Şeyh Bedreddin Mezarı Başında Anıldı

Şeyh Bedreddin Mezarı Başında Anıldı

5.2 Şeyh Bedreddin Astrabadlı Fazlullah’dan Ders Aldı mı?
Astrabadlı Fazlullah (1339/40-1393/94), Alevi ozanlarının deyiş ve nefeslerinde sık sık işlendiği gibi, Alevi tapınmalarının en önemli toplumsal ögesi olan Dar’da simgeleşmiştir. Alevilikte Fatıma Ana, Mansur ve Nesimi gibi Fazlı da (Fazlullah) bir Dar piridir ve adıyla çagrilan Dar çesidi vardır. Talip, Fazlı Darı’na durup musahib olurken “Fazlıgibi hançer ciğerimde…” der.
Fazlullah şeriatı dışlamıştı ve Ortodoks İslamın dinsel buyrukları onu kesinlikle bağlamıyordu. A. Gölpınarlı’nın Hurufilik Metinleri kitabında yazdığı gibi, zaten “Batıni inanç geleneğini sürdüren, yani – onun söylemeye dili varmadığı –İsmaili bir aileden geliyordu.” (A. Gölpınarlı, agy,s.5) Cavidanname, Mahabbatname ve Arşname adlı yapıtlarında inançlarını, düşünce yöntemini dile getirmiş ve bunların siyasetini yapmıştır.
Şeyh Bedreddin’in gençliğinde tanımış ve çok az bir süre ders almış olduğu anlaşilan Fazlullah, Tebriz’de 1386’da ortaya çikmis. İlk önce yedi halifesiyle inancını yaymaya başlamış; mevcut şer’i buyruklara, yani şeriatın egemen olduğu yünetimlere başkaldıran propaganda gezileri yapmış. Tebriz, Tohçu, Isfahan, Şiraz, Damgan vb. kentlerde ünü yayıldıkça şeriat düzenini sarsmaya başlamış. Halifelerinden Mir şerif Beyan ül-Vakıadlı yapıtında, kısa sürede 400’e ulaşan halifesinin gece ve gündüz Fazlullah’la birlikte bulunduklarını yazar. Bunlar arasında Seyyid Nesimi üçüncü sıradadır.
Fazlullah’ın düşünceleri kısa zamanda geniş taraftar bulmuş. Kendisine bilginler, seyyid ve hatta beylerden birçok kişilerin mürit olduğunu ve müritlerine “Dervişan-ı helalhor u rast-duy” yani “helal yiyen ve doğruyu konuşan dervişler” denildiğini Habname’ ögrenmekteyiz. Şu halde Fazlullah Hurufi’nin arzu ettiği, haram yenmeyen, emeğin sümürülmediği ve doğruluk üzerine kurulacak bir düzendir.
Yıkılan İlhanlı’ların yerine Azerbaycan topraklarında güç kazanan Celayiroğullarıve Karakoyunlu feodallerinin koğuşturmalarına uğrayan Fazlullah, bir süre sonra Timur’un hışmına uğrayacaktır. Çünkü kitleleri peşinde sürükleyen, düzeni eleştiren ve giderek ünü artan bir lider olarak sultanları, hanları ve beyleri korkutmaktadır. Üstelik koyu bir şeriatçı olan Timur Alıncak kalesini zaptederken, Hurufiler büyük direnç göstermişlerdi. Fazlullah’ın 400 halifesiyle ülkenin dürt bucağında gezmesine ve ezilen halk yığınlarını şeriatdışı, muhalif düşüncelere çekmesine Timur göz yummadı.
Fazlullah, oğlu Miranşah tarafından yakalattırılmış, Timur’un huzuruna gütürülmüş ve Şeyh İbrahim adındaki kadının verdiği fetvayla hançerle katledilmiş, cesedi ayağına ip bağlanıp sokaklarda sürüklenmiş ve bir kenara atılmıştır (1394/5). Parçalanmış cesedi inananları tarafından götürülüp Alıncak’da gümülmüştür. Fazlullah’ın inanç yöntemi, harfler ve hatlarla dinsel buyrukları değiştirmek ve inancının aslı insan-Tanrı birliğidir.
Hurufi inanç sistemini şöyle özetleyebiliriz:
Varlığın ortaya çikisi sesledir. Ses canlılarda eylemsel, cansız varlıklarda potansiyel güç olarak mevcuttur, yani cansız birşeyi bir diğerine vurduğunuzda, cinsine göre özündeki ses duyulur. Canlılarda ise irade-istemle ses meydana çikar ve süzcükler oluşur. Bunlar da harf aracılığıyla olur. Dünya tanrı varlığının tecellisidir ve bu yedi hat içinde insan yüzünde belirmektedir. İnsan yüzü en mükemmel Kuran’dır.
Hurufilik, namazı, orucu, hac ve zekatı ve diğer bütün şeriat hükümlerini harflere indirgeyerek, bunların da insanda mevcut olduğunu kabul edip, dinsel hükümlerin uygulanması zorunluluğunu ortadan kaldırır. Harf gizemciliği olarak tanımlayabileceğimiz Hurufilikte insan tanrının kendisidir. Evren mutlak varlığın zuhurudur (ortaya çikisi, açınımıdır). Bu zuhur, güçler aleminden doğaya, nesneler alemine gelmiş. Göklerle dört unsurun (hava, toprak, ateş, su) birleşmesinden canlılar, cansızlar ve bitkiler oluşmuştur.
Hurufilikte ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına inanılır. Ölüm birleşikliğin-tümelliğin basite, ayrıntıya dönüşmesidir. Yeniden aynı hale gelinemeyeceğinden dirilme olamaz.
İnsan bu dünyada 32 harfin (Fars alfabesi 32 harftir) gizemine erdiğinde kendisinden tüm dinsel teklifler kalkar. Fazlullah onların dinsel hükümler karşisındaki tüm sorumluluklarını üstüne almış, namazlarını kılıp, oruçlarını tutmuştur. Hurufiler “dünya bize cennettir, cennette ibadet görevi olmaz” demektedirler.
Fazlullah’ın inanç ve görüşlerinden “harfleri” kaldırınca, onun inanç sistemi ile Şeyh Bedreddin’in maddeciliği ve yazının sonunda örneklemelerini vereceğimiz Varidat’taki düşünceleri arasındaki büyük benzerlikler, ortak noktalar rahatlıkla farkedilecektir.
Öyle sanıyoruz ki, Şeyh Bedreddin’in Kahire’ye dönüp bir-iki yıllık bocalamadan sonra, ölen şeyhi Ahlati’nin makamında da 6 aydan fazla oturamayıp gizlice Mısır’ı terketmesinde, İsmaililik ve özellikle Hurufilikten bu büyük etkilenmenin çok büyük payı vardı. Aynı yıllarda Kaygusuz Abdal Sultan’ın da Kahire’de bulunduğunu anımsatalım.
Gerçekte Şeyh Bedreddin Baba İlyas-Baba İshak ve Hacı Bektaş Veli çizgisi üzerinde yürümüş. 1390’lı yılların başlarından 1410’a, yani Musa’nın kazaskeri oluncaya dek Şam, Halep’den Tebriz’e ondan sonra, Orta, Güney ve tüm Batı Anadolu’da yaptığı gezilerle toplumsal devrimci kişiliğini kazanmıştı. Alevi halk yığınlarının arasında Baba İlyas-Baba İshak başkaldırı geleneğinin bayrağını kapmıştı. Hiç kuşkusuz ki Bedreddin, İslam tarihi içerisindeki tüm batıni Alevi halk hareketleri; Orta Asya’da, İran-Azerbaycan ve Irak’ta yükselen Mazdekizm, Babek-Hurremi, Karmati toplumsal başkaldırını ve yarattıkları ortakçı-ülesimci halk yönetimlerini de çok iyi incelemişti.4
www.alewiyol.com, 13.5.2003

4 Bu toplumsal başkaldırı ve yönetimlerin genişçe incelendiği “İnanç, Düşünce ve Siyasal Tarih Bağlamında Alevilik” kitabımıza bakılabilir.

6. Şeyh Bedreddin ve Bizans Dünyası
Şeyh Bedreddin’in padişaha karşi kıyamla ilgisi olmadığını ileri süren torunu Hafız Ali’nin yazdığı Menakıbname’ye göre Şeyh Bedreddin’in annesi Dimetoka beyinin kızı olup, babası Gazi İsrail onu kentin fethinde savaş ganimeti olarak almıştır. Öte yanda, Şeyh Bedreddin’in doğum tarihinde (Hicri 760/1357-8) tam bir görüş birliği içinde olan tarihçi ve araştırmacılar, Dimetoka’nın Osmanlılarca alınış tarihine dikkat etmeden, bu kalenin Bizans beyinin Kızını Bedreddin’in anası kabul etmekte sakınca görmemektedirler.
Dimetoka (Didymoteikhos/Didumoteicos), Osmanlılarca ele geçirildiği 1361-62’ye kadar Türklerin en az iki kez saldırısına uğramış, yağmalanmıştır. Şeyh Bedreddin ise, Dimetoka’nın alınışından 3-4 yıl önce doğmuştur. Demek ki, Osmanlıların kenti ele geçirişine bağlanırsa, Bedreddin’in Anası beyin kızı olamaz. Öte yandan bu kadın gerçekten Dimetokalı bir Hıristiyan kızıdır. İ. H. Uzunçarşilı ve G. Ostrogorski’nin Dimetoka’ya ilişkin verdiği bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Bedreddin’in dedesi ve babası daha önceki savaşlara katılmışlardır. Ailenin Trakya’ya gelip yerleşmiş olması da mümkündür.
Dimetoka (Didymoteikhos) önemli bir Bizans kentidir. Kantekuzenos 1341 yılında burada kendini imparator ilan ettirip, yıllarca sürecek olan içsavaşi bu kentte yayınladığı bir bildiri ile başlattı. Ancak kısa bir süre sonra kent imparator V. İoannes’in müttefiği Sırp kralı Stephan Duşan’ın eline geçti. 1343 yılı başinda kenti, Kantekuzenos’un dostu ve müttefiği Aydın emiri Umur Paşa, onun adına geri aldı. Kent bu başarının bedeli olarak Türk birliklerince yağmalandı. (G. Ostrogorski, Bizans Devleti Tarihi, Ankara 1981, s.471-479) Ancak 1352 yılında Türkler bir kez daha geldiler. Kantekuzenos’un kızıyla evlenmiş olan Sultan Orhan, yardım isteyen bu dost ve müttefikine oğlu Süleyman’ın komutasında 10 bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvet V. İoannes’in müttefikleri olan Sırp ve Bulgar krallarını Dimetoka civarında yapılan savaşta yendi, kent bir kez daha Türk yağmasına uğradı.
Menakıbname’de Süleyman Paşa ile gelip savaşlara katıldıkları belirtildiğine göre, Şeyh Bedreddin’in dedesi ve babasının, Kantekuzenos için gelen bu kuvvet içinde bulunduklarını söyleyebiliriz. Ama bu savaş Dimetoka’nın fethi değildi. Osmanoğulları henüz Trakya ve Balkanlarda fetih seferleri yapmaya hazır duruma gelmemişlerdi. Bunlar, bölgeyi tanımak, Bizans aristokratlarının, büyük toprak ve malikane sahiplerinin temsilcisi Kantekuzenos’un, başkaldırmış halk yığınlarını (zelotları) ve onlara yardım eden güçleri ezmesine yardım için yağma, ücret ya da toprak karşilığı yapılan savaşlardı.
Bizce Gazi İsrail, Hafız Ali’nin ileri sürdüğü gibi Dimetoka beyinin kızını değil, ama 1352 yılındaki savaş sırasında Hıristiyan tutsaklardan payına düşen sıradan ve halktan bir kızı (Melek) kendine eş aldı. Bedreddin, 6-7 yıl sonra, Gazi İsrail Simavna kadısıyken doğdu.
Dimetoka Osmanlıların eline bu savaştan tam on yıl sonra geçti. Sultan I. Murad 1363’lerde sarayını Dimetoka’ya, 1365’den itibaren de Edirne’ye taşiyıp, burayı başkent yaptı. (G. Ostrogorski, agy,s.493) Kadı İsrail Edirne’ye yerleştiğinde Bedreddin 7-8 yaşinda olmalıdır.
www.alewiyol.com, 13.5.2003

6.1 Bedreddin’de Zelotlar Hareketinin Anıları
Şeyh Bedreddin’in çocukluk ve yeniyetmelik döneminde anasının dilinden, ninnilerinden ve terbiyesinden kazanımları, İ. Z. Eyüboğlu’nun dediği gibi sadece “Hristiyanlık inanç ve geleneklerini almış olması” değildir. Bedreddin’in Melek anası, Edirne’den Selanik’e uzanan ve Dimetoka’yı da içine alan bölgede gürülmemiş bir toplumsal hareketin içinde yaşamıştır. Yoksul halk yığınlarının zenginleri-aristokratları alaşağı ettiği, özel mülkiyeti ortadan kaldırılıp beylerin mallarının elkonulup halka ülestirildigi ve zamanın bilgelerinin
Okhlokratia / Oclokratia (ayaktakımının, halk yığınlarının yönetimi) adını verdikleri bir yönetim altında yaklaşik on yıl (1341-1350) yaşamıştır.
İşte Bedreddin, bu Zelotların (“Zelotai / Zelotai” Grek dilinde kızgınlar, hırslılar, talebedenler… gibi anlamlara gelmektedir) devrimci toplumsal hareketini anasının dilinden dinleyerek büyümüştür.
Tanınmış Bizans tarihi uzmanı Georg Ostrogorski, Zelotlar hareketi hakkında şöyle yazıyor:
“1340’larda başlayan içsavaş sırasında Bizans’ta dini ihtilaf ve aykırılıklarla siyasi mücadele derinleştiği gibi aynı zamanda ağır bir sosyal kriz devresi geçirildi. Zelotesler’in hareketinde kuvvetli bir sosyal ihtilalci akım patlak verdi. Siyasi ve sosyal mücadele ile, Geç Bizans döneminin en önemli dinsel anlaşmazlığı olan Hesykhia’cıların (kutsal sessizlik içinde düşünceye dalanlar) mücadelesi birbirine karıştı.”
“İmparatorluğun çöktügü, fakirleştiği ölçüde köy ve şehirlerdeki geniş halk tabakalarının sefaleti de artıyordu. Kırsal bölgede olduğu gibi şehirlerde de mülkiyet, sayısı az bir soylu tabakanın elinde bulunduğundan ötürü, sefalete düşen kitlelerin kini ve nefreti bu sınıf üstünde toplanıyordu… İstanbul’da niyabet (çocuk imparator V. İoannes’e naiplik edenler) ile aristokratların başi Kantekuzenos arasındaki mücadele, imparatorlukta alevlenen sosyal düşmanlığı ve sosyal mücadeleyi patlama noktasına getirdi. Kantakuzenos’a karşi mücadelede, sosyal ayaklanma ruhu aristokrat taraftarları aleyhine körüklenerek, halk kitlelerine dayandırıldı. Ve kolay ateş alan bu malzeme ateşlendi.”
“Hadrianopolis’de (Edirne) mahalli aristokrasiye karşi isyan çikti. Alev diğer bütün Trakya kentlerini sardı. Aristokratlar ve büyük mülk sahipleri ve kendisi de bir feodal olan Kantakuzenos taraftarları her yerde öldürüldü. Ama sınıf mücadelesi en büyük ölçüsüne ve en şiddetli noktasına Selanik’te, içinde en ölçüsüz zenginliğin en koyu sefaletle koyun koyuna bulunduğu ve karışık menşeli halkın yaşadığıbu liman kentinde ulaştı.”
“… Selanik’te örgütlü ve belli bir ideolojisi olan halk partisi, yani Zelotes’ler partisi vardı. Bu nedenle burada halkın aristokratlara karşi öfkelerinin kabarmasıyla kalınmadı. Tersine Zelotes’ler 1342’de tam yönetimi ele geçirip, Kantakuzenos Taraftarlarını kovarak kendilerine özgü rejimlerini kurdular… Bütün aristokratların mallarına elkoydular. Zelotes’ler sosyal ihtilalcilik ile kendine özgü meşruiyetçiliği birleştirmişler; meşru İmparator İoannes Paleologos’u tanıyorlar ve onun İstanbul’dan gönderdiği vali ile Zelotes’ler partisi başkanı yönetimi paylaşiyordu. Ama asıl yetki ve egemenlik hakkı Zelotes’lerdeydi. Selanik 1350’lere kadar bağımsız olarak yönetildi.” (G. Ostrogorski: agy, s. 471, 478-480)
“Selanik kenti, Zelotes’ler ihtilali ile toplumsal tarihinin en önemli anlarını yaşiyordu.” (Alain Ducellier: Byzance et le Monde Orthodoxe. Paris 1986: 339)
1342-43’de dostu ve müttefiki Umur Paşa’nın yardımıyla Selanik’i kuşatan Kantakuzenos, Zelotların elindeki kenti ele geçiremedi. 1340-41 yıllarından beri aynı toplumsal olayları yaşamış olan Dimetoka’yı 1343’de Aydınoğlu Umur Paşa ele geçirip, haraketi ezerek yağma karşilığında Kantekuzenos’a teslim etti. Dimetoka ve Edirne ancak 1361 ve 1362 yıllarında Osmanlıların eline geçti.
Zelotlar hakkında çagdas yazarlardan geniş alıntılar veren İngiliz tarihçisi Ernest Barker ise, Bizans’ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce adlı yapıtındaki şu değerlendirme ile karşimıza çikiyor:
“Zelot’ların etkinliği artmış ve 1342 dolaylarında büyük bir güç halini almıştır. Eski Yunan’daki öncelleri gibi bunlar da toplumsal eşitlik davası savunuyorlardı; önceleri daha kapsamlıbir programla borçların kaldırılmasını ve toprağın yeniden dağıtılmasını istemişlerse de, Zelot’lar hiç değilse yoksullara yardım edilmesi ve şehirde genel düzeltimler yapılması amacıyla manastırların da bir ölçüde mülksüzleştirilmesini ve zenginlerin bir miktar mal varlığına elkoymayı isteyecek kadar ileri gitmişlerdir.” (Ernest Barker, çev. Mete Tuncay: Bizans’ta Toplumsal ve Siyasal Düşünce. İstanbul 1982: 228)
Barker, olaylara “bölünme toplumsaldı ve sınıf savaşimı niteliği taşiyordu, varlıklılar ve yoksullar arasındaki uzlaşmazlıktı” diye koyduğu teşhis çok gerçekçidir.
1370 yılında Selanik başpiskoposu olan Nikolaos Kabasilas’ın 1360’larda yazdığı mektup ve bir söylevinden Zelot’ların şu ilkelerini saptayabiliyoruz:
“Kentlerin yönetimi çogunlugun yararına zorla da olsa ele geçirilmeli. Yazılı yasalara göre değil, kendi gelenek ve göreneklerine göre yönetilmeli. Tüm zenginlerin mallarına el konulmalıdır… El konulmuş mallar ve mülkleri halkın gereksinimlerini karşilamak için kullanmak haktır. Bunlara zorla da el konulmuş olsa, bir adaletsizlik söz konusu değildir. Toplumun yönetimi ve işleriyle yükümlü kişiler, çogunlugun ortak yararı çerçevesinde yürütmeleri gerekir.”
“Zelot’lar, ‘manastırlara ait olan büyük servetlerin bir bölümünü alıp yoksullara dağıtmak, papazlara vermek ve kiliseleri süslemek için kullanırsak, ne sakıncası olur ki?’ diye sorarlar. Başlangıçta vakıf yapmış olanların amacına aykırı bir şey de olmaz, çünkü vakıf sahipleri Tanrıya tapmak ve yoksullara bakmaktan başka bir amaç güzetmiş değillerdir.” (E. Baker: agy, s. 231)
Hesykhia yandaşi ve Kantakuzenos’un dostu, bu yüzden de Zelotlara karşi önyargili olan Kabasilas, yine de, karşi olduğu toplumsal hareketin yaratıcıları için ağır konuşmamakta, dahası onları suçlamanın adaletsizlik olduğuna inanmaktadır:
“Ellerindeki bütün kaynakları, kendi işlerine hiç bakmadan, kişisel servetlerine hiçbirşey eklemeden, kendi evlerini süslemeden böyle kullanan, bütün harcamalarında yönetilenlerin (halkın) yararına hizmet etmeyi amaçlayan insanları, yani Zelot’ları suçlamak adalete sığar mı?” (E. Baker: agy, s. 232)
N. Kabasilas’ın gürüşlerini ve Zelotların ağzından aktardıklarını Şeyh Bedreddin’in Varidat ve Cami’ül Fusuleyn’den ve’tan alınmış şu sözleriyle karşilaştıralım:
“Dünyada kutsallık olmaz, kutsallık sadece Tanrı’dadır. (Bu açıkça dinlerin dünyada somutlaştırılmış ve insan yaşamının içine girmiş kilise, manastır, cami ve tekke gibi tapınaklarına karşi olmayıifade eder-İ.K.) Yaratılmış herşey ve her nimet insan içindir. Toprağın tek sahibi Tanrıdır. Rumeli’nde çok gürülen malikane sahipleri yüzünden insanlar bu nimetten mahrum kalmaktadırlar… Tüm dünya zenginlikleri insanların ortaklaşa kullanımları içindir… Çalisip üretmeden yemek yasadışı sayılmalı…”
Rumeli’ndeki Bizans topraklarının ve kentlerin 1360’lardan sonra Osmanlı’nın eline geçmesiyle, G. Ostrogorski’nin açıklamış olduğu yaşam koşullarında bir değişiklik olmadı. Bu ortamda, Zelotların “zenginlerin mallarını ellerinden alıp, yoksullara dağıtmayı” kutsal kitaplarda anlatılan olaylara, peygamber ve azizlere bağlaması gibi, Bedreddin de Kuran’dan bir sure (Nisa 131, 132) ile Bağlantı kurarak büyük çikisini yapıyor. “Göklerde ve yerde olanların hepsi allahındır, allah zengindir…” diye iki kez yineleyen ayeti yorumuyarak beylerin, feodalların mallarına elkoymak gerektiğini vurguluyor.
Doğumundan 8-10 yıl ünce tüm bülgeyi sarmış, anasının ve Edirne kentindeki komşularının içinde yaşadığı devrimci toplumsal gelişmeleri dinleye dinleye büyüdüğü bir yana, Şeyh Bedreddin’in Nikolas Kabasilas’ı da, (ölm. 1399-40) tarihçi Nikephoros Gregoras’ıda (1290-1360) aslından okumuş, Zelotes halk hareketlerini incelemiş olması çok büyük olasılıktır. Bizans devlet tarihçisi ve Kantakuzenos yandaşi olan tarihçi N. Gregoras düşman olduğu Zelotlar yönetimini şöyle anlatıyordu:
“Kentte stasis / stasis (isyan, başkaldırı, kargaşa) uzun bir süre kol gezdi. Zelot’lar öteki yurttaşlara egemenlik sağladı. Kurmaya çalistiklari siyasi düzen, başka herhangi bir yönetim biçimine benzemiyordu. Lykourgos’un Spartalılara kurdurduğu (İÖ 6. yüzyıl) anayasa gibi aristokratik değildi; Atina’nın ilk düzenlenmiş Kleisthenes anayasası gibi demokratik de değildi… Rastlantılarla çalkalanan ve yalpalayan tuhaf nitelikli bir ayaktakımı-kalabalık yönetimi (Okhlokratia / Oclokratia) idi… Onlar işte bu çesit adamlardı, autonomia (kendi kendini yönetme) davasına hizmet eden Zelot’lar zenginlere karşi, bir dış düşmanın yapacaklarından daha sert davrandılar; onların evlerindeki zenginlikleri bir haydut sürüsü gibi kendileri için yağmaladılar, sokaklarda rasladıklarıher zengini acımasızca öldürdüler.” (E. Baker: agy, s. 235-236)
N. Gregoras’ın düşmanca yorumlarının ardında anlattığı, bir halk demokrasisinin varlığıydı. Genç Bedreddin’in bunlardan etkilendiği düşünülmelidir.
www.alewiyol.com, 13.5.2003

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*