu görmeyenlere sözüm yoktur. Yol Hak-Muhammet-Ali nin yoludur demek
bence kafi bir cevaptır.
H.A –  Dedem bir diğer konu ise Bektaşi  tarikat Anlayışı diyor ki  Gelin Hacı
Bektaşi Veli nin tarikat anlayışı altında birleşelim  Tabiibu tarikat anlayışı
bugünkü  Osmanlı Bektaşi Tekke tarikat  anlayışıdır. Yani bir anlamda Anadolu
Alevilerinin tarihler boyunca yürütmüş oldukları kendine özgü cemin şekil ve öz
olarak bırakılarak bu tekke anlayışının biçim ve şeklini kabul edilmesi anlamına
geliyor. Bu konuda ne düşünüyor sunuz?
M.Y.D Doğru değil, sen Bektaşiliğini yapıyorsan yap. Bektaşilik 800 senelik bir
meseledir. Ama bugün Anadolu da yaşayan Aleviliğin var oluş tarihi ise 1500
senedir. Aleviliğin içinde zaten özünü kaybetmemiş Bektaşilik mevcut ve de yaşıyor.
Bugün kü senin o bahsettiğin Bektaşilik anlayışı ise yaşayamaz, bugüne kadar da
yaşamadı. Çünkü o anlayış söylediğiniz gibi Abbasiler  en miras olarak
Selçuklulara, oradan da Osmanlılara intikal eden dayatmacı bir Bektaşilik
anlayışıdır. Bu anlayış Hünkâr Hacı Bektaşi Veli ni Anadolu ya Osmanlılar zamanında
gelmesine rağmen daha öncede de hayata geçirilen bir siyasi düşünceydi. Bunu Hacı
Bektaşi Veli nin özüyle bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü hiç ilgisi yoktur. Hele
Anadolu Aleviliğinin felsefi ve kültürel bütünlüğünde de yaşaması imkânsızdır.

H.A – Dede sohbetimize sazıyla ara verdirip Ali Kamke den deyişler okudu. Zaman
zaman  saza ara verip deyişlerini okuduğu çocukluk arkadaşı değerli dostunun
yaşamından örnekler vererek gecemizi aşkı muhabbetle noktaladı.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*