Şeyh Bedreddin Mezarı Başında Anıldı

Şeyh Bedreddin Mezarı Başında Anıldı

4. Bedreddiniler Ayaklanması
R.Yürükoğlu, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını hazırlayan koşulları şöyle sıralıyor:
“Bedreddin ayaklanması, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı, Beyliklerin teker teker ortadan kalkmakta olduğu, Osmanlı devletinin hızla merkezi feodal bir devlet olarak yükseldiği dönemde ortaya çikmistir.”
“Merkezi iktidarın güçlenmesi, Osmanlı ailesi çevresinde merkez aristokrasisi ile taşrada ona bağlı ikincil aristokrasinin oluşmaya başlamasıyla halk üzerinde ekonomik, siyasal ve dinsel baskılar artmaktaydı.”
“Sünnilik devletin resmi ideolojisi olmuştu. Medreseler dinsel bilgilerin ögretildigi yerler olmak yanısıra, devlet görevlilerinin yetiştiği kurumlar durumuna gelmişti.” (R.Yürükoğlu, agy, s.242)
Şeyh Bedreddin halkı irşad etme, aydınlatma amacıyla Anadolu’da dolaştığı sırada batıni tasavvuf ilkelerini yaymaya başlamış ve gezdiği yerlerde hep Alevi Türkmenlerle temas ederek, maksadına göre onları hazırlamak istemiştir. Elde nesnel bir belge olmamasına rağmen, önceki bölümde şiirlerini incelerken tartıştığımız üzere, onun en yakın yardımcısı ve propagandacısı Kahire’den tanıdığı Kaygusuz Abdal’dır. Yine olasıdır ki, bu dönemde Anadolu’da ilk ve önemli karargahlarından biri, artık yaşamayan Abdal Musa Sultan’ın kurduğu Dergâh’tı. Daha sonra Rumeli’ye geçip Edirne’de yerleşmiş, kendisini ziyarete gelenlerle konuşup gürüşerek, vaazlar vererek, etkinlik alanını genişletmiştir.
Uzunçarşilı’nın hazırlık ve propaganda dönemine ait, yukarıda sözünü ettiğimiz saptamalarına katılmamak elde değil. Bu dönem, Bedreddin’in Küçük Asya’ya geçmek için Mısır’dan çiktigi1390’lı yıllardan, 1410 yılında Musa Çelebi tarafından Kazasker tayin edilinceye dek geçen zamandır. Onun büyük bir bilginliği yanında, geniş bir etkinliğe sahip oluşunun da Musa Çelebi’yi çektigi düşünülmelidir.
Timur’un zulmünden kaçan büyük Alevi ozanı Seyyid İmadeddin Nesimi de 1394-1403/4 arası dönemde Alevi Türkmenler arasındaydı. Her ikisi de aynı yaşlarda ve batıni düşüncelerin yayıcısıydı.
Nesimi’nin maddi dünyaya yönelik inanç ve düşünceleri; ölüm ötesini, dirilişi kesinlikle kabul etmeyişi, Bedreddin’in görüşleri ile üstüste düşmektedir. 1404-5 yıllarında Halep’de derisi yüzülerek öldürülen Nesimi, Halep’e değil de diğer birçok Hurufi gibi Rumeli’ne geçmiş olsaydı, hiç kuşkusuz şeyh Bedreddin hareketinin içinde olacaktı.
Hafız Halil’in Menakıbname-i Şeyh Bedreddin’de belirttiğine göre, Bedreddin Şam’da iken, Halepliler bin kişilik bir Türkmen heyeti göndererek, kendisini kente davet etmiş ve orada bir tekke kurmasını istemişler. Bedreddin Halep’e gitmişse de tekke kurup, orda kalmayı kabul etmemiş. Nesimi’nin başina gelenlere, darağacında derisinin yüzülmesine seyirci kalmış olan Halep’den hemen ayrılmıştır. Hafız Halil’in aşağıdaki beyitinden anlaşildığı üzere Şeyh Bedreddin, Nesimi’nin idamından çok az bir süre sonra bu kentten geçmiştir:
“Birisin dirler iradet gütüren
Nesimi’nin salbine fetva viren”
(Menakıbname’den aktaran Necdet Kurdakul, agy, s.221)
Şeyh Bedreddin ayaklanmasına Sakız adası ve Ege’nin en güney ucundan tüm Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlara değin bir taban oluştuğu söylenebilir. Bu halklar tabanında, Babai geleneği içinde yetişip yaşamakta olan ve Hacı Bektaş Veli ilkelerini yaşama geçirmiş, önce Abdal Musa Sultan’a, bu dünemde Seyyid Ali Sultan’a bağlı, ekonomik ve dinsel baskılar altındaki Alevi Türkmenlerle birlikte Hıristiyan Rumlar, Yahudiler ve hatta adalardaki Cenevizliler vardı. Bu taban büyük çapta şeyh Bedreddin’in kethudası ve halifesi Börklüce Mustafa ile Torlak Hu Kemal tarafından oluşturulmuştu. Böylelikle Aleviliğin, tıpkı Babailik gibi şimdi de Bedreddinilik siyaseti ortaya çikmis ve herkes Bedreddini olmuştu. Örnegin, Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Torlak Hu Kemal Yahudi asıllı idi. Şeyh Bedreddin’in 1408’lerde Kütahya’nın bir köyünde karşilaşip kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşi büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.(Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press, 1987: 104, 208) Bedreddin’in Varidat’da toplanan, fakat daha çok vaazlarıyla Açıkladığı düşünce ve görüşlerini onlar yayıyordu.
Ayaklanmanın nasıl başlayıp geliştiğini ve nasıl sona erdiğini anlatmaya geçmeden ünce, 1341-1477 dünemi içinde bölgedeki Bizans, Osmanlı ve beyliklere ilişkin olayları anlatan Bizans tarihçisi Dukas’ın Börklüce Mustafa’ya ve onun yaymış olduğu düşüncelere ilişkin yazdıklarına göz atalım. Dukas, kitabında Börklüce Mustafa’ya inanan bir Giritli keşişten ögrendiklerini anlatmakta ve Börklüce Mustafa hakkında Osmanlı tarihyazıcılarından çok daha fazla bilgi vermektedir.
Bilindiği gibi 1413 de Musa Çelebi’nin yenilmesiyle Börklüce Aydın iline geçer, ya da Şeyhi tarafından gönderilir. Dukas şöyle anlatıyor:
“O zamanlarda İonia kürfezi girişinde, halk dilinde Stilarion (Karaburun) adı verilen dağlık memlekette bayağı bir Türk köylüsü ortaya çikti. Adı geçen köylü Türklere vaaz ve ögütlerde bulunuyor; kadınlar dışında olmak üzere yiyecekler, giyecekler, evcil hayvanlar ve arazi gibi şeylerin tümünün ortak mal kabul edilmesini öneriyordu.”
“Diyordu ki: `Ben senin malını-mülkünü kullanabildiğim gibi, sen de benimkini aynı şekilde tasarruf edebilirsin.’ Bu köylü aşağı tabakadan halkı bu çesit sözleriyle kendi tarafına çekip kazandıktan sonra Hıristiyanlarla da dostluk kurmaya başlamıştı. Köylünün dediğine göre, Hıristiyanların Tanrıya inandıklarını yadsıyan Türk kendisi dinsizdir. Köylünün bütün düşünce arkadaşları, rastladıkları Hıristiyanlara dostça davranıyor ve ona Tanrı tarafından gönderilmiş, yani peygamber gibi saygı gösteriyorlardı. O, Stilarion’un karşisındaki Sakız adası yönetimi aracılığıyla ruhaniler başkanına adamlar gönderiyordu…”
“O zamanlar adada Turloti adı verilen bir manastırda Giritli bir keşiş yaşiyordu… Bu keşişe saçları kesilmiş, başi açık, ayakları çiplak ve yekpare bir giysiye bürünmüş dervişlerden biri ile şöyle haber göndermişti: `Ben de senin gibi hayat geçiriyorum. Ben de senin ibadet ettiğin Tanrıya tapınıyorum. Geceleri gürültü etmeksizin, deniz dalgalarını aşarak daima senin yanında bulunuyorum…’ Buna inanan rahip o köylünün gelip kendisiyle inzivaya çekilip, sohbete daldıklarını söylüyordu… Mustafa’nın ölümüne de inanmadı Giritli keşiş..”
Osmanlı tarihyazıcıları Dukas’ın anlattıklarına, Börklüce Mustafa’nın kendisini peygamber ilan ettiğini, “kadınların da diğer mallar gibi ortak olmasını” istediğini ekliyorlar.
Ayaklanmanın gelişimini İ.Hakkı Uzunçarşilı’dan özetleyelim.
Bedreddin, Börklüce Mustafa’nın Karaburun taraflarında etkinliği ilerlettiğini haber alır almaz, gizlice İznik’ten kaçarak Kastamonu yoluyla Sinop’a geçti. Bir gemiyle Kefe’ye oradan da Eflak beyi Mirca’nın yanına gitti. Börklüce Mustafa, İzmir’de Urla yarımadasının kuzeyindeki Karaburun’da ve müridi Yahudi kökenli Torlak Hu Kemal ise Manisa’nın Kızılbaşların3 yoğun bulunduğu yörelerinde çalisiyordu. Şeyh Bedreddin de Rumeli’ni eylem alanı seçmişti.
Şeyh Bedreddin Eflak’da fazla durmadan Osmanlı topraklarına geçti. Silistre, Dobruca ve Deliorman taraflarında yaptığı propagandalarla çok sayıda yandaş topladı. İlk kez 1262’lerde HacıBektaş Veli’nin halifelerinden Sarı Saltuk’un Alevi Türkmenlerinin yerleşmiş bulunduğu Dobruca ve Deliorman bölgelerini merkez üssü yaptı.
Tarihyazıcılarının anlattıklarına bakılırsa Bedreddin Deliorman’da (Ağaçdenizi) yönetim hizmetleri verip, görev bölümü yaparak bir çesit erk yapısı oluşturmuş. “Henüz iç mücadele sarsıntılarından yeni kurtulmuş Osmanlı devletini gafil avlayarak, şeyhlikten şahlığa geçmek istedi Bedreddin” tarihçilerin yargısı bu.
Karaburun’dan çikmis olan Börklüce’nin yanında beşbin kişi vardı. (Dukas 6 bin diyor.) Buradan başlayan başkaldırı dalga dalga büyüdü. Peşindeki müridlerinin “Dede Sultan” diye çagirdiklari Börklüce’nin üzerine gönderilen İzmir sancak beyi Aleksandros yenildi ve öldürüldü. Arkasından Saruhan sancak beyi Timurtaş Paşa oğlu Ali bey de bozguna uğratılıp, Manisa’ya kaçarak canını kurtardı.
Sultanlığının elden gideceğini anlayan Mehmet Çelebi başsadrazam Bayezid Paşa ile 12 yaşindaki şehzade Murad’ı çok daha büyük bir kuvvetle Bürklüce’nin üstüne günderdi. Yol boyunca korkunç bir kırım başlatıldı. Börklüce’nin kuvvetlerinin hepsi kırıldı, ya da tutsak alındı. Ayasuluk’ta, Börklüce de içinde olmak üzere binlerce Bedreddin eri katledildi. Dede Sultan bir deve üzerinde tahtaya mıhlanmış surette şehirden şehire gezdirilerek teşhir edildikten sonra katledildi.
Manisa taraflarında Torlak Kemal isyanı da, Börklüce’nin ardından aynı kuvvetler tarafından bastırıldı. Torlak Kemal astırıldı ve üçbin kişilik kuvveti yok edildi.
İ. H. Uzunçarşilı şöyle sürdürüyor:
“Bu Alevi kıyamının asıl reisi Şeyh Bedreddin, Deliorman’da Anadolu’daki bu kıyamın büyümesini bekliyordu. Çevreye adamlar mektuplar göndererek, halkı kendi cemiyetine davet etmiş, kazaskerliği sırasında tanıdıkları beylerden katılanlar olmuştu. Bu sırada Çelebi Mehmet de Düzmece Mustafa olayıyla ilgili olarak Rumeli’ndeydi. Bayezit Paşa’yı Anadolu’dan çagirtip Bedreddin’in üzerine sevketti. Bu sırada, Şeyh’in çevresindekilerin bir kısmı Anadolu’daki ayaklanmaların bastırılmış olduğunu ögrenip dağılmıştı.”
“Kısa bir çarpismadan sonra şeyh ele geçirilip Serez’e getirildi. İrandan gelmiş bir din bilgini olan Heratlı Mevlana Haydar’ın ‘kanı helal malı haramdır” fetvasıyla, 1420’de Serez pazarında bir dükkanın önünde asıldı. Ona katılmış olduğundan kuşkulanılan akıncı beylerbeyi de Tokat kalesine hapsolundu.” (İ.Hakkı Uzunçarşilı, agy, s. 363-366)
www.alewiyol.com, 13.5.2003

3 İ. Hakkı Uzunçarşilı bazan Aleviler yerine Kızılbaşlar’ı kullanıyorsa da, bu doğru olamaz. Çünkü bu deyim Şeyh Haydar’ın Erdebil Dergâhı’nın başina geçtiği 1470 yılından sonra kullanılmaya başlamıştır.

5. Şeyh Bedreddin’de Devrimci Düşüncenin Kaynakları
Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin yukarıda uzunca anlattığımız gibi iyi bir fıkıhçı ve şeriat bilgini olarak yetişip, yapıtlarıyla döneminin İslam dünyasında büyük ün kazanmıştı. Ancak onun 1407’lerde Varidat (İçe Doğuşlar) ile Sünni şeriat düzeninin tam karşisında yer aldığını görüyoruz.
Şeyhi ve bacanağı mutasavvıf Hüseyin Ahlati’nin tekkesinin başindayken 1397’de gizlice Kahire’den ayrılmasından on yıl geçmiştir. Daha önceki doğu gezilerini de sayarsak, bu yıllar onu Halep, Şam, Tebriz, Sultaniye, Tokat, Karaman, Aydın, Tire, Ege adalarıve birçok Trakya kentlerini dolaşirken, Batıni-Alevi somutundaki kazanımlarıyla Varidat çizgisine ulaştırmıştır.
Yaşamının bu önemli diliminde Şeyh Bedreddin, İslam şeriatı dışındaki dünyanın insanlarını tanımıştır. Gezdiği bölgelerin yoksul halk yığınlarıyla yüzyüze gelmiş; onların yaşadığı ve yüzyıl önce Yunus’un “gitti beyler mürveti, yediği yoksul eti içtiği kan olmuştur” diye tanımladığı zulüm ve baskı düzenini yakından tanımıştır. Ayrıca Timur’un devlet olma yolundaki Osmanoğulları’na vurduğu büyük darbe ile Anadolu’yu ezip geçmiş olmasından kaynaklanan siyasal ve toplumsal kargaşayı, kaosu görüp yaşamıştır.
Varidat’ın Arapça kaleme alınmış olması, Bedreddin’in içinden geldiği şeriatı karşisına alıp İslam ulemasıyla yüksek düzeyde tartışmaya girmek ve yandaşlar sağlamak düşüncesinden kaynaklanmış olabilir. Karaburun’dan başlayarak, Alevi Türkmen, Rum ve Yahudi yoksul halk yığınlarını büyük eyleme geçiren öge Varidat’ın dili olmamıştır. Başta Bürklüce Mustafa ve Torlak Hu Kemal olmak üzere, müritlerine sözlü ögretip telkin ettiği komünistik fikirler, çogunlugun ortak konuştuğu dille, Türkçe ile taşinmıştı.
Şeyh Bedreddin’in bize ulaşan fikirleri, Varidat yoluyla değil, çagdasi ve sonraki Osmanlı tarihyazıcıları, şeriat fetvacıları, Sünni İslam bilginleri ve Bizans tarihçileri aracılığıyla gelmiştir. Demek ki, Arapça yazılmış olan Varidat da amacına ulaşmıştır: Kimi İslam bilginlerine güre yüksek düzeyde bir din kitabı, kimilerine güre dinsizlik!..
Şeyh Bedreddin’in, dünya malının bütün insanların eşit olarak yararına sunulduğu; “kadınlar dışında, yiyeceklerin, giyeceklerin, evcil hayvanların ve toprağın tümünün ortak malı olduğu, herkesin herkesinkini kullanabileceği” biçimindeki (Dukas’ın tanımlamalarına güre) ve de büyük arazi ıslarının, yani büyük beylerin, tımarlı sipahilerin mallarının ellerinden alınıp eşit olarak herkese dağıtılmasını öngüren düşüncelerinin kaynaklarınıve dönemin olaylarını, düşünsel gelişmeleri bir gözden geçirelim.
Bunun için, yüzlerce yılın dinsel, düşünsel ve sosyal mücadeleler tarihini inceleyip örnekler aramak gerekli değildir. Yanıbaşlarındaki Bizans’ta çagdas toplumsal olayları, kiliseye karşit inaçları, hümanist filozofları ve yapıtlarını ve yine Ortodoks İslam dünyasının adlandırmasıyla çagdas mülhidlerini (dinsizlerini) incelemek yeterince fikir verir.
Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Grekçe (anasının dili) bilen Şeyh Bedreddin, bu dillerdeki yazılı kaynakları okuyup inceleyebilmiştir. Ve büyüdüğü çevrede (Simavna, Dimetoka ve Edirne) destanlaşmış birçok toplumsal başkaldırı olayları, onun çocukluk günlerinin ninnileriydi.
www.alewiyol.com, 13.5.2003

5.1 Şeyh Bedreddin ve Hurufilik (Harf Gizemciliği)
Yaşamının on-onbeş yılına sığdırdığı sosyal bilinçlenme, düşünce ve eylem adamı olma sürecinin başlarında, ilk etkilendiği kişinin Fazlullah Hurufi olabileceğini düşünüyoruz. Ne fıkıha ilişkin yapıtlarında ne de Varidat’da Fazlullah’ın adının bulunmaması önemli değildir. Fazlullah’ın düşünce ve inancı ile Bedreddin’in oluşan düşünceleri arasında önemli bir yakınlık vardır. Üstelik, Menekıbname’sinde bazı ipuçları bulunmaktadır.
Şeyh Bedreddin, şeyhi Hüseyin Ahlati’nin isteği Doğu’ya seyahata çikiyor. Timur’un Irak ve Suriye üzerine ilk seferinin (1393) ardından, Şeyh Bedreddin Sultaniye’ye ve arkasından Tebriz’e gidiyor. Torunu Hafız Ali, Menakıbname-i Şeyh Bedreddin İbn Kadıİsrail’de onun Yıldırım’a ihanet edip Timur tarafına geçen askerlerle konuştuğunu söyleyerek bu seyahati Ankara Savaşi’ndan sonraya almış. (A.Gölpınarlı: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, s.109)
Bizce bu doğru değil. Kanaatımıza göre Şeyh Bedreddin, Astrabadlı Fazlullah Hurufi’nin öldürüldügü ve Hurufilerin çok sıkı bir biçimde koğuşturulduğu yıllarda (1393-1394) Tebriz çevresinde bulunmaktaydı. Fazlullah ya da müritleriyle tanışmış, konuşup tartışmış olabilir. En azından Fazlullah’ın yapıtlarından bazılarını okumuş olmalıdır.
Yalnız onlarla değil, Bedreddin, Fazlullah Hurufi’yi kendilerinden sayan İsmaili dai’lerle ilişki kurmuş olmalıdır. Çünkü Fazlullah’ın kenti Astrabad’da ve bölgenin dağlık ve kırsal alanlarında, çok sayıda İsmaililer yaşamaktaydı. Timur 1393 yılında, Hazar denizinin güney kıyıları boyunca uzanan Tabaristan’ın ana kenti Amul’daki ve de Mazandaran’ın kuzey sınırına bitişik Jurjan (Curcan) eyaletinin kenti Astrabad’daki kalabalık İsmaili nüfusunu silip süpürdü. 1393 mayısındaki İran seferi sırasında, Hamdan’dan İsfahan’a giderken, yoksul İsmaililerin yaşadığı Anjudan’da birkaç gün geçirdi. Askerleri birçok İsmailiyi vahşice boğazladılar ve mallarını mülklerini talan ettiler. Şarafuddin Ali Yazdi’nin (ölm. 1454) Zafar-nama’de (1.vol., s. 577) yazdığına göre,
“Anjudanlı İsmaililer, yeraltındaki tünellerde saklanıp korunmayı denemişlerdi. Fakat, onların büyük bir kısmı, Timur’un askerleri tarafından tünellere su salınınca, canlarını yitirdiler.”
Dönemin İsmaili İmamı İslam Şah, Hüccet(baş Dai) ve Dai’leriyle Anjudan’da gizleniyordu. Timur’un gelişinden az bir süre önce Şehr-i Babek’e, diğer adıyla Kahek’e geçerek orada gizli karargahını kurdu. Demek istediğimiz Bedreddin’in Azerbaycan-İran gezilerinde, kendilerine hem Şiiler hem de Sünniler düşman olduğu için derviş kılığında ve hurufiler adıyla halkın arasında dolaşan İsmaili dai’leriyle görüşmemiş olması olasılık dışıdır.
Timur’un bu ölümcül koğuşturmaları sırasında Azerbaycan’dan kaçan Hurufi ozanı Seyyid İmadüddin Nesimi, Anadolu’da saklandığı Aleviler arasında inançlarının propagandasını yapmaktadır. Onun Anadolu’da kaldığı yıllarda (1394/5-1404), Şeyh Bedreddin de Anadolu’yu bir baştan bir başa gezmektedir. Karşilaşip karşilaşmadıkları bilinmiyor. Ama birbirlerini tanımadıklarını da düşünemiyoruz.
Hacı Bayram Veli ile karşilaşmak isteyip de kabul görmemiş olduğu söylenen Seyyid Nesimi’nin, Şeyh Bedreddin’le karşilaşmak ve birlikte yol yürümek istememesi, ona olan kırgınlığına bağlanabilir. Bu kırgınlık Bedreddin’in, Asrabadlı Fazlullah Hurufi ve yandaşlarının kırımına tanık olmasına rağmen, Timur’un huzuruna çikip, onun övgülerini almış olduğu söylentilerinden kaynaklanabilir.
Menakıbname-i Şeyh Bedreddin’de anlatıldığına göre, koyu bir Şii şeriatçısı olarak bilinen Timur, Şeyh Bedreddin’i şeyhülislam yapmak istediği gibi, damadı olmasını da arzu etmiş. Ama o bunları kabul etmeyip, şeyhi Ahlati ile buluşmak üzere, Sultaniye’yi gizlice terketmiştir. (A.Gülpınarlı, agy, s.109-110) Bize göre Şeyh Bedreddin, kendisini kıskanan ve gözden düşmüş ulemadan birileri Timur’a, onun Fazlullah ya da Hurufilerle ilişkisi olduğunu gammazladığı için kaçıp canını kurtarmış olmalıdır. Çünkü bu konudaki verilen bilgilere bakılırsa, Şeyh Bedreddin Timur’un huzurunda dinsel bilimler ve fıkıh üzerine yaptıkları tartışmalarda, Timur’un ulemasına üstün gelmiş ve onları çok zor durumlara sokmuştur.
Gerek Şakayik ve gerekse Menakıbname-i Şeyh Bedreddin’de Bedreddin’in Konya’da Feyzullah adında birinde okuduğu kaydedilmektedir. A. Gölpınarlı bu kişinin Fazlullah olabileceği varsayımını, “Bedreddin’in Varidat’ında Hurufiliği okşar küçücük bir ima dahi yoktur” diye reddediyor. Biz bu yargıyı doğru bulmuyoruz. Feyzullah adındaki bu kişi Fazlullah niçin olmasın? Hafız Ali dedesini savunmak ve korumak için Fazlullah yerine Feyzullah kullanımını tercih etmiştir. Ayrıca, menakıpname yazarlarından modern tarihçi anlayışı bekleyemeyiz. Kaldı ki, Hafız Ali’nin Menakıb-i şeyh Bedreddin’i yazdığı yıllarda (1455-1460) Hurufiler, rafızi ve mülhid (sapkın, dinsiz) görülerek koğuşturulmakta ve yakalananlar diri diri ateşe atılıp yakılmaktadır. (A.. Gölpınarlı: Hurufilik Metinleri Katalogu. Ankara 1989: 81-83) Dedesinin ayaklanmaya katılmadığını ispat etmeye çalisan (?) yazar, hiç açık açık Hurufi önderinden söz edebilir mi?
Buna karşilık Hafız Halil’den yaklaşik yüzyıl sonra, bu konuda onun yazdıklarından yararlandığı anlaşilan, Taşköprülüzade’nin Şakayık-i Numaniye’sinin Mecdi Efendi çevirisinde şöyle yazılıdır: “Konya’da Mevlana Fazlullah’ın talebelerinden Feyzullah’dan bazı ulvi ve ilm-ü nahvi (Harf ilmi) dört ay kadar tahsil üzere oldu.” (Aktaran Necdet Kurdakul, agy., s.45)
Ayrıca son yıllarda yazılan ve dört Arapça Varidat elyazmasını karşilaştırarak Fransızca doktora tezi hazırlamış olan Prof. Dr. Bilal Dindar, bu kişinin kesinlikle Hurufiliğin kurucusu Fadl-Allah (Fazlullah) olduğunu savunmaktadır. (B. Dindar: Sayh Badr Al-Din Mahmud et Ses Varidat, Ankara 1990: 19-20, dipnt.2)
www.alewiyol.com, 13.5.2003

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*